x

GEÇMİŞ OLSUN

Konya Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜÇLÜ (Tel: 0505 211 6941) kalp ameliyatı geçirmiştir.

Değerli başkanımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 23

Osmanlı Devletinde Celali İsyanları

Dr.Şahin CEYLANLI

GİRİŞ :

Toprak mülkiyeti sisteminin değişmesinden sonra Osmanlı ülkesinde birtakım kargaşa ve düzensizlikler başlamıştır. Timar (dirlik) sistemi, Osmanlı devletinin temel taşını oluşturmaktaydı. Bu müessese ile diğer kurumlar arasında çok uyumlu bir ilişki mevcuttu. Devletin çöküş sebepleri arasında belki de en önemlilerinden birini timar sisteminin bozuluşu teşkil etmektedir. Sözlük anlamı; hayat, yaşayış, ömür, yaşamak için lazım olan şey olan “dirlik” belirli bir hizmet karşılığı, geçimlerini temin etmek için devlet tarafından bir kısım asker ve memurlara verilmekteydi.

Haliyle dirlik sisteminin bozulmasıyla birlikte tımarları ellerinden alınan tımarlı sipahilerin bu hadiselere karıştıkları görülmektedir.

Tarihçilerin belirttiğine göre; isyanlar 1550 den beri meydana gelen bunalımların, sıkıntıların, patlamaların bir neticesi olarak değerlendirilmektedir. İlk isyancılardan birinin isminden dolayı da “Celâlî isyanları” adı verilmektedir.

Celâlî isyanları, 1576-1596 yılları arasında doruk noktasına ulaşmış ve 1610 yıllarında da durulma noktasına gelmiştir. Celâlî isyanlarına her kesimden katılma olmuş, çiftbozanların oluşturduğu asker birikintileri, devlet memurları, medrese öğrencileri, yeniçeriler, tımarlı sipahiler ve diğer asker taifesi (1) yüzbinlerce insan bir araya gelerek Osmanlı düzenine başkaldırmış ve sosyal düzenin yıkımında önemli rol oynamışlardır. Tımarlı sipahilerin tımarlarının zorla ellerinden alınması, reâyâ (köylü) sınıfının ağır vergiler altında ezilmesi neticesinde Osmanlı tarım düzeni bozulmuş köylü ise fakirleşmiştir. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı sosyal yapı ve ekonomik yapı felce uğramıştır.

Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarını : “Celâli isyanları denince, aslında en az XVI. yüzyılın başlarından beri imparatorlukçu Osmanlı düzeninin geliştirmeye başladığı siyasi ve sosyal koşullarla atbaşı yürüyen ekonomik darlığın üzerine çöktürdükleri ağır bunalımın bütün Türkiye üzerinde yarattıkları büyük bir karışıklığın her sınıftan insanları birbirleriyle kanlı kavgalara tutuşturmasından çıkan olaylar” (2) olarak değerlendirmektedir.

Gerçekten Celâli isyanlarını doğuran sebepler oldukça fazla bir yer tutmaktadır. Celâliler, kanun ve kuralları hiçe sayarak suçlanırken, öte tarafta da düzeni sağlamak için görevlendirilmiş “Celâli seferi” görevlileri olmak üzere kavgacılar iki gruba ayrılmışlardı. Ancak, bu kargaşa ortamın-da, kimin celâli kimin gerçekten kanun savunucusu veya düzenin koruyucusu olduğunu anlamak oldukça zordur. Bu konuda Mustafa Akdağ şunları söylemektedir: “Celâli sekbanlarının cenk için birbirleriyle karşılaştıklarında, hiçte vurasıya dövüştüklerinin görülmeyeşi anlatıyor ki; birbirine karşı olan iki obanın insanları arasındaki düşmanlık ancak (Celâli başbuğu) ile onu kovuşturmaya padişah fermanı ile çıkarılmış (Celâli serdarı) arasında kalmakta; (Celâli sekbanları) ile (Hükümet sekbanları) dünkü ve hatta bir karşılaşmanın ertesi günkü canciğer arkadaşlıklarının hatırını saymayı padişahın emrine üstün tutmaktadırlar.” (3)

I- CELALİ İSYANLARININ ÇIKIŞ SEBEPLERİ :

16. yüzyıldan başlamak üzere Osmanlı devleti sosyal, ekonomik ve askeri bir bunalım içerisine girmiş, ekonomik darlık sebebiyle reâyâya (köylü) yüklenen yeni vergiler, yeniçerilerin halka karşı yapmış oldukları zorbalıklar, halkı tedirgin bir hale getirmişti.

Osmanlı ülkesini alt üst eden bu ayaklanmaların tabiiki çeşitli sebepleri vardır. Tarihçilerin üzerinde hem fikir oldukları düşünce : Osmanlı devletinin idari mekanizmasının işlemeyişi, devlet ile halk arasındaki münasebetlerin yok denecek kadar az olması, reâyânın mütemadiyen haksızlık-lara uğraması, otoritesi zayıflamış olan devletin yönetimindeki aksaklıklar, rüşvet hadiseleri, tımarları ellerinden alınan sipahilerin hoşnutsuzlukları, celâli isyanlarını doğuran en önemli sebeplerdendir. (4)

Naima, Celâli isyanlarının çıkış sebeplerini şu şekilde belirtmektedir: “kaçanlarının cezalandırılması: Allah’ın yardımı ile düşman taburu makhûr ve fetih olunduğundan ertesi günü kendisini sadarete nail olduğu gibi işlere başlayıp askerin mevcut ve namevcudunu yoklayıp, üç gün zuamâ ve erbab-ı timar ve kapıkulu yoklanıp, otuzbin neferden ziyade askerin firari namıyla dirlikleri kesilip her kande bulunanlarsa katillerine ferman olunduğundan mada, dönüp firar edenleri haps ve nikâl ve kahretti…..ve firari adını verdiği kimselerin mameleklerini (varını yoğunu) miriye alıp bulduğunu katl ve müsadere ederek nicelerini iklim kaçırdı…..Dünya ve ahiret sıkıntısı müptelası olup ekseri firar edip Anadolu diyarında toplanıp Celâli taifesi bizzanne onlardan zuhur eyledi” (5)

Görüldüğü gibi Naimâ, “Celâli isyanlarını” harpten kaçanların ve başıboş olanların başlattığını söylemektedir.

Bu harp kaçaklarının, Anadolu’da müsait bir ortam bularak ayaklandıklarını da, Naimâ şu şekilde açıklamaktadır : “Meydanı boş bulunca reâyânın aşağılıklarını kendine nefer edinip, giderek o hali aldı ki; idare edenlerin kötü tedbirleri ile, mevki sahipleri az zamanda azl olunup kuvvet kullanarak galip olan mağlubun mansıp (memuriyet) ve malını kapıp götürdükte….” (6)

Celâli ayaklanmalarının sebepleri ve bu ayaklanmalara katılanların maksatları üzerindeki görüşleri belirten Abdizade Hüseyin Hüsameddin, olayları ayrıntılı bir biçimde belirterek Celâli isyanlarının “Eğri seferi firarileri” ile başlamadığını ileri sürmektedir. (7)

Naimâ, Anadolu’daki Celâlilerin yapmış oldukları hırsızlıklar, zulümler ve işkenceler üzerinde geniş bir şekilde durmakta, Kara Yazıcı, Kara Yazıcı’nın kardeşi Deli Hasan ve Katırcıoğlu ayaklanmalarını Celâli isyanlarına örnek göstermektedir. (8)

Günümüzde Celâli isyanları üzerinde otorite olarak kabul edilen Mustafa Akdağ, Naimâ’nın bu konu ile ilgili görüşlerini tenkit etmekte ve Naimâ’nın ve diğerlerinin Celâli isyanlarının çıkış sebepleri olarak söylemiş olduklarını “eski ve klasik bilgi ve yorum” (9) olarak nitelendirmektedir.

Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarının oluşumunu 1550 yıllarından başlatmakta ve 1576 tarihini de Celâli isyanlarının yoğunlaştığı dönem olarak belirtmektedir.

1550-1576 tarihleri, mirî toprak sisteminin değiştiği dönem olup, dolayısıyla ekonomik darlık sebebiyle, Celâli isyanlarına zemin hazırlayan korkunç bir işsiz kütlesinin meydana geldiği dönemdir.

Celâli isyanlarında işsizlerin çok büyük fonksiyonu olmuştur. Yukarıda belirtilen tarihler arasında Osmanlı nüfusu % 40-50 arasında bir artış göstermiş ve bu nüfus artışı, ekonomik bunalımla birleşerek işsiz kitlelerinin büyümesine sebep olmuştur.

Sosyal ve ekonomik yapının çökmesine sebep olan en önemli mesele de, “iltizam usulü”(*) ile köylülerin topraklarından koparılmış olmalarıdır. Konu ile ilgili olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı şunları söylüyor: ” İdari teşkilatı bozup halkı ve bilhassa zûrrâi fena duruma sokan hallerden biride, gerek havas-ı hümayun denilen hazineye ait hasların ve gerek diğer vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ve saray kadın-larına ait paşmaklık hasların ve vakıf yerlerin iltizam suretiyle hasılatının toplanması usulüdür. Yani, evvelce bu haslar, has sahiplerinin emin voyvodaları (resmi vergi memurları) vasıtasıyla haslardaki köylü halk ezilmeden, himaye edilerek öşür ve resim alınırken, Rüstem Paşa zamanından itibaren Havas-ı hümayunun iltizama verilerek bunun diğer haslarada sirayet etmesi ve mültezimlerinde gelecek senelerdeki çiftçi vaziyetini düşünmeksizin köylüyü ezmesi, Anadolu’da yer yer çift bozan köylü, yani, çift ve çubuğunu terk etmeye mecbur olan çiftçi adedini arttırmış ve bu hal, bu çift bozanların Levent olarak şekavet yapmaları kapısını açmıştı…..” (10)

II- CELALİ İSYANLARINA KATILAN ZÜMRELER :

16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köylerden şehirlere doğru büyük göçler başlamış, böylece büyük şehirlerin ve zengin çiftçilerin sık bulunduğu Marmara bölgesine binlerce işsiz insan yığılmaya başlamıştı. Dolayısıyla buyüzden, şehirlerin de huzuru bozulmuş, cinayet, hırsızlık ve fuhuş gibi hadiseler meydana gelmeye başlamıştı. Yollar, sokaklar biryığın işsiz ve boş insan ile dolu idi. Mesele, devletin siyasi hayatı açısından düşünülecek olursa; bu grupları devlete karşı teşkilatlandıracak kimseler çıkmadığı takdirde bu boş insanların devlet için büyük bir tehlike arzetmediği görülmektedir. (11)

Celâli kavgalarını çıkaranlar arasında “Ehl-i örf” diye tanımlanan, yani devletin üst seviyesindeki memurları (beylerbeyi, sancakbeyleri, subaşı gibi memurlar) Bunlar, devlet için öylesine tehlikeli bir duruma gelmişlerdi ki Celâli isyanlarında, leventleri, köylüleri vb. grupları teşkilatlandı-rıp, kendi emelleri için, Osmanlı devletinde kapatılması çok zor olan ve uzun yıllar devam eden bir iç savaşa sebebiyet vermişlerdir.(12) Görüldüğü gibi koca bir devlet kendi tayin ettiği memurları yüzünden ne duruma düşmüştür.

Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de kapukulu süvarileri olmuş ve bu iç savaşta en baş rolü oynamışlardır. Ayrıca, kendi bayraklarını açarak doğrudan doğruya “sipah hareketi” adı verilen bir çok karışıklıklarında tertipçisi olmuşlardır. (13)

Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de suhte taifesi, yani medrese öğrencileridir. İsyanlarda en eylemci grup medrese öğrencileri olmuştur.

Öğrenci isyanlarındaki önemli bir özellik şudur: Öğrencilerin bazı bölgelerde işsiz insanlarla birleşerek ortak hareket ettikleri görülmekle birlikte, genel olarak “öğrenci bölükleri” adı verilen birliklerin bütünü ile medreseli öğrencilerden meydana gelmesi idi. Medreseliler, karşılarında baş düşman olarak, beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı gibi ehl-i örf mensuplarını görüyorlardı. Öğrenciler, kimi zamanda halk ile birleşerek celâlilere karşı ortak hareket etmişler, kasaba ve köyleri birlikte savunmuşlardır. (14)

Medreselerin herbiri bir vakfın kurumu olup ve harcamalarını da bu vakıflardan sağlamakta idi. Anadolu ve Rumeli’deki medreselerin XVI.yüzyıldan itibaren kendi imkanlarını çok aşmış bir öğrenci yığılması ile karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir.

Medreselerdeki bu öğrenci yığılmalarının sebeplerinden birisi, Osmanlı devletinin kuruluşundan XVI.yüzyılın ikinci yarısına kadar olan zaman zarfında yeni topraklar fethedilmiş olup, medrese bitirenlerede kadılık, müderrislik, imamlık ve benzeri vazifeler verilmekteydi. Özellikle, çiftbozanlığın artması sonucu, medreselere çok miktarda öğrenci başvurmuş ve dolayısıyla büyük bir yığılma meydana gelmiştir. Öğrenciler, medreselerde ve imaretlerde (yurtlarda) barınmakta idiler. Buralar günümüzdeki öğrenci yurtları ile karşılaştırıldığında, o dönem şartlarının pek iyi olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu medrese öğrencileri bu pek iyi olmayan şartlar içinde ruhi bunalıma düşmüşler, toplum ahlakının çökertilmesinde büyük eylemler yapmışlardır. Gruplar halinde köylere, kasabalara gitmişler ve halktan zorla para, yiyecek vb. şeyler almışlar ve zaman zaman halkla çatışmışlar, yaralama adam kaçırma, ırza geçme gibi eylemlerde de bulunmuşlardır. XVI.yüzyılın ortalarına doğru bu eylemler iyice artmış ve doruk noktasına ulaşmıştı. (15)

Öğrenci hareketlerinin pek yoğun olduğu yöreler, Rumeli yöresi, Bursa-Balıkesir-Afyonkarahisar yöreleri, Manisa-Muğla-İsparta yöreleri, Kastamonu-Çankırı-Bolu yöreleri, Tokat-Amasya-Çorum yöreleri, Tarsus-Silifke-Manavgat yöreleri, genellikle öğrenci hareketleri bu yöreler içerisinde bütün şiddetiyle devam etmiştir. (16)

Celâli hadiselerine katılan bir diğer zümrede Yeniçeriler ve Acemi oğlanlarıdır. Yeniçerilerin arkasında zaman zaman devletin en üst kademelerindeki vezirler, paşalar olmuş ve onlardan destek görmüşlerdir. Bu sayede köy basmışlar, yol kesmişler, toprak sahibi olmuşlardır.

Ehl-i şer olarak isimlendirilen kadıların üniversite hocalarının, mahkeme görevlilerinin, cami hocalarının Celâli isyanlarındaki rölü ise, bunlar her zaman köylünün (reâyâ-nın) yanında olmuşlardır.

Celâli isyanlarında en büyük zararı gören köylüler ise, özellikle ehl-i örf ve yeniçerilerin saldırılarına karşı büyük bir mücadele vermiştir. Halk kadıların ve medreselilerin yardımıyla örgütlenerek “iloğlanları” adı verilen silahlı birlikler meydana getirerek, celâlilere karşı koymuştur.

Yukarıda görüldüğü gibi, Celâli isyanlarına Osmanlı devletindeki zümrelerin aşağı yukarı hepsi katılmış bulunuyor. İsyanlara katılan zümrelerin bazen birbirleriyle çatış-tığı, bazen isyancıların safında yer aldıkları, bazı defa da isyanlara karşı olanların safında yer almış oldukları görülmektedir. Bu isyanlarda kimin kimden yana olduğu, kimin kime saldırdığı pek anlaşılamamakla beraber, bu olaylarda en büyük zararı gören hiç şüphesiz ki köylüler olmuştur.

III- CELÂLİ İSYANLARININ DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİ :

Celâli kavgaları, ayrı ayrı dönemlerde çok değişik özellikler göstermiştir. Medreseli öğrencilerin yapmış oldukları

basit hadiseler, 1575 yıllarında devleti tehdit eden isyanlara dönüşmüş ve bu isyanlar aşağı yukarı on yıl sürmüştür. Netice olarak sosyal yapının yıkımına yol açmış, sonralarıda bu isyanlar, yerini daha güçlü Celâli isyanlarına bırakmıştır.

Suhteler 70-80’er kişilik gruplar halinde köylere saldırmışlar, yol kesmişler, haraç almışlar, bu suçlarından dolayı haklarında takibat yapılmış , yakalananlar ise yargılandıktan sonra ölüm cezasına çarptırılmış; fakat suhteler bu cezadan yılmamışlar ve eylemlerine daha şiddetli bir şekilde devam etmişler; bu durum karşısında devlet halktan ve askerlerden oluşturulan bir güç ile suhtelerin üzerine gitmeye karar vermiş, isyanlar bir ölçüde bastırılmıştır.

Tımarlı sipahilerin önemlerini kaybetmeleri neticesinde toprak ve köylü sahipsiz kalmıştı. Bu fırsattan istifade eden devlet memurları (çoğunluğu devşirme olan) işsiz gruplarını yanlarına toplayarak köy basmaya ve haksız yere toprak sahibi olmaya başlamışlardı. Devlet memurlarının Anadolu’daki işsiz grubuna dayanarak eşkiyalık etmeye başlaması devleti telafisi çok güç bir karışıklığın içerisine atmış, beylerbeyi, sancak beyleri, subaşılar ve diğer vilayet memurları emirlerindeki adamlarla gelişigüzel vergiler toplamışlar; bunlardan başka yeniçerilerin ileri gelenleri, meydana getirdikleri Celâli gruplarıyla sağa sola baskın yapmışlar ve devlete kafa tutup, devlet içinde devlet olmuşlardır. Elbetteki saldırgan yeniçerilerin bu eylemlerinden medet uman devlet büyükleride vardır.

Devletin yapısında meydana gelen bu düzensizlikler halkın şikayetlerine yol açarak, durum kadılar aracılığı ile saraya iletilmiş ve bu durum karşısında III.Murat 1590 yılın-da bir ferman yayınlayarak, zalim devlet memurlarının, suhtelerin, yeniçerilerin saldırıları karşısında köylünün silahlanarak kendilererini korumalarını istemişti. Görüldüğü gibi, bu fermanlar ile devlet kendi memuruna karşı kendi halkının ve köylüsünün silahlanmasını istemekteydi. Köylü, sarayın da kendisiyle beraber olmasından kuvvet alarak, zalimlere karşı büyük bir mücadeleye girdi. Yayınlanan fermanlara güvenerek “yiğitbaşılar” emrinde “iloğlanları örgütü”nü kurdu ve devlet memurlarının bölükleriyle çatış-maya girdi. Fakat, karşı tarafın çokluğu yüzünden köy halkı her zaman galip gelemiyordu.

III.Mehmet’in 1595 yılında yayınlamış olduğu ferman da, III.Murat’ın fermanı gibi Anadolu’daki bütün karışıklıkların mes’uliyeti ehli-örf’e yüklenmekte idi. Bu fermanda da, reâyâ’nın haklı olduğu bizzat padişah tarafından kabul ediliyor, kapıkullarının ve devlet adamlarının şiddetle cezalandırılacağı, halkın kendi aralarında birleşerek tedbirler almaları tavsiye ediliyordu. (17)

Halkı devlet memurlarının baskısından korumak için fermanlar çıkarılması neticesinde, halk kasabalardaki, köylerdeki kadı, müderris ve imam gibi kimselerle birleşerek mülki amirlere, onların memurlarına karşı silahlı savunmaya geçmişti. Hatta vilayet adamlarını saraylarına kapatarak, onların dışarıya çıkmalarına mani olmuşlardı. (18)

Yukarıda görüldüğü gibi 16.yüzyılın sonlarına doğru Anadolu tam bir kaos durumundadır. Bir yanda devletin vilayetlere hizmet için tayin ettiği vilayet memurları, diğer tarafta bu memurlara karşı cephe almış halk vardır. Padişah ve hükümet yetkilileri kendi memurlarının halka yapmış olduğu zulüm karşısında çaresizdir. Padişah fermanları ile halk silahlandırılıp vilayet memurları ile çatıştırılmıştır. Şu halde; kimin Celâli kimin devleti temsil ettiği belli olmayıp, devlet otoritesi yok olmuş, sosyal yapı felce uğramıştır.

Köylülerin ehli örf’e karşı başlatmış olduğu silahlı mücadele pek uzun sürmüyor. Bunun sebebi ise, çiftini bozarak bey kapılarında ücretli olarak çalışan eski köylülerin bu başarı karşısında yine işsiz kalmaları idi. Celâli isyanlarının kaynağını büyük ölçüde toprağını terkeden işsiz kütleleri meydana getiriyordu. Bu işsizler bey kapılarına (ücretli asker) olarak gitmişlerdi. Bu yüzden, köylünün silahlanarak beylerin, ağaların üzerine saldırmaları bu ücretli askerlerin işine pek gelmiyordu. Onlar istiyordu ki beylerin, ağaların soygunları, zulümleri devam etsin. Bu yüzden yaşamaları için onlarında saldırması gerekecekti. Köylünün direnci bu yüzden büyük ölçüde kırılmış oluyordu.

Bu direncin kırılmasındaki ikinci sebep ise, sarayın tutumu ve devlet memurlarının merkezi otoriteye karşı koymaları idi. Devlet memurlarının (ehl-i örf) tutumu sarayı endişeye düşürmüş ve dolayısıyla köylüyü (reâyâ’yı) himayeden vazgeçmesine sebep olmuştur. Bu şartlarda köylü yine yalnız kalmış, vilayet memurları yine zulümlerine ve soygunlarına başlamıştı. Çünkü herbirinin kapısında yüzlerce paralı asker vardı. Bunların geçimini temin için soymak, çalmak, çırpmak, baskın yapmak gerekiyordu. (19)

Bu yeni durum Osmanlı köylüsünü yoksulluğa mahkum etmekte ve Celâli isyanlarının “kaçgunluk” dönemini başlatmaktaydı. Köylü bu dönemde sürekli olarak Celâlilerin saldırılarına maruz kalmış ve dolayısıyla köylerini, evlerini, tarlalarını kitle halinde bırakarak, kendilerinin emin oldukları yörelere göç etmişlerdir. Bu fırsattan yararlanmasını bilen Celâliler, haksız bir şekilde toprak, mal ve servet sahibi olmuşlardır.

Bu durum 1610 yıllarına kadar devam etmiştir. Büyük servet sahibi olan beyler ve ağalar daha sonra saraya ve hükümet kuvvetlerine saldırmışlardır. Bu tarihten itibaren büyük “Büyük kaçgunluk” dönemi yıllarına gelinmiştir.

NETİCE :

Koca bir devleti uzun yıllar uğraştıran Celâli isyanlarının tesirlerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

Merkezi otorite zayıflamış ve hiç kimseye söz geçiremez duruma gelmiş; devlet ile halk arasındaki münasebet sarsılmış, hak haklının olmaktan çıkmış, gücü ve kuvveti olan zorbalıkla istediği toprağı, gayrımenkûlü ve serveti elde etmiş; siyasi entirikalar peşinde koşan vezirler, vezir-i azamlar ve diğer beyler, ağalar Celâli gruplarını kullanarak siyasi emellerine ulaşmışlar; devletin bel kemiğini teşkil eden Timarlı Sipahiler önemini ve gücünü kaybetmiş dolayısıyla köylü korumasız ve savunmasız kalarak büyük saldırıların hedefi olmuş; ordu bozulmuş; büyük bir işsiz kütlesi meydana gelmiş; eğitim kurumları ve medreseler önemini kaybetmiş; pek iyi olmayan iktisadi hayat daha da kötüye gitmiştir. Velhasıl bu isyanlarla birlikte Osmanlı devleti büyük bir sosyal çözülme ve çöküntünün içine girmiştir.

Bu durum 17.yüzyılın başlarına kadar böyle devam etmiş, daha ileriki yıllarda da devlet ağalarla antlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

___________________________________________________________________DİPNOTLAR:

1-) Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası “Celâli İsyanları” Ankara 1975, sh.15-19

2-) Mustafa Akdağ, aynı eser, sh.14

3-) Mustafa Akdağ, aynı eser, sh.14

4-) Faruk Sümer, “Osmanlı Tarihinde Celâlilik” Resimli Tarih Mecmuası, 1952, 3 (33) sh.1722-1725

5-) Nâimâ, Tarih-i Nâimâ (Çeviren, Zuhuri Danışman), I,sh.170

6-) Nâimâ, aynı eser, I, sh.446-447

7-) Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, sh.328-338, zikreden Mustafa Akdağ, a.g.e. sh.26

😎 Nâimâ, a.g.e. I, sh.241-258-307

9-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.21-22

10) İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III.cilt, sh.293

11-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.17

12-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.18

13-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.20

14-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.20-21

15-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.153-160

16-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.160-162

17-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.355-356

18-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.360

19-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.361-363

(*) İltizam: Devlete gelir getiren kaynakların belirli bedel karşılığında özel şahıslara veya zenginlere verilmesi.

kaynak:yenihayat Eylül – 1995

 

Tem 23

Ah Kıbrıs Vah Kıbrıs!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu yazıyı Aralık 2015’te yazmışım. Şimdi küresel güçler Kıbrıs’ı yine masaya yatırttı. Bizimkilerin eli çok zayıf. Olmayan bir Kıbrıs sorunumuzdan kurtulmaya çalışıyorlar. Tıpkı 100 küsur sene önce Balkan sorunundan kurtulmaya çalışan Osmanlının yöneticileri gibi! Tarih yine tekerrür mü, edecek? Ona siz karar vereceksiniz!

 

Türkiye’nin başı, Güneydoğu’da yoğun bir çatışma süreci yaşanan pkk ile dertte…

 

Türk Milleti de haliyle buraya odaklanmış durumda ama etrafında en az bunlar kadar önemli gelişmeler oluyor.

 

Bunlardan ikisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmeye çalışılması ile Ege Denizindeki Türkiye’ye ait adaların Yunanistan tarafından işgaline göz yumulmasıdır. Yazımızın konusu olmayan ama dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü bir konu ise Bulgaristan’daki Türk siyasetinin (HÖH), düşürülen Rus uçağı bahane edilerek parçalanmak istenmesidir.

 

Benim çocukluğum, Kıbrıs için söylenilen “Ya taksim, ya ölüm” ya da “Kıbrıs’ı satanı bizde satarız” sloganlarını dinlemekle geçti.

 

Kıbrıs Barış Harekatı sırasında; günlerce yapılan karartmayı ve evimizin pencerelerini defter kaplama kağıdı ile kapatışımı asla unutmam.

 

Rahmetli Turan Güneş’in, “kızı Ayşe’yi tatile çıkartışı”da hafızamdan hiç silinmez.

 

Yine rahmetli olan “Büyük Türk” Rauf Denktaş’ın mücadelesi, bizim Kıbrıs için düşündüklerimizin rehberidir. Keza diğer Kıbrıslı Türkler içinde aynı şeyleri düşünür ve hissederim.

 

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler, Türk Milleti için çok önemlidir ama esas olan Kıbrıs’ın kesbettiği stratejik önem Türkiye için daha da çok önemlidir.

 

Kıbrıs’ı kaybederseniz, Doğu Akdenize çıkamazsınız. O bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarında hak iddia edemezsiniz. Dahası Türkiye’de evinizde rahat oturamazsınız! Bu o kadar önemli mi derseniz, size yediğiniz ekmek ve içtiğiniz su kadar önemlidir cevabını veririm.

 

Ve bu önemde bir Kıbrıs, malum güç ve kişilerce Rumlara verilmek üzeredir. Hem de Denktaş’ın; Mehmetçiklerin ve Lala Mustafa Paşa’nın leventlerinin kemiklerini sızlatırcasına!

 

Ege’deki adaları teslim edişimiz, Girit’ten bu yana günümüze kadar olan süreçte değişmeden devam ediyor.

 

Bu nasıl bir ihanettir ki, Türk vatanı Anadolu’ya yapışık Sakız, Rodos, İstanköy, Meis, Simi, Midilli gibi adalar Yunanistan’a peşkeş çekilip durdu…

 

Şimdi bunlara 18 ada daha eklendi. Türkiye tarafında, medya ve siyasette “çıt” yok… Sen git bakalım Yunan hükümranlığında olan adaları işgal et, dünyanın nasıl ayağa kalktığını gör!

 

Bu adaların işgal edilmesi önemli mi? Hemde çok önemli… Birincisi Ege Denizi bir Yunan Denizi haline geliyor. İkincisi tartışmalı olan kıta sahanlığı meselesi nedeni ile Yunanlılar topraklarımız üzerinde hükümranlık iddia etme hakkına kavuşuyor. Üçüncüsü yeraltı ve yerüstü zenginlikler Yunanlıların eline geçiyor.

 

Ege’deki adaların Yunanlılara terki ile KKTC’den vazgeçilmesi, Akdeniz ile Ege Denizi’ni Türkiye’ye kapatıyor. Ve böylece üç tarafı denizle çevrili olan bir Türkiye kara devletine dönüşüyor.

 

Yani Türk Milletinin varlığı ve istikbali açısından çok önemli bir konu!

 

Yeterince tartışıyor muyuz? Gündem oluşturuyor muyuz? Siyasal tepki veriyor muyuz? Güvenliğimizi sağlamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapıyor? Bu ve benzeri sorulara ne yazık ki, müspet cevaplar veremiyoruz.

 

Keşke 40 yıl önce olduğu gibi “Kıbrıs’ı ve Adaları, Rumlara (küreselcilere) satanı biz de satarız” diye haykırabilecek durumda olsaydık. Ama görüyoruz ki, çoğunluğun böyle bir sorunu yok. Biz anlattık belki sizin bundan sonra olur!”

 

Ağu 14

Yalan Söylemek Ve Yalana İnanmak İhtiyacı

Ruhittin SÖNMEZ

National Geographic Dergisi’nin Haziran sayısında “Neden Yalan Söylüyoruz” başlıklı bir makale yayımlandı.

Bu makaleden özetlediğim bilgileri ve benim çıkardığım sonuçları ilginç bulacağınızı sanıyorum. Ayrıca yaşadığımız bazı gerçekleri anlamamız için faydalı olacağını ümit ediyorum.

Hepimiz hayatta hiç tanımadığımız kişilerden, sevdiklerimize, iş arkadaşlarımıza kadar, küçük büyük bazı yalanları söylüyoruz.”

Bunların bir kısmı “kişisel yetersizlikleri gizlemek” ya da “başkalarının duygularını incitmemek için” söylenmiş zararsız yalanlar. Bunlara “beyaz yalan” da deniyor.

Bunların dışında ciddi yalanlar da var. Evlilik dışı ilişkiyi eşten saklamak, sahte diploma ile belli makamları işgal etmek gibi.

Araştırmacı Tim Levine, “dürüstlük işe yaramadığında yalan söylüyoruz” diyor.

Yapılan bir araştırmaya göre, söylediğimiz yalanların yüzde 16’sı maddi çıkar (ekonomik yarar sağlamak) için, yüzde 15’i kişisel çıkar (paranın ötesinde yarar sağlamak) için, yüzde 22’si kişisel suç (bir yanlışı veya kötülüğü örtmek) için, yüzde 14’ü kaçınma (insanlardan kaçmak veya kurtulmak) için, yüzde 8’i kişisel etki (pozitif imaj) yaratmak için, yüzde 5’i insanları güldürmek için söyleniyor.

Aynen yürümek ve konuşmak gibi, yalan söylemek de gelişim sürecinin bir parçası. Çocuklar iki-beş yaşları arasında yalan söylemeyi öğreniyor.

Yapılan bir testte iki yaşındaki çocuklarda yalancılık oranı yüzde 30 iken, üç yaşındakilerin yüzde 50’sinin, sekiz yaşa gelindiğinde ise yüzde 80’inin yalan söylediği tespit edilmiş. Yaş büyüdükçe de yalan söyleme konusunda ustalaştıkları görülmüş.

Psikolog Bruno Verschuere, “doğru kendiliğinden geliyor. Ama yalan özel bir çaba ve yanı sıra, keskin olduğu kadar da esnek bir zekâ gerektiriyor” diyor.

Psikolog Kang Lee’nin deneyinde zihin ve yönetsel fonksiyon testlerinde iyi yalan söyleyen çocukların performansı kötü yalan söyleyenlerden daha üstün çıkmış. Otizm yelpazesinde yer alan çocukların ise yalan söylemeyi beceremediği gözlenmiş.

SONUÇ:1 İyi yalan söyleyen yalancılar keskin ve esnek bir zekâya sahiptir. Çok inandırıcı yalanlar söyleyebilen çocuğunuzun veya siyasi parti liderinizin, dürüstlüğü ile olmasa da, zekâsı ile övünebilirsiniz.

***

YALANIN SINIRINI TOPLUMSAL DEĞERLER BELİRLER

“Hepimiz birazcık da olsa yalan söylüyoruz ama çoğumuzun yalan söylemesini sınırlandıran bir şey var.”

Kendimizi dürüst bir insan olarak görme isteğimiz, çok büyük menfaatler elde etmemize yarasa da, bizi sonuna kadar yalan söylemekten men ediyor.

“Ne kadar ileri gidebileceğimiz dile getirilmeyen anlaşmalarla, sosyal normlar (örneğin ofisteki malzeme dolabından birkaç kalem alınmasının kabul edilirliği) tarafından belirleniyor.”

Bir bakanın devletten ihaleyi kazanan iş adamının uçağıyla umreye gitmesi Türkiye’de normal karşılanırken, Amerika’da bir eyalet valisinin bedava futbol maçı bileti alması rüşvet kabul edilip, toplum valiyi istifaya zorluyor.

Toplumda “bal tutan parmağını yalar,” “çalıyor ama çalışıyorlar” gibi sosyal normlar gelişmişse yalan ve hile ile devlet imkânlarını kendi lehine kullanan kamu görevlilerinin sayısı ve işledikleri cürmün boyutu artıyor.

SONUÇ:2 Dürüst olmayan toplumlar büyük yalancılar üretir.

***

YALAN YALANI BESLER

Büyük yalancı, dolandırıcı ve seri üçkâğıtçıların “pişmanlık duymadan sükûnetle yalan söylemelerinden anlaşıldığı gibi, yalan bir defa başlayınca art arda diziliyor.

“Yapılan deneylere göre, yalan söylediğimizde ortaya çıkan stres ve duygusal rahatsızlığa beynimiz alışıyor ve bu bir sonraki yalanı kolaylaştırıyor. Küçük kandırmacalar daha büyük kandırmacalara sebep oluyor.”

SONUÇ 3: Bir kişi çok rahat yalan söylüyorsa, çok yalan söylemiş biridir.

***

YALANCININ AVANTAJI

İnsanlar yaratılışları icabı, muhatabından yalan beklemiyor, yalan araştırması yapmıyor.

“Çoğu zaman duymak istediğimiz şeyi duyuyoruz. İster sahte pohpohlama, ister yüksek yatırım kârı sözü olsun, hoşumuza giden ve bizi rahatlatan yalanlara fazla karşı koyamıyoruz.”

Seçilme yaşını 18’e düşürürken gençleri pohpohlayıcı sözler boşa söylenmedi. Çünkü “18 yaşında kaç milletvekili seçilebilir?” sorusunun akla gelmeyeceği biliniyordu.

Jet Fadıl’ın projeleri binlerce mağdur yaratmıştı. Ancak yüksek kâr vaat eden sonraki projelerine de halkımızın yoğun rağbeti bu tespitin somut bir örneği idi.

“Referandumda evet derseniz terör bitecek” de böyle hoşumuza giden tatlı yalanlardandı.

SONUÇ 4: Hoşa giden yalanlara dikkat edin. Başa gelecek belaları gizlemek için söylenmiş olabilir.

***

LİDER NE DİYORSA O

“Araştırmacılar, dünya görüşümüzü destekleyen yalanları kabul etmeye özellikle eğilimli olduğumuzu ortaya koydular.”

2015 yılında yapılan bir araştırmada 2 bin yetişkin Amerikalıya “aşı otizme yol açıyor” veya “Donald Trump aşının otizme yol açtığını söylüyor” şeklinde iki görüş sundular. Hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde aşının otizme yol açtığına inananlar oldu. Trump yanlısı katılımcılar, Trump adının geçtiği bilgiye daha güçlü bir şekilde inanç gösterdi.

Daha sonra araştırmaya katılanlara, aşı- otizm ilişkisine dair bilginin yanlışlığı bilimsel verilerle açıklandı. Bunun üzerine katılımcıların tamamı ilişkinin yanlış olduğunu kabul ettiler.

Ancak bir hafta sonra yeniden yapılan aynı testler, eski yanlış bilgilerinin aynı oranda geri döndüğünü gösterdi.

SONUÇ 5: Kitlelerin lidere olan inançları sebebiyle doğru kabul ettiği bilgilerin yanlışlığı kanıtlansa bile inançlarından döndürülmeleri zordur.

 

Tem 23

İki Hikaye ile Türkiye ve Ortadoğu Meselesini Anlamak

Ruhittin SÖNMEZ

Şu anda Türkiye’de olan siyasi gelişmeleri karmaşık bulabilirsiniz. İktidar partisine alternatif olabileceği düşünülen ve AKP’ye en sert sözlerle eleştirilerde bulunan Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu’nun daha sonra da Tuğrul Türkeş’in AKP’lileşmesinin sebebini keşfedememiş olabilirsiniz.

En temel meselelerde “AKP’nin gafletten öte ihanet içinde olduğuna” dair söylemlerine alıştığımız Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’nin de artık iktidara muhalefeti bırakıp, muhalefete muhalif olmasını anlamakta zorlanabilirsiniz.

AKP ile ittifakı sayesinde zaten devleti ele geçirme işleminin son aşamasına gelmişken FETÖ’nün neden darbe teşebbüsü yaptığını anlaşılmaz bulabilirsiniz.

Irak ve Suriye’de ABD ve Rusya’nın kimlerle müttefik, kimlerle düşman olduğunu; bunlarla diğer aktörler Türkiye, İran, Esad, IŞİD, PYD, YPG, ÖSO vd. nin hangi cephede kimin kimle ittifak, kime karşı, kimin yanında olduğunu anlamak zaten son derece güç.

Hele ikisi de zaten ABD kontrolünde olan iki İslam ülkesi Suudi Arabistan ile Katar’ın düşmanlığı sadece bir mezhep çatışması gibi görülebilir. ABD’nin her ikisine yüklü miktarda silah satması bir pazarlama başarısı zannedilebilir. Suudi Arabistan öncülüğündeki Katar karşıtı devletlerin ABD üslerine ses çıkarmazken, Katar’a “Türkiye’ye üs verme” diye çağrı yapmasını açıklamak konunun uzmanı olmanızı gerektirebilir.

Bu kadar parametreyi çözümlemek kolay değil. Sistematik bir inceleme ve analitik bir yorum beceriniz yoksa kafanız daha da karışabilir.

Kafayı yemektense, bir kolay yol ile zihnimizi berraklaştırmaya çalışmak belki de daha uygun olacak.

Bütün bu karmaşık durumları anlamaya yardımcı olabileceğini düşündüğüm iki hikayeyi sizinle paylaşmak geldi içimden. Eğer bu meseleleri anlamamıza yardımcı olursa maksat hasıl olmuş olur. Yok “ben bundan bir şey çıkaramadım” derseniz, bu bayram gününde sizi sıkmayan bir yazı, gülümseten iki hikaye okumuş olursunuz.

**********************************

HOROZ ve TİLKİ HİKAYESİ

Bu hikaye ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılmış. Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.

Filmin adı ”Küçük Tavuk.” Bir kümes var. Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor.

Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor.

Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.

Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor.

Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar. Artık popüler olan genç ve artık irileşen horozun etrafında ise tavuklar toplanıyor. Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor.

Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor.

Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.”

Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış.

Ve dersin hocası kürsüye çıkarak, “İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir” diyerek dersi özetlemiş.

**********************************

FİL AVCILARI

Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:

Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.

Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar, üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.

Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.

Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.

Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.

Filler kendilerini avlayan fil avcılarını kurtarıcıları sanarak, onlara ömür boyu sadakatle hizmet ederlermiş.

Ağu 06

İnsan Hak ve Hürriyetleri

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Hak ve hürriyetler, her zaman ve her devirde tartışma konusu yapılmış ve demokratik toplumların vazgeçilemez değerleri olmuştur. İnsan hakları denince ilk önce,  insanların içinde bulundukları ve yaşadıkları şartlara göre geçinme haklarına sahip olmaları akla gelmektedir. İnsanlar geçinme haklarına sahip değil ise, o ülkede insan hak ve hürriyetleri yok demektir. Toplum halinde yaşayan insanlar, geçinme, yaşama ve buna benzer hak ve hürriyetlere sahip  iseler, o ülkede insanlık anlayışına dayanan  bir ekonomik sistem var demektir. Bu düzene, insan hak ve hürriyetlerine dayanan idare denir. Bu tür idarelere kavuşan insanlar, rahat yaşama ve geçinme imkânlarına sahiptirler.

İnsan hak ve hürriyetleri evrenseldir ve demokrasi ile idare edilen ülkelerde çok önemli bir yeri vardır. İnsanların yaşama şartlarının aşağı yukarı tamamı insan hakları kavramı içine girer. İnsanların değerlerini, onurlarını bu haklar korumakta,  başka bir ifade ile insanların maddi ve manevi yönlerini koruyan, düzenleyen ve yön veren  insan hak ve hürriyetleridir.  Bu kavramların,   hukuki dayanakları olduğu gibi sosyolojik ve ahlaki dayanakları da vardır. Ayrıca fikir, düşünce ve ifadeden, insanların yaşama, hayatlarını idame  ettirme ve dünyaya bakış şartlarını düzenleyen idareler meydana gelir. Bu bakımdan;  insan hak ve hürriyetleri toplumları çok yakından ilgilendirmekte ve bu bütün dünya ülkeleri için geçerli olmakta  ve ayrıca bütün sivil toplum kuruluşları tarafından da destek görmektedir. Bu bakımdan; hiçbir kuvvet veya hiçbir kuruluş, hak ve hürriyetleri yok etme hakkına sahip değildir.

İnsan haklarına, din ve vicdan, fikir, düşünce ve ifade, haberleşme, yerleşme ve seyahat, evlenme ve aile kurma,  çalışma ve iş kurma, mülkiyet edinme, yaşama , eğitim , seçme ve seçilme ve benzeri hürriyetlerle de ulaşmak mümkündür. 10 Aralık 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3. 12. 16. 17. 18. 19. 25. ve diğer maddelerinde bu hak ve hürriyetlerin anlamı çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu beyanname ile, Birleşmiş Milletlere üye olan devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği ve dayanışma içine girerek, insan hak ve hürriyetlerine,  bütün dünyada gerçekten saygı gösterilmesi teminat altına alınmıştır.  Söz konusu olan hürriyetlere sahip olunmayan ülkelerde, kalkınmaktan ve demokrasiden bahsedilemez.

Temennimiz, ülkemizde de insan hak ve hürriyetlerinin önünün açılması,  gereken ilgi ve saygının gösterilmesi ve huzur içinde yaşanan bir ülke olma yolunda önemli adımların atılmasıdır.

Tem 23

İkisinden Biri Olmak Zorunda Değilsiniz

 

Ruhittin SÖNMEZ

Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabının kahramanı Snelman, bir futbol şöleninde  konuşma yapar ve der ki; “Sokrat’ın ve Herkül’ün resimlerine bakın. Sokrates’in kafası oldukça büyüktür, alnı neredeyse dışarı fırlayacak gibidir. Fakat Herkül’ün gelişmiş adaleli vücudu üstünde kafası küçüktür.

Ben size ikisinden biri olun demiyorum. İkisini da ihmal etmeyin diyorum. Futboldaki başarılarınızın yanına ekonomik, sosyal, fikir ve ahlak alanındaki başarılarınızı da koyun.

***

Bu kitap çok önemlidir ve hakkında çok değişik açılardan değerlendirmeler yapmak mümkündür. Benim bugün dikkat çekmek istediğim husus “ikisinden biri olmak zorunda değilsiniz” mesajı.

Bu mesaj bana, 1980 öncesi gençlik hareketleri içinde dikkati çeken üç grubun sloganlarını hatırlattı. Milliyetçi/ Ülkücü gençler “Milliyetçi Türkiye”, İslamcı gençler “Müslüman Türkiye”, Devrimci gençler ise “Bağımsız Türkiye” sloganlarını kullanıyordu. Hatta bir grubun yazdığı bu sloganlardan birini duvarda gören diğer grup, sloganın Türkiye kısmını bırakıp, önündeki kelimeyi kendine göre değiştiriyordu.

Oysaki bunlardan birini seçmek zorunda değildik. Bu millet hem Türk (Milliyetçisi), hem Müslümandı ve milliyetçi olmanın olmazsa olmazlarından biri bağımsız olmaktı. Yani sloganlara hapsolmasak, hepimizin hedefi aynı olabilirdi.

Birbirimizle çatışacağımıza, hepimiz Milliyetçi, Müslüman ve Bağımsız bir Türkiye için çalışabilirdik.

*************************************

15 TEMMUZ’DA DA İKİSİNDEN BİRİ OLDUK

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrasında doğru bir idrake kavuştuğumuzu sandık. Milletimizin bütün katmanları ve her siyasi görüşten insanlarımız dış kaynaktan beslenen FETÖ’cü darbeye karşı çıkmıştı. “Yenikapı ruhu” diye adlandırılan bir mutabakat oluşmuştu.

Bir sene geçtikten sonra maalesef bu mutabakatın kalmadığı görülüyor.

Burada en büyük sorumluluk şüphesiz devleti yönetenlere, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iktidar partisi AKP’ye düşer.

Muhalefet partileri çıkarılacak her türlü kanun için destek vermeye hazır olduğunu taahhüt etmelerine rağmen, hükümetin TBMM’ni devreden çıkarıp, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetmeye devam etmesi bu kırılmanın ilk ve temel sebebidir.

Sadece TBMM değil, yargı da büyük ölçüde devreden çıkarıldı. KHK’lar ile kamu görevinden atılan yaklaşık 300 bin kişi için yargı yolu kapatıldı.

Dahası yargı sisteminin ve bürokrasinin siyasi kadrolaşma ile tek tipleştirilmesi devlete olan güveni sarstı. Devlet organlarının liyakat yerine tamamen AKP yandaşlığı ve Reis’e sadakat kriterine göre yeniden dizayn edilmesi devlete güveni yıktı.

OHAL altında gidilen, adil olmayan şartlarda yapılan ve dürüst olduğundan kimsenin emin olamadığı Anayasa referandumu yapıldı. Bu referandum ile “kuvvetler ayrılığına” ve parlamenter sisteme veda edilmesi demokrasiye ciddi darbe vurdu.

Referandum sonuçları ülke nüfusunun karpuz gibi tam ortasından ikiye bölündüğünü gösterdi.

Ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarihe geçen 420 km’lik “Adalet, Hak, Hukuk” talepli yürüyüş yaptı. Bu müthiş eyleme toplumsal destek dahi, referandumdaki “evet” ve “hayır” a göre, bir başka deyişle “bizden olanlar ve olmayanlar” ölçütüne göre gerçekleşti.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün en çok kime yaradığı sorusunun bir tek cevabı var. RTE/AKP bu olayı fırsata çevirdi ve hem iktidarını pekiştirdi ve hem de ülkenin yönetim şeklini değiştirdi.

Bu darbe teşebbüsü olmasaydı devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçlerini Cumhurbaşkanında toplayan bu değişikliğin yapılması mümkün değildi.

Milletimizin yarısı Erdoğan ve partisinin “demokrasi” istediğine inanmıyor. Bu sebeple meydanlarda “demokrasi nöbeti” çağrısına soğuk baktı.

Sosyal medyada gösterilen tepkilere baktığımızda, iktidarın 15 Temmuz’un birinci yıldönümünde devletin bütün imkânlarını kullanarak çok görkemli bir şekilde anma programları düzenlemesini, bir kesim “yeni bir devlet ve millet oluşturulması projesi”nin parçası olarak değerlendiriyor.

23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde hava muhalefeti veya terör endişesi gibi bahanelerle kutlamaları yapmayan, 10 Kasım’larda hastalanan devlet yöneticilerinin 15 Temmuz’u “en kutsal bayram” havasında kutlaması eleştiriliyor.

Hiçbir milli bayramda yaşamadığımız şekilde toplantılara bedava taşıma, ikram vd masrafları 15 Temmuz için esirgemeyen devlet;

Törenler için sınırsız harcama yapan Belediyeler ile milyonluk ilanlar veren devlet ihaleleri ile büyümüş şirketler;

Bedava sınırsız görüşme ve internet hizmeti sunan Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom gibi kuruluşlar,

Tam gün özel yayın yapan TV’ler milli duygular konusunda samimi bulunmuyor.

Bu sebeplerle 15 Temmuz, milli birlik ve beraberliği temin yerine, AKP kitlesinin sadakatini artırmaya, bu kitleye güç ve moral vermeye yarayan etkinliklerin yapıldığı bir gün oldu.

Keşke ortak acıları paylaştığımız, yapılan hatalarla yüzleştiğimiz, ortak duygu ve çözüm yollarında buluştuğumuz bir gün olabilseydi.

*************************************

DEMOKRASİ NÖBETİ VE GAZETECİYİ GÖZALTINA ALMAK

İzmit’te, Kocaeli Koz internet sitesinde, yazı işleri müdürü olan Yeliz Koray’ın 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak ‘Yerim Destanınızı’ başlıklı köşe yazısı yayımlandı. Yazı müthiş ilgi gördü, birçok internet sitesinde yayımlandı. Sosyal medyada rekor paylaşımlar ile inanılmaz bir okuyucu kitlesine ulaştı.

Yazının olağanüstü ilgi görmesi üzerine aktroller devreye girdi. Bütün paylaşımların altına hakaret dolu yorumlar yağdırdılar. Bazıları O’nun cezalandırılmasını istedi.

Yazı 15 Temmuz ile Çanakkale ve Sarıkamış Muharebelerini, Kurtuluş Savaşımızı, PKK ile verilen mücadeleyi eşdeğer hatta üstün tutanlara bir tepkiyi ifade ediyordu.

Dahası 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde bayram yapmamak için hava durumu ve güvenlik gerekçelerini ileri sürenlerin, 15 Temmuz anma/kutlamaları için milyonları meydanlara dökmelerine, bugüne kadar görülmemiş boyutta törenler düzenlemelerine, 1 Temmuz afişlerinde, FETÖ yerine, Türk Askerinin aşağılanmasına toplumun bir kesimindeki mevcut öfkeyi yansıtıyordu.

Benim yazıdan çıkarabildiğime göre tepki 15 Temmuz anmalarına değildi. 15 Temmuz’a gelinmesinde katkısı olanların bu olayı fırsata çevirerek, Cumhuriyetin değerlerini sileceği, yerine farklı bir devlet yapısını getireceğine dair endişeden kaynaklanıyor.

Yeliz Koray bir yazar olarak toplumun bir yarısının nabzını tutmuş ve bu kesimin duygularını yansıtan bu çok etkili yazıyı yazmıştı. İçinde hakaret, küfür, belli şahıslara yönelik tahrik yoktu.

Yeliz Koray’ın ve O’nun gibi düşünenlerin fikrini bazıları benimsemeyebilir. Ama toplumun nabzını tutmak isteyenler bu fikirleri okumalı ve gereken dersleri çıkarmalı idi.

Bunun yerine, kitleleri “demokrasi nöbeti” için meydanlara toplamışken, yazısı sebebiyle Gazeteci Yeliz Koray gözaltına alındı. Daha sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Birilerinin demokrasiye miting ve nöbetlerden önce düşünce ve basın özgürlüğüne saygı ile sahip çıkılabileceğini anlaması gerekiyor.

 

17.07.2017

 

 

 

 

 

Ağu 21

Aba Güreşi Hızla Dünyaya Yayılıyor

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

DÜNYA ABA GÜREŞİ VE GELENEKSEL SPORLAR FEDERASYONU EŞ BAŞKANLARI DOÇ. DR. LÜTFÜ SAVAŞ VE PROF. DR. İBRAHİM ÖZTEK, BİLİMSELLİĞİ SPORDA YOĞUNLAŞTIRDI. ABA GÜREŞİ HIZLA DÜNYAYA YAYILIYOR HATAY’DA GELENEKSEL HALE GELEN ABA GÜREŞİ DÜNYA KUPASININ GÜÇLÜ EKİBİ İRAN, ÜLKESİNDE ULUSLARARASI ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASINI TAMAMLADI.

 

16-17 Ağustos günleri İran’ın Horasan vilayeti Bojnord kentinde İran Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası gerçekleştirildi. İran Uluslararası Aba Güreşi Federasyon Başkanı Seyedhadi Arabi’nin bildirdiğine göre şampiyonaya 12 vilayetten yüze yakın sporcu katıldı. Şampiyonada,  60 kg. Mehdi Elmi, 70 kg. İbrahim Valiyan, 80 kg. Alireza Cahaniyan, 90 kg. Hadi Ghadimi ve +90 kg. Mojtaba Kalantarian birinci oldu. Şampiyonada Horasanlı sporcular göz doldurdu. Dereceye giren sporcular, 3 Eylül günü Hatay’da yapılacak olan Dünya Kupası Şampiyonasına katılmak üzere kampa alınmışlardır. Madalya Kürsüsü Arka fonunda Türkçe Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu logosu yer almaktadır. Sporcuların arkasında ise İngilizce “WRESTLİNG ABA” yazısı yer almaktadır.

 

 

ROMANYA, KÖSTENCE MİNERVA PLAJINDA ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASI AVRUPA ÜLKESİ ROMANYA DA ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASINI TAMAMLADI.

 

 

3 Eylül günü Hatay’da yapılacak Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası için bir çok ülkede takım seçmeleri sürüyor. Romanya seçme şampiyonası da 16 Ağustos 2017 günü Köstence Minerva plajında yapıldı. Romanya Uluslararası Aba Güreşi Başkanı Naim Belgin ve spor şefi Gelal Timur’un düzenlediği şampiyonanın hakemliğini Uluslararası güreş hakemi Filorin Nistor yaptı. Daha önce ki kez çayırda yapılan şampiyona, şimdi de plajda kum üzerinde yapıldı. Aba güreşleri, Romanya’da giderek sevilen bir spor haline gelmektedir. Belediyelerin ve Türk-Tatar derneklerinin birlikte düzenlediği şampiyonalar davul zurna eşliğinde Hatay’ın güreşlerini aratmamaktadır.  7 kategoride düzenlenen şampiyonada derece alan sporcular:

1) 12 yaş altı:  1.  Mustafa Selciuk; 2. Memet Emre; 3. Selim Andrei

2) 15 yaş altı:  1.  Isleam Ruhan; 2. Dragomir Nicuşor; 3. Ciprian Stan; 3. Aburlăciţei Gabi;

3) 16 yaş altı:  1.  Amet Radu;  2. Amet Genghiz; 3. Dragomir Cătălin 3. Dragomir Iulian

4) -80 KG  20 yaş altı gençler: 1.  Popa Iulian; 2. Vadim Lozovanu; 3. Ştefan Cazan; 3. Comoli Ştefan

5) +80 KG 20 yaş altı gençler: 1.  Popa Iulian;  2. Volocaru Ciprian; 3. Vadim Lozovanu; 3. Isleam Burak

6) -90 KG  Büyükler: 1.  Mocanu Ionuţ; 2. Cojocaru Constantin; 3. Scârlenţă Valentin; 3. Iftode Ion

7) +90 KG Büyükler: 1.  Mihai Ţurcanu; 2. Lozovanu George ; 3. Mocanu Ionuţ; 3. Cojocaru Constantin

 

 

IĞÜĞI

Ağu 17

Devleti Yönetenlerin Hukuk Kavrayışı

Ruhittin SÖNMEZ

Hukuk Fakültelerinin amacı, kanunları, mevzuatı bilen kişiler değil, “hukuk nosyonu” kazanmış hukukçular yetiştirmektir.

Sadece hukukçuların değil devleti, şirketleri, kurumları yönetenlerin de hukuk nosyonuna sahip olması yani hukuk kavrayışı elde etmiş olmaları çok önemlidir.

Prof. Dr. Ersan ŞanHukuk nosyonunun (kavrayışının) kaynağı, hukukun evrensel ilke ve esaslarıdır. Bu ilke ve esasların varlık nedenleri ile önem ve fonksiyonlarını anlayıp gözeten kişi, hukuk nosyonunu elde etmiştir. Bu nosyonu kazanmak, hiç kimse ve hiçbir mesele için terk etmemek hukukçunun (devleti yönetenlerin de.. RS) amacı olmalıdır” diyor.

***

BİR HATIRA – Şimdi Petkim Petrokimya Yarımca Kompleksi’nde çalıştığım dönemde yaşadığım ilginç bir hatıramı nakledeyim.

Petkim’in, Başmühendisi olduğum, CBR Fabrikası ile diğer bir fabrikasında (SBR) ana hammadde olarak kullanılan Bütadien 1,3 adı verilen maddeden ikibin ton satın alınmış ve gemi ile limanımıza gelmişti. Gemiden alınan numunelerin analizinden sonra anlaşıldı ki, geminin önceki yükü olan bir başka kimyasal maddenin kalıntısından karışma olmuş. Bir tonluk malzeme içinde yaklaşık 10 gram mertebesindeki bulaşma fabrikanın çalışmasını etkileyebilir, hatta durdurabilirdi. Bu sebeple limanımıza kadar gelen hammaddemizi almayı riskli bulduk.

Ancak yeniden hammadde temin edilmesi için gerekli sürede mevcut stok tükeneceğinden iki fabrikamızın birinin veya ikisinin birden durma ihtimali vardı.

Petkim yöneticileri bu hammaddeyi iade etmek veya almak zorunda kalırsak fiyatında indirim yaptırmak için müzakere masasına oturdular.

Avrupa menşeli bu maddeyi Petkim’e satan şirketin temsilcileri son derece profesyonel ve ağızları iyi laf yapan kişilerdi.

Onların tezi ise “Petkim’in Bütadien talebi esnasında bildirdiği spesifikasyonda (teknik özellikleri bildiren tabloda) gemide önceki yükten karışan kimyasalın bulunmayacağına dair bir not yoktu. Bu maddeyi almak zorundasınız” şeklinde idi.

Spesifikasyonda normal olarak Bütadien içinde olması muhtemel diğer kimyasal maddeler için belli üst sınırlar belirtilmişti. Asli özellikler bunlardı. İçinde olması hiç olağan olmayan maddelerin olmayacağı veya en fazla şu oranda olacağına dair bir bilgi konulması hem mantıksız ve hem de imkânsızdı.

Asli niteliğin varlığı, arızi özelliklerin yokluğu” esas alınmalıydı.

Olay yapılan müzakereler sonucu bir şekilde çözüldü. Ancak bu hatıranın benim için unutulmaz olan ilk yönü satıcı firmanın bu kadar mantıksız ve hukuki temeli olmayan tezinin saatlerce ciddi ciddi tartışılmasıydı. Daha da kötüsü şirketimizin avukatının bu teze cevap verememiş olmasıydı.

*************************

HÜRRİYET LÜTUF DEĞİLDİR

Prof. Dr. Kemal Gözler’in “İnsan Hakları Hukuku” kitabından birkaç cümle:

İnsanın sağlıklı olması asli özelliği, hasta olması arızi bir durumdur. Otomobilin çalışıyor olması asli niteliği, arızalı olması ise arızi niteliğidir.

Tıpkı bunlar gibi “insanın hür olması onun asli niteliği, hürriyetinin olmaması veya sınırlandırılmış olması arızi niteliğidir.”

Mecelle’de yer alan hükme göre, “aslî niteliğin varlığı, arızî niteliğin yokluğu asıldır.”

Yani, “Hürriyetin varlığı asıldır, yokluğu veya sınırlandırılması arızadır.”

Bir insanın belirli bir fiili yapıp yapmama konusunda hürriyetinin olup olmaması sorunu da aynı şekilde çözümlenir.

Örneğin, parkta bankta veya çimlerin üzerinde oturan bir kişinin gitar çalma hürriyeti var mıdır? Bunun için polisten veya belediyeden izin mi alması gerekir?

Öncelikle parkta gitar çalmanın serbest olduğu varsayılır. Çünkü gitar çalmak bir insan fiilidir ve insan fiilleri konusunda hürriyetin var olması asıldır.

Parkta gitar çalmak yetkili makamlar tarafından usulüne uygun olarak önceden yasaklanmamış ise, bir kişinin parkta gitar çalması için bir makamdan izin almasına gerek yoktur; hürriyet asıldır ve isterse gitar çalabilir.

  • Yasaklanmamış her fiil serbesttir.
  • İnsanın hürriyet sahibi olabilmesi için devletin ona hürriyet vermesine gerek yoktur.
  • Yasak, yasak koymaya yetkili makam tarafından usulüne uygun olarak ayrıca ve açıkça konulmuş olmalıdır: Yorum yoluyla yasak üretilemez. (Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesi)
  • Hürriyet Geniş, Yasak Dar Yorumlanır.
  • Kanunla yapılacak bir düzenlemenin olağanüstü hâl KHK’si ile yapılması tipik usûl saptırmasıdır.

Bu kadar temel hukuk bilgisini okuma zahmetine katlandıysanız şimdi bir de bu bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın CHP’nin “adalet yürüyüşü” hakkında söylediği sözlerini okuyunuz:

“Yapılan iş hukuki değil. (Ankara’dan İstanbul’a) Gidişiniz hükümetimizin bir inceliğidir. Daha da ileri gidiyorum lütfudur.”

Devleti yönetenlerin hukuk kavrayışı böyle.

Ya hukukçular?

Prof. Dr. Kemal Gözler hukukçulardan da şikâyetçi:

“Şüphesiz ki, insan haklarına saygının üzerinde yeşerdiği felsefî, kültürel, ahlâkî vb. değerler vardır. Bu tür değerler, hukukçuya özgü değerler değildir; bunlar birer insanlık ve yurttaşlık değeridir. Bu vasıflar, insanın vicdanıyla alakalıdır.”

“Belirli bir hukukçunun bu vicdana sahip olup olmadığı da normal zamanlarda anlaşılmaz. Normal zamanlarda insan hakları havarisi kesilenler, insan haklarının gerçekten tehdit edildiği dönemlerde, Türkiye’de 2016-2017 yıllarında olduğu gibi, ortadan kaybolabilmektedirler.”

Tem 31

Kişisel Marka Oluşturmanın Gücü

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Küreselleşen hayatta markalaşma çok önemlidir. Bu yüzden biz de kişisel markamızı yani etiketimizi oluşturmak zorundayız. Bu marka ile çevremizde örnek alınan kişi olabiliriz.

Örnek alınan insanların, kendilerine göre bir iş yapış şekilleri, giyim tarzları ve duruşları, konuşmaları ve yaklaşımları vardır. Etraflarına ışık saçan kişiler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bastıkları yerlerde kalıcı bir iz bırakırlar.

Kendi markamızı oluştururken şu soruyu kendimize sormalıyız : ”Beni farklı ve üstün kılan nedir?” Bu sorudan yola çıkarak, çok şeyi iyi, ama bir şeyi en iyi yapmalıyız. Bu her alan için geçerlidir. Aile , iş, siyaset, eğitim, sosyal vb……

Kişisel markasını oluşturan kimseler boş konuşmazlar. Onların kendilerine ait bir tarzları vardır. Genel olarak bir kitap yazma hedefleri vardır. Yazmışlarsa ikinciyi yazmaya çalışırlar. Bir Web siteleri vardır. Seminer verirler ve etkili sunum yaparlar. Ciddi bir gazete veya dergide yazı yazarlar veya yazmaya çalışırlar. Televizyon veya radyo programları vardır.

Acaba bizim sosyal statümüz nedir? Bizim değerimizi toplumda ne belirliyor? Başka bir ifadeyle toplum veya çevremizdekiler bize hangi mevkii veya pozisyonu uygun görüyorlar?

Genel olarak sosyal statüyü belirlerken kişinin soy, servet, ne yaptığı, geçirdiği eğitim basamakları, dini ve biyolojik karakterler belirleyici olarak alınır.

Bununla birlikte günümüzde Kişisel güç mevki gücünü alt ediyor (Tony Alessandra, Kişisel Çekim Gücü, s. 255). Kişisel gücün anahtarı emirler vermek değil, insanları harekete geçirmek, onlara esin kaynağı olmak, onları ikna etmektir. Kendini geliştirebilen insan büyük değer kazanır. Yirmi yıl öncesine kadar kendini geliştirme fazla önemli değildi. İşte ve başka her yerde katı hiyerarşiler oluşmuştu. Herkes burada kendi rolünü biliyordu ve otomatik olarak patronun liderliğini izliyordu. Bugün yönetim ve kontrol yapısı büyük ölçüde geride kaldı. İş hayatı, kiliseler, sivil örgütler veya atletik takımlarda otokrasi kalkıyor.

Bilgi toplumunda artık kolay kolay makamın statüsü kişiye aktarılmıyor. Kişi artık makamdan dolayı yüksek saygınlık kazanamıyor. Anlamlı bir söz vardır: “Şerefül mekân bil mekîn”. Yani bir yerin şerefi orada yaşamışlar veya yaşayanlarla artar ya da eksilir. Başka bir deyişle cansız olan şeylere, oradaki eşref-i mahlûkat olan insan şeref verir.

Kişisel markanızı, siz kimseniz onun ve yapabildiklerinizin üzerine kurmalısınız; olmak istediğiniz bir başkasının değil. Marka aynı zamanda, sürekli değişim ve yenilenme demektir. Fakat bu değişiklikler, performansınız veya ambalajınız, yani imajınız üzerinde olabilir.

Günümüzde pek çok insan, kişisel çabalarıyla yüksek bir statü elde edebiliyor ve kişisel markalarını oluşturabiliyor. Böylece kendini işe yarar konuma getirmenin keyfini yaşayabiliyor.

Sanayi devrimi sırasında yöneticiler düşünür ve astları uygulardı. Patron, fikir ürettiği için patron oluyordu. Düşünmesi gereken işçiler değil, patrondu.

Sanayi sonrası toplumlarda ise, bir çalışanın yaratıcı fikirleri onun en önemli ürünüdür. Bu toplumlarda ekonomi yöneticileri, çalışanlarının beyin gücünü ziyan etmeyi asla göze almazlar. Rekabet edebilmek ve hedeflerine ulaşabilmek için herkesin, herkesin deneyimine ve özellikle herkesin fikirlerine ihtiyaçları vardır.

Akıllı yöneticiler, fikir üreten astlarının beyin güçlerini, asla israf etmezler. Kendileri gibi düşünmeseler bile üretici fikir sahiplerini takdir ederler.

En tehlikeli ve zayıf insan, zihnini diğer fikirlere kapalı tutan kişidir.

Bu bağlamda, kişisel marka oluşturma önemlidir. Kişisel marka da konuşma özgürlüğünden geçer. İnsanlar kafalarından geçeni söylemekten korkarlarsa, iyi fikirleri olsa da, bu fikirler zamanla solar. Fikirler çocuk gibidir. Kullanılmadan önce büyümelidirler. Aksi takdirde en iyi fikirler bile ölü doğar.

Albert Einstein’in ifade ettiği gibi “Çok okuyan ama beynini çok az kullanan bir kimse düşünme tembeli olur.” Bu kişiler asla marka oluşturamazlar.

Bu sebeple gelişmemiz için, yenilikçi insanları dinlemeli ve ödüllendirmeliyiz. Her zaman yeni bir fikri iyi dinlemek için bir dakikamızı ayırmalıyız.

Her yeni fikrin hayatta kalması gerekmez, ama hepsine bir fırsat vermemiz gerekir. Üretici beyinlerin toplumumuz için çalışmasının ortamını hazırlamalıyız. Böyle ortamlarda hamasete değil, beyin gücümüzün harekete geçmesine ihtiyacımız vardır. Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatımlar kimseye bir şey kazandırmıyor.

“Zamanı gelmiş bir fikri hiç bir şey, dünyanın hiç bir ordusu durduramaz” der Victor Hugo

Bambu ağacı nasıl yetişir?

Bir bambu ağacı nasıl yetişiyor biliyor musun?” Biz anlatalım….

Toprağa bambu ağacı tohumu ekilir ve sulanır. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçer. İkinci yıl aynı işlem devam eder. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilir. Üç sene yine aynı sulama yapılır. Görünürde hiçbir şey olmaz. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boya ulaşır.

Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor.

Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgârdan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Sonra Bambu ortaya çıkıyor.

İnsan da böyle gelişim gösterip marka olabiliyor. Bir anda insan gelişip olgunlaşamaz. Gelişim süresi uzayabilir. Yılmadan, sabır ve cesaretle çalışmak gerekir.

 

Tem 27

Başımız Sağolsun

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi üyelerinden eski milletvekili, değerli eğitimci ve Türk milliyetçilerinin aksakallarından Mehmet Ateşoğlu vefat etmiştir. Başımız sağolsun, Allah rahmet eylesin.

Cenazesi 28.07.2017 günü Cuma namazından sonra Eskişehir-Odunpazarı Ramazanoğlu Camisinden kaldırılacaktır.

 

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Eski yazılar «

» Yeni yazılar