x

CUMHURBAŞKANLIĞI HUKUK POLİTİKALARI KURULU’NUN 8 MAYIS 2020 TARİHLİ AÇIKLAMASI ÜZERİNE

 

                Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir. Türkiye toplumu kavramı genelde aşırı sol ideolojik çevrelerce tasvip görmektedir.

                Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

                Anadolu bir etnik gruplar federasyonu olmamış; yeni Türk devletini benimsemeyenlerin bir kısmı ülkeyi terk etmiş, yakın gördükleri ülkelere gitmişler veya bu gibi ülkelerin kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Bir kısmı ise, vatanı işgal edenlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş ve milli mücadeleye karşı faaliyet göstermişlerdir.

                Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar. Aksi bir görüş, Sayın Cumhurbaşkanında ifade ettiği gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı ile çelişir. Çok kültürlülük ile bu durum karıştırılmamalıdır. Çok kültürlülük, Batılı bazı ülkelerin de artık şikayetçi olduğu bir konudur, bir sorundur ve çok seslilik değildir. Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

                Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz. Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

                Anadili Türkçe olanlar, anadili Türkçe olmamasına rağmen, kendilerini Türk Milletine mensup hissettikleri için milli kimliğe sahip çıkanların oranı hiçbir araştırmada %50 ve altında çıkmamıştır. Komisyonunuz çok mütevazi bir oran düşünmüş olsa gerektir.

                Seçmeni etnik bölümlere ayırıp değerlendirmek yanlıştır. Etnik olarak düşünülen oylar farklı bir siyasi partilere gidebilir. Tercih biyolojik kıstasları aşmaktadır. Bundan dolayı homojen bir “Kürt seçmen” ve “Kürt partisi”nden bahsedilemez. Aksini ifade etmek yasal olarak eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik ayırımcılığa tabi tutmaya zorlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

                Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.                                                                                                                       

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

«

»

Mar 13

İstiklal Marşı’nın Kabulünün 98. Yılında Mehmet Akif Ersoy

Dr. Sakin ÖNER

Eserlerinde, çöküş sürecindeki Osmanlı toplumunu, Osmanlının son zaferi olan Çanakkale Zaferindeki Mehmetçiğin büyük kahramanlığını anlatan “Çanakkale Şehitlerine” destanını ve İstiklal Harbi’nin moral kaynağı olan İstiklâl Marşı’nı  yazan  Mehmet Akif Ersoy, yakın tarihimizin en önemli aktörlerinden biridir. Akif’i tanımayan, eserlerini okumayan, okuduğu halde anlamayan kişiler, Akif hakkında çok yanlış değerlendirmeler yapmakta ve dolayısıyla hakkında yanlış algılar oluşturmaktadırlar. Akif’in edebi ve fikri şahsiyeti hakkında bugüne kadar çok şey söylenmiştir. Üzerinde en az durulan husus, İstiklal Savaşındaki rolü ve Atatürk’le ilişkileridir. Mehmet Akif Ersoy, hizmetleriyle Millî Mücadele’nin manevi komutanlarından biridir.

Mehmet Akif Ersoy, çocuk yaşta babasından başlayarak çeşitli din alimlerinden sağlam bir dini kültür almış, Vefa Mülkiye İdadisi’nde ve Baytar Mektebi (Veteriner Fakültesi)’nde pozitif ilimler okumuş, yabancı dil öğrenmiştir. Bir din adamı değildir. Samimi bir müslüman, cesur bir vatansever, bir dava adamı ve iyi bir şairdir. Akif, hayatı, eserleri ve şahsiyeti ile bütünlük arz eden örnek bir insandır. Vatan, millet ve toplum için her türlü sıkıntıya katlanan, her fedakarlığı yapan bir inanç ve mücadele adamıdır. Verdiği söze bağlı, vefa duygusu yüksek bir insandır. Gönlü zengin,   cömert, merhametli, kanaatkar ve alçakgönüllüdür. Haksızlığa karşı susmayan ve direnen yiğit bir kişiliğe sahiptir. Akif, bağımsızlıktan yana çağdaş düşünceli bir Türk aydınıdır. Atatürk’ün, “Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak” hedefine inanmıştır. Müslüman Türkiye’nin çağdaşlaşmasından yanadır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Harbinin her safhasında en önde yer almıştır. İstiklal Harbini yürüten Birinci Meclis’te Burdur Milletvekili olarak görev yapmıştır. Milli Mücadele’ye karşı olan Padişah ve taraftarlarının yanında değil, ülkenin bağımsızlığı ve milletin özgürlüğünün yanında yer almıştır. Yanlış propagandalarla kandırılıp Milli Mücadele’ye karşı olan halkı ikna etmek, çıkan isyanları etkisiz hale getirmek için Konya’ya, Kastamonu’ya, Balıkesir’e ve yurdun değişik yerlerine giderek camilerde vaaz vererek ve halka konuşmalar yapmıştır. Hazırladığı Milli Mücadele’nin önemini belirten  bildirisi yüz binlerce basılarak bütün Anadolu’ya dağıtılmıştır.

Akif’in Milli Mücadele’ye en büyük desteği, düşmanın ilerlediği, bağımsızlık ve özgürlüğümüzü tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz bir ortamda, milletimize ve ordumuza en büyük moral kaynağı olan, İstiklal Marşı’nı yazmasıdır. Fakat, Akif, devletin açtığı İstiklal Marşı yazma yarışmasına, birincisine o zamana göre çok büyük bir para olan 500 lira ödül verildiği için, “Para ile İstiklal Marşı yazılmaz” diyerek katılmamıştır. Bu konuyu öğrenen Atatürk’ün talimatı üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi,  “kazandığı takdirde mükâfatı istediği hayır kurumuna bağışlayabileceğini” belirten bir mektupla yarışmaya davet etmesi üzerine, İstiklal Marşı yazma yarışmasına katılmayı kabul etmiştir.

Akif, 1920 yılının sonlarında ikamet ettiği Taceddin dergâhında ve  Ankara’nın o soğuk ve  o çok heyecanlı günlerinde İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Marş, ilk defa Sebilürreşad’ın baş sahifesinde yayınlanmış ve  birden bire bütün vatan sathında bir inanç ve heyecan rüzgârı estirmiştir. Türk kamuoyu bu marş için,  “büyük bir milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” demiştir. Marş 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından coşku ile “Milli Marş” olarak kabul edilmiştir.  Marş, o yıllarda hemen hemen bütün işgal altındaki topraklarımızda gizlice bestelenmiş ve okunmuştur. Bilhassa İzmir’deki bestesini Zati Araca yapmış ve o yıllarda İzmir’de notası da basılarak okunmuştur. İşgal altındaki İstanbul’da da Vakit Gazetesi işgal sansüründen “Şiir” başlığı altında “İstiklal Marşı” olduğunu gizleyerek yayınlamıştır.

1922’de İstanbul’da Zeki Üngör’ün yaptığı beste, bugün resmen söylediğimiz bestesidir. O yıllarda işgali protesto için yayınlanan ve millî ruhu besleyecek millî heyecanı ayakta tutacak “mefkûre kartlarında” hep bu marşın mısraları yer almaktadır. Kuvayı milliyenin posta pulları dahi bu marşın mısralarıyla süsleniyordu. Marş, gerek o günlerde ve gerekse sonraki yıllarda Almanca, İngilizce, Macarca ve Fransızca’ya da tercüme ediliyordu. Türk ordularının bütün savaşları sırasında, subay ve askerlerimizin, şehitlerimizin ceplerinden bu şiir çıkıyordu. “İstiklâl Marşı’nın sesi düşmandan İzmir’i alan büyük kuvvetler arasında” sayılıyordu. Nitekim Türk ordularının İzmir’e doğru yürüyüşe geçtikleri sıralarda İzmir’e girdiğimizde, Edirne’nin kurtuluşunun beklendiği günlerde hemen bütün gazetelerin birinci sahifeleri bu marşın mısralarıyla doludur.

1921 yılında Ankara’da bu marş için bir beste yarışması açılmıştı ve  bu beste yarışmasında besteye girecek mısraları seçecek bir komisyon kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, bir gün ansızın bu komisyonun toplantısına katılarak İstiklal Marşı ile ilgili şu sözleri söyledi:

… Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak, ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de şurasıdır:

“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet                                                                                                                  Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı bu milletin ruhudur. Tarihe bakın: Bütün milletlerin bir esaret ve hürriyetsizlik devri geçirdikleri bir hakikattir. Fransa, İngiltere Roma vilâyeti olmuşlardır. Almanya Hun eyaleti devresi geçirmiştir. Roma İmparatorluğu’nun üzerinde kurulduğu İtalya Napolyon’a tâbi olmuştur. İspanya; önce Arap, sonra Fransız idaresine girmiştir. Dünya tarihinde fasılasız hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa etmiş bir millet vardır: Türkler.  Batı tarihinin millî kahramanı Versengetoriks kendisi talim ederek hemşerilerini kurtarmıştır. Bizim ona tekabül eden kahramanımız, hürriyetini kaybedeceğini anlayınca nefsini ateşe vermiş ve küllerini bile düşmanına teslim etmemiştir. İşte Türk budur.

İstiklâl Marşı’nın bu pasajı asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yâr ve ağyâr anlamalıdır ki, Türk’ün Mete hikâyesinde olduğu gibi her şeyi, hatta en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla… Bu pasajı her vakit tekrar ettirmek bunun için lâzımdır. Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz !…”

İstiklâl Marşı’nın kabulünden ve yayınlanmasından kısa bir müddet sonra İstiklal Harbinin ve bütün Türk tarihinin en acı safhası başlıyordu: 10 Temmuz 1921’de saldırıya geçen Yunan ordusu çok hızlı bir gelişmeyle ilerliyordu. 13 Temmuz’da Afyon düştü. 17 Temmuz’da Kütahya ve 20 Temmuz’da Eskişehir Yunanlıların eline geçti. Halide Edip Adıvar o günleri anlatırken “Ankara her an düşebilir” diye kaydeder. Gerçekten Ankara da düşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu. Ankara halkı akın akın Kayseri, Kastamonu ve Sivas yollarına düşmüştü. Devlet merkezinin bile Kayseri’ye, hatta Sivas’a nakli hazırlığı başlamıştı. Mehmet Akif, bir çözülmeyi önlemek için bu düşünceye şiddetle karşı çıkıyordu. Gerçekten de hiç bir zaman Ankara’dan ayrılmamıştır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Harbinin zaferle sonuçlanması ve Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra 1925’te Mısır’a gitmiştir. Bu konuda bazı araştırmacılar ailevi nedenlerle, bazı Cumhuriyet aleyhtarları ise “Şapka Devrimi”ne karşı olduğu için Mısır’a gittiğini belirtmişlerdir. Fakat hangi nedenle giderse gitsin, ne orada, ne de ölümünden kısa bir süre önce yurda döndükten sonra Atatürk ve Cumhuriyet aleyhinde yazmamış ve konuşmamıştır. Hatta bazı kaynaklar, Atatürk’ün hasta olduğunu öğrendiğinde “Benim eğer bir ömrüm varsa, Allah ona versin” dediği belirtilmektedir.

İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, bütün özellikleriyle içimizden biridir. Vatanımızın bölünmez bütünlüğü, milletin birlik ve beraberliği konusunda son derece hassas bir vatan şairimizdir. O’nun şu mısraları, bugün de milletimize rehberlik edecek etkinliktedir.

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez                                                                                                                    Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez                                                                                                                                      Sahipsiz olan memleketin batması  haktır                                                                                                                           Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır                                                                                                                      

İstiklâl Marşı’nın kabulünün 98. Yılında Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>