x

CUMHURBAŞKANLIĞI HUKUK POLİTİKALARI KURULU’NUN 8 MAYIS 2020 TARİHLİ AÇIKLAMASI ÜZERİNE

 

                Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir. Türkiye toplumu kavramı genelde aşırı sol ideolojik çevrelerce tasvip görmektedir.

                Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

                Anadolu bir etnik gruplar federasyonu olmamış; yeni Türk devletini benimsemeyenlerin bir kısmı ülkeyi terk etmiş, yakın gördükleri ülkelere gitmişler veya bu gibi ülkelerin kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Bir kısmı ise, vatanı işgal edenlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş ve milli mücadeleye karşı faaliyet göstermişlerdir.

                Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar. Aksi bir görüş, Sayın Cumhurbaşkanında ifade ettiği gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı ile çelişir. Çok kültürlülük ile bu durum karıştırılmamalıdır. Çok kültürlülük, Batılı bazı ülkelerin de artık şikayetçi olduğu bir konudur, bir sorundur ve çok seslilik değildir. Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

                Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz. Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

                Anadili Türkçe olanlar, anadili Türkçe olmamasına rağmen, kendilerini Türk Milletine mensup hissettikleri için milli kimliğe sahip çıkanların oranı hiçbir araştırmada %50 ve altında çıkmamıştır. Komisyonunuz çok mütevazi bir oran düşünmüş olsa gerektir.

                Seçmeni etnik bölümlere ayırıp değerlendirmek yanlıştır. Etnik olarak düşünülen oylar farklı bir siyasi partilere gidebilir. Tercih biyolojik kıstasları aşmaktadır. Bundan dolayı homojen bir “Kürt seçmen” ve “Kürt partisi”nden bahsedilemez. Aksini ifade etmek yasal olarak eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik ayırımcılığa tabi tutmaya zorlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

                Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.                                                                                                                       

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

«

»

May 02

Mayıs Türkçüler Günü Bir Ruhun Uyanışı

”Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki bu bayrağı vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.”                                                                                                                                     (Mustafa Kemal Atatürk)

 

 

Av. Mustafa ÖZKURT*

 

{ÖZÜN ÖZÜ: Osmanlı İmparatorluğu‘nda 1908’de II. Meşrutiyet‘in ilanı ile birlikte gelişme gösteren Türkçü/Turancı görüş, Ziya Gökalp ile birlikte İttihat ve Terakki yönetimine egemen oldu.            Komünist ihtilali sonrası Rusya’da 1918-1922 yıllardaki karışıklıkta Enver PaşaTuran fikrini canlandırmaya çalışırken ihanete uğrayıp, bu uğurda şehit edilmiştir.                   

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milliyetçilik ülküsüne ağırlık verilmiş ve fakat vefatından sonra İsmet İnönü iktidarında buna son verilmiştir.                          

“1944 Türkçülük Turancılık Davası”  İsmet İnönü’nün II. Dünya Savaşı şartları içinde alınmış bir tedbir olarak bazı kesimlerce gösterilmeye çalışılması yerinde değildir.                       

Zira İsmet İnönü, Atatürk’ün Türkçü/ Turancı ülküsünden ayrılmasıyla yetinmemiş, bu fikirlere karşı düşmanca davranıp savaş açmıştır. İktidardan düşmesine rağmen ölünceye kadar bu karşı tutumunu her nedense…! Devam ettirmiştir.                                          

İsmet İnönü’den sonra gelen iktidarlarca da Türkçülüğe pek sıcak bakılmadığı gibi, yersiz ve haksız iftiralarla karalanmaya çalışıldı.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bu fikri akım ortadan kaldırılamadığı gibi iktidarlar, içte ve dışta her sıkıntıya düştüklerinde Türkçü/Turancı söylemlere atıf yapmaktan da geri durmamışlardır.

Birkaç asır tarihte dün gibidir. Göktürk Devletin kurucusu Bumin Kağan’dan bu yana uyuyan ruh Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından yeniden uyandırıldı.}

 

 

Turancılık ifadesi, Türkçülükle eş anlamlı olup, İranlıların Türkistan coğrafyasına Türklerin yaşadığı yer anlamına gelen Turan diyarı deyiminden türetilmiş bir kelimedir.

Turancılık mana itibariyle, Türklerin yurt olarak yaşadıkları Anadolu, Azerbaycan ve Uluğ Türkistan coğrafyasındaki bütün Türklerin bir ülkü etrafında milli, manevi, maddi ve kültürel birliğini ve bütünlüğünü sağlamak idealidir. Milliyetçi Türkler aynı zamanda Turancıdır.

Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturmak isteriz. O da Turancılığı ırkçılıkla özdeşleştirenler kötü niyetli olup, bilinçli veya bilinçsiz olarak Türkçülere iftira etmektedirler. Türkler hiçbir zaman kavmiyetçi yani ırkçı olmadılar.

Emperyalist Çarlık Rusya’sında 19. Yüzyılın ilk yarısında sosyalizm akımı siyasal ve sosyal zemin ararken, Rus hegemonyasında bulunan Azerbaycan ve Türkistan’da da buna paralel olarak Türk aydınları arasında kurtuluş reçetesi olarak, Türkçülük/ Turancılık akımının ilk temelleri atıldı.

Türkçülük/ Turancılık akımı Anadolu coğrafyasında Karamanlılar döneminden beri farklı şekilde varlığını göstermesine karşılık Osmanlı dönemindeise kendine özgü bir yol izlemiştir.

Azınlıkların milliyetçi akım faaliyetleri etkisine karşı bir tepki olarak ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu durumu irdelemezsek 3 Mayıs’ı anlamakta zorlanırız.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan gayrimüslim ve Arap ahalide 1789 Fransız İnkılabı sonrası 1800 yıllarından itibaren milliyetçilik akımları gelişmeye başladı.

Bir taraftan Rusya’nın Panslavizm ve Ortodoksluk çalışmaları, diğer taraftan Fransa ve İngiltere’nin misyonerlik ve Arap coğrafyasındaki petrole sahip olma ihtirasları sonucu Türk olmayan Müslim ve gayrimüslim tebaada yer, yer kıpırdamalar başladı.

Rusya, Fransa ve İngiltere gibi dış güçlerin faaliyetleri yanında, Osmanlı’nın rüşvetçi, adam kayırmacı idarecilerinin ahaliye kötü muameleleri de eklenince yıkıcı faaliyetleruygun zemin buldu.     İmparatorluktaki bu kötü gidişi durdurmak isteyenler, kangren olan uzva pansuman yapar gibi, meşrutiyeti bir çare olarak görürken, bir kısım azınlık ise devlet aleyhine tavizler koparmak adına Meşrutiyetin ilan edilmesini,padişaha baskı yaparak kabul ettirdiler.

HazırlananKanun-i Esasi ile 23 Aralık 1876 tarihinde I. Meşrutiyet ilan edildi.

Böylece Osmanlı Devleti ilk defa bir anayasaya kavuşmuş oldu.

Osmanlı Hariciye Nâzırı Mustafa Reşit Paşa  tarafından bu günkü Gülhane Parkı içinde 3 Kasım 1839 tarihinde okunan “GülhaneHattıHümayunu” da denilen Tanzimat Fermanı ile başlayan düzenlemelerin yol açtığı sistem değişikliğinin bir halkası I. Meşrutiyet olmuştur.

Böylece Meşrutiyetle yönetim biçimi, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş yapmış oldu.

Fakat bu durum uzun sürmeyecekti.

93 Harbi ( Osmanlı- Rus Savaşı 1877-1878)  sonrasında II. Abdülhamit 1878’de bir takım karışıklıklar nedeniyle, Osmanlı Meclisini kapatıp Kanun-i Esasiyi askıya almak mecburiyetinde kaldı.        Meşrutiyeti yeniden getirmek isteyen askeri tıp öğrencileri ve bir takım aydınların çalışmalarısonucu II. Abdülhamit 29 yıl aradan sonra, askıya aldığı Kanun-i Esasiyi24 Temmuz 1908 tarihinde onayladı ve II. Meşrutiyet ilan edildi.

II. Meşrutiyetin ilanı neticesinde elde edilen özgürlükler ile yetinmeyen azınlık tebaada milliyetçilik fikirleri hızla gelişti.   II. Abdülhamid devletin bütün yetkilerini ele aldıktan sonra, Müslümanlar arasında Kur’anve hadislerdeki, birlik, beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularını ifade eden, İttihadı İslâm kavramını kullanarak,Müslüman tebaayı yanında tutma gayesi ile hilafet kurumuna ağırlık vermeye başladı.

Halife ve emîrü’l-mü’minîn sıfatlarını ön plana çıkardı. Böylece İttihadı İslâm kavramı, dünyevi olan siyasetin bir unsuru haline getirildi. Ancak, bu şark kurnazlığının pek işe yaradığı söylenemez. Zira Araplara aşılanan milliyetçilik duyguları, hilafetin Araplar ’da olması gerektiği fikirlerine ve İngiliz propagandalarına malzeme oldu.

“İttihad-ı İslam” fikri istenen yararı sağlamadığını sonradan alınan cihat fetvasının sonuçsuz kalmasıyla da kendisini açıkçagösterdi.               I. Dünya Savaşı ve öncesinde,İngilizlerin vaatleri ve altınları Araplarda dini inancın önüne geçmişti.  İttihad-i İslam siyasetikarşısında, azda olsa azınlıkların da içinde bulunduğu bir gurup “Osmanlıcılık” fikrini benimseyip savundular.

Gerekİttihad-i İslam ve gerekse Osmanlıcılık fikirleri Osmanlı Saltanat ve Halifeliğini ayakta tutamayacağına inanan bir kesimde kurtuluşu Türkçü / Turancı düşüncede aradı.

Osmanlı İmparatorluğunun koca binası 17. Yüzyılın sonlarından itibaren çatırdamaya başlamıştı. Avrupalının hasta adam dediği Osmanlı Saltanatı iyi niyetli, fedakâr insanların gayretiyle iki asır daha yaşadı ve girdiği komadan en nihayet çıkamadı. Sonrasında geride acı, gözyaşı ve kan bırakarak yıkıldı. Bir sonuç, birçok sebeplerden kaynaklanır. Ancak sebepler bu yazının konusu edilmemiştir.

Gençlere ve genç beyinlere özellikle Ülkücü kardeşlerime âcizane tavsiyemiz; bu günkü dünyayı ve gelecek asrı anlayabilmek için binlerce yıllık tarihi merak ettiğinizden okuyun. Ancak içinde bulunduğunuz dünyayı ve çetrefil siyaseti anlamak için ise son 250 yıllık tarihi çok iyi irdeleyerek okumaları gerekir.

Neyse; Cumhuriyet dönemine gelindiğinde 1930/1944 yılları arasında Reşit Saffet AtabinenZeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal AtsızReha Oğuz TürkkanFethi Tevetoğlu gibi isimleri Türkçü / Turancı düşünceleri savunanlar arasında görmekteyiz.

Türkçü/Turancı düşünce akımı bir öze dönüştü.

Tabiî mecrasında ilerlerken, II. Dünya Savaşı sırasında ve İsmet İnönü 1944 yılında,Ergenekon davalarında gördüğümüz üzere hukuka takla attırılarakTürkçülüğün önüne set çekildi.

1944 olayıCumhuriyet döneminde ilk olandı. Devletin bütün imkânlarına sahip olan iktidardakiler, doğrudan doğuya Türkçülere haksız olarak saldırı gerçekleştirdiler.

İkincisi ise 12 Eylül 1980 de daha sinsice yaşanacaktı. Önceleri şartların oluşumuna zemin hazırlayan ihtilalciler, ardından ” şartların oluştuğuna kanaat getirince” 12 Eylül 1980 de darbeyi yaptılar.

Evet, sinsice demiştik. Nedenine gelince;

Solcular eski “765 Sayılı Türk Ceza Kanunu” 142. Maddesinden yargılanırken, Ülkücüler aynı kanunun 146/1. Maddesinden yargılandılar.

146/1. Madde ” Türkiye cumhuriyeti teşkilâtı esasiye kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilga ya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan büyük millet meclisini iskata veya vazifesini  yapmaktanmen’e cebren teşebbüs edenleridam cezası na mahkûm olur.”

Hükmünü taşırken solculara uygulanan 142/1. Madde ise “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek veya devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekun yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.

Hükmünü içermekteydi.

Solcularla, Ülkücülerin suç tipi aynı olmasına karşılık, İhtilalciler ellerindeki yargı marifetiyle, solculara beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası istenirken, Türkçüler yani Ülkücüler için ise  idam cezası istemekteydiler.

Asıl konumuza gelelim.

Türkçülüğe karşı olan İsmet İnönü’nün iktidarın başında olduğu Atatürk sonrasında, 1944 yılına gelindiğinde, Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ile komünist Sabahattin Ali arasında başlayanbir fikri çatışma yaşandı.

Hüseyin Nihal Atsız’ın Sabahattin Ali için bir yazısında “O Komünisttir”iddiası üzerine,Sabahattin Ali şikâyetçi olmuştur.Sabahattin Ali’nin ikametgâhı Ankara olduğu için, Atsız hakkında Ankara Adliyesinde  “İftira” suçundan dava açıldı.

Açılan bu dava basit bir şahsi ceza davası olmasına karşılık Atsız ve Sabahattin Ali’nin kimliklerinden dolayı bu davaya üniversiteli Milliyetçi geçler büyük ilgi gösterdi.

Diğer taraftan iktidarı elinde bulunduranlarınfarklı hesapları ve müdahalesiyle dava normal seyrinden uzaklaştırıldı. İktidar bundan istifade edip, günü kurtarmak adına Sovyetler ve Stalin’e şirin gözükmek için o zamanki Türk Ceza Kanununda bununla ilgili hüküm olmamasına rağmen “Irkçılık, Turancılık Davası”doğdu.

1944 yılının meşum “Irkçılık-Turancılık Davası”:

Aslında 03 Mayıs 1944 olayı bir Türkçü ile bir komünistin mahkemede hesaplaşırken Adliye Sarayında ve çevresinde toplanan milliyetçi üniversite gençliğince gerçekleştirilen gösterilerle başlayan bir süreçtir.

Ankara Emniyetinin yanlış bir değerlendirmesi ile gösteriye katılanların Çankaya Köşkü’ne yürüyeceklerinin bildirilmesi üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü telâşlanmış ve Muhafız Alayı’na Köşk çevresinde güvenlik önlemleri aldırmıştı. Oysa, gençlerin öyle bir niyeti yoktu; herhangi bir taşkınlıkta yapmadılar.…gençlerin polisle çatışmasını bekleyen Maarif Vekili HasanÂli Yücel, Ulus gazetesi başyazarı ve milletvekili Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan üçlüsünün Türkçüler için tasarladığı komplo geçersiz kaldı” 1

Bu gösteride hiçbir aşırılık olmamasına olmasına rağmen, olay Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve hükümeti tarafından farklı bir mecraya çekildi.

Oysa 1944 de gelene kadar II. Dünya Savaşı başından beri Nazi Almanya’sıyla ılımlı siyaset yürüten İsmet İnönü, savaşın kaderi Nazi Almanlar aleyhine ve Ruslar lehine dönünce tavır değiştirdi. Milliyetçi gençlerin gösterisini, Rusya’ya şirin gözükmek adına bu gençler hakkında takibat ve göz altılara emir verdi. Sanki bu Osmanlıdan gelen bir gelenekti.2

 

Sayın Necmeddin Sefercioğlu konuyu irdelediği makalesinde “Ankara’da yapılan görkemli gösteri ve yürüyüş, Sovyetler Birliğinin II. Dünya Savaşınısonlandıran bir zafer kazanma yolunda ilerlemesi karşısında, o zamana kadar yürüttüğü Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telâşına düşen Cumhurbaşkanına ve emrindekilere iyi bir fırsat gibi göründü: Yayınlarında Türk dünyasına ilişkin yazı, yorum ve haberlere çokça yer veren Türkçüler, tutsak Türklerin büyük çokluğu işgalindeki topraklarda yaşayan Sovyetler Birliği yöneticilerini zaten tedirgin etmekte idi. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve başlıca Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması, Sovyetlere yönelişe, yâni SSCB’nin kandırılabilmesine (!) yarayabilirdi.” 3

İfadelerine yer vermiştir.

3 Mayıs’ı takip eden gönlerde, gözaltına alınmanın alanı genişletildi. Gösteri ve yürüyüşle ilgili olmayanlarda sorguya alındılar. Diğer taraftan hükümetin kontrolündeki radyo ve basında iftira kampanyaları başladı. Ülkenin her yerindeki Türkçü olarak bilinenlerin ev ve işyerleri arandı.

Anadolu’da gözaltına alınanlar da Ankara’ya getirildi ve buradan da sorgulama ve yargılamanın daha ağır şartları olan sıkıyönetimin olduğu İstanbul’a trenle nakledildiler.

Bu Türkçü kıyımı İnönü’nün iktidarı süresince maddî ve manevî olarak devam etti. Bu insanlar haksız yere mağdur edildiler. Öyle ki daha işin başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli YÜCEL tarafından 07 Nisan 1944 tarihinde H. Nihal Atsız’ın Özel Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine son verdirildi.

“3 Mayıs 1944 Olayı” Türkçüler tarafından her yıl bir bayram gibi kutlanırken, diğer yandan da Türkçülere yapılan hukuksuzluk ve işkencelerle de anılır oldu.

Gözaltına alınanlar eğitimli, ülkenin aydın insanlarıydı. Gönüllerinde Türk Ülküsünden başka bir şey olmayanlardı.

 

İşkenceler konusunda sözü Mustafa Müftüoğlu’na bırakalım.4

“Gözaltılı ve tutuklu sanık adaylarının İstanbul’a gönderilmesinden sonra, Ankara’daki, Maarif Vekili HasanÂli Yücel, yazar Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tando_an’danolu_an düzenci ekibinin fiilî görevi sona ermiş; sorgulama ve işkence işi, sorgulamaları yönetmek üzere İstanbul’a gönderilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kâmuran Çuhruhile İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Emniyet Müdürlüğü I. Şube _Şefi Sait Koçak ve bir askerî hâkim yüzbaşı olan Kâzım Alöç’den oluşan ekipçe üstlenilmişti. Tophane Cezaevindeki sorgulamalar ise askerî yetkililerce yürütülüyordu..

İstanbul’da başlatılan ilk soruşturmalar sırasında, gözaltına alınmış/tutuklanmış olan Türkçülere birçok değişik işkenceler uygulandı. O işkenceler, sanık adaylarına, sorgulayanlarca hazırlanmış “ifade” metinlerini imzalatmak için yapılıyordu. O metinlerde, sanık adaylarının Irkçı ve Turancı oldukları, devleti Turancı serüvenlere açık bir yapıya kavuşturmak için hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri, vb. yazılı idi. Bunları sözle de ikrar etmeleri isteniyordu. Bazıları ülkenin değişik yerlerinden alınarak getirilmiş bulunan bu kişilerin, gerçekten varsa, o örgütü nasıl kurdukları, orada nasıl ve ne zaman çalıştıkları sorgulanmıyordu. Önemli olan Cumhurbaşkanı ve Maarif Vekili ile yandaşlarının hazırladığı senaryo-ifadeyi okumadan, karşı çıkmadan imza etmeleri ve ona uygun “sözlü ifade” vermeleri idi. Bu, elbette, mümkün olamazdı. O durum karşısında, yapılacak tek iş kalıyordu: işkence!.. İşkence uygulamasına zaten gözaltılar ile birlikte başlanmıştı. Tutuklanan herkese uygulanan en etkili işkence, “ihtilâttan men” idi. Onlar, yan yana olan hücrelerinde, birbiri ile de karşılaşıp görüşemiyorlardı. Sanık adaylarının, kitap, dergi ve gazete okumaları yasaktı. Hepsi de aydın kişi olan bu genç insanların okumadan yoksun kalmaları, kuşkusuz, işkencelerin en korkunçlarından biri idi.

İşkenceler yalnızca sanık adayları ile sınırlı kalmamış kimilerinin ailelerine de uygulanmıştı. Sözgelişi, Atsız ve Nejdet Sançar’ın evdeşleri, dolayısıyla aileleri de bu zulümlere uğramışlardı. Atsız’ın evdeşi, Erenköy Lisesi Tarih öğretmeni Bedriye Atsız hiçbir soruşturma geçirmeden ve sebep belirtilmeden, 13 Mayıs 1944’de ‘vekillik emrine’ alındı, 16 Mayıs 1944’te de tutuklandı (Sançar, 1947 : 10.). Bedriye Atsız, dört buçuk yaşındaki oğlu Yağmur’u, gözaltına alındığı sırada evinde temizlik işi için bulunan hanıma emanet etmek zorunda kaldı. Evin çevresi polislerle çevrili olduğu ve kimsenin eve girmesine izin verilmediği için, onlar da evde “mahpus” kaldılar. İki buçuk ay o yabancı kadınla yaşayan Yağmur, günlerini durmadan “benim annemle babam vardı, onlar neredeler?” diye ağlayarak geçirdi (Müftüoğlu, 1977 : 68.). Bedriye Atsız 26 Temmuz 1944’te salıverilmesine rağmen, ‘vekillik emrinde bulunma’ durumu, öğretmeni olduğu liseden Kartal Ortaokulu öğretmenliğine atanışına kadar, 23 ay sürdü. Benzer bir uygulama da, Nejdet Sançar’ın evdeşi, Balıkesir Lisesi kimya öğretmeni Reşide Sançar’ın başına geldi. O da 20 Haziran 1944 günü, ‘vekillik emrine’ alındı. O işkenceden, 20 Ekim 1944’te, kendisine haber verilmeden Zonguldak Lisesi kimya öğretmenliğine atanarak kurtuldu. (Sançar, 1947 : 12-13.). Her ikisi de çok az miktardaki ‘vekillik emri’ aylığı ile geçinerek yaşamağa çalıştılar. Bazen o bile verilmedi.

Gözaltılı/tutukluların sivil olanları, Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Hanı’nın çatı katındaki, bir yatağın zor sığdığı, -varsa- penceresi tavandaki küçük bir delikten ibaret, 15 watt’lık lâmba ile aydınlatılan hücrelerde tutuluyorlardı. Tahta bir kerevet üzerindeki yataklar kir ve pislik yüklü idi. İçlerinde bit, pire, tahtakurusu gibi haşere orduları dolaşıyordu. Bir de oralara bazen ikinci bir sanık adayı getiriliyor, onun içerideki ile birlikte kalması isteniyordu. Sonradan gelenlerin arasında yabancı, komünist olanlar vardı. (Yüksel, 1947 :2. S.). Tek kişilik dar yatağa iki kişinin sığması mümkün olmadığı için, biri yatarken öbürü ayakta, uyanık kalmak zorunda idi. O kattaki, suyu çoklukla akmayan tek helâya gitmek, koridordaki tek lavaboyu kullanmak da başka işkencelerden idi. Kimi nöbetçi polisler o yöndeki isteklere çoklukla cevap vermezler, insanları saatlerce bekletirler, korkunç sıkıntılar içinde bırakırlardı. Sonradan bir de kattaki tek helânın kapısını, ihtiyaç giderirken bile, sürekli açık tutturma işkencesi başlatılmıştı.

Çoğu tutuklunun günlük yiyeceği üç yüz gramlık bir ekmekten ibaretti. Yemek, ancak parası olan için, dışarıdan getirtilebilirdi; ama çoğunun parası yoktu. Bu manevî baskılarla yetinilmiyor, bazı tutuklulara başka maddî işkenceler de uygulanıyordu: Bunlardan biri, tutukluyu Sansaryan Hanı’nın bodrum katındaki “mezarlık hücresi” nde konuk etmekti. Duvarlarından lâğım suları sızan, tabanları vıcık vıcık çirkef olan, yatılacak yeri taş bir çıkıntıdan ibaret bulunan bu beş yerden birinde Atsız, bir hafta süreyle çile doldurdu. Hücreye konulurken yanında olan şapkası, bir haftada küf bağlamıştı.

Başka bir etkili işkence yöntemi, hoşa gitmeyen ifadeler veren ve/ya hazır yazılı ifadeleri imzalamayan sanık adaylarını, “tabutluk” veya “mutena hücre” denilen, dik tutulan tabut biçim ve oylumundaki oyuklara tıkmaktı. Bunlar, çatı katındaki hücrelerin 19 ve 20 numaralı olanları idiler. Derinliği 40’ar, genişliği 50’şer sm. olan bu oyukların yüksekliği 2,5 m. idi; tavanında 1500 watt’lık ışık veren ampuller, duvarlarında kalın zincirler vardı.

Yola getirilmesi düşünülen gözaltılı-tutuklu oraya ayakta olarak sokulur, kollarından ve bacaklarından zincirlerle bağlanarak duvara asılır, kapısı kapatıldıktan sonra tepedeki ışık yakılır, işkence edilen “pes” edinceye veya bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçülerin bu tabutluklar- da aç ve susuz, 48 saat kalanları veya orada birkaç kez konuk edilenleri vardı (Tanyu, 1950 : 19.). Böylece maddî işkencenin en korkunçlarından biri daha gerçekleşmiş olurdu.

Türkçülerden o işkenceye, Reha Oğuz Türkkan, Orhan Faik Gökyay, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek ve –sonradan salıverilmiş olmasına rağmen– Osman Yüksel lâyık görülmüştü.       Tabutlukların bir görevi de, gözaltılı / tutuklulara gösterilip, istenilen ifadeyi vermezlerse oraya tıkılacakları tehdidinin yapılmasına, gözdağı verilmesine hizmetti.

……Tophane’deki Askerî Cezaevinde tutulan sanık adayları bu tür maddî işkencelere uğramadılar. Fakat onlar da “ihtilâttan” ve okumadan yasaklı idiler. Hücreleri dar, havasız ve tek kişilikti. Yatakları, Sansaryan Hanında bulunanlarınki gibi eski, tiksinilecek kadar pisti. Hasan Ferit Cansever, verildiği hücredeki yatağa giremediği için, durumu öğrenilip evinden yatak gönderilinceye kadar, üç gün, bir tabure üstünde uyumağa (tünemeğe) çalışmak zorunda kalmıştı. Ötekiler ise, böyle bir imkânları bulunmadığı için, çaresiz, o yataklarda yatmak zorunda kaldılar. Alparslan Türkeş, oradaki işkenceleri, “Hücrenin rutubeti, ışıksızlık, güneşyüzü görememek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmış.” sözleri ile belirtir. “

Bu dünyada şerefli Türk olmak her türlü zorluğa peşinen göğüs germek demektir.

3 Mayıs 1944 Olaylarında sıkıntılara göğüs geren bu mümtaz insanlar, ileriki günlerde Bir Ruhun Uyanışına vesile olup, Ülkü meşalesini yaktılar. Allah hepsinden razı olsun. Saygılarımla,                                TTK.
                                                                                                        

* Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

Yönetim Kurulu Üyesi

 

KAYNAKÇA……………:

  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası Necmeddin Sefercioğ
  • Dışarıyı memnun etmek adına Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret’in haksız idamlarında olduğu gibi.
  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası adlı makale.
  • Milli Şef Döneminde Çankaya’da Kâbus 3 Mayıs 1944
  • Hayri Yıldırım, 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası
  • 1944 Irkçılık Turancılık Davası

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>