Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 12

Onuncu Yıl Nutku ve Gizlenen(!) Atatürk

Halil ALTIPARMAK

Bu yıl Cumhuriyet’in kuruluşunun 97. Yılını kutlayacağız. Bu ifadeyi, günün sıradan siyasetinin dışında kullanıyorum.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN 1927 basımı (eski harflerle), yani orijinal NUTKU’nu çevirdim. Oğuz Boyları Derneği’inde de her hafta orijinalinden NUTKU okumaya başlamıştım. Salgın nedeni ile o faaliyet şimdilik askıya alındı.

Orijinalinden nutuk okunduğu zaman, çeviri nutukların bir kısmında eksiklikler, farklılıklar olduğunu görüyoruz. Bu durumun bir kısmının bilerek yapıldığını düşünüyorum.  Daha açık ifade ile, ATATÜRK’ÜN söylediklerinin, söylemek istediklerinin bir takım mahfiller tarafından gizlenmek istendiğini düşünüyorum. Bu,  aslında salt bir düşünce değil, ciddi bir gerçeklik olarak önümde durmaktadır.

Bugün, Cumhuriyetin kuruluşu nedeni ile 10. Yıl Nutku’nu tekrar okuduğumuzda öyle çarpıcı ifadeler ile karşılaşıyoruz ki, ATATÜRK’ÜN görüş ve düşüncelerinin gizlendiği konusunda kendime hak vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Tereddütlerim, kendimle mücadelem ortadan kalkıyor. Ne yapayım ki, böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayım…

Onuncu Yıl Nutku da, bu anlamda Büyük Nutuk kadar  önemlidir ve değerlidir.

 

Okuyalım…

 

“Türk Milleti!

 

Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

 

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.”

 

Yurttaşlarım!

 

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.”

“Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.”

 

“BUGÜN, AYNI İMAN VE KATİYETLE SÖYLÜYORUM Kİ, MİLLÎ ÜLKÜYE, TAM BİR BÜTÜNLÜKLE YÜRÜMEKTE OLAN TÜRK MİLLETİNİN BÜYÜK MİLLET OLDUĞUNU, BÜTÜN MEDENÎ ÂLEM AZ ZAMANDA BİR KERE DAHA TANIYACAKTIR.”

“ASLA ŞÜPHEM YOKTUR Kİ, TÜRKLÜĞÜN UNUTULMUŞ BÜYÜK MEDENÎ VASFI VE BÜYÜK MEDENÎ KABİLİYETİ, BUNDAN SONRAKİ İNKİŞAFI İLE, ATİNİN YÜKSEK MEDENİYET UFKUNDAN YENİ BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR.”

 

“Türk milleti!

 

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

 

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

 

Onuncu Yıl Nutku, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Cumhuriyet’in kuruluşundan On Sene sonra da neler düşündüğünün son derece veciz ifadeleridir.

  1. Yıl Nutku’ndan aldığım yukarıdaki bazı kısımlar, Mustafa Kemal ATATRÜRK’ün kim için uğraştığını, kimi muhatap aldığını, kime hesap vermek istediğini, kim için olağanüstü gayretler sarf ettiğini, kimler için hayatını ortaya koyduğunu çok açık olarak göstermektedir: TÜRK MİLLETİ!

Özellikle, Büyük Harflerle belirlediğim kısım, üzerinde kitaplar yazmayı gerektirecek kadar önemli bir kısımdır.

ASLA ŞÜPHEM YOKTUR Kİ; Türk Milletine inancım tamdır.

TÜRKLÜĞÜN UNUTULMUŞ MEDENÎ VASFI; Türk Milleti’nin medenî vasfı son asırlarda unutturulmak istenmiş ve hatta unutturulmuştur.

TÜRKLÜĞÜN BÜYÜK MEDENÎ KABİLİYETİ; Türk Milleti, dünya tarihinin büyük medeniyet yaratmış Milletlerinden birisidir.

BUNDAN SONRAKİ İNKİŞAFI İLE; artık, Türklüğün saydığım özellikleri bundan sonra orta yere konacak ve gelişecek, ilerleyecektir.

ATİNİN YÜKSEK MEDENİYET UFKUNDAN; gelecekte insanlığın medenî durumunda, yani, batı medeniyeti, bilmem ne medeniyeti değil, tüm insanlığın medeniyet ufkundan…

YENİ BİR BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR; Türklüğün gelişen, orta yere konan ve ilerleyen medenî kabiliyeti, insanlığın medenî ufkundan tüm dünyada yeni bir güneş gibi doğacak, dünyaya ışık saçacak, insanlık bu medeniyetten yararlanacaktır denmektedir.

Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir Dünya Lideri’nin bu sözlerin her kelimesini düşünerek, hesaplayarak söylediği konusunda herhalde kimsenin tereddüdü yoktur.

Ama, bu sözler kamuoyunda ne kadar yer edinmiştir ve edinmektedir acaba?

 

Lütfen, ONUNCU YIL NUTKUNU YENİDEN, YENİDEN ve DİKKATLE OKUYALIM.

Kas 08

Domino Etkisi

Ruhittin SÖNMEZ

Dizilmiş domino taşlarıyla yapılan deneyleri bilirsiniz. Birinci domino taşına dokunulmasıyla yanına veya arkasına belli aralıklarla dizilmiş çok sayıda taş peş peşe yıkılır.

Hatta domino taşlarıyla yapılan deneyin bir de “zincirleme nükleer reaksiyondaki üstel artışı göstermek için hazırlanan” bir örneği var.

Her domino taşı kendisinden sonra gelen ve 1,5 kat daha büyük olan domino taşını devirebiliyor. En küçük domino 5 mm yükseklikte ve 1 mm kalınlıkta. Toplamda 13 domino taşı var. En büyük taş yaklaşık 45 kg ve 1 metre boyunda.

Yani yarım santimetrelik bir domino taşı ile başlayan zincir, her seferinde 1,5 katına çıkarılmış blokları devirerek, 13 kademenin sonunda 1m boyunda ve 45 kg ağırlığındaki bloğu devirebiliyor. 29 kademe devam ettirilirse 400 metre yüksekliğinde, dünyanın en büyük gökdelenlerinden biri kadar, kütleyi devirmek gibi inanılmaz bir sonuca ulaşılacağı hesaplanıyor.

****

Domino etkisinin hayatın hemen her alanında geçerli olduğu görülüyor.

Bizim kültürümüzde bu etkiyi anlatan çok veciz bir söz vardır: “Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır.”

Tersinden bakınca bir mıhın olmayışı, olumsuz zincirleme olaylarla, bazen bir ülkeyi batırır.

Sosyal, ekonomik, siyasi, sağlık vd alanlarda gördüğümüz domino etkisi eğer olumlu anlamda ise varsın etkisini yapsın.

Fakat bir olumsuz olay, domino etkisi gösteren zincirleme olaylara ve daha büyük olumsuzluklara yol açıyorsa yapılması gereken bu zincirin kopmasını sağlamaktır.

Yıkılma sırası gelen domino taşını sıradan çekip almak veya o taşı yerinde sağlamlaştırmak gerekir.

Zamanında alınması gereken önlem alınmadığı zaman yıkılanlara şaşkınlıkla bakmak bir çare olmayacaktır.

*************************************

KAZALAR VE DOMİNO ETKİSİ

Domino teorisi kazaların nedenini bulmada yararlanılan bir yöntemdir. Teori, kazalara neden olan olaylar dizisinin, yan yana duran domino taşları gibi birbirlerini düşürerek kayıplara neden olabileceği gerçeğine dayanır.

Kazaya doğrudan yol açan sebeplerin tespiti dışında, risklerin meydana gelmesinde rol oynayan idari kusurların belirlenmesi için kullanılabilir.

Bir işyerinde contası bozulmuş bir musluktan sızan yağın yerde birikmesi, işçinin loş ışıkta yağlı zemini fark etmeyip kayması, koruyucu ekipman takmayan işçinin başını çarpıp bayılması, başını çarptığı elektrik panosundan çıkan kıvılcımla yangın çıkması gibi olaylar zinciri domino etkisinin vahim sonuçlarına örnek olabilir.

Böyle olayların tekrar yaşanmaması için sistemin her kademesinin bu yöntemle değerlendirilmesi gerekli olmaktadır.

****

PSİKOLOJİDE DOMİNO ETKİSİ

Stanford profesörü Fogg’un sözlerine göre, “Davranışlarımız birbirine bağlıdır, bu nedenle bir davranışı değiştirdiğinizde diğer davranışlarınız da değişir”.

Domino etkisi sadece yeni davranışlar dizisi yaratmakla kalmaz, kişisel inançlarda da değişiklikler meydana getirir.

Her minik domino düştükçe, kendiniz hakkında yeni şeyler düşünmeye ve kimlik tabanlı alışkanlıklar kurmaya başlarsınız.

Hz. Ömer aynı tespiti 14 asır önce yapmış: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

Belli makam veya güce ulaşan insanları davranışlarında ve daha sonra inançlarında inanılmaz değişiklikler olmadan, daha ilk minik domino taşları düşerken yani ilk küçük değişimlerde uyarmak gerekiyor.

****

BEDEN VE RUH SAĞLIĞINDA DOMİNO ETKİSİ

Dr. Osman Müftüoğlu, Domino etkisinin beden ve ruh sağlığı alanında da etkili olduğunu anlatıyor:

Dr. Deepak Chopra “bedeninizde ‘biyo-işaretler’den birini değiştirdiğinizde diğerlerini de etkilersiniz” diyor. Bu yapılanma sadece bedensel değil, ruhsal organizasyonlarımız için de geçerlidir. Bedende ve ruhta taşlardan biri yerinden oynadı mı, her şey birbiri ardına değişiverir. Yani “domino etkisi” anında devreye giriverir.

Depresyondaysanız ve fazlaca uzamışsa zamanla bedensel fonksiyonlarınızda da aksamalar başlar. Bağışıklığınız zayıflar. İştah dengeniz altüst olur. Kalp krizine, beyin felcine bile davetiye çıkarırsınız. Tansiyon ayarınız, kalp hızınız ve daha pek çok bedensel parametreniz bundan etkilenir.

Diyelim ki uzun süredir geçmeyen ve şiddetli ağrılı ataklarla seyreden kronik romatizmal bir hastalığınız var. Sizin bir süre sonra depresyonla tanışma ihtimaliniz de bir hayli yüksektir.

Bu nedenle de biyolojik ayarlarınızı etkileyerek, olumlu yönde değiştirerek ruhsal yaşınızı (psikolojik yaş) etkileyebilir; algılarınızı değiştirip kendinize daha iyi “iç mesajlar” göndererek bedensel yaşınızı (biyolojik yaş) değiştirebilirsiniz.

****

EKONOMİDE DOMİNO ETKİSİ

Domino etkisi ekonomide de geçerlidir. Mesela Türkiye’de döviz kurlarının yükselmesi ekonomi içinde ithal girdi yüksek olduğu için üretim maliyetlerini artırır. Maliyetler artarsa; malların satış fiyatları artar. Satış fiyatları artarsa; alım gücü daha da azalacağından talep daralması yaşanır.  Talebin azalması bu defa üreticinin satışlarını düşüreceğinden üretimde daralmalara yol açar, üretim azalır. Bir önceki döneme göre daha az üretmek demek ekonomik küçülme demektir. Ekonomik küçülme işsizlik; işsizlik gelir kaybı demektir.

Buna karşılık döviz kurlarının yükselmesi, ithal girdiler pahalanacağı için zamanla ithal girdi oranını düşürür. Yerli üretim oranı artar. Daha az ithalat yapılınca daha az döviz ihtiyacı olur. Yerli üretim arttıkça ihracata yönelir, döviz geliri olur. Döviz kurlarının yükselişi durur. Maliyetler ve fiyatlar dengeli ve kontrollü olur.

Ekonomik krizler de yani bir ülke veya bölgede ortaya çıkan ekonomik veya finansal yüksek düzeyli dalgalanmalar da diğer bölge ve ülkelere domino etkisiyle bulaşır.

Büyük bir ekonomide ortaya çıkan krizler ve derin şoklar tüm dünyaya yayılabilmektedir. “ABD hapşırınca, AB nezle olur” sözü bu etkiyi tanımlar. Dünya borsaların birbirinden etkilenmesi de bu türden sıkça rastlanan olaylardandır.

Kas 14

Çevre Sorunları

A.Kemal GÜL

30 Kasım 2015, Paris’te “Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi” için dünya liderleri toplanmıştı.

Bu toplantının başlayacağı güne kadar, dünyanın her tarafında sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarıyla binlerce insan, dünya liderlerine “küresel ısınma” başta olmak üzere çevre meseleleriyle ilgili gereken kararları almaları için ses getirebilecek çeşitli faaliyetlerle çağrılarda bulunmuşlardı.

Çevre meseleleri geniş bir konudur; üzerinde önemle durulmalıdır.

Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu çevre afetlerinin en başta gelenleri:

1 – Küresel ısınma,

2 – Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi

olarak ifade edilmektedir.

Küresel ısınma, bilhassa fosil yakıtların fazla kullanılması sebebiyle atmosferde artan CO2 (karbon dioksit) gazının, sera etkisi yaparak dünyanın ortalama sıcaklığını arttırması; bunun neticesi olarak da kutuplardaki çok büyük buz kütlelerinin zamanla eriyerek, okyanusların ve denizlerin seviyesini yükseltmesi ve sahillerdeki yerleşim yerlerinin sular altında kalması tehlikesidir.

Küresel ısınma tehlikesinden ve buna karşı alınabilecek tedbirlerden son zamanlarda çeşitli bilimsel toplantılarda ve medyada çok bahsedilmiştir. Yanma ürünü olarak atmosferde fazlası küresel ısınmaya sebep olabilen CO2 gazını hiç meydana getirmeyen ve sadece su buharı meydana getiren hidrojen gazına “temiz enerji kaynağı yakıt” denilerek önem verilmesi, bu sebeptendir.

Ozon tabakasındaki deliğin büyüme sebeplerine örnek verirsek;

Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Ozon molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı karakteristik özellikler gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10 oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır. Atmosferdeki diğer moleküllerle reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90′ı yeryüzünden itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur. Bu bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir. Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar azalması, “ozon tabakasının delinmesi” olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol açmaktadır.

Ozon tabakasının incelmesine sebep olan ve kloroflorokarbon ihtiva eden maddelerin başında klor türevleri, plastik köpükler (strafor), spreyler, aerasoller ve yangın söndürücüler gelmektedir

*

Formun ÜGörüldüğü gibi, hayatın lükse yönelik sadece bir kısmı olan cazibeyi içerir çılgın üretimin pazarlanması sonucu ortaya çıkan çılgın tüketimin bile çevreye verdiği onarılamaz en büyük zararın lokal değil global olmasıdır. Söz konusu çevre sorunları din, dil, ırk, yaşlı-genç, kadın-erkek, zengin-fakir, akademisyen-çiftçi, köylü-şehirli gibi bir ayrıma gitmeden herkesi etkiler. Bundan dolayı çevrenin korunması sadece çevrecilerin veya çevre eğitimcilerinin görevi değildir. Çevreninin korunması hepimizin görevidir.

O halde çevre sorunları çevre ile alakalı eğitim kurumlarının yanı sıra Sivil Toplum Kurumlarının da ana görevleri arasında yerini almalıdır.

Eki 18

Türkiye Kamu-Sen’den Azerbaycan’a Büyük Destek

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

10 Ekim 2020 cumartesi günü Türkiye Kamu-Sen İstanbul Başkanı Remzi Özmen’in daveti ile Validebağ öğretmenler evi sosyal tesislerinde Türk Dünyası bir araya geldi. Kahvaltılı toplantıda yüzden fazla sivil toplum örgütü başkanı her ne olursa olsun Karabağ’ın azatlığı hiçbir şeye değişilmeyecektir diyerek, her şeyleri ile Azerbaycan’ın yanında olduklarını imza altına aldılar.

Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl başkanı Remzi Özmen; Ermenistan topraklarının, Revan’ın, Karabağ’ın tarihle birlikte Türk yurdu olduğunu, Halen Türk tarih eserlerinin ayakta bulunduğunu ve bu eserlerin Türk yurdunun tapusu olduğunu vurguladı. Rusların ve Ermenilerin Azerbaycan Türküne yaptıkları katliamları, Türk yurtlarının Ermenilere nasıl peşkeş çekildiğini, Son olarak da Karabağ ve Hocalı soykırımının kanlı izlerinin halen canlılığını koruduğunu belirtti.

Özmen kana doymayan bu terörist devletin son birkaç yıl içinde de şımarıklığına devamla Azerbaycan sınır boylarına tecavüz ettiğini, savaş suçu işleyerek, sivilleri çoluk çocuk demeden katlettiğini vurguladı. Bu gün de kanun tanımayan, uluslararası kurallara uymayan, batının kışkırtmaları ile cinayetlerini sürdüreceğini sanan Ermenistan, Azerbaycan’dan gerekli tokadı yemiştir dedi.

Toplantıda söz alan Anadolu Aydınlar ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek; Yarım kalan Kafkas İslam Ordusu harekatını Kahraman Azerbaycan ordusu bugün tamamlayacaktır. Karabağ’ın tümünün azatlığı dışında bir sonuç düşünülemez. Bu harekata ilişkin olarak, Azerbaycan’ın öz be öz ayrılmaz bir parçası olan Nahçivan’ın ayrı bırakılması da düşünülemez. Türk’ün şark kapısı olan muhtar Nahçivan Cumhuriyeti ne yapıp yapıp, aradaki Zengezur’dan bir koridorla Azerbaycan’a birleştirilmelidir dedi.

Toplantı sırasında Prof. Öztek, ve Remzi Özmen, Cephede savaşan Muharip Gaziler Başkanı Emin Hesenli ve Komutanlarla herkesin duyacağı şekilde telefonla konuştular. Türkiye’den selam, sevgi başarı ve Zafer dilediler.

 

Eki 07

İstanbul’un Kurtuluşu

Ali Kemal GÜL

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.
Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.
Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.

*
Kazanılan Kurtuluş Savaşları sonucu şehirlerimiz de düşman işkalinden kurtulmaktadr.

Osmanlının payıtahtı dünyanın incisi güzide şehir İstanbul’un 5 yıl süren işgali bundan 97 yıl evvel, 6 Ekim 1923’de sona ermişti.

Zamanın düşünürlerinden Yazar Abdülhak Şinasi Hisar‘ın dile getirdiği bir cümle vardı ki, tek cümlede bütün gerçekleri ortaya koyuyordu: İstanbul’u işgal eden itihaf devletleri dediğimiz medeni vahşiler İstanbullulardan cephelerde Türklerden yedikleri dayağın intikamını 5 yıl süreyle almışlardır.

Abdülhak Şinasi Hisar devamla şunları söylemişti:

“İstanbul’u işgal eden bu medeni vahşiler adeta bu binlerce yıllık uygar şehre kudurmuş köpek sürüleri gibi daldılar. Yanlız orduları değil, orduyla birlikte İstanbul’a dalan bir caniler sürüsü vardı. İstanbul’da 5 yıl cehennem azabı yaşatan bu sürülerdi. İngilizler 1. Dünya Savaşında Türk Orduları karşısında aldıkları ve kendi tarihlerinin kaydettiği en büyük mağlubiyetlerin intikamı peşindeydiler. 2. Dünya Savaşında Nazi canilerinin Avrupa’ya yaşattıkları vahşetin bir kaç katını İstanbullulara yaşattılar. İstanbul esir şehir halindeydi hiç bir Türk’ün şehir dışına çıkması mümkün değildi. Yakalanan İstanbul’daki direnişçiler Taksim’deki Topçu Kışlası’nda işkence görüyordu. İstanbul’a dehşet saçmak ve halkı sindirmek için işkence yapılan kışlanın camları özellikle açık bırakılıyordu. Canhıraş feryatları yoldan geçen halkın duyması için böyle bir yöntem uyguluyorlardı.”

İstanbul’un kurtuluşuna gelince;

Lozan Barış Antlaşması’nın ilgili maddelerine göre, 25 Ağustos 1923 gününden itibaren işgal kuvvetleri, İstanbul’dan ayrılma hazırlıklarına başladılar. İşgal bölgelerini birer ikişer terk edeceklerdi. İstanbul Kumandanlığıyla, İtilaf Devletleri Komutanları anlaşarak, 1,5 ay içinde işgale kesin olarak son vereceklerdi.

2 Ekim 1923 günüydü. Daha önceden hazırlanan program uyarınca, Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden seçilen müfrezeler, belirli saatte Dolmabahçe Meydanı’nda yerlerini aldılar. Yapılan teftiş töreninden sonra, şanlı sancağımızı ayrı ayrı selamlayan işgal kuvvetleri kumandanları, cami rıhtımında bekleyen “Arabîc” gemisine binerak İstanbul’dan ayrıldılar. Gemi, bu sırada bütün düdüklerini çalarak veda etmekte, “Marlborough” gemisindeki bando da “Auld Lang Syne” marşını çalarak ona eşlik etmekteydi.

Bütün İstanbul, artık büyük bir sevinç ve sabırsızlık içinde, ordusunun şehre girmesini bekliyordu. 6 Ekim sabahı, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu birlikleri İstanbul halkının coşkun alkışları arasında Sarayburnu’na çıkmış, Gülhane Parkı’ndaki yerini almıştı ki, o kapkaranlık işgal günlerinin sonunun geldiğinin en kesin kanıtıydı.

*

Günümüzde Emevi Din sosuyla beslenmiş Osmanlı kalıntılarının Başbuğ M Kemal Atatürk ve ekipiyle alakalı fütursuzca saygıdan uzak söz ve davranışlarına tanık olunca;

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan O’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.
En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

Ağu 29

Gerekli ve Önemli Bir Hatırlatma…

Sayın Aydınlar Ocağı’nın değerli yöneticilerine,

Her dönemde Aydınlar Ocağı ile uğraşan bazı çevreler olacaktır; bunu peşinen bilelim ve ona göre hareket edelim. FETÖ’den kurtulmakla iş bitmiyor. Bu bakımdan Genel Merkez ile sürekli iletişim içinde olmakta fayda vardır. İstişare güzel ve faydalı bir iştir.

Hiç beklemediğiniz kişi ve çevrelerin siz yöneticileri zor duruma düşürücü, Aydınlar Ocağı’nı yıpratıcı olarak kullanılabileceğinizi unutmayalım. Ortada tahrik bile olsa yazışmalarımızda dikkatli olmaya çalışalım ve sert ifadelerden kaçınalım.

Uzun süredir bizleri bazı siyasi partilerle karşı karşıya getirici ve çatıştırma amaçlı gayretler vardır. Bizlerin Türk Milliyetçiliği ve T.C.’nin temel ilkeleri ile sorunu olmayan partilerle veya şahıslarla bir meselemiz olamaz. Ülke sorunları ile ilgili doğruya doğru, yanlışa yanlış deme hakkımızı hep kullandık ve kullanırız. Asıl ilgi alanımız ülkemizin beka sorunu ve öncelikli meseleleri olmaktadır.

Herhangi bir yazı sosyal medyada birçok yerde yayımlanmış olabilir. Sizlere de tavsiye edilebilir. Taşıdığımız yönetici sıfatıyla gerekli incelemeyi yapmak ve duygularımıza esir olmamak durumundayız. Bazen içinde suç unsuru da bulunabilecek bir yazı eğer Ocak aleyhine kullanılabilecek ise; yanlışa alet olmamak biz yöneticilerin görevi olmalıdır.

Neticede derneklerimizden herhangi birini kapatmaya bile götürebilecek bir sonuca bilhassa bugünkü ortamda sebep olma hakkımız yoktur. Durumu değerli arkadaşlarımın bilgi ve dikkatine önemle sunar, başarılar diler, selamlarımı bildiririm.

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Ağu 29

Şarkıların Hikayeleri

Ruhittin SÖNMEZ

“Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin bestelenmesinden pek hoşnut olmazdıdiye anlatılır. Çünkü O şiirlerinin güzelliği ve ahengindeki yüksek seviyeyi iyi biliyordu. Muhtemelen hissettiği duyguyu yansıtmayan bir melodi giydirilmesiyle şiirinin bir artı değer kazanmayacağını düşünüyordu.

Mesela “dâhî” bir bestekâr ve önemli bir hanende olan Münir Nurettin Selçuk, Yahya Kemal’in bazı şiirlerini bestelemiştir. Yahya Kemal, Münir Nurettin sevdiği bir dostu olmasına rağmen, bu bestelere karşı “şiirlerimi ne hale soktu?” diye tepki verirmiş. Musiki meclislerinde hangi eseri dinlemek istediği sorulduğunda “yeter ki benim şiirlerimden bestelenmiş olmasın” dermiş.

*********************************************

DENİZ FACİASININ İLHAMIYLA MUHTEŞEM BESTE

1953 tarihinde Çanakkale Nara burnunda İsveç bandıralı bir gemiyle çarpışan Dumlupınar denizaltımız 81 denizcimize mezar olur. Yaşanan faciayı ve şehitlerin “vatan sağolsun” diye biten son sözlerini anlatan haberi radyodan dinleyen (dede) Süleyman Erguner çok etkilenir.

O gece Yahya Kemal’in “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler” mısraıyla başlayıp, “Evvel giden ahbaba selam olsun erenler” diye biten şiirini Uşşak makamında besteler.

Yahya Kemal’e “sizin şiirinizi Süleyman Erguner besteledi” haberini verenlere ünlü şairin tepkisi şu olmuş: “Eyvah, bunu bana Süleyman da mı yaptı?

Fakat daha sonra bu besteyi dinleyen Yahya Kemal eseri çok beğenmiş “işte böyle olur” diyerek Süleyman Erguner’i kucaklayarak tebrik etmiş.

Yahya Kemal şiirlerinden yapılmış bestelerden sadece ikisini takdir edermiş. Diğer eser de Selahattin Pınar‘ın bestesi olan Bayâtî makamındaki “Kalbim yine üzgün seni andım da derinden” şarkısı imiş.

*********************************************

NEYZEN SÜLEYMAN ERGUNER VE BESTEKAR AMİR ATEŞ

Şarkıların ve sözlerinin hikâyesini bilerek dinlemek veya söylemek onlardan çok farklı lezzetler algılanmasına sebep oluyor. Hele de bu hikâyeleri birinci elden dinleme imkânı bulmuş iseniz. Yukarıda anlattıklarımı ney virtüözü (torun) Süleyman Erguner ve Udî Dr. Fatih Borlu eşliğinde, büyük bestekâr, hanende Amir Ateş ile ikili olarak şarkı ve ilahi söylemek bahtiyarlığına kavuştuğumuz bir dost meclisinde öğrendim. Bizi misafir eden Şair Aynur Saydam Hanımefendinin Boğaz’daki konağında bu iki değerli sanatçımızdan dinlediklerimden naklediyorum.

Amir Ateş ki Türkiye’nin yaşayan en büyük bestekârlarından. “Seni ben unutmak istemedim ki”, “Bir kızıl goncaya benzer dudağın”, “Ben seni unutmak için sevmedim” ve daha birçok (800’e yakın) bestelediği güzel şarkıları ve ilahileriyle musikimizde önemli yeri olan bir sanatçı. Aynı zamanda hanende, mevlithan ve Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Hoca ve Yönetim Kurulu Başkanı.

Dost meclisine bir de ney virtüözü (aynı zamanda TRT Müzik Dairesi Başkanı, koro şefi, araştırmacı yazar) torun Süleyman Erguner de dâhil olunca sözün sanata ve sanatçıya devri kaçınılmazdı.

*********************************************

GİRİFT

(Torun) Süleyman ErgunerGiriftzen Asım Bey adlı büyük bestekârdan sonra kimsenin ilgilenmediği bir Türk enstrümanı olan “girift“i tekrar kültürümüze kazandırmış.

“Görünüş olarak ney’e benzemekle beraber neyden oldukça farklı bir yapısı ve boğuk tatlı bir sesi olan” bu saz üzerine çok ciddi çalışmalar yapmış.

Bugüne kadar hiçbir ses kaydı bulunmayan bu sazın yapımı ve icrasını öğrenmiş. “Girift” icrasıyla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayınlanan “Girift” adlı albümünü çıkarmış.

Bu albümü ve açıklayıcı bilgileri “en tepedeki iki devlet yöneticimize” göndermiş. Ama bir kuru teşekkür yazısı dahi gelmemiş.

Maalesef bu dönemde gerçek sanatçılara iltifat ve alaka yok.” Mesela Azerbaycan’da olsa, bu hizmetleri yapan virtüöz bir sanatçının heykeli dikilir, müthiş ödüller verilirdi.

*********************************************

AMİR ATEŞ’TEN “YUNUS” İLAHİSİ

Bir dernek Yunus Emre üzerine yazılmış şiirlerden yeni bestelenmiş ilahi yarışması hazırlamış. Hoca kendisine gelen mektubu masasında unutmuş. Kendisine son gün hatırlatılınca, Hoca elinin altında bulunan Bekir Sıtkı Erdoğan‘ın şiir kitabına göz atmış.

Hikâyenin devamını Amir Hoca’dan dinleyelim: “İçimde bir dertli bülbül, Öter Yunus Yunus diye başlayan şiiri seçtim. O gece hicaz makamında besteyi yaptım. Yarışma kuralı gereğince isim yazmadan bir rumuzla notaya aldım. Sabah dernek binasının önünde arabayla durduk. Doç. Dr. Emin Işık notayı alarak dernek binasına çıktı. ‘Kimse olmadığı için kapı altından kâğıdı içeri attığını’ söyledi.”

Bu olayı neredeyse unuttukları bir zamanda, bazı arkadaşları Amir Hoca’ya “Ahmet ÖzhanYunus’ diye bir ilahi albümü çıkardı, sizin eserinize benziyor” demişler.

Amir Hoca hemen telefona sarılarak “Ahmetçiğim çok güzel bir ilahi okumuşsun, tebrik ederim” demiş.

Ahmet Özhan“70-80 senelik olduğunu tahmin ettiğin çok güzel bir eser elime geçti. Ağabey darılma sen de bestekârsın ama her kimse adam çok harika bir beste yapmış” cevabını vermiş.

Bunun üzerine Amir Hoca’nın “Bekir Sıtkı Erdoğan’ın yaşı 60 civarında. Şaire haksızlık yapma” şeklindeki cevabı ve takiben bestenin de Hoca’ya ait olduğunu öğrenen Ahmet Özhan çok çok özür dilemiş.

****

NOT: Akıl ve gönül zenginliğinden uzak tartışmalarla gerginiz. Sanat ve estetikten mahrum ruhlarımızın nefes alabileceği bir pencere açabilmek için 2012’de yazdığım bir yazımı kısaltarak yeniden paylaştım.

Kas 07

Cumhuriyet Fazilettir Cumhuriyet Türkiye’nin En Büyük Devrimidir

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

 

“EFENDİLER YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ”

 

Bugün Türkiye, yarıya yakını gençlerden oluşmuş 85 milyona varan nüfusu, gelişmekte olan ekonomisi, siyasi yapısı, güçlü ordusu, 10000 yıla varan köklü tarihi, kültürü ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının merkezi konumundaki coğrafi ve jeostratejik yapısı itibarı ile son derece önemli bir ülkedir. Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi üç kritik bölgenin ortasındadır. Eskinin ipek yolu, bugünün ise enerji yolu üzerinde bulunmakla önemi bir kat daha artmıştır. Tarih boyunca ve bugün hep hareketli bir çevre etkisinde kalmış, bölgede çıkarları olan güçlerin tehdini daima hissetmiştir. Bu güç coğrafyada bugün Türkiye; Avrupa Konseyine, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (geçici üye), Kuzey Atlantik Paktına (NATO), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütüne (OECD), Karadeniz Ekonomik İşbirliğine (BSEC), Karadeniz Donanma İşbirliğine,  İslam Konferansı Örgütüne, Ekonomik İşbirliği Örgütüne (Orta Asya), D-8 VE G-20 Ülkeleri Birliğine üyedir. Avrupa Birliği üyeliği için ise halen adaydır.

Son ikiyüz yılda batının ekonomik, teknolojik ve siyasi yükselişine ayrıca silah gücüne karşın, kötü idarecilerin yönetiminde gerileyen Osmanlı İmparatorluğu bir anda büyük felaketlerin eşiğine getirilmiştir. Aynı zamanda Balkan’lardan Kafkas’lara ve Yemen’e kadar 8 cephede birden, 1.dünya savaşını yaşamış ve malesef bu savaştan yenik çıkmıştır (Mondros anlaşması 30 Ekim 1918). Balkan’larda, Çanakkale’de, Kafkas’larda ve Arap çöllerinde milyonlarca askerimiz ve insanımız telef olmuştur. Emperyalist güçler başta petrol olmak üzere Osmanlının topraklarındaki zenginlikleri pay etmişlerdir (Sevr, 10 Ağ. 1920). Ülkemiz parçalanmış, yok edilme durumuna getirilmiştir.

Bu çaresiz durumda Mustafa Kemal Paşa ve ankadaşları 19 Mayıs 1919 da Anadolu’ya geçerek, Osmanlı İmparatorluğundan ayrı olarak, Türk milletinin milli mücadelesini başlatmıştır. O’nun cumhuriyet ve demokrasi aşkı, daha kurtuluş savaşına başlamadan, 23 Nisan 1920 de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) kurulmasını sağlamış ve Kurtuluş savaşını bu meclis yürütmüştür. Başta, batı Anadolu’yu işgale kalkışan Yunan orduları (10 Ocak 1921 de Bursa Eskişehir yolunda, 10 Temmuz 1921 de Sakarya’da, 26-30 Ağustos 1922 de Dumlupınar’da meydan savaşları vererek), tamamen yok edilmiş, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Ruslar da işgal bölgelerinden kovulmuştur. 6 Ekim 1923 günü Şükrü Naili Paşa komutasındaki Mustafa Kemal Paşa’nın askerleri İstanbul‘a girerek, 4 yıl 10 ay 23 gün işgal altında kalan güzel İstanbulumuzu da işgalden kurtarmıştır.

Türk’ün büyük iradesi karşısında yenik düşen emperyal güçler, 24  Temmuz 1923 Lozan andlaşması ile kendi yenilgilerini, Türk’ün de galibiyetini ve bağımsızlığını kabul etmişlerdir. Böylece küllenen bir imparatorluğun külleri üzerinde alev alev genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.    29 Ekim 1923 de ATATÜRK’ün kurduğu cumhuriyet, dünyanın en güçlü devletlerine karşı verilen bir ölüm kalım savaşından sonra gerçekleşmiştir. Bu, ATATÜRK’le birlikte onun silah arkadaşları ve binlerce şehit ve gazinin eseridir. Bugün cumhuriyetimizin 97. Yılını kutluyoruz, Yüce Türk milletine kutlu olsun.

ATATÜRK “Bu yönetimde hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir”. Cumhuriyetteki birinci hedef demokrasidir. Yine ATATÜRK, “cumhuriyeti kurduk. Şimdi sıra demokrasidedir” derken, çok partili bir sisteme de işaret etmiştir. Bu rejim, demokrasi kavramını geliştirmek ve yerleştirmek zorundadır. Cumhuriyet özgürlüktür, bağımsızlıktır. Her alanda ilerlemenin yolu ve insanca yaşamaktır. Yine buradaki özgürlük, başkalarının hakkına tecavüz eden sınırsız bir özgürlük değildir. Demokrasi bu sınırların ölçüsünü koymuştur. Başkasının hak ve hukukuna mutlak riayet ve adalete saygı esastır.

ATATÜRK, batılıların tabiri ile yüzyıllarda bir yetişen dahi bir asker olmakla beraber, çağa damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamı ve de filozof denilebilecek yapıda bir düşünürdü. O, halkın iradesinin yüceliğini kavramış, ezilmiş milletlerin acılarını ruhunda duymuş ve batılı emperyalistlerin sömürü sistemini çok iyi bir analizle, hem batıya hem doğuya, yani hem ezenlere, hem ezilenlere çağa ve geleceğe uygun mesajlar vermiştir. Bugünkü küresel yapıyı tarif etmiş, zulüm gören milletlere de bağımsızlıklarında, kurtuluşlarında bayrak olmuştur.

ATATÜRK kurduğu cumhuriyette, günümüz koşullarına uyan  demokrasi, laiklik, sosyal devlet, hukukun üstünlüğü, adaletin yüceliği gibi kavramları da yerleştirdi. Sonra onu, müsbet ilim sahibi, hürriyet aşığı, eğitimli, kültürlü, geleceğe güvenle bakan, fikri hür vicdanı hür irfanı hür aydın bir gençliğe; “Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklalini ve Türk  cumhuriyetini ilelebed (sonsuza dek) korumaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek,  emanet etti. ATATÜRK, bunun için şöyle diyor: “zira, hürriyet ve istiklalimizin kıymetini; çağdaş eğitimli, yüksek ruh yapısına sahip, fedakar gençler, bu uğurda ölen askerlerden çok daha iyi bilebilirler. Cumhuriyeti kurmak için çok kan döktük. Gerekirse korumak için de aynı şeyi yaparız. Fakat  istiklal, hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunların değerleri bilinerek korunmalıdır. Cumhuriyet fazilettir, Cumhuriyet en gelişmiş ve en ileri, çağdaş devlet ve hükümet şeklidir. Onun için kılıçla elde edilen zaferler; siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıdır”.

ATATÜRK’e göre cumhuriyet, Türk milletinin tabiat ve yapısına en uygun idare şeklidir. Cumhuriyet, milli egemenlik idealini, milletin irade ve egemenliğini, vatandaşın devlete, devletin vatandaşa karşı hak ve görevlerini en iyi düzenleyen yönetim şeklidir. Milli egemenliği ise; ATATÜRK, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek vurgulamıştır.

Cumhuriyetin 10. yıl nutkunda ATATÜRK, “az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan cumhuriyettir, Cumhuriyetin temeli, büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlatlarından oluşan büyük ordumuzun vicdanında, akıl ve bilincinde kurulmuştur. İlkeleri de milletin ruhundan doğmuştur.  Cumhuriyet, Türkiye’nin en büyük devrimidir. Cumhuriyetin, milletin kalbinde kök saldığını görmek en büyük emelimdir. Bu rejimle millet ve memleket, dünya üzerinde en üstün yere gelecektir. Türkiye Cumhuriyeti her anlamı ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Değerli evlatlarının elinde daima yükselecek, sonsuza dek yaşayacaktır. Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar kalacaktır. Bu kadar matemler ve felaketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak, orada mutlu ve özgürce yaşayabilmek için kesinlikle egemenliğine sahip çıkmak ve cumhuriyet bayrağı altında tüm evlatlarını topluca ve dikkatlice muhafaza etmek zorundadır”.

Türklerin verdiği istiklal savaşı ve kurduğu cumhuriyet, tüm mazlum milletlerin hürriyet ve istiklal aşkını da dile getirmiş, onlara örnek olmuş ve bundan sonra da onlara bayrak olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, dünya üzerindeki bağımsız tek Türk devleti idi. 10 bin yıllara varan köklü tarihimiz, Mustafa Kemal Atatürk ve bir avuç silah arkadaşının düşmana karşı verdiği yüksek irade ve imanınla, “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek verdiği kutlu savaşın Anadolu’da yepyeni bir milllet ve yepyeni bir devlet olarak şekillenmesidir.

Sonsuza dek yaşayacaktır.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

Eki 18

Tarih Yazmanın Önemi

Ruhittin SÖNMEZ

Roma İmparatorluğu’nu çoğumuz dünya tarihindeki “en büyük ve en uzun süreli imparatorluk” olduğunu sanırız.

Şüphesiz tarihin gördüğü en muhteşem devletlerden biridir, Roma imparatorluğu. Ancak ne en büyük ve ne de en uzun yaşayan devlettir.

Roma, yüzölçümü itibariyle en geniş sınırlarına ulaştığı dönemde 5 milyon km2 toprağa hükmetmiş. Buna karşılık Moğol İmparatorluğu’nun egemenlik alanı 25 milyon km2 (Dünyanın %16’sı) yani Roma’nın 5 katı olmuş.

Yine Göktürk, Altın Ordu ve Osmanlı imparatorlukları da Roma’nın 5-6 katı kadar büyüktür.

Roma dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğu da değildir.

Roma İmparatorluğu’nun İsa’dan önce 27 ile İsa’dan sonra 1453 arasında (Bizans dönemi dahil) yaşadığı ve ömrünün 1480 yıl olduğu kabul edilir.

Oysaki, Alev Alatlı’dan okuduğuma göre, Roma İmparatorluğundan çok daha uzun yaşayan ve bizim pek bilmediğimiz imparatorluklar da varmış:

Viet nam, Van Lang İmparatorluğu 2226 yıl (M.Ö. 2524- M.Ö. 258) yaşamış.

Hint Pandyan İmparatorluğu 1850 yıl (M.Ö. 500- M.S. 1350) yaşamış.

Güney Doğu Asya’da Champa İmparatorluğu 1835 yıl (M.Ö. 196- M.S. 1639) yaşamış.

Çin’in imparatorluk tarihi ise 2123 yıl (MÖ 211-MS 1912) sürmüş. 1915-1916 yıllarında imparatorluk dirilmiş fakat tekrar yıkılmış.

Bahsettiğimiz bu imparatorluklar da en az Roma İmparatorluğu kadar muhteşem devletlermiş.

Peki bizim algımızın böyle yanlış oluşmasının sebebi ne?

Tarih yapmak kadar tarih yazmanın da önemli olduğunu gösteren örnekler bunlar.

****

Edward Gibbon (1737- 1794) adında bir İngiliz soylusu ve milletvekili üşenmemiş, 57 yıllık ömrünün 20 yılını vermiş ve 12 ciltlik “Roma İmparatorluğu’nun Gerileyişi ve Çöküşü” isimli külliyatı yazmış.

Biz ise daha çok sözel kültürle, menkıbe ve destanlarla geçmişi anmışız. Mağlubiyetlerin çok olduğu dönemleri inceleyip, sebeplerini araştırmaktan sakınmışız. Çöküş dönemi için külliyat çapında tarih yazmak yerine yaşananları unutmayı tercih etmişiz.

Rönesans’tan itibaren Avrupa zihniyetinde tarih yazımında “olan değil, olması gereken” önemsenir oldu.

Tarih yazıcısının niyeti neyse, O nasıl münasip görüp yazdıysa geçmiş ona göre yapılandırılır. Yazarın kurgusunun dışında kalan “teferruat” tarih yazımında yok sayılır.

Roma’ya “muhteşem” kimliği verilince zıddına “sefil barbarlar” unvanı yakıştırılır.

“Hayırhah” İsa’nın zıddı ise “kan dökücü” Muhammed oluverir.

Türkler için “Bastığı yerde ot bitmeyen Türk’ten sakın”, “Asya bozkırlarının çirkin göçebesi, bodur, korkunç, ölüm saçan, yağmacı, ırz düşmanı Türkler” diye yazılır.

Bu sıfatlara önce bunları yazanlar, sonra da onların muhatapları inanır. Daha kötüsü bizi de inandırdılar.

“Onca yıllık yerleşikliğe, Osmanlı’nın dillere destan bürokrasisine, şer’i ve örfi hukuk kurallarına rağmen” bizi bile Türklerin “göçebe” olduğuna inandırdılar.

***********************************

AZERİ DEĞİL TÜRK, AZERİCE DEĞİL TÜRKÇE

Ruslar, Sovyetler Birliği döneminde, hegemonyası altında kalan Türkler için uydurma bölgesel tarih ve diller üretti. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan vd Türk Cumhuriyetlerini ayrı milletmiş ve ayrı dilleri varmış gibi ayrıştırdılar. Bugün bağımsızlığını kazanmış olan soydaşlarımız ve biz hala bu projenin etkisi altındayız.

Soydaşlarımız için Türk ve dillerine Türkçe demek yerine, Azerbaycan’daki soydaşlarımız için Azeri ve dillerine Azerice, Özbekistan’daki soydaşlarımız için Özbek ve Özbekçe, Kazakistan’daki soydaşlarımız için Kazak ve Kazakça denilmesi Türk Birliğini sabote ediyor.

Yağmur Tunalı arkadaşımız, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş sebebiyle, medyada yazan ve konuşanların çok sık tekrarladığı bu fahiş hataya dikkat çekiyor:

“Âzerbaycanlılar için Elçibey’in ağzından hiç kimse TÜRK dışında milliyet adı gibi algılanacak bir isim telaffuz ettiğini duymamıştır. Bütün Türkleri de böyle anmak isterdi. Ayrı bir millet adı gibi düşünülmesin diye Kazak, Kırgız, Özbek demeyi de istemezdi. ‘Kazakistanlı kardeşlerimiz’, ‘Özbekistanlı kardeşlerimiz’ ve benzeri sözlerle hitap ettiği olurdu.”

“Türk cumhuriyet ve topluluklarında Rus- Sovyet projesi içinde hangi milliyet ifâdelerinin devlet zoruyla yerleştirildiği mâlûmdur. Kaç nesil o zorla yetişti. Onlar mâzurdur. ‘Kendinize Türk diyeceksiniz’ demenin ve zorlamanın mânâsı yoktur. Bunu yapmadık, yapmamalıyız. Yalnız şunu yapmalıyız: Biz onlara Türk demeliyiz. Çünkü onlar Türk’tür.”

“Zamanla onlar, Türkiye’de bize de Türk diyorlar diyecekler, alışacaklar ve benimseyecekler.”

“Biz Türkiye’de bu Sovyet planına göre hareket etmemeliyiz. Türk’e Türk demeliyiz.”

****

Yağmur Tunalı, “Ama Onlar da kendilerine böyle (Özbek, Kazak vd) diyorlar” diyen birine Prof. Dr. Turan Yazgan Hoca’nın sözünü aktarıyor:

“Bu emperyalist zorunu, bu Rus dayatmasını, bu bölücülüğü gerçek mi kabul edeceğiz? Bak sana söylüyorum: Bana şu Fâtih semtini ver, iki nesilde her mahallesinden bir dil ve millet çıkarayım! Yapacağımız bellidir: Bu oyunu bozabilmek lâzımdır. Bu iş hem zordur hem de bu kadar basittir. Biz bunu kabul edecek zavallı bir millet değiliz!”

“Bu iyi planlanmış ve yüz yıla yakın iyi uygulanmış bir projedir. Kaç nesil bu bölücülük ve ayrımcılık diliyle yetişti. Aynı milletten olduğumuzu hatırlamak ve hatırlatmak bile zaman işidir. Değiştirmek çok yönlü gayrete bağlıdır. Bunun için ilk şart şudur: Öncelikle Türkiye’nin aydınları ve âlimleri Sovyet literatürüne teslim olmamalıdır.”

“Tarihi yazanların” etkisini bu kadar güzel anlayan ve anlatan çok az aydınımız var.

Yüz yıllık bir projenin sonucu olarak, devlet kayıtlarına ve zihinlere kazınmış bir hatanın düzeltilmesi çok çetin bir iş.

Roma İmparatorluğu’nu “tarihin en büyük ve en uzun ömürlü devleti” saymak, hatalı da olsa, bize çok zarar vermeyebilir.

Ama “Türk’e Türk ve diline Türkçe dememek” hatasını devam ettirmek, Türk Birliği idealine en büyük zararı verecektir.

Düşmanların projelerine direnemeyenler, yeniden “tarih yapma” şansını kaybederler.

Tem 29

Bu Dil ve Üslûptaki Amaç Nedir?

Halil ALTIPARMAK

Amaç; Millî Devlettir.

Araç; Din istismarıdır.

Neden böyle başlıyorum?

Çünkü, yaşananlara bakınca ve önceki dönemleri değerlendirince bunu çok açık olarak görmemek mümkün değildir.

Çok basit bir iki soru soralım da neden açık olarak gördüğümüzü anlatabilelim.

Ayasofya’nın Cami olmasından, bu ülkede memnun olmayan insanın çok az olduğunu biliyoruz. Zaten, neden memnun olunmasın ki?

Pekiii!!!

Koskoca bir toplumun hemen hemen tamamının memnun olduğu bir konuda;

“Tarihe ihanet ettiler”, “Vakıf mallarına dokunanlara lanet olur” gibi ifadeler ne için kullanılır?

Herkes memnun olmuşken, bu memnuniyeti ortak olarak yaşamanın, ayrışmaya yer vermemenin yararı daha fazla olmaz mı? Hem de kendilerine yararı daha fazla olmaz mı?

Açıktır ki olur.

Peki, neden bu tür diller kullanılır?

Bunun için, yazının girişini öyle yaptık.

Tekrar ediyorum:

Amaç: Millî Devlettir.

Araç: Din istismarıdır.

Madem, Danıştay kararına uymak bu kadar önemli de, aynı Danıştay daha önce, ANDIMIZ’ın kaldırılmasına karşı da oy verdi. Peki bu karar neden uygulanmadı?

Şimdi bakalım madalyonun diğer tarafına.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 21 yaşında fethederek, Türk Milleti’ne tarihin en önemli armağanlarından birini vermiştir. Bu armağanın içinde elbette, Ayasofya kilisesi de vardır ve cami yapılmıştır.

Ancak, Osmanlı Hanedanları, Bu büyük armağanı koruyamayarak 13 Kasım 1918 tarihinde, İstanbul’un işgalini engelleyememişler ve maalesef Hıristiyan dünyasının sevinçlerini gerçekleştirerek, övüncümüzü elimizden almışlardır.

Eğer, işgal devam etse idi, hiç tereddüt edilmez ki, yapacakları işin başında, Ayasofya’nın Kilise yapılması vardı. Bu nedenle, İstanbul, Millî Mücadele’nin başarılması ile, ikinci defa fethedilmiş ve Türk Milleti’ne armağan edilmiştir. Yani, İstanbul  ile ilgili ne yapacağmız bizim kararımıza bağlı olmuştur.

Bu gerçekler ortada iken, neden  Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanlığı devam eder?

Anlaşıldı mı neden?

Mesele cami yapmak meselesi olsa idi, hiç gereği yokken  Akdamar kilisesi gibi bir çok kilise, masraflar ederek açılır mıydı?

Bir de vakıf meselesine girelim. Bizim inancımıza göre vakıflar kutsaldır ne demek?

Hangi inancımızda vakıflar kutsalmış?

Osmanlı’da Vakıfların görevi nedir, biliyor musunuz?

Devlet, Dirlik sistemi ile, askerî ve tarım meselesini büyük ölçüde, kendi insanına çözdürmüştür. Vakıf kurmayı da teşvik ederek, soyal dayanışma ve yardımlaşmayı yine vatandaşlarının çözmesine zemin hazırlamıştır. Böylece, Devlet, birçok konuyu kendi dışında halletmenin yolunu bulmuştur. Vakıf budur! Ancak, tarih içerisinde, bu her iki düzen de bozulmuş, yıpranmış ve işlevlerini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar