«

»

Tem 20

Tarih Yazmak

Halil ALTIPARMAK

Köşe yazılarına baktığımızda, en çok yazılan konulardan birinin TARİH konusu olduğunu görürüz. Bu durumun elbette, yararlı olduğu kadar dikkatli olunmazsa yanlış anlamalara neden olabilecek tarafları da vardır. Bu yanlış anlamalara, yanlış yönlendirmelere neden olan; tarih yazanın durumudur.

Kabul edilir ki, tarih yazanın TARİHÇİ olması öncelikli şart olmalıdır. Ancak, tarih, öyle bir konudur ki, insanın, toplumun sürekli istediği ve bilgisine aç olduğu bir konudur. Bu nedenle, tarih konusunu sadece tarihçilerin yazması hem beklenemez, hem de yet(e)mez.

Gerçekler böyle iken, bu gerçeklerin ışığında, tarih konusunu yazanların, dikkat ve özen göstereceği belirli kurallar, şartlar olması da, yukarıda bahsettiğimiz yanlış anlamalara, yanlış yönelmelere neden olacak TARİH YAZIMI’na engel olabilir.

Aklın kılavuzluğunda hareket edersek, tarih yazmanın kurallarını, şartlarını belirlemek için hem herhangibir merci yoktur ve hem de engellemek mümkün değildir.

O halde, geriye ne kalıyor?

Tarih yazanın vicdanı, karakteri, önyargıları, niyetleri, ezberleri, ruh halleri gibi, tamamen kişisel özellikler tarih yazımında belirleyici olmaktadır.

Bir Tarihçi olarak söyleyebilirim ki, tarih yazanların, bu özelliklerini olumlu yönde sürdürerek işlerini yapmaları gerek ve şarttır.

Örnek olarak, son Ayasofya meselesini gösterebiliriz. Şahsen, bu konuya bugüne kadar hiç girmedim. Çünkü, iç malzeme yapılacağı çok açık idi. Ayrıntıya girmeden şunu söyleyebilirim: Ayasofya’yı, İstanbul’un fethi ile ukdemize aldık. Millî Mücadele ile, işgal altından kurtararak kısa süren bir dönemden sonra yeniden ukdemize aldık. Yani, eser zaten bizim hükümranlığımız altında, tıpkı büyük masraflarla açılan AKDAMAR KİLİSESİ gibi, NOKTA.

Tarih, sadece, yaşanmışlıkların aktarılması olarak da görülemez, görülmemelidir. Yaşanmışlıkların çok yönlü bağlantıları da vardır. Diğer bir ifade ile, yaşanmışlıkları aktarma bilgisi HAM bilgidir, yani işlenmemiştir. Yaşanmışlıkları işleyen, aslında, pek sözü geçmez ise de, TARİH FELSEFESİ’dir.

Tarih yazmak demek, Tarih Felsefesi yapılarak daha doğru aktarımlara ulaşmak demek olmalıdır.

Elbette, Tarih Felsefesi yapabilmek için, yaşanmışlıkların ekonomik, sosyolojik, hukukî, felsefî, ruhî(psikolojik) boyutları da MÜMKÜN olan ölçüde görülebilmesi gerektir.

Kabul edelim veya etmeyelim, uygulayabilelim veya uygulayamayalım, Tarih yazmak için yaşanmışlıkların bütün sosyal disiplinlerle irtibatının görülebilmesi esas olmalıdır.

Peki bu mümkün mü?

Ne yazık ki, çok zor.

Ama, böyle olmayınca da, maalesef, en basit konularda bile birbirinden tamamen farklı ve birbirine zıt görüşler, bakış açıları ortaya çıkmaktadır.

Farklı bakış açıları olmasın mı?

Olsun da, doğrular üzerinde olsun.

Tamamen ilginçlik olsun diye, kişisel tatmin olsun diye, yalan olduğunu bilerek, menfaat için, yalakalık ve dalkavukluk için, haddini bilmeden, art niyetli, uydurma tarihler yazarak olmasın.

TARİH, GEÇMİŞİ ANLATAN, GELECEKTİR. Yani, geleceğimizi karartacak geçmiş anlatımı zehirdir, zararlıdır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>