Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 22

İman ve Namus Kıratları(!)

A.Kemal GÜL

 

“Komünizm geliyor yaygarasıyla Türkiye’yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak İslami ile bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye olarak kullanan Haçlı Batı, şimdi aynı şeyi ‘Ilımlı İslam’ slogan ve projesiyle yapıyor. Tek fark, Türkiye’nin bu kez, gayri Müslimlere karşı değil, doğrudan doğruya İslam âlemine karşı kullanılmasıdır.
*
Önce, bir numaralı direnç noktası olabilecek değerleri yıkmak, Türkiye’nin omurgasını kırmak lazım. Omurga, Türkiye’yi farklı kılan Kemalist mirastır. Onu işe yaramaz hale sokmak gerekiyor. Onun petrolden daha güçlü olduğu anlaşılmıştır. Petrolün işini bitirdiler ama Kemalist mirasın işini bitiremiyorlar. Bu onları çıldırtıyor.
*
Çare şöyle bulundu: “Sizi model yapacağız” diyerek Türkiye’yi model olmaktan çıkarmak.
İlk iş, Kemalizm’in teorik koruyucu güçlerini, yani akılcı aydınları etkisizleştirmek, ikincisi, Cumhuriyet ordusunu saf dışı etmektir. İki binli yılların başından itibaren subaşlarına oturttukları imanı ve kanı bozukları kullanarak bu projelerinde büyük mesafe aldılar. Bir yandan bunu yapıyorlar, bir yandan da bize “Sizi İslam dünyasına model yapacağız” diyorlar. Ve bu halk sormuyor:
“Bizi İslam dünyasına model yapacaksanız bu modelin kaynağı olan mirasın yaratıcısına neden savaş açmış durumdasınız? Neden Atatürk’ten ve laiklikten vazgeçin diye avazınız çıktığı kadar bağırıyorsunuz?..”
*
İngiliz yazar Andrew Mango oyunun belini, şu sözlerle kırıyor:
“İslam coğrafyasındaki ülkeler tabii ki laik ve demokratik Türkiye’den ders alabilirler. Ama bugünkü Türkiye yerine 1930’ların Türkiye’sine bakarlarsa ve o Türkiye’nin bu hale nasıl geldiğini incelerlerse, kendilerini düzeltecek daha birçok şey öğrenebilirler!..”
*
Atatürk’ü niçin sevmediklerini anlamanıza yardımcı olsun diye bir olayı anımsayalım:
Yıl 1932… Birleşmiş Milletlerin nüvesi veya ilk şekli olan Milletler Cemiyeti kurulmaktadır. Dünyanın bu en büyük uluslar topluluğuna katılmamız için çevresindekiler Atatürk’e telkinde bulunurlar. Cevabı şu oluyor Atatürk’ün:
“Başvurmayı düşünmüyoruz, ama davet ederlerse katılırız!..”
Ve topluluk, 43 üyenin oybirliğiyle Türkiye’yi katılıma davet kararı alıyor. Ve Türkiye, işte bu davet üzerine o topluluğa katılıyor!..
*
Atatürk Türkiye’sinde o idik; bugün ABD ve AB önünde ne olduğumuz belli! Oradan buraya nasıl gelindiğini anlamak için, yine Atatürk’ün sözü bize yardımcı oluyor:
“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün iş ve hareketlerimizle göstermeliyiz!..”
*
Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen kanı bozuk,
beyni uyuşuk dinci hainler bu gerçekleri bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa yazıklar olsun onlara. Bilip de gereğini yapmıyorlarsa lanet olsun onlara!
Haçlı Batı, Türk halkının Atatürk mirasından yararlanmasına seyirci kalır mı? Sen gel de bunu anlat emperyalizmle işbirliğini ‘en büyük keramet’ sayan bilcümle dinci alçaklara. Kadınlarımızın yatak odalarına giren ırz düşmanı Yunan işgalcileri çoktan unuttular; Atatürk’ün içtiği rakıların kadeh çetelesini tutmaya devam ediyorlar. İman ve namus kıratları işte bu!..
*

Merhum Yaşar Nuri Hocanın yazdığı yukarıdaki yazısının isabetli bir örnek olacağını düşündüm.
Merhum hocamızın okuduğum bir kısım kitaplarından anlamaya çalıştığım, özellikle ‘dindarlık nedir’’kavramını açıklarken, anladığımız;

“Dindarlık, dindar olma, kişinin herhangi bir dinî yapıya bağlı olma ve dinin emirlerini gayretle yerine getirme durumu; kişinin mensubu olduğu dine ait inanç, ibadet ve sembollere ilişkin kabul, yoğunlaşma ve meşgul olma derecesi…”
“Din ve dindarlık, kendi irade ve tercihiyle dindar olmayı benimseyen kişiye hayatını nasıl devam ettirmesi gerektiğine dair bir çerçeve çiziyor.”
“Din, baskıyla benimsenemez.”
“Din ve dindarlığı önemseyen samimi dindarlar ciddi sorumluluklar taşır.”
“Müslümanların ve dini temsil makamında bulunanların olumlu ya da olumsuz davranışlarının üreteceği sonuçlar vardır ve bu sonuçlar sadece kendilerini bağlamaz; sergilenecek olumlu davranışların İslâm’a yönelik peşin hükümleri bertaraf etmesi mümkündür; olumsuz tutum ve davranışlar İslâm hakkında asılsız, yanlış, sübjektif kanaatlerin oluşmasına sebep olması da mümkündür.”
İlmî kaynaklardaki tarifler böyle…
Ayet-i kerime: “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır…” (Bakara, 2/256).
Din konusunda araştırma yapanlar, bu ayetin, başka dinden olanlar veya İslâm dinini henüz kabul etmeyenler için gönderildiğini, dine girenlerin ise kaidelere uymaları gerektiğini bilirler.
*
Eğer farkındaysanız, ‘’Rejim değişti, din değnekçileri aldı yürüdü!’’
Çarpıcı bir örnek;
Basından okuyoruz. Ankara Sincan’da bir ilkokulda, okul müdürü kadın öğretmenlerin topuklu ayakkabı giymelerinin dinen caiz olmadığına dair bir metni öğretmenlere okutturuyor, ardından da topuklu ayakkabıların dersin ahengini bozduğuna dair resmî yazı gönderiyor.
Ahenk bozma işin kılıfı.
Din böyle mi anlatılır? İnsanlar böyle mi ikna edilir? Ve sen kimsin? Din âlimi misin? Diyanet görevlisi misin? Nesin sen!
Sen bir yalancısın!
Bahsedilen ayet Nur surenin 31. ayetidir. Tefsirleri okuduğunuzda izahının bambaşka olduğunu göreceksiniz.
Akif’ bu beytini yazarken temaşa ediyordu içinde yaşadığı toplumu:
“Tevekkülün manası hiç öyle değil / Yazık ki beyni örümcekli bir yığın cahil / Nihayet dine oynayarak en rezil oyunu / Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu.”

*

Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslam’ı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilebilir.

Hür ve yaratıcı düşünceyle, bu coğrafyada / kadim ülkemiz ANADOLU da ayakta kalmamızın ön şartlarından biri de, güçlendirilmiş üreten ekonomisiyle, demokratik kurumlarıyla ‘’gerçek demokratik rejimi’’le huzura kavuşabileceğimizin ön şartı olacaktır.

Türk milletinin güçlü iradesiyle, özgür ve bağımsız iradeye dayanan ‘’Yasama-Yargı-Yürüme’’ erglerinin hâkim olduğu demokrasi yeniden ülke yönetimine hâkim olacaktır elbette.

Üniter yapımızla hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistemin, laik cumhuriyetimizin, Atatürk ilke ve inkılâplarının her durumda hâkim olacağından şüphemiz yoktur.

Ağu 18

Milli Şehitlerimizden Nusret Bey…

Mustafa E. ERKAL

Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği şeklindeki haksız iddialarla daha önce beraat etmiş olmasına rağmen, Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in dış ve yerli işbirlikçilerinin ihaneti ile baskılarla 10 Nisan 1920 tarihinde Beyazıt’da nasıl idam edildiğini artık biliyoruz. Rahmetli Atatürk aziz şehidimizi verdiği teklifle milli şehit ilan ettirmişti.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Hükümetleri işgalcilerin baskısı altına girmişti. Aynen yakın geçmişte devletin değişik kademelerine nasıl ki dıştan kumandalı FETÖ terör çetesi yerleştirilmiş ve vatan evlatlarına düzmece iddianame, sahte belge, gizli yalancı şahitlerle kararları önceden belli Silivri mahkemelerinde işkence çektirilmişse; ülke darbe ve işgal teşebbüsünün eşiğine getirilmişse; o dönemde de benzer bir durum vardı. İngilizlere yaranarak iktidarda kalabilen, hükümetler kuran, ihanetin odağı Damat Ferit Hükümeti Urfa mutasarrıfı değerli vatan evladı Nusret Bey’i aynen Kemal Bey gibi gözüne kestirmişti. Rahmetli Nusret Bey de Beyazıt meydanında 5 Ağustos 1920 tarihinde idam edilmişti. Ancak ipi çekilen ve varlığı çoktan ortadan kalkmış olan aslında Osmanlı’nın kendisidir. Bütün şehitlerimiz rahmetle anmak, unutmamak ve genç nesillere öğretmek bizlerin asıl görevidir. Şehitlerimiz olduğu için dün ve bugün bizler varız. Yarın da iç ihanetlere ve dış oyunlara karşı yine var olacağız. Ne mutlu Türk’üm diyene…

Ağu 18

Kiralık Kalemler!

A.Kemal GÜL

ATATÜRK ve Türk İnkılâbı, Milli Mücadele’nin başından itibaren yabancı yazarların dikkatını çekmiş, bu konuda eser yazılmıştır. Yabancı yazarlar, yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da Atatürk’ten hayranlık ve takdir duygularıyla söz etmişler, yazılarında eserinin değeri ve büyüklüğü karşısında düşünce ve duygularını dile getirmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bütün batılı ülkelerin ilgi odağı olmuş bir olgudur. Örneğin; Amerikalı asker diplomat General Shell, ‘’Mustafa Kemal, çağımızda henüz hiç kimsenin geçemediği büyük ve yetenekli bir adamdır…’’Bütün ulusların büyük adamları vardır. Fakat modern Türkiye’de Atatürk’e gösterilen derin saygıyı benzer bir şeyin başka bir yerde bulunacağından şüpheliyim. O, Ebedi Önderdir’’ifadesiyle Atatürk’e olan hayranlığını belirtti.ve çekmeye  de devam etmektedir.

Bilindiği gibi Atatürk ile ilgili birçok dilde  yayın yapılmıştır. Atatürk önderliğinde verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasında kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye dışında, özellikle de bağımsızlık savaşı veren ve batılı anlamda bir toplum oluşturma uğraşısı içinde olan ulusların ilgisini hep çekmiştir

*

Gündemlerde sıklıkla üzerinde konuşulan ve  maalsef Atatürkçülerin bir kısmı da gidişatı “Humeyni devrimi” veya “Mursi rejimi” kurulması öncesinde gelişen olaylara benzetiyor  olması,  2021 yılında Türkiye’nin büyük olaylar yaşayacağını, ya kuruluş yörüngesine döneceğini ya da en geç 2022’de “Osmanlı İslâm Cumhuriyeti”ne dönüşeceğini öngörüyor. Öyle ki Ayasofya’dan sonra kayıp olan Yavuz Sultan Selim‘in “hilafet kaftanı”nın dahi bu iş için kullanılacağı uyarısında bulunanlar var.

Bu öngörüde bulunanlar depolardan kaybolan çeşitli çaplardaki 250 bin silahı, Suriye’den gelen göçmenler arasındaki teröristleri, ilahiyatçıların hukuk fakültelerine hâkim olmaya başlamasını delil olarak gösteriyor.

*

Toplumsal yozlaşmaya sebep olan uygulamalar konusunda zaman zaman iktidarı eleştirse de Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit’teki yazısında “Sadece hilafet değil Osmanlı Milletler Topluluğu olacak” diyerek projenin isim babalığına soyundu.

Dilipak, “Bu konu sadece Müslümanlarla sınırlı kalmayacak. Ortodoks birliği de kurulacak. Üniversitelerini, bankalarını da kursunlar. Süryani Patrikliğini Hz. Ömer kurdu, Ermeni Patrikliğini Fatih kurdu. Fatih Rum Ortodoks Patrikliğinin de başıdır. Osmanlı dediğimiz onun içinde bir Ortodoks dünyası var. Sadece Hilafet, ya da Ortodoks Cemaatinin daimi temsilcilik Konsülü değil, bir de Osmanlı Milletler Topluluğu olacak.” diye yazdı.

Ahmet Taşgetiren ise “Nasıl bir ajanda?” başlıklı yazısında, “Ayasofya neden şimdi?” diye sordu ve “Tayyip Bey, bundan sonra siyasi hayatında yapmayı hedeflediği şeyleri birer birer yapacak. Tayyip Erdoğan öyle başlıklar açacak ki, Millet İttifakı’nın paydaşları ister istemez birbirinden ayrışacak” diye bir kulis bilgisine yer verdi.

Karşı çıkanların en solundaki TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan‘ın tespiti de bu yönde:

“İktidarın Ayasofya’yı cami olarak ibadete açması muhalefete dönük bir operasyondur. Hükümet, muhalefet blokunun Türkiye’nin laik duyarlılığı olan toplumsal kesimlerinden vazgeçmesini istiyor. Muhalefetin milliyetçi ya da İslamcı kanatlarının Erdoğan’la uzlaşmaları daha kolay olduğu gibi sert bir mücadelede dağılmaları da daha büyük olasılık… Mevcut muhalefet bloku bu kuşatmanın bizzat parçasıdır.” dedi.

Taşgetiren, Sabah gazetesinde Okan Müderrisoğlu‘nun “Öyle anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanı, farklı tarihlerde müzakereye açtığı lâkin konjonktürün gereğini veya o an memleketin aciliyet kazanan işlerini gözeterek arka plana ittiği bazı hassas konuları, zamanın ruhunu da dikkate alarak bir kez daha ele almanın, olgunlaştırmanın arifesinde. tespitine ve Fehmi Koru’nun yazılarına da atıfta bulunarak “Bunların sırf ‘iç siyasi hesap’la bağlantılı olması imkânsız gibi gözüküyor. Bakalım hangi başlıklarla sıcak iklimlere doğru yol alacağız?” diye sordu.

Müderrisoğlu, daha sonra, “200 yılın reformu” başlıklı yazıyla, projenin nasıl uygulanacağını da yazdı.

*

Türkiye’nin hangi sıcak iklime doğru gittiği konusunda yabancıların da bir tespiti var.

Würzburg Üniversitesi’nin yaptığı, 175’i aşkın ülkedeki yönetim şekilleri ve demokrasi kalitesindeki değişimleri mercek altına alan araştırmada Türkiye “ılımlı otokrasiler” arasında yer aldı! Ucu açık!

Bu projeler, “Türk devletini sona erdirmek” demektir ve mevcut Anayasa’yı ortadan kaldırmayı gerektirir. Bu yapılanlar, mevcut hukuk sistemine göre adım adım darbe demektir!

*

Satılık kalemler var ldukça bu tür saçmalıkları okumaya devam edeceğiz sanırım;

Kurtuluş Savaşlarının yaşandığı Zafer ay 30 Ağustos’ tan bir kesit;

Önce Yunan ordusuna karşı kazanılan Büyük zaferin kazanıldığı yer Dumlupınar’ a gidelim ve ziyaret eden herkesin 8 yaşındaki şehit yavrularımızın mezar taşlarını gördükten sonra gözyaşlarını tutamadıkları şehitlikteki bir anıtın önünde durup, üzerindeki kitabeyi okuyalım:

’Bu anıt, oğlu Mehmet 8 yaşında iken, 1912 yılında, Balkan Savaşı’na katılıp Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya Savaşları’nda cepheden cepheye 11 yıl koşarak çarpışan, Doğu Cephesi’nde Kurtuluş Savaşı’na katılan ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde, 19 yaşındaki Alay Sancaktarı oğlu ile karşılaştıktan sonra, 31 Ağustos günü şehit düşen Çetmili Kara Ali Çavuş’un muhteşem destanıdır.

Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de, 9 Eylül’de İzmir’e giren birliğin başında şehit olmuştur.

Yüce kahramanları minnet ve şükranla anıyoruz…’’

*

Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:

…Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri

Çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.

Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

*

Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım;

‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

*

İlber Ortaylıdan bir alıntıyla konuyu tamamlayalım:

“30 Ağustos, Başkumandanlık Muharebesi’nin kazanıldığı, Yunan ordularının dağınık olarak ricata başladığı gündür. 30 Ağustos, Anadolu’dan asla çıkmayacağımızın belgesidir. Birçok ülkede böyle bir tarihî gün yoktur; böylesine değerli bir zafere sahip olanlar da her zaman kutlar.”

*

Bu ülkein bağımsızlığını kazanmasının ardından, üniter yapısıylahukukun üstünlüğüne dayanan Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu o muhteşem Kuvayı Milliyenin önderliğini üstlenen devrimci Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün arkasında, Kurduğu Laik Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğ var oldukça, Türk aydını var oldukça, aydınTürk milleti var oldukça;Yeni Osmalıcılık adı altında işlenen kirli fikirlerin, tecrübe edilmiş kirli odakların, satılmış kiralık kalemlerin emelleri daima hüsrana uğrayacağından şüphemiz yoktur.

Tem 14

Tavizci Siyasetten Vazgeçelim

Mustafa E.ERKAL

Ülkemizde tavizci siyasetin çok yönlü sorunlar yarattığı ortaya çıkmıştır. Zaman zaman akıl almaz ve büyük hayale dayalı vaatlerde bulunulur. Çoğu kere bunları gerçekleştirmek de mümkün olmaz. Ancak 2000’li yıllarda doğrudan veya dolaylı vaatler biraz değişti. Siyasi çıkarlar uğruna ülkenin birlik ve bütünlüğünden tavizler verilir oldu. Hele AB – Türkiye ilişkileri taviz üzerine taviz ortaya çıkardı. Bizim hayali AB üyeliğine çok istekli olduğumuz görülünce hiçbir ortak adaya uygulanmayan talepler ortaya çıktı. Öyle bir maceraya kapıldık ki; çözüm, barış süreci ve açılımlar birbirini takip etti. Etnikçi siyaset bütüncü siyasetin önüne geçti. Neredeyse demokrasi teröre yenik düşürülüyordu. Terör örgütü ile müzakere değil; ancak hukuk devleti içinde mücadele edilebileceğini biraz geç öğrendik. Anayasa çalışmalarında milli kimliği etnik çağrışım yapar diyerek devre dışı bırakma denemeleri yaptık. Daha birçok tehlikeli oyunların içine girdik. Ancak kurulan yeni partilerin programları incelendiğinde bu yanlışların ve kötü alışkanlıkların sürdüğü görülmektedir. Maalesef marjinal birtakım iddia ve görüşler genel kabul görmüş gibi ele alındı. Türkiye etnik parselleme yoluyla daha iyi bütünleşebileceği zannedildi. Sosyal doku çok zedelendi. Birliktelikler değil farklılıklar kutsallaştırıldı.

Ülkenin dertlerine deva olmak için ortaya çıkmış olan asıl ilgi alanı ekonomiyi aşamayan bir siyasi partimizin programını biraz gözden geçirdik. Programı okurken Türk Milletine yabancı, ülkenin sosyal dokusuna çarpık bir bakış açısı açıkça ortaya çıktı. Sözde bazı yabancı dostlarımızın kitapları ile bazı siyasilerin görüşleri pek farklı değil… Graham Fuller’in Yeni Türkiye kitabı ve diğer sözde bazı yabancı dostlarımızın tavsiyeleri anlaşılan ihmal edilmemiş!. Onlar kendi çıkarları açısından nasıl bir Türkiye olmalı sorusunun cevabını kendi açılarından verebilirler; iyi de siz T.C. vatandaşı ve ülkeyi yönetmeye talip siyasiler olarak ne düşünüyorsunuz? Programı yazarken genelde ekonomi dışında hangi sosyolojik araştırmaya, çalışmaya dayanıyorsunuz.

Etnik gruplar içinde marjinal seviyede kalan bölücü, ayırımcı parçalar olabilir. Bunları hangi gerekçe ve verilere göre genelliyorsunuz? Mesela bütün Kürtler iç ve dış kışkırtmalara, bir dönem AB’nin yoğun gayretlerine ve sözde dost bildiklerimizin yönlendirme çabalarına rağmen, aynı görüşteler mi? Neden “Bizi ayrı tanıyın” gibi talepleri olmamasına rağmen, eşit vatandaşlık yerine bazılarına programda pozitif ayrımcılık ihtiyacı duyulur? “Tanıma” nedir; ne değildir acaba biliniyor mu? Anayasamız neden hesaba katılmaz? Kuruluşundan bugüne Türkiye etnik gruplar koalisyonu veya havuzu olmamıştır. Türk Milleti bazılarına göre milletleşemeyen, milletleşme sürecinde mesafe alamayan bir kalabalık veya sürü mü? Farklı siyasi görüşleri olsa da ortak milli müşterekleri ve idealleri yok mu?

Mesela, Kürtleri yanlış bir şekilde bütün olarak devletiyle sorunlu görmenin adıdır Kürt sorunu. Bu bir bilgi noksanlığı olamaz. Olsa olsa kendini birilerine kullandırarak yükselebilmek arzusu ve dolduruşa gelmektir. Kültürel haklar ayırım yapmadan bütün vatandaşlar için geçerlidir. Şu etnik gruba veya toplum kesitine bu hakları tanıyıp diğer vatandaşlara ve çoğunluğa tanımamak anlamlı olamaz. Kültürel haklar Devletin milli ve üniter yapısı bozulmadan verilmiştir ve verilebilir; ancak tanıma adı altında egemenliğe ortak arama yolu her ciddi devlette kapalıdır. Türkiye terörle mücadelesini bundan yapıyor. Türk Milletine mensubiyet hisseden, milli kimliğini mahalli kimliği ile rakip görmeyen kime senin milli kimliğin Türk değil denmiş ve dışlanmıştır?

Unutulmamalıdır ki, Kürt sorunu, Kürtlerin değil; dün Osmanlı’ya bugün de T.C.’ye karşı onları kullanmış olanların, yabancılaşmış ve devletiyle başkaları adına kavgalı bazı sözde aydınların ve sıkışınca yabancı ülkelere sığınan işbirlikçilerin müzmin sorunudur. Siyasete yeni atılmak veya mevcut bir kitle partisinden ayrılarak yeni parti kurmak kolay değildir ve çok büyük dikkat gerektirir.

Haz 08

Türkiye Toplumu (!)

A.Kemal GÜL

 

Rönesans ve reform hareketleri, Batı’da skolâstik düşünceyi yıkarken, Osmanlı’da aynı dönemlerde dini eğitim daha fazla ağırlık kazanmıştır. 1454’te Almanya’da matbaa bulunmuş ve Batı’da okur-yazar olanlar bilimsel eserlere kolayca ulaşmıştır. Osmanlı ise matbaayı yasaklamış ve ancak Almanya’dan 300 yıl sonra izin vermiştir

 

Osmanlı Devleti, bütün bu sıkıntılara uğramış olmasına rağmen, 18. Yüzyıldan sonra dahi, sürekli küçülmek ve zayıflamakla beraber, bir buçuk yüzyıl kadar daha yaşayabilmiş ve çöküşü sıralarında bu devletin esas unsuru olan Türklüğün harikulade hayatiyeti, parçalanarak dağılmış imparatorluğun içinden taze ve güçlü bir devletin doğması için yeterli olmuştur.

Her millet geçmişini iyi bilmek ve önem vermek zorundadır. Osmanlı Türkiye’nin geçmişidir. Ancak bugünü Atatürk ve demokratik-özgür Türkiye’dir.

Özetlersek; 19 Mayıs 1919, yüzyıllardır bastırılan bir kimliğin ortaya çıkması ve Türk kimliğinin, kendi kurduğu devlete egemen olan, ikinci sınıf vatandaş olmayan bir noktaya taşınması açısından da çok önemli. Vahdettin Mondros’ta ‘’Hilafet- i Celile’nin, Saltanat-ı Seniye’nin muhafazasını gerçekleştirmek için buradayız derken; Kuvayı Milliyeyı oluşturan kadronun öncülerinden Mustafa Kemal’ın önderliğinde kurulan  ‘Kurucu Meclis’in aldığı kararlar eksenide Mustafa Kemal, asıl unsuru Türk ağırlıklı Anadolu halkından oluşturduğu kuvvetlerle;zamanın Emperyalist güçlerince desteklenen işkâlcı  Yunanan ordusuna karşı verdiği kurtuluş savaşılarını başarıyla kazanarak, vatan toprağını korumuş, işgal edilmesini önlemiştir ve bağımsız, bağlantısız  milli bir devletTürkiye Cumhuriyetini kurmuştur.

Kurtuluş savaşı, mazlum milletler coğrafyasında, yani ezilen dünyada ilktir. Dahası bu Ulusal Kurtuluş Savaşı bir meclis idaresinde yürütülmüş ve büyük bir zaferle taçlanmıştır. Kurulan bu yeni devlet, emperyalist değil; karma ekonomiyi, sanayileşmeyi bütüncül kalkınmayı benimsemiş ve halkçı ekonomiyi esas alan bir ekonomik politika üzerinde temellendirilmiştir.

Milli Mücadeleden bahsettiğimizde aslında tabandan tavana, yerelden ulusala bir örgütlenmeden bahsediyoruz.

*

Bilindiği gibi;   Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulunun açıklamasında yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir.

Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

 

Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar

Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

 

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklaması art niyet içermektedir, FETO zihniyetine hizmet etmektir.

Soyumuz sopumuz ne olursa olsun hepimiz aynı siyasi kimliğin parçasıyız. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, işte o milli kimliktir, o halktır, o halka da Türk Milleti denilmektedir.’’
Evet, bu durum, öngörüsüz ve talihsiz bir şekilde başlatılan ve adına ‘’çözüm süreci’’denen ihanet sürecinin verdiği cesaretle ırkçılığa ve ayrımcılığa yönelik yıkım projesine yüksek perdeden gafil sorumlulaca hizmet etmektir
Ümit edelim; beyinlerinin arkasında yerleşmiş dış patentli Federasyon imajını öne çıkararak seçmeni manipüle eden söz konusu bu muktedirler gerçek manada

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadrosunun hedeflerini, ana felsefesini kavramış olsunlar.

 

 

 

 

 

 

 

Haz 10

Tarih, Millet ve Dil

 Halil ALTIPARMAK

Pat diye soruyorum;

Tarih nedir?

Elbette, bu soruya çok çeşitli cevaplar verilebilir. Ancak, Kendi ölçülerim, tecrübem, bilgilerim ve değerlendirmelerim ışığında bir cevap vermek istiyorum: TARİH, GEÇMİŞİ ANLATAN GELECEKTİR.

O halde, Tarih bilmeden, geleceği kuramazsınız.

Böyle bir girişi ne için yaptım?

Önce, aşağıdaki yazıyı bir okursanız, ne için yazdığımı daha iyi anlatabileceğim, zannederim.

“Düstûr-u mükerrem, müşir-i mufahham; nizam-ül-âlem, müdebbi-ül-umûr-il-cumhur bil fikr-i-sâkib, mütemmim-i mehâmül-enâm, bir-rey-i sâib, mümehhid-i bünyan-ı devlet-i vel ikbâl, müşeyyid-i erkân-ı saadet-i vel iclâl, el mahfuf-i bis-sunuf-i avatif-i melikil âlâ, asakir-i nizamiyem müşiranından zaptiye müşürü olub birinci rütbe Mecidî ve ikinci rütbe Osmanî nişan-ı zîşanlarını haiz ve hâmil olan vezirim İzzet Paşa deâmellâhutaâlâ izlâlehu ve emir-ül ümeray-ı kirâm, bebîrül küberay-ül fihâm, zülkadr-i vel ihtirâm, sahib-ül izzi vel ihtişâm, elmuhtassı bimezidi inayet-il melik-il alâ Rumeli Beylerbeyliği pâyelûlarından Kıbrıs ceziresi mutasarrıfı ve Mecidî nişan-ı zişânının ikinci rütbesinin haiz-i hâmili Veysi Paşa damet meâlihi ve kidvetün nüvab-ü müteşerrin Magosa Naibi mevlanâ zîde ilmihu, tevki-i refi-i hümâyunum vasıl olacak malûm ola ki İbret gazetesinin muharriri Kemal Beyin bazı neşriyatı muzırraya iptidarı cihetiyle te’dib-ü terbiyesi lâzım gelmiş olduğundan kendisinin liecelütte’dib Magosa kalesinde kal’abend olmak üzere Kıbrıs’a tard-u nefyi hususuna emr-ü irade-i aliyyem müteallik olmuş olmağın, sen ki zaptiye müşiri-i müşarinülileyhsin, mumaileyhi memuru mahsusa terfikan kalebend olmak üzere hemen Kıbrıs ceziresine nefyi irsâle sarfı refiyyet eyliyesin. Ve, siz ki mutasarrıfı müşâr ve naib-i mumaileyhemâsınız, vusülünde merkumu kalebend olarak meks-ü ikamet ve mahalli ahara hareketine irade-i ruhsat olunmayub her halde firardan muhafazasına begayet i’tina ve dikkat ve bilâ ferman itlâkından münâcebet ve vusülünü dersaadetime tahrir-ü iş’ara mübaderet eyliyesiz. Tahriren fi yevm-il hâdî aşer min şehr-i safer-il hayr lisenet-i tisîne ve mieteyni elf.”

Bu yazı, 25 Haziran 1861 yılında, kardeşi Abdilmecit’in VEREMDEN(?) vefatı üzerine Padişah olan Abdülaziz’in bir Fermanı. Yani, Saray’ın günlük, sıradan işlerinden biri ve yaklaşık sadece yüz elli yıl önce.

Bu ferman, Zaptiye Bölük Ağası Süleyman Ağa tarafından Zaptiye Nazırı İzzet Paşaya gönderilecek. Nazır da, bu Ağayı Namık Kemal’i Magosa’ya sürgüne götürüp teslim etmek üzere görevlendirecek.

Peki, Türk Milleti, bu yazıdan ne anladınız?

Peki, Devletimizin Sarayında böyle yazılırken, Türk insanı evinde, çarşıda, pazarda, günlük yaşantısında böyle mi konuşuyordu? Hatta, Saray’da yaşayanlar bile günlük yaşantılarında böyle mi konuşuyorlardı?

Türk Milleti, böyle uydurulmuş Osmanlıca denen dili değil, kendi asırlardan beri kullandığı dilini, TÜRKÇESİNİ kullanıyordu.

Peki, Türk Milleti bu yazıyı anlıyor muydu?

ASLA, ASLA!

Peki, Millet’e rağmen böyle yazmak neden?

Takdir Türk Kamuoyu’nun!

Şu kadarını söyleyeyim:

Diyorum ki, Osmanlı SARAYI, ASLÎ UNSURUNDAN KOPTUKTAN SONRA, Devlet, adeta ikili düzen içerisinde görünmeye başlamıştır.

Bir tarafta, Osmanlı Sarayı, bir tarafta ise, Türk Milleti.

Yani, Saltanat kaldırılınca, Cumhuriyet kurulunca, Harf değişimi olunca Türk Milleti cahil filan kalmamış, tam tersi olmuştur.

Ağu 11

Milli Şehitlerimizden Nusret Bey…

Mustafa E. ERKAL

Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği şeklindeki haksız iddialarla daha önce beraat etmiş olmasına rağmen, Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in dış ve yerli işbirlikçilerinin ihaneti ile baskılarla 10 Nisan 1920 tarihinde Beyazıt’da nasıl idam edildiğini artık biliyoruz. Rahmetli Atatürk aziz şehidimizi verdiği teklifle milli şehit ilan ettirmişti.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Hükümetleri işgalcilerin baskısı altına girmişti. Aynen yakın geçmişte devletin değişik kademelerine nasıl ki dıştan kumandalı FETÖ terör çetesi yerleştirilmiş ve vatan evlatlarına düzmece iddianame, sahte belge, gizli yalancı şahitlerle kararları önceden belli Silivri mahkemelerinde işkence çektirilmişse; ülke darbe ve işgal teşebbüsünün eşiğine getirilmişse; o dönemde de benzer bir durum vardı. İngilizlere yaranarak iktidarda kalabilen, hükümetler kuran, ihanetin odağı Damat Ferit Hükümeti Urfa mutasarrıfı değerli vatan evladı Nusret Bey’i aynen Kemal Bey gibi gözüne kestirmişti. Rahmetli Nusret Bey de Beyazıt meydanında 5 Ağustos 1920 tarihinde idam edilmişti. Ancak ipi çekilen ve varlığı çoktan ortadan kalkmış olan aslında Osmanlı’nın kendisidir. Bütün şehitlerimiz rahmetle anmak, unutmamak ve genç nesillere öğretmek bizlerin asıl görevidir. Şehitlerimiz olduğu için dün ve bugün bizler varız. Yarın da iç ihanetlere ve dış oyunlara karşı yine var olacağız. Ne mutlu Türk’üm diyene…

Ağu 11

Kiralık Kalemler!

A.Kemal GÜL

ATATÜRK ve Türk İnkılâbı, Milli Mücadele’nin başından itibaren yabancı yazarların dikkatını çekmiş, bu konuda eser yazılmıştır. Yabancı yazarlar, yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da Atatürk’ten hayranlık ve takdir duygularıyla söz etmişler, yazılarında eserinin değeri ve büyüklüğü karşısında düşünce ve duygularını dile getirmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bütün batılı ülkelerin ilgi odağı olmuş bir olgudur. Örneğin; Amerikalı asker diplomat General Shell, ‘’Mustafa Kemal, çağımızda henüz hiç kimsenin geçemediği büyük ve yetenekli bir adamdır…’’Bütün ulusların büyük adamları vardır. Fakat modern Türkiye’de Atatürk’e gösterilen derin saygıyı benzer bir şeyin başka bir yerde bulunacağından şüpheliyim. O, Ebedi Önderdir’’ifadesiyle Atatürk’e olan hayranlığını belirtti.ve çekmeye  de devam etmektedir.

Bilindiği gibi Atatürk ile ilgili birçok dilde  yayın yapılmıştır. Atatürk önderliğinde verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasında kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye dışında, özellikle de bağımsızlık savaşı veren ve batılı anlamda bir toplum oluşturma uğraşısı içinde olan ulusların ilgisini hep çekmiştir

*

Gündemlerde sıklıkla üzerinde konuşulan ve  maalsef Atatürkçülerin bir kısmı da gidişatı “Humeyni devrimi” veya “Mursi rejimi” kurulması öncesinde gelişen olaylara benzetiyor  olması,  2021 yılında Türkiye’nin büyük olaylar yaşayacağını, ya kuruluş yörüngesine döneceğini ya da en geç 2022’de “Osmanlı İslâm Cumhuriyeti”ne dönüşeceğini öngörüyor. Öyle ki Ayasofya’dan sonra kayıp olan Yavuz Sultan Selim‘in “hilafet kaftanı”nın dahi bu iş için kullanılacağı uyarısında bulunanlar var.

Bu öngörüde bulunanlar depolardan kaybolan çeşitli çaplardaki 250 bin silahı, Suriye’den gelen göçmenler arasındaki teröristleri, ilahiyatçıların hukuk fakültelerine hâkim olmaya başlamasını delil olarak gösteriyor.

*

Toplumsal yozlaşmaya sebep olan uygulamalar konusunda zaman zaman iktidarı eleştirse de Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit’teki yazısında “Sadece hilafet değil Osmanlı Milletler Topluluğu olacak” diyerek projenin isim babalığına soyundu.

Dilipak, “Bu konu sadece Müslümanlarla sınırlı kalmayacak. Ortodoks birliği de kurulacak. Üniversitelerini, bankalarını da kursunlar. Süryani Patrikliğini Hz. Ömer kurdu, Ermeni Patrikliğini Fatih kurdu. Fatih Rum Ortodoks Patrikliğinin de başıdır. Osmanlı dediğimiz onun içinde bir Ortodoks dünyası var. Sadece Hilafet, ya da Ortodoks Cemaatinin daimi temsilcilik Konsülü değil, bir de Osmanlı Milletler Topluluğu olacak.” diye yazdı.

Ahmet Taşgetiren ise “Nasıl bir ajanda?” başlıklı yazısında, “Ayasofya neden şimdi?” diye sordu ve “Tayyip Bey, bundan sonra siyasi hayatında yapmayı hedeflediği şeyleri birer birer yapacak. Tayyip Erdoğan öyle başlıklar açacak ki, Millet İttifakı’nın paydaşları ister istemez birbirinden ayrışacak” diye bir kulis bilgisine yer verdi.

Karşı çıkanların en solundaki TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan‘ın tespiti de bu yönde:

“İktidarın Ayasofya’yı cami olarak ibadete açması muhalefete dönük bir operasyondur. Hükümet, muhalefet blokunun Türkiye’nin laik duyarlılığı olan toplumsal kesimlerinden vazgeçmesini istiyor. Muhalefetin milliyetçi ya da İslamcı kanatlarının Erdoğan’la uzlaşmaları daha kolay olduğu gibi sert bir mücadelede dağılmaları da daha büyük olasılık… Mevcut muhalefet bloku bu kuşatmanın bizzat parçasıdır.” dedi.

Taşgetiren, Sabah gazetesinde Okan Müderrisoğlu‘nun “Öyle anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanı, farklı tarihlerde müzakereye açtığı lâkin konjonktürün gereğini veya o an memleketin aciliyet kazanan işlerini gözeterek arka plana ittiği bazı hassas konuları, zamanın ruhunu da dikkate alarak bir kez daha ele almanın, olgunlaştırmanın arifesinde. tespitine ve Fehmi Koru’nun yazılarına da atıfta bulunarak “Bunların sırf ‘iç siyasi hesap’la bağlantılı olması imkânsız gibi gözüküyor. Bakalım hangi başlıklarla sıcak iklimlere doğru yol alacağız?” diye sordu.

Müderrisoğlu, daha sonra, “200 yılın reformu” başlıklı yazıyla, projenin nasıl uygulanacağını da yazdı.

*

Türkiye’nin hangi sıcak iklime doğru gittiği konusunda yabancıların da bir tespiti var.

Würzburg Üniversitesi’nin yaptığı, 175’i aşkın ülkedeki yönetim şekilleri ve demokrasi kalitesindeki değişimleri mercek altına alan araştırmada Türkiye “ılımlı otokrasiler” arasında yer aldı! Ucu açık!

Bu projeler, “Türk devletini sona erdirmek” demektir ve mevcut Anayasa’yı ortadan kaldırmayı gerektirir. Bu yapılanlar, mevcut hukuk sistemine göre adım adım darbe demektir!

*

Satılık kalemler var ldukça bu tür saçmalıkları okumaya devam edeceğiz sanırım;

Kurtuluş Savaşlarının yaşandığı Zafer ay 30 Ağustos’ tan bir kesit;

Önce Yunan ordusuna karşı kazanılan Büyük zaferin kazanıldığı yer Dumlupınar’ a gidelim ve ziyaret eden herkesin 8 yaşındaki şehit yavrularımızın mezar taşlarını gördükten sonra gözyaşlarını tutamadıkları şehitlikteki bir anıtın önünde durup, üzerindeki kitabeyi okuyalım:

’Bu anıt, oğlu Mehmet 8 yaşında iken, 1912 yılında, Balkan Savaşı’na katılıp Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya Savaşları’nda cepheden cepheye 11 yıl koşarak çarpışan, Doğu Cephesi’nde Kurtuluş Savaşı’na katılan ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde, 19 yaşındaki Alay Sancaktarı oğlu ile karşılaştıktan sonra, 31 Ağustos günü şehit düşen Çetmili Kara Ali Çavuş’un muhteşem destanıdır.

Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de, 9 Eylül’de İzmir’e giren birliğin başında şehit olmuştur.

Yüce kahramanları minnet ve şükranla anıyoruz…’’

*

Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:

…Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri

Çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.

Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

*

Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım;

‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

*

İlber Ortaylıdan bir alıntıyla konuyu tamamlayalım:

“30 Ağustos, Başkumandanlık Muharebesi’nin kazanıldığı, Yunan ordularının dağınık olarak ricata başladığı gündür. 30 Ağustos, Anadolu’dan asla çıkmayacağımızın belgesidir. Birçok ülkede böyle bir tarihî gün yoktur; böylesine değerli bir zafere sahip olanlar da her zaman kutlar.”

*

Bu ülkein bağımsızlığını kazanmasının ardından, üniter yapısıylahukukun üstünlüğüne dayanan Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu o muhteşem Kuvayı Milliyenin önderliğini üstlenen devrimci Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün arkasında, Kurduğu Laik Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğ var oldukça, Türk aydını var oldukça, aydınTürk milleti var oldukça;Yeni Osmalıcılık adı altında işlenen kirli fikirlerin, tecrübe edilmiş kirli odakların, satılmış kiralık kalemlerin emelleri daima hüsrana uğrayacağından şüphemiz yoktur.

Haz 23

Ahde Vefa

Ruhittin SÖNMEZ

“Ahde vefa” (söze bağlılık) ahlakın ve hukukun temel ilkelerinden biridir. Romalıların “pacta sunt servanda” olarak ifade ettikleri ahde vefa ilkesi uyarınca kişi, serbest iradesi ile verdiği sözlerle bağlıdır.

Özel veya tüzel kişilerin aralarında yaptıkları sözleşmelerin geçerliliği ve bağlayıcılığı ahde vefa ilkesine dayanmaktadır.

Ahde vefa ilkesi Türk Borçlar Kanunu’na, dolayısıyla borçlar hukukuna da, temel teşkil etmektedir. Fransız Medeni Kanununda bu kavramla ilgili yer alan ifade çok güçlüdür: “Kanuna uygun olarak yapılan sözleşmeler, onları yapanlar için kanun yerine geçer. Bunlar sadece onların karşılıklı rızasıyla değiştirilir veya sona erdirilir.”

Ahde vefa ilkesi uluslararası hukukun ve uluslararası antlaşmaların da temel taşlarından biridir. Bu ilkeye göre “Bir devlet, diğer bir devlete antlaşma kapsamında bir taahhütte bulunmuşsa, bulunduğu taahhüdü yerine getirmelidir.”

1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 26. maddesinde ahde vefa ilkesi açıkça “yürürlükteki her antlaşma tarafları bağlar ve iyi niyetle uygulanmalıdır” ibareleri ile tanımlanarak kabul edilmiştir.

Bu kuralın bağlayıcı niteliği, iyi niyet ilkesine ve tarafların imzaladıkları an(t)laşmaların kurallarını kendi iradeleri ile kabul etmiş olmalarına dayanmaktadır.

Ahde vefa ilkesi temel bir genel hukuk ilkesi olmakla birlikte aynı zamanda bir ahlak kuralıdır. Verilen sözü tutmamak ahlaksızlıktır.

****

İslami açıdan da ahde vefa dinin bir emridir. Vefasızlık edip ahdini bozmak, verdiği sözü tutmamak ise haramdır.

Herhangi bir şeyi yapmak için söz verip de o şeyi yapmayan kişiye “Ğâdir” (vefasız) denir. Vefasızlık ise münafıklık alâmetlerindendir. Bu gibilere Allah lanet etmektedir.

“Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin.” (Maide: 1) ; “Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin.” (Nahl: 91) ; “… Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra: 34)

Bu gibi ayetler ve çok sayıda hadislerde hem kişiler arası sözleşmelerde ve hem de Allah ile kul arasındaki akitlerde verilen sözün tutulması emredilmektedir:

“Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde, vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”(Fetih: 10)

“Dört şey kimde bulunursa, o kişi münafık olur: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder, bir şey söylediği zaman yalan söyler, ahitleşince sözünde durmaz, (bir kimse ile) hasımlaşınca haktan/adaletten ayrılır.” (Müslim)

************************************

DEVLET ADAMLARI VERDİKLERİ SÖZÜ TUTMALIDIR

Bir an için “ahde vefa ilkesinin” dünyadan kalktığını düşünün. Ahlak, hukuk, devletler, ticari ve sosyal ilişkiler çöker.

Bu ilke özellikle devleti yönetme erkini ele geçiren siyasetçilerde en aranması gereken özellik olmalıdır. (Makyavel ve Hitler’in Propaganda Bakanı Göbels tam tersini savunur.)

Konfüçyüs “İnsanları erdemle ve ahlâk kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem şeref ve utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır” demiş.

Fakat ahlak kuralları ile yönetmesi gereken devlet adamlarının kişisel etik anlayışı, yaptıkları eylemin ahlaki doğruluğu, kişinin vicdanı tarafından belirlenir. Denetlenemez, güçlü, otoriter yöneticiler yaptıkları ahlak dışı uygulamalar için çok rahat kılıflar uydurabilir.

Hukuk sistemleri içinde ise, bir kişinin kendi vicdanının belirlediği normlar yerine, ahlaki doğruluğun standartlar ve yasalar tarafından belirlenmesi, uymayanlara yaptırım uygulanması gerektiği görülmüştür. Yani tarafların hukuk kuralları ve toplumsal sözleşmeye uyması istenir.

Fakat yazılı metinlerde ne yazarsa yazsın, belli bir toplumun ahlaki normları ve gelenekleri evrensel standartlardan sapmışsa, yozlaşmışsa ve yazılı metinlere uymuyorsa, bir eylemin ahlaki doğruluğu o toplumun değerleri ve gelenekleri tarafından belirlenir.

Bu yüzden devlet adamlarının halka verdiği sözleri tutması, adaletle, ahlaka ve vicdana uygun olarak devleti yönetmesi için verdikleri yazılı ve sözlü taahhütleri yerine getirip getirmediği yasama, yargı ve medya tarafından denetlenmelidir.

****

Bugün devleti yönetenler bir anda kendi parti programlarında asla vaat etmedikleri Başkanlık Sistemine geçişi gerçekleştirebiliyorsa…

Bırakın kendi parti programı ve tüzüklerindeki hükümleri, açık anayasa ve yasa hükümlerini uygulamıyorsa…

Topluma çok rahat yalan söyleyip, rakiplerine iftiralar atabiliyorsa…

Adalet, ehliyet, liyakat yerine akraba ve yandaş kayırma ve kendilerine sadık olanları atama ve ödüllendirme uygulanıyorsa tam da bu sebeplerledir.

Yani ilk olarak, toplumun değerleri ve geleneklerinin yozlaşmış olması, evrensel ve İslami temel ilke olan “ahde vefa”nın değerlerimiz ve geleneklerimiz arasından çıkıyor olmasını gösterebiliriz.

Nikâh akdi sırasında verdiği sözü tutmayan sadakatsiz eş, iş sözleşmesindeki yükümlülüklerini yerine getirmeyen işveren veya işçi, müşterisine veya ortağına kazık atan iş adamı, kantarda ve malzemede hile yapan esnaf devlet adamlarından verdikleri sözü tutmasını istemiyor. Hatta böyle olanları çok becerikli ve iyi yönetici kabul ediyor.

İkinci sebep ise, “denge ve denetim” mekanizmalarının olmadığı, bir garip otoriter yönetim şeklinin kabul edilmesidir diyebiliriz.

Haz 10

20.Yüzyılın Korkut Atası; Cengiz Aytmatov

 Av. Murat SÜRMELİ

Bozkır diyarlarının zengin aktarımlarını ve imgelerini yöresellikten evrenselliğe taşıyan, dünya edebiyatının seçkin yazarlarından olan Cengiz AYTMATOV 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı eserlerinde de adını sıklıkla andığı Talas Vadisi’nin Şeker Köyü’nde dünyaya gelir. Aytmatov 2.Dünya Savaşı’nın yokluk ve kıtlık yıllarında yüzyılın kahramanlığına doğru ilerleyen bilgelik dolu bir çocukluk evresinden geçer.

Herkes babasını çok sever… Fakat onun sevip sarılacak bir babası yoktur. O, savaş yıllarının yetim kalan öksüzlerin babası, özlemlerinin sazı, nağmesi olacaktır. 1937 yılında Sovyet Sosyalist yönetiminin temizlik harekâtının kurbanlarından olan babası Törekul Aytmatov’a olan hasreti, onun ata yurduna bağlılığını perçinlemiştir. Kırgız halkının kahramanlık öykülerini büyük bir övgü ve minnetle günümüze getiren, ata yurdunu atası (babası) ile özdeşleştiren, sadakat, sevgi ve köklere olan bağlılığını anne sevgisi üzerinde imgeleştirerek bize sunan Aytmatov, hayran olduğu coğrafyanın kapılarını bizlere aralamıştır. Savaş yıllarının küçük Aytmatov’u, babaannesinin ninnileri ve hikâyeleri ile imge dünyasının temellerini oluşturmuştur. Manas’ın oğlu Semetay ile savaşta ölen tüm kahramanlar için yakılan ağıtları, sevinçleri ve zaferlerin işlendiği hikayeler sadece Kırgız halkının değil; dil, tarih ve manevi birlikteliğin yoğun olarak yaşatıldığı Orta Asya halklarında da büyük bir karşılık görmüştür. Bir yandan küçük yaşlarda babasızlığın hüzünlü yanını kendi içinde kutsallaştırırken, öte yandan gerçek yaşamın sorunları ile de yüzleşmiştir. Yaklaşık on yaşlarında toprağı ekip biçmeyi, onu işlemeyi öğrenir. Bulunduğu köyde zekâsı ve muhakeme yeteneği ile kısa kendini ispatlayan Aytmatov 14 yaşında vergi memuru olarak işe başlar. Yokluk ve sefalet içinde hayatta kalma mücadelesi veren halkının yaşamlarını yakından gözlemler. O artık yüzyıl öncesi hikayeleri büyük bir hünerle bize sunan edebiyatçı olma misyonuna, gündelik yaşamdaki sosyal ve ekonomik anlamda etkileşim içinde olan hikayeleri de bizlere sunmuştur. Hayat serüveninin toprağı işleyerek başlayan yanı, onu evrenselleştirmiştir. Ben sınırlarını aşıp dünyanın öte ucuna ulaşan büyük edebiyatçı Cengiz Aytmatov’un bütün kitaplarını okuma ayrıcalığını ve bahtiyarlığını yaşadığım için kendimi hep şanslı hissetmişimdir. Cengiz Aytmatov Türk Dünyası’nda ilelebet parlayacak bir yıldızdır. Dünya edebiyatında kendini kabul ettirmiş, şahsına özgü tarzıyla yazdığı hikayelerinde günlük hayata naif insancıl dokunuşları (Sultan Murat, Oğulla Buluşma, Kızılelma, Deve Gözü vd) vardır. Cemile’ye âşık olmuş, Gülsarı’ya herkes binmiş, Beyaz Gemi ile çocuklar Issık Göl’de gezmiştir…

Ulu yazarın romanlarında ise dünyada insanoğlundan başka canlıların da yaşam hakkının olduğunu, insanoğlunun kendi nesline de düşman olduğunu edebi derinliği olan evrensel dille dillendirmiştir (Dişi Kurdun Rüyaları, Toprak Ana, Gün Olur Asra Bedel vd).

Dünya onu Cemile isimli aşk hikayesini Fransız şair Luiz Aragon’un çevirisi ile tanıdı;

“…Gece çok güzeldi. Uzak yakın bütün yıldızların ışıl ışıl parladığı Ağustos gecelerini kim bilmez! En küçük yıldız bile görünür.

…Ne Kazak ne de Kırgız türkülerine benziyordu, ama her ikisi de vardı bu türkülerde. Danyar’ın türküsünde bu iki kardeş milletin en güzel nağmeleri birleşip erimiş, tek türkü oluvermişti ve bunu başkasının söylemesi de mümkün değildi. Hem dağların hem bozkırların musikisiydi bu. Bazen Kırgız dağları gibi yankı yankı yükseliyor, bazen Kazak bozkırları gibi dalga dalga yayılıyordu.

…Danyar aşıktı. Denizler kadar derindi onun aşkı. Bunu iyice seziyordum, ama başkalarının aşkına hiç benzemiyordu. Çok büyük bir aşktı bu. Hayat aşığı, toprak aşığı, tabiat aşığı idi. Bu aşkını içinde saklıyor ve türkülerde duyup yaşıyordu.”(syf:45-48-48).

2.Dünya Savaşı’nda cephede solup giden oğullar, savaşın acımasız yokluğunda ezilen analar, boynu bükük gelinler ve solan aşkların dramını işleyen Toprak Ana ilk romanıdır. Romanda; Tarlalardan kaldırılan ürünlerin tamamı cephedeki orduya gönderilir, herkes acınacak haldedir. Kadınlar, nineler, çocuklar aç, çıplak ve perişandır. Tarifsiz acılar ve gözyaşları içinde zaferi bekleyişleri… Rüzgârın Kervansarayı tren istasyonunda hızla geçen asker katarından “Anaaa!” diye seslenen askere anasının “Maysalbeek!” diye haykırışı ve peşinden koşması, anasına trenden attığı asker şapkası artık yüreği dağlı anasının yüzüne sürüp oğlunun kokusunu bulduğu yadigarı, tesellisidir. Tolgunay bu savaşta kocası ve üç oğlunu yitirmiş, artık son durağı toprakla dertleşen yaralı bir annedir

Aytmatov’un edebiyat zirvesi olan Gün Olur Asra Bedel isimli romanı tutsaklığa, baskıya, sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir haykırıştır. Bu eser 2.Dünya Savaşı sonrası baskıcı politikalara karşı, Sovyetler Birliği’nin popüler yazarlarından Aytmatov’un diktatör Stalin döneminin zulüm ve “halk düşmanı” yaftasıyla yokedici sistemine karşı adeta bir özeleştiridir. Yazar Anadolu coğrafyasındaki mankafa deyimini de çağrıştıran Mankurt kavramını bu eseriyle Dünya’ya, Türk Dünyası’na kazandırmıştır.

Dünya edebiyatında ses getiren, 176 dile çevirileri yapılan eserleriyle Cengiz Aytmatov her daim saygıyla anılacak ulu bir yazarımızdır. Belki de o çağımızın şahsında vücut bulduğu Korkut Ata’mızdı. Yürüdüğü yol Dede Korkut yoluydu. Okurlarına Issık Göl’ü, Tanrı Dağları’nı, Talas Vadisi’ni resmeyledi, Kırgızları anlattı. Yaşadığı ve eserleriyle bizlere yaşattığı yurtlar hep Oğuz Kağan yurtlarıydı…

Ruhumuzu okşayan nidalarınla her daim yaşayacaksın. Mekânın cennet olsun Çingiz Aytmatov…

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar