x

GEÇMİŞ OLSUN

Konya Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜÇLÜ (Tel: 0505 211 6941) kalp ameliyatı geçirmiştir.

Değerli başkanımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 31

Mutluluk Başarıya Bağlı mı?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Başarı, mutluluk getirir mi? Değerli olmak, başarılı olmaya bağlı mıdır? Değerimizi işimiz mi belirler?
Pek çok insan, değerini işinin tayin ettiğine inanmaktadır. Bu insanlar, çocukluklarından beri programlarını işlerine göre yapmışlardır. Onlara göre, değerli ve mutlu olmanın yolu başarıdan geçmektedir.
Gerçekten başarı, sevgi, saygı ve mutluluk getirir mi? Başarılı insanlar, başarıları kadar değerli midirler?
Örnek verelim:
Adolf Hitler, kendi hedeflerinin büyük kısmına ulaştığı için başarılıdır. Kuvvetli ordular kurdu, Pek çok ülkeyi işgal etti. Peki bu durum onu değerli kıldı mı? Mutlu etti mi? Hayır. Ama o değerli olmanın başarılı olmaya bağlı olduğuna inanıyordu. Bu görüşüne pek çok Almanı da inandırmıştı. Naziler onu “Süpermen” olduğuna ikna olmuşlardı. Sonuç malum… Hitler’ in değerli olmadığını ortaya çıkardı. Şimdi, hiç kimse Hitler’ mutlu ve değerli bir insandı diyemiyor.
Demek ki değerimizi ve mutluluğumuzu başarılarımız belirlemiyor.
Başarı, bir işi istenilen biçimde bitirmek, elde etmek, istediğini bulmaktır. İşi istediğimiz gibi bitirebiliriz, ama yaptığımız iş bizim yeteneklerimize uygun bir iş mi? Acaba doğru işi mi yapmışız? Yaptığımız iş, yaradılış amacımıza uygun mu? Merdiveni doğru duvara mı yaslamışız? Merdiveni doğru duvara yaslamamışsak o iş bizi mutlu eder mi?
Yaptığımız iş, yaradılış amacımıza uygun değilse mutsuz olacağımız kesindir.
İş bittikten sora başarılı olmuş olsak dahi, bilinçaltı düzeyde kendimize şu soruyu sorarız: Bütün bu çalışmalar ne içindi? Bu iş yaptığım çalışmaya, zahmete değdi mi? Bu işin anlamı nedir?
Bu sorulara tatmin edici cevap veremezsek, mutsuzluk yakamızı asla bırakmaz. Ne kadar büyük işler başarırsak başaralım, sonuç değişmez.

 

Tem 31

Dini Sevdiren Ve Dinden Soğutanlar

Ruhittin SÖNMEZ

Habertürk TV’de “hadisler” konusunda yapılan bir tartışma programı Türkiye’nin gündemine oturdu.

Bir İlahiyatçı öğretim üyesi “sinek kanatlarından birinde zehir, birinde panzehir olduğunu, deve idrarının şifalı olduğunu” anlatan rivayetleri “hadis” kabul ederek savundu. Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil adlı bu İlahiyatçı ile buna karşı çıkan felsefeci Prof. Dr. Caner Taslaman arasındaki tartışma problemin büyüklüğünü ortaya koydu.

Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil’in konudan uzak ve edebe aykırı saldırıları ile zaman zaman tartışmanın seviyesi düşse de, öğretici bir program oldu. Program dini anlama konusunda toplumda var olan derin fay hattının temel sebeplerinden birine dikkat çekti.

**************************************

GELENEKSEL İSLAM ANLAYIŞI

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı’nda da tespit edildiği gibi, “Olumsuz İslam algısı yaygınlaşmaktadır.”

Bu algıda geleneksel İslam, Emevi Müslümanlığı gibi isimlerle anılan ekol en önemli etkenlerden biridir. Akla yer vermeyen, sadece nakli esas alan bu anlayış Türklerin Halifeliği İstanbul’a taşımasından sonra bünyemize girdi.

Elbette Müslümansanız Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanacak ve O’nu anlamaya ve yaşamaya çalışacaksınız.

Ancak Kuran’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak kabul edilen “hadisler” konusunda ihtilaflı alanlar vardır.

Hadisler konusunda gelenekçi akım nakil zinciri sağlam olan hadis rivayetlerini “sahih” kabul ediyor.

Bunun karşılığında hadisleri İslam tarihinin önemli bir bilgi kaynağı olarak değerli bulan ancak sahih hadis sayısının kitaplarda yer alanın çok küçük bir kısmını teşkil ettiğini savunan bir bilim ekolü var.

Sahih olması mümkün olmayan bu hadislerin ortaya çıkmasında siyasi ve şahsi menfaatler kadar insan hafızasının tabiatından kaynaklanan hatalar da sebep olmuştur.

Kütüb-i Sitte denilen en güvenilir 6 hadis kitabı Şanlı Peygamberimizin ölümünden yaklaşık ikiyüz yıl sonra yazılmaya başlanmış. Bunları toplayan âlimler çok büyük özveriyle ve inanılmaz bir titizlikle yazdıkları kitaplarından, rivayet zincirinde en ufak bir tereddüt duyduklarını çıkarmışlar.

Fakat hadis kitaplarında, birbiriyle ve özellikle Kur’an’ın hükümleriyle çelişen; bir kısmı da “asla peygamber böyle bir söz söylemiş olamaz” denilen “hadislerin” de yer almasının önüne geçilememiş.

O halde İslam’ın asli kaynağı, tahrif edilmeyen tek kutsal kitap olan Kur’an- Kerim’de açıklanan konularda hadislere başvurmaya lüzum yoktur.

Kur’an’da yer almayan konularda ise Kur’an’ın bildirdiği temel ilkelere ters düşen hadis rivayetlerine itibar etmemek gerekir.

“Arap kültürünün yansıması olan”, “kadını aşağılayan”, “kadın sünneti gibi insan haklarıyla uyumlu olmayan” hadis rivayetleriyle; “içine sinek düşen çorbaya sineği iyice batır, sineğin olduğu kısmı kaşıkla çıkar, kalanını iç” tarzı sözde hadislerle amel edemeyiz.

***************************************

KUR’AN İLE UYUMLU HADİSLER

Bazı hadisler vardır ki daha duyduğunuz anda onun sahih olduğundan hiç tereddüt etmeyiz.

Geçen Cuma vaazında duyduğum ve duymaktan çok mutlu olduğum şu hadis gibi:

“Erkek hanımına sevgi ve şefkatle bakar, hanımı da O’na sevgi ve şefkatle bakarsa, Yüce Allah onlara rahmetle bakar.”  “Erkek hanımının elini sevgiyle tutarsa, parmaklarının arasından günahları dökülür.”

Bunun gibi, şu hadislerin de sahih olduğundan hiç şüphe edemeyiz: Güzel söz sadakadır.” (Buhari) “Kıyamet günü, mümin kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizi)

Bakınız çok değerli İlahiyatçı hocalarımızdan Prof. Dr. Hasan Onat ne diyor? “Kur’an, öncelikle insanları düşünmeye, akletmeye, ibret almaya çağırmaktadır. Kur’an’da üçyüze yakın ayette, ‘düşünmez misiniz?’, ‘akletmez misiniz?’ şeklinde uyarılar vardır. Kur’an, açıkça ‘bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını’ ilan etmiştir. Daha da ötesi, Kur’an, insandan bilerek inanmasını, bilerek yaşamasını istemiştir.”

Hz. Muhammed’in ‘aklı olmayanın dini de yoktur’ sözü de Kur’an’ın bu buyruklarına tam uyduğu için şüphesiz “sahihtir.”  Buna rağmen, “akla laf edenlerin aklından şüphe etmek gerekir.”

**********************************

DOĞRU DİN İÇİN İYİ HOCA

İyi eğitilmiş din görevlilerine ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var.

İyi eğitilmiş hocalardan kastım İslam’ın özünü doğru anlayan ve iyi anlatabilen bilginler ve din görevlileridir.

Onlar her fırsatta İslam’ın özünü ve Kur’an’ın evrensel mesajlarını iletirler.

“Dinin; ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek olmadığını, dinin dünya için ve dünyayı ıslah için olduğunu” bilirler. 

İbadetin namaz, oruç, hac, zekâttan ibaret olmadığını, “gün boyu işlenen ahlâki her davranışın ibadet olduğunu” anlatırlar.

Tüccarın dürüstlüğünün, düzgün ve kaliteli iş yapmanın, adalet, merhamet ve şefkatin ibadet olduğunu bilir, bildirirler.

Allah’tan başkasına boyun eğmemenin, zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmanın ibadet olduğunu ifade ederler.

İslam’ı; bir takım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini olarak gösteren din adamları yerine, vicdanlarımıza seslenen, dünyayı ıslah etmenin anahtarı olan bu Kur’anî mesajları ileten hocalara ihtiyacımız var.

90 bin Camimizin yarısında böyle hocalar olsaydı, Müslümanların gelebileceği manevi ve maddi seviye hayallerimizin bile üstünde olurdu.

 

CAMİLER, KUR’AN KURSLARI, İMAM HATİPLER VD.

Türkiye dünyadaki Cami sayısının en yüksek olduğu ülke, 90 bin camimiz var.

1 milyon 150 bin kursiyeri olan 16 bin Kur’an Kursumuz,

1,5 milyon öğrencisi olan 3500 adet İmam Hatip okulumuz,

100 İlahiyat Fakültemiz var.

Birlik Vakfı, Ensar Vakfı, Hizmet Vakfı, Hayrat Vakfı gibi bir sürü vakıf üzerinden, normal okullarda da dini eğitim veriliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının İmam-Hatip unvanında 71 bin 362 personeli, müezzin olarak 11 bin 908, Kur’an kursu öğreticisi olarak 19 bin 721 olmak üzere toplamda 141.233 personeli bulunuyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na, 2017 bütçesinde 6 milyar 867 milyon lira ödenek ayrıldı. Camilerde toplanan yardım paraları bu rakamların dışında.

Diyanet’in 2017-2021 Stratejik Planı’na göre, bu beş yıllık dönemde 40 milyar TL harcama yapacak.  Bu harcamaların yüzde 95’i personel maaşları için.

Kısaca devletimiz ve milletimiz dini eğitime ve ibadethanelere olağanüstü önem veriyor, ciddi harcamalar yapıyor.

***

Bütün bunlara rağmen şu sorulara gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyoruz:

Camilerde hocaların vaaz, hutbe ve sohbetlerini dinleyen Müslümanlar doğru bilgi ile bilgilendiriliyor mu?

Din görevlilerimizin halkımıza verdiği mesajlar, İslam’ın özü ile yani Kur’an’ın mesajları ile örtüşüyor mu?

Müslümanlar Camilerde huzur bulabiliyor mu?

Din eğitimi veren okullar ve kurslarda dinimizi doğru anlayan ve iyi anlatabilen hocalar yetiştirilebiliyor mu?

Biliyorum, din alanında da gerçek İslam’ı büyük bir vukufla ve fedakârlıkla anlatan az sayıda bilim adamı ve din görevlimiz var. Bunlar iyi ki varlar.

Bu istisnalar haricinde bunca cami, Kur’an Kursu, dini okullarda İslam’ı öğretmeyen, insanları dinden soğutan bir yapının olduğunu biliyoruz da, bunun nasıl oluşturulduğunu bilemiyoruz.

Bu olumsuz tablonun sebeplerini bulmak ve çözüm üretmek en hayati meselelerimizden biri olmalıdır.

*********************************

KALİTELİ DİN ADAMI İHTİYACI

Diyanet’in kendi hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı’nda, “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunu sayısının kontrolsüz ve plansız arttığı” tespitine yer veriliyor. Ayrıca “bu mezunların nitelik sorununun bulunduğu da ifade ediliyor.

Planda, “kurumun üzerindeki siyasi etki, İslamofobi ve olumsuz İslam algısının yaygınlaştırılması, dernek ve vakıfların kontrolsüz şekilde cami ve Kur’an kursu inşa etmesi” de tehdit olarak kabul ediliyor.

*********************************

Keşke dinimiz hep böyle anlatılsa…

“Keşke Camilerimizde, okullarımızda, Kur’an kurslarımızda dinimiz hep böyle anlatılsa” diye düşündürten bir yazı okudum.

Dinimizi sevdiren ve böyle güzel anlatan bir yazı okuyunca sizlerle paylaşmadan edemedim. Facebook’tan arkadaşım olan bir İlahiyatçının (Selçuk Tapkı) paylaşımı ile haberdar oldum. Yazarı İbrahim Dane’ye tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bakalım, “İslam ve ibadet” kavramlarının bu kadar güzel anlatıldığına hiç şahit oldunuz mu?

***

Günümüzde ibadet kavramı kadar anlamı daraltılmış, içeriği boşaltılmış çok az kavram vardır.

Hâlbuki içeriği bu kadar zengin, kapsamı bu kadar geniş çok nadir bir kavram olan İBADET; Allah’ın sevdiği, gizli ve açık söz ve davranışların tümünü içine alır.

Genellikle ibadet denilince, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler aklımıza gelir.

Kur’ân bunları ibadet kategorisine almaz bile. Bunlar Kur’ân’da; “nüsuk, (çoğulu menasik) ibadet şekilleri” olarak geçer. Bir takım ritüellerin toplamına “ibadet” denilmez İslam’da!

Anne-babanın evladına şefkati ibadet olduğu gibi, tüccarın dürüstlüğü de bir İBADETTİR.

Hatta İBADET zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmaktır.

İslam; bir takım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini değildir.

Aksine İSLAM; hayatı ibadetleştiren bir dindir.

Gün boyu işlenen ahlaki her davranış, ibadettir.

İBADET; salih ameldir, yani; düzgün ve kaliteli iş yapmaktır, üretmektir. Yararı yalnızca kendimize olan ameller değil, belki faydası başkalarına da olan sâlihattır! (iyiliklerdir.)

İSLAM; tevhit ve adalet, sevgi ve merhametten ibarettir. Allah’ın hakkına tevhit, kulların hakkına da adalet çerçevesinde riayet etmektir!

İBADET; mutlak itaati yalnızca O’na özgüleyerek, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir!

İBADET; O’nun mahlûkatına sevgi ve merhamet ile muamele etmek, yani; kul hakkı karşısında saygıyla eğilmektir!

İbadetler; “köşk, şarap, huri vs. gibi” ahirette zevk-ü sefa sürmek için yapılan bir takım ritüeller (ayinler) değildir. Asla bir Müslüman ibadetlerini, kâr-zarar hesabı yapan bir tüccar mantığıyla yapmaz!

Allah’ın rızası dışında hiçbir mükâfat beklentisi yoktur! Örneğin bir mümin sevap toplamak için Kur’ân okumaz! Namazını; psikolojik olarak kendisini rahatlatan bir tür yoga-meditasyon olarak görmez!

DİN; ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek değildir!

DİN, dünya içindir, dünyayı ıslah içindir. AHİRET yaptıklarımızın karşılığıdır!

DİN, gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmak, bunları ikame etmektir.

UBUDİYET (Kulluk / itaat), kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerdir! (İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.) İnsan hakkına tecavüzün, en büyük günah olduğunu idrak etmektir,

İBADET, zulme savaş açmak, zalimlere hasım olmaktır. Yolsuzluğa, yoksulluğa isyan etmektir. Fahşa ve münkerin (hoş olmayan ve çirkin tavırların) karşısına dikilmektir. Yetimlerin, mustazafların (mazlumların) koluna girmek, onların önünde yürümektir!

Mazlumların ahı göğü inletirken, bir köşede doksan dokuzluk tespih çevirmek hiç değildir. İnsanları aç-bî ilaç -boğaz tokluğuna bile değil- çalıştırıp, bunların sırtından iktisap edilen sermaye ile cömert görünmek değildir!

Vurana elsiz, sövene dilsiz, devletlüler karşısında el pençe divan duran, ensesine vurulduğunda ağzındaki lokmayı da veren pasif, miskin itaatkâr vatandaşlar olmak hiç değildir.

İBADET, bir duruştur. İlkeli olmak samimi olmak, diğergâm olmak (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek), velhasıl adam gibi adam olmaktır. Kölelikten özgür insan olma eylemine inkılâp etmektir.”

Ağu 06

Ahlak Hayatın Sanatıdır

Prof. Dr. Hacı DURAN

 Ahlak, insanın ve insanlığın doğuş, gelişme, olgunlaşma ve var olma bakımından kendisine tabi olduğu ilkeler, kurallar ve değerler anlamına gelir. Bütün insanlar tabii denilen bu ahlaka göre davranırlar. Ahlak insanın hemcinsi, çevresi ve inançlarına ilişkin kuralları ve değerleri kapsar.

Yerin ve göklerin halk edilmesi ile insanın halk edilmesi, yani yaratılması, Cenab-ı Hakkın koyduğu ölçüye göre gerçekleşmiştir. Ahlak kavramı; “halk” yani yaratılış kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla yaratılışa uygun olan davranış ahlakidir. Uygun olmayan ise ahlaki değildir. Bu durumda tabiat kendi yaratılış ilkesine göre işlerken, devinirken, hareketini devam ettirirken, insan da kendi yaratılış ilkesine, kuralına ve yasasına göre davranır, ona göre hareket eder. İnsanlığın tarihi bu evrensel düzenin bir uzanımıdır, bir işlevidir.

İnsan, yerin ve göklerin bir düzeni olduğunu, bu düzenin hem en geniş hem de en küçük parçalar veya kuvvetler düzeyinde belirli yasalara ve ilkelere göre doğduğunu, geliştiğini ve işlediğini bilimsel gözlemlerle yaklaşık olarak tesbit etmiş olmaktadır. Ancak insanın kendisi hakkındaki gözlemi, müşahadesi ve bu faaliyetten elde ettiği veriler, yani bilgiler; tabiat veya evren hakkındaki gözleminden elde ettiği bilgiler kadar nesnel, yani hakiki olamıyor. Daha çok yanılgı barındırıyor. Bu sapmanın sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Şimdi bu söylediğimi bir örnek üzerinde göstereyim. Mesela atom altı kuvvetlerin bir birlerini etkileme ve birbirlerine bağımlı hareket etme sonucunda ortaya çıkan kütlenin ve gücün miktarını sayısal niceliklerle gerçeğe yakın bir ihtimal ile fizik yasalarına göre açıklayabiliyoruz. Bir güneş sistemindeki kütlelerin, kuvvetlerin bir birlerine olan mesafelerini, mesafeye ve kütleye bağlı olarak oluşan cazibeyi yine yaklaşık olarak fizik yasaları çerçevesinde sayısallaştırıp hesaplayabiliyoruz.

Bir insanın genetik kodları ve biyolojik yapısı da diğer insanların benzer yönleri ile ilişkilendirilip açıklanabiliyor. Hastalık ve sağlık sistemlerimiz bilindiği gibi bu mantığa göre işlemektedir. Yaklaşık olarak bir kişinin bedensel dokusunda ortaya çıkan bir virus, mikrop veya hastalık türeten herhangi bir bakterinin etkilerini esas alarak, diğer kişilerin benzer etkiler altında nasıl hastalıkla baş edebileceklerini de tıbbi olarak yaklaşık bir olasılıkla hesaplıyoruz.

Ama bir milletin ortaya çıkmasını, başka milletlere saldırmasını, onların kaynaklarını sömürmesini yukarıdaki örneklere göre çoğu kere bilimsel olarak açıklama imkanı bulamıyoruz. Aynı şekilde bir cemaatin veya sosyal grubun ortaya çıkması, diğer cemaatler, gruplar ve oluşumlarla rekabet ve çatışma içinde olmasını da tabiatı müşahade ettiğimiz gibi müşahade edemiyoruz. Aynı şekilde bir kişinin doğumundan itibaren geçirdiği sosyal ve psikolojik gelişme ve gelişememe aşamalarını  ve bu aşamalar sürecinde başka insanlarla yaşadığı veya kendi kişiliği ile yaşadığı çatışmaları, rekabetleri, özentileri, kinleri ve nefretleri de tam olarak tabiatı müşahade ettiğimiz gibi, gözlemleyemiyoruz.

İnsanın kendisi, üyesi olduğu cemaatler, gruplar, sosyal birlikler, milletler ve bunlarla çoğu kere karşıt durumda olan ötekiler veya diğerleri hakkındaki gözlemi; evren ve tabiat hakkındaki gözleme göre anlaşıldığı gibi yetersizdir. Buna rağmen insan, bu sosyal oluşumlar ve oluşumlar arası etkileşimler hakkında daha çok bilgiye sahip olduğuna inanır ve bu bilgilerin doğruluğundan daha çok emin bir şekilde davranır. Mesela, kendi partisine oy vermeyenleri, kendi cemaatinden olmayanları, kendi grubuna katılmayanları, kendi milletinden olmayanların tümünü; düşman, cahil, hain ve uşak olarak bilir. Ve bu bilgilerinin çok güvenilir olduğuna dair keskin inançlara sahiptir. Halbuki, hayatı boyunca bu sosyal oluşumların bir çoğuna girmiştir, yanıldığını da fark etmiştir, çoğu kere de ben şunları yanlış biliyormuşum gibi bir tecrübeye de sahiptir. Ama buna rağmen yine de mevcut şartlarda, kendisi ve kendisi dışındakilerle ilgili gözlemlerin yetersizliğine rağmen yine de keskin bilgiler ve inançlar taşır.

Yerin ve göklerin yaratılışı ve işleyişinde bulunan ilkeler, insanın yaratılışı, doğuşu, gelişimi ve davranışında da bulunuyor. İnsanın tür olarak yaratılışı ve gelişimi yine Cenab-ı Hakkın belirlediği kurallar ve ilkelere göre gerçekleşir. İşte bu ilkelere ahlak denir. Ama yukarıdaki örneklere göre düşündüğümüzde, insanın tabi olduğu ahlaki ilkeleri, kuralları, yasaları ve değerleri nesnel olarak naif bir şekilde gözlemesi yani müşahade etmesi yanılsamalarla gerçekleşiyor. Bu durum, insanın ahlaki davranmasını olumsuz etkiliyor.

Malum olduğu üzere tabiat düzenindeki her bir kuvvet, kendi dışındaki kuvvetle dengeli bir hareket içindedir. Bu tabii kuvvetlerin yasasıdır, ilkesidir, düzenidir. İnsanın her birisi de, fert olarak, bağlı olduğu grup olarak ve toplum olarak, diğer kişiler, gruplar ve toplumlarla etkileşim içindedir. Bu etkileşimin belirli ilkelere, kurallara, yasalara ve değerlere göre gerçekleşmesi zorunludur. İşte bu ilkeler ve değerler ahlakı; yani, insan türemesininin bağlı olduğu mantıksal düzeni oluşturur. Bu düzene uymak İlahi kurala göre davranmaktır. Bu düzene aykırı davranmak ise yörüngesinden sapan bir meteora, yani akan bir gök taşına veya en doğrusu Kelamı Kadim ile ifade edecek olursak, şeytana dönüşmektir.

Bu durumda, ahlaksızlık şeytanlaşmaktır, yalan söylemek şeytani davranmaktır, ahlaksızlıktır. İnsanlara her ne amaçla olursa olsun iftira atmak, kötü sıfatlar yüklemek, günümüzde kendisine makamın hakkını vermek denilen mevki ve makamla gururlanmak ve bunları bir üstünlük imajı olarak kullanmak, ahlaksızlıktır, yörüngeden sapmadır.

Şimdi ahlaksızlık ile şeytanlık arasındaki ilişkiyi örneklerle gösterelim. Halk zihniyetinde, geleneğinde ve bilgisinde ahlaksız, yani kuralsız davranışlara şeytanlık dendiği malumdur. Şeytan kavramı; her türlü sapmayı açıklamak, göstermek ve örneklendirmek üzere, yörüngesinden çıkan bir gök taşı misaline gönderme yapar. Bilindiği gibi, Araplar yörüngesinden çıkan gök taşına şeytan derlerdi. Kura’nı kerim de de “Şeytanı recim” ifadesi; yörüngesinden çıkarak başkalarını etkileyen ve saptıran bir gök taşının çevresini etkileme, bozma, saptırma, yoldan ve yörüngeden çıkarma misali üzerinden sapkın yani ahlaksız davranışları açıklar.

Yalan söylemek, insanın bir hakikati ve gerçeği gizlemesi olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dışındaki insanı veya insanları yanıltarak saptırmaktır. Bu sapma bir çok insanı bilgi düzeyinde etkilediği için çok hızlı yayılır. Sadece bir kişinin yalan söylemesiyle kalmaz. Bir çok kişinin bilmeden bu yalana itibar etmesiyle sonuçlanır. Yalanı ilk defa söyleyen yaptığı sapkınlığın farkındadır. Ama yalanın içerdiği sahte bilgiyi sosyal olarak dolaşımda iken öğrenenler, bir yalana inandıklarını çoğunlukla fark etmezler. Bundan dolayı bir yalan çok kısa bir sürede, kırılmış bir cam gibi binlerce yalana veya bir kuşun hareketiyle harekete geçen bir kar taneciğinin çığa dönüşmesi gibi bir etkiyi toplumda meydana getirebilir.

Bundan dolayı yalan “Recm edilmiş şeytanın” kendisidir. Onun şerrinden, yani onun bizi hakikatten, iyilikten, dürüstlükten, yardımseverlikten, adaletten saptırmasından Allah’a sığınırız, diye çağrıda bulunuruz, dua ederiz.

Ağu 12

Din Adamlarının Bilgi Seviyesi

Ruhittin SÖNMEZ

Çocukluğumuzda Hanefi çoğunluğa öğretilen ilk dini bilgilerden biri “Rabbim Allah, dinim İslam, kitabım Kur’an, peygamberim Hazreti Muhammed” olurdu. Fakat bundan sonraki kısım çocuk aklımıza biraz karışık gelirdi.

“Mezhebim ehl-i sünnet vel cemaat” ve “itikatta Mâturîdî, amelde Hanefî” diye ezberletilirdik. Fakat bu kısmı ne biz anlardık, ne de büyüklerimiz anlatırdı.

Yıllar sonra “ehl-i sünnet vel cemaat”ten olmanın “Hazreti Muhammed, ashabı ve cemaatinin itikadı nasılsa ben de öyleyim” manasına geldiğini öğrendik.

Mâturîdî ve Ebu Hanife’nin mezhep imamlarımız olduğunu bize öğretenlerin bile, şu sorulara cevap verebilecek bilgi ve donanımda olmadığını fark ettik:

İtikatta ve amelde mezhep ne demektir? İmam Mâturîdî’nin ve İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İslam’ın kaynaklarından çıkardığı mesele ve hükümlerin diğer mezheplerden temel farkları nelerdir?

Ehl-i sünnet’in itikat alanındaki iki kolundan Mâturîdîler neden fıkıh/amel alanında Hanefî mezhebine mensup iken, Eş’arîler çoğunlukla Şafiî, Malikî veya Hanbelî mezheplerinden birine mensup oluyor?

Sadece camiye devam alışkanlığı olmayan Müslümanların değil, Cami cemaatinin de bu sorulara cevap verebilecek bilgiye sahip olduklarını söyleyemeyiz. Camilerde vaiz ve imamlar bu konulara pek girmezler.

Bu bilgilere sahip olmayan kitlelerin yüzyıllardan beri tevarüs ettiği “taklidi iman” anlayışıyla mezhebinin itikat ve fıkhî/amelî davranışlarını uyguladığını gözlemliyoruz.

Fakat “tahkiki iman” seviyesine geçmiş olması ve Müslüman kitlelere bu bilgileri öğreterek “İslam’ı bilerek yaşamasına” yardımcı olması gereken vaiz ve imamlarımızın da bu sorulara cevap verememesi makul sayılamaz. Bu durum en azından profesyonel açıdan mesleki bir eksikliktir.

Son yazılarımda Diyanet’in kendi hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı’nda, “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunlarının nitelik sorununun bulunduğu tespitini aktarmıştım.

Şimdi bu tespiti doğrulayan bir araştırmadan bahsedeceğim.

******************************

Ebu Hanife ve MâturîdîYİ BİLMEYEN SÜNNİ DİN ADAMLARI

“Din Görevlilerinin Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî Hakkındaki Bilgi Düzeylerini Ölçmek” maksadıyla yapılmış bir ilmi araştırmanın genişçe bir özetini okudum.

Doç. Dr. İkbal Vurucu’nun Denizli ölçeğinde yaptığı bu araştırmaya göre, din görevlilerinin kendi mezhepleri konusunda bilgileri son derece yetersiz. Bana göre araştırma Türkiye ölçeğinde genişletilse de sonuç hemen hemen aynı çıkacaktır.

Araştırmaya katılan din görevlilerinin,

  • Mezhepler konusunda çok genel ve yüzeysel bilgilerinin olduğu;
  • İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında bilgilerinin yok denecek düzeyde olduğu; Ebu Hanife’nin düşüncelerini içeren herhangi bir eser okumadıkları, Ebu Hanife’nin temel eseri olan Fıkhu Ekber’i bilmedikleri;
  • Mezhepler tarihini ve bu tarih içinde Hanefîliğin konumunu bilmedikleri tespit edilmiş.

Benzer şekilde, araştırmaya katılan din görevlilerinin,

  • “İmâm Mâturîdî’nin mezhep tarihimizdeki yeri nedir?” sorusuna herhangi bir cevap veremedikleri;
  • İmâm Mâturîdî’nin “Kitabu’t-Tevhid” eserinin adını bile duymamış oldukları;
  • Ayrıca Mâturîdî’nin herhangi bir kitabını veya Mâturîdîliği anlatan bir eseri okumadıkları anlaşılmış.
  • Dahası katılımcı din görevlilerinin, Kur’ân ve ilmihal dışında, herhangi bir kitap okumadıkları tespit edilmiş.

******************************

MEZHEPLERi BİLMEK NEDEN ÖNEMLİ?

Türkiye’de yaşanan Müslümanlık ile Suriye, Arabistan, İran, Libya gibi diğer İslam ülkelerinde anlaşılan ve yaşanan Müslümanlık çok farklı. Mezhepler bu anlayış farkının bazen sebebi, bazen sonucu.

Çevremizdeki siyasi çatışmaların mezheplerle alakası çok fazla. Kendi mezhebimiz yanında birlikte yaşadığımız vatandaşlarımızın bir kısmının benimsediği Şiilik, Caferilik, Şafilik, Alevilik gibi dini anlayışları ve hatta çevremizde çok etkili olan Eş’arilik, Selefilik, Vahhabilik gibi dini akımları bilmek, onlarla ortak noktalarımızı çoğaltmak zorundayız.

Prof. Dr. Hasan Onat’a göre, Müslümanların “yumuşak karnı”, en zayıf noktası mezheplerdir. Bunun sebebi, çatışma/çatıştırma için kullanılabilecek malzeme bulmanın bu alanda çok kolay olmasıdır.”

“Mezheplere taraf da, karşı da olsanız, mezhep diye bir şey vardır, Müslümanların din anlayışlarını belirlemektedir…  Çoğu zaman din, mezhebe indirgenmekte, mezhep din zannedilmektedir. Önemli olan, mezhep, meşrep, tarikat, cemaat türü oluşumların dinin anlaşılma biçimleri olduğunu, İslam’la özdeşleştirilemeyeceğini bilmektir. İnsanların çoğu mezheplerini ve diğer aidiyetlerini seçmezler; hazır bulurlar. İslam ortak paydası bilinci mevcut olursa, farklılıklar zenginlik olabilir.”

Din görevlilerimizin bile (kendi mezhepleri dâhil) mezhepler konusunda bilgisi bu kadar yetersizse bu devasa problemi nasıl çözeceğiz?

******************************

DİNCİ TERÖR VE ŞİDDETE KARŞI Hanefî-Mâturîdî DİN ANLAYIŞI

Doç. Dr. İkbal Vurucu mezhepler konusunun güncel bir boyutuna dikkat çekiyor:

“Türkler, büyük ölçüde Hanefî-Mâturîdî din anlayışını benimsemişlerdir. Ülkemizin büyük çoğunluğu da bu büyük imamın mezhebine göre ibadet eder.

Hanefî-Mâturîdî din anlayışının, akılcı ve çoğulcu din anlayışı, bireysel sorumluluk, bireysel dindarlık, akla dayalı din ve dünya görüşü; Müslümanların eşitliği; tevil; sorgulama ve eleştirme, farklı görüşlere ve anlayışlara tahammül gibi temel özellikleri bulunmaktadır.

Bu sebeple ülkemizde de egemen zihniyet konumuna gelen, terör ve şiddet kaynağı olma hüviyetine sahip Selefilik gibi din(c)i akımlara karşı, Türk entelektüelinin Hanefî-Mâturîdî din anlayışını tekrar gündeme getirip işlemesi Türk kimliğinin ve düşüncesinin güçlü bir geleneğe dayanarak yeniden ortaya çıkması için zorunludur.”

Konu önemli ve acildir. Diyanet İşleri Başkanlığının 40 yıl GÖRMEZden geldiği Cemaatin itikadî / fıkhî yanlışlarını, cemaat FETÖ’ye dönüşüp darbe teşebbüsü yaptıktan bir sene sonra açıklaması gibi geç kalmamalıyız.

Ağu 06

Hocalarımız

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’de “hoca” denildiği zaman aklımıza üç zümre geliyor.

Birincisi, dini bilgileri öğreten ve din hizmetlerini yerine getiren “din görevlileri”dir. Yani Diyanet İşleri Başkanı, müftüler,  vaizler, imam ve hatipler, müezzinler ve Kur’an Kurslarında ders verenler…

Hoca deyince aklımıza gelen ikinci zümre Üniversitelerde ders veren, araştırma yapan öğretim üyeleri / bilim adamlarıdır.

Üçüncü grup olarak da ilk ve orta öğretimde, resmi ve özel eğitim kurumlarında ders veren öğretmenleri sayabiliriz.

Bunların hepsi de “insan yetiştirme düzenimizin” temel unsurlarıdır.

Her üç hoca kategorisinde de bir “nitelik sorunu olduğunu”, her üç meslekte olan hocaların  gelişmiş ülkelerdeki karşılıkları ile kıyaslandığında -istisnaları hariç tutarak- mesleki bilgi ve becerileri açısından hayli geride olduğunu tespit edebiliriz.

Haliyle bunların yetiştirdiği veya eğitim verdiği kesimlere de yansıyan bir kalite problemidir bu.

Lise seviyesine bile ulaşamayan fakülteler… Bırakın dilini, dinini ve tarihini, daha okuduğunu anlama ve anlatma becerisi dahi verememiş bir “milli eğitim” sistemi… Ve dininin en temel konularını bile öğretemeyen bir Diyanet ve dini eğitim sistemi.

İnsan kalitemizi geliştirmek istiyorsak ilk yapmamız gereken hocalarımızın kalitesini yükseltmek olmalı.

Bu yazımızda sadece din görevlilerinin saygınlığı ve niteliği konusunu değerlendirmeye çalışacağım.

***********************

MAYINLI ARAZİDE YÜRÜMEK

Dini konularda yorum yapmak ve din adamlarını eleştiren yazılar yazmak çok risklidir.

Bu konular üzerinde düşünmek ve hele yazmanın “mayınlı arazide yürümek” olduğunu biliyorum.

Ancak temel meselelerimizi görmezden gelirsek, başımız dertten kurtulmaz. Ülkemizi falanın veya filanın yönetiyor olması da çare olmaz.

Temel meselelerimizi çözmezsek, pahalı evlerde yaşayıp, lüks arabalara binmenin, şehirleri beton yığınlarına çevirmenin gelişme olmadığını çok yakında anlayacağız.

Hak, hukuk, adalet, ahlak, bilim, sanat, estetikten yoksun bir toplumun, maddi zenginlik içinde olsa bile, gelişmemiş sayılacağını fark edeceğiz.

Hatta maddi zenginliğin sürdürülebilir ve geliştirilebilir olmasının hak, hukuk, adalet, ahlak, bilim, sanat, estetikten yoksun toplumlarda imkânsız olduğunu tecrübe edeceğiz.

Toplumuzda bu değerlerin öğretilmesi ve yaşatılması görevi hocalarındır.

Öncelikle “din görevlileri” ve İlahiyatçı hocaların “rol model”  olma vasıfları ve “bilgi yönünden” yeterlilikleri konusu incelenmeye değer.

***********************

MEHMET GÖRMEZ VE HAYRETTİN KARAMAN ROL MODEL OLABİLİR Mİ?

Şüphesiz Diyanet İşleri Başkanından, Cami İmamına kadar, her hoca birer rol model olmak mevkiindedir.

Din görevlileri güzel ahlakı, dürüstlüğü, güvenilirliği ve bilgisi ile halkın saygınlığını kazanmış kişiler olmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bir milyonluk makam aracı konusunda yaptığı açıklamada “makam aracını iade edeceğini” açıklamıştı. Hem de “benim için o araç bir mezara dönüştü. Ben ibret-i âlem için o aracı iade edeceğim” sözleriyle.

Fakat Cumhurbaşkanının ısrarıyla o makam aracını iade etmediği gibi daha pahalı ikinci bir aracı daha makam aracı olarak kullandı.

Müslümanlar olarak, bir Türkiye’yi ziyaret eden Papa’nın ucuz ve küçük arabasıyla verdiği mütevazı görüntüye, bir de “israfı haram kabul eden” İslam dininin en yüksek temsil makamını işgal eden şahsın lüks makam araçlarına bakıyoruz. Ve utançtan boyunlarımız bükülüyor.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Cumhurbaşkanına “ya verdiğim sözü tutmama izin veriniz veya istifamı kabul ediniz, çünkü bu sözü verdiğim halde sözümü tutmazsam Müslümanların en yüksek temsil makamını işgal etmek bana haram olur” diyemedi.

Bırakın rol model olmayı, kötü bir örnek oldu.

***

Prof. Dr. Hayrettin Karaman yıllar öncesinden beri, özellikle İslam Hukukuna dair yazdığı kitaplarla, okuduğum bilgi kaynaklarımdan biriydi. Ancak,

  • Karaman, 27 Aralık 2013’de, Yeni Şafak’taki köşesinde, “Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına bağış yapmalarına” cevaz veren bir fetva verdi.

İhale verme gibi devlet yetkileri kullanılarak temin edilen bağışları (veya rüşvetleri) meşru göstermesi Hoca’ya saygımı derinden sarstı.

  • Karaman, Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçiş Referandumunda “evet” demeyi farz olarak niteledi. “Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha ‘Evet’ diyerek atmak, ‘farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır’ kuralının çerçevesine dâhildir” diye fetva verdi.

Türkiye’nin yarısını teşkil eden Müslümanları referandumda “hayırdediği için, farzı yani Allah’ın kesin olan bir emrini çiğnemiş olmakla suçlayan bir fetvaya saygı duymam imkânsızdı.

  • Hayrettin Karaman, “laikliğin ve çoğulculuğun İslam’a aykırı olduğunu” vurguladı.

Ben laikliğin İslam için bir teminat olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olarak 2011 yılında Mısır’da yaptığı konuşmasındaki şu görüşlere inanıyorum:

“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.”

Bu bakımdan Hayrettin Karaman ve benzerleri bizim için rol model olamaz.

Gelecek yazıda Diyanet’in raporunda da yer alan “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunlarının nitelik sorununun bulunduğu” tespitini teyit eden çarpıcı bir araştırmadan bahsedeceğim.

Tem 15

Vefat ve Taziye

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin değerli üyelerinden değerli ilim ve dava adamı Türk Sanat Tarihi Hocası Prof. Dr. Nejat DİYARBEKİRLİ vefat etmiştir. Cenazesi, 16 Temmuz Pazar günü öğle namazını müteakip Kadıköy Moda Camisinde kılınacak cenaze namazından sonra ebedi istirahatgahına defnedilecektir.

Ailesinin, camiamızın ve Türk milletinin başı sağolsun.
Allah rahmet eylesin. Merhumun ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Tem 15

Nevzat Yalçıntaş Hocamızı Mevlid-İ Şerifle Anıyoruz

Aydınlar Ocağı eski Genel Başkanlarından Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ’ ı vefatının birinci yılında 16 Temmuz 2017 Pazar günü Topkapı-Maltepe Mah., Topkapı Kültür Parkı – Türk Dünyası Kültür Mahallesi(Eski Topkapı Otogarı)nda ailesince düzenlenen
mevlid-i şerifle anıyoruz. Bütün üyelerimizi bu etkinliğe davet ediyoruz.

Ailesince düzenlenen mevlid-i şerifle ilgili duyuru şöyle:
“Çok değerli büyüğümüz, hocaların hocası ve Türk Dünyasının Aksakalı,
Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ’ ı dâru’l-bekâya irtihalinin birinci yılında (15 Temmuz 2017) sevgi, saygı, büyük bir özlem ve dualarımızla anıyoruz.
16 Temmuz 2017 Pazar günü sohbet ve ikindi namazını müteakip okunacak mevlid-i şerife tüm dost, akraba, arkadaş, talebe ve sevenlerini bekleriz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Yalçıntaş Ailesi                                                                                                                 Eşi: Meliha Yalçıntaş
Çocukları: Doç. Dr. Murat Yalçıntaş ve Mehmet Yalçıntaş

NEVZAT YALÇINTAŞ HOCAMIZI ANMA PROGRAMI:

16.30 – Sohbet ve Yeşil Çay: ​Türk Dünyası Kültür Mahallesi (Kırgız keçe çadırı )
17.15 – İkindi Namazı ve Mevlid:​T. İbrahim Çavuş Camii
18.30 – İkram:​Doğu Türkistan Zinnet Aşevi –Türkistan pilavı ve mantısı, Boşnak tatlısı.

LCV: Nevzat Gökalp 0505.777 8882 / 0532.376 5059

Adres: ​Maltepe Mah. Topkapı Kültür Parkı – Türk Dünyası Kültür Mahallesi- (Eski Topkapı Otogarı)
Kültür AŞ. Genel Müdürlüğü-1453 Panorama Tarih Müzesi-İŞ DÜNYASI VAKFI

Tem 08

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası, 28-30 Ekim 2016 tarihleri arasında,1071 Malazgirt Zaferi ile Türk egemenliğine giren,  Türk Kurtuluş Savaşı‘nın temellerinin atıldığı, görkemli Selçuklueserleri ile süslü, “İpekyolu” üzerinde önemli bir konaklama ve ticaret merkezi ve yüzölçümü bakımındanTürkiye‘nin en büyük ikinci ili olan Sivas’ta, Sivas Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde, 29 Ocağımızın katılımıylayapılmıştır.

Bu şûranın Sivas’ta yapılmasının bir sebebi de, şu anda yaşanan ülkemizin milli varlığını tehdit eden iç ve dış olaylara, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında gerçekleştirilen, Misak-ı Millî’nin sınırlarının çizildiği, bütün millî güçlerin birleştiği ve vatanın bölünmez bütünlüğünün savunmasına karar verildiği Sivas Kongresi ruhuyla cevap vermektir.

Ayrıca bu şûranın Türkiye Cumhuriyeti devletinin 93. kuruluş yıldönümü münasebetiyle kutlanan Cumhuriyet Bayramı’na rastlamış olması da ayrı bir anlam ifade etmektedir. Bu vesileyle Sivaslıların ve yüce Türk milletinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını yürekten kutluyoruz.

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şurası Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış meseleleri müzakere ederek, aldığı kararları Yüce Milletimizin görüşlerine sunmayı milli bir vazife bilmiştir.

1.15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜ:Türkiye, 15 Temmuz 2016’da TSK içinde dıştan güdümlü bir cuntanın başlattığı lanet bir darbe teşebbüsü yaşamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal yapısının darbeye karşı olması, iktidar ve muhalefeti ile tüm seçilmişlerin, medyanın ve milletin darbecilere destek vermemesi, demokrasiye sahip çıkmaları ile çok şükür ki darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Ankara Bağdatlaştırılamamış, Türkiye de yeni bir Suriye yapılamamıştır. Bazıları,Türk Milletiolduğumuzu, bu vahim olay vesilesiyle hatırlamış veya keşfetmişlerdir.Aksi olsaydı, etnik ve mezhep merkezli ve Ortadoğu patentli iç çatışmalara şahit olabilirdik.

Aydınlar Ocakları olarak “hukukun üstünlüğü” ilkesinin yaşandığı, anayasa ve yasaların rafa kaldırılmadığı, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin yürürlükte olduğu, yürütme ve yasama organlarının seçimle gelip, seçimle değiştiği, devletin bütün kurumlarının demokrasi kuralları içinde ahenkle çalıştığı, demokratik bir Türkiye istemeye devam edeceğiz. Darbelerin panzehiri, milletin, bu temel demokratik ilkelere, değerlere ve kendi iradesine sahip çıkmasındadır.

2.OHAL VE DEVLETİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI: İlke olarak OHAL ve sıkıyönetim uygulamaları meşruiyetini anayasadan almaktadır. Darbe teşebbüsü sonrasında bu işe cüret eden FETÖ ile çok süratli ve etkin bir mücadele yapılabilmesi ve devletin örgüt üyelerinden temizlenmesi gerekliydi. Yapılan tasfiye ve yargılamaların hızlı olabilmesi için, özgürlükleri ve mülkiyet hakkını kısıtlayan tedbirler alınabilmekte, normal hukuk düzeni içinde kabul edilmesi mümkün olmayan zaruretler ortaya çıkmaktadır.

Ancak OHAL, hukukun rafa kaldırılması demek değildir. Burada beklenen özgürlükleri kısıtlayıcı kararların keyfi olarak değil, ancak zaruret halinde alınması, OHAL’in sınırlı süreli olarak, sıradan vatandaşların günlük hayatlarını en az etkileyecek boyutta uygulanmasıdır. OHAL’in ileri demokratik hukuk devletleri standartlarında uygulanmasını talep etmek hakkımızdır.

FETÖ yargılamalarının hızlandırılması ve devlet kadrolarının örgüt üyelerinden temizlenmesi için OHAL’den kaynaklanan yetkiler ve KHK’lar kullanılabilir. Ancak devletin yeniden inşasını, kurumların yeniden yapılandırılmasını öngören düzenlemelerin OHAL KHK’ları yapılmasıdoğru değildir.Genelkurmayın statüsü, askeri okulların kapatılması ve askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığına bağlanması gibi düzenlemeler aceleye getirilmeden, etraflıca tartışarak, muhakkak TBMM’de muhalefetle birlikte uzlaşarak yapılmalıdır.

KHK’ler ile devletin yeniden yapılandırılması siyasi açıdan da doğru değildir. Bu tür düzenlemeler kurumlardaki uzmanların görüşleri de alınarak, Meclis’te ortak aklı harekete geçirerek, çıkarılacak kanunlarla yapmak daha doğru olacaktır.Ayrıca, bundan böyle devlet kadrolarında istihdam edilenlerde,“ehliyet ve liyakat” ilkesi esas alınmalıdır.

FETÖ ile mücadele kapsamında yapılan yargılamalar örgütün tepe yöneticileri ve darbe teşebbüsüne doğrudan karışanlar üzerinde yoğunlaştırılmalıdır. “Davranışları kanunlarda ‘suç fiili’ sayılmayan ilişkiler düzeyinde kalmış olan” kişileri cezalandırmak kanuna ve hukukun temel ilkelerine uygun değildir. On binlerce mağdur yaratılması FETÖ ile mücadeleye fayda yerine zarar verir.

Fetullahçı Terör Örgütüne uygulanan tedbirler PKK, IŞİD ve diğer terör örgütlerine de uygulanmalıdır.

3.BAŞKANLIK SİSTEMİ TARTIŞMALARI: Başkanlık sistemi tartışmaları ülkemizin içinde bulunduğu ağır iç ve dış şartlar içinde yersiz ve zamansızdır. Bu şartlarda sağlıklı bir şekilde yürütülemez.

Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği varsa, “Bağımsız ve tarafsız yargı”dan bahsetmek mümkün değilse, “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir olmayan bir muktedir” varsa, sistemin adı ister parlamenter, ister başkanlık olsun, fark etmez. Getirilmek istenen sistem, Türkiye’yi tek adam yönetimine dayalı totaliter bir sisteme götürecektir.

Esasen böylesine köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur. Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Yapılması gereken çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Öncelikli olarak parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu demokratikleştirilmelidir.

4.DIŞ POLİTİKA:Dış politikada “dostlarımızı artırmak, düşmanlarımızı azaltmak” hedefi doğrudur. Ancak siyasi olarak altı doldurulmalıdır. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde on milyon civarında Türk yaşamaktadır. Suriye ve Irak politikamızda mezhep eksenli tavır almalar yerine, burada yaşayan Türklerin varlığını güçlendirerek devam ettirmek esas alınmalıdır.Kerkük, Musul ve Telafer’deki Türkmenlere yapılan baskı ve soykırımı önleyecek her türlü tedbir alınmalıdır.Süleyman Şah ve Saygı Karakolu tekrar eski yerine nakledilmelidir.

ABD tarafından müttefik ilan edilen PYD, YPG ve PKK Türk düşmanı terör örgütleridir. ABD’nin bu terör örgütlerini dışlaması sağlanmalıdır. Rusya ve İran ile ilişkiler, ABD’nin iki yüzlü politikası da dikkate alınarak, geliştirilmeli, bu ülkelerle askeri, ekonomik ve stratejik işbirliği imkânları artırılmalıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bir an evvel ağır silah ve savaş teçhizatı bakımından dışa  bağımlılıktan kurtarılmalı, ihtiyacını karşılamada ülke alternatifleri çeşitlendirilmeli,milli ağır silah sanayimiz geliştirilmelidir.

 

Son günlerde Kıbrıs’ta ABD ve AB’nin destek ve teşvikiyle “birleşme” tuzakları kurulmakta ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve egemenliğine son verilmek ve Güney Kıbrıs Rum Devleti’ne peşkeş çekilmek istenmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, siyasi ve kültürel bir varlık olarak korunmalı, egemenlik haklarına saygı gösterilmelidir. Başlatılan KKTC’den asker çekilme süreci derhal durdurulmalıdır. Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarından kesinlikle vazgeçilmemelidir.

Tarihi Türk düşmanlığını sürdüren Fener Rum Patrikhanesi’ne, İzmir’de metropollük açmaimtiyazının verilmesi, yeni bir gaflet örneğidir. Yakın tarih bilinmeden dış politika oluşturulamaz.

Lozan Antlaşması ile Ege’de Türklere bırakılan 17 Ada’nın, bugün Yunanistan tarafından askeri işgale uğramış olması gizlenemez.Bu adaların bir an önce Yunan işgalinden kurtarılarak Türk toprağı haline getirilmesi şarttır. Milliyetçi olunmadan, milli menfaatler korunamaz.

Son zamanda ihmal edilen Türk Dünyası ve kardeş Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler, çok yönlü olarak arttırılmalıdır.  Azerbaycan toprağı olan Karabağ’daki Ermeni işgali sona ermeden, Ermenistan Anayasası’nda da yer alan sözde soykırım iddiasından vazgeçilmeden, Ermenistan ile ilişkiler geliştirilmemelidir. Şu anda Karabağ’da yapılan egemenlik mücadelesinde, Türkiye bütün imkânlarıyla kardeş Azerbaycan’ın yanında yer almalıdır.

5.EKONOMİK DURUM: Ülkemizde gelir dağılımındaki bozulma, işsizlik ve cari açık giderek artmaktadır. Türkiye bir türlü orta gelir tuzağını aşamamakta, tasarruf ve yatırım açığı işsizliği tırmandırmaktadır. Doğrudan yabancı sermaye girişi ve turizm gelirleri sürekli gerilemektedir.  Bu durumda, nereden geldiği belirsiz sıcak para girişleri ile üretimi ve ihracatı arttırmak, dış ticaret açığını ve cari açığı kapatmak mümkün değildir. Ekonomide çözüm, yabanlaştırılmaya dönük özelleştirmelerde, ithalatı teşvik eden kur politikasında, istihdam yaratmayan hizmet yatırımlarında değildir. Bunun yerine üretim ve ihracat desteklenmelidir. Katma değeri fazla olan mal ve hizmet üretimi ile iç ve dış piyasaların talebi karşılanmalı, dış ticaret açığı önlenmelidir.  Orta tabakayı güçlendiren iktisadi politikalara ağırlık verilmelidir.Bankalar Yasası gözden geçirilmeli, yatırım bankacılığı teşvik edilmeli, tasarruf mevduatı faizleri ile kredi faizleri arasındaki uçurum giderilmelidir.

Son yıllarda sürekli kan kaybeden tarım ve hayvancılığımız, çeşitli teşviklerle desteklenerek güçlendirilmelidir. Şuramızın yapıldığı Sivas ili ve çevresinde, birçok ilimizde olduğu gibi, en büyük sorunun işsizlik ve göç olduğu tespit edilmiştir.Kırsaldaki nüfusun kentlere göçünü azaltacak ekonomik ve sosyal önlemler alınmalıdır.

Kentsel dönüşüm,rant hesaplarıyla amacından saptırılmaktadır. Mülk sahipleri yıkıma zorlanmakta, sosyal doku ve beşeri ilişki sistemi gökdelenlerle yok edilmektedir. Kentsel dönüşüm parsel bazında değil, ada bazında yapılmalıdır. Yeni bir İmar Yasası hazırlanarak, yıllardır süren iskân sorunları ve kaçak yapılaşma makul bir çözüme ulaştırılmalı, kamuya kaynak sağlanmalıdır.

6.MİLLİ EĞİTİM VE PROJE OKULLARI: Bazı okullar lehine siyasi bir yaklaşımla ayrımcılık yapılması, ileride eğitimde paralel yapılaşmaya yol açacaktır.Eğitim hayatı, mutlaka siyaset üstü tutulmalıdır. Eğitim sistemi,“nitelikli insan” ve aklını, vicdanını ve iradesini başkalarına devretmeyen“bilinçli yurttaş” yetiştirecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Sık sık değişmeyen, fakat bilim ve teknolojideki çağdaş gelişmeleri yakından takip eden  bir“milli eğitim politikası” belirlenmelidir.

Türk tarihine bir bütün olarak bakılmalı, dönemler ve tarihi şahsiyetlerimiz arasında rekabet ortamı oluşturulmamalıdır. Tarih dersi müfredatı da buna göre düzenlenmelidir.

Milli Eğitim Bakanlığınca 2013-2014 öğretim yılından itibaren seçilen ve bugün sayıları 155’e ulaşan Proje okulları, ülkemizin yüksek puanlı öğrencilerini alan başarılı eğitim kurumlarıdır. Bakanlık diğer okullara model olarak seçtiği ve doğrudan kendisine bağladığı Proje okullarına, ulusal ve uluslararası projeler yapma, eğitim reformları ve sistemlerinin deneme okulu olma görevini vermiştir. Bu yüzden bu okullara, keyfi veya siyasi mülahazalarla değil,  akademik başarılarını yükseltecek bilgi ve beceriye sahip,somut ölçütlerle seçilen yönetici ve öğretmenler atanmalıdır.

Okul öncesi eğitim zorunlu eğitim kapsamına alınmalıdır. Bu kurumlara, ehliyetsiz elemanlar yerine,  pedagojik formasyon almış öğretim elemanları ve uzmanlar atanmalıdır.

Eğitimsiz kadınlarımızın meslek edinme kursları vasıtasıyla eğitilerek işgücüne katılması sağlanmalıdır. Çalışan annelerin çocuklarının kreş veya bakıcı ihtiyacı karşılanmalıdır.

Kredi ve Yurtlar Kurumu, ortaöğretim ve yükseköğretim gençliğinin yurt ihtiyacını tamamen karşılamalı, gençlerimizin denetimsiz oluşumlarca istismarını önlemelidir.

7.TÜRKÇEYE SAYGI:Milli dil bir egemenlik ve bağımsızlık göstergesidir. Milletimizin geçirdiği tarihi süreçte dilimize girmiş ve artık Türkçeleşmiş kelimelerin ve kavramların atılması dilimizi yoksullaştırır. Bir dilin eşanlamlı kelimeler sözlüğü ne kadar zenginse, o dil, o kadar zengindir. Esas olan, milletimizin bütününün anladığı, “Yaşayan Türkçe”nin kullanılmasıdır. Son yıllarda Türkçenin çeşitli yabancı dillerin etkisiyle bozulmakta olduğunu görmekteyiz. Bunu önlemek için, en kısa zamanda“Türk Dilini Koruma Yasası” çıkarılmalıdır.

Türk milliyetçiliği ilkesini benimsemiş Aydınlar Ocakları olaraktemelamacımız;Türkiye Cumhuriyeti devletini, millî ve üniter yapısını korumak ve sonsuza dek yaşatmaktır.Hedefimiz;Türk milletini barış ve huzur içinde yaşayan, aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaş medeniyet yolunda ilerleyen bir refah toplumu haline getirmektir. Ayrıca, millî varlığımıza, millî kimliğimize ve millî kültürümüze düşman unsurlarla sonuna kadar mücadele etme azim ve kararlılığındayız. Bu duygu, düşünce ve inanç içinde Türk Kurtuluş Savaşı‘nın temellerinin atıldığı Sivas ilimizde gerçekleştirdiğimiz44. Büyük Şûramızda alınan kararların, milletimizin geleceğinde olumlu gelişmelere vesile olmasını temenni ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşatılması dileğiyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutluyoruz.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Afyon Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı,  Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Başkent Aydınlar Ocağı,  Bursa Aydınlar Ocağı,  Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, İzmir Dokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Kayseri Aydınlar Ocağı,   Kocaeli Aydınlar Ocağı, Kütahya Aydınlar Ocağı,   Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı,Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı.

 

 

Haz 25

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMIMIZI AİLEMİZE, MİLLETİMİZE, TÜRK-İSLAM VE İNSANLIK ÂLEMİNE BARIŞ,HUZUR VE REFAH GETİRMESİ DİLEKLERİMİZLE KUTLARIZ.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Haz 24

İslam Dairesinde Bütünleşmek… Nasıl?

A.Kemal GÜL

Dünyevi yönetimle alakalı Eşrefül Mahlûkat olarak yaratılan insanın mutluluğunu esas alan ve kendisini ilim üretmeye teşvik eden Kur’an’ın ekseninde birbirini tamamlayan üç ana faktör: ‘’Şura-Adalet-İşin ehline verilmesi’’ kavramları Yüce Mevla’nın sorumlu tuttuğu insanın kulluk mükellefiyetinin başlıcalar olduğuna göre:
“Küfür ile belki amma zulüm ile payidar kalmaz memleket” der, Selçuklu veziri Nizamü’l Mülk… Siyasetnamesi’nde geçen idare teorisinde, “adalet” olmazsa olmaz bir şart olarak takdim edilir. O’na göre “Adaletin tahakkuk etmesi için, mutlak surette İslam olmaya lüzum yoktur. Tabir caizse, denilebilir ki “adalet” mertebe olarak vezirin devlet teorisinde İslam’dan üstündür.”
Müslümanlar çağın gereklerini okurken, algı kalıplarını da yenilemek zorundadır. Bireysel, toplumsal ve milletlerarası ihtilaflar, çağdaş kurumları, sistemleri, kavramları zorunlu hale getirdi. Adalet bu kavramlarla, bu kurumlarla ve hukukun işletilmesiyle ancak gerçekleşebilir.
“İslam etrafında birleşelim” demek, bu coğrafyadaki onlarca İslam anlayışını da dikkate alırsak, “tarihin tekerrür etmesi” demektir.

***
İSLAM ÜLKELERİ ÇAĞIN OLMAZSA OLMAZLARININ NERESİNDE?
İnsanlığın sahip olduğu güç unsurlarının en sonuncusu kapital/paradır.
Sanayi parayı, teknoloji sanayiyi, loji teknolojiyi, bilim lojiyi, düşünce de bilimi üretiyor.
Bunların hiçbirisi eğer bir ülkenin malı değilse, hangi katmandan katılırsan katılsın, diğerlerine mahkûm konumda! İslam ülkelerinin durumu gibi…
Hangi İslam ülkesi teknolojide ve bilimde var?
Kuşkusuz dünya beşten büyük denir ya… Fakat 57 Müslüman ülke beş ülke ediyor mu; sorun bu!
“Düşünce” üretemeyen ülkelerin her konuda “düşünce” üretenlere bağımlı kalacağı bir hakikat… Hakeza, adalet üzere olamayanların birliktelik kuramayacağı da bir hakikat…
Temennimiz, İslam Ülkeleri İşbirliği Toplantılarının gerçek anlamda Kur’an’ın ruhuna, Hz. Peygamber’in verdiği kutsal kavganın ruhuna samimiyetle sarılmaktan geçecek olmasıdır… Ancak bu otokritik sistem ve liderleriyle mi?

***

Ülkemizde Onyedinci yılına merhaba diyen iktidarın ülkeyi demokratik parlamenter sistemden partili Cumhur Başkanlığı Sistemine taşıdığı bu iktidar sürecinde kendilerine münhasır anlayışla toplum düzenini olumsuz yönde etkileyen, kutuplaştıran söylemlerin, eylemlerin ve gergin ortamların artışını yaşadık. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin ivme kazandığını gördük. Darbe planları kurgulaması/ oyunları ile sahnelenen ve gözaltına alınan, toplumda kalemleriyle, mesleklerinde gösterdikleri başarıyla öne çıkmış insanların tutuklandığını gördük. Ülkemizin iç ve dış güvenliğinin teslim edildiği ve millet olarak onurlandığımız Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup her kademeden subaylarımızın iftiraya uğradığını, itibarının zedelendiğini gördük.
Toplumda mesleğindeki üstün başarılarıyla saygınlık kazanmış, toplumumuzun her kesiminden elit dediğimiz ve Türk insanına hizmet etme aşkıyla bu aziz milletin kıt imkânlarıyla ödediği vergilerden beslenerek bugünkü konumlarını elde etmiş ve başarılarıyla övündüğümüz insanların devletini karşılarına alması iddiası, aziz Türk Milletine karşı içine düşürüldükleri zül ve zavallılık açmazında olmaları halini gördük.

Türk Milletinin ezici çoğunluğuyla kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temelini oluşturan ‘’Türk Milliyetçiliği’’nın ayaklar altına alındığını gördük. Cumhuriyet değerlerine savaş açarak saf ve mütedeyyin Müslüman vatandaşımızın sömürülen duyguları üzerinden beslenen iktidarın samimi olmadığını, Türk Milleti kavramını içlerine sindiremediklerini gördük.

Ekonomik veriler üzerinden sosyal adaletsizliğin zirve yapığını, zengin sayısının çoğaldığını, fakirliğin toplumun her kesiminde genişleyerek zirve yaptığını gördük. Vasıflı elemandan vasıfsızına kadar işsizliğin tavan yaptığını gördük.
Velhasıl, bizi biz yapan değerlerin, hayati ilkelerin, eğitim-öğretimin, adaletin zulme dönüştüğü, giderek büyüyen açıklarla ekonominin, yalnızlığa sürükleyen dış ilişkilerin, toplumsal barışı yıkan ayrımcılıklarla partizanlığın ve kadrolaşmanın, gençliğe bakış bozukluğuyla geleceğimizin ne durumlara düşebileceğinin farkına vardık.

****

 

Türk milletinin bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden dallarına, dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamaya, ağaç gibi dik durmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var.
Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı, eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.
Artık şucu bucu ayrımını bırakacağız.
Evin içinde kavga etmeye devam edersek, dışarıdan kapıyı kimlerin zorladığını anlayamayız.

Maalesef muktedirlerin iktidarlarını sürdürme adına işledikleri ayrıştırıcı kirli politikaları yüzünden kırılan gönülleri onarma vakti, dilde fikirde,  örülen duvarları yıkma günü, aynı topraklarda yaşadığımızı ve yaşamak zorunda olduğumuzu hatırlama, aynı dine, aynı dile, aynı kültüre, aynı kadere, aynı değerlere sahip olduğumuza göre fikirlerde birliği sağlama, birlikte davranma zamanı.
Düşmanlarımızın evet ve hayırcı ayrımı yapmadan bu ülkenin bütün insanlarına düşman olduğunu,
3 ayrı biri ayrı topladığımızda sonucun 3, birlikte yazdığımızda 111 gibi bir güce eriştiğini, kırmak için elimize aldığımız bir tahta parçasını kırmanın kolay olduğunu,
iki veya daha fazlasının ise kırılamayacak kadar güçlü olduğunu bilme zamanı.
Özetle,’’ bölünürsek yok oluruz, bölüşürsek tok oluruz’’.

***

Son yıllarda Türkiye ekonomisini etkileyen gelişmelerin normal olmadığını iş dünyasının sıkıntıya düştüğünü gördük.
İş adamları 2016 yılına girerken biraz daha belirgin bir gelecek bekliyordu.
Ne kadar sıra dışı olay varsa hepsi 2016’nın içerisinde gelişti.
Rusya’ya ile yaşanan sıkıntılar, seçim yoğunluğu, terör, patlamalar hepsi 2016’nın içerisine sığdı.
Dışarıdaki durumlar da Türkiye’yi etkiledi.
Türkiye’den sermaye çıkışı, doların yükselmesi, Amerika’da Donald Trump’un seçimi kazanması, FED’in faiz çıkışı gibi…
Bütün bunların içerisinde sanki bu tablonun bir eksiği varmış gibi bir de 15 Temmuz darbe girişimi bir sonuç alma kalkışması olduğunu gördük.

***

Bu adice düzenlenen darbeye giden süreçte cemaatçiliğin halktan gizlenen arka labirentlerinde kurgulanmış gizli ve netlikten mahrum şeffaf olmayan niyetlerle beslenmiş iktidarın cemaat içi çıkar ve güç kaygısı kavgasıyla ayrışan ve birbirilerini paralel ilan eden gayri milli hale düşmüş zavallılıklarını gördük.

Siyasi otoritenin içinde bulunduğu bu hal ile askeri ve sivil bir kısım otoritenin haksız ve yakışıksız yere içine düşürüldükleri itibarsızlaştırma karşısında, icraatlarıyla samimiyetten uzak güven vermeyen otokritik bir yapı sergilediklerini gördük.

Kanaatimizce, dürüstlüğe dayalı Kurum Kültürüne şiddetle ihtiyacın var olduğunu gördük.

Din üzerinden siyaset yapan iktidar çevreleri Kuran’ın bu hükmüne ne diyecekler?
‘’Ey iman edenler! Son derece adaletli olun, kendinizin, ana babanızın, akrabalarınızın aleyhine de olsa Allah için doğru şahitlik edin! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse ister zengin ister fakir olsun, adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah’ın hakkını korumak ( adaletten ayrılmamak), zengin ve fakirin, ana baba ve akrabaların hakkını korumaktan daha önemlidir, onların haklarını Allah daha iyi gözetir. Boş arzu ve hevesinize uyarak adaletten ayrılmayın Gerçeği çarptırır ya da şahitlik etmekten kaçınırsanız bilin ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.-Nisa 135

***

Bir kısım basın-yayının ve ilgililerin ifadesiyle; Cumhuriyet döneminin yapılan en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayında, bu yolsuzluk ve rüşvet olayını gerçeklendirenleri mağdur göstermeye, ortaya çıkaranları ise tertipçi olarak niteleyen yüksek perdeden söylem ve icraatları, zikredilen ayete göre nereye koyacağız?

***
‘’Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda ‘’Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının önünde ‘’Emin’’sıfatı vardı… Müslüman’ı, ‘’Elinden ve dilinden’’emin olunan olarak tanımladı…’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı, emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’

Onun ardında bıraktığı ilkelerine sadakat, onu ardından yaşamak, ana ilke ise, bu yaşanan ilkesizlikleri yüksek perdeden savunanları hangi verilere göre tanımlayacağız?

***

Hz. Ali: ‘’Dünyada lekesiz bir alından, daha güzel bir şey var mı?’’diye ilahi ölçüyü koyuyor. İnsanların alınlarındaki lekeler el eliyle değil kendi zaaflarıyla vurulur. Hiç kimsenin kendisinden başka düşmanı olmadığını öncelikle siyaset adamları bilmeli, bu ölçüden ve salim akıldan ayrılmamalıdır.

Özellikle birlikte düşünemeyeceğimiz iki kavram: ‘’Dindarlık ve Güvensizlik’’
Millet olarak kendi halimize, içinde bulunduğumuz duruma bakalım. Güvensizliğin altında yatan sebepler, yönetimin icraatlarında yapılan haksızlıklar, adaletsizlikler, yolsuzluklar, ötekileştirmeler, baskılar vb. İnsanların ötekine veya birbirine karşı güveni kalır mı? Sevgi, şefkat, birlik, dayanışma, iyilik, hoşgörü gibi asıl muhafaza edilmesi gereken temel değerler hayata geçirilebilir mi? Özgür düşünce yoksa üretilebilir mi?

***

Dini öğretiler Erdemli, Bilge ve Kamil insanı yaratabilme üzerinde odaklanmalıdır. Kamil insan kendisinden kerametler zuhur eden insan değildir. Kamil odur ki, halkı ile düşüp kalkar, onlarla alış-veriş eder, onların arasında dolaşır, fakat Hak’tan bir an gafil olmaz.

Kamil, bilgin ve erdemli insanlara yönetimlerde yer verilmezse, bu yüce özelliklere haiz insanlara şaşı bakılırsa ne olur? Günümüz İslam Coğrafyasında olduğu gibi güçlü devletlerin şamar oğlanı olunur, maskarası olunur.

Evet, ‘’akıl, bilim ve sanattan mahrum bırakılan Müslümanların’’, İslamcı fasıklar, münafıklar güruhuna karşı uyanık olmaları gerekir. İçlerinde var olan iman ile bu tiplerden uzaklaşmaları gerekir. Zira ses çıkartmadıkları, tepki göstermedikleri için bunların işlediği günahlar yüzünden saf ve temiz müminler de sorumlu olurlar.

Sözün özü: Algılardaki yanlışlıklar düzeltilmeden doğru din anlayışını oluşturmak mümkün değildir. Elimizde bir rehber/ mesaj var. Bugün adına, bugün için, bugüne göre değerlendirilmesi gereken bir mesaj… Ancak bunu algılayabilecek bir seviyeye ihtiyacımız var. Ve seviyeyi yükseltecek seviyeli yorumlara.

 

 

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar