x
ACI KAYBIMIZ
Aydınlar Ocağı Genel Merkez Kurucular Kurulu Üyesi, milliyetçi ilim ve fikir adamı,
Vefa Lisesi mezunu Prof. Dr. Cevat BABUNA vefat etmiştir.Cenazesi 18 Eylül 2017
Pazartesi günü (bugün) Fatih Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Sakızağacı Şehitliğinde
defnedilecektir. Ailesine, Aydınlar Ocağı camiasına başsağlığı dileriz.Allah rahmet
eylesin, mekanı cennet olsun.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 06

İnsan Hak ve Hürriyetleri

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Hak ve hürriyetler, her zaman ve her devirde tartışma konusu yapılmış ve demokratik toplumların vazgeçilemez değerleri olmuştur. İnsan hakları denince ilk önce,  insanların içinde bulundukları ve yaşadıkları şartlara göre geçinme haklarına sahip olmaları akla gelmektedir. İnsanlar geçinme haklarına sahip değil ise, o ülkede insan hak ve hürriyetleri yok demektir. Toplum halinde yaşayan insanlar, geçinme, yaşama ve buna benzer hak ve hürriyetlere sahip  iseler, o ülkede insanlık anlayışına dayanan  bir ekonomik sistem var demektir. Bu düzene, insan hak ve hürriyetlerine dayanan idare denir. Bu tür idarelere kavuşan insanlar, rahat yaşama ve geçinme imkânlarına sahiptirler.

İnsan hak ve hürriyetleri evrenseldir ve demokrasi ile idare edilen ülkelerde çok önemli bir yeri vardır. İnsanların yaşama şartlarının aşağı yukarı tamamı insan hakları kavramı içine girer. İnsanların değerlerini, onurlarını bu haklar korumakta,  başka bir ifade ile insanların maddi ve manevi yönlerini koruyan, düzenleyen ve yön veren  insan hak ve hürriyetleridir.  Bu kavramların,   hukuki dayanakları olduğu gibi sosyolojik ve ahlaki dayanakları da vardır. Ayrıca fikir, düşünce ve ifadeden, insanların yaşama, hayatlarını idame  ettirme ve dünyaya bakış şartlarını düzenleyen idareler meydana gelir. Bu bakımdan;  insan hak ve hürriyetleri toplumları çok yakından ilgilendirmekte ve bu bütün dünya ülkeleri için geçerli olmakta  ve ayrıca bütün sivil toplum kuruluşları tarafından da destek görmektedir. Bu bakımdan; hiçbir kuvvet veya hiçbir kuruluş, hak ve hürriyetleri yok etme hakkına sahip değildir.

İnsan haklarına, din ve vicdan, fikir, düşünce ve ifade, haberleşme, yerleşme ve seyahat, evlenme ve aile kurma,  çalışma ve iş kurma, mülkiyet edinme, yaşama , eğitim , seçme ve seçilme ve benzeri hürriyetlerle de ulaşmak mümkündür. 10 Aralık 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3. 12. 16. 17. 18. 19. 25. ve diğer maddelerinde bu hak ve hürriyetlerin anlamı çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu beyanname ile, Birleşmiş Milletlere üye olan devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği ve dayanışma içine girerek, insan hak ve hürriyetlerine,  bütün dünyada gerçekten saygı gösterilmesi teminat altına alınmıştır.  Söz konusu olan hürriyetlere sahip olunmayan ülkelerde, kalkınmaktan ve demokrasiden bahsedilemez.

Temennimiz, ülkemizde de insan hak ve hürriyetlerinin önünün açılması,  gereken ilgi ve saygının gösterilmesi ve huzur içinde yaşanan bir ülke olma yolunda önemli adımların atılmasıdır.

Tem 23

İkisinden Biri Olmak Zorunda Değilsiniz

 

Ruhittin SÖNMEZ

Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabının kahramanı Snelman, bir futbol şöleninde  konuşma yapar ve der ki; “Sokrat’ın ve Herkül’ün resimlerine bakın. Sokrates’in kafası oldukça büyüktür, alnı neredeyse dışarı fırlayacak gibidir. Fakat Herkül’ün gelişmiş adaleli vücudu üstünde kafası küçüktür.

Ben size ikisinden biri olun demiyorum. İkisini da ihmal etmeyin diyorum. Futboldaki başarılarınızın yanına ekonomik, sosyal, fikir ve ahlak alanındaki başarılarınızı da koyun.

***

Bu kitap çok önemlidir ve hakkında çok değişik açılardan değerlendirmeler yapmak mümkündür. Benim bugün dikkat çekmek istediğim husus “ikisinden biri olmak zorunda değilsiniz” mesajı.

Bu mesaj bana, 1980 öncesi gençlik hareketleri içinde dikkati çeken üç grubun sloganlarını hatırlattı. Milliyetçi/ Ülkücü gençler “Milliyetçi Türkiye”, İslamcı gençler “Müslüman Türkiye”, Devrimci gençler ise “Bağımsız Türkiye” sloganlarını kullanıyordu. Hatta bir grubun yazdığı bu sloganlardan birini duvarda gören diğer grup, sloganın Türkiye kısmını bırakıp, önündeki kelimeyi kendine göre değiştiriyordu.

Oysaki bunlardan birini seçmek zorunda değildik. Bu millet hem Türk (Milliyetçisi), hem Müslümandı ve milliyetçi olmanın olmazsa olmazlarından biri bağımsız olmaktı. Yani sloganlara hapsolmasak, hepimizin hedefi aynı olabilirdi.

Birbirimizle çatışacağımıza, hepimiz Milliyetçi, Müslüman ve Bağımsız bir Türkiye için çalışabilirdik.

*************************************

15 TEMMUZ’DA DA İKİSİNDEN BİRİ OLDUK

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrasında doğru bir idrake kavuştuğumuzu sandık. Milletimizin bütün katmanları ve her siyasi görüşten insanlarımız dış kaynaktan beslenen FETÖ’cü darbeye karşı çıkmıştı. “Yenikapı ruhu” diye adlandırılan bir mutabakat oluşmuştu.

Bir sene geçtikten sonra maalesef bu mutabakatın kalmadığı görülüyor.

Burada en büyük sorumluluk şüphesiz devleti yönetenlere, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iktidar partisi AKP’ye düşer.

Muhalefet partileri çıkarılacak her türlü kanun için destek vermeye hazır olduğunu taahhüt etmelerine rağmen, hükümetin TBMM’ni devreden çıkarıp, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetmeye devam etmesi bu kırılmanın ilk ve temel sebebidir.

Sadece TBMM değil, yargı da büyük ölçüde devreden çıkarıldı. KHK’lar ile kamu görevinden atılan yaklaşık 300 bin kişi için yargı yolu kapatıldı.

Dahası yargı sisteminin ve bürokrasinin siyasi kadrolaşma ile tek tipleştirilmesi devlete olan güveni sarstı. Devlet organlarının liyakat yerine tamamen AKP yandaşlığı ve Reis’e sadakat kriterine göre yeniden dizayn edilmesi devlete güveni yıktı.

OHAL altında gidilen, adil olmayan şartlarda yapılan ve dürüst olduğundan kimsenin emin olamadığı Anayasa referandumu yapıldı. Bu referandum ile “kuvvetler ayrılığına” ve parlamenter sisteme veda edilmesi demokrasiye ciddi darbe vurdu.

Referandum sonuçları ülke nüfusunun karpuz gibi tam ortasından ikiye bölündüğünü gösterdi.

Ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarihe geçen 420 km’lik “Adalet, Hak, Hukuk” talepli yürüyüş yaptı. Bu müthiş eyleme toplumsal destek dahi, referandumdaki “evet” ve “hayır” a göre, bir başka deyişle “bizden olanlar ve olmayanlar” ölçütüne göre gerçekleşti.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün en çok kime yaradığı sorusunun bir tek cevabı var. RTE/AKP bu olayı fırsata çevirdi ve hem iktidarını pekiştirdi ve hem de ülkenin yönetim şeklini değiştirdi.

Bu darbe teşebbüsü olmasaydı devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçlerini Cumhurbaşkanında toplayan bu değişikliğin yapılması mümkün değildi.

Milletimizin yarısı Erdoğan ve partisinin “demokrasi” istediğine inanmıyor. Bu sebeple meydanlarda “demokrasi nöbeti” çağrısına soğuk baktı.

Sosyal medyada gösterilen tepkilere baktığımızda, iktidarın 15 Temmuz’un birinci yıldönümünde devletin bütün imkânlarını kullanarak çok görkemli bir şekilde anma programları düzenlemesini, bir kesim “yeni bir devlet ve millet oluşturulması projesi”nin parçası olarak değerlendiriyor.

23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde hava muhalefeti veya terör endişesi gibi bahanelerle kutlamaları yapmayan, 10 Kasım’larda hastalanan devlet yöneticilerinin 15 Temmuz’u “en kutsal bayram” havasında kutlaması eleştiriliyor.

Hiçbir milli bayramda yaşamadığımız şekilde toplantılara bedava taşıma, ikram vd masrafları 15 Temmuz için esirgemeyen devlet;

Törenler için sınırsız harcama yapan Belediyeler ile milyonluk ilanlar veren devlet ihaleleri ile büyümüş şirketler;

Bedava sınırsız görüşme ve internet hizmeti sunan Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom gibi kuruluşlar,

Tam gün özel yayın yapan TV’ler milli duygular konusunda samimi bulunmuyor.

Bu sebeplerle 15 Temmuz, milli birlik ve beraberliği temin yerine, AKP kitlesinin sadakatini artırmaya, bu kitleye güç ve moral vermeye yarayan etkinliklerin yapıldığı bir gün oldu.

Keşke ortak acıları paylaştığımız, yapılan hatalarla yüzleştiğimiz, ortak duygu ve çözüm yollarında buluştuğumuz bir gün olabilseydi.

*************************************

DEMOKRASİ NÖBETİ VE GAZETECİYİ GÖZALTINA ALMAK

İzmit’te, Kocaeli Koz internet sitesinde, yazı işleri müdürü olan Yeliz Koray’ın 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak ‘Yerim Destanınızı’ başlıklı köşe yazısı yayımlandı. Yazı müthiş ilgi gördü, birçok internet sitesinde yayımlandı. Sosyal medyada rekor paylaşımlar ile inanılmaz bir okuyucu kitlesine ulaştı.

Yazının olağanüstü ilgi görmesi üzerine aktroller devreye girdi. Bütün paylaşımların altına hakaret dolu yorumlar yağdırdılar. Bazıları O’nun cezalandırılmasını istedi.

Yazı 15 Temmuz ile Çanakkale ve Sarıkamış Muharebelerini, Kurtuluş Savaşımızı, PKK ile verilen mücadeleyi eşdeğer hatta üstün tutanlara bir tepkiyi ifade ediyordu.

Dahası 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde bayram yapmamak için hava durumu ve güvenlik gerekçelerini ileri sürenlerin, 15 Temmuz anma/kutlamaları için milyonları meydanlara dökmelerine, bugüne kadar görülmemiş boyutta törenler düzenlemelerine, 1 Temmuz afişlerinde, FETÖ yerine, Türk Askerinin aşağılanmasına toplumun bir kesimindeki mevcut öfkeyi yansıtıyordu.

Benim yazıdan çıkarabildiğime göre tepki 15 Temmuz anmalarına değildi. 15 Temmuz’a gelinmesinde katkısı olanların bu olayı fırsata çevirerek, Cumhuriyetin değerlerini sileceği, yerine farklı bir devlet yapısını getireceğine dair endişeden kaynaklanıyor.

Yeliz Koray bir yazar olarak toplumun bir yarısının nabzını tutmuş ve bu kesimin duygularını yansıtan bu çok etkili yazıyı yazmıştı. İçinde hakaret, küfür, belli şahıslara yönelik tahrik yoktu.

Yeliz Koray’ın ve O’nun gibi düşünenlerin fikrini bazıları benimsemeyebilir. Ama toplumun nabzını tutmak isteyenler bu fikirleri okumalı ve gereken dersleri çıkarmalı idi.

Bunun yerine, kitleleri “demokrasi nöbeti” için meydanlara toplamışken, yazısı sebebiyle Gazeteci Yeliz Koray gözaltına alındı. Daha sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Birilerinin demokrasiye miting ve nöbetlerden önce düşünce ve basın özgürlüğüne saygı ile sahip çıkılabileceğini anlaması gerekiyor.

 

17.07.2017

 

 

 

 

 

Ağu 21

Aba Güreşi Hızla Dünyaya Yayılıyor

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

DÜNYA ABA GÜREŞİ VE GELENEKSEL SPORLAR FEDERASYONU EŞ BAŞKANLARI DOÇ. DR. LÜTFÜ SAVAŞ VE PROF. DR. İBRAHİM ÖZTEK, BİLİMSELLİĞİ SPORDA YOĞUNLAŞTIRDI. ABA GÜREŞİ HIZLA DÜNYAYA YAYILIYOR HATAY’DA GELENEKSEL HALE GELEN ABA GÜREŞİ DÜNYA KUPASININ GÜÇLÜ EKİBİ İRAN, ÜLKESİNDE ULUSLARARASI ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASINI TAMAMLADI.

 

16-17 Ağustos günleri İran’ın Horasan vilayeti Bojnord kentinde İran Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası gerçekleştirildi. İran Uluslararası Aba Güreşi Federasyon Başkanı Seyedhadi Arabi’nin bildirdiğine göre şampiyonaya 12 vilayetten yüze yakın sporcu katıldı. Şampiyonada,  60 kg. Mehdi Elmi, 70 kg. İbrahim Valiyan, 80 kg. Alireza Cahaniyan, 90 kg. Hadi Ghadimi ve +90 kg. Mojtaba Kalantarian birinci oldu. Şampiyonada Horasanlı sporcular göz doldurdu. Dereceye giren sporcular, 3 Eylül günü Hatay’da yapılacak olan Dünya Kupası Şampiyonasına katılmak üzere kampa alınmışlardır. Madalya Kürsüsü Arka fonunda Türkçe Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu logosu yer almaktadır. Sporcuların arkasında ise İngilizce “WRESTLİNG ABA” yazısı yer almaktadır.

 

 

ROMANYA, KÖSTENCE MİNERVA PLAJINDA ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASI AVRUPA ÜLKESİ ROMANYA DA ABA GÜREŞİ ŞAMPİYONASINI TAMAMLADI.

 

 

3 Eylül günü Hatay’da yapılacak Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası için bir çok ülkede takım seçmeleri sürüyor. Romanya seçme şampiyonası da 16 Ağustos 2017 günü Köstence Minerva plajında yapıldı. Romanya Uluslararası Aba Güreşi Başkanı Naim Belgin ve spor şefi Gelal Timur’un düzenlediği şampiyonanın hakemliğini Uluslararası güreş hakemi Filorin Nistor yaptı. Daha önce ki kez çayırda yapılan şampiyona, şimdi de plajda kum üzerinde yapıldı. Aba güreşleri, Romanya’da giderek sevilen bir spor haline gelmektedir. Belediyelerin ve Türk-Tatar derneklerinin birlikte düzenlediği şampiyonalar davul zurna eşliğinde Hatay’ın güreşlerini aratmamaktadır.  7 kategoride düzenlenen şampiyonada derece alan sporcular:

1) 12 yaş altı:  1.  Mustafa Selciuk; 2. Memet Emre; 3. Selim Andrei

2) 15 yaş altı:  1.  Isleam Ruhan; 2. Dragomir Nicuşor; 3. Ciprian Stan; 3. Aburlăciţei Gabi;

3) 16 yaş altı:  1.  Amet Radu;  2. Amet Genghiz; 3. Dragomir Cătălin 3. Dragomir Iulian

4) -80 KG  20 yaş altı gençler: 1.  Popa Iulian; 2. Vadim Lozovanu; 3. Ştefan Cazan; 3. Comoli Ştefan

5) +80 KG 20 yaş altı gençler: 1.  Popa Iulian;  2. Volocaru Ciprian; 3. Vadim Lozovanu; 3. Isleam Burak

6) -90 KG  Büyükler: 1.  Mocanu Ionuţ; 2. Cojocaru Constantin; 3. Scârlenţă Valentin; 3. Iftode Ion

7) +90 KG Büyükler: 1.  Mihai Ţurcanu; 2. Lozovanu George ; 3. Mocanu Ionuţ; 3. Cojocaru Constantin

 

 

IĞÜĞI

Ağu 17

Devleti Yönetenlerin Hukuk Kavrayışı

Ruhittin SÖNMEZ

Hukuk Fakültelerinin amacı, kanunları, mevzuatı bilen kişiler değil, “hukuk nosyonu” kazanmış hukukçular yetiştirmektir.

Sadece hukukçuların değil devleti, şirketleri, kurumları yönetenlerin de hukuk nosyonuna sahip olması yani hukuk kavrayışı elde etmiş olmaları çok önemlidir.

Prof. Dr. Ersan ŞanHukuk nosyonunun (kavrayışının) kaynağı, hukukun evrensel ilke ve esaslarıdır. Bu ilke ve esasların varlık nedenleri ile önem ve fonksiyonlarını anlayıp gözeten kişi, hukuk nosyonunu elde etmiştir. Bu nosyonu kazanmak, hiç kimse ve hiçbir mesele için terk etmemek hukukçunun (devleti yönetenlerin de.. RS) amacı olmalıdır” diyor.

***

BİR HATIRA – Şimdi Petkim Petrokimya Yarımca Kompleksi’nde çalıştığım dönemde yaşadığım ilginç bir hatıramı nakledeyim.

Petkim’in, Başmühendisi olduğum, CBR Fabrikası ile diğer bir fabrikasında (SBR) ana hammadde olarak kullanılan Bütadien 1,3 adı verilen maddeden ikibin ton satın alınmış ve gemi ile limanımıza gelmişti. Gemiden alınan numunelerin analizinden sonra anlaşıldı ki, geminin önceki yükü olan bir başka kimyasal maddenin kalıntısından karışma olmuş. Bir tonluk malzeme içinde yaklaşık 10 gram mertebesindeki bulaşma fabrikanın çalışmasını etkileyebilir, hatta durdurabilirdi. Bu sebeple limanımıza kadar gelen hammaddemizi almayı riskli bulduk.

Ancak yeniden hammadde temin edilmesi için gerekli sürede mevcut stok tükeneceğinden iki fabrikamızın birinin veya ikisinin birden durma ihtimali vardı.

Petkim yöneticileri bu hammaddeyi iade etmek veya almak zorunda kalırsak fiyatında indirim yaptırmak için müzakere masasına oturdular.

Avrupa menşeli bu maddeyi Petkim’e satan şirketin temsilcileri son derece profesyonel ve ağızları iyi laf yapan kişilerdi.

Onların tezi ise “Petkim’in Bütadien talebi esnasında bildirdiği spesifikasyonda (teknik özellikleri bildiren tabloda) gemide önceki yükten karışan kimyasalın bulunmayacağına dair bir not yoktu. Bu maddeyi almak zorundasınız” şeklinde idi.

Spesifikasyonda normal olarak Bütadien içinde olması muhtemel diğer kimyasal maddeler için belli üst sınırlar belirtilmişti. Asli özellikler bunlardı. İçinde olması hiç olağan olmayan maddelerin olmayacağı veya en fazla şu oranda olacağına dair bir bilgi konulması hem mantıksız ve hem de imkânsızdı.

Asli niteliğin varlığı, arızi özelliklerin yokluğu” esas alınmalıydı.

Olay yapılan müzakereler sonucu bir şekilde çözüldü. Ancak bu hatıranın benim için unutulmaz olan ilk yönü satıcı firmanın bu kadar mantıksız ve hukuki temeli olmayan tezinin saatlerce ciddi ciddi tartışılmasıydı. Daha da kötüsü şirketimizin avukatının bu teze cevap verememiş olmasıydı.

*************************

HÜRRİYET LÜTUF DEĞİLDİR

Prof. Dr. Kemal Gözler’in “İnsan Hakları Hukuku” kitabından birkaç cümle:

İnsanın sağlıklı olması asli özelliği, hasta olması arızi bir durumdur. Otomobilin çalışıyor olması asli niteliği, arızalı olması ise arızi niteliğidir.

Tıpkı bunlar gibi “insanın hür olması onun asli niteliği, hürriyetinin olmaması veya sınırlandırılmış olması arızi niteliğidir.”

Mecelle’de yer alan hükme göre, “aslî niteliğin varlığı, arızî niteliğin yokluğu asıldır.”

Yani, “Hürriyetin varlığı asıldır, yokluğu veya sınırlandırılması arızadır.”

Bir insanın belirli bir fiili yapıp yapmama konusunda hürriyetinin olup olmaması sorunu da aynı şekilde çözümlenir.

Örneğin, parkta bankta veya çimlerin üzerinde oturan bir kişinin gitar çalma hürriyeti var mıdır? Bunun için polisten veya belediyeden izin mi alması gerekir?

Öncelikle parkta gitar çalmanın serbest olduğu varsayılır. Çünkü gitar çalmak bir insan fiilidir ve insan fiilleri konusunda hürriyetin var olması asıldır.

Parkta gitar çalmak yetkili makamlar tarafından usulüne uygun olarak önceden yasaklanmamış ise, bir kişinin parkta gitar çalması için bir makamdan izin almasına gerek yoktur; hürriyet asıldır ve isterse gitar çalabilir.

  • Yasaklanmamış her fiil serbesttir.
  • İnsanın hürriyet sahibi olabilmesi için devletin ona hürriyet vermesine gerek yoktur.
  • Yasak, yasak koymaya yetkili makam tarafından usulüne uygun olarak ayrıca ve açıkça konulmuş olmalıdır: Yorum yoluyla yasak üretilemez. (Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesi)
  • Hürriyet Geniş, Yasak Dar Yorumlanır.
  • Kanunla yapılacak bir düzenlemenin olağanüstü hâl KHK’si ile yapılması tipik usûl saptırmasıdır.

Bu kadar temel hukuk bilgisini okuma zahmetine katlandıysanız şimdi bir de bu bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın CHP’nin “adalet yürüyüşü” hakkında söylediği sözlerini okuyunuz:

“Yapılan iş hukuki değil. (Ankara’dan İstanbul’a) Gidişiniz hükümetimizin bir inceliğidir. Daha da ileri gidiyorum lütfudur.”

Devleti yönetenlerin hukuk kavrayışı böyle.

Ya hukukçular?

Prof. Dr. Kemal Gözler hukukçulardan da şikâyetçi:

“Şüphesiz ki, insan haklarına saygının üzerinde yeşerdiği felsefî, kültürel, ahlâkî vb. değerler vardır. Bu tür değerler, hukukçuya özgü değerler değildir; bunlar birer insanlık ve yurttaşlık değeridir. Bu vasıflar, insanın vicdanıyla alakalıdır.”

“Belirli bir hukukçunun bu vicdana sahip olup olmadığı da normal zamanlarda anlaşılmaz. Normal zamanlarda insan hakları havarisi kesilenler, insan haklarının gerçekten tehdit edildiği dönemlerde, Türkiye’de 2016-2017 yıllarında olduğu gibi, ortadan kaybolabilmektedirler.”

Tem 31

Kişisel Marka Oluşturmanın Gücü

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Küreselleşen hayatta markalaşma çok önemlidir. Bu yüzden biz de kişisel markamızı yani etiketimizi oluşturmak zorundayız. Bu marka ile çevremizde örnek alınan kişi olabiliriz.

Örnek alınan insanların, kendilerine göre bir iş yapış şekilleri, giyim tarzları ve duruşları, konuşmaları ve yaklaşımları vardır. Etraflarına ışık saçan kişiler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bastıkları yerlerde kalıcı bir iz bırakırlar.

Kendi markamızı oluştururken şu soruyu kendimize sormalıyız : ”Beni farklı ve üstün kılan nedir?” Bu sorudan yola çıkarak, çok şeyi iyi, ama bir şeyi en iyi yapmalıyız. Bu her alan için geçerlidir. Aile , iş, siyaset, eğitim, sosyal vb……

Kişisel markasını oluşturan kimseler boş konuşmazlar. Onların kendilerine ait bir tarzları vardır. Genel olarak bir kitap yazma hedefleri vardır. Yazmışlarsa ikinciyi yazmaya çalışırlar. Bir Web siteleri vardır. Seminer verirler ve etkili sunum yaparlar. Ciddi bir gazete veya dergide yazı yazarlar veya yazmaya çalışırlar. Televizyon veya radyo programları vardır.

Acaba bizim sosyal statümüz nedir? Bizim değerimizi toplumda ne belirliyor? Başka bir ifadeyle toplum veya çevremizdekiler bize hangi mevkii veya pozisyonu uygun görüyorlar?

Genel olarak sosyal statüyü belirlerken kişinin soy, servet, ne yaptığı, geçirdiği eğitim basamakları, dini ve biyolojik karakterler belirleyici olarak alınır.

Bununla birlikte günümüzde Kişisel güç mevki gücünü alt ediyor (Tony Alessandra, Kişisel Çekim Gücü, s. 255). Kişisel gücün anahtarı emirler vermek değil, insanları harekete geçirmek, onlara esin kaynağı olmak, onları ikna etmektir. Kendini geliştirebilen insan büyük değer kazanır. Yirmi yıl öncesine kadar kendini geliştirme fazla önemli değildi. İşte ve başka her yerde katı hiyerarşiler oluşmuştu. Herkes burada kendi rolünü biliyordu ve otomatik olarak patronun liderliğini izliyordu. Bugün yönetim ve kontrol yapısı büyük ölçüde geride kaldı. İş hayatı, kiliseler, sivil örgütler veya atletik takımlarda otokrasi kalkıyor.

Bilgi toplumunda artık kolay kolay makamın statüsü kişiye aktarılmıyor. Kişi artık makamdan dolayı yüksek saygınlık kazanamıyor. Anlamlı bir söz vardır: “Şerefül mekân bil mekîn”. Yani bir yerin şerefi orada yaşamışlar veya yaşayanlarla artar ya da eksilir. Başka bir deyişle cansız olan şeylere, oradaki eşref-i mahlûkat olan insan şeref verir.

Kişisel markanızı, siz kimseniz onun ve yapabildiklerinizin üzerine kurmalısınız; olmak istediğiniz bir başkasının değil. Marka aynı zamanda, sürekli değişim ve yenilenme demektir. Fakat bu değişiklikler, performansınız veya ambalajınız, yani imajınız üzerinde olabilir.

Günümüzde pek çok insan, kişisel çabalarıyla yüksek bir statü elde edebiliyor ve kişisel markalarını oluşturabiliyor. Böylece kendini işe yarar konuma getirmenin keyfini yaşayabiliyor.

Sanayi devrimi sırasında yöneticiler düşünür ve astları uygulardı. Patron, fikir ürettiği için patron oluyordu. Düşünmesi gereken işçiler değil, patrondu.

Sanayi sonrası toplumlarda ise, bir çalışanın yaratıcı fikirleri onun en önemli ürünüdür. Bu toplumlarda ekonomi yöneticileri, çalışanlarının beyin gücünü ziyan etmeyi asla göze almazlar. Rekabet edebilmek ve hedeflerine ulaşabilmek için herkesin, herkesin deneyimine ve özellikle herkesin fikirlerine ihtiyaçları vardır.

Akıllı yöneticiler, fikir üreten astlarının beyin güçlerini, asla israf etmezler. Kendileri gibi düşünmeseler bile üretici fikir sahiplerini takdir ederler.

En tehlikeli ve zayıf insan, zihnini diğer fikirlere kapalı tutan kişidir.

Bu bağlamda, kişisel marka oluşturma önemlidir. Kişisel marka da konuşma özgürlüğünden geçer. İnsanlar kafalarından geçeni söylemekten korkarlarsa, iyi fikirleri olsa da, bu fikirler zamanla solar. Fikirler çocuk gibidir. Kullanılmadan önce büyümelidirler. Aksi takdirde en iyi fikirler bile ölü doğar.

Albert Einstein’in ifade ettiği gibi “Çok okuyan ama beynini çok az kullanan bir kimse düşünme tembeli olur.” Bu kişiler asla marka oluşturamazlar.

Bu sebeple gelişmemiz için, yenilikçi insanları dinlemeli ve ödüllendirmeliyiz. Her zaman yeni bir fikri iyi dinlemek için bir dakikamızı ayırmalıyız.

Her yeni fikrin hayatta kalması gerekmez, ama hepsine bir fırsat vermemiz gerekir. Üretici beyinlerin toplumumuz için çalışmasının ortamını hazırlamalıyız. Böyle ortamlarda hamasete değil, beyin gücümüzün harekete geçmesine ihtiyacımız vardır. Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatımlar kimseye bir şey kazandırmıyor.

“Zamanı gelmiş bir fikri hiç bir şey, dünyanın hiç bir ordusu durduramaz” der Victor Hugo

Bambu ağacı nasıl yetişir?

Bir bambu ağacı nasıl yetişiyor biliyor musun?” Biz anlatalım….

Toprağa bambu ağacı tohumu ekilir ve sulanır. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçer. İkinci yıl aynı işlem devam eder. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilir. Üç sene yine aynı sulama yapılır. Görünürde hiçbir şey olmaz. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boya ulaşır.

Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor.

Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgârdan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Sonra Bambu ortaya çıkıyor.

İnsan da böyle gelişim gösterip marka olabiliyor. Bir anda insan gelişip olgunlaşamaz. Gelişim süresi uzayabilir. Yılmadan, sabır ve cesaretle çalışmak gerekir.

 

Tem 27

Başımız Sağolsun

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi üyelerinden eski milletvekili, değerli eğitimci ve Türk milliyetçilerinin aksakallarından Mehmet Ateşoğlu vefat etmiştir. Başımız sağolsun, Allah rahmet eylesin.

Cenazesi 28.07.2017 günü Cuma namazından sonra Eskişehir-Odunpazarı Ramazanoğlu Camisinden kaldırılacaktır.

 

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Tem 31

Mutluluk Başarıya Bağlı mı?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Başarı, mutluluk getirir mi? Değerli olmak, başarılı olmaya bağlı mıdır? Değerimizi işimiz mi belirler?
Pek çok insan, değerini işinin tayin ettiğine inanmaktadır. Bu insanlar, çocukluklarından beri programlarını işlerine göre yapmışlardır. Onlara göre, değerli ve mutlu olmanın yolu başarıdan geçmektedir.
Gerçekten başarı, sevgi, saygı ve mutluluk getirir mi? Başarılı insanlar, başarıları kadar değerli midirler?
Örnek verelim:
Adolf Hitler, kendi hedeflerinin büyük kısmına ulaştığı için başarılıdır. Kuvvetli ordular kurdu, Pek çok ülkeyi işgal etti. Peki bu durum onu değerli kıldı mı? Mutlu etti mi? Hayır. Ama o değerli olmanın başarılı olmaya bağlı olduğuna inanıyordu. Bu görüşüne pek çok Almanı da inandırmıştı. Naziler onu “Süpermen” olduğuna ikna olmuşlardı. Sonuç malum… Hitler’ in değerli olmadığını ortaya çıkardı. Şimdi, hiç kimse Hitler’ mutlu ve değerli bir insandı diyemiyor.
Demek ki değerimizi ve mutluluğumuzu başarılarımız belirlemiyor.
Başarı, bir işi istenilen biçimde bitirmek, elde etmek, istediğini bulmaktır. İşi istediğimiz gibi bitirebiliriz, ama yaptığımız iş bizim yeteneklerimize uygun bir iş mi? Acaba doğru işi mi yapmışız? Yaptığımız iş, yaradılış amacımıza uygun mu? Merdiveni doğru duvara mı yaslamışız? Merdiveni doğru duvara yaslamamışsak o iş bizi mutlu eder mi?
Yaptığımız iş, yaradılış amacımıza uygun değilse mutsuz olacağımız kesindir.
İş bittikten sora başarılı olmuş olsak dahi, bilinçaltı düzeyde kendimize şu soruyu sorarız: Bütün bu çalışmalar ne içindi? Bu iş yaptığım çalışmaya, zahmete değdi mi? Bu işin anlamı nedir?
Bu sorulara tatmin edici cevap veremezsek, mutsuzluk yakamızı asla bırakmaz. Ne kadar büyük işler başarırsak başaralım, sonuç değişmez.

 

Tem 31

Dini Sevdiren Ve Dinden Soğutanlar

Ruhittin SÖNMEZ

Habertürk TV’de “hadisler” konusunda yapılan bir tartışma programı Türkiye’nin gündemine oturdu.

Bir İlahiyatçı öğretim üyesi “sinek kanatlarından birinde zehir, birinde panzehir olduğunu, deve idrarının şifalı olduğunu” anlatan rivayetleri “hadis” kabul ederek savundu. Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil adlı bu İlahiyatçı ile buna karşı çıkan felsefeci Prof. Dr. Caner Taslaman arasındaki tartışma problemin büyüklüğünü ortaya koydu.

Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil’in konudan uzak ve edebe aykırı saldırıları ile zaman zaman tartışmanın seviyesi düşse de, öğretici bir program oldu. Program dini anlama konusunda toplumda var olan derin fay hattının temel sebeplerinden birine dikkat çekti.

**************************************

GELENEKSEL İSLAM ANLAYIŞI

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı’nda da tespit edildiği gibi, “Olumsuz İslam algısı yaygınlaşmaktadır.”

Bu algıda geleneksel İslam, Emevi Müslümanlığı gibi isimlerle anılan ekol en önemli etkenlerden biridir. Akla yer vermeyen, sadece nakli esas alan bu anlayış Türklerin Halifeliği İstanbul’a taşımasından sonra bünyemize girdi.

Elbette Müslümansanız Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanacak ve O’nu anlamaya ve yaşamaya çalışacaksınız.

Ancak Kuran’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak kabul edilen “hadisler” konusunda ihtilaflı alanlar vardır.

Hadisler konusunda gelenekçi akım nakil zinciri sağlam olan hadis rivayetlerini “sahih” kabul ediyor.

Bunun karşılığında hadisleri İslam tarihinin önemli bir bilgi kaynağı olarak değerli bulan ancak sahih hadis sayısının kitaplarda yer alanın çok küçük bir kısmını teşkil ettiğini savunan bir bilim ekolü var.

Sahih olması mümkün olmayan bu hadislerin ortaya çıkmasında siyasi ve şahsi menfaatler kadar insan hafızasının tabiatından kaynaklanan hatalar da sebep olmuştur.

Kütüb-i Sitte denilen en güvenilir 6 hadis kitabı Şanlı Peygamberimizin ölümünden yaklaşık ikiyüz yıl sonra yazılmaya başlanmış. Bunları toplayan âlimler çok büyük özveriyle ve inanılmaz bir titizlikle yazdıkları kitaplarından, rivayet zincirinde en ufak bir tereddüt duyduklarını çıkarmışlar.

Fakat hadis kitaplarında, birbiriyle ve özellikle Kur’an’ın hükümleriyle çelişen; bir kısmı da “asla peygamber böyle bir söz söylemiş olamaz” denilen “hadislerin” de yer almasının önüne geçilememiş.

O halde İslam’ın asli kaynağı, tahrif edilmeyen tek kutsal kitap olan Kur’an- Kerim’de açıklanan konularda hadislere başvurmaya lüzum yoktur.

Kur’an’da yer almayan konularda ise Kur’an’ın bildirdiği temel ilkelere ters düşen hadis rivayetlerine itibar etmemek gerekir.

“Arap kültürünün yansıması olan”, “kadını aşağılayan”, “kadın sünneti gibi insan haklarıyla uyumlu olmayan” hadis rivayetleriyle; “içine sinek düşen çorbaya sineği iyice batır, sineğin olduğu kısmı kaşıkla çıkar, kalanını iç” tarzı sözde hadislerle amel edemeyiz.

***************************************

KUR’AN İLE UYUMLU HADİSLER

Bazı hadisler vardır ki daha duyduğunuz anda onun sahih olduğundan hiç tereddüt etmeyiz.

Geçen Cuma vaazında duyduğum ve duymaktan çok mutlu olduğum şu hadis gibi:

“Erkek hanımına sevgi ve şefkatle bakar, hanımı da O’na sevgi ve şefkatle bakarsa, Yüce Allah onlara rahmetle bakar.”  “Erkek hanımının elini sevgiyle tutarsa, parmaklarının arasından günahları dökülür.”

Bunun gibi, şu hadislerin de sahih olduğundan hiç şüphe edemeyiz: Güzel söz sadakadır.” (Buhari) “Kıyamet günü, mümin kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizi)

Bakınız çok değerli İlahiyatçı hocalarımızdan Prof. Dr. Hasan Onat ne diyor? “Kur’an, öncelikle insanları düşünmeye, akletmeye, ibret almaya çağırmaktadır. Kur’an’da üçyüze yakın ayette, ‘düşünmez misiniz?’, ‘akletmez misiniz?’ şeklinde uyarılar vardır. Kur’an, açıkça ‘bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını’ ilan etmiştir. Daha da ötesi, Kur’an, insandan bilerek inanmasını, bilerek yaşamasını istemiştir.”

Hz. Muhammed’in ‘aklı olmayanın dini de yoktur’ sözü de Kur’an’ın bu buyruklarına tam uyduğu için şüphesiz “sahihtir.”  Buna rağmen, “akla laf edenlerin aklından şüphe etmek gerekir.”

**********************************

DOĞRU DİN İÇİN İYİ HOCA

İyi eğitilmiş din görevlilerine ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var.

İyi eğitilmiş hocalardan kastım İslam’ın özünü doğru anlayan ve iyi anlatabilen bilginler ve din görevlileridir.

Onlar her fırsatta İslam’ın özünü ve Kur’an’ın evrensel mesajlarını iletirler.

“Dinin; ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek olmadığını, dinin dünya için ve dünyayı ıslah için olduğunu” bilirler. 

İbadetin namaz, oruç, hac, zekâttan ibaret olmadığını, “gün boyu işlenen ahlâki her davranışın ibadet olduğunu” anlatırlar.

Tüccarın dürüstlüğünün, düzgün ve kaliteli iş yapmanın, adalet, merhamet ve şefkatin ibadet olduğunu bilir, bildirirler.

Allah’tan başkasına boyun eğmemenin, zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmanın ibadet olduğunu ifade ederler.

İslam’ı; bir takım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini olarak gösteren din adamları yerine, vicdanlarımıza seslenen, dünyayı ıslah etmenin anahtarı olan bu Kur’anî mesajları ileten hocalara ihtiyacımız var.

90 bin Camimizin yarısında böyle hocalar olsaydı, Müslümanların gelebileceği manevi ve maddi seviye hayallerimizin bile üstünde olurdu.

 

CAMİLER, KUR’AN KURSLARI, İMAM HATİPLER VD.

Türkiye dünyadaki Cami sayısının en yüksek olduğu ülke, 90 bin camimiz var.

1 milyon 150 bin kursiyeri olan 16 bin Kur’an Kursumuz,

1,5 milyon öğrencisi olan 3500 adet İmam Hatip okulumuz,

100 İlahiyat Fakültemiz var.

Birlik Vakfı, Ensar Vakfı, Hizmet Vakfı, Hayrat Vakfı gibi bir sürü vakıf üzerinden, normal okullarda da dini eğitim veriliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının İmam-Hatip unvanında 71 bin 362 personeli, müezzin olarak 11 bin 908, Kur’an kursu öğreticisi olarak 19 bin 721 olmak üzere toplamda 141.233 personeli bulunuyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na, 2017 bütçesinde 6 milyar 867 milyon lira ödenek ayrıldı. Camilerde toplanan yardım paraları bu rakamların dışında.

Diyanet’in 2017-2021 Stratejik Planı’na göre, bu beş yıllık dönemde 40 milyar TL harcama yapacak.  Bu harcamaların yüzde 95’i personel maaşları için.

Kısaca devletimiz ve milletimiz dini eğitime ve ibadethanelere olağanüstü önem veriyor, ciddi harcamalar yapıyor.

***

Bütün bunlara rağmen şu sorulara gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyoruz:

Camilerde hocaların vaaz, hutbe ve sohbetlerini dinleyen Müslümanlar doğru bilgi ile bilgilendiriliyor mu?

Din görevlilerimizin halkımıza verdiği mesajlar, İslam’ın özü ile yani Kur’an’ın mesajları ile örtüşüyor mu?

Müslümanlar Camilerde huzur bulabiliyor mu?

Din eğitimi veren okullar ve kurslarda dinimizi doğru anlayan ve iyi anlatabilen hocalar yetiştirilebiliyor mu?

Biliyorum, din alanında da gerçek İslam’ı büyük bir vukufla ve fedakârlıkla anlatan az sayıda bilim adamı ve din görevlimiz var. Bunlar iyi ki varlar.

Bu istisnalar haricinde bunca cami, Kur’an Kursu, dini okullarda İslam’ı öğretmeyen, insanları dinden soğutan bir yapının olduğunu biliyoruz da, bunun nasıl oluşturulduğunu bilemiyoruz.

Bu olumsuz tablonun sebeplerini bulmak ve çözüm üretmek en hayati meselelerimizden biri olmalıdır.

*********************************

KALİTELİ DİN ADAMI İHTİYACI

Diyanet’in kendi hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı’nda, “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunu sayısının kontrolsüz ve plansız arttığı” tespitine yer veriliyor. Ayrıca “bu mezunların nitelik sorununun bulunduğu da ifade ediliyor.

Planda, “kurumun üzerindeki siyasi etki, İslamofobi ve olumsuz İslam algısının yaygınlaştırılması, dernek ve vakıfların kontrolsüz şekilde cami ve Kur’an kursu inşa etmesi” de tehdit olarak kabul ediliyor.

*********************************

Keşke dinimiz hep böyle anlatılsa…

“Keşke Camilerimizde, okullarımızda, Kur’an kurslarımızda dinimiz hep böyle anlatılsa” diye düşündürten bir yazı okudum.

Dinimizi sevdiren ve böyle güzel anlatan bir yazı okuyunca sizlerle paylaşmadan edemedim. Facebook’tan arkadaşım olan bir İlahiyatçının (Selçuk Tapkı) paylaşımı ile haberdar oldum. Yazarı İbrahim Dane’ye tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bakalım, “İslam ve ibadet” kavramlarının bu kadar güzel anlatıldığına hiç şahit oldunuz mu?

***

Günümüzde ibadet kavramı kadar anlamı daraltılmış, içeriği boşaltılmış çok az kavram vardır.

Hâlbuki içeriği bu kadar zengin, kapsamı bu kadar geniş çok nadir bir kavram olan İBADET; Allah’ın sevdiği, gizli ve açık söz ve davranışların tümünü içine alır.

Genellikle ibadet denilince, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler aklımıza gelir.

Kur’ân bunları ibadet kategorisine almaz bile. Bunlar Kur’ân’da; “nüsuk, (çoğulu menasik) ibadet şekilleri” olarak geçer. Bir takım ritüellerin toplamına “ibadet” denilmez İslam’da!

Anne-babanın evladına şefkati ibadet olduğu gibi, tüccarın dürüstlüğü de bir İBADETTİR.

Hatta İBADET zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmaktır.

İslam; bir takım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini değildir.

Aksine İSLAM; hayatı ibadetleştiren bir dindir.

Gün boyu işlenen ahlaki her davranış, ibadettir.

İBADET; salih ameldir, yani; düzgün ve kaliteli iş yapmaktır, üretmektir. Yararı yalnızca kendimize olan ameller değil, belki faydası başkalarına da olan sâlihattır! (iyiliklerdir.)

İSLAM; tevhit ve adalet, sevgi ve merhametten ibarettir. Allah’ın hakkına tevhit, kulların hakkına da adalet çerçevesinde riayet etmektir!

İBADET; mutlak itaati yalnızca O’na özgüleyerek, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir!

İBADET; O’nun mahlûkatına sevgi ve merhamet ile muamele etmek, yani; kul hakkı karşısında saygıyla eğilmektir!

İbadetler; “köşk, şarap, huri vs. gibi” ahirette zevk-ü sefa sürmek için yapılan bir takım ritüeller (ayinler) değildir. Asla bir Müslüman ibadetlerini, kâr-zarar hesabı yapan bir tüccar mantığıyla yapmaz!

Allah’ın rızası dışında hiçbir mükâfat beklentisi yoktur! Örneğin bir mümin sevap toplamak için Kur’ân okumaz! Namazını; psikolojik olarak kendisini rahatlatan bir tür yoga-meditasyon olarak görmez!

DİN; ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek değildir!

DİN, dünya içindir, dünyayı ıslah içindir. AHİRET yaptıklarımızın karşılığıdır!

DİN, gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmak, bunları ikame etmektir.

UBUDİYET (Kulluk / itaat), kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerdir! (İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.) İnsan hakkına tecavüzün, en büyük günah olduğunu idrak etmektir,

İBADET, zulme savaş açmak, zalimlere hasım olmaktır. Yolsuzluğa, yoksulluğa isyan etmektir. Fahşa ve münkerin (hoş olmayan ve çirkin tavırların) karşısına dikilmektir. Yetimlerin, mustazafların (mazlumların) koluna girmek, onların önünde yürümektir!

Mazlumların ahı göğü inletirken, bir köşede doksan dokuzluk tespih çevirmek hiç değildir. İnsanları aç-bî ilaç -boğaz tokluğuna bile değil- çalıştırıp, bunların sırtından iktisap edilen sermaye ile cömert görünmek değildir!

Vurana elsiz, sövene dilsiz, devletlüler karşısında el pençe divan duran, ensesine vurulduğunda ağzındaki lokmayı da veren pasif, miskin itaatkâr vatandaşlar olmak hiç değildir.

İBADET, bir duruştur. İlkeli olmak samimi olmak, diğergâm olmak (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek), velhasıl adam gibi adam olmaktır. Kölelikten özgür insan olma eylemine inkılâp etmektir.”

Ağu 06

Ahlak Hayatın Sanatıdır

Prof. Dr. Hacı DURAN

 Ahlak, insanın ve insanlığın doğuş, gelişme, olgunlaşma ve var olma bakımından kendisine tabi olduğu ilkeler, kurallar ve değerler anlamına gelir. Bütün insanlar tabii denilen bu ahlaka göre davranırlar. Ahlak insanın hemcinsi, çevresi ve inançlarına ilişkin kuralları ve değerleri kapsar.

Yerin ve göklerin halk edilmesi ile insanın halk edilmesi, yani yaratılması, Cenab-ı Hakkın koyduğu ölçüye göre gerçekleşmiştir. Ahlak kavramı; “halk” yani yaratılış kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla yaratılışa uygun olan davranış ahlakidir. Uygun olmayan ise ahlaki değildir. Bu durumda tabiat kendi yaratılış ilkesine göre işlerken, devinirken, hareketini devam ettirirken, insan da kendi yaratılış ilkesine, kuralına ve yasasına göre davranır, ona göre hareket eder. İnsanlığın tarihi bu evrensel düzenin bir uzanımıdır, bir işlevidir.

İnsan, yerin ve göklerin bir düzeni olduğunu, bu düzenin hem en geniş hem de en küçük parçalar veya kuvvetler düzeyinde belirli yasalara ve ilkelere göre doğduğunu, geliştiğini ve işlediğini bilimsel gözlemlerle yaklaşık olarak tesbit etmiş olmaktadır. Ancak insanın kendisi hakkındaki gözlemi, müşahadesi ve bu faaliyetten elde ettiği veriler, yani bilgiler; tabiat veya evren hakkındaki gözleminden elde ettiği bilgiler kadar nesnel, yani hakiki olamıyor. Daha çok yanılgı barındırıyor. Bu sapmanın sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Şimdi bu söylediğimi bir örnek üzerinde göstereyim. Mesela atom altı kuvvetlerin bir birlerini etkileme ve birbirlerine bağımlı hareket etme sonucunda ortaya çıkan kütlenin ve gücün miktarını sayısal niceliklerle gerçeğe yakın bir ihtimal ile fizik yasalarına göre açıklayabiliyoruz. Bir güneş sistemindeki kütlelerin, kuvvetlerin bir birlerine olan mesafelerini, mesafeye ve kütleye bağlı olarak oluşan cazibeyi yine yaklaşık olarak fizik yasaları çerçevesinde sayısallaştırıp hesaplayabiliyoruz.

Bir insanın genetik kodları ve biyolojik yapısı da diğer insanların benzer yönleri ile ilişkilendirilip açıklanabiliyor. Hastalık ve sağlık sistemlerimiz bilindiği gibi bu mantığa göre işlemektedir. Yaklaşık olarak bir kişinin bedensel dokusunda ortaya çıkan bir virus, mikrop veya hastalık türeten herhangi bir bakterinin etkilerini esas alarak, diğer kişilerin benzer etkiler altında nasıl hastalıkla baş edebileceklerini de tıbbi olarak yaklaşık bir olasılıkla hesaplıyoruz.

Ama bir milletin ortaya çıkmasını, başka milletlere saldırmasını, onların kaynaklarını sömürmesini yukarıdaki örneklere göre çoğu kere bilimsel olarak açıklama imkanı bulamıyoruz. Aynı şekilde bir cemaatin veya sosyal grubun ortaya çıkması, diğer cemaatler, gruplar ve oluşumlarla rekabet ve çatışma içinde olmasını da tabiatı müşahade ettiğimiz gibi müşahade edemiyoruz. Aynı şekilde bir kişinin doğumundan itibaren geçirdiği sosyal ve psikolojik gelişme ve gelişememe aşamalarını  ve bu aşamalar sürecinde başka insanlarla yaşadığı veya kendi kişiliği ile yaşadığı çatışmaları, rekabetleri, özentileri, kinleri ve nefretleri de tam olarak tabiatı müşahade ettiğimiz gibi, gözlemleyemiyoruz.

İnsanın kendisi, üyesi olduğu cemaatler, gruplar, sosyal birlikler, milletler ve bunlarla çoğu kere karşıt durumda olan ötekiler veya diğerleri hakkındaki gözlemi; evren ve tabiat hakkındaki gözleme göre anlaşıldığı gibi yetersizdir. Buna rağmen insan, bu sosyal oluşumlar ve oluşumlar arası etkileşimler hakkında daha çok bilgiye sahip olduğuna inanır ve bu bilgilerin doğruluğundan daha çok emin bir şekilde davranır. Mesela, kendi partisine oy vermeyenleri, kendi cemaatinden olmayanları, kendi grubuna katılmayanları, kendi milletinden olmayanların tümünü; düşman, cahil, hain ve uşak olarak bilir. Ve bu bilgilerinin çok güvenilir olduğuna dair keskin inançlara sahiptir. Halbuki, hayatı boyunca bu sosyal oluşumların bir çoğuna girmiştir, yanıldığını da fark etmiştir, çoğu kere de ben şunları yanlış biliyormuşum gibi bir tecrübeye de sahiptir. Ama buna rağmen yine de mevcut şartlarda, kendisi ve kendisi dışındakilerle ilgili gözlemlerin yetersizliğine rağmen yine de keskin bilgiler ve inançlar taşır.

Yerin ve göklerin yaratılışı ve işleyişinde bulunan ilkeler, insanın yaratılışı, doğuşu, gelişimi ve davranışında da bulunuyor. İnsanın tür olarak yaratılışı ve gelişimi yine Cenab-ı Hakkın belirlediği kurallar ve ilkelere göre gerçekleşir. İşte bu ilkelere ahlak denir. Ama yukarıdaki örneklere göre düşündüğümüzde, insanın tabi olduğu ahlaki ilkeleri, kuralları, yasaları ve değerleri nesnel olarak naif bir şekilde gözlemesi yani müşahade etmesi yanılsamalarla gerçekleşiyor. Bu durum, insanın ahlaki davranmasını olumsuz etkiliyor.

Malum olduğu üzere tabiat düzenindeki her bir kuvvet, kendi dışındaki kuvvetle dengeli bir hareket içindedir. Bu tabii kuvvetlerin yasasıdır, ilkesidir, düzenidir. İnsanın her birisi de, fert olarak, bağlı olduğu grup olarak ve toplum olarak, diğer kişiler, gruplar ve toplumlarla etkileşim içindedir. Bu etkileşimin belirli ilkelere, kurallara, yasalara ve değerlere göre gerçekleşmesi zorunludur. İşte bu ilkeler ve değerler ahlakı; yani, insan türemesininin bağlı olduğu mantıksal düzeni oluşturur. Bu düzene uymak İlahi kurala göre davranmaktır. Bu düzene aykırı davranmak ise yörüngesinden sapan bir meteora, yani akan bir gök taşına veya en doğrusu Kelamı Kadim ile ifade edecek olursak, şeytana dönüşmektir.

Bu durumda, ahlaksızlık şeytanlaşmaktır, yalan söylemek şeytani davranmaktır, ahlaksızlıktır. İnsanlara her ne amaçla olursa olsun iftira atmak, kötü sıfatlar yüklemek, günümüzde kendisine makamın hakkını vermek denilen mevki ve makamla gururlanmak ve bunları bir üstünlük imajı olarak kullanmak, ahlaksızlıktır, yörüngeden sapmadır.

Şimdi ahlaksızlık ile şeytanlık arasındaki ilişkiyi örneklerle gösterelim. Halk zihniyetinde, geleneğinde ve bilgisinde ahlaksız, yani kuralsız davranışlara şeytanlık dendiği malumdur. Şeytan kavramı; her türlü sapmayı açıklamak, göstermek ve örneklendirmek üzere, yörüngesinden çıkan bir gök taşı misaline gönderme yapar. Bilindiği gibi, Araplar yörüngesinden çıkan gök taşına şeytan derlerdi. Kura’nı kerim de de “Şeytanı recim” ifadesi; yörüngesinden çıkarak başkalarını etkileyen ve saptıran bir gök taşının çevresini etkileme, bozma, saptırma, yoldan ve yörüngeden çıkarma misali üzerinden sapkın yani ahlaksız davranışları açıklar.

Yalan söylemek, insanın bir hakikati ve gerçeği gizlemesi olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dışındaki insanı veya insanları yanıltarak saptırmaktır. Bu sapma bir çok insanı bilgi düzeyinde etkilediği için çok hızlı yayılır. Sadece bir kişinin yalan söylemesiyle kalmaz. Bir çok kişinin bilmeden bu yalana itibar etmesiyle sonuçlanır. Yalanı ilk defa söyleyen yaptığı sapkınlığın farkındadır. Ama yalanın içerdiği sahte bilgiyi sosyal olarak dolaşımda iken öğrenenler, bir yalana inandıklarını çoğunlukla fark etmezler. Bundan dolayı bir yalan çok kısa bir sürede, kırılmış bir cam gibi binlerce yalana veya bir kuşun hareketiyle harekete geçen bir kar taneciğinin çığa dönüşmesi gibi bir etkiyi toplumda meydana getirebilir.

Bundan dolayı yalan “Recm edilmiş şeytanın” kendisidir. Onun şerrinden, yani onun bizi hakikatten, iyilikten, dürüstlükten, yardımseverlikten, adaletten saptırmasından Allah’a sığınırız, diye çağrıda bulunuruz, dua ederiz.

Ağu 12

Din Adamlarının Bilgi Seviyesi

Ruhittin SÖNMEZ

Çocukluğumuzda Hanefi çoğunluğa öğretilen ilk dini bilgilerden biri “Rabbim Allah, dinim İslam, kitabım Kur’an, peygamberim Hazreti Muhammed” olurdu. Fakat bundan sonraki kısım çocuk aklımıza biraz karışık gelirdi.

“Mezhebim ehl-i sünnet vel cemaat” ve “itikatta Mâturîdî, amelde Hanefî” diye ezberletilirdik. Fakat bu kısmı ne biz anlardık, ne de büyüklerimiz anlatırdı.

Yıllar sonra “ehl-i sünnet vel cemaat”ten olmanın “Hazreti Muhammed, ashabı ve cemaatinin itikadı nasılsa ben de öyleyim” manasına geldiğini öğrendik.

Mâturîdî ve Ebu Hanife’nin mezhep imamlarımız olduğunu bize öğretenlerin bile, şu sorulara cevap verebilecek bilgi ve donanımda olmadığını fark ettik:

İtikatta ve amelde mezhep ne demektir? İmam Mâturîdî’nin ve İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İslam’ın kaynaklarından çıkardığı mesele ve hükümlerin diğer mezheplerden temel farkları nelerdir?

Ehl-i sünnet’in itikat alanındaki iki kolundan Mâturîdîler neden fıkıh/amel alanında Hanefî mezhebine mensup iken, Eş’arîler çoğunlukla Şafiî, Malikî veya Hanbelî mezheplerinden birine mensup oluyor?

Sadece camiye devam alışkanlığı olmayan Müslümanların değil, Cami cemaatinin de bu sorulara cevap verebilecek bilgiye sahip olduklarını söyleyemeyiz. Camilerde vaiz ve imamlar bu konulara pek girmezler.

Bu bilgilere sahip olmayan kitlelerin yüzyıllardan beri tevarüs ettiği “taklidi iman” anlayışıyla mezhebinin itikat ve fıkhî/amelî davranışlarını uyguladığını gözlemliyoruz.

Fakat “tahkiki iman” seviyesine geçmiş olması ve Müslüman kitlelere bu bilgileri öğreterek “İslam’ı bilerek yaşamasına” yardımcı olması gereken vaiz ve imamlarımızın da bu sorulara cevap verememesi makul sayılamaz. Bu durum en azından profesyonel açıdan mesleki bir eksikliktir.

Son yazılarımda Diyanet’in kendi hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı’nda, “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunlarının nitelik sorununun bulunduğu tespitini aktarmıştım.

Şimdi bu tespiti doğrulayan bir araştırmadan bahsedeceğim.

******************************

Ebu Hanife ve MâturîdîYİ BİLMEYEN SÜNNİ DİN ADAMLARI

“Din Görevlilerinin Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî Hakkındaki Bilgi Düzeylerini Ölçmek” maksadıyla yapılmış bir ilmi araştırmanın genişçe bir özetini okudum.

Doç. Dr. İkbal Vurucu’nun Denizli ölçeğinde yaptığı bu araştırmaya göre, din görevlilerinin kendi mezhepleri konusunda bilgileri son derece yetersiz. Bana göre araştırma Türkiye ölçeğinde genişletilse de sonuç hemen hemen aynı çıkacaktır.

Araştırmaya katılan din görevlilerinin,

  • Mezhepler konusunda çok genel ve yüzeysel bilgilerinin olduğu;
  • İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında bilgilerinin yok denecek düzeyde olduğu; Ebu Hanife’nin düşüncelerini içeren herhangi bir eser okumadıkları, Ebu Hanife’nin temel eseri olan Fıkhu Ekber’i bilmedikleri;
  • Mezhepler tarihini ve bu tarih içinde Hanefîliğin konumunu bilmedikleri tespit edilmiş.

Benzer şekilde, araştırmaya katılan din görevlilerinin,

  • “İmâm Mâturîdî’nin mezhep tarihimizdeki yeri nedir?” sorusuna herhangi bir cevap veremedikleri;
  • İmâm Mâturîdî’nin “Kitabu’t-Tevhid” eserinin adını bile duymamış oldukları;
  • Ayrıca Mâturîdî’nin herhangi bir kitabını veya Mâturîdîliği anlatan bir eseri okumadıkları anlaşılmış.
  • Dahası katılımcı din görevlilerinin, Kur’ân ve ilmihal dışında, herhangi bir kitap okumadıkları tespit edilmiş.

******************************

MEZHEPLERi BİLMEK NEDEN ÖNEMLİ?

Türkiye’de yaşanan Müslümanlık ile Suriye, Arabistan, İran, Libya gibi diğer İslam ülkelerinde anlaşılan ve yaşanan Müslümanlık çok farklı. Mezhepler bu anlayış farkının bazen sebebi, bazen sonucu.

Çevremizdeki siyasi çatışmaların mezheplerle alakası çok fazla. Kendi mezhebimiz yanında birlikte yaşadığımız vatandaşlarımızın bir kısmının benimsediği Şiilik, Caferilik, Şafilik, Alevilik gibi dini anlayışları ve hatta çevremizde çok etkili olan Eş’arilik, Selefilik, Vahhabilik gibi dini akımları bilmek, onlarla ortak noktalarımızı çoğaltmak zorundayız.

Prof. Dr. Hasan Onat’a göre, Müslümanların “yumuşak karnı”, en zayıf noktası mezheplerdir. Bunun sebebi, çatışma/çatıştırma için kullanılabilecek malzeme bulmanın bu alanda çok kolay olmasıdır.”

“Mezheplere taraf da, karşı da olsanız, mezhep diye bir şey vardır, Müslümanların din anlayışlarını belirlemektedir…  Çoğu zaman din, mezhebe indirgenmekte, mezhep din zannedilmektedir. Önemli olan, mezhep, meşrep, tarikat, cemaat türü oluşumların dinin anlaşılma biçimleri olduğunu, İslam’la özdeşleştirilemeyeceğini bilmektir. İnsanların çoğu mezheplerini ve diğer aidiyetlerini seçmezler; hazır bulurlar. İslam ortak paydası bilinci mevcut olursa, farklılıklar zenginlik olabilir.”

Din görevlilerimizin bile (kendi mezhepleri dâhil) mezhepler konusunda bilgisi bu kadar yetersizse bu devasa problemi nasıl çözeceğiz?

******************************

DİNCİ TERÖR VE ŞİDDETE KARŞI Hanefî-Mâturîdî DİN ANLAYIŞI

Doç. Dr. İkbal Vurucu mezhepler konusunun güncel bir boyutuna dikkat çekiyor:

“Türkler, büyük ölçüde Hanefî-Mâturîdî din anlayışını benimsemişlerdir. Ülkemizin büyük çoğunluğu da bu büyük imamın mezhebine göre ibadet eder.

Hanefî-Mâturîdî din anlayışının, akılcı ve çoğulcu din anlayışı, bireysel sorumluluk, bireysel dindarlık, akla dayalı din ve dünya görüşü; Müslümanların eşitliği; tevil; sorgulama ve eleştirme, farklı görüşlere ve anlayışlara tahammül gibi temel özellikleri bulunmaktadır.

Bu sebeple ülkemizde de egemen zihniyet konumuna gelen, terör ve şiddet kaynağı olma hüviyetine sahip Selefilik gibi din(c)i akımlara karşı, Türk entelektüelinin Hanefî-Mâturîdî din anlayışını tekrar gündeme getirip işlemesi Türk kimliğinin ve düşüncesinin güçlü bir geleneğe dayanarak yeniden ortaya çıkması için zorunludur.”

Konu önemli ve acildir. Diyanet İşleri Başkanlığının 40 yıl GÖRMEZden geldiği Cemaatin itikadî / fıkhî yanlışlarını, cemaat FETÖ’ye dönüşüp darbe teşebbüsü yaptıktan bir sene sonra açıklaması gibi geç kalmamalıyız.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar