Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 31

Papaz Bahane

A.Kemal GÜL 

 Ne yazık ki, bir günde dört mevsimi yaşayan zengin tarım alanlarına haiz ülkemizde tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi, endüstrüsünün kurularak markalaşması gerekirken, uygulanan anlaşılmaz politikalar sonucu mercimekten ete, pamuktan diş macununa kadar her şeyi ithal eder duruma düştük. Dışa bağımlı bir ülke durumundayız. Bu önceden de böyleydi. Ancak son on yıllarda dünya üretim için çabalarken, biz tüm yatırımı üretim yaratmayan, istihdam yaratmayan betonlaşmaya yaptık; yollar yaptık ama bir arpa boyu yol alamadık… Hatta dışa bağımlılığımız çok daha arttı.

Türkiye’ ye yönelik ABD’nin yaptığı ekonomik operasyonlar sanal değil gerçektir. Ancak Türkiye’de ekonomik alanda yaşanan kötü gidişi bütünüyle iç ve dış tehditlerin ürünü olarak sunması da yanlış üstüne yapılmış yanlıştır.

Sonucu itibarıyla ülkemizin ekonomik bir kuşatma altında olduğu gerçeği ile karşı karşıya geldik. 15 Temmuz 2016’da başarılı olamayanlar, bugün doları kullanmaktadırlar. Ülkemiz, Ortadoğu’da hak ve menfaatlerini koruyamaz ve hareket edemez bir hale getirilmek istenmektedir. Terör örgütleri ABD tarafından koruma altına alınmakta ve silah yardımıyla desteklenmektedir. Bugünkü ekonomik krizinin sebebinin papaz olarak gösterilmesi bahanedir.
Konuya tarihi bir perspektiften bakıldığında; Küresel Güçlerin, Batının içlerine hiç sindiremedikleri, hazmedemedikleri tarihi bir gerçek var ki, o da, yer altı ve yer  üstü kaynaklarıyla zengin olan ve dünyanın merkezi yerlerinden birinde, Avrupa ile Asya arasında köprü vazifesi gören Küçük Anadolu’yu, İstanbul’u fetheden ve vatan toprağı yapan Türkleri, tarih boyunca bu güçler rahat bırakmadı ve asla rahat bırakmayacaklardır. Türkiye’yi ve yönetimini, amaçsız, hedefsiz ve kozmopolit buldukları her durumda değişik enstrümanlarla saldırmaya devam edeceklerdir. Amaç, Anadolu’yu Türküsüzleştirmektir.
Nitekim Zamanın Küresel Güçlerinin Türk’ü Anadolu’dan geldikleri Orta Asya steplerine sürmeye ramak kala, bilinen  bu kürsel güçlere Çanakkale’yi geçilmez kılan efsane komutan Gazi Mustafa Kemal, kadrosuyla birlikte, Türk milletinin azim ve karalığına,tarihi asaletine,vatanperverliğine inanarak  milletini arkasına alır,  verdiği başarılı Kurtuluş savaşları sonucu Osmanlı’nın küllerinden Türk’ün anavatan edindiği Anadolu’yu  ikinci defa yeniden vatan edinen Türkiye Cumhuriyetini kurar.

.
Görüldüğü gibi Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti masa başında değil, savaş meydanında kurulmuştur. Varlığı ve bütünlüğü ulus-devlete dayanır. Üniter devlet ve laiklik anlayışı bu yapıyı güçlendirir. Her açıdan güçlü, varlığını ve bütünlüğünü sağlam temellere oturtmuş bir Türkiye, dünya güç odaklarını rahatsız etmektedir. Onlar daha kolay kontrol edilebilen yapıda bir Türkiye görmek istemektedir. Küreselleşmenin de hedefi ulus-devlet yapılarını yıkmaktır. Onun için Türkiye, değişime ve onun da ötesinde dönüşüme zorlanmaktadır. Daha da vahimi içeride bunu başardıklarından övünenler de bulunmaktadır.
Türkiye’nin ulus-devlet anlayışı hedeftedir. Türkiye hem dış güçlere, hem de içeride buna yardımcı olan zihniyete karşı ulus-devleti koruma mücadelesi vermektedir. Vermeye devam etmelidir. Türk Milleti’nin bu mücadeleye tümüyle katılması, olayları yakından takip etmesi ve davranışını buna göre düzenlemesi elzem görülmektedir.
Irak’ı demokratik rejimle buluşturacağı öngörüsüyle işkâl eden ABD’ye yönelik IRAKLI bir din adamı İyad Cemaleddin’i izleyelim:

2015 yılında katıldığı bir televizyon programında…
Şunları söylüyor:
“Amerika Irak’ta Şii ve Sünni siyasal İslamcıları destekliyor. Amerika, sorunun kaynağı… Irak’ın bir mucizeye, bir kurtarıcıya, bir Atatürk’e ihtiyacı var. Temenni ederim ki Iraklı bir Atatürk çıksın, güç kullanarak yasaları egemen kılsın ve ülkenin birliğini yeniden sağlasın.”

*

Kendimize sormamız gereken hayati öneme haiz bir soru:

Atatürk’ün kıymetini ve önemini anlamak için…
İlle bizim başımıza da Irak’ın, Suriye’nin başına gelenler mi gelmeli?
*
Evet, yaptırım/ ambargoların hedefi karşı tarafı belli karar ve davranışa zorlamaktır. Peki, ABD’ nin ülkemize yönelik yaptırım kararlarının hedefi ne? Bunu sadece papazın serbest bırakılmasıyla açıklamak doğru mu?

Ya da benzeri soruların gerçek yanıtı aşağıda verilen ifadelerde saklı olsa gerek:

 

Sovyetler çökünce birden bire tehdit renk değiştirdi. Artık yeni tehdit kırmızı değil yeşildi. Zamanın ABD Başkan Yardımcısı Don Quayle, birden bire “…Batı’nın yeni düşmanı, Nazizm ve Komünizmin yerini alan, İslam fundamentalizmidir” deyiverdi. Margaret Thatcher 2002’de “Yeni Bolşevizm, İslamizmdir… Tıpkı Komünizm gibi İslamizmi de yenmek için uzun süreçli ve kapsayıcı bir strateji gerekir.” değerlendirmesini yapmıştı.

 

 

 

Ağu 02

Milli Eğitim Bakanına Açık Mektup

Cafer GENÇ

( SAYIN ZİYA SELÇUK’A DESTEK, TEKLİF VE TAVSİYE MESAJIMDIR )
Sayın Bakanım:

Milli Eğitimimizin bakanı olduğunuzu duyunca memnuniyetimi samimi duygularımla dile getirmiştim. Bu işin içinden gelen biri olmanız sebebiyle, “nihayet, bir bilen…” rahatlaması ve “tam isabet” güveni içerisinde ümitlendiğimizi bilmenizi isterim.

Kamuoyundan da çok olumlu tepkiler ve destek almış olmanız, eğitimdeki susamışlığımızın giderileceği, ufuktaki bir karartının karanlığımızı aydınlatacağı anlamına geldiğini de belirtmek isterim.

Eğitim, bir millet ve memleket meselesidir. Milli bir davadır. Hepimiz için önemli ve gereklidir. Herkesin sahiplenmesi ve destek olması bir mecburiyettir.

Yaklaşık 30 yılı yöneticilik olmak üzere, 40 yılını eğitime vermiş tecrübeli bir eğitimci ve 2 yıldır da bu gazetenin “EĞİTİM DÜNYASI” köşemde, eğitimin bütün yönlerini, sorunlarını ve sıkıntılarını yazan bir köşe yazarı olarak desteğimin bir ifadesi olarak kabul etmeniz düşüncesiyle acizâne, tekliflerde ve tavsiyelerde bulunmak istiyorum.

Bu düşüncelerle, milli eğitimimizde çok önemli gördüğüm meselelerimizi aşağıda sıralayacağım. 2 ay içerisinde hazırlayacağınızı ve açıklayacağınızı belirttiğiniz 3 yıllık programınızda dikkate almanızın faydalı olacağını düşünüyorum.

Eğitimimizin temel sorunları olarak;

1) EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ VE UYGULAMALARDAKİ BELİRSİZLİĞİN GİDERİLMESİ:

Kalite, başarı ve verimlilik esasına dayalı oturmuş köklü bir eğitim sistemi olmalıdır. Eğitimin ve uygulamalarının amaçları bilinmeli, sonuçları alınmalı ve eğitimde hedeflere ulaşılmalıdır. Çok sık değişmemesi için, kesinlikle siyasilerin el atamayacakları bir şekilde düzenlenmelidir ve ulaşamayacakları bir yerde olmalıdır. (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

2) ALTYAPI EKSİKLİĞİNİN, FİZİKİ YETERSİZLİĞİN HALLEDİLMESİ:

Nüfus artışı ile birlikte günümüzün ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılacak istatistiki planlamalarla bu sorun, altından kalkılamayacak ağırlığa ulaşmadan halledilmelidir. Günümüzün medeni ve modern eğitim anlayışı bunu gerektirmektedir.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

3) MÜFREDATIN GÜNCELLEŞTİRİLMESİ, İHTİYACA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE DÜZENLENMESİ

Müfredat öncelikle okulu ve okumayı sevdirmelidir. İlgi alanlarına göre, hayata ve mesleğe hazırlayacak şekilde düzenlenmelidir. Güncellenmelidir ve gerekli bilgiler az ve öz verilerek hafifletilmelidir. Mutlaka, bütün sınıflarda “Hayat Bilgisi” dersi bulunmalıdır. Öğrenciler, “bilginin hamalı” değil, yapanı, yaşayanı olmalıdır.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

4) İKİLİ EĞİTİM (SABAHÇI, ÖĞLECİ) DURUMUNUN VE DERS SAATLERİNİN DÜZELTİLMESİ:

Pek çok öğrencimiz, sabahın erken saatlerinde, uykulu haliyle ve kahvaltı yapmadan okula gitmektedirler ve akşamın karanlığında evlerine dönmenin korku ve endişesini yaşamaktadırlar. Oyun ve dinlenme zamanları olmamaktadır. Normal eğitim ile 09.00’da gelip 15.00’te çıkacak olurlarsa uyku, kahvaltı, oyun ve dinlenme ihtiyaçlarını karşılamış olacakları için, rahatlamış ve okulu sevmiş olacaklardır. Ders saati, sabah 3 saat, öğleden sonra 3 saat olmak üzere, en fazla günde 6 ders saati, haftada 30 saat olmalıdır. Eğitimin önemine istinaden, 190 iş günü olması ve cumartesi günleri öğleye kadar da sosyal etkinlik ağırlıklı eğitim yapılması mümkün olur diye düşünüyorum.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

5) YÖNETİCİ VE ÖĞRETMEN YETİŞTİRİLMESİ:

Eğitimde her şey öğretmende düğümlenmektedir. Öğretmen yetiştiren müstakil yüksek eğitim-öğretim kurumları olmalıdır. Maaş ve özlük hakları itibarıyla cazip hale getirilerek yüksek puanla alınmalıdır ve öncelikle tercih edilir hale getirilmelidir. 5 yıllık müstakil bir eğitim fakültesinin son senenin, yöneticilik dersleri ile ilgili olması, bilimsellik ve kalite açısından anlamlı olacağına ve ihtiyaca cevap vereceğine inanıyorum.

6) TAŞIMALI EĞİTİM YERİNE YATILI BÖLGE EĞİTİM UYGULAMASINA GEÇİLMESİ:

Taşımalı eğitim masraflı, riskli, zor ve sıkıntılı olduğu için yatılı bölge okulları rahatlık ve tasarruf açısından eğitim için çok daha faydalı ve isabetli olacaktır.

7) OKUL ÇEŞİTLERİ MESELESİ:

1-OKUL ÖNCESİ EĞİTİM VE İLKOKULLAR, 2-ORTAOKULLAR, 3-LİSELER (BİLİM-TEKNOLOJİ LİSELERİ, ANADOLU-FEN LİSELERİ, GENEL LİSELER, MESLEK LİSELERİ)

Liseler, 4 bölüm olarak şu şekilde düzenlenmelidir.

*Bilim ve Teknoloji liseleri: Her ilden, çok üstün zekâlı ve kabiliyetli, seçilmiş öğrenciler için eğitim verecek okullar olmalıdır. Bu öğrenciler, sanat ve teknoloji üretecek geleceğin bilim ve sanat adamı olacak şekilde eğitim-öğretim almalıdırlar. Devlet tarafından en iyi imkânlarla yetiştirilmelidirler. Bu okulların, pilot bölge uygulamasıyla belirli merkezlerde olmalarını da düşünmek mümkündür.

*Anadolu-Fen liseleri: Bu okulların fen bölümünde (mühendis, doktor… vs.) sayısal ağırlıklı, Anadolu bölümünde ise (hukuk, kamu yönetimi… vs.) sözel ağırlıklı öğrenciler olmalıdır. “İlgi” ve “bilgi” durumuna göre yönlendirme ve yerleştirme gerçekleştirilmelidir.

*Genel liseler: Kamu kurum ve kuruluşlarının ara eleman, memur ihtiyacı amacıyla, akademik eğitim yapamayacak seviyede olan öğrenciler için zorunlu lise eğitimi olarak düzenlenmelidir.

*Meslek liseleri: İllerin ve bölgelerin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre, öğrenci ve velilerin istek ve talepleri doğrultusunda açılacak bölümlerin olacağı kurumlar şeklinde düzenlenmelidir. Ayrıca, alan mühendisleri de bu okullardan yetiştirilmelidir. Bu okullarda, meslek ve iş eğitimiyle, sanayi ve iş sektörünün eleman ihtiyacı karşılanmalıdır. Her ilde, hangi meslek liselerinin ve bölümlerinin olması gerektiği, Milli Eğitim müdürlüklerinde bir komisyon tarafından kararlaştırılmalıdır. Meslek lisesi adı altında bu okullarda, alan-bölüm isteğine göre sınıflar oluşturulmalıdır.

😎 SINAVSIZ EĞİTİM SİSTEMİ UYGULAMASI:

Sayın Bakanım, sizin de “sınav sisteminin zaman içerisinde hafifletileceğini” söylemiş olmanızdan hareketle, tamamen kaldırmanız ve okuldaki başarısına göre değerlendirmeniz çok isabetli olacaktır. Bu durumda öğrenci okulu, okumayı, araştırmayı, çalışmayı sevecektir. Bilgi ve becerisine göre ortaya bir şeyler koymayı isteyecektir. Eğitim ve öğretime teşvik edilmiş olacaktır. “Ölçme ve Değerlendirme” esasları çerçevesinde, her dersin yazılı sınavlarından ziyade, her ay, ünite-konu ile ilgili araştırma görevinin ve ödevinin ortalamasıyla DERS DURUMU adı altında performans puanı verilmelidir. (Performans puanlarının, yazılı kâğıtları gibi resmi belgeye dayalı olması, güven duygusu, hak ve adil olunması (keyfi olmaması), durum tespiti ve bilimsellik bakımından çok önemlidir. Bir diğer performans puanı da DAVRANIŞLAR (disiplin, devam-devamsızlık, kıyafet… vs.) konularında olmalıdır.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

SÖZÜN ÖZÜ: Eğitim bilimsel bir konudur. Çok iyi incelenmesi, değerlendirilmesi, planlanması ve uygulanması gerekmektedir. Eğitimde, “sözde” değil “özde” yapılacak yeniliklere ihtiyacımız vardır. “Eğitim Reformu” ile köklü ve kalıcı değişiklikler düşünülerek geleceğe yatırım yapılmalıdır. Eğitimciler, “günü kurtarmak” anlayışı içerisinde olmamalıdır. Aksi takdirde bu durum, günleri (zamanı) ve geleceği kaybetmemize sebep olacaktır.

 

 

 

-2-

 

( SAYIN ZİYA SELÇUK’A DESTEK, TEKLİF VE TAVSİYE MESAJIMDIR )

 

Sayın Bakanım:

Dünkü köşe yazımda eğitimimizin sorunlarını sıralamıştım ve dikkate almanız temennisiyle teklifte bulunmuştum.

İşinizin çok zor olduğunu biliyorum. Nitekim dün yazdığım eğitim meselelerimize ilaveten bugün de yazacağım eğitim sorunlarımız, görev ve sorumluluğunuzun hiç de kolay olmadığını göstermektedir.

Kolay, basit olan işleri herkesin yapabileceğini, önemli olan zor işlerin üstesinden gelmek olduğunu ifade ederek başaracağınıza olan inancımla şu önemli konuları da belirtmek istiyorum.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki hiçbir siyasi baskı ve olumsuz, uygunsuz, hukuksuz talep sizi yıldırmamalıdır. Doğru bildiğiniz yolda kararlılıkla yürüyeceğinize inancım tamdır. Eğitim, şahısların şahsi (özel) meselesi değildir. Milletin istiklali ve istikbali söz konusudur.

Finlandiya eğitim sistemi, “en iyi eğitim uygulaması” olarak dünyada 1. sırada örnek gösterilmektedir. 1970’li yıllarda ekonomik kriz yaşayan, hiçbir geliri olmayan, köy ve kırsal hayatı olan Finlandiya’da, Başbakan, bütçedeki bütün giderleri yarı oranında azaltırken, eğitim bütçesini iki kat artırıyor. Bu, siyasi hayatına mal oluyor. Bir sonraki seçimlerde kaybediyor. Ancak eğitim alanında yaptıklarının meyveleri 10 yıl, 20 yıl sonra alınmaya başlanınca kıymeti anlaşılıyor. Bugünler için, o günlerde kendini feda etmiş oluyor. İşte, büyük devlet adamlığı budur. Sizin de eğitim meselelerimizi halletmek adına, unutulmayacak hizmetlere imza atmış olmanızı temenni ediyorum.

Hazır yeri gelmişken, yıl sonuna doğru görüşülmeye başlanacak olan bütçe görüşmelerinde eğitim bütçesinin 2 katına çıkarılmasını teklif etmenizi istiyorum. Kararlı ve ısrarcı olmanızı bekliyorum.

Söz Finlandiya’dan açılmışken, Finlandiya’nın RAHAT eğitim sistemiyle, Japonya’nın DİSİPLİNLİ eğitim sistemi hakkında okuyucularıma kısa bilgi vererek konuya açıklık getirmek istiyorum.

Finlandiya’nın ve eğitimde ön sıralarda olan diğer ülkelerin eğitim sistemlerinin incelenmesi neticesinde çok orijinal uygulamalarının olduğu görülecektir. Mesela, Finlandiya’da, bizim ücretsiz dağıtmakta olduğumuz kitaplar yok denecek kadar az kullanılmaktadır. Bizde, sınıfta çok sık kullanılan “sus, konuşma, gürültü etme, ayakta dolaşma, yerine otur, dur, beni dinle…vs.” sözleri Finlandiya’da kullanılmamaktadır. Bunların tam tersi olmaktadır. Sınıfın canlı, hareketli, konuşan, yapan, gezerek diyalog kuran, sosyalleşen bir ortamın oluşması sağlanmaktadır. Bu durum bizde, “sınıf hakimiyetini sağlayamıyor” gerekçesiyle soruşturma konusu olmaktadır. Bizim, TEOG, LGS derken bir türlü çözemediğimiz ve bir hayli uğraştığımız sınavlar, Finlandiya’da yapılmamaktadır. İleri yaşlarda yapılan çok az sayıdaki sınavın sonuçları da öğrencilere duyurulmamaktadır.

Japonya eğitim sisteminde ise en büyük fark, en önemli özellik olarak grup kurallarıyla öğrenmeyi gerçekleştirerek “kontrol altında tutma” sağlanmaktadır. Bireye saygı, özgür ortam anlayışından ziyade disiplin ve kurallara uyma esas alınmaktadır. Hayır demek, ödül vermek, ezberlemek ve kopya çekmek yoktur. Japonlar akıllı, dikkatli, disiplinli, titiz, pratik ve çok okuyan karakteristik özelliklerini kültürlerinin, geleneklerinin ve hatta genlerinin bir gereği olarak sıkı bir eğitim sistemiyle kavratmayı amaçlamaktadırlar.

Köşemde ayrıntılarıyla yazdığım örnek eğitim sisteminin güzel uygulamalardan faydalanmamız gerektiğini belirterek diğer eğitim sorunlarımızı da şöyle sıralamak istiyorum.

Baş döndürücü bir hızla değişen ve gelişen teknolojiye ayak uydurmamız gerekmektedir. Uzayın sırlarının çözülmeye çalışıldığı günümüzde bizlerin, aylardır, liselere geçişin nasıl olacağını çözmeye uğraşmamız düşündürücüdür! “Ölçme” ve “Değerlendirme” konusunda bile, 8, 9 zayıfı olan bir öğrencinin sınıf geçtiği bir sistemde, söylenecek pek bir şey yok gibi görünmektedir. Bunu derken, öğrencinin sınıfta kalması gerektiğini söylemiyorum. “Mutlaka başarılı olacağı bir ilgi alanı vardır, o yönde değerlendirilmelidir”, demek istiyorum. “Çalışırsan kazanırsın” anlayışının kavratılması için teşvik edilmesi gerektiğini vurguluyorum. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Okullardaki ders sınavlarının yeni düzenlemeler (farklı şekillerde, klasik ağırlıklı ve açık uçlu) yapılmasının dışında, Bakanlığımızın yaptığı merkezi “seçme” ve “yerleştirme” sınavları kaldırılmalıdır. Sınavsız, uygulamalı eğitim hayata geçirilmelidir. Farklı şekilde yapılacak sınav seviye tespitine yönelik yapılmasının yeterli olacağını, sonucunu öğrencinin bilmesine gerek olmadığını, sınavsız sistemle kaygısız, korkusuz, stressiz rahat eğitim ortamında sosyal etkinliklerle öğretme ve öğrenme gerçekleştirilmelidir. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Okulların ve eğitim-öğretimin önemi öne çıkarılarak okuldaki başarı esas alınmalıdır. Böylece, öğrenci çalışmaya teşvik edilmelidir. (Disipline edilmiş rekabet ortamında eğitime ilgi, daha iyi olma gayreti, okulun ve okumanın önemi ortaya çıkarılarak eğitimde başarı gerçekleştirilmiş olmalıdır)

*********

Liselere geçiş ile ilgili şöyle bir teklif ve tavsiyede bulunmak istiyorum: Çok yüksek diploma puanı olan öğrencilerin okuldaki, her sınıfa ait toplam başarı puanı ortalaması ile ilgili durumları Şube Öğretmenler Kurulu’nda görüşülmeli, bu öğrencilerin gitmek istedikleri 5 veya 10 okul ile ilgili tercihleri, okulların haziranda eğitim-öğretim bittikten sonraki hafta içerisinde alınmalı, 1 Temmuz’a kadar da kesinleştirilmelidir. İl veya İlçe Milli Eğitim müdürlüklerinin kuracağı kurul ve komisyon ile sınavsız yerleştirilmeleri sağlanmış olmalıdır (Daha önceleri nakiller böyle yapılıyordu). Diğer öğrenciler, “en iyi okul, eve en yakın okuldur” anlayışından hareketle okul tercihleri doğrultusunda ikametlerine göre yerleştirilmelidir. Burada yüksek diploma puanı ile mezun olanların tercihlerine göre yerleştirilmeleri söz konusu olacağı için nitelikli okul tespit etmeye gerek kalmayacaktır. Her okul kontenjanı kadar öğrenci alacak ve her öğrenci puanına ve diğer kriterlere göre yerleşeceği için sorun olmayacak gibi görülmektedir. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Bütün sınıflarda Hayat Bilgisi, Türkçe-Türk Dili ve Türk Edebiyatı, İngilizce-yabancı dil dersleri ağırlıklı dersler olmalıdır. Diğer dersler, haftada 30 ders saati olacak şekilde ilgi alanına, beceri ve başarı durumuna göre tercihleri dikkate alınarak seçmeli şeklinde düzenlenmelidir, (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Sistem; öğrenciyi eğiterek hayata, öğreterek mesleğe hazırlamalıdır. Meslek seçimi evlilik gibidir. Kişinin, bir ömür boyu birlikte yaşayacağı, beraber olacağı mesleğini sevmesi ve mutlu olacağı işi yapması, verimlilik ve başarı açısından da önemlidir.

Eğitimi, amacına uygun gerçekleştirmek gerekir. Aksi takdirde, böbrek nakli ticareti yapan doktorun, devleti yıkmak için temeline dinamit üreten kimyagerin eğitimlerini ve varlık sebeplerini sorgulamamız gerekir.

Müfredat, öncelikle okulu ve okumayı sevdirmelidir. Gerekli bilgiler az ve öz verilerek hafifletilmelidir. Güncelleştirilerek zamana ayak uydurulmalıdır. Öğrenciler, ezberci olmamalı, “bilginin hamalı” değil, yapanı, yaşayanı olmalıdır. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Eğitim ve öğretim, ideal bir anlayışla, görev ve sorumluluklarının bilincinde olan idealist öğretmenlerle ve “benim için, bana göre eğitim” diyen, yaptıklarının yaşayışına yansıyacağını bilen bilinçli öğrenciler sayesinde başarıların gerçekleşeceği bilinmektedir. İdeal ve idealist öğretmen ve öğrenci kriterleri belirlenmiş olmalıdır. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Günümüzde bilim, teknoloji, spor, sanat alanındaki gelişmeler, yenilikler, başarılar; bilgiyi kullanmakla, beceriyi ortaya çıkarmakla mümkün olmaktadır. Bu da, eğitimde medeni ve modern anlayışlarla, ciddi ve bilimsel yaklaşımlarla gerçekleştirilmektedir. Her öğrencinin kavuşmak istediği hayalleri, başarılı olacağı ilgi alanları vardır. Bütün mesele, öğrenciye bu imkânı, fırsatı, ortamı sağlayacak yapılanmayı mümkün hale getirmektir. Öğrenciler, çok çeşitli seçeneklerle yönlendirilmelidir. Bu bağlamda, “kime göre, nerede, nasıl?” sorularının, “bana göre, benim için, her yerde, her zaman, ideal, çağdaş, bilimsel eğitim olması” şeklinde cevap bulacağı bir eğitim sisteminin uygulanmasıyla mümkün olacaktır.

*********

Hayatın, dört şıktan doğru olanı bulmaktan ibaret olmadığı bilinmelidir. Eğitim; öğrencinin ilgi alanına, yeteneğine, kapasitesine, bilgi ve becerisine göre yönlendirerek hayata hazırlamalı ve başarılı olacağı bir mesleğin sahibi olmasını amaçlamalıdır. Eğitim sistemi “insan” yetiştirmektedir. Eğitimi uygulayanlar insan olduğuna göre ilgili, etkili ve yetkili olanların amacı, anlayışı ve yaklaşımı doğru ve düzgün değilse dünyanın en mükemmel sistemi bile sıkıntı duyacaktır. Eğitimin her alanında kalite esas alınmalıdır. Doğrular vurgulanırken yanlışlar sorgulanmalıdır.

SÖZÜN ÖZÜ: “Bin km’lik bir yola bile bir adımla başlanır” ve “başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öderler” sözlerinden hareketle, eğitim ciddi ve önemli bir iştir, bilimsel bir konudur, “oldu bitti”ye, aceleye getirilmemelidir, diyelim. Sistemdeki yenilikler, değişiklikler; araştırılmadan, incelenmeden, yerine daha idealinin tespiti yapılmadan uygulamaya konulmaması gerekmektedir.

Eğitimde, “günü kurtarmak, bir-iki yıl denemek, uygulamak, vazgeçmek” anlayışı içerisinde olmak çok yanlıştır. Evlatlarımız bir günde, bir yılda büyümüyorlar! Köklü, milli, medeni, modern değişikliklerle kalıcı çözümler bularak geleceğe yatırım yapmak gerekir…

 

 

 

 

Eyl 13

Etnik Azınlık, Etnik Grup ve Bir Kafa Karışıklığı

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Gençlik yıllarımızda okuduğumuz ve etkilendiğimiz önemli eserlerden birisi de 1955 yılında ilk baskısı yapılan Ord.Prof.Sadri Maksudi Arsal’ın “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli eseridir.

Sadri Maksudi Arsal 1950’li yılların gerçeğine uygun olarak bu eseri ortaya koymuştur. Bugün yaşasaydı ileri sürdüğü bazı görüşlere kendisi de katılmazdı. Milletlerarası barış ve huzuru sağlamak ve işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla adı geçen eserde milletlerarası örgütlenmeye gidilmesi fikrini ileri sürer. Kendisinin yaşadığı dönem BM, Avrupa Konseyi gibi kuruluşların henüz tesirliliğini gösteremediği yıllardır. Yazar da bir arayış içindedir. Barış, huzur ve birlikteliği “Milli Devletler Federasyonu” içinde arar. Rahmetli Arsal yine kendi tabiriyle kozmopolit bir anlayışla milletlerin milli hislerini söndürmek, milli varlıkları yok etmek, insanlığı bir tek milliyetsiz kütle ve sürü haline getirmek için ortaya çıkmış değildir (sh.176). Ona göre, böyle bir beklenti sosyolojik bakımdan da yanlıştır.

Yazar bugün yaşasaydı; milli devletler federasyonu örneği olarak kabul ettiği BM gibi milletlerarası teşkilatların içine düştüğü çaresizlik ve etki kaybının doğurduğu boşluk ve karmaşa kendisini şaşırtacaktı. BM’de her şeyin veto hakkına sahip beş büyük ülkeye göre şekillendiğini görebilseydi; milletlerarası federal bir yapının bir ütopya olduğunu bizzat kendisi de ifade ederdi. Bundan dolayı Sayın Erdoğan “Dünya beşten büyüktür” sözünü neden söylediğini ancak günümüzde kavrayabiliriz. Rahmetli Arsal’ın milletlerarası federalizmi öne çıkarıcı ve günümüzdeki milliyetçilik anlayışı ile örtüşebileceğini ileri sürmesi günümüzde alt üst olan ve çivisi çıkan Dünya siyasi konjonktüründe geçerli olamaz. Günümüzde enternasyonelci, milli ve yerli olmayı reddeden görüşler büyük oranda kan kaybetmiştir. Önü açılmış milli devletleri uyuşturma ve küreselleştirme süreci içinde pasifleştirme çabaları oldukça yıpranmıştır. İnsanlık tarihinin milli menfaat çatışmalarının tarihi olduğu bir defa daha kanıtlanmıştır. Herkes her şeyden faydalanmak istemektedir. Merkezi ve üniter devlet anlayışı sürekli güç kazanmakta; çok kültürlülük tuzakları ve özerklik bağışçılığı eğilimi artık zayıflamaktadır.

“Bir milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler” ifadesi de son derece yanlıştır. Bir milli devlette etnik gruplar olabilir; ancak bunlar milli devletin temel ilkeleriyle kavgalı olamazlar. Etnik azınlık da etnik gruptan farklıdır. Etnik azınlık milletlerarası antlaşmalarla şekillenir. Lozan’da Rum, Yahudi ve Ermeni dini azınlıkların kabulü gerçeğinde olduğu gibi… Aslında azınlık olmayı kimse kabul etmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde kabul edilmiş olan haklar  Lozan’da dini azınlıkların kendilerini azınlık sayılmalarını reddeder bir noktaya çekmiştir.

Şahsen benim de uzun bir süre köşe yazarlığı yaptığım ve önemli hizmetler yaptığına inandığım bir gazetede Sadri Maksudi Arsal’ın adı geçen kitapta ifade ettiği ve aslında alıntı olan görüşlerin kendisine bağlanmasını hayretle okudum. “Atatürk Kürtler ve Çözüm” isimli makalede yazar çözüm diye bir milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler kendi dinlerine, kendi dillerine, kendi kültürlerine ait işleri kendileri istedikleri gibi yürütürler diyor. Milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler “milli” okullarını da açabilirlermiş.

Bu ve diğer maddeler aslında Arsal’ın görüşleri olmayıp kendisinin de alıntı yaptığı genel niteliklerdir.

Makalenin yazarı konuyu anlamaktan o kadar uzak ki, çelişkilerle dolu yazısında “Türkiye’de de kendini azınlık olan ifade eden herkese, bu arada Kürtlere de verilebilir” diyerek azınlık haklarından bahsediyor.

Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet Anadolu’da Lozan’a rağmen yeni azınlıklar yaratmak, farklı devletçikler kurmak için yapılmamıştır. Milli mücadele bir kavimler ittifakı falan da değildir. Türklerin ve kendilerini Türk milletinden hissedenlerin vatanlarına sahip çıkma ve Batılı işgalcileri Anadolu’dan kovma hareketidir. Atatürk’ün daveti Anadolu’da yaşayan herkesedir. Bu süreçte kendisini Türk hissetmeyenlerin önemli bir bölümü ülkeyi terk etmiş, bir kısmı Milli Mücadeleyi kırıcı dolduruşların sonucunda isyanlara kalkışmış, onun bunun oyuncağı olmuşlardır. Bugün Cumhuriyet Türkiye’sine karşı özellikle ABD güdümlü veraset mücadelesine soyunan PKK dahil diğer uzantıları da aynı işi yapmaktadırlar.

Yapılan araştırmalara göre, Kürt vatandaşlarımızın önemli bir bölümü ne bir ayrı devlet, ne de etnik bir azınlık olma talebi içinde değillerdir. Sözde dost ve düşmanlarımızın yoğun çabalarına rağmen… Yazar gibi her bir araya gelip kendilerini azınlık olarak ifade eden herkesi ötekileştiremez ve Türk milleti dışında düşünemeyiz. Lozan ve Milli Mücadele Sevr şartlarını yırtmış ve çöpe atmıştır. Eğer bugün Sevr şartlarına bazıları geri dönmeyi arzuluyorsa ve bunu yaldızlı birtakım ifadelerin altına saklıyorlarsa; o zaman son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Milli Mücadeleye ve o şerefli ve haysiyetli yolun tercihine gerek kalmaz İngiliz ve Amerikan mandasına sığınır giderdik. Benim çelişkilerle dolu yazıları kaleme alan yazara tavsiyem yazdıktan sonra yazılarını tekrar ve tekrar okumasıdır. Türkiye üzerindeki etnik operasyonlara malzeme olmayalım. Artık kafa karışıklığından kurtulalım.

Tem 08

Diyarbakır’ın bugünkü durumu…

Edip TEKKOL

Doğu ve Güneydoğu’da neler olup bittiğinin daha iyi anlaşılabilmesi için Diyarbakır’ın bugünkü durumunu sizlere aktarmakta yarar görüyorum.

Büyükşehir  Belediye Meclisi kararıyla Cumhuriyet Meydanı’na “ Şeyh Sait Meydanı” adı verilerek Atatürk heykeli kaldırılmış; Kürtçe ibareli dernek ve vakıflar kurulmuş; Belediye Başkanlık binalarının girişine Türkçenin yanı sıra Kürtçe ibarelerle “ Büyükşehir Belediyesi Diyarbakır – Şaredarıya Bajarê Mezin AMED ” yazılmış; Sur – Ulu Camii yakınında “Akademıya Zıman-a Ehmedê Xanî – Ahmedê Hani Dil Akademisi ” açılmış ayrıca Doğu ve Güneydoğu’nun birçok ilinde ve ilçesinde Ahmedê Hani adıyla resmi okullar  açılmış durumda.

 

Doğu ve Güneydoğu’daki çeşitli Belediyelerin girişindeki Türkçe-Kürtçe tabelalar…

 

Yenişehir semtinde tabelasında “ Komeleya Tevgera Cıwanen Kurdıstane ” ibaresi bulunan “ Kürdistan Gençlik Hareketi Derneği ” faaliyett          .

Yine tabelasında Kürtçe olarak “ Partıya Demokrata Kurdıstanê – Tırkıya ” ibaresi yazılı olan Barzani yanlısı “ Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ” nin Genel Merkezi Ankara’da değil Diyarbakır’da faaliyet halinde.

 

 

Çeşitli  milli kültür ve tarihi eserlerimizin aidiyetiyle ilgili olarak, Merkezi Yönetim İdareleri ile Yerel Yönetimin yazılı ve sözlü beyanlarında; Artuklu, Akkoyunlu, Osmanlı zikredilir ancak Türk ibaresinden şiddetle kaçınılır; Diyarbakır’da 36 etnik Grubun bulunduğu, 27 medeniyetin yaşandığı uydurulur; tarihteki çeşitli ölü kavimlerden bahsedilir ancak Türk’ten bahsedilmez; Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Ali Emiri gibi Diyarbakırlı değerler hatırlanmaz, anlatılmaz.

PKK’lı Bölücüler, 4 ~ 11 Ekim 2014’teki Kobaniye destek eylemlerinde, hem de Milli Mücadele Zaferinin tescil edildiği Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın 92.Yıldönümünde, Ziya Gökalp’ın Melik Ahmet semtindeki doğup yaşadığı ev olan Ziya Gökalp Müzesini yaktılar, müzedeki kültürel eserleri tahrip ettiler, özel bazı eşyalarını da talan ettiler.

 

– 2009’da Habur’dan giren PKK’lıların sınırda kurulan çadır mahkemelerinde AF edilerek büyük gösterilerde bulunmalarına göz yumulması,

– 2010 yılında Oslo’da PKK’lılarla devlet yetkililerinin görüşmelerde bulunması,

– Atatürk’ün Diyarbakır’a gelişinin 76.Yıldönümü olan 15 – 16 Kasım 2013’te Mesud Barzani’nin-Şivan Perver’le birlikte Diyarbakır’a getirilip ” Kürdistan Devlet Başkanı “ sıfatı ile meydanda konuşturulması,

– 21 Mart 2014’te HDP’nin düzenlediği Nevruz kutlamalarında Öcalan’ın İmralı’dan gönderdiği mesajlarının Diyarbakır’da ki meydandan Türkçe – Kürtçe okutulması,

– Barzani’nin Peşmergeleri’nin, PKK’nın Suriye’deki yan kolu olan PYD’ye yardım etmek üzere Cumhuriyetin kuruluşunun 91.Yıldönümü olan 29 Ekim 2014’te zafer işaretleri ile Türkiye’ye giriş yaparak Urfa üzerinden Kobani denilen Ayn el Arab’a geçişlerinin sağlanması,

– 28 Şubat 2015’te Hükümetin HDP’yle Dolmabahçe mutabakatı,

– Akîl İnsanlar’ın katkıda bulunduğu 5 yıllık Çözüm Süreciyle çeşitli tavizlerin verilmesi,

– 16 yıllık AKP iktidarının buna benzer uygulamalarda bulunması,

sonucunda Diyarbakır’da gelinen nokta kısaca böyle.

Güneydoğu’da Tarihi bir Türk şehri olan Diyarbakır’ın merkezi böyle ise varın siz diğer illerin, ilçelerin ve de köylerin ne durumda olduğunu düşünün…

 

Ağu 05

Malazgirt’ten Dumlupınar’a Türk’ün Ağustos Zaferleri

Dr. Sakin ÖNER

 

Ağustos ayının Türkler için ayrı bir anlamı vardır. Ağustos ayı, Türk’ün “Zaferler ayı”dır. Türk milletinin kaderini değiştiren ve tarihine altın harflerle geçen zaferlerin çoğu, Ağustos ayında gerçekleşmiştir..

26 Ağustos 1071’de Malazgirt, 27 Ağustos 1389’da I. Kosova,11 Ağustos 1473’de Otlukbeli, 23 Ağustos 1514’de Çaldıran, 24 Ağustos 1516’da Mercidabık, 26 Ağustos 1526’da Mohaç, 4 Ağustos 1578’de Vadis Seyl, 23 Ağustos 1921’de Sakarya, 26 Ağustos 1922’de Dumlupınar ve 30 Ağustos 1922’de Başkumandanlık Meydan Muharebesi, Ağustos ayındaki zaferler zincirinin altın halkalarıdır.

Şimdi bu zaferlerimizin tarihimizdeki ve millet hayatımızdaki yerini kronolojik sıraya göre kısaca hatırlayalım.

MALAZGİRT ZAFERİ

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi; Malazgirt ovasında Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Malazgirt Savaşı, Türklerin zaferi ile sonuçlandı. Bu zafer, Anadolu’nun Türklere vatan olmasını sağladı.

Büyük destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, bu büyük zaferi, ünlü “Malazgirt Marşı” isimli şiirinde şu altın mısralarla dile getirdi. Bu marş, değerli sanatçı Yıldırım Gürses tarafından bestelendi.

 

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

          Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

……………

 

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!

          En güzel marşını vurmada mehter
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

I.KOSOVA ZAFERİ

27 Ağustos 1389 I. Kosova Savaşı; I. Murat‘ın komuta ettiği Osmanlı Devleti ile Sırp Despotu Lazar‘ın komutasındaki, Macar, Sırp, Bosna, Eflak, Hırvat ve Çeklerden oluşan Haçlı ordusu arasındaki bu savaş, Sırbistan’da Üsküp’ün kuzeyinde meydana geldi.. Savaşın sonunda I. Murat, savaş alanında dolaşırken Miloş Obiliç adındaki yaralı Sırp askeri tarafından şehit edildi, yerine Yıldırım Bayezid hükümdar oldu. I. Kosova Savaşı sonucunda; Tuna Nehrine kadar olan topraklar Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

OTLUKBELİ ZAFERİ

 

11 Ağustos 1473’de Otlukbeli Savaşı;   Irak ve Azerbaycan’ı alan Akkoyunlu Devleti, 15. yüzyılda Doğu Anadolu’da iyice güçlendi ve Venediklilerle anlaştı. Bu gelişmeler üzerine Fatih Sultan Mehmet büyük bir ordu hazırlatarak, 11 Ağustos 1473 tarihinde doğuya doğru hareket etti. Fatih’in ordusu, Erzincan ve Tercan arasında Otlukbeli bölgesinde Akkoyunlu Devleti hükümdarı  Uzun Hasan ve komutasındaki birliklerle savaştı.

Fatih’in zaferi ile biten bu savaş sonucunda;  Osmanlı Devleti Karadeniz kıyılarındaki Trabzon, Sinop, Amasra gibi önemli limanları ele geçirdi, Osmanlı sınırları, Doğu Anadolu’ya kadar genişledi, Venediklilerin oluşturduğu Haçlı ittifakının en güçlü temsilcisi tasfiye oldu, Anadolu Türk birliğinin kurulması yolunda güçlü bir adım atıldı.

ÇALDIRAN ZAFERİ

 

23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı; Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında geçti. O dönemde Osmanlı Devleti, mezhep vasıtasıyla Anadolu’da egemenlik kurmak isteyen Safeviler ve Suriye’yi ellerinde bulunduran Memlüklerle problem yaşıyordu. Yavuz ilk olarak, Anadolu üzerinden Akdeniz’e ulaşmayı amaçlayan Safevi Devleti’nin tehditlerini ortadan kaldırmak istedi.

 

Savaş, Safevi hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki Şiileri kışkırtması sonucunda, 23 Ağustos 1514 tarihinde Osmanlı Devleti ve Safevi Devleti arasında, Tebriz’e 100 km kala Çaldıran ovasında meydana geldi. Bozguna uğrayan Şah İsmail, ordugâhını ve hazinesini bırakarak kaçtı. Çaldıran Savaşı sonucunda; Anadolu’da yürütülen İran propagandası sona erdi. İranlıların elinde bulunan Kemah, Diyarbakır ve Mardin kaleleri, Doğu Anadolu, İran Azerbaycan’ı Osmanlı Devleti’nin eline geçti. Gürcistan Osmanlı Devleti’nin denetimi altına girdi.

 

MERCİDABIK ZAFERİ

 

24 Ağustos 1516 Mercidabık Savaşı; Osmanlı Devleti ile Memlükler arasında Mercidabık sahrasında meydana geldi. Osmanlı’nın zaferiyle biten Çaldıran Savaşı sonucunda; Yavuz Sultan Selim’in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hâkimiyetini arttırmak için giriştiği faaliyetler, aynı bölgede bazı şehirleri elinde bulunduran Memlükler’i endişelendirmeye başladı. Selim, Anadolu’ya tümüyle hâkim olmanın ancak Memlükler’in ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağına inanıyordu. Tam bu süreçte Memlüklerin Şah İsmail’in elçisini kabul etmesi ve onlarla irtibat kurması, Sultan Selim’in geçmişten beri planladığı sefer için önemli bir fırsat oluşturdu.

Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu, Mercidabık sahrasında 24 Ağustos 1516 sabahı karşı karşıya geldi. Savaş aynı günün ikindi vakti Osmanlı Devleti’nin zaferiyle son buldu. Bu savaşın kazanılmasıyla Osmanlılar; Suriye, Lübnan ve Filistin’e hâkim oldu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hâkimiyet sağlamlaştı ve Memlükler tarih sahnesinden silindi. Bu gelişmelerin en önemlisi de, hilafetin Osmanlı Devletine devri oldu.

MOHAÇ ZAFERİ

 

26 Ağustos 1526 Mohaç Savaşı; Osmanlı Devleti ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan savaştır.  Savaş, Fransa Kralı’nın Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na karşı Osmanlı Devleti’nden yardım istemesi üzerine çıktı. Bu teklifi kabul eden Kanuni Sultan Süleyman‘ın asıl amacı, Macaristan’ı egemenlik altına almaktı.

Mohaç Meydan Muharebesi’nin sonucunda; Macaristan’ın başkenti Budapeşte ele geçirildi, Macaristan Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir krallık haline geldi, Fransa Kralı Almanya tarafından serbest bırakıldı ve Osmanlı-Fransız yakınlaşması başladı.

 

VADİS SEYL ZAFERİ

 

4 Ağustos 1578 Vadis Seyl Savaşı; Fas Sultanlığı, Akdeniz’in Atlas Okyanusu’na açılan kapısı konumundaki Cebelitarık Boğazı’nı kontrol etmekteydi. Akdeniz’in ve Cezayir’in güvenliği için Fas’ın Osmanlı’ya bağlanması gerekiyordu. Bu dönemde Fas’ta iç karışıklıklar başladı. Rakiplerden biri Osmanlı’dan yardım isterken, diğeri Portekiz’den yardım talep etti. Portekiz’in müdahalesi üzerine Osmanlı padişahı III. Murat bölgeye Cezayir Beylerbeyi, Ramazan Paşa komutasında asker gönderdi. Ramazan Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Kasrü’l Kebir’de (Vadisseyl) Portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Vadis Seyl Savaşı’nın zaferle bitmesi sonucunda, Fas Osmanlı hâkimiyetine girdi, Kuzey Afrika’nın fethi tamamlandı, Osmanlı sınırları Atlas Okyanusu kıyılarına ulaştı.

 

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Muharebesi; Türk ordusunun son savunma savaşıdır. Zaferle sonuçlanan Sakarya Savaşı ile Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen geri çekilmesi sona erdi. Bu savaştan önce Yunanlıların başlıca hedefi; Kurtuluş Savaşı’nın sembolü ve direniş merkezi haline gelen Ankara’yı ele geçirmek ve Türk milletinin azim ve direnme gücünü yok etmekti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün emir ve komutasında, dünya harp tarihine “en uzun meydan muharebesi”, Türk Kurtuluş Savaş’ı tarihine de “subaylar muharebesi” diye geçen Sakarya Savaşı, 21 gün 21 gece devam etti ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin doğusunu tamamen terk etmesiyle son buldu. Sakarya Zaferi, Türk milletinin özgürlüğünü ve vatanını kurtarma inancını kuvvetlendirerek, Kurtuluş Savaşı’nın da kaderini tayin etti. Bu zafer sonucunda; Mustafa Kemal’e mareşallik rütbesi ve Gazi unvanı verildi, Sovyetler Birliği ile Kars, Fransızlarla Ankara Antlaşmaları imzalandı.

DUMLUPINAR (BAŞKUMANDANLIK) MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos Dumlupınar Meydan Muharebesi; Mustafa Kemal Atatürk’ ün bizzat katılıp yönettiği bir savaştır. Bu nedenle “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” de denir. Bölge olarak Kütahya’ ya bağlı Dumlupınar yöresinde yapıldığı için, “Dumlupınar Meydan Muharebesi” olarak da isimlendirilir. Sakarya’daki savaşı kazanan Türk ordusu, Yunan ordusunu yok edebilmek için yapılacak yeni bir savaşa hazır değildi. Bunu bilen Mustafa Kemal Atatürk, Sakarya Zafer’inden sonra taarruz hazırlıklarına başladı. Türk askeri düşmanın Dumlupınar bölgesinde toplanmasını bekliyordu. Çünkü savaşın taktiği, Yunan ordusunu bir yerde toplayarak toplu olarak imha etmekti. 26 Ağustos 1922 sabahı, erken saatlerde taarruza geçildi.

Büyük şair Nazım HikmetKuvayi Milliye Destanı”nda o gecenin ruh halini şu mısralarla hikaye ediyor:

 

Saat 2.30.                                                                                                                                           ………………                                                                                                                                 Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.

 

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: ‘Üç’, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

Yahya Kemal Beyatlı “26 Ağustos 1922” başlıklı şiirinde Türk ordusunun zaferi için Allah’a şöyle niyaz ediyordu:

 

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

 

Savaş, 30 Ağustos 1922 akşamı Büyük Zafer’le sonuçlandı. Bir çok yunan askeri öldürüldü ve yaklaşık 10 bin tanesi ise esir alındı. Dumlupınar Meydan Muharebesi ile Yunan ordusu büyük bir bozguna uğratıldı. Bu savaş, 9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize dökülmesiyle sona erdi.

 

AĞUSTOS ZAFERLERİYLE YENİDEN DOĞDUK

 

26 Ağustos1071 Malazgirt’ten 30 Ağustos 1922’ye kadar geçen 851 yılda Ağustos ayında gerçekleşen 10 zafer, Türk’ün Asya, Afrika ve Avrupa’da egemenlik alanının olabildiğince genişlemesine yol açtı.

 

Malazgirt Zaferi, Anadolu toprağının Türk vatanı olmasını;  Birinci Kosova Zaferi, Balkanlarda beş asır devam edecek Türk hâkimiyetine ilk adımın atılmasını; Otlukbeli Zaferi, Anadolu’da Türk birliğinin tam olarak kurulmasını; Çaldıran Zaferi, Anadolu’daki İran tehdidinin önlenmesini ve  Doğu’nun tamamen emniyete alınmasını; Mercidabık Zaferi, Suriye ve Mısır’a hâkim olmasını; Mohaç Zaferi, Avrupa kapılarının Türklere açılmasını ve Macaristan’ın Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir krallık haline gelmesini; Vadis Seyl Zaferi, Kuzey Afrika’nın fethinin tamamlanmasını, Osmanlı sınırlarının Atlas Okyanusu’na ulaşmasını; Sakarya Zaferi, Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen geri çekilmesinin sona ermesini; Dumlupınar Zaferi, İstiklal Harbi’nin zaferle   sonuçlanmasını, Anadolu’nun yeniden Türk vatanı olmasını ve ömrünü tamamlayan Osmanlı Devleti’nin yerine genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır.

 

Ağustos ayını “Türk’ün zaferler ayı yapan” başta Alparslan, I. Murat, Fatih, Yavuz, Kanuni ve Atatürk olmak üzere bütün devlet adamlarımızı, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.  

 

Haz 26

Türkiye’nin Seçimi

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

24 Haziran 2018 günü Türkiye önemli bir seçim gerçekleştirdi. İkisi bir arada olan bu seçimde Millet hem Cumhurbaşkanını, hem de Parlamento üyelerini seçti.

Erken seçim veya baskın seçim olarak isimlendirilen bu seçimde iki ayrı önemli ittifak oluşturuldu.

Birincisi Cumhur İttifakı adı altında; AK Parti (Başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi), MHP (başkanlığını Devlet Bahçelinin yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi) ve BBP (başkanlığını Mustafa Destici’nin yaptığı Büyük Birlik Partisi)

İkincisi Millet İttifakı adı altında; Kemal Kılıçteroğlu’nun Cumhuriyetçi Halk Partisi (CHP), Meral Akşener’in İYİ partisi, Temel Karamollaoğlu’nun Saadet Partisi(SP) ve Gültekin Uysal’ın Demokrat Partisi (DP) idi.

Eş Başkanlıklarını Pervin Buldan ve Sezai Temelli’nin yürüttüğü Halkların Demokratik Partisi (HDP) seçimlere bağımsız girdi.

CHP’den Muharrem İnce ile HDP’den Selahattin Demirtaş parti başkanı olmayıp, partilerince Cumhurbaşkanlığı için aday gösterildi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için kazandığı % 52.4 ve partisinin kazandığı % 42’yi geçen oy oranları 16 yıllık iktidarlarının kazanımları sonucudur.

Sonunda bir sistem değişikliği düşünüldüğünden seçimlere katılım her zamankinden fazla oldu. Halk bilinçli hareket etti.

Bu seçimlerde AK Parti oy kaybına rağmen, MHP desteği ile çoğunluğu sağlayarak, program ve projelerini sürdürecektir.

Cumhurbaşkanını, yeni meclisimizi, partilerimizi ve demokratik bir sistem içinde hareket eden milletimizi, Türkiye’mizin aydınları olarak candan kutluyorum. Tabi bundan sonra Türkiye’yi içeride ve dışarıda bekleyen pek çok sorunlar vardır. Bunlar; İç huzur ve emniyetin tesisi, ekonominin süratle düzeltilerek, halkın refahının sağlanması, iş ve işçi sorunları, Borçlarımız ve borçlanarak zararlarımız, üniversite mezunu milyonla gencin istikbalinin temini, uluslararası siyasette özellikle stratejik ortaklarımızın akıl almaz plan ve projelerine karşı çok daha hareketli ve çok yönlü projeler üretilmesi, sınırlarımızdaki terörden, göçmenlere ekonomimizi altüst eden olayların sonlandırılması, sürekli aldatan AB ve ABD’ ye ciddi yaklaşımlarla vaatlerini yerine getirmelerinin temini, Egede gözümüzün içine bakarak işgal edilen adalarımız, uyutulan Kıbrıs meselemiz,  Azerbaycan ile birlikte yürüttüğümüz enerji arterlerinin gözü olanlara karşı korunması, Ortadoğu ve Hazar Havzası petro-gazının emperyal güçlere karşı korunması gibi çok önemli sorunlarımız vardır. Her şeyden önemlisi artık fabrika yapan fabrikaları kuralım. Uydurma giyecek, yiyecek içecek ithal etmeyelim. Çocuklarımıza İleri teknoloji, Ağır sanayii, yüksek fizik, müsbet ilimler, atom kuantum ve uzay teknolojisi eğitimleri verelim. Füzemizin, Tankımızın, uçağımızın ve denizaltımızın motorlarını kendimiz üretelim. Lüksten sakınalım. Din eğitimini FETO gibi organizasyonlara değil devletin eline teslim edelim.

Yeni Cumhurbaşkanımız, parti liderlerimiz ve parlamenterlerimizin yeni dönemde ve gelecekte tüm sorunların üstesinden geleceği temennisi ile sonsuz başarılar diliyorum.

 

*

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Ağu 12

Bağımsız Medya, Şeffaflık Ve Ekonomi

Ruhittin SÖNMEZ

 

Son zamanlarda bağımsız medyanın ne kadar önemli olduğunu iliklerime kadar hissetmeye başladım.

Eskiden en sevdiğim tartışma programlarını izlemeye tahammül edemiyorum. Sözde “uzman”, “bilim adamı” ve “aydın” sıfatlı kişilerin yalakalık sınırlarını bu kadar zorlamaları, zekâmızla alay edercesine en temel yanlışları bile savunmalarını izlemek bir işkence haline geldi.

Bir sade vatandaş olarak haber alma ve bilgilendirilme hakkımın bu kadar engellendiği, medya gücünün bu kadar kötüye kullanıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

Her geçen gün, farkında olmadan, TV’de haber ve yorum izlemeye ayırdığım zamanı azaltıyorum.

MEDYANIN HALİ

Türkiye medyasını üç kategoride değerlendiriyorduk. Merkez medya, yandaş medya ve sadece 2-3 kanaldan ibaret muhalif medya.

Geride kalan TV ve gazetelerin neredeyse tamamı artık yandaş medya konumunda. Yani SSCB’nin Pravda’sı veya Mısır’ın yarı resmi El Ahram Gazetesi statüsünde.

Memleket çok ağır bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Bir yıl içinde TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 50’yi aşmış. Günlük kurda yüzde 10 mertebesinde dalgalanmalar oluyor. Güdümlü medya muhalefet partilerinin yapacağı veya yapmayacağı kurultayları üzerine tartışmalarla dolu.

Haberler magazin ağırlıklı. Sanki Türkiye’de her şey güllük gülistanlık.

Ekonomiden bahsetmek zaruretinde kaldıklarında “Batı bizi kıskanıyor, ABD bize ekonomik savaş açtı ama millet direnişi ile bu savaştan galip çıktık” yorumları yapan sözde “uzmanları” dinlemek zorunda kalıyoruz.

Dış politikadaki sıkışmamızın siyasi ve ekonomik sonuçları yerine “evangelistler” üzerinden yapılan tartışmalar ile havanda su dövenler de öyle.

UYUŞTURUCU GİBİ

İnsanlar, başlarına geleceğini bilseler bile, kötü haberleri duymak istemiyorlar. Yapılan yayınlar uyuşturucu gibi. İlk dozlardan itibaren insanı mutlu ediyor.

Bazı yandaş haber kanallarını bir hafta izleyen bir vatandaşın mutluluktan uçar hale geldiğini görüyoruz. Şimdi diğer kanallar da o haber kanalı gibi olmaya başladılar.

Uyuşturucu alışkanlığında olduğu gibi bu yayınlar “bağımlılık” yapıyor. Gerçeği duymak istemeyen bağımlı vatandaş “uçuruma gidiyoruz” tarzı haber ve yorumlardan çok rahatsız oluyor. Tekrar uyuşturulmak istiyor.

Necip Fazıl’ın deyişiyle “beyninde zehirli kıymık taşıyan kişi” olan aydınlar ise mutsuz ve çaresiz..

Beyinlerimize bile hükmetmeye karar vermiş olanlar, 1633’de Galileo’yu yargılayan Engizisyon Mahkemesi gibi.

“Galileo inkâr et, dünya dönmüyor!” diye baskı yapıyor.

Ama Galileo gibi –mahkemede tersini söylemek zorunda kalanlar bile- biliyor ki, gerçekler inkâr edilmekle değişmiyor:

“Dünya yine de dönüyor!”

EKONOMİ İÇİN EN BÜYÜK SORUN: ŞEFFAF OLMAMAK

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde bağımsız medya 4. Kuvvet sayılır.  Bu ülkelerde yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinden sonra 4. kuvvet olarak sayılması halkın doğru bilgi alma hakkının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Demokrasiyi içselleştirmeyi bir türlü başaramayan Türkiye’de böyle bir görev yapan medyadan bahsedemeyiz.

Bunda en büyük etken ülkeyi yönetenlerin “şeffaflık” ilkesine inanmamasıdır.

“Finansal şoklar” yaşadığımız bugünlerde ekonomide şeffaflığın, halkın doğru bilgilendirilmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmanın zamanıdır.

İYİ Parti’nin ekonomi kurmayı eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Türkiye’nin en büyük sorununu “ahlâki değerlerin erozyonu” ve ekonominin en büyük sorununu da “şeffaf olmamak” olarak tanımlıyor.

“Yeryüzünde hiçbir din, hiçbir felsefi sistem insanlara yalanı, aldatmayı, zulmetmeyi, kamu malına el atmayı öğütlemez. İşte bu evrensel değerler erozyona uğradı ve her şeyin içi boşaldı.

Günün birinde bugünden çok daha zor ekonomik koşullarla karşılaşabiliriz, bir nesil sıkıntı çeker, düzeltiriz. Fakat ahlaki erozyonun telafisi öyle değil, yüzlerce yıl gerekir.”

Durmuş Yılmaz’a göre, şeffaf olmamaktan sonra önemli meselemiz “karar alma mekanizmasının felce uğraması ve her şeye tek bir sesin karar vermesi.

Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz?’ diye soramıyor. Fren kalmadı.

2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz.

2001’de yaşadığımız krizde de şeffaf olmamak yüzünden önümüzü göremiyorduk.

O dönemde de kamu maliyesi felçti, mali disiplin bozulmuştu, hesap kitap karmakarışıktı ve bütçenin içeriği çok fazla bilinmiyordu. Bugün de aynı koşullar oluşmuş durumda.

Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz.

Varlık Fonu böyle bir şey mesela…

Derhal denetim ve kontrolün hâkim olup Sayıştay’ın çalıştırılması gerekir.”

İlhan Kesici’nin cümlesiyle, “Allah korusun, bütün zamanların en büyük ekonomik daralma ve küçülmesine doğru gidiyoruz.” 

Medyayı “doğru bilgi edinme hakkımızı” önlemek için kullanan, Sayıştay’ı çalıştırmayan, şeffaflık anlayışına bu kadar uzak olan bir yönetimle kriz önlenebilir mi?

Haz 26

İleti Açlığı ve Onanma İhtiyacı

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

 

Bilimsel veriler, duygusal ve fiziksel sağlığımızı koruyabilmemiz için iletilere ihtiyacımız olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor..
İleti (mesaj), söz ya da yazıyla gönderilen ve belli bir anlamı olan haberdir.
İletileri üç şekilde veririz ve alırız:
1. Bedensel iletiler. Sarıma, sırtını sıvazlama, eliin tutma, elini öpme gibi…
2. Sözlü iletiler. Kişinin görünüşü, nezaketi, saygınlığı, iş ahlakı gibi hususlarda sözlü ifadelerde bulunma.
3. Davranışsal ileti. İnsanları dikkatle dinleme, sevgiyle bir buket çiçek sunma gibi…
Günümizde pek çok insan ileti açlığı çekiyor. Bu sebeple İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuştur.

Pek çok insan, olumlu iletiler alamadığı için, olumsuz iletileri aramaya başlıyor. Bunun sebebi varlıklarının onanmasını istemeleridir.
Onaylanma, kendini önemli hissetme, takdir edilme ihtiyacı, yüreklendirme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı egonun ihtiyaçlarındandır. Ego takdirle, yüreklendirme ve sevgiyle beslenir.

Eğer insanın temel ihtiyaçlarından biri yerine getirilmezse, bu durum, kötü sonuçlara, hastalığı ve zayıflığa yol açıyor.
Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde dördüncü basamak Saygı(Değer)-Statü İhtiyaçlarıdır. İnsan ait olduğu grupta saygı görmek ister. Başarısı takdirle karşılanan, saygı duyulan insan kendine güven duyar. Kişi, hem kendine güven ve öz saygı duymak ister, hem de başkaları tarafından böyle görülmeyi arzu eder.
Çoğu insanın olumsuz iletileri aramasının sebebi egonun bu değer görme ihtiyacıdır. Açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan insanların bozulmuş yiyecekleri, yemelerinin sebebi de budur.

Bununla birlikte olumsuz iletiler, tuzlu ve çürümüş yiyecekler gibi insanları hasta edebilir.
İleti açlığı yaşadığımızda, yiyecek ihtiyacı hissettiğimiz gibi temas ihtiyacı hissederiz. Temel iletisini hiç almayan bir insanın durumu anoreksiya rahatsızlığı gibidir. Anoreksiya hiçbir şey yememe şeklindi görülen bir psikolaojk rahatsızlıktır. Ölümle sonuçlanabilir.

Pek çok insan, başkalarından kendisiyle ilgili hiç haber alamadığından, kurumuş bitki gibi olur. Sonra verilen mesajlara karşı da kör ve sağır olur. İyice yalnızlığa itilir.
Temas iletisine aç kişilere sabırla ve kızmadan yardımcı olmamız gerekir. Kurumuş bir bitkiyi canlandırmak için fazladan bakım yapılmalı. Kurumuş bitkide su zamanla toprağın derinliklerine işler.
Başlangıçta temas iletileri yüzeyde durarak derinlere inmez. Usulüne uygun iletiler vererek pek çok insanı canlandırmanın keyfini yaşayabiliriz.

Claude Steiner, Duygusal Okuryazarlık, çev. Muzaffer Şahin, Bilge Sistem Yayınları, Ankara, 2009.

 

Ağu 12

Türk Kültürü ve Milli Kimliğe Bakıştaki Bazı Yanlışlar

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Zaman zaman kültür ve kimlik konuları gündeme getirilip tartışılmaktadır. Özellikle bugün hızını kaybetse de küreselleştirmenin bir bakıma coğrafyaları vatansızlaştırma ve o coğrafyalar üzerinde egemen kültürü dışlama, milletleri uyuşturma, uysallaştırma ve tepkisizleştirme amacı taşıdığı söylenebilir.

Kültür kısaca yaşama tarzıdır. Milletleşme süreci ile birlikte yürür ve zenginleşir. Kültür bütün unsurlarını kapsayan organik bir bütündür. Milli seviyede kabul görmesi ile kültür bölgeselliği aşarak millileşir. Kültür konusunda coğrafi determinizm çoktan aşılmıştır. Coğrafya yaşama tarzını değişik şekillerde etkilese de, kültür yaratıcı, yönlendirici ve zengin ise; o coğrafyaya damgasını vurur ve o coğrafyayı vatanlaştırır. Kültür unsurlarından sadece biriyle mesela dille ifade edilemez. Ancak dil belirli bir kültürün önemli ve mümeyyiz bir vasfıdır.

Kültürler birbirlerine kapalı da değillerdir. Karşılıklı bir alış veriş, temas ve etkileşim vardır. Kelimeler ve bazı gelenek ve görenekler kültürler arası dolaşır. Gerek savaş, gerek barış dönemlerinde etkileşim görülür. Eğer bir kültür daha fazla alıcı durumda ise; zamanla özgün olma özelliğini nispeten kaybedebilir. Sanattan değişik dallara kadar çevreye vurulan damga belirli bir kültürün mührünü ve izlerini taşır. Eğer bir kültür ve yaşama tarzı verici ve çevreye katkı yapıcı değil de; sadece alıcı ise o yaşama tarzı zamanla yaşadığı bölgede egemen kültür olmaktan uzaklaşır. Karışmışlık ve kargaşa yaşama tarzına yansıyabilir. Mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Türk kavmi, Orta Asya menşeili olmasına rağmen, İslam’ın kabulü ile yaşama tarzımız zenginleşmiş, Tanzimat ve sonrası Batılılaşma hareketleri artı ve eksi yönde kültürümüzü etkilemiştir.

Kültürde ve kimlikte coğrafya tek tayin edici değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı; Türk Kimliği yerine Türkiyelilik öne çıkar; Türk Sanatı ve Edebiyatı Türkiye Sanatı ve Edebiyatı olurdu. Yine bazı teorik iddialar ve yeni kimlik arayışları geçerli olsaydı, Türklerin yaşadığı her bir coğrafyada milli kültür izlerimiz zaten Osmanlı Türk eserlerine yönelmiş saldırılarla çoktan kaybolup giderdi.

Türklerin Bizans’tan Arap ve Fars kültüründen ve daha sonra da Batı kültür değerlerinden etkilenmiş olduğunu ne Aydınlar Ocağı reddetmekte ve ne de bu etkileşimi sıfıra bağlamaktadır. Anadolu’da 1071’e ve 11.yy öncesinde de Türk Kültürü yaşamaktaydı. Türk Kültürünün Anadolu’ya girişini sadece 1071’e bağlamak eksik bir yaklaşımdır.

Aynı ümmete mensup milletler arasında da yaşama tarzı farkları ve İslam’ı algılama tarzlarında farklılıklar vardır. Bu bir sosyal gerçektir. Üstünlük ve aşağılama gerekçesi de değildir. Anadolu’da karışmışlık ve mozaik aramak Aydınlar Ocağı çevresinde yer alan aydınlarca kabul edilen bir şey değildir. Böyle bir karışmışlık hele 11.yy’dan itibaren söz konusu olmuş olsaydı; Türk kimliği ve Türk kültürü Anadolu’da çoktan ortadan kalkmış olurdu. Karışmışlık ve mozaik iddiaları, Anadolu coğrafyasını milli kimlikten uzaklaştırmak ve kimliksizleştirmek amacını taşımıştır. Bu konuda romantik sol ve bazı liberal çevreler ve Anadolu’da yeni kimlik ve din arayışına çıkanlar yanılmışlardır. Türk kültürü yerine Türkiye kültürü arayışı, Türk kimliği yerine Türkiyeli veya TC vatandaşlığ somut bir kimlik tanımlayamaz. 1982 Anayasası’nın 66. Maddesine takılıp kalanlar, Bozkurt Güvenç gibi Türk kimliği yerine “insan kimliği”ni öne sürenlerin yanlışlarına düşülmemelidir.

Yaşama tarzı öyle bir kültürel güçtür ki; belirli bir coğrafyada egemen oldukça o coğrafyadaki yer isimlerini de değiştirebilir. Meselâ, Kazakistan’da milli bağımsızlıktan sonra Rusça ve Kosova’da Sırp’ça yer adlarının hemen değiştirilmesi gibi…

Kazakistan somut bir örnektir. Başta değerli devlet adamı ve Türk milliyetçisi Nazarbayev’in milli hassasiyetini bizdeki bazı sağcı ve solcu düşünenlerde göremiyoruz. Bu çevreler eski tüfek bazı yazarların karışmışlık iddialarının etkisinde kalarak Kazakistan’daki kültürün Türk kültürü olmadığını bile ileri sürebilmektedirler. Eğer bunların söyledikleri ve bir kısmının hayalleri gerçek olmuş olsaydı; başta Sayın Nazarbayev Türk kimliğine sarılmazdı.

Bir kültürel kimlik ve milli seviyede kabul görmüş kültür içinde farklı etnisiteler de bulunabilir. Bunların bölgesel yaşama tarzlarında da bazı farklılıklar görülebilir. Ancak bütün bunlar etnik seviyede bir ayırımcılığın ve taassubun kaynağı olamaz.

 

Ağu 02

Milli Eğitim Bakanının Acilen Yapabileceği Bir Şeyler Var

Dr. Sakin ÖNER 

            Liselere geçiş sonuçları açıklandı. Birçok öğrenci ya istediği okula yerleşemedi ya da açıkta kaldı. Buna karşılık bazı okulların kontenjanları yüzde elliye varan oranda boş kaldı. Milli Eğitim Bakanımızın acilen yapacağı bazı uygulamalar sorunu rahatlatabilir.

Şöyle ki;

  1. Genel Liseler yeniden hayata geçirilmelidir. Akademik başarısı düşük Anadolu Liseleri derhal Genel Liseye dönüştürülmelidir. Böylece kontenjan sınırlaması kaldırılmalıdır.
  2. Doluluk oranı düşük ilkokul ve ortaokullar birleştirilerek boşalan mekanlar genel lise olarak açılmalıdır.

3.Doluluk oranı düşük meslek liseleri derhal çok programlı liseye dönüştürülmelidir.

  1. Yeni yapılacak lise binaları mutlaka Genel Lise olarak açılmalıdır.

Bunlar yapılmadığı takdirde her yıl akademik başarısı düşük 300-400 bin öğrenci, açık öğretim lisesine gitmek, yani yaygın öğretime geçmek zorunda bırakılacak. Halbuki lise öğretimi de zorunlu öğretim kapsamına alındığına göre, bu öğrencileri de örgün eğitim kapsamında okutmak devletin görevidir

Eski yazılar «

» Yeni yazılar