Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 23

Ah Kıbrıs Vah Kıbrıs!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu yazıyı Aralık 2015’te yazmışım. Şimdi küresel güçler Kıbrıs’ı yine masaya yatırttı. Bizimkilerin eli çok zayıf. Olmayan bir Kıbrıs sorunumuzdan kurtulmaya çalışıyorlar. Tıpkı 100 küsur sene önce Balkan sorunundan kurtulmaya çalışan Osmanlının yöneticileri gibi! Tarih yine tekerrür mü, edecek? Ona siz karar vereceksiniz!

 

Türkiye’nin başı, Güneydoğu’da yoğun bir çatışma süreci yaşanan pkk ile dertte…

 

Türk Milleti de haliyle buraya odaklanmış durumda ama etrafında en az bunlar kadar önemli gelişmeler oluyor.

 

Bunlardan ikisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmeye çalışılması ile Ege Denizindeki Türkiye’ye ait adaların Yunanistan tarafından işgaline göz yumulmasıdır. Yazımızın konusu olmayan ama dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü bir konu ise Bulgaristan’daki Türk siyasetinin (HÖH), düşürülen Rus uçağı bahane edilerek parçalanmak istenmesidir.

 

Benim çocukluğum, Kıbrıs için söylenilen “Ya taksim, ya ölüm” ya da “Kıbrıs’ı satanı bizde satarız” sloganlarını dinlemekle geçti.

 

Kıbrıs Barış Harekatı sırasında; günlerce yapılan karartmayı ve evimizin pencerelerini defter kaplama kağıdı ile kapatışımı asla unutmam.

 

Rahmetli Turan Güneş’in, “kızı Ayşe’yi tatile çıkartışı”da hafızamdan hiç silinmez.

 

Yine rahmetli olan “Büyük Türk” Rauf Denktaş’ın mücadelesi, bizim Kıbrıs için düşündüklerimizin rehberidir. Keza diğer Kıbrıslı Türkler içinde aynı şeyleri düşünür ve hissederim.

 

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler, Türk Milleti için çok önemlidir ama esas olan Kıbrıs’ın kesbettiği stratejik önem Türkiye için daha da çok önemlidir.

 

Kıbrıs’ı kaybederseniz, Doğu Akdenize çıkamazsınız. O bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarında hak iddia edemezsiniz. Dahası Türkiye’de evinizde rahat oturamazsınız! Bu o kadar önemli mi derseniz, size yediğiniz ekmek ve içtiğiniz su kadar önemlidir cevabını veririm.

 

Ve bu önemde bir Kıbrıs, malum güç ve kişilerce Rumlara verilmek üzeredir. Hem de Denktaş’ın; Mehmetçiklerin ve Lala Mustafa Paşa’nın leventlerinin kemiklerini sızlatırcasına!

 

Ege’deki adaları teslim edişimiz, Girit’ten bu yana günümüze kadar olan süreçte değişmeden devam ediyor.

 

Bu nasıl bir ihanettir ki, Türk vatanı Anadolu’ya yapışık Sakız, Rodos, İstanköy, Meis, Simi, Midilli gibi adalar Yunanistan’a peşkeş çekilip durdu…

 

Şimdi bunlara 18 ada daha eklendi. Türkiye tarafında, medya ve siyasette “çıt” yok… Sen git bakalım Yunan hükümranlığında olan adaları işgal et, dünyanın nasıl ayağa kalktığını gör!

 

Bu adaların işgal edilmesi önemli mi? Hemde çok önemli… Birincisi Ege Denizi bir Yunan Denizi haline geliyor. İkincisi tartışmalı olan kıta sahanlığı meselesi nedeni ile Yunanlılar topraklarımız üzerinde hükümranlık iddia etme hakkına kavuşuyor. Üçüncüsü yeraltı ve yerüstü zenginlikler Yunanlıların eline geçiyor.

 

Ege’deki adaların Yunanlılara terki ile KKTC’den vazgeçilmesi, Akdeniz ile Ege Denizi’ni Türkiye’ye kapatıyor. Ve böylece üç tarafı denizle çevrili olan bir Türkiye kara devletine dönüşüyor.

 

Yani Türk Milletinin varlığı ve istikbali açısından çok önemli bir konu!

 

Yeterince tartışıyor muyuz? Gündem oluşturuyor muyuz? Siyasal tepki veriyor muyuz? Güvenliğimizi sağlamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapıyor? Bu ve benzeri sorulara ne yazık ki, müspet cevaplar veremiyoruz.

 

Keşke 40 yıl önce olduğu gibi “Kıbrıs’ı ve Adaları, Rumlara (küreselcilere) satanı biz de satarız” diye haykırabilecek durumda olsaydık. Ama görüyoruz ki, çoğunluğun böyle bir sorunu yok. Biz anlattık belki sizin bundan sonra olur!”

 

Ağu 14

Yalan Söylemek Ve Yalana İnanmak İhtiyacı

Ruhittin SÖNMEZ

National Geographic Dergisi’nin Haziran sayısında “Neden Yalan Söylüyoruz” başlıklı bir makale yayımlandı.

Bu makaleden özetlediğim bilgileri ve benim çıkardığım sonuçları ilginç bulacağınızı sanıyorum. Ayrıca yaşadığımız bazı gerçekleri anlamamız için faydalı olacağını ümit ediyorum.

Hepimiz hayatta hiç tanımadığımız kişilerden, sevdiklerimize, iş arkadaşlarımıza kadar, küçük büyük bazı yalanları söylüyoruz.”

Bunların bir kısmı “kişisel yetersizlikleri gizlemek” ya da “başkalarının duygularını incitmemek için” söylenmiş zararsız yalanlar. Bunlara “beyaz yalan” da deniyor.

Bunların dışında ciddi yalanlar da var. Evlilik dışı ilişkiyi eşten saklamak, sahte diploma ile belli makamları işgal etmek gibi.

Araştırmacı Tim Levine, “dürüstlük işe yaramadığında yalan söylüyoruz” diyor.

Yapılan bir araştırmaya göre, söylediğimiz yalanların yüzde 16’sı maddi çıkar (ekonomik yarar sağlamak) için, yüzde 15’i kişisel çıkar (paranın ötesinde yarar sağlamak) için, yüzde 22’si kişisel suç (bir yanlışı veya kötülüğü örtmek) için, yüzde 14’ü kaçınma (insanlardan kaçmak veya kurtulmak) için, yüzde 8’i kişisel etki (pozitif imaj) yaratmak için, yüzde 5’i insanları güldürmek için söyleniyor.

Aynen yürümek ve konuşmak gibi, yalan söylemek de gelişim sürecinin bir parçası. Çocuklar iki-beş yaşları arasında yalan söylemeyi öğreniyor.

Yapılan bir testte iki yaşındaki çocuklarda yalancılık oranı yüzde 30 iken, üç yaşındakilerin yüzde 50’sinin, sekiz yaşa gelindiğinde ise yüzde 80’inin yalan söylediği tespit edilmiş. Yaş büyüdükçe de yalan söyleme konusunda ustalaştıkları görülmüş.

Psikolog Bruno Verschuere, “doğru kendiliğinden geliyor. Ama yalan özel bir çaba ve yanı sıra, keskin olduğu kadar da esnek bir zekâ gerektiriyor” diyor.

Psikolog Kang Lee’nin deneyinde zihin ve yönetsel fonksiyon testlerinde iyi yalan söyleyen çocukların performansı kötü yalan söyleyenlerden daha üstün çıkmış. Otizm yelpazesinde yer alan çocukların ise yalan söylemeyi beceremediği gözlenmiş.

SONUÇ:1 İyi yalan söyleyen yalancılar keskin ve esnek bir zekâya sahiptir. Çok inandırıcı yalanlar söyleyebilen çocuğunuzun veya siyasi parti liderinizin, dürüstlüğü ile olmasa da, zekâsı ile övünebilirsiniz.

***

YALANIN SINIRINI TOPLUMSAL DEĞERLER BELİRLER

“Hepimiz birazcık da olsa yalan söylüyoruz ama çoğumuzun yalan söylemesini sınırlandıran bir şey var.”

Kendimizi dürüst bir insan olarak görme isteğimiz, çok büyük menfaatler elde etmemize yarasa da, bizi sonuna kadar yalan söylemekten men ediyor.

“Ne kadar ileri gidebileceğimiz dile getirilmeyen anlaşmalarla, sosyal normlar (örneğin ofisteki malzeme dolabından birkaç kalem alınmasının kabul edilirliği) tarafından belirleniyor.”

Bir bakanın devletten ihaleyi kazanan iş adamının uçağıyla umreye gitmesi Türkiye’de normal karşılanırken, Amerika’da bir eyalet valisinin bedava futbol maçı bileti alması rüşvet kabul edilip, toplum valiyi istifaya zorluyor.

Toplumda “bal tutan parmağını yalar,” “çalıyor ama çalışıyorlar” gibi sosyal normlar gelişmişse yalan ve hile ile devlet imkânlarını kendi lehine kullanan kamu görevlilerinin sayısı ve işledikleri cürmün boyutu artıyor.

SONUÇ:2 Dürüst olmayan toplumlar büyük yalancılar üretir.

***

YALAN YALANI BESLER

Büyük yalancı, dolandırıcı ve seri üçkâğıtçıların “pişmanlık duymadan sükûnetle yalan söylemelerinden anlaşıldığı gibi, yalan bir defa başlayınca art arda diziliyor.

“Yapılan deneylere göre, yalan söylediğimizde ortaya çıkan stres ve duygusal rahatsızlığa beynimiz alışıyor ve bu bir sonraki yalanı kolaylaştırıyor. Küçük kandırmacalar daha büyük kandırmacalara sebep oluyor.”

SONUÇ 3: Bir kişi çok rahat yalan söylüyorsa, çok yalan söylemiş biridir.

***

YALANCININ AVANTAJI

İnsanlar yaratılışları icabı, muhatabından yalan beklemiyor, yalan araştırması yapmıyor.

“Çoğu zaman duymak istediğimiz şeyi duyuyoruz. İster sahte pohpohlama, ister yüksek yatırım kârı sözü olsun, hoşumuza giden ve bizi rahatlatan yalanlara fazla karşı koyamıyoruz.”

Seçilme yaşını 18’e düşürürken gençleri pohpohlayıcı sözler boşa söylenmedi. Çünkü “18 yaşında kaç milletvekili seçilebilir?” sorusunun akla gelmeyeceği biliniyordu.

Jet Fadıl’ın projeleri binlerce mağdur yaratmıştı. Ancak yüksek kâr vaat eden sonraki projelerine de halkımızın yoğun rağbeti bu tespitin somut bir örneği idi.

“Referandumda evet derseniz terör bitecek” de böyle hoşumuza giden tatlı yalanlardandı.

SONUÇ 4: Hoşa giden yalanlara dikkat edin. Başa gelecek belaları gizlemek için söylenmiş olabilir.

***

LİDER NE DİYORSA O

“Araştırmacılar, dünya görüşümüzü destekleyen yalanları kabul etmeye özellikle eğilimli olduğumuzu ortaya koydular.”

2015 yılında yapılan bir araştırmada 2 bin yetişkin Amerikalıya “aşı otizme yol açıyor” veya “Donald Trump aşının otizme yol açtığını söylüyor” şeklinde iki görüş sundular. Hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde aşının otizme yol açtığına inananlar oldu. Trump yanlısı katılımcılar, Trump adının geçtiği bilgiye daha güçlü bir şekilde inanç gösterdi.

Daha sonra araştırmaya katılanlara, aşı- otizm ilişkisine dair bilginin yanlışlığı bilimsel verilerle açıklandı. Bunun üzerine katılımcıların tamamı ilişkinin yanlış olduğunu kabul ettiler.

Ancak bir hafta sonra yeniden yapılan aynı testler, eski yanlış bilgilerinin aynı oranda geri döndüğünü gösterdi.

SONUÇ 5: Kitlelerin lidere olan inançları sebebiyle doğru kabul ettiği bilgilerin yanlışlığı kanıtlansa bile inançlarından döndürülmeleri zordur.

 

Tem 23

İki Hikaye ile Türkiye ve Ortadoğu Meselesini Anlamak

Ruhittin SÖNMEZ

Şu anda Türkiye’de olan siyasi gelişmeleri karmaşık bulabilirsiniz. İktidar partisine alternatif olabileceği düşünülen ve AKP’ye en sert sözlerle eleştirilerde bulunan Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu’nun daha sonra da Tuğrul Türkeş’in AKP’lileşmesinin sebebini keşfedememiş olabilirsiniz.

En temel meselelerde “AKP’nin gafletten öte ihanet içinde olduğuna” dair söylemlerine alıştığımız Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’nin de artık iktidara muhalefeti bırakıp, muhalefete muhalif olmasını anlamakta zorlanabilirsiniz.

AKP ile ittifakı sayesinde zaten devleti ele geçirme işleminin son aşamasına gelmişken FETÖ’nün neden darbe teşebbüsü yaptığını anlaşılmaz bulabilirsiniz.

Irak ve Suriye’de ABD ve Rusya’nın kimlerle müttefik, kimlerle düşman olduğunu; bunlarla diğer aktörler Türkiye, İran, Esad, IŞİD, PYD, YPG, ÖSO vd. nin hangi cephede kimin kimle ittifak, kime karşı, kimin yanında olduğunu anlamak zaten son derece güç.

Hele ikisi de zaten ABD kontrolünde olan iki İslam ülkesi Suudi Arabistan ile Katar’ın düşmanlığı sadece bir mezhep çatışması gibi görülebilir. ABD’nin her ikisine yüklü miktarda silah satması bir pazarlama başarısı zannedilebilir. Suudi Arabistan öncülüğündeki Katar karşıtı devletlerin ABD üslerine ses çıkarmazken, Katar’a “Türkiye’ye üs verme” diye çağrı yapmasını açıklamak konunun uzmanı olmanızı gerektirebilir.

Bu kadar parametreyi çözümlemek kolay değil. Sistematik bir inceleme ve analitik bir yorum beceriniz yoksa kafanız daha da karışabilir.

Kafayı yemektense, bir kolay yol ile zihnimizi berraklaştırmaya çalışmak belki de daha uygun olacak.

Bütün bu karmaşık durumları anlamaya yardımcı olabileceğini düşündüğüm iki hikayeyi sizinle paylaşmak geldi içimden. Eğer bu meseleleri anlamamıza yardımcı olursa maksat hasıl olmuş olur. Yok “ben bundan bir şey çıkaramadım” derseniz, bu bayram gününde sizi sıkmayan bir yazı, gülümseten iki hikaye okumuş olursunuz.

**********************************

HOROZ ve TİLKİ HİKAYESİ

Bu hikaye ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılmış. Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.

Filmin adı ”Küçük Tavuk.” Bir kümes var. Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor.

Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor.

Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.

Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor.

Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar. Artık popüler olan genç ve artık irileşen horozun etrafında ise tavuklar toplanıyor. Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor.

Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor.

Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.”

Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış.

Ve dersin hocası kürsüye çıkarak, “İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir” diyerek dersi özetlemiş.

**********************************

FİL AVCILARI

Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:

Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.

Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar, üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.

Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.

Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.

Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.

Filler kendilerini avlayan fil avcılarını kurtarıcıları sanarak, onlara ömür boyu sadakatle hizmet ederlermiş.

Ağu 06

İnsan Hak ve Hürriyetleri

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Hak ve hürriyetler, her zaman ve her devirde tartışma konusu yapılmış ve demokratik toplumların vazgeçilemez değerleri olmuştur. İnsan hakları denince ilk önce,  insanların içinde bulundukları ve yaşadıkları şartlara göre geçinme haklarına sahip olmaları akla gelmektedir. İnsanlar geçinme haklarına sahip değil ise, o ülkede insan hak ve hürriyetleri yok demektir. Toplum halinde yaşayan insanlar, geçinme, yaşama ve buna benzer hak ve hürriyetlere sahip  iseler, o ülkede insanlık anlayışına dayanan  bir ekonomik sistem var demektir. Bu düzene, insan hak ve hürriyetlerine dayanan idare denir. Bu tür idarelere kavuşan insanlar, rahat yaşama ve geçinme imkânlarına sahiptirler.

İnsan hak ve hürriyetleri evrenseldir ve demokrasi ile idare edilen ülkelerde çok önemli bir yeri vardır. İnsanların yaşama şartlarının aşağı yukarı tamamı insan hakları kavramı içine girer. İnsanların değerlerini, onurlarını bu haklar korumakta,  başka bir ifade ile insanların maddi ve manevi yönlerini koruyan, düzenleyen ve yön veren  insan hak ve hürriyetleridir.  Bu kavramların,   hukuki dayanakları olduğu gibi sosyolojik ve ahlaki dayanakları da vardır. Ayrıca fikir, düşünce ve ifadeden, insanların yaşama, hayatlarını idame  ettirme ve dünyaya bakış şartlarını düzenleyen idareler meydana gelir. Bu bakımdan;  insan hak ve hürriyetleri toplumları çok yakından ilgilendirmekte ve bu bütün dünya ülkeleri için geçerli olmakta  ve ayrıca bütün sivil toplum kuruluşları tarafından da destek görmektedir. Bu bakımdan; hiçbir kuvvet veya hiçbir kuruluş, hak ve hürriyetleri yok etme hakkına sahip değildir.

İnsan haklarına, din ve vicdan, fikir, düşünce ve ifade, haberleşme, yerleşme ve seyahat, evlenme ve aile kurma,  çalışma ve iş kurma, mülkiyet edinme, yaşama , eğitim , seçme ve seçilme ve benzeri hürriyetlerle de ulaşmak mümkündür. 10 Aralık 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3. 12. 16. 17. 18. 19. 25. ve diğer maddelerinde bu hak ve hürriyetlerin anlamı çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu beyanname ile, Birleşmiş Milletlere üye olan devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği ve dayanışma içine girerek, insan hak ve hürriyetlerine,  bütün dünyada gerçekten saygı gösterilmesi teminat altına alınmıştır.  Söz konusu olan hürriyetlere sahip olunmayan ülkelerde, kalkınmaktan ve demokrasiden bahsedilemez.

Temennimiz, ülkemizde de insan hak ve hürriyetlerinin önünün açılması,  gereken ilgi ve saygının gösterilmesi ve huzur içinde yaşanan bir ülke olma yolunda önemli adımların atılmasıdır.

Tem 23

İkisinden Biri Olmak Zorunda Değilsiniz

 

Ruhittin SÖNMEZ

Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabının kahramanı Snelman, bir futbol şöleninde  konuşma yapar ve der ki; “Sokrat’ın ve Herkül’ün resimlerine bakın. Sokrates’in kafası oldukça büyüktür, alnı neredeyse dışarı fırlayacak gibidir. Fakat Herkül’ün gelişmiş adaleli vücudu üstünde kafası küçüktür.

Ben size ikisinden biri olun demiyorum. İkisini da ihmal etmeyin diyorum. Futboldaki başarılarınızın yanına ekonomik, sosyal, fikir ve ahlak alanındaki başarılarınızı da koyun.

***

Bu kitap çok önemlidir ve hakkında çok değişik açılardan değerlendirmeler yapmak mümkündür. Benim bugün dikkat çekmek istediğim husus “ikisinden biri olmak zorunda değilsiniz” mesajı.

Bu mesaj bana, 1980 öncesi gençlik hareketleri içinde dikkati çeken üç grubun sloganlarını hatırlattı. Milliyetçi/ Ülkücü gençler “Milliyetçi Türkiye”, İslamcı gençler “Müslüman Türkiye”, Devrimci gençler ise “Bağımsız Türkiye” sloganlarını kullanıyordu. Hatta bir grubun yazdığı bu sloganlardan birini duvarda gören diğer grup, sloganın Türkiye kısmını bırakıp, önündeki kelimeyi kendine göre değiştiriyordu.

Oysaki bunlardan birini seçmek zorunda değildik. Bu millet hem Türk (Milliyetçisi), hem Müslümandı ve milliyetçi olmanın olmazsa olmazlarından biri bağımsız olmaktı. Yani sloganlara hapsolmasak, hepimizin hedefi aynı olabilirdi.

Birbirimizle çatışacağımıza, hepimiz Milliyetçi, Müslüman ve Bağımsız bir Türkiye için çalışabilirdik.

*************************************

15 TEMMUZ’DA DA İKİSİNDEN BİRİ OLDUK

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrasında doğru bir idrake kavuştuğumuzu sandık. Milletimizin bütün katmanları ve her siyasi görüşten insanlarımız dış kaynaktan beslenen FETÖ’cü darbeye karşı çıkmıştı. “Yenikapı ruhu” diye adlandırılan bir mutabakat oluşmuştu.

Bir sene geçtikten sonra maalesef bu mutabakatın kalmadığı görülüyor.

Burada en büyük sorumluluk şüphesiz devleti yönetenlere, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iktidar partisi AKP’ye düşer.

Muhalefet partileri çıkarılacak her türlü kanun için destek vermeye hazır olduğunu taahhüt etmelerine rağmen, hükümetin TBMM’ni devreden çıkarıp, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetmeye devam etmesi bu kırılmanın ilk ve temel sebebidir.

Sadece TBMM değil, yargı da büyük ölçüde devreden çıkarıldı. KHK’lar ile kamu görevinden atılan yaklaşık 300 bin kişi için yargı yolu kapatıldı.

Dahası yargı sisteminin ve bürokrasinin siyasi kadrolaşma ile tek tipleştirilmesi devlete olan güveni sarstı. Devlet organlarının liyakat yerine tamamen AKP yandaşlığı ve Reis’e sadakat kriterine göre yeniden dizayn edilmesi devlete güveni yıktı.

OHAL altında gidilen, adil olmayan şartlarda yapılan ve dürüst olduğundan kimsenin emin olamadığı Anayasa referandumu yapıldı. Bu referandum ile “kuvvetler ayrılığına” ve parlamenter sisteme veda edilmesi demokrasiye ciddi darbe vurdu.

Referandum sonuçları ülke nüfusunun karpuz gibi tam ortasından ikiye bölündüğünü gösterdi.

Ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarihe geçen 420 km’lik “Adalet, Hak, Hukuk” talepli yürüyüş yaptı. Bu müthiş eyleme toplumsal destek dahi, referandumdaki “evet” ve “hayır” a göre, bir başka deyişle “bizden olanlar ve olmayanlar” ölçütüne göre gerçekleşti.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün en çok kime yaradığı sorusunun bir tek cevabı var. RTE/AKP bu olayı fırsata çevirdi ve hem iktidarını pekiştirdi ve hem de ülkenin yönetim şeklini değiştirdi.

Bu darbe teşebbüsü olmasaydı devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçlerini Cumhurbaşkanında toplayan bu değişikliğin yapılması mümkün değildi.

Milletimizin yarısı Erdoğan ve partisinin “demokrasi” istediğine inanmıyor. Bu sebeple meydanlarda “demokrasi nöbeti” çağrısına soğuk baktı.

Sosyal medyada gösterilen tepkilere baktığımızda, iktidarın 15 Temmuz’un birinci yıldönümünde devletin bütün imkânlarını kullanarak çok görkemli bir şekilde anma programları düzenlemesini, bir kesim “yeni bir devlet ve millet oluşturulması projesi”nin parçası olarak değerlendiriyor.

23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde hava muhalefeti veya terör endişesi gibi bahanelerle kutlamaları yapmayan, 10 Kasım’larda hastalanan devlet yöneticilerinin 15 Temmuz’u “en kutsal bayram” havasında kutlaması eleştiriliyor.

Hiçbir milli bayramda yaşamadığımız şekilde toplantılara bedava taşıma, ikram vd masrafları 15 Temmuz için esirgemeyen devlet;

Törenler için sınırsız harcama yapan Belediyeler ile milyonluk ilanlar veren devlet ihaleleri ile büyümüş şirketler;

Bedava sınırsız görüşme ve internet hizmeti sunan Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom gibi kuruluşlar,

Tam gün özel yayın yapan TV’ler milli duygular konusunda samimi bulunmuyor.

Bu sebeplerle 15 Temmuz, milli birlik ve beraberliği temin yerine, AKP kitlesinin sadakatini artırmaya, bu kitleye güç ve moral vermeye yarayan etkinliklerin yapıldığı bir gün oldu.

Keşke ortak acıları paylaştığımız, yapılan hatalarla yüzleştiğimiz, ortak duygu ve çözüm yollarında buluştuğumuz bir gün olabilseydi.

*************************************

DEMOKRASİ NÖBETİ VE GAZETECİYİ GÖZALTINA ALMAK

İzmit’te, Kocaeli Koz internet sitesinde, yazı işleri müdürü olan Yeliz Koray’ın 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak ‘Yerim Destanınızı’ başlıklı köşe yazısı yayımlandı. Yazı müthiş ilgi gördü, birçok internet sitesinde yayımlandı. Sosyal medyada rekor paylaşımlar ile inanılmaz bir okuyucu kitlesine ulaştı.

Yazının olağanüstü ilgi görmesi üzerine aktroller devreye girdi. Bütün paylaşımların altına hakaret dolu yorumlar yağdırdılar. Bazıları O’nun cezalandırılmasını istedi.

Yazı 15 Temmuz ile Çanakkale ve Sarıkamış Muharebelerini, Kurtuluş Savaşımızı, PKK ile verilen mücadeleyi eşdeğer hatta üstün tutanlara bir tepkiyi ifade ediyordu.

Dahası 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde bayram yapmamak için hava durumu ve güvenlik gerekçelerini ileri sürenlerin, 15 Temmuz anma/kutlamaları için milyonları meydanlara dökmelerine, bugüne kadar görülmemiş boyutta törenler düzenlemelerine, 1 Temmuz afişlerinde, FETÖ yerine, Türk Askerinin aşağılanmasına toplumun bir kesimindeki mevcut öfkeyi yansıtıyordu.

Benim yazıdan çıkarabildiğime göre tepki 15 Temmuz anmalarına değildi. 15 Temmuz’a gelinmesinde katkısı olanların bu olayı fırsata çevirerek, Cumhuriyetin değerlerini sileceği, yerine farklı bir devlet yapısını getireceğine dair endişeden kaynaklanıyor.

Yeliz Koray bir yazar olarak toplumun bir yarısının nabzını tutmuş ve bu kesimin duygularını yansıtan bu çok etkili yazıyı yazmıştı. İçinde hakaret, küfür, belli şahıslara yönelik tahrik yoktu.

Yeliz Koray’ın ve O’nun gibi düşünenlerin fikrini bazıları benimsemeyebilir. Ama toplumun nabzını tutmak isteyenler bu fikirleri okumalı ve gereken dersleri çıkarmalı idi.

Bunun yerine, kitleleri “demokrasi nöbeti” için meydanlara toplamışken, yazısı sebebiyle Gazeteci Yeliz Koray gözaltına alındı. Daha sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Birilerinin demokrasiye miting ve nöbetlerden önce düşünce ve basın özgürlüğüne saygı ile sahip çıkılabileceğini anlaması gerekiyor.

 

17.07.2017

 

 

 

 

 

Ağu 21

Aba Güreşi Hızla Dünyaya Yayılıyor

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

DÜNYA ABA GÜREŞİ VE GELENEKSEL SPORLAR FEDERASYONU EŞ BAŞKANLARI DOÇ. DR. LÜTFÜ SAVAŞ VE PROF. DR. İBRAHİM ÖZTEK, BİLİMSELLİĞİ SPORDA YOĞUNLAŞTIRDI. ABA GÜREŞİ HIZLA DÜNYAYA YAYILIYOR HATAY’DA GELENEKSEL HALE GELEN ABA GÜREŞİ DÜNYA KUPASININ GÜÇLÜ EKİBİ İRAN, ÜLKESİNDE ULUSLARARASI ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASINI TAMAMLADI.

 

16-17 Ağustos günleri İran’ın Horasan vilayeti Bojnord kentinde İran Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası gerçekleştirildi. İran Uluslararası Aba Güreşi Federasyon Başkanı Seyedhadi Arabi’nin bildirdiğine göre şampiyonaya 12 vilayetten yüze yakın sporcu katıldı. Şampiyonada,  60 kg. Mehdi Elmi, 70 kg. İbrahim Valiyan, 80 kg. Alireza Cahaniyan, 90 kg. Hadi Ghadimi ve +90 kg. Mojtaba Kalantarian birinci oldu. Şampiyonada Horasanlı sporcular göz doldurdu. Dereceye giren sporcular, 3 Eylül günü Hatay’da yapılacak olan Dünya Kupası Şampiyonasına katılmak üzere kampa alınmışlardır. Madalya Kürsüsü Arka fonunda Türkçe Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu logosu yer almaktadır. Sporcuların arkasında ise İngilizce “WRESTLİNG ABA” yazısı yer almaktadır.

 

 

ROMANYA, KÖSTENCE MİNERVA PLAJINDA ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASI AVRUPA ÜLKESİ ROMANYA DA ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASINI TAMAMLADI.

 

 

3 Eylül günü Hatay’da yapılacak Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası için bir çok ülkede takım seçmeleri sürüyor. Romanya seçme şampiyonası da 16 Ağustos 2017 günü Köstence Minerva plajında yapıldı. Romanya Uluslararası Aba Güreşi Başkanı Naim Belgin ve spor şefi Gelal Timur’un düzenlediği şampiyonanın hakemliğini Uluslararası güreş hakemi Filorin Nistor yaptı. Daha önce ki kez çayırda yapılan şampiyona, şimdi de plajda kum üzerinde yapıldı. Aba güreşleri, Romanya’da giderek sevilen bir spor haline gelmektedir. Belediyelerin ve Türk-Tatar derneklerinin birlikte düzenlediği şampiyonalar davul zurna eşliğinde Hatay’ın güreşlerini aratmamaktadır.  7 kategoride düzenlenen şampiyonada derece alan sporcular:

1) 12 yaş altı:  1.  Mustafa Selciuk; 2. Memet Emre; 3. Selim Andrei

2) 15 yaş altı:  1.  Isleam Ruhan; 2. Dragomir Nicuşor; 3. Ciprian Stan; 3. Aburlăciţei Gabi;

3) 16 yaş altı:  1.  Amet Radu;  2. Amet Genghiz; 3. Dragomir Cătălin 3. Dragomir Iulian

4) -80 KG  20 yaş altı gençler: 1.  Popa Iulian; 2. Vadim Lozovanu; 3. Ştefan Cazan; 3. Comoli Ştefan

5) +80 KG 20 yaş altı gençler: 1.  Popa Iulian;  2. Volocaru Ciprian; 3. Vadim Lozovanu; 3. Isleam Burak

6) -90 KG  Büyükler: 1.  Mocanu Ionuţ; 2. Cojocaru Constantin; 3. Scârlenţă Valentin; 3. Iftode Ion

7) +90 KG Büyükler: 1.  Mihai Ţurcanu; 2. Lozovanu George ; 3. Mocanu Ionuţ; 3. Cojocaru Constantin

 

 

IĞÜĞI

Ağu 17

Devleti Yönetenlerin Hukuk Kavrayışı

Ruhittin SÖNMEZ

Hukuk Fakültelerinin amacı, kanunları, mevzuatı bilen kişiler değil, “hukuk nosyonu” kazanmış hukukçular yetiştirmektir.

Sadece hukukçuların değil devleti, şirketleri, kurumları yönetenlerin de hukuk nosyonuna sahip olması yani hukuk kavrayışı elde etmiş olmaları çok önemlidir.

Prof. Dr. Ersan ŞanHukuk nosyonunun (kavrayışının) kaynağı, hukukun evrensel ilke ve esaslarıdır. Bu ilke ve esasların varlık nedenleri ile önem ve fonksiyonlarını anlayıp gözeten kişi, hukuk nosyonunu elde etmiştir. Bu nosyonu kazanmak, hiç kimse ve hiçbir mesele için terk etmemek hukukçunun (devleti yönetenlerin de.. RS) amacı olmalıdır” diyor.

***

BİR HATIRA – Şimdi Petkim Petrokimya Yarımca Kompleksi’nde çalıştığım dönemde yaşadığım ilginç bir hatıramı nakledeyim.

Petkim’in, Başmühendisi olduğum, CBR Fabrikası ile diğer bir fabrikasında (SBR) ana hammadde olarak kullanılan Bütadien 1,3 adı verilen maddeden ikibin ton satın alınmış ve gemi ile limanımıza gelmişti. Gemiden alınan numunelerin analizinden sonra anlaşıldı ki, geminin önceki yükü olan bir başka kimyasal maddenin kalıntısından karışma olmuş. Bir tonluk malzeme içinde yaklaşık 10 gram mertebesindeki bulaşma fabrikanın çalışmasını etkileyebilir, hatta durdurabilirdi. Bu sebeple limanımıza kadar gelen hammaddemizi almayı riskli bulduk.

Ancak yeniden hammadde temin edilmesi için gerekli sürede mevcut stok tükeneceğinden iki fabrikamızın birinin veya ikisinin birden durma ihtimali vardı.

Petkim yöneticileri bu hammaddeyi iade etmek veya almak zorunda kalırsak fiyatında indirim yaptırmak için müzakere masasına oturdular.

Avrupa menşeli bu maddeyi Petkim’e satan şirketin temsilcileri son derece profesyonel ve ağızları iyi laf yapan kişilerdi.

Onların tezi ise “Petkim’in Bütadien talebi esnasında bildirdiği spesifikasyonda (teknik özellikleri bildiren tabloda) gemide önceki yükten karışan kimyasalın bulunmayacağına dair bir not yoktu. Bu maddeyi almak zorundasınız” şeklinde idi.

Spesifikasyonda normal olarak Bütadien içinde olması muhtemel diğer kimyasal maddeler için belli üst sınırlar belirtilmişti. Asli özellikler bunlardı. İçinde olması hiç olağan olmayan maddelerin olmayacağı veya en fazla şu oranda olacağına dair bir bilgi konulması hem mantıksız ve hem de imkânsızdı.

Asli niteliğin varlığı, arızi özelliklerin yokluğu” esas alınmalıydı.

Olay yapılan müzakereler sonucu bir şekilde çözüldü. Ancak bu hatıranın benim için unutulmaz olan ilk yönü satıcı firmanın bu kadar mantıksız ve hukuki temeli olmayan tezinin saatlerce ciddi ciddi tartışılmasıydı. Daha da kötüsü şirketimizin avukatının bu teze cevap verememiş olmasıydı.

*************************

HÜRRİYET LÜTUF DEĞİLDİR

Prof. Dr. Kemal Gözler’in “İnsan Hakları Hukuku” kitabından birkaç cümle:

İnsanın sağlıklı olması asli özelliği, hasta olması arızi bir durumdur. Otomobilin çalışıyor olması asli niteliği, arızalı olması ise arızi niteliğidir.

Tıpkı bunlar gibi “insanın hür olması onun asli niteliği, hürriyetinin olmaması veya sınırlandırılmış olması arızi niteliğidir.”

Mecelle’de yer alan hükme göre, “aslî niteliğin varlığı, arızî niteliğin yokluğu asıldır.”

Yani, “Hürriyetin varlığı asıldır, yokluğu veya sınırlandırılması arızadır.”

Bir insanın belirli bir fiili yapıp yapmama konusunda hürriyetinin olup olmaması sorunu da aynı şekilde çözümlenir.

Örneğin, parkta bankta veya çimlerin üzerinde oturan bir kişinin gitar çalma hürriyeti var mıdır? Bunun için polisten veya belediyeden izin mi alması gerekir?

Öncelikle parkta gitar çalmanın serbest olduğu varsayılır. Çünkü gitar çalmak bir insan fiilidir ve insan fiilleri konusunda hürriyetin var olması asıldır.

Parkta gitar çalmak yetkili makamlar tarafından usulüne uygun olarak önceden yasaklanmamış ise, bir kişinin parkta gitar çalması için bir makamdan izin almasına gerek yoktur; hürriyet asıldır ve isterse gitar çalabilir.

  • Yasaklanmamış her fiil serbesttir.
  • İnsanın hürriyet sahibi olabilmesi için devletin ona hürriyet vermesine gerek yoktur.
  • Yasak, yasak koymaya yetkili makam tarafından usulüne uygun olarak ayrıca ve açıkça konulmuş olmalıdır: Yorum yoluyla yasak üretilemez. (Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesi)
  • Hürriyet Geniş, Yasak Dar Yorumlanır.
  • Kanunla yapılacak bir düzenlemenin olağanüstü hâl KHK’si ile yapılması tipik usûl saptırmasıdır.

Bu kadar temel hukuk bilgisini okuma zahmetine katlandıysanız şimdi bir de bu bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın CHP’nin “adalet yürüyüşü” hakkında söylediği sözlerini okuyunuz:

“Yapılan iş hukuki değil. (Ankara’dan İstanbul’a) Gidişiniz hükümetimizin bir inceliğidir. Daha da ileri gidiyorum lütfudur.”

Devleti yönetenlerin hukuk kavrayışı böyle.

Ya hukukçular?

Prof. Dr. Kemal Gözler hukukçulardan da şikâyetçi:

“Şüphesiz ki, insan haklarına saygının üzerinde yeşerdiği felsefî, kültürel, ahlâkî vb. değerler vardır. Bu tür değerler, hukukçuya özgü değerler değildir; bunlar birer insanlık ve yurttaşlık değeridir. Bu vasıflar, insanın vicdanıyla alakalıdır.”

“Belirli bir hukukçunun bu vicdana sahip olup olmadığı da normal zamanlarda anlaşılmaz. Normal zamanlarda insan hakları havarisi kesilenler, insan haklarının gerçekten tehdit edildiği dönemlerde, Türkiye’de 2016-2017 yıllarında olduğu gibi, ortadan kaybolabilmektedirler.”

Tem 31

Kişisel Marka Oluşturmanın Gücü

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Küreselleşen hayatta markalaşma çok önemlidir. Bu yüzden biz de kişisel markamızı yani etiketimizi oluşturmak zorundayız. Bu marka ile çevremizde örnek alınan kişi olabiliriz.

Örnek alınan insanların, kendilerine göre bir iş yapış şekilleri, giyim tarzları ve duruşları, konuşmaları ve yaklaşımları vardır. Etraflarına ışık saçan kişiler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bastıkları yerlerde kalıcı bir iz bırakırlar.

Kendi markamızı oluştururken şu soruyu kendimize sormalıyız : ”Beni farklı ve üstün kılan nedir?” Bu sorudan yola çıkarak, çok şeyi iyi, ama bir şeyi en iyi yapmalıyız. Bu her alan için geçerlidir. Aile , iş, siyaset, eğitim, sosyal vb……

Kişisel markasını oluşturan kimseler boş konuşmazlar. Onların kendilerine ait bir tarzları vardır. Genel olarak bir kitap yazma hedefleri vardır. Yazmışlarsa ikinciyi yazmaya çalışırlar. Bir Web siteleri vardır. Seminer verirler ve etkili sunum yaparlar. Ciddi bir gazete veya dergide yazı yazarlar veya yazmaya çalışırlar. Televizyon veya radyo programları vardır.

Acaba bizim sosyal statümüz nedir? Bizim değerimizi toplumda ne belirliyor? Başka bir ifadeyle toplum veya çevremizdekiler bize hangi mevkii veya pozisyonu uygun görüyorlar?

Genel olarak sosyal statüyü belirlerken kişinin soy, servet, ne yaptığı, geçirdiği eğitim basamakları, dini ve biyolojik karakterler belirleyici olarak alınır.

Bununla birlikte günümüzde Kişisel güç mevki gücünü alt ediyor (Tony Alessandra, Kişisel Çekim Gücü, s. 255). Kişisel gücün anahtarı emirler vermek değil, insanları harekete geçirmek, onlara esin kaynağı olmak, onları ikna etmektir. Kendini geliştirebilen insan büyük değer kazanır. Yirmi yıl öncesine kadar kendini geliştirme fazla önemli değildi. İşte ve başka her yerde katı hiyerarşiler oluşmuştu. Herkes burada kendi rolünü biliyordu ve otomatik olarak patronun liderliğini izliyordu. Bugün yönetim ve kontrol yapısı büyük ölçüde geride kaldı. İş hayatı, kiliseler, sivil örgütler veya atletik takımlarda otokrasi kalkıyor.

Bilgi toplumunda artık kolay kolay makamın statüsü kişiye aktarılmıyor. Kişi artık makamdan dolayı yüksek saygınlık kazanamıyor. Anlamlı bir söz vardır: “Şerefül mekân bil mekîn”. Yani bir yerin şerefi orada yaşamışlar veya yaşayanlarla artar ya da eksilir. Başka bir deyişle cansız olan şeylere, oradaki eşref-i mahlûkat olan insan şeref verir.

Kişisel markanızı, siz kimseniz onun ve yapabildiklerinizin üzerine kurmalısınız; olmak istediğiniz bir başkasının değil. Marka aynı zamanda, sürekli değişim ve yenilenme demektir. Fakat bu değişiklikler, performansınız veya ambalajınız, yani imajınız üzerinde olabilir.

Günümüzde pek çok insan, kişisel çabalarıyla yüksek bir statü elde edebiliyor ve kişisel markalarını oluşturabiliyor. Böylece kendini işe yarar konuma getirmenin keyfini yaşayabiliyor.

Sanayi devrimi sırasında yöneticiler düşünür ve astları uygulardı. Patron, fikir ürettiği için patron oluyordu. Düşünmesi gereken işçiler değil, patrondu.

Sanayi sonrası toplumlarda ise, bir çalışanın yaratıcı fikirleri onun en önemli ürünüdür. Bu toplumlarda ekonomi yöneticileri, çalışanlarının beyin gücünü ziyan etmeyi asla göze almazlar. Rekabet edebilmek ve hedeflerine ulaşabilmek için herkesin, herkesin deneyimine ve özellikle herkesin fikirlerine ihtiyaçları vardır.

Akıllı yöneticiler, fikir üreten astlarının beyin güçlerini, asla israf etmezler. Kendileri gibi düşünmeseler bile üretici fikir sahiplerini takdir ederler.

En tehlikeli ve zayıf insan, zihnini diğer fikirlere kapalı tutan kişidir.

Bu bağlamda, kişisel marka oluşturma önemlidir. Kişisel marka da konuşma özgürlüğünden geçer. İnsanlar kafalarından geçeni söylemekten korkarlarsa, iyi fikirleri olsa da, bu fikirler zamanla solar. Fikirler çocuk gibidir. Kullanılmadan önce büyümelidirler. Aksi takdirde en iyi fikirler bile ölü doğar.

Albert Einstein’in ifade ettiği gibi “Çok okuyan ama beynini çok az kullanan bir kimse düşünme tembeli olur.” Bu kişiler asla marka oluşturamazlar.

Bu sebeple gelişmemiz için, yenilikçi insanları dinlemeli ve ödüllendirmeliyiz. Her zaman yeni bir fikri iyi dinlemek için bir dakikamızı ayırmalıyız.

Her yeni fikrin hayatta kalması gerekmez, ama hepsine bir fırsat vermemiz gerekir. Üretici beyinlerin toplumumuz için çalışmasının ortamını hazırlamalıyız. Böyle ortamlarda hamasete değil, beyin gücümüzün harekete geçmesine ihtiyacımız vardır. Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatımlar kimseye bir şey kazandırmıyor.

“Zamanı gelmiş bir fikri hiç bir şey, dünyanın hiç bir ordusu durduramaz” der Victor Hugo

Bambu ağacı nasıl yetişir?

Bir bambu ağacı nasıl yetişiyor biliyor musun?” Biz anlatalım….

Toprağa bambu ağacı tohumu ekilir ve sulanır. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçer. İkinci yıl aynı işlem devam eder. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilir. Üç sene yine aynı sulama yapılır. Görünürde hiçbir şey olmaz. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boya ulaşır.

Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor.

Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgârdan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Sonra Bambu ortaya çıkıyor.

İnsan da böyle gelişim gösterip marka olabiliyor. Bir anda insan gelişip olgunlaşamaz. Gelişim süresi uzayabilir. Yılmadan, sabır ve cesaretle çalışmak gerekir.

 

Tem 27

Başımız Sağolsun

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi üyelerinden eski milletvekili, değerli eğitimci ve Türk milliyetçilerinin aksakallarından Mehmet Ateşoğlu vefat etmiştir. Başımız sağolsun, Allah rahmet eylesin.

Cenazesi 28.07.2017 günü Cuma namazından sonra Eskişehir-Odunpazarı Ramazanoğlu Camisinden kaldırılacaktır.

 

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Tem 31

Mutluluk Başarıya Bağlı mı?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Başarı, mutluluk getirir mi? Değerli olmak, başarılı olmaya bağlı mıdır? Değerimizi işimiz mi belirler?
Pek çok insan, değerini işinin tayin ettiğine inanmaktadır. Bu insanlar, çocukluklarından beri programlarını işlerine göre yapmışlardır. Onlara göre, değerli ve mutlu olmanın yolu başarıdan geçmektedir.
Gerçekten başarı, sevgi, saygı ve mutluluk getirir mi? Başarılı insanlar, başarıları kadar değerli midirler?
Örnek verelim:
Adolf Hitler, kendi hedeflerinin büyük kısmına ulaştığı için başarılıdır. Kuvvetli ordular kurdu, Pek çok ülkeyi işgal etti. Peki bu durum onu değerli kıldı mı? Mutlu etti mi? Hayır. Ama o değerli olmanın başarılı olmaya bağlı olduğuna inanıyordu. Bu görüşüne pek çok Almanı da inandırmıştı. Naziler onu “Süpermen” olduğuna ikna olmuşlardı. Sonuç malum… Hitler’ in değerli olmadığını ortaya çıkardı. Şimdi, hiç kimse Hitler’ mutlu ve değerli bir insandı diyemiyor.
Demek ki değerimizi ve mutluluğumuzu başarılarımız belirlemiyor.
Başarı, bir işi istenilen biçimde bitirmek, elde etmek, istediğini bulmaktır. İşi istediğimiz gibi bitirebiliriz, ama yaptığımız iş bizim yeteneklerimize uygun bir iş mi? Acaba doğru işi mi yapmışız? Yaptığımız iş, yaradılış amacımıza uygun mu? Merdiveni doğru duvara mı yaslamışız? Merdiveni doğru duvara yaslamamışsak o iş bizi mutlu eder mi?
Yaptığımız iş, yaradılış amacımıza uygun değilse mutsuz olacağımız kesindir.
İş bittikten sora başarılı olmuş olsak dahi, bilinçaltı düzeyde kendimize şu soruyu sorarız: Bütün bu çalışmalar ne içindi? Bu iş yaptığım çalışmaya, zahmete değdi mi? Bu işin anlamı nedir?
Bu sorulara tatmin edici cevap veremezsek, mutsuzluk yakamızı asla bırakmaz. Ne kadar büyük işler başarırsak başaralım, sonuç değişmez.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar