Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 08

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu, Bağımlılık ve Duygusuz Bir Nesil Oluşturma Tuzağı

Dr. Şahin CEYLANLI

Gençlik, zararlı ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen yayınların yanı sıra; sigara , alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici, gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da kullanılmaktadır. Gençler  genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

Uyuşturucu madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

Gençlik üzerine karanlık odaklar tarafından kurulan bir başka tuzak da duygusuz bir nesil oluşturma gayretleridir. Hayatın gerçeklerini bilmeyen, duygusu olmayan, vatanını, bayrağını, dinini, ülkeleri için canlarını çekinmeden veren şehitleri tanımayan oportünist bir gençlik yetiştirmek onların en büyük özlemi olmuş ve kısmen başarı da sağlamışlardır. Bu odakların gönlünde yatan gençlik sadece eğlenen, yiyen, içen bir gençlik. Geçmiş ve gelecek kaygısını düşünmeyen, sorumsuz bir gençlik. Vatanı, bayrağı, milli ve manevi değerleri angarya olarak gören bir gençlik. Müşahadeler gençliğin bu ortama doğru hızla kaydığı yönündedir.

Gençliğin bu hale düşmesinde toplum kadar anne ve babaların da rolü vardır. Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen anne ve babalar  suçludur. Bu konuda aile içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler ve kurulan tuzaklar hakkında yeteri kadar  bilgi sahibi bile değildir. Çocuklara, ebeveynleri tarafından yeterli ilgi gösterilmezse eğer, sorumluluk duygusundan kaçan, bencil ve ne yaptığını bilmeyen bu çocuklar hemen karanlık odakların tuzağına düşüyor. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak kanuni ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ve tuzaklara ilgi azaltılabilir. Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Karanlık mahfiller hakkında gençliği bilgilendirmek ve yönlendirmek gerekmektedir. Ayrıca, muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce denetlenmelidir.  Anne ve babalar, çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları, onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları en büyük görevleri olmalı.  Ancak bu şekilde sağlıklı nesiller yetiştirilebilir.

Eki 07

Kaşınanlar Dizisi: Yunanistan ve Ermenistan

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ın Ermeni işgali altında olması binlerce soydaşımızı göçe mecbur etmişti. Rahat durmayan ve önüne gelenin kullandığı, hukuk tanımayan Ermenistan sınırdaki Türk köylerine saldırdı. Ermenistan bir bakıma şımarık Yunanistan’a benziyor. Azeri ordusundan gereken cevabı da aldı ve alıyor. Saldırgan Ermeniler işgal ettikleri toprakları terk etmeden barış olamaz.

Ermeni saldırısını ve bu saldırıyı seyreden ülkeleri ve milletlerarası kuruluşları kınıyor ve ayıplıyoruz. İstanbul’da çatlak ses çıkaran tahrikçi malum Ermeni gazetesinin, Türkiye Azerbaycan dayanışmasından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir devlet olduğuna göre, Asala artığı  gazeteci kılıklı bu teröristler vatandaşlıktan çıkarılmalı ve sefil ülkelerine postalanmalıdır. Ermenistan vatandaşlarının Türkiye’de çalışmaları sona erdirilmelidir. Türkiye yol geçen hanı değildir.

Ara 06

Kadın Yüceltilirse Vatan Güçlenir

                                                                                         A.Kemal GÜL

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle;

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.

İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.

Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.

Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.

Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.

Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.

3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

*

Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.

Güzel ahlakın tamamlayıcısı sıfatıyla görevlendirildiğini vurgulayan ahlak Peygamberinin verdiği nitelikli kavganın başlıcaları aile kavramını yücelterek olması gereken yerine oturtmak, kadına layık olduğu mevkii vermekti içinde bulunduğu cahiliye dönemi denen o ilkel bedevi kültüründe.

Yüce Rabbimiz eksiksiz yarattığı ve zatına muhatap aldığı insana sesleniyor ahlak Peygamberine indirdiği Kur’an aracılığıyla:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır”

Kur’an’ın ayetlerinin peyler peyi indiği Peygamberimiz ise gelen ayetlere vurgu yaparak sesleniyor kendisine inananlara:

“Biliniz ki, sizin, hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır”.

O halde insan, akıllı, sorumluluk sahibi ve en şerefli varlık olmakla Allah katında özel bir değere sahiptir. Elbette insanoğlunun erkek ve kadın olarak farklı niteliklerle yaratılmasında sayısız hikmetler vardır. Ancak şu bir hakikattir ki, kadın ve erkek, insan olma itibariyle aynı şerefi paylaşır; kul olma itibariyle de aynı sorumluluğu üstlenir. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamak; dünyada iyilik, adalet ve merhametin yayılması, kötülük, zulüm ve haksızlığın önlenmesi için çalışmak hem kadının hem de erkeğin vazifesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kimse insanı onurlandıracak işlerde bulunmakla mükelleftir’’uyarısında bulunur.

Kur’an-ı Kerim’de kadının toplum içindeki konumundan, Allah katındaki değerinden ve haklarından bahseden çok sayıda ayet vardır. İnsanlığın annesi Hz. Havva’dan itibaren tarihte iz bırakan nice kadın Kur’an’da anlatılır. İmanı ve cesaretiyle Hz. Asiye, iffeti ve sabrıyla Hz. Meryem, sadakati ve teslimiyetiyle Hz. Hacer hepimize örnek gösterilir. Sevgili Peygamberimize ilk inanan ve onu bütün gücüyle destekleyen Hz. Hatice’dir. Yüreğindeki tevhit aşkıyla İslam yolunda ilk kadın şehit Hz. Sümeyye’dir. Peygamberimizin hanesinden ilmi, sünneti ve hikmeti insanlığa taşıyan ise Hz. Ayşe’dir. Bu nâdîde örneklerin ışığında dinimizin, milletimizin ve medeniyetimizin kadına bakışı daima onun saygınlığını ve haklarını korumak üzerinedir. Kadına dair nerede köhne bir anlayış ve zalim bir davranış varsa, o cahiliye döneminin kalıntısıdır.

Her insan en temel hakları ile doğar ve cinsiyeti yüzünden bu hakları bir insandan esirgemek İslam’a da insafa da sığmaz. Sırf kız olduğu için bir çocuğun doğumuna üzülmek, onu hor görmek, eğitimden mahrum bırakmak, zorla ve küçük yaşta evlendirmek zulümdür. Hâlbuki dört kız babası olan Sevgili Peygamberimiz kız çocuklarımızın bizim için rahmet ve mağfiret vesilesi olduğunu müjdeler ve: “…Her kim şu kız çocuklarını yetiştirirken birtakım zorluklara katlanırsa bu kızlar onun için cehennem ateşine siper olur”  buyurur. Annelerimiz ise, bizim sevgi kaynağımız, dua kapımızdır. Emeğinin hesabını tutmayan, karşılık beklemeden veren, ayaklarının altına cennet serilen her anne, iyiliği ve ihsanı hak eder.

Erkek ve kadın için, aile kurmanın huzura kavuşmak anlamına geldiği hakikati bir ayette şöyle anlatılmaktadır: “İçinizden kendileri ile huzur bulacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi, Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için dersler vardır.”  Eşimiz, dünya hayatının yükünü birlikte taşıdığımız, üzüntü ve kedere beraber katlandığımız dert ortağımızdır. Yuvamızı, sevincimizi ve mutluğumuzu paylaştığımız hayat arkadaşımızdır.

Peygamber Efendimiz kadın ve erkeği “Bir bütünün birbirini tamamlayan iki yarısı”  olarak tanımlar. Birbirine sevgi ve güvenle bağlanan, birbirini koruyan ve destekleyen bir tutumu bizlere öğretir. Zira sağlıklı, huzurlu ve güçlü bir toplumu kadın ve erkek birlikte inşa eder.

Ne yazık ki bugün insanlık her konuda olduğu gibi, kadın hakları konusunda da çetin bir imtihandan geçiyor. Dünyanın birçok yerinde savaş, şiddet ve zorbalık herkesten çok kadınları vuruyor. Acıyla kıvranan, hapsedilen, göçe zorlanan kadınlar yardım bekliyor. Diğer yandan “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adını anarak (nikâh kıyıp) kendinize helâl kıldınız”  buyuran bir Peygamber’in ümmeti olarak kimi zaman onun hassasiyetine sahip çıkamıyor. Hayatında tek bir defa bile kadına el kaldırmayan Ahlak Peygamberinin yolundan gitmemiz gerekirken, onlara karşı merhametli davranmamız gerektiğini unutuyoruz. Ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır”  buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.

*

Beyni berrak aydın bir Türk Hanım efendisinin konuyla alakalı kaleme aldığı anlamlı yazısını paylaşma gereğini gönülden hissettim;

Bu ülkede bazıları ağacı “odun”

Çiçeği “ot” ve kadını “et” sanıyorlar..

Oysaki ağaç “NEFES”

Çiçek “İLAÇ”

Kadın da “HAYATTIR”…

Kadın insan, dost, arkadaş, yar, sevgili, annedir. Değerlidir. Her insan gibi o da sevilmeyi, özen gösterilmeyi hak eder. Cemal Süreya gibi sevin, Ahmed Arif gibi bekleyin, Özdemir Asaf gibi naif davranın, Turgut Uyar gibi saygılı olun, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi tapın, eski neslin nezaketini bu neslin adamlığına tercih edin. Kadına değer gösterin ki bir değeriniz olsun.

Ayna gibidir kadın, ne gösterirsen sana onu yansıtır. Mutlu edersen mutlu eder, üzersen ateşin içine kendi de girecek olsa gözünü bile kırpmadan seni üzer!.. Güçlüdür kadın. Ne yaşarsa yaşasın ağladığında gözyaşını kendi siler, saçını başını onarır, gülümser ve hayatına devam eder. Mutlu edip mutlu olmak varken, neden üzmek için psikolojik, cinsel, sözlü, ekonomik, sosyal şiddet uygulanır ki. Şiddeti ahlak seviyesi düşük insanlar uygular!..

Ne şekilde olursa olsun kadına şiddet uygulamaya kimsenin hakkı yoktur. Yapmayın; aklına kuşları sokmayın, onlarsız kalırsınız!..

İvedilikle Kadına yönelik şiddeti araştırmak için meclise verilen soru önergeleri reddedilmekten vazgeçilmeli, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe girmeli, uygulanmalı ve eğitim sistemimizde bu konuyu kapsayacak, çocuklarımıza insan olmanın değerli olduğunu öğretecek köklü değişiklikler yapılmalıdır.

Eyl 08

Hukuk ve Toplum

Av. Mustafa ÖZKURT

Kanunlar toplumu hizaya sokarken, hukuk ise onları şekillendirir. MÖ.

Internet denen ve hızla hayatımıza giren iletişim aracı aynı zamanda insanların kendini ifade eden bir araç haline gelmiştir.

Sosyal medya, sanal âlem gibi kavramlarda dilimizde yer etmeye başlamıştır.

Ancak Internet’in yaygınlaşmasıyla toplumlarda yeni olumlu ve olumsuz olgularında ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bu olumsuzlukların başında bilginin asli kaynağı olması gereken kitap okuma alışkanlığından hızla uzaklaşır olmamızdır. Kitap ve dergi okuma alışkanlığından uzaklaşılmasıyla, sosyal medyada bir sayfadan uzun makale veya görüşler okunmaz hale gelmiştir. Bunun yerini daha kısa ve öz ‘sloganlaşmış cümleler’ basmakalıp deyimler almıştır. Bu nedenle belli bir kitle dışında, genel okuyucuya hitap eden edebi kaygılardan uzak, yazılarımda kavramları izaha zaman, zaman yer vermek durumunda kalmaktayız. Demokrasi, insan hakları, hak, hukuk gibi terimlerin yazıda ne anlamda kullanıldığını açıklama ihtiyacı hâsıl olmaktadır.

Diğer önemli gördüğüm bir hususta Türkçeye yabancı dillerden konuşma dilimize yerleşmiş eski veya yeni kelimeleri mümkün olduğunca kullanmaktan çekinmemekteyim. İnsanın kavrama ve kendini ifade etme kapasitesi kelime haznesi ile doğru orantılıdır. Kısır bir kelime haznesine sahip bir kimsenin önüne gelen konularda sağlıklı karar alması mümkün değildir. Çünkü insan kavramlarla düşünür.

Genç kuşakların kendilerini iyi bir şekilde yetiştirebilmeleri için mutlaka kelime dağarcıklarını zenginleştirmeleri gerekir. Kelime dağarcığını arttırmak yalnız edebiyatçı veya edebiyat meraklıları için değil aynı zamanda fen adamları içinde gereklidir.

Bu girişten sonra asıl konumuz olan hukuk ve topluma dönebiliriz.

Günlük hayatta hukuk ve kanun birbirlerine karıştırılsa da aslında kanun hukuk denen açılır şemsiyenin bir teli gibidir. Kanun toplumu hizaya getirirken, hukuk ise onun görürlüğüne şekil verir.

Hukuk toplumların yaşam tarzını, uyacakları yazılı ve yazılı olmayan kaideleri bünyesinde taşır.

Aynı zamanda Hukuk içinde bulunduğu çağa göre bir toplumun medeniyet seviyesini gösteren kanun, yönetmelik ve uygulamalar toplamıdır. Kısaca maslahat olarak adlandırılan prensiplerden oluşur.

Kanunlar ise belli bir konuda toplumun davranışlarını kontrol altına alma görevini bünyesinde saklar.

En uç örnekleme gerekirse bireyin uyuşturucu madde kullanılmasının devlete doğrudan doğruya bir zararı yoktur. Ancak devletin ekonomik hayatı ve vatandaşlarının sağlığını koruması da görevleri arasında olduğundan bunu yasaklamaktadır. Aynı şekilde adam öldürmenin de suç sayılması toplumsal düzeni sağlamak içindir.

Anayasalar her ne kadar içinde yasa kelimesi geçse de bir ülkenin hukuk sistemini oluşturan belgelerdir.

Kanunların, hukuk sistemini oluşturan yani anayasaya uygun olması gerekir. Kanunlar Anayasa Mahkemesi tarafından bu uygunluk yönünden denetlenebilirdir. Bunun tek istisnası uluslararası antlaşmalardır. Uluslararası antlaşmalar usulüne uygun olarak kabul edilmesi halinde denetime tabi değildir. Uluslararası antlaşmalar içeriği hariç, sadece usulüne uygun kabul edilip edilmediği denetlenebilir.

Kısaca uluslararası antlaşmaların anayasaya uygun olup olmaması denetime tabi değildir. Bu nedenle uluslararası antlaşmaların hukukumuzda ayrı bir yeri vardır.

Uluslararası antlaşmalar hukukun öncelikli bir parçası olması nedeniyle ülke hukukunu da bir noktada düzenlemektedir. Kısaca topluma şekil vermektedir.
Her vazedilen kanunun hukuki olduğunu söylemekte mümkün değildir. Genel anlamda hukuk beşeri vicdanı tatmin eden kaidelerden olmalıdır.

Sözleşmeler yapılırken maslahatı da dikkate almak gerekir. Burada toplumun genel ahlakı, dini temayülleri, sosyal barış gibi ilkeler göz ardı edilmemelidir.    Uluslar arası antlaşmalar kulağa hoş gelen ancak farklı amaç içlerinde barındıran kelimelerden uzak olmalıdır. Tıpkı  “Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” nde ifade bulan 6.madde gibi.

“Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (kısaca İstanbul Sözleşmesi) başlık olarak kulağa hoş gelmesine karşılık maslahata uygun olmayan ve tartışma konusu yapılan 6. Maddede olduğu gibi.

Bu madde başlığı ile birlikte aşağıdaki gibidir.

[ Madde 6 – Toplumsal cinsiyet konusunda hassasiyet gerektiren politikalar                                                                         

Taraflar bu Sözleşmenin uygulanmasına ve sözleşme hükümlerinin etkilerinin değerlendirilmesine bir toplumsal cinsiyet bakış açısı katacak ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğe ve kadınların güçlendirilmesine ilişkin politikalarını yaygınlaştıracak ve etkili bir biçimde uygulayacaklardır. ]

Burada tartışma yaratan “toplumsal cinsiyet” lafzıdır.

Kadına karşı şiddetin önlenmesine aklı başında hiç kimse karşı çıkamaz. Ancak Kadına karşı şiddetin önlenmesine çalışıyoruz diye toplumun genel ahlak anlayışına aykırı bir hususta içeriyorsa bütünden ayrı olarak bu hususa karşı olmak yerindedir.

Üçüncü cinste denilen hemcinslerin evliliğine gidecek bir yolu açacak ve dolayısıyla bununla toplumu biçimlendirecek sözleşmeyi kabul, insan hakları veya daha başka söylemlerle telafisi mümkün değildir.

İstanbul sözleşmesi hazırlanırken bu çalıştaya katılanların buna dikkat etmemesi yadırganacak bir husustur.

Zehir teneke kupada değil altın kupada ikram edilir.  Burada da böyle olmuştur.             Vesselam.

 

Eyl 08

Örgütlü Cahillik

Ruhittin SÖNMEZ

 

Güncel meselelerimizin hemen hepsinin temelinde cahillik yatar. Devlet yönetimindeki ciddiyetsizlikten kadın cinayetlerine, trafik magandalığından salgın tedbirlerine karşı tavrımıza, her an patlamaya hazır toplumsal öfke birikiminden, siyaset, futbol veya cemaat/tarikat taraftarlığına kadar her alanda şikayetlerimizin temelinde cehaletin izlerini görüyoruz.

 

Diyebilirsiniz ki, bu şikayetlerimizin temelinde olduğunu söylediğiniz cahilce tavırları gösterenler arasında tahsil seviyesi yüksek olanlar da var. Bu durumun açıklanması için “tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” gibi çok veciz atasözlerimize başvurabiliriz. Veya “Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum” diyen veya “deve sidiği ile tedaviyi” savunan profesörleri ve Necip Fazıl’ın “Bizde profesör derler kitap yüklü merkebe” mısrasını hatırlayabiliriz.

 

Ömer Seyfettin böylelerine bakıp, “ilim başka irfan başka/ alim başka arif başka” sözünü tekrar etmeyi severmiş. “Anadolu insanı âlim değildir, ama ariftir” diye söylermiş. “İrfan” eskimeye yüz tutmuş bir kavram. Türk Dil Kurumu’na göre irfan üç anlamda kullanılır: Anlama bilme, kültür, gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş.  İlmin irfan boyutu bilgiyi içselleştirip gereğini yerine getirmektir.   İrfan kavramı gibi arif olanların da artık toplumumuzdan dışlandığı bir dönemi yaşıyoruz. İster okumuş yazmış olsun, isterse okumamış olsun en büyük sıkıntı “bilmediğini bilmeyenlerden” kaynaklanıyor.

 

İlâhiyatçı yazar Ayşe Sucu “Cehaletle savaşan din, cehaletin elinde…” başlıklı yazısında cahilliğin mertebelerini yazmış: “Bilmediğini bilmek kültürümüzde bir mertebedir. Eskiler buna ‘cehl-i basit’ derler. Bilmemenin zararsız hali denebilir. Zira öğrenme olasılığı her zaman vardır, yeter ki kişi bilmediğini bilsin. Bir de ‘cehl-i mürekkep’ vardır, dinlerin de dikkat çektiği cehalet. Hem bilmez hem de bilmediğini bilmez; yani iki kademeli cehalet. Ama beteri de var “cehl-i mik’ap” deniliyor. Yani hem bilmez hem bilmediğini bilmez hem de bildiğini iddia eder. Böyleleriyle karşılaşırsanız durmayın yanında! Çünkü cahilliğin bu boyutu ahmaklıktır.”

 

Türkiye’de cehaletin en hızlı yaygınlaşan türü “cehl-i mik’ap” olsa gerektir. Çünkü devlet adına, siyasi akımları temsilen konuşanların, uzman adıyla TV’lerde yorum yapanların arasında her konuda konuşup, bilmedikleri konuları bildiği zannı ve iddiasıyla ahkâm kesenlere şahit oluyoruz. Bu tür cahiller bazı malumatı öğrenmişlerdir. Ama sınırlı bilgilerini de içselleştirmemişlerdir.

 

Ayşe Sucu bu mertebe için “ahmaklıktır” dese de bunlar zeki değildir ama kurnazdırlar. Şahsi menfaatlerini toplumsal çıkarın üstünde tutarlar. “Cahil cesur olur, cesaretini diğer cahillerden alır.” “Cahil cesareti” ile risk alırlar, ataktırlar. Her alanda en ön planda onları görürüz. Bu tavırları cahil kitlelerin çok hoşuna gider. Özellikle taraftarı olduğu kişi veya kurumları savunurken saçmalasa da zırvalasa da cehaletini zirveye çıkaran tavırlarıyla takdir toplarlar.

300-500 kelime ile konuşan, kendi dilinde okuduğunu anlama oranı yüzde 40’ı geçmeyen topluluklarda, yazılanlar ve anlatılanların anlamının değil, amigo tavırlarının etkili olması sürpriz olmasa gerek. Bu kitleler “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” ilim irfan sahibi kişilerden hoşlanmazlar. Bu kalabalıklar dış politikayı bile kahvehane ağzıyla yapan “devlet adamlarını”, rakiplerine hakaret eden siyasetçileri, kendisini atayana yağ çeken ama “bizden değil” dediklerine ayar çeken bürokratları alkışlar. Cehalet bu kadar rağbet görünce, her kesimden cahillerin adeta ortak hareket ettiği örgütlü bir güç haline gelir. Teşkilat-ı cahiliyye diyebileceğimiz gayri resmî bir organizasyon oluşur.

 

İşte bu safhada Goethe’nin “Örgütlenmiş bir cehaletten daha korkunç bir şey yoktur” dediği felaket baş gösterir.

 

CAHİL CESARETİ

 

“Dunning–Kruger etkisi” Cornell Üniversitesinin iki psikoloğu Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı bir algılamada yanlılık eğilimidir. ‘Cahil cesareti’ olarak da adlandırabiliriz. Bu konuda Hürriyet Gazetesinde Doğan Turan imzalı bir yazıdan alıntılar yapalım:

 

Bu iki bilim adamının Nobel Ödülü almalarına vesile olan araştırmalarına göre, bu sendroma sahip olan insanlar, cehaletlerinin sonucu olarak daha fazla öz güvene sahip olup, o konu hakkında hiç iyi olmasalar bile çok iyilermiş gibi davranış sergilerler.

 

Bu insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. Niteliklerini abartma eğilimindedir. Gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

 

Bu özelliklere sahip olan insanların bazı genel davranış biçimleri de bulunmaktadır.

1) Bilgiyi ve eğitimi aşağılarlar ve değer vermezler.

2) Her zaman, her şeyi en iyi kendileri bilirler.

3) Sesleri her zaman çok yüksek çıkar, çok fazla bağırırlar.

4) Üstlerine saygılı, hatta dalkavuk, astlarına baskıcı hatta zalimdirler.

5) Yalana bayılırlar. Bir gün kabul ettikleri gerçeği, diğer gün reddederler ve asla eski duruma olan inançlarını kabul etmezler.

6) Başarısız oldukları durumlarda ya başkasının üzerine yıkarlar ya da olayı yok kabul ederler.

7) Eşsiz olduklarına inanırlar. Onlar gibi başka kimse olamaz, asla.

8) Herkesin gördüğü, tanık olduğu bir olayı inkâr edebilir, sizi buna inandırmaya çalışır, karşı çıkanları yalancılıkla, gerçeği saptırmakla, ihanetle suçlarlar.

Yani bu insanlara göre her zaman en başarılı, en bilgili ve en iyi olanlar kendileridir.

Bilmem bu tip size tanıdık geldi mi?

Çevrenizde böyle tipler varsa müjde verelim: Bu insanların nitelikleri eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlarmış.

Ama birilerinin bunlara “eğitime ihtiyacınız var” diyebilmesi lazım.

 

Eyl 08

Salgın Ne Olacak?

Halil ALTIPARMAK

Gerçekten SALGIN olacak? Nedense, Türkçesi yokmuş gibi ısrarla pandemi diyorlar ya işte, O, NE OLACAK?

Bu arada hemen söylemeliyim ki, Kovid 19 virüsünün üretilmiş ve güdümlü füze gibi istenen yere iletildiğini baştan beri düşünüyorum. Bugün, konumuz bu değil.

Niye, ne olacak diye soruyorum?

Çünkü, ilk dönem, yani, Haziran ayının başına kadar ki dönemde, salgınla ilgili gelişmeleri takip ediyor, galiba bir şeyler yapılıyor diye inanmaya çalışıyorduk.

Ancak, bugün gelinen noktada, toplumda bir salgın panik havası olmasına rağmen, sanki ilgilenen yok veya Yürütme Gücü, bu işten elini ayağını çekmiş gibi bir hava esiyor.

İlk dönemde, hemen hergün açıklamalarını beklediğimiz, güvenmek için bir çok yanlışa göz yumduğumuz ve şimdi yanlış arama zamanı değil diye düşünerek dikkatle takip ettiğimiz Sağlık Bakanı birkaç gün önce bakın neler diyor:

  • Yeni kötü durumun nedeni, Kurban Bayramı’nda Bayramlaşmak imiş. Tövbe, tövbe… Kurban Bayramı, Temmuz’un 31’inde başladı. Bayram ilişkisi, insanların kendi aralarında ve az sayıda kişilerle temas yapılan bir ortam. Gerçi, keşke o da yasaklansaydı, ayrı bir konu ama, neyse… Peki, Kurban Bayram’ından sadece bir hafta önce, LOZAN ANLAŞMASI’nın Yıldönümü’ünde(!), yani 24 Temmuz’da, Türkiye’nin her tarafından on binlerce kişiyi getirip, Ayasofya’nın açılışını yapıp, sonra da aynı insanları Ülkenin her tarafına yaymak, ne için Salgının artış nedeni değil acaba?
  • Sağlık Bakanı, Giresun mitingi sorusuna verdiği karşılıkta mitinge gidenlerin dikkatsizliğinden bahsediyor, ama, böyle bir dönemde bu mitingin yapılmasının virüsün bulaşmasını artırabileceğinden hiç bahsetmiyor.
  • İlk dönem, Bilim Kurulu’nun Tavsiye Kararları’nın etkisini bilmiyormuşuz gibi, şimdi diyor ki; Bilim Kurulu, sadece, tavsiyede bulunur. Diğer bir söyleyişle, söyler çekilir ve seyreder. Ne kadar garip değil mi? Hani, daha önce Yürütme’nin bütün organları, İç İşleri, Millî Eğitim, Cumhurbaşkanlığı vs. Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda işleri yürütüyorlardı. Şimdi ne oldu?

Bu anlattıklarım, Sağlık Bakanı’nın doğrudan şahsı için söylenmiş değildir. Mevcut Yürütme Gücü’nün nasıl tek elden kullanıldığını anlatabilmek içindir.

Daha fazla uzatmaya gerek yok…

Sıkıntı var. Toplumda ciddi bir YENİ DÖNEM SALGIN PANİĞİ VAR. Daha önce, yakın çevremizde, salgının etkisini daha az duyuyorduk. Şimdi, apartmanımızda, sokağımızda, işyerimizde, akrabalarımızda, yakınlarımızda, arkadaşlarımızda daha çok bu virüse yakalananlar olduğunu duymaktayız.

Anlıyorum ki, bu  sıkıntıyı körüklemek isteyenler de var ve de olacaktır.

Tamam ama, bütün bu olumsuzlukların çözümü, her şeye rağmen, ülkeyi yönetenlerdedir.

Dünya ve ülkemiz çok zor dönemden geçmektedir. Ancak, ülkemizin daha da zor bir dönemin içinde – hem de her konuda – olduğu hepimizce biliniyor. Elbette, bu zor dönemi, birlikte aşmalıyız. Bugünkü şartlarda, birlikte aşma ifadesi, artık, çok BEYLİK bir ifade olmaktadır. Çünkü, uzun zamandan beri, ülkede kutuplaştırma siyaseti yapılmaması için çırpındık durduk. Aynı gemideyiz, bu kadar kutuplaştırma, kimseye yarar sağlamaz, yapmayın, etmeyin dedik. Ama, KUTUPLAŞTIRANLARA söz dinletemedik. Şimdi, birlik beraberlik gibi beylik laflarla ortada dolaşanları görüyoruz. Önce, bugüne kadar ki, kutuplaştırma yapanların kendilerini düzeltmeleri ve bu anlayıştan derhal vazgeçmeleri gerekir.

Çünkü, aklı başında olan herkes, aynı gemide olduğumuzu zaten biliyor. Buna göre davranmasını da bilirler.

Güven bunalımının aşılması, güven ortamının sağlanması bu aşamadan sonra BİRİNCİ ŞARTTIR.

Çok zor, biliyorum. Ancak, güven ortamının sağlanması olmazsa olmaz bir durumdur. Yoksa, aynı ortamda yaşayıp da, birbirini görememek o kadar ağır sonuçlar doğurmaktadır ki, Türk Milleti bu durumu, yaşadıklarıyla çok iyi bilmektedir.

SALGINDAN KURTULMANIN YOLUNUN, DÜNYACA BİLİNEN KURALLARA UYMAK OLDUĞUNU HİÇ BİR DURUMDA UNUTMAMALIYIZ. ÇÜNKÜ, SALGIN DEMEK, SENİN BAŞKALARINA ZARAR VERMEN DEMEKTİR.

 

 

 

Ağu 30

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

         26 Ağustos 1071’de Selçuklu Sultanı Alparslan’ın önderliğinde kazanılan Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun kapılarını Türkler açmıştır. Büyük Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de başlayıp 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkumandanlık Meydan Muharebesi ile Anadolu’nun ebedi Türk vatanı olduğu bütün dünyaya ilân edilmiştir.

         Aydınlar Ocakları olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin  de atıldığı Büyük Taarruz’un  98. Yıldönümünde aziz milletimizin ZAFER BAYRAMI’nı kutluyoruz..

         Anadolu’yu Türk vatanı yapmak için Malazgirt Zaferi’nden Büyük Taarruz’a kadar can ve kan veren bütün şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

 

         NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!  

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Kas 08

Karabağ Azerbaycandır

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek 29 Ekim akşamı İstanbul Vefalı Gönül Dostları Derneğinin misafiri olarak “Karabağ Azerbaycan’dır” isimli bir konferans verdi.   Dernek başkanı Hüseyin Kurtaran’ın açış konuşmasından sonra cumhuriyetin 97. Yılı kutandı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek, I. Petro ve II. Katerina’dan itibaren Karabağ’a veriler önemi tarihi süreç içinde belirtti. Sözlerine şöyle devam etti; Rus stratejistlere göre Karabağ Kafkasların kalbi olup, bu bölgeye hakim olan Anadolu, Azerbaycan ve İran coğrafyasına hakim olabilirdi. Sıcak denizlere inebilmek için de Karabağ atlama tahtası olabilirdi. Öyle de oldu. 1804, 1813, 1828 ve 1829 yıllarında Osmanlı Rus ve İran Rus savaşları ardından Anadolu’da ve İran’da yaşayan bir kısım Ermeni bugünkü Ermenistan bölgesine ve Karabağ’a yerleştirildi. Böylece Ruslar, Osmanlı devleti ile aralarında tampon bir bölge oluşturdular. Bölgeye yerleşen Ermeniler hiçbir zaman rahat durmadılar. Fırsat buldukça, Rusların da şımartmasıyla Azerbaycan Türk topraklarına saldırdılar. 1887 yılından itibaren de kurdukları çetelerle hem Azerbaycan’da hem de Anadolu’da katliamlar ve soykırımlar oluşturdular. Yalnız 30-31 Mart 1918 günü Bakü’de 17 bin Türk soykırıma uğratıldı.Bu olay üzerine Kafkas İslam Ordusu teşkil edilerek, Nuri paşa kumandasındaki Türk ordusu bu terörist millete gereken dersi verdi. 25-26 Şubat 1992 günü Hocalı soykırımı ise Türk dünyasının kapanmayan yarası oldu. Ermenilerin 2016 sınır tecavüzleri bu güne kadar sürdü ve 27 Eylül günü de sivil yerleşim yerlerine tecavüz etti. Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden batı ülkelerine giden TANAP’ın da yer aldığı petro-gaz yollarının önünü Tovus bölgeside kesmeye kalktı. Şimdi hainliklerinin, yaptığı soykırımların ve işgal ettiği Türk topraklarındaki soykırımların hesabını ödüyor. Azerbaycan haklı davasının savaşını veriyor. 30 yıl önce işgal edilen vatan topraklarını kurtarmak için savaşıyor. Kahraman Azerbaycan askerleri şimdi düşmanın elinde bulunan Ağdere, Fuzuli, Cebrayil, Zengilan gibi şehirleri geri aldı. Diğerleri de bir aya kalmaz azad olur. Ermenistan’ın kayıpları büyüktür. Yarın öbür gün daha büyük ve toplu kayıplar vermeye mahkumdur. Ermeni başbakanı Nikol Paşınyan’ın Soros ve batı yakınlaşması Rusya’nın desteğini kaybettirmiştir. Fransa, Amerika ve İran ise şimdilik uzak durmayı tercih ediyor. Bu savaşın stratejisi Nahçivan’ı da Azerbaycan’a bağlamalıdır. Zira Nahçivan Türk’ün şark kapısıdır. Bu bağ aynı zamanda Türkiye ile Azerbaycan’ı yakınlaştıracağı gibi, Türk dünyası için de birleştirici yol olacaktır.

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Türkiye Azerbaycan Dev Kardeşlik Candaşlık ve strateji platformu başkanı

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

 

Eki 07

Türk Töresi

A. Kemal GÜL

Bilindiği üzere İslami Türk edebiyatının en eski edebî eseri, 1069 yılında Yusuf Has Hâcib tarafından yazılmış bulunan Kutadgu Bilig’dir. Satuk Buğra Hanın Müslüman oluşundan (946) 123 yıl sonra yazılmıştır. Elbette aynı yıl bütün Türkler Müslüman olmadı. Ancak Satuk Buğra Hanın Müslüman olmasıyla Türkler arasında İslamiyet kısa zamanda yayıldı. Özellikle 960’larda, 970’lerde milyonlarca Türk Müslüman oldu. Demek ki Kutadgu Bilig’in yazılış tarihini şeklinde ifade edebiliriz.

Kur’an’ın dini İslam’ın idari uygulamada, aynı zamanda Site Devleti Başkanı olan Peygamber Hz. Muhammet’in getirdiği prensipler yetmiş yıl kadar sürdü; Kerbela katliamıyla son buldu; Tek adama dayanan Emevi dönemi başlamış oldu.

Nitekim Alevi-Bektaşi kültürüyle beslenmiş bir kısım vatandaşımız, Hz. Muhammet’in vahiy doğmalarıyla beslenerek ortaya koyduğu İslam Dininin toplumu yönetmede dünyevi ayağının Kerbela katliamıyla sonlandığı, İslami terörüze eden diktatörlüğü öncelemiş Emevi İslam anlayışının başladığı inancındadırlar

Elimizdekiverilere göre bu dönemde akılcılığı esas alan Maturitilik yerini Sünni Eş’ariliğe bıraktı. Akılcılığın yerine teslimiyetçiliği esas alan Sunni Eşarilk 15.yüzyıldan başlayarak Timurlu’yu, 16.yüzyıldan başlayarak Osmanlı’yı, 17.yüzyıldan başlayarak Babürlü’yü çökertti.

Atatürk Türk’ün Töresi yolundan US-BİLİM çizgisinde Ülkede TÜRKLÜĞÜ diriltti.

Atatürk’den sonra BATICILIK ile Türk Töresinden uzaklaşıldı. Bir yandan da Sünni -Eş’ariliğin tohumlar atıldı. Kur’an kursları, okullarda din dersi adı altında öğretilen dincilik, arka arkaya açılan imam okulları, ilahiyat fakülteleri, tarikatlara, cemaatlara verilen ödünlerle beslenen büyüyen Sünni-Eşarilik sonunda devleti ele geçirdi.

Batıcılık Türkiyeyi batırdı.

Sünni- Eşarilik bataklığa soktu.

Şimdi tek yol, tek çözüm tek umut kaldı.

Yeniden TÜRK’ÜN TÖRESİ’ ne dönmek.

Kökleri ORKUN YAZILARINDA ortaya konulmuş, ATATÜRK ile çağdaş yorumuna eylemine ulaşmış, bugünün gelişmelerini yakalamıs TÜRKÇÜLÜK… YENİ BİR YORUM, YENİDEN TÜRKÇÜLÜK; BU ANLAMDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ.

 

*

Uygulamada Milliyetçilik siyasetle doğrudan ilgilidir. Çünkü milliyetçilik, milleti ve milletle ilgili değerleri yükseltme ülküsüdür. Milletin yükseltilmesi de doğrudan siyasete bağlıdır. Milletin ve milletle ilgili değerlerin yükselmesi, daha iyi duruma gelmesi için elbette tek tek fertler de, kurumlar da çalışırlar, çalışmalıdırlar. Ancak asıl görevin ülkeyi yönetenlerde olduğu muhakkaktır.

Milliyetçilik siyasetle ilgilidir ama siyasi partilerle doğrudan ilişkili değil, dolaylı olarak ilişkilidir. Doğrudan ilişkili değildir, yani milliyetçi olmak için herhangi bir siyasi partiye taraftar olmak şart değildir ve milliyetçilik herhangi bir siyasi partinin inhisarında değildir. Dolaylı olarak ilişkilidir, yani milliyetçiler, ülkeyi yönetecek olan siyasi partilerin milliyetçi görüşü benimsemeleri için çalışırlar, gayret gösterirler. Milliyetçiliğe karşı olan, karşı olduğunu hareketleri ve sözleriyle açıkça gösteren partilerle de mücadele ederler.

Türk’üz ve Türkiye’de yaşıyoruz. Türk milliyetçisi Türk’ü sever ve hem maddi hem manevi açıdan onun yükselmesini, daha iyi duruma gelmesini ister. Tek tek her Türk’ün daha iyi maddi şartlar içinde olması, daha kültürlü, daha seçkin insanlar haline gelmesi Türk milliyetçilerinin hedefidir.

Türk kimdir? Her defasında Türk şudur, budur diye kıyametler kopuyor, bir tartışmadır gidiyor. Oysa sözlük diye bir şey var. Bir kavramın ne olduğunu anlamak için ilk yapılacak iş sözlüğe bakmaktır. Türkçe Sözlük’te Türk’ün tanımı aynen şöyledir:

“1. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse. 2. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin değişik lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse.” 

Sözlük açık olarak anlamı veriyor. Sözlükler, kavramları herkes kendine göre açıklamasın diye vardır. Yani bana göre bu, sana göre şu, olmaz. Sözlük ne derse odur.

Öyleyse Türk, hem Türkiye’de yaşayan bütün vatandaşlara denir; hem de dünyanın her tarafında yaşayan soydaşlara.

Türk milliyetçilerinin Türk’ü yükseltmek ülküsü de her iki anlamdaki Türk için geçerlidir. Yükseltmek için yapılacak işler, bu işlerin sırası, uygulanacak politika… Elbette hepsi imkânlara ve şartlara bağlıdır. Hiçbir Türk milliyetçisi, Türklerin aleyhine sonuç verecek maceralara girişmez. Esasen şartlara ve imkânlara göre davranmak, milliyetçiliğin veya herhangi bir ülkünün alanı içine girmez; “akıllı olma”nın alanına girer.

Türk milliyetçisi siyasetle ilgilenir mi? Elbette ilgilenir ve ilgilenmek zorundadır.  Çünkü milliyetçinin bir ülküsü vardır ve bu ülkü yönünde ilerlenmesi de her şeyden önce siyasetle olacaktır. Bir milliyetçi şu veya bu partiye de girip çalışabilir. Ancak milliyetçiliği çalıştığı partinin inhisarında göremez, gösteremez. “Benim partim daha milliyetçidir, milliyetçiliğe daha yakındır.”diyebilir elbette. Ancak milliyetçi olmak için kendi partisinden olmayı şart olarak ileri süremez.

 Bir siyasi parti eylem ve söylemleriyle Türk milliyetçiliğine ne kadar yakın duruyorsa biz de kendimizi o partiye o kadar yakın hissederiz. Türk kavramını bile kabul etmeyenlerle ise hiç işimiz olmaz. 

 

 

 

 

 

Kas 07

Cumhuriyet ve Demokrasi

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının 97’inci yılı münasebetiyle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun paylaştığı Atatürk resimli mesajı ilgimi çekti. “Halkımıza söz verdik. Kurduğun Cumhuriyet’i, Cumhuriyetimizin 100. yılında demokrasi ile taçlandıracağız” dedi.

Halkımıza Cumhuriyeti sorunuz, çoğunluğu demokrasinin özelliklerini anlatacaktır. “Halkımız farkında olmadan Cumhuriyet ile demokrasiyi özdeşleştirir.” Bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun ifadesi bazılarına ters gelebilir. Oysaki bu mesajda Cumhuriyet ile demokrasiyi ayıran ifade doğrudur.

Konunun uzmanı bir bilim adamının, Prof. Dr. Kemal Gözler’in cümleleriyle açıklayalım:

“Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.”

“Buna karşılık Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.”

Cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.”

Cumhuriyetdevlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir.”

Osmanlı Devleti monarşi ile idare ediliyordu. Ancak 1876 Anayasası sonrası demokrasi idaresine doğru bir geçiş başlamıştı.

Ancak Osmanlı’da demokrasiye doğru gidiş istikrarlı bir seyir izlemedi. İlki 1878’de olmak üzere, Meclis-i Mebusan (parlamento) zaman zaman kapatıldı. Osmanlı Devleti 1876-1878 ve 1908-1918 yılları arasında meşruti monarşi ile yönetildi. İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, döneminin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüşmüştü.

*********************************

DEMOKRATİK DEVLET OLMANIN ŞARTLARI

97 yıl önce Cumhuriyetimizin kurucuları, devlet başkanlığının aynı soydan insanlara intikal etmediği bir sistemi, Cumhuriyeti kabul ettiler.

Ancak aynı zamanda Tanzimat’la başlayan demokrasiye doğru giden yoldan ayrılmadılar. TBMM Türkiye Cumhuriyeti’nin en etkin kurumu olarak daima açık kaldı. Devlet Başkanını TBMM yani milletin vekilleri seçti.

Kemal Gözler’in değerlendirmesiyle; Ampirik teoriye göre şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir. (1) Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. (2) Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. (3) Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. (4) Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir. (5) Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. (6) Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’ye kadar bu şartları yeterince yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz.”

Günümüzde, Kemal Gözler’in bahsettiği ampirik teorinin belirlediği, “bir rejimin demokrasi olması için gerekli şartlar” eksiktir.

Bir rejimin demokrasi olması için, bahsi geçen şartlara ilaveten, Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin benimsenmiş olması gerekir.

Yani devletin bütün faaliyetlerinde hukuken belirlenmiş sınırlara bağlı kalmasını, bütün iş ve işlemlerinin hukuka uygun olması ilkesinin uygulanması gereklidir.

Sadece kuralların olması yetmez, İktidarı eline geçiren kişinin kuralları kendi yararına kullanmak için manipüle etmesini imkânsız hale getirecek şekilde geliştirilmesi de icap eder.

Ayrıca milli mutabakatla kabul edilmiş bir anayasa, birey hakları, hukuk önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı ve kamu otoritesini sınırlayacak diğer araçları içeren anayasal devlet sistemin de olması gerekir.

*********************************

DEMOKRASİ AÇISINDAN EKSİKLERİMİZ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar demokratik olduğunu değerlendirmeye ve demokrasi açısından temel eksiklerimizi sıralamaya çalışalım:

Türkiye’de etkin siyasal makamlar seçimle geliyor, seçimler düzenli olarak yapılıyor. Fakat seçimlerin adil olduğunu söylemek mümkün değildir. Seçimlerin dürüst yapıldığı konusunda da kuşku ve endişeler dile getiriliyor.

“Muhalefetin iktidar olabilme şansı” teorik olarak “yoktur” denemez. Fakat “iktidarın seçimle gitmeyeceğine” inanan milyonlarca vatandaşımız vardır.

Ülkede temel kamu hakları mevzuatta güvence altına alınmasına rağmen özellikle siyasi davalarda sürekli olumsuz örnekler görüyoruz. Bu yüzden yargının bağımsız ve tarafsız olmadığına dair yaygın bir inanç söz konusudur.

“Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukukunun” olduğu bir ülkede demokrasi yoktur.

“Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin” gereği olan devleti yönetenlerin her türlü eylem ve işlemlerinde hukuka uygun davranması, görevli kamu organları ve (yeterli ve doğru bilgiyle donatılmış) kamuoyu eliyle denetlenmesi uygulamada işletilmemektedir.

Devlet güçlerinin birbirinden ayrıldığı ve birbirini denetlediği, kuvvetler arasında denge ve denetim sistemlerinin olduğu ve işletildiği bir sistem gerekirken, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri bir kişinin şahsında birleşti. Hatta 4. kuvvet diye anılan Basın ile Sivil Toplum Kuruluşları da aynı kişinin kontrolü altına girdi.

Gücü dengelenmemiş, denetlenmeyen bir iradenin yönettiği devletin rejiminin, adı Cumhuriyet olsa bile, çağdaş anlamda bir demokrasi ile taçlandırılmadığı açıktır.

Ta 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde tespit edilmiştir: “Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde anayasa da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, anayasal devlet değildir.” 

Partili Devlet Başkanı mevzuat yani Anayasa, kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler ne derse desin, doğru bildiğini yapmakla” övünebiliyor. İşine gelmeyen mahkeme kararlarını uygulamıyor.

Daha da tehlikelisi yapılıyor: Yargı iktidarın siyasi hedefleri için araç olarak kullanabiliyor.

Bu yüzden muhalefetin “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırmak” hedefini benimsemesi hem doğrudur ve hem de görevidir.

Bunun için yapılacak şeyler de bellidir. Yukarıda saydığımız eksiklerin giderilmesi yeterlidir.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar