Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 21

Vefat ve Başsağlığı

DEĞERLİ ÜYEMİZ VE DAVA ADAMI NİHAT GÜRER’İ KAYBETTİK.

Değerli dava adamı, hizmet ve mücadele eri, milli hassasiyet sahibi, Türk milliyetçisi, Kocaeli Aydınlar Ocağımızın eski başkanı  ve değerli siyasetçi Sayın Meral AKŞENER’in ağabeyi Nihat GÜRER’i kaybettik. Merhumun cenazesi 22 Ocak 2017 Pazar günü ikindi namazını müteakip İzmit Fevziye Camiinde kılınacak  cenaze namazından sonra Gündoğdu Mezarlığına defnedilecektir. Ailesi ve kardeşi Meral AKŞENER, Pazar günü saat 11.00-16.00 saatleri arası Fevziye Camii karşısındaki İnegöl Köfte Salonunda taziyeleri kabul edeceklerdir. Pazar günü akşam namazından sonra Gündoğdu Merkez Camiinde ruhuna Kur’an okutulacaktır. Başta Sayın Meral AKŞENER olmak üzere ailesine, yakınlarına ve milliyetçi camiaya başsağlığı ve sabır dileriz.

Merhuma Allahtan rahmet dileriz. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Ara 12

Yine Terör, Acımız Büyük, Milletçe Yastayız

Av. Ruhittin SÖNMEZ

10.12.2016 Cumartesi günü PKK’nın Dolmabahçe’deki Beşiktaş Stadı dışında yaptığı peş peşe iki bombalı saldırıda 37’si polis, 7’si sivil 44 vatandaşımız şehit oldu ve 155 vatandaşımız da yaralandı. Acımız büyük, milletçe yastayız.

Ancak terörle mücadelenin kısa vadeli mucizevi çözümlerinin olmadığını artık öğrenmiş olmalıyız. Hele hele sınırımızın hemen bitişiğinde bölgenin yapısının yeniden tasarlandığı, bu tasarıma bütün büyük devletlerin ve bölgesel güçlerin karıştığı bir ortamda böyle kolay çözümler bulunamaz.

OHAL şartlarında bile bu kolay değil.

Önce sihirli formül aradılar. “Çözüm süreci” gibi örgütü besleyen büyüten hatalar yaptılar. Bölgede egemenliği PKK’ya devrettiler. Görüldü ki bunlar terör örgütünü güçlendirdi. Ancak Haziran 2015’den sonra devlet terörle mücadelede kararlı hale geldi. Bölgede devlet çetin mücadelelerden sonra yeniden hâkim oldu.

PKK ile mücadelenin istikrarla devam etmesi ve (FETÖ mücadelesinde olduğu gibi) PKK’nın finans kaynaklarının da kesilmesi halinde başarı gelecektir.

“Sihirli formül” yasama, yürütme ve yargı güçlerini bir kişinin üzerinde toplanması da değildir. Kurumların ve kuralların yaşatılması ve herkesin görevini yapmasıdır.

O zaman Türkiye büyük devlet olur ve meselelerini büyümeden çözebilir.

************************************

OHAL’DE BAŞKANLIK SİSTEMİ

Hafta sonu “her derde deva olacak sistem değişikliğinin” esasları belli oldu.  AKP ile MHP yöneticilerinin (R. Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin demek daha doğru olabilir) anlaştığı Anayasa değişikliği mutabakat metninin yazımı bitti.

Bu metin AKP milletvekilleri tarafından -okunmadan imzalanarak- anayasa değişiklik teklifi olarak TBMM Başkanlığına sunuldu.

Bu değişiklik gerçekleşirse parlamenter sistem sona erdirilecek ve yerine Türkiye’ye özgü Başkanlık (Cumhurbaşkanlığı) modeli ikame edilecek.

Yeni sistemde Binali Yıldırım işgal ettiği Başbakanlık makamı sistem dışı kalacağından “son Başbakan” sıfatını alacak. Devlet Bahçeli de partisini sistem dışına çıkaran bu değişiklikten sonra muhtemelen “son MHP Genel Başkanı” unvanını alacaklar.

Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli işgal ettikleri makamları sistem dışına atan uzlaşmadan nedense son derece mutlu görünüyorlar.

****************************************

KUVVETLER BİRLİĞİ VEYA TEK ADAM YÖNETİMİ

Anayasa değişikliğinin sosyal medyada çok iyi özetleyen yorumlar yapıldı. En iyilerinden biri şu idi:

“Bir Cumhurbaşkanı seçiyorsun, geride kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.” 

Gerçekten teklif kabul edilirse, “Başbakanlık kalkacak, yürütme organı tek başına Cumhurbaşkanı olacak.

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve partisinin Genel Başkanlığı görev ve yetkileri aynı kişide olacak.

Yasama gücünün yarısını Cumhurbaşkanı tek başına, diğer yarısını kendi seçtirdiği parti disiplini ile şahsına bağlı milletvekilleri aracılığıyla kullanacak.

Yüksek yargı ve HSYK üyelerinin yarısını kendi, diğer yarısını Meclis’te kendine bağlı milletvekilleri aracılığıyla seçecek. Böylece kuvvetler ayrılığı fiilen de, hukuken de sona erecek, kuvvetler birliği tesis edilecek.

Yasama, yürütme ve yargı gücü Cumhurbaşkanında olacak.

Gerçekten teklif edilen sistemde Başbakan yok, denge yok, denetleme imkânsız, sadece tek yetkili Cumhurbaşkanı var.

“Kuvvetler birliğinin” olduğu yerde “demokrasi” olmazmış, ne gam. “Hukuki durumu fiili duruma uydurmuş” olacağız ya.

Bundan sonra başka fiili durumlar yaratılırsa, makam fiilen babadan oğula veya damada geçerse hukuki duruma uydurma ihtiyacı bile kalmayabilir.

Sadece rejimin adını değiştirmek yeterli olur.

Böylece her derdimizi çözecek sihirli formülü bulmuş olduk. “Artık ne ekonomik kriz, ne dış politikadaki çıkmaz sokak, ne terör saldırıları gündemimizde olmayacak.”

“Başkanlık/ Cumhurbaşkanlığı gelecek bütün dertler bitecek.”

Bu saçma önermeye inanan milyonlarca insan olması çok acı.

Dönüşü olmayan yolun önündeki tek engel Meclis’teki 40 MHP milletvekili, o da olmazsa milletin feraseti.

*******************************************

EKONOMİDE DE SİHİRLİ FORMÜL

Türkiye’de dolar kurunun ani yükselmeleri genellikle bir ekonomik kriz olarak algılanır. Sadece kur olsa neyse ama daha da kötüsü ekonomimiz 2016 yılı 3. Çeyrekte yüzde 1,8 küçüldü.

Ekim ayından bu yana Türk Lirasının hızlı değer kaybı ve dolar kurunun 3,00 TL’den, 3,60 TL’ye yaklaşmasını hükümet yetkilileri dışarıdan yapılan ekonomik saldırılara bağladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP vatandaşlara “dolarları bozdurun, altın veya TL alın” çağrısı yaptı. Vatandaşın dolar bozdurması için özendirici bir dizi kampanyalar düzenlendi. Dolar bozdurma bir ekonomik kurtuluş savaşı olarak tanımlandı.

Ekonomik Koordinasyon Kurulu ve TC Merkez Bankası tedbirlerini açıkladı. USD kuru önce 3,37’ye kadar düştü. Sonra tekrar yükselişe geçerek 3,50’yi geçti.

Vatandaşın “kahramanca” dolar bozdurma mücadelesinin rakamlara yansıması ise şaşırtıcı sonuçlar verdi. Merkez Bankası 25 Kasımdan 2 Aralık haftası istatistiklerine göre meğer Dolar bozduranların bir kısmı kâr realizasyonu sonucu yeniden Dolar almış. Daha büyük kısmı ise Dolar bozdurup Euro satın almış. Sonuçta gerçek ve tüzel kişilerin mevduat bankaları ile katılım bankalarındaki döviz varlığı azalmamış, artmış.

***

Dolar kuru henüz durulmadı. Ama bu seviyede kalsa bile yılbaşına göre TL’nin değer kaybı yüzde 20 mertebesinde.

Eğer bu artış Türk Ekonomisinin “iç taleple değil, dış taleple büyüme modeline geçme” fırsatı olabilirse ne ala.

Ama üretimimizin yapısı hammadde ve ara malı ithalatına bağımlı. 1 dolarlık üretim için 0,80 dolarlık ithalat yapmak zorundayız. Kurun artması sadece vatandaş olarak fakirleşmemize ve borçlarımızın artmasına yol açıyor. Ayrıca ihracatımızın içinde yüksek teknolojili üretimin payı çok düşük. Bu yapıyı değiştirmek zorundayız.

Yapısal değişim öyle kısa vadede yapılabilecek ve neticesini hemen verebilecek bir şey değil. O halde bizi yönetenlere sihirli formül lazım.

***

Eğitim kalitemizin bir ölçüsü olan PİSA testlerinde OECD ülkeleri arasında sondan ikinci olduk. Okul binaları yapmakla, 4+4+4 sihirli formülü ile, İmam Hatipleri çoğaltmakla eğitim kalitesi düzelmiyor.

Eğitimi ve insan kalitesini düzeltmenin kısa vadeli sihirli formülü olmadığı gibi, kalitesiz insan gücü, kalitesiz yönetim ile ekonomik mucizeler de mümkün değil.

“Vatandaşın Dolar satışı” gibi sihirli formüller de netice vermeyecektir. İsterseniz konuyu uzmanından, Ege Cansen’den öğrenelim:

“Türkiye’de dolar daha doğrusu döviz fiyatının “sürekli artışının” sebebi, cari işlemler açığıdır. Bu dip dalgadır.

Kısa vadeli aşırı inişçıkışların sebebi ise “sınır aşan” sermaye hareketleridir. Bunun etkisini, yurt içinde birbirimize döviz satarak, temelli ortadan kaldıramayız. Çünkü bu döviz bozdurmalar, ne ülkenin döviz varlıklarını artırır ne de dış borcu azaltır. Sadece sahip değişir.

Döviz bozdurmak vatanseverlik ise şu sıralarda satılan dövizleri almak vatan sevmezlik mi?”

“Döviz satın, altın alın tavsiyesinin faydası olur mu?” sorusunun cevabını da Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz veriyor:

“Dövizinizi satıp altına yatırdığınızda bunun ekonomiye hiçbir faydası olmaz. Çünkü altınla dolar yer değiştiriyor. Zaten altını biz dolarla satın alıyoruz, dışarıdan ithal ediyoruz.”

Sihirli formül zamanında yapısal reformları yapmak, verimi artırmak, kaynakları inşaattan yüksek teknolojili üretime kaydırmak; kurumları yaşatmak ve görevlerini serbestçe yapmalarına fırsat vermekten ibarettir.

Ara 10

Stratejik Ortaklarımız Bizi Aldatıyor mu?

Anadolu Aydınlar Ocağı Prof. Dr. İbrahim Öztek,

8 Aralık 2016 Perşembe günü  Üsküdar Üniversitesinde “Stratejik Ortaklarımız Bizi Aldatıyor mu” isimli bir konferans verdi.

Konferans; üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri ve kalabalık  bir davetli katılımı ile gerçekleşti. Öztek 1950 Kore savaşından günümüze Birleşmiş Milletler (BM), Amerika Birleşik Devletleri (ABD), NATO, Avrupa Birliği (AB) ve Şanghay İşbirliği Örgütü ilişkilerinde Türkiye’nin uğradığı maduriyetler, haksızlıklar veya Türkiye’nin elde ettiği avantajları örnekleri ile kendine özgü görsellerle dile getirdi ve konferans sonunda ayakta alkışlandı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek sırası ile aşağıdaki konulara değindi.

Kore: Kore savaşında Kunuri kuşatmasını önceden haber alan BM kuvvetleri ve ABD birliklerinin bölgeden çekilmesi ile kuşatmadan habersiz olup, kuşatma altında kalan Türk birliklerinin on bin kişilik Çin ordusuna karşı verdiği süngü savaşında 400 şehit verdiğini, Kore savaşı sırasında kaybedilen 900 can ve 2000 gazinin ABD komuta kademesinin  tedbirsizliğinden ve bencilliğinden meydene geldiğini.,

Kıbrıs: 1964 yılında Kıbrıs’ta Rum’ların Türk’lere karşı katliam girişimlerini önlemek isteyen Türkiye’nin ABD tarafından engellendiğini, ABD başkanı Jonson’un, zamanın başbakanı Bülent Ecevit’e  yazdığı ağır bir mektupla, harekatı ve Türk’lerin kurtuluşunu önlediğini, Rumların Türk’lere yaptığı katliamların son haddi bulması üzerine 1974 yılında düzenlenen harekat sonrası, ABD, AB ve tüm batılıların Türkiye’ye ambargo uyguladığını.,

Saratoga: 1 Ekim 1992 günü Ege’de yapılan NATO tatbikatı sırasında Saratoga uçak gemisinden peş peşe atılan 2 füze ile tatbikatta görevli Muavenet zırhlımız kaptan köşkünden vurulmuş, gemi komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör ile beş subay ve askerimiz şehit olmuş, 22 askerimiz de yaralanmıştır. Buna kaza demek mümkün değildir ve NATO içinde ihanete uğradığımızı.,

Birinci ve ikinci Körfez savaşları: ABD birlikleri tarafından Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatı gibi Türk yurtlarının                                        talan edildiğini, ceset tarlalarına dönüştürüldüğünü, ve kadınlarımızın kötü muamelelere tabi tutulduğunu.,

Çuval Olayı: Irak’ı işgal eden Amerikan birliklerinin 1993 yılında Süleymaniye’de görevli özel kuvvetlere bağlı 11 Türk askerlerine baskın düzenleyerek kafalarına çuval geçirdiğini, kelepçelenerek 60 saat Bağdat’ta bir hapishanede sorgulandıklarını.,

Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis olayı : 17 Şubat 1993 günü Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in Ankara’dan Diyarbakır’ gitmek için havalanan uçağı 5 dakika sonra düştü. Orgeneral Bitlis ile beraberindeki 5 mürettebat şehit oldu. Motorun buzlanması bahane edildi. Eşref paşanın, Güneydoğuda Amerikalıların PKK’ya verdiği tüm desteklerden haberdar olduğunu.,

Aselsan olayı: Aselsan’da 2006-2007 yıllarında  F-16 uçakları ve Altay Tankı gibi kritik projeler üzerinde çalışan dört mühendisin intihar süsü verilerek ortadan kaldırıldıklarını.,

Güneş harekatı: Türk ordusunun, Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK’lı teröristlere yönelik 21 Şubat 2008’de başlattığı, çok ağır şartlar altında, kışın sürdürülen  ve 10 gün süren dev operasyonun, ABD tarafından durdurulduğunu.,

Suriye savaşı: Bu savaş boyunca güney sınırlarımızın ABD desteğindeki Kürt’ler tarafından kuşatıldığını, Rojova yapılanması ile Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti ve yeni enerji arterleri oluşturulduğunu.,

Açılım hareketi, Kobani desteği ve Türkiye’nin Güneydoğusunun  felakete sürüklenmesinin tamamen ABD patentli BOP kapsamında geliştiğini ve Türkiye’nin dara düşürüldüğünü.,

Terör örgütleri: Bölgede İŞİD dahil tüm terör örgütlerinin ABD tarafından eğitilip, donatılıp, kullanıldığını.,

NATO’nun yeni stratejik Kürt koridoru ile Türkiye’yi parçalama gayreti içine girdiğini, “Büyük İsrail” oluşturma gayretlerini, Füze kalkanı aldatmacasını, son Suriye/Cerablus ve Irak/Musul harekatlarında Türkiye’nin ABD engelleri ile karşılaştığını.,

Türkiye sınırları içinde ve dışında, Türk askerinin teröristlere verilen ABD, NATO ve AB silahları ile vurulduğunu.,

Göçmenler: Türkiye’ye giren dört milyona yakın göçmenin  ABD ve AB tarafından Türkiye’nin başına bela edildiğini, bu yollarla Türk ekonomisinin çökertildiğini.,

AB yardımları: Göçmenlerin Türkiye’de bakılması karşılığı AB’nin verdiği sözlerin hiçbirinin tutulmadığını.,

Şanghay Beşlisi: Tüm bunlara rağmen Şanghay İşbirliği Örgütünün çıkar yol olmadığını.,

Milli çıkarlarımız: Uluslararası dostlukların doğrudan çıkar ilişkisi olduğu ve bu tür ilişkilerin bir denge çerçevesinde sürdürülebileceğini örnekleri ile anlattı.

Sonuç olarak; Sözde çok önemli stratejik ortaklarımız olan ülkelerle

ekonomik, siyasal, askeri ve stratejik işbirliğinin tek taraflı, ortaklarımızın çıkarlarına hizmet ettiği, bunların eşit şartlara dönüştürülmesini,

Dost gözüken bu ülkelerin, Türkiye düşmanı terör örgütlerine açıkça verdikleri destekten vaz geçmelerini,

Rusya ve İran ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesini,

Suriye ve Irak’ta on milyona varan Türk nüfusun haklarının ciddi gerekçeler gösterilerek korunmasını, Misaki Milli konusunda uluslararası anlaşmalar doğrultusunda haklarımızın aranmasını,

Hatta Cerablus ve Bayır Bucak Türk kantonlarının kurulması için ciddi girişimlerde bulunulması gereğini vurguladı.

Tüm yaşananları gözden geçirdiğimizde Amerika, NATO ve AB’nin bizi aldattığı gün gibi ortadadır. Aldatmayı bırakın, Türkiye’yi istila planları geliştirmektedirler. 30 yıldır Türkiye’yi, için için kemiren ve Türkiye’nin asker sivil tüm ana unsurlarını eline geçirmiş olan, artık vakti gelmiştir diyerek 15 temmuz 2016 günü kalkışma girişiminde bulunan bir tarikat liderinin CİA ajanı olduğu ve bu hareketin Türkiye’yi Amerikan mandası haline getirecek bir planının parçası olduğu unutulmamalıdır dedi.

Ara 10

Türk’ün (İnsan) Hakları Günü !..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Halep’teki masum çocuklara ithaf olunur!

Bu yazıyı dört yıldır her 10 Aralık’ta yayınlıyorum. Sizce değişen bir şey var mı?

“Bu gün 10 Aralık İnsan Hakları Günü… Herkes bir şey söylüyor. Ancak geçmişe ve günümüze baktığımızda mensubu olduğum Türk Milleti’nin de, insan hakları yönünden büyük bir mağduriyete uğradığını görüyorum.

İsterseniz tarihin tozlu sayfalarını şöyle bir karıştırın… Türk’ün hükümdar gözüktüğü devletlerde bile Türk çoğu zaman mağdur. Tıpkı bugünkü gibi!

Ölümünün ardından bir yıl geçen ve hala yokluğuna alışamadığımız Türk Dünyası’nın aksakalı Prof. Dr. Turan Yazgan Hocamız bakın ne diyor: “Biz kimseye kötülük yapmadık. Katliam bizim tarihimizde yoktur. Ama en çok katledilen millet, Türk Milletidir. Balkanlardan beş milyon insanımızın katledilmesi sonucu döndük biz. Arap Yarımadası’ndan, Yemen’den nasıl döndüğümüzü, nasıl katledildiğimizi hepiniz biliyorsunuz. Sovyetler Birliği döneminde 100 milyon Türk kaybettiğimizi de unutmayın… Bunlar katliamla değil ama temessülle yani Ruhban Okulları’ndan, anaokullarından başlamak sureti ile Ruslaştırılarak, harplerde öne sürülerek veya tehcirle, cebri göçlerle… Anadolu’nun etrafında ne kadar Türk yaşıyorsa, sınırlarımızla bitişik, hepsi cebren göç ettirildi ve yollara serpildi. Yarısını öyle kaybettik. Bunlar yalnız Kırım Türkleri değil, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk, Ahıska Türkleri… Hepsi bu bir çeşit tehcir katliamına uğradılar.” Bunları insan hakları günü dediğimiz bu günde duyabiliyormusunuz? Dile getirenler, peşini arayanlar varmı? İnsan Hakları Dernekleri’nden bir söz işitebiliyormusunuz? Hemen dediğinizi duyar gibi oluyorum: “Bu insan hakları derneklerinin hepsi kürtçü, ermenici, rumcu, süryanici velhasıl hepsi Avrupacı…” diye. Yani Türk’ün haklarını koruyacak bir insan hakları derneği bile kuramamışız. Öyle mi?

Hadi bunlar tarihte kaldı! Günümüzde Irak Türkmenleri’nin Türk oldukları için çektiği çilenin farkındamısınız? Ya ortaya taş gibi düşen bir gerçek olan Suriye Türkmenleri ile ilgilimisiniz? Rodos ve İstanköy Türkleri’nin içinde bulunduğu gayri insani durumu biliyormusunuz? Yeter ki sesleri duyulsun diye bir musibet (!) bekleyen Batı Trakya Türkleri’ni hatırlıyormusunuz? Bulgaristan’da 1984-1989 arası hıristiyan mezarlıklarına gömülen müslüman Türkler olduğunun farkındamısınız? Keşke Atatürk, bizi düşündüğü gibi Trakya’ya yerleştirseydi diye hala şikayetlenen Moldovya’daki Gagauz Türkleri’nden haberdarmısınız? Bunların uğradığı insan hakları ihlallerini gidermek için bir şey yaptınız mı? Veya yapmayı düşünüyormusunuz? Desenize biz Türkiye Türklüğünü bile sıkıntıya düşürdük, onlara nasıl derman olalım diye !!!

Kara mizah örneği ama bari Türkler Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerinin peşine düşmüyorsa; ülkemizde ve yurt dışında kurulu bulunan insan hakları kuruluşları işin peşine düşse diye düşünüyor insan…

Justin McCarthy “Güneydoğu Kafkasya’ya ve Balkanların çağımızdaki haritasında oldukça homojen nüfusa sahip devletler, onları Osmanlı Türk İmparotorluğu’ndan ayıran savaş ve ayaklanmalar sonucu oluşmuştur. Bunların her birinin ulusal ve dini birliği, oralardaki Müslüman Türk nüfusun kovulması sayesinde ulaşılmış bir sonuçtur.” diyor. Ben buna soykırmları da eklemek istiyorum. Bunlarında insan hakları çerçevesinde ve özellikle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde dile getirilmesi gerekir diye düşünüyorum… Yine Elizabeth E. Bacon’un bizzat 1933-1934 yılları arasında gezerek kaleme aldığı “Esir Orta Asya” eserinden de anlıyoruz ki; gerek Çarlık Rusyası gerekse Sovyet Rusyası döneminde Türklerin üzerinden siyasi, kültürel, ekonomik olarak silindir gibi geçilmiş ve darma duman edilmişlerdir.

Yarın yani 11 Aralık’ta ölüm yıldönümünde bir kez daha anacağımız Büyük Türkçü Nihal Atsız’da içinde bulunduğumuz durumun tahlilini şu satırlarla yapıyor: “Milletler sosyal alanda, kendi çıkarlarına elverişli olan bakımından hareket ederler. Milli çıkarı arkaya atıp da tarafsız davranmaya kalkmak, gerçekte tarafsız olmak değil, karşı tarafların yanında yer almak demektir. Aydınların bu türlü gafletlerini milletler çok acı şekilde çeker.”

 

Hem Turan Yazgan Hoca’yı, Nihal Atsız’ı hemde insan hakları ihlallerine uğramış bütün Türkleri rahmetle anıyorum… Bırakın kimse onları hatırlamasa da bir garip Türk olarak bu anlamlı günde onların haklarını biz arayalım!

Çünkü Türk’ün uğradığı ve peşine insanlık alemince hatta Türkiyeli zevatça da düşülmeyen insan hakları ihlalleri gerçekten yürek yaralayıcıdır. Türkiye yalnızca Türklere ait değildir anlayışının ülkemiz üzerinde hakim olduğu bugünlerde, merhum Nihal Atsız’ın dediği gibi; Türk Aydını’nın sessiz kalışı da Türk Milleti’nin çekeceği büyük acıların habercisidir diyorum…”

Ara 09

Ne Yapılmaya Çalışılıyor

Halil ALTIPARMAK

Kim anlıyor, ülkede yapılmaya çalışılanları?

Ülkede ekonomi hepimizi çarpıyor, ülkenin ekonomisi çok iyi diyenleri bile bir telaş almış, gizlemek için her şeyi yapıyorlar.

Ülke, Orta-Doğu’da örtülü bir savaşın içerisine girmiş. Hem de öyle bir savaş ki, çıksan çıkamazsın, girsen giremiyorsun, şaşırıp kalmış, karar vericiler.

İşsizlik, 15 yıldan beri ülkeyi  yönetenlerin en başının bile rahatsızlık duyduğu ve bunu da dile getirdiği boyutlara ulaşmış.

AB dün girmekten gurur duyacağımız(!) bir birlik iken, bugün baş düşmanımız olmuş.

ABD, en önemli stratejik müttefikimiz(!) iken, bugün neredeyse savaşın eşiğine geldiğimiz bir ülke olmuş.

Fetö diye bir canavarı yaratanlar, saltanatlarını sürdürmeye devam ederlerken, fetöcü diye kimler mağdur ediliyor bilinemez hale gelmiş.

Kadına şiddet, tecavüz, çocuklara taciz ve ölümler her taraftan toplumu kuşatmış.

Pkk terör örgütünün kanımızı dökmesi son hızla devam etmekte.

Arap birliği genel sekreterinin bile ışid destekçisi olmakla suçladığı bir hale düşmüşüz.

Ülkede, konuları kişilere göre anlayan ve değerlendiren, yaşadıklarımızı bir inat uğruna görmek istemeyen kişiler hariç herkes gergin, sinirli ve belirsizliğin içerisinde bocalar hale gelmiş.

Ama, olsun, biz yine de başkanlık sistemini bir an önce getirelim derdindeyiz.

Bunun nedenini anlayan var mı?

Eğer, Anayasa’ya uyulmuyor ise, Anayasa’ya uyulması mücadelesi mi verilmeli, yoksa, Anayasa mı değiştirilmeli?

Değişecek Anayasa’ya uyulacağının garantisi var mı?

Bir muhalefet partisinin yapması gereken, iktidar partisinin eksiklerini, yanlışlarını söylemek mi ve bu eksik, yanlış işleri kamuoyuna açıklamak, anlatmak mı, yoksa bu işleri örtbas etmek mi?

İşte, anlaşılmaz olan durum tam bu durumdur.

Ülke, yukarıda saydığımız çok, çok ağır şartlarda iken, bizim işimiz gücümüz yokmuş gibi, sitem değişikliğine gitme nedenini gerçekten anlamıyoruz. Hem de, çok yakın zamanlarda söylenenlerin tam tersini yapmak pahasına. Temenni ederim ki, benim anlayışım kıt ve sadece ben anlamıyorum.

Değerli arkadaşlar, rica ediyorum, yaşananları değerlendirirken şahsî ölçülerle değil, Türk Milleti’nin değerleri ve bekası açısından değerlendirelim. Yoksa, her şeye rağmen Türk Milleti’nin en büyük ümidi olan kadrolar, birbirleri ile didişip durarak ülkenin zemini altımızdan kayacak, haberimiz bile olmayacak.

Eyvah, ben ne yaptım demek geri dönülemez işlerin başımıza gelmiş olması demektir.

Kas 19

AB Rüyasının Sabahı…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

AB macerası çok üzücü, itibar kırıcı ve hiç de hoş olmayan acı örneklerle doludur. Türkiye’de birçok kesim haysiyetli ve itibarlı bir aday üye olmamamız için ellerinden geleni yaptılar. Pazarlık gücümüzü kırdılar. Sırtımızı önce NATO’ya, daha sonra da AB’ye dayadık mı her sorunun anında çözüleceğini zannettiler. Milliyetçi çizgiden uzak olanlar dolayısıyla Türkiye Avrupa’da kendisine layık olmayan muamelelerle karşı karşıya kaldı. Ülkemizde bol bol kendilerini sömürge müfettişi zannedenleri ağırladık durduk.

AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği ve getirildiği nokta bizim yıllardır ısrarla söylediğimiz bir gerçeği haklı kılıyor: AB Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Gerçeklerden uzak olanlar AB üyeliğini Yunanistan ve Portekiz’den farklı görmediler. Oysa tamamen farklı bir muamele ile karşı karşıya kaldık. Türkiye’ye AB ortalamasının 1/3 oranında gelişmişsiniz, gelir dağılımı ve bölgesel az gelişmişlik önemli boyutlarda, sizi üye alıp bölge kalkınma sorunlarınızı fonlarla destekleyemeyiz diyenler başkalarına farklı davrandılar. Son yıllarda Yunanistan’daki krizi bile çözmekten uzak kaldılar.

Reformları ve açılımları AB için değil; ülkemiz için yapıyoruz aldatmacası kamuoyunu yanıltmada uzun süre kullanıldı. AB devletimizin aleyhine olabilirmiş; ama vatandaşlarımıza ve çocuklarımıza cennet vadediyormuş söylemleri sürdü gitti. Türkiye’yi Avrupa basınında karikatürlerde köpek kulübesinde boynunda zincirli gösteren örneklere rastladık. AB Türkiye’yi aşırı istekli gördükçe akla bile gelmeyecek tavizler talep etti. Milli hassasiyetten uzak bazı çevreler ise; AB’ye girmeyip dışa kapalı Suriye mi olacağız hezeyanlarında bulundular. Bazı yazılı ve görüntülü basın ve TV ekranları Türk Milletine sürekli ve tek taraflı AB’nin faziletlerinden bahsettiler. Hele hele 2000’li yılların ortalarında TÜSİAD’ın Brüksel temsilcisinin AB aşkı unutulabilir mi?

AB’nin 50.yılı kutlamalarına Türkiye davet bile edilmedi. Yabancılara kızmayalım; ama KKTC’yi AB  üyeliği önünde engel görenler; milli dava da ne demekmiş diyen bazı siyasetçiler, Kıbrıs’ın stratejik öneminin kalmadığından bahseden gafillere ne demeli? Kıbrıs’ta milli çıkarlarımızı korumaktan çok rahmetli Rauf Denktaş’ı hedef alarak çözümsüzlüğün çözüm olamayacağından bahseder olduk. Çözümün önünde o değerli insanı engel görenler oldu. Annan Planını kabul ettirebilmek için Kıbrıs’a milletvekili çıkartması bile yaptık. Plan kabul edilirse Girne sahilleri yatırımlarla dolacak, işsizlik sorunu çözülecekti. Oysa tersi oldu. Topraklarımız üzerinde Batılı emlakçı ve komisyoncular cirit attı. Dolar ve Eurolar havalarda uçuştu. Türk ve KKTC bayraklarının olmadığı mitingler düzenleyerek önce biz KKTC’yi inkar ettik. Allah’tan Rumlar Annan Planına hayır deyince KKTC’yi kurtarmış olduk. Annan Planına verdiğimiz “Evet” Kıbrıs’ta hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimiz anlama geldi. Yapılan çirkin propaganda zihinleri karıştırmış milli davamız olan Kıbrıs bundan zarar görmüştür. 2000’li yılların bilhassa ortalarında “AB bölmez birleştirir, zaten milli sınırlar ortadan kalkıyor, tek bir devlete geçiliyor (AB), Milli menfaatleri korumaya da bölücülük yapmaya  da gerek kalmayacak” gibi saçma iddialar bugün iflas etmiştir. AB genişlemeden yorgun çıkmış, bazı ülkelerde yapılan referandumlarda AB karşıtlığı öne çıkmış, Hollanda ve Fransa AB Anayasasını referandumlarda reddetmişler İngiltere AB’den ayrılmada başı çekmiştir. AB Belçika’yı bile birleştirememiş, Brüksel Flaman ve Valon ayrışmasını engelleyememiştir. AB üyeliğinden sonra İspanya bölücü ETA teröründen kurtulamamıştır. İngiltere AB üyesi olduktan sonra IRA terörünü bitirememiştir.

AB Türkiye’ye karşı haksız ve çifte standart bir politika izlerken, Avrupa’nın şımarık çocuğu ve AB üyesi Yunanistan Batı Trakya Türklüğü üzerinde akla gelmedik baskı ve dayatmalarda bulunmuş, vatandaşlık ve mülkiyet hakları gasp edilmiş, Türk kimliği hedef alınmış, vakıf mallarına el konmuş, Lozan Antlaşması ayaklar altına alınmış, insan hakları çiğnenmiştir. Buna rağmen, Brüksel’den uyarıcı hiçbir ses çıkmamıştır.

Gerçekler hayalleri daima bastırır. Bize karşı uygulanan oyalamaların amacı tam üyelik olmasa da AB çadırında Türkiye üyelik hayaliyle kontrol altında tutulmalı şeklinde oldu. Türkiye’de maalesef milli menfaat ve milliyetçilik dönemi artık geride kaldı küresel bir çağda yaşıyoruz diyebilen bazı siyasetçilerimiz 2016 Kasım’ında Brüksel’de milli çıkarlarımızı korumak durumunda kaldılar ve AB’den haklı olarak şikayetçi oldular.

AB ihtilaflı alanları üye yapmama ilkesini Kıbrıs Rum Kesimi’ni üye yaparak çiğnemiştir. AB , Kıbrıs’ta KKTC aleyhine bir çözümü şart olarak ileri sürmüştür. Yeni azınlıklar yaratınkomutu Brüksel’den gelmiştir. Atatürk’ün asılı resimleri ile uğraşılmıştır. Ülkemize yabancı olan etnik farklılaştırma, çatıştırma ve etnik sorun rüzgarlarının önemli bir bölümü Brüksel kaynaklıdır. Çözülmenin demokratikleşme olduğu telkinlerini bazıları AB’den öğrenmişlerdir.

Türkiye tabii ki AB’ye mahkûm değildir. Ancak uygulanan yanlış politikalarla bu durum AB’ye hissettirilmiş değildir. Türkiye’nin bilgili, kaliteli ama Türkiye karşısında tarafsız ve ilkesiz bazı aydın, siyasetçi ve bürokratları, tesadüfle devlet adamları olanlarımızın hiç mi suçu yoktur? Son dönemde bilhassa yükselen milliyetçiliği reddederek ve aşağılayarak dünün ve bugünün müstemlekecilerini gereğinden fazla tahrik ettik. Oysa insanlık tarihi kabul etsek de etmesek de, içimize sindirsek de sindirmesek de milli menfaat çatışmalarının tarihidir. AB bilhassa 2000’li yıllarda bu gerçeğin laboratuvarı olmuştur. Milliyetçiliğin önüne geçilemediğinden şikayet edenler arasında küresel sermaye çevreleri ile birlikte Soros da dikkati çekmiştir.

Bize açıkça özelleştirmeleri hızlandırın, nüfus artış hızını düşürün, düşüremiyorsanız bölünün ve ufalanın, azalın, tarıma desteği azaltın, demir çeliğe yatırım yapmayın, Ege’de ve Kıbrıs’ta tavizler verip gelin, bölücü ve ırkçı teröre siyasi çözüm sağlayın diyenlerin koynundan bir türlü çıkamadık.  Acaba Avrupa Hukuku bir bütün olarak bazılarının devletleriyle savaşmalarına, ayrı bir bağımsızlık peşinde koşmalarına ülkelerin toprak bütünlüklerinin hedef alınmasına müsait midir? TSK’ni tamamen devredışı bırakcak öneriler, TCK’da 301. Maddenin iptal talepleri, misyonerlere düşmanca muamele yapıldığı iddiaları, patrikhanenin ekümenikliği, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması, Türkiye’de gayri Müslimlerden başka azınlıkların bulunduğu, BM İkiz Sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması, Süryaniler ile Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın mülkiyet sorunlarının giderilmesi, Ermenistan sınırının açılması ve ambargonun kaldırılması, sivil toplum kuruluşları ve vakıfların yurtdışından mali yardım için izin alma mecburiyetlerinin kaldırılması, Güneydoğu’daki mahalli yönetimler ile yakın ilişki kurulması gibi bazı talep, dayatma ve iddialar ortaya atılmıştır.

Bütün bunlara rağmen, KKTC üzerindeki ambargolar sportif temaslarda bile kaldırılmamıştır. Bu arada “KKTC’den vazgeçmek şerefsizliktir” diyen KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahmet, hasret ve saygıyla anıyoruz.

8 Kasım 2016 ilerleme raporu adeta AB’nin değil de; PKK’nın ilerleme raporu olarak ortaya çıkarılmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi’ni ve Doğu Blokundan ayrılanları Rusya’ya karşı acele üye yapanların hangi AB kriterlerini ölçü aldıkları söylenebilir? Bu ülkeler Kopenhag ve  Maastricht kriterlerini yerine getirmişler midir? Türkiye’yi üretmeyip ithal eden, yabancılaşmaya dönüşen özelleştirmelerle, yabancı şirketlere tanınan imtiyazlarla ve tarıma koyduğumuz kotalarla, banka satışları ile soydurduk. Dışarıya büyük ölçüde yapılan kâr transferlerini seyrettik. Dış ve iç borç kısır döngüsü, cari açık; sanayimize, tarımımıza ve dış politikamıza ipotekler koymadı mı? Hareket alanımızı sınırlandırmadı mı?

AB ve Avrupa ülkeleri “terör örgütü İspanya’da silah bırakmalı ve özür dilemeli” derken, Türkiye’de kanlı terör örgütü PKK’nın siyasallaştırılmasına çalışılmıştır. AB aslında bugün ABD ile terör örgütü ve PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile işbirliğini ortaya koymuş, Türkiye’yi sıkıştırmak ve tam üyeliğini engellemek için doğrudan ve dolaylı desteklemiştir. Dün Osmanlı’ya söylenenler günümüzde Türkiye’ye söylenmiştir: Reformlar yapın. Türkiye Cumhuriyeti’ne makas değiştirtme gayretleri içerde AB militanlığına soyunmuş çevrelerce de desteklenmiştir. Bazılarının Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak AB’yi put haline getirmiş olması; AB taraftarlığından çok Türkiye ve Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmıştır. Nitekim, bazı sözde muhafazakâr çevreler, Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak, Brüksel’in şefaatine sığınma yanlışına ve sapıklığına düşmüşlerdir. Bu çevrelerin genelde daha önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak suçlamaları da daha dikkat çekicidir. Bir dönem aşırı sol ideoloji ile Türkiye ile kavgalı olanların önemli bir bölümü de daha sonra küresel ve evrenselci güçlerin oyuncağı olmuşlardır. Teslimiyetçi bir çizgide birleşmişlerdir. Bazıları için yeni ve 2000’li yıllara uygun Sevr modelinden hedef; Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye’dir.  

            AB rüyası ülkeyi yönetenleri fena halde meşgul etmiş, yanıltmış, 1995 yılında Başbakan Sayın Çiller bile 10 sene sonra AB üyesiyiz diyebilmiştir.

AB rüyası öyle bir gaflet iklimi yaratmıştır ki, 6 Ekim 2004 AB İlerleme Raporunun açıklanmasında sonra, daha rapor tercüme bile edilmemişken, 7 Ekim 2004 tarihli bazı gazetelerde dönemin Başbakanı bu raporu olumlu ve dengeli bulmuştu. Oysa bu rapor Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıyor, milli ve üniter yapımızı hedef alıyordu. Yine bu rapor yeni etnik azınlıklar dayatıyor ve hiçbir aday ülkeye uygulanmayan muamele ile Türkiye’yi karşı karşıya bırakıyordu. O dönemin basınında şu başlıklar üzücü ve düşündürücü olarak yer alıyordu : “Artık Dönüş Yok Avrupalıyız”, ”Yolun Açık Olsun Türkiye”, ”Biz değil Çocuklarımız Kazandı, Gelecek Onların”,” Bastır Türkiye”, ”Direndik Kazandık”, ”Merhaba Avrupa, Biz Geldik”, “ Başbakan Konuştu, Avrupa Dinledi”, “A diyen Brüksel’e B dedirttik”,”2010’da Avrupalıyız”, ”Başbakanımız Bir de İngilizce Bilse İdi”, “KKTC’ye Yardım Paketi Hazır, Ambargolar Kalkacak”, ”Brüksel’de Nikâh, Ankara’da Düğün”. O kadar ileri gidildi ki, zafer sarhoşluğu içinde gece atılması gereken maytapları Ankara’da gündüz atıverdik ve AB rüyasını sürdürdük.

Türkiye’yi itibarlı kılacak yol ve ülkemizin pazarlık gücünü ve siyasi etkinliğimizi arttıracak yol çok yönlü siyasi ilişkiler, Türk Cumhuriyetleri ile daha yakın ekonomik ve siyasi birliktelik ve Ortadoğu politikasında yanlışlar yapmamaktı. Tersine Ortadoğu ülkelerini birbirine karşı kışkırtanların, açıkça terör örgütlerini kullananların âleti olduk. NATO’da alkışlandık; AB’nin ısrarla dışında tutulduk. Gümrük birliği kazığını tam üyelik olmadan uygulayan tek ülke olduk. Üyeliğimiz askıda iken müzakere sürecine başladık. Bu da bir istisna idi. 1999 yılında Fin’li devlet adamlarına kanarak Helsinki’ye gittik ve hayali bir üyelik yolunda aldatıldık. Daha sonra ek protokol imzaladık, uysal bir aday üye olarak kaldık.

AB uluslar üstü bir politikayı becerememiştir. Milli devletler ve milli çıkarları inkâr yanlışı AB’nin iflasına yol açacaktır. Uluslar reddedilerek uluslar üstü bir politikada başarılı olunamaz. Nitekim, AB ülkeleri arasında milli kimlik AB kimliğinin hep önünde yer aldı. Kuzey ülkelerinden güneye indikçe bu oran arttı.

Çeşitli tarihlerde yapılan zirvelerden ve ilerleme raporlarından çıkan sonuç; Cumhuriyeti içlerine sindiremeyen bazı Batılılarca adeta Türkiye’nin tasfiyesidir. Türkiye’ye kendini inkâr ettirilmek istenmiştir. Bunda tarihi sebepler olabilir. 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu, 14 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi, 8 Kasım 2016 İlerleme Raporu ve o tarihten bugüne Türkiye ile ilgili rapor ve talepler birbirinden farklı değildir.

Eyl 26

26 Eylül Dil Bayramının 84. Yılı Kutlu Olsun

Dr. Sakin ÖNER

ARTIK BAŞ PARMAĞI DA AÇALIM (TEK DIL) DIYE HAYKIRALIM. DIL OLMAZSA, MILLET DE OLMAZ.
Türk dili, Ortaasya coğrafyasından doğarak Türk milletinin gönül coğrafyasında beslenmiştir. Ortaasya’dan Ahmet Yesevi’nin Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ve Balkan coğrafyasına taşınmıştır. Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk ve Somuncu Babaların birer kültür elçisi olarak taşıdıkları Türkçe bayrağını 13. yüzyılda Yunus Emre zirveye taşımıştır.

8. yüzyılda Bilge Kağan, Göktürk Yazıtlarında dilin millet hayatındaki büyük önemini vurgulamıştır. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ilk devlet adamı olmuştur. Bu tarihi olay her yıl Karaman’da Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ikinci Türk devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyen Atatürk önce Türk Dili Tedkik Cemiyeti’ni kurmuş, 26 Eylül 1932’de de ilk Türk Dili Kurultayının açılışını yapmıştır. 26 Eylül tam 84 yıldır Dil Bayramı olarak kutlanıyor.

Bu vesileyle dört parmağıyla (Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak) diyen Cumhurbaşkanımıza diyoruz ki, baş parmağınızı açarak (Tek dil) diyerek de haykırınız. Çünkü dil olmazsa millet de olmaz. Dil milli birliğin çimentosudur.

Eyl 19

Krizi Aşabilmek

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Adamın birine sormuşlar: “ABD’de neden darbe olmaz?” diye… Verilen cevap ilgi çekicidir: “ABD’de Amerikan Büyükelçiliği yoktur da ondan…”. Aslında bu cevap birçok şeye ve önü açılan devletlere karşı kurulan kumpaslara açıklık getiriyor.

ABD’nin soğuk harp sonrası artık Ortadoğu’da İsrail dışında yeni müttefikleri, hatta bölücü terör örgütünün bir kolu olan PYD’den oluşan kara gücü ve terör örgütleriyle ittifakı vardır. Bu örgütler de zamanla kullanılıp limon gibi sıkılıp atılacaklardır. Önemli olan demokrasi ve insan hakları değil; ABD’nin menfaatleridir. Önce Süleymaniye’de başımıza çuval geçirildi; daha sonra TSK’nın itibarını ve gücünü azaltmak için kumpaslar kurduruldu; FETÖ terör örgütü kullanıldı; askeri vesayeti kırmaya takılanlar da bindikleri dalı keserek bugünlere geldik.

ABD ve AB yetkilileri sık sık TSK’dan rahatsız olduklarını ifade etmişler ve onu ülkemizi dönüştürmede engel görmüşlerdir. Maçın birinci devresinde Ergenekon, Balyoz, Oda TV ve casusluk gibi malum davalarla yüzlerce kaliteli subay düzmece iddialar ve raporlarla devre dışı bırakıldı. Bunların arasında intihar edenler ve çeşitli hastalıklara yenik düşenler oldu. Neticede hak yerini buldu; yıllarca içeride tutulanlar beraat etti ve kumpas bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kendilerine özel araçlar tahsis edilen malum savcı ve hakimler de yurt dışına kaçtılar. Bu malum davalarla asker bir ölçüde yıpratıldı; ama ihanet odaklarınca istenen sonuca varılamadı.

Bundan istenen sonucu alamayan sözde dostlarımız ve müttefiklerimiz ikinci devrede yeni kumpaslar peşine düştüler. Yine hedef askeri bölmek, polisle çatıştırmak, ordu-millet geleneğini yıkmak, halkla askeri karşı karşıya getirmek ve iç savaşı tetiklemekti. Ankara Bağdatlaştırılacak; Türkiye Suriye yapılacak; ülkemiz uysallaştırılacak; Devletimiz ve Milletimiz etnik parsellere bölünecek ve etkisizleştirilecekti. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü iktidara karşı yapılmış bir darbeden çok TSK’yı hedef aldı. Yıllarca üzerine gidilmeyen hatta siyasilerce desteklenen FETÖ her kuruma olduğu gibi askerin içine de sızmıştı. Terör örgütünün silahlı unsurları sonu macera ve başarısızlık olan bir darbeye yönlendirilmiştir. Kandırılan ve oyuna getirilen bazı TSK mensupları bu harekete katılarak Türkiye üzerindeki tezgahın bir parçasını yerine getirdiler ve tasfiye oldular. Hedef aldıkları büyük çoğunluk da yıpratılmış oldu. Kalkışma ve teşebbüs aslında bir bakıma olumsuzluklar yaratarak hedefine ulaştı. Değişik kurumlar birbirini tamamlar olmaktan çıkıp rakip konuma sokuldular. TSK’nın sivilleştirilmesi bile konuşulur oldu. Asker ve sivil ortak istişare gereken konular çok aceleye getirildi. TC bütün kamu ve özel kurumlarıyla, yasal partileriyle, medyasıyla fonksiyonel ve organik bir bütündür. Aceleci davranmak ve duygusal davranışlar bize zarar getirir.

Bu sonucu önceden belli darbe teşebbüsü milli birlik ve bütünlüğü güçlendirdi. Bayrak asma alışkanlığını da kazandırdı. Kendilerini Türk hissetmeyen bazıları da bayrak asar oldu. Halkımızın büyük dayanışma göstererek köprülerde ve meydanlarda darbeye karşı çıkışı onun bir kalabalık değil; Türk Milleti olduğunu ispat etmiştir. Birçok şehit verdik. TBMM ve polis özel harekat merkezi gibi birçok yer bombalandı; halka ateş edildi. Vaka-i Hayriye’den sonra ilk defa birbirimize kurşun sıktık ve bomba attık. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Aslında milletleşemeyen, milli seviyede mutabakatlarını kuramayan toplumlar, ne demokrasiyi işletebilecek olgunluğu ve şuuru gösterebilirler;  ne de darbe gibi topluma dönük tehlikelere karşı gerekli tepkiyi ortaya koyabilirler.

Bu bakımdan aksaklıkları da olsa demokratik parlamenter rejimin değerini bilelim; onu güçlendirerek sürdürelim ve demokrasi dışı teşebbüslere karşı milli direnci koruyalım. Demokratik parlamenter rejim dışı arayışlara ve başkanlık sistemine sapma eğilimlerine rağmen demokrasiyi koruduk.

ABD’de oturan terör örgütünün başını bugün tanıyor değiliz. Bu zatın son olarak “Beni Türkiye’ye teslim etmeyin; ben Batıya hizmet ettim” şeklindeki ifadesi Papa’ya gönderdiği ve Papa’nın misyonuna talip olduğunu belirten mektubu birbirinin devamıdır. Her kalıba giren bu cemaat mensupları çok kimseyi kandırabilmiş ve değişik kurumlarda önemli örgütlenme sağlamıştır. Abant toplantıları gözden geçirilmelidir. Aynı patrona bağlı sağ ve sol eğilimli malum zevat mercek altına alınmalıdır. Yerli ve milli olmayan bir yapının ne vatanı; ne de milliyeti olur.

Sayın Başbakanın “… Bu milletin adı Türk Milletidir” şeklindeki ifadesini biz yıllardır bıkmadan ve usanmadan söylüyoruz. Irkçı ve etnik taassuba dikkati çekiyoruz. Hiçbir ülkenin ufalanarak daha iyi bütünleştirilemeyeceğini dile getiriyoruz. Türkiye’de liyakat ve ihtisasasaygı gösterilmelidir. Bu olmadığı sürece kimseden iyi hizmet bekleyemezsiniz. Farklı düşündüklerimiz kadar ortak görüşlerimizi de öne çıkaralım. Hiçbir konuda laubalilik ve gevşeklik geçerli olamaz. Birliğe ve bütünlüğe ihtiyacımız varsa bunun adresi Türk Milletiolarak birleşebilmektir. Aksi çabalar birer sivil darbedir. Etnikmezhephemşerilikbölgecilikakrabalık ve meslek taassubunu aşalım. Kısır döngülerin dışına çıkalım. İstişareye önem verelim, istihbarat zaafını ve kamplaştırmaları aşalım. Hukuk devletini parti devletine dönüştürmeyelim. Gelenekleri koruyarak geliştirelim. Türkiye bu önemli krizi de elbirliği ile aşacaktır.

Ağu 31

Fetö’yü Hukuk İçinde Tasfiye Edin

Ruhittin SÖNMEZ

Ege Cansen’in ifadesiyle, “15 Temmuz lanet darbe girişiminden sonra medya çok sesliliğini yitirdi. Hepimiz, aman şu sıralardaeleştirel yazı yazarsam ‘milli birliği’ bozmuş olurum endişesine düştük. Daha da kötüsü, yanlış anlaşılırsam, Allah saklasın ‘darbeci’ diye damgalanırım korkusuna kapıldık.”

İşte böyle bir ortamda riski göze alıp, FETÖ’cülerin devletten temizlenmesi ve cezalandırılması konusunda yapılan bazı yanlışları yazmayı deneyeceğim. Çünkü yıllarca FETÖ’cülerin kumpas davalarında yaptığı hukuksuzlukları tenkit etmiş bir kişi olarak, şimdi yapılan hukuksuzlukları eleştirmem ilkesel bir tutumdur.

FETÖ’cü teröristlerin devlet kurumlarından titizlikle temizlenmesi gerekli ve hayati derecede önemlidir. Örgütün ihanet içindeki üyeleri de yasalarda tanımlanmış en ağır cezalar ile cezalandırılmalıdır. Fakat devlet aklı ile, hukuk kuralları içinde kalarak, hukuk devleti olmaktan taviz vermeden.

Böyle kriz dönemlerinde, durumdan vazife çıkararak bir cinnet hali ile cadı avı başlatılmasını isteyenlerin olması sürpriz değil. Bu durumda olanların kendisine rakip olan veya bir şekilde canını sıkan insanları FETÖ’cü diye ihbar etmekte olduğuna dair haberler duymaktayız.

Bir başka ihbarcılık da bizzat FETÖ’cülerin yaptığı. Özellikle kendilerinden olmayan çok sayıda insanı FETÖ’cü diye ihbar ederek yargılamaların çıkmaza girmesini veya toplumda adaletsizlik algısı yaratmayı istedikleri sanılıyor.

FETÖ/PDY soruşturmalarında ve alınan idari tedbirlerde hukuka aykırılıkların olmasını herhalde en çok FETÖ’cüler ister. Çünkü toplumda adalet duygusunu rencide edecek hukuksuzluklar bunlara muhatap olanları mağdur yapar. Toplum vicdanı da mağdurun yanında yer alır. Bu arada toplum gerçekten suçlu olup, devlete ihanet etmiş kişilerin de adaletsiz müeyyidelere maruz kaldığı kanaatine varabilir.

Ayrıca FETÖ yapılmakta olan/ yapılacak hukuksuzlukları göstererek uluslararası alanda Türkiye’yi zor durumda bırakabilir.

*********************************************

ÇETENİN ELEBAŞLARINA ODAKLANMAK LAZIM

FETÖ mağduru Doğu Perinçek ile Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun FETÖ’ye en çok hasım olan kişilerden olduğunu biliyoruz. Perinçek ve Feyzioğlu FETÖ yargılamalarının bu kadar çok yaygınlaşmasını yanlış buluyorlar.

Perinçek örgütün sadece başını teşkil edenlerin yakalanıp cezalandırılmasını, on binlerce insanın mağdur edilmemesi gerektiğini söyledi. Feyzioğlu da “yüz tane elebaşını kaçıracaksak, on binlerce sıradan örgüt üyesini cezalandırmak bir şey kazandırmaz” dedi.

Biliyorum, bu dönemde önemli bir yargı ilkesini hatırlatıp, “bir masumu cezalandırmaktansa yüz tane suçlu dışarıda gezsin” diyebilmek kolay değil.

Ama unutmayalım ki, ülkemizde delil yetersizliğinden beraat yüzde 60 oranındadır.

Ceza hukukunun genel prensipleri içerisinde, “delilden sanığa gitme prensibi” vardır. Fakat bizim sistemimiz çoğunlukla önce “suçluyu” yakalayıp, arkadan delil bulmaya çalışıyor. Özellikle FETÖ şüpheli / sanıkları konusunda bu ilkel yöntemin yaygın olarak kullanıldığı izlenimi edindim.

Muhtemelen devletin bilgilerine erişim mevkilerinin FETÖ’cülerin kontrolünde olması, bunların görevde olanlarının bilgileri saklaması, görevden alınanların da bilgileri imha etmesi sebebiyle devletin elinde delil olabilecek yeterli bilgi yok.

Devletin izniyle kurulmuş ve faaliyetine devletin denetimi altında devam etmekte olan Bank Asya’da hesabı olduğu için, devletin denetimi altında devam etmekte olan okullarda öğrenci okuttuğu, öğretmenlik yaptığı için, basımı ve yayımı serbest kitaplar ve gazeteler okuduğu için insanlar cezalandırılamaz. Bunlar suç ise o bankaya, okullara dershanelere, kitaplara, gazetelere izin veren devlet yetkililerini suçlamak gerekir.

Bazı memurlara “çocuğunuzu ….. isimli okulda okuttuğunuz için açığa alındınız” yazılarını yazan idarelerin hukuktan galiba hiç haberi yok.

Bu bakımdan delil yetersizliğinden beraat edecek FETÖ şüphelilerinin oranı yüzde 60’ın üzerinde olabilir. Bunların, özellikle tutuklu yargılananlarının, hak mahrumiyetlerinin sorumluluğunu kim üstlenecek?

Görevden açığa almalar anlaşılabilir bir tedbirdir. Ancak daha yargılama bitmeden memurların meslekten atılması telafisi imkânsız haksızlıklara ve zararlara yol açabilir.

Yapılacak yargılamanın sonunda suçsuz olduğu ortaya çıkacak olanların kul hakkını kim ödeyecek?

İleride mağdurların AİHM’de açacakları davalar ile devletin yüklü tazminatlar ödemesi söz konusu olabilir.

*******************************************

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi

Yargılaması bitmemiş, suçlu olduğu kesinleşmemiş olan açığa alınan memurların maaşlarını çekemez, kredi kartlarını kullanamaz hale gelmeleri, bankadaki hesaplarına ve mal varlıklarının tümüne tedbir konulması çok açık bir haksızlık ve hukuka aykırılıktır.

Bu tedbirler ceza hukukunun iki temel kuralına aykırıdır.

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi: Sanığın kusuru ispat edilmeden önce suçlu muamelesi görmesini önleyen dokunulmaz anayasal bir haktır.

Anayasamızın 15/2 maddesi uyarınca masumiyet karinesi savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi dokunulması mümkün olmayan çekirdek haklar kategorisine dâhil edilmiştir.

İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer alan bu ilkeye göre, bir kişinin suçlu olarak nitelendirilebilmesi ve hakkında ceza hukukunun alanına giren müeyyidelerin uygulanabilmesi, kesin hükümle mahkûm olmasına bağlıdır. Yani temyiz aşaması dâhil bütün yargı yolları tüketilmeden bugün şüpheli olarak haklarında soruşturma başlatılanlara suçlu muamelesi yapamayız.

“Bir kişinin mahkûm edilebilmesi için ise, akla ve mantığa uygun gerekçelere dayanan her türlü şüphenin bertaraf edilmesi şarttır. Çünkü bu kişi, kanunen suçsuz kabul edilen bir kişidir. Suçlu olarak nitelendirilebilmesi, suçsuzluğuna dair bütün gerekçeli şüphelerin yenilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, şüpheden sanık yararlanacaktır.”

AİHM, “suçsuzluk karinesinin etkililiğinin sağlanması” için şu ölçütleri belirlemiştir:

-Hâkimler, muhakemeye sanığın isnat edilen suçu işlediği önyargısı ile başlamamalıdır.

-Muhakemede ispat yükü, sanıkta değil, savcıda olmalıdır. Savcı, sanığı mahkûm ettirmeye yetecek delil araçlarını mahkemeye sunma yükü altındadır. (Savcıların yeterli suç delili bulamadığı halde, şüpheli / sanıktan “suçsuzluğunu ispatlaması” istenemez.)

Şüpheden, sanık yararlanmalıdır.

-Suçsuzluk karinesinin bir sonucu da, suç isnadına hedef olan kişilere, kendilerini savunma hakkının verilmesi zorunluluğudur.

Keza soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hâkim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak ve bu fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi adil yargılama hakkını ihlal eden bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fiiller de masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir.

FETÖ yargılamalarında bu temel hukuk ilkesine yani suçsuzluk/ masumiyet karinesine aykırı örnekler görmekteyiz.

******************************************************

Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralı

Bu ilke de günümüz ceza hukukunun temel kurallarından birisini oluşturmaktadır. Bu ilke gereğince, kişi ancak kendi fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir. Kendi işlemediği ve başkalarının işlediği suça iştirak etmedikçe, ceza sorumluluğu olmaz.

Bir suçu işleyenin akrabası, arkadaşı vd bağları sebebiyle, suça iştirak ettiğine dair bir delil bulunmayan, kişilerin cezalandırılması hukuka uygun değildir.

FETÖ soruşturmaları devam eden bazı şüphelilerin akrabalarının da tutuklandığına dair haberler okuyoruz.

Açığa alınan memurların bütün banka hesaplarına ve mal varlıklarına tedbir konulması sebebiyle maaşlarını alamadıklarını duyuyoruz. Bu alınan tedbirin fiilen bir cezaya dönüşmesi demektir. Şüphelinin ailesinin de açlığa mahkûm edilmesi “Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralına” ve insan haklarına aykırılık teşkil eder.

Terör örgütünün finans kaynaklarının kurutulması önemlidir. Ancak özensiz yapılacak malvarlığına el koyma veya ölçüsüz tedbir kararları da aynı kapsamda değerlendirilebilir.

“Devlet kurumlarını bir örümcek ağı gibi saran böyle hain bir çete ile mücadele etmek için hukuk ilkelerinden birazcık fedakârlık edebiliriz” diyenler olacaktır.

Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü

  • Modern hukuk devletlerinde uygulanan temel ilkelerden fedakârlık ederek terör örgütü ile mücadele edilemez. Adaletsizlik duygusu örgüte mağduriyet statüsü ve sempati kazandırır.
  • FETÖ mensubu hâkim ve savcıların yürüttüğü kumpas davalarında da aynı tez işlenmişti. Bu tez yapılan yanlışları görmemize mani olmuştu. Uluslararası sözleşmelerle sorumlulukları olan bir hukuk devleti terörist çeteler gibi davranamaz. Hukuktan ve adaletten vazgeçemez.

Tem 24

Basın Toplantıları

24 Ocak 1998 tarihinde Heybeliada Ruhban Okulu ile ilgili olarak basın toplantısı yapıldı.
21 Kasım 1998 tarihinde bölücü terörü destekleyen İtalya’nın kınanması için basın toplantısı yapıldı.
16 Aralık 2008 tarihinde Sözde Aydınların “Ermenilerden Özür Dilenmesi Kampanyası”na karşı basın toplantısı yapılarak gerekli açıklama yapıldı.
7 Aralık 2004 tarihinde, Avrupa Parlamentosu Başkanı Borrell’in tahrik edici beyanları yapılan basın toplansı ile kınandı.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar