Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 17

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu ve Bağımlılık Tuzağı

Dr. Şahin CEYLANLI

       Gençlik, zararlı ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen yayınların yanı sıra; sigara , alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici, gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da kullanılmaktadır. Gençler  genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

Uyuşturucu madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen ana ve babalar  suçludur. Bu konuda aile içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler hakkında bilgi sahibi bile değildir. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak kanuni ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ilgi azaltılabilir. Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce denetlenmelidir. Ayrıca ana ve babalar, çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları, onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları gerekmektedir.  Ancak bu şekilde sağlıklı nesiller yetişririlebilir.

 

May 17

Müziğin Gücü

Ruhittin SÖNMEZ

En az üç şarkıyı usulünce söyleyebilir misiniz? Veya bir müzik aletini çalabilen bir kişi misiniz?

Hiç değilse kaliteli bir müzik eserini hissederek, duygusal iletişim kurarak dinleyebilenlerden misiniz?

O halde şanslısınız.

Bu özellikleri taşımayan insanlardan çok farklısınız.

Ritim ve melodinin etkilemediği canlı yok. Hele müzik kulağı ve bilgisi gelişmiş musikişinasların iyi bir müzik eserinden aldığı deruni hazzı görüp de fark etmemek mümkün değildir.

“Beste havaya düğüm atmak gibidir” derdi Merhum Hocam Kemal Batanay. O düğümler hayatımızı zindana çeviren, bizi boğacak gibi olan sıkıntıların düğümlerini çözen panzehirlerdir.

Şarkılar bizi söyler. Kültürümüzü, dünya görüşümüzü, hayata bakışımızı nesilden nesile aktarırlar.

Şarkılar, en sevdiklerimize açamadığımız duyguların tercümesini yaparlar. Yalnız başımıza mırıldandığımız bir şarkı içimizin bilmediğiniz bir tarafını gösteren bir ayna olur adeta.

***************************************

TÜRK MÜZİĞİNİN HAYATIMDAKİ YERİ

Ben şarkıların özelliklerini lise çağımda fark ettim. Ailemde hiç müzikle ilgilenen yoktu. Üniversite öğrencisi olduğumda bir Musiki Derneğinin çalışmalarına katılma kararı verdim.

Öğrenci olaylarının önce “anarşi”, sonra “terör” diye adlandırılan aşamaya geldiği kara günlerdi. Can güvenliği riski yaşadığımız, eğitimin sık sık kesintiye uğradığı sıkıntılı bir öğrencilik dönemiydi.

Müzik çalışmaları bu atmosferi dışarıda bıraktığımız, temiz hava soluyabildiğimiz bir vaha gibiydi.

Kubbealtı Musiki Cemiyetindeki hocalarımdan Tamburi Kemal Batanay Türk Müziğinin klasik tavır bestekârlarının son temsilcilerindendi. 82 yaşında bizlere bir şeyler öğretebilmek için iki dolmuş, bir vapur yolculuğuyla derse gelirdi.

Yusuf Ömürlü Üsküdar Musiki Cemiyetinde yetişmişti. Çok güzel sesi ve tavrı vardı. 40 yaş civarında kısmi felç geçirdi. Hayata müzik ile tutundu. Musiki sevdası olmasa kahrından ölebilirdi. Biraz toparlanınca koro yönetimine ve nota neşriyatına devam etti. Kızı Elif Ömürlü Uyar klasik tavrı devam ettiren iyi bir solist olarak yetişti.

Bu koroda ilk gördüğümde dikkatimi çeken tıbbiyeli kız ile başlayan arkadaşlığımız birkaç yıl sonra evlilikle sonuçlandı. Şükürler olsun ki, ortak müzik zevkimizin beslediği, şarkılar kadar güzel bir hayatı birlikte besteledik, birlikte icra etmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Bir yandan Kubbealtı Cemiyetine devam ederken, bir yandan da Üniversite Korosu’na katıldık. İstanbul Üniversitesi Korosu köklü bir koro idi. Dr. Nevzat Atlığ’dan sonra şefliği devralan Süheyla Atmışdört ve yardımcısı Ender Ergün çok sayıda sanatçı yetiştirdi.

O yıllarda Dr. Nevzat Atlığ ilk Devlet Korosu’nu kurmaya başlamıştı. Koronun yarısını teşkil eden, bize nazaran eskileri olan arkadaşlarımız Devlet Korosu sınavlarında başarılı olarak sanatçılığa adım attılar. Nevzat Atlığ’dan sonra Devlet Korosu şefi olan Ender Ergün ve Fatih Salgar ile Münip Utandı, Adnan Mungan, Mithat Özyılmazel gibi çok sayıda sanatçı Üniversite Korosundan yetişmişti.

Dört yıldan fazla süren bu musiki çalışmalarım bana müzik aşkını ve zevkini aşıladı. Profesyonel müzisyen olmayı hiç hedeflemedim. İyi eserleri dinlemek ve bir kısmını söyleyebilmek benim için yeterliydi.

İş hayatına başladıktan sonra uzun yıllar müzik çalışmalarından uzak kaldım.

Ta ki emekliliğime yakın bir tarihte, 2005 yılında, TÜPRAŞ Türk Müziği Korosu kurulunca, yıllar sonra yeniden koro çalışmalarına başladım. TÜPRAŞ sonrası ikinci iş hayatımı devam ettirirken koro çalışmalarını aksatmamaya gayret ediyorum.

2006 yılında TÜPRAŞ’ın Koç Holding bünyesine katılmasından sonra da koro çalışmalarımız devam etti. Koç Holding’in sanata olan saygısını zaten biliyorsunuz. Bu kapsamda çalışanlarının ve emekli personelinin Türk Müziği alanındaki çalışmalarına desteğini sürdürüyor.

TÜPRAŞ İzmit Korosunun ilk senesinde ses sanatçısı ve İÜ Devlet Konservatuarı Türk Musikisi İcra Heyeti Şefi Gürsel Koçak’ın şefliğinde yapılan çalışmalarımız, ikinci seneden beri Coşkun Açıkgöz ile devam etmekte. Coşkun Açıkgöz’ün mazereti sebebiyle arada bir sene de Türkiye’nin en iyi kadın solistlerinden Çiğdem Yarkın şefimiz oldu.

Türk Sanat Müziği dalında TÜPRAŞ İzmit Rafinerisi Korosu, Kırıkkale Rafinerisi Korosu ve İstanbul’da Aygaz-Opet Korosu Coşkun Açıkgöz yönetiminde çalışmalarına devam ediyor.

Coşkun Açıkgöz çok özel bir şef, özel bir insan. O’nun hakkında Salı günü yayımlanacak yazımda bilgi vermeye çalışacağım.

***************************************

KONSERE DAVET

Şef Coşkun Açıkgöz yönetimindeki TÜPRAŞ İzmit Türk Müziği Korosu 16 Mayıs Salı, saat 20’de Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde “Fasl-ı Bahar” isimli bir konser verecek.

Türk Müziğini seven herkesin davetli olduğu konserimizde Kocaelili hemşerilerimizle birlikte olmaktan mutlu olacağız.

May 04

3 Mayıs Türkçüler Günümüz Kutlu Olsun

3 Mayıs 1944, Türk milliyetçilerinin, büyük Türkçü Nihal Atsız’ın önderliğinde, Türk milletinin kaderinde ve geleceğinde Türklerin ve kendini Türk hissedenlerin söz sahibi olması gerektiğini haykırdıkları gündür. Bu olaydan sonra Nihal Atsız ve onunla görüşen ve yazışan bütün Türk milliyetçileri toplanarak Tabutluk adı verilen hücrelere ve hapishanelere atılmışlar, çeşitli işkencelere maruz kalmışlardır. Yapılan duruşmalar sonucunda Türk milliyetçilerinin fikir ve ideallerinde haklı oldukları mahkeme kararıyla tescil edilmiş ve hepsi beraat etmişlerdir. 73. Yılında başta büyük Türkçü Nihal Atsız olmak üzere, bugün tamamı ebediyete göçmüş olan 3 Mayıs Kahramanlarının ruhu şad, mekanları cennet olsun. 
Bütün Türk Dünyasının ve kendini Türk hissedenlerin gurur günü 3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ KUTLU OLSUN.

TANRI TÜRK’Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN. NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

 

                                                                                                                                                       AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

May 04

Kutlu Doğum Realitesi

 A.Kemal GÜL

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi// kumdan, ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi! // Lakin o ne hüsrandı ki, hissetmedi gözler; // Kaç bin senedir, hâlbuki bekleşmedelerdi! // Nerden görecekler? Göremezlerdi tabii // Bir kere, zuhur ettiği çöl, en sapa yerdi. // Bir kere de, mamure-i dünya, o zamanlar. // Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. // Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; // Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi! // Fevza bütün afakına sarmıştı zeminin. // Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.// Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz // Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! // Bir nefhada insanlığı kurtardı O Masum, // Bir hamlede kayserleri, Kisraları serdi! // Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi; // Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, // geberdi! Âlemlere rahmetti, // evet, şer-i mübini, // Şehbal ini, adıl isteyenin yurduna gerdi.// Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep; // Medyun O’na cem’iyyetti, // Medyun O’ na fendi.// Medyundur O masum’a bütün bir beşeriyet…// Yarab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
M. Akif Ersoy’un eşsiz mısralarıyla tasvir ettiği Peygamber Efendimizin Kutlu Doğumu vesilesi ile Âlemlere rahmet olarak gönderilen, sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü timsali Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’i engin bir huşuu içerisinde saygınlıkla anıyoruz.
Dünyanın yeniden yapılanma arayışları içerisine girdiği ve insanlığın barış ve huzura henüz kavuşamadığı günümüzde, şüphesiz Hz. Peygambere gönderilen ilahi öğretilerin ihtiva ettiği barış, hoşgörü, adalet, yardımlaşma gibi evrensel prensiplerin önemi ve gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
İslam; barış dinidir. Amacı da yeryüzünde barışı ve insanların dünya ve ahret mutluluğuna ulaşmalarını sağlamaktır. Ancak bu kaynaktan gereği gibi yararlanmayı bilmek ve O’nun sunduğu ruhu iyi kavramak gerekir. Dini iyi anlayıp anlatabilmek de, bu Din’in yegâne tebliğcisi olan Hz. Peygamber’i tanımaktan ve anlamaktan geçer.
Kelime-i Şahadet iki cüzden ibarettir. Birincisi Allah’ı, ikincisi Peygamberi onaylamaktadır. Onun adı Yüce Mevla’nın adıyla birlikte anılmıştır. Sevgisi her Müslümanlın kalbine kök salmıştır. O geldi dünyanın havası değişti. Bir milyarı aşkın İslam dünyası onu anmaktadır ve kıyamete kadarda onun ismi Allah ile beraber anılacaktır. Ey küre-i arz, gururun incinmesin, hiç üzülme, güneşe karşı bir zerre sende üzerinde Muhammet Mustafa’yı taşıyorsun. Sen gökyüzüne parmağını kaldırdığın zaman gökyüzü sana Şahadet ediyor. Güneş ve yıldız. Güneşin diğer yıldızlardan farkı ışık saçıyor. Gökyüzünde güneş neyse yeryüzünde Hz. Muhammet de o’dur. Peygamberimiz diyor ki: Bende sizin gibi bir insanım. Ama o güneşin farklılığı gibi O’da diğer insanlardan farklıdır. Güneşle yeryüzünün münasebeti ne ise insanlarla onun münasebeti de aynıdır. Gönlümüz ona yönelirse, bizde de güzellikler meydana gelir. Ay, güneşle dünya arasına girerse güneş tutulur. Gönlümüzle onun arasına sevgisizlik girerse gönlümüz tutulur. Yüce Yaratıcı diyor ki; Onun gibi yaşarsanız kurtulursunuz. Getirdiği kitap insanların kurtuluşunu ihtiva eder. O hep ilerlemeyi emretmiştir. Marifet akılla vahiy arasındaki hassas dengeyi oluşturabilmektir, tefekküre varabilmektir. Fuzuli’nin ifadesiyle, O bir deniz diğerleri o denizde dalgalardır. O’nun yolu aşk yolu, sevgi yoludur. Onun getirdiği dinde hurafenin yeri yoktur. Yunus Emre’nin veciz ifadesiyle;
‘Ay dahi, güneş dahi, nurundan Muhammet’in
Cümle şekerler tadı, tadından Muhammet’in’
***
Önemli bir vakıadır ki, insanlık teknolojide büyük mesafe kaydetmiştir. Hiçbir araştırma Kur’an’ın dışında değildir. Çünkü Kur’an’ın öngörüsü, sana verilmiş en önemli nimet olan Aklını kullanarak tecrübî ilimlerin kapısını açmaktır. Bu manada araştırmalar Kur’an’daki ayetler sayesinde anlaşılır oldu. Yasin Süresindeki ayetler 14 asır önce yazıldı. Bunu anlamak için ilmin çok gelişmesi lazım diyen ‘’İlim ehli’nin ifadesiyle O hoşgörü için hayatını verdi. Hep ilmi talep edin, ilim onun insanlığa lütfettiği yolun sönmez ışığıydı. İnsanları sevmek, ayrım yapmamak, çocukları sevmek onun nurunun ışıklarıydı. ‘’Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışın’’ onun bir düsturudur. İnsanlık âlemi onun bu düsturuyla dünyayı ışıttı. İslam âlemi bu ölçüyü kaybedince, dünyaya tek bir eser sunamadı. Bu bizim utancımız, yürek yangınımız olmalı. Hz. Peygamber’i anlayamadık, tanıyamadık, hep onun sıkıntısını yaşıyoruz. Bu haftalar, irfan, idrak ve yaşayışıyla gülden gül kokusu zuhur ettiği gibi bizi kurtaracaktır. İslam dünyası büyük bir kurtuluş hareketine muhtaçtır.

***

Kur’an’ın defatle vurguladığı aklını kullanmakla, adalet kavramını hayatının öznesi haline getirmekle, şura/ meşveret kavramını içselleştirerek sistemini kurmakla, bütün bu değerlerin ötesinde Hz. Peygamberin ahlak anlayışını hayatının öznesi haline getirmekle yaratılış amacını gerçekleştirmeye çalışacaksın.

Ancak sen uygulamada Kur’an’ın getirdiği dinin yerine çıkarlara yönelik sektörel bir din inşaa edersen ne olur ve hangi tuzaklarla muhatap olursun?

 

Evet, güncel bazı örnekleriyle:

Ölümü yüceltip, güzel yaşamayı aşağılama tuzağına düşersin. Dini yüceltip, bilme kayıtsız kalma tuzağına düşersin. Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak tuzağına düşersin. İmamı yüceltip, aklı aşağılama tuzağına düşersin. Duyguları yüceltip, mantığı küçümseme tuzağına düşersin. Müteahhidi yüceltip, mühendisi aşağılama tuzağına düşersin. Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duyma tuzağına düşersin. Alnı secde görüyor diye, zorba, hırsız politikacılara oy verme tuzağına düşersin. İmamları yüceltip, filozofları aşağılama tuzağına düşersin. Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılama tuzağına düşersin. Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlama tuzağına düşersin. Sözü yüksek olanı değil sesi yüksek olanı lider sanma tuzağına düşersin. Kurumsal çözümler üretme yerine, karizmatik lidere tapma tuzağına düşersin. Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup, hayatını bataklığa çevirme tuzağına düşersin. İlkelere sahip olmak yerine, düştükçe ‘’beterin beteri var’’ diye kendini avutma tuzağına düşersin. Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak tuzağına düşersin. Şeytan taşlamaktan, ibadet etmeye zaman bulamamanın tuzağına düşersin. Kendi hayatında hiçbir başarı yokken, sürekli atalarıyla övünme tuzağına düşersin. Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanma tuzağına düşersin.

 

***

Evet, İnsanlığı yakından ilgilendiren konulara ışık tutan, dünyayı aydınlatacak maneviyat ampullerini hazır bekleten, dünya nimetlerinden faydalanmayı sağlayacak prensipleri muhtevasında bulunduran Kur’an-Kerim’i kavramakla alakalı, bilgi üretmekle alakalı İslam Dünyasının yetersiz kaldığı bilinen bir gerçektir. Ancak, bu yetersizliğe yapıcı olamamayı, kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.

***

Tekrar edelim. Şüphesiz İslam barış dinidir. Amacı da yeryüzünde barışı, eşref-ül Mahlûkat sıfatıyla şereflendirilen insanın dünya ve ahret mutluluğuna ulaşmasını sağlamaktır. Ancak bu kutsal kaynaktan gereği gibi yararlanmayı bilmek ve O’nun sunduğu ruhu iyi kavramak yükümlülüktür. Dini iyi anlayıp hayatımıza uygulayabilmek de, bu dinin yegâne tebliğcisi olan Hz. Peygamberi ve zamanının dini taasubiyetini, sosyal, siyasal ve ekonomik yapısını iyi kavramaktan geçer.

***

Kutlu Doğum Realitesi vesilesiyle bütün İslam âleminin silkinerek Peygamberini yakından kavramasını, üzerindeki ölü toprağından, taassuptan silkinerek arınmasını, insanlık âlemine medeniyet yolunda eserler sunmasında tarihi kodlarını yeniden keşfetmesini öngörmek her müminin üzerinde bir vebaldir ve sorumluluktur.

May 04

İnsan Meselemiz!..

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

Aklıma geldikçe hatırlatıyorum işte! Bu yazıyı da, bir sene önce yazmışım. Acaba hala aynı yerde mi, duruyoruz? Bu sorunun cevabını siz verin, isterim!

 

İnsan, Havva ve Adem’den bu yana gündemdeki ilk meselemiz. Ancak ne var ki, bu mesele olumlu bir çizgide gelişme göstereceğine, devamlı surette geriye doğru gidiyor. Belki bu da, kıyamet alametlerinden biridir.

 

Dünyanın her yerinde insan denilen mahlukata ilişkin sayısız sorun bulunuyor. Ancak hayatın doğası gereği biz ilk önce  toplumumuza, ailemize ve kendimize bakmak ve insana ilişkin sorunları bu noktadan çözmeye başlamak zorundayız.

 

Elbette değerlendirmelerimizi, insan fıtratını dikkate alarak yapmaya çalışıyoruz ama bu fıtratın varlığına rağmen, iyiye ve güzele doğru yol almak zorundayız

 

Ülkemizde son günlerde dillendirilen fakat toplum tarafından önemli görülmemiş olacak ki; yankı bulmayan konulardan biri insan kalitemizin olup olmadığıdır.

 

İnsan kalitesinin yüksek olabilmesi için yaşam boyunca eğitim ve eğitici seviyesinin çok yüksek olması gereklidir.

 

İlk eğitici annedir. Ondan sonra aile gelir. Bu okullarla devam eder. Camiler ve diğer dini kurumlar eğitimi taçlandırır. Hatta bizde “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz ordumuz da eğitim ocaklarımızdan biridir. Hatırlarsanız eskiden askerliğini yapmamış olanlara “adam” muamelesi yapmazlardı. Burada adamlıktan kasıt, asker ocağında alınan eğitimdir.

 

Kabul edelim ki; annelerimiz bu eğiticilik vasfını iyi bir şekilde yerine getirememektedir. Onların anneleri  ve anneannelerimizin anneleri de öyleydi!

 

Bir çocuğu yetiştirmek onun karnını doyurmak ve maddi ihtiyaçlarını temin etmekten ibaret değildir. Hal böyle olunca babalarda ne yaptığını bilmez bir haldedir. Yani sorun, anne de ve aile ocağında başlamakta ve nesilden nesile bir kısır döngüye dönüşmektedir.

 

Türk Milleti yüzyıllardır böyle bir ağır sorunla karşı karşıyadır. Milletin teşkilatlanmış hali olan devlet, bu sorunu tespit etse bile bugüne kadar her hangi bir çözüm sağlayabilmiş değildir. Eğitim sistemimiz yüzyıllardır tel tel dökülmektedir. Anne ile başlayıp aile devam eden insan yetiştirme konusundaki zaafiyetimiz okullarımızda adeta taçlanmaktadır. Hatta bu konuda kasıt ve ihanet vardır diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

İnsan buralarda olan eksikliği camilerde ve dini kurumlarda kapatırız diye düşünmek istiyor ama o da olmuyor. Nihayetinde din adamlarımızı da bu anneler, aileler ve eğitim sistemi yetiştiriyor. Bir de buna devleti sevk ve idare eden iktidarların beceriksizlikleri, gafletleri ve ihanetleri eklenince, insanımızın kalitesi bir türlü artmıyor hatta gittikçe azalıyor. Türk Ordusu’da her geçen gün profesyonelliğe doğru gittiği için insanın kalitesine katkı yapmak özelliğini kaybediyor…

 

Böyle bir girdapın içine düşmüş olan toplumun, insan kalitesinin yüksekliğinden elbette söz edilemez. Bu sebeple siz ülkenin her tarafını modern okullarla donatsanızda, her şehrimize bir üniversite kursanız da ve dünyanın en büyük camilerini yapsanız da bir sonuç alamazsınız.

 

Türkiye; insan kalitesizliği yaşadığı için de, müzminleşmiş ağır sorunlarla boğuşuyor ve bu sorunları bir türlü çözemiyor. Gidişata bakınca da, sorun insan odaklı olduğu için daha kötüye doğru alıyoruz.

 

Türk Milleti için gelecek daha zorlu geçecektir. Çünkü insan kalitesizliğinin getirdiği felsefi, ahlaki, ticari, siyasi, kültürel ve sosyal sorunlar ağırlaşacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bizler, bu sorunla yüzleşmekten kaçıyor ve topu başka yönlere atıyoruz.

 

Onun için Türkiye’nin temel meselesi “İnsan Kalitesi”nin olup olmadığıdır. Eğer bunun farkında isek çözüme yaklaşmışız demektir. Bana göre farkında olanlar vardır. Ancak bunlar istisnadır. Büyük çoğunluk kendi kalitesine laf söylemeden ve zinhar (!) laf ettirmeden bir kalitesizlik içinde yaşamaktadır. İnşallah kendimizle yüzleşmemiz bir an önce olur!

 

Nis 09

16 Nisan’da Niçin “Hayır”?

Dr. Sakin ÖNER

16 Nisan’da yapılacak Anayasa Referandumu;

  • Cumhurbaşkanlığı seçimi değildir.
  • Milletvekili genel seçimi değildir.
  • Belediye Başkanlığı seçimi değildir.
  • Bu referandumun mevcut Cumhurbaşkanı, hükümet ve iktidar partisi ile değil, ülkenin gelecek on yılları, yani istikbaliyle ilgisi vardır.

O zaman 16 Nisan’da yapılacak seçim ne seçimidir?

  • “Parlamenter sistem”e devam edilip edilemeyeceğine veya “Cumhurbaşkanlığı Hükümeti sistemi” adı altında sadece bize mahsus tuhaf bir “Başkanlık” sistemine geçilip geçilemeyeceğine karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • “Tarafsız Cumhurbaşkanı” yerine “Partili Cumhurbaşkanı” seçip seçmemeye karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • 97 Yıldır milletin milletvekilleri eliyle kullandığı egemenlik hakkını, “Tek Adam”a devredip devretmemeye karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • “Yasama-Yürütme-Yargı” erklerinin “kuvvetler ayrılığı” prensibine göre kullanılması yerine, bu üç erkin tek adamın elinde toplanarak “kuvvetler birliği”ne geçilip geçilmemesine karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • “Tek Adam”a istediği zaman “meclisi feshederek seçime götürme” veya “eyalet kurma” yetkilerini verip vermeyeceğimize karar vereceğimiz bir seçimdir.

16 Nisan’da “HAYIR” çıkarsa ne olacak?

  • Cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet, iktidar partisi devam edecek.
  • Kuvvetler ayrılığı prensibi uygulanmaya devam edecek.
  • İktidarın kendisini dışladığını düşünen toplumun yarısında bir rahatlama olacak.
  • Parlamento eski yetkilerine sahip olarak bütçe ve kanun yapacak, hükümetin icraatını denetleyecek.
  • Yargı ve bürokrasi daha tarafsız olmaya dikkat edecek.
  • İktidar, demokrasi ve insan hakları konusunda daha titiz davranacak. Bu da Türkiye’nin dünyadaki saygınlığını arttıracak.

16 Nisan’da “EVET” çıkarsa ne olacak?

  • Partili Cumhurbaşkanı ile bir “Parti devleti” kurulacak. İktidar partisi “devlet partisi olacak. Bu da, demokrasi ligindeki sıramızı iyice aşağıya çekecek.
  • Bütün yetkileri elinde toplayan Cumhurbaşkanı, diktatörlüğe kadar giden bir sürecin içine girecek.
  • Yargı ve bürokrasi tarafsızlığını tamamen yitirip siyasallaşacak. Demokrasi ve insan hakları rafa kaldırılacak. Muhalefet susturulacak.
  • Cumhurbaşkanlığı KHK’ları ile toplumun, huzur ve güveni kaybolacak.
  • Toplum, her an bir KHK ile kurulacak bir veya birden çok eyaletle bölünme tehlikesi yaşayabilir.

İşte bu nedenleri düşünerek geleceğimiz için bu Anayasa değişikliğine “HAYIR” diyorum.

Nis 06

İLHAN KESİCİ KOCAELİ’DE “EKONOMİK VE SİYASİ GELİŞMELER” KONFERANSI VERECEK

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 7 Nisan Cuma günü saat 19.00’da Kocaeli Otel Asya’da  düzenlediği “2017 ve Sonrası 

Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler” konferansında CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici konuşacak.

Nis 06

“ANAYASA REFERANDUMU TÜRKİYE’Yİ NASIL ETKİLEYECEK” PANELİ 7 NİSAN’DA

Milli Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi’nin düzenlediği “Anayasa Referandumu Türkiye’yi Nasıl Etkileyecek” Paneli

1 Nisan Cuma günü saat 19.30’da Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi’nde yapılacak.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın yöneticiliğini yapacağı panelde Arel Üniversitesi Öğretim Üyesi

Prof Dr. Cüneyt Akalın ile Gazeteci Yazar ve eski MHP Milletvekili Nazif Okumuş konuşacak.

Mar 25

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Türk tarihine altın harflerle yazılan  18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitler Günü’nün 102.  yıldönümünü kutlamanın ve mukaddes vatanımız için canlarını seve seve feda eden şehitlerimizin Şehitler Günü’nü idrak etmenin onurunu ve gururunu yaşamaktayız.

Çanakkale Zaferi; Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri dehasının Türk milletince tanındığı  ve Kurtuluş Savaşının ilk meşalesinin tutuşturulduğu bir zaferdir. Bu zafer, Türk milletinin ve ordusunun Balkan Savaşlarında kırılan onurunun ve itibarının iadesidir. Bu zafer,  250 bin vatan evladının kanları ve canları pahasına “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ” gerçeğini bütün dünyaya kabul ettirdiği  büyük bir kahramanlık  destanıdır.  Bu zafer, kahraman Türk askerinin iman ve azminin, metanet ve cesaretinin eseridir.

 

18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ MİLLETİMİZE KUTLU OLSUN. BU ZAFERİ BİZLERE KAZANDIRAN BAŞTA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE SİLAH ARKADAŞLARI İLE TÜM GAZİ VE ŞEHİTLERİMİZİ RAHMET VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Mar 25

Hindistan Türk İmparatorluğu

Ali Kemal GÜL

1526-1858 Arasında tarih sahnesinde yer alan, resmi dili Çağatay Türkçesi ve Urduca olan, Türk hanedan Babürler tarafından yönetilen, yaşadığı yüzyıllarda dünya nüfusunun 1/4 ünü sınırlarında barındıran, farklı din ve dili olan birçok insanı barış içinde bir arada yaşatan bir devlet idi.

Türklerin Hindistan’da görülmeleri milâttan öncesine dayanmakla beraber belli başlı hükümdarlıkları şöyle sıralayabiliriz
.
* Delhi Türk Sultanlığı (1206- 1413)
* Şemsiye Hanedanlığı (1211- 1266)
* Balaban Hanlığı (1266- 1290)
* Kalaç Türkleri (1290- 1321)
* Tuğluklar (1321- 1413)
* BABÜR Devleti (1526- 1858)
* Nizam şahlar (?-1532)
* Kutubşahlar (?- 1636)
* Adil şahlar (?- 1687)

“1526’da Hindistan’da yeni bir devir başladı. Babür’ün liderliğinde Delhi iktidarına yeniden Türkler geçti. 1858’e kadar Kuzey Hindistan’da iktidarda kalan bu hanedanın atası Babür-Şah Moğollardan bahsederken; “Şu uğursuz Moğol yağmacıdır. Yağma yapacak birilerini bulamazsa döner kendi milletini yağmalar” diyecek kadar kendini Moğol’dan ayırmasına, Türkçeyi konuşup, Türk kültürünü temsil etmesine rağmen; batılı yazarlar, Babür’ü ve Babürlüleri Moğol yapmıştır. Babür Türk İmparatorluğu Babür Şah ile başlamış ve Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib Şah ile devam etmiştir. Bugün Hindistan’daki önemli tarihi eserlerin büyük çoğunluğu Babürler dönemine aittir.”
1739 yılında İran tahtını Türkleştiren Afşar hanedanının kurucusu Nadir Şah güçleri tarafından Karnal Savaşı’nda mağlup edilen Babür İmparatorluğu, 18. yüzyılın ortalarından itibaren idari ve ekonomik olarak zayıflamaya başladı. Son imparator Bahadır Şah II’ın sadece şehir üzerinde otoritesi vardı. 1858 yılında bir isyan üzerine bölgeye müdahale eden İngiliz’lerce Babür İmparatorluğu’na son verilerek Hindistan, Büyük Britanya İmparatorluğu’na bağlanmıştır.
Bir büyük Türk imparatorluğu Iranın başındaki öbür Türk hanedan tarafından çöküş sürecine itilmiş, muhtemelen organize bir iç isyanı müteakip de İngiliz emperyalizminin eline geçmiştir.
Yani Çanakkale’den sadece ve sadece 57 yıl önce TAÇ MAHAL gibi bir dünya harikasını inşaa etmiş Hindistan Türk Devleti, İngiliz emperyalizminin elinde can vermiştir.
Bugün Dünyanın her yerine yayılmış Türk nesilleri bunları bilmeli soğukkanlılıkla üzerinde tefekkür etmeli ve gelecek asırların milli projelerini bu projeksiyonlarla aydınlatmalıdır.
Unutulmamalıdır ki 150 yıl önce Hindistan’da bir Türk devleti vardı, şimdi yok ve bu gerçeği ne Türkiye’deki Türkler nede Hindistan’daki Türkler ve namuslu Hint aydınları bilmemektedir.
Milli hafıza, kolektif öfke, pozitif içtimai kin bir cemiyetin istikbali için olmazsa olmazlarıdır.
Not: Türk Tarihini içselleştiremezsen Türk Milletine mensup olmaktan sakınca duyarsın, soysuz kalırsın. Türk çocuğunun milli kimliği ve çağdaşlığı için Türk Milli Eğitiminin temeli Türkçe-Matematik-Tarih derslerinden mürekkep olmalıdır. Diğerleri çağdaşlığı içeren meslek dersleridir.

EY TÜRK TİTRE KENDİNİ BUL!

Eski yazılar «

» Yeni yazılar