Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Haz 16

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan Kongresi Hakkında Açıklama

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Bu salgın sebebiyle  daha önce de Mart ve Nisan aylarında yapmayı planladığımız “Eğitim” ve “TBMM’nin Kuruluşunun 100. Yılı” ile ilgili iki açık oturumumuz, vefat eden üyelerimiz için her yıl Ramazan ayında okuttuğumuz geleneksel  mevlidimiz ve iftarımız ile Mayıs ayı sonunda Giresun’da yapacağımız 50. Büyük Şûramız da ertelenmişti.

Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2020 yılı Ağustos ayı içinde yapılacaktır. Olağan  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca sizlere bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

NOT: Sosyal medya hesaplarından whatsaapta bulunan “TÜRK AYDINLARI” ismli hesap, içinde bazı üyelerimizin de yer aldığı özel bir grup olup  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin resmi hesabı değildir.

Ağu 26

30 Ağustos Büyük Türk Zaferi

A. Kemal GÜL

Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, 30 Ağustos bayramımızın 98. Yılını sonsuz yıllara taşımaya and içerek kutluyoruz. Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.

Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında irili ufaklı 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bu büyük zaferimizin en kesin sonuçlusu olan 30 ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün Batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi.

Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.

Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.

*

30 Ağustos’ta bizzat Türk orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar sonucunda, boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşmanın ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler. Geri kalanların büyük bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasabaları ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gaz yağı döküp ateşe veriliyordu. Can havliyle yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı. Bu köyleri yakmak emrini veren Yunanlı subaylar_ başlarında General Triko pis olduğu halde_Türk ordusunun esirleri durumuna düşmüşlerdir. Bu esir Yunan generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:

‘’Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim.’’

Yunanlı esir komutanlar kendilerine bir araç sağlanmasını, iskân edilecekleri yöreye yaya gönderilmemelerini istediklerinde ise;

‘’_Şu anda sizin emirleriniz doğrultusunda askerleriniz Türk şehirlerini ateşe vermekle meşguldürler. Bütün araçlarımız ordunuzun peşinde süratle bu cinayetlere engel olmak için seferber edilmişlerdir. Gideceğiniz yere kadar sizde bizim gibi yaya gitmek zorundasınız’’deniliyordu.

Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan uzun zaman Anadolu’da iskân ettik.  Ülkelerine sağ salim gönderdik. Bu Yunanlı generallerden çoğu kendi ülkelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler. Suçlanma sebepleri ise  ‘’Anadolu’daki başarısızlıkları’’idi.  Oysa bu sonuç daha Anadolu istilasının başladığı günlerde, Anadolu’da zaferden zafere koştukları anlarda bile belli olmuştur.

Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük ‘’Türk Zaferi’’ öyle bir zaferdir ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski şahsüvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu.  Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki ‘’ Son Türk Devleti’nin Kalesini savunduk’’

*

Değerli okur, Türk Milleti olarak Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız, hatırlatmalıyız. Tarihimize giderek, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret etmeliyiz.

Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.

Hepimizin bildiği gibi, İslam coğrafyasında olduğu gibi, son kalemiz olan güzide ülkemizin bugünlerde maruz kaldığı PKK zulmü, demokratik ve laik cumhuriyetimize yönelik aşağılık darbe denemeleri, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Unutmayalım ki, ecdadımıza bu yüksek ruhu kazandıran ‘’din-i mübin-i İslam’’ı çok iyi anlamalıyız. Onlar ilayı kelimetullah uğruna yaşamayı bilmişlerdir. Yeryüzünde hak, hakikat, adalet, hukuk, ahlak, barış ve huzur egemen olsun diye çapa sarf etmişlerdir. İslam’ın barış ve esenlik dini olduğunu bütün dünyaya göstermişlerdir. Mazlumların sığınağı zalimlerin korkulu rüyası olmuşlardır. Din, iman, millet, vatan ve mukaddesat uğruna gerektiğinde candan ve canandan vazgeçmeyi göze almışlardır.

Biliriz ki, asıl zafer insanın gönlünü kazanmaktır. Asıl fetih, bir kalbi hakikate açmaktır. Zafer, egemen olma hırsına kapılmadan güzelliği herkesin avucuna bırakmaktır. Fetih, insan iradesini incitmeden, baskı ve zorlama yapmadan, iman gücünün gönüllere nakşedilmesidir. Zaferlerin arkasında hep aynı ruh vardır. Bedir’de de aynı ruh vardır, Malazgirt’te de… Mekke’nin fethinde de aynı ruh vardır. Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardır. Kurtuluş Savaşında da… İşte bu ruhdur.

 

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak veciz ifadeleriyle yazımızı sürdürelim:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

 

*

Doğru galiba; bir tek “Atatürk” barındıran, “Atatürk”ü hatırlatan, “Atatürk”ü andıran, “Atatürk”ün kıymetini bir değil bin kere anlamamıza yarayan gün ve fiillerde “aktive(!)” oluyor bu Korona!

Hanginiz, toprağın altında yatanlarımızdan daha kıymetlisiniz ki, onların ruhuna armağan olan böyle bir günde bütün işi-gücü en önemlisi onlara olan minnet duygularımızın gerektirdiği vakarı bir kenarabırakıp srf sizinle ‘’polemikçilik’’oynamak için sahip çıkıyor olalım ‘’zafer’imizi kutlama hakkımıza!

Gerçek olan, 30 Ağostos Zafer Bayramını kazananlar kutlar; kaybedenler kutlamaz.

Biz 30 Ağustos’ta, vatan toprağının Yunan işgal ve mezaliminden kurtuluşunu kutluyoruz; diğer düşmanların “geldikleri gibi gidecekleri” günün biletini kesişimizi…

Çanakkale’de doğan, Sakarya’da doğrulan, Dumlupınar’da şahlanan iradeyi kutluyoruz…

“Başkumandan Zaferi”ni kutluyoruz.

Gözümüzün başka hiçbir “tepe”yi göremeyeceği şekilde, biz her 30 Ağustos’ta, yüzümüzü Çiğiltepe‘ye, Kırcaaslan Tepe’ye, Tınaz Tepe‘ye, Belen Tepe’ye dönüyor, İbrahim Çolak‘ı, Reşat Çiğiltepe’yi, Ahmet Naci Tınaz’ı, Ahmet Naci Eldeniz’i, Mürsel Bakü‘yü,   Yakup Şevki Subaşı’nı, Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet‘i, Kazım İnanç’ı ve diğer bütün komutanlarımızı ama en çok da nicesinin “milletin kurtuluşuna lazım”  olan silahlarla  cepheden cepheye koştuğu günlerde canı pahasına savaşan “meçhul askerleri” kutluyoruz.

Biz 30 Ağustos’ta “Cumhuriyet ordusu” ve “Cumhuriyet donanması“nı kutluyoruz; “Tayyare Bayramı”nı kutluyoruz.

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.

En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.  

Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;

 

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.
Emanetiniz 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

 

Haz 08

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun 8 Mayıs 2020 Tarihli Açıklaması Üzerine

Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir. Türkiye toplumu kavramı genelde aşırı sol ideolojik çevrelerce tasvip görmektedir.

Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

Anadolu bir etnik gruplar federasyonu olmamış; yeni Türk devletini benimsemeyenlerin bir kısmı ülkeyi terk etmiş, yakın gördükleri ülkelere gitmişler veya bu gibi ülkelerin kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Bir kısmı ise, vatanı işgal edenlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş ve milli mücadeleye karşı faaliyet göstermişlerdir.

Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar. Aksi bir görüş, Sayın Cumhurbaşkanında ifade ettiği gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı ile çelişir. Çok kültürlülük ile bu durum karıştırılmamalıdır. Çok kültürlülük, Batılı bazı ülkelerin de artık şikayetçi olduğu bir konudur, bir sorundur ve çok seslilik değildir. Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz. Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

Anadili Türkçe olanlar, anadili Türkçe olmamasına rağmen, kendilerini Türk Milletine mensup hissettikleri için milli kimliğe sahip çıkanların oranı hiçbir araştırmada %50 ve altında çıkmamıştır. Komisyonunuz çok mütevazi bir oran düşünmüş olsa gerektir.

Seçmeni etnik bölümlere ayırıp değerlendirmek yanlıştır. Etnik olarak düşünülen oylar farklı bir siyasi partilere gidebilir. Tercih biyolojik kıstasları aşmaktadır. Bundan dolayı homojen bir “Kürt seçmen” ve “Kürt partisi”nden bahsedilemez. Aksini ifade etmek yasal olarak eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik ayırımcılığa tabi tutmaya zorlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.                                                                                                                       

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Haz 08

Yaşama Dair…

Emrah BEKÇİ

İnsan kendi yaşamını sorguladığında sisteme bazen yakın; bazen ise duygusal olarak ters gelen vaziyetler ile karşılaşır.

 

Hayatımızda bizleri memnun eden birçok davranış ve husus, belki başkalarını rahatsız eder. Hatta kişinin bir iş ile ilgili kazancı bir başkasının kaybının ürünüdür.

 

Buna en bariz ve sert örneklerden biri; insanın hayatını kayıp etmesi, yani ölmesi ve ölümünden kazanç elde eden ve başarısını ticari olarak yükselten mezar işçileridir.

 

Hayatı sorgular isek bu hal bizlereçok garip gelir. Birilerinin kaybı, başkalarının kazançları olduğuna şahit oluruz. Bu konuyu ‘Denemeler’in de Michel de Montaigne 15’in asır ortalarında incelemiş.Hatta daha evvelki asırlardan örnekler vermiş.

 

Misal; Atinalı Demades[1]  cenaze için gerekli eşyalar satan bir adamı, çok kar ettiği bahanesiyle mahkûm etmiş. Çünkü bu adam bu kazancı ancak birçok insanın ölümüyle elde etmiş.

 

Kötü bir yargılama gibi görünen bu vaziyet, aslında döngüsel dediğimiz yaşantımızın bir parçası halinde. Bazen farkında oluyoruz. Bazen ise hiç umursamadan yaşantımıza devam ediyoruz. Başarılı olmak için bazı insanların başarısız olması gerekiyor. Her başarısızlık ise insan ruhunda tahripkâr bir yapı bırakıyor.

 

Ruhumuz aslında üzülmemek üzerine kodlu. Hepimiz birer Tanrı zerreciğiyiz. Tanrı üzmeyen ve sevgiyi hâkim kılmak için insanda ruhen hissedilince var olduğu anlaşılan, tarifi cismi zekayla zor; ama varlığında şüphe duyulmayan yaratılışın gayesi ve yaşamın nefesi.

 

Hal böyle olunca, başkalarının zararı ve zararından dolayı üzülmesine neden olmak: O insanın içindeki Tanrı zerreciğine yapılan veya yaptığımız cürmün kendisi değimlidir?

 

İnsanların beşerî kazançları ve elde edişleri. Yine beşerî ilimler ile etüt edildiğinden bu konu genelde mana aleminde metruk kalmakta. Düşünce, ‘’Natüralistler’’ gibi; her şeyin doğumunu, gelişimini ve çoğalmasını başka bir şeyin bozulmasına ve değişmesine bağlar. Ne zaman bir şey dönüşüyor ve sınırlarını aşıyorsa, ‘’Derhal önceden var olan bir şeyin ölümü gelir’’ / Lucrece[2]  söylemiyle, insan ruhunun düşüncelerini ve yaşamda ki, başarısızlıklarının sonucu travma haline dönüşmesine neden olarak, ümitsizliğe düşmesine vesile olur.

 

Hayatımız aslında dengede.

 

Sadece bizler şahsi menfaat uğruna veya kendi çevre çıkarlarımız için başkalarının başarısız ve mutsuz olması için vakit ayırıyoruz. Bir başkası başarısız olacak, zarar edecek, mutsuz olacak ki bizler başarılı-karlı-mutlu olacağız.

 

İnsan başarıyı hayırlı bir iş, başarısızlığı ise şeytani görmekte. Oysa ‘’Hayırda, Şerde’’ Tanrıdan. İşin başarısız, yani şer bölümüne gelindiğinde, Tanrı’yı birden unutuveririz.

 

Misal; bir insan kaza veya dikkatsizlik, cinayet neticesi hayatını kaybedince. Kişi yakınları üzüntüler içinde duygusal travmalar yaşar.

 

Tüm bu olanlar karşısında sevinen bir kişi vardır. Geçimini mezar işlerinden sağlayan ‘’Mezarlık Ustası’’.

 

Bu konuyu Türk Mutasavvıflarının üstadı Yunus EMRE ‘’Nasihatler Kitabı (RisaletünNushiyye)’’ de şöyle aktarıyor.

 

Âdem iblis kim ola işi işleten Çalap

Ay u günü yaratıp leyl ü nehar eyledi

 

Ma’ni nedir İblis’tenfuzullukturur bizde

Duydunsa işbu sözden sırr’aşikar eyledi

 

Çalap aydır şol kula inayet benden ola

Ne şeytan azdırısar ne kimse kar eyledi

 

Altı bin yedi yüzü yıldan geçen Adem’i

Dile getirdi Yunus şimdi tekrar eyledi[3]

 

Kısacası yaşamda başarısızlık dediğimiz olgu, aslında Tanrı’ya olan bir sert duruş yerine, başarıyı arayan insanların, başarıya kavuşmalarına vesile olan Tanrı yardımı.

 

İnsan sorgulayınca, yaratıcının büyük ve bize bahşettiği akli yapının en zirve düşüncedeki hazinelerin ışıltısını görüyor.

 

Bizlerin her başarısız ve kayıp hallerimiz aslında başarıya sürüklediğimiz bir başka Tanrı zerreciğidir. Hal böyle olunca kayıp ve başarısızlıkta ortadan kalkıyor. Sadece ‘’KÜN!’’ diyenin emri ile olması gerekenler oluyor.

 

Başarısız her kişi, aslında başarıya taşıdığı bir kişi nedeniyle ibadetlerin en güzeline vesile oluyor diye biliriz.

 

İşte; yaşama dair düşünüldüğünde küçük görünen, ama insan hayatını ve ömrünü etkileyen bir yapı.

 

Yaşama dair…

 

 

[1]DEMADES (M.Ö. 350-319), Atinalı politikacı. Parlak bir hatip ve diplomat olarak anılır. Atinalılar ile Makedonyalılara uzlaştırmaya çalışmış ve Atina’nın şerefli şartlarla teslim olmasını sağlamıştır. M.Ö. 335 yılında Büyük İskender, Yunanistan’a girdiği zaman da yine Atinalılar ile Makedonyalılar arasında aracılık yapmıştır. Harpalos’dan rüşvet almakla suçlandığı zaman kendini savunmadı ve para cezasına çarptırıldı. İskender’in ölümünden sonra da haklarından mahrum edildi. M.Ö. 322′de Antipatros Atina’ya saldırınca, bu saldırıyı önlesin diye tekrar eski yerine getirildi. Rakibi Demosthenes ve Hypereides’i öldürtmek için elinden geleni yaptığı söylenir.

[2]LUCRECE, Latin Şair (M.Ö 96-55) Epikür ahlakını ve felsefi materyalizmi savunduğu ‘’De Rerum Natura’’ adlı destanında’’ doğanın sıkı sıkıya kilitli kapısını kırmaya teşebbüs ettiği söylenir.

[3]Abdülbaki GÖLPINARLI, Yunus EMRE, Altın Kitaplar 1991, s.301.

May 16

Kültür ve Türk Kültürü Üzerinde Oynanan Oyunlar

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Kültürler, milletlerin benliklerinden ve ruhlarından süzülmüş maddi ve manevi değerlerdir, veya genel anlamda bir toplumu var eden değerler bütünü ve mensubu oldukları milletlere şahsiyet kazandıran değerlerdir. Kültür bir topluma ait değerleri bünyesinde toplayan bir sosyal dayanışma aracıdır.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Kültür ve Milli Kültür konulu tebliğinde şöyle diyor: “ Kütleler milletleştikçe, kültürleri de milli mahiyet kazanmakta, ortak kültür unsurları teşekkül etmektedir.”, Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da kültüre şu şekilde yaklaşıyor: “ Kültür konusu, sosyolojinin temel başlıklarından birisidir. Kültür, bilgiyi, sanatı, ahlakı, hukuku, örf ve adetleri kapsadığı gibi, insanın cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün kabiliyet ve alışkanlıkları da içine alan bir bütündür.”, Prof. Dr. Erol Güngör’e göre ise: “ Sosyal bilimlerde kültür denince bir topluluğun kendi hayati problemlerini çözmek üzere denediği ve uzun yıllar içinde standart hale getirdiği usuller ve vasıtalar anlaşılır. Şu halde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir.”, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’da kültüre şöyle bakıyor: “ Dil gönlü yüzdüren gemidir, toplumun da gönlü var; toplumun gönlünün adı kültürdür.”

Öte yandan kültürlerin çevre ile teması neticesinde serbest ve zorunlu ( mecburi ) kültür değişmeleri olabileceği unutulmamalıdır.  Prof. Dr. Mümtaz Turhan zorunlu kültür değişmelerini şu şekilde izah ediyor: “ Aynı kültürlere sahip iki sosyal grup veya toplumlardan biri kendi kültürünü veya belirli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini baskı altına alır veya idari bir güç ve yetkiye sahip bir grubun yabancı bir kültürü veya bunun belli bazı unsurlarını çoğunluğun arzusuna rağmen kendi toplumuna zorla kabul ettirmeye çalışırsa neticede meydana gelen değişmelere denir.” Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; çevreye karşı Türk Milli Kültürünü korumak ve yaşatmak, gerçek Türk Aydınlarının, devletin ve diğer kurumların en büyük görevleri olmalıdır. Neyin nerede ve nasıl alınacağı, Türk Milletinin kendi milli değerlerine ve bünyesine uyup uymayacağını uzman kişilerden oluşan bir komisyon tarafından en iyi şekilde değerlendirilerek karar verilmesi gerekir.

Türkiye,  yaşamış olduğu kendi milli değerlerini, başka kültür ve medeniyetlerin etkisi altında kalarak anane ve inançlarını, gelenek ve göreneklerini, dilini ve örfünü kaybetmeyle, yani kültürel yozlaşmayla karşı karşıyadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibarıyla, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı ve çareler mutlaka bulunmalıdır.

Geçmişe dönecek olursak; 1. Dünya Harbi öncesine kadar en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanında Türk milli kültürü, kendi milli kaynakları yanında, eski Anadolu ve Ön Asya medeniyetlerinin zenginliklerinden faydalanmış ve daha zengin bir hale gelmiştir. Ancak, son dönem  Osmanlı Devleti’nin yöneticisi ve aydınları bu zenginlikleri koruyamamış ve devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür unsurları karşısında ne yapaklarını şaşırmışlar ve bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, ona yaşama gücü veren, onu diğer toplumlardan farklı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek kurtulmanın mümkün olacağına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.

Mecburi veya zorunlu kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamıyla maddi ve manevi sahalarda Batının hastalıklı yönleri olmuştur. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma   ( kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, bir çok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.

Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesinin, Türk dili üzerinde bir takım oyunların oynanmasına,din ve inançlara yapılan saldırıların sürdürülmesine,Türk tarihine ve tarihi şahsiyetlere başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saldırıların sürdürülmesine,Türk folklorunun ve milli oyunların dejenere edilmesine,Türk musikisine hoş olmayan tavırların sergilenmesine v.b. olaylara sebep olduğu hafızalardan silinmemelidir. Bunlar,Türk Milleti’nin var olma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türk Devleti milli bir endişe hissederek, yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, var olması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük itici güç kültür olduğuna göre; bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti olan, vatansever ve inisiyatif gücü yüksek Türk aydınlarına ve Devletin itici gücüne büyük görevler düşmektedir.

Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir metot ve yol izlenmeli hususunda bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:

-Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.

-Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.

-Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.

-Vatan ve bayrak sevgisi her şeyin üzerinde tutulmalı.

-Her şeyden önce Türkçeye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.

-Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.

-Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.

-İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.

-Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.

-Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.

-Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.

-Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.

-Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.

-Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı

Sonucu Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önemli ve anlamlı iki sözü ile bağlayalım: “ Bu millete gideceği yolu gösterirken Dünya’nın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lâkin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.”, “ Biz doğrudan doğruya milliyetperver ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun efradı ne kadar Türk kültürü ile meşbu  ( dolu ) olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de kuvvetli olur.”

11 Mayıs 2020, İstanbul

May 16

Mutluluk İle Huzur Arasındaki Farklar

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Mutluluk, olumlu düşüncenin duygusudur. Anlamlı ve keyifli yaşamaktır. Huzur ise, bütün endişelerden kurtularak egonun sınırlarının ödesine geçmedir. Huzur gönül rahatlığıdır.
İngilizcede happy, mutlu, mesut, memnum, sevinçli, neşeli, uygun, yerinde olan anlamına gelmektedir.
Peace ise, huzur, rahatlık, uzlaşma, iç huzuru, barışma, sükunet anlamına gelmektedir.
Mutluluk, olumlu olarak algılanan şartlara bağlıdır. Huzur ise bu şartlara dayanmaz. Huzurda kabullenme vardır. Huzurlu insan, hayatla uzlaşır, bu sebeple üreticidir, işini sever. Kişinin içinde huzur oldumu kendisiyle ve hayatla birleşir. Her zaman huzurlu ve rahat olduğunu söyler ve bunları hisseder.
Huzurun, zıddı çatışmadır. Huzursuz adam her şeye direnir, olaylara, fikirlere, insanlara direnir. Uzlaşamnın şifa verici gücü vardır. Huzur içinde olmak, hayatla tam anlamıyla uzlaşmak demektir. Rahatsızlık, endişe, sıkıntı ve heyecanlardan kurtulmaktır.
Mutluluk bir eylemin sonucudur. İmkanlarını en uygun şekilde değerlendirenler mutlu olabilir.
Daha yüksek bir perspektiften görüldüğünde şartlar daima olumludur. İyi ve kötü olmaz. Sadece kötüyü içeren yüksek bir iyilik vardır.
Sevdiğiniz bir insan öldüğünde veya ölümü yaklaştığını anladığınızda mutlu olamazsınız. Bu imkansızdır. Ama huzurlu olabilirsiniz. Üzüntünüz ve göz yaşlarınız olabilir, ama direnmeyi bırakmışsanız, üzüntünün altında derin bir dinginlik, sessizlik ve kutsal bir mevcudiyet hissedersiniz. Bu iç huzurdur, karşıtı olmayan iyiliktir.
Sevdiğiniz bir hastayı ziyaret edersiniz. Dersiniz ki “ İyi ki bu durumda yanında olabildim.”O anda huzurlu olursunuz, mutlu olamazsınız.
Huzur duyduğunuz zaman, olan biteni kabullenirsiniz. Olup bitenle uyum içinde olursunuz. Kabullenme duruumundayken bir iş yapmak, o işi huzur içinde yaptığınız anlamına gelir.
Huzurun kumaşı ruh, mutluluğun kumaşı dünyadır.
Özetle,
• Mutluluk bir sebebe bağlıdır. Huzur ise sebep aramaz. Orada sadece hatırlanmayı bekler.
• Mutluluk gelip geçidir,değişkenlik gösterir. Huzur ise değişmez, az huzur çok huzur yoktur. İç huzur değişmeden hep aynı kalır.
• Mutluluk peşinden koşmak çağın hastalığıdır. Egonun oyunudur. Huzur ise peşinden koşulmaz, o yavaşlayınca kendiliğinden gelir.
• İnsanlar mutlu olunca ne yapacağını bilmez halde olabilirler. Ama huzurlu olduklarında ne yaptıklarının tam olarak farkındadırlar.
• Mutluluk haraket içinde gerçekleşir,durgun bir göl değil, sürekli akan bir ırmaktır” der John Mason Good.

Haz 10

Yeni Anayasa ve 1920 Ruhunu Çağırma…

Prof. Dr. Mustafa E.ERKAL

            T.C. tehlikeli bir eşikten döndürülmüştür. Demokratikleşme diye milli devletimizin yapısı tanınmaz hale getirilebilir; ülkemiz etnik guruplar kullanılarak çözülebilirdi. Tarihin derinliklerinden gelen Türk devleti öcü olarak gösterildi; devletsiz, milletsiz, bağımsız fert ütopyası ortada dolaştırıldı. Terörle hukuk devleti içinde mücadele yerini müzakereye, Dolmabahçe toplantısına, Oslo görüşmelerine bıraktı. Bir ara Ermeni açılımına da merak sarmış, açılımlara doyamamıştık. Türkiye-Ermenistan milli maçına Erivan’a gitmiş, maalesef Asala liderine yakın oturtulmuştuk. Türkiye’de marjinal bazı bölücü görüşler, sanki çoğunluğun görüşü gibi takdim edilmeye çalışıldı. Bu marjinal görüşler aslında 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsüne girişenlerin görüşlerinden farklı değildi. Yıkım projeleri demokratikleşme diye yutturulmaya çalışıldı. Aslında hem 15 Temmuza karşı olacaksınız; hem de Türkiye sadece Türklerin değildir, Türkiye’de başka milletler de vardır diyeceksiniz. Bundan büyük çelişki olur mu? Türklüğü etnik çağrışım yapıyor diye anayasadan utanmadan çıkarmaya çalışacaksınız; Türk Dünyası ile ilişkileri nasıl sürdürecek; onlara ne diyeceksiniz?

Geçmişte yeni anayasa tezgahı bir sivil darbe olarak ülkenin önüne çıkarıldı.Yeni anayasa çalışmaları ülkenin ihtiyaç duyduğu değişiklerden çok ülkeyi tanınmaz hale getirici çabalardı. Başdanışmanlığa getirilenleri görünce yarın da bundan farklı olmayacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’de 1453’ün, 1071’in ve 1923’ün tarihi intikamını alabilmek için fırsat kollayanlar da farklı düşünmemektedirler. Sağın ve solun içinde bulunup bir tasfiye sürecinin ittifakı içinde birlikte olanlar yine ortaya düşeceklerdir. Anayasa orta oyununa geçmiş yıllar itibariyle pek yabancı değiliz.

1923’e reddiye çıkaranlar 1920 ruhunu çağırma peşindedirler. Bunlar Milli Mücadele ve Cumhuriyetle kavgalıdırlar. Bunlar Atatürk’e ve Türk kimliğine Yunan ve Ermeni terör örgütleri kadar düşmandırlar. Kindar yetiştirilmişlerdir. Onlara göre, 1920’de birleşmişiz ama 1923’te ayrılmışız. Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlıcı ve din birliği tezleri üzerine padişah ve şeyhülislamların mesaj ve gayretleri acaba karşılık bulabildi mi? Osmanlıyı çöküşten kurtarabildi mi? Egemen bir devlet ortada kalabildi mi? Herhalde son çare olarak zor şartlar altında Milli Mücadeleye soyunmak mecburiyetinde kalanların, Atatürk gibi sine-i millete dönenlerin, İngiliz emrindeki sarayla hiçbirşey yapılamayacağını görenlerin saraya karşı bir darbe veya ihtilal yaptıkları da ileri sürülemez. Ortada devlet ve otoritesi kalmamış, İngiliz’e sığıntı bir siyasi bakiye ortaya çıkmıştı. Bu acı ve üzücü ortamdan ülkeyi kurtarmak için ölümü göze alanlar, Anadolu’ya paraşütle indirilen yabancı sivil ve askerler değildi. Milli Mücadeleyi ithal bir millet ve kadro yapmadı. Onlar tabi ki Osmanlı kurumlarından yetişen asker ve sivillerdi. 1299’da kurulan Osmangazi’nin Osmanlısı bu duruma layık değildi. 1299’da Osmanlı’yı kuran irade ne ise; 1923’te Milli Mücadele ile Cumhuriyeti, yeni Türk Devletini kuran irade de odur. Osmanlı sonrası T.C. ile Türk’ün tarihi yürüyüşü sürdürülmektedir. Geliniz 1923’ü içimize sindirelim ve 1920 ruhunu çağırma yanlışlarına ve çelişkilerine düşmeyelim. Açık ve samimi olalım. Milli Mücadeleye karşı olanlar, İngiliz’e bel bağlayanlar ne 1920’de, ne de 1923’te kurtuluş trenine binmediler.

Ağu 03

Eğitimli Gençliğin Hali Pür Melali

Ruhittin SÖNMEZ

Eğitimli gençlikten” kastımız lise mezunu, üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olmayı başarmış gençlerimiz.

Öncelikle üniversitede okuyan gençlerimize bakalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir sene kadar önce, “Almanya’da yükseköğrenimde okuyan öğrenci sayısının 3 milyon olduğunu” hatırlatmış,Bizde 8 milyon. Almanya’nın nüfusu bizim nüfusumuzla hemen hemen aynı. Sayın Şansölye bunu öğrenince ‘Ben bunu bilmiyordum’ dedi” diye anlatmıştı.

Nüfusumuz içinde her 10 kişiden birinin üniversitede okuyor olması Türkiye için bir şans mı yoksa sıkıntı kaynağı mı?

Almanya ile gelişmişlik farkımızı göz önüne alıp, “acaba doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmemiz gerekir. Onlar bizim üniversiteye yönlendirdiğimiz 5 milyon genci orta öğretimden iyi birer meslek bilgisiyle donatıp hayata hazırlıyor. Üniversitede okusa başarılı olamayacak gençlerini ara eleman veya meslek erbabı olarak yetiştiriyorlar.

Biz ise orta öğretimden mezun ettiklerimizi meslek sahibi veya ara eleman vasıflarında yetiştirmekte zorlanıyoruz. Meslek Liseleri içinde en imtiyazlısı olan İmam Hatiplerde okuyanlar da, mesleklerini yapmak için değil, üniversiteye girmek niyetiyle okuyorlar. Ancak Üniversiteye Giriş Sınavlarında en başarısız orta öğretim kurumları da İmam Hatip Liseleri. Orta Öğretimde Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 5.138 okulumuz varken, Sosyal Bilimler, Anadolu ve Fen Liselerimiz toplamı 3.071 adet.

Üniversiteye gönderdiklerimiz gençlerimize de dünya ortalamasının çok altında bir seviyede eğitim veriyoruz.

**********************************************

ÜNİVERSİTE MEZUNLARI İŞ BULAMIYOR

Kariyer ve Yetenek Yönetimi Derneği’nin araştırmasına göre, Türkiye genelinde üniversite mezunlarının yüzde 42’si mezuniyetinin ardından iş bulamıyor. 6 ay içinde iş bulabilenlerin oranı yüzde 29 olurken, 6-12 arasında iş bulanların oranı yüzde 10 oldu. Henüz öğrenciyken iş bulanların oranı ise yüzde 14.

Üniversiteden mezun olduktan sonra ilk tam zamanlı işe başlayan üniversite mezunlarının yüzde 31’i asgari ücret alıyor. Yüzde 42’si asgari ücret ile 2 bin 999 lira arasında alırken, yüzde 16’sı 3 bin ila 3 bin 999 lira arasında ücret ile işe başlayabiliyor.

Üniversite mezunlarının iş bulma şansının bu kadar düşük olmasının eğitim kalitesi ile doğrudan bir  ilişkisi var mı?

Cumhuriyet’in haberine göre, Türkiye’nin en başarılısı olarak gösterilen üniversitesinden (Hacettepe, İstanbul Üniversitesi, İTÜ ve ODTÜ’den) mezun olanların da ülke genelindeki durumun benzer olduğu belirtildi.

Nüfusumuzun yüzde 13,8’i üniversite mezunu. Türkiye’de lisans mezunu sayısı 10 milyonu aştı. 207 üniversitemizde 8 milyon gencimiz okuyor. Bu yıl 900 bin gencimiz üniversitelerden mezun olacak.

Her yıl 17 bin Hukuk, 30 bin İlahiyat mezununa ihtiyacımız var mı?

Görünen o ki, üniversitelerden her yıl mezun olan gençlerimize iş imkanı yaratamıyoruz. Bunun için gerekli olan yeni iş alanları veya yeni kapasite artışları sağlayacak yatırımlar gerçekleşmiyor. Planlamalarımız gerçekçi değil.

Üniversitelerimiz bu haliyle resmî işsizlik rakamlarında görünmeyen bir gizli işsizler ordusunu barındırıyor.

**********************************************

EĞİTİM KALİTESİ

Bakın bu sene Yüksek Öğretim Sınavına girenlerin “ortalama” doğru cevap sayıları ne kadar düşük:

Türkçe’de 40 soruda 14 doğru cevap; Sosyal Bilimlerde 20 soruda 7 doğru cevap; Matematikte 40 soruda 6 doğru cevap; Fen Bilimlerinde 20 soruda 2 doğru cevap.

Ama biz bunları üniversiteye, bu sınavlardan geçirip, seçerek alıyoruz. Üniversiteye girebilen yüzde 24’ün dışında kalanların seviyesini siz düşünün. Üniversiteye girememiş olan orta öğretim mezunlarının da sanayide, hizmetler sektöründe veya resmî kurumlarda çalışması ve verimli olması lazım. Bu kalite ile mümkün mü?

Bu kadar elendikten sonra üniversiteye gelenlerin bile okuduğunu anlayamaz, derdini ana dilinde yazılı veya sözlü olarak ifade edemez, yabancı dil bilmez, okuma ve araştırma alışkanlığı olmayan gençler olması acı değil mi?

Üniversiteye girenlerin düşük kalitede olması, çoğu üniversitemizin liseden farksız eğitim verdikleri, kurumların aşırı siyasileştiği, üniversitelerimizde “bilimsel yayınlarda” intihal (başkalarının yayınlarından hırsızlık) vakalarının çokluğu da bilinen gerçekliklerdir.

Dünyada ilk 500 üniversite arasında tek bir üniversite sokamadık. Üniversitelerimizin bilimsel seviyesi bu.

Bu eğitim kalitesi ile dünyanın ilk on büyük ekonomisi arasına girmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir.

**********************************************

ÇARE VAR..

Japonya ve G. Kore gibi ülkelerin 20-30 yıllık zaman dilimlerinde büyük bir disiplinle uyguladıkları stratejik planlar ve yaptığı hamleler öğreticidir.

Gelişmiş ülkelerin tamamının bulunduğu sıraya gelmesinin sırrı iyi eğitimdir. Uzakdoğulu bu iki devletin kalkınmada sıçrama yaparak en ön sıralara gelmesi de iyi eğitim uygulamalarının eseridir.

Eğitim, sonuçları uzun vadede alınan bir süreçtir. Temelinde çok iyi yetiştirilmiş bir eğitimci kadro oluşturulması  ve bu kadronun günlük siyasi akımlardan uzak kalması önemlidir. Bu kadro “yeni nesilin kendi eserleri olacağını” bilenlerden oluşmalı ve bu nesli yetiştirme heyecanı ve ülküsüne sahip olmalıdır.

Orta ve uzun vadede, nüfusun en az yüzde 5’ini lokomotif olabilecek dünya ölçeğinde üstün vasıflı bireyler haline getirmek, kalan kısmını da yaptığı mesleklerin ustası veya iyi birer ara eleman olarak yetiştirmek gerekir.

Biliyorum başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere politikacıların çoğu sabırsızdır. Bir an evvel netice almak isterler. Ama kolay başarı yolu yok.

Orta ve uzun vadede yetişecekleri beklemeden, mevcut mezunların ve çalışmakta olanların her kademede meslek içi eğitimlerle sürekli geliştirilmesi sağlanabilir. Bu alanda yüz yüze eğitim yanında elektronik ortamda yapılacak eğitimlerden yaralanılabilir. Bu eğitimlerin ne kadar yararı olduğu muhakkak bilimsel değeri olan ölçüm yöntemleriyle ölçülmesi gerekir.

Sürekli iyileştirme yöntemleri kullanarak başarabiliriz. Çünkü “Türk Milleti zekidir, çalışkandır”, fakat eğitim sistemimiz ve devletimizin yönetim anlayışında sorunlarımız var.

Bunları aşabiliriz. Yeter ki politikacılara değil devlet adamı vasfı olanlara itibar edelim.

Tem 29

Lozan Zaferinin 97. Yılı

A.Kemal GÜL

 

24 Temmuz, Cumhuriyet değerleri ve Atatürk ilkelerine bağlı kesimlerin “yeni devletin tapu senedi, garanti belgesi”, siyasal İslamcıların ise “hezimet” saydığı Lozan Anlaşması’nın yıldönümünü milltçe kutluyoruz.

Başbuğ ATATÜRK’ÜN ifadesiyle;

SAYGIDEĞER Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine kaşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi eseridir

Bir bigenin Türk kültür diliyle; Bugün 24 Temmuz Lozan Antlaşmasının 97.yıldönümü. Gümrük vergisini artırma yetkisi bile olmayan yarı sömürge ve Avrupa siyasetinin “hasta adamı” Osmanlı Devletinden, egemen/bağımsız bir devlet yaratanlara şükran borcumuz sonsuzdur.

Onlar ki; o hasta adamı diriltmek için I.Dünya Savaşı’nda cepheden cepheye koşmuş, canlarını gözden çıkarmakta tereddüt etmemişlerdi.

1683 Viyana Bozgunu’ndan Kurtuluş Savaşı’na kadar girdiği her savaşta dayak yemiş Osmanlı Devleti’ni Fatih devrindeymiş gibi düşünüp LOZAN’ı küçümseyenler, padişah Vahdettin’in Sadrazamı Damat Ferid’in Sevr Anlaşması’nı imzaladığından neden söz etmezler? Çünkü şu sorunun cevabı o sefil ve cahil beyinlerinde yoktur:

“MUSTAFA KEMAL PAŞA milli mïcadeleyi organize etmese SEVR’in uygulanmayacağını söyleyebilir misiniz ?”

Hakkı teslim edecek onurları yoktur. Atatürk ve silah arkadaşlarına duyduğumuz sevgiyi, bu ülkeden insan onurunu kazımadan, insan kokusunu silmeden yok etmeleri imkânsızdır.

LOZAN, TÜRKÜN İNSAN GİBİ YAŞAMA İRADE VE KARARLILIĞININ SİGORTASIDIR. LOZAN’A DÜŞMAN OLANLAR TÜRK’ÜN İNSANLIĞINA DÜŞMANDIRLAR.

UNUTMA Kİ, LOZAN’A SEVR’DEN GELİNDİ; LOZAN’a saldıranlar vatanımızı SEVR’e götürmek isteyenlerdir.

LOZAN’A DÜŞMAN OLAN BÜTÜN KAFALARIN İÇİNDE PARÇALANMIŞ BİR TÜRKİYE’NİN HARİTASI GİZLİDİR.

Gerisi laf ü güzaftır…

*

Kimilerince; Lozan Barış Antlaşmasınının, 12 adaların verildiği üzerinden, Ayasfya Camisinin kapatılarak Müzeye çevrildiği üzerinden hezimet olarak gösterilmeye çalışılır.

Lozanı imzalayıp Sevr i hükümsüzleştirememiş bir Osmanlı / Türkiye’nin İstanbul a sahip olması düşünülemeyeceğine göre…

İstabul u teslim edip de Ayasofya nın cami olarak ibadete açık kalabileceğine mi inanıyorsunuz!

Konuyla alakalı Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ne diyor?

Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya’ya bırakıyor. Sene 1912, Uşi Anlaşması’dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya’ya bırakıyor fakat geçici olarak. Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti’ne geri verilecek. Fakat şartlara uyum sağlanmıyor. Bu yüzden 3 yıl sonra yani 1915’te Londra’da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya’ya bırakılıyor. Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok. Adaları İtalya’ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı’na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı’nı yapıyoruz.

Yani 12 Adalar önce Uşi’de, sonra da 1915 Londra’da İtalya’ya verilmiştir.

Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey’dir.

Bu adam kim mi? Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye’yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye’nin karşısına Damat Ferit’in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır.

12 Adaları İtalya’ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardı.

Şimdi asıl olaya gelelim… *Uşi Anlaşması’nın ismini aldığı Uşi, Lozan şehrinin bir semtidir.

Bu yüzden 1912’de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer.

Fakat bizim bildiğimiz yani 1923’te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.

İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve 12 Adaların Lozan Anlaşması’nda gittiğini söylüyorlar.

Hâlbuki o Lozan başka, bu Lozan başka.

Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.

Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması’nda ise bilakis Ege’de birçok ada Türkiye’ye geçmiştir.

Türkiye’ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise, son 10 yılda Yunanistan’a bırakılmıştır.

Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir..

*

SERV le birlikte dağılmış Osmanlı nın toprağı, Türk’ün Anavatanı ANADOLU nun Düşman Koalisyon Güçlerinin işkaline uğramasıyla birlikte harekete geçen Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK ün silah arkadaşlarıyla birlikte arkasına aldığı Anadolu halkından /Türkmenlerden oluşturduğu Silahlı kuvvetleriyle hain düşmanı EGE nin soğuk sularına dökerek ANADOLUYU yeniden vatan yapan; devrimleriyle, ‘’en büyük eserimdir’’dediği ‘’kurduğu Laik Cumhuriyet ’in korunmasını Türk Geçliğine  emanet ettiği vasiyetini korumak her Türk gencinin omuzlarında kutsal bir görevdir.

Ve Başbuğ devamla diyecektir ki;

Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.

Başbuğ ATATÜRK ün bu sözünün haklılığını doğrulayan İbretlik bir Cuma hütbesi:

Zaten bir kısmı ibedete açık Cami olan Ayasfya Müzesinin tamamının Camiye çevrilmesi töreninde Cuma Hütbesini okuyan Diyanet İşleri Başkanının hitabında;

Atatürk’ün, düşmanın elinden kurtararak koruma altına aldığı ve bu günlere ulaşmasını sağladığı Ayasofya’nın (tam da Lozan zaferinin yıldönümünde) cami olarak açılışında, ne yazık ki kendi kurduğu Diyanet’in başında oturan zat-ı Muhterem(!), adını anmadan bu ülkenin kurucusuna “lanet” yağdırdı ve infial yarattı…

Sormak lazım; Atatürk’e “katli vaciptir” fetvaları veren, Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışan, cumhuriyetin kuruluşunun önüne set çekmek için çırpınan, Gazi’nin ölümünün ardından da saldırılarını durdurmayan bağnazların karşısında durması gereken Diyanet İşleri Başkanı kime ve neye hizmet ediyor acaba?..

Söyler misiniz; asıl “lanet” Atatürk’e mi yağdırılmalı, yoksa cumhuriyetin uzun yıllar mücadele ettiği din, vatan ve millet düşmanlarıyla onların halen piyasada dolaşan kriptolarına mı?..

*

Tanınmış yabancı yazarların, Devlet Başkanlarının gözüyle Başbuğ Atatürk’ü tanımak;

ATATÜRK ve Türk İnkılâbı, Milli Mücadele’nin başından itibaren yabancı yazarların dikkatını çekmiş, bu konuda eser yazılmıştır. Yabancı yazarlar, yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da Atatürk’ten hayranlık ve takdir duygularıyla söz etmişler, yazılarında eserinin değeri ve büyüklüğü karşısında düşünce ve duygularını dile getirmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bütün batılı ülkelerin ilgi odağı olmuş bir olgudur. Örneğin; Amerikalı asker diplomat General Shell, ‘’Mustafa Kemal, çağımızda henüz hiç kimsenin geçemediği büyük ve yetenekli bir adamdır…’’Bütün ulusların büyük adamları vardır. Fakat modern Türkiye’de Atatürk’e gösterilen derin saygıyı benzer bir şeyin başka bir yerde bulunacağından şüpheliyim. O, Ebedi Önderdir’’ifadesiyle Atatürk’e olan hayranlığını belirtti. ve çekmeye de devam etmektedir.

Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu’da başlatılan Milli Mücadele bilindiği gibi 1919 tarihinde yayınlanan Amasya Genelgesi ile iç ve dış kamuoyuna hareketin temel özellikleri duyurulmuştu.

Daha sonra Erzurum ve Sivas Kongreleri ile hareketin esasları formüle edilmiş ve son Osmanlı Meclisi Mebusanınca onaylanarak ‘’Misakimilli’’adı ile Milli Mücadele’nin temelini oluşturmuştu.

Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu silahlı güçlerle, düşman koalisyon güçlerine karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu, bugün üzerinde hür olarak yaşadığımız bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş oldu.

*

ATASININ VASİYETİNİ VİCDANINDA TAŞIYAN TÜRK GENÇLİĞİ DİYOR Kİ;

Türk Milleti; varlığını şekillendiren, tarihini, kültürünü, heyecanını, coşkusunu hissettirecek evlatlarının büyük dirilişine tanık olacaktır. Hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Yeter ki, Türk Milleti düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeleri Müslüman diye seçen halk bilinçlendirilebilsin.

Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.

Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.

Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslam’ı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilebilir.

Hür ve yaratıcı düşünceyle, bu coğrafyada / kadim ülkemiz ANADOLU da ayakta kalmamızın ön şartlarından biri de, güçlendirilmiş üreten ekonomisiyle, demokratik kurumlarıyla ‘’gerçek demokratik rejimi’’le huzura kavuşabileceğimizin ön şartı olacaktır.

Türk milletinin güçlü iradesiyle, özgür ve bağımsız iradeye dayanan ‘’Yasama-Yargı-Yürüme’’ erglerinin hâkim olduğu demokrasi yeniden ülke yönetimine hâkim olacaktır elbette.

Ders alınması elzem veciz bir sözle sonlayalım yazımızı;

‘’Aklı öldürürsen ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. ‘ Kadıyı satın aldığın gün ‘adalet’ ölür.’Adalet’i öldürdüğün gün ‘devlet’ de ölür.

 

May 02

Mayıs Türkçüler Günü Bir Ruhun Uyanışı

”Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki bu bayrağı vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.”                                                                                                                                     (Mustafa Kemal Atatürk)

 

 

Av. Mustafa ÖZKURT*

 

{ÖZÜN ÖZÜ: Osmanlı İmparatorluğu‘nda 1908’de II. Meşrutiyet‘in ilanı ile birlikte gelişme gösteren Türkçü/Turancı görüş, Ziya Gökalp ile birlikte İttihat ve Terakki yönetimine egemen oldu.            Komünist ihtilali sonrası Rusya’da 1918-1922 yıllardaki karışıklıkta Enver PaşaTuran fikrini canlandırmaya çalışırken ihanete uğrayıp, bu uğurda şehit edilmiştir.                   

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milliyetçilik ülküsüne ağırlık verilmiş ve fakat vefatından sonra İsmet İnönü iktidarında buna son verilmiştir.                          

“1944 Türkçülük Turancılık Davası”  İsmet İnönü’nün II. Dünya Savaşı şartları içinde alınmış bir tedbir olarak bazı kesimlerce gösterilmeye çalışılması yerinde değildir.                       

Zira İsmet İnönü, Atatürk’ün Türkçü/ Turancı ülküsünden ayrılmasıyla yetinmemiş, bu fikirlere karşı düşmanca davranıp savaş açmıştır. İktidardan düşmesine rağmen ölünceye kadar bu karşı tutumunu her nedense…! Devam ettirmiştir.                                          

İsmet İnönü’den sonra gelen iktidarlarca da Türkçülüğe pek sıcak bakılmadığı gibi, yersiz ve haksız iftiralarla karalanmaya çalışıldı.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bu fikri akım ortadan kaldırılamadığı gibi iktidarlar, içte ve dışta her sıkıntıya düştüklerinde Türkçü/Turancı söylemlere atıf yapmaktan da geri durmamışlardır.

Birkaç asır tarihte dün gibidir. Göktürk Devletin kurucusu Bumin Kağan’dan bu yana uyuyan ruh Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından yeniden uyandırıldı.}

 

 

Turancılık ifadesi, Türkçülükle eş anlamlı olup, İranlıların Türkistan coğrafyasına Türklerin yaşadığı yer anlamına gelen Turan diyarı deyiminden türetilmiş bir kelimedir.

Turancılık mana itibariyle, Türklerin yurt olarak yaşadıkları Anadolu, Azerbaycan ve Uluğ Türkistan coğrafyasındaki bütün Türklerin bir ülkü etrafında milli, manevi, maddi ve kültürel birliğini ve bütünlüğünü sağlamak idealidir. Milliyetçi Türkler aynı zamanda Turancıdır.

Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturmak isteriz. O da Turancılığı ırkçılıkla özdeşleştirenler kötü niyetli olup, bilinçli veya bilinçsiz olarak Türkçülere iftira etmektedirler. Türkler hiçbir zaman kavmiyetçi yani ırkçı olmadılar.

Emperyalist Çarlık Rusya’sında 19. Yüzyılın ilk yarısında sosyalizm akımı siyasal ve sosyal zemin ararken, Rus hegemonyasında bulunan Azerbaycan ve Türkistan’da da buna paralel olarak Türk aydınları arasında kurtuluş reçetesi olarak, Türkçülük/ Turancılık akımının ilk temelleri atıldı.

Türkçülük/ Turancılık akımı Anadolu coğrafyasında Karamanlılar döneminden beri farklı şekilde varlığını göstermesine karşılık Osmanlı dönemindeise kendine özgü bir yol izlemiştir.

Azınlıkların milliyetçi akım faaliyetleri etkisine karşı bir tepki olarak ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu durumu irdelemezsek 3 Mayıs’ı anlamakta zorlanırız.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan gayrimüslim ve Arap ahalide 1789 Fransız İnkılabı sonrası 1800 yıllarından itibaren milliyetçilik akımları gelişmeye başladı.

Bir taraftan Rusya’nın Panslavizm ve Ortodoksluk çalışmaları, diğer taraftan Fransa ve İngiltere’nin misyonerlik ve Arap coğrafyasındaki petrole sahip olma ihtirasları sonucu Türk olmayan Müslim ve gayrimüslim tebaada yer, yer kıpırdamalar başladı.

Rusya, Fransa ve İngiltere gibi dış güçlerin faaliyetleri yanında, Osmanlı’nın rüşvetçi, adam kayırmacı idarecilerinin ahaliye kötü muameleleri de eklenince yıkıcı faaliyetleruygun zemin buldu.     İmparatorluktaki bu kötü gidişi durdurmak isteyenler, kangren olan uzva pansuman yapar gibi, meşrutiyeti bir çare olarak görürken, bir kısım azınlık ise devlet aleyhine tavizler koparmak adına Meşrutiyetin ilan edilmesini,padişaha baskı yaparak kabul ettirdiler.

HazırlananKanun-i Esasi ile 23 Aralık 1876 tarihinde I. Meşrutiyet ilan edildi.

Böylece Osmanlı Devleti ilk defa bir anayasaya kavuşmuş oldu.

Osmanlı Hariciye Nâzırı Mustafa Reşit Paşa  tarafından bu günkü Gülhane Parkı içinde 3 Kasım 1839 tarihinde okunan “GülhaneHattıHümayunu” da denilen Tanzimat Fermanı ile başlayan düzenlemelerin yol açtığı sistem değişikliğinin bir halkası I. Meşrutiyet olmuştur.

Böylece Meşrutiyetle yönetim biçimi, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş yapmış oldu.

Fakat bu durum uzun sürmeyecekti.

93 Harbi ( Osmanlı- Rus Savaşı 1877-1878)  sonrasında II. Abdülhamit 1878’de bir takım karışıklıklar nedeniyle, Osmanlı Meclisini kapatıp Kanun-i Esasiyi askıya almak mecburiyetinde kaldı.        Meşrutiyeti yeniden getirmek isteyen askeri tıp öğrencileri ve bir takım aydınların çalışmalarısonucu II. Abdülhamit 29 yıl aradan sonra, askıya aldığı Kanun-i Esasiyi24 Temmuz 1908 tarihinde onayladı ve II. Meşrutiyet ilan edildi.

II. Meşrutiyetin ilanı neticesinde elde edilen özgürlükler ile yetinmeyen azınlık tebaada milliyetçilik fikirleri hızla gelişti.   II. Abdülhamid devletin bütün yetkilerini ele aldıktan sonra, Müslümanlar arasında Kur’anve hadislerdeki, birlik, beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularını ifade eden, İttihadı İslâm kavramını kullanarak,Müslüman tebaayı yanında tutma gayesi ile hilafet kurumuna ağırlık vermeye başladı.

Halife ve emîrü’l-mü’minîn sıfatlarını ön plana çıkardı. Böylece İttihadı İslâm kavramı, dünyevi olan siyasetin bir unsuru haline getirildi. Ancak, bu şark kurnazlığının pek işe yaradığı söylenemez. Zira Araplara aşılanan milliyetçilik duyguları, hilafetin Araplar ’da olması gerektiği fikirlerine ve İngiliz propagandalarına malzeme oldu.

“İttihad-ı İslam” fikri istenen yararı sağlamadığını sonradan alınan cihat fetvasının sonuçsuz kalmasıyla da kendisini açıkçagösterdi.               I. Dünya Savaşı ve öncesinde,İngilizlerin vaatleri ve altınları Araplarda dini inancın önüne geçmişti.  İttihad-i İslam siyasetikarşısında, azda olsa azınlıkların da içinde bulunduğu bir gurup “Osmanlıcılık” fikrini benimseyip savundular.

Gerekİttihad-i İslam ve gerekse Osmanlıcılık fikirleri Osmanlı Saltanat ve Halifeliğini ayakta tutamayacağına inanan bir kesimde kurtuluşu Türkçü / Turancı düşüncede aradı.

Osmanlı İmparatorluğunun koca binası 17. Yüzyılın sonlarından itibaren çatırdamaya başlamıştı. Avrupalının hasta adam dediği Osmanlı Saltanatı iyi niyetli, fedakâr insanların gayretiyle iki asır daha yaşadı ve girdiği komadan en nihayet çıkamadı. Sonrasında geride acı, gözyaşı ve kan bırakarak yıkıldı. Bir sonuç, birçok sebeplerden kaynaklanır. Ancak sebepler bu yazının konusu edilmemiştir.

Gençlere ve genç beyinlere özellikle Ülkücü kardeşlerime âcizane tavsiyemiz; bu günkü dünyayı ve gelecek asrı anlayabilmek için binlerce yıllık tarihi merak ettiğinizden okuyun. Ancak içinde bulunduğunuz dünyayı ve çetrefil siyaseti anlamak için ise son 250 yıllık tarihi çok iyi irdeleyerek okumaları gerekir.

Neyse; Cumhuriyet dönemine gelindiğinde 1930/1944 yılları arasında Reşit Saffet AtabinenZeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal AtsızReha Oğuz TürkkanFethi Tevetoğlu gibi isimleri Türkçü / Turancı düşünceleri savunanlar arasında görmekteyiz.

Türkçü/Turancı düşünce akımı bir öze dönüştü.

Tabiî mecrasında ilerlerken, II. Dünya Savaşı sırasında ve İsmet İnönü 1944 yılında,Ergenekon davalarında gördüğümüz üzere hukuka takla attırılarakTürkçülüğün önüne set çekildi.

1944 olayıCumhuriyet döneminde ilk olandı. Devletin bütün imkânlarına sahip olan iktidardakiler, doğrudan doğuya Türkçülere haksız olarak saldırı gerçekleştirdiler.

İkincisi ise 12 Eylül 1980 de daha sinsice yaşanacaktı. Önceleri şartların oluşumuna zemin hazırlayan ihtilalciler, ardından ” şartların oluştuğuna kanaat getirince” 12 Eylül 1980 de darbeyi yaptılar.

Evet, sinsice demiştik. Nedenine gelince;

Solcular eski “765 Sayılı Türk Ceza Kanunu” 142. Maddesinden yargılanırken, Ülkücüler aynı kanunun 146/1. Maddesinden yargılandılar.

146/1. Madde ” Türkiye cumhuriyeti teşkilâtı esasiye kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilga ya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan büyük millet meclisini iskata veya vazifesini  yapmaktanmen’e cebren teşebbüs edenleridam cezası na mahkûm olur.”

Hükmünü taşırken solculara uygulanan 142/1. Madde ise “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek veya devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekun yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.

Hükmünü içermekteydi.

Solcularla, Ülkücülerin suç tipi aynı olmasına karşılık, İhtilalciler ellerindeki yargı marifetiyle, solculara beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası istenirken, Türkçüler yani Ülkücüler için ise  idam cezası istemekteydiler.

Asıl konumuza gelelim.

Türkçülüğe karşı olan İsmet İnönü’nün iktidarın başında olduğu Atatürk sonrasında, 1944 yılına gelindiğinde, Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ile komünist Sabahattin Ali arasında başlayanbir fikri çatışma yaşandı.

Hüseyin Nihal Atsız’ın Sabahattin Ali için bir yazısında “O Komünisttir”iddiası üzerine,Sabahattin Ali şikâyetçi olmuştur.Sabahattin Ali’nin ikametgâhı Ankara olduğu için, Atsız hakkında Ankara Adliyesinde  “İftira” suçundan dava açıldı.

Açılan bu dava basit bir şahsi ceza davası olmasına karşılık Atsız ve Sabahattin Ali’nin kimliklerinden dolayı bu davaya üniversiteli Milliyetçi geçler büyük ilgi gösterdi.

Diğer taraftan iktidarı elinde bulunduranlarınfarklı hesapları ve müdahalesiyle dava normal seyrinden uzaklaştırıldı. İktidar bundan istifade edip, günü kurtarmak adına Sovyetler ve Stalin’e şirin gözükmek için o zamanki Türk Ceza Kanununda bununla ilgili hüküm olmamasına rağmen “Irkçılık, Turancılık Davası”doğdu.

1944 yılının meşum “Irkçılık-Turancılık Davası”:

Aslında 03 Mayıs 1944 olayı bir Türkçü ile bir komünistin mahkemede hesaplaşırken Adliye Sarayında ve çevresinde toplanan milliyetçi üniversite gençliğince gerçekleştirilen gösterilerle başlayan bir süreçtir.

Ankara Emniyetinin yanlış bir değerlendirmesi ile gösteriye katılanların Çankaya Köşkü’ne yürüyeceklerinin bildirilmesi üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü telâşlanmış ve Muhafız Alayı’na Köşk çevresinde güvenlik önlemleri aldırmıştı. Oysa, gençlerin öyle bir niyeti yoktu; herhangi bir taşkınlıkta yapmadılar.…gençlerin polisle çatışmasını bekleyen Maarif Vekili HasanÂli Yücel, Ulus gazetesi başyazarı ve milletvekili Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan üçlüsünün Türkçüler için tasarladığı komplo geçersiz kaldı” 1

Bu gösteride hiçbir aşırılık olmamasına olmasına rağmen, olay Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve hükümeti tarafından farklı bir mecraya çekildi.

Oysa 1944 de gelene kadar II. Dünya Savaşı başından beri Nazi Almanya’sıyla ılımlı siyaset yürüten İsmet İnönü, savaşın kaderi Nazi Almanlar aleyhine ve Ruslar lehine dönünce tavır değiştirdi. Milliyetçi gençlerin gösterisini, Rusya’ya şirin gözükmek adına bu gençler hakkında takibat ve göz altılara emir verdi. Sanki bu Osmanlıdan gelen bir gelenekti.2

 

Sayın Necmeddin Sefercioğlu konuyu irdelediği makalesinde “Ankara’da yapılan görkemli gösteri ve yürüyüş, Sovyetler Birliğinin II. Dünya Savaşınısonlandıran bir zafer kazanma yolunda ilerlemesi karşısında, o zamana kadar yürüttüğü Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telâşına düşen Cumhurbaşkanına ve emrindekilere iyi bir fırsat gibi göründü: Yayınlarında Türk dünyasına ilişkin yazı, yorum ve haberlere çokça yer veren Türkçüler, tutsak Türklerin büyük çokluğu işgalindeki topraklarda yaşayan Sovyetler Birliği yöneticilerini zaten tedirgin etmekte idi. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve başlıca Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması, Sovyetlere yönelişe, yâni SSCB’nin kandırılabilmesine (!) yarayabilirdi.” 3

İfadelerine yer vermiştir.

3 Mayıs’ı takip eden gönlerde, gözaltına alınmanın alanı genişletildi. Gösteri ve yürüyüşle ilgili olmayanlarda sorguya alındılar. Diğer taraftan hükümetin kontrolündeki radyo ve basında iftira kampanyaları başladı. Ülkenin her yerindeki Türkçü olarak bilinenlerin ev ve işyerleri arandı.

Anadolu’da gözaltına alınanlar da Ankara’ya getirildi ve buradan da sorgulama ve yargılamanın daha ağır şartları olan sıkıyönetimin olduğu İstanbul’a trenle nakledildiler.

Bu Türkçü kıyımı İnönü’nün iktidarı süresince maddî ve manevî olarak devam etti. Bu insanlar haksız yere mağdur edildiler. Öyle ki daha işin başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli YÜCEL tarafından 07 Nisan 1944 tarihinde H. Nihal Atsız’ın Özel Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine son verdirildi.

“3 Mayıs 1944 Olayı” Türkçüler tarafından her yıl bir bayram gibi kutlanırken, diğer yandan da Türkçülere yapılan hukuksuzluk ve işkencelerle de anılır oldu.

Gözaltına alınanlar eğitimli, ülkenin aydın insanlarıydı. Gönüllerinde Türk Ülküsünden başka bir şey olmayanlardı.

 

İşkenceler konusunda sözü Mustafa Müftüoğlu’na bırakalım.4

“Gözaltılı ve tutuklu sanık adaylarının İstanbul’a gönderilmesinden sonra, Ankara’daki, Maarif Vekili HasanÂli Yücel, yazar Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tando_an’danolu_an düzenci ekibinin fiilî görevi sona ermiş; sorgulama ve işkence işi, sorgulamaları yönetmek üzere İstanbul’a gönderilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kâmuran Çuhruhile İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Emniyet Müdürlüğü I. Şube _Şefi Sait Koçak ve bir askerî hâkim yüzbaşı olan Kâzım Alöç’den oluşan ekipçe üstlenilmişti. Tophane Cezaevindeki sorgulamalar ise askerî yetkililerce yürütülüyordu..

İstanbul’da başlatılan ilk soruşturmalar sırasında, gözaltına alınmış/tutuklanmış olan Türkçülere birçok değişik işkenceler uygulandı. O işkenceler, sanık adaylarına, sorgulayanlarca hazırlanmış “ifade” metinlerini imzalatmak için yapılıyordu. O metinlerde, sanık adaylarının Irkçı ve Turancı oldukları, devleti Turancı serüvenlere açık bir yapıya kavuşturmak için hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri, vb. yazılı idi. Bunları sözle de ikrar etmeleri isteniyordu. Bazıları ülkenin değişik yerlerinden alınarak getirilmiş bulunan bu kişilerin, gerçekten varsa, o örgütü nasıl kurdukları, orada nasıl ve ne zaman çalıştıkları sorgulanmıyordu. Önemli olan Cumhurbaşkanı ve Maarif Vekili ile yandaşlarının hazırladığı senaryo-ifadeyi okumadan, karşı çıkmadan imza etmeleri ve ona uygun “sözlü ifade” vermeleri idi. Bu, elbette, mümkün olamazdı. O durum karşısında, yapılacak tek iş kalıyordu: işkence!.. İşkence uygulamasına zaten gözaltılar ile birlikte başlanmıştı. Tutuklanan herkese uygulanan en etkili işkence, “ihtilâttan men” idi. Onlar, yan yana olan hücrelerinde, birbiri ile de karşılaşıp görüşemiyorlardı. Sanık adaylarının, kitap, dergi ve gazete okumaları yasaktı. Hepsi de aydın kişi olan bu genç insanların okumadan yoksun kalmaları, kuşkusuz, işkencelerin en korkunçlarından biri idi.

İşkenceler yalnızca sanık adayları ile sınırlı kalmamış kimilerinin ailelerine de uygulanmıştı. Sözgelişi, Atsız ve Nejdet Sançar’ın evdeşleri, dolayısıyla aileleri de bu zulümlere uğramışlardı. Atsız’ın evdeşi, Erenköy Lisesi Tarih öğretmeni Bedriye Atsız hiçbir soruşturma geçirmeden ve sebep belirtilmeden, 13 Mayıs 1944’de ‘vekillik emrine’ alındı, 16 Mayıs 1944’te de tutuklandı (Sançar, 1947 : 10.). Bedriye Atsız, dört buçuk yaşındaki oğlu Yağmur’u, gözaltına alındığı sırada evinde temizlik işi için bulunan hanıma emanet etmek zorunda kaldı. Evin çevresi polislerle çevrili olduğu ve kimsenin eve girmesine izin verilmediği için, onlar da evde “mahpus” kaldılar. İki buçuk ay o yabancı kadınla yaşayan Yağmur, günlerini durmadan “benim annemle babam vardı, onlar neredeler?” diye ağlayarak geçirdi (Müftüoğlu, 1977 : 68.). Bedriye Atsız 26 Temmuz 1944’te salıverilmesine rağmen, ‘vekillik emrinde bulunma’ durumu, öğretmeni olduğu liseden Kartal Ortaokulu öğretmenliğine atanışına kadar, 23 ay sürdü. Benzer bir uygulama da, Nejdet Sançar’ın evdeşi, Balıkesir Lisesi kimya öğretmeni Reşide Sançar’ın başına geldi. O da 20 Haziran 1944 günü, ‘vekillik emrine’ alındı. O işkenceden, 20 Ekim 1944’te, kendisine haber verilmeden Zonguldak Lisesi kimya öğretmenliğine atanarak kurtuldu. (Sançar, 1947 : 12-13.). Her ikisi de çok az miktardaki ‘vekillik emri’ aylığı ile geçinerek yaşamağa çalıştılar. Bazen o bile verilmedi.

Gözaltılı/tutukluların sivil olanları, Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Hanı’nın çatı katındaki, bir yatağın zor sığdığı, -varsa- penceresi tavandaki küçük bir delikten ibaret, 15 watt’lık lâmba ile aydınlatılan hücrelerde tutuluyorlardı. Tahta bir kerevet üzerindeki yataklar kir ve pislik yüklü idi. İçlerinde bit, pire, tahtakurusu gibi haşere orduları dolaşıyordu. Bir de oralara bazen ikinci bir sanık adayı getiriliyor, onun içerideki ile birlikte kalması isteniyordu. Sonradan gelenlerin arasında yabancı, komünist olanlar vardı. (Yüksel, 1947 :2. S.). Tek kişilik dar yatağa iki kişinin sığması mümkün olmadığı için, biri yatarken öbürü ayakta, uyanık kalmak zorunda idi. O kattaki, suyu çoklukla akmayan tek helâya gitmek, koridordaki tek lavaboyu kullanmak da başka işkencelerden idi. Kimi nöbetçi polisler o yöndeki isteklere çoklukla cevap vermezler, insanları saatlerce bekletirler, korkunç sıkıntılar içinde bırakırlardı. Sonradan bir de kattaki tek helânın kapısını, ihtiyaç giderirken bile, sürekli açık tutturma işkencesi başlatılmıştı.

Çoğu tutuklunun günlük yiyeceği üç yüz gramlık bir ekmekten ibaretti. Yemek, ancak parası olan için, dışarıdan getirtilebilirdi; ama çoğunun parası yoktu. Bu manevî baskılarla yetinilmiyor, bazı tutuklulara başka maddî işkenceler de uygulanıyordu: Bunlardan biri, tutukluyu Sansaryan Hanı’nın bodrum katındaki “mezarlık hücresi” nde konuk etmekti. Duvarlarından lâğım suları sızan, tabanları vıcık vıcık çirkef olan, yatılacak yeri taş bir çıkıntıdan ibaret bulunan bu beş yerden birinde Atsız, bir hafta süreyle çile doldurdu. Hücreye konulurken yanında olan şapkası, bir haftada küf bağlamıştı.

Başka bir etkili işkence yöntemi, hoşa gitmeyen ifadeler veren ve/ya hazır yazılı ifadeleri imzalamayan sanık adaylarını, “tabutluk” veya “mutena hücre” denilen, dik tutulan tabut biçim ve oylumundaki oyuklara tıkmaktı. Bunlar, çatı katındaki hücrelerin 19 ve 20 numaralı olanları idiler. Derinliği 40’ar, genişliği 50’şer sm. olan bu oyukların yüksekliği 2,5 m. idi; tavanında 1500 watt’lık ışık veren ampuller, duvarlarında kalın zincirler vardı.

Yola getirilmesi düşünülen gözaltılı-tutuklu oraya ayakta olarak sokulur, kollarından ve bacaklarından zincirlerle bağlanarak duvara asılır, kapısı kapatıldıktan sonra tepedeki ışık yakılır, işkence edilen “pes” edinceye veya bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçülerin bu tabutluklar- da aç ve susuz, 48 saat kalanları veya orada birkaç kez konuk edilenleri vardı (Tanyu, 1950 : 19.). Böylece maddî işkencenin en korkunçlarından biri daha gerçekleşmiş olurdu.

Türkçülerden o işkenceye, Reha Oğuz Türkkan, Orhan Faik Gökyay, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek ve –sonradan salıverilmiş olmasına rağmen– Osman Yüksel lâyık görülmüştü.       Tabutlukların bir görevi de, gözaltılı / tutuklulara gösterilip, istenilen ifadeyi vermezlerse oraya tıkılacakları tehdidinin yapılmasına, gözdağı verilmesine hizmetti.

……Tophane’deki Askerî Cezaevinde tutulan sanık adayları bu tür maddî işkencelere uğramadılar. Fakat onlar da “ihtilâttan” ve okumadan yasaklı idiler. Hücreleri dar, havasız ve tek kişilikti. Yatakları, Sansaryan Hanında bulunanlarınki gibi eski, tiksinilecek kadar pisti. Hasan Ferit Cansever, verildiği hücredeki yatağa giremediği için, durumu öğrenilip evinden yatak gönderilinceye kadar, üç gün, bir tabure üstünde uyumağa (tünemeğe) çalışmak zorunda kalmıştı. Ötekiler ise, böyle bir imkânları bulunmadığı için, çaresiz, o yataklarda yatmak zorunda kaldılar. Alparslan Türkeş, oradaki işkenceleri, “Hücrenin rutubeti, ışıksızlık, güneşyüzü görememek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmış.” sözleri ile belirtir. “

Bu dünyada şerefli Türk olmak her türlü zorluğa peşinen göğüs germek demektir.

3 Mayıs 1944 Olaylarında sıkıntılara göğüs geren bu mümtaz insanlar, ileriki günlerde Bir Ruhun Uyanışına vesile olup, Ülkü meşalesini yaktılar. Allah hepsinden razı olsun. Saygılarımla,                                TTK.
                                                                                                        

* Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

Yönetim Kurulu Üyesi

 

KAYNAKÇA……………:

  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası Necmeddin Sefercioğ
  • Dışarıyı memnun etmek adına Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret’in haksız idamlarında olduğu gibi.
  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası adlı makale.
  • Milli Şef Döneminde Çankaya’da Kâbus 3 Mayıs 1944
  • Hayri Yıldırım, 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası
  • 1944 Irkçılık Turancılık Davası

 

 

 

 

 

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar