Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Vefat ve Taziye — Temmuz 15, 2017
  2. Nevzat Yalçıntaş Hocamızı Mevlid-İ Şerifle Anıyoruz — Temmuz 15, 2017
  3. Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi — Temmuz 8, 2017
  4. BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN — Haziran 25, 2017
  5. İslam Dairesinde Bütünleşmek… Nasıl? — Haziran 24, 2017

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 10

Türk’ün (İnsan) Hakları Günü !..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Halep’teki masum çocuklara ithaf olunur!

Bu yazıyı dört yıldır her 10 Aralık’ta yayınlıyorum. Sizce değişen bir şey var mı?

“Bu gün 10 Aralık İnsan Hakları Günü… Herkes bir şey söylüyor. Ancak geçmişe ve günümüze baktığımızda mensubu olduğum Türk Milleti’nin de, insan hakları yönünden büyük bir mağduriyete uğradığını görüyorum.

İsterseniz tarihin tozlu sayfalarını şöyle bir karıştırın… Türk’ün hükümdar gözüktüğü devletlerde bile Türk çoğu zaman mağdur. Tıpkı bugünkü gibi!

Ölümünün ardından bir yıl geçen ve hala yokluğuna alışamadığımız Türk Dünyası’nın aksakalı Prof. Dr. Turan Yazgan Hocamız bakın ne diyor: “Biz kimseye kötülük yapmadık. Katliam bizim tarihimizde yoktur. Ama en çok katledilen millet, Türk Milletidir. Balkanlardan beş milyon insanımızın katledilmesi sonucu döndük biz. Arap Yarımadası’ndan, Yemen’den nasıl döndüğümüzü, nasıl katledildiğimizi hepiniz biliyorsunuz. Sovyetler Birliği döneminde 100 milyon Türk kaybettiğimizi de unutmayın… Bunlar katliamla değil ama temessülle yani Ruhban Okulları’ndan, anaokullarından başlamak sureti ile Ruslaştırılarak, harplerde öne sürülerek veya tehcirle, cebri göçlerle… Anadolu’nun etrafında ne kadar Türk yaşıyorsa, sınırlarımızla bitişik, hepsi cebren göç ettirildi ve yollara serpildi. Yarısını öyle kaybettik. Bunlar yalnız Kırım Türkleri değil, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk, Ahıska Türkleri… Hepsi bu bir çeşit tehcir katliamına uğradılar.” Bunları insan hakları günü dediğimiz bu günde duyabiliyormusunuz? Dile getirenler, peşini arayanlar varmı? İnsan Hakları Dernekleri’nden bir söz işitebiliyormusunuz? Hemen dediğinizi duyar gibi oluyorum: “Bu insan hakları derneklerinin hepsi kürtçü, ermenici, rumcu, süryanici velhasıl hepsi Avrupacı…” diye. Yani Türk’ün haklarını koruyacak bir insan hakları derneği bile kuramamışız. Öyle mi?

Hadi bunlar tarihte kaldı! Günümüzde Irak Türkmenleri’nin Türk oldukları için çektiği çilenin farkındamısınız? Ya ortaya taş gibi düşen bir gerçek olan Suriye Türkmenleri ile ilgilimisiniz? Rodos ve İstanköy Türkleri’nin içinde bulunduğu gayri insani durumu biliyormusunuz? Yeter ki sesleri duyulsun diye bir musibet (!) bekleyen Batı Trakya Türkleri’ni hatırlıyormusunuz? Bulgaristan’da 1984-1989 arası hıristiyan mezarlıklarına gömülen müslüman Türkler olduğunun farkındamısınız? Keşke Atatürk, bizi düşündüğü gibi Trakya’ya yerleştirseydi diye hala şikayetlenen Moldovya’daki Gagauz Türkleri’nden haberdarmısınız? Bunların uğradığı insan hakları ihlallerini gidermek için bir şey yaptınız mı? Veya yapmayı düşünüyormusunuz? Desenize biz Türkiye Türklüğünü bile sıkıntıya düşürdük, onlara nasıl derman olalım diye !!!

Kara mizah örneği ama bari Türkler Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerinin peşine düşmüyorsa; ülkemizde ve yurt dışında kurulu bulunan insan hakları kuruluşları işin peşine düşse diye düşünüyor insan…

Justin McCarthy “Güneydoğu Kafkasya’ya ve Balkanların çağımızdaki haritasında oldukça homojen nüfusa sahip devletler, onları Osmanlı Türk İmparotorluğu’ndan ayıran savaş ve ayaklanmalar sonucu oluşmuştur. Bunların her birinin ulusal ve dini birliği, oralardaki Müslüman Türk nüfusun kovulması sayesinde ulaşılmış bir sonuçtur.” diyor. Ben buna soykırmları da eklemek istiyorum. Bunlarında insan hakları çerçevesinde ve özellikle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde dile getirilmesi gerekir diye düşünüyorum… Yine Elizabeth E. Bacon’un bizzat 1933-1934 yılları arasında gezerek kaleme aldığı “Esir Orta Asya” eserinden de anlıyoruz ki; gerek Çarlık Rusyası gerekse Sovyet Rusyası döneminde Türklerin üzerinden siyasi, kültürel, ekonomik olarak silindir gibi geçilmiş ve darma duman edilmişlerdir.

Yarın yani 11 Aralık’ta ölüm yıldönümünde bir kez daha anacağımız Büyük Türkçü Nihal Atsız’da içinde bulunduğumuz durumun tahlilini şu satırlarla yapıyor: “Milletler sosyal alanda, kendi çıkarlarına elverişli olan bakımından hareket ederler. Milli çıkarı arkaya atıp da tarafsız davranmaya kalkmak, gerçekte tarafsız olmak değil, karşı tarafların yanında yer almak demektir. Aydınların bu türlü gafletlerini milletler çok acı şekilde çeker.”

 

Hem Turan Yazgan Hoca’yı, Nihal Atsız’ı hemde insan hakları ihlallerine uğramış bütün Türkleri rahmetle anıyorum… Bırakın kimse onları hatırlamasa da bir garip Türk olarak bu anlamlı günde onların haklarını biz arayalım!

Çünkü Türk’ün uğradığı ve peşine insanlık alemince hatta Türkiyeli zevatça da düşülmeyen insan hakları ihlalleri gerçekten yürek yaralayıcıdır. Türkiye yalnızca Türklere ait değildir anlayışının ülkemiz üzerinde hakim olduğu bugünlerde, merhum Nihal Atsız’ın dediği gibi; Türk Aydını’nın sessiz kalışı da Türk Milleti’nin çekeceği büyük acıların habercisidir diyorum…”

Ara 09

Ne Yapılmaya Çalışılıyor

Halil ALTIPARMAK

Kim anlıyor, ülkede yapılmaya çalışılanları?

Ülkede ekonomi hepimizi çarpıyor, ülkenin ekonomisi çok iyi diyenleri bile bir telaş almış, gizlemek için her şeyi yapıyorlar.

Ülke, Orta-Doğu’da örtülü bir savaşın içerisine girmiş. Hem de öyle bir savaş ki, çıksan çıkamazsın, girsen giremiyorsun, şaşırıp kalmış, karar vericiler.

İşsizlik, 15 yıldan beri ülkeyi  yönetenlerin en başının bile rahatsızlık duyduğu ve bunu da dile getirdiği boyutlara ulaşmış.

AB dün girmekten gurur duyacağımız(!) bir birlik iken, bugün baş düşmanımız olmuş.

ABD, en önemli stratejik müttefikimiz(!) iken, bugün neredeyse savaşın eşiğine geldiğimiz bir ülke olmuş.

Fetö diye bir canavarı yaratanlar, saltanatlarını sürdürmeye devam ederlerken, fetöcü diye kimler mağdur ediliyor bilinemez hale gelmiş.

Kadına şiddet, tecavüz, çocuklara taciz ve ölümler her taraftan toplumu kuşatmış.

Pkk terör örgütünün kanımızı dökmesi son hızla devam etmekte.

Arap birliği genel sekreterinin bile ışid destekçisi olmakla suçladığı bir hale düşmüşüz.

Ülkede, konuları kişilere göre anlayan ve değerlendiren, yaşadıklarımızı bir inat uğruna görmek istemeyen kişiler hariç herkes gergin, sinirli ve belirsizliğin içerisinde bocalar hale gelmiş.

Ama, olsun, biz yine de başkanlık sistemini bir an önce getirelim derdindeyiz.

Bunun nedenini anlayan var mı?

Eğer, Anayasa’ya uyulmuyor ise, Anayasa’ya uyulması mücadelesi mi verilmeli, yoksa, Anayasa mı değiştirilmeli?

Değişecek Anayasa’ya uyulacağının garantisi var mı?

Bir muhalefet partisinin yapması gereken, iktidar partisinin eksiklerini, yanlışlarını söylemek mi ve bu eksik, yanlış işleri kamuoyuna açıklamak, anlatmak mı, yoksa bu işleri örtbas etmek mi?

İşte, anlaşılmaz olan durum tam bu durumdur.

Ülke, yukarıda saydığımız çok, çok ağır şartlarda iken, bizim işimiz gücümüz yokmuş gibi, sitem değişikliğine gitme nedenini gerçekten anlamıyoruz. Hem de, çok yakın zamanlarda söylenenlerin tam tersini yapmak pahasına. Temenni ederim ki, benim anlayışım kıt ve sadece ben anlamıyorum.

Değerli arkadaşlar, rica ediyorum, yaşananları değerlendirirken şahsî ölçülerle değil, Türk Milleti’nin değerleri ve bekası açısından değerlendirelim. Yoksa, her şeye rağmen Türk Milleti’nin en büyük ümidi olan kadrolar, birbirleri ile didişip durarak ülkenin zemini altımızdan kayacak, haberimiz bile olmayacak.

Eyvah, ben ne yaptım demek geri dönülemez işlerin başımıza gelmiş olması demektir.

Kas 19

AB Rüyasının Sabahı…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

AB macerası çok üzücü, itibar kırıcı ve hiç de hoş olmayan acı örneklerle doludur. Türkiye’de birçok kesim haysiyetli ve itibarlı bir aday üye olmamamız için ellerinden geleni yaptılar. Pazarlık gücümüzü kırdılar. Sırtımızı önce NATO’ya, daha sonra da AB’ye dayadık mı her sorunun anında çözüleceğini zannettiler. Milliyetçi çizgiden uzak olanlar dolayısıyla Türkiye Avrupa’da kendisine layık olmayan muamelelerle karşı karşıya kaldı. Ülkemizde bol bol kendilerini sömürge müfettişi zannedenleri ağırladık durduk.

AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği ve getirildiği nokta bizim yıllardır ısrarla söylediğimiz bir gerçeği haklı kılıyor: AB Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Gerçeklerden uzak olanlar AB üyeliğini Yunanistan ve Portekiz’den farklı görmediler. Oysa tamamen farklı bir muamele ile karşı karşıya kaldık. Türkiye’ye AB ortalamasının 1/3 oranında gelişmişsiniz, gelir dağılımı ve bölgesel az gelişmişlik önemli boyutlarda, sizi üye alıp bölge kalkınma sorunlarınızı fonlarla destekleyemeyiz diyenler başkalarına farklı davrandılar. Son yıllarda Yunanistan’daki krizi bile çözmekten uzak kaldılar.

Reformları ve açılımları AB için değil; ülkemiz için yapıyoruz aldatmacası kamuoyunu yanıltmada uzun süre kullanıldı. AB devletimizin aleyhine olabilirmiş; ama vatandaşlarımıza ve çocuklarımıza cennet vadediyormuş söylemleri sürdü gitti. Türkiye’yi Avrupa basınında karikatürlerde köpek kulübesinde boynunda zincirli gösteren örneklere rastladık. AB Türkiye’yi aşırı istekli gördükçe akla bile gelmeyecek tavizler talep etti. Milli hassasiyetten uzak bazı çevreler ise; AB’ye girmeyip dışa kapalı Suriye mi olacağız hezeyanlarında bulundular. Bazı yazılı ve görüntülü basın ve TV ekranları Türk Milletine sürekli ve tek taraflı AB’nin faziletlerinden bahsettiler. Hele hele 2000’li yılların ortalarında TÜSİAD’ın Brüksel temsilcisinin AB aşkı unutulabilir mi?

AB’nin 50.yılı kutlamalarına Türkiye davet bile edilmedi. Yabancılara kızmayalım; ama KKTC’yi AB  üyeliği önünde engel görenler; milli dava da ne demekmiş diyen bazı siyasetçiler, Kıbrıs’ın stratejik öneminin kalmadığından bahseden gafillere ne demeli? Kıbrıs’ta milli çıkarlarımızı korumaktan çok rahmetli Rauf Denktaş’ı hedef alarak çözümsüzlüğün çözüm olamayacağından bahseder olduk. Çözümün önünde o değerli insanı engel görenler oldu. Annan Planını kabul ettirebilmek için Kıbrıs’a milletvekili çıkartması bile yaptık. Plan kabul edilirse Girne sahilleri yatırımlarla dolacak, işsizlik sorunu çözülecekti. Oysa tersi oldu. Topraklarımız üzerinde Batılı emlakçı ve komisyoncular cirit attı. Dolar ve Eurolar havalarda uçuştu. Türk ve KKTC bayraklarının olmadığı mitingler düzenleyerek önce biz KKTC’yi inkar ettik. Allah’tan Rumlar Annan Planına hayır deyince KKTC’yi kurtarmış olduk. Annan Planına verdiğimiz “Evet” Kıbrıs’ta hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimiz anlama geldi. Yapılan çirkin propaganda zihinleri karıştırmış milli davamız olan Kıbrıs bundan zarar görmüştür. 2000’li yılların bilhassa ortalarında “AB bölmez birleştirir, zaten milli sınırlar ortadan kalkıyor, tek bir devlete geçiliyor (AB), Milli menfaatleri korumaya da bölücülük yapmaya  da gerek kalmayacak” gibi saçma iddialar bugün iflas etmiştir. AB genişlemeden yorgun çıkmış, bazı ülkelerde yapılan referandumlarda AB karşıtlığı öne çıkmış, Hollanda ve Fransa AB Anayasasını referandumlarda reddetmişler İngiltere AB’den ayrılmada başı çekmiştir. AB Belçika’yı bile birleştirememiş, Brüksel Flaman ve Valon ayrışmasını engelleyememiştir. AB üyeliğinden sonra İspanya bölücü ETA teröründen kurtulamamıştır. İngiltere AB üyesi olduktan sonra IRA terörünü bitirememiştir.

AB Türkiye’ye karşı haksız ve çifte standart bir politika izlerken, Avrupa’nın şımarık çocuğu ve AB üyesi Yunanistan Batı Trakya Türklüğü üzerinde akla gelmedik baskı ve dayatmalarda bulunmuş, vatandaşlık ve mülkiyet hakları gasp edilmiş, Türk kimliği hedef alınmış, vakıf mallarına el konmuş, Lozan Antlaşması ayaklar altına alınmış, insan hakları çiğnenmiştir. Buna rağmen, Brüksel’den uyarıcı hiçbir ses çıkmamıştır.

Gerçekler hayalleri daima bastırır. Bize karşı uygulanan oyalamaların amacı tam üyelik olmasa da AB çadırında Türkiye üyelik hayaliyle kontrol altında tutulmalı şeklinde oldu. Türkiye’de maalesef milli menfaat ve milliyetçilik dönemi artık geride kaldı küresel bir çağda yaşıyoruz diyebilen bazı siyasetçilerimiz 2016 Kasım’ında Brüksel’de milli çıkarlarımızı korumak durumunda kaldılar ve AB’den haklı olarak şikayetçi oldular.

AB ihtilaflı alanları üye yapmama ilkesini Kıbrıs Rum Kesimi’ni üye yaparak çiğnemiştir. AB , Kıbrıs’ta KKTC aleyhine bir çözümü şart olarak ileri sürmüştür. Yeni azınlıklar yaratınkomutu Brüksel’den gelmiştir. Atatürk’ün asılı resimleri ile uğraşılmıştır. Ülkemize yabancı olan etnik farklılaştırma, çatıştırma ve etnik sorun rüzgarlarının önemli bir bölümü Brüksel kaynaklıdır. Çözülmenin demokratikleşme olduğu telkinlerini bazıları AB’den öğrenmişlerdir.

Türkiye tabii ki AB’ye mahkûm değildir. Ancak uygulanan yanlış politikalarla bu durum AB’ye hissettirilmiş değildir. Türkiye’nin bilgili, kaliteli ama Türkiye karşısında tarafsız ve ilkesiz bazı aydın, siyasetçi ve bürokratları, tesadüfle devlet adamları olanlarımızın hiç mi suçu yoktur? Son dönemde bilhassa yükselen milliyetçiliği reddederek ve aşağılayarak dünün ve bugünün müstemlekecilerini gereğinden fazla tahrik ettik. Oysa insanlık tarihi kabul etsek de etmesek de, içimize sindirsek de sindirmesek de milli menfaat çatışmalarının tarihidir. AB bilhassa 2000’li yıllarda bu gerçeğin laboratuvarı olmuştur. Milliyetçiliğin önüne geçilemediğinden şikayet edenler arasında küresel sermaye çevreleri ile birlikte Soros da dikkati çekmiştir.

Bize açıkça özelleştirmeleri hızlandırın, nüfus artış hızını düşürün, düşüremiyorsanız bölünün ve ufalanın, azalın, tarıma desteği azaltın, demir çeliğe yatırım yapmayın, Ege’de ve Kıbrıs’ta tavizler verip gelin, bölücü ve ırkçı teröre siyasi çözüm sağlayın diyenlerin koynundan bir türlü çıkamadık.  Acaba Avrupa Hukuku bir bütün olarak bazılarının devletleriyle savaşmalarına, ayrı bir bağımsızlık peşinde koşmalarına ülkelerin toprak bütünlüklerinin hedef alınmasına müsait midir? TSK’ni tamamen devredışı bırakcak öneriler, TCK’da 301. Maddenin iptal talepleri, misyonerlere düşmanca muamele yapıldığı iddiaları, patrikhanenin ekümenikliği, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması, Türkiye’de gayri Müslimlerden başka azınlıkların bulunduğu, BM İkiz Sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması, Süryaniler ile Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın mülkiyet sorunlarının giderilmesi, Ermenistan sınırının açılması ve ambargonun kaldırılması, sivil toplum kuruluşları ve vakıfların yurtdışından mali yardım için izin alma mecburiyetlerinin kaldırılması, Güneydoğu’daki mahalli yönetimler ile yakın ilişki kurulması gibi bazı talep, dayatma ve iddialar ortaya atılmıştır.

Bütün bunlara rağmen, KKTC üzerindeki ambargolar sportif temaslarda bile kaldırılmamıştır. Bu arada “KKTC’den vazgeçmek şerefsizliktir” diyen KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahmet, hasret ve saygıyla anıyoruz.

8 Kasım 2016 ilerleme raporu adeta AB’nin değil de; PKK’nın ilerleme raporu olarak ortaya çıkarılmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi’ni ve Doğu Blokundan ayrılanları Rusya’ya karşı acele üye yapanların hangi AB kriterlerini ölçü aldıkları söylenebilir? Bu ülkeler Kopenhag ve  Maastricht kriterlerini yerine getirmişler midir? Türkiye’yi üretmeyip ithal eden, yabancılaşmaya dönüşen özelleştirmelerle, yabancı şirketlere tanınan imtiyazlarla ve tarıma koyduğumuz kotalarla, banka satışları ile soydurduk. Dışarıya büyük ölçüde yapılan kâr transferlerini seyrettik. Dış ve iç borç kısır döngüsü, cari açık; sanayimize, tarımımıza ve dış politikamıza ipotekler koymadı mı? Hareket alanımızı sınırlandırmadı mı?

AB ve Avrupa ülkeleri “terör örgütü İspanya’da silah bırakmalı ve özür dilemeli” derken, Türkiye’de kanlı terör örgütü PKK’nın siyasallaştırılmasına çalışılmıştır. AB aslında bugün ABD ile terör örgütü ve PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile işbirliğini ortaya koymuş, Türkiye’yi sıkıştırmak ve tam üyeliğini engellemek için doğrudan ve dolaylı desteklemiştir. Dün Osmanlı’ya söylenenler günümüzde Türkiye’ye söylenmiştir: Reformlar yapın. Türkiye Cumhuriyeti’ne makas değiştirtme gayretleri içerde AB militanlığına soyunmuş çevrelerce de desteklenmiştir. Bazılarının Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak AB’yi put haline getirmiş olması; AB taraftarlığından çok Türkiye ve Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmıştır. Nitekim, bazı sözde muhafazakâr çevreler, Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak, Brüksel’in şefaatine sığınma yanlışına ve sapıklığına düşmüşlerdir. Bu çevrelerin genelde daha önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak suçlamaları da daha dikkat çekicidir. Bir dönem aşırı sol ideoloji ile Türkiye ile kavgalı olanların önemli bir bölümü de daha sonra küresel ve evrenselci güçlerin oyuncağı olmuşlardır. Teslimiyetçi bir çizgide birleşmişlerdir. Bazıları için yeni ve 2000’li yıllara uygun Sevr modelinden hedef; Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye’dir.  

            AB rüyası ülkeyi yönetenleri fena halde meşgul etmiş, yanıltmış, 1995 yılında Başbakan Sayın Çiller bile 10 sene sonra AB üyesiyiz diyebilmiştir.

AB rüyası öyle bir gaflet iklimi yaratmıştır ki, 6 Ekim 2004 AB İlerleme Raporunun açıklanmasında sonra, daha rapor tercüme bile edilmemişken, 7 Ekim 2004 tarihli bazı gazetelerde dönemin Başbakanı bu raporu olumlu ve dengeli bulmuştu. Oysa bu rapor Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıyor, milli ve üniter yapımızı hedef alıyordu. Yine bu rapor yeni etnik azınlıklar dayatıyor ve hiçbir aday ülkeye uygulanmayan muamele ile Türkiye’yi karşı karşıya bırakıyordu. O dönemin basınında şu başlıklar üzücü ve düşündürücü olarak yer alıyordu : “Artık Dönüş Yok Avrupalıyız”, ”Yolun Açık Olsun Türkiye”, ”Biz değil Çocuklarımız Kazandı, Gelecek Onların”,” Bastır Türkiye”, ”Direndik Kazandık”, ”Merhaba Avrupa, Biz Geldik”, “ Başbakan Konuştu, Avrupa Dinledi”, “A diyen Brüksel’e B dedirttik”,”2010’da Avrupalıyız”, ”Başbakanımız Bir de İngilizce Bilse İdi”, “KKTC’ye Yardım Paketi Hazır, Ambargolar Kalkacak”, ”Brüksel’de Nikâh, Ankara’da Düğün”. O kadar ileri gidildi ki, zafer sarhoşluğu içinde gece atılması gereken maytapları Ankara’da gündüz atıverdik ve AB rüyasını sürdürdük.

Türkiye’yi itibarlı kılacak yol ve ülkemizin pazarlık gücünü ve siyasi etkinliğimizi arttıracak yol çok yönlü siyasi ilişkiler, Türk Cumhuriyetleri ile daha yakın ekonomik ve siyasi birliktelik ve Ortadoğu politikasında yanlışlar yapmamaktı. Tersine Ortadoğu ülkelerini birbirine karşı kışkırtanların, açıkça terör örgütlerini kullananların âleti olduk. NATO’da alkışlandık; AB’nin ısrarla dışında tutulduk. Gümrük birliği kazığını tam üyelik olmadan uygulayan tek ülke olduk. Üyeliğimiz askıda iken müzakere sürecine başladık. Bu da bir istisna idi. 1999 yılında Fin’li devlet adamlarına kanarak Helsinki’ye gittik ve hayali bir üyelik yolunda aldatıldık. Daha sonra ek protokol imzaladık, uysal bir aday üye olarak kaldık.

AB uluslar üstü bir politikayı becerememiştir. Milli devletler ve milli çıkarları inkâr yanlışı AB’nin iflasına yol açacaktır. Uluslar reddedilerek uluslar üstü bir politikada başarılı olunamaz. Nitekim, AB ülkeleri arasında milli kimlik AB kimliğinin hep önünde yer aldı. Kuzey ülkelerinden güneye indikçe bu oran arttı.

Çeşitli tarihlerde yapılan zirvelerden ve ilerleme raporlarından çıkan sonuç; Cumhuriyeti içlerine sindiremeyen bazı Batılılarca adeta Türkiye’nin tasfiyesidir. Türkiye’ye kendini inkâr ettirilmek istenmiştir. Bunda tarihi sebepler olabilir. 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu, 14 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi, 8 Kasım 2016 İlerleme Raporu ve o tarihten bugüne Türkiye ile ilgili rapor ve talepler birbirinden farklı değildir.

Eyl 26

26 Eylül Dil Bayramının 84. Yılı Kutlu Olsun

Dr. Sakin ÖNER

ARTIK BAŞ PARMAĞI DA AÇALIM (TEK DIL) DIYE HAYKIRALIM. DIL OLMAZSA, MILLET DE OLMAZ.
Türk dili, Ortaasya coğrafyasından doğarak Türk milletinin gönül coğrafyasında beslenmiştir. Ortaasya’dan Ahmet Yesevi’nin Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ve Balkan coğrafyasına taşınmıştır. Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk ve Somuncu Babaların birer kültür elçisi olarak taşıdıkları Türkçe bayrağını 13. yüzyılda Yunus Emre zirveye taşımıştır.

8. yüzyılda Bilge Kağan, Göktürk Yazıtlarında dilin millet hayatındaki büyük önemini vurgulamıştır. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ilk devlet adamı olmuştur. Bu tarihi olay her yıl Karaman’da Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ikinci Türk devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyen Atatürk önce Türk Dili Tedkik Cemiyeti’ni kurmuş, 26 Eylül 1932’de de ilk Türk Dili Kurultayının açılışını yapmıştır. 26 Eylül tam 84 yıldır Dil Bayramı olarak kutlanıyor.

Bu vesileyle dört parmağıyla (Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak) diyen Cumhurbaşkanımıza diyoruz ki, baş parmağınızı açarak (Tek dil) diyerek de haykırınız. Çünkü dil olmazsa millet de olmaz. Dil milli birliğin çimentosudur.

Eyl 19

Krizi Aşabilmek

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Adamın birine sormuşlar: “ABD’de neden darbe olmaz?” diye… Verilen cevap ilgi çekicidir: “ABD’de Amerikan Büyükelçiliği yoktur da ondan…”. Aslında bu cevap birçok şeye ve önü açılan devletlere karşı kurulan kumpaslara açıklık getiriyor.

ABD’nin soğuk harp sonrası artık Ortadoğu’da İsrail dışında yeni müttefikleri, hatta bölücü terör örgütünün bir kolu olan PYD’den oluşan kara gücü ve terör örgütleriyle ittifakı vardır. Bu örgütler de zamanla kullanılıp limon gibi sıkılıp atılacaklardır. Önemli olan demokrasi ve insan hakları değil; ABD’nin menfaatleridir. Önce Süleymaniye’de başımıza çuval geçirildi; daha sonra TSK’nın itibarını ve gücünü azaltmak için kumpaslar kurduruldu; FETÖ terör örgütü kullanıldı; askeri vesayeti kırmaya takılanlar da bindikleri dalı keserek bugünlere geldik.

ABD ve AB yetkilileri sık sık TSK’dan rahatsız olduklarını ifade etmişler ve onu ülkemizi dönüştürmede engel görmüşlerdir. Maçın birinci devresinde Ergenekon, Balyoz, Oda TV ve casusluk gibi malum davalarla yüzlerce kaliteli subay düzmece iddialar ve raporlarla devre dışı bırakıldı. Bunların arasında intihar edenler ve çeşitli hastalıklara yenik düşenler oldu. Neticede hak yerini buldu; yıllarca içeride tutulanlar beraat etti ve kumpas bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kendilerine özel araçlar tahsis edilen malum savcı ve hakimler de yurt dışına kaçtılar. Bu malum davalarla asker bir ölçüde yıpratıldı; ama ihanet odaklarınca istenen sonuca varılamadı.

Bundan istenen sonucu alamayan sözde dostlarımız ve müttefiklerimiz ikinci devrede yeni kumpaslar peşine düştüler. Yine hedef askeri bölmek, polisle çatıştırmak, ordu-millet geleneğini yıkmak, halkla askeri karşı karşıya getirmek ve iç savaşı tetiklemekti. Ankara Bağdatlaştırılacak; Türkiye Suriye yapılacak; ülkemiz uysallaştırılacak; Devletimiz ve Milletimiz etnik parsellere bölünecek ve etkisizleştirilecekti. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü iktidara karşı yapılmış bir darbeden çok TSK’yı hedef aldı. Yıllarca üzerine gidilmeyen hatta siyasilerce desteklenen FETÖ her kuruma olduğu gibi askerin içine de sızmıştı. Terör örgütünün silahlı unsurları sonu macera ve başarısızlık olan bir darbeye yönlendirilmiştir. Kandırılan ve oyuna getirilen bazı TSK mensupları bu harekete katılarak Türkiye üzerindeki tezgahın bir parçasını yerine getirdiler ve tasfiye oldular. Hedef aldıkları büyük çoğunluk da yıpratılmış oldu. Kalkışma ve teşebbüs aslında bir bakıma olumsuzluklar yaratarak hedefine ulaştı. Değişik kurumlar birbirini tamamlar olmaktan çıkıp rakip konuma sokuldular. TSK’nın sivilleştirilmesi bile konuşulur oldu. Asker ve sivil ortak istişare gereken konular çok aceleye getirildi. TC bütün kamu ve özel kurumlarıyla, yasal partileriyle, medyasıyla fonksiyonel ve organik bir bütündür. Aceleci davranmak ve duygusal davranışlar bize zarar getirir.

Bu sonucu önceden belli darbe teşebbüsü milli birlik ve bütünlüğü güçlendirdi. Bayrak asma alışkanlığını da kazandırdı. Kendilerini Türk hissetmeyen bazıları da bayrak asar oldu. Halkımızın büyük dayanışma göstererek köprülerde ve meydanlarda darbeye karşı çıkışı onun bir kalabalık değil; Türk Milleti olduğunu ispat etmiştir. Birçok şehit verdik. TBMM ve polis özel harekat merkezi gibi birçok yer bombalandı; halka ateş edildi. Vaka-i Hayriye’den sonra ilk defa birbirimize kurşun sıktık ve bomba attık. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Aslında milletleşemeyen, milli seviyede mutabakatlarını kuramayan toplumlar, ne demokrasiyi işletebilecek olgunluğu ve şuuru gösterebilirler;  ne de darbe gibi topluma dönük tehlikelere karşı gerekli tepkiyi ortaya koyabilirler.

Bu bakımdan aksaklıkları da olsa demokratik parlamenter rejimin değerini bilelim; onu güçlendirerek sürdürelim ve demokrasi dışı teşebbüslere karşı milli direnci koruyalım. Demokratik parlamenter rejim dışı arayışlara ve başkanlık sistemine sapma eğilimlerine rağmen demokrasiyi koruduk.

ABD’de oturan terör örgütünün başını bugün tanıyor değiliz. Bu zatın son olarak “Beni Türkiye’ye teslim etmeyin; ben Batıya hizmet ettim” şeklindeki ifadesi Papa’ya gönderdiği ve Papa’nın misyonuna talip olduğunu belirten mektubu birbirinin devamıdır. Her kalıba giren bu cemaat mensupları çok kimseyi kandırabilmiş ve değişik kurumlarda önemli örgütlenme sağlamıştır. Abant toplantıları gözden geçirilmelidir. Aynı patrona bağlı sağ ve sol eğilimli malum zevat mercek altına alınmalıdır. Yerli ve milli olmayan bir yapının ne vatanı; ne de milliyeti olur.

Sayın Başbakanın “… Bu milletin adı Türk Milletidir” şeklindeki ifadesini biz yıllardır bıkmadan ve usanmadan söylüyoruz. Irkçı ve etnik taassuba dikkati çekiyoruz. Hiçbir ülkenin ufalanarak daha iyi bütünleştirilemeyeceğini dile getiriyoruz. Türkiye’de liyakat ve ihtisasasaygı gösterilmelidir. Bu olmadığı sürece kimseden iyi hizmet bekleyemezsiniz. Farklı düşündüklerimiz kadar ortak görüşlerimizi de öne çıkaralım. Hiçbir konuda laubalilik ve gevşeklik geçerli olamaz. Birliğe ve bütünlüğe ihtiyacımız varsa bunun adresi Türk Milletiolarak birleşebilmektir. Aksi çabalar birer sivil darbedir. Etnikmezhephemşerilikbölgecilikakrabalık ve meslek taassubunu aşalım. Kısır döngülerin dışına çıkalım. İstişareye önem verelim, istihbarat zaafını ve kamplaştırmaları aşalım. Hukuk devletini parti devletine dönüştürmeyelim. Gelenekleri koruyarak geliştirelim. Türkiye bu önemli krizi de elbirliği ile aşacaktır.

Ağu 31

Fetö’yü Hukuk İçinde Tasfiye Edin

Ruhittin SÖNMEZ

Ege Cansen’in ifadesiyle, “15 Temmuz lanet darbe girişiminden sonra medya çok sesliliğini yitirdi. Hepimiz, aman şu sıralardaeleştirel yazı yazarsam ‘milli birliği’ bozmuş olurum endişesine düştük. Daha da kötüsü, yanlış anlaşılırsam, Allah saklasın ‘darbeci’ diye damgalanırım korkusuna kapıldık.”

İşte böyle bir ortamda riski göze alıp, FETÖ’cülerin devletten temizlenmesi ve cezalandırılması konusunda yapılan bazı yanlışları yazmayı deneyeceğim. Çünkü yıllarca FETÖ’cülerin kumpas davalarında yaptığı hukuksuzlukları tenkit etmiş bir kişi olarak, şimdi yapılan hukuksuzlukları eleştirmem ilkesel bir tutumdur.

FETÖ’cü teröristlerin devlet kurumlarından titizlikle temizlenmesi gerekli ve hayati derecede önemlidir. Örgütün ihanet içindeki üyeleri de yasalarda tanımlanmış en ağır cezalar ile cezalandırılmalıdır. Fakat devlet aklı ile, hukuk kuralları içinde kalarak, hukuk devleti olmaktan taviz vermeden.

Böyle kriz dönemlerinde, durumdan vazife çıkararak bir cinnet hali ile cadı avı başlatılmasını isteyenlerin olması sürpriz değil. Bu durumda olanların kendisine rakip olan veya bir şekilde canını sıkan insanları FETÖ’cü diye ihbar etmekte olduğuna dair haberler duymaktayız.

Bir başka ihbarcılık da bizzat FETÖ’cülerin yaptığı. Özellikle kendilerinden olmayan çok sayıda insanı FETÖ’cü diye ihbar ederek yargılamaların çıkmaza girmesini veya toplumda adaletsizlik algısı yaratmayı istedikleri sanılıyor.

FETÖ/PDY soruşturmalarında ve alınan idari tedbirlerde hukuka aykırılıkların olmasını herhalde en çok FETÖ’cüler ister. Çünkü toplumda adalet duygusunu rencide edecek hukuksuzluklar bunlara muhatap olanları mağdur yapar. Toplum vicdanı da mağdurun yanında yer alır. Bu arada toplum gerçekten suçlu olup, devlete ihanet etmiş kişilerin de adaletsiz müeyyidelere maruz kaldığı kanaatine varabilir.

Ayrıca FETÖ yapılmakta olan/ yapılacak hukuksuzlukları göstererek uluslararası alanda Türkiye’yi zor durumda bırakabilir.

*********************************************

ÇETENİN ELEBAŞLARINA ODAKLANMAK LAZIM

FETÖ mağduru Doğu Perinçek ile Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun FETÖ’ye en çok hasım olan kişilerden olduğunu biliyoruz. Perinçek ve Feyzioğlu FETÖ yargılamalarının bu kadar çok yaygınlaşmasını yanlış buluyorlar.

Perinçek örgütün sadece başını teşkil edenlerin yakalanıp cezalandırılmasını, on binlerce insanın mağdur edilmemesi gerektiğini söyledi. Feyzioğlu da “yüz tane elebaşını kaçıracaksak, on binlerce sıradan örgüt üyesini cezalandırmak bir şey kazandırmaz” dedi.

Biliyorum, bu dönemde önemli bir yargı ilkesini hatırlatıp, “bir masumu cezalandırmaktansa yüz tane suçlu dışarıda gezsin” diyebilmek kolay değil.

Ama unutmayalım ki, ülkemizde delil yetersizliğinden beraat yüzde 60 oranındadır.

Ceza hukukunun genel prensipleri içerisinde, “delilden sanığa gitme prensibi” vardır. Fakat bizim sistemimiz çoğunlukla önce “suçluyu” yakalayıp, arkadan delil bulmaya çalışıyor. Özellikle FETÖ şüpheli / sanıkları konusunda bu ilkel yöntemin yaygın olarak kullanıldığı izlenimi edindim.

Muhtemelen devletin bilgilerine erişim mevkilerinin FETÖ’cülerin kontrolünde olması, bunların görevde olanlarının bilgileri saklaması, görevden alınanların da bilgileri imha etmesi sebebiyle devletin elinde delil olabilecek yeterli bilgi yok.

Devletin izniyle kurulmuş ve faaliyetine devletin denetimi altında devam etmekte olan Bank Asya’da hesabı olduğu için, devletin denetimi altında devam etmekte olan okullarda öğrenci okuttuğu, öğretmenlik yaptığı için, basımı ve yayımı serbest kitaplar ve gazeteler okuduğu için insanlar cezalandırılamaz. Bunlar suç ise o bankaya, okullara dershanelere, kitaplara, gazetelere izin veren devlet yetkililerini suçlamak gerekir.

Bazı memurlara “çocuğunuzu ….. isimli okulda okuttuğunuz için açığa alındınız” yazılarını yazan idarelerin hukuktan galiba hiç haberi yok.

Bu bakımdan delil yetersizliğinden beraat edecek FETÖ şüphelilerinin oranı yüzde 60’ın üzerinde olabilir. Bunların, özellikle tutuklu yargılananlarının, hak mahrumiyetlerinin sorumluluğunu kim üstlenecek?

Görevden açığa almalar anlaşılabilir bir tedbirdir. Ancak daha yargılama bitmeden memurların meslekten atılması telafisi imkânsız haksızlıklara ve zararlara yol açabilir.

Yapılacak yargılamanın sonunda suçsuz olduğu ortaya çıkacak olanların kul hakkını kim ödeyecek?

İleride mağdurların AİHM’de açacakları davalar ile devletin yüklü tazminatlar ödemesi söz konusu olabilir.

*******************************************

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi

Yargılaması bitmemiş, suçlu olduğu kesinleşmemiş olan açığa alınan memurların maaşlarını çekemez, kredi kartlarını kullanamaz hale gelmeleri, bankadaki hesaplarına ve mal varlıklarının tümüne tedbir konulması çok açık bir haksızlık ve hukuka aykırılıktır.

Bu tedbirler ceza hukukunun iki temel kuralına aykırıdır.

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi: Sanığın kusuru ispat edilmeden önce suçlu muamelesi görmesini önleyen dokunulmaz anayasal bir haktır.

Anayasamızın 15/2 maddesi uyarınca masumiyet karinesi savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi dokunulması mümkün olmayan çekirdek haklar kategorisine dâhil edilmiştir.

İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer alan bu ilkeye göre, bir kişinin suçlu olarak nitelendirilebilmesi ve hakkında ceza hukukunun alanına giren müeyyidelerin uygulanabilmesi, kesin hükümle mahkûm olmasına bağlıdır. Yani temyiz aşaması dâhil bütün yargı yolları tüketilmeden bugün şüpheli olarak haklarında soruşturma başlatılanlara suçlu muamelesi yapamayız.

“Bir kişinin mahkûm edilebilmesi için ise, akla ve mantığa uygun gerekçelere dayanan her türlü şüphenin bertaraf edilmesi şarttır. Çünkü bu kişi, kanunen suçsuz kabul edilen bir kişidir. Suçlu olarak nitelendirilebilmesi, suçsuzluğuna dair bütün gerekçeli şüphelerin yenilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, şüpheden sanık yararlanacaktır.”

AİHM, “suçsuzluk karinesinin etkililiğinin sağlanması” için şu ölçütleri belirlemiştir:

-Hâkimler, muhakemeye sanığın isnat edilen suçu işlediği önyargısı ile başlamamalıdır.

-Muhakemede ispat yükü, sanıkta değil, savcıda olmalıdır. Savcı, sanığı mahkûm ettirmeye yetecek delil araçlarını mahkemeye sunma yükü altındadır. (Savcıların yeterli suç delili bulamadığı halde, şüpheli / sanıktan “suçsuzluğunu ispatlaması” istenemez.)

Şüpheden, sanık yararlanmalıdır.

-Suçsuzluk karinesinin bir sonucu da, suç isnadına hedef olan kişilere, kendilerini savunma hakkının verilmesi zorunluluğudur.

Keza soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hâkim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak ve bu fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi adil yargılama hakkını ihlal eden bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fiiller de masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir.

FETÖ yargılamalarında bu temel hukuk ilkesine yani suçsuzluk/ masumiyet karinesine aykırı örnekler görmekteyiz.

******************************************************

Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralı

Bu ilke de günümüz ceza hukukunun temel kurallarından birisini oluşturmaktadır. Bu ilke gereğince, kişi ancak kendi fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir. Kendi işlemediği ve başkalarının işlediği suça iştirak etmedikçe, ceza sorumluluğu olmaz.

Bir suçu işleyenin akrabası, arkadaşı vd bağları sebebiyle, suça iştirak ettiğine dair bir delil bulunmayan, kişilerin cezalandırılması hukuka uygun değildir.

FETÖ soruşturmaları devam eden bazı şüphelilerin akrabalarının da tutuklandığına dair haberler okuyoruz.

Açığa alınan memurların bütün banka hesaplarına ve mal varlıklarına tedbir konulması sebebiyle maaşlarını alamadıklarını duyuyoruz. Bu alınan tedbirin fiilen bir cezaya dönüşmesi demektir. Şüphelinin ailesinin de açlığa mahkûm edilmesi “Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralına” ve insan haklarına aykırılık teşkil eder.

Terör örgütünün finans kaynaklarının kurutulması önemlidir. Ancak özensiz yapılacak malvarlığına el koyma veya ölçüsüz tedbir kararları da aynı kapsamda değerlendirilebilir.

“Devlet kurumlarını bir örümcek ağı gibi saran böyle hain bir çete ile mücadele etmek için hukuk ilkelerinden birazcık fedakârlık edebiliriz” diyenler olacaktır.

Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü

  • Modern hukuk devletlerinde uygulanan temel ilkelerden fedakârlık ederek terör örgütü ile mücadele edilemez. Adaletsizlik duygusu örgüte mağduriyet statüsü ve sempati kazandırır.
  • FETÖ mensubu hâkim ve savcıların yürüttüğü kumpas davalarında da aynı tez işlenmişti. Bu tez yapılan yanlışları görmemize mani olmuştu. Uluslararası sözleşmelerle sorumlulukları olan bir hukuk devleti terörist çeteler gibi davranamaz. Hukuktan ve adaletten vazgeçemez.

Nis 20

Atatürk’ü Azeri Kardeşinden Öğren

Ruhittin SÖNMEZ

Azeri şivesiyle konuşan iki Paşa’yı, Mustafa Kemal Atatürk ile Kazım Karabekir’i gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın.

Erzurum Kongresinin toplanmasından Cumhuriyet’e giden yolun önemli olaylarını.. Dönemin tarih yapan diğer kişilerinin de yine aynı lehçeyle anlattığı bir tiyatro oyununu hayal edin.

“Böyle bir oyun ancak Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından yapılan veya desteklenen bir proje olabilir. Bu projeye göre Atatürk önderliğinde kazanılan İstiklal Harbimizin Azerbaycanlı kardeşlerimize anlatılması için, Azerbaycan’da sahnelenmesi planlanmış olabilir” diye düşünürsünüz.

Böyle bir hayali gerçekleştirmek için çalışan devletinizin Kültür Bakanlığı ile de gurur duyarsınız, değil mi?

Evet, böyle bir proje var ve uygulanıyor. Hem de çok başarılı bir şekilde. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının bunda bir dahli, katkısı yok.

Bu hayal Azerbaycan’ın Devlet Dram Tiyatrosu tarafından hayata geçiriliyor. Hem de sadece Azerbaycan’da değil, Türkiye’de yaşayan Türklere de kendi tarihinin hakikatlerini anlatmak için.

Bir yıldan beri Azerbaycan’da sahnelenen “Cumhuriyet’in İlk Sadası” isimli tiyatro oyunu Türkiye turnesine çıktı. Azericeye çevrilmiş senaryo Türkiyeli iki Türk öğretim üyesinin, Demet Çizmeli ve Pınar Çelebioğlu’nun eseri.

Atatürk adının silinmeye, Cumhuriyet’in kurucu iradesini oluşturan O’nun ve arkadaşlarının getirdiği ilkelerin unutturulmaya çalışıldığı, 23 Nisanların, 19 Mayısların bayram olarak kutlanmaması için bahanelerin üretildiği bir zaman diliminde Türkiye’ye geldiler. 13 ayrı ilde 16 oyunla Cumhuriyetin ilk sedasını Türkiyeli Türklere hatırlatmaya çalışıyorlar.

Tamamen Azerbaycanlı sanatçıların oynadığı eser 16 Nisan Cumartesi günü de İzmit’te sahnelendi.

İzleyiciler olarak çok karmaşık ve farklı duygular yaşadık.

Can Azerbaycan’ın gerçekten Türkiye’nin ruh ikizi olduğunu bir kere daha anladık.

*****************************************************

DUYGU VE ÜLKÜ BİRLİĞİ LEHÇE FARKINDAN ÖNEMLİ

Azerbaycanlı kardeşlerimiz Türkçenin farklı bir şivesini kullanıyor. Dilimizdeki ayrılıklar, lehçede olduğu kadar fazla değil. Fakat Onlar bizim kullanmadığımız bazı harfleri, kelimeleri, bazı ekler ve takıları kullanıyor. Bazı kavramları farklı anlamlarda kullanıyoruz.

Ama gördük ki tiyatro eserini baştan sona izlerken izleyicilerin dikkatleri bir an olsun eksilmedi.

Çünkü eserde anlatılan her şeyi herkes anlıyordu.

Çünkü sanatçılar ve izleyiciler arası iletişim sadece kelimelerle değil, duygularla da kuruluyordu.

Mehmet Akif’in “Ezelden aşinanım ben / Ezelden hem-zebanımsın (hem-zeban=aynı dili konuşan) / Beraber ahde bağlandık/ Ne yapsan yar-i canımsın” mısralarıyla tarif ettiği hal zuhur ediyordu.

Bu hal sahnede en başköşeye asılan “Bir millet iki devletiz” sözünün ispatı gibiydi.

******************************************************

İYİ Kİ VARLAR DEDİĞİM İKİ İNSAN

Azerbaycan Tiyatrosu’nun Türkiye turnesi projesi dostluğuyla gurur duyduğum iki büyük insanın eseri. Oyunu sahneye koyanAzerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun direktörü İftihar Piriyev. (Halen Ermenistan’ın başkenti olan Erivan eski bir Türk şehri olup, Türkçe adı Irevan’dır. Bir Azerbaycan toprağı olan Irevan/Revan Türk Hanlığının arazisinde bugün yapayErmenistan Devleti kuruludur.)

Aziz dostum İftihar Bey, Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini aldığı proje hakkındaki bilgileri Prof. Dr. İbrahim Öztek’le paylaşıyor.

Prof. Dr. İbrahim Öztek İstanbul Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı, çok yönlü bir bilim, kültür ve spor adamı. Mesleğinde çok başarılı bir tıp profesörü. Dünyada birincilik, üçüncülük gibi dereceler almış ilmi araştırmaları var. Judoda 8. Dana,  Karate, Tekvando, Aikido, Vuşu dallarında 6. Dana ulaşmış dünya çapında bir sporcu. Bu dallar dâhil çok sayıda spor alanında federasyon başkanlıkları yapmış bir yönetici.

İbrahim Öztek Hoca Azerbaycan’da çok sayılan, sevilen bir isim. Ermeni Sorunu ve Karabağ Soykırımı üzerine yazdığı iki kitabı geçen sene Bakü’de yapılan törenlerle tanıtıldı.

İbrahim Hoca çeşitli illerdeki Aydınlar Ocakları yöneticileri ile irtibata geçerek tiyatronun Türkiye turnesini organize etti. Kocaeli ayağı içinKocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak beni aradı.

Türkiye’deki Azerbaycan Derneklerinin çatı kuruluşu olan, bir başka deyişle “diaspora” olarak faaliyet gösteren TADF (Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu) Genel Merkezi Kocaeli’ndedir. Ben de bu organizasyon için Federasyon Başkanı Sayın Bilal Dündarile görüştüm.

Sonuçta, TADF Azerbaycan Devlet Tiyatrosunun “Cumhuriyet’in İlk Sadası”nı Kocaeli’nde (İzmit’te) sahneye koyması için organizasyonu üstlendi. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın da destek olması konusunda mutabık kaldık. Böylece ilgi duyan İzmitliler bu önemli olaya şahitlik edebildiler.

***

Azerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun bu tiyatro eserinin Sabancı Kültür Merkezi’nde sahnelenmiş olması tek başına çok önemli bir olaydır.

Sadece sanat değeri ile değil, aynı zamanda Azerbaycanlı kardeşlerimizin “ruh ikizimiz” olduğunu hissettiren, rollerinin hakkını veren samimi tavırlarını Türkiye Türklerinin izlemesi bu olayı daha da önemli kılmakta.

Böyle büyük ve önemli bir projeye katkı sağlamak bizim için gurur kaynağıdır.

Başkan Bilal Dündar’ın şahsında Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu’na teşekkür ediyorum.

***************************************************

BAŞARI TESADÜF DEĞİL

Tiyatronun oyuncuları arasında alaylı olan yok. Hepsi üniversitede tiyatro eğitimi almış olan gençlerden seçilmiş.

Ekibin içinde Atatürk rolünü başarıyla oynayan Natig Heziyev Atatürk’ün hayatını çok iyi araştırıp okumuş. Kazım Karabekirrolünün çok yakıştığı Ehliiman Erşadlı da Karabekir Paşanın hayatını ve yaptıklarını incelemiş. Diğer rollerdeki sanatçılar da kendilerini rollerine iyi hazırlamışlar. Genç yönetmen Nicat Qarip yönetimi kadar, aynı zamanda oynadığı Rauf Orbay rolünde de başarılıydı.

Programdan sonra ekiple birlikte yemek yedik. Yemeği takiben İftihar Bey’in işaretiyle ekipteki sanatçılar bazen solo, bazen koro halindemahnılar (türküler) ve marşlar söylediler.

Sanatçılar seçtikleri eserler ve yürekten, coşkuyla söyleyişleri ile içlerindeki vatan sevgisini, Türklük gurur ve şuurlarını yansıttılar.Eğlenmenin Türkçesi nasıl olur çok güzel ortaya koydular. Unutulmaz, müthiş bir gece yaşadık.

“Azerbaycanlı kardeşlerimizde gördüğüm milli duygu ve şuur yüksekliğini keşke bizim gençlerimizde de görebilsek” demekten kendimi alamadım.

Tiyatronun direktörü İftihar Piriyev rollerine uygun sanatçılar seçmekle kalmamış, iyi bir sanatçı, iyi bir ekip olmanın sırlarını da öğretmiş.

***

İstanbul’daki oyun öncesi Pazar günü ekip için Boğaziçi’nde tekne gezisi düzenlenmişti. Tiyatronun sanatçıları gördükleri güzelliklerden müthiş etkilendiler, adeta kendilerinden geçtiler. İki sanatçının ifadesi benim için unutulmazdı.

Biri coşkuyla ellerini semaya V şeklinde açarak “haykırmak istiyorum” derken, bir diğeri gözleri buğulanmış olarak “şükürler olsun ki bu güzel yerler Türklerin vatanı” dedi.

İçinde bulunduğumuz güzellikleri, şanlı tarihimizi, büyük bir millete mensup oluşumuz ve geniş bir coğrafyada aynı duyguları paylaştığımız kardeşlerimizin var olduğunu hatırlatan Azerbaycanlı kardeşlerimize binlerce teşekkür ediyorum.

Ve bize bu nimetleri veren yaratanımıza sonsuz şükürler olsun.

Nis 20

İyilik Yaparak Beynin Mutluluk Kısmını Harekete Geçirin!

Yrd: Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Pozitif psikolojinin babası Martin Seligman’a göre, mutluluğu artırmanın en güçlü yolu “şükran ziyareti” yapmaktır.

Şükran ziyareti, hayatımızda bir değişikliğe sebep olan bir insana teşekkür mektubu yazıp bunu ona okumaktır. Seligman’a göre bunu bir kez bile yapan kişi bir ay sonra ölçülebilir derecede mutlu ve daha az bunalımlı oluyor.

Bu şükran ziyareti, bize geçmişimizin pozitif bir hatırasını sunuyor. Neşemizi yükseltiyor, hayatımızı pozitif enerji ve anlamla dolduruyor. Biz güzel anları ve insanları hatırladığımız zaman enerjimiz artıyor.

Peki enerjimiz niçin artıyor? Şu sebepten…

ZİHNİMİZİ AYNI ANDA İKİ FARKLI DÜŞÜNCE MEŞGUL EDEMEZ. Bu sebeple minnettar olduğumuzda ve birine iyilik yaptığımızda üzülmeye zamanımız kalmıyor. Enerjimizi tüketen insanları değil, yükselten insanları düşünerek, hem kendimize hem de düşündüğünüz o güzel insanlara iyilik yapmış oluyoruz.

Paylaştığımız bu pozitif enerji herkesi harekete geçirebiliyor, az da osa dünyadaki enerji ve mutluluk artışına katkıda bulunmuş oluyoruz… Mutluluk dalgalar halinde yayılıyor. Bundan daha önemli ne olabilir?

Seligman’a göre, bir şükran ziyaretinin etkileri birkaç ay kadar devam ediyor.

Ziyaret etmek mümkün değilse mektup yazabiliriz, telefonla da konuşabiliriz…

Seligman diyor ki, merak ya da öğrenme isteği gibi zihinsel özelliklerin mutlulukla fazla ilgisi yoktur. MUTLULUĞU SAĞLAYAN, İYİLİK YAPMAK, DEĞERBİLİRLİK VE SEVGİ GİBİ İNSANİ ERDEMLERDİR.

O halde iyilik yapalım. Kuyruktaki yaşlı bir kadına sıramızı verelim. Haftada bir güzel yemekler yapıp insanlarla paylaşalım.

Seligman’ ın yaptığı bir araştırma, mutlu kişilerin en büyük mutluluk kaynağının, arkadaşlarına ve ailelerine bağlılık ile onlarla geçirdikleri zaman olduğunu ortaya koymuştur.

BEYİN ÜZERİNDE YAPILAN BİLİMSEL ÇALIŞMALARA GÖRE, İYİLİK YAPMAK; BEYNİN ZEVK, HEYECAN, GÜVEN, İŞBİRLİĞİ VE MUTLULUKLA İLGİLİ BÖLÜMLERİNİ HAREKETE GEÇİRİYOR.

Hemen hemen herkes başkalarıyla birlikte olduğu zaman mutlu olur, diyor Mihaly Csikszentmihalyi.

Mutsuzluğun panzehiri, şükran mektuplarıdır.

Nis 08

Anadolu Son Kaledir

A. Kemal GÜL

Türk-İslam kültürüyle haşrolmuş ana yurdumuz Anadolu, tarihi boyunca mazlumlara, yurdunu kaybetmiş insanlara, özgürlüğünü yitirenlere, can güvenliği endişesi duyanlara daima Ensar olmuştur.

Bu noktada değerli bir akademisyen Prof. Dr. Salih AYNURAL Bey’in Nevruz Bayramı vesilesiyle kaleme aldığı ibretli yazısını birlikte değerlendirelim:

“Biliyorsunuz bendeniz Ata yurdumuz Ulu Türkistan’ın Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra, Ana yurdumuz Türkiye’ye göç eden bir ailenin evladıyım. Bu aziz millet, bu aziz vatan bizim en zor zamanımızda, en müşkül durumumuzda bize kucak açtı vatan oldu. Sadece bize mi? Balkanlar elden gitti, yüz binlerce Arnavut’una, Boşnak’ına, Makedon’una, Pomak’ına ve Roman’ına kucak açtı vatan oldu. Kırım Ruslar tarafından işgal edildi, yüz binlerce Kırımlıya kucak açtı vatan oldu. Doğu Türkistan Çinliler tarafından işgale uğradı, binlerce Uygur’u, Kazak’ı bağrına bastı vatan oldu. Batı Türkistan Ruslar tarafından işgal edildi, yine binlerce Özbek’ine, Kazak’ına, Kırgız’ına, Türkmen’ine, Tacik’ine kucak açtı vatan oldu. Kafkaslar Ruslar tarafından işgal edildi, yüz binlerce Adige’sine, Abhaz’ına, Kabartay’ına, Çeçen’ine, Oset’ine, İnguş’una, Karaçay’ına, Malkar’ına, Avar’ına, Dargin’ine, Lezgi’sine, Kumuk’una, Nogay’ına, Azeri’sine, Gürcü’süne, Acar’ına kucak açtı vatan oldu. Afganistan Sovyetler tarafından işgal oldu. Binlerce Kırgız’ına, Özbek’ine, Türkmen’ine, Tacik’ine kucak açtı vatan oldu. İran’da Humeyni devrimi gerçekleşti, devrim muhalifi olan bir milyona yakın İranlıya kapılarını açtı onları korudu kolladı. Saddam Halepçe’de katliam yaptı, katliamdan kaçan yüz binlerce Kürt kardeşimizi bağrına bastı onları katliamdan korudu.

Birkaç senedir Esed’in zulmünden kaçan iki milyondan fazla Suriyeli kardeşlerimize kapısını açtı, ekmeğini, aşını paylaşıyor. Bu güne kadar Suriyeli kardeşlerimiz için harcanan para 10 milyar doları buldu. Yine Aynel Arap’ta, İŞİD’in saldırılarına maruz kalan yüz binlerce Kürt’üne ve Yezidi’sine kapılarını açtı, onları büyük bir felaketten kurtardı. Sadece Türk dünyasına mı, İslam dünyasına mı kucak açtı? Elbette ki hayır; bin üç yüzlü yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa’ da horlanan, itilip kakılan; 1492 de İspanya’dan, 1497 de Portekiz’den kovulan iki yüz bine yakın Musevi’ye kucak açtı vatan oldu.

1789 ihtifalinden sonra binlerce Fransız’a kucak açtı. 1830-31 senesinde Ruslara karşı isyan eden; fakat başarısız olan binlerce Polonyalıya sahip çıktı. (Bugünkü Polonez köy, o dönemde gelen Polonyalıların kurduğu bir köydür.) 1849 da Almanlara isyan eden ve başarısız olan 16 bin Macar’a kapılarını açtı. 1917 de Bolşevik ihtilalından sonra kaçan binlerce Çar taraftarı Rus’a kucak açtı. 1933 de Nazi zulmünden kaçan Yahudi ilim adamlarına üniversitelerinin kapısını açtı. İkinci dünya savaşında, Almanlar karşısında bozguna uğrayan ve Türkiye’ye sığınan on binlerce Yunanlı askere sahip çıktı. Kısacası dostlarım, bu aziz vatan sadece İslam dünyasının, Türk dünyasının değil, bütün mazlumların sığındığı son limandır. Eğer bu aziz vatanın bir kılına halel gelirse; sadece bu ülkede yaşayanların değil, bütün Türk ve İslam dünyasının, bütün mazlumların kolu kanadı kırılır. Bu nedenledir ki sevgili dostlarım; bu aziz vatanın kıymetini bilmek, bu aziz vatanda birlik beraberlik içinde yaşamak, son zamanlarda güzel ülkemizi ve insanlarımızı terörle yıldırmaya çalışan hainlere karşı dimdik ayakta durmak, huzur içinde yaşamak ve bu aziz vatanı yüceltmek ulu bir görevdir aynı zamanda kutsal bir ibadettir. Bu duygularla hepinize en derin sevgi ve saygılarımı sunuyor, Nevruz bayramınızı kutluyorum”.demektedir.

O Halde;

Bin yıllık Türk yurdu vatanımız Anadolu, milli tarihimiz, milli kimliğimiz, vatani sınırlarımız, dinimiz, komşularımız ebediyen baki kalacağı varlık gerçeğimizdir.

Bu netameli coğrafyanın verdiği doğal sancılarla yaşamamak için yapmamız gereken olmazsa olmazlarımız birlik ve bütünlüğümüze sahip çıkmaktır; bilgi ötesi toplumlar arasına girmek, teknoloji üretiminde öncelik almak, güçlü ekonomiye, tabiatıyla güçlü orduya ulaşmak, küresel güç olmak şaşmaz hedefimiz olmalıdır

Çünkü
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın altıda, üstü de tehlikelerle dolu.

Deprem kuşağında yaşıyoruz. Dış destekli iç ihanet odaklarının kurduğu tuzaklarla, ihanet projeleriyle mücadele etmek zorunda kaldığımız zor bir coğrafyada hür ve bağımsız kalabilmenin zorluğunu yaşıyoruz.Bu topraklarda, kiminin Helenizm, kiminin Bizans, kiminin Haçlı, kiminin vaat edilmiş topraklar, kiminin enerji koridoru, kiminin Kürdistan hayali, kiminin mezhep sevdası, kiminin büyük Ermenistan hayali ve hedefleri var iken, düşünün…

Bu zor coğrafyada güçlü kalabilmenin yegâne şartı siyasi iradenin kültür genleriyle, milli ideolojisiyle güçlü olması vazgeçilemez bir gerçektir. Türk’ü hazmedemeyen merdiven altı kültürüyle,hem beslemiş hem de beslenmiş ve adına cemaat denilen menfaat güruhunu iktidara taşırsanız ne olur?

“her şeye ticari kafa ile bakan, Cumhuriyet değerlerine saldırarak beslenen yönetimlerin itibar gördüğü ülkemde kan emici ihanet odaklarına gün doğar.  Haramzadelere gün doğar. Çağdaş Lavrens’lere gün doğar.”

***

Acı bir gerçektir ki, ülküsüne sahip olamayan, amacından sapmış/ saptırılmış, kendini tanımayan, tarihini yanlış yazan ve tarihini okumayan bozuk zihniyetlerle toplumda peydahlanmış ve ülkeyi parçalamaya yönelik bir algı operasyonunun yapıldığını biliyoruz ve yaşıyoruz…

***

Evet, ülkemin bütünlüğü ve ebediliği insanımın güvenliği ve mutluluğu adına vurguluyorum:
Kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (din’i siyasi beslenme aracı olarak kullanan münafıkların değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil, namertlerin değil, maddeye ve şöhrete tapınanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara, ‘’yiğit’lere, DNA sı Türk-İslam kültür genlerini ihtiva eden ‘’siyasi liderlere’’ ne kadar da ihtiyacımız var. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ kavramında billurlaşır, gerçek yerini alır.

Ve görüyoruz ki, Türk’ün son kalesi olan Anadolu hala Ensar görevini icra etmeye devam ediyor…

Nis 04

Aramızdan Ayrılışının 19. Yıldönümünde Düşünce ve İnanç Adamı Türkeş

 sakinhocaDr. Sakin ÖNER

Milliyetçi Hareket Partisi‘nin kurucu genel başkanı olan  Alparslan TÜRKEŞ, Cumhuriyet dönemi siyasi hayatımızın en önemli simalarından biriydi. Onun önemi, klasik bir politikacı olmasından çok, bir misyon adamı olmasından kaynaklanıyordu. O, Tanzimat’tan bu yana ilmî, fikrî ve edebî bir hareket olarak toplum hayatımızı etkileyen Türk milliyetçiliği düşüncesini, siyasi platforma taşımıştır. Bu yönüyle Türkeş, siyaset adamı olmasının yanısıra aynı zamanda bir düşünce ve inanç adamıydı.

25 Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya gelen ve 4 Nisan 1997 tarihinde Ankara’da aramızdan ayrılan Türkeş’in 79 yıllık hayatı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin siyasi iktidara  taşınması mücadelesiyle geçmiştir. Bu mücadele sırasında sık sık yargılanmış ve hayatının değişiklik dönemlerinde mahkumiyetler ve sürgünler yaşamıştır. Bu süre içinde  1965-1969 yılları arasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, (1969 –1981) ve (1993-1997) yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve 1987-1993 yılları arasında Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı yapmıştır. Ayrıca yine bu süre içinde 1965’te Ankara, 1969 –1973 ve 1977’de Adana ve 1991’de Yozgat Milletvekilliği yapmıştır.

1878’den itibaren İngiltere sömürgesi durumunda olan Kıbrıs’ta 16 yaşına kadar çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçiren Türkeş, ilk milli duygularını, oradaki ilk ve ortaokul öğretmenlerinden aldı. Yabancı bir idare altında yaşamanın insan ruhunda oluşturduğu bunalım, onda Türklüğe, tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Atatürk’e karşı yoğun bir sevgi ve ilgi uyandırdı. Bu, zamanla kendisinde Türk milletine, tarihine ve kültürüne mensubiyet şuurunu doğurdu. Bu şuur, genç Türkeş’i, daha Kıbrıs’ta iken romantik bir Türk milliyetçisi yaptı. Bu duygularla ailesi ile birlikte 1933 yılında Türkiye’ye, İstanbul’a döndü.

1933’te Kuleli Askeri Lisesine  kaydolan Türkeş, 1936’da oradan, 1938’de Harp Okulu‘ndan mezun oldu. Bu arada Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık düşüncesinin o dönemdeki en önemli temsilcisi Nihat Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar’la tanıştı. Onların fikri çalışmalarını ve yayınlarını takip etti. 1944’te Isparta’da üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız’a yazdığı bir mektuptan dolayı  “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılandı. 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde ve bir süre de “Tabutluk” denilen hücrelerde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947’de beraat etti.

Türkeş’in hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle geçti. O, Türk ve dünya gerçeklerinden kopmayan bir idealistti. Bir özelliği de, öngörüsünün kuvvetli olmasıydı. “Irkçılık-Turancılık” davasının duruşmalarında yapılan “Türk Birliği” tartışması sırasında hâkime söylediği şu sözler onun öngörüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Meselâ, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1990’da, Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilir.” Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği, 1980’lerin sonunda dağıldı ve egemenliği altındaki Türk Devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Türkeş, Türkiye dışındaki Türklerle daima ilgilenilmesini, “dilde, fikirde, işde birlik” yapılmasını, fakat bunları yaparken, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin tehlikeye sokulmamasını istemiştir.

Türkeş, hayatı boyunca Türk milliyetçiliği ülküsünü siyasi hayatımıza hakim kılmaya çalıştı.  Ona göre Türk milliyetçiliği, her çeşit taklitten arınmış, kendi cemiyetinin değerlerine bağlı ve o değerleri geliştirici bir düşüncedir. Türk milliyetçiliği, Türk milletine bağlılık ve sevgi, Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat ve hizmettir. “Her şey Türk milleti için, Türk milletiyle beraber ve Türk milletine göre” ilkeleri, onun milliyetçiliğinin özetidir. Türkeş, Türk milletini en ileri, en medeni ve en kuvvetli varlık haline getirme ülküsünü benimsemişti. Bu ülkü, Atatürk’ün “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma” hedefinden esinlenmişti. Türkeş,  Türkiye’nin bu ülküye ulaşabilmesi için kendine özgün bir milli doktrin oluşturdu.  “9 IŞIK” adını verdiği doktrininin  dokuz ana ilkesi şunlardı: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik, Endüstri ve Teknikçilik”.

Türkeş, gençliğe çok büyük bir önem verirdi. Çünkü ona göre, “Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali gençliktir”. Bu yüzden, savunduğu Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk gençliğine benimsetmeyi birinci amaç olarak benimsedi. Bu sebeple 1965 yılında siyasi hayata atıldıktan sonra sürekli gençlere yönelik konferanslar verdi. 1968’den sonra kurulan Ülkü Ocaklarında da, gençlere Türk milliyetçiliği, Türk tarihi ve kültürü ile Türkiye’nin meseleleri konularında seminerler verilirdi. Türkeş, etkili  karizmasıyla milliyetçi ve ülkücü bir gençlik grubunun yetişmesini sağladı. Gençlik, her zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin dinamik gücü oldu. O, bilinenin aksine, gençliğin birbiriyle çatışmasını değil, bozgunculuk, tembellik, ahlaksızlık, cehalet ve yalancılıkla savaşmasını ve sürekli kendilerini geliştirmelerini istemiştir.

Türkeş’in milliyetçilik anlayışı, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Türkeş,  Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bütün insanları, Türk milletinin ferdi kabul eder. Kürt vatandaşlarımız konusunda da, çok yapıcı ve tutarlı bir politika izlemiştir. Hayatı boyunca Kürt vatandaşlarımızla bölücü terör örgütünü büyük bir özenle ayırmıştır. Her zaman Kürt vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve “Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Türkle Kürt etle tırnak gibi kardeştir. Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türk, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. Aynı kutsal kitaba sahibiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Laz, Kürt, Çerkez, Abaza Çeçen bir ağacın dallarıdır. Bu ağacın adı da, Türktür” demiştir. O, her zaman “ulus devlet” ve “üniter yapı”dan yana olmuştur.

Türkeş, hiçbir zaman taraftarlarını kin ve nefret duygularıyla kutuplaştırma yoluna gitmemiştir. Çünkü kin ve nefret dilinin, toplumu kutuplaştıracağını ve böleceğini biliyordu. O, her zaman Türk milletinin birlik, beraberlik ve bütünlüğünden yanaydı ve sürekli bu duyguları güçlendirmeye çalışırdı. Bunun en somut örneklerinden birini, son döneminde bir toplantıda milliyetçi kesimin “vatan haini” olarak gördüğü Nazım Hikmet’in, Kuvayı Milliye Destanı isimli kitabından “Dört nala gelip uzak Asyadan/ Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan/ Bu memleket bizim…” mısralarını okuyarak, bu şairimiz hakkındaki tabuları yıkmıştır. Onun ömrünün son yıllarında gerek merkez sağda, gerekse bazı sol muhitlerde ülkücü camiayı aşan bir saygı görmesi ve bir “siyaset bilgesi” kabul edilmesi, onun yapıcı ve birleştirici politikalarının eseridir.

Türkeş, kendisini tanımayan karşıt düşünceli kişiler tarafından sert ve kavgacı mizaca sahip bir kişi olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Halbuki o, yapıcı, uzlaştırıcı ve ılımlı bir politikadan yanaydı. Onu yakından tanıyanlar, ne kadar sağduyulu, hoşgörülü ve demokrat bir insan olduğunu çok iyi bilirler. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapanlar arasında bulunmasına rağmen, “En kötü hukuk düzeni, en iyi ihtilal düzeninden daha iyidir” diyerek demokrasiden yana olduğunu ortaya koymuştur. İhtilali yapan Milli Birlik Komitesinin  Başkanı Cemal Gürsel ve arkadaşlarının, kendisini ve arkadaşlarını yurt dışına sürmelerine rağmen, hiçbir zaman onların aleyhinde konuşmamıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra “MHP Davası”ndan 4,5 yıl hapis yatmış, ama hapisten çıktıktan sonra bir gün bile Kenan Evren ve arkadaşları, özellikle de Türk ordusu aleyhinde hiçbir olumsuz söz söylememiştir.

Alparslan Türkeş, karşılaştığı sayısız olumsuzluğa rağmen, inandığı davadan ve ülküden dönmeyen, sabırla, tahammülle, cesaretle ve inatla hedefine yürüyen bir inanç ve dava adamıydı. Aynı zamanda inandığı davanın felsefesini oluşturan, dünya görüşünü belirleyen ve bu bağlamda Türk ve dünya meselelerine çözüm reçeteleri sunan bir düşünce adamıydı. Ülkesinin bütünlüğünü ve milletinin birliğini her şeyin üstünde tutan bir devlet adamıydı. Bu çok yönlü  kimliğiyle, politikaya atıldığı 1965’ten vefat tarihi olan 1997’ye kadar geçen sürede, Türk milletinin siyasi kaderini derinden  etkilemiştir. Alparslan Türkeş’i aramızdan ayrılışının 19. yıldönümünde rahmetle anıyoruz.

________________________________________________________________________

Dr. SAKİN ÖNER (Kısa özgeçmiş)

1947 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Doktorasını da İstanbul Üniversitesinde yaptı. 1971 yılında Denizli Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak başladığı eğitimcilik hayatı, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Şehremini, Pertevniyal ve Vefa Liseleri ile İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünde yönetici olarak devam etti.  2012 yılında İstanbul Lisesi Müdürü iken emekli oldu. 2012-2016 yılları arasında İstanbul Kavram Meslek Yüksekokulu Müdürü olarak çalıştı. Halen aynı Yüksekokulda öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Lise ve üniversite yıllarında basın ve yayın hayatında çalışan Sakin Öner’in edebiyat alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

Mar 20

Her Nevruz Yeni Bir Başlangıçtır

Dr. Sakin ÖNER[1]

Nevruz Bayramı, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Her Nevruz, yeni bir başlangıçtır. Nevruz. Farsça “Yenigün” anlamına gelir. Nevruz, Azerbaycan‘da Novruz, Kazakistan‘da ve Tacikistan‘da Navrız meyrami, Kırgızistan‘da Nooruz, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türklerinde Mevris, Arnavutluk’ta ise Sultan Nevruz olarak kullanılır.

Nevruz, aynı zamanda “yılbaşı” kabul edilmiştir. Büyük Selçuklu hükümdarı Celalettin Melikşah‘ın yaptırdığı takvimde bu yılbaşı eski martın 9. gününe (bugünkü martın 22. gününe) rastlar. İranlıların takviminde de yılbaşı, aynı zamanda baharın ilk günüdür. Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Bazı topluluklar bu bayramı, 21 Mart’ta kutlarken, diğerleri Kuzey yarımkürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart’ta kutlarlar. Bu gün aynı zamanda, hem Zerdüştler, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır.

 

Nevruz, Çin‘den Avrupa içlerine kadar kuzey yarımküre insanlar[2]ının ortak bayramıdır.Tarihte özellikle eski Mısır, İran, Safavi, Moğollar, Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılarda bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır.

NEVRUZ’A YÜKLENEN İSLÂMÎ ANLAMLAR

 

Nevruz, Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışıanlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Nevruz, Türk kavimleri tarafından M.Ö. VIII. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart‘ta kutlanır. Oniki Hayvanlı Türk Takvimi ve Melikşah‘ın Celali Takvimi‘nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, ilk sözlük ve ansiklopedimiz kabul edilen Divânü Lügati’t-Türk‘te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Kürtler de, Nevruz bayramının Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi’ne dayandığına inanırlar.

 

Türklerin İslamiyeti kabulünden sonraki dönemde, Nevruz’a bazı  yeni anlamlar yüklenmiştir. Bu anlamları şöyle özetleyebiliriz: Tanrı yeryüzünü Nevruz gününde yaratmış olup, Hz. Ademçamurdan yine o gün yaratılmıştır. Cennetten dünyaya sürülen Hz. Adem ile Hz. Havva o gün Arafat’ta buluşmuşlardır. Hz. Nuh tufandan sonra ilk defa o gün karaya ayak basmıştır. Hz. Yusuf o gün atıldığı kuyudan kurtarılmıştır. Hz. Musa Kızıl Denizi o gün geçmiştir. Bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus o gün karaya bırakılmıştır.

Ayrıca Alevi-Bektaşi kültüründe Nevruz; Hz. Ali’nin doğum günü, Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın evlilik günü veya Hz. Ali’nin Hz. Muhammed tarafından Müslümanlara vasi olarak tayin edildiği gün, Hz. Hüseyin’in doğum günü, dargın olanların barışması için Hz. Ali tarafından bayram olarak ilan edilen gün olarak kabul edilmektedir.

 

NEVRUZ’UN EDEBİYATIMIZA YANSIMALARI

 

Selçuklular ve Osmanlılarda milli bayram olarak kutlanan Nevruzda, “Nevruziye” adlı şiirler okunur, «Nevruziye» denen ve insanı o yıl hastalık ve sakatlıklardan koruyacağına inanılan bir macundan yenilir ve şenliklerde ziyafet verilirdi. Nevruz geleneğinin edebiyatımıza yansımalarını, Divan ve Halk Edebiyatımızın değerli şairlerinin Nevruz münasebetiyle yazdıkları, “Nevruziyye” adı verilen şiirlerinde görüyoruz. Bunlara örnek olmak üzere önce Nef’î‘nin “Nevruz” redifli gazelinden bir beyit okuyalım: “Erişdi bahâr oldu yine hemdem-i nevruz/ Şâd etse n’ola dilleri câm-ı Cem-i nevruz”.

Râmi Paşazade Refet Bey‘in, Damat İbrahim Paşa’ya yazdığı “Nevruz” redifli kasidesinden de birkaç beyite göz atalım: “Hayat-ı taze verüp dehre makdem-i nevruz/ Hoşâ irişti meşâmm-ı deme dem-i nevruz / Dağıttı leşkeri sermâyı sahn-ı gülşenden / Kurunca bârgâhın şâh-ı ekrem-i nevruz… Açıldı bahtı yine siyah-ı dilin / Olup karîn-i atâya-yı hürrem-i nevruz / Harîm-i bağ o kadar cilverîz-i şevk olmuş ki / Görse bâğ-ı Behişt ola mahrem-i nevruz”.

XVI. yüzyılın büyük halk şâirlerinden Pîr Sultan Abdal da, “Nevruziyye”sinde şöyle diyor: “Sultan Nevruz günü canlar uyanır / Hal ehli olanlar nura boyanır / Muhib olan bu gün ceme dolanır / Himmeti erince Nevruz Sultan’ın…  Âşık olan canlar bu gün gelürler / Sultan Nevruz günü birlik olurlar / Hallâk-ı cihandan ziya olurlar/ Himmeti erince Nevruz Sultan’ın”.

III. Ahmed döneminde, elçilikle İran’a gönderilen Dürrî Efendi “Sefaretnâme”sinde, yine bir Türk devleti olan Safevîlerde de Nevruz’un kutlandığını şöyle ifade ediyor: “Birkaç gün sonra Nevruz-ı Sultanî hulûl edecek. Onlar nevruza gayet itibar ederler ve ıyd-i ekber(büyük bayram) diye isimlendirirler”.

Türk musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba makamları ile girmiştir.

CUMHURİYET VE NEVRUZ

Nevruz Bayramı, II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında milli bir mahiyet kazanmaya başlamıştır. 19. Yüzyılın başlarından itibaren meydana gelen olaylar, önce Osmanlıcılık, daha sonra da İslamcılık siyasetlerinin gündemden düşmesine yol açmıştır. Bunların yerine önem kazanan Türkçülük düşüncesi, toplumda milli şuuru kuvvetlendirmek amacıyla milli sembolleri ön plana çıkarmaya başlamıştır. Bu sembollerden biri olan “Ergenekon Destanı”ndan hareketle de, Nevruz Bayramının “Ergenekon Günü” olarak kutlanmasına başlanmıştır. II. Meşrutiyet sonrasında özellikle Türk Ocaklarının öncülüğünde “Ergenekon Nevruz Bayramı” kutlamaları yaygınlaştırılmış ve iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu bayramı bir devlet töreni haline getirmiştir.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin  imzalanmasından sonra, Anadolunun İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar tarafından  işgal edilmeye başlanması ve buna karşı Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattıkları Milli Mücadele,  Ankara TBMM Hükümeti tarafından “İkinci Ergenekon”a benzetilmiştir.  Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Zaferi’nden sonra 4 Mart 1922 tarihinde cepheye gitmiş, hazırlıkları yerinde incelemiş ve bütün okullardan “Nevruz Ergenekon”un milli bir bayram olarak en üst seviyede kutlanmasını istemiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, ülke içinde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapıdaki sorunların artması ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın patlaması üzerine, 21 Mart itibariyle kutlanmaya başlanan Nevruz, “çiftçiliğe kıymet ve ehemmiyet bayramı” yani “Toprak Bayramı” olarak değerlendirilmiştir. Roma’daki Milletlerarası Ziraat Enstitüsü’nde Bulgar murahhasının teklifi üzerine bütün dünyada her senenin 21 Mart’ı “Toprak Bayramı” olarak kabul edilmiş ve bunun üzerine çiftçi memleketi olan Türkiye de, bu karara uyarak 21 Mart’ı Toprak Bayramı olarak ilan etmiştir.  1938 yılı Kasımıyla birlikte Atatürk’ün vefatından sonra yarı resmi nitelikte Nevruz kutlamaları devam etmiştir. Nevruzla başlayan bu ay, halk arasında  “Ekin Ayı” olarak kabul edilmekteydi. 21 Mart’ın girişiyle birlikte köylü, bir gün toprağı dinlenmeye bırakırdı.

1951 sonrasından 1980’li yılların sonuna kadar ülkemizdeki Nevruz kutlamalarına uzun dönem ara verilmiştir. 80’li yıllarda tekrar canlanan Nevruz kutlamaları yeni bir sürece girmiştir. Nevruz’un “Newroz” adıyla anıldığı bu yeni dönemde bayram kutlamalarına yeni siyasi bir anlam yüklenmiştir. Bugün  Türk Cumhuriyetleri‘nde resmî bayram olarak kutlanan Nevruz,  1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından da, bayram olarak kabul edilmiştir.

28 Eylül – 2 Ekim 2009 arasında Abu Dhabi‘de  hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu, “Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi”ne dahil etmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da, 2010 yılından itibaren 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmiştir.

NEVRUZ DUASI

Nevruz Bayramı, Türk topluluklarında bir aksakalın yaptığı Nevruz Duası ile başlar. Biz de bugün ülkemizin içinde bulunduğu koşullara uygun bir Nevruz duası ile Nevruz Bayramımızı kutlayalım.

“Ey hanlar hanı, ey yüceler yücesi, her şeye kâdir Tanrım!

Ak yüzümüze kara çalınmasın.

 Yeşil umutlarımız kırılmasın.

Bizleri namerde muhtaç etme.                                                                    

Malımız çok, düşmanımız yok olsun.

Bölücüye, yıkıcıya aman verme.

Evimiz yıkılmasın, ocağımız sönmesin.

Yiğitlerimiz ölmesin.

Vatanımız  bölünmesin.

Milletimizi ereksiz, yiğitlerimizi yüreksiz bırakma…

Halkımız dilde, fikirde, işde birlik olsun.

Geleceğimiz aydınlık ve mutlu olsun.

Gönüllerde hoşluk olsun.

Barış olsun, birlik olsun, dostluk olsun.

Ey tanrım!

Üstte mavi gök basmayıp, altta yağız yer çökmeyince

İlimiz, töremiz bozulmasın…

Türk dünyasının,  Ergenekon’dan çıkış bayramı,

Nevruz yeni gün bahar bayramı

Kutlu olsun…”

 

[1] )Kavram Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi

Mar 19

Bakış Açınızı Değiştirin, Hayatınızın Kalitesi Değişsin!

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Bakış açıları, problem çözmede, hastalıkların tedavisinde ve iletişimde önemli rol oynamaktadır.
Olaylara bir den fazla bakış açısıyla bakabilme esneklik ve yeni alternatifler getirir. Bunun tersi de doğrudur. Esnek bir zihin de, sorunlara farklı açılardan yaklaşmamıza yardımcı olur.
Esnek olan kimseler çevreye kolay uyum sağlarlar ve değişimlere karşı dayanıklı olurlar. Çok az stres yaşarlar. Esneklik güçtür.
Esnek zihin yapısı geliştiremeyenler ise, kırılgan olur, yoğun stres altında kalır ve dünya ile ilişkilerine korku hakim olur.

Peki, bakış açımızı nasıl genişletebiliriz?
Bakış açısını genişletmenin en kolay yolu, bağlamı değiştirmektir. Her olayın bağlamını yani yer ve zamanını değiştirerek anlamını değiştirebiliriz. Anlam bağlamsaldır. Anlamın değişmesiyle duygularımız ve davranışlarımız da değişir. Böylece daha çok seçeneğe sahip oluruz. Örnek dört ayaklılar gibi çömelip yürümek bir yönetici için kötü bir davranıştır. Ancak aynı davranış, evde torunuyla oynayan bir dede için iyi bir davranıştır.

Bakış açısını genişletmenin ikinci yolu, sevdiklerimizle yaşadığımız güzel anları aklımızdan çıkarmamak ve bizi rahatsız eden olayları aklımıza getirmemektir. Çünkü tatsız olaylar bakış açımızı daraltır.
Bakış açısını genişletmenin üçüncü yolu, bir olaya takılıp üzülecek yerde, aynı olaya tarafsız bir gözlemcinin gözüyle bakmak ve o gözle yorumlamaktır. Bir kimse attığı adımın, yüzlerce ihtimal içinde sadece biri olduğunu düşünürse “ah keşke” diye yakınır ve pişmanlık duyar mı?

Olaylara dışarıdaki bir gözlemcinin bakış açısıyla ve tarafsız olarak, hiç bir menfaati olmadan bakan kimse, daha çok seçeneğe sahip olur. Olaylara yaklaşan özgür, objektif ve kendini hareketlerden uzak tutan bilim adamları bu pozisyonu kullanırlar.
Yüksek bilinçli insanlar olayları değerlendirirken “Kime Göre?” sorusuyla bakış açısına dikkat çekerler.

Jimm M. Power’in ifadesiyle, “Bir karıncaya göre; arslan, kaplan ve çıngıraklı yılan şefkatli ve iyi huylu hayvandır. Ördekler ve kazlar ise yırtıcı hayvanlardır, her şey sizin görüşünüze bağlıdır.”

Kaynak : Zülfikar Özkan, “AYRILAMAZSINIZ, Ailede Huzurlu Yaşam Önerileri” Hayat Yayınları, İstanbul, 201

Şub 22

Bilgi Kirliliği ve Etniklik

Prof.Dr. Mustafa E. ERKAL

            Ankara’da alçakça gerçekleştirilen son terör olayı istihbarat konusunu öne çıkardı. Ülkemizde maalesef birçok önemli kurum, devletin kurumu olmaktan çıkarılmış; kısır siyasetin oyuncağı yapılmış ve yapıları bozulmuştur. Parti kurumu haline getirilen birçok müessesede kan kaybı tabii ki önlenemez. Siyasi baskı çalışanları görevlerini gerektiği gibi yapmaktan alıkoymaktadır.

Müslüman kardeşlerimizi koruyacağız diye sınırlarımız yol geçen hanı oldu. Sorunun önemi çok geç fark edildi. Hem terörist, hem de terör ithal eder olduk. Bazı il ve ilçelerimiz görmeye alışık olmadığımız şekilde tahrip edildi ve yangın yerine döndü. Bazı terör örgütlerine ileride kullanılabilir ümidiyle sempatiyle baktık; destekler verdik. İleride NATO koridoru olacak Kuzey Suriye’deki Kürt koridorunu önlemek yerine; fanatik bir Esad düşmanlığına soyunduk. Dolaylı olarak Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın kolu olan PYD’yi güçlendirdik. Batılı anlamda işleyen bir demokrasi peşine düştük. Oysa terör örgütleri sahipsiz değillerdi ve sahipleri olan ülkeler bize onları kullandırmazlardı. Ortadoğu’da etkili olmak, ağırlığını hissettirmek ve Dışişlerinde monşerler saltanatını kırmak bir yere kadar belki olumlu bir bakıştı; ama bunun zemini ve altyapısı hazır değildi. İçeride çok farklı, mutabakatları gelişmeyen ve istikrarsızlıklara gebe bir ülkede başarılı bir iç ve dış politika uygulanamaz. Ortadoğu’da bizden habersiz bir şey olmaz dedik ve aşırı iddialı olduk. Hesapsız ve duygusal bakış gerçekçi olamaz. Dışişlerinde tecrübeye ve ihtisasa önem vermeyen personel tayinleri yaptık ve onları yönlendirmeye çalıştık. Milliyetçiliği tehlikeli, ulusalcılığı bölücü görerek milli menfaatleri korumak nerede görülmüştür? Ülkeyi yönetenlerin yetiştirilme tarzındaki yanlışlar, peşin hükümler ve şuuraltı zaafları bu defa yönetime yansımıştır. Bu ortam, Türkiye’yi Ortadoğu’da dostu olmayan bir yalnızlığa sürükledi. Sünnici bakış tarzı, Şii blokunu Türkiye aleyhine çevirdi.

Osmanlı’nın son döneminden ve Balkan bozgunundan hala ders alamıyoruz. Türkiye’nin sorunu ne Yeni Anayasadır; ne de başkancı bir sistem. Bu gibi konularla toplumu meşgul etmek ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmesini engellemektir. Bugün vatandaşın Türk Milletine mensubiyet şuuru yıllardır resmi kanaldan demokratikleşme ve sözde terör soslu çözüm süreci adına zayıflatılmaktadır. Farklılıklar kutsallaştırılmaktadır. Türkiye maalesef terör örgütlerinin ve teröristlerin rahatça eylem yapabileceği sıradan bir Ortadoğu ülkesi haline dönüşmektedir.

Bilgi kirliliği almış yürümüş… Zihinler çok karıştırılmış ve kavramların içi boşaltılmıştır. Meselâ “etnik milliyetçilik” kullanılıyor. Oysa etnik gurubun milliyetçiliği olmaz; olsa olsa etnik taassubu ve ayrımcılığı olabilir. Buna her şeyi etnik gözlükle görmek anlamına gelen etnosantrizm diyoruz. Bir toplumda etniklik ile milliyet birbirine rakip olamaz ki, milliyet etnik çağrışım yapabilsin.

Etnik gurup bütünden, standart ve hakim kültürden sosyal mesafe bakımından uzak olan ırki olmayan kültürel bir sosyal guruptur. Ana kültür kalıbından sosyal hayatın her bir bölümünde ve kültürün her bir unsurunda farklılık varsa bir etnik guruptan bahsedilir. Etniklikkültürel olduğuna göre, kültürün her bir unsurunda ayırt edici bir farklılık söz konusu olmalıdır. Sadece mahalli dil farkı etniklik için yeterli değildir. Kurmançca konuşan Türkmen aşiretleri sadece dil dolayısıyla ayrı bir etnik gurup sayılamaz. Milletleşme sürecinin yani milli seviyedeki ortak değer ve sembollerin kabul görmediği bir yapıda milletleşme olamaz; çatışmalar da etnik ve mezhep seviyesini aşamaz. Bundan dolayı Suriye’de ve Irak’ta birer millet yoktur. Milletleşemeyen toplumlar demokrasiyi de uygulayamaz.

Sayın Başbakanın Erzincan’da 13 Şubat 2016 tarihinde yaptığı konuşmada “… Kürt, Alevi, Türk, Sunni diye bizi bölemeyecekler” ifadesi yanlıştır. Bölücülük bizatihi bu sıfatlardan değil; etnik taassuptan ve aşırı asabiyetten doğar. Bundan dolayı Türk Milleti ifadesi birleştirici ve kapsayıcıdır. Türk Milletine kendini mensup hisseden dini azınlık ve etnik gurup mensuplarımızın birer Türk Milliyetçisi olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Tek engel ırkçılık ve emperyalizmdir.

Şub 15

Yeter Artık!

Halil ALTIPARMAK

Son 24 saat içerisinde tam ON BİR şehit haberi ile sarsıldığımı yazarken, bir haber daha geldi. İki şehit daha var.

Kahroluyoruz.

Kavruluyoruz.

İçimiz yanıyor.

Her bir Şehit haberi bizden bir parça koparıyor.

Bütün bunlara ilave olarak, bugünleri bize yaşatanların, hem de göz göre göre, bilerek yaşatanların, hâlâ bu ülkede yönetici olmaları, konuşuyor olmaları, acımızı, üzüntümüzü daha da artırıyor.

Bu kadar olmaz, olamaz.

ANALAR AĞLAMASIN uyutması, yutturması, kandırması bu ülkeyi bu hale getirdi.

Analar bugüne kadar bu kadar kısa sürede bu kadar ağlamadı.

Türk Milleti ve onun Güvenlik Güçleri tarihin hiçbir döneminde bu kadar aciz duruma düşmedi.

Türk Milleti, bu kadar ümitsiz hale hiçbir zaman gelmedi, getirilmedi.

İnanılmaz, inanılmaz, inanılmaz.

Söyleyecek hiçbir şey yok.

Ey!

Yiğitler(!), dünyaya meydan okuyanlar(!), dünyayı susturanlar(!), dünyaya meydan okuyanlara destek verenler…

NEREDESİNİZ?

Yürüyün, ülkeyi ayağa kaldırın…

Ne zaman yapacaksınız bunları?

Neyi, kimi bekliyorsunuz?

Başkanlık işinin hallolması için mi bekliyoruz?

Tek derdimiz bu mu?

Aleyhte konuşanlar sizinle hareket etmiş olsa bile, sussunlar mı?

Vicdanlar bu kadar mı köreldi?

Beyinlere takılan çiplere emir gelmedi mi?

YETER ARTIK!

YETER ARTIK!

YETER ARTIK!

İsyan ediyoruz.

İsyanımızı haykırıyoruz.

Heyhat!

Elimiz, kolumuz bağlandı.

Dolayısıyla, taşlar bağlandı.

Bu şartlar altında, bu duygularla başka ne yazabilirim ki!

Şub 09

Böyle Topluma Böyle Yöneticiler

Ruhittin SÖNMEZ

Sizin de dikkatinizi çekiyordur.

Kalabalık yaya gruplarının yürüdüğü yerlerde, karşıdan gelenlerle çarpışmadan geçemiyoruz.

Diyelim ki, yaya geçitlerinde yeşil ışığın yanmasını bekledik. (Yayaların kırmızı ışık ihlallerini saymıyorum.) Biz karşıya geçeceğiz, karşıdan gelenler de bizim olduğumuz yere gelecekler. Ama hem biz ve hem de karşıdan gelenler yaya geçidinin tamamını kullanarak geçmeye çalıştığımız için, zikzaklar çizerek karşıya geçmeye çalışırız. Çoğu zaman da birkaç çarpışma veya sürtünme ile karşıya varabiliyoruz.

Oysa her iki taraftaki insanlarımız sağdan geçse, beklerken yığılma olduğunda, önce gelenin önde olmasına saygı göstererek sıraya girsek, son derece rahat ve düzenli bir şekilde geçebileceğiz.

Tren, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında bu araçlardan inerken ve çıkarken başkalarıyla bedensel temas yapmamak pek mümkün değil.

Asansörlerin yoğun kullanıldığı yerlerde de asansöre girip çıkarken birileriyle çarpışmadan bu işi başaramıyoruz.

Oysaki binmek isteyenler kapıda beklerken, çıkanların rahatça çıkabilmesi için kapının bize göre sağ tarafında ve bir metre kadar gerisinde beklesek, inecekler indikten sonra sırayla kabine girsek bu düzensizlikler olmayacak.

Hava güzel, mesela Sekapark’ta sahilde veya Yürüyüş Yolu’nda geziyoruz. Yaya yolunun tamamını kaplayan gruplar, yolun solundan, sağından, ortasından geçen kişiler, çiftler.. Bazısı yavaş yavaş seyrana çıkan, bazıları tempolu yürüyüş yapanlar… Her iki tarafta da yolu böyle kullanan yayalar büyük bir düzensizlik içinde yürümekteler.

Her iki tarafta yürüyenler sağdan yürüse, ortadaki alanı daha hızlı yürüyenlerin sollayarak geçişi için boş bıraksa hiçbir düzensizlik, çarpışma, bekleme olmayacak…

***

EĞİTİM ŞART

Şehirde birlikte yaşamanın bu kadar basit ve temel kurallarını neden uygulayamıyoruz?

Galiba en temel sebep, eğitim sistemimiz hayata ve şehirde birlikte yaşama kurallarına dair hiçbir şeyi öğret(e)miyor.

Yüzmeyi, ilk yardımı, okuma alışkanlığını, yemek yapmayı, dinimizi, ahlak kurallarını, Türkçemizi, bir yabancı dili, trafik kurallarını öğretemediği gibi görgü kurallarını da öğretemiyor.

Sadece Milli Eğitimi kastetmiyorum. Milli Eğitim kadar büyük bir camiayı Diyaneti de dâhil ediyorum.

Camilere giriş çıkışta yaşanan düzensizlik tren ve otobüslerden farksız.

Kirli çoraplar veya ıslak ayaklarla Camiye girme gibi alışkanlıkları olan Müslümanlar kimin eseri?

***

ŞEHİRLİ OLMAK

Çoğumuz köy veya kasabalardan şehirlere geldik. Veya bulunduğumuz kasabalar hızla şehirleşti.

Bu değişime yani şehir hayatına ne kadar uyum sağladık?

Kalabalıkların bir arada yaşaması için farklı kurallar geçerli. Köyde, müstakil evinizde gürültü çıkarabilir, çamaşırı istediğiniz yere asabilirsiniz. Apartmanlarda oturuyorsanız böyle davranmamalısınız.

Yukarıda birkaçını verdiğim toplumsal görgü kuralları şehirli olmanın getirdiği sorumluluklardır.

Şehirli insan başkalarının yaşama alanına yer açmak için, kendi serbest hareket alanını sınırlandırır. Fakat başkalarından da kendisine bir özgürlük, güvenlik ve mahremiyet alanıbırakmasını talep eder.

Medeni bir şehirli, ATM’de bankacılık işlemi yaparken başkasının hesabını ve yaptığı işlemleri merakla izlemez. Mağaza kasalarında önünde ödeme yapan kişinin hesabını gözlemez. Otobüste nefesini bir başkasının ensesine üfleyecek şekilde yanaşmaz. Kendisine de böyle yapılmasını istemez.

Hatta ABD’de bu bir toplumsal kural olmuş. Herkesin bir metre çevresi mahremiyet veya güvenlik alanı kabul ediliyor. Kimse bu alanı ihlal edecek kadar başkasına yaklaşmıyor.

Bu kurallar gelişmiş ülkelerde bütün toplum tarafından benimsendiği gibi, uymayanlar toplum tarafından kınanmaktadır.

Bu ve benzeri konularda davranışlarımızı gelişmiş batı ülkelerindeki uygulamalarla mukayese edince sonuç utanç verici.

Son model arabalarından ambalaj atıklarını yola fırlatanlar, sokağa tükürenler, toplu alanlarda yüksek sesle konuşanlar, cep telefonuyla bağıra bağıra görüşürken bütün mahrem bilgilerini paylaşanlar…

Trafikte, karşıdakinin en küçük kusurunda bağıran, küfreden, kavga eden öfkeli sürücüler…

Ailelerinin, Milli Eğitimin ve Diyanet’in eğitemediği insanlarımız…

***

Televizyonlarda.. Tartışma adabından mahrum “uzman” terbiyesizler..

Birbirlerine en galiz sözlerle saldıran saygısız devletlûlar, ağızlarının kantarı bozuk siyasiler…

Hepsi bu toplumun eseri…

Bu ortak eğitimin veya eğitimsizliğin ürünü…

Belki de yumurta tavuktan değil, tavuk yumurtadan çıktı… Yani toplum bunların eseri…

*************************************************

SÜSLÜMANLARIN AHLAKI

“Süslüman” kavramı “Sıradışı Müftü” olarak bilinen Kırklareli Müftüsü Adnan Zeki Bıyık’a ait.

Sıradışı Müftü, Süslümanların dini (ahlaktan soyutlayarak) yaşama anlayışını “Türedi Müslümanlık” diye tanımlamakta ve çarpıcı tespitler yapmakta.

“Eskiden yetimler görülüp gözetilip onlara sahip çıkılırdı. Onların âhından insanlar çok korkardı. Şimdi adım başı fütursuzca yetim hakkı yiyen hiç de vicdanı sızlamayan kan emici keneler türedi.”

“Eskiden zulüm-haksızlık-yolsuzluk ve sair kötü şeyleri kendi etrafından birileri de yapsa başkaları da yapsa herkes tepki gösterirdi, o şahıs veya şahıslar kınanırdı. Şimdi pisliği yapan kendi etrafından olunca süt dökmüş kedi gibi sessizleri oynayan ikiyüzlü bir nesil türedi.”

Bu ve benzeri tespitleri yapmak ve Müslümanları uyarmak sıradan bir din görevlisinin normal vazifesi idi. Ancak bu hakikatleri ifade edebilen din adamlarının sayısı o kadar az ki Adnan Zeki Bıyık’ın unvanı “Sıradışı Müftü” oluverdi.

***

KUL HAKKI

Kul hakkı” İslam’ın en temel kavramlarından biri.

Ahiret inancı olanlar bilirler ki, Allah kendi haklarını ve kendi emirlerine aykırı davrananları affedebileceğini, ancak kul hakkını affetme yetkisinin sadece kendisine haksızlık yapılan kişiye ait olduğunu bildiriyor.

Kul hakkı yemektoplumun imkân ve değerlerini haksız yere şahsi menfaati için kullanmak ve/ veya toplumun kendilerine emanet verdiği yetkileri kötü kullanarak kamu malını israf etmek şeklinde de olabilir.

Bu halde toplumun her ferdinin hakkı yenmiş olur…

Haksız yere kamu malını yemek veya israf etmek en ağır kul hakkı ihlalidir.

***

HAZRETİ ÖMER’E HESAP SORMAK DAHA KOLAYDI

“Ey cemaat! Dinleyin ve itaat edin” diye hutbesine başlayan Hazreti Ömer’e cemaatten bir kişi “Ey Müminlerin Emiri! Şu sırtındaki gömleğin hesabını vermezsen ne dinleriz, ne de itaat ederiz” demiş.

Devlet Başkanı ve Halife görevlerini yürütmekte olan Hazreti Ömer, sükûnetle herkesin huzurunda gömleğin hesabını vermiş ve böyle Müslümanlar olduğu için şükretmiş.

Şimdi ne böyle kamu malının hesabını devlet başkanından bile sorabilecek Müslümanlar var ve ne de hesap verme konusunda Ömer gibi davranan kamu görevlileri…

Eski yazılar «

» Yeni yazılar

5 / 7