x
ACI KAYBIMIZ
Aydınlar Ocağı Genel Merkez Kurucular Kurulu Üyesi, milliyetçi ilim ve fikir adamı,
Vefa Lisesi mezunu Prof. Dr. Cevat BABUNA vefat etmiştir.Cenazesi 18 Eylül 2017
Pazartesi günü (bugün) Fatih Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Sakızağacı Şehitliğinde
defnedilecektir. Ailesine, Aydınlar Ocağı camiasına başsağlığı dileriz.Allah rahmet
eylesin, mekanı cennet olsun.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 06

Hocalarımız

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’de “hoca” denildiği zaman aklımıza üç zümre geliyor.

Birincisi, dini bilgileri öğreten ve din hizmetlerini yerine getiren “din görevlileri”dir. Yani Diyanet İşleri Başkanı, müftüler,  vaizler, imam ve hatipler, müezzinler ve Kur’an Kurslarında ders verenler…

Hoca deyince aklımıza gelen ikinci zümre Üniversitelerde ders veren, araştırma yapan öğretim üyeleri / bilim adamlarıdır.

Üçüncü grup olarak da ilk ve orta öğretimde, resmi ve özel eğitim kurumlarında ders veren öğretmenleri sayabiliriz.

Bunların hepsi de “insan yetiştirme düzenimizin” temel unsurlarıdır.

Her üç hoca kategorisinde de bir “nitelik sorunu olduğunu”, her üç meslekte olan hocaların  gelişmiş ülkelerdeki karşılıkları ile kıyaslandığında -istisnaları hariç tutarak- mesleki bilgi ve becerileri açısından hayli geride olduğunu tespit edebiliriz.

Haliyle bunların yetiştirdiği veya eğitim verdiği kesimlere de yansıyan bir kalite problemidir bu.

Lise seviyesine bile ulaşamayan fakülteler… Bırakın dilini, dinini ve tarihini, daha okuduğunu anlama ve anlatma becerisi dahi verememiş bir “milli eğitim” sistemi… Ve dininin en temel konularını bile öğretemeyen bir Diyanet ve dini eğitim sistemi.

İnsan kalitemizi geliştirmek istiyorsak ilk yapmamız gereken hocalarımızın kalitesini yükseltmek olmalı.

Bu yazımızda sadece din görevlilerinin saygınlığı ve niteliği konusunu değerlendirmeye çalışacağım.

***********************

MAYINLI ARAZİDE YÜRÜMEK

Dini konularda yorum yapmak ve din adamlarını eleştiren yazılar yazmak çok risklidir.

Bu konular üzerinde düşünmek ve hele yazmanın “mayınlı arazide yürümek” olduğunu biliyorum.

Ancak temel meselelerimizi görmezden gelirsek, başımız dertten kurtulmaz. Ülkemizi falanın veya filanın yönetiyor olması da çare olmaz.

Temel meselelerimizi çözmezsek, pahalı evlerde yaşayıp, lüks arabalara binmenin, şehirleri beton yığınlarına çevirmenin gelişme olmadığını çok yakında anlayacağız.

Hak, hukuk, adalet, ahlak, bilim, sanat, estetikten yoksun bir toplumun, maddi zenginlik içinde olsa bile, gelişmemiş sayılacağını fark edeceğiz.

Hatta maddi zenginliğin sürdürülebilir ve geliştirilebilir olmasının hak, hukuk, adalet, ahlak, bilim, sanat, estetikten yoksun toplumlarda imkânsız olduğunu tecrübe edeceğiz.

Toplumuzda bu değerlerin öğretilmesi ve yaşatılması görevi hocalarındır.

Öncelikle “din görevlileri” ve İlahiyatçı hocaların “rol model”  olma vasıfları ve “bilgi yönünden” yeterlilikleri konusu incelenmeye değer.

***********************

MEHMET GÖRMEZ VE HAYRETTİN KARAMAN ROL MODEL OLABİLİR Mİ?

Şüphesiz Diyanet İşleri Başkanından, Cami İmamına kadar, her hoca birer rol model olmak mevkiindedir.

Din görevlileri güzel ahlakı, dürüstlüğü, güvenilirliği ve bilgisi ile halkın saygınlığını kazanmış kişiler olmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bir milyonluk makam aracı konusunda yaptığı açıklamada “makam aracını iade edeceğini” açıklamıştı. Hem de “benim için o araç bir mezara dönüştü. Ben ibret-i âlem için o aracı iade edeceğim” sözleriyle.

Fakat Cumhurbaşkanının ısrarıyla o makam aracını iade etmediği gibi daha pahalı ikinci bir aracı daha makam aracı olarak kullandı.

Müslümanlar olarak, bir Türkiye’yi ziyaret eden Papa’nın ucuz ve küçük arabasıyla verdiği mütevazı görüntüye, bir de “israfı haram kabul eden” İslam dininin en yüksek temsil makamını işgal eden şahsın lüks makam araçlarına bakıyoruz. Ve utançtan boyunlarımız bükülüyor.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Cumhurbaşkanına “ya verdiğim sözü tutmama izin veriniz veya istifamı kabul ediniz, çünkü bu sözü verdiğim halde sözümü tutmazsam Müslümanların en yüksek temsil makamını işgal etmek bana haram olur” diyemedi.

Bırakın rol model olmayı, kötü bir örnek oldu.

***

Prof. Dr. Hayrettin Karaman yıllar öncesinden beri, özellikle İslam Hukukuna dair yazdığı kitaplarla, okuduğum bilgi kaynaklarımdan biriydi. Ancak,

  • Karaman, 27 Aralık 2013’de, Yeni Şafak’taki köşesinde, “Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına bağış yapmalarına” cevaz veren bir fetva verdi.

İhale verme gibi devlet yetkileri kullanılarak temin edilen bağışları (veya rüşvetleri) meşru göstermesi Hoca’ya saygımı derinden sarstı.

  • Karaman, Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçiş Referandumunda “evet” demeyi farz olarak niteledi. “Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha ‘Evet’ diyerek atmak, ‘farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır’ kuralının çerçevesine dâhildir” diye fetva verdi.

Türkiye’nin yarısını teşkil eden Müslümanları referandumda “hayırdediği için, farzı yani Allah’ın kesin olan bir emrini çiğnemiş olmakla suçlayan bir fetvaya saygı duymam imkânsızdı.

  • Hayrettin Karaman, “laikliğin ve çoğulculuğun İslam’a aykırı olduğunu” vurguladı.

Ben laikliğin İslam için bir teminat olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olarak 2011 yılında Mısır’da yaptığı konuşmasındaki şu görüşlere inanıyorum:

“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.”

Bu bakımdan Hayrettin Karaman ve benzerleri bizim için rol model olamaz.

Gelecek yazıda Diyanet’in raporunda da yer alan “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunlarının nitelik sorununun bulunduğu” tespitini teyit eden çarpıcı bir araştırmadan bahsedeceğim.

Tem 15

Vefat ve Taziye

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin değerli üyelerinden değerli ilim ve dava adamı Türk Sanat Tarihi Hocası Prof. Dr. Nejat DİYARBEKİRLİ vefat etmiştir. Cenazesi, 16 Temmuz Pazar günü öğle namazını müteakip Kadıköy Moda Camisinde kılınacak cenaze namazından sonra ebedi istirahatgahına defnedilecektir.

Ailesinin, camiamızın ve Türk milletinin başı sağolsun.
Allah rahmet eylesin. Merhumun ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Tem 15

Nevzat Yalçıntaş Hocamızı Mevlid-İ Şerifle Anıyoruz

Aydınlar Ocağı eski Genel Başkanlarından Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ’ ı vefatının birinci yılında 16 Temmuz 2017 Pazar günü Topkapı-Maltepe Mah., Topkapı Kültür Parkı – Türk Dünyası Kültür Mahallesi(Eski Topkapı Otogarı)nda ailesince düzenlenen
mevlid-i şerifle anıyoruz. Bütün üyelerimizi bu etkinliğe davet ediyoruz.

Ailesince düzenlenen mevlid-i şerifle ilgili duyuru şöyle:
“Çok değerli büyüğümüz, hocaların hocası ve Türk Dünyasının Aksakalı,
Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ’ ı dâru’l-bekâya irtihalinin birinci yılında (15 Temmuz 2017) sevgi, saygı, büyük bir özlem ve dualarımızla anıyoruz.
16 Temmuz 2017 Pazar günü sohbet ve ikindi namazını müteakip okunacak mevlid-i şerife tüm dost, akraba, arkadaş, talebe ve sevenlerini bekleriz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Yalçıntaş Ailesi                                                                                                                 Eşi: Meliha Yalçıntaş
Çocukları: Doç. Dr. Murat Yalçıntaş ve Mehmet Yalçıntaş

NEVZAT YALÇINTAŞ HOCAMIZI ANMA PROGRAMI:

16.30 – Sohbet ve Yeşil Çay: ​Türk Dünyası Kültür Mahallesi (Kırgız keçe çadırı )
17.15 – İkindi Namazı ve Mevlid:​T. İbrahim Çavuş Camii
18.30 – İkram:​Doğu Türkistan Zinnet Aşevi –Türkistan pilavı ve mantısı, Boşnak tatlısı.

LCV: Nevzat Gökalp 0505.777 8882 / 0532.376 5059

Adres: ​Maltepe Mah. Topkapı Kültür Parkı – Türk Dünyası Kültür Mahallesi- (Eski Topkapı Otogarı)
Kültür AŞ. Genel Müdürlüğü-1453 Panorama Tarih Müzesi-İŞ DÜNYASI VAKFI

Tem 08

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası, 28-30 Ekim 2016 tarihleri arasında,1071 Malazgirt Zaferi ile Türk egemenliğine giren,  Türk Kurtuluş Savaşı‘nın temellerinin atıldığı, görkemli Selçuklueserleri ile süslü, “İpekyolu” üzerinde önemli bir konaklama ve ticaret merkezi ve yüzölçümü bakımındanTürkiye‘nin en büyük ikinci ili olan Sivas’ta, Sivas Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde, 29 Ocağımızın katılımıylayapılmıştır.

Bu şûranın Sivas’ta yapılmasının bir sebebi de, şu anda yaşanan ülkemizin milli varlığını tehdit eden iç ve dış olaylara, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında gerçekleştirilen, Misak-ı Millî’nin sınırlarının çizildiği, bütün millî güçlerin birleştiği ve vatanın bölünmez bütünlüğünün savunmasına karar verildiği Sivas Kongresi ruhuyla cevap vermektir.

Ayrıca bu şûranın Türkiye Cumhuriyeti devletinin 93. kuruluş yıldönümü münasebetiyle kutlanan Cumhuriyet Bayramı’na rastlamış olması da ayrı bir anlam ifade etmektedir. Bu vesileyle Sivaslıların ve yüce Türk milletinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını yürekten kutluyoruz.

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şurası Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış meseleleri müzakere ederek, aldığı kararları Yüce Milletimizin görüşlerine sunmayı milli bir vazife bilmiştir.

1.15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜ:Türkiye, 15 Temmuz 2016’da TSK içinde dıştan güdümlü bir cuntanın başlattığı lanet bir darbe teşebbüsü yaşamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal yapısının darbeye karşı olması, iktidar ve muhalefeti ile tüm seçilmişlerin, medyanın ve milletin darbecilere destek vermemesi, demokrasiye sahip çıkmaları ile çok şükür ki darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Ankara Bağdatlaştırılamamış, Türkiye de yeni bir Suriye yapılamamıştır. Bazıları,Türk Milletiolduğumuzu, bu vahim olay vesilesiyle hatırlamış veya keşfetmişlerdir.Aksi olsaydı, etnik ve mezhep merkezli ve Ortadoğu patentli iç çatışmalara şahit olabilirdik.

Aydınlar Ocakları olarak “hukukun üstünlüğü” ilkesinin yaşandığı, anayasa ve yasaların rafa kaldırılmadığı, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin yürürlükte olduğu, yürütme ve yasama organlarının seçimle gelip, seçimle değiştiği, devletin bütün kurumlarının demokrasi kuralları içinde ahenkle çalıştığı, demokratik bir Türkiye istemeye devam edeceğiz. Darbelerin panzehiri, milletin, bu temel demokratik ilkelere, değerlere ve kendi iradesine sahip çıkmasındadır.

2.OHAL VE DEVLETİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI: İlke olarak OHAL ve sıkıyönetim uygulamaları meşruiyetini anayasadan almaktadır. Darbe teşebbüsü sonrasında bu işe cüret eden FETÖ ile çok süratli ve etkin bir mücadele yapılabilmesi ve devletin örgüt üyelerinden temizlenmesi gerekliydi. Yapılan tasfiye ve yargılamaların hızlı olabilmesi için, özgürlükleri ve mülkiyet hakkını kısıtlayan tedbirler alınabilmekte, normal hukuk düzeni içinde kabul edilmesi mümkün olmayan zaruretler ortaya çıkmaktadır.

Ancak OHAL, hukukun rafa kaldırılması demek değildir. Burada beklenen özgürlükleri kısıtlayıcı kararların keyfi olarak değil, ancak zaruret halinde alınması, OHAL’in sınırlı süreli olarak, sıradan vatandaşların günlük hayatlarını en az etkileyecek boyutta uygulanmasıdır. OHAL’in ileri demokratik hukuk devletleri standartlarında uygulanmasını talep etmek hakkımızdır.

FETÖ yargılamalarının hızlandırılması ve devlet kadrolarının örgüt üyelerinden temizlenmesi için OHAL’den kaynaklanan yetkiler ve KHK’lar kullanılabilir. Ancak devletin yeniden inşasını, kurumların yeniden yapılandırılmasını öngören düzenlemelerin OHAL KHK’ları yapılmasıdoğru değildir.Genelkurmayın statüsü, askeri okulların kapatılması ve askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığına bağlanması gibi düzenlemeler aceleye getirilmeden, etraflıca tartışarak, muhakkak TBMM’de muhalefetle birlikte uzlaşarak yapılmalıdır.

KHK’ler ile devletin yeniden yapılandırılması siyasi açıdan da doğru değildir. Bu tür düzenlemeler kurumlardaki uzmanların görüşleri de alınarak, Meclis’te ortak aklı harekete geçirerek, çıkarılacak kanunlarla yapmak daha doğru olacaktır.Ayrıca, bundan böyle devlet kadrolarında istihdam edilenlerde,“ehliyet ve liyakat” ilkesi esas alınmalıdır.

FETÖ ile mücadele kapsamında yapılan yargılamalar örgütün tepe yöneticileri ve darbe teşebbüsüne doğrudan karışanlar üzerinde yoğunlaştırılmalıdır. “Davranışları kanunlarda ‘suç fiili’ sayılmayan ilişkiler düzeyinde kalmış olan” kişileri cezalandırmak kanuna ve hukukun temel ilkelerine uygun değildir. On binlerce mağdur yaratılması FETÖ ile mücadeleye fayda yerine zarar verir.

Fetullahçı Terör Örgütüne uygulanan tedbirler PKK, IŞİD ve diğer terör örgütlerine de uygulanmalıdır.

3.BAŞKANLIK SİSTEMİ TARTIŞMALARI: Başkanlık sistemi tartışmaları ülkemizin içinde bulunduğu ağır iç ve dış şartlar içinde yersiz ve zamansızdır. Bu şartlarda sağlıklı bir şekilde yürütülemez.

Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği varsa, “Bağımsız ve tarafsız yargı”dan bahsetmek mümkün değilse, “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir olmayan bir muktedir” varsa, sistemin adı ister parlamenter, ister başkanlık olsun, fark etmez. Getirilmek istenen sistem, Türkiye’yi tek adam yönetimine dayalı totaliter bir sisteme götürecektir.

Esasen böylesine köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur. Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Yapılması gereken çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Öncelikli olarak parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu demokratikleştirilmelidir.

4.DIŞ POLİTİKA:Dış politikada “dostlarımızı artırmak, düşmanlarımızı azaltmak” hedefi doğrudur. Ancak siyasi olarak altı doldurulmalıdır. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde on milyon civarında Türk yaşamaktadır. Suriye ve Irak politikamızda mezhep eksenli tavır almalar yerine, burada yaşayan Türklerin varlığını güçlendirerek devam ettirmek esas alınmalıdır.Kerkük, Musul ve Telafer’deki Türkmenlere yapılan baskı ve soykırımı önleyecek her türlü tedbir alınmalıdır.Süleyman Şah ve Saygı Karakolu tekrar eski yerine nakledilmelidir.

ABD tarafından müttefik ilan edilen PYD, YPG ve PKK Türk düşmanı terör örgütleridir. ABD’nin bu terör örgütlerini dışlaması sağlanmalıdır. Rusya ve İran ile ilişkiler, ABD’nin iki yüzlü politikası da dikkate alınarak, geliştirilmeli, bu ülkelerle askeri, ekonomik ve stratejik işbirliği imkânları artırılmalıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bir an evvel ağır silah ve savaş teçhizatı bakımından dışa  bağımlılıktan kurtarılmalı, ihtiyacını karşılamada ülke alternatifleri çeşitlendirilmeli,milli ağır silah sanayimiz geliştirilmelidir.

 

Son günlerde Kıbrıs’ta ABD ve AB’nin destek ve teşvikiyle “birleşme” tuzakları kurulmakta ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve egemenliğine son verilmek ve Güney Kıbrıs Rum Devleti’ne peşkeş çekilmek istenmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, siyasi ve kültürel bir varlık olarak korunmalı, egemenlik haklarına saygı gösterilmelidir. Başlatılan KKTC’den asker çekilme süreci derhal durdurulmalıdır. Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarından kesinlikle vazgeçilmemelidir.

Tarihi Türk düşmanlığını sürdüren Fener Rum Patrikhanesi’ne, İzmir’de metropollük açmaimtiyazının verilmesi, yeni bir gaflet örneğidir. Yakın tarih bilinmeden dış politika oluşturulamaz.

Lozan Antlaşması ile Ege’de Türklere bırakılan 17 Ada’nın, bugün Yunanistan tarafından askeri işgale uğramış olması gizlenemez.Bu adaların bir an önce Yunan işgalinden kurtarılarak Türk toprağı haline getirilmesi şarttır. Milliyetçi olunmadan, milli menfaatler korunamaz.

Son zamanda ihmal edilen Türk Dünyası ve kardeş Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler, çok yönlü olarak arttırılmalıdır.  Azerbaycan toprağı olan Karabağ’daki Ermeni işgali sona ermeden, Ermenistan Anayasası’nda da yer alan sözde soykırım iddiasından vazgeçilmeden, Ermenistan ile ilişkiler geliştirilmemelidir. Şu anda Karabağ’da yapılan egemenlik mücadelesinde, Türkiye bütün imkânlarıyla kardeş Azerbaycan’ın yanında yer almalıdır.

5.EKONOMİK DURUM: Ülkemizde gelir dağılımındaki bozulma, işsizlik ve cari açık giderek artmaktadır. Türkiye bir türlü orta gelir tuzağını aşamamakta, tasarruf ve yatırım açığı işsizliği tırmandırmaktadır. Doğrudan yabancı sermaye girişi ve turizm gelirleri sürekli gerilemektedir.  Bu durumda, nereden geldiği belirsiz sıcak para girişleri ile üretimi ve ihracatı arttırmak, dış ticaret açığını ve cari açığı kapatmak mümkün değildir. Ekonomide çözüm, yabanlaştırılmaya dönük özelleştirmelerde, ithalatı teşvik eden kur politikasında, istihdam yaratmayan hizmet yatırımlarında değildir. Bunun yerine üretim ve ihracat desteklenmelidir. Katma değeri fazla olan mal ve hizmet üretimi ile iç ve dış piyasaların talebi karşılanmalı, dış ticaret açığı önlenmelidir.  Orta tabakayı güçlendiren iktisadi politikalara ağırlık verilmelidir.Bankalar Yasası gözden geçirilmeli, yatırım bankacılığı teşvik edilmeli, tasarruf mevduatı faizleri ile kredi faizleri arasındaki uçurum giderilmelidir.

Son yıllarda sürekli kan kaybeden tarım ve hayvancılığımız, çeşitli teşviklerle desteklenerek güçlendirilmelidir. Şuramızın yapıldığı Sivas ili ve çevresinde, birçok ilimizde olduğu gibi, en büyük sorunun işsizlik ve göç olduğu tespit edilmiştir.Kırsaldaki nüfusun kentlere göçünü azaltacak ekonomik ve sosyal önlemler alınmalıdır.

Kentsel dönüşüm,rant hesaplarıyla amacından saptırılmaktadır. Mülk sahipleri yıkıma zorlanmakta, sosyal doku ve beşeri ilişki sistemi gökdelenlerle yok edilmektedir. Kentsel dönüşüm parsel bazında değil, ada bazında yapılmalıdır. Yeni bir İmar Yasası hazırlanarak, yıllardır süren iskân sorunları ve kaçak yapılaşma makul bir çözüme ulaştırılmalı, kamuya kaynak sağlanmalıdır.

6.MİLLİ EĞİTİM VE PROJE OKULLARI: Bazı okullar lehine siyasi bir yaklaşımla ayrımcılık yapılması, ileride eğitimde paralel yapılaşmaya yol açacaktır.Eğitim hayatı, mutlaka siyaset üstü tutulmalıdır. Eğitim sistemi,“nitelikli insan” ve aklını, vicdanını ve iradesini başkalarına devretmeyen“bilinçli yurttaş” yetiştirecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Sık sık değişmeyen, fakat bilim ve teknolojideki çağdaş gelişmeleri yakından takip eden  bir“milli eğitim politikası” belirlenmelidir.

Türk tarihine bir bütün olarak bakılmalı, dönemler ve tarihi şahsiyetlerimiz arasında rekabet ortamı oluşturulmamalıdır. Tarih dersi müfredatı da buna göre düzenlenmelidir.

Milli Eğitim Bakanlığınca 2013-2014 öğretim yılından itibaren seçilen ve bugün sayıları 155’e ulaşan Proje okulları, ülkemizin yüksek puanlı öğrencilerini alan başarılı eğitim kurumlarıdır. Bakanlık diğer okullara model olarak seçtiği ve doğrudan kendisine bağladığı Proje okullarına, ulusal ve uluslararası projeler yapma, eğitim reformları ve sistemlerinin deneme okulu olma görevini vermiştir. Bu yüzden bu okullara, keyfi veya siyasi mülahazalarla değil,  akademik başarılarını yükseltecek bilgi ve beceriye sahip,somut ölçütlerle seçilen yönetici ve öğretmenler atanmalıdır.

Okul öncesi eğitim zorunlu eğitim kapsamına alınmalıdır. Bu kurumlara, ehliyetsiz elemanlar yerine,  pedagojik formasyon almış öğretim elemanları ve uzmanlar atanmalıdır.

Eğitimsiz kadınlarımızın meslek edinme kursları vasıtasıyla eğitilerek işgücüne katılması sağlanmalıdır. Çalışan annelerin çocuklarının kreş veya bakıcı ihtiyacı karşılanmalıdır.

Kredi ve Yurtlar Kurumu, ortaöğretim ve yükseköğretim gençliğinin yurt ihtiyacını tamamen karşılamalı, gençlerimizin denetimsiz oluşumlarca istismarını önlemelidir.

7.TÜRKÇEYE SAYGI:Milli dil bir egemenlik ve bağımsızlık göstergesidir. Milletimizin geçirdiği tarihi süreçte dilimize girmiş ve artık Türkçeleşmiş kelimelerin ve kavramların atılması dilimizi yoksullaştırır. Bir dilin eşanlamlı kelimeler sözlüğü ne kadar zenginse, o dil, o kadar zengindir. Esas olan, milletimizin bütününün anladığı, “Yaşayan Türkçe”nin kullanılmasıdır. Son yıllarda Türkçenin çeşitli yabancı dillerin etkisiyle bozulmakta olduğunu görmekteyiz. Bunu önlemek için, en kısa zamanda“Türk Dilini Koruma Yasası” çıkarılmalıdır.

Türk milliyetçiliği ilkesini benimsemiş Aydınlar Ocakları olaraktemelamacımız;Türkiye Cumhuriyeti devletini, millî ve üniter yapısını korumak ve sonsuza dek yaşatmaktır.Hedefimiz;Türk milletini barış ve huzur içinde yaşayan, aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaş medeniyet yolunda ilerleyen bir refah toplumu haline getirmektir. Ayrıca, millî varlığımıza, millî kimliğimize ve millî kültürümüze düşman unsurlarla sonuna kadar mücadele etme azim ve kararlılığındayız. Bu duygu, düşünce ve inanç içinde Türk Kurtuluş Savaşı‘nın temellerinin atıldığı Sivas ilimizde gerçekleştirdiğimiz44. Büyük Şûramızda alınan kararların, milletimizin geleceğinde olumlu gelişmelere vesile olmasını temenni ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşatılması dileğiyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutluyoruz.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Afyon Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı,  Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Başkent Aydınlar Ocağı,  Bursa Aydınlar Ocağı,  Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, İzmir Dokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Kayseri Aydınlar Ocağı,   Kocaeli Aydınlar Ocağı, Kütahya Aydınlar Ocağı,   Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı,Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı.

 

 

Haz 25

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMIMIZI AİLEMİZE, MİLLETİMİZE, TÜRK-İSLAM VE İNSANLIK ÂLEMİNE BARIŞ,HUZUR VE REFAH GETİRMESİ DİLEKLERİMİZLE KUTLARIZ.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Haz 24

İslam Dairesinde Bütünleşmek… Nasıl?

A.Kemal GÜL

Dünyevi yönetimle alakalı Eşrefül Mahlûkat olarak yaratılan insanın mutluluğunu esas alan ve kendisini ilim üretmeye teşvik eden Kur’an’ın ekseninde birbirini tamamlayan üç ana faktör: ‘’Şura-Adalet-İşin ehline verilmesi’’ kavramları Yüce Mevla’nın sorumlu tuttuğu insanın kulluk mükellefiyetinin başlıcalar olduğuna göre:
“Küfür ile belki amma zulüm ile payidar kalmaz memleket” der, Selçuklu veziri Nizamü’l Mülk… Siyasetnamesi’nde geçen idare teorisinde, “adalet” olmazsa olmaz bir şart olarak takdim edilir. O’na göre “Adaletin tahakkuk etmesi için, mutlak surette İslam olmaya lüzum yoktur. Tabir caizse, denilebilir ki “adalet” mertebe olarak vezirin devlet teorisinde İslam’dan üstündür.”
Müslümanlar çağın gereklerini okurken, algı kalıplarını da yenilemek zorundadır. Bireysel, toplumsal ve milletlerarası ihtilaflar, çağdaş kurumları, sistemleri, kavramları zorunlu hale getirdi. Adalet bu kavramlarla, bu kurumlarla ve hukukun işletilmesiyle ancak gerçekleşebilir.
“İslam etrafında birleşelim” demek, bu coğrafyadaki onlarca İslam anlayışını da dikkate alırsak, “tarihin tekerrür etmesi” demektir.

***
İSLAM ÜLKELERİ ÇAĞIN OLMAZSA OLMAZLARININ NERESİNDE?
İnsanlığın sahip olduğu güç unsurlarının en sonuncusu kapital/paradır.
Sanayi parayı, teknoloji sanayiyi, loji teknolojiyi, bilim lojiyi, düşünce de bilimi üretiyor.
Bunların hiçbirisi eğer bir ülkenin malı değilse, hangi katmandan katılırsan katılsın, diğerlerine mahkûm konumda! İslam ülkelerinin durumu gibi…
Hangi İslam ülkesi teknolojide ve bilimde var?
Kuşkusuz dünya beşten büyük denir ya… Fakat 57 Müslüman ülke beş ülke ediyor mu; sorun bu!
“Düşünce” üretemeyen ülkelerin her konuda “düşünce” üretenlere bağımlı kalacağı bir hakikat… Hakeza, adalet üzere olamayanların birliktelik kuramayacağı da bir hakikat…
Temennimiz, İslam Ülkeleri İşbirliği Toplantılarının gerçek anlamda Kur’an’ın ruhuna, Hz. Peygamber’in verdiği kutsal kavganın ruhuna samimiyetle sarılmaktan geçecek olmasıdır… Ancak bu otokritik sistem ve liderleriyle mi?

***

Ülkemizde Onyedinci yılına merhaba diyen iktidarın ülkeyi demokratik parlamenter sistemden partili Cumhur Başkanlığı Sistemine taşıdığı bu iktidar sürecinde kendilerine münhasır anlayışla toplum düzenini olumsuz yönde etkileyen, kutuplaştıran söylemlerin, eylemlerin ve gergin ortamların artışını yaşadık. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin ivme kazandığını gördük. Darbe planları kurgulaması/ oyunları ile sahnelenen ve gözaltına alınan, toplumda kalemleriyle, mesleklerinde gösterdikleri başarıyla öne çıkmış insanların tutuklandığını gördük. Ülkemizin iç ve dış güvenliğinin teslim edildiği ve millet olarak onurlandığımız Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup her kademeden subaylarımızın iftiraya uğradığını, itibarının zedelendiğini gördük.
Toplumda mesleğindeki üstün başarılarıyla saygınlık kazanmış, toplumumuzun her kesiminden elit dediğimiz ve Türk insanına hizmet etme aşkıyla bu aziz milletin kıt imkânlarıyla ödediği vergilerden beslenerek bugünkü konumlarını elde etmiş ve başarılarıyla övündüğümüz insanların devletini karşılarına alması iddiası, aziz Türk Milletine karşı içine düşürüldükleri zül ve zavallılık açmazında olmaları halini gördük.

Türk Milletinin ezici çoğunluğuyla kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temelini oluşturan ‘’Türk Milliyetçiliği’’nın ayaklar altına alındığını gördük. Cumhuriyet değerlerine savaş açarak saf ve mütedeyyin Müslüman vatandaşımızın sömürülen duyguları üzerinden beslenen iktidarın samimi olmadığını, Türk Milleti kavramını içlerine sindiremediklerini gördük.

Ekonomik veriler üzerinden sosyal adaletsizliğin zirve yapığını, zengin sayısının çoğaldığını, fakirliğin toplumun her kesiminde genişleyerek zirve yaptığını gördük. Vasıflı elemandan vasıfsızına kadar işsizliğin tavan yaptığını gördük.
Velhasıl, bizi biz yapan değerlerin, hayati ilkelerin, eğitim-öğretimin, adaletin zulme dönüştüğü, giderek büyüyen açıklarla ekonominin, yalnızlığa sürükleyen dış ilişkilerin, toplumsal barışı yıkan ayrımcılıklarla partizanlığın ve kadrolaşmanın, gençliğe bakış bozukluğuyla geleceğimizin ne durumlara düşebileceğinin farkına vardık.

****

 

Türk milletinin bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden dallarına, dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamaya, ağaç gibi dik durmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var.
Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı, eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.
Artık şucu bucu ayrımını bırakacağız.
Evin içinde kavga etmeye devam edersek, dışarıdan kapıyı kimlerin zorladığını anlayamayız.

Maalesef muktedirlerin iktidarlarını sürdürme adına işledikleri ayrıştırıcı kirli politikaları yüzünden kırılan gönülleri onarma vakti, dilde fikirde,  örülen duvarları yıkma günü, aynı topraklarda yaşadığımızı ve yaşamak zorunda olduğumuzu hatırlama, aynı dine, aynı dile, aynı kültüre, aynı kadere, aynı değerlere sahip olduğumuza göre fikirlerde birliği sağlama, birlikte davranma zamanı.
Düşmanlarımızın evet ve hayırcı ayrımı yapmadan bu ülkenin bütün insanlarına düşman olduğunu,
3 ayrı biri ayrı topladığımızda sonucun 3, birlikte yazdığımızda 111 gibi bir güce eriştiğini, kırmak için elimize aldığımız bir tahta parçasını kırmanın kolay olduğunu,
iki veya daha fazlasının ise kırılamayacak kadar güçlü olduğunu bilme zamanı.
Özetle,’’ bölünürsek yok oluruz, bölüşürsek tok oluruz’’.

***

Son yıllarda Türkiye ekonomisini etkileyen gelişmelerin normal olmadığını iş dünyasının sıkıntıya düştüğünü gördük.
İş adamları 2016 yılına girerken biraz daha belirgin bir gelecek bekliyordu.
Ne kadar sıra dışı olay varsa hepsi 2016’nın içerisinde gelişti.
Rusya’ya ile yaşanan sıkıntılar, seçim yoğunluğu, terör, patlamalar hepsi 2016’nın içerisine sığdı.
Dışarıdaki durumlar da Türkiye’yi etkiledi.
Türkiye’den sermaye çıkışı, doların yükselmesi, Amerika’da Donald Trump’un seçimi kazanması, FED’in faiz çıkışı gibi…
Bütün bunların içerisinde sanki bu tablonun bir eksiği varmış gibi bir de 15 Temmuz darbe girişimi bir sonuç alma kalkışması olduğunu gördük.

***

Bu adice düzenlenen darbeye giden süreçte cemaatçiliğin halktan gizlenen arka labirentlerinde kurgulanmış gizli ve netlikten mahrum şeffaf olmayan niyetlerle beslenmiş iktidarın cemaat içi çıkar ve güç kaygısı kavgasıyla ayrışan ve birbirilerini paralel ilan eden gayri milli hale düşmüş zavallılıklarını gördük.

Siyasi otoritenin içinde bulunduğu bu hal ile askeri ve sivil bir kısım otoritenin haksız ve yakışıksız yere içine düşürüldükleri itibarsızlaştırma karşısında, icraatlarıyla samimiyetten uzak güven vermeyen otokritik bir yapı sergilediklerini gördük.

Kanaatimizce, dürüstlüğe dayalı Kurum Kültürüne şiddetle ihtiyacın var olduğunu gördük.

Din üzerinden siyaset yapan iktidar çevreleri Kuran’ın bu hükmüne ne diyecekler?
‘’Ey iman edenler! Son derece adaletli olun, kendinizin, ana babanızın, akrabalarınızın aleyhine de olsa Allah için doğru şahitlik edin! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse ister zengin ister fakir olsun, adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah’ın hakkını korumak ( adaletten ayrılmamak), zengin ve fakirin, ana baba ve akrabaların hakkını korumaktan daha önemlidir, onların haklarını Allah daha iyi gözetir. Boş arzu ve hevesinize uyarak adaletten ayrılmayın Gerçeği çarptırır ya da şahitlik etmekten kaçınırsanız bilin ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.-Nisa 135

***

Bir kısım basın-yayının ve ilgililerin ifadesiyle; Cumhuriyet döneminin yapılan en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayında, bu yolsuzluk ve rüşvet olayını gerçeklendirenleri mağdur göstermeye, ortaya çıkaranları ise tertipçi olarak niteleyen yüksek perdeden söylem ve icraatları, zikredilen ayete göre nereye koyacağız?

***
‘’Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda ‘’Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının önünde ‘’Emin’’sıfatı vardı… Müslüman’ı, ‘’Elinden ve dilinden’’emin olunan olarak tanımladı…’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı, emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’

Onun ardında bıraktığı ilkelerine sadakat, onu ardından yaşamak, ana ilke ise, bu yaşanan ilkesizlikleri yüksek perdeden savunanları hangi verilere göre tanımlayacağız?

***

Hz. Ali: ‘’Dünyada lekesiz bir alından, daha güzel bir şey var mı?’’diye ilahi ölçüyü koyuyor. İnsanların alınlarındaki lekeler el eliyle değil kendi zaaflarıyla vurulur. Hiç kimsenin kendisinden başka düşmanı olmadığını öncelikle siyaset adamları bilmeli, bu ölçüden ve salim akıldan ayrılmamalıdır.

Özellikle birlikte düşünemeyeceğimiz iki kavram: ‘’Dindarlık ve Güvensizlik’’
Millet olarak kendi halimize, içinde bulunduğumuz duruma bakalım. Güvensizliğin altında yatan sebepler, yönetimin icraatlarında yapılan haksızlıklar, adaletsizlikler, yolsuzluklar, ötekileştirmeler, baskılar vb. İnsanların ötekine veya birbirine karşı güveni kalır mı? Sevgi, şefkat, birlik, dayanışma, iyilik, hoşgörü gibi asıl muhafaza edilmesi gereken temel değerler hayata geçirilebilir mi? Özgür düşünce yoksa üretilebilir mi?

***

Dini öğretiler Erdemli, Bilge ve Kamil insanı yaratabilme üzerinde odaklanmalıdır. Kamil insan kendisinden kerametler zuhur eden insan değildir. Kamil odur ki, halkı ile düşüp kalkar, onlarla alış-veriş eder, onların arasında dolaşır, fakat Hak’tan bir an gafil olmaz.

Kamil, bilgin ve erdemli insanlara yönetimlerde yer verilmezse, bu yüce özelliklere haiz insanlara şaşı bakılırsa ne olur? Günümüz İslam Coğrafyasında olduğu gibi güçlü devletlerin şamar oğlanı olunur, maskarası olunur.

Evet, ‘’akıl, bilim ve sanattan mahrum bırakılan Müslümanların’’, İslamcı fasıklar, münafıklar güruhuna karşı uyanık olmaları gerekir. İçlerinde var olan iman ile bu tiplerden uzaklaşmaları gerekir. Zira ses çıkartmadıkları, tepki göstermedikleri için bunların işlediği günahlar yüzünden saf ve temiz müminler de sorumlu olurlar.

Sözün özü: Algılardaki yanlışlıklar düzeltilmeden doğru din anlayışını oluşturmak mümkün değildir. Elimizde bir rehber/ mesaj var. Bugün adına, bugün için, bugüne göre değerlendirilmesi gereken bir mesaj… Ancak bunu algılayabilecek bir seviyeye ihtiyacımız var. Ve seviyeyi yükseltecek seviyeli yorumlara.

 

 

 

 

Haz 24

Onay= Değerlilik Formülü Doğru Mu?

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Pek çok insan, başkaları kendisi için onay vermediği zaman, kendini aşağılanmış hissediyor. İçlerinde onaylanmama korkusu oluşmuş. Bu korku insanları depresyona yatkın hale getiriyor. Mutlu olmaları için başkalarının onayına ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlar.
Bu kişilerin duygusal sağlığı onaylara bağlıdır. Onay alamadıkları zaman ruhen ve bedenen hasta oluyorlar. Onay bağımlılığı, çoğunlukla çocuklukta ediniliyor.
Oysa duygularımızı etkileyecek tek şey, kendi düşüncelerimizdir. Birisi bize onay vermediği zaman bu onun sorunudur.
Onay= Değerlilik formülü doğru mu?
Başkalarının onayı bizi değerli insan mı yapar?
Onay insanı iyi hissettirir. Bunda yanlış bir şey yok. Bu sağlıklı bir durumdur. Ancak onay alıp almama bizim değerimizi ölçmek için kulanılan bir ölçek değildir.
Birini eleştirmeniz veya onaylamamanız diğer kişinin değersiz olduğunu mu gösterir? Hiçbirimiz mükemmel değildir. Başkalarının bizim mükemmel olmadığımızı ve hatalarımızın olduğunu söylemeye hakkı vardır. Ancak birisi bizi eleştirdiği zaman kendimizi sefil, yoksul, çaresiz hissetmek zorunda değiliz.
Başkaları hakkıyla ve bilimsel ölçülere göre değerlendirme gücüne sahip mi? Kim tam ve objektif bir değerlendirme yapabilir? Bu güce sahip olmayan kişilerin, değerlendirmelerini ve onay vermemelerini neden bu kadar önemsiyoruz?
Onay bağımlılığı, delik bir balonu şişirmeye benzer. Hiçbir zaman sonuç vermez. Bütün insanlardan onay alamayız. Dıştan gelen onaya bu kadar önem vermeye gerek yok.
Onay bağımlılığı, mutluluğun kapısını açan anahtar değildir. Çünkü bu içten- dışa doğru gelişme yaklaşımına aykırıdır. İçeriden dışarıya yaklaşımına göre, insan gelişmeye ilk önce kendisiyle başlamalıdır. Bu yaklaşım, sorunun kaynağının insanın kendinde olduğunu söyler.
İçten- yaklaşımı devletler için de geçerlidir. Bazı devletler, sorunların kaynağının dışarıda olduğuna inandığı için, hep başka devletlerle savaşıyorlar. Ama sorunları da ortada duruyor.
Hacı Bektaş Veli’ nin ifade ettiği gibi:

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüste mekkede hacda değildir

Unutmamak gerekir: Genel zaferlerden önce, özel zaferler gelir.

Haz 24

Milletlerin Var Olma Ülkü ve İdealleri

Dr. Şahin CEYLANLI

       Dünya’da millilik vasfını kazanmış her toplumun bir milli ülküsü ve ideali vardır ve olması da gerekir. Bu var olma ülküsü ve idealinin anlamı ve oynadığı rol çok büyüktür. Yürütücü bir güç olduğu herkesin malûmudur. Bu bakımdan; milletleri yaşatan, ilerleten ve yükselten bu ideal ve ülküdür. Bu durumdan yoksun olan toplulukların, dünya milletleri arasında önemli bir yer tutmalarına imkân ve ihtimal yoktur.

Milletler,  kendi milli ideallerinin ardından gittiği zaman, tarihte büyük olaylar ve değişmeler olmuştur. Türk Milleti’nin de milli ülkü ve idealleri  vardır ve bu idealler, geçmişte çok büyük değişmelere sebep olmuştur. Birkaç  Örnek verecek olursak ; Kızıl Elma ideali, Türk Milleti için bir hedefin ve amacın simgesidir. Bu simge,bütün Türklerin bir bayrak altında toplanıp millet olma idealidir. İstanbul’un fethi ile çağ açıp çağ kapatmak, Malazgirt Meydan Savaşı ile Anadolu’nun kapılarını Türk Milleti’ne  açmak birer milli ülküdür. Bir başka örnek; Milli birlik duygusunu devamlı ve bir takım vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’nin bir milli ülküsüdür. Yunanlılar’ın da  Megola  İdea ülküsü vardır. Bu ülkü, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğuna son verdiği günden beri devam eden bir ülküdür. Böylelikle, eskiden Bizans’a ait olan bütün toprakları yeniden ele geçirmek ve İstanbul başkent  olmak üzere Helen İmparatorluğunu yeniden oluşturmaktır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Var olma ideal ve ülküsü, bir millette ne kadar kuvvetli olursa, o millet diğer milletlere nazaran her yönden üstün ve başarılı olur. Bu durum, yüzyıllar öncesinden beri milletleri daima meşgul etmiştir. Bir millet, üstün gelmek  veya  boyunduruğu altına almak istediği bir milletin öncelikle kültürünü ve milli idealini bozmaya ve daha sonra da ortadan kaldırmayı düşünür. Tarih, bu şekilde örneklerle doludur.  Dünya’da ileri teknolojiden de faydalanılarak, bir milletin başka bir millete kültür aşılaması ( kültür emperyalizmi-manevi sömürgecilik ) daha da kolaylaşmıştır.

Türkiye gibi önemli bir coğrafyada yaşayan Türk Milleti de, bulunduğu jeopolitik durum sebebiyle bu tür saldırıların en büyük hedefi haline gelmiştir. Türk Milleti’nin kültürünü ve var olma mefkuresini veya  ülküsünü oluşturan  en önemli itici güçleri dil, din, ülkü birliği, örf ve adetler, gelenek ve görenekler, milli tarih şuuru gibi unsurlardır. İşte emperyalist düşünceli milletler, bu unsurları ortadan kaldırdıkları andan itibaren, Türklük ideali de ortadan kaldırılmış olacaktır. Türk Milleti’nin geçirmekte olduğu sıkıntı ve bunalımın ana kaynağı  burada yatmaktadır. Yukarıda belirtilen bu unsurların sarsıntı geçirmesi, günümüzde ve gelecek için tehlike ve endişe oluşturmaktadır.

İşte bu gerçeklerden hareket ederek, Türk Milleti’nin var olma idealini sonsuza kadar ayakta tutmak, yaşatmak ve geliştirmek istiyor isek, Türk Milleti olarak topyekun aynı duygu ve düşünce etrafında kenetlenmek  gerekmektedir. Bu var olma ideali ve ülküsü  yaşadıkça  millet olarak ilerleyecek ve Dünya’daki  lâyık olduğumuz yere   gelmek en büyük dileğimiz olacaktır.

 

 

Haz 24

İnandık Demenin Dayanılmaz Akıbeti

Prof. Dr. Hacı DURAN

Ankebut süresinin ikinci ayetinde Allah, “Biz inandık diyenleri” kendi hallerine bırakmayacağını açıklar. Onları sınayacağını, imtihan edeceğini veya fitne ile karşılaştırıp samimiyetlerini herkesin anlayacağı şekilde açıklayacağını belirtir.

Üçüncü ayette ise Allah’ın daha önceki toplumlarda da, “Biz inandık diyenleri” sınadığı, imtihan ettiği belirtilir. Bu sınama ile kimlerin gerçekten doğru yani sadık oldukları ve kimlerin yalancı oldukları Allah tarafından kendilerine kesinlikle bildirilmiş olur.

Allah’ın kelamından biliyoruz ki, Allah’ın sözü, Allah’ın fiilidir. Yani Allah söyleyince yapılmış olur. Allah’ın “Olsun” dediği herşeyin anında oluverdiği, birçok ayeti kerimede insan ibret alsın diye beyan edilir. Oysa insanın sözü; insanın fiili, eylemi veya davranışı değildir. Bundan dolayı Cenab-ı hak insanları sözleriyle, iddialarıyla veya söylem olarak savunduğu görüşlerle değil, davranışlarıyla, eylemleriyle, uygulamalarıyla değerlendirir.

İnsanların söyledikleri ve savundukları şeyler ile yaptıkları şeyler arasındaki fark, yalanın düzeyi hakkında bilgi verir. Yukarıdaki ayeti kerimeler, bu durumu açıklıyor. “İnandık demek”, “İnanmış olmak” olmayabilir. Cenab-ı Hakk inandık demenin bir yanıltma yöntemi olabileceğini böylece beyan etmiş oluyor.

Konuyu İslam dünyasındaki güncel ve fiili tartışmalar çerçevesinde örneklendirmek, Allahu Teala’nın muradının anlaşılması açısından daha faydalı olur.

Malum olduğu üzere Müslüman toplumlar, uzun zamandır birbirleriyle çatışıyorlar. Çatışma birçok Arap ülkesinde kanlı ve yıkıcı oluyor. Türkiye ve İran gibi ülkelerde ise bazen kanlı olmakla birlikte, sözlü, ekonomik ve bürokratik dışlama mekanizmalarıyla devam ediyor.

Çatışan tarafların konuştukları, söyledikleri, savundukları veya inandık dedikleri değerlere veya inanç esaslarına baktığımızda, hepsi aynı değerler, inançlar ve hakikatlar için mücadele ediyor görüntüsü vermektedir.

Mesela, Çağdaş selefi akımlar ve bu akımların örgütlenmiş ve çatışan grupları olan, Daiş, Nusra, Ahraru Şam, Alkaide, Aşşabab gibi örgütlerin hepsi, siyonizmle mücadele ettiklerini, emperyalizme karşı olduklarını ve müslüman toplum için savaştıklarını söylüyorlar. Benzer bir durum Şii mezhebi adına örgütlü terör eylemleri yapan, Hizbullah ve Bedir Tugayları adlı örgütler içinde de geçerlidir.Birbirlerine saldıran bu grupların hepsinin sözlü amaçları veya söylemleri arasında hiçbir fark yoktur.

Tabandaki bu terör gruplarını bir yana bırakalım. Bizzat resmî tanınırlığı olan, yasalarla yönetilen ve bir hukuk devleti olarak bilinen İslam ülkeleri iktidarlarının saldırgan tutumları çok daha fazla veri sunmaktadır.

Mesela Trump güdümlü Suud itilafı Arap ülkelerinin Katar’a karşı uyguladıkları sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri ablukada tarafların birbirlerine karşı yaptıkları suçlamaların gerçekliğini sorguladığımızda söylenenlerin, uydurulan birer yalan oldukları çok daha açıktır. Libya, Suriye, Irak,  Sudan ve Kuzeydoğu Afrika ve Siyahi İslam Coğrafyasında meydana gelen şiddet hareketlerine baktığımızda Suud itilafı ülkelerin doğrudan resmî terör eylemleri yaptıkları ve bölgedeki terör örgütlerini destekledikleri çok açıktır. Ayrıca ideolojik olarak olaya baktığımızda, terörist grupların söylemleriyle Suud’un dini söylemi yine örtüşmektedir.

Suud itilafı ülkelerinin Türkiye’de 15 Temmuz başarısız ve kanlı darbe karşılaşmasındaki tutumları da biliniyor. Mesela Gülen hareketi, itikadi ve dini söylem bakımından hiçbir şekilde Suudların Vahabi-Selefi akımı ile bağdaşmaz. Ama ilginçtir, BAE, Mısır ve Suudlar darbecileri destekledi. Basın yoluyla darbecileri destekleyen birçok program yayınladılar.

Öte taraftan Suud itilafına katılan ülkelerin birbirleriyle olan sorunları ve bu sorunlar çerçevesinde ileri sürdükleri söylemlerde ilginçtir. Bundan dokuz ay önce, Mısır’ın resmî Ezher uleması, Vahabiliği ehli Sünnet olarak kabul etmediğini bir fetvanın altına imza atarak deklere etti. O tarihlerde Suudlar da ihvan mensuplarıyla işbirliği yaparak, ehli Sünnet müslümanı olduklarını bir fetva ile açıkladılar.

Mısır’ın resmî fetva şeyhlerini suçladılar. Yine BAE’leri uzun zamandır, Selefi karşıtı dini hareketleri ülkesinde barındırıyor. Finanse ediyor. Suud din anlayışını tekfir eden şeyhleri misafir ediyor. Birleşik Arap Emirliklerinde örgütlenen Vahabi-Selefi karşıtı dini oluşumlar arasında, Türkiye’de örgütlenen ve dinlerarası diyalog çalışmalarına islam dünyasında küresel çapta öncülük eden Gülencilerin de bulunduğunu belirtmek gerekir.

Suudlarla, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi karşıtı dini hareketler arasında, 2004’ten bu yana ciddi çekişmeler de yaşanmaktadır. Yine belirteyim ki, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi hareketi karşıtlığını, örgütleyenler arasında belirtilen tarihten bu yana ABD’de üslenen Gülenciler de bulunmaktadır. Yani özetle Suud itilafının aktörleri de birçok yönden birbirlerinden nefret ediyorlar. Ama Katar’a, İran’a, Libya milli Meclis hükümetine ve Türkiye’ye karşı ortak saldırı yapabiliyorlar.

Konumuz, hangi Müslüman devletin ve Müslüman sosyal hareketin, hangi Müslüman hareketlerle ne tür sorunlar yaşadığını açıklamak değildir. Bunları, davranış ile söylem arasındaki farkı göstermek için buraya ekledim. Görüldüğü gibi, çoğu Müslüman iktidar ve sosyal hareket veya cemaatin söyledikleri ile yaptıkları arasında önemli farklar hatta tezatlar vardır.

Yukarıda anlamını aktardığım ayeti kerimeleri, verdiğim bu örnekler üzerinden anlamaya çalışırsak İslam toplumlarının nasıl bir sapma içine girdiklerini daha iyi anlamış oluruz. Bu insanlar, oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar, ibadet ediyorlar, müslüman olduklarını söylemekle iftihar ediyorlar ve bu amaçla propaganda yapıyorlar, dini davette bulunuyorlar.

Birbirlerine iftira atan, kendi haklılığı için yalan uyduran ve karşı tarafı Allah adına küfürle, zulümle suçlayan bu sosyal oluşumları yukarıdaki ayeti kerimeler çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda ne diyeceğiz? Bir samimiyet sorununun mevcut bulunduğu açıktır.

Son yıllarda, Kuran’da bulunan temel değerlere göre davranma düzeyi bakımından ülkeleri değerlendiren ölçekler hazırlandı. Bu ölçeklerin ortaya koyduğu bulgulara bakıldığında, Kuranı kerimdeki temel kıymet hükümlerine göre davranma eğilimi Müslüman toplumlarda en düşük düzeyde çıkmaktadır. Bu değerlerin ne olduğunu bir iki örnekle gösterelim. Bir müslüman mı daha çok yalan söyler, müslüman olmayan birisi mi daha çok söyler? Araştırmalar göstermiş ki müslüman daha çok yalan söylüyor. Bu araştırmalarda dünya ortalaması böyle çıkmaktadır.

Bu durumda, yukarıdaki ayeti kerimede “biz inandık diyenler” in durumu ile günümüz müslüman grupların, iktidarların ve sosyal oluşumların durumu örtüşmektedir. Fakat işin ilginç yanı ise, her müslüman grup, parti ve iktidar, rakiplerini yalancı sahtekar, hain, zalim ve haramzade olarak itham etmekte, kendini masum ve temiz olarak sunmaktadır. Aslında en büyük yanılgı, inkar ve sapma tam olarak burda başlamaktadır.

Böyle bir yanılgı üzerine kurulu olan parti, cemaat ve grup dostluklarına dayalı iktidarlar da Ankebut yuvasına, yani örümcek ağına benzemektedir. İnsanlar bu iktidarlar, partiler ve cemaatler adına mücadele etmeyi, kutsal savaş yani cihat olarak algılıyor. Rakipleri de mukaddes davanın önündeki engel olarak görüyor. Engeli aşmak için sosyal, ekonomik ve siyasal olarak güçlenmeyi ve emekleri bir parti yada cemaatte biriktirmeyi tercih ediyor. Böyle bir bilinçle kurulan teşkilatlar da ankebut yani örümcek ağı yuvalarından başka bir şey değildir. Çünkü yalan üstüne kurulan bir teşkilat yalanla yıkılır.

İnandık demek, başkalarını etkilemek ve yanıltmak için başvurulan bir yalandır. Böyle bir yalan her ne kadar yalan söyleyene göre başkasını etkilerse de, aslında yalan söyleyenin hayatını daha çok etkiler. Yalan söyleyeni yalanı ile mutlaka yüzleştirir. Çünkü insanı yanıltmak, hakikate yabancılaşmaktır. Bugün maaslese Müslüman toplumlar profesyonel yalancılara kanarak yaşıyorlar.

 

Haz 24

Kabile, Aşiret, Millet, Ümmet

Prof. Dr. Durali YILMAZ

 Allah Resulü, kabileden bir adım öteye taşımak için ashabını, Ensar ve Muhacir olarak niteledi. Buna rağmen Medine’deki  Efendimizin önlediği bilinir. Bir sonrası millet ve ardından ümmet gelecekti. Nitekim öyle de oldu; Hz. Ömer devrinde kabileden millet bilincine ulaşan Araplar, fetihlerle aralarına katılan diğer topluluklarla İslam Ümmetinin temelini attılar.
Hz. Ömer’den sonra tekrar kabile seviyesine düştüler. Bu kadar kısa bir zaman dilimine sığan bu yükseliş ve düşüşü anlamak çok zor; bir mucize belki… Türklerin müslüman olmasıyla İslam, millet ve devlet dini oldu.Türkler, çok önceden millet bilincine ulaşmış oldukları içindir ki, müslüman olmalarından yüzyıl gibi kısa bir süre sonra Kutatgu Bilig ve benzeri eserler yazarak, İslamın devlet felsefesini de oluşturdular. Daha sonra edebiyatta, mimaride ve benzer konularda İslam medeniyetini ileri bir seviyeye taşıdılar. Osmanlıda Ümmet oluştu denebilir. Ortadoğu huzur ve sükunu yaşamaya başladı.
Osmanlıdan sonra Arapların tekrar kabile ve aşirete dönüşmeleri, bence emperyalizmin büyük tuzağıdır. Türkiye’nin, emperyalistlerin hedef tahtası olması ve millet bilincinin kırılması için akla hayale gelmedik oyunlar oynanması karşısında çok uyanık olmak gerekir. Ortadoğu ve uzak doğunun kabile ve aşiretlerinin üzerimize sürülmesi ve ümmet kavramının ortaya atılması, bizdeki millet bilincini kırmaya yöneliktir. Millet olmadan ümmet olur mu? Bu açıdan bakılırsa siyasallaştırılan tarikatler de emperyalizmin güdümündedir. Bunun üzerinde üniversitelerimizin ciddi araştırmalar yapması şarttır. Bu konuda dakika gecikilmemelidir. Mesela Fransada, Fransız olmakla övünen bir Ermeninin, Rumun, Arabın, Arnavutun… Türkiyede, Ermeni, Rum, Arap, Arnavut olmakla övünmesi de bu oyunun bir parçasıdır. Fransızlık, bir ırk değil de millet ifadesiyse Türklük de öyledir. Birilerinin bunu, ırka indirgemeye çalışması da aynı oyunun parçasıdır.

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar