Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 21

Değerleri (Değerlendirmeyi) Bilmek

Cafer GENÇ

Sevgili okurlarım;

Eğitim, hepimizi yakından ilgilendiren önemli bir konudur. Köşe yazılarımı, rahat okunması ve faydalı olması düşüncesiyle cumartesi ve pazar günleri yazıyorum. İki haftadır, öğretmenlerin performans değerlendirmelerinden hareketle, öğrencilerin ve eğitimin durumunu da “değerlendirme” konularına değinmiştim ve sıkıntıları sizlerle paylaşmıştım.

Bu konu gündemdeyken, MEB’in empati, öz eleştiri yaparak değerlendirmeye önce kendisinden başlamasının isabetli olacağını da belirtmiştim. Hazır yeri gelmişken yaşadığım bir “değerlendirme!” olayını anlatmak ve durumu sizlerin takdirine bırakmak istiyorum.

Gazi Anadolu Lisesi müdürü iken 2009 yılında görevden alındım. 22 Temmuz’da, görevden ayrılmadan bir gün önce, personelle vedalaşırken Aile Birliği’ne, “Yarın ayrılacağım, imzalamadığım evrakınız kalmasın” dedim. Onlar da, “Servisle anlaştıklarını, sözleşme hazırlayıp imzaladıklarını, benim görüp onaylamamı” istediler. Ben de bu iş onların işi olmakla birlikte, okulun müdürü olarak bilgimin olması gerektiği anlayışından hareketle, servis sözleşmesine bakıp en alt kısmını “görülmüştür, uygundur” anlamında onayladım.

“Ne var bunda, gayet normal!” diyeceksiniz. Hayır, hiç de öyle değil, bakın neler oldu.

2009 yılının aralık ayında, teftiş kurulundan bir müfettiş aradı.

Servisle ilgili bir şikaâyet olduğunu, sözleşmede benim de imzam olduğu için ifademi almak istediğini söyledi.

Görevden alınmam sebebiyle moralim bozuk olduğu için, “okuldan ayrılalı 5 ay olduğunu, konunun beni ilgilendirmediğini, ifade vermeyeceğimi” söyledim.

Aradan 5 ay geçti. 2010 Mayıs ayında görev yaptığım okula bir müfettiş geldi. Bu konuyla ilgili “ifademi almak istediğini, önemli bir şey olmadığını, formalitenin yerine getirileceğini” söylemesi üzerine ifade verdim.

Bir ay sonra, Yıldırım İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Şube Müdürü, (arkadaşımdır ve halen görevdedir) beni aradı. Servis konusuyla ilgili 4 tane, en hafif ceza olan “uyarı” cezamın olduğunu söyledi.

Şaşırmıştım. Kabul etmediğim için tebliğ etmeyeceğimi söyledim. “Ne yapabiliriz” noktasında, “savunmamın yeterli görülerek cezaların uygulanmaması” kararlaştırıldı.

Nitekim öyle oldu. Şimdi sıkı durun. 10 gün sonra, şube müdürü, “2008 yılında da servis sözleşmesini aynı şekilde imzaladığım için 4 zarfın daha olduğunu” söyledi.

Bu defa, cezalardan birisi, uyarmanın bir üstü olan “kınama” idi.

Önceki 4 cezaya çok kızmamın ardından, sonraki bu 4 cezaya tepkimi tahmin edemezsiniz!

Aynı şekilde cezalar verilmedi. “Kınama” cezasını da kaymakamla görüşüp itirazımı izah etmem neticesinde uygulamadı, iptal edildi.

2008 ve 2009 yılları için 4’er ceza verdikleri konular (suçlamalar) şunlardı:

  1. Komisyonda olmadığım, görevim olmadığı halde sözleşmeyi imzalamış olmam.
  2. Belediyenin tespit ettiği fiyatlara uyulmamış olması (sözleşme, fiyat tespitinden önce yapıldı.)
  3. Servis ücretinin yüksek olması (en uygun teklifle anlaşılmıştı.)
  4. Velinin ve öğrencinin mağdur edilmiş olması.

Aslında hiç de öyle değildi. Şikâyet, servis firmalarının rekabetinden kaynaklanıyordu. Neyse, bana 8 ceza verildi ama uygulanmadı. Uygulanmaması, suçu işlemediğim anlamına da gelmiyordu.

Bu cezaları bana, FETÖ olayından tutuklanmış olan İl Milli Eğitim Müdürü verdirdi.

Görevden alınmam ile ilgili davam mahkemede olduğu için, “hemen hemen her yıl ve hatta 1 yılda 4 defa, 3 yılda da 3’er defa ödüllendirilmiş bir müdür olarak, hiç cezamın olmamasına karşılık, mahkemeye, 8 cezamın olduğunu göstermek istemesine bir gerekçe olduğunu sonradan öğrendim.

Bu ve benzeri olumsuz durumlar, başta eğitime zarar vermekte olup görevden alanları da alınanları da yıpratmaktadır. Böyle bir değerlendirme anlayışı ve yaklaşımı adına ne söylenir bilemiyorum. Yorum sizin. Eğitimde, ödüllendirmeyle teşvik ederek moral ve motivasyon sağlanmalıdır. Tecrübeli, idealist değerlerin değerlendirilmesini bilmek gerekir.

SÖZÜN ÖZÜ: Şahsi ve siyasi emeller uğruna “değerlerimiz” yok edilmemelidir. Bir şeyin kıymeti yokluğunda anlaşılmamalıdır. Değerleri değerlendirmesini bilmeniz, sizin başarılı olmanız anlamına gelecektir. Değerlere değer verdiğiniz sürece, siz de değer (saygınlık) kazanırs

Mar 28

Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bazı Düşünceler

Dr. Şahin CEYLANLI

Osmanlı Devleti’nde, Miri Toprak Sistemi’nin esasını Tımar Sistemi oluşturmaktadır. Tımar, Osmanlı Devleti’nden önce var olan bir sistemdir. Belirli bir görev karşılığı ve devlete yapmış olduğu iyi hizmetlerinden dolayı kişilere tahsis edilen ve senelik geliri yirmi bin akçeye kadar olan dirliklere tımar, kendisine böyle imkanlar sağlanan kişiye de sipahi denmektedir.

Tımar Sistemi, Osman Gazi ile birlikte başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en üst seviyeye ulaşmış ve 1839 tarihinde, Tanzimat Fermanı’yla ortadan kaldırılmıştır. Tımar Sistemi’nin en önemli özelliklerinden biri, tımar topraklarından faydalananların, bu topraklardan ancak geçici olarak yararlanmaları hususudur. Bu husus, toprağı işleyenlerin durumlarına göre belirlenmektedir. Tımar Sistemi’nde iki taraf mevcut olup, bunlar sipahi ve reayadan ( köylüden ) oluşmaktadır. Birbirlerine karşı münasebetleri, kanunlarla düzenlenmiştir. Ne sipahi ve ne de reaya, bu toprakların mülkiyet hakkına sahip değildir.

Mülkiyet, ancak devletindir. Reaya, bu toprakları işlediği müddetçe tasarruf hakkına sahiptir. Sipahi ise devletin memuru sıfatıyla, reayadan lüzumlu olan vergileri toplamakta, barış zamanında köylerin asayişini sağlamakta, harp sırasında ise askerleriyle (cebelüleriyle) birlikte, padişahın emrinde harbe katılma sorumluluğundadır. Bu sistem ile devlet, büyük bir masrafa girmeden askeri kuvvet oluşturmuş ve iktisadi hayatın güçlenmesinde çok büyük faydalar sağlamıştır. Zaman içinde tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordu düzeninde de bozulmalar olmuş ve bu durum; Celali İsyanlarının doğmasında önemli rol oynamıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Selçuklu Devleti’nde ve bazı İslam ülkelerinde görülen İkta Sistemi arasında önemli benzerlikler vardır. Ancak İkta Sistemi’nde, savaşa asker göndermek mecburiyeti yoktur. Bu sistem, bazı değişikliklere uğrayarak Osmanlı Devleti’nde Tımar Sistemi adını almıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi’ni karşılaştırdığımız zaman, birbiriyle ilgisinin olmadığı görülür. Tımar Sistemi’nde reaya hürdür. İşlemiş olduğu toprağı bırakarak başka bir yere gitme hakkına sahiptir. Batı Feodal Sistemi’nde serf hür olmayıp köle durumundadır. Sipahi toprağın sahibi olmayıp, onu ancak devletin adına reayanın tasarrufuna vermekle yükümlüdür. Feodal Sistemi’nde ise, toprak senyörün mülküdür. Feodal Sistem, bir idari, askeri ve sosyal yapıdır. Tımar Sistemi ise, bir toprak rejimi, bir vergi sistemi ve aynı zamanda önemli askeri ve idari yönleri de olan bir sistemdir. Tımar Sistemi’nde devletin gücü hakim, Feodal Sistem’de devletin gücü yok denecek kadar az. İşte  bu açılardan bakıldığında, Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi arasında çok büyük ayrılıklar vardır.

Osmanlı Tımar Sistemi’ni Asya Tipi Üretim Tarzı’yla da ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde Pazar mevcut tu. Asta Tipi Üretim Tarzında Pazar mevcut olmayıp, mülkiyet hakkı da yoktur. Toprak mülkiyetinin varlığını kabul etmemek, düşünce yönünden sakat bir yaklaşımdır.

 

 

Şub 27

Türkiye Olimpian Derneği Liseli Gençlerle

ÖZTEK’TEN GELENEKSEL TÜRK SPORLARI VE GENÇLİĞİN DÜŞMANI

SİGARA ALKOL VE UYUŞTURUCU KONULU KONFERANS

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek 22 şubat Çarşamba günü Bakırköy Kartaltepe Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde Geleneksel Türk Sporları ve Gençliğin düşmanı Sigara alkol ve uyuşturucu konusunda bir konferans verdi. Okul müdürü Ali Fuat Sönmez ve Tarih öğretmeni Ahmet Orhan’ın davetlisi olarak okul öğrencilerine verilen konferansta Türkiye Olimpian Derneği Genel Sekreteri Dario Porsemay, Uz. Dr. Behçet Kara ve Eğitimci Hicabi Meral hazır bulundular.

Öztek, Geleneksel Türk sporları deyince akla ilk gelen Yıkışma yani güreş, binicilik, ok atma ve kılıç kullanma gelmektedir. Oğuz Kağan çocuklarına “oğullar; ben çok yaşadım, çok savaştım, çok ata bindim, çok ok attım, çok güreştim” diyerek, bu sporların önemine değinmiştir. Türkler başta bu dört spor dalına verdikleri önemle ve benzer sportif eğitimlerle alpler, kaptutiler, nice cengaverler ve yenilmez savaşçılar yetiştirmişlerdir. Bu cengaverler, üç kıtada at oynatmışlar, dünyaları fethetmişlerdir. İşte şimdi o cengaverler o alpler Afrin’de, devletimize ve milletimize kast eden, vatan topraklarımıza göz diken hainlere ve onları azmettirenlere gereken dersi vermektedirler dedi.

Öztek daha sonra Çevgandan (bu günkü adı polo) Cirite, Matraktan Aba Güreşine tüm geleneksel sporları üç yüz kadar slayt eşliğinde anlattı. Daha sonda Modern spor dallarının önemini, gençlerin yarışmasalar bile muhakkak bir spor dalı ile ilgilenmelerini, sporun beden ruh ve akıl gelişimine etkilerini, derslerini de çok çalışarak yüksek eğitim veren üniversiteleri  hedeflemelerini söyledi.

Sigara alkol ve uyuşturucunun zararlarını sıralarken, bayilerin raflarını dolduran Amerikan sigaralarının genetiği ile oynanmış tütünden imal edildiğini ve bunun da Türk gençliğini kısırlaştırmayı amaçladığını belirtti. Patoloji ve Sitoloji yani kanser teşhis uzmanı olan Prof.Dr. İbrahim Öztek son derece önemli bir konuyu dile getirerek, bu tütünün eskisinden daha çok ve tedavisi daha güç kanserlere neden olduğunu açıkladı.

Şub 18

Patagonya’da Yaşamanın Dayanılmaz Hafifliği!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Ben uzun zamandır hepinizin merak ettiği Patagonya’da yaşıyorum. Hani bazen konuşurken “oğlum sen Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye denilen yerde!

 

Çok konuşuruz Patagonya’yı, çok söyleriz ama tahminim o dur ki, bir çoğumuz buranın nerede olduğunu bile bilmeyiz. Bilmeyiz ama yine de, bir Patagonya der geçeriz…

 

Patagonya, Güney Amerika’nın Arjantin ile Şili tarafından paylaşılan güney bölgesindeki uçsuz bucaksız coğrafyaya verilen isim. El değmemiş doğası ile Patagonya; yeryüzünde cenneti yaşayabileceğiniz birkaç yerden biridir.

Patagonya’nın yüzölçümü yaklaşık olarak 1.5 Türkiye’ye denk geliyor. Nüfus yoğunluğu ise çok düşük, kilometrekareye ikiden az insan düşüyor. Bu, eğer görmek istemiyorsanız günlerce hiçbir insan görmeden, dünyadaki tek kişi sizmişsiniz gibi yaşayabileceğiniz anlamına geliyor. Hatta bazı günler görmek isteseniz de kimseyi göremeyebiliyorsunuz…

 

Ancak her şey tahmin edemeyeceğiniz kadar yolunda!

 

Eğitim süper! Devlet okulları parasız ve kaliteli… Özel okul falan yok, binlerce liranız cebinizde kalıyor… Zaten daha çocuk doğar doğmaz sosyal devletin gereği olarak ailelere yardım başlıyor. Çalışan annelere kreş ve anaokulu desteği var.

 

Eğitim planlı, herkes kabiliyetine göre okuyor. Ülke ekonomisi öyle yapılanmış ki, işsizlik diye bir şey yok! Okulunu bitiren hemen işini buluyor. Hem de insanca geçinebileceği bir paraya!

 

Rantçı yerel belediyecilik anlayışı burada yok. Rantın ne demek olduğu da bilinmiyor.

 

Gittiğimde rant dedim, rüşvet dedim, adam kayırma ve yolsuzluk dedim anlamadılar, aval aval suratıma baktılar.

 

Burada emek ve fikir hırsızlığı da yok. Sermayedarlar halka karşı son derece anlayışlı ve adaletli. Çalışanlar ezilmiyor.

 

Terör falan da buralarda kol gezmiyor. Türkiye ve etrafında olan ve adına “terör” denilen olayları bana sorup duruyorlar. Herkesin temel ilkesi; birinin hakkının bittiği yerde diğerinin hakkının başladığının farkında olmaları.

 

Hem siz Patagonya’nın adını uluslararası bir tartışmada hiç duydunuz mu? Komşular ve tüm dünya ile “sıfır sorun”!

 

Yargı son derece objektif. Hakim ve savcılar ülkenin en saygın kişileri. Onları sokakta görenler inanılmaz hürmet ediyorlar. Boşa hapise atılıp sonra da kusura bakma denilen vatandaşları da yok…

 

Siyasetçiler de, keza öyle çünkü tek amaçları ülkeye ve topluma hizmet etmek. Göreve bir toplu iğne ile gelip bütün Patagonya’yı ele geçirmek gibi bir amaçları yok. Bu konuları anlamıyorlar zaten. Ben de bazen bunlar zeka geriliğine mi, düçar oldular diye derin derin düşünüyorum.

 

Karun diyorsun bilmiyorlar, firavun diyorsun bilmiyorlar, tek adam diyorsun anlamıyorlar! Olsa olsa eğitim sisteminde bir aksaklık var diye düşünüyorum çünkü bu hususta bir yönleri cehalet içeriyor…

 

Milli gelir çok yüksek. Adaletli ve eşit bir şekilde dağıtılıyor. Kimse istatistiki rakamları şişirmiyor veya eksiltmiyor.

 

Asayiş son derece kontrol altında. Sokaklarda kavga yok, kadın cinayetleri yok, çocuklara cinsel istismar yok! Ne bileyim işte yok böyle şeyler!

 

Kimse dilenmiyor. Ben asgari ücrete geçinip gidiyorum hem de kira da oturuyorum. Açlık ve yoksulluk bilinmiyor bile… Kraliçe’nin veya Evangelistlerin uşaklığını yapan cemaat, tarikat, şeyh ve mürid bozuntuları da, yok burada!

 

Patagonya’ya benim gibi bunalım adamlar dışında sürü ile gelen insan göçleri de yok. Belki mevsimine göre kuşlar ya da leylekler geliyordur.

 

İnsanlar siyaset yapsın, bunun için partiler kursun diye iktidar tarafından teşvik ediliyor hatta destekleniyor. Malum siyaset zor zenaat…

 

Ülkenin dış borcu yok. Yeterli zenginlikler mevcut. Anlayacağınız çar çur yok. Büyük bir tasarruf var.

 

Of be kardeşim, yazarken bile sıkıldım bunlardan. Patagonya’da şöyle bir ağız tadı ile yaşayamıyoruz. Onun için Patagonya’da yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Öyle birbirinize “Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye soracağınıza atlayın gelin Patagonya’ya… Görün halimizi!

 

Şub 01

Milli Mutfağa Buyurun!

Hicabi MERAL*

Buyurun, buyurun Türk Mutfağına buyurun, fiyatlarımız son derece uygun. Sağ olsunlar kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında gümrük vergisi oranları sıfıra indirildi. Neden diye sormayın? Dar gelirli vatandaşlarımız ucuza karınlarını doyurabilsinler diye. Milli iradeye hizmet için sizlere bu hizmet sunuldu. Aklınıza şu gelebilir. Milli Mutfak ne demek? Milli Piyango oluyor da Milli Mutfak neden olmasın.

 

Buyurun, buyurun, hoş geldiniz, beyefendi, hanımefendi doyamayacağınız, gittiğiniz her yerde tavsiye edeceğiniz Türk usulü milli kuru fasulyemizi size tavsiye ediyorum. Servis hizmeti öncesi müşterilerimizi önce bilgilendiriyoruz. Umarım beğeneceksiniz.

 

 

  • 2 su bardağı dolusu Güney Kore Kuru fasulyesi.
  • 2 kaşık Tunus zeytinyağı.
  • 300 gram Sırbistan kırmızı eti.
  • 1 adet İran kuru soğanı
  • 2 adet KKTC sivri biberi
  • 1 kaşık Ukrayna domates salçası
  • 2 adet Çin sarımsağı.
  • Yanında 3 bardak Amerikan pirinci ve Kanada mercimeği ile yapılan mercimekli pilav.

 

 

Tatlımızı da unutmayalım. Osmanlı Tulumbası nasıl hazırlanıyor? El değmeden Rus doğal gazı ve Fransız düdüklü tenceresi ile hijyenik ortamda. Ne dersin hanım? Bu menü reddedilir mi? Tıpkı milli piyango gibi. Biz burayı daha önce neden keşfetmedik. Garson bey bize tadına doyamayacağımız sözünü ettiğiniz milli kuru fasulye, pilav ve Osmanlı tulumbası söyleyiniz. Afiyet olsun, Afiyet olsun. Bu tüketiminizle Türk tarımına ve çiftçisine de hizmet sunuyorsunuz.

 

Beslenme sağlıklı nesillerin yetişmesinde son derece önemlidir. Bu kapsamda iki olaya değinmek istiyorum. Bir televizyon kanalında toplum psikolojisine değerlendiren bir bilim adamı, ama süsü verilen bir figüran ile para bozdurarak sokaktaki vatandaşın nabzını tutmaya karar veriyor. Ama cebinde 50TL’yi çıkarıp, sokakta hareket halindeki insanlara bilerek 5 (beş TL)mi bozar mısınız talebinde bulunuyor. Yaşları 50’nin üzerinde olan bir erkek ve bir kadın evladım, bu 5 TL değil 50 TL bozuk paramız yok cevabını veriyorlar. Yaşları 18-25 arasında değişen iki bay ve iki bayanın davranışları çok ilginç. Paranın 50TL olduğunu görerek 5 TL bozuk para veriyorlar amaya. Biri kız, diğer erkek ise 50 TL’yi alarak kaçıyorlar. Ama arkalarından bağırıyor fakat aldırış eden yok.

 

Diğer hadise ise karı-koca anlaşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelen evli çiftten, baba 2 ve 4 yaşındaki kızlarını görmek ister. Anne çocukları teslim eder. Daha sonra telefon ile aralarında tartışırlar. Baba pompalı tüfek ile iki çocuğunu canına kıyar, kendisini de öldürür.

 

Mutfak ile alakası ne? Genetiği ile oynan besinlerle sağlıklı nesillerin yetiştirildiğine örnek olsun diye seçtim. Sorumlu kim? Kamuoyunun takdirlerine arz ediyorum.

 

AFİYET OLSUN!

 

 

*Dz. Öğr. Alb.

Anadolu Aydınlar Derneği BŞK. V.

Oca 17

Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve NATO’nun Stratejik Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler  komutası altında, ABD ve Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katıldı. Daha sonra askeri birlik takviyeleri yapıldı. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının nedeni NATO’ya üye olarak girebilmek ve böylece NATO üyeliği konusundaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı. Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul edildi. İşte bu tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi böylece değişecekti.

 

NATO , düşmanca baskı, tehdit, yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin Birleşmiş Milletler Yasası çerçevesinde oluşturduğu bir savunma ittifakıdır. Türkiye’de aynı ihtiyaçla bu ittifaka üye  olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok defa başarılı da olmuştur. NATO üyeliği Türkiye için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu bakımdan Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da artmaktadır. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük fedakarlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri , NATO Savunma Organizasyonu’nun Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları  yapmaları gerekmektedir.

Son günlerde Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması veya Türkiye’nin NATO’dan kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar yapılmakta. Bu hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemektedir. NATO üyeliği, Türkiye’nin komşuları ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

Şub 09

Afrin’de Amerika İle Savaşıyoruz

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK      

*Afrin’de bir canlı bomba terörist kadın kendisini patlatıyor. Amerikada yüksek tirajlı bir gazete

”bu kendilerini patlatanlar bizim müttefikimizse, Hiç şüphe yok ki, biz teröristlerle müttefikiz” diye yazııyor.

*Eski Amerika Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Orta Doğu uzmanı Michael Doran; “PYD, PKK’ dır kendimizi  kandırıyoruz, Türkiye’ye karşı dürüst davranmadık” diyor.

*Amerikan Genel Kurmayı; “Suriye’nin kuzeyinde 30 bin kişilik ordu kurduk” diyor ve Amerika ile yandaşı ülkeler  bölgeye 3000 tır dolusu silah gönderiyor.  Bu silahları kullanmak için 30 bin değil, en az 60 bin kişilik insana ihtiyacı var.

Zeytin Dalı Harekatı’nda Afrin’in kuzeydoğusundaki stratejik Burseya Dağı, PYD/PKK’dan ele geçirildi. ( Ömer Koparan – Anadolu Ajansı )

*Pentagon; “Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) (PKK’nın yeni adı) Afrin’e kuvvet kaydırdığını biliyoruz. Fakat bu, bizim dışımızda gelişmiştir” diyor.

*Bir Amerikan televizyon kanalı da Türkiye’yi NATO’dan atalım diyor.

Diyorar ve güçlü bir devlet olarak, akılları sıra dünyayı kandırdıklarını sanıyorlar.

*Diğer yandan Amerikalı eski asker aktivist Kenneth N.O’Keefe; “El Nusra neyse, El Kaide’de odur. PKK, PYD, İŞİD, hep bunlar bizim küçük ortaklarımızdır. Bunlar çok acımasızdır ve ruh hastalarıdır. Biz bunları silahlandırıyorduk. Amaç Büyük İsrail’dir” diyor.

Türk askerinin Fırat Kalkanı harekatı ile başlattığı ve bu gün Afrin harekatı ile sürdürdüğü harekat, hiçbir zaman Suriyenin toprak bütünlüğüne tecavüz veya burada yaşayan halka karşı yapılan bir işgal harekatı değildir. Bu savaş doğrudan Türkiye’yi bölmeye, parçalamaya ve yutmaya çalışan ve bu amaçla Türkiyeyi güneyden kuşatan, Büyük Ortadoğu Projesini yürüten Amerikaya karşı verilen bir savaştır. Amerikanın eğitip donattığı, silahlandırdığı ve maaşa bağladığı El Kaide, El Nusra, PKK, PYD, YPG veya İŞİD adı altında oluşturduğu Amerikan Kara Kuvvetlerine karşı verilen bir savaştır. Bu terörist grupların tamamı Amerikan patentlidir ve bölgemizde 25 yıldır planlı bir şekilde Türkiyenin başına bela olarak yetiştirilmektedir. Türkiye bu teröre 40 000 kurban vermiştir. Amerikanın, Irak savaşında 25 000 ölüsü vardır. Irakta savaşan 1,5 milyon askerinin bugün beşyüzbini ruh hastasıdır. Onun içindir ki, Amerika bu bölgede teröristlerden ordu kurmuştur.

Amerika, terör örgütleri aracılığı ile Suriyenin kuzeyini boydan boya işgal ederek, bölgenin gerçek sahiplerini yurtlarından etmiş, Irak ve Suriye’deki Kürt gruplarını buralara taşımış, kantonlar kurarak, Iraktan Akdenize uzanan bir işgal bölgesi oluşturmuştur. Yeniden oluşturulan bu yaşam alanlarına kürtlerin hiç bir zaman ihtiyaçları olmamıştır. Kuzey Suriyede yaşayan 3,5 milyon Türk de bu arada yurtlarından edilmiş, bir taraftan Amerika, diğer taraftan Rusya uçaklarıyla bombalanarak kıyıma uğramışlardır.  Rojova adı altında ortaya çıkan bu yeni koridor, gelecekte Ortadoğu ve Hazar petrollerini gasp etme hayalini sürdüren Amerikanın, Türkiyeyi dışlayarak, sahip olacağı petrol ve gazı dünyaya pazarlayacağı yeni yol ve platformun projesidir.

Amerikanın silahlandırarak teröristlerden oluşturduğu 50-60 bin kişilik ordu Türkiye ile savaşmak için hazırlanmaktadır.  Bunu görmemek için gaflet içinde olmak lazımdır. NATO’ya ısrarla bu nasıl NATO birlikteliğidir diye yüksek sesle sormak gerekmezmi?

Amerikalıların İncirlikten kaldırdığı uçaklarla Kobanide kürt gruplara  attığı silahları İŞİD ile PKK paylaşmıştı. Bu paylaşım geçtiğimiz günlerde Rakkada da devam etti. İŞİD, işgal ettikleri yerleri PKK’ya devretmekle başından beri olan ortaklıklarını bir daha göstermiş oldu. Biz bu kantonlar kurulurken, çok saf bir şekilde alet edildik, oyuna getirildik, Hatta Amerika tarafından aldatıldığımız gibi NATO tarafından da aldatıldık.

Fırat harekatı ile Cerablusa girdiğimizde Munbiç’e de Afrin’e de girmeliydik. O gün bölge bu günkü kadar Amerikan bayrakları silahları ve teröristleri ile donatılmamıştı.  Fakat  zararın neresinden dönülürse kardır. Amarika, NATO birlikteliğine saygılı ise, bir an evvel bayraklarını ve silahlarını alarak Munbiç’i terk etmelidir.

Bugün Afrin Zeyin Dalı harekatı, Türkiyenin nefsi müdafaasıdır. Meşru müdafaasıdır. Ülkemize yönelik bir işgal hareketine karşı koyma  harekatıdır. Hiçbir kişi, kuruluş, Sivil Toplum Örgütü  veya siyasi partinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yürütmüş olduğu bu harekatı siyasi çıkar olarak kullanması, bu harekata karşı çıkması ve bunu açık açık ilan etmeye kalkması son derece yanlıştır. Hele hele askerimizin moralini bozmaya yönelik açıklamalar affedilemez.

Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri  savaştadır. Devletimiz karar vermiş, ordumuz görevini yapmaktadır. Bu savaş milletçe hepimizindir.  Gün birlik ve beraberlik günüdür. Milletçe Kahraman Ordumuza ve Güvenlik Güçlerimize destek olma günüdür. Bunun aksini düşünmek, bildiriler yayınlamak sadece Türk  düşmanlarını sevindirir. Allah kahraman ordumuzu bu harekâtta ve daima muzaffer eylesin. Şehit düşen Mehmetciklerimize Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun.

Kızılelmaya gidiyoruz, yolumuz bahtımız açık olsun. Allah vatanımızı, milletimizi, ordularımızı korusun,

Amin.

KIZILELMA TURAN

Türküz tarihimiz binlerce yıllık                                                                                                                                   Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Hep egemen olduk yapmadık kulluk                                                                                                                          Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Cihana hükmetmek bizim ülkümüz                                                                                                                           Altay’dan Tuna’ya yansır türkümüz

Tarih boyu tükenmez ki öykümüz

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Oğuzhan Atilla Sencer Alparslan

Osman bey Yıldırım büyük kahraman

Fatih Atatürk’le değişti zaman                                                                                                                                         Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Her dönemin farklı Kızılelması

Atilla’da Vatikan’ı alması

Alparslan’da Anadolu yaylası                                                                                                                                      Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Fatih’in ülküsü İstanbul şehri

Kanuni’de Viyana’nın ötesi                                                                                                                                           Bağımsız Türkiye Ata ilkesi

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Sandılar ki ruhumuzu çaldılar                                                                                                                                  Cevabını Sakarya’da aldılar

Türk’ü dimdik görüp şaşakaldılar

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Kızılelma Turan ellerde Kur’an

Türklük aşkı gönüllerde tutuşan

Vatan millet sevdasında buluşan

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Sakin ÖNER (30.01.2018)

Mar 06

Eğitimde Efsaneleşmek Üzerine

Cafer GENÇ

 

Mevcut eğitim sisteminde öğretmenin ve öğretmenlik mesleğinin anlamı, önemi, değeri ve varlık sebebi tam olarak anlaşılmış değildir. Eğitimin ağır yükünü sırtlamış olan ve eğitimin ayakta durmasını sağlayan bu adsız kahramanların “kim?” olduklarını bilmediğimizi düşünüyorum. Nitekim dünkü köşe yazımda dile getirdiğim “öğretmenin performans değerlendirmesini”, öğrencilerin ve velilerin de yapacak olması bu görüşümü doğrulamaktadır. Böyle bir değerlendirmenin yanlış olduğunu, öğretmen başarısının bu şekilde tespit edilmesinin sağlıklı ve mantıklı olamayacağını belirtmiştim. Ayrıca, bunun sebeplerini sıralayarak çözüm önerilerimi de ifade etmiştim. Burada bütün mesele, başarısız öğretmen tespitinden ziyade, başarılı öğretmenlerin teşvik edilmesidir. Çünkü eğitimdeki yapılanma, başarısız öğretmeni zaten dışlayacaktır veya sistem, başarılı olmaya zorlayacaktır. Başarılı öğretmeni ödüllendirirseniz hak etmeyi, örnek olmayı, başarılı olma anlayışını gerçekleştirmiş olursunuz. Şunu da bilelim ki, başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öderler.

Öğretmene hak ettiği değeri vermek ve öğretmenlik mesleğinin itibarını korumak konularında sıkıntılarımız vardır. Bu da, eğitimi olumsuz yönde etkilemektedir. Başarıyı olmayı ve kaliteyi gerçekleştirmeyi engellemektedir. Öğretmenlere, maaş ve ücret durumları ile ilgili ekonomik iyileştirme başta olmak üzere özlük hakları, sosyal imkânlar, itibar ve kariyer gibi konularda düzeltmeler ve düzenlemeler yapılmalıdır. Bunlar sağlandığı takdirde, başarısızlık söz konusu olursa sebepleri sorgulanmalıdır.

Son günlerde çok sık duyduğumuz taciz, tecavüz ve şiddet olaylarının eğitimde de yaşanmasından derin üzüntü duyuyoruz. Bu tür olaylar, eğitimin ruhuna aykırıdır, eğitimde yeri yoktur ve mesleki anlayışla çelişkilidir. İnsana hayat veren bir mesleğin, insanın hayatını karartan mensuplarının olmasını izah etmek mümkün değildir. Bu kişilerden nefret edilmekle birlikte, eğitimle bağdaştırılmasından da utanç duyulmaktadır.

Öğrencilerin, “ilgiyi ve sevgiyi yaşayamamak, anlaşılmamak, değer verilmemek, aile ve okul baskısı görüyor olmak, hapsedilmiş hissetmek, hayallerini ve kendini ifade edememek…” gibi, sosyal ve psikolojik olarak ortak dertleri vardır. İşte, insanla uğraşmanın zorluğu göz önünde bulundurulursa, öğretmenlerin eğitimin birer fedaileri, birer adsız kahramanları olduğunu söylememiz mümkündür. Ben de bir öğretmen olduğum ve pek çok olay yaşadığım için meslektaşlarıma “efsane” olmaları için şu 10 tavsiyesinde bulunacağım.

1) Özel hayat sorunlarınızı bir kenara bırakın, meslek hayatınıza yansıtmayın.  Güler yüzlü, bakımlı, titiz, temiz ve hareketli hallerinizle örnek olun.

2) Öğrenciyi azarlamaktan, öğrenciye kızmaktan, bağırmaktan kaçının. Sınıf ortamında, arkadaşlarının yanında rencide etmeyin, küçük düşürmeyin.

3) Öğrenciye karşı samimi ve dürüst olun, güven verin. Bilmediğiniz konularda yanlışı söylemek yerine, “Bilmiyorum, araştırır sana bilgi veririm” deyin.

4) Öğretmen taklit ediliyorsa sevilmiş ve etkilemiş demektir. Ders anlatırken jest ve mimiklerinizi kullanın. Ses tonunuz tek düze olmasın; vurguyu ve tonlamayı kullanın. Dersi monoton olursa, konuyu rutin anlatırsanız sıkılırlar. Öğrencilerin de derse dahil olacağı ortamı yaratın.

5) Sınıfınız farklı seviyedeki öğrencilerden oluşuyorsa derslerinizde kolay-orta-zor sorularla örneklendirme yapın. Öğrencilerin anlattıklarınızı ezberlemelerini değil, anlamalarını amaçlayın. Onların başarısı sizin başarınızdır. Unutmayın düşük not alan öğrenci “hoca verdi” der, yüksek not alırsa “ben aldım” der. Bırakın onlar alsın yeter ki öğrensinler. Not, en son düşüneceğiniz işiniz olsun.

6) Derslerinizde soyut kavramları örneklerle somutlaştırmanız onların “gerçek hayatta bu ne işimize yarayacak?” sorularına karşı hazırlıklı olmalarını sağlayacaktır. Onlara balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretin ki, (öğrenmeyi öğretmek) başarısı, azmi sürekli olsun. Yaparak, yaşayarak öğretin.

7) Öğrencilerinize dersinizle ilgili proje-sunum hazırlamalarını söyleyin ve yaratıcılıklarına şahit olun. Onların ne kadar kabiliyetli olabildiklerine inanmalarını sağlayın. Öğrencilerinize başarma duygusunu tattırdığınızda, siz de, özgüvenli bireyler yetiştirmenin haklı gururunu yaşarsınız.

8)Öğrencilerin hayalleri vardır. Hayal kurmalarına ve bunları gerçekleştirmelerine imkân ve fırsat verin. “Boş ver, yapamazsın” diyenlere inat siz, hayalleriyle fark yaratmasını sağlayın. Duygu ve düşünce dünyalarında gezinerek yüreklere dokunun.

9) Selam verin, sohbet edin. Dersinize başlamadan önce kısa bir hal-hatır sorma muhabbeti yapın. Dertlerini dinleyin, ilgilenin ve sıkıntılarını paylaşın.

10) Konuşturun, rahat hareket etmelerini sağlayın, kitap okutun, yazdırın, ilerde yazar, şair, sanatçı olursa hep sizi hatırlayacaktır.

Bunları yaparsanız, sahiplenirseniz, farkındalık yaratırsanız saygınlık kazanırsınız. Eğitimde unutmamanın ve unutulmamanın adı efsaneleşmektir.

SÖZÜN ÖZÜ: Öğretmen, her sabah evden çıkarken “işe gidiyorum” demez. Evi bildiği, “okuluma gidiyorum” der. Elbette ki, bir anne-baba kendi evladını karşılıksız sever. Ruhu zengin, gönlü engin olan öğretmenler ise, başkalarının evlatlarını karşılıksız sevmektedir.

Şub 14

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yönetimi Kocaeli Aydınlar Ocağı’nca ağırlandı

Kocaeli Aydınlar Ocağı, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi ve Anadolu Aydınlar Ocağı yönetimlerini kahvaltıda ağırladı. Aydınlar Ocağı Genel Merkez Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal ve Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek ile her iki Ocağın Yönetim Kurulu ve İlim İstişare Kurulu  üyeleri, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın misafiri oldular. Sekapark Sahil Restoran’da yapılan kahvaltılı sohbet toplantısına Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın üyeleri ve gönül dostları da iştirak etti.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’in ev sahipliğindeki programda konuklar uzmanlıklarıyla ilgili bilgiler verdiler.   Entelektüel birikimi yüksek, kendi alanlarında iyi yetişmiş çeşitli mesleklerden aydınların katıldığı toplantının moderatörlüğünü ev sahibi sıfatıyla Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez yaptı. Ruhittin Sönmez toplantıyı açarken Afrin’den gelen 12 şehit haberi üzerine duygu ve düşüncelerini paylaştı.

Sönmez, “Şehit olan kahraman askerlerimize Allah mutlaka rahmetiyle muamele edecektir. İnşallah şehitlerimiz bizlere hakkını helal eder” dedi. Ruhittin Sönmez daha sonra Arif Nihat Asya’nın ‘Bir bayrak rüzgâr bekliyor’ şiirini okuyarak, “Şair şiirde meçhul askere seslenirken ‘Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar, kasideler’ demiş. Maalesef şu anda12 şehit verdiğimiz günde bile nutukların sesi daha çok çıkıyor” diye üzüntüsünü ifade etti.

“BİRLEŞTİRİCİ DİL KULLANILMALI”

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, birlik ve beraberliğe bu kadar muhtaç olduğumuz dönemde iktidar veya muhalefet olsun bütün siyasilerin üslubuna dikkat etmesi, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir dil kullanması gerektiğini vurguladı.

Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Türk Tabipler Birliği seçimlerinde oy kullanım oranının artırılması için bilgisayar ortamında oylamanın yapılabileceğini,  yöneticilerine kızarak TTB ile TBB isimlerinden “Türk” ve “Türkiye” adlarının kaldırılmasının yanlış olduğunu belirtti.

Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Dr. Sakin Öner, eğitimdeki başarısızlıkların sebepleri üzerinde durdu, eğitim sisteminin milli ve siyaset üstü olması gerektiğini belirtti ve “Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yozlaştırmayalım” dedi.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sevil Sargın, Türk dünyası ile yakından ilgilenilmesi ve kültür birliğinin sağlanması gerektiğini örneklerle ifade etti.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi İlim İstişare Kurulu Üyesi Prof. Dr. M. Metin Karaörs, tabelalarda Türkçenin dilbilgisi kurallarına uyulmadığını, yabancı dil kurallarına uyularak Türkçenin yapısının bozulduğunu, bunun  yasal düzenleme ile önlenmesi gerektiğini belirtti.

Anadolu Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı Hicabi Meral ise Türk milletinin şu anda birlik ve beraberlik içinde hareket edip bölünmemesi gerektiğini örneklerle açıkladı.

Mar 14

Eğitimde Başarının Değerlendirilmesi

Cafer GENÇ

 

Milli Eğitim Bakanlığımız, eğitimin kalitesini artırmak ve eğitim politikalarına yön vermek amacıyla “Öğretmen Performans Değerlendirme Sistemi” ile ilgili çalışmaların başlatıldığını açıklamıştır. Bu konuyu, 03. 03. 2018 tarihi köşe yazımda ele almıştım ve yanlış olduğunu belirtmiştim. Sadece eleştirmekle kalmamış, önerilerde de bulunmuştum. Eğitimdeki başarısızlığın sebeplerini öğretmenin başarısızlığında düşünmek doğru değildir. Böyle bir anlayış ve algı yaratılmış olması, perişan durumdaki eğitimimizi ayakta duramayacak hale getirecektir.

Öğretmenlerin performanslarının değerlendirilmesine kesinlikle karşı değilim. Değerlendirmede teşvik, moral ve motivasyon esas alınmalıdır. Aksi bir uygulama, öğretmenin üretmesini sağlamak yerine, kariyerini bitirmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla, eğitim kesintiye uğrayacaktır ve eğitimin kalitesi düşecektir. Başarısız öğretmeni bulmaya yönelik arayış yerine, başarılı öğretmeni öne çıkarmanın, örnek olma ve teşvik için daha isabetli olacağını düşünüyorum.

Nasıl ki, eğitimdeki kalite ve başarı, sistemin uygulanması ve MEB’in icraatları ile ilgili ise, öğrencinin başarısı da öğretmenle ilgilidir. Burada, “öğrenci başarısız olduğuna göre öğretmen başarısızdır” demek haksızlık olur. Öğretmenin başarılı olması için, MEB’in ve eğitim sistemin öğretmene sağladığı imkanları, şartları, hakları ve ortamı sorgulamak gerekir.

Öğretmenlerin başarısının değerlendirilmesi gerekir derken, öğrencilerin başarısının değerlendirilmesini de göz ardı etmemek gerekir. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nin (OKY), “Ölçme ve Değerlendirme” ile ilgili 43 – 60 arası Maddelerinde, öğrenci başarısı sayısal figürlerle ifade edilmektedir. 8, hatta 9 zayıfı olan öğrencilerin not ortalamasıyla geçtiklerine şahit oldum. Sınıf geçmenin çok kolay olduğu, sınıfta kalmanın daha zor olduğu,

bir sistemde, öğrenci başarısının ölçülmesinin ve değerlendirilmesinin ne derece sağlıklı olacağını sizlerin takdirlerinize bırakıyorum. Bizde, yazılı sınavların, performans ve proje puanlarının aritmetik ortalamasına göre bir başarı değerlendirmesi söz konusu iken, dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da yazılı sınavların olmadığını, başarı tespiti için sayısal ölçütlerin bulunmadığını söylemek istiyorum. Bizdeki eğitim sistemi, not konusunu, öğrenci için önemli hale getirmektedir. Not, sadece bir eğitim aracı olup öğrenip – öğrenmeme durumu ile ilgili seviyenin tespitidir. Değerlendirme sistemi, sadece bilgiyi ölçmekle kalmamalı, başarılı olacağı durumları tespit ederek bu alanda yönlendirmelidir. Hayallerini ve becerilerini (yeteneğini) ortaya koymasına imkan ve fırsat vermelidir.

Söz, sınavdan açılmışken, sosyal medyada şöyle bir soru dikkatimi çekmişti. “Bir sütçü, litresini 75 kuruşa aldığı süte, dörtte bir oranında su ilave ederek litresini 85 kuruştan satmaktadır. Buna göre, sütçünün karı yüzde kaçtır?” Durun, hemen hesap yapmayın. Burada, ahlaksızlığın sınav sorusu olduğu bir anlayışta, ahlaklı nesiller yetiştirmenin zorluğunun hesabını yapın. Böyle bir soru ile öğrenci başarısını ölçmek mümkün müdür?

Eğitim sistemi öğrenciyi, öncelikle hayata hazırlamalıdır. Beraberinde ilgi alanına, yeteneğine, kapasitesine, bilgi ve becerisine göre yönlendirerek bir meslek sahibi olmasını amaçlamalıdır. Öğrencinin, bilginin hamalı değil, günlük hayatında yapanı, yaşayanı olması sağlanmalıdır. Öğrenci başarısının tespiti için ezberciliğe, kitabi bilgilere, sınava, not (puan) almaya dayalı bir eğitim sistemi sorun ve sıkıntı yaşatmaktadır. Öğrencilerdeki sınav korkusu, not kaygısı, sınıfta kalma endişesi, aile baskısı ve mezun olunca iş bulamama kaygısı psikolojilerini bozmaktadır ve strese sebep olmaktadır. Bu da, öğrenci başarısını engellemektedir. “Bir kesime göre değil, kişiye göre eğitim sistemi” ile “yaparak öğreten, yaşayarak eğiten” bir eğitim sistemi, öğrencinin başarılı olmasını sağlayacaktır. Matematik’e, Fen’e ilgisi olmayanve bu tür sayısal dersleri sevmeyen bir öğrenciye, ısrarla “öğreneceksin, doktor, mühendis olacaksın” demenin bir anlamı, mantığı yoktur.

Eğitim sistemimizdeki şöyle bir durumu söylemiş olursam, ne demek istediğimi anlatmış olurum diye düşünüyorum. İlkokulların 1. sınıfları, öğrencilerin okula niçin geldikleri anlayışının oluşması için tamamen eğitim ağırlıklı olmalıdır. Sadece, “Hayat Bilgisi” dersi verilmelidir.. Henüz ana kucağının sıcaklığından ve evin sıcak ortamından, buz gibi büyük bir binaya (okula) ve kalabalık bir topluluk içerisine gelmiş olan bir öğrenci, ısrarla, “okuma-yazma” öğrenecek diye zorlanmamalı, daha ilk yılda bıktırılmamalıdır. Ödevini yapamadığı zaman ağlatılmamalıdır. Nefret duygusu ve düşüncesi içerisinde olmamalıdır. Daha ilk adımında bunları yaşayan bir öğrencinin başarılı olmasını düşünmek mantıklı değildir. Oyun, müzik… vs. sosyal etkinliklerle eğiterek, öğreterek eğitime hazırlanması ve okula severek, koşarak gelmesi sağlanmalıdır ki, başarılı olması gerçekleştirilmiş olsun.

“EĞİTİM” konusunda dünya sıralamasında çok gerilerde olmamız, PİSA raporlarının üzücü sonuçları, eğitimde, “köklü” ve “kalıcı” çözüm arayışı içerisinde olmamız gerektiğini göstermektedir. MEB’in, eğitim alanına ilişkin faaliyetlerinin çok yönlü olarak değerlendirildiği 2017 Faaliyet Raporu’nda, eğitimde önceden belirlenen hedeflerle ulaşılan sonuçlar arasında beklentilerin gerisinde kalan bir dengesizlik olduğu görülmektedir. Tahminlerini tutturamamış, hedeflerine ulaşamamış olmanın itirafı ile, eğitim sisteminin içinde bulunduğu içler acısı durum ortaya konulmaktadır. Demek ki, eğitimdeki sorunları ve sıkıntıları çözmeye öz eleştiri yaparak sistemden ve uygulamalarından başlamak gerekiyor. Arkasından öğretmen ve öğrenci başarısı kendiliğinden gelecektir.

SÖZÜN ÖZÜ: Kolay olan bir şeyi (bir iş) herkes yapar, önemli olan zoru başarmaktır. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi ölçme ve değerlendirme aracı ahlak ve vicdandır

Eski yazılar «

» Yeni yazılar