Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Vefat ve Taziye — Temmuz 15, 2017
  2. Nevzat Yalçıntaş Hocamızı Mevlid-İ Şerifle Anıyoruz — Temmuz 15, 2017
  3. Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi — Temmuz 8, 2017
  4. BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN — Haziran 25, 2017
  5. İslam Dairesinde Bütünleşmek… Nasıl? — Haziran 24, 2017

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 02

Bilinç Gelişiminin En Önemli Faydaları Nelerdir?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 Bilinç gelişimi, her şeyden önce zihinsel faaliyetlerin artırılması anlamına gelir. Zihinsel faaliyet ise daha çok beyin hücresi üretir ve var olanları da geliştirir.

Norman Doidge’nin “Kendini Değiştiren Beyin” kitabında ifade ettiği gibi, zihinsel bakımdan aktif bir hayat süren insanlar daha iyi beyin fonksiyonua sahiptirler.
Bilinç gelişimi yolculuğundaki kişi daha sosyal ve aktif oluyor. Bilindiği gibi zihinsel bakımından uyarıcı faaliyetlere katılmak Alzheimer olma riskini azaltmaktadır.
Beyin de kas gibi alıştırma yaparak gelişim gösteriyor. Zihinsel eğitim ve zenginleştirimiş çevrede yaşamak beyin ağırlığını % 5-9 oranında artırmaktadır.
“Kullan veya kaybet yasası” gereğince, kullanılmayan sinaptik bağlantılar ve nöronlar teker teker ölmeye başlıyor. Beden, kullanılmayan nöronları kan, oksijen ve enerjiyle beslemeyi israf olarak görüyor. Bu sebeple beyin, kullanılmayan bu parçalardan kurtulma yollarını arıyor. Yükünü azaltmak ve daha faal çalışmak için…
Bilinç gelişimi içinde olmayan kimsenin nöronlarını ölüm bekliyor… Mesela içimizdeki müzik aletini çalma potansiyeli vardır. Müzikle ilgili beynimizde nöronlar vardır. Bu nöronlar müzik yoluyla çalıştırılırsa büyür, çoğalır vegelişir. Kullanılmazsa güçsüzleşir ve ölürler.
Beyin içinde kendine yapacak iş bulamayan nöronlar yeterince uyarılmayarak ölüme mahküm olurlar. “Kullan veya kaybet” kuralı gereğince kullanmadığımız veya çalıştırmadığımız nöronları kaybediyoruz.

Zihinsel faaliyet ve gelişim içinde olmayan kimselerde nöronların büyük kısmı kullanılmıyor. Bu sebeple nöral bağlantılar budanıyor, yok ediliyor. Nöronlar, yaşanan olaylar ya da kaydedilen bilgiler ölçüsünde birbirleriyle bağlar kurarak, beraber hareket ederler. Bu yaşantılar ya da bilgiler tekrar tekrar kullanılmadıkları takdirde, nöronlar arasındaki uzantıların oluşturduğu bağ kaybolur ve bilgilerde silinir.
Bu yolla gereksiz doku azalır. Beynin dış kabuğunda da bir azalma, bir incelme görülür. Çünkü bir çok nöron gereksizliklerden dolayı atılmıştır.

Okuduğumuz kitaplar, kurduğumuz ilişkiler, hissettiğimiz duygular, aklımızdan geçenler beynimizin gelişimini etkilemektedir. Süreyya Yılmaz’ın “Beynin Akıllıca Yönetimi” kitabında vurguladığı gibi, beynimizin bağlantılarının yapısını değiştirmek ve yeni bağlantılar kurmak elimizdedir. Fiziksel egzersiz kas geliştirmekte, zihinsel egzersiz yeni nöronlar üretmektedir.

Bilinç gelişimi zihnimizden geçen düşüncelerin zenginleştirilmesi demektir. Bu düşünceler beynimizde değişimlere sebep olmaktadır.
Bu bilgilerin ışığında, kitap okumaya ve kişisel gelişime karşı çıkanların yeniden durum değerlendirmesi yapmalarında fayda vardır. “Kullan veya kaybet yasası” gereğince beyni akıllıca kullanmak ve nöronları uyarmak zorundayız.

Nöron budanmasına uğramamak için kendimizi, beynimizi ve nöronlarımızı işe yarar konuma getirmeliyiz. Aksi durumda Alzheimer gibi hastalıklar kapımızı çalabilir.

    BEYİN BİZE GEREKLİ OLAN İLAÇLARI ÜRETİR

Düşünce sürecimizi değiştirerek, beynimizin kimyasal yapısını etkileyebiliriz. Düşünce şeklimize göre sağlıklı kimyasal değişimleri harekete geçirebiliriz.
Beynimizde olumlu bir değişim yapabilmemiz için, neyin ters gittiği yerine, neyin doğru gittiğini zihnimizde canlandırmalıyız.
Beynimizin kimyasal yapısını bilinçli bir şekilde etlileyebilmemiz, vücut kimyamızı istediğimiz şekilde düzenleyebileceğimizi gösterir. Çünkü psikolojik ve kimyasal yapımızı harekete giçeren düşüncelerimizdir.
Düşüncelerimiz de duygularımızı oluşturur. Bu sebeple nasıl hisssedeceğimiz bize bağlıdır. düşüncelerimizle üzüntü veya neşeyi tetikleyebiliriz. Ne düşünürsek, onu biçeriz.
Düşüncelerimizi başkalarının iyiliğine çevirdiğimiz zaman stres ve bunalımlarımızı azaltabiliriz.
İç konuşmamız olumlu olursa, beynimiz sağlıklı hedef ve amaçlara yönelir. Yani bize huzur ve mutluluk sağlayacak programları yapar ve hayata geçirir. Bizi her zaman neşeli bir konuma getirir.
Neşe, bağışıklık sistemimize güç verir. Neşeli insanlar, diğerlerine göre daha az hastalanır ve hastalıklarını daha rahat geçirirler. Neşeli ve huzurlu insanlar kendi doğal iyileştirme güçlerini harekete geçirirler.
Çünkü neşe endorfin üretir. Mutluluk hormonu da olarak adlandırılan endorfin, vücudun acı, ağrı gibi durumlarla baş edebilmemiz için beynimizden salgılanan bir hormondur. Salgılandığında acı iletimini yavaşlatır ya da tamamen durdurabilir.
Endorfin, bağışıklık sistemini hastalıklara karşı güçlendirir.
Sağlıklı bir kalp ilaç kadar yararlıdır.
Sağlıklı ve mutlu bir ömür sürmenin yolu bilinç gelişiminden ve farkındalığın artırılmasından geçer. 
Şu günlerde bilinç eğitimine çok ihtiyacımız var. Zihniyet eğitimi ve zihinsel gelişim bizi pek çok sıkıntıdan kurtaracaktır.
Bunun nasıl olacağını ise ÜÜtv’deki “Yüksek Bilinç Yolculuğu” programında ve yazılarımızda gözler önüne sereceğiz.
Ne hissedeceğimiz bize bağlıdır. Bu çalışmalarımızda duygularımızı seçme ve değiştirme yollarını göstereceğiz.
Duygular davranışlarımızın yakıtı olan enerjidir. İnsanları yakınında tutmak isteyen hoş ve sıcak duygular üretmelidir. Araya mesafe koymak isteyenler ise soğuk duygular yaratmalıdır.
Duygularımızı üreten de düşüncelerimizdir. Bu yüzden zihnimizden geçen düşünceler önemlidir.
John Milton diyor ki: “ Zihin başlı başına bir güçtür. Cehennemden bir cennet, cennetten bir cehennem yaratabilir.
Kaynak: Gary McKay, Cesur Ol Değişime Ayak Uydur, Kalipso Yayınları, İstanbul.

Ara 31

Felsefe Batıdan mı Doğdu?

Dr. Hasan GÜNAYDIN

             Felsefenin nerede doğduğu konusu uzun bir süre tartışılmıştır. Geçmişe ait bilgilerimiz arttıkça Mısır, Sümer ve Hint medeniyetlerini daha geniş bir biçimde anlıyoruz. Özellikle Mısır ve Sümer’den elimize ulaşan yazılı belgelerin az olması, kendilerinden sonra ortaya çıkan Yunan felsefesinin bir adım öne çıkmasına imkan tanımıştır. Ancak konuya karşılaştırmalı olarak yaklaştığımızda gerçeğin hiç te öyle olmadığını görüyoruz. Aslında Yunan felsefesinin ön plana çıkması kendiliğinden olmamış, Rönesans ve sonrasında Batının kendisine bir kaynak/menşei araması sonucunda bilinçli olarak gerçekleştirilmiştir. Sömürgeci Batı kültürel emperyalizm uygularken dinin yanında felsefe ve bilimi de kullanmak istemiş, netice itibarıyla kafalarda “felsefe ve bilim de batılılara aittir ve onlardan çıkmıştır” inancını yerleştirmeye çalışmıştır. Bu düşünce kültürel istilanın bir aracı olarak kullanılmıştır. Oysa aşağıda belirtmeye çalışacağımız bazı hususlar felsefe ve bilimin Antik Yunan’da yani Batıda doğmadığını açıklıkla gözler önüne sermektedir.

  • Herşeyden evvel Mısır, Mezopotamya, Sümer ve Hint kültürleri Antik Yunan kültüründen daha kadim ve daha eski kültürlerdir.
  • Thales felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Herodotos’a göre Fenikeli olan Thales Mısırlılardan öğrendiği matematik bilgisini kullanarak evren hakkında düşünmeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle; O Mısırlılardan öğrenmeden önce Antik Yunan’da matematik diye bir şey yoktur. Thales güneş tutulmasını da Mısırlılardan öğrenmişti. Zira Mısırlılar güneş tutulmasının periyodik olduğu fikrine ulaşmışlar ve bu yönde hesaplamalar yapmışlardır.
  • Empedokles’in Şam ve Mısır’a gittiği, oralarda uzun bir süre kaldığı bilinmektedir. Hatta Mısır’da Hz. Süleyman’ın öğrencileri ile görüştüğü bile belirtilmektedir. Mısırlılardan geometriyi, Hz. Süleyman’ın öğrencilerinden fizik ve metafiziği öğrenmiş, daha sonra ülkesine dönerek metafizik, fizik ve geometriyi Yunanistan’a getirmiştir. Bundan önce Yunanistan’da ne fizik, ne metafizik, ne de geometri vardır.
  • Pythagoras 18 yaşlarındayken yaşadığı adadan ayrılıp önce Miletos’a, oradan Mısır’a, oradan da Babil’e giderek Memphis ile Juppiter Tapınaklarının rahiplerinden eğitim almıştır. Mısır aslında Fenike dinlerinin de kaynağıdır. Pythagoras 22 yıl Mısır’ın çeşitli tapınaklarında kalarak eğitim görmüş ve bildiği neredeyse her şeyi mesela matematikle ilgili bütün bilim dallarını, astronomi ve geometriyi onlardan öğrenmiştir. Bunun yanı sıra ayrıca Keldanilerden astronomi, Fenikelilerden aritmetik bilgileri edinmiştir. O’un ilk defa Yunanistan’a getirdiği hem sayılar öğretisinin hem de ruh göçüyle (Metempsykhosis) ilgili öğretinin kaynağı aslında Mısır’dır. Eğitim sistemini de Mısır’daki sisteme uygun olarak kurmuştur. Babil’de ise astroloji ve simya gibi gizemli bilimleri öğrenmiştir. Ksenophanes Pythagoras’ı eleştirmiş ve O’nun için “Yalancıların Başı” demiştir.
  • Atomcu Öğreti’nin en büyük temsilcilerinden sayılan Demokritos da Mısır, Babil, İran ve Etopya’ya gitmiş, bilhassa Mısır’da uzun bir süre yaşamıştır. O’nun Yunanistan dışından elde ettiği bilgiler ışığında savunduğu evren iki kısımdan oluşmaktadır: Atomlar ve Boşluk (Mekan). Demokritos’un savunduğu ruh da “bedeni meydana getiren atomlardan farklı olarak ince, düz, yuvarlak, çok hızlı hareket eden, kaygan ve akıcı atomlardan oluşmuştur.” Açıkça anlaşılacağı üzere; Atomcu Öğreti’nin de gerçek kaynağı Yunanistan değildir.
  • Ksenophanes Mısır’a gitmiş ve Tek Tanrı inancını oradan getirmiştir.
  • Tıp ve doğa bilimleri ile ilgili bilgiler Mısır ve Mezopotamya’da alınmıştır. Bunun yanı sıra, Güneş Sistemi ile ilgili ilk bilgiler yine Mısır ve Mezopotamya kaynaklıdır. Ay tutulamasının periyodları Mezopotamya’dan öğrenilmiştir. Anaksimendros’un ilk dünya haritasını yaptığı söylenmesine karşın ilk dünya haritasının Babil’de yapıldığı tespit edilmiştir.

Antik Yunan düşünürlerinin en önemlileri olarak kabul edilen Sokrates, Platon ve Aristoteles’e göre, “felsefe hikmet yani bilgelik sevgisidir”. Ayrıca Karl Jaspers felsefe hakkında “insanın düşünerek kendi varoluşunun bilincine vardığı her yerde felsefe vardır” demektedir. Dolayısıyla, dünyanın herhangi bir yöresinde ve Antik Yunan’dan çok daha önceki zamanlarda bilgelik yani hikmet sevgisiyle dolu insanlar mutlaka vardır; hatta felsefe bu adla anılmasa bile mutlaka ortaya çıkmıştır. Aksini iddia etmek mümkün değildir. Bugün felsefeyle ilgilenenlerin önemli bir bölümü “Yunan bilim ve felsefesinin Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden çok daha sonra ortaya çıktığını ve onların mirasını geliştirip zenginleştirdiğini” ileri sürmektedir.

Yukarıda açıkladığımız hatta değinmediğimiz başka gerekçelerle felsefenin Batıdan yani Antik Yunan’dan doğmadığı aşikardır ve bu yanlış/kasıtlı iddia reddedilmeli, sömürgeciliğin bir aracı olarak kullanılmasına imkan tanınmamalıdır.

Ara 29

Türk Milliyetçiliği Üzerine Bazı Görüş ve Düşünceler

Dr. Şahin CEYLANLI*

 

Türk Milliyetçileri hiç şüphesiz ki, milletimizin sinesinden çıkmış bir büyük fikrin ve davanın temsilcileridir. Yolunu sapıtmış veya yoldan çıkmış birtakım gruplar bir yana bırakılacak olursa;  toplumun büyük bir ekseriyeti için milliyetçilik, milli tarih, milli kültür, vatan ve bayrak şuurunu içinde barındıran asli bir düşüncedir. Bu fikrin müdafaasını yapanlar da Türk Milleti’nin vazgeçilmez temsilcileridir.

Fakat, üzülerek belirtmek gerekirse, Türk Milleti’nin büyük çoğunluğunun manevi desteğine sahip olan Türk Milliyetçilerinin safları, zararlı, yıkıcı ve bölücü fikir cereyanları ile mücadelede üstün başarı sağlayacak derecede sık değildir. Bu fikri temsil eden kuruluşlar, birbirinden habersiz, irtibatsız, kimin ne yaptığı belli olmayan davranışlar sergilemekteler. Aralarında ki  görüş, düşünce ve metot farklılıkları, Türk Milliyetçilerini birbirinden ayırmak için yeterli sebep teşkil edebilmekte ve  bu durum, tabii ki hepimizi derinden sarsmaktadır.

Meseleye siyasi yönden bakacak olursak ; yazılı, sözlü ve görsel basından öğrendiğimiz kadarıyla, yakın zamana kadar birlikte hareket ve mücadele eden, tasada, kederde, kıvançta birlik olan Türk Milliyetçileri,  kısır bir döngünün içine girerek birbirlerine karşı acımasızca  hakarete varan suçlamalar ve laflar edip,milliyetçilik ahlakına ve adabına hiç uymayan davranışlar sergilemekteler.  Siyasi atmosferde  gelinen nokta ve manzara bu.

Bu durumdan nasıl ve ne şekilde kurtulmak gerekiyor? İşte burası çok önemli. Milliyetçi sivil toplum kuruluşlarının bütün gayret, çalışma, faaliyet ve güçleriyle aynı hedefe yönelmeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış ve çalışmanın ise, çok büyük faydalar sağlayacağı zaman içinde görülecektir. Oyunu kuralına göre oynadığınız zaman başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

Meseleye değişik bir cepheden baktığımızda ; her Türk Milliyetçisi üstün görev ve üstün sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve üzerine düşen asli görevleri mutlaka yerine getirmelidir. Türk Milliyetçileri arasında kesinlikle hizipleşme ve ayrışma olmamalı. Art niyetli grup ve kişilerin tuzağına düşülmemeli. Aksi halde ; yürütülen bu kutsal yolda mesafe kat edilemez. Menfaat hesaplarından kesinlikle uzak durulmalı ve Dünya malı Dünya’da kalır mantığıyla hareket edilmeli. Türk Töresine sımsıkı sarılmalı ve buna göre düşünmeli ve fikir üretmeli, anane,  gelenek ve göreneklerimiz mutlaka yaşatılmalı.

Türk Milliyetçileri,  ölülerine ve dirilerine sahip çıkarak gelecek nesillere örnek olmalılar. Milliyetçi Fikrin Ölmez İsimleri adı altında anma toplantıları tertip etmeliler.

Her Türk Milliyetçisinin, milli varlığımızı meydana getiren unsurları koruyarak yaşatabilmesi için, toplumu bir örümcek ağı gibi saran mefhumlar anarşisi ile mücadele edebilecek donanımlara sahip olması gerekir.

İşte  içine düşmüş olunan bu girdaptan, yukarıda kısmen zikredilmiş faaliyetler ve çalışmalar ile   kurtularak  zafere  doğru adım atılacaktır.

( *)  Sosyolog, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Müdürü.

Ara 25

Dibace İmiş

Halil ALTIPARMAK

      AKP yöneticilerinin ısrarla ve neden hâlâ Anayasa ile uğraştıklarını merak ettiniz mi?

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

AKP’lilerin Dibace dedikleri, Anayasa’nın Başlangıç İlkeleri bunlar. NASIL?

Eki 29

Karşılaştıralım Bakalım !

Halil ALTIPARMAK

Almanya Başbakanı Merkel, Yıldız Sarayında, altın varaklı koltuklarda ağırlandı ve bu durum ülke içinde çok ciddi eleştiriler aldı.

Bir kere, İstanbul’da neden ağırlandı?

Yeni Türkiye(!)’nin artık Başkenti de mi değişti?

Neyse…

Artık, bu konuları ayrıca tartışırız.

Bugün tarihten yapraklarla günümüzü karşılaştıralım.

25 Aralık 1915’de dönemin Padişahı bir yemek veriyor.

Yemek, Yıldız Sarayı Çadır Köşkü Kasrı’nda yenecek.

Yemek listesi; bezelye çorbası, kalıpta soğuk hindi, terbiyeli ıspanak kökü, pisi balığı filetosu, çerkez tavuğu, bademli börek, zeytinyağlı lahana dolması, anberbû pilavı, yemişli pasta.

Bu arada, ülke, tarihinin en ağır savaşında, I. Dünya Savaşı içerisinde.

Ülkede korkunç sıkıntı var. Vesika ile günde arpa, yulaf, süpürge tohumu karışımı yüz dirhem (üç yüz gram) ekmek verilmektedir.

Şeker, yağ, et yok gibidir. Varsa da sahip olanlar sıradan vatandaşlar değildir. İmtiyazlı bir sınıf ancak bu yiyeceklere sahip olabilir.

Peki! Bir de gelelim 1921’e.

Millî Mücadele’nin en zor günleri.

Fransız ilişkileri yeni bir ümit dalgası oluşturmuş. Fransızlar, İngilizlerin tek başlarına hâkimiyet kurmalarını istemiyorlar. Bunun için de Franklin Bouillion’u görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya göndermişler.

Hariciye Vekilimiz (Dışişleri Bakanımız) Yusuf Kemal(TENGİRŞEK) Bey, Fransız temsilcisini iyi ağırlamak istiyor. Ama, hiçbir imkân yok. İyi kalitede çatal, bıçak takımı bile yok.

Çok üzgün, her şey danışılan Mustafa Kemal Paşa’ya gidiyor.

“Paşam…ne takım taklavat var, ne de bir orta lokantanın servisi ve mutfağı…inşallah ilk fırsatta şu eksiklikleri tamamlayalım. Mahcup olacağız adamlara…”

Mustafa Kemal gülümsüyor:

“Onlar bizim halimizi bizden iyi biliyorlar. Zaten onları ayağımıza getiren de bu yokluklar içinde başardıklarımız… Askerin mermisi, ayağında çarığı olmadığı, mebusunun koridorda kap karavana yediği hareketin Hariciye Vekili sofrada kristal kadehler içinde şampanya ikram ederse öteki mucizenin sihiri kalmaz. Hariciye Vekili… Sen neyin içinde neyi yiyorsan herife onu ikram et…” diyor.

Yusuf Kemal Bey bu hatırasını anlattıktan sonra;

“Goca Adam!…” diyerek bitiriyor.

Goca Adam nasıl olunurmuş?

Hadi, Padişahı da anlayalım.

Ne de olsa, birkaç yüz yıl önce dünya hâkimi olmamızın etkisini unutamamış diyelim.

Peki, şimdi bize ne oluyor?

Kaçak saraylar, altın varaklar, olağanüstü israflar…

Ne için? Ne pahasına? Ne adına? Kim için? Kime karşı? Şartlar nedir?

Bu durumda kime “Goca Adam” diyeceğiz?

Var mı?

Eki 20

Mesele Nedir?

Halil ALTIPARMAK

Ülkenin kalbinde, birçok insanı öldüren bir bombalama ile karşılaşıyoruz.

Kim attı, neden attı, toplantıya katılanların siyasî kimlikleri nedir filan…

Bunların hepsi tartışılır, bunların hepsi hakkında fikir yürütülür.

Belki de fikir yürütenlerin haklılık payı da olabilir.

Ancak, herkes temel bir konuda ortak noktada birleşmek zorundadır.

Her türlü teröre hayır!

Pkk, ışid vs. terörü fark etmez.

Terör, nereden gelirse gelsin, reddetmeliyiz, karşı durmalıyız.

Terörün tanımı kişiye, gruba, görüşe göre değişmez.

Terör, tektir, kan döker, acımasızdır, vicdanı yoktur, art niyetlidir ve hedefi kandır, gözyaşıdır, acıdır.

Benim terörüm, onun terörü gibi bir ayrımı terör bilmez, anlamaz, görmez.

Şucu terör, bucu terör olmaz.

Binlerce insanın olduğu bir ortamda bomba patlatan bir insanın aklı, mantığı, düşüncesi, şuculuğu, buculuğu olmaz. O insan robottur, duygusuzdur, insan değildir.

Masum bir askeri, polisi şehit eden bir terörist insan değildir, fikir için uğraşıyor olamaz, taşerondur, duygusuzdur, acımasızdır.

Herkes, her türlü teröre karşı olacaktır, karşı durmalıdır, terör ayırımı yapmamalıdır.

Tek ortak noktada durmalıyız.

NEREDEN GELİRSE GELSİN, KİM YAPARSA YAPSIN, TERÖRE HAYIR!

Diğer bütün tartışmalar bu ortak noktada durduktan sonra yapılır, yaparız, yapılmalıdır.

Diğer bir temel mesele de, Recep Tayyip ERDOĞAN meselesidir.

Recep Tayyip ERDOĞAN, bugün geldiğimiz noktada, yıllarca beraber olduğu, yola beraber çıktığı insanlar tarafından bile eleştirilir hale gelmiş, ülkenin sırtındaki ağır sorunların, maalesef odak noktası konumundadır.

Bugüne kadar yaptığı konuşmalar, kendi iktidarını devam ettirmek adına yaptığı her iş, ülkede kutuplaşmanın, kültürel ayrışmanın, düşmanlıklar oluşmasının nedeni olmuş ve nefret tohumlarının toplumda yaygınlaşmasına ve yayılmasına zemin hazırlamıştır.

Artık, bu gerçeklerin ve geldiği geri dönülemez noktanın kendisi bile farkına vardığı için, Türgev holdingin(!) başındaki oğlunun aniden yurt dışında yaşamasına karar vermiş ve doktora yapma kılıfına sığınmıştır.

Hiçbir uyarıya dikkat etmeyen, sadece kendisi ve ailesi için her şeyi göze alan Recep Tayyip ERDOĞAN için ülkenin içinde bulunduğu durum hiç önem arz etmemektedir.

İnsanımızın bugün ülkenin her yerinde terör korkusu yaşaması, askerimizin, polisimizin her gün teröristlerce şehit edilmesi, herhalde Recep Tayyip ERDOĞAN için, Bilal ERDOĞAN’ın kurtulmasından daha önemli değildir.

Yol arkadaşlarının bir kısmının bile geç de olsa farkına vardıkları bu durumu, ülkede herkesin görmesi ve anlaması gerekmektedir.

Yukarıdaki iki konuda ortak bir yaklaşım sergileyemezsek, bundan sonra başımıza gelecekler konusunda ağlamanın, üzülmenin, dövünmenin çözüm olmayacağını maalesef göreceğiz.

Şimdi! Haklı olarak soruyorum; güzel söyledin de, böyle olacağına ümidin var mı?

Ben ısrarla uyarımı yapmalıyım.

Gerçekleşmezse; son adım olarak, Millî Mücadeleyi çok iyi biliyorum.

Eki 12

Yeniden Millî Mücadele Şartları

Halil ALTIPARMAK

MADDE 62: Fıratın doğusunda ileride saptanacak, Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve 27. Maddenin II.2. ve 3. Fıkralarındaki tanıma uygun olarak saptanan Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özelliğini, işbu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak 6 ay içinde, İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır. Herhangi bir sorun üzerinde oy birliği oluşamazsa, bu sorun, komisyon üyelerince, bağlı oldukları hükümetlerine götürülecektir. Bu plan, Sütyani-Geldaniler ile bu bölgelerin içindeki öteki etnik ve dinsel azınlıkların korunmasına ilişkin tam güvencelerde kapsayacaktır. Bu amaçla, İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir komisyon incelemelerde bulunmak ve işbu antlaşma uyartınca, Türkiye sınırının İran sınırları ile birleşmesi durumunda Türkiye sınırında yapılması gerekebilecek düzeltmeleri kararlaştırmak üzere bu yerleri ziyaret edecektir.

MADE 63: Osmanlı hükümeti 62. maddede öngörülen komisyonlardan birinin ya da ötekinin kararlarını, kendisine bildirildiğinden başlayarak üç ay içinde kabul etmeyi ve yürürlüğe koymayı şimdiden taahhüt eder.

MADDE 64: İşbu antlaşmanın yürürlüğe konuluşundan bir yıl sonra 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve bu Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye tavsiye ederse verirse, Türkiye, bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden taahhüt eder. Bu vazgeçmenin ayrıntıları başlıca müttefik devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacaktır. Bu vazgeçme gerçekleşirse ve gerçekleşeceği zaman, Kürdistan’ın şimdiye dek Musul ilinde(vilayetinde) kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt devletine kendi istekleri ile katılmalarına, başlıca müttefik devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.

Nasıl?

Bu üç madde, SEVR paçavrasının KÜRDİSTAN başlıklı maddeleridir. Bu paçavra, Osmanlı Hükümeti tarafından imzalanarak kabul edilmiştir.

Ama, Türk Milleti, o zaman, Mustafa Kemal ATATÜRK gibi kahramanlar ve silah arkadaşlarının önderliğinde bu paçavrayı yırtmıştır.

Bir kere, nüfus konusunda ve nüfus dağılımı konusunda kararlarını verip, nerelerin nüfusunun kimlerden oluştuğunu kendi kafalarına göre belirlemişler ve ona göre maddeler dayatmışlardır.

O zaman bu paçavrayı imzalayan Damat Ferit’ler var idi.

Peki, bugün bu maddelerin ve bu paçavranın dayatılmasına zemin hazırlayan Damat Feritler kim?

Bir düşünün bakalım!

Millî Mücadele’nin başarılmasında, Sevr’in İstanbul Hükümeti tarafından kabul edilip imzalanmasının Türk Milleti’ni titretip kendine gelmesini sağlayarak Kuvva-i Milliyeciler’e destek vermesinin çok büyük rolü olmuştur.

İnanıyorum ki, Türk Milleti’ne bugün yeniden bu paçavranın dayatılması, Milletimizin titretmesini ve kendine dönmesini sağlayacaktır.

Eki 07

Kim İtiraz Ediyor?

Halil ALTIPARMAK

Türkiye’nin bugün yaşadığı kanlı ortamın barış süreci denen soytarılıkların, anaların ağlamasın denen yüzsüzlüklerin sonucu olduğuna aklı başında kim itiraz ediyor?

Yani, aklını şeytana satmamış kim itiraz edebilir?

Dedik ki;

“şeytanla pazarlık yapılmaz!”

Bize, şeytan muamelesi yaptılar.

Dedik ki;

“analar ağlamasın oyunu yapmayın, biz sizden daha çok bunu istiyoruz. Ama, bu yaptığınız, teröre destektir.”

Bize, kandan beslenenler muamelesi yaptılar.

Gelinen nokta, barış süreci oyununun, analar ağlamasın tezgâhının sonucudur.

Bugün akan kandan, barış sürecine destek verenler, analar ağlamasın tezgâhının içinde olanlar sorumludur.

Zaten, her ŞEHİT cenazesinde, ŞEHİT yakınlarının KENDİLİKLERİNDEN gösterdikleri tepkiler, bu gerçeğin çok açık ifadesidir.

Artık, ŞEHİTLER adeta kaçırılarak defnedilmekte, gizlice defnetmek için özel gayretler saf edilmektedir.

Ama, güneş balçıkla sıvanmaz.

Bir de, tepkisini gösteren ŞEHİT yakınlarına hakaret modası başladı ki, bu durum, barış sürecine destek verme soytarılığından daha da şeytanî ve daha da vahim bir durumdur.

Tehdit de ayrı bir konu.

Nedir tehdit?

400 milletvekili verirseniz, bu işler biter.

Allahallah!

Peki, şimdi neden bitmiyor?

400 vekil ile nasıl bitirmeyi düşünüyorsan, şimdi de aynı yöntemi kullanarak bitir.

Yani, 400 şantaj mı?

Kenan EVREN’in ihtilal yapmak için işlerin olgunlaşmasını bekledik dediği gibi, daha çok kan dökülmesini mi bekliyorsunuz?

Madem, 400 alınınca bitecek, şimdi bu reçete ile neden bitirmiyorsunuz?

Daha çok ananın ağlamasını mı bekliyorsunuz?

400 alınınca bitirecek reçeteler şimdi neden devreye girmiyor?

400 ile başka hesaplar mı yapılmak düşünülüyor?

Ayrıca, şimdi hangi yetki eksik de, 400 alınınca yeni bir yetki olacak?

Bakın, bu gidişat, tahammül sınırlarını aşan bir gidişattır.

Hergün 3-5 tane ŞEHİT haberi insanımızın bütün sinirlerini yıpratmış ve insanımızı olağanüstü germiş bulunmaktadır.

Bir de, dün teröristlerle kucak kucağa oturanlar ve gazetelerde, televizyonlarda bu kucak kucağa oturanları alkışlayanlar, onlara sonsuz destek verenler, bugün kalkıp, terörist avcılığı yapmıyorlar mı, utanmadan, sıkılmadan…

Bu durum meseleleri gören ve anlayan insanımızı daha da germekte, sinirlerini yıpratmakta ve aklını başından almaktadır.

Bari, edebinizle susun ve oturun. Bu kadar ikiyüzlülüğe, bu kadar düzenbazlığa ne kadar tahammül edilebilir?

Eyl 28

2.8 Milyar TL ve Türk Bayrağı

Halil ALTIPARMAK

Bugün iki konudan bahsedip Türk Milleti’nin içine düştüğü durumu özetlemek istiyorum.

Ahmet Necdet SEZER, 167.4 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Abdullah GÜL, 722.3 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Recep Tayyip ERDOĞAN göreve gelir gelmez harcama yetkisi yüzde yüz artırıldı ve son dakika önergesi ile de bütçenin binde beşine denk gelen 2.3 milyar TL harcama yetkisi verildi ve 16 ayda harcama yetkisi 2.8 milyar TL oldu.

Basına yansıyan bu bilgiler ışığında, insanımızın neyi, nasıl düşünmesi, değerlendirmesi gerekir?

Her şeyden önce Dinimizde, İsraf Haramdır.

Dinî değerler ışığında bakarsak, 16 aylık olağanüstü harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Ekonomik ölçüler ışığında bakarsak, borç batağına sürüklenmiş, dövizin olağanüstü yükselişini önleyemeyen, yediği ekmeği bile borçlanan ve bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi haline gelmiş ülkemizde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

İnsanî değerler açısından bakarsak, asgarî ücretin 1000 TL olduğu, işsizliğin zirve yaptığı, insanların çöpten yiyecek aradığı, insanımızın borç ödeme imkânının yüzde elli azaldığı, iş hayatının durma noktasına geldiği böyle bir dönemde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Bu harcama ve israf ne için? Bu para ile ne yapılmaktadır? Bu para nereye harcanmaktadır?

Bu sorular bir sır olarak mı kalacaktır?

Eğer, bu konu da bazılarının gözünü açmasını sağlayamayacaksa, ne yapalım, onlar da kör kalsın!

Bir de şu Türk Bayrağı meselesine değinelim.

17 Eylül 2015 Perşembe günü, TOBB önderliğinde Türkiye’nin bazı büyük Sivil Toplum Kuruluşları, Türk Bayrağı ile yürüyüş yaparak terörü lanetleyecekler.

Beyanatlarında, aslında Türk Milleti için yürüyüş yaptıklarını söylemeleri gerekirken, herhangi bir ayırım yapmamalarına rağmen, sadece, Türk Bayrağı ile yürümeleri Pkk’nın siyasî kanadının başı olan Selahattin DEMİRTAŞ’ı çok rahatsız etmiş.

Çok ilginç değil mi?

Seçimden önce, birkaç tane Türk Bayrağı ile miting yaparken, bu nasıl oluyor diye soranlara, bu bayrak bizim de bayrağımız diyen kişi, bugün, Türk Bayrağı taşıyanların bölücülük, ayrımcılık yaptığını söylemektedir.

Anadolu Türklüğü, çok zor bir dönemeçten geçmektedir.

Kırk katır mı, kırk satır mı dayatması tam da budur.

Bir tarafa dönüyorsun, israflarla, kandırılmalarla, yolsuzluklarla, yalanlarla, korkutmalarla, dayatmalarla, aldatmalarla, hakaretlerle zorla yürütülmeye çalışılan bir düzen, bir tarafa dönüyorsun, hem öldürüp, şehit edip, hem de barış isteyen bir düzen.

Türk milleti için, 1918 yılının Millî Mücadele, Millî Müdafaa şartları yeniden oluşmuştur.

Yani, Anadolu Türklüğü için, meşru müdafaa hakkı doğmuştur.

Eyl 12

Yüce Türk Milleti Başımız Sağolsun!

Halil ALTIPARMAK

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NA AÇIK MEKTUP

“Ordu, Türk ordusu. İşte bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan şanlı ad. 1937”

“Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. 1937”

“Sizin gibi kumandanları, subayları ve erleri olan bir millet için yâd elleri altında köle olmak mümkün değildir. 1925”

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN sadece üç parçasını aldığım bu sözlerin muhatabı Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun ana karargâhı olan Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay Başkanlığı, bu sözlerin muhatabı olarak gerekeni yapmak zorundadır.

Genelkurmay Başkanlığı, ATATÜRK’den bahsedecek ise, onun emirlerini yerine getirecektir.

Türk Milleti, çocuklarını, ne Recep Tayyip ERDOĞAN’a, ne de Ahmet DAVUTOĞLU’na tesim etmektedir. Çünkü, Türk Milleti, Rabia’ya hüngür hüngür ağlayıp, Tük Şehidine kelle diyenlere canı çocuğunu emanet etmez. Çünkü, Türk Milleti, canları çocukları Şehit olurken, maça gidenlere, 400 milletvekilinin hesaplarını yapanlara zaten teslim etmez.

Bu gerçeği, Adana’daki son iki ŞEHİT Cenazesi dahil Şehitlerin gözlerden kaçırılarak defnedilme gayretlerinden anlıyoruz. Toplum Mühendisliği, Algı Yönetimi bu sefer tutmamış ve Şehitlerin vebali olarak teröristlerle görüşüp onları besleyen ve güçlenmelerine göz yumanların kimler olduğu her cenaze töreninde açıkça ortaya konmaktadır.

Bu yüzden, Türk Milleti, gözbebekleri, canlarının parçası çocuklarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı, bu aşamadan sonra, mutlaka, ama, mutlaka terör örgütünün yok olmasını sağlamak zorundadır.

Bunu yapmamanın hiçbir bahanesi yoktur.

Bu kadar çocuğumuz şehit olurken, bu kadar canımız yanarken, bu kadar içimiz kavrulurken vur emri var-yok, validen izin aldık-almadık gibi bahaneleri kabul etmek, artık mümkün değildir.

Türk Milleti’nin artık tek güvencesi kalmıştır: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, hiçbir engel tanımadan, hiçbir bahane üretmeden terör örgütünü yok etmesidir.

Bu aşamadan sonra, Türk Milleti’nin tek beklediği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neye mal olursa olsun, akan kanların yerde kalmamasını sağlamasıdır.

Bu aşamadan sonra, yeniden barış süreci, çözüm süreci gibi oyalama, kandırmaca, yutturmaca ve soytarılıklarına kulaklarını tıkamalı ve gözlerini kapamalıdır.

Terör örgütü ya bitecek, ya bitecektir.

Türk Milleti, bütün yaşananlara rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenini sürdürmeye devam etmekte ve bu güvenin artmasını arzu etmektedir.

Tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.

Bu dönemeçte kimin ne yaptığı tarihe bir not olarak düşecektir.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk Milleti ile irtibat halinde olacaktır.

Bu aşamadan sonra, hesabın sadece Türk Milleti’ne verilebileceği düşünülerek hareket edilmelidir.

Devletin yönetiminde, Tük Milleti’nin üstünde bir güç yoktur, olamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran irade, Türk Milleti’ne güvenerek yola çıkmış ve Türk Milletini kurtarmak ve korumak üzere hareket etmiştir. Sonuçta “HAKİMİYET, KAYITSIZ ŞARTSIZ TÜRK MİLLETİNİN” olmuştur.

Bugün de gelinen nokta budur.

Türk Milleti’nin yaşaması ve yücelmesi için var olan ve onun bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Ordusu, yine Türk Milletini korumak ve kollamak noktasına gelmiştir. Bunun geri dönüşü yoktur, bunun durması ve tereddüdü yoktur.

Balyoz, Ergenekon yutturmacaları yaşanırken bugünlerin geleceğini gören bizler, o gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasında dimdik durduk. Hem de, TSK’nın en tepesinde olan bazılarının bizim gibi dimdik durmamalarına rağmen…

Bugünlerin geleceği çok belli idi.

Keşke, bugünler gelmese idi.

Ama, perşembenin gelişi çarşambadan belli idi.

Sayın Genelkurmay Başkanlığı; bugüne kadar ne oldu ise, oldu, olanlar oldu. Artık, bu aşamadan sonra, çığırından çıkmış olan bu kanlı gidişi durdurmak, hiçbir engel tanımadan sana bağlıdır.

Türk Milleti, Ali-Veli ile değil, canlarının yanmaması ile ilgileniyor.

Bu arada hemen belirtelim ki, bu açık mektupta TÜRK POLİSİ ihmal edilmiş değildir. Devletin ve Türk Milleti’nin bekası deyince bütün kadrolar, Türk Silahlı Kuvvetlerine dâhildir anlamında bir anlayışla hareket edilmiştir.

Yani, tarihî ORDU-MİLLET kavramı göz önüne alınarak yazılmıştır.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra, HER ŞEYE RAĞMEN Hukukun üstünlüğü ve Hukuk Devleti olma özelliğimiz gereği, Hukukî altyapının da hazır olduğunu söylemeliyim.

Buyrun; 1982 Anayasası’nın 120 ve 122. Maddeleri hukukî altyapı için tamamen uygundur.

Olağanüstü hal ile ilgili olarak 120. Madde ve Sıkıyönetim ile ilgili olarak da 122. Madde hukukî altyapıyı tamamen hazırlamakta ve beklemektedir.

Şimdi değil ise, ne zaman?

Bu maddeleri, yürürlüğe koymamanın bu aşamadan sonra, yürürlüğe koymayanlar açısından ne anlama geleceğine Türk Milleti karar verir.

Eyl 07

Bir Tek Problem Var

Halil ALTIPARMAK

Ülkede 7 Hazirandan beri yaşananlara, söylenenlere, yapılanlara bakıyorum ve gerçekten şaşırıyorum.

Sanki, problem ve problemin kaynağı belli, açık, aleni, aşikar değilmiş gibi herkes farklı pencerelerden değerlendirmeler yapıyor.

Sanki, herkes, gerçekleri görmüyormuş gibi, her şey olağan işliyormuş gibi fikirler üretiliyor.

Sanki, hükümet kurmaya resmî olarak yetkili ama, gayrı resmî olarak yetkili olmayan bir DAVUTOĞLU olduğu bilinmiyormuş gibi yapılıyor.

Bakın, açık ve net:

Cumhurbaşkanı, ne koalisyonlu, ne de şartlı destekli bir AKP hükümetine asla razı olmaz, olamaz.

Bakın, Cumhurbaşkanı, AKP’nin tek başına iktidar olmadığı bir Türkiye’yi asla istemez, isteyemez.

Ülkenin bütün meselesinin kaynağı budur.

Bu nedenle, kimse, şu parti neden şöyle yapmadı, şu kişi neden böyle yaptı, şu insan neden bunları yaptı gibi yorumlarla ne kendisini üzsün, ne başkalarını üzsün.

Türkiye’de şartlar ne olursa olsun, ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın Ahmet DAVUTOĞLU, kendi inisiyatifi ile hükümet kuramaz.

Zaten kuramadı.

AKP-CHP koalisyon görüşmelerinde, AKP’nin sözcüsü kim idi?

O kişi, neden, kim tarafından oraya kondu?

Bunları düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Ahmet DAVUTOĞLU hükümeti kuramayınca, görev, teamül gereği CHP’ye verilmesi gerekmez miydi?

Neden verilmedi, bunu düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Bir konu var, mutlaka onu da konuşmalıyız.

Doğru, RTE’nin karşısında, şu meclis aritmetiğinde yüzde 60  blok var.

Ama, bu bir blok değil.

Bu bloktan bir ortaklık çıkamaz.

Yani, bölücü terör örgütünün siyasî uzantıları ile Türkiye’yi böldürmeyeceği samimi ve gerçek iddiasında bulunanların ortaklık kurması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu durum da, RTE’nin maalesef şansıdır.

Seçim, RTE için son şans. Tek başına AKP iktidarını elde edebilmenin son fırsatı olarak erken seçim kullanılıyor.  Ülke şartları ne olursa olsun, erken seçim  yapılmaya çalışılıyor.

Bütün bu anlatılanlardan sonra, geriye iki soru kalıyor:

Birincisi, birileri neden AKP’nin tek başına hükümet olmadığı bir Türkiye’yi istemez, isteyemez?

Bunun cevabını herhalde 2013 yılının 17/25 Aralıktan beri yaşananlara, gizlenen gerçeklere bakmak gerektir, cevabı orada.

İkinci soru; çözüm ne?

Bölücü olmayan, teröre destek vermeyen meclisteki kadroların ortak hareket edebilecekleri bir sayıyı bulabilmeleri.

Aksi takdirde, çözüm, başka mecralara kayabilir.

VERİN 400 MİLLETVEKİLİNİ BU İŞ HUZUR İÇİNDE BİTSİN.

YOKSA  !!!!! ?????

Eyl 07

Bu Bir Tuzak

Halil ALTIPARMAK

Gelişmelere bakıyorum da, o kadar açık bir tuzak kurulmuş durumda ki, insanın görmemesi için nasıl bir durumda olması gerekir, doğrusu söyleyemiyorum.

Yahu!

Pkk, silah mı bırakmış?

Pkk ve onun siyasî uzantıları, terörden şikâyetleri mi var?

Pkk, dağdan inip teslim olmayı mı kabullenmiş?

Pkk’nın siyasî uzantıları, pkk’ya terör örgütü mü diyor?

Pkk’nın siyasî uzantıları, Anayasa’nın temel maddelerini değiştirmekten vaz mı geçmiş?

Pkk’nın siyasî uzantıları, Kandil’den ve İmralı’dan emir almayı mı bırakmış ve onlara karşı olduklarını mı ilan etmiş?

Daha bunun gibi sorulacak soruların cevapları ‘HAYIR’ olduğuna göre, biz ne yapalım?

Bu gerçekleri görmezden gelip, hiçbir şey olmamış gibi mi davranalım?

Bakın!

Bu açık, seçik bir tuzak!

Hem de, dışarıda hazırlanıp, içeride uygulanmak istenen bir tuzak. Hem de yıllar önce hazırlanmış bir tuzak.

Bu tuzağa düşmemek gerektir.

Ülke, hükümetsiz mi kalsın?

Akp’nin yaptıklarını nasıl düzelteceğiz?

Gibi akıl karıştırıcı sorularla, ilk bakışta iyi niyetli görünen mantık oyunları ile yutturulmaya çalışılan bu oyuna gelmemek gerektir.

Akp’nin yaptıklarını, verdikleri zararları, geri dönülemez yıkımları çok iyi biliyoruz. Bunu bildiğimiz, gördüğümüz için de bugüne kadar, olağanüstü ve mertçe, açıkça mücadele verdik.

Bu başka bir şey.

Ama, öyledir diye de, pkk’yı kabullenmek, meşrulaştırmak, yaşananları yok saymak, unutmak gibi bir durumda olmayı toplumdan kimse isteyemez, bekleyemez.

Bu kadar ŞEHİT ne için verildi?

Bu kadar, GAZİ’ye ne diyeceğiz?

Yaşananları bu kadar basitçe unutur ve kabullenirsek, bu memlekette bundan sonra VATAN, MİLLET, BAYRAK, DİN uğruna nasıl savaşabiliriz?

Yaşananları bu kadar basitçe unutur ve kabullenirsek, bundan sonra her eline silahı alanın isteklerini kabul mü edeceğiz?

O zaman bu nasıl bir DEVLET olur?

O zaman bu nasıl bir MİLLET olur?

O zaman bu nasıl bir VATAN olur?

Dünya egemen güçlerinin kurduğu tuzağa seçimde düşenler oldu, bari bundan sonra daha bilinçli hareket edilmelidir.

Siz, inanıyor musunuz ki, seçime kendi parti adı ile girenler, kendi iradeleri ile bu riske girdiler?

Olur mu öyle şey!

Neden riske girsinler?

Bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu?

Akp ve Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yıktıklarını, bozduklarını, mahvettiklerini düzeltmenin yolu, silahlı terör örgütünü ve siyasal uzantılarını normalleştirmek değildir.

Silahlı terör örgütünün sanki tüm Güneydoğu’yu temsil ediyor gösterisi tesadüf mü?

Yani, ne güzel değil mi?

Zoraki insanlara oy verdirin, bunu kimse dert etmesin sonra da, seçim oldu…

Hadi oradan be!

O vatandaşlarımızın hepsi terör örgütüne destek mi veriyor, bunu kabul etmek mümkün mü?

Bu bir tuzaktır.

Türkiye’deki 7 Haziran seçimlerinden birkaç gün sonra, Suriye’nin kuzeyinde yaşananlar bir tesadüf mü zannediyorsunuz?

Işid diye bir taşeron terör örgütüne karşı mücadele eden özgürlük savaşçıları(!), bakın Türkiye’de de hüsnü kabul görmektedir oyununun, tiyatrosunun sahnelenişini seyrediyoruz.

Peki, tamam da çare nedir?

Çare; yeniden Millî Mücadele şartlarının oluştuğunu anlamaktır.

TAMAM MI?

Tem 09

Doğu Türkistan

Halil ALTIPARMAK

Önce, Doğu Türkistan’ın kısa bir tarihçesini verelim;

12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying‘in ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır.

12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık1949‘da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti‘ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir.

1953 yılında Türkiye 900’den fazla Doğu Türkistanlı ilticacıyı Kaşmir ve Pakistan‘dan kabul etmiştir.

Çin devleti aldığı karar çerçevesinde Doğu Türkistan bölgesinde başörtüsü takan, burka giyen kadınların ve uzun sakallı olan erkeklerin toplu taşınmadan yararlanmasını yasaklamıştır. Karara göre kıyafetinde hilal ve yıldız sembolü olan herkes bu yasak kapsamında toplu taşımadan yararlanamayacaktır.

İşte bu Doğu Türkistan, yani, Büyük Türkistan’ın doğu kısmı 1949 yılından beri Çin işgali ve zulmü altında inlemektedir.

Nüfusu çok büyük oranlarda azaltılmış, soykırıma tabi tutulmuştur. Hem de, öyle az bir nüfus değil, iddialar 35 milyon kadar Uygur Türkü’nün katledildiği yönündedir. Bu iddiaları o tarihteki ve bugünkü nüfusla karşılaştırdığımızda, doğruluğuna inanılacak iddialar olarak görmek gerektir.

Çin, acımasız, zalim, kan dökücü, kan emici ve tarihten gelen kinci anlayışını her fırsatta Türkler üzerinde uygulamaktan çekinmemekte ve geri durmamaktadır.

İki video seyrettim ve bir insanın dayanamayacağı bu görüntülerde, Çinli çocukların bile, nasıl bir kin, nefret dolu ve insanlıktan çıkmış olduklarını dehşetle gördüm.

Bir insan, hem de o yaşlardaki bir insan ve kendi yaşındaki, hatta çocuk yaştaki bir insana, herhangi bir canlıya bu zulmü, işkenceyi, katilliği, hayvanlığı yapması mümkün değildir.

İnanın, o görüntüleri gördükten sonra, insanlığımdan utandım. Allah’ım dedim; bunlar da, ben de mi insanım ve bu çocuklarla, aynı dünyada yaşıyor ve aynı havayı mı soluyorum?

Böyle bir vahşeti, yırtıcı hayvanların yapabileceğinden bile şüpheliyim.

Bu zulüm, bu işkence, bu insanlık dışı katliamlar mutlaka durmalıdır.

Bu zulüm, bu işkence, bu insanlık dışı katliamlara dünya mutlaka, ama mutlaka duyarsız kalmamalı ve derhal ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Oradaki insanların Türk ve Müslüman olmaları, yeryüzündeki hiçbir insan için ilgisizlik nedeni olmamalıdır.

Hele, ülkemizde, Uygur Türkü’ne yapılan bu zulüm, işkence, soykırım, katliam; tartışma, birbirine çalım atma konusu asla olmamalıdır.

Uygur Eli Türklerinin yaşadıkları, başka yaşanan zulümlerle kıyaslanmamalı ve mutlaka Çin zulmü herkesin nefretini ve tepkisi çekerek, ortak bir görüntü sergilemeliyiz.

Diğer taraftan, Türk Dünyası diye bugüne kadar diretmemizin en önemli nedenlerinden biri budur. Yani, koskoca bir Türk Dünyası’nın ortak bir bildiri ve tepkisi ile karşılaşacak bir ülkenin, herhangi bir Türk’e bu zulümleri yapması mümkün müdür? .

Türk Dünyası birlikteliği, sadece ideolojik bakış açısı ile değerlendirilecek bir konu değildir.

Türk Dünyası birlikteliği, sadece Türkler için değil, Müslümanlar için ve hatta insanlık için gerekli bir birlikteliktir.

Doğu Türkistan Trüklerinin yaşadıklarını, ülkemiz içinde basit, sıradan ideolojik farklılıklara kurban etmemeli ve bu farklılıklar nedeniyle görmezden gelmemeliyiz. Bu konuda tam bir birlik ve beraberlik içerisinde olduğumuzu açık bir şekilde göstermeliyiz. Yapılacak her türlü tepki ve etkinlikleri desteklemeliyiz.

Çünkü, bu insanlar, her şeyden önce bir insan.

Kahrolsun Çin zulmü!

Tem 01

Sen Cehennemliksin!

Halil ALTIPARMAK

Evet! Biliyorum, benden şu anda koalisyon seçeneklerinin neler olduğu ve nasıl bir hükümet kurulabileceği ile ilgili görüş ve düşüncelerimi yazmam bekleniyor. Çünkü her gittiğim yerde konu bu. Hatta telefonlarla arayarak sorulan soru da bu.

Ancak, bugün yazacağım konu, ihmal edilebilecek bir konu değil ve hatta belki de ülkenin geldiği durum açısından da oldukça önemli bir konudur. Bu nedenle, sıcağı sıcağına konuya girmek gerekir diye düşünüyorum.

Bir Cehennemlik adam şöyle bir yazı yazmış:

SICAK DİYE ORUCUNUZU BIRAKMAYIN, BURASI DAHA SICAK

İMZA: MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Yani, o zavallı adama göre, Mustafa Kemal ATATÜRK, cehennemden konuşuyor ve cehennemde olduğunu söylüyor.

Be zavallı, o insan ne yapmış da cehenneme gitmiş? Eğer, yaptığı iş senin, bugün kiliseye gitmene engel olmak idi ise, sen nasıl bir Müslümansın?

Be zavallı adam, eğer o insanın verdiği mücadele sonucunda bugün ismin, Peter, Hans, David değil ise, sen nasıl bir Müslümansın?

Be zavallı adam, eğer o insanın verdiği mücadele olmasa idi, kadınlarımızın namusunu azgın Yunan’ın, sömürgeci ve işgalci Hıristiyan güçlerin elinden kim koruyacak idi?

Şimdi bakın;

Siyasi iktidarın  ülkeyi on üç yılda getirdiği nokta, kültürel olarak ayrışmanın ve bölünmenin son noktasıdır.

Vicdanın, aklın, mantığın işlevini yitirmesi ve üstüne bir de milliyet duygusunu ortadan kaldırma gayretleri ile oluşan bir kesim, şahsî menfaatlerini de katarak saldırdıkça saldırmaktadır.

Bu şekilde oluşan kesim, normal bir insanda olması gereken düşünme ve akıl yürütme yeteneğini kaybetmiş, kendini, şeytana teslim etmiş, daha doğrusu dünya egemen güçlerinin ülkemizdeki temsilcileri konumuna sokmuştur.

Ancak, artık, bu kesim, daha önceki dönemin olmadığını bilmek, öğrenmek, anlamak zorundadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK ve diğer Millî Mücadele kahramanları toplumun önemli bir kesimi tarafından çok iyi anlaşılmıştır.

Artık, Mustafa Kemal ATATÜRK deyince;

Öyle, dinden kopukmuş gibi gösterilen bir kişi anlaşılmıyor.

Artık, Laiklik deyince;

Dinsizlikmiş gibi gösterilen anlayış yok.

Artık, Mustafa Kemal ATATÜRK deyince;

Ne olduğu belirsiz bir adam anlaşılmıyor.

Peki, Mustafa Kemal ATATÜRK deyince, artık, ne anlaşılıyor?

Dönemin en önemli âlimlerinden ELMALILI Hoca’ya 400 sene sonra yeniden, kutsal kitabımızı Türkçeye çevirten ve hem de Hoca’ya ileri sürdüğü şartlara bakınca dinimizi çok iyi bilen bir insan anlaşılıyor.

12 Ciltlik Sahih-i Buharî’yi Türkçeye çevirten adam anlaşılıyor.

Laikliğin, dinsizlik için düşünülmediği, tam aksine, dinimizi korumak ve insanımızı Allah’a doğrudan bağlamak(yani, misyonerlerden korumak) için düşünüldüğü anlaşılıyor.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Yüksek İslam Enstitüleri kurmanın yolu olduğu anlaşılıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı (şimdiki gibi boğazına kadar siyasete bulaşmayan) kurularak, Türk Milleti’nin dinini kendi insanından öğrenme gayretlerinin güdüldüğü anlaşılıyor.

Halifeliğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahsında kaldığı kararı anlaşılıyor.

Dinimiz İslâm’la kavga değil, tam aksine, dinimizin kendi insanımız tarafından daha iyi anlaşılması için, Arap Milleti’nin din dışı kültürel etkisinden kurtulmak gerektiği için gösterilen çabalar anlaşılıyor.

Mustafa Kemal ATATÜRK deyince;

Artık, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ anlaşılıyor.

Bu nedenle, artık, Mustafa Kemal’le haksız yere mücadele edenler, Millî Mücadele’ye savaş açanlar, laikliği çarpıtanlar, karşınızda ne olduğu, ne düşündüğü belirsiz, din düşmanlığını Mustafa Kemal sırtından yürütmeye çalışanlar yok.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ü bahane ederek, din sömürücülüğü yapanlar,

Din istismarcılığı yaparak, TÜRK düşmanlığı yapanlar, artık, bu işleri bırakma zamanı geldi, çünkü kaybettiniz.

Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Milleti’nin millî-manevî bütün değerlerini kabullenmiş, özümsemiş, muhteşem bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ’dir ve biz de bunu çok iyi biliyoruz.

Bu yazdıklarımın muhatapları,

“Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyen mi cehennemlik, Mustafa Kemal ATATÜRK mü?

Bakara, makara diyerek Kuranımızla alay edenler mi cehennemlik, Mustafa Kemal ATATÜRK mü?

İsrafa, talana, yolsuzluğa, soyguna, yalana, kul hakkı yemeye boğazına kadar batmış olanlar mı cehennemlik, Mustafa Kemal ATATÜRK mü?

Bütün bu nedenlerle diyorum ki, kaybettiniz. Her şeyden önce, inandırıcılığınızı kaybettiniz

May 13

Bunlar Gerçekler; Dayanabilirseniz!

Halil ALTIPARMAK

“…Bunlar Milliyetçi falan değil, bunlar ırkçı, bunlar ayrımcı, bunlar kafatasçı…”

Ne diyorsunuz? Dayanılır gibi mi? Kabul edilir gibi mi?

“…Bunlar önünü kestiği adama, sağcı mı, solcu mu diye öğrenmek için Fatiha’yı biliyor musun diye sorarlar. Sonra da yanındakine doğru mu okudu diye sorarlar…”

Türk Milliyetçileri, Ülkücüler Fatiha’yı bilmezlermiş…

Ağlar mısınız, güler misiniz?

“…Türk Milliyetçiliğini de ayaklarımızın altına alıyoruz.”

Bu nasıl bir ayakmış, asırlardan beri dünyanın alt edemediği bu düşünceyi, birkaç yılda altına alabiliyor?

“…Irkçılık yaptınız, kavmiyetçilik yaptınız, kabilecilik yaptınız, şeytanî olan bir anlayışa hizmet ettiniz. Ondan dolayı bu ülkede sıkıntının hep kaynağı oldunuz…”

Türk Milliyetçiliği, şeytanî bir anlayışmış, Türk Milliyetçileri bu anlayışa hizmet ediyormuş…

Türk Milliyetçileri, bu ülkede sıkıntının kaynağı olmuşlar.

Türk Milliyetçiliği, kavmiyetçilik, kabilecilik gibi bir Arap anlayışının ucuzluğu ile tarif ediliyormuş.

“…Kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın…”

Türkiye’yi yönettiğini iddia eden kişi, karşısına Türklükle çıkılmamasını söylüyor.

Bu devlet, nasıl kuruldu ise?

“…Sen Bozkurtlarınla mı dolaşıyorsun? … Ben eşref-i mahlûk olan insanlarla dolaşıyorum.“

Bozkurt, bu durumda nasıl bir mahlûk oluyor acaba?

“…Bizim gençliğimizin geçmişinde illegal hiçbir iş olmamıştır. Ama sizin geçmişinizde bunlar var. Bunu biliyoruz.”

Bu suçlama, bu ağır sözler, bu kadar çile çekmiş bir harekete nasıl yapılır?

“…Bunlar Milliyetçi değil mi? Senden olsa, olsa ancak kafatasçı milliyetçisi olur…”

Türk Milliyetçileri, kafatası milliyetçiliğinin ne olduğunu biliyor musunuz? Hiçbir ortamda bu sözleri duydunuz mu? Duymadıysanız, bu sözler ne için söyleniyor?

“…Geçmişte sokakta sergiledikleri o kavgacı tavrı, şimdi siyasette sergiliyorlar, Meclis’e taşıyorlar. Bunların Cemaziyelevvelini biz iyi biliriz.”

Bu kadarını Türk Milliyetçilerine bugüne kadar kimler söyledi, hiç düşündünüz mü?

“…Ağızlarından hakaret, tehdit, aşağılama hiç eksik olmaz.”

Bu sözleri Türk Milliyetçilerine söylemek, bugüne kadar kimin aklına gelmiştir?

“…İşte sivil faşizm diye bir şey varsa, temsilcisi bu zihniyettir(ülkücüler)”

İnanın bu kadarı akla zarar.

Yukarıdaki tırnak içerisine alınan sözler, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bugüne kadar mitinglerde yaptığı konuşmalardan bazı örnekler.

Türk Milliyetçiliğine yapılan bu ağır hakaretler, dayanılabilir gibi mi?

Eski yazılar «

» Yeni yazılar

6 / 7