Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 29

Sanayileşmenin Sosyo-Ekolojik Tesirleri

Dr. Şahin CEYLANLI

Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, toplumların ve insanların hayatını çok yönlü olarak etkilemiştir. Makineleşmeyle birlikte başlayan hızlı değişme ve gelişmeler, sanayi toplumu insanlarını sosyal değerlerden koparmış ve uzaklaştırmıştır. Bu duruma; sosyologların tabiriyle anomi adı verilmektedir. İnsanlar hem kendine ve hem de kendi toplumuna karşı yabancılaşmış ve böylece sosyal çözülme ortaya çıkmıştır.

Nüfusun hızla artması sonucu, sanayi gelişmiş ve bunun sonucunda da çevre kirlenmiş ve zarar görmüştür. Fabrika bacalarına, otomobillere ve diğer araçlara filitre takılmaması hava kirliliğine yol açmıştır. Çevre sorunları, zamanımızın en büyük problemlerinden birini oluşturmaktadır.Teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz bir şekilde kullanılması,şehirlerdeki büyük nüfus yığılmaları,çevre sorunlarına yol açmıştır. Düzensiz ve plansız olarak yapılan çarpık yapılar çevre kirlenmesini meydana getirmiştir. Düzensiz büyüyen şehirlerde, yetersiz alt yapılar, tahrip olmuş çevrenin başka bir yönünü ortaya koymaktadır.

İleri sanayi toplumlarında, insanın işsiz ve yalnız kalmasından daha önemli bir unsur, insanın amaçsız ve ne yaptığını bilmez olması durumudur. İnsanın bu hale gelmesinde, sosyal uyuşmalıklar ve psikolojik faktörler ön plana çıkmaktadır. Daha az yorularak, daha fazla üretim elde etmek insanları mutlu etmemiştir. Teknoloji araçtan çok amaca yönelmiş. Makineyi yapan ve onu geliştiren insan, kendi buluş ve icatlarının hakimi mi, yoksa esiri mi olmuştur? Bütün bu sebepler göz önüne alındığında, Batı’da ilim ve teknikteki hızlı gelişme ve değişmeler, insanın mutluluğunu sağlayamamıştır. Çünkü bu gelişmeler, insani ölçülerden uzaklaşılmasını, insan hayatının bir kobay gibi değerlendirilmesini, insana değer verilmemesini ortaya çıkarmıştır.Teknolojik ilerlemeler uğruna, manevi değerlerden süratle uzaklaşılmış ve Batı içine düştüğü bu krizi kendi hazırlamıştır.Türkiye aynı hataları yapmamalı ve Batı’nın içine düştüğü bu durumdan ders almalıdır.

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus; teknolojinin üretilirken veya başka bir ülkeden alınırken, toplumun bünyesinde açabileceği zararın ortaya konması gerekmektedir. Sanayi toplumlarında görülen yabancılaşmanın tesirlerini ortadan kaldırabilmek için manevi yönden güçlenmek gerekmektedir.

Hızlı sanayileşmeyle birlikte şehir sorunları yoğunlaşmış ve buda ülke ekonomilerine önemli maliyetler yüklemiştir. Günümüzde konut için yapılan yatırımlar, yekun olarak genel yatırım içinde yüksek bir nisbete ulaşmasına rağmen, halen istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla, konut problemlerinin daha uzun yıllar devam edeceği görülmektedir.

Şehirleşmeyle birlikte ulaşım problemi ortaya çıkmış, gerek şehir içi ve gerekse şehirlerarası ulaşımda toplu taşımacılığa gidilmesi durumunda ulaşım probleminin asgariye  ineceğini söyleyebiliriz.

Sosyo-ekolojik dengenin bozulmasına, geri kalmış ve eskimiş teknolojilerin kullanılması sebep olmaktadır. İnsan mantığına yatkın, güvenilir, sağlıklı, temiz ve cana yatkın buluş ve icatlar, insanlık adına yapılan yeni çalışmalar, ülkelerin kamuoyları tarafından da mutlaka desteklenecektir.Yeter ki bu çalışmalar, insanların mutluluğu ve refahı için yapılmış olsun.

Şub 27

Hocalı Katliamının 26. Yılında 613 Şehit Soydaşımızı Rahmetle Anıyoruz

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL*

Hocalı katliamının üzerinden 26 yıl geçti. 25/26 Şubat 1992 gecesi Ermenistan militanları Dağlık Karabağ’da, Hocalı kasabasında Ermeni kuvvetlerinin saldırılarından kaçarak Akdam’a sığınmak isteyen Türk aileleri ormanlık alanda kıstırarak katletti. Bilinen şehitlerimizin sayısı 613. Bu şehitlerin 16’sı kadın, 63’ü çocuk. Bunların çoğu işkenceyle edilmiştir. Ermeniler Azerbaycan Türklerine saldırırken Ruslardan destek görmüşlerdir. Hocalı kasabasına giren Ermenilere 336. Sovyet Mekanize Alayı yardım etmiştir.

Hocalı şehitlerini aramızdan ayrılışlarının 26. yılında rahmet ve saygı ile anıyoruz. Dünyanın neresinde Türk varsa; 26 yıl önce gerçekleşen ve 613 soydaşımızı kaybettiğimiz bu insanlık dışı cinayetleri ve katliamı çevresine tanıtma görevi vardır. Kana susamış Ermeni militanlarının bu alçakça ve insanlık dışı soykırımını sadece telin etmekle, salon toplantılarıyla yetinmekle şehitlerimize görevimizi yapmış sayılamayız. Çevremizdeki ve yurtdışındaki yayın organlarında, görüntülü ve yazılı basında sivil halka yönelmiş bu katliamı açık ve öz bir şekilde, aşırı ayrıntıya girmeden, ısrarla ve bıkmadan ele almalıyız.

Yaşayanlar şehitlerine lâyık olabilirlerse yaşamanın bir anlamı olabilir; yoksa hayat boş geçmiş sayılır.

 

*

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Mar 21

Bu, öyle bir zafer ki! (Sırrı çözülemeyen destan)

Cafer GENÇ

 İnsanların hayatında doğum, evlenme, ölüm vs. gibi unutulmayan günler vardır.

Ötüken’den yola çıkan atalarımız, 1071 Malazgirt Zaferi ile bu topraklara ayak basmışlar, Anadolu’yu yurt edinmişler, üç kıtaya hükmetmişler, tarihin akışı içerisinde, ölüm-kalım (var olma) mücadelesi vermek zorunda kalmışlardır. İşte, 18 Mart 1915, Türk milletinin hayatında dönüm noktası olan unutulmayan bir tarihtir. Çanakkale, bu toprakların gerçek sahipleri olduğumuzun tapusunu düşmana gösterdiğimiz ve “DUR!” diye haykırdığımız yerdir. Milletimizin yeniden var olduğunu, yaşadığını dünyaya ispat ettiği “Doğum Günü”dür. Bu zafer, itilaf devletlerinin, nasıl kaybettiklerini anlayamadıkları, akıl erdiremedikleri, mucizenin sırrını çözemedikleri, bizim de anlatmakla bitiremediğimiz bir destandır. Bu savaş; vatan ve millet aşkıyla, hürriyet sevdasıyla haklının – haksıza, azın – çoğa, imanın – imkâna karşı galibiyetini sağlayan müstesna bir zaferdir.

Bu, öyle bir zafer ki; “Vatan namustur, ben ezelden beri hür yaşadım” diyen, 7’den 70’e bütün milletin kurtuluşuna inandığı bir azmin ve kararlılığın DESTANIDIR.

Bu, öyle bir zafer ki; “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyen Başkomutan Atatürk’ün emri ile önündekilerin öldüğünü gören, kendisinin de az sonra şehit olacağını bilen ve bile bile ölüme giden Mehmetçiklerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; şanlı, şerefli Türk bayrağı yere düşmesin diye, önde vurulanın arkadan gelene bayrağı vermek için ölüme direnerek efsaneleşen ve birbirlerinin kucağında yatarak şehit yığını içerisinden dalgalanan bayrağa ve sonsuz gökyüzüne gülümseyerek bakarak ebedileşen şehitlerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; cephede açlıktan midelerinin sancısını dindirmek için, ayaklarındaki kurumuş deri çarığı, küçük parçalar halinde kesip yakınındaki birikmiş kirli suda ıslatarak yiyen çaresiz çırpınışların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; yağmurlu, soğuk havada kucağındaki bebeğini değil de, “şimdi buna ihtiyacımız var” diye sırtında taşıdığı mermiye başörtüsünü saran anaların, Elif’in Kağnısı’yla çamurda cepheye mermi taşıdığı bacıların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; savaş için askere düzenlenen yardım kampanyasında, yardım için izdihamın olduğu bir ortamda, lastikçi Ahmet efendinin bütün mal varlığı olan 1000 kuruşu, çerezci Mehmet efendinin, o günkü kazancı olan 10 kuruşu verirken, babasını kaybeden küçük Hasan’ın, kendisine nafaka kalan 500 kuruşu geleceğini, aç kalacağını düşünmeden verdiği bir ruhun ve rızkın destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; bir metrekareye ortalama 6000 merminin düştüğü, mermilerin havada isabet aldığı, kanların ırmak gibi aktığı şiddetli bir savaş ortamında, yaralanmış düşman askerini, ayaklar altında ezilmesin diye kucaklayarak bu izdihamdan kurtarmaya çalışan bir asil yüreğin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; 10 kişinin zor kaldıracağı 250 kg.’dan ağır mermiyi. “Ya Allah!” diyerek iman gücüyle, ilahi kuvvetle sırtlayan Seyit Onbaşıların, taburu ile düşmana tek başına karşı koyan Yahya Çavuşların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; savaş sonrası denetleme yapılan meydanda, yaralı Türk Askeri, elinde annesinin resmi olan Fransız askerine, “Onun bir bekleyeni var” diye gömleğini yırtarak Fransız askerinin yarasını sardığı, göğsündeki kendi yarasına ot tıkayarak can çekiştiği ve bir müddet sonra her ikisinin de öldüğü, bu insanlık sembolü, asil duygunun sahibi adsız kahramanların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; göğüs göğüse çarpışmaların olduğu, birbirlerine yiyecek, içecek, sigara ikram edecek kadar 8-10 metre mesafedeki cephelerde, ateşkes sırasında, dinlenme molasında sazıyla söylediği yanık türküyü dinleyen Türk ve düşman askerlerinin ertesi gün bu sesi duyamamanın üzüntüsünü yaşadıkları hazin durumun destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; çok önemli stratejik bir bölgenin düşmanın ele geçirmekte olduğu haberi üzerine, burayı ancak, Fevzi Çakmak’ın savunabileceği söylenir. Görevlendirilen Fevzi Çakmak’ın da askerleri için, sıcak bir tas çorba ve iki saatlik uyku istemesi şartına karşılık, bir tas sıcak çorbanın belki mümkün olabileceğinin ancak, iki saatlik uyku için zamanın olmadığının söylendiği aç ve uykusuz askerlerin kazandığı zor şartların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; oğlunu cepheye gönderen Edremitli Hasan Efendiye, “karakola gel” diye haber gelir. Adam evine uğrar, karısına, “beni karakola çağırdılar, oğlumdan bir haber var herhalde, sen kuru fasulyeyi ocağa koy, ben hazır olana kadar gelirim” demesi ile karakolda kendisinin de hemen cepheye gitmesi gerektiğini söylerler. Hasan Efendi, eve uğrayıp haber vermek ister. Karakoldan, o kadar zamanın olmadığını söylerler, “biz haber veririz” derler. Daha sonra karakoldan Edremitli Hasan Efendi’nin cepheye gönderildiği haberini verirler. O günden bu güne, torunları, evde her akşam kuru fasulye pişirildiğini, gelecekmiş gibi tabağının sofraya konulduğunu söylemektedirler. Çanakkale, cepheye giden baba ve oğullarının geri dönmedikleri, dönecekleri günün beklendiği bir destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; cephede annesine özem ve sevgi dolu ifadelerle mektup yazan subayın, mektubun sonunda, komşusuna borçlarını ödemelerini tembih eden ve dört saat sonra şehit düşen bir ruhun temsilcisi olan namuslu ve dürüst insanların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; cephede yanındaki arkadaşına tüfeğinin tetiğine bastığı halde çalışmadığını söyleyen askerin, tüfeğine bakmasını istemesi üzerine yanındaki arkadaşının tüfeğinde bir şey yok, senin tetiğe bastığın parmağın kopmuş dediği acıları anlamayan cesur yüreklerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; Kırşehirli Mehmet Çavuş’un, araştırmacılar tarafından tespit edilen yaşadığı bir olay, günümüze kadar şöyle anlatılmaktadır. “Havaların sıcak olduğu bir yaz günü Cesarettepe’deyiz. Düşman bombardımanı var, zor durumdayız ve susuzluktan kıvranıyoruz, kırılıyoruz. Korku Deresi’nde bulunan çamuru eşeleyip susuzluğumuzu gidermek istedik. Bunu gören düşman buraya bomba yağdırdı. Allah’ın bir hikmeti, bombalardan birisi bizim su aradığımız o çamurun içine saplandı. O anda oradan gürül gürül su çıkmaya başladı. Kana kana içtik. Susuzluğumuzu giderdik, kendimize geldik. Allah’ın bizimle olduğuna ve bize yardım ettiğine inandık.” denilen iman dolu göğüslerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; doktor, sağlık çadırına gelen yaralı askerleri muayene etmektedir. Durumu iyi olanları muayene edip tekrar cepheye göndermektedir. Durumu ağır olanlarla, ümit kesilenlerle ilgilenecek zaman yoktur. Yaralı gelen askerlerden birisi doktora “baba” diye güçlükle seslenir. Doktor, evladının ağır yaralı olduğu görür, çaresiz sıradaki yaralının gelmesini ister. Bu, canını, cananını düşünmeyen, “önce vatan” diyen babaların ve evlatların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; o yıl mezun vermeyen okulların cepheye giden öğrencilerinin olduğu, “vatan için kurban olsun” diye kına yakılan kuzuların bulunduğu, taşlı Tokat yollarında, gözü yaşlı anaların 15’li yavrularını askere yolladığı duygu dolu gönüllerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; Bu zaferi kazanan ruhun, bu topraklarda bizimle savaşıp ölen yabancı düşman askerlerine bile, “bizim toprağımızda, bağrımızda yatıyorlar, onlar bizim evlatlarımızdır” diyen Atatürk’ün ve bütün dünyaya insanlık dersi veren, pek çok mazlum milletlerin kurtuluşuna vesile olan, düşmanın bile övgü dolu sözlerine, takdirlerine muhatap olan asil milletimizin milli ve manevi değerlerine bağlılığını gösterdiği onur ve gurur destanıdır.

Ve daha yüzlerce olay…(NOT: Yukarıdaki olaylar, seminer verdiğim notlarımdan kısaca alınmıştır. Çanakkale olaylarını anlattığım kitabım yayına hazırlanmaktadır.)

Başta, Gazi Başkomutan M. K. Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmet, minnet, saygı ve sevgi ile anıyorum. Ruhları şad olsun, kabirleri nurla dolsun.

SÖZÜN ÖZÜ: Milli ve manevi değerlerimiz, yeni nesillere ulaştırmak istediğimiz, heyecanı canlı yaşamalarını dilediğimiz milli şuur verdiğimiz köprülerimizdir. Onur ve gururunu yaşadığımız değerlerin kıymetini bilmeliyiz. Tarihimizi ve coğrafyamızı değiştirmek isteyenlere karşı, uyuyan destanımızı uyandırmalıyı

Mar 21

Türkiye Nereye Gidiyor?

Emrah BEKÇİ

            Türkiye küreselleşme cenderesi içerisinde kimlik arayışına sürüklenmiş, mazisinde yer alan ve sesi çıkmayan metfunları günah keçisi ilan ederek, yeni kimliğini oluşturmaya çalışan bir ülke yürüyüşünde ilerliyor…

Ülkemizde ‘Siyasal İslam’ öyle bir hale gelmiş durumdaki, ‘Tarikat ve Cemaatlere’ uğramayan; hatta Cuma namazında imam yoklamasına katılmayanların hor görüldüğü bir ülke haline giriyor.

15 Temmuz öncesi cemaatlerin ve bu cemaatlerden, 15 Temmuz sonrası ‘FETÖ’ olarak afişe edilen bölücü örgüt ve taraftarlarının ülkemize verdiği zarar apaçık ortada iken. ‘’Asansörde birbirini tanımayan kadın erkek yan yana olamaz’’ diyen insanlara destek olan, bu yobaz tayfayı destekleyen ve yağcılık tarzında makaleler yayınlayan başta ‘Yeni Akit’ gibi ‘Atatürk ve Türk Milleti Düşmanı’ gazetelerin Ankara temsilcileri; Sayın Başbakan ile birlikte ‘Belerus…’ gezisine kol kola gide biliyor. Hatta tüyü bitmemiş yetimin hakkı ile alınan uçakta yan yana pozlar verile biliyor. Bu hal ‘halen bazı yaşananlardan ders alınmadığının net resmidir’.

Türkiye yakın mazinin hazin ve bir o kadar kötü hafızasını halen taze bir şekilde belleğinde barındırmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin ‘Kavm-i Necib’ dediği, Şerif Hüseyin ve deve çobanı beyaz entarililer ile günümüz neslinden gelen; İngiliz Kraliyetine zevcelik eden ‘Kavm-i Arap, Kavm-i Bedevi, Kavm-i Bilmem ne bela…’’ hainlerin kültürlerini, lisanlarını, yazılarını, örf ve adetlerini ‘Kut’sal’ diye eğitim sistemimize entegre eden ‘eğitim-öğretim yapımız’, atimizin teminatı gençlere zerk edilen ‘Arap Seviciliğini’ daim tutarak kendi neslinin ikinci plana atıldığının farkında mı?

Evet, her şeyin farkında olarak; ‘İslam adına, İslam’ı kılıf olarak kullanarak yapılmakta… Oysa ‘’15 Temmuz’’ dün gibi yanı başımızda durmakta. Bu zümreleri (Tarikat, Cemaat, bunlar adına kurulan dernek, vakıf, sosyal örgüt, birlik…)  devletimiz-ülkemiz en küçük zerresine kadar etkisiz hale getirmesi gerekmektedir. İnsanlarımızın inanç ve kültürlerine, başka milletlerin dillerini, kültürlerini kut’sallaştırarak ‘Bizden olmayan; Türk Milletinin Özü Olmayan’ her ne olur ise olsun, isterse altın tepside sunulsun, mani olmak devletimizin birinci derecede asli vazifesidir.

Devletimizin maddi imkânlarından Tarikat, Cemaatlere ait ‘’Vakıf, Dernek, Sosyal Yardımlaşma…’’ adı altında yararlananların faaliyetlerine son verilmesi öncelikli hedef olmalıdır.

Ülkemizin sınır dışında yedi düvele verdiği mücadele ‘Türk Milletinin Asil Evlatları’ tarafından icra edilmekte olup, bir aspirin tabletinin verdiği faydayı veremeyen-vermeyen ‘Tarikat-Cemaat’ yapıları ve yayın organlarının basmış oldukları gençlerimizi zehirleyen kitap, dergi, medya örgütleri, ‘Türkiye’nin Çağdaşlaşma, Modernleşme, Bilimi yakalama önündeki en büyük düşmanlarıdır.

Türkiye’de İslam adına konuşacak olan kurumun adı ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Ülkemizin bu kurumunu bile ezip geçerek, ‘Cübbesiyle, Entarisiyle, Püsküllü Fesiyle’ zehirli fetvalarını topluma zerk eden bu yapı ve yapılar neden devletimiz tarafından hoş görülmektedir?

Yoksa devletimizi idare eden-edecek olan parlamenter sistemin erkleri bu yapılardan ‘rey adına himmete mi muhtaçlar?’…

 

***

 

2019 Senesi ülkemiz için bir milat olacaktır. Yerel seçimlerle başlayan süreç ‘Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Diriliş Mücadelesi’ demektir…

Dört bir tarafından emperyalist devlet ve milletler ile sarılmış olan ülkemiz, İbn Haldun’un ‘Mukaddime’ isimli eserinde; ‘her ülke doğar, büyür, yaşlanır, ölür…’’ belirttiği gibi çok büyüyecek, yaşlanmayacak, sancılarından kurtulup tekrardan dirilecektir. Her ülkede ve devlette olduğu gibi, yaşamla-ölüm mücadelesi veren devletler; ya dilişini gerçekleştirir, ya da tarih sahnesinde yerlerini tez konusu olarak okutulmak üzere alırlar.

Bir ülke dirilişinin enerjisini-kudretini, kuruluşundaki milletinin adından ve inancından alır. Bu bağlamda dirilişin enerjisi ‘Türk Milleti, Kudreti ise İslam’dır.’ Evrensel bir din olan İslam’ın yorumu ve uygulanması, ülkemizin kuruluş felsefesinde ve kanunlarında belirtilen ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ haricinde şarlatanların diline-eline bırakılmayacak kadar mühim bir meseledir.

Zira Türk Milletinin ruhu İslam ile beslenir, besin içerisinde bulunan çürük, çarık toksinli maddeler, milletimizi halsiz ve zafiyete uğratan temel ve önemli nedenler olarak başı çekecek. Dolayısı ile 15 Temmuz’da olduğu gibi arkamızdan hançerleyen mikropların çoğalmasına neden olacaktır.

Buradan Devletimizi yönetenlerin en alt kademesinden en üst kademesine samimiyetle çağrımdır; Efendiler! Lütfen! Ama lütfen İslam’ı enstrüman olarak kullanan hangi kesim olur ise olsun, devletimiz haricinde izin verilmemeli ve yılanın başı küçükken ezilip, gelecekte oluşacak olan olumsuz ve milletimizi zedeleyecek olaylara zemin hazırlatmayalım!

Türk Milleti ve Devletimiz, adındaki ‘TÜRK’ sıfatının dokunulmazlığı ve yüceliğinin değeri kadar payidar kala bilir…

Şub 27

Hayır, Türk Dil Bilgisi Kuralları Yıpratılamaz! (Kanal İstanbul ve Şehr-i Şifa Örneği)

     Prof. Dr. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

Dilin ve Türk Dilinin Tanımı:

Dil “İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş sosyal bir kurum” olarak tanımlanır.[2]

Türk Dili, Türkler arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, Türklerin özellikleriyle örtüşen kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli Türklerin bilinmeyen zamanlarında Türklerin arasında atılmış gizli antlaşmalar sistemi, Türk dünyasının Türk coğrafyasının seslerinden örülmüş sosyal bir kurumdur.

Dilin ve Türk Dilinin Kanunları

Dilin, Türkçenin en önemli özelliklerinden biri kendisine mahsus kanunları olup bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık olmasıdır. Bu kanunlar, dili ayakta tutan, onu diğer dillerden ayrı bir yapıya sahip kılan o dilin dil bilgisi kurallarıdır. Bu kurallar dilin yapısına hakim olan dilin yapı ve bünyesinden, eğilimlerinden doğmuş, dilin tarih içindeki istikametini gösteren özelliklerdir.

Dil bilgisi kuralları, dilin doğuşundan itibaren o dili konuşan milletin özelliklerinden doğmuş, o dili konuşan milletin tarihi seyrine uygun olarak gelişmiş kaidelerdir.

Her dilde ses bilgisi, şekil bilgisi, cümle bilgisi kuralları bulunmaktadır. Bu kuralların en önemlisi söz dizimi cümle bilgisi kanunlarıdır. Dili ayakta tutan özellikle söz dizimi yapısıdır.

Bir dilin söz dizimi kuralları o dili kullanan milletin düşünce, anlayış ve anlatım özelliklerini gösterir. Türkçenin uzun tarihi boyunca oluşan söz dizimi kuralları, Türk milletinin düşünce, mantık ve kainatı algılama anlayışının belirtisi olarak dilimize aksetmiştir.

Türkçenin Söz Dizimi Kuralları

  1. Kelime Sırası kuralı (Yardımcı ögenin başta, asıl ögenin sonda olması)
  2. Kelime Sırası ve Zaman Sırası Kuralı (yardımcı hareketlerin önce, asıl hareketin sonra ifade edilmesi)
  3. Kelime Sırası ve Ekler Sistemi Kuralı (kelimelerde kapsamı dar olan eklerin önce, kapsamı geniş olan eklerin sonra dizilmesi)

Türkçenin Söz Dizimi Kurallarının Yıpratılması

Dilde kelime dünyasından daha önemli olan söz dizimi kurallarının yıpratılması dilin bozulup iletişimi sağlama görevini yıpratmaktadır.

Son yıllarda küreselleşme akımları sıfat tamlaması şekli ve anlayışı ile Türkçenin söz dizimi kurallarına aykırı kullanımların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İki örnek:

 

1.1. İlk örneği santral İstanbul, son meşhur örneği Kanal İstanbul[3] olan kelime grupları görünüşe göre sıfat tamlaması gibidir. Fakat bu şekiller Türkçe sıfat ve sıfat tamlaması tanımı ve yapısına uymamaktadır.  “santral” ve “kanal” kelimeleri vasıf bildirmedikleri halde sıfat gibi kullanılışlardır.  Bu isimlendirme eskiden bir hükümet programında İstanbul Kanalı olarak adlandırılmıştı.[4]

Örnek olarak incelediğimiz Kanal İstanbul,  şekli

  1. Türkçe sıfat tamlaması şekli ve anlayışına aykırıdır.
  2. Türkçe söz dizimi şekline aykırıdır.

İstanbul Boğazı, Haliç Köprüsü, Doğan Kanalı, İstanbul Kanalı, İstanbul Santralı,  İstanbul Vadisi, İstanbul Forumu,  gibi doğru yapılmış belirtisiz isim tamlaması şekillerinin Boğaz İstanbul, Köprü Haliç, Kanal D, Kanal İstanbul, Santral İstanbul, Forum İstanbul şekillerine sokulması, Türkçe sıfat tamlaması ve söz dizimi kurallarına aykırıdır. Çünkü:

  1. Nesnelerin dış ve iç vasıflarını belirten isim cinsi kelimeler Türkçede sıfat olarak sınıflandırılıp bunlarla sıfat tamlaması yapılır. Vasıf bildirmeyen isimlerin, özel isimlerin Türkçede sıfat olarak kullanılmaması bir kuraldır. “Sıfatlar, adlardan önce gelerek onları niteleyen, nasıl olduklarını gösteren veya çeşitli yönlerden belirten adlardır. Onlar kendi başlarına bir varlığı bir nesneyi temsil etmeyip, varlık ve nesnelerde var olan niteleme ve belirtme özelliklerini soyut olarak gösterirler. Nitelik bildirmeye elverişli olmayan adlar sıfat olarak kullanılamazlar”[5] “Sıfatlar nesnelerin vasıflarının adlarıdır. Hiç vasıf ifade etmeyen, sadece ad olarak kullanılan mücerret isimler sıfat olarak kullanılmaya elverişli değildirler. Has isimler sıfat olarak kullanılmaya hiç elverişli değildirler. Has isimler esas itibariyle kelime olarak manası bulunmayan isimlerdir.”[6]

Süveyş Kanalı, Panama Kanalı, İstanbul Kanalı, İstanbul Santralı, Doğan Kanalı, (Aydın Doğan’ın TV. Kanalı) İstanbul Boğazı, Emirgan Parkı, Gülhane Parkı, Boğaziçi Köprüsü ve FSM Köprüsü şeklindeki Türkçenin söz dizimine uygun olarak yapılmış ve belirtisiz isim tamlamasından oluşmuş bu isimlerdeki iyelik eklerini attığımızda, karşımıza Süveyş Kanal, Panama Kanal, İstanbul Kanal, Doğan Kanal, İstanbul Boğaz, Emirgan Park, Gülhane Park, Boğaziçi Köprü ve FSM Köprü gibi anlamsız, mantıksız, özel isimlere sıfat görüntüsü veren şekiller çıkmakta, bu şekillerdeki tamlayan ve tamlananın arasında herhangi bir gramer bağı bulunmamaktadır. İyelik eklerini attığımız şekillerin bir de yerlerini değiştirelim: Kanal Süveyş, Kanal Panama, Kanal İstanbul, Kanal Doğan, Boğaz İstanbul, Park Emirgan, Park Gülhane, Köprü Boğaziçi ve Köprü FSM.

  1. Bu yanlış yapıların birini Kanal İstanbul şeklindeki kelime grubunu- Türk dil bilgisi söz dizimi bakımından daha geniş olarak inceleyelim: Türkçede isimler 1. sahiplik, aidiyet, iyelik bildirmek, 2. niteleme, vasıf bildirmek üzere yan yana gelirler. Bütün nesnelere altı şahıstan biri sahip olduğundan sahiplik bildiren iyelik grubunun da altı şekli vardır: (Benim kanalım, senin kanalın, onun kanalı, bizim kanalımız, sizin kanalınız onların kanalları gibi). İyelik grubunun üçüncü şahsındaki o şahıs zamiri, birinci ve ikinci şahsın dışında her şeyin yerine geçebildiğinden, yerine bir isim konduğunda ortaya isim tamlaması adı verilen kelime grubu çıkar. (O-nun kana-lı – İstanbul’un Kanal-ı gibi.) İsim tamlaması, ekli veya eksiz ilgi halindeki bir tamlayan isimle, mutlaka iyelik eki almış tamlanan bir ismin sahiplik, mülkiyet kavramı üzerinde birleşmesi ile kurulur. İstanbul-un Kanal-ı bir belirtili isim tamlamasıdır: İstanbul tamlayan isim, yardımcı öge;  kanal tamlanan isim, asıl öge,  “-un” ilgi hâli eki, “-ı iyelik ekidir. Bu anlatımda asıl söylenmek istenen kanaldır, bu kanalın İstanbul’a ait olduğu belirtilmektedir. Birçok yer adları belirtisiz isim tamlaması ile yapılır. Belirtisiz isim tamlamasında tamlayan, eksiz ilgi hâlindedir. İstanbul-un Kanal-ı şeklindeki belirtili isim tamlamasındaki “-un” ilgi hâli eki kullanılmayınca ortaya belirtisiz isim tamlaması olan İstanbul Kanalı şekli çıkar. Türkiye Cumhuriyeti, Türk Cumhuriyetleri, Türk Milleti, Türk Dili, Türk Bayrağı, Türk Edebiyatı, Türk Tarihi, Türk Gençliği, Türk varlığı, Türk yemini, İstiklal Marşı, milletvekili yemini, Ziya Gökalp Bulvarı, Ergenekon Destanı, Kızılelma Caddesi gibi isimler aynı yapıdadır. Belirtisiz isim tamlaması birleşik isim durumuna geçmeğe de uygundur: Ayak kabı>ayakkabı, dana burun-u> danaburnu, kahve değirmeni, cam göbek- i>camgöbeği, kahve renk-i> kahverengi, bel kemiği vb.

İstanbul Kanalı şeklindeki belirtisiz isim tamlamasının sonundaki “-ı” iyelik ekini çıkardığımızda bütün yapı ve anlam bozulmaktadır: İstanbul Kanal. Bu şekil bir sıfat tamlaması gibi görünse de özel isimler (İstanbul, özel isimdir) sıfat olamayacağı için bu yapı tamamıyla Türk dil mantığına aykırıdır. Sıfat tamlaması belirtme ve nitelendirme özelliğine sahip bir isim cinsi kelime ile (sıfat), belirtilen veya nitelenen bir ismin eksiz olarak yan yana gelmesi ile kurulur. Sıfat önce, isim sonra gelir: Güzel İstanbul, Üç İstanbul, taşı toprağı altın İstanbul, gibi.

İstanbul Kanal başka dillerin mantıklarına uyabilir. Türkçemiz dünyanın en mantıklı ve sağlam yapılı dillerinden biri, belki de birincisidir. Türkçemiz kendi mantığı ile vardır ve başka dillerden çok daha üstündür.

İstanbul Kanal şeklindeki bozuk ve anlamsız yapıdaki isimlerin yerlerini değiştirdiğimizde ise karşımıza bir dil ucubesi çıkar:  Kanal İstanbul. Tıpkı, Kanal D (Kanal Doğan, bu Aydın Doğan’ın TV kanalının kısaltmasıdır),  Kanal Süveyş, Kanal Panama gibi.

Doğru ve Türkçeye uygun şekiller: İstanbul Kanalı, D Kanalı (Aydın Doğan’ın Kanalı)

1993 yılında Kanal D isimlendirmesinin yanlış olduğunu, bu ve benzeri şekillerin Türkçemize Batı dillerinden geldiğini, Türkçenin mantığını anlayıp kavrayanların bunları kullanmadığını yazmıştım.[7] Sağır kulaklar tamlamaları bu hâle getirdi.

05/05/2011 tarihli genel ağ sayfalarında bir de yapılacak kanalın hafriyatından çıkan artıklarla Marmara Denizi ortasında bir piknik adası yapılacağı haberleri de vardı. Bu adanın ismini de şımarık medya hemen koymuş. İkinci bir dil ucubesi:  Mangal İstanbul (!)

 

1.2.VAKIF KATILIM (İstanbul Eminönü Meydanı’na asılan afiş)

Bu anlatım acaba “Vakıf katılımı” demek mi yoksa “katılım vakfı” demek mi anlaşılmıyor.

Bu anlatımda vakıf ve katılım kelimeleri, arasında bir gramer ilgisi yok. İki kelime de yalın halde. Yalın halde sıfat niteliğinde bir isimle yalın bir ismin yana gelerek bir birlik oluşturma şekli sıfat tamlaması demektir. Bu sıfat tamlaması değil. Sıfat tamlamasında birinci kelime vasıf bildiren bir isim olup ikinci kelimeyi nitelendirmesi gerekli. “vakıf” kelimesi  cins ismi niteliğinde bir kelime. Katılım kelimesini nitelendirmiyor. Bu birleşme şekli yanlış. Doğru şeklin belirtisiz isim tamlaması şeklindeki Vakıf katılım-ı olması gerekiyor.

Belirtisiz isim taml: = İlgi (genitif) halinde tamlayan isim +  tamlanan isim + iyelik eki

Vakıf katılım-ı    =   (vakıf ) + (katılım) +  (- ı)

“Vakıf katılım” şeklindeki yan yana gelmede iyelik ekinin kullanılmaması anlatımı anlaşılmaz hale sokmaktadır.

İyelik eklerinin atılması Türk insanında aidiyet, sahiplik, benimseme ve mülkiyet duygusunun zayıflaması demektir. Başka dillerde en az iki kelimeyle ve sadece şahıs zamirlerinin ilgi halli şekillerinin yalın haldeki isimlerin önüne gelmesiyle (your book: senin kitap) şeklinde yapılan iyelik ifadesinin Türkçede şahıs zamirlerinin ilgi hali şekillerinin  iyelik eki almış tamlanan ismin önüne gelerek yapılması  (senin kitap-ı-n) Türk dilinde iyelik sisteminin çok kuvvetli olduğunun bir delili olup bu da mülkiyeti reddeden siyasi sistemlerin Türk milleti, Türk düşüncesi bakımından benimsenmediğini ve benimsenemeyeceğini göstermektedir.[8]

2.1.Türkçe Söz Dizimine Aykırı Şekiller:

Anadolu’nun ortasında Afyonkarahisar ilinin Sandıklı ilçesinde 19 Ağustos 2014’te başlatılan projenin adı Şehr-i Emin Şehr-i Şifa Sandıklı’dır. Türkçenin isim tamlaması kuralı varken Farsçanın izafet terkibini kullanmak “bir gecede cahil kaldık” diye Osmanlı Türkçesine heves edenlerin arzusudur.

Şöyle ki:

“Şehr-i Emin Şehr-i Şifa Sandıklı” tamlayanları Farsçaya göre yapılmış iki tamlamadan oluşan bir sıfat tamlamasıdır.

“Şehr-i Emin, Şehr-i Şifa” şekilleri,   Emin Şehir şeklinde sıfat tamlaması ve Şifa Şehri şeklinde belirtisiz isim tamlaması olarak kullanılmalıdır. Şehr-i Emin Şehr-i Şifa,  şekilleri Türkçenin asıl öge sonda yardımcı öge başta şeklindeki söz dizimi kuralına aykırı olup bir Hint Avrupa dili olan Farsçanın söz dizimine uygundur.

Bu isimlendirmede “emin şehir” şeklindeki Türkçe sıfat tamlaması Farsça olan “şehr-i emin” şekline; “şifa şehri” şeklinde olması gereken Türkçe belirtisiz isim tamlaması Farsça olan “şehr-i şifa” şekline sokularak Türkçe söz diziminin sıfat ve isim tamlamaları yapım kuralları terk edilip Farsça olan şekiller tercih edilmiştir. Türkçede yerleşmiş olan, “şehir, emin, şifa” gibi yabancı asıllı kelimeleri “Türkçeleşmiş” olarak kabul edip kullanmaktayız. Ancak bu kelimelerle yapılan Farsça ve Arapçaya uygun isim ve sıfat tamlamaları şekillerini, Türkçe isim ve sıfat tamlamaları yerine kullanamayız. Kullanırsak burada olduğu gibi Türk cümle yapısının bir kuralını yıkmış olmaktayız.

2.2. 4. Levent, 2. Cumhurbaşkanı, 3. Selim, 2. Abdülhamit, 1. Madde, 2. Kat, 4. Soru, 11. Bölüm, 3. Sınıf,… (Dördüncü Levent, İkinci Cumhurbaşkanı, Üçüncü Selim, birinci madde, ikinci kat, dördüncü soru, on birinci bölüm, üçüncü sınıf,…) gibi “–ıncı, üncu… eklerini alarak yapılmış sıra sayı sıfatlarıyla Türkçeye uygun olarak yapılmış sıfat tamlaması şeklilerini ters çevirip yani sıfat + isim = sıfat tamlaması (birinci +  madde = birinci madde) şeklini, isim + sıfat (madde + bir, “Levent 4, Selim 3, Abdülhamit 2, Madde 1.kat 2, soru 4, bölüm 11, sınıf 3) şekline sokarsak Türkçenin sıfat önce isim sonra gelir, yardımcı öge sıfat önce, asıl öge isim sonra gelir şeklindeki Türkçe söz dizimi kuralını yıkmış oluruz. Bu şekillere alışıldı, üstünde durmayalım demek bir tür yanlışı doğru kabul ederek yanlışta israr etmek demektir.

3.Yabancı kelimelerle Türkçe isimler birleştirilerek yeni dil ucubeleri ortaya çıkmaktadır. Ülkemize dikilen zevksiz, kaba gökdelenler Türk Mimari üslubuna ne kadar yabancı ise bu isimlendirmeler de Türkçeye Türk dil zevkine yabancı, uygun değildir. Örnekler: WE HALİÇ, SKAYLAND İSTANBUL, HANCI CENTER, TORUN CENTER, DENTSİSTANBUL”

Türkçe harf adlarını, İngilizce adlarıyla söylememiz de moda oldu. NTV adını ENTİVİ şeklinde, BMC adını BİEMSİ diye kullanmamız gibi.

Türk Dil Bilgisi kurallarının yıpranması üzerinde en çok durulması gereken konudur ve Türkçenin geleceğini tehlikeye sokmaktadır.

 

Sonuç:

Türkçenin hiçbir kusuru, eksiği ve noksanı yoktur. Türkçeyi bilmeyenlerin Türkçe ile ilgili mantıksız, anlamsız kullanımları ve Türkçeyle kavgaları, Türklükle kavgaları vardır.

Türkçenin yapısını ve mantığını anlamayanlar, tabiatın dengesini de değiştirmeye kalkmaktadırlar.

Türk Dil Bilgisi kurallarının yıpratılması ile ilgili şahsım ve meslektaşlarım tarafından yazılan yazılarda ve Türkiye’de etkin bir sivil toplum kuruluşu olan Aydınlar Ocaklarının 27-29 Ekim 2017 tarihinde Ankara’da yapılan 46. Büyük Şurası Sonuç Bildirisi’nde de belirtildiği gibi genel olarak TDK Başkanlığınca yaptırım gücü olan çalışmalarla bu kullanımlara engel olunabileceği şeklinde olup, bu da siyasi iradenin TBMM raflarında beklemekte olan Türk Dilini Koruma Kanunu’nu çıkararak Türkçemizi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin koruması altına almasıyla mümkün olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözlerinde de belirttiği gibi “Türk dilini şuurla işlemek, Türklük duyguları ile Türk dilinin bağlarını daha çok sağlamlaştırmak” için Türk Dil Kurumunun  Türk Dil Akademisi haline getirilmesi gereklidir.

[1] Yeni Türk Dili Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Fen-Edb. Fak. TDEB Öğretim Üyesi, e-posta: metrinkaraors@yahoo.com  0532 5699816

[2] ERGİN, Prof. Dr. Muharem, Türk Dil Bilgisi,s.3-4

[3] Karaörs, Prof. Dr. M. Metin, Bir Türk Dil Bilgisi Dersi: Kanal İstanbul’dan Mangal İstanbul’a, Türk Dünyası Tarih Dergisi, TDAV yayını, İstanbul, S. 297,  Eylül 2011, s. 51-52

[4] Bülent Ecevit, 1994 yılında parti beyannamesinde İstanbul Kanalı diye isimlendirmişti.

[5] Korkmaz, Prof .Dr. Zeynep, Türkiye Türkçesi Grameri, TDK yay. Ankara 2009, s. 333-335

[6] — Ergin age. s .208

[7]Karaörs, Prof. Dr. M. Metin Talas Aşağı, Talas Yukarı, Yayın : 1. Erciyes, (dergi) Kayseri, 1993 Kasım, S: 191, s: 19

 

[8] Ergin, Prof. Dr Muharem, Türkçede Millet Felsefesi, Kubbealtı Akademi Mecmuası Ocak.1986.sayı 1. s.64-65

 

Mar 21

Değerleri (Değerlendirmeyi) Bilmek

Cafer GENÇ

Sevgili okurlarım;

Eğitim, hepimizi yakından ilgilendiren önemli bir konudur. Köşe yazılarımı, rahat okunması ve faydalı olması düşüncesiyle cumartesi ve pazar günleri yazıyorum. İki haftadır, öğretmenlerin performans değerlendirmelerinden hareketle, öğrencilerin ve eğitimin durumunu da “değerlendirme” konularına değinmiştim ve sıkıntıları sizlerle paylaşmıştım.

Bu konu gündemdeyken, MEB’in empati, öz eleştiri yaparak değerlendirmeye önce kendisinden başlamasının isabetli olacağını da belirtmiştim. Hazır yeri gelmişken yaşadığım bir “değerlendirme!” olayını anlatmak ve durumu sizlerin takdirine bırakmak istiyorum.

Gazi Anadolu Lisesi müdürü iken 2009 yılında görevden alındım. 22 Temmuz’da, görevden ayrılmadan bir gün önce, personelle vedalaşırken Aile Birliği’ne, “Yarın ayrılacağım, imzalamadığım evrakınız kalmasın” dedim. Onlar da, “Servisle anlaştıklarını, sözleşme hazırlayıp imzaladıklarını, benim görüp onaylamamı” istediler. Ben de bu iş onların işi olmakla birlikte, okulun müdürü olarak bilgimin olması gerektiği anlayışından hareketle, servis sözleşmesine bakıp en alt kısmını “görülmüştür, uygundur” anlamında onayladım.

“Ne var bunda, gayet normal!” diyeceksiniz. Hayır, hiç de öyle değil, bakın neler oldu.

2009 yılının aralık ayında, teftiş kurulundan bir müfettiş aradı.

Servisle ilgili bir şikaâyet olduğunu, sözleşmede benim de imzam olduğu için ifademi almak istediğini söyledi.

Görevden alınmam sebebiyle moralim bozuk olduğu için, “okuldan ayrılalı 5 ay olduğunu, konunun beni ilgilendirmediğini, ifade vermeyeceğimi” söyledim.

Aradan 5 ay geçti. 2010 Mayıs ayında görev yaptığım okula bir müfettiş geldi. Bu konuyla ilgili “ifademi almak istediğini, önemli bir şey olmadığını, formalitenin yerine getirileceğini” söylemesi üzerine ifade verdim.

Bir ay sonra, Yıldırım İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Şube Müdürü, (arkadaşımdır ve halen görevdedir) beni aradı. Servis konusuyla ilgili 4 tane, en hafif ceza olan “uyarı” cezamın olduğunu söyledi.

Şaşırmıştım. Kabul etmediğim için tebliğ etmeyeceğimi söyledim. “Ne yapabiliriz” noktasında, “savunmamın yeterli görülerek cezaların uygulanmaması” kararlaştırıldı.

Nitekim öyle oldu. Şimdi sıkı durun. 10 gün sonra, şube müdürü, “2008 yılında da servis sözleşmesini aynı şekilde imzaladığım için 4 zarfın daha olduğunu” söyledi.

Bu defa, cezalardan birisi, uyarmanın bir üstü olan “kınama” idi.

Önceki 4 cezaya çok kızmamın ardından, sonraki bu 4 cezaya tepkimi tahmin edemezsiniz!

Aynı şekilde cezalar verilmedi. “Kınama” cezasını da kaymakamla görüşüp itirazımı izah etmem neticesinde uygulamadı, iptal edildi.

2008 ve 2009 yılları için 4’er ceza verdikleri konular (suçlamalar) şunlardı:

  1. Komisyonda olmadığım, görevim olmadığı halde sözleşmeyi imzalamış olmam.
  2. Belediyenin tespit ettiği fiyatlara uyulmamış olması (sözleşme, fiyat tespitinden önce yapıldı.)
  3. Servis ücretinin yüksek olması (en uygun teklifle anlaşılmıştı.)
  4. Velinin ve öğrencinin mağdur edilmiş olması.

Aslında hiç de öyle değildi. Şikâyet, servis firmalarının rekabetinden kaynaklanıyordu. Neyse, bana 8 ceza verildi ama uygulanmadı. Uygulanmaması, suçu işlemediğim anlamına da gelmiyordu.

Bu cezaları bana, FETÖ olayından tutuklanmış olan İl Milli Eğitim Müdürü verdirdi.

Görevden alınmam ile ilgili davam mahkemede olduğu için, “hemen hemen her yıl ve hatta 1 yılda 4 defa, 3 yılda da 3’er defa ödüllendirilmiş bir müdür olarak, hiç cezamın olmamasına karşılık, mahkemeye, 8 cezamın olduğunu göstermek istemesine bir gerekçe olduğunu sonradan öğrendim.

Bu ve benzeri olumsuz durumlar, başta eğitime zarar vermekte olup görevden alanları da alınanları da yıpratmaktadır. Böyle bir değerlendirme anlayışı ve yaklaşımı adına ne söylenir bilemiyorum. Yorum sizin. Eğitimde, ödüllendirmeyle teşvik ederek moral ve motivasyon sağlanmalıdır. Tecrübeli, idealist değerlerin değerlendirilmesini bilmek gerekir.

SÖZÜN ÖZÜ: Şahsi ve siyasi emeller uğruna “değerlerimiz” yok edilmemelidir. Bir şeyin kıymeti yokluğunda anlaşılmamalıdır. Değerleri değerlendirmesini bilmeniz, sizin başarılı olmanız anlamına gelecektir. Değerlere değer verdiğiniz sürece, siz de değer (saygınlık) kazanırs

Mar 28

Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bazı Düşünceler

Dr. Şahin CEYLANLI

Osmanlı Devleti’nde, Miri Toprak Sistemi’nin esasını Tımar Sistemi oluşturmaktadır. Tımar, Osmanlı Devleti’nden önce var olan bir sistemdir. Belirli bir görev karşılığı ve devlete yapmış olduğu iyi hizmetlerinden dolayı kişilere tahsis edilen ve senelik geliri yirmi bin akçeye kadar olan dirliklere tımar, kendisine böyle imkanlar sağlanan kişiye de sipahi denmektedir.

Tımar Sistemi, Osman Gazi ile birlikte başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en üst seviyeye ulaşmış ve 1839 tarihinde, Tanzimat Fermanı’yla ortadan kaldırılmıştır. Tımar Sistemi’nin en önemli özelliklerinden biri, tımar topraklarından faydalananların, bu topraklardan ancak geçici olarak yararlanmaları hususudur. Bu husus, toprağı işleyenlerin durumlarına göre belirlenmektedir. Tımar Sistemi’nde iki taraf mevcut olup, bunlar sipahi ve reayadan ( köylüden ) oluşmaktadır. Birbirlerine karşı münasebetleri, kanunlarla düzenlenmiştir. Ne sipahi ve ne de reaya, bu toprakların mülkiyet hakkına sahip değildir.

Mülkiyet, ancak devletindir. Reaya, bu toprakları işlediği müddetçe tasarruf hakkına sahiptir. Sipahi ise devletin memuru sıfatıyla, reayadan lüzumlu olan vergileri toplamakta, barış zamanında köylerin asayişini sağlamakta, harp sırasında ise askerleriyle (cebelüleriyle) birlikte, padişahın emrinde harbe katılma sorumluluğundadır. Bu sistem ile devlet, büyük bir masrafa girmeden askeri kuvvet oluşturmuş ve iktisadi hayatın güçlenmesinde çok büyük faydalar sağlamıştır. Zaman içinde tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordu düzeninde de bozulmalar olmuş ve bu durum; Celali İsyanlarının doğmasında önemli rol oynamıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Selçuklu Devleti’nde ve bazı İslam ülkelerinde görülen İkta Sistemi arasında önemli benzerlikler vardır. Ancak İkta Sistemi’nde, savaşa asker göndermek mecburiyeti yoktur. Bu sistem, bazı değişikliklere uğrayarak Osmanlı Devleti’nde Tımar Sistemi adını almıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi’ni karşılaştırdığımız zaman, birbiriyle ilgisinin olmadığı görülür. Tımar Sistemi’nde reaya hürdür. İşlemiş olduğu toprağı bırakarak başka bir yere gitme hakkına sahiptir. Batı Feodal Sistemi’nde serf hür olmayıp köle durumundadır. Sipahi toprağın sahibi olmayıp, onu ancak devletin adına reayanın tasarrufuna vermekle yükümlüdür. Feodal Sistemi’nde ise, toprak senyörün mülküdür. Feodal Sistem, bir idari, askeri ve sosyal yapıdır. Tımar Sistemi ise, bir toprak rejimi, bir vergi sistemi ve aynı zamanda önemli askeri ve idari yönleri de olan bir sistemdir. Tımar Sistemi’nde devletin gücü hakim, Feodal Sistem’de devletin gücü yok denecek kadar az. İşte  bu açılardan bakıldığında, Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi arasında çok büyük ayrılıklar vardır.

Osmanlı Tımar Sistemi’ni Asya Tipi Üretim Tarzı’yla da ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde Pazar mevcut tu. Asta Tipi Üretim Tarzında Pazar mevcut olmayıp, mülkiyet hakkı da yoktur. Toprak mülkiyetinin varlığını kabul etmemek, düşünce yönünden sakat bir yaklaşımdır.

 

 

Şub 27

Türkiye Olimpian Derneği Liseli Gençlerle

ÖZTEK’TEN GELENEKSEL TÜRK SPORLARI VE GENÇLİĞİN DÜŞMANI

SİGARA ALKOL VE UYUŞTURUCU KONULU KONFERANS

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek 22 şubat Çarşamba günü Bakırköy Kartaltepe Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde Geleneksel Türk Sporları ve Gençliğin düşmanı Sigara alkol ve uyuşturucu konusunda bir konferans verdi. Okul müdürü Ali Fuat Sönmez ve Tarih öğretmeni Ahmet Orhan’ın davetlisi olarak okul öğrencilerine verilen konferansta Türkiye Olimpian Derneği Genel Sekreteri Dario Porsemay, Uz. Dr. Behçet Kara ve Eğitimci Hicabi Meral hazır bulundular.

Öztek, Geleneksel Türk sporları deyince akla ilk gelen Yıkışma yani güreş, binicilik, ok atma ve kılıç kullanma gelmektedir. Oğuz Kağan çocuklarına “oğullar; ben çok yaşadım, çok savaştım, çok ata bindim, çok ok attım, çok güreştim” diyerek, bu sporların önemine değinmiştir. Türkler başta bu dört spor dalına verdikleri önemle ve benzer sportif eğitimlerle alpler, kaptutiler, nice cengaverler ve yenilmez savaşçılar yetiştirmişlerdir. Bu cengaverler, üç kıtada at oynatmışlar, dünyaları fethetmişlerdir. İşte şimdi o cengaverler o alpler Afrin’de, devletimize ve milletimize kast eden, vatan topraklarımıza göz diken hainlere ve onları azmettirenlere gereken dersi vermektedirler dedi.

Öztek daha sonra Çevgandan (bu günkü adı polo) Cirite, Matraktan Aba Güreşine tüm geleneksel sporları üç yüz kadar slayt eşliğinde anlattı. Daha sonda Modern spor dallarının önemini, gençlerin yarışmasalar bile muhakkak bir spor dalı ile ilgilenmelerini, sporun beden ruh ve akıl gelişimine etkilerini, derslerini de çok çalışarak yüksek eğitim veren üniversiteleri  hedeflemelerini söyledi.

Sigara alkol ve uyuşturucunun zararlarını sıralarken, bayilerin raflarını dolduran Amerikan sigaralarının genetiği ile oynanmış tütünden imal edildiğini ve bunun da Türk gençliğini kısırlaştırmayı amaçladığını belirtti. Patoloji ve Sitoloji yani kanser teşhis uzmanı olan Prof.Dr. İbrahim Öztek son derece önemli bir konuyu dile getirerek, bu tütünün eskisinden daha çok ve tedavisi daha güç kanserlere neden olduğunu açıkladı.

Şub 18

Patagonya’da Yaşamanın Dayanılmaz Hafifliği!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Ben uzun zamandır hepinizin merak ettiği Patagonya’da yaşıyorum. Hani bazen konuşurken “oğlum sen Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye denilen yerde!

 

Çok konuşuruz Patagonya’yı, çok söyleriz ama tahminim o dur ki, bir çoğumuz buranın nerede olduğunu bile bilmeyiz. Bilmeyiz ama yine de, bir Patagonya der geçeriz…

 

Patagonya, Güney Amerika’nın Arjantin ile Şili tarafından paylaşılan güney bölgesindeki uçsuz bucaksız coğrafyaya verilen isim. El değmemiş doğası ile Patagonya; yeryüzünde cenneti yaşayabileceğiniz birkaç yerden biridir.

Patagonya’nın yüzölçümü yaklaşık olarak 1.5 Türkiye’ye denk geliyor. Nüfus yoğunluğu ise çok düşük, kilometrekareye ikiden az insan düşüyor. Bu, eğer görmek istemiyorsanız günlerce hiçbir insan görmeden, dünyadaki tek kişi sizmişsiniz gibi yaşayabileceğiniz anlamına geliyor. Hatta bazı günler görmek isteseniz de kimseyi göremeyebiliyorsunuz…

 

Ancak her şey tahmin edemeyeceğiniz kadar yolunda!

 

Eğitim süper! Devlet okulları parasız ve kaliteli… Özel okul falan yok, binlerce liranız cebinizde kalıyor… Zaten daha çocuk doğar doğmaz sosyal devletin gereği olarak ailelere yardım başlıyor. Çalışan annelere kreş ve anaokulu desteği var.

 

Eğitim planlı, herkes kabiliyetine göre okuyor. Ülke ekonomisi öyle yapılanmış ki, işsizlik diye bir şey yok! Okulunu bitiren hemen işini buluyor. Hem de insanca geçinebileceği bir paraya!

 

Rantçı yerel belediyecilik anlayışı burada yok. Rantın ne demek olduğu da bilinmiyor.

 

Gittiğimde rant dedim, rüşvet dedim, adam kayırma ve yolsuzluk dedim anlamadılar, aval aval suratıma baktılar.

 

Burada emek ve fikir hırsızlığı da yok. Sermayedarlar halka karşı son derece anlayışlı ve adaletli. Çalışanlar ezilmiyor.

 

Terör falan da buralarda kol gezmiyor. Türkiye ve etrafında olan ve adına “terör” denilen olayları bana sorup duruyorlar. Herkesin temel ilkesi; birinin hakkının bittiği yerde diğerinin hakkının başladığının farkında olmaları.

 

Hem siz Patagonya’nın adını uluslararası bir tartışmada hiç duydunuz mu? Komşular ve tüm dünya ile “sıfır sorun”!

 

Yargı son derece objektif. Hakim ve savcılar ülkenin en saygın kişileri. Onları sokakta görenler inanılmaz hürmet ediyorlar. Boşa hapise atılıp sonra da kusura bakma denilen vatandaşları da yok…

 

Siyasetçiler de, keza öyle çünkü tek amaçları ülkeye ve topluma hizmet etmek. Göreve bir toplu iğne ile gelip bütün Patagonya’yı ele geçirmek gibi bir amaçları yok. Bu konuları anlamıyorlar zaten. Ben de bazen bunlar zeka geriliğine mi, düçar oldular diye derin derin düşünüyorum.

 

Karun diyorsun bilmiyorlar, firavun diyorsun bilmiyorlar, tek adam diyorsun anlamıyorlar! Olsa olsa eğitim sisteminde bir aksaklık var diye düşünüyorum çünkü bu hususta bir yönleri cehalet içeriyor…

 

Milli gelir çok yüksek. Adaletli ve eşit bir şekilde dağıtılıyor. Kimse istatistiki rakamları şişirmiyor veya eksiltmiyor.

 

Asayiş son derece kontrol altında. Sokaklarda kavga yok, kadın cinayetleri yok, çocuklara cinsel istismar yok! Ne bileyim işte yok böyle şeyler!

 

Kimse dilenmiyor. Ben asgari ücrete geçinip gidiyorum hem de kira da oturuyorum. Açlık ve yoksulluk bilinmiyor bile… Kraliçe’nin veya Evangelistlerin uşaklığını yapan cemaat, tarikat, şeyh ve mürid bozuntuları da, yok burada!

 

Patagonya’ya benim gibi bunalım adamlar dışında sürü ile gelen insan göçleri de yok. Belki mevsimine göre kuşlar ya da leylekler geliyordur.

 

İnsanlar siyaset yapsın, bunun için partiler kursun diye iktidar tarafından teşvik ediliyor hatta destekleniyor. Malum siyaset zor zenaat…

 

Ülkenin dış borcu yok. Yeterli zenginlikler mevcut. Anlayacağınız çar çur yok. Büyük bir tasarruf var.

 

Of be kardeşim, yazarken bile sıkıldım bunlardan. Patagonya’da şöyle bir ağız tadı ile yaşayamıyoruz. Onun için Patagonya’da yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Öyle birbirinize “Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye soracağınıza atlayın gelin Patagonya’ya… Görün halimizi!

 

Şub 01

Milli Mutfağa Buyurun!

Hicabi MERAL*

Buyurun, buyurun Türk Mutfağına buyurun, fiyatlarımız son derece uygun. Sağ olsunlar kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında gümrük vergisi oranları sıfıra indirildi. Neden diye sormayın? Dar gelirli vatandaşlarımız ucuza karınlarını doyurabilsinler diye. Milli iradeye hizmet için sizlere bu hizmet sunuldu. Aklınıza şu gelebilir. Milli Mutfak ne demek? Milli Piyango oluyor da Milli Mutfak neden olmasın.

 

Buyurun, buyurun, hoş geldiniz, beyefendi, hanımefendi doyamayacağınız, gittiğiniz her yerde tavsiye edeceğiniz Türk usulü milli kuru fasulyemizi size tavsiye ediyorum. Servis hizmeti öncesi müşterilerimizi önce bilgilendiriyoruz. Umarım beğeneceksiniz.

 

 

  • 2 su bardağı dolusu Güney Kore Kuru fasulyesi.
  • 2 kaşık Tunus zeytinyağı.
  • 300 gram Sırbistan kırmızı eti.
  • 1 adet İran kuru soğanı
  • 2 adet KKTC sivri biberi
  • 1 kaşık Ukrayna domates salçası
  • 2 adet Çin sarımsağı.
  • Yanında 3 bardak Amerikan pirinci ve Kanada mercimeği ile yapılan mercimekli pilav.

 

 

Tatlımızı da unutmayalım. Osmanlı Tulumbası nasıl hazırlanıyor? El değmeden Rus doğal gazı ve Fransız düdüklü tenceresi ile hijyenik ortamda. Ne dersin hanım? Bu menü reddedilir mi? Tıpkı milli piyango gibi. Biz burayı daha önce neden keşfetmedik. Garson bey bize tadına doyamayacağımız sözünü ettiğiniz milli kuru fasulye, pilav ve Osmanlı tulumbası söyleyiniz. Afiyet olsun, Afiyet olsun. Bu tüketiminizle Türk tarımına ve çiftçisine de hizmet sunuyorsunuz.

 

Beslenme sağlıklı nesillerin yetişmesinde son derece önemlidir. Bu kapsamda iki olaya değinmek istiyorum. Bir televizyon kanalında toplum psikolojisine değerlendiren bir bilim adamı, ama süsü verilen bir figüran ile para bozdurarak sokaktaki vatandaşın nabzını tutmaya karar veriyor. Ama cebinde 50TL’yi çıkarıp, sokakta hareket halindeki insanlara bilerek 5 (beş TL)mi bozar mısınız talebinde bulunuyor. Yaşları 50’nin üzerinde olan bir erkek ve bir kadın evladım, bu 5 TL değil 50 TL bozuk paramız yok cevabını veriyorlar. Yaşları 18-25 arasında değişen iki bay ve iki bayanın davranışları çok ilginç. Paranın 50TL olduğunu görerek 5 TL bozuk para veriyorlar amaya. Biri kız, diğer erkek ise 50 TL’yi alarak kaçıyorlar. Ama arkalarından bağırıyor fakat aldırış eden yok.

 

Diğer hadise ise karı-koca anlaşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelen evli çiftten, baba 2 ve 4 yaşındaki kızlarını görmek ister. Anne çocukları teslim eder. Daha sonra telefon ile aralarında tartışırlar. Baba pompalı tüfek ile iki çocuğunu canına kıyar, kendisini de öldürür.

 

Mutfak ile alakası ne? Genetiği ile oynan besinlerle sağlıklı nesillerin yetiştirildiğine örnek olsun diye seçtim. Sorumlu kim? Kamuoyunun takdirlerine arz ediyorum.

 

AFİYET OLSUN!

 

 

*Dz. Öğr. Alb.

Anadolu Aydınlar Derneği BŞK. V.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar