Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 01

Milli Mutfağa Buyurun!

Hicabi MERAL*

Buyurun, buyurun Türk Mutfağına buyurun, fiyatlarımız son derece uygun. Sağ olsunlar kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında gümrük vergisi oranları sıfıra indirildi. Neden diye sormayın? Dar gelirli vatandaşlarımız ucuza karınlarını doyurabilsinler diye. Milli iradeye hizmet için sizlere bu hizmet sunuldu. Aklınıza şu gelebilir. Milli Mutfak ne demek? Milli Piyango oluyor da Milli Mutfak neden olmasın.

 

Buyurun, buyurun, hoş geldiniz, beyefendi, hanımefendi doyamayacağınız, gittiğiniz her yerde tavsiye edeceğiniz Türk usulü milli kuru fasulyemizi size tavsiye ediyorum. Servis hizmeti öncesi müşterilerimizi önce bilgilendiriyoruz. Umarım beğeneceksiniz.

 

 

  • 2 su bardağı dolusu Güney Kore Kuru fasulyesi.
  • 2 kaşık Tunus zeytinyağı.
  • 300 gram Sırbistan kırmızı eti.
  • 1 adet İran kuru soğanı
  • 2 adet KKTC sivri biberi
  • 1 kaşık Ukrayna domates salçası
  • 2 adet Çin sarımsağı.
  • Yanında 3 bardak Amerikan pirinci ve Kanada mercimeği ile yapılan mercimekli pilav.

 

 

Tatlımızı da unutmayalım. Osmanlı Tulumbası nasıl hazırlanıyor? El değmeden Rus doğal gazı ve Fransız düdüklü tenceresi ile hijyenik ortamda. Ne dersin hanım? Bu menü reddedilir mi? Tıpkı milli piyango gibi. Biz burayı daha önce neden keşfetmedik. Garson bey bize tadına doyamayacağımız sözünü ettiğiniz milli kuru fasulye, pilav ve Osmanlı tulumbası söyleyiniz. Afiyet olsun, Afiyet olsun. Bu tüketiminizle Türk tarımına ve çiftçisine de hizmet sunuyorsunuz.

 

Beslenme sağlıklı nesillerin yetişmesinde son derece önemlidir. Bu kapsamda iki olaya değinmek istiyorum. Bir televizyon kanalında toplum psikolojisine değerlendiren bir bilim adamı, ama süsü verilen bir figüran ile para bozdurarak sokaktaki vatandaşın nabzını tutmaya karar veriyor. Ama cebinde 50TL’yi çıkarıp, sokakta hareket halindeki insanlara bilerek 5 (beş TL)mi bozar mısınız talebinde bulunuyor. Yaşları 50’nin üzerinde olan bir erkek ve bir kadın evladım, bu 5 TL değil 50 TL bozuk paramız yok cevabını veriyorlar. Yaşları 18-25 arasında değişen iki bay ve iki bayanın davranışları çok ilginç. Paranın 50TL olduğunu görerek 5 TL bozuk para veriyorlar amaya. Biri kız, diğer erkek ise 50 TL’yi alarak kaçıyorlar. Ama arkalarından bağırıyor fakat aldırış eden yok.

 

Diğer hadise ise karı-koca anlaşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelen evli çiftten, baba 2 ve 4 yaşındaki kızlarını görmek ister. Anne çocukları teslim eder. Daha sonra telefon ile aralarında tartışırlar. Baba pompalı tüfek ile iki çocuğunu canına kıyar, kendisini de öldürür.

 

Mutfak ile alakası ne? Genetiği ile oynan besinlerle sağlıklı nesillerin yetiştirildiğine örnek olsun diye seçtim. Sorumlu kim? Kamuoyunun takdirlerine arz ediyorum.

 

AFİYET OLSUN!

 

 

*Dz. Öğr. Alb.

Anadolu Aydınlar Derneği BŞK. V.

Oca 17

Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve NATO’nun Stratejik Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler  komutası altında, ABD ve Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katıldı. Daha sonra askeri birlik takviyeleri yapıldı. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının nedeni NATO’ya üye olarak girebilmek ve böylece NATO üyeliği konusundaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı. Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul edildi. İşte bu tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi böylece değişecekti.

 

NATO , düşmanca baskı, tehdit, yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin Birleşmiş Milletler Yasası çerçevesinde oluşturduğu bir savunma ittifakıdır. Türkiye’de aynı ihtiyaçla bu ittifaka üye  olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok defa başarılı da olmuştur. NATO üyeliği Türkiye için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu bakımdan Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da artmaktadır. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük fedakarlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri , NATO Savunma Organizasyonu’nun Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları  yapmaları gerekmektedir.

Son günlerde Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması veya Türkiye’nin NATO’dan kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar yapılmakta. Bu hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemektedir. NATO üyeliği, Türkiye’nin komşuları ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

Şub 09

Afrin’de Amerika İle Savaşıyoruz

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK      

*Afrin’de bir canlı bomba terörist kadın kendisini patlatıyor. Amerikada yüksek tirajlı bir gazete

”bu kendilerini patlatanlar bizim müttefikimizse, Hiç şüphe yok ki, biz teröristlerle müttefikiz” diye yazııyor.

*Eski Amerika Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Orta Doğu uzmanı Michael Doran; “PYD, PKK’ dır kendimizi  kandırıyoruz, Türkiye’ye karşı dürüst davranmadık” diyor.

*Amerikan Genel Kurmayı; “Suriye’nin kuzeyinde 30 bin kişilik ordu kurduk” diyor ve Amerika ile yandaşı ülkeler  bölgeye 3000 tır dolusu silah gönderiyor.  Bu silahları kullanmak için 30 bin değil, en az 60 bin kişilik insana ihtiyacı var.

Zeytin Dalı Harekatı’nda Afrin’in kuzeydoğusundaki stratejik Burseya Dağı, PYD/PKK’dan ele geçirildi. ( Ömer Koparan – Anadolu Ajansı )

*Pentagon; “Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) (PKK’nın yeni adı) Afrin’e kuvvet kaydırdığını biliyoruz. Fakat bu, bizim dışımızda gelişmiştir” diyor.

*Bir Amerikan televizyon kanalı da Türkiye’yi NATO’dan atalım diyor.

Diyorar ve güçlü bir devlet olarak, akılları sıra dünyayı kandırdıklarını sanıyorlar.

*Diğer yandan Amerikalı eski asker aktivist Kenneth N.O’Keefe; “El Nusra neyse, El Kaide’de odur. PKK, PYD, İŞİD, hep bunlar bizim küçük ortaklarımızdır. Bunlar çok acımasızdır ve ruh hastalarıdır. Biz bunları silahlandırıyorduk. Amaç Büyük İsrail’dir” diyor.

Türk askerinin Fırat Kalkanı harekatı ile başlattığı ve bu gün Afrin harekatı ile sürdürdüğü harekat, hiçbir zaman Suriyenin toprak bütünlüğüne tecavüz veya burada yaşayan halka karşı yapılan bir işgal harekatı değildir. Bu savaş doğrudan Türkiye’yi bölmeye, parçalamaya ve yutmaya çalışan ve bu amaçla Türkiyeyi güneyden kuşatan, Büyük Ortadoğu Projesini yürüten Amerikaya karşı verilen bir savaştır. Amerikanın eğitip donattığı, silahlandırdığı ve maaşa bağladığı El Kaide, El Nusra, PKK, PYD, YPG veya İŞİD adı altında oluşturduğu Amerikan Kara Kuvvetlerine karşı verilen bir savaştır. Bu terörist grupların tamamı Amerikan patentlidir ve bölgemizde 25 yıldır planlı bir şekilde Türkiyenin başına bela olarak yetiştirilmektedir. Türkiye bu teröre 40 000 kurban vermiştir. Amerikanın, Irak savaşında 25 000 ölüsü vardır. Irakta savaşan 1,5 milyon askerinin bugün beşyüzbini ruh hastasıdır. Onun içindir ki, Amerika bu bölgede teröristlerden ordu kurmuştur.

Amerika, terör örgütleri aracılığı ile Suriyenin kuzeyini boydan boya işgal ederek, bölgenin gerçek sahiplerini yurtlarından etmiş, Irak ve Suriye’deki Kürt gruplarını buralara taşımış, kantonlar kurarak, Iraktan Akdenize uzanan bir işgal bölgesi oluşturmuştur. Yeniden oluşturulan bu yaşam alanlarına kürtlerin hiç bir zaman ihtiyaçları olmamıştır. Kuzey Suriyede yaşayan 3,5 milyon Türk de bu arada yurtlarından edilmiş, bir taraftan Amerika, diğer taraftan Rusya uçaklarıyla bombalanarak kıyıma uğramışlardır.  Rojova adı altında ortaya çıkan bu yeni koridor, gelecekte Ortadoğu ve Hazar petrollerini gasp etme hayalini sürdüren Amerikanın, Türkiyeyi dışlayarak, sahip olacağı petrol ve gazı dünyaya pazarlayacağı yeni yol ve platformun projesidir.

Amerikanın silahlandırarak teröristlerden oluşturduğu 50-60 bin kişilik ordu Türkiye ile savaşmak için hazırlanmaktadır.  Bunu görmemek için gaflet içinde olmak lazımdır. NATO’ya ısrarla bu nasıl NATO birlikteliğidir diye yüksek sesle sormak gerekmezmi?

Amerikalıların İncirlikten kaldırdığı uçaklarla Kobanide kürt gruplara  attığı silahları İŞİD ile PKK paylaşmıştı. Bu paylaşım geçtiğimiz günlerde Rakkada da devam etti. İŞİD, işgal ettikleri yerleri PKK’ya devretmekle başından beri olan ortaklıklarını bir daha göstermiş oldu. Biz bu kantonlar kurulurken, çok saf bir şekilde alet edildik, oyuna getirildik, Hatta Amerika tarafından aldatıldığımız gibi NATO tarafından da aldatıldık.

Fırat harekatı ile Cerablusa girdiğimizde Munbiç’e de Afrin’e de girmeliydik. O gün bölge bu günkü kadar Amerikan bayrakları silahları ve teröristleri ile donatılmamıştı.  Fakat  zararın neresinden dönülürse kardır. Amarika, NATO birlikteliğine saygılı ise, bir an evvel bayraklarını ve silahlarını alarak Munbiç’i terk etmelidir.

Bugün Afrin Zeyin Dalı harekatı, Türkiyenin nefsi müdafaasıdır. Meşru müdafaasıdır. Ülkemize yönelik bir işgal hareketine karşı koyma  harekatıdır. Hiçbir kişi, kuruluş, Sivil Toplum Örgütü  veya siyasi partinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yürütmüş olduğu bu harekatı siyasi çıkar olarak kullanması, bu harekata karşı çıkması ve bunu açık açık ilan etmeye kalkması son derece yanlıştır. Hele hele askerimizin moralini bozmaya yönelik açıklamalar affedilemez.

Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri  savaştadır. Devletimiz karar vermiş, ordumuz görevini yapmaktadır. Bu savaş milletçe hepimizindir.  Gün birlik ve beraberlik günüdür. Milletçe Kahraman Ordumuza ve Güvenlik Güçlerimize destek olma günüdür. Bunun aksini düşünmek, bildiriler yayınlamak sadece Türk  düşmanlarını sevindirir. Allah kahraman ordumuzu bu harekâtta ve daima muzaffer eylesin. Şehit düşen Mehmetciklerimize Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun.

Kızılelmaya gidiyoruz, yolumuz bahtımız açık olsun. Allah vatanımızı, milletimizi, ordularımızı korusun,

Amin.

KIZILELMA TURAN

Türküz tarihimiz binlerce yıllık                                                                                                                                   Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Hep egemen olduk yapmadık kulluk                                                                                                                          Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Cihana hükmetmek bizim ülkümüz                                                                                                                           Altay’dan Tuna’ya yansır türkümüz

Tarih boyu tükenmez ki öykümüz

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Oğuzhan Atilla Sencer Alparslan

Osman bey Yıldırım büyük kahraman

Fatih Atatürk’le değişti zaman                                                                                                                                         Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Her dönemin farklı Kızılelması

Atilla’da Vatikan’ı alması

Alparslan’da Anadolu yaylası                                                                                                                                      Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Fatih’in ülküsü İstanbul şehri

Kanuni’de Viyana’nın ötesi                                                                                                                                           Bağımsız Türkiye Ata ilkesi

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Sandılar ki ruhumuzu çaldılar                                                                                                                                  Cevabını Sakarya’da aldılar

Türk’ü dimdik görüp şaşakaldılar

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Kızılelma Turan ellerde Kur’an

Türklük aşkı gönüllerde tutuşan

Vatan millet sevdasında buluşan

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Sakin ÖNER (30.01.2018)

Mar 06

Eğitimde Efsaneleşmek Üzerine

Cafer GENÇ

 

Mevcut eğitim sisteminde öğretmenin ve öğretmenlik mesleğinin anlamı, önemi, değeri ve varlık sebebi tam olarak anlaşılmış değildir. Eğitimin ağır yükünü sırtlamış olan ve eğitimin ayakta durmasını sağlayan bu adsız kahramanların “kim?” olduklarını bilmediğimizi düşünüyorum. Nitekim dünkü köşe yazımda dile getirdiğim “öğretmenin performans değerlendirmesini”, öğrencilerin ve velilerin de yapacak olması bu görüşümü doğrulamaktadır. Böyle bir değerlendirmenin yanlış olduğunu, öğretmen başarısının bu şekilde tespit edilmesinin sağlıklı ve mantıklı olamayacağını belirtmiştim. Ayrıca, bunun sebeplerini sıralayarak çözüm önerilerimi de ifade etmiştim. Burada bütün mesele, başarısız öğretmen tespitinden ziyade, başarılı öğretmenlerin teşvik edilmesidir. Çünkü eğitimdeki yapılanma, başarısız öğretmeni zaten dışlayacaktır veya sistem, başarılı olmaya zorlayacaktır. Başarılı öğretmeni ödüllendirirseniz hak etmeyi, örnek olmayı, başarılı olma anlayışını gerçekleştirmiş olursunuz. Şunu da bilelim ki, başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öderler.

Öğretmene hak ettiği değeri vermek ve öğretmenlik mesleğinin itibarını korumak konularında sıkıntılarımız vardır. Bu da, eğitimi olumsuz yönde etkilemektedir. Başarıyı olmayı ve kaliteyi gerçekleştirmeyi engellemektedir. Öğretmenlere, maaş ve ücret durumları ile ilgili ekonomik iyileştirme başta olmak üzere özlük hakları, sosyal imkânlar, itibar ve kariyer gibi konularda düzeltmeler ve düzenlemeler yapılmalıdır. Bunlar sağlandığı takdirde, başarısızlık söz konusu olursa sebepleri sorgulanmalıdır.

Son günlerde çok sık duyduğumuz taciz, tecavüz ve şiddet olaylarının eğitimde de yaşanmasından derin üzüntü duyuyoruz. Bu tür olaylar, eğitimin ruhuna aykırıdır, eğitimde yeri yoktur ve mesleki anlayışla çelişkilidir. İnsana hayat veren bir mesleğin, insanın hayatını karartan mensuplarının olmasını izah etmek mümkün değildir. Bu kişilerden nefret edilmekle birlikte, eğitimle bağdaştırılmasından da utanç duyulmaktadır.

Öğrencilerin, “ilgiyi ve sevgiyi yaşayamamak, anlaşılmamak, değer verilmemek, aile ve okul baskısı görüyor olmak, hapsedilmiş hissetmek, hayallerini ve kendini ifade edememek…” gibi, sosyal ve psikolojik olarak ortak dertleri vardır. İşte, insanla uğraşmanın zorluğu göz önünde bulundurulursa, öğretmenlerin eğitimin birer fedaileri, birer adsız kahramanları olduğunu söylememiz mümkündür. Ben de bir öğretmen olduğum ve pek çok olay yaşadığım için meslektaşlarıma “efsane” olmaları için şu 10 tavsiyesinde bulunacağım.

1) Özel hayat sorunlarınızı bir kenara bırakın, meslek hayatınıza yansıtmayın.  Güler yüzlü, bakımlı, titiz, temiz ve hareketli hallerinizle örnek olun.

2) Öğrenciyi azarlamaktan, öğrenciye kızmaktan, bağırmaktan kaçının. Sınıf ortamında, arkadaşlarının yanında rencide etmeyin, küçük düşürmeyin.

3) Öğrenciye karşı samimi ve dürüst olun, güven verin. Bilmediğiniz konularda yanlışı söylemek yerine, “Bilmiyorum, araştırır sana bilgi veririm” deyin.

4) Öğretmen taklit ediliyorsa sevilmiş ve etkilemiş demektir. Ders anlatırken jest ve mimiklerinizi kullanın. Ses tonunuz tek düze olmasın; vurguyu ve tonlamayı kullanın. Dersi monoton olursa, konuyu rutin anlatırsanız sıkılırlar. Öğrencilerin de derse dahil olacağı ortamı yaratın.

5) Sınıfınız farklı seviyedeki öğrencilerden oluşuyorsa derslerinizde kolay-orta-zor sorularla örneklendirme yapın. Öğrencilerin anlattıklarınızı ezberlemelerini değil, anlamalarını amaçlayın. Onların başarısı sizin başarınızdır. Unutmayın düşük not alan öğrenci “hoca verdi” der, yüksek not alırsa “ben aldım” der. Bırakın onlar alsın yeter ki öğrensinler. Not, en son düşüneceğiniz işiniz olsun.

6) Derslerinizde soyut kavramları örneklerle somutlaştırmanız onların “gerçek hayatta bu ne işimize yarayacak?” sorularına karşı hazırlıklı olmalarını sağlayacaktır. Onlara balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretin ki, (öğrenmeyi öğretmek) başarısı, azmi sürekli olsun. Yaparak, yaşayarak öğretin.

7) Öğrencilerinize dersinizle ilgili proje-sunum hazırlamalarını söyleyin ve yaratıcılıklarına şahit olun. Onların ne kadar kabiliyetli olabildiklerine inanmalarını sağlayın. Öğrencilerinize başarma duygusunu tattırdığınızda, siz de, özgüvenli bireyler yetiştirmenin haklı gururunu yaşarsınız.

8)Öğrencilerin hayalleri vardır. Hayal kurmalarına ve bunları gerçekleştirmelerine imkân ve fırsat verin. “Boş ver, yapamazsın” diyenlere inat siz, hayalleriyle fark yaratmasını sağlayın. Duygu ve düşünce dünyalarında gezinerek yüreklere dokunun.

9) Selam verin, sohbet edin. Dersinize başlamadan önce kısa bir hal-hatır sorma muhabbeti yapın. Dertlerini dinleyin, ilgilenin ve sıkıntılarını paylaşın.

10) Konuşturun, rahat hareket etmelerini sağlayın, kitap okutun, yazdırın, ilerde yazar, şair, sanatçı olursa hep sizi hatırlayacaktır.

Bunları yaparsanız, sahiplenirseniz, farkındalık yaratırsanız saygınlık kazanırsınız. Eğitimde unutmamanın ve unutulmamanın adı efsaneleşmektir.

SÖZÜN ÖZÜ: Öğretmen, her sabah evden çıkarken “işe gidiyorum” demez. Evi bildiği, “okuluma gidiyorum” der. Elbette ki, bir anne-baba kendi evladını karşılıksız sever. Ruhu zengin, gönlü engin olan öğretmenler ise, başkalarının evlatlarını karşılıksız sevmektedir.

Şub 14

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yönetimi Kocaeli Aydınlar Ocağı’nca ağırlandı

Kocaeli Aydınlar Ocağı, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi ve Anadolu Aydınlar Ocağı yönetimlerini kahvaltıda ağırladı. Aydınlar Ocağı Genel Merkez Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal ve Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek ile her iki Ocağın Yönetim Kurulu ve İlim İstişare Kurulu  üyeleri, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın misafiri oldular. Sekapark Sahil Restoran’da yapılan kahvaltılı sohbet toplantısına Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın üyeleri ve gönül dostları da iştirak etti.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’in ev sahipliğindeki programda konuklar uzmanlıklarıyla ilgili bilgiler verdiler.   Entelektüel birikimi yüksek, kendi alanlarında iyi yetişmiş çeşitli mesleklerden aydınların katıldığı toplantının moderatörlüğünü ev sahibi sıfatıyla Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez yaptı. Ruhittin Sönmez toplantıyı açarken Afrin’den gelen 12 şehit haberi üzerine duygu ve düşüncelerini paylaştı.

Sönmez, “Şehit olan kahraman askerlerimize Allah mutlaka rahmetiyle muamele edecektir. İnşallah şehitlerimiz bizlere hakkını helal eder” dedi. Ruhittin Sönmez daha sonra Arif Nihat Asya’nın ‘Bir bayrak rüzgâr bekliyor’ şiirini okuyarak, “Şair şiirde meçhul askere seslenirken ‘Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar, kasideler’ demiş. Maalesef şu anda12 şehit verdiğimiz günde bile nutukların sesi daha çok çıkıyor” diye üzüntüsünü ifade etti.

“BİRLEŞTİRİCİ DİL KULLANILMALI”

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, birlik ve beraberliğe bu kadar muhtaç olduğumuz dönemde iktidar veya muhalefet olsun bütün siyasilerin üslubuna dikkat etmesi, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir dil kullanması gerektiğini vurguladı.

Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Türk Tabipler Birliği seçimlerinde oy kullanım oranının artırılması için bilgisayar ortamında oylamanın yapılabileceğini,  yöneticilerine kızarak TTB ile TBB isimlerinden “Türk” ve “Türkiye” adlarının kaldırılmasının yanlış olduğunu belirtti.

Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Dr. Sakin Öner, eğitimdeki başarısızlıkların sebepleri üzerinde durdu, eğitim sisteminin milli ve siyaset üstü olması gerektiğini belirtti ve “Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yozlaştırmayalım” dedi.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sevil Sargın, Türk dünyası ile yakından ilgilenilmesi ve kültür birliğinin sağlanması gerektiğini örneklerle ifade etti.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi İlim İstişare Kurulu Üyesi Prof. Dr. M. Metin Karaörs, tabelalarda Türkçenin dilbilgisi kurallarına uyulmadığını, yabancı dil kurallarına uyularak Türkçenin yapısının bozulduğunu, bunun  yasal düzenleme ile önlenmesi gerektiğini belirtti.

Anadolu Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı Hicabi Meral ise Türk milletinin şu anda birlik ve beraberlik içinde hareket edip bölünmemesi gerektiğini örneklerle açıkladı.

Mar 14

Eğitimde Başarının Değerlendirilmesi

Cafer GENÇ

 

Milli Eğitim Bakanlığımız, eğitimin kalitesini artırmak ve eğitim politikalarına yön vermek amacıyla “Öğretmen Performans Değerlendirme Sistemi” ile ilgili çalışmaların başlatıldığını açıklamıştır. Bu konuyu, 03. 03. 2018 tarihi köşe yazımda ele almıştım ve yanlış olduğunu belirtmiştim. Sadece eleştirmekle kalmamış, önerilerde de bulunmuştum. Eğitimdeki başarısızlığın sebeplerini öğretmenin başarısızlığında düşünmek doğru değildir. Böyle bir anlayış ve algı yaratılmış olması, perişan durumdaki eğitimimizi ayakta duramayacak hale getirecektir.

Öğretmenlerin performanslarının değerlendirilmesine kesinlikle karşı değilim. Değerlendirmede teşvik, moral ve motivasyon esas alınmalıdır. Aksi bir uygulama, öğretmenin üretmesini sağlamak yerine, kariyerini bitirmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla, eğitim kesintiye uğrayacaktır ve eğitimin kalitesi düşecektir. Başarısız öğretmeni bulmaya yönelik arayış yerine, başarılı öğretmeni öne çıkarmanın, örnek olma ve teşvik için daha isabetli olacağını düşünüyorum.

Nasıl ki, eğitimdeki kalite ve başarı, sistemin uygulanması ve MEB’in icraatları ile ilgili ise, öğrencinin başarısı da öğretmenle ilgilidir. Burada, “öğrenci başarısız olduğuna göre öğretmen başarısızdır” demek haksızlık olur. Öğretmenin başarılı olması için, MEB’in ve eğitim sistemin öğretmene sağladığı imkanları, şartları, hakları ve ortamı sorgulamak gerekir.

Öğretmenlerin başarısının değerlendirilmesi gerekir derken, öğrencilerin başarısının değerlendirilmesini de göz ardı etmemek gerekir. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nin (OKY), “Ölçme ve Değerlendirme” ile ilgili 43 – 60 arası Maddelerinde, öğrenci başarısı sayısal figürlerle ifade edilmektedir. 8, hatta 9 zayıfı olan öğrencilerin not ortalamasıyla geçtiklerine şahit oldum. Sınıf geçmenin çok kolay olduğu, sınıfta kalmanın daha zor olduğu,

bir sistemde, öğrenci başarısının ölçülmesinin ve değerlendirilmesinin ne derece sağlıklı olacağını sizlerin takdirlerinize bırakıyorum. Bizde, yazılı sınavların, performans ve proje puanlarının aritmetik ortalamasına göre bir başarı değerlendirmesi söz konusu iken, dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da yazılı sınavların olmadığını, başarı tespiti için sayısal ölçütlerin bulunmadığını söylemek istiyorum. Bizdeki eğitim sistemi, not konusunu, öğrenci için önemli hale getirmektedir. Not, sadece bir eğitim aracı olup öğrenip – öğrenmeme durumu ile ilgili seviyenin tespitidir. Değerlendirme sistemi, sadece bilgiyi ölçmekle kalmamalı, başarılı olacağı durumları tespit ederek bu alanda yönlendirmelidir. Hayallerini ve becerilerini (yeteneğini) ortaya koymasına imkan ve fırsat vermelidir.

Söz, sınavdan açılmışken, sosyal medyada şöyle bir soru dikkatimi çekmişti. “Bir sütçü, litresini 75 kuruşa aldığı süte, dörtte bir oranında su ilave ederek litresini 85 kuruştan satmaktadır. Buna göre, sütçünün karı yüzde kaçtır?” Durun, hemen hesap yapmayın. Burada, ahlaksızlığın sınav sorusu olduğu bir anlayışta, ahlaklı nesiller yetiştirmenin zorluğunun hesabını yapın. Böyle bir soru ile öğrenci başarısını ölçmek mümkün müdür?

Eğitim sistemi öğrenciyi, öncelikle hayata hazırlamalıdır. Beraberinde ilgi alanına, yeteneğine, kapasitesine, bilgi ve becerisine göre yönlendirerek bir meslek sahibi olmasını amaçlamalıdır. Öğrencinin, bilginin hamalı değil, günlük hayatında yapanı, yaşayanı olması sağlanmalıdır. Öğrenci başarısının tespiti için ezberciliğe, kitabi bilgilere, sınava, not (puan) almaya dayalı bir eğitim sistemi sorun ve sıkıntı yaşatmaktadır. Öğrencilerdeki sınav korkusu, not kaygısı, sınıfta kalma endişesi, aile baskısı ve mezun olunca iş bulamama kaygısı psikolojilerini bozmaktadır ve strese sebep olmaktadır. Bu da, öğrenci başarısını engellemektedir. “Bir kesime göre değil, kişiye göre eğitim sistemi” ile “yaparak öğreten, yaşayarak eğiten” bir eğitim sistemi, öğrencinin başarılı olmasını sağlayacaktır. Matematik’e, Fen’e ilgisi olmayanve bu tür sayısal dersleri sevmeyen bir öğrenciye, ısrarla “öğreneceksin, doktor, mühendis olacaksın” demenin bir anlamı, mantığı yoktur.

Eğitim sistemimizdeki şöyle bir durumu söylemiş olursam, ne demek istediğimi anlatmış olurum diye düşünüyorum. İlkokulların 1. sınıfları, öğrencilerin okula niçin geldikleri anlayışının oluşması için tamamen eğitim ağırlıklı olmalıdır. Sadece, “Hayat Bilgisi” dersi verilmelidir.. Henüz ana kucağının sıcaklığından ve evin sıcak ortamından, buz gibi büyük bir binaya (okula) ve kalabalık bir topluluk içerisine gelmiş olan bir öğrenci, ısrarla, “okuma-yazma” öğrenecek diye zorlanmamalı, daha ilk yılda bıktırılmamalıdır. Ödevini yapamadığı zaman ağlatılmamalıdır. Nefret duygusu ve düşüncesi içerisinde olmamalıdır. Daha ilk adımında bunları yaşayan bir öğrencinin başarılı olmasını düşünmek mantıklı değildir. Oyun, müzik… vs. sosyal etkinliklerle eğiterek, öğreterek eğitime hazırlanması ve okula severek, koşarak gelmesi sağlanmalıdır ki, başarılı olması gerçekleştirilmiş olsun.

“EĞİTİM” konusunda dünya sıralamasında çok gerilerde olmamız, PİSA raporlarının üzücü sonuçları, eğitimde, “köklü” ve “kalıcı” çözüm arayışı içerisinde olmamız gerektiğini göstermektedir. MEB’in, eğitim alanına ilişkin faaliyetlerinin çok yönlü olarak değerlendirildiği 2017 Faaliyet Raporu’nda, eğitimde önceden belirlenen hedeflerle ulaşılan sonuçlar arasında beklentilerin gerisinde kalan bir dengesizlik olduğu görülmektedir. Tahminlerini tutturamamış, hedeflerine ulaşamamış olmanın itirafı ile, eğitim sisteminin içinde bulunduğu içler acısı durum ortaya konulmaktadır. Demek ki, eğitimdeki sorunları ve sıkıntıları çözmeye öz eleştiri yaparak sistemden ve uygulamalarından başlamak gerekiyor. Arkasından öğretmen ve öğrenci başarısı kendiliğinden gelecektir.

SÖZÜN ÖZÜ: Kolay olan bir şeyi (bir iş) herkes yapar, önemli olan zoru başarmaktır. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi ölçme ve değerlendirme aracı ahlak ve vicdandır

Oca 02

Marksizm

Doç Hasan GÜNAYDIN

 

Komünist Ekonomi                                                

Komünizm mülkiyet anlamında “tüm malların ortak mülkiyetine (ortakçılığa)” dayanan

 

  1. Sınıfsız toplum,
  2. Ortak mülkiyet,
  3. Her anlamda eşitlik,
  4. Son aşamada devletin ortadan kalkmasıdır.

 

Marks’ın ve yeni Marksistlerin ileri sürdüğü sınıfsal tasnife göre toplumlar 3 sınıfa ayrılmaktadır:

 

  • Üretim araçlarına sahip olan ve emekçi istihdam eden kapitalistler,
  • Bazı mülkiyet araçlarına sahip olmakla birlikte kendi emeklerini de üretime katan orta sınıf veya küçük burjuvazi,
  • Ücretli emekçiler ya da proleterya.

 

Aslında her sınıfın “Sınıf Bilinci” bulunmaktadır ve çatışmalarında Açık Çıkar ya da Gizli Çıkar etkili olmaktadır. Bu 3 sınıf arasında eşitsizlikler ve çıkar mücadeleleri söz konusudur. İşçi sınıfı (proleterya) ile kapitalistler (burjuvazi) arasında sömürüye dayalı bir ilişki yaşanmaktadır. Toplumsal bölünme ve tabakalaşmanın altında yatan çatışma ekonomik nitelikli olup özel mülkiyete sahiplikle ilişkilidir.

 

Diyalektik Tarihsel Materyalizm ise toplumların (tez-antitez-sentez sonucunda) doğrusal bir biçimde değişip geliştiklerini ileri sürmektedir. Değişim ekonomik sınıflar arasındaki üstünlük mücadelesinden kaynaklanır ve devrimci karakterdedir. Toplumlar, İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Burjuva Toplumu ve Sosyalist Toplum gibi değişik aşamalardan geçeceklerdir. Nihai aşama kaçınılmaz bir biçimde Sosyalizm olacaktır.

 

Marks’ın görüşlerine felsefi ve sosyolojik bağlamda pek çok eleştiri getirilmiştir. Örneğin;

 

  • Bu yaklaşım Hindistan’daki kast sistemini, Asya Tipi Üretim Tarzını ve İslam ülkelerindeki sınıfsallaşmayı doğru ve gerçekçi bir biçimde açıklayamamaktadır.
  • Toplumsal değişimin altında sınıfsal mücadeleden başka pek çok farklı faktör de yer almakta ve yatmaktadır.
  • Özel girişimciliğin olmaması insanın doğasına (fıtratına) uygun değildir. Üstelik özel sektörün olmaması gelişimi engelleyici bir etki yaratacaktır.
  • Toplumsal gelişim daima ileriye doğru ve mutlak gelişmeci değildir, yani bazen geriye doğru değişim de olabilmektedir.

 

Marksizmin uygulaması olan Stalinizm; büyük bir kamulaştırma faaliyeti ve hızlı sanayileşme hamlesiyle pek çok kişi tarafından ütopya olarak görülen komünizmin gerçekleştirilebileceğini savunuyordu. Ancak Stalin tarihe bu fikirleriyle değil kurduğu baskıcı rejim, öldürdüğü insanlar, sürgüne gönderdiği milyonlar ve yaptığı zulümlerle geçti.

 

Komünizme ulaşmanın aşamalarından biri olarak kabul edilen Sosyalizm ise; sosyal ve siyasal eşitlik ilkesinden hareketle, iktidarın ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edilmesini savunan iktisadi ve siyasi bir sistemdir. Marx’a göre sosyalizm kapitalizmin yerini alacak ve sonra kendiliğinden komünizme dönüşecektir. Sosyalizm;

 

  1. Azınlık yararına ve çoğunluk zararına işlediği için serbest piyasanın kamulaştırmalarla önlenmesi,
  2. Ekonominin geniş halk kitleleri tarafından idare edilmesi, ve,
  3. Özel mülkiyetin sahip olduğu büyük şirketlerin ekonomi içinde bulunmaması gerektiğini savunur.

 

80 yıl süren komünizm yolculuğu sonunda görüldü ki;

 

  1. Devlet memurları arasında rüşvet ve rantiyecilik artmıştır,
  2. Ahlaki yozlaşma toplumun her kesimine hakim olmuştur,
  3. Ekonominin gücü zayıflamış, üretim azalmış ve teknolojik yarışta geri kalınmıştır,
  4. Kaynakların önemli bir kısmı silahlanmaya ayrılmıştır,
  5. İnsan hakları ihlalleri had safhaya çıkmıştır,
  6. Silahlı gerilla mücadeleleriyle başka ülkelerin iç işlerine müdahale edilmiş, rejimleri değiştirilmeye çalışılmıştır,
  7. Sözde sömürü karşıtlığına rağmen Orta Asya’nın yer altı ve yer üstü kaynakları alabildiğince sömürülmüştür.

 

Maoculuk

 

Maoizmi Marksizm ve Leninizm’den ayıran özelliklerden bazıları şunlardır:

 

  • Kalkınmada sanayiinin yanı sıra tarımın ön plana çıkartılması,
  • Mücadelede kitlelerin gücüne daha fazla önem verilmesi (halka dayalı halkçı mücadele, halk savaşı),
  • Asya’nın Avrupa’dan farklı olan mülkiyet ve üretim yapısı,
  • Kültür devrimi,
  • Üç Dünya Kuramı (ABD’nin yürüttüğü kapitalist emperyalizm, SSCB’nin yürüttüğü sosyal emperyalizm ve her ikisi dışında kalan -Çin’in de içinde bulunduğu- ezilen ülkeler).

 

Ancak; Maoculara şu soruyu sormak gerekir: Doğu Türkistan’da zulüm ve asimilasyon politikaları uygulayan, hatta kasıtlı olarak nükleer denemeler gerçekleştiren Çin gerçekten ezilen bir ülke midir?

 

Ekonomide Değer Belirleyici Kuvvetler

 

Bilindiği üzere Karl Marx; kapitalist ekonomilerdeki değer belirleyici kuvvetleri incelemiş ve 2 değer biçimi ileri sürmüştür: Kullanım değeri ve mübadele değeri. O’na göre kullanım değeri yoksa mübadele değeri de olamaz. Kullanım değeri mal sahibinin yararlanma derecesini gösterir. Mübadele değeri ise bir malın hangi malla hangi oranda mübadele edildiğinin ifadesidir. Doğal değer (gerçek değer) bir malın uzun dönemli ortalama değeridir ki piyasadaki arz ve talep kuvvetlerinin etkisiyle çoğu zaman piyasa değerine uymaz.

 

Yukarıda söz ettiğimiz Marksist ekonomi yaklaşımı yüzeysel ve eksiktir. Zira, başta komünist rejimin uygulama gayretleri olmak üzere, dünyanın yaşadığı deneyimler bize değer belirleyici kuvvetleri başka bir perspektiften ele almamız gerektiğini göstermektedir:

 

  1. Kural Koyucular,
  2. Kurala Uyucular.

 

Kural koyucular nispeten azınlıktaki hakim ve örgütlü güçtür. İster kapitalist ister sosyalist olsun tüm sistemlerde mevcuttur. Kurala uyucular ise, her iki sistemde de yer alan, ekonomik gücü, yetkileri ve/veya bilgi seviyesi düşük, ekonomiye ilişkin asimetrik bilgi sahibi halk çoğunluğudur.

 

Kurala uyucular açısından Marx’ın ifade ettiği değer belirleyiciler geçerlidir. Yani kullanım değeri ve mübadele değeri. Ancak bunlara bir de yatırım yada spekülatif amaçlı SAKLAMA DEĞERİ’ni ilave etmemiz gerekir.

 

Kural koyucular açısından ise değer belirleyici 3 fonksiyon söz konusudur:

 

  1. Kar maksimizasyonu,
  2. Satışların fiyat esnekliği, ve,
  3. Sistemin yönetilebilirlik (kontrol altında tutulabilirlik) sınırı.

 

Kar maksimizasyonu yatırımlar için sermaye birikimi, iktisadi büyüme vb. sebeplerle gerekli görülecek, satışların fiyat esnekliği tüketimi ve buna bağlı olarak üretimi arttırma açısından ele alınacak, sistemin kontrol altında tutulabilirliği ise toplumsal tepkiler, kargaşa ve sistemin çöküşü açısından önemsenecektir.

 

Sonuçta, yukarıda zikredilen kuvvetlerin etkileşimiyle piyasa değeri oluşacaktır.

 

Şekil – 6. Değer Belirleyiciler.

 

 

 

 

 

Karl Marks Kapital adlı kitabında 3 iktisadi kuram ileri sürmüştür:

 

  • Değer Kuramı (Değer – Emek Kuramı): Malın değeri o malın üretimine katılan emek miktarıyla özdeştir. Her ne kadar malın değerinin arz ve talep miktarına göre değiştiğini kabul etse de, bir hata yapar ve kuramını her zaman normal bir talep varmış gibi kurgular. Malın değeri ile o malın üretiminde kullanılan emek arasında bir oran belirler. Yani emek miktarı malın değerini ölçmek için gerekli tek unsurdur.

 

  • Ücret Kuramı: Aynen malın değerinin ölçülebilmesi gibi emeğin değeri de ölçülebilir. Ücretli çalışan emeğini kapitaliste satar. Kapitalist te bu emek gücüne bir ücret öder. Ödenen ücret emek miktarının karşılığıdır. Ancak bu ödeme yapılırken toplumsal mübadele anlayışı değil biyolojik mübadele anlayışı hakim olmalıdır. İşçinin alacağı ücret hem kendisinin hem de ailesinin ihtiyaç duyduğu malların miktarına karşılık gelmelidir.

 

  • Artı Değer Kuramı: İşçinin çalışma süresi aldığı ücret karşılığından daha fazladır. Yani işçi ücretin karşılığı olan gerçek süreden daha fazla çalışmakta ve emeğinin karşılığını alamamaktadır. Zamanının yarısında kendisi için diğer yarısında ise kapitalist için çalışmaktadır. Fazladan çalışma ve emek karşılığında üretilen bu fark (Artı Değer) işverene kar olarak gitmektedir.

 

Karl Marks’a göre kapitalizmin özü kar arayışıdır. Marks iki değişim türünden bahseder:

 

  • Para Kullanılarak veya Kullanılmayarak Mal (Meta) Değişimi: Bu tür mübadele fazladan paraya (surplus) veya kara yol açmaz. Şöyle şematize edebiliriz:

 

MAL        <–>          MAL

 

  • Maldan Geçen Para Değişimi: Bu değişim mükemmel ve gizemli bir kapitalist değişimdir. Zira başlangıçtan daha fazlaya sahip olma imkanı tanır. Yaratılan Artı Değer kapitaliste kar olarak gider. Şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA      ->        MAL              -> PARA

 

Ancak Marks üçüncü bir değişimi ele almamıştır ve görüşleri bu yönüyle eksiktir: PARA DEĞİŞİMİ YANİ PARA SPEKÜLASYONU. Günümüzde global sermayenin özellikle az gelişmiş ekonomilere para ile girip yine para üzerinden kar elde ettiğini söylemeye bile gerek yoktur. Bunu da şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA (Örneğin Dolar)         ->     PARA (Örneğin Türk Lirası)       ->      PARA (Örneğin Dolar)

 

 

 

 

 

 

 

Şub 20

Değişiklik Yaşama Sevincini Artırır

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

İnsan yeni olanı aramak üzere programlanmıştır. Bu sebeple zengin duygular yaşayabilmemiz için, yeniliklere açık olmamız gerekir.
Değişiklik mutluluğun kapısını açar. Tavuk döner yiyen kimse, tekrar tavuk yemektense kuru fasulyeden daha fazla zevk alır.
Goethe’nin ifadesiyle. “ Hiçbir şey üst üste gelen güzel günlerden kötü olamaz.” Çünkü hedonik adaptasyon aynı şeyden sürekli zevk almamızı önler. Ruhumuz yenilik ister.
Farklı gruplarla bir faaliyete katılmak, farklı bir şeyler yapmak, aynı grupla faaliyet yapmaktan daha iyidir.
Bir sürpriz, yaşayabileceğimiz en coşkulu haz duygularından biridir.
Diğer yandan yeni olana karşı korku duyarız. Gerçi bu korkular da geçer. İnsanlar, iyi deneyimin çekiciliğindense bir rahatsızlık tehlikesine karşı daha duyarlı olurlar. Tehlike olmasa da eski programlar işlemeye devam eder. Bu korkular da kısa sürer.
Her gelen belediye otobüsünün yeni yolcularla gelmesi gibi, her değişiklik de yeni duygularla gelir.
Yaşadığımız heyecan, farklı ruh halleri getirir ve konuşmalarımıza malzeme sağlar. Her deneyim, kazanılan her bilgi, yeni keşiflerin kapısını açar. Bu yolla kişinin yaşadıgı keyif yerini başka bir keyfe bırakır.
Bu yenilikler ve değişiklikler kişiyi ömür boyu süren mutluluk yolculuğuna çıkarır.

Mar 05

Durum Değerlendirmesi

A. Kemal GÜL

Ülkemizin de içten ve dıştan değişik adlar alında örgütlenmiş hainlerin tehditleriyle muhatap olduğu yaşadığımız sıcak günlerin perde arkasında kendini dünyanın süper gücü gören müttefikimiz(!) Amerika’yı, dost gördüğümüz(!) bazı Avrupa ülkelerini sıralayabiliriz maalesef…

Evet, Dünyanın süper gücü Amerika… İngiliz geleneğinden gelen alışkanlığıyla güçsüz ülkelerin doğal kaynaklarıyla beslenen emperyalist ülke Amerika… Orta Doğu ülkelerinin üzerinde yaşadığı petrolleriyle beslenerek kendi ülkesini imar eden sömürgeci Amerika… Evangelish Bush Başkalığında petrol ülkesi Irak Devletine demokrasi getireceğim vadiyle milyonlarca Iraklının ölümüne sebep olan katil Amerika… Büyük Orta Doğu Projesi(BODP) kapsamında müttefik sıfatıyla Türkiye’yi de kullanarak Suriye’deki işbirlikçilerle birlikte iç savaş çıkartıp milyonlarca Suriye halkını yerinden yurdundan edip komşu ülkelere göç ettiren, binlerce Suriyelinin öldürülmesine sebep olan, Türkiye’ye milyonlarca lira külfete mal olmasına sebep olan gözü doymaz bir ülke Amerika. Diğer adıyla ABD…

Son marifeti bilindiği gibi, üç semavi dinin merkezi sayılan Kudüs’ün İsrail Devletinin başkenti olmasıyla alakalı bu ülkenin emlakçılar kıralı yeni başkan Trump’ın tek taraflı aldığı kararı Birleşmiş Milletler’ in (BM) ret etmesinin en önemli yaptırım gücü ‘’güvenilmeyen. Uluslar arası arenada itibar kaybeden’’ bir Amerika’’’… Birleşmiş Milletlerin bu kararıyla, Amerika’yı yalnız bırakan başkanına hattını ve hukukunu da bildirmiş oldu.

Öyle hassas bir süreç yaşanıyor ki bu İslam Coğrafyasında, bölgenin iki güçlü devleti Türkiye ve İran başta olmak üzere bölge ülkelerinin liderleri BM nezdinde dengeleri oluşturacak barışı güçlendirecek hamlelerde bulunmalarına şiddetle ihtiyaç görülmektedir. Gelişmeler gösteriyor ki, ABD’nin kendi çıkarları açısından bölgede PKK ve diğer terör örgütlerinden teşekkül edecek, müttefiki İsrail’in güvenliğini sağlayacak güçlü silahlarla donatılı bölgenin hainlerinden oluşan bir devlet kurmayı hedeflediği aşikârdır. Bu durum Türkiye’ye karşı güneyden cephe açma hamlesidir aynı zamanda.. Çünkü Türkiye kendi güvenliği açısından ABD nin bu hamlesine karşı önlemleri almak zorundadır.

Batıdan ülkemize cephe açabilecek komşumuz Yunan’ın (!) Ege Adalarını işgâli ve onlarca adanın silahlandırılmasının bu projenin bir parçası olduğu şüphesiz güvenlik güçlerimizin odağındadır. Savaş kapıda. Irak’ın ve Suriye’nin haline bakın. Başta Türkiye olmak üzere bölgesinde ülkeleri güven adına rahatlatacak barışı sağlama, bölge ülkelerinin liderleri bir araya gelerek bölgenin güvenliğini sağlayacak enstrümanları BM nezdinde harekete geçirmeleri iktidarların ana gündemlerini teşkil ediyor olmalı. Dünyayı kana bulayan iki dünya savaşının rekabet ve ekonomik krizden kaynaklandığını bilelim.

Zira Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ABD’nin tek taraflı karar alması, İşleri Arap saçına çevirdi… Bugünlerde dış politika ve Ortadoğu gündemi bildiğiniz çok bilinmeyenli denkleme dönüştü. Ne var ki Türkiye bölgede etkin ancak oyun kurucu olabilmesi için tüm ülkelerle iletişim kanallarımızın açık olması iktidarın ana gündemidir sanırım. Basından ve yayından izlenen bu süreçlerde yorum yapmanın yanıltıcı olabileceği doğaldır. Üretilen politikalarla bazen doğru bildiklerimiz yanlış, yanlış yorumladıklarımız doğru olabiliyor.

Yaşadığımız coğrafyamızda özet tablo bu iken, bugünlerde dostluk mesajlarıyla yakından tanıdığımız Orta Doğu Coğrafyasının davetli aktörlerinden Rusya Devlet Başkanı Viladimir Vladimiroviç Putin ki, biz ona kısaca Putin diyoruz, fıkra anlatmayı seven bir siyasetçi olduğu söylenir… Fıkralarını da genelde basın önünde anlatıyormuş…

Putin, bir basın toplantısında Rus ekonomisinin kötü gidişatıyla ilgili “geçen yıl ekonominin düzelmesi için 2 yıl süre vermiştiniz, görüşleriniz değişti mi?” sorusuna fıkrayla karşılık vermiş.
Fıkra şöyle;
“İki kişi karşılaşıyor.
Birisi, diğerine soruyor, nasılsın?
Diğeri cevap veriyor, çizgili siyah ve beyaz gibi.
Aylar geçiyor.
Peki, şimdi hangisi?
Cevap siyah!
Aradan yarım sene geçiyor ikisi tekrar karşılaşıyor.
Biri, diğerine soruyor, bu sefer nasılsın siyah mı beyaz mı?
Cevap siyah.
O zaman da siyahtı?
Hayır, şimdi anlıyorum ki o zaman beyazmış.”
***
Putin’in bu fıkrasından kim nasıl bir çıkarım yapar veya aslında bu bir “fıkra mı” yoksa “kıssa mı” bilinmez ama, aynı durumun ülke içinde geçerli olduğu kesin… Ülke adına, yaşam adına, “hukuk adına” bugün doğru görünenler, savunulanların bir süre sonra yanlış olduğunu görebiliriz… Bu sınav dünyasında hata ve yanlış elbet olur! Esas olan kastın olmaması… Esas olan yanlıştan erken dönmek… Esas olan yanlış yolda gideni uyarmak… Esas olan hatayı kabul edip çıkarımlar elde etmek…

Ha! Edemiyorsanız kendinizce gücün hangi tarafında olduğunuza bakın! Gerçi herkes kendince gücün “Aydınlık Taraf”ında… Aslında tarafımızın aydınlık mı, karanlık mı olduğuna gelecek, belki de tarih karar verecek…

Ve bütün bu çözüm bekleyen sorunların yegâne çözümü liyakatli ellerde ‘’adalet’’ kavramının layıkıyla işleyişinden geçecektir.

Sonuç itibarıyla bilinmelidir ki Adaletsizlik toplumların bünyesinde tamir edilemez yaralar açar.  Adaletin önemiyle alakalı bir örnekle yazımızı tamamlayalım:

Bir ülkede bir vatandaş ölürse kilisenin çanı iki kere, ölen bir asilzade ise çan üç kere, ülkenin kralı ölürse dört kere çalınırmış. Günün birinde hak kapısı bilinen mahkemede bir vatandaş haksız yere mahkûm edilmiş. Kilisenin çanı tam beş defa çalmış. Meraka düşen ahali kiliseye koşmuş, papaza “Kraldan daha önemli biri var mı ki, o kişi ölünce çanı beş defa çaldın?” diye sormuşlar. Papazın cevabı ise: “Evet, Kraldan daha önemli bir şey var! Bu gün adalet öldü.”
***

Milli Görüş lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan, şu ifadelerle birlikte uyarılarda bulunmuştu:

“Şimdi bakınız, dış mihraklar Afganistan, Irak, Suriye ve İran’daki bütün planlarını adım adım uygulamaya koyarken asıl hedef hakkındaki hazırlıklarını da ihmal etmemekte… Asıl hedef nedir? Türkiye’dir! Türkiye’nin parçalanması, yumuşak lokma yapılması ve Arz-ı Mevud’un bir parçası olması dolayısıyla da İsrail’e katılması hususundaki planlar harıl harıl yürütülmektedir.”

 

Şub 27

14 Şeker Fabrikası Satılmamalı

Dr. Sakin ÖNER

Merhum Turgut ÖZAL’ın Başbakan olduğu 1980’li yıllardan beri hükümetler, “serbest piyasa ekonomi gereği özelleştirme” diyerek Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’e kadar yapılan bütün fabrikaları, barajları, rafinerileri, elektrik santrallerini, telekomünikasyonunu, bankaları, iktisadi devlet teşekküllerini, kupon hazine arazilerini özel sektöre satıyor. Böyle giderse gelecek kuşaklara satılacak hiçbir maddi varlığımız kalmayacak.

Sıra şimdi de şeker fabrikalarına geldi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) Resmi Gazete’de devletin elinde bulunan 14 şeker fabrikasının 2018 yılı Nisan ayı içinde ihaleyle satılacağını açıkladı.  Bu fabrikalar; Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat Şeker Fabrikalarıdır.

Şeker, tuz, ekmek ve yağ gibi temel tüketim maddelerindendir. Eğer bu 14 şeker fabrikası özelleştirilirse, hem ülkemizin şeker pancarı üretimi, hem bu fabrikalarda çalışan personel, hem de şeker fiyatları olumsuz anlamda etkilenecektir. Bunun için bu kararın yeniden gözden geçirilerek bu satıştan vazgeçilmesi ülkemiz yararına olacaktır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar