18 Mart 1915 Çanakkale Zaferimiz

oguzcetinogluOĞUZ ÇETİNOĞLU  

Çanakkale Savaşları, İngiltere ve Rusya’nın 2 Ocak 1915’te kararlaştırdıkları gövde gösterisi üzerine çıkmıştı. İngiltere Denizcilik Bakanı Churchill tarafından planlanan,  3 Kasım 1915 tarihinde fiilen başlayan, denizde ve karada 9 Ocak 1916 tarihine kadar 432 gün, bir başka ifade ile 1 yıl, 2 ay 5 gün devam eden Çanakkale Savaşları sırasında en şiddetli çarpışmalar 18 Mart 1915 tarihinde yaşandı. Türkler, bir gerçeği düşmanlarına ilân etmişlerdi:  Çanakkale Geçilmez.

Birinci Dünya Savaşı’nda düşman orduları ve donanması, Çanakkale’yi zorlarken, İstanbul’dan toplanan lise ve çoğunluğu Tıp Fakültesi’nde okuyan üniversite öğrencileri, cepheye gönderildiler. Arıburnu’nda İkinci tümen emrinde çarpıştılar. Düşman birlikleri âni bir hücumla, birkaç saat içerisinde 9.000 mevcutlu İkinci Tümen’in bütün subay ve askerlerini şehit etti. Bu sebeple İstanbul Tıp Fakültesi, 1921 yılında hiç mezun veremedi. Bu acı olay, her sene, Tıp Fakültesi hoca ve öğrencileri tarafından Arıburnu’nda şafak vakti yapılan törenlerle anılır. Aziz şehitlerimiz için duâlar edilir, ruhlarına fâtihâlar gönderilir.

Çanakkale Boğazı, tarihte birçok savaşlara sahne oldu. Bunların hiçbiri 18 Mart 1915 tarihinde yaşanan savaşlar kadar destanlaşmamıştır. Dünya tarihinde, toprağın her bir santimetrekaresine en çok mermi düşen savaşların başında gelir.

Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’na, İttifak Devletleri (1) arasında savaşa girmek mecburiyetinde kalmıştı. İtilâf Devletleri (2) Rusya’nın gücünden yararlanabilmek için Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nı kullanmak istiyorlardı. 3 Kasım 1915’te İngiliz ve Fransız harp gemileri Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki tabyaları bombalamaya başladılar. 259 gün süren çarpışmalar, bir değil birçok savaşların sonunda Türk Ordusu’nun zaferi ile sonuçlandı.

İtilâf Devletleri, birleştirilmiş bütün güçleriyle boğazı top ateşine tutmuşlardı. Türkler, tek başına idi. Yalnızca mevzilerini savunmakla kalmadılar. Zaman zaman karşı taarruza da geçtiler. Savaş hem karada hem denizde devam ediyordu. Savaşın kendisi kadar sonuçları da çok önemli idi. İtilâf Devletleri’nin başarısızlığı, Birinci Dünya Savaşı’nın uzamasına sebep oldu ve savaşın seyrini değiştirdi. Türkiye açısından önemi ise çok daha büyüktü. Bu bir ölüm kalım savaşı idi. Savaş kaybedilirse, İtilâf Devletleri Anadolu’yu aralarında paylaşacaklar, Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması daha erkene alınacağı gibi, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin  kuruluşu, belki de imkânsız hâle gelecekti.

İtilâf Devletleri Çanakkale’ye 410.000 İngiliz, 80.000 Fransız olmak üzere yaklaşık yarım milyon askerle geldiler. Türk kuvvetleri bu rakamın çok altında idi. Silâh ve teçhizat olarak da Türk askeri çok fakir durumda idi.

Çanakkale Savaşları’nın yalnızca askerî yönü ele alınırsa noksan ve yanlış olur. Bu savaşta Mehmetçiğin iman gücü ve vatan aşkı, teknik bilgilerden çok daha önemlidir. Sessiz, mütevekkil ve fakat kararlı Anadolu çocuğu; göğsünü çelikten kale hâline getirmiş, en modern silâhlarla donanmış düşman ordularına geçit vermiyordu. Silâhların hiçbir önemi yoktu. İmandan sayılan vatan sevgisi, en önemli etkendi. Bu etken, Çanakkale Edebiyatı diye adlandırılabilecek bir hazine oluşturdu. Hiçbir savaş hakkında bu kadar çok sayıda makale, şiir, destan, hâtırâ, roman ve hikâye yazılmamıştır. Mehmet Âkif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine başlıklı şiiri, başlı başına bir şaheserdir. Ersoy, bu şiirdeki duygu seliyle İstiklâl Marşı’nı yazmıştır. Dönemin Osmanlı Pâdişâhı Sultan 5. Mehmet Reşad da Türk askerinin kahramanlığından etkilenerek, beş beyitlik bir gazel kaleme aldı. Yahya Kemal Beyatlı, edebî değeri hayli yüksek olan bu gazele,  bir tahmis (3)   yazdı.  Çanakkale Savaşları üzerine tablolar yapan ressamlarımız, marşlar-şarkılar besteleyen müzisyenlerimiz, türküler ağıtlar düzen ozanlarımız ve edebî eserler veren edebiyatçılarımız sayılamayacak kadar çoktur. Belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz: Necmeddin Halil Onan’ın Bir Yolcuya, Abdülhak Hâmit Tarhan’ın İlham-ı Nusret  ve  Millî Tekbir,  Ziya Gökalp’in Çanakkale,  Ahmet Nedim’in  Namaz  başlıklı şiirleri yanında O. Seyfi Orhon, E.Behiç Koryürek, Celâl Sâhir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ömer Seyfeddin, Mehmet Emin Yurdakul, Mustafa Necati Sepetçioğlu,  Mehmet Niyazi Özdemir ve daha yüzlerce kalem erbabı Çanakkale üzerine eserler vermişlerdir. Şiirlerin bir kısmı,  Çanakkale Şiirleri Antolojisi  isimli kitapta toplanmıştır.

AÇIKLAMALAR

(1) İttifak Devletleri: Almanya ve Avusturya-Macaristan

(2) İtilâf Devletleri:  Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri

(3) Tahmis: bir şiirin her beytinin zerine, üç mısra katarak her beyiti beşer mısra hâline getirmek.

Çanakkale Savaşı’nın başlaması:

İngiliz Bahriye Bakam Winston Churchil’in fikri ile İstanbul ve Boğazların ele geçirilmesi için Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilmesine karar verildi. Böylece Rusya’ya silah ve mühimmat yardımı gidebilecek, Osmanlı Devleti için savaştan çekilmekten başka çare kalmayacak, Boğazlara yerleşilecek, Balkan Devletleri Müttefik devletler karşısında savaşa girmeye cesaret edemeyeceklerdi.

Bu sebeplerle 19 Şubat’tan itibaren Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki Türk tabyaları bombalanmaya başlandı. Bombardımanın ertesinde İngiliz piyade birlikleri Çanakkale’de kıyıya çıkarıldı. 18 Mart’ta da bir İngiliz-Fransız ortak donanması Boğazı geçme teşebbüsünde bulundu. Bunların bir kısmı mayınlara çarptığından, bir kısmı da topçu ateşi sonucu battı veya yara aldı. Bunun üzerine Müttefik donanması büyük kayıplar vererek geri çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Boğazlardan geçmeyi başaramayan İtilaf Devletleri, Nisan ayı sonlarında Gelibolu yarımadasına asker çıkarmaya başladılar. Bu suretle Boğazı ele geçirmek istiyorlardı. İnanılmaz bir direnişle karşılaştılar ve bu teşebbüslerinden de istedikleri sonucu elde edemediler. Ağustos ayı içinde Gelibolu’ya yeni kuvvetler çıkardılar. Ancak Anafartalar Grubu’nun mukavemetiyle karşılaştılar, birçok kanlı savaşlar oldu. Aylarca süren mücadele içinde bir türlü tepelere tırmanıp, açık araziye çıkamadılar. Gelibolu bundan sonra uzun ve ağır siper savaşlarına sahne olmaya başladı. İtilaf Devletleri Ağustos ayında ikinci genel saldırıya geçtiler. Suvla Körfezi’nden başlayan saldırı birkaç gün başarılı olduysa da yeniden duraklama aşamasına girildi. Çanakkale’nin ne denizden ne de karadan geçilemeyeceği anlaşılmıştı. Bunun üzerine Müttefik kuvvetleri Aralık ayından itibaren çekilmeye başladılar. Müttefiklerin toplam kaybı 250.000 kişiyi bulmuştu. Türklerin de bu muharebelerdeki kayıpları 250.000′in üzerindeydi.

*ocetinoglu1@gmail.com

(206) kez okunmuştur.

Posted in Gündem Yazıları, Tüm Yazılar | Tagged | Leave a comment

Kitâbiyat: Ergenekon Öncesi-Sonrası / Türk Toplumunda Yeni Oluşumlar

oguzcetinogluOğuz Çetinoğlu

Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın son kitabı, Konya’da faaliyet gösteren Çizgi Kitabevi tarafından Ekim 2012’de yayınlandı. 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde 368 sayfalık kitabın; ön hazırlıkları ile baskı ve cilt işleri Konya’da yapılmış. İstanbul’da hazırlanıp basılan kitapların kalitesini aratmayacak kadar mükemmel bir görünüme sâhip olması, Türkiye’de yayıncılığın geldiği nokta açısından memnuniyet vericidir.

Türkdoğan Hoca, sosyolog gözü ve mantığı ile kitabında; yanlış bir isimlendirme ile ‘Ergenekon Dâvâsı’ olarak anılan operasyonların öncesinde ve sonrasında meydana gelen olayları inceledikten sonra Türk toplumundaki yeni oluşumlara dikkat çekiyor.

Ele alınan konu, hayatî öneme sâhiptir. Sıcak gündemin tââ kendisidir. En üst kademedeki seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticiden, köy ve mahalle kahvelerindeki sâde vatandaşa kadar hemen herkesin, günün 24 saatinde konuştukları meseleler, en yetkili âlim tarafından ele alınmıştır. Böyle bir kitabı, popüler bir gazeteci İstanbul’da yayınlasa idi, bu güne kadar en az 8-10 baskı yapardı. Türkdoğan Hoca’nın kitabının talihsizliği, vatandaşlarımızın ilgisizliğinden çok, kitabın tanıtım ve dağıtımının iyi yapılamamış olmasından kaynaklanıyordur.

Kitap; ‘Önsöz’ ve ‘Giriş’ bölümlerinden sonra gelen 10 bölümden oluşuyor. Her bir bölüm, 2-9 alt bölüme ayrılıyor. Alt bölümlerin toplamı: 46 adet.

Kitap, ‘Genel Değerlendirme ve Sonuç’, ‘Kaynaklar’ ve ‘Dizin’ başlıklı bölümlerle tamamlanıyor.

Ele alınan konuların başlıklarını şöylece özetlemek mümkün: *Kültürel Metamorfoz. (*) *Merkezin Kozmopolitleşmesi. *Çevrenin Merkeze Tepkisi: Yabancılaşma. *Çağdaşlaşma: Yabancı Soyluların Tarihî Rolleri. *Kimlik Problemi Nedir? *Sosyolojik Anlamda Kimlik Niçin Önemlidir? *Sağ-Sol Kutuplaşma ve İyileştirici Kültürün Erimesi. *Bir Sosyal Sistem Olarak Resmî Teori. *Yabancılaşma Sendromu. *Modernleşme Sürecinde Gözlenen Yanılgılar. *Türk Kültürünün Boy Hedefi Hâline Gelmesinde ‘Yabancı Soyluların Rolü’ *Batıda Millî Devlet Oluşumu. *Millî Devlet İnşasının Yolu Kesiliyor mu?

Ergenekon harekâtının ve onun alt türevleri olan Yakamoz, Balyoz, Sarıkız ve Ayışığı oluşumlarının, Türk varlığını koruyacak ve geliştirecek olan güçlerin itibarsızlaştırılmasına yönelik olduğuna dair söylemler, artık yüksek sesle ifâde ediliyor. Orhan Türkdoğan Hocamız, söylemlere yol açan gelişmeleri, sistematik bir bütün içerisinde değerlendiriyor ve konuya vukufiyetinden kaynaklanan objektif ve akılcı görüşlerle en doğru sonuca ulaşıyor.

En doğru sonuç…

Çünkü Türkdoğan Hoca, toplum mühendisleri tarafından tasarlanan yapıyı kendine has ilmî analizlerle tâkip etmektedir. Ayrıca; Türk millî kültürünün ‘yabancı soylular’ olarak adlandırdığı kişiler tarafından boy hedefi hâline getirildiği gerçeğine dikkat çekiyor. O kişilerin kimler olduğunu da isimler vererek açıklıyor.

 

Sözün özü:

Emekli Felsefe Öğretmeni ve yazar Ömer Faruk Hüsmüllü’den bir aforizma (**):

‘Sorgulamayan insan câhildir. Sorgulatmayan zâlim!’

 

 

(*) Metamorfoz: Bir varlığın başka bir varlığa dönüşmesi, başkalaşma. Bu kavram; tırtıldan kelebeğe dönüşmeyi olduğu kadar; bir kimsenin, evvelki hâliyle kıyaslanamayacak ölçüde değişmesi-değiştirilmesini de kapsıyor. Millî konular üzerinde hassasiyet sâhibi bir insanın, enternasyonalist düşünceleri benimsemesi gibi… Türkdoğan Hocamızın gözlemlerine göre, toplum mühendisleri, Türk insanında böylesine köklü değişimler için bütün imkânlarını seferber etmiş durumdalar. Cengiz Aytmatov roman ve hikâyelerinde bu değişimi, ‘mankurtlaştırma’ olarak isimlendirir. Mutlaka bilinmesi gereken bir olaydır. Türk milletinin geleceğini düşünen her insanın mankurtlaştırmaya da metamorfoza karşı da dirençli olması gerekiyor.

(**) Aforizma: Bir konu üzerinde bilinmesi gerekenleri ana fikir hâlinde birkaç kelime ile özetleyen sözler, özlü söz, özdeyiş, vecize…

 

Prof. Dr. ORHAN TÜRKDOĞAN:

Türk ilim ve düşünce hayatında sosyolog olarak öncü bir role sahip, Orhan Türkdoğan 18 Ekim 1926’da Malatya’da doğdu. Babası Behçet Hidâyet, İstiklal Madalyası sahibidir.

İlk ve orta mektep ile liseyi Malatya’da bitirdi. 1945 yılında Gökhan Evliyaoğlu ve 18 Malatyalı gençle birlikte ‘Çadır’ adlı şiir kitabını yayınlandı, 1946-1948 yılları arasında Yakarış, Çağlayan, Orkun gibi dergilerde ve Malatya’da çıkan Bakış Gazetesi’nde yer alan yazılar yazdı.

1946-1947 öğretim yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Eti ve Sümer Dili ile Felsefe Bölümlerinin ikisine birden kayıt yaptırdı. Bir yıl bu bölümlere devam edip Eti dilini öğrendi. O dönemde yaygın olan tüberküloz hastalığına yakalandığı için tahsiline 5 yıl ara verdikten sonra 1951 yılında, aynı fakültenin Felsefe ve Sosyoloji Bölümlerine kayıt yaptırdı, buradan 1955 yılında mezun oldu.

Malatya Lisesine öğretmen olarak tâyin edildi. Burada 4 yıl görev yaptı. 1959’da Atatürk Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü’nde asistan oldu. Erzurum’a giderek araştırmalar yaptı ve  ‘Erzurum ve Çevresinde Sosyal Araştırmalar’, Kars’ta yaptığı incelemeler sonrasında ‘Malakanlar’ adlı  kitaplarını yazıp yayınladı. Doktora tezini İstanbul Üniversitesi’nde verdi ve kabul edildi.

1962′den 1964 yılının sonuna kadar ABD’nin Missouri ve Nebraska Üniversitelerinde, ‘Sosyoloji, Antropoloji, Toplum Kalkınması, Geri Kalmış Ülkelerin Sosyolojisi, Sağlık-Hastalık Sistemi, Yeniliğin Yayılması ve Köy Sosyolojisi’ gibi o dönemin modern sosyoloji akımlarını kapsayan dinamik konular üzerinde ders gördü. Bu arada ABD’de ‘Türkiye’de Yerli ve Göçmen Köyleri Üzerine Araştırma’ konusunda ön hazırlık yaptı. ‘Türkiye’de Köy Sosyolojisinin Temel Meseleleri’ başlıklı araştırması ile 1971 yılında ‘Profesör’ unvanını aldı. 1972 yılında Alman hükümetinin davetlisi olarak Stuttgart’ta Hohenheim Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu.

1985 yılından 1995 yılına kadar on yıl süre ile Bolu’da görev yaptı ve Gazi Üniversitesi’ne bağlı Yüksek Okulu Fakülteye çevirerek, üniversitenin ilk çekirdeğini oluşturdu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi bu çekirdekten meydana geldi.  ‘Sanayi Sosyolojisi’ adlı eseri yazıp yayınladı. 1995 yılında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ayan’ın dâveti üzerine, Enstitü’nün İşletme Fakültesi’nde göreve başladı. Davranış Bilimleri, Sosyoloji ve İlmî Araştırma Metodolojisi gibi dersleri dört yıl süreyle yürüttü ve 1999 yılında Enstitü’nün İşletme Fakültesi’nden den emekli oldu.

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın; Kürşat Türkdoğan ve Dilşat Türkdoğan adında iki evladı vardır. Her ikisi de Prof. Dr. olarak görev yapmaktadırlar.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

Salihli’de Türkistan Göçmenlerinin Yerleşmeleri: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum 1969), Erzurum Köylerinde Çiftçilerle Haberleşme Kanalları ve Yeniliğin Yayılması: A. Ü. Yayınları. Erzurum1970), Türkiye’ de Köy Sosyolojisi: İ.Q.Yayınları. İstanbul 2005), Seçilmiş Bazı Yerli Ve Göçmen Gruplar Üzerinde Sosyal Değişme Örnekleri: (A. Ü. Yayınları. Erzurum 1971), Beşikdüzü ve Dursunbey Bölge Monografileri / Karşılaştırmalı Sosyal Araştırmalar: (A. Ü.  Yayınları 1971),  Batı Almanya’nın Bir Kentinde Türk İşçilerinin Sosyo-Ekonomik Yapısı: (Atatürk Ü. Yayınları. Erzurum 1973), Toplumsal Değişmede Yeniliğin Yayılması Sürecinin Tarım Sektörüne Uygulanması: (Erzurum 1973), Doğu Köylerinde Sosyo-Ekonomik Farklılaşma: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum 1973), Türkiye’nin Kalkınma Yolu: Sosyo-Ekonomik Sistem Tartışmaları: (Atatürk Üniversitesi, Erzurum 1973), Tarımsal Yenilik Tekniklerinin Yayılması / Federal Almanya Örneği: (Atatürk Üniversitesi. Erzurum 1973), Doğu ve İnsan Meselesi: Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum 1974), Toplum Kalkınması: (Dede Korkut Yayınları. İstanbul 1977), Kemalist Modelde Fert ve Devlet Anlayışı: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum 1977), Çağdaş Türk Sosyolojisi / Araştırma-Yöntem ve Teknikler: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum 1977), Türkiye Açısından Özyönetim / Aydınlar-Siyasî Partiler-Sendikalar: (Türk Kültür Yayını. İstanbul 1977), Yoksulluk Kültürü / Gecekonduların Sosyal Yapısı / Erzurum Örnek Olayı: Dede Korkut Y. İstanbul, 1977),   Sanayi Sosyolojisi / Türkiye’nin Sanayileşmesi: (Töre Devlet Yayınları, Ankara 1981), İkinci Neslin Dramı / Avrupa’daki İşçilerimiz ve Çocukları: (Orkun Yayınları. İstanbul 1984), Ziya Gökalp Sosyolojisinin Temel İlkeleri: (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Ankara 1987), Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi: (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Ankara 1989),  Kültür ve Sağlık-Hastalık Sistemi: (Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları. İstanbul 1991), Alevi-Bektaşi Kimliği /Sosyo-Antropolojik Araştırma: (Timaş Yayınları. İstanbul 1995), Aydınlıktakiler ve Karanlıktakiler: (Timaş Yayınları. İstanbul 1996), Sosyal Şiddet ve Türkiye Gerçeği: (Timaş Yayınları. İstanbul 1996), Millî Kültür Modernleşme ve İslam: Birleşik Yayıncılık. İstanbul 1996), Etnik Sosyoloji: (Timaş Yayınları. İstanbul 1997), İşçi Kültürünün Yükselişi / İş Ahlâkı: (Timaş Yayınları. İstanbul 1998),  Millî Kimliğin Yükselişi / Niçin Milletleşme?: (Alfa Yayınları. İstanbul 1999), Bilimsel Araştırma Metodolojisi: Timaş Yayınları. İstanbul 2001), Çağdaş Türk Sosyolojisi: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2003), Türk Tarihinin Sosyolojisi: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2004), Kültür-Değişme ve Sosyal Çözülme: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2004), İslamî Değerler Sistemi ve Max Weber: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2005), Kemalist Sistem ve Sosyolojik Boyutları: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2005), Doğu ve Güneydoğu / Kabile ve Aşiret Yapısı: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2005), Ziya Gökalp / Ulus-Devlet Düşünürü: İstanbul 2005), Türk Ulus-Devlet Kimliği: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2005), Toplumsal Yapı ve Sağlık-Hastalık Sistemi: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2006), İstanbul Gecekondu Kimliği: (İ.Q.Yayınları. İstanbul 2006), Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri: (Kum Saati Yayınları. İstanbul 2007), Osmanlı’ dan Günümüze Türk Toplum Yapısı: Timaş Yayınları. İstanbul 2008), Türk Toplumunda Zazalar ve Kürtler: (Timaş Yayınları. İstanbul 2008), Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi: (Timaş Yayınları, İstanbul, 2008).

(244) kez okunmuştur.

Posted in Gündem Yazıları, Tüm Yazılar | Tagged | Leave a comment

Milliyetçilik = Irkçılık, Kavmiyetçilik Değildir…

oguzcetinogluOğuz ÇETİNOĞLU*

Cahiliye dönemi kabileciliğini; ırkçılık; ırkçılığı da milliyetçililik kavramlarının yerine koymak, kasıtlı bir davranış değilse, câhiliye dönemini hatırlatan algılama hatâsıdır.  ‘Kafatası milliyetçiliği’ diye bir kavram uydurup, milliyetçiliği karalamak ise, üzerine; sevmediği kişinin adını yazdığı boks torbasına yumruk sallamaya benzer.

Bu kelime ve kavramları kullanmak isteyenlere, herkesin anlayabileceği şekilde târiflerini verelim. Verilim ki hiç kimse, vatanını ve milletini seven ve bu sebeple ‘milliyetçi’ olarak vasıflandırılan kişileri rencide edecek hatâlara düşmesin. Ki, rencide edilecek o kişiler, ülkemizde kahir ekseriyet oluşturmaktadır.

Kabile: Aynı soya mensup aileler topluluğudur. Boy ve aşîret anlamında Arapça çoğul isimdir. Aynı atadan gelen ve birbirlerine yalnızca kan bağıyla bağlı bulunan insan toplulukları ‘kabile’ olarak anılır. Burada, insanları birbirine bağlayan başkaca bir unsur yoktur. Aynı dili konuşsa, aynı inanca sâhip olsa bile insanlar, aynı kabilenin mensubu sayılmazlar. Tarih ve kültür birliğinin de kabile kavramı ile bağlantısı yoktur. Dolayısıyla kabile kelimesi, millet kelimesinin karşılığı değildir. O halde, kabilecilik de milliyetçilik değildir.

Kabilecilik, Araplarda câhiliyye döneminde vardı. Bir kabileye mensup insan, başka bir kabileye mensup insan tarafından dövülse, yaralansa veya öldürülse; dövülen, yaralanan veya öldürülen kişinin kabilesine mensup kişiler, o kişinin haklı veya haksız olmasına bakmaksızın mutlaka intikam alma yoluna giderlerdi. Bu sebeple, Arap kabileleri arasında kavgalar, kan dâvâları, intikam saikı ile öldürmeler hiç eksik olmazdı. İnsanlığı nûra gark eden İslamiyet, işte bu sebeple Kur’an-ı Kerim’in Hucurat Suresi 13. âyeti aracılığıyla kabileciliği yasaklamıştır. Yasaklanan kabile kavramı değil, kabileciliktir. İnsanlar, belli bir kabileye mensup olabilirler. Günümüzde belli bir millete mensup olabildikleri gibi.

Kavim: Kelimenin aslı ‘kavm’dir. ‘İnsan topluluğu, halk ve hısım-akraba’ anlamındadır. Arapça çoğul isim olan kavm kelimesi, 20. yüzyılın başlarında Arapçada ve Türkçede anlam kaymasına mâruz kalmış ve bir sosyoloji terimi hâline gelmiştir. Kelime, aslında ‘millet’ ve ‘ırk’ anlamına gelmediği halde, modernleşmeyle birlikte milliyetçilik akımının güçlendiği dönemde, başka bir kelime bulunamamış veya türetilememiş, kavim kelimesine, ‘millet’ ve ‘ırk’ anlamları yüklenmiştir.

Kavim, kendi mensuplarına sosyal kimlik kazandırır. Din, dil, tarih, örf ve âdetler, ahlak, vatan gibi kavramlar, bu kimliğin unsurları arasındadır. Kavmiyetçilik duygularının güçlü olduğu bir toplumda ortaya çıkan İslam dini, kavim kimliğini dışlamamış fakat bu kimliğe üstünlük atfedilmesinin doğuracağı olumsuzluklara karşı tedbirler almış, sosyal ve kültürel farklılıkların bir arada korunması tavsiyesinde bulunmuştur.

Irk: Hareket edebilen bir canlıya ait özelliklerin genel adıdır. Aynı ırka mensup canlıların yalnızca birbirleriyle çiftleşmesi şartıyla bu özellikler sonraki nesillere intikal eder. Montofon veya Holştayn inekleri bol süt verir. Bu, ırka dayalı bir özelliktir. Arap atları hızlı koşarlar, yarış atı olarak kullanılırlar. Bu da ırkî bir özelliktir. Van kedisi, Sivas Kangal köpeği, Afgan tazısı… Bunlar hep kendi cinsleriyle çiftleştiklerinde özelliklerini korurlar. Farklı ırklarla çiftleşmeler olursa, ırka dayalı özellikler büyük ölçüde kayba uğrar, devam etmez ve bir müddet sonra tamamen kaybolur.

Irk kavramı, insanlar için geçerli değildir. Aynı ırka mensup kişilerle çiftleşseler bile, babanın özellikleri evlada geçmez. Zeki bir babanın evladı gabî, akıllı bir annenin kızı geri zekâlı, güçlü-iri yapılı bir babanın oğlu çelimsiz, mâvi gözlü sarışın bir annenin kızı esmer olabilir. Buna rağmen, insan ırkı ile ilgili çalışmalar vardır ve tamamen antropoloji ilminin konusudur. Millet ve milliyetçilik kavramı ise sosyoloji ilmini ilgilendirir. Sosyal antropoloji olarak bir ilim dalı var ise de bu ilim dalı; insan türünün başlangıcı, oluşumu, gelişimi; insanın biyolojik evrimi teorisi, ırkların doğuşu, yayılışı ve fizikî özellikleri ile toplumların ve kültürlerin oluşum, gelişim ve değişimi konuları ile ilgilenir. Çağımızda yaşamakta olan toplumların ve bu toplumdaki değişik kesimlerin yaşayışları; kültür-kişilik ilişkileri ile sosyal değişme ve gelişmede etkili olan faktörleri ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar da yapar.

Irkçıların, kendi ırklarını üstün, diğerlerini hakîr gördükleri iddia edilir. Böyle düşünenler de, böyle düşünüldüğünü zannedenler de yanılgı içerisindedirler. Çünkü yeryüzünde saf ırk diye bir şey kalmamıştır. Irkçılık düşüncesinin temsilcileri olarak tarihte Adolf Hitler ve Benito Mussolini gösterilebilir. Günümüzde ise İsrail’de ve İslamiyet’in yasaklamasına rağmen Suudî Arabistan’da kendi ırklarının üstün olduğunu iddia eden insanlara rastlanabilmektedir.

Tarih boyunca Türklerde ırkçı düşüncelere hizmet edilmemiştir. Türk ırkının yüksek bir ırk olduğunu iddia edenler ve ırkı ile övünenlere rastlanıyor olsa bile, onlar, bilmediğini de bilemeyenlerdir. Onları dışlamak, aşağılamak, ayaklar altına almak yerine, eğitmek, bilgilendirmek mecburiyetimiz vardır. Günümüzden çok değil, 40-50 yıl önce Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin bâzı eyâletlerinde zenciler ikinci-üçüncü sınıf insan muamelesi görürlerdi. Bu gün gelinen noktada, bir zenci, ABD Başkanı olabilmiştir. Bu gelişme sâdece ABD’de değil, dünyanın her tarafında gözlemlenebilmektedir.

Türkiye’de ırk kavramı ile ilgili ilmî çalışmalar yapılmıştır. Yalnızca ‘ilmî çalışmalar’… O kadar… O çalışmalarla yararlı bir bilgiye ulaşılamayacağı anlaşılınca çalışmalara devam edilmemiştir.

Kafatasçılık: İnsanların kafatası ölçülerine bakarak mensup olduğu ırkı belirlemek maksadıyla yapılan ilmî çalışmalardır. O çalışmalarla da kesin sonuçlara ulaşılamayacağı anlaşıldığından çalışmalara son verilmiştir.

Türklerde ırkçılığa, kafatası ölçülerine dayalı bir milliyetçilik anlayışı tarihin hiçbir döneminde olmamıştır. Eğer olsaydı; 300 yıl 500 yıl Türk hâkimiyetinde bulunan bölgelerde, Türk olmayan bir tek kişi bile kalmazdı. Hatta Türkçeden başka bir dil konuşan, Türk kültürü dışında bir kültürü yaşayan insanlara da yaşama hakkı tanınmazdı. İngiliz’in 50 yıl bile kalmadığı Avustralya’da İngilizce konuşuluyor, Hindistan’da trafik, soldandır. Kıbrıs’ta da öyledir. Osmanlı ise gittiği yerlere kültürünü değil, ancak Türk-İslam medeniyetini götürmüştür. Çünkü Türklerin vücut dokularında ırkçılık geni yoktur. ‘Keşke olsaydı’ diyenler bulunabilir. Fakat Cenab-ı Allah, onların bu yöndeki dualarını kabul etmemiştir.

NETİCE:

Türk milliyetçiliği kültür tabanına oturtulmuştur. O tabanda etnik köken, ırkçılık, kabilecilik yoktur. O halde, ‘kabile milliyetçiliği’, ‘kafatası milliyetçiliği’ gibi hayalî kavramlar üzerinden temiz ve pak milliyetçilik kavramını itibarsızlaştırmaya çalışmak, yanlıştır. Türkiye’de ancak Türk olmayanların milliyetçiliği ülkemizin bölünmez bütünlüğüne zarar vereceği için hoş karşılanamaz.

Türk milliyetçiliğinin tabanında; dil vardır. Din vardır, tarih vardır, kültür vardır. Büyüklere saygı-küçüklere sevgi, vatanseverlik duyguları, efendilik, nezâket, çalışkanlık, dürüstlük, insanlığa hizmet anlayışı ve akla gelebilecek her türlü üstün vasıflar, insanı insan yapan, eşref-i mahlûkat derecesine yükselten özellikler vardır. Bu özelliklerini geliştiremeyenlerin veya yeterli ölçüde sâhip olamayanların eğitimlerine katkıda bulunmak, daha akıllıca bir harekettir. Adına ‘milliyetçilik’ denmese bile vatan ve millet için çalışan insanların görevi budur. Bu olmalıdır.

*ocetinoglu1@gmail.com

(220) kez okunmuştur.

Posted in Gündem Yazıları, Tüm Yazılar | Tagged | Leave a comment

Olaylara Bakış

oguzcetinogluOĞUZ ÇETİNOĞLU*

Hareketli bir hafta yaşadık. Bu sebeple olaylara kısa kısa değinmek mecburiyeti hâsıl oldu. İyi okumalar…

 90 – 60 – 90 KÜLTÜRÜ NOKSAN…

’12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra Kars’ın Göle İlçesi’ndeki evinden alınarak kaybedilen oğlunu 33 yıldır arayan 105 yaşındaki çilekeş anne vefat etti. Cenâze namazı Şâkir’in camii’nde kılındıktan sonra toprağa verilmek üzere Göle’ye gönderildi.’

Televizyondan da verildiği duyurulan radyo haberi buydu.

Erkek spiker; ‘Allah Rahmet eylesin’, Bayan spiker ise ‘Toprağı bol olsun’ dedi.

Yalnızca fizik ve ses üstünlüğüne bakılarak işe alınan 90 – 60 – 90 kültürü noksan spikerler, okumayı sevmeyen insanlarımızı cehâlet çukuruna işte böyle iletiyorlar. Çukura düşürüyorlar ve orada bırakıyorlar.

Medya da bu görevi başarı ile yürütenleri baş tâcı ediyor.

Yazıklar olsun!

*  *   *

HUZUR HEPİMİZE LÂZIM…

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’nin Sinop ve Samsun toplantılarında hassasiyetlerini ortaya koyanlar kadar, her ne sebeple olursa olsun, toplantıya devam etmeme kararı alanlar da, önceki kusurlrı bâki kalmak üzere, sırf bu kararları sebebiyle teşekkürü hak ettiler.

*   *   *

BİLA KÜLTÜRLÜ (?!)

Anadolu’da, ‘Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ başlıklı yazıda;

İlgi: Bila tarihli yazıda…’

İfâdesi kullanılmış.

Bilâ’ kelimesi; ‘yokluk, olumsuzluk bildiren sıfatlar oluşturan ön ek’tir.

Bilâ ihtar’, ‘ihtarsız olarak, ihtar yapılmaksızın…’  Çok kullanılan bir deyim olan ‘bilâ istisnâ’ ise; ‘istinsâsız olarak’ anlamındadır. Dikkat edilirse, ikinci kelimenin sonunda, herhangi bir ek yoktur.

Dâima böyledir. Çünkü ‘yokluk’ anlamındaki  ‘bilâ’ ön eki ile, ‘li’ anlamındaki varlık veya, ‘sız’ eki gibi yokluk-olumsuzluk bildiren ek bir arada kullanılmaz.

Kullanılan ifâde; ‘Bilâ tarih’ şeklinde olmalıydı.

Özentili davranışlar güzel Türkçemizi yaralıyor. Sâde bir şekilde;  ‘Tarihsiz yazınızda…’ diye yazılsaydı, hem câhil özentisi sergilenmez, hem de Türkçeye ihânet edilmemiş olurdu.

*   *   *

MİLLİYETÇİLİK…

Ayak mahâretiyle öne çıkan bir kişi; ‘Ben aslında Türk değilim, Arnavut’um!’ dedi.

Bu söz üzerine başlayan tartışmalar sebebiyle milliyetçilik olgusu, bir defa daha ayağa düşürüldü.

Milliyetçiliğin 3 boyutu vardır: 1- Târihî boyutu, 2- Kültürel boyutu, 3- Mânevî boyutu. Bunların sıralaması değiştirilebilir. Fakat hiçbiri, diğerinin yerine konulamaz, hiçbirine, diğerlerinden daha fazla imtiyaz tanınamaz ve hiçbirinin yerine başka bir kavram konulamaz.

Bilmek gerek: ‘Ayyıldızlı forma giymekle, Türkiye Millî Futbol Takımı oyuncusu olarak yabancı futbol takımlarının kalesine gol atmakla’  Olsa olsa ve ancak Türk futboluna hizmet edilmiş olunur. Türk olunmaz. Türk olmak başka bir şeydir.

Bilindiği gibi Rahmetli Mehmet Âkif Ersoy da Arnavut kökenli idi. Fakat O; Türk kültürünü benimsediği için Türk’tür. Türk kültürüne hizmet ettiği için, Türk milletinin bağımsızlığı, maddî ve mânevî kalkınmasına çalıştığı için, Türk milletinin dertlerini kendine dert, sevinçlerini kendi mutluluğunun kaynağı olarak kabul ettiği için, Türk tarihini bildiği ve özümsediği için, tarih şuuruna sâhip olduğu için, Türk milletine bağımsız, hür ve müreffeh bir gelecek planladığı ve hazırladığı planı yazılarıyla sözleriyle uygulamaya koyduğu için, hepsinden önemlisi kendisini Türk olarak kabul ettiği için, bir başka ifâde ile; aidiyet tercihi sebebiyle ve bu tercihin gereklerini samimiyetle yerine getirdiği için Türk’tür.

Mehmet Âkif Ersoy, hiçbir zaman ‘Ben Türk değilim’ dememiştir. O halde O’nu, ‘Ben Arnavu’tum’ diyenle asla bir tutamayız.

Hakan Şükür Arnavut olabilir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Vatandaşımızdır. Aramızda elbette yeri vardır. O’nu aidiyeti sebebiyle kınamayız. Dışlamayız.

Fakat Türk olmadığı söylemini; Türk’ü dışlamaya, aşağılamaya, hakaret etmeye vardırırsa… o zaman iş değişir.

Ne mi yaparız?

Kimsenin tereddüdü olmasın! Yalnızca buğz ederiz. Saygıda-sevgide cimri davranırız. Kundura boyacısına, çöpçüye gösterdiğimiz ilgiyi, sevgiyi ondan esirgeriz. Özetle, O’nu sıradanlaştırırız. Bir insanın kendi kendini sıradanlaştırması ile millet çoğunluğu tarafından sıradanlaştırılması arasında fark vardır.  Anlayan için…

Bu durum; Türk olmayıp Kürt, Laz Çerkez, Gürcü, Abaza, Pomak… olduklarını söyleyenler için de geçerlidir.

İşi, mahâreti, makam ve mevkii ne olursa olsun, herkes haddini bilmeli. Burası Türkiye!

Lefter Küçükandonyadis de Türk futboluna hizmet etmişti. Sırf bu hizmetleri sebebiyle O’nun Türk olduğunu iddia etmek de, Rum olduğu için dışlamak da kimsenin aklına gelmemişti. Kendisi de hiçbir zaman; ‘Ben Türk değilim, Rum asıllıyım’ Dememişti. Kimse de gerçeği O’nun yüzüne vurmamıştı. Çünkü Rum olmak da Arnavut olmak da Türk olmak da bu ülkede ayıp değildir.

Esas olan adam olmaktır… adam!

Yine de kendilerini çoğunluğun dışına koyarak ötekileştirenlere elden geldiğince anlayışla ve merhametle yaklaşmak, ülkemizin barış ve huzuru için gereklidir.

Vesselam…

*ocetinoglu1@gmail.com

(226) kez okunmuştur.

Posted in Gündem Yazıları, Tüm Yazılar | Tagged | Leave a comment

Topyekûn Kalkınma

oguzcetinogluOĞUZ ÇETİNOĞLU*

Kalkınma’ denildiğinde hemen herkesin aklına, daha rahat, daha modern ve daha güvenli bir hayat imkânları geliyor. Kişi başına düşen millî gelir, kalkınmanın göstergesi olarak değerlendiriliyor. Gelir dağılımındaki denge ise çoğu zaman göz ardı ediliyor.

Bunlar, iktisâdî kalkınma ile ilgili kavramlardır. Önemi inkâr edilemez.

Milletlerin kendilerine has değerlerle bağımsız yaşaması, yaşamaya devam etmesi ve devamının dünya ömrünce teminat altına alınması ise kültürel kalkınma ile mümkün olabilir. Aksi takdirde, ‘tok esirler’ şeklinde insan topluluğundan söz edilebilir. ‘Hür açlar’  kadar, ‘tok esirler’ kavramı da  Türk milletine yaraşır hayat tarzı değildir.

O halde, iktisâdî kalkınma ile kültürel kalkınmayı bir arada gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz.

Kültürün üç unsuru vardır: Tarih, dil ve din. Bu unsurların sırlaması değiştirilebilir. Fakat kendileri değiştirilemez. Hiçbirinin yerine başka bir unsur ikame edilemez.

Barbaros Hayrettin Paşa adı geçtiğinde ‘O da kim?’ diyen, ‘Çanakkale Savaşları’nda Türk ordusunun komutanı kimdi?’ Diye sorulduğunda; ‘Galiba Kenan Evren’di’ diye cevap veren, Avrupa Kıt’ası ile Afrika Kıt’asını ayıran boğazın adı sorulduğunda ‘Panama Kanalı’ diye cevaplandıran gençlerimizin sayısı hiç de az değil.

Üniversitede okuyan gençlerimiz 500 kelime ile konuşuyorlar. Bunun 200 tanesini yanlış kullanıyorlar. 200 tanesini yanlış telaffuz edip yanlış yazıyorlar. En çok kullandıkları kelimeler ‘Tamam’, ‘Oldu’,  ‘Aynen öyle’ gibi basit anlatım araçları. Pek çoğu da bunların hepsinin yerine ‘Okey’  diyor. Yazıda ise yalnızca ‘ok’ kullanılıyor.

Bir kısım profesörlerimiz; ‘Ne Ahmet ne de Mehmet bugün okula gelmedi!’ şeklinde cümleler yazabiliyorlar. Çünkü profesör olabilmek için batı dillerinden birini bilme mecburiyeti var da Türkçe bilme mecburiyeti yok.

Kimsenin dinini sorgulamaya hakkımız yok. Peygamberimiz (sav) Efendimiz dâhil Cenab-ı Allah, hiç kimseye bu konuda yetki vermemiştir. Ancak hepimiz görüyoruz: İnsanlarımızın önemli bir çoğunluğu İslamiyet’e uymayı beceremeyince, İslamiyet’i kendisine uydurma çabasındadır.

Bu şartlar altında kalkınma hızımız her sene % 10’lar seviyesinde gerçekleşse bile, bir müddet sonra yeryüzünde ‘Türk Milleti’nden söz etmek imkânsız hâle gelir.

Küresel güçlerin hedefi de budur: Millî devlet kavramını aşındırmak, yok etmek…

Netice: Kültürel kalkınmayı ihmal etmemeliyiz. Fakat önce kültürel yozlaşmayı önlemeliyiz.

İktisâdî kalkınma kavramını da sağlıklı bir zemine oturtabildiğimizi söylemek zordur.

Çağımızda devletler, yalnızca kendi iç dinamikleriyle kalkınamıyorlar. Mutlaka milletlerarası işbirliğine ihtiyaç var. ‘İşbirliği’ yalnızca ticâret değildir. Onu, Andora ile Monako, Uruguay ile Uganda da yapıyor. Güçleri belli.

Milletlerarası işbirlikleri; yatırım, üretim ve pazarlama safhalarının bir arada olması şeklinde gerçekleştirilir.

Bu maksatla pek çok milletlerarası organizasyonlar gerçekleştirildi. En yaygın olanı ve tannanı-bilineni Avrupa Birliği (AB)’dir.

Geçen hafta Başbakan; AB ile ilgili görüşlerini açıkladı. Oradan bize fayda yok. Hemen ardından Hilmi Yavuz, çok önemli bir makale kaleme aldı. Öyle görülüyor ki AB ilişkilerimizin devamı mümkün değil. Böyle bir durum, ‘her şeyin sonu’ anlamına gelmiyor. Kurulu ve fakat henüz işlerlik kazandırılamamış, bünyemize uygun büyük ve ciddî milletlerarası organizasyonlar var.

Birincisi: Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİT) adını taşıyor.

Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen, küresel güçlerin dayatması ile Ermenistan ve Yunanistan KEİT’e dâhil edildiyse de Türkiye siyâsî irâde ve kararlılıkla, KEİT’e işlerlik kazandırabilir. Teşkilata dâhil ülkelerin ekonomik yapıları, birbirlerine rakip olmaktan çok birbirlerini tamamlayacak mâhiyettedir. Parlak bir gelecek vaat eden bu teşkilatın premütere bebek gibi küvezde bekletilmesi fevkalade yanlış bir politikadır.

İslam İşbirliği Teşkilatı; (İİT) Genel Sekreterliği, vatansever bir Türk tarafından yürütülen hemen yakınımızdaki bir milletlerarası kuruluştur.

Şanghay İşbirliği Teşkilatı (ŞİT), merkez itibâriyle uzağımızda olsa bile, karşılıklı yarar sağlayabileceğimiz bir organizasyondur. Orada bize; tarih, soy ve kültür birliği ile bağlı devletler var.

Bağımsızlıklarını kazanmalarından bu yana 20 yıl geçmiş olmasına rağmen, Türk Cumhuriyetleri Birliği’nin kurulamamış olmasının hiçbir mâkul sebebi yoktur.

Türk dünyasının mütefekkir devlet adamı Ali Şîr Nevâî; ‘İş yapmak isteyen imkân bulur. İstemeyen ise bahâne arar.’ Diyor.

Bahânemiz ne kadar çok olursa olsun, imkânlarımız da az değildir. İrâde oluşturarak ve azimle, sabır ve sebatla üzerinde çalışarak imkânlarımızı daha da çoğaltmamız mümkündür. Buna mecburuz, hatta mahkûmuz.

Hiçbirimiz, hepimiz kadar güçlü olamayız.

*ocetinoglu1@gmail.com

(199) kez okunmuştur.

Posted in Gündem Yazıları, Tüm Yazılar | Tagged | Leave a comment
« Older
Newer »
Bu sitede yazılan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Visit Us On TwitterVisit Us On FacebookVisit Us On Youtube