Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 09

Hayatın ve Hayallerin Şiirini Yazmak

 Cafer GENÇ

Abidin Dino, mutluluğun resmini yapabildi mi bilemiyorum ama eğitimin, mutluluğun şiirini yazdığından eminim.

Anne kucağından itibaren eğitim almaya başlayan çocuk, küçük yaşlardan itibaren edindiği alışkanlıklarını davranış haline dönüştürmektedir. Okul hayatındaki eğitimiyle edindiği bilgileri ve becerileri yaşayışına yansıtmaktadır. Eğitimin amacı, mutlu olmayı beceren bireyler yetiştirmektir. Hayat mücadelesinde zorlukların üstesinden gelmek, engelleri ortadan kaldırmak, emek vermekle, bedel ödemekle mümkün olmaktadır. “Başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini ömür boyu öderler!” diyoruz ya, eğitimde,”başarmak” ve becermek” adına yapılması gerekenlerin ihmal edilmemesi gerektiğini de söylemiş olayım.

Dünyanın en mutlu ülkesi olan Finlandiya’nın bunu, eğitim sistemleriyle gerçekleştirdiğini göz önünde bulunduracak olursak, saygın araştırma şirketi Gallup’a göre, ülkelerinin mutluluk sıralamasında sonlarda bulunmamızın eğitim sistemimizle ilgili olduğunu söylememiz gerekmektedir. Bu durumda, “mutluluğun resmini yapmak” da “hayatın, hayallerin şiirini yazmak” da zor iştir. Renklerde, çizgilerde, kelimelerde, duygularda, mısralarda uyumu ve memnuniyeti sağlamak hiç de kolay görülmemektedir. Eğitim sistemimizdeki “insan yetiştirme modeli”mizi değiştirmek zorundayız.

Hep söylüyorum; sistem, öğrenciyi öncelikle eğiterek hayata, öğreterek bir mesleğe hazırlamalıdır. İlgi alanına ve yeteneğine göre yönlendirmeli, mutlu olacağı hayatın ve severek yapacağı mesleğin sahibi olmasına imkân vermelidir. Meslek seçimi, evlilik gibidir. İnsan, mesleğiyle bir ömür boyu birlikte yaşayacağı için, mutlu olacağı işi yapmalıdır.

Okul başarısı, hayat başarısını sağlamalıdır. Dereceler yaparak mezun olmak yeterli değildir. “Hayat Bilgisi” dersi önemlidir. Bilgi başarısına sahip insanların, mutsuz oldukları hayatlarının temelinde, toplumda, “başarılı olunca değerli olmak, başarılı olduğu için kabul görmek” anlayışı yerleştiği için, sürekli başarılı olmaya odaklanmaları, hayata bakış açılarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu da psikolojik sorunlar yaşamalarına, hayattan zevk almamalarına, dolayısıyla mutsuzluklarına sebep olmaktadır. Kimsenin mezar taşında, “bu kişi acından öldü” diye yazmaz. Hatta malının, mülkünün, servetinin işe yaramadığından; derdinden, sıkıntısından, mutsuzluğundan, huzursuzluğundan söz edilerek üzüntüler belirtilmektedir.

Hayatın gerçeklerini kabul etmek gerekir. Mevcut olanlarla yetinmeyi bilmek, sorunların ve sıkıntıların üstesinden gelmek, hayatı sevmek ve mutlu olmayı becermek, huzurlu olmayı ve gönül rahatlığını başarmak inançla ve iradeyle mümkün olur. İnsanın duygularındaki ve düşüncelerindeki eksikliği, içindeki boşluğu dışarıdan gelen şöhret, başarı, para, makam, unvan, etiket, itibar, iltifat doyurmuyor. Hayallerini gerçekleştirmesi, hayatını şiirleştirmesi gerekiyor.

Gazi Anadolu Lisesi’nden öğrencilerim olan sanatçı Eser Yenenler ile Oğuzhan Koç’u tanırsınız. O yıllarda sanatçı olmayı istiyorlardı. Ellerinden tuttuk, destek verdik ve yönlendirdik. Hayallerini gerçekleştirmelerine imkân ve fırsat vererek bugün, sevilen sanatçılar olmalarına vesile olduk. Eser Yenenler’in annesi, diplomasını almaya okula geldiğinde, müdür yardımcıma, “oğlumu her şeye koşturdunuz, yoksa tıp kazanırdı” demiş. Bunu, 2013 yılında katıldığım 3 ADAM programında öğrendim. Doktor olsaydı, bu kadar mutlu ve başarılı olur muydu, bilemiyorum ama işini severek ve isteyerek yapmanın mutluluğunu yaşadığını ve başarılı olduğunu yakinen biliyorum.

Meslek alanları için personele ihtiyacımız olduğu gibi, yeteneğe ve beceriye bağlı olarak sanatçılara ve sporculara da ihtiyacımız vardır. Bu alanlar için tespitler ve yönlendirmeler yapılmalıdır. Akademik eğitime yetersiz olanlar, başarılı olacağı diğer alanlara yönlendirilmelidir. Bilim adamına, mühendise, doktora… vs. ihtiyacımız olduğu gibi sanatçıya, sporcuya, işçiye, çiftçiye, manava, kasaba, çöpçüye de …vs ihtiyacımız vardır. Bunlar olmazsa bu işlerimizi kim yapacak? Kim, ne iş yaparsa yapsın “eğitilmiş insan” olarak mesleğini yapmış olsun. Aksi takdirde, böbrek nakli ticareti yapan doktorun, devleti yıkmak için temeline dinamit üreten kimyagerin eğitimlerini ve varlık sebeplerini sorgulamamız gerekir…

SÖZÜN ÖZÜ: “İşini ve eşini hor görenler, mutluluğu zor görürler” ve “kaliteli insan işiyle, boş insan kişiyle uğraşır” sözlerinden hareketle “mutluluğun resmi ve hayallerin şiiri eğitimle gerçekleştirilir” diyelim. Zamanı israf etmemeliyiz ve zamanın bize hükmetmesine izin vermemeliyiz. Zamanı yönetmeliyiz ve yönlendirmeliyiz. Zamanın elinden tutarak mutluluklar ülkesine yürümeliyiz.

Formun Üstü

 

Formun Altı

 

 

Nis 12

Rusya İle ABD Arasında

Ruhittin SÖNMEZ

Uzunca bir süredir Suriye’de, ayı izinin kurt izine karıştığı, karmaşık bir durum var. Türkiye de bundan etkilendi, etkilenmeye de devam ediyor.

Türkiye, Cumhuriyet hükümetlerinin geleneksel dış politikasından farklı bir siyaset izleyince, alışılmış stratejik dostluklar sürdürülemez oldu.

Üstüne ABD’nin PKK/PYD yanında durması eklenince, ABD’den uzaklaşarak, Rusya ve İran’la yakınlaştı.

Erdoğan, Ruhani ve Putin’in birlikte yürüttüğü politikalar Astana Süreci ile olgunlaştı. Amaçları farklı olan ve birbirlerine güveni oldukça zayıf olan bu üç aktör Amerika karşısında bir blok gibi görünüyordu. Ama aslında bu üçlü Amerika’nın alacağa tavra göre kendisini garantiye almak ve yalnızlaşmaktan kurtulmak için, sahada pratik işbirlikleri yapmaya çalışıyordu.

Afrin’e askeri müdahale ile girişimiz Rusya’nın verdiği izin kapsamında ve bize açtığı hava sahası sayesinde olabildi. Afrin’e yaptığımız harekâta, Rusya kendi askerlerini çekerek ve Suriye’yi ikna ederek, destek verdi. Rusya bunları muhtemelen Türkiye’yi Batı blokundan koparmak için yapıyordu.

Amerika ile aramızda esen soğuk rüzgârlar bundan ibaret de değildi. ABD, Reza Zarrab dosyası’nı “Demokles’in kılıcı” gibi Erdoğan ve Türkiye’nin üstünde sallandırılmaya devam ediyordu.

Türkiye (tabii burada Türkiye yerine tek yetkili olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da diyebiliriz) Astana Süreci ile ABD’nin karşı blokunda yer almakla kalmadı, Nükleer Santral işini Rusya’ya verdi. Rusya’dan S-400 füze savunma sisteminin tedariki ile ilgili anlaşma yaptı.

Bütün bunlar devam ederken ABD, İsrail ve İngiltere tarafından, Suriye yönetiminin (Esad rejiminin) kendi vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme hâkim oldu.

Bu ülkelerin Saddam döneminde Irak’a müdahale için attıkları yalana benzer bir durum olabilirdi. Nitekim Rusya, İran ve Suriye bu iddianın bir yalan olduğunu savunuyor.

Suriye temsilcisi Caferi BM Güvenlik Konseyi’nde, Suriye’nin elinde hiç kimyasal silâh olmadığını ancak Suriye’de çeşitli terör örgütlerinde kimyasal silah olduğunu söyledi. Terör örgütlerinin bu silahları edinmesi hususunda ABD, Katar, Türkiye ve Fransa’yı suçladı.

Türkiye bu olaydan sonra yine taraf değiştirdi. ABD, İsrail, İngiltere blokunun, “Esad kimyasal silah kullandı” iddiasını doğru kabul ederek, Suriye’ye müdahale bahanesine zemin hazırlayanların yanında saf tuttu.

Peki, bu arada ABD’nin PKK/PYD ile ittifak tavrında bir değişiklik oldu mu?

Bildiğimiz kadarıyla hayır.

ABD, Suriye’nin kuzeyinde Irak petrolünü Akdeniz’e taşıyacak bir “Kürt Koridoru” oluşturma projesini iptal etti mi?

Ve yine ABD, İsrail’in güvenliği için, Suriye’de bir Kürt devleti kurdurma emelinden vaz geçti mi?

Yine bildiğimiz kadarıyla hayır.

Öyleyse yalan olma ihtimali çok yüksek bir iddia yüzünden neden bir uçtan diğer uca savruluyoruz?

Böyle ABD ile Rusya arasında gidip gelen ittifak çabaları sürdürülebilir bir başarıyı getirebilir mi?

Bu tür politikalar her iki ülke ile de ilişkilerimizin bozulması sonucunu doğurabilir.

Tecrübeli devlet adamı İsmet İnönü “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer!” dermiş.

Türkiye şimdi bir değil en az iki ayı ile yatağa girmiş durumda.

Yara bere almadan bu yataktan nasıl kalkacağız? İşte şimdi bütün mesele bu.

**************************************

DÖRT LİRAYA DOLAR MI, (D)OLMAZ MI?

Bizim halkımız ekonominin gidişinin iyi olup olmadığını dolar ve avro kuru üzerinden anlar.

Döviz kuru artmıyorsa alım gücünün arttığını, her türlü ithal veya yerli malı daha ucuza alabildiğini tecrübe ile bilir.

Son günlerde hızlı bir devalüasyon yaşıyoruz. Türk Lirası hem Amerikan Doları (USD) ve hem de EURO karşısında değer kaybediyor.

Her gün kırılan rekorlardan biri de, bu yazının yazıldığı saatlerde kırıldı. 12 Nisan 2018 tarihi itibarıyla dolar/TL kuru 4,15 TL; Euro kuru 5,15 TL oldu.

Oysaki 2018 yılı için öngörülen dolar kuru 3,73 TL, 2020 için öngörülen ise 4,02 TL idi. Şimdiden 2020 yılında ulaşılacağı öngörülen kuru geçtik. Anlaşılan 2023 hedeflerine bu yıl içinde ulaşacağız.(!)

2023’ün büyüme, yatırım vb konularda hedeflerine şimdiden erişebilsek iyi de, kur konusunda tam tersine çok kötü bir durumdur.

Türk Lirası son 7 ayda yaklaşık %22 değer kaybetti. (Eylül 2017’de dolar kuru 3,40 TL idi.)

Bu şu demek diyerek, kişi başı milli gelir yaklaşık 2.000 USD eridi. Türkiye ekonomisi ise şu kadar küçüldü diye anlatsak halkımızın çoğu pek umursamaz.

Fakat hepimizin kesesini ilgilendiren tarafını söyleyelim: Aldığımız ithal mallarının tamamı bu oranda bizim için pahalandı.

Yerli malların içinde ithalat oranı yüzde 70 civarında olduğundan, yerli malların da bu orana yakın miktarda pahalandığını hissedeceğiz.

Tabii geliriniz Dolar veya Euro ile ise bu durum sizi etkilemez.

O zaman Başbakan kadar rahat olabilirsiniz. “Dolar dolsa ne olur, dolmasa ne olur?” diye anlamsız cümlelerle espri yapabilirsiniz?

“Doların artması bizim ekonomimizi etkileyecek bir şey değil” diyen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ile zeybek oynayabilirsiniz.

Geliriniz TL ise önünüzde iki seçenek var:

Ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “6 sıfırı attık, 1 milyona gittiğimiz tuvalet 1 liraya düştü” sözü ile rahatlayabilirsiniz. (Bu arada halkımızın bilmesinde fayda var, birçok ülkede mesela ABD’de umumi tuvaletler bedavadır.)

Ya da ayağınızı daha kısalan yorganınıza göre uzatır, harcamalarınızı kısarsınız.

Karar sizin.

 

Nis 09

Ezilenler Özgürlüğe Kavuşmaktan Korkar

Ruhittin SÖNMEZ

“Ezilenler özgürlüğe kavuşmaktan, ezenler ise ezme özgürlüğünü kaybetmekten korkar.”

Paulo Freire’nin (Ezilenlerin Pedogojisi kitabındaki) bu cümlesi ilk bakışta anlamsız gibi gelebilir. Tıpkı sosyal veya siyasi konularda bazı kişilerin veya grupların davranışlarının da bize anlamsız gediği gibi.

İşsiz, yoksul kesimlerin mevcut iktidara oy vermesini anlamakta güçlük çekiyoruz.

Maden faciasında 301 evladını kaybeden Soma’da iktidar partisinin oy kaybetmemesini yadırgıyoruz.

Şeker fabrikaları kapanan illerde, Suriyeli göçmen sayısının yerli sayısını geçtiği şehirlerde de benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz.

Fındığı, pancarı, tütünü üretemediği için, hayvancılık yapamadığı için köylerden göçenlerin de mevcut ezilmişliklerine bir tepki, bir isyan duygusu içine girmediğini görüyoruz.

Meğer bu davranışların bir bilimsel açıklaması varmış.

Freire’nin mülksüzleştirilmişlerin “sessizlik kültürü” diye tanımladığı şeyi yaşıyoruz.

Freire, mülksüzleştirilmişlerin ekonomik, sosyal ve siyasi egemenliğin oluşturduğu ortamın birer ürünü olduğunu tespit etmiş.

Bu kitle gereken bilgi ve donanıma sahip olmadıklarından, bir eleştirel farkındalık gösteremiyor.

12 milyon insanın sosyal yardım ile geçindiği Türkiye, OCED ülkeleri içinde en yüksek işsizlik oranına sahip. Ama 16 senedir ülkeyi yöneten AKP en yüksek oyu bu kitlelerden alıyor. Çünkü bu kitleler kendilerini yoksulluğa iten iktidar için eleştirel farkındalık içinde değil. Hatta minnet duygusu içinde. Bir kısmı “celladına âşık olma sendromu” içinde.

Buna karşılık ezenler, kendilerine karşı çıkanları hapse attırarak, mallarına el koyarak, ekonomik olarak çökerterek, medya yoluyla itibarsızlaştırarak en acımasız yöntemleri kullanarak ezme özgürlüğünü doyasıya yaşamaktalar.

Sadece ezme özgürlüğü değil, “günah işleme özgürlüğünü” de yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeler.

*************************************

KURALI EZEN KOYAR, EZİLEN UYAR

Ezen ile ezilen arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri kural belirlemedir. Ezen, kural belirleyen yani seçimini dayatandır.

Ezilenlerin davranışı ise belirlenmiş davranıştır, ezenin ilkelerini izler. Aslında onlara özenirler, yakaladıkları ilk fırsatta ezme yarışında efendilerini geçer.”

“Ezenler için sadece tek bir hak vardır; kendilerinin barış içinde yaşama hakkı. Buna karşılık ezilenlerin hakkı ise hayatta kalmaktır.

Onlar için daha fazlasına sahip olmak kişinin devredilemez bir hakkıdır, onların kendi ‘çabaları’, ‘riskleri göze alma cesaretleriyle’ elde ettikleri bir haktır. Eğer ötekiler daha fazlasına sahip değilse, bu onların beceriksiz ve tembel olduklarındandır, en kötüsü de hâkim sınıfın ‘cömert jestlerine’ karşı gösterdikleri mazur görülmesi imkânsız nankörlüktür.”

İleri teknolojili toplumumuzda da bizler nesneler haline getirilebiliyoruz ve yeni bir tür “sessizlik kültürüne” gömülmüş hale geliyoruz.

Fakat çok da ümitsiz olmamak gerekiyor.

Çünkü Freire’nin tecrübelerle desteklenmiş tezine göre, ne kadar “cahil” veya “sessizlik kültürüne” gömülü olursa olsun, her insanın eleştirel bakma yeteneği vardır.

Yeter ki uygun araçlar sağlansın.

Tamam da, “bu uygun araçlar ne olabilir?” sorusuna cevap bulmak zorundayız.

“İnsanlarda toplumsal bilinci ve eleştirel düşünme yeteneğini geliştirip, toplumsal katılımı kolaylaştıran” bir eğitim sistemi olsaydı, uygun araç olabilirdi.

*************************************

EN UYGUN ARAÇ SOSYAL MEDYA OLABİLİR

Konu Türkiye olunca, (İpsos’un son araştırmasına göre) yüzde 35’i hiç kitap okumayan, yüzde 44’ü hiç sinemaya gitmeyen bir toplumdan bahsediyoruz.

Eğitim sistemimiz eleştirel düşünceye değil, ezberciliğe dayanıyor. Yine de okuyan ile hiç okumayanlar arasında ciddi bir eleştirel bakış alışkanlığı farkı olduğunu kabul etmemiz lazım.

“Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim” diye cehaleti öven Rektör Yardımcısı Profesör eleştirel düşünce yeteneğinden rahatsız olan bir zihniyetin temsilcisidir. Bu adamı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Denetleme Kurulu üyeliğine atayan zihniyetin yönettiği üniversitelerden eleştirel düşünce çıkabilir mi?

Nüfusumuzun yüzde 61’i televizyonda haber ve haber programlarını izliyor, yüzde 23’ü de siyaset ve tartışma programlarını seyrediyor. Fakat bu yayınları yapan medyanın yüzde 90’ı iktidarın güdümünde. Bunların eleştirel bakma yeteneğini körelten etkileri var.

Vatandaşlarımızın sadece yüzde 16’sının pasaportu var. Dünyayı tanıma oranımız düşük. Yine de dış dünyayı tanıyanların görmeyenlere bilgi nakletmesi eleştirel bakışa katkı sağlar.

Fakat vatandaşlarımızın yüzde 90’ı akıllı telefonları ile internete bağlanıyor. Telefonu, bilgisayarı veya tabletinden sosyal medyayı kullananların oranı yüzde 90’ın üzerinde.

Toplumumuz Cumhuriyet mitingleri gibi kitle hareketlerini, meşru sokak hareketlerini, yürüyüş, protesto gibi eylemleri yapamaz hale geldi.

Vatandaşlarımız eskiden söylemese de söylenirdi. Artık söylenmeye dahi korkuyor.

İnsanımızın sesini ve sözünü yükseltebildiği tek mecra sosyal medya gibi görünüyor. Sosyal medyada temkinliler ve korkaklar var ama cesurların ve pervasızların sayısı daha fazla. Hatta aykırı olanların oranı hayli yüksek.

Bu mecranın çeşitli sıkıntıları ve riskli yönleri olduğunu biliyorum.

Buna rağmen, mevcut şartlarda, toplumumuzun geniş kesimlerine eleştirel bakış yeteneği kazandırabilecek tek alan olarak sosyal medyaya güveniyorum.

Mar 17

İstiklâl Marşı İle Oynanmamalı

Dr. Sakin ÖNER

Milli ve dini değerler, milletlerin birlik ve beraberliğini sağlayan en önemli unsurlardır. Milli ve dini bayramlar, dini kandiller ve geceler, vatan, millet, devlet, bayrak, milli oyunlar ve milli marşlar, ortak milli ve dini değerlerimizdir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe’de 46. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında, “En büyük üzüntüm, İstiklâl Marşı’mızın hakiki mânasını yüreklere nakşedecek bir bestenin yapılamamış olmasıdır”  dedi. Bu sözlere Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Ersoy Argon şöyle cevap verdi: “Allah bu millete bir daha ne güftesi ile ne bestesi ile yeniden İstiklal Marşı yazdırmasın”.

İstiklâl marşları, milletlerin buhranlı devirlerinde doğarlar ve o devirlerin duygu, heyecan ve arzularını yansıtırlar. Türk İstiklâl Marşı da, milletimizin yakın tarihinde yaşadığı  en buhranlı ve sıkıntılı bir devirden, İstiklâl Savaşı’nın ortalarından doğmuştur. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, kan ve barut kokan o buhranlı günlerde yazdığı İstiklâl Marşı’nda, Türk milletinin milli ve manevi duygularını ve vatan sevgisini dile getirmiştir. Topyekûn milletimizin duygularına tercüman olan bu marş, I. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda dört defa ayakta dinlenerek Türk İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir.

 

Akif, İstiklal Marşı’nı, kahraman ordumuza ithaf etmiş ve bu marş için “O benim değil, milletimin malıdır” diyerek şiirlerini topladığı tek eseri Safahat’a almamıştır. Ömrünün son günlerinde, hasta yatağında kendisini ziyarete gelen bur dostunun “Acaba,  yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” sorusuna verdiği cevap oldukça manidârdır: “Onu bugün ben bile yazamam. Allah bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”…

 

İstiklal Marşı’nın ilk bestesini Ali Rifat Çağatay, halen yürürlükte olan ikinci bestesini ise, Osman Zeki Üngör yapmıştır. İstiklal Marşı’nın kabulünden sonra marşın bestelenmesi için düzenlenen yarışmaya  katılan 24 besteci, değişik biçimlerde 24 beste yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nın devam etmesi, Meclis’in Kayseri‘ye taşınmasının gündeme gelmesi üzerine yarışma sonuçlandırılamamıştır. Her bölgede 24 bestenin ayrı hali çalınmıştır. Yarışmacılardan İsmail Zühtü Bey bestesi Ege bölgesinde, Ahmet Yekda Bey bestesi Trakya bölgesinde, İstanbul çevresinde Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi söylenmiştir.

 

Beste karmaşası üç yıl sürmüş, 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nda  oluşturan kurul, yaptığı değerlendirmede Ali Rıfat Çağatay‘ın Türk müziği tarzındaki Acemaşiran makamında yaptığı besteyi seçmiştir. Ali Rıfat Bey’in bestesi, 1924’ten 1930 yılına kadar çalınıp söylenmiştir. 1930 yılında milli marşın bestesi değiştirilerek, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefliğini yürüten Osman Zeki Üngör‘ün bestelediği marş kabul edilmiştir. İstiklâl Marşı, 1930 yılından günümüze kadar, 88 yıldır Osman Zeki Üngör‘ün bestesi ile söylenmektedir.

 

1982 Anayasası’nın, değiştirilemeyecek üç maddesinden biri olan III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti” başlıklı 3. Maddesinde, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır” denilmektedir.

 

Görüldüğü gibi İstiklâl Marşı, Anayasa’nın koruması altına alınmış milli değerlerden biridir. Marş, güftesi ve bestesi ile bir bütündür. Bu sebeple, beste değişikliği yasal olarak mümkün değildir. Ayrıca, içte ve dışta bu kadar çok sorun varken, bu tartışma çok zamansız ve gereksizdir.

 

Son olarak, toplumda bu kadar kutuplaşma ve bölünmenin olduğu bir ortamda, milli birliğimizi sağlayan önemli bir milli değerimizle oynama, fayda yerine zarar getirecektir. Bu sebeple, İstiklâl Marşı ile oynamayalım.

 

 

Mar 14

İslam’ı Bunlar Güncellerse…

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini” söylediği sözleri epeyce ses getirdi.

Türkiye o kadar hızlı gündem değiştiriyor ki bu konu da kısa sürede tedavülden kalkabilir.

Oysaki “İslam’ın güncellenmesi” çok boyutlu ve hayati bir mesele. Siyasi gündemin kısır konuları gibi birkaç günde tüketilmesi doğru değil. Enine boyuna tartışılması gerekir.

NE DEDİ?

Cumhurbaşkanı Erdoğan Dünya Kadınlar Günü toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hocaefendi tefe koyacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir.”

YA BAŞKASI SÖYLESEYDİ…

Eğer bu sözü söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan yerine bir başkası olsaydı, Erdoğan’ın mahallesindeki “dindar” kesim bu sözü söyleyeni anasından doğduğuna pişman ederdi.

Hatırlayınız. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk büyük cesaretle yüzyıllar öncesinin fıkıhçılarının yorumları yerine, önce “Kur’an’daki İslam’ın” esas alınması gerektiğini söylüyordu. Hadislerin sahih olup olmadığını değerlendirmek için rivayet zincirinin sağlamlığı kriterinin yeterli olmadığı, Kur’an hükümleri ile uyumlu olup olmadığına bakılması gerektiğine dair görüşlerini anlatıyordu.

Bunların üzerine Yaşar Nuri Hoca’ya ve benzer görüşte olan ilahiyatçılara cemaat ve tarikat mensuplarından yapılan saldırılar, haksız ve seviyesiz iftiralar akıllardadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız; böyle bir şey yok.”

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” sözleri Yaşar Nuri Hoca’nın sözünden daha radikal değil mi?

Hazreti Ali, “söyleyene değil, söylenen söze bak” demiş.

Bizim dinidarlar bu sözü de ters anlamış olmalı. Söylenene değil, söyleyene bakıyorlar.

GÜNCELLEME, REFORM, TECDİT

İslam’ın güncellenmesi yeni bir kavram. Yeni olduğu için de İslam’ın “tecdit” veya Hıristiyanlığın “reform” kavramlarıyla eş anlamlı sayılmaya müsait.

Rasim Özdenören’in cümleleriyle izah edelim: “İslam’ın tecdit hareketi Hristiyanlığın reform hareketinden farklıdır.

Reform yeniden biçimlendirme anlamına geliyor. Dinin yeniden biçimlendirilmesi onun hükümlerine müdahale etmeyi gerektirir.

Oysa İslam’da tecdit (yenileme) hareketi reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.

Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değil… Kutsal olan Kur’an’da ve Sünnet’te mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…

Reform, dine karışmış olan bidatleri dinde içselleştirme maksadına yöneliktir.

(Mesela dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur. Bu bana “fiili durumu hukukileştirmek” ifadesini hatırlatıyor. RS)

İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”

Cumhurbaşkanı da, sözcüsü de Mecelle’nin “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” maddesini gerekçe gösterdiler.

Ben Cumhurbaşkanının sözünü İSLAM’IN KAVRAMLARININ VE YORUMLARININ GÜNCELLENMESİ talebi olarak değerlendirmek istiyorum. Bu anlamı ile cümleyi doğru buluyorum.

******************************

ENDİŞEM

Anayasa kurallarına ve Anayasa Mahkemesi kararlarına bile uymayan bir kişinin hukuki durumu fiili duruma uydurma alışkanlığını, din kuralları konusunda da yapmasından endişe etmiyor değilim.

Bu endişemi besleyen gerekçelerim de var:

Partisi içindeki “Bakara-makara” geyiği ile Kur’an ayetiyle alay edenlere bir yaptırım uygulamadığı gibi bir tek kelime uyarısı dahi olmadı.

Kendisini “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diye tanımlayan Ak Partili milletvekiline de, ‘Siyasi liderimize dokunmak ibadet etmek yerine geçer’  diyen siyaset arkadaşına da bir tepkisi olmadı.

Nasılsa Diyanet İşleri Başkanları bile bir başka artık. Kendisine tahsis edilen 1 milyonluk makam aracı için “İbret-i âlem olsun diye o aracı iade edeceğiz” diyen Diyanet İşleri Başkanı, Cumhurbaşkanı aksini talimat verince sus pus oluyor. Üstüne bir de 4 milyonluk araç tahsisini kabul ediyor.

Her türlü hukuksuzluk olduğunda hukuk fakültelerinden, dinin en yanlış yorumlarına karşı İlahiyat Fakültelerinden bir ses çıkmıyor.

“Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye yolsuzlukları sevimlileştiren, vakıflar üzerinden yürütülen rüşvet mekanizmasına kılıf fetvaları üreten hocalar bulabiliyor.

Bunların yapacağı bir güncellemenin “İslam’da reformu” bile aratacağından, dinimizi hepten yozlaştıracağından endişe ediyorum.

Nis 03

Bursa Kitap Fuarı’nın Ardından

Cafer GENÇ

   17 – 25 Mart tarihleri arasında düzenlenen Bursa 16. Kitap Fuarı’nın geride bıraktıkları ile ilgili izlenimlerimden hareketle kitabın öneminden söz edeyim.

2016 ve 2017 yıllarında, Bursa Kitap Fuarı’nda “İmza Günü” düzenlemiştim. Bursa Türk Ocağı standında düzenlediğim bu imza günüme ilgileri ve destekleri sebebiyle yönetim kurulundan Hamit Saraç Beye’ bir kez daha teşekkür ediyorum. Kitabımı herhangi bir ücret karşılığında vermemiştim. Yüzlerce öğrencime, öğretmen arkadaşlarıma, dostlarıma ve fuar ziyaretçilerine imzalayarak ücretsiz, hediye olarak dağıtmıştım. Kurumlara ve üniversite öğrencilerine yardım amacıyla imzaladığımın bilinmesi ve söylenmesi üzerine 1 TL, 2 TL, 3, 5 TL gibi bozuk paralarını verip katkıda bulunanlar da oldu. Bunu, şunun için söylüyorum. 1) Kitaba ilgi ve sevgi sağlanmalıdır, kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için bir şeyler yapılmalıdır. 2) Kitap Fuarı olmasına rağmen, kitap fiyatları yüksek olduğu için bütçe sebebiyle, sınırlı sayıda almak zorunda kalındığı bilinmelidir.

Bu, iki konu ile ilgili olarak, Kitap Fuarı izlenimlerimden hareketle; a) Devlet, kitaba ilginin ve sevginin sağlanması için, okuma alışkanlığı kazandırmak adına özendirici, etkili, gerçekçi kampanyalar, etkinlikler düzenlemelidir. b) Devlet, nasıl ki bazı alanlarda teşvik desteği veriyorsa kitap için de düşünmelidir veya Kültür Bakanlığı ile kendisi bastırmalıdır. Kitap fiyatlarında ticari amaç olmamalıdır. Sadece, “emeğe saygı, emeğin karşılığı” adına yazarına standart, sembolik bir ücret ödenmesi uygun olur diye düşünüyorum. Kitabı, “karın doyurma” değil, “gönül doyurma” olarak değerlendirmek gerekir.

Kitap, ciddiye almadığımız, çok ihmal ettiğimiz bir konu. Bir türlü okuma alışkanlığını, kitap sevgisini gerçekleştiremedik. Gelişmiş ülkeler bu meselelerini halletmişler. Mesela, Japonya’da 1 günde basılan kitap sayısı, bizde 1 yılda basılan kitap sayısına eşittir. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25 iken, bizde ise 12 bin kişiye 1 kitap düşecek kadar komik bir farkın olduğunu söylemiş olayım. (Japonya’da, 1 kişi 25 kitap okurken bizde, 6 kişi 1 kitap okumaktadır) Dünyada, kitap okumada 86. sırada bulunmaktayız…

Bursa Kitap Fuarı’na gelince. Her geçen yıl ilginin artması sevindirici olmakla birlikte ders ve test kitaplarının çokluğu dikkat çekmektedir. Kitap fuarlarında amaç, “ilgi, teşvik ve tanıtım” olmalıdır. Ticari yönü en son düşünülmelidir. Sanayiler, şirketler, kurum ve kuruluşlar, hayırseverler sponsor olmalı, ücretsiz dağıtım stantları kurulmalıdır. Kısacası, gündemdeki “ÇİFTLİK BANK” faciasını hatırlatarak “dolandırmanın” ve “dolandırılmamanın” yanlışlığı ile ilgili bilginin ve bilincin kitap okuma ile kazanılacağını söylemiş olayım.

Bursa’nın, 3 milyona yaklaşan nüfusu göz önünde bulundurulursa, ziyaret edenlerin 273 bin kişi olması abartılmamalıdır. 100 kişiden 11 kişinin (% 11) ziyaret etmiş olmasını Bursa gibi gelişmiş, modern, büyük bir şehir için yeterli görmemek gerekir. Nüfusun en az % 30 gibi bir oranın olmasını isterdim. 590 bin öğrencinin olduğu Bursa’da, 83 bin öğrencinin okullarıyla birlikte grupça ziyarette bulunduklarını, gelmemiş olan 500 bin öğrencinin de sorgulanması gerektiğini vurgulamak isterim.

Kitap, kelime hazinemizi zenginleştirir; doğru, düzgün, güzel ve etkili konuşmamızı sağlar. Hayatın gerçeklerini ve anlamlı yaşamayı öğretir, hedeflere yönlendirir. Bir kitap, küçük olan maddi yapısına, çok geniş olan düşünce dünyasını sığdırmıştır. Güzel bir kitap, hissettiğimiz sıcaklığıyla içimizde donmuş duygularımızı eritir. Her kitapta, avuçlarımızın içinde tuttuğumuz dünyamız, hayallerimiz vardır. Kitap, ilk sayfasıyla umutla açılan, son sayfasıyla kazançla kapanan bir hazinedir. Kitaplar ruhun ilacıdır, aklın tedavi yerleridir. Fikrin ve zekânın, duygu ve düşüncenin evlatlarıdır. Gerçeğin aynasıdır. Medeniyete yol gösteren ışıklardır. Ve önemi ile ilgili daha pek çok sebep söylemek mümkündür. Durum böyle olunca, anne ve babalara da bir çift sözüm olacak. Mutlu, kaliteli, başarılı hayatın gerçeği olan eğitimin temeli, kitap okumayla yakından ilgilidir. Evlatlarınızın elinden tutun, kitap fuarlarına, kitap etkinliklerine, kütüphanelere götürün. Ayda 3 – 5 tane kitap alın, hediye olarak kitap verin. Küçük yaşlarda kitaplığını (kütüphanesini) kurmasına yardımcı olun, destek verin. Kitap okuyanla okumayanı takip ederek aradaki farkı fark etmenizi tavsiye ederim.

SÖZÜN ÖZÜ: Evlatlarımıza bırakacağımız en güzel miras eğitimdir. Eğitimin temel hazinesi kitaptır. Kitapla mutlu bir hayatınız, umutlu bir geleceğiniz olsun…

 

 

 

Şub 27

GEÇMİŞ OLSUN

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi İlim İstişare Kurulu Üyesi  işadamı değerli kardeşimiz Ali Armağan ciddi bir operasyon geçirmiştir.  Şu anda sağlığına kavuşmuş olan olan arkadaşımıza camiamız adına geçmiş  olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Nis 06

Başbuğ ve Dokuz Işık

Sakin ÖNER

-Aramızdan ayrılışının 21. Yılında Başbuğ Alparslan Türkeş’e-

Yirmi bir yıl kaldık sensiz Başbuğum

Yirmi bir yıl kaldık yönsüz Başbuğum

Yirmi bir yıl kaldık şansız Başbuğum

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Bizi yönlendirdin Milli Ülkü’ye

DOKUZ IŞIK, MİLLİYETÇİ TÜRKİYE

Bize verdin milli ahlâk terbiye

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Yetiştirdin Bozkurtları bilgece

MİLLİYETÇİ-ÜLKÜCÜYÜZ ilk önce

“Ne mutlu Türküm!” diyene güvence

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

AHLÂKÇIYIZ Müslüman Türk ahlâkı

Ahlâksızın mukadderdir helâkı

Sayemizde mazlumların felâkı

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Vatan millet için her şeye veda

TOPLUMCUYUZ ona canımız feda

“Her şey Türklük için!” ne güzel seda

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Çağdaş uygarlığı aşmak tek hedef

İLİMCİYİZ fert ilimle mükellef

Araştır soruştur ilim bir gergef

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

HÜRRİYETÇİYİZ o olmazsa olmaz

ŞAHSİYETÇİLİK yoksa insan kalmaz

Kişiliksiz olan karşılık bulmaz

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

KÖYCÜYÜZ köylüye değer verelim

Tarım Kentleri’ne bir bir varalım

GELİŞMECİ olup HALKÇI duralım

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

 

Fabrika yapan fabrika kurmalı

ENDÜSTRİYE de önem vermeli

TEKNİKÇİLİK önümüzde durmalı

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Gösterdiğin hedef Ata’nın yolu

Biz Cumhuriyet’in bükülmez kolu

“Yurtta sulh, cihanda sulh” bir zeytin dalı

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Çağdaş uygarlığı aşmamız erek

“Dilde, fikirde, işde birlik” gerek

Yürüdük yolunda milyonca yürek

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

DOKUZ IŞIK dokuz ilke Başbuğum

Hasretliğin koydu Türk’e Başbuğum

Mahzun mahrum kaldı ülke Başbuğum

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Sakin ÖNER (04.04.2018)

Nis 03

Ahiliğin Osmanlı Sosyal Hayatındaki Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Ahilik, 13. Yüzyılın ortalarından başlayarak Anadolu’nun sosyal hayatının şekillenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Türk çocuklarını  işsizlikten ve kötü fikir cereyanlarının etkisinden kurtaran, aynı zamanda  devletin ihtiyacı olan askeri gücü koruyan,  kollayan, katkıda bulunan bu kuruluşlar çok yönlü bir yapıya sahipti. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe karşı mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma çabası içine girmiş ve yoksulluğun çok çalışarak giderilebileceğini, yoksulluğun bir alın yazısı olmadığını savunmuştur.

Esnaf ve sanatkar zümreleri  her şeyden önce, yamak- çırak-kalfa-usta hiyerarşisini kurarak bu kademelerdekilerini, birbirine sarsılmaz ve candan bağlarla bağlamak suretiyle ve mesleklerin en ince noktasını öğreterek sanatı sağlam temellere oturtmuştur.

Üretici ve tüketici ilişkileri dengeli bir şekilde ayarlanmış, köylerde, şehirlerde, kasabalarda konaklama ve toplantı yapma yerleri tesis edilmiş ve buralar bütünüyle donatılıp döşenmiştir. Görüldüğü gibi, ahi kuruluşlarının nasıl bir toplumsal fonksiyon icra ettikleri ortadadır. Böylesine mükemmel ve yaygın olan bir toplumsal teşkilatın asli unsuru olan ahlâk duygusuna başka bir ülkede rastlamak mümkün değildir.

Zaviyelerde yani ahi toplantı yerlerinde işçiler, çıraklar, kalfalar ve ustalardan başka, iyi konuşan hatipler, Profesörler( müderrisler), öğretmenler, hâkimler, hattatlar, şairler, vaizler, v.b. kimseler bulunurdu. ( 1 )  Bu zaviye evlerinde dini, hukuki, ahlâki, sosyal, ekonomik,  v.b. konular konuşulurdu. Akşama kadar çalışarak yorulan sanat erbabından kişilerin ruh yorgunlukları bu konuşmalar sayesinde giderilirdi.

Ahi teşkilatlarında kişilerin sermaye birikimi ve aşırı kazanç isteği kesinlikle önlenmiş ve böylece kişisel kazanç yerine teşkilatın orta sandığında toplanan umûmi sermayeye önem verilmiştir. Bu konuda Sabri Ülgener Şunları söylüyor: “ Bu dönemin insanı madde dünyası ile devamlı temasların doğuracağı her türlü ihtiras taşkınlığından, hatta gelecek kaygısından uzak, iç alemine çekilmiş, telaşsız ve rızkından emin bir insan.” ( 2 )

Ahi kuruluşları,  başlangıçta tarikatlar gibi belirli bir ideolojiye bağlı olarak faaliyet göstermişler ve zamanla toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkar guruplarını içine alan birlikler haline gelmişlerdir.( 3 )

Ekonomik hayatımızın pek iyi gitmediği bu günlerde; bir Türk kuruluşu olan ve böyle fedakarca çalışan ve Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük emeği olan bu teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmakta, zamanımızın meslek teşekküllerinin de ahi birlikleri gibi çalışma hayatı içinde yer almaları çok büyük önem arz etmektedir.

 

DİP NOTLAR:

( 1 )  Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56

( 2 )  Sabri F. Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, s. 73, 1981

( 3 )  Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, s. 18

Mar 28

Sözde Değil Özde Var Olmak!

Cafer GENÇ

Basında, dünyanın en mutlu ülkesinin Finlandiya olduğunu okumuştum. Mutluluklarının temelinde “eğitim” olduğunu düşündüm. Mutluluğun ve başarının eğitimle gerçekleştirildiğini hepimiz biliriz. Finlandiya’daki eğitim sistemi, “en iyi eğitim uygulamasına örnek” olarak dünyada 1. sırada gösterilmektedir.

Bakın, bu başarıyı nasıl yakalamışlar. 1970’li yıllarda ekonomik kriz yaşayan, hiçbir geliri olmayan, kırsal köy hayatı yaşanılan Finlandiya’da, Başbakan, bütçedeki bütün giderleri yarı oranında azaltırken, eğitim bütçesini iki kat artırmış. Bu, onun siyasi hayatına mal olmuş. Bir sonraki seçimlerde kaybetmiş. Ancak, eğitim alanında yaptıklarının sonuçları 10 yıl, 20 yıl sonra alınmaya başlanınca kıymeti anlaşılmış. Finlandiya’nın bugünleri için, o günlerde kendini feda etmiş olmasıyla takdir kazanmış. İşte, büyük devlet adamlığı budur! Bizde, “milletine hizmet” adına, bütün riski göze alıp siyasi hayatını feda edebilecek kadar korkusuz ve kararlı bir “babayiğit” henüz çıkmadı. Milletin mutluluğuna vesile olacak bir cesur yüreğin, Atatürk gibi gönüllerde taht kuracağı, unutulmayacağı bir gerçektir. Tarihteki ve siyasetteki örnekleri de bilinmektedir.

Devlet kademesinin en üstünde olan yöneticiler, bürokratlar dâhil olmak üzere eğitimciler, yöneticiler, öğrenciler ve veliler, eğitim konusunda başarılı olamadığımızı dile getirmektedirler. Mevcut durumdan memnun olanın varlığına ihtimal vermiyorum.

Son yıllarda, sadece liselere geçiş ve üniversiteye yerleştirme ile ilgili pek çok değişiklikler oldu. Bu süre içerisinde, çok sık değişen Milli Eğitim bakanları, bir öncekinin yaptığını beğenmemiş olmalı ki “ben bilirim” diyerek yaptığı değişikliklerle sorunları ağırlaştırdı, çözümsüz hale getirdi. “Öğretmenlerin Performanslarını Değerlendirme Sistemi” bunun son örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir uygulamanın çok yanlış olduğunu ve nasıl olması, değerlendirilmesi gerektiğini, 03. 03. 2018 tarihi köşe yazımda ele almıştım. Başta, eğitim sendikaları olmak üzere köşe yazarları da tepkilerini dile getirdiler.

Benim de Bursa’da, kurucu çalışmalarında bulunduğum Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen ile Eğitim-İş ve Eğitim-Sen sendikalarının eylem kararlarına Eğitim Bir-Sen’in de katılmasını isterdim. Haksızlık da yapmayayım, tasvip etmediklerini, tepki gösterdiklerini biliyorum. “caydırıcılık” ve “ses getirme” açısından ortak eylemin etkili olacağını da söylemiş olayım.

Bizdeki sendikacılık anlayışı tam olarak yerleşmemiştir. Türk Eğitim-Sen temsilcileri Selçuk Türkoğlu’nu ve Metin Öksüz’ü yakinen tanırım. Basında ve kamuoyunda, işini en iyi şekilde yapan, görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları sendikacılık anlayışıyla yerine getiren sendika temsilcileri olarak bilinirler. Kendilerini takdir ve tebrik ediyorum. Millet ve memleket sevdasıyla eğitime hizmet edenlere teşekkür ediyorum.

Öğretmenlerle ilgili olan ve eğitimle bağdaştıramadığımız dövme, dövülme, öldürme, taciz, şiddet, hakaret… vs gibi olumsuz, kötü örneklere üzülüyoruz. Bunların, sendika üyeliğiyle ilgisinin olmadığını, şahsi ve münferit olaylar olduğunu söylemiş olsak bile, eğitim camiasında olunca işin boyutu farklı algılanmaktadır. Üzüldüğümüz bir diğer konu da öğretmenin itibarı ve öğretmenlik mesleğinin saygınlığıdır. Eğitimle ilgili pek çok sorunumuza ve sıkıntımıza karşılık, “hiç mi iyi, güzel şeyler olmuyor?” diye soracak olursanız, onu da aklıma gelen bir Temel fıkrasıyla cevaplandırmış olayım da yorumunu sizlere bırakayım.

Temel, Dursun, Cemal birbirlerini çok seven üç kardeşmiş. Ne alırlarsa, ne yaparlarsa birbirleri için de olmasını isterlermiş. Mesela, Temel gömlek alacağı zaman kardeşleri Dursun ve Cemal için de alırmış. Bu üç kardeş, kendi aralarındaki bu geleneklerini sürdürmüşler. Fıkra bu ya, bir gün ayrılmışlar, başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlar. Bir gün Temel, Almanya’da bir meyhaneye girmiş, garsonu çağırmış, “Bana üç bira getir” demiş. Garson, “Siz bir kişisiniz, neden üç tane istiyorsunuz?” diye sormuş. Temel de, “Biri benim, diğerleri kardeşlerim Dursun ve Cemal için, biz böyle anlaştık” diye cevap vermiş. Bu durum birkaç ay devam etmiş. Yine bir gün Temel garsona, “Bana iki bira getir” diye seslenmiş. Garson şaşırmış. “Hep üç tane isterdiniz, neden iki tane, ne oldu?” diye sormuş. Temel de “Ben içkiyi bıraktım” demiş.

“Ben, yanlış yapmayı bıraktım” demek için inandırıcı olmak gerekir.

SÖZÜN ÖZÜ: Ne iş yaparsanız yapın, yaptığınız işi bilerek en iyi şekilde yapın. Başaracağınıza inanılmasını istiyorsanız, öncelikle size güvenilmesi gerektiğini bilmelisiniz. “Sözde” (lafla) değil, “özde” var olduğunuzu göstermelisiniz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar