«

»

Ara 22

Ulusal Program 2008 Üzerine…

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

AB hayali üyeliği sürecinde Türkiye ev ödevlerinden birini yine yerine getirdi: “Ulusal Program 2008” hazırlandı. Program yandaş ve tanıdık bazı sivil toplum kuruluşlarına gönderildi. Bugüne kadar sürdürülen teslimiyetçi çizgiden en ufak bir sapma yok. Sadece bundan önce Atatürk ve Atatürk milliyetçiliği gibi ifadeleri Brüksel’den çekinerek metinlerden çıkaranlar, bu defa ona sığınmış olmalılar ki; programın girişinde buna yer vermişler. Cumhuriyetle, milli devlet ve milli kimlikle uyum sağlayamayan bir genel başkan yardımcısının “Cumhuriyet travma yarattı” sözleri ve diğer canlı örnekler kolay kolay hafızalardan silinemez.

İspanya ve diğer örneklerde olduğu gibi birleştiren değil, milletleri bölen,  milli devletleri ufalayan bir nitelik kazanmış olan AB’ye verilecek bu program bize göre hiç de “ulusal” değildir. Tek yanlı propaganda, tezgâh ve oyunlara rağmen, halkın AB’ye desteği oldukça düşmüştür. Kel görünmüştür. Milli seviyede destek, gerçekler ortaya çıktıkça azalmaktadır. AB halkın, Türk Milletinin değil; bazı siyasetçilerin, bazı dışa bağımlı sermaye çevrelerinin ve oldukça yabancılaşmış teslimiyetçi bazı aydınların medeniyet projesidir.

Programın ilk 22 sayfasında bazı bilinen ezberler biraz daha millileştirilerek yazılmaya çalışılmıştır. Ancak bazı çelişkiler de dikkat çekmektedir.  Meselâ, Programda iddia edildiği gibi Türkiye’nin  “üreten ve geliri  adil paylaşan” yönde çaba sarf ettiği söylenebilir mi?  Türkiye ekonomik mantık içinde sosyal devlet anlayışından uzaklaşmadı mı? Yoksullaşma ülke gündemini oluştururken sosyal devlet anlayışının yerini basit, tesadüfi ve çoğu kere de siyasi amaçlı göstermelik yardım paketleri almadı mı? AB sürecinin Türk tarımını ve sanayiini çökertmediği, özelleştirmeler adı altında ülke sanayiinin, finans kuruluşlarının, bankaların yabancılaşmadığı söylenebilir mi? Sanayicinin ithalatçılığa özendirilmesi gizlenebilir mi?  Terörü engelleyici politikaları AB’nin desteklemediği bir gerçek değil midir? Yapılan yasa değişiklikleri terörü azdırmadı mı?

Bize göre, engellemelerle dolu AB süreci, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ile taban tabana zıttır. Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyet,  AB süreci ile paralel olsaydı; zaten Milli Mücadeleye, milli devlet ve Cumhuriyetin kurulmasına hiç de ihtiyaç olmazdı. Bugün baskılarla, tehditlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin adeta tasfiyesine giden süreç, bazı sermaye gruplarının  “Atatürk’ün ulusumuz için belirlediği çağdaş uygarlıkla bütünleşme”  kılıfına sokulamaz; bu büyük bir sahtekârlıktır. Bu çelişki, tarihi gerçeklerle doğrulanmamaktadır.  Atatürk çağdaş uygarlık hedefi derken anti-Türk ve anti-devlet politikaları mı önerdi? Atatürkçü olmak küreselleştirmenin olumsuz taraflarını gözden uzak tutmak ve teslim olmak mı?  Yeni Vakıflar Kanununu çıkaranlar,  TCK’de 301’i değiştirenler, yeni anayasa tezgahında milli kimlik ile oynayanlar kimden yanadırlar?

Raporun baş kısmında “Türkiye’nin tam üyelik hedefine yaklaştığı” ifadesi gerçekçi değildir. AB müktesebatına uyum 33 fasılda görüşülürken maalesef üyelik bile garanti değildir.  Bu sadece Türkiye’ye uygulanıyor.

Metne sokulan AB tam üyeliği ile “KKTC’nin attığı yapıcı adımlar” ifadesi son derece isabetsizdir. AB yolunda KKTC’yi adak kurbanı yapmak büyük bir ihanettir. Türkiye’den hangi konularda tavizler beklendiği gizlenmemektedir. Nerede kaldı KKTC’nin AB’nin değil de; BM’nin bir sorunu olduğu beyanları… Hedefsizlik ve ilkesizlik burada da sırıtmaktadır.

Sayfa 14’de özelleştirme amacı olarak belirtilen husus ekonomide kamunun ağırlığını azaltmak ise; Türkiye’de bu oran AB ülkelerinin çoğunun altındadır. Batılı ülkelerin çoğunda devlet kesiminin ekonomideki varlığı ve kontrolü bizden daha yüksek orandadır.

Programda Halk, Ziraat, Vakıflar Bankalarının özelleştirileceği, şans oyunları, elektrik dağıtımı, petro-kimya sanayii, hava ve deniz ulaşımı, lokomotif ve vagon üretimi, et-balık ürünleri piyasası, şeker-tütün ve çay ürünlerinin işlenmesi, IMKB, altın borsası, otoyol-köprü işletmeciliği,  telekomünikasyon, sağlık, eğitim, savunma, radyo-TV yayıncılığı, doğal gaz piyasası,  kömür ve diğer madenlerin özelleştirilmesi vardır.  TEDAŞ, TEKEL, ELEKTRİK  ÜRETİM AŞ. gibi sektöründe belirleyici kuruluşların özelleştirme ile yerli ve yabancı sözde yeni yatırımcılara açılması gibi konuların çoğunda Rusya ve Almanya acaba ne yapıyor? Yabancı yatırımcılara milli çıkarlar uğruna sınırlar getirilmemekte midir? Hollanda’da Fortis isimli banka neden devletleştirilmektedir?

Programda yer alan “AB içerisinde rekabet baskısı ile baş edebilme”, üretmeyen, bilhassa tarımda üretimi engellenen, üretmeyene gelir dağıtılan bir ekonomide konuşulamaz. Bu ifadenin programa girmiş olması içeriyi tatmin etme amacını taşımaktadır. Verimliliğin ve maliyet yapısının  rekabet edebilir hale getirilmesi de  üretimin ve reel sektörün  desteklenmesine  bağlıdır.  Bu anlayış, son yıllarda uygulanan iktisat politikası ile taban tabana zıttır. Uygulanan yüksek faiz düşük kur, cari açığı kapamada sıcak paradan medet uman anlayış sürdüğü sürece üretim değil; ithalat ve tüketim daha itibarlı olabilir. Fabrika ve işyerleri değil; kredili tüketim sarhoşluğu, alışveriş merkezleri ve gökdelenler yükselebilir. İstihdam büyük sorun haline gelir. İthalat ile ihracat arasındaki makas büyür. Üreticiyi üretmeyip ithalatçılığa yönlendiren çarpık ve ülke çıkarlarıyla çelişen bir yaklaşım, Türkiye’ye bir şey kazandıramaz.

Ulusal programda çelişkiler bunlarla da bitmemektedir. Nasıl bir vatandaş yetiştirilmesi konusunda Milli Eğitim’in temel hedefleri ile çelişen, kişiyi bir müşteri gibi gören bir anlayış kabul edilemez. Din dersleri dahil birçok alanda öğrenciyi sanki din seçmekle görevli bir müşteri gibi görmek yanlıştır. Bu anlayış 1982 Anayasası ile de ters düşmektedir. Anayasa’nın 58. Maddesi gençliğin niteliklerini ve nasıl yetiştirilmeleri gerektiğini belirlemiştir. Onlara “ne olursan ol; nereye gidersen git” anlayışıyla yaklaşılmamıştır.

Programın 19. sayfasında “insangücü arz ve talep eğilimlerinin belirlenmesi”nden bahsedilmektedir. Burada da belirsizlikler vardır. İnsangücü arz ve talep tablosu esas alınmalı; bu şahısların eğilimlerine göre planlanmamalıdır. İnsangücü ihtiyaçlarında hangi alan ve mesleklerde açık varsa; eğitim sektöründe kaynak dağılımı ona göre yapılmalıdır.

 

NOT: Bu yazımız 2008 yılında kaleme alınmış olmakla beraber, bugüne de ışık tutmaktadır. Bu bakımdan, ilgi ve dikkatinize sunmak istedik. AB’nin Türkiye politikası dün ve bugün farklı değildir. Bizim ise; çelişkilerle, gurur ve itibar kırıcı örneklerle dolu politikamız keşke olmasaydı. Brüksel’in şefaatine sığınmış bazı teslimiyetçi siyasetçi ve aydınlara şahit olmak üzücü ve düşündürücü olmuştur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>