Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 30

Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası Malatya Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapılmıştır. 34. Şuramız da 28-30 Mayıs 2010 tarihleri arasında yine Malatya’da yapılmıştı. Şurayı düzenleyen Aydınlar Ocakları ailesini bir araya getiren Malatya Ocağımızı ve Yönetim Kurulunu tekrar tebrik ediyoruz. Teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Allah’ın rahmetine kavuşmuş hocalarımızı, üyelerimizi ve arkadaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

  1. Şuramızın Cumhuriyetin 95. Yıldönümüne rastlamış olması ayrı bir anlam taşımakta, mutluluk ve gurur kaynağı olmaktadır. Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve Milli Mücadeleye kanıyla, canıyla, malıyla katkıda bulunan nice isimsiz kahraman mücahitlerimizi, büyük Türk Milletinin tarih boyu verdiği aziz şehitlerimizi, son yıllarda terörle mücadeledeki şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Cumhuriyetimiz Milli Mücadelenin tacıdır. Milli Mücadele destanımız Türk Milletinin bir bütün olarak çok zor şartlar altında gerçekleştirdiği şerefli bir milli harekettir. O ne bir sınıf, ne bir zümre, ne de bir etnik harekettir. Milli tarihimize bir bütün olarak bakan Ocağımız, toplumda Cumhuriyetçi ve Osmanlıcı şeklindeki bir kamplaştırmayı reddeder ve bunu iyi niyetle bağdaştırmaz. Rejim, yönetimler ve kurumlar değişebilir; ancak devlet ve millet de aynıdır. 1299’da Osmanlıyı kuran irade ne ise; Milli Mücadeleyi yapan 1923’de Cumhuriyeti kuran irade de odur. Cumhuriyet Türk’ün tarihteki son ve ebedi kılınacak yürüyüşüdür.

– Ortadoğu bir karmaşa ve belirsizlikler içindedir. Bu bölgede olup bitenler geleceğe şekil verecektir. Suriye’nin çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları bazı bakımlardan örtüşmektedir. Her iki ülke de toprak bütünlüklerini koruma ihtiyacındadırlar. Ancak Türkiye’nin Afrin, Fırat Kalkanı gibi başarılı ve gerekli harekatlarında birlikte olduğu rejim karşıtı grup, Şam ve Ankara’nın yakınlaşmasını engellemektedir. İlk başlarda uygulanan aşırı Esad karşıtı politika ABD’nin ve İsrail’in işine yaramıştır. ABD’nin Ortadoğu politikası karıştır, çatıştır ve oyala üzerine kuruludur. Membiç’te olup bitenler bunun bir örneğidir. Her ülke kendi milli menfaatlerini korumakla meşguldür. ABD, Suriye topraklarında aslında İran’la savaşmaktadır. Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirerek bir gecekondu devletçik kurma peşindedir. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması kadar normal bir şey olamaz. ABD, PYD-PKK güçlerini Türk uçaklarından korumak için sınıra elektronik radar sistemi yerleştirmiştir. F-35 uçaklarına ambargo koymuş, malum rahibi bir koz olarak kullanmıştır.

-ABD ile Rusya arasında birçok konuda ittifak ve paylaşım ortaklığı vardır. Rusya Dışişleri Bakanı Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelen asıl tehdidin Fırat’ın doğusundan geldiğini söylemekte ise de; ABD’nin bu yeni müttefikine PYD’ye Moskova’da temsilcilik açılmıştır. ABD, Rusya ve Esat kuzeyde PYD’ye önce özerk bölgeye daha sonra Birleşik Kürdistan’a evet diyebilir. Türkiye’nin aşırı Esat düşmanlığı devreden çıkmasına sebep olmuştur. Ana amaç İslam ülkelerini birbirine düşman kılmaktır. ABD ve İsrail bölgede kârlı çıkmıştır. Suudi Arabistan’ın 2018 Ekim’inde PKK-PYD’ye yaptığı 100 milyon dolarlık yardım da unutulamaz.

-Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD-PYD ikilisi tarafından masum insanlar öldürülmekte, köyler boşaltılmakta ve etnik temizlik yapılmaktadır. Bu boşaltma çok önemlidir. Mülteciler ileride Türkiye’ye karşı kullanılabilir. Türkiye’nin demografik yapısı değiştirilerek mülteciler içinden PKK benzeri örgütlenmeler doğabilir. Bölge üzerindeki tarihi, toplumsal ve ekonomik sorumluluklarımıza rağmen, izlenen iskân siyaseti neticesinde ileride ciddi problemlerle karşılaşılması muhtemeldir. Kurucu Türk unsuru zayıflatılarak milli kimlik tahribata uğratılmak suretiyle, Mültecilere vatandaşlık vererek toplumumuzun temeline dinamit döşenmektedir. Sorun, Suriyeli düşmanlığı veya dostluğu değildir. Türkiye’nin Türk vatanı olarak kalıp kalmamasıdır. Türkiye’de ekonomik krizi tetikleyen bir konu da mültecilere yapılan harcamalardır. Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan “Kutuplaşan Türkiye” adlı araştırmada “Mülteciler Dönsünler” diyenlerin oranı %85’i aşmaktadır.

ABD ve Rusya’nın Ortadoğu’daki politikalarının en önemli sonucu, bölge ülkelerine kendi jeopolitik gerçeklerini ve milli menfaatlerini fark ettirmek olmuştur. Ona buna taşeronluk veya dayanma yerine, milli ve yerli politikaları geliştirmek ön plana çıkmıştır.

-Suriye iç savaşının en büyük mağduru, Suriye Türkmen’leridir. İdlib başta olmak üzere, Suriye’de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi halinde, doğabilecek göç dalgası ve insani dram en çok bölgede yaşayan Türkleri etkileyecektir. Suriye’nin geleceğinde Türkmenlerin güçlü bir siyasi unsur haline getirilmesi Türkiye’nin hayati çıkarlarının başında gelmektedir.

-Çin Uluslararası düzeyde insan hakları ihlallerinin en çok yaşandığı ülkelerden biridir. Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dramına son verilmelidir. Yüz binlerce Uygur Türk’ü esir kamplarında tutsak durumdadır. Doğu Türkistan adeta bir açık hava hapishanesi halini almıştır. Türkiye diplomatik ve hukuki gücünü kullanmalı, Doğu Türkistan’da yaşanan insan hakları ihlallerine karşı uluslararası toplumun harekete geçirilmesi hususunda üzerine düşen insani sorumluluğu yerine getirmelidir.

-Tarihi bir Türk yurdu olan Kırım Rusya’nın hukuksuz işgaline maruz kalmıştır. Kırım yarımadasında Tatarlara yönelik şiddet eylemleri, gözaltılar ve kaçırma eylemlerine sıkça rastlanmaktadır. Kırım Tatar Milli Meclisi Onursal başkanı Mustafa AbdülcemilKırımoğlu başta olmak üzere, Kırım Milli hareketinin önder ve ileri gelenleri Kırım’a sokulmamaktadır. Kırım Türklerine yönelik ağır baskı ve yıldırma faaliyetleri çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Kırım’da yaşanan işgale ve insan hakları ihlallerine karşı Rusya ile arasında gelişen ticari ve diplomatik ilişkileri de ön planda tutarak güçlü adımlar atmalıdır.

-Azerbaycan topraklarının yüzde yirmiye yakını Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Milletler arası hukuk normlarına aykırı olarak Yukarı Karabağ’da süren Ermenistan işgali son bulmalıdır. Kardeş ülke Azerbaycan’la ortak bir Kafkasya politikası geliştirilerek, Karabağ sorununun çözümünde siyasi, hukuki ve askeri iş birliği seçenekleri yoluyla Ermenistan üzerinde ki baskı artırılmalıdır.

-Balkanlarda yaşayan Türk varlığının en önemli sorunlarının başında kültürel haklar meselesi gelmektedir. Türkçe’nin okullarda resmi olarak öğretilmesi, kültürel kimliğin geliştirilmesi önündeki engellerin kaldırılabilmesi için Türkiye aktif bir rol üstlenmelidir.

-Yunanistan, Batı Trakya Türk toplumunun kültürel ve dini imtiyazlarını elinden alan hukuk dışı adımlar atmaktadır. Türk toplumunun müftü seçme hakkı başta olmak üzere, kültürel ve siyasi temsiline yönelik engellerin kaldırılması için etkili bir siyasi tavrın Türkiye tarafından alınması elzemdir.

-Milletlerarası sözleşmelerde Türkiye’nin siyasi egemenliği altındaki Ege adalarında vuku bulmuş Yunan işgaline karşı hukukun ülkemize verdiği yetkiler derhal devreye sokulmalıdır.

– Türkiye’de eğitimde başarı ve istikrarı yakalamanın yolu, TC Anayasası’nın temel ilkelerine, TC’ni kuran iradenin yönünde vatandaş yetiştirmenin ortak kabul görebilmesine bağlıdır. Bazı iktidarlar, küçük büyük bazı cemaatler ve ideolojik oluşumlar kendi politik yurttaşını yetiştirmeye koyulduğu bir ülkede, sağlıklı bir eğitim olamaz. Sadece okur-yazar ve niteliği fazla geliştirilemeyen insangücü öne çıkabilir. Devletten adeta intikam almaya soyunmuş, milli devleti, Cumhuriyeti yıkmada eğitimi araç olarak görmek, eğitimin asıl sorunudur. FETÖ terör örgütü bunun somut örneğidir.

– Günümüzde siyasetten ticarete değerlerin rantına düşkün olan bir anlayış hakim olmaktadır. Gruplara ve kişilere ait amaçlara feda edilen ve bu amaçlara giden yollarda birer araç olarak kullanılan ortak hayatımızın mahsulü değerler, sembolik kalmakta ve içleri boşalmaktadır. Milli değerlerimizin mana derinliği değil, şekil yönü öne çıkarılmaktadır.

-Engelli vatandaşlarımızın toplum hayatı içerisinde yaşamlarını kolaylaştıracak her türlü çalışmaların ivedilikle hayata geçirilmesi elzemdir. Engelliler konusunda bütün bireylerin bilinçlendirilmesi ve engellilere yönelik toplumsal bir hassasiyetin oluşturulması gerekmektedir.

-Türkiye; geçit, köprü, yerli otomobil ve kanallarla uğraşmaktan çok ekonominin ve eğitimin hayati sorunları üzerine odaklanmalıdır. Ülkemiz büyük dış ticaret açığı verdiği başta Çin ve Rusya gibi ülkelerden ithal ettiği bir kısmı gereksiz olan malları ithal ikame anlayışıyla üretebilmeli, bu alanda yatırımlar desteklenmelidir. Dış ticaret ve cari açığı kapama yolları aranmalıdır. Bunun yolu “üretme ithal et” anlayışından ve mevcut fabrikaları özelleştirme adı altında birilerine değerinin çok altında satmaktan geçmez. Özelleştirilen fabrikaların önemli bir bölümü eğer satın alanlarca üretim dışına çıkarılıyorsa burada bir çarpıklık var demektir. ABD dahil artık korumacı politikalar uygulayan ülkeler bize örnek olmalıdır. Borcu borçla kapama kısır döngüsü nereye kadar gidecektir. Cari açığı da sıcak para girişleriyle döndürme çıkar yol değildir. Türkiye dış borç ve cari açığı yatırım malı ithalatında verebilseydi; yatırımların kendi kendini karşılamaları bir bakıma mümkün olabilirdi. Türkiye borç bağımlılığı içine, bir kısır döngüye girmiştir.

-Ülkemizde dikkat çeken bir durum cari açığın arttığı ve enflasyonun yükseldiği dönemlerde büyüme de artmaktadır. Dış borcun rekor düzeye ulaştığı günümüzde, ülkeye kaynak girişi büyümeyi yükseltmektedir. Dış borca, tüketime ve ithalata dayalı büyüme sağlıklı değildir. Dış borcu azaltarak sağlanacak büyüme önemlidir.

-Türkiye, dış ticaret dengesini kurabilmek için son yıllardaki tarım ürünleri ithalatından vazgeçmeli, yerli üretici ve çiftçi korunmalıdır. Tohum, mazot gibi temel girdilerde kolaylıklar sağlanmalıdır. Aksi bir tutum yabancı ülke çiftçilerini zenginleştirmek olur. Tarımda üretime kota engelleri konmamalıdır. Üretmeme ödüllendirilmemelidir. Tarım alanlarının boşalması, çiftçinin üretimden vazgeçmesi ülkemiz için iyi bir gelecek vadetmemektedir. Nitekim,ekili tarım arazileri hızla azalmaktadır. Türk çiftçisinin sorunu hazine arazilerinin kendilerine kiralanamaması değil, temel girdilerce yeterince desteklenmemesidir. Aynı durum hayvancılık alanında da düşünülebilir. Yabancı sermaye girişleri yanlış siyasi söylemlerle caydırılmamalıdır.

–  Ülkemizin ABD ve küresel soygun sistemi güdümündeki şirketlerce denetlenmesi yanlışına düşülmemeli, IMF müfettişi Kemal Derviş örnekleri artık yaşanmamalıdır.

– Birçok kamu kuruluşunu bünyesinde barındıran varlık fonu, Sayıştay ve TBMM denetimi altına alınmalıdır. Şeffaflık esas olmalıdır.

– Dövizle yapılan sözleşmelerin Türk Lirası’na çevrilmesi çok olumlu bir tedbirdir. Buna başta kamu kuruluşları dahil herkes uyabilmelidir.

– Milli Savunma Sanayi’ndeki başarılı yerli ve milli üretim sürdürülmeli, dışa bağımlılık her alanda azaltılmalı, ithalat yoluyla döviz kaybı önlenmelidir.

– AB-Türkiye ilişkilerinde canlanan yeni bir döneme girmekteyiz. AB-Türkiye ilişkilerinde gümrük birliği anlaşması masaya yatırılmalı, bu ilişkilerin ülke yararına gelişebilmesi yolunda ABD ve Rusya ile ilişkiler geliştirilmeli, karşılıklı olarak normalleştirilmelidir.

– Bankalar Kanunu gözden geçirilmeli, krize rağmen bankaların yüksek kârları, kamu yararına ve yatırıma dönük kullandırılmalıdır. İstihdam arttırılmalıdır. Tasarruflara verilen banka faizi ile bankaların verdiği kredi faizleri arasındaki uçurum kapatılmalıdır. Bankalar bir bakıma borcunu ödeyemeyenlerin mal, mülk, işyeri, araç ve gereçlerine el koyan kuruluşlar haline gelmiştir.

-İşsizlik fonu işsizler haricinde hiçbir maksat için kullanılamaz hükmüne rağmen, kamu bankalarının işsizlik fonundan fonlandırıldıkları iddiaları yaygındır. Bu fonlandırmanın belirli ve imtiyazlı medya grupları tarafından TV ve gazete alımında kullanılmaları uygun değildir.

– DASK olarak bilinen doğal afet sigortaları kurumundaki fonun kullanılması konusunda da şeffaflığa ihtiyaç vardır.

– Trakya ve Anadolu’nun belirli bölgelerinde toprakların, yerli ve yabancı fırsatçıların tuzağına düşen köylümüzün elinden çıktığını göstermektedir. Bu durumda çiftçilerimizin çok zor duruma düştükleri ve arazilerini kaybettikleri görülmektedir. Bu süreçte yabancılaştırılan bazı bankaların araç olarak kullanıldığı dikkat çekmektedir. Bu konuya bazı şura sonuç bildirilerimizde de değinmiş bulunuyoruz.

– İstanbul’da yapımı bitmekte olan 3. Havalimanı’na Atatürk ismi verilmelidir. Atatürk isminin yeni yapılan statlardan silinmesi çok düşündürücü ve üzücüdür.

– İnsanlarımız; giyim ve kuşamlarına göre değil, liyakat, ihtisas ve ehliyetlerine göre kamuda göreve getirilmeli, kamplaştırıcı çirkin uygulamalar ve ayrımcı tutum terk edilmelidir.

– Andımızın tekrar okullarımızda okutulması kadar tabii bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin, dayanışmanın genç beyinlere bir önemli mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu yayan andımız çocuklarımıza öğretilmeli ve başarı yolunda onlar şartlandırılmalıdır. Kaldı ki birçok ülkede And’lar bulunmaktadır. ABD ve Japonya bunun sadece 2 örneğidir. ABD’de Amerika’ya sadakat ve bağlılık ahidi (yemini) 1892 yılından beri okullarda okutulmaktadır. Ayrıca Danıştay’ın Andımız ile ilgili vermiş olduğu kararda; kamuoyunda oluşturulan algının tam tersi olarak Danıştay, idarenin yerine kendisini koymamış, hukukilik denetimi yapmak suretiyle andımızın okutulmasıyla ilgili karar vermiştir.

– MİT’in yurt içi ve yurt dışı operasyonları gerektiğinde sürdürülmeli, ülke çıkarları ve caydırıcı olma özelliğimiz korunmalı, ihanet ve tehlike kaynağında kurutulmalıdır. Ancak operasyonlar basın tarafından yabancı istihbaratlara açık hale de getirilmemelidir.

– Dün Osmanlıyı durdurma, engelleme ve çökertme amacı güden İngiliz güdümlü Vehhabi hareketi ne ise; günümüzde de İslam’ı tanınmaz hale getirici, tefrika yaratıcı ve yozlaştırıcı dış güdümlü FETO Terör Örgütü de odur. İslam’ın diğer dinlerden takviyeye ihtiyacı yoktur. Bu konuda başta Genel Merkez olarak yaptığımız uyarılar ve çalışmalar maalesef sonuçsuz kalmıştır.

– Yeni bir FETO tipi örgütlenme ile ileride karşılaşmamak için; emekli asker kökenli veya sivil danışmanlara dikkat edilmeli, yeni yanılma ve aldatılmalara fırsat verilmemelidir. Bu çevrelerin yeni yapılandırılan askeri okul ve üniversitelere öğrenci alımına dikkat edilmelidir.

– Patenti bize ait olmayan birtakım garip açılımlar, barış süreçleri ve sözde demokratikleşme adı altında terörle müzakere çabaları sonuç vermemiştir. Demokrasi ancak milletleşme süreciyle yürütülebilir. Bunda da etnik taassup değil; Türk milletine aidiyet şuuru esas olmalıdır. Tam tersine; etniklik, aşırı hemşerilik, mezhep ve bölgesel arayışlar milletleşmeyi dinamitlemektedir. Milletleşmenin ve ortak mutabakatların kabul görmediği bir yapı etnik ve mezhep çatıştırmalarına açık hale gelebilir; yabancı müdahaleler ile bunlar kullanılabilir. Eğer Suriye ve Irak’ta mezhep ve etnik çatıştırmaları bu kadar kolay körüklenebiliyor ise; bunun sebebi Suriye ve Irak’ın milletleşememesidir. Irak’ın ABD tarafından işgalinde işgalci ABD askerlerinin Bağdat caddelerinde ellerini öpen Iraklıları unutmuş değiliz.

– Tarihe bir bütün olarak bakılmalıdır. Kamplaşmaları körükleyen Osmanlı ve Cumhuriyet karşıtlığı, milli zaferlerimizde ve bayramlarda ayrımcılık yapılması kabul edilemez. Onlar bütünüyle iftihar edilecek şerefli ve gurur duyulan bir geçmiştir.

– Yer ve yöre adlarına son yıllarda sözde özgün isimlerini verme hastalığı nüksetmiştir. Eski bir cumhurbaşkanının Güroymak yerine Norşin isminde ısrar etmesi düşündürücü olmuştur. Bu örnekler çoğaltılabilir. Yakın geçmişte İngiliz güdümündeki Milli Mücadele karşıtlarının, malum eşkıyanın heykellerinin oraya buraya dikilmiş olması üzüntü kaynağı olmuştur. Bu yanlış, Milli Mücadele şehitlerine de hakarettir. Bu eşkıya anıtları kaldırılmalı, terör adeta dolaylı olarak teşvik edilmemelidir.

– Kıbrıs’ta KKTC’yi yok farz eden gaflet örnekleri, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni de yok farz etmektir. Türkiye’nin anlaşmalara dayalı güvenliği ve garantilerinden vazgeçilemez ve bunlar tartıştırılamaz. Sözde hayali AB üyeliği önünde KKTC’nin pazarlık konusu yapılması da çok çirkin olmuştur. Maalesef Annan Planı’na Rumlara rağmen, evet diyenler ve bu yolda KKTC’ye propagandaya gidenler, milli davanın ne olduğunun farkında olmayanlardır. Kıbrıs’ın iki ayrı devlet ve millet arasında iki bölgeli bir gerçeği vardır. Rumların yıllardır anlaşmaları bozucu ve yok sayıcı, Türkleri azınlık yapma gayretlerine rağmen, tekrar müzakere masasına oturmak tavizci bir yaklaşımdır. Tekrar yeni toplu mezarlara sebep olabilecek yanlışlar yapılmamalıdır. Adanın batısında Rum, Yunan, Mısır ortaklığının doğal kaynak aramasında Türkiye’nin ve KKTC’nin egemenlik hakları korunmalıdır.

– Gençlerimize karşı kurulan uyuşturucu terörü ve tuzağı üzerinde şuralarımızda sürekli duruyor ve bunu madde haline getiriyoruz. Transit geçiş yapılan ülke konumundan kullanıcı ülke haline geldik. İrade, karakter ve sosyal bağların zayıflığı, özgüven, ilgi ve sevgi eksikliği genci çevresinden koparıp içe dönük hale getirmekte ve yalnızlaştırmaktadır. Gençlerimizi bu tuzağa düşmekten korurken sosyal medyadaki müzikli uyuşturucu tanıtımlarına da dikkat etmeliyiz. Uyuşturucu tuzağı ile genç nesiller bozulmak ve Türkiye’den intikam alınmak istenmektedir. Başarılı hizmetler veren yetkilileri tebrik ediyoruz. Aileleri de daha uyanık olmaya davet ediyoruz.

–  Son zamanlarda toplumun önemli yarası haline gelen çocuk istismarı ve sömürüsü giderek artmaktadır. Bu konuda ailelere çok büyük görev düşmektedir. Bilhassa çocuklar ile ebeveynlerin arasındaki ilişki ve iletişimin korunması ve geliştirilmesi önemlidir. Aynı zamanda ilgili devlet teşekküllerinin derhal önleyici tedbirler almak suretiyle, bu konunun üstünün kapatılması önlenmelidir. Aynı hassasiyetin kadına şiddet konusunda da gösterilmesi gerekmektedir.

– Bu çerçevede ülke çocuk profiline ilişkin bütün verilerin bilimsel yöntemlerle toplandığı ve bu veriler üzerinden yapılacak değerlendirmelerle, öncelikli olarak çocuk sorunlarının tespiti ve sorunların çözümüyle alakalı bir Enstitü’nün kurulması Türkiye’nin geleceğinin tayininde önemli bir rol üstlenecektir.

– Hukuk devleti korunmalı, hukukî davalar siyasî dava haline sokulup karmaşa ve kriz yaratılmamalıdır. Dava kararlarını siyasiler değil; hâkimler vermelidir. Fikir, düşünce ve basın hürriyeti korunmalı, baskı altına alınmamalı, ülkemiz itibar kaybetmemelidir.

– Kanserojen gıda ve tüketim maddelerinin satışı engellenmeli, toplum sağlığı korunmalıdır. Sağlıktave diğer çalışanlara yönelen şiddet önlenmelidir. Yabancı hekim istihdamının önüne geçilmelidir.

– Siyasette kullanılan hiddet, şiddet ve kavga çağrışımı yapan uygun olmayan üslup, topluma yansımakta, huzuru bozmakta, geleceğe olan ümit ve güveni sarsarak Türk Milleti’ne olan aidiyet şuurunu zedelemektedir.

Ne mutlu Türküm diyene…

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı,  Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı,  Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı,   Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı

 

 

Kas 10

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı ve Andımız Tartışması

Dr. Sakin ÖNER

            Aramızdan ayrılışının 80. yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Atatürk’ün en belirgin yönü, milliyetçiliğidir. Atatürk’ün şu sözü milliyetçiliğinin en açık ifadesidir: “Benim fıtratımda bir farklılık varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir.“ Bu yüzden Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni milliyetçilik temeli üzerine kurmuştur. İlkeleri ve inkılaplarının da temel felsefesi, Türk milliyetçiliğine dayanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran İstiklal Savaşı’nın önderleri Atatürk ve silah arkadaşları, İkinci Meşrutiyet yıllarında bütün aydınları saran Türkçülük akımı içinde yetişmiş Türk milliyetçileridir. Atatürk, milli heyecanını Namık Kemal‘den, milliyetçilik fikrini Ziya Gökalp‘ten almıştır. 26 Mart 1923 tarihli Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yer alan Atatürk’ün şu sözleri, milliyetçiliği bir fikir sistemi olarak benimsediğini açıkça ifade etmektedir: “Milliyet mefkûre ve nazariyesini, yani milliyetçiliği ortadan kaldıracak bir tatbikat bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar, hadiseler ve gözlemler hep insanlar ve milletler arasında milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir.”

Yıllarca Atatürk’ün yakınında bulunan ve Türk Dil Kurumu’nun dört kurucusundan biri olan ünlü romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk Devrimleri  I. Milletlerarası Sempozyumu’nda sunduğu “Atatürk ve Atatürkçülük” başlıklı bildiride, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını şöyle açıklamaktadır: “Atatürk’ün çeşitli yönlerinden birini diğerlerine bağlayarak bir sentezini yapmak istediğimiz vakit, bulabileceğimiz en hâkim vasfı, Türkçülüğü ve milliyetçiliğidir. Millet, gene millet, daima millet, millî mücadele, millî kurtuluş savaşı, millî irade, millet egemenliği ve nihayet millî eğitim ve millî kültür davranışı. İşte Atatürk’ün dilinden hiç düşmeyen ve ölümünden beş yıl önce O’nu ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye sesi kısılırcasına haykırtan slogan hep bu.”

Son günlerde Türkiye’nin gündemindeki en önemli tartışma konusu, “Andımız”ın okullarımızda yeniden okutulup okutulmamasıdır. “Andımız”, Cumhuriyet’in onuncu yılı 1933’ten Ekim 2013’e kadar 80 yıl  ilkokullarımızda, çocuklarımızda millî kimlik duygusunu geliştirmek ve millî  şuuru güçlendirmek amacıyla okutulmuştur. Fakat 2013 yılında, “açılım politikası” sürecinde  “Andımız”ın, okullarda okutulması yasaklanmıştır. Bunun üzerine Kamu-Sen’e bağlı Türk Eğitim-Sen, 2013 yılında Danıştay’a başvurarak bu yasağın kaldırılmasını istemiştir. Danıştay 8. Dairesi, beş yıl sonra 2018 yılında oy çokluğuyla aldığı kararla, “Öğrenci Andı”nın okullarda okutulması uygulamasını kaldıran yönetmelik maddesini iptal etmiştir.

ANDIMIZ’IN IRKÇILIKLA İLGİSİ YOKTUR

Bunun üzerine, “Andımız”ın okutulmasını yasaklayan zihniyet, bu Danıştay kararına da şiddetle karşı çıktı. “Andımız”a karşı çıkanlar, bu metni, “baştan aşağı ırkçılık kokan çürümüş bir metin” olarak nitelendirmekte ve Hitler Almanyası ve Faşist İtalya döneminden esinlenilerek okullarda okutulmaya başlandığını iddia etmektedirler. Bu zihniyettekiler art niyetli değillerse,  “ırkçılık”la “milliyetçilik”in farkını bilmemektedirler. Irkçılık, biyolojik bir kavramdır, kan bağını ifade eder ve sadece hayvanlar için geçerlidir. Çünkü ırki özellikler, hayvanlarda kan bağı ile nesilden nesile taşınır.   Milliyetçilik ise sosyolojik bir kavramdır ve millet dediğimiz, aralarında kültür birliği olan insan topluluğunu ifade eder. Kültür ise; dil, din, hukuk, örf ve âdetleri kapsar. Bu “Ant”ın, Hitler Almanyası ve faşist İtalya ile kesinlikle bir ilişkisi yoktur.

“Andımız”ın okunması, milli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, dağılmış bir toplumu toparlama, bir imparatorluk bakiyesinden bir millî devlet kurma hareketidir. Bu ant, bu hedefe dönük olarak, bu ülkede yaşayanların çocukluktan itibaren, “dağılmayı, bölünmeyi, yok olmayı, emperyalist güçlerin ülkeyi parçalamasını” önleyecek şuura sahip olmalarını sağlamak, milli ilkeler doğrultusunda milli hedeflere yöneltmeleri  için yazılmış ve okullarımızda okutulmuştur.

“Andımız”, çocuklarımızın milli kimliklerini kazanmalarına, insani ve ahlaki değerlerle iyi, vicdanlı ve saygılı bireyler olarak yetişmelerine, milli birlik ve beraberliğimize katkı sağlamak amacıyla okutulan önemli bir gelenektir. Milli devletler, geleneklerini koruyarak yaşarlar. Milli ve dini bayramlar ve günlerin kutlanması, törenlerde İstiklal Marşı’nın okunması nasıl gelenekse Andımız da, milli bir geleneğimizdir.

Başta Amerika ve Japonya olmak üzere birçok ülkede de  okullarda “Ant” okunmaktadır. 1892 yılından bu yana 72 milletten meydana gelen Amerika’da, “tek Amerikan milleti” şuurunu oluşturmak için okullarda her sabah öğrenciler tarafından şu “Ant” okunmaktadır: “Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim.” Amerikalılar diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu, özgürlük ve adalet gibi kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse, insanlar bu değerlere sahip çıkarlar.”

TÜRK, MİLLETİMİZİN ORTAK ADI

            “Andımız”a karşı çıkanlar, “Yıllarca Türkler dışındaki diğer etnik kesimlerden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının varlığını Türk varlığına armağan ettik…. Hatta saf Türk soyundan gelmeden mutlu olunamayacağını çığırdık… Şimdi bu kesim, Andımız’ın geri gelmesini sabırsızlıkla bekliyor” diyorlar. Bu zihniyettekiler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Türk milletine ait bir devlet olduğunu kabul etmiyorlar. “Türk, Kürt, Laz, Çerkez…” diyerek, Türk milletini etnik gruplardan herhangi biri olarak görüyorlar. Halbuki biz herhangi bir etnik grup değiliz, Türk’üz. Türklük, milletimizin ortak adıdır. 

Atatürk, bütün mücadelesinde gücünü, mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinden almıştır. Bunun için, Türk milletinin birlik ve beraberliğini ve Türk vatanının bütünlüğünü, her türlü endişenin üzerinde tutmuştur. Bu yüzden, Türk milletinin ortak bir dil, kültür, sanat ve tarih etrafında bütünleşerek “Türk’üm” diyebilmenin mutluluğunu yaşamasını istemiştir. Vatan savunmasında, bu ülkenin doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi birlikte savaşmış, vatan toprağına birlikte kanlarını dökmüşlerdir. İstiklal Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti devletini birlikte kurmuşlardır. Bu gerçeklerden hareket eden Atatürk, Türk olmayı, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir” diyerek etnik değil, vatandaşlık bağı bağlamında ifade etmiştir.

Andımız, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle sona erer. Bu sözde geçen “Türklük”, bir ırka mensubiyeti değil, hangi etnisiteye ait olunursa olunsun, herkesin  kendini Türk milletinden hissetmesini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şuurunu ifade eder. Ant karşıtlarının bu asılsız iddialarına en güzel cevabı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk değişik zamanlarda yaptığı şu konuşmalarda  vermiştir: “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)”, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)”

Kısacası, Atatürk’ün milliyetçilik düşüncesi, birleştirici ve bütünleştirici bir yapıya sahiptir.  Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak tek düşüncedir. Kurulduğu günden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve milli devlet yapısını bozmak, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğünü parçalamak için çok sinsi planlar yapılmakta, haince saldırılar gerçekleştirilmektedir. Bunun için, “Atatürk, Türk vatanı, Türk kimliği, üniter yapı, milli devlet,  Türkçe, İstiklâl Marşı, Andımız, Türk bayrağı” hedef alınmaktadır. Bu yüzden, bugün milletçe daha çok birbirimizi sevmemiz, birbirimize sarılmamız ve kenetlenmemiz gerekmektedir.

“Andımız”dan rahatsız olanlar, son günlerde tartışmayı çok tehlikeli boyutlara taşımışlardır. “Bizim tek Andımız vardır, o da İstiklâl Marşı’dır. Andımız’ın okunmasını, ezanın Türkçe okunmasını isteyenler istiyor” diyorlar. İstiklâl Marşı ile Andımız’ı karşılaştırmak çok yanlıştır. İkisi de bizim milli değerlerimizdir. Ayrıca şu anda ezanın Türkçe okunmasını isteyen bir tek vatandaşımız yoktur. Bunlar çok tehlikeli söylemlerdir ve gündem saptırmadır. Bugün Andımız’dan rahatsız olanlar, yarın içinde ”kahraman ırkıma bir gül” ve “Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlâl” sözleri geçiyor diye, oradaki “ırk”tan da rahatsız olup, İstiklâl Marşı’nın da,  kaldırılmasını veya değiştirilmesini isteyebilirler.

“Andımız”a, Türklüğe, Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşı olan ve bu değerleri unutturmak isteyen zihniyet, artık bunu başaramayacaklarını anlamalıdırlar. Çünkü bu zihniyet, Türklüğe, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı tavır koydukça, Türk milletinin bu değerlere daha çok sarıldığını görüyoruz. Millî bayramlarda ve 10 Kasımlarda Anıtkabir’e koşan milyonlar, meydanları, caddeleri, evleri Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle süsleyenler, bunun en açık göstergesidir. Halkımız, 2018’in Cumhuriyet Bayramı’nda Edirne’den Ardahan’a  kadar bütün şehirlerimiz ve  kasabalarımızda “Andımız”ı okumuş ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye haykırmıştır.

Görüldüğü gibi, Türklük, Cumhuriyet ve Atatürk Türk milletine asla unutturulamaz! Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı’nın Danıştay’ın kararına uyarak bir an önce “Andımız”ın okullarda çocuklarımıza okutulmasını sağlamasını bekliyoruz.

 

 

Ara 26

Kuzey Ege Adalarının ve Girit’in Mülkiyeti

Ruhittin SÖNMEZ

Egedeki 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali ve ilhakını Türkiye gündemine taşıdığı zaman görmezden, duymazdan geldiler.

O, bıkmadan usanmadan muhalefet liderlerine brifing vererek, kamuoyu oluşturabilecek gazeteler ve TV’lerin yazar ve yöneticilerine sürekli bilgi aktararak, konferanslar vererek anlatmaya devam etti.

İktidara karşı doğruları yazabilen birkaç gazete ile dürüst ve cesur birkaç yazarın haricindekiler O’nun söylediklerini dile getirmeye cesaret edemediler.

Ama birkaç seneden beri, bir tek vatansever ve cesur adamın gayretleriyle 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali ve ilhakından haberdarız. Erdoğan ile Ak Parti’nin sessizliğinden,  muhalefet liderlerinin bu konuda gök kubbeyi yere indirmeyişinden şaşkınız.

Bahsettiğim vatansever ve cesur adam MSB eski Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit YALIM’dır. Ümit Yalım bilginin gücünü ortaya koyan, bağırıp çağırmadan da çığlar yaratılabileceğini gösteren zarif bir üslupla ülkemizin menfaatlerini savunmaya devam ediyor.

***

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın misafiri olarak konuşan Ümit Yalım, bu defa da iki önemli tezi gündeme getirdi. Bunlar da en az 18 ada kadar önemli.

  • Kuzey Ege Adalarının mülkiyeti Türkiye’nindir. Bu adaların etrafındaki kıta sahanlıklarında bulunan petrol Türkiye’nin hakkıdır.

Bu adaların hukuki statüsü 1913 Londra Antlaşması’yla belirlendi. Bu antlaşmaya göre Kuzey Ege Adaları’nın sadece zilyetliğini (kullanım hakkını) verdik, egemenliğini vermedik. Lozan‘da da bu durum tescil edildi; Adalar ve kıta sahanlıkları bizimdir.

Kuzey Ege’de bulunan Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarının mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ile hava sahası Türkiye’nin egemenliğinde kaldı.

Yalım, egemenliği aslen Türkiye’de ve kullanım hakkı Yunanistan’da olan Taşoz’un etrafında Yunanlıların petrol aramasına 1987 yılındaki Türk Hükümeti’nin (Turgut Özal’ın Başbakanlığı zamanında) izin vermediğini oysa şimdilerde Yunanistan’ın buralarda açtığı petrol kuyularıyla günde 3823 varilden tam 111 milyon varil petrolümüzü çaldığını söyleyerek İktidar’ın tedbir almasını istedi.

Yalım, buna karşılık Enerji Bakanı Fatih Dönmez’in “Taşöz adasının Yunanistan’a ait olduğu” açıklamasını “vatana ihanet” olarak değerlendirdi.

  • Girit adasının dörtte üçü hukuken Türkiye’nindir. Ve Girit’in etrafındaki 14 ada ile kıta sahanlıklarının mülkiyeti de Türkiye’ye aittir.

1913 Londra Antlaşması‘yla Yunanistan’ın fiili işgali altında olan Girit dörde ayrılarak Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’a verildi. Lozan‘da Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan Girit üzerindeki haklarından vazgeçtiğinden, bunların hakları hukuken önceki sahibi olan Türkiye’ye geçti. Dolayısıyla da Adanın 4’te 3’ünün tekrar eski sahibine iadesinin gerekiyor.

Ayrıca Lozan’da Girit’in etrafındaki 14 ada Türkiye’ye bırakıldı. Daha sonraki antlaşmalarla İngiltere’yle ABD tarafından da bu 14 adanın Türkiye’ye ait olduğu tescillendi.

Yalım bunları resmi belgeler ve ABD ve İngiltere devletleri tarafından çizdirilen haritaların resimlerini göstererek anlattı. Girit’in dörtte üçü ile etrafındaki adaların Türkiye’nin olması demek. Etrafındaki kıta sahanlığı ve karasularının da bizim olması demek.

Fakat Yunanistan Girit’in etrafındaki Türkiye’nin karasularını parsellemiş ve petrol şirketlerine satışını yapmakla meşgul.

Türkiye ise Turgut Özal ve Tansu Çiller dönemindeki kadar bile vatan topraklarına sahip çıkmaktan uzak.

Bütün bunları anlatan Ümit Yalım devletten bir tepki bekliyor. Ama 18 ada konusunda olduğu gibi tık yok.

********************************

AKP VE MHP’NİN MECLİSTEKİ İŞBİRLİĞİ

Artık MHP kurumsal kimliği itibariyle bağımsız bir siyasi parti hüviyetinden uzaklaştı. Ak Parti ve Erdoğan’ın bekası uğruna, Partisinin temel ilke ve değerlerine aykırı ne varsa yapıyor.

İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği “Fetö’nün siyasi kanadının araştırılması, Emeklilikte Yaşa Yakılanlar, Donarak Şehit olan askerlerimiz olayının araştırılması, Kamu Kurumlarında TC kullanılması, Andımızın okullarda okutulmasının devamı, İstanbul Havalimanının adının Atatürk olarak değiştirilmesi” gibi çok sayıda önergeye AKP red, MHP red veya çekimser oy vererek reddini sağladı.

Hatta MHP bazı konularda HDP ile aynı oyu vermeyi göze alarak AKP’ye destek verdi.

Eski bir yazımda AKP içinde görev yapan veya en azından dışarıdan destekleyen milliyetçilere dönük olarak yazdığım yazıya MHP’lileri de ekleyerek yeniden paylaşma ihtiyacını duyuyorum:

“Benimle aynı kültür kaynaklarından ve manevi iklimden beslenerek yetişen ve Ak Parti ve MHP mensubu/ destekçisi olan dostlarımın sayısı çok fazla. Bu dostlarımız AKP döneminde Türk kimliğine yönelik yapılan saldırılar, ülkenin bir bölümünün PKK terör örgütüne teslim edilmesi gibi milli konularda hassastır ve endişelidir. Bu dostların yolsuzluklardan ve kamu malı, kul hakkı yenilmesi gibi konulardan rahatsız olmamaları mümkün değil. Ama çok çeşitli sebeplerle AKP’yi desteklemeye devam ediyorlar.

Kimisi bu parti sayesinde makam, iş, para elde etmiş. Kimisi muhalefete kızgın ya da yetersiz görüyor. Tayyip Erdoğan’ın tavrına hayran olan da var. Güçlüden yana olmanın dayanılmaz rahatlığından vazgeçemeyen de. Kimisi de alışkanlığını terk edemiyor.

İşte benim yazılarımdan en çok bunlar gibilerin rahatsız olduklarını görüyorum. Çünkü vicdanlarında var olan yarayı kaşıyorum.

Ben bu yaraların kanamasını istiyorum. Çünkü onları seviyorum.

Çünkü vicdanların sesine kulak vermemekle onlar kendilerine olan özsaygılarını yitiriyorlar. Ayrıca AK Parti’ye de, ülkücü harekete de, ülkemize de zarar veriyorlar.”

Kas 25

Geleceğimizin Manevi Mimarları Öğretmenlerimiz

Dr. Sakin ÖNER

            Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, 24 Kasım 1928 tarihinde, Millet Mekteplerinin Başöğretmenliğini kabul buyurmuştur. Cehalete karşı başlatılan eğitim seferberliğinin dönüm noktası olan bu önemli tarih,  24 Kasım 1981 tarihinden bu yana ülkemizde “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmaktadır.

Büyük Atatürk, “en büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini  Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de, “dünyanın en muhterem  varlıkları”  olarak nitelediği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Atatürk’ün 27 Ekim 1922’de, işgal altındaki İstanbul’dan Bursa’ya gelen öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmada, öğretmenlerin millet hayatındaki önemli yerini şu sözlerle ifade etmiştir:

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Hakiki zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka muvaffak olacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir imanla, bütün mevcudiyetimizle sizi takip edeceğiz  ve eğer irfan yolunda herhangi bir engele tesadüf ederseniz, sizin tesadüf edeceğiniz bütün engelleri kıracağız.

Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin sınırı ne olursa olsun, onlara her şeyden evvel milliyetine, Türkiye devletine,  Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetine düşman olanlarla mücadele etme lüzumunu öğreteceksiniz. Fertleri bu mücadele sebepleri ve vasıtalarıyla donanmış olmayan milletler için, beka hakkı yoktur. “

ATATÜRK ÖNCE EĞİTİMCİ

İki Dünya Savaşının yaşandığı 20. yüzyıl, sayısız ideolojinin  ve liderin ortaya çıktığı bir yüzyıldır. Fakat bu ideolojilerin  ve  liderlerin hepsi, biri hariç, 21. yüzyıla girmeden ömürlerini tamamlamışlardır. 21. Yüzyıla kalan tek dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk ve onun düşünceleridir. Çünkü Atatürk, sadece zaferler kazanan bir komutan, bir devlet kurucu, bir devrimci, bir düşünce adamı değil, bizzat kara tahtanın başına geçerek milletini eğiten ve onu,  çağdaş dünyanın onurlu bir üyesi yapmaya  çalışan bir eğitimci, bir başöğretmendir.

Atatürk, memleket meselelerinin görüşüldüğü bir akşamsofrasında,  şair Behçet Kemal Çağlar’dan, bütün özelliklerini kapsayan bir şiir yazmasını ister. Yan odaya geçen şair, yarım saat sonra gelir ve yazdığı şiiri okur. Yüzü asılan Atatürk, “güzel yazmışsın, ama en önemli özelliğimi, öğretmenliğimi yazmamışsın” der. Arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbette de “Eğer Cumhurreisi olmasaydım, Maarif Vekili olmak isterdim” demiştir.

Atatürk’ün birinci önceliği, eğitimdir. Daha Kurtuluş Savaşı’nın birinci yılında, 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da 1. Maarif Kongresi’ni toplar ve savaştan sonra kurulacak yeni devletin  eğitim programının esaslarını belirler. Bu program; sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına ve çağın gereklerine uygun olacaktır. 1923’te Cumhuriyetin ilânından sonra yaptığı ilk inkılâp, eğitim ve öğretim birliğini sağlamak üzere 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ilanıdır. Çünkü, eğitimin amacı, milli birliği ve bütünlüğü sağlamaktır. Ardından 1924’te büyük eğitimci Prof. Dr. John Dewey’e, eğitimimizin sorunlarını ve çözümlerini kapsayan iki rapor hazırlatır.

3 Kasım 1928’de yayınlanan “Türk Harfleri Hakkında Kanun”la, en geç altı ay içinde, yeni Türk Alfabesi’nin öğrenilmesi zorunluluğu getirildi. Bu amaçla, 24 Kasım 1928’de yayımlanan Millet Mektepleri Teşkilatı Talimatnamesi’nde de Cumhurbaşkanının, bu okulların başöğretmeni olduğu, altı ay içinde,16-45 yaş arasındaki, eski yazıyı bilen bilmeyen herkese yeni yazının öğretilmesi hükmü yer alıyordu. Millet Mekteplerinde beş altı yıl içinde 1,5 milyon insanımız okuma yazmayı öğrendi.

Basının yeni yazıya geçme sürecini belirleyecek bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, Atatürk’e sunduğu raporda, bu geçişin beş yılda gerçekleşebileceğini bildirdi. Atatürk, beş yıl hedef alınırsa, bu geçişin gerçekleşmeyeceğini görerek, en kısa zamanda geçilmesini istedi. Tüm basın yayın organları, iki ay sonra, Ocak 1929’da yeni yazıya geçtiler.

EĞİTİM MİLLİ VE SİYASET ÜSTÜ OLMALI

            Eğitim, bir milletin yaşam standardını, tutum ve davranış kalitesini, bilimsel ve ekonomik düzeyini oluşturan yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Eğitim faaliyetleri, bir milletin istikbaliyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimin millet hayatındaki hayati önemini, “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle ifade etmiştir.

Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılından bu yana  maalesef, iktidarların çoğunun eğitime bakışı, her zaman siyasi ve ideolojik olmuştur. İktidarlar, zihinlerinde kurguladıkları kendi politik yurttaşını yetiştirmek için eğitimi bir araç olarak görmüşlerdir. Bunu sağlamak için eğitim sistemi ve müfredat programlarını sık sık değiştirmişlerdir. Türkiye’yi kendi siyasi amaçlarına uygun dönüştürmek isteyenlerin şartlandırmaları sonucu, gençlerimiz arasında siyasal tartışmalar ve çatışmalar bir türlü bitmemektedir.

Halbuki eğitim, milli ve siyaset üstü olmalıdır, milli birlik ve beraberliği sağlamalıdır. Politikacılar, bazı sendikalar, dernekler, vakıflar ve cemaatler ellerini eğitimin üzerinden çekmelidirler. Milli eğitim sistemi ve programları, uygulandığı milletin milli, manevi, ahlaki, insani değerleri ve evrensel değerler ile bilim ve teknolojideki gelişmeler  göz önünde bulundurularak hazırlanmalıdır.

Bırakın başka iktidarların yaptıklarını, aynı iktidarın farklı milli eğitim bakanları dahi, birbirlerinin yaptıklarının aksine kararlar almışlar ve bugün enkaz görünümlü, çağın gerisinde kalan bir eğitim sisteminin ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır. Sık sık değişen sistemler, müfredatlar, kitaplar, yöntemler, kendi siyasi amaçlarına uygun insan yetiştirme girişimleri, eğitim yöneticilerinin ve öğretmenlerin atamalarında mülakatla, ehil ve layık olanların değil, yandaşların seçilmesi, eğitime çok kan kaybettirmiştir.

OECD’nin 15 yaş grubundaki gençler arasında yaptığı PISA sınavlarında, bizim çocuklarımız okuma becerisi, matematik ve fen testlerinde başarı bakımından ilk 50 ülke arasında yoktur. Tüm sıralamalarda Meksika ve Şili ile birlikte tablonun en sonunda yer almaktadır. Buna rağmen, öğrenme motivasyonu bakımından bizim gençlerden isteklisi de yoktur. Yine PISA araştırmalarına göre, dünyada ‘Sınıfımda en iyi öğrenci olmak istiyorum’ diyen gençler, en yüksek oranda bizim gençlerdir. Bizde bu soruya % 89 evet denirken, bizden sonra gelen iki ülkeden İsrail’de %86, ABD’de ise %85 evet denmiştir. OECD ortalaması ise % 59’dur. Öğrenme motivasyonu bu kadar yüksek olan bir ülkede, öğrencilerimizin öğrenme açlığını doyuracak olanlar, sadece ve sadece öğretmenlerdir.

PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki başarısını değerlendirirken, “Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği hem finansal, hem entelektüel açıdan çekici kılmalıdır” diyor. Geleceğin insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli unsurlardan biri olan öğretmenlerin  üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem taşımaktadır. Öğretmenlerimizin toplumda saygın bir yere sahip olabilmeleri için, mali ve sosyal statüleri de mutlaka yükseltilmelidir.

ÖĞRETMEN EĞİTİM KURUMU KALMADI

Türkiye’de geçmişte kapatılan Köy Enstitüleri’nden sonra, 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları, 2014 yılında da 1848 yılında kurulan Öğretmen Liseleri kapatılmıştır. Son elli yılda bir taraftan öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarının kapatılması, bir taraftan  ‘’mektupla öğretim’’ ve “hızlandırılmış eğitim” gibi kısa süreli eğitimlerle öğretmen yetiştirilmesi ve bir taraftan da 1990’lı yıllarda her branştan öğretmen atanması, eğitimde akademik başarının düşmesine sebep olmuştur.

Sistemin sürdürülebilir olması için, daha önce eğitim alanında önemli reformlar yapmış ve çok önemli gelişmeler sağlamış ülkelerin ne yaptıklarına bakmak gerekir. Bu ülkelerin hepsinde öncelikle ‘’öğretmen eğitimi’’ne önem verilmiş ve bunun sonucunda  eğitim kalitesine yönelik başarılı sonuçlar alınmıştır.

Şartları hızla değişen küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. “Bilgi ve Enformasyon toplumu”nu geride bırakan çağdaş dünya, 4. Sanayi Devrimi’ne hazırlanıyor. Robotların sanayide insanların  yerini alacağı, yapay zekanın geliştirildiği, üç boyutlu yazıcılarla üretimin fabrikalardan evlere indirildiği, devasa miktardaki  bilgi yığınının veri analizleriyle ayıklanıp kullanıldığı bir döneme geçiyoruz. İnsan ilişkilerinin ve iletişimin hızla geliştiği, ihtiyaçların değiştiği ve çeşitlendiği,  bazı mesleklerin yerini yeni mesleklere bıraktığı bu dönemde, öğretmen eğitimi daha büyük önem kazanmıştır.

Öğretmenlik, bazı siyasilerin dediği gibi “yan gelip yatma mesleği” değildir. Ellerine ülkenin geleceği teslim edilen insanların, fedakârca yürüttükleri ulvi bir meslektir. Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre öğretmenlik; “Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği”dir. Öğretmenliğin tekrar saygınlığını kazanması ve verimli olabilmesi için, önce öğretmen eğitimine önem verilmelidir. Bu bağlamda Anadolu Öğretmen Liseleri yeniden açılmalı, Öğretmen Üniversiteleri kurulmalıdır. Öğretmenlerin yüksek lisans ve doktora yapmaları desteklenmelidir. “Öğretmenlik Meslek Kanunu’’ çıkarılmalıdır. Öğretmenlerin maaş ve ders ücretleri günün şartlarına göre arttırılmalı ve öğretmenlere 3600 ek gösterge mutlaka uygulanmalıdır.

Dünyanın, jeopolitik olarak en önemli yerlerinden birine sahip, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz insanının, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yeniden kavuşturulduğu, milli değerlerimizin ve ritüellerimizin yaşatıldığı, insan hakları ve özgürlüklerinin tam olarak uygulandığı, sosyal ve hukuk devleti olmanın gereklerinin yerine getirildiği,  iç barış ortamının sağlandığı, komşuları ile sorunların halledildiği bir refah ülkesi yaratmak için yeni bir ‘’eğitim seferberliğine’’ ihtiyaç vardır. Bu konuda da en büyük görev, öğretmenlerimize düşmektedir.

            Değerli Öğretmenlerimiz,

“Peygamberlik mesleği” denilen öğretmenlik mesleği, kutsal bir meslektir. Sevgi, saygı, sabır ve özveri mesleğidir. Öğretmen, engin bir kalp ve gönül zenginliğine sahip olmalıdır. Her şeyden önce öğrencilerini, kendi çocuğu gibi sevmeli ve bu sevgiyi onların gözlerine yansıtmalıdır. Öğrencilerine bilgi aktarımının dışında, vatanını, milletini, devletini, bayrağını, dilini ve milli kahramanlarını sevdirmelidir. Çocuklarımız, Atatürk’ün milletimize gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma” hedefine yönlendirilmelidir. Öğretmen,  giyim kuşamı, konuşması, tutum ve davranışlarıyla öğrencilerine rol model olmalıdır. Öğretmen hiçbir zaman heyecanını kaybetmemelidir. Heyecansız yaşanmaz, heyecanını kaybetmeyen yaşlanmaz.

Başöğretmenimiz bizlere; Öğretmenler; Yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister” demiştir. Öğrenciler sizin eserlerinizdir. Atatürk’ün dediği gibi, ”Eserinin üzerinde imzası olmayan yegâne sanatkârlar” siz öğretmenlersiniz. Sizin imzanız, öğrencilerinizin zihninde ve gönlünde ömür boyu yaşayacaktır..

Saygıdeğer öğretmenlerimizin onur günü olan  Öğretmenler Günü’nü bu duygu ve düşüncelerle kutlarım. Bu vesileyle Millet Mektepleri Başöğretmeni Atatürk’ü, ebediyete göçmüş bütün öğretmenlerimizi, vatan, millet ve devlet düşmanlarına karşı yaptıkları mücadelede ve terör olaylarında şehit düşen bütün öğretmenlerimizi ve 2017 yılında bölücü terör örgütünce şehit edilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın ve sınıf öğretmeni Necmettin Yılmaz ile bugüne kadar rahmet ve minnetle anıyorum.

Kas 25

Yeniden Merhaba…

Halil ALTIPARMAK

Sevgili okurlar,  25 yıl sürekli yazan bir kişi için uzun sayılabilecek bir süre yazmaktan ayrı kaldım. Bu ayrılığın elbette çok geçerli nedenleri var idi. Her şeyden önce, son 4-5 yıldan beri çok yoğun ve yorucu bir ortamda bulunmam, bu nedenlerin başında geliyordu. Buna rağmen uzun süre yazmayı denedim, ama sonunda ara vermek zorunda kaldım.

Bu gerekçeyi neden yazıyorum? Yoğunluğum devam etmesine rağmen yazmaya karar verdim de onun için bu gerekçeyi ileri sürüyorum.

Ülkemin içinde bulunduğu durum, yeniden yazmam gerektiği konusunda beni dürtüyor. Şunu da biliyorum elbette! Ben yazınca her şey düzelmiyor. Ama karınca örneği bu konuda muhteşem bir yol gösterici.

Bu arada, yeniden yazmama neden olan değerli ve beni seven okurlarıma teşekkür ederim. Çünkü, gerçekten bir çok yerde, o insanların ilgilerini görmek beni mutlu ve teşvik etti. Bu arada gazetemizin yetkilisi Sefa SAYGIDEĞER Bey’e de teşekkür etmeyi borç biliyorum. Çünkü, yazamadığım süre içerisinde ilgisini, teşvikini ve desteğini hiç eksik bırakmadı. Dolayısıyla, yoğun çalışma ortamıma rağmen, sanki 5 Ocak Gazetemizin YAZMAYA DEVAM EDEN bir köşe yazarı gibi olmak hissimi onun sayesinde kaybetmedim ve yazma duygum hep diri kaldı.

Değerli okurlar, Yeniden Merhaba demem, çok önemli, anlamlı bir dönemle içi içe geldi.

Türk Milleti’nin ebedi önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN anma Programı Haftası ile bir çakışma oldu.

Türk Milleti’nin En Büyük Başbuğu, ebedi istirahatgahında rahat uyusun!

Çünkü, bu 10 Kasım’da gördük ki, HER NE OLURSA OLSUN, KİM ve KİMLER NE YAPARSA YAPSIN, Mustafa Kemal ATATÜRK, vücut bakımından aramızdan ayrılmış olsa bile, akıl olarak, fikir olarak, mücadele azmi olarak, tarih olarak, felsefe olarak, inanç olarak, milli olarak, devlet kurucusu olarak, düşünce olarak, asker olarak, ama her şeyden önce TÜRK olarak aramızda,önümüzde, yanımızda, kalbimizde yaşamaya devam edecektir.

Bu söylediklerimin en iyi örneğini 10 Kasım Cumartesi günü, Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde yapılan Anma Program’ında gördüm.

Böyle bir Program’ı hazırlayan, emeği geçen herkese, her kuruma teşekkür ederim. Edindiğim bilgi, Rektörlük desteği ile Kültür ve Sosyal Daire Başkanlığı programı hazırlamış. Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin katkısını da gördüm. Atladığım kişi ve kurumlar olursa, onlardan şimdiden özür dilerim. Bilgilendirirlerse, gerekeni yaparım.

Böyle kapsamlı programlarda, eksikler, yanlışlar olabilir. Anca, bu eksiklik ve yanlışlıklar konunun özünü etkilemez, düzeltilebilir.

Eki 06

İlk Borçlanmalar, İlk Yabancı Danışmanlar

Ruhittin SÖNMEZ

Mc Kinsey adlı şirketin Türkiye’ye “danışmanlık” mı yapacağı, “kayyum” olarak mı görev yapacağı tartışılıyor. Doğru bir karar verebilmek için tarihimizdeki benzer tecrübeleri hatırlamak faydalı olacak.

Ecdadımız Osmanlı ilk dış borçlanmasından sonra bakın neler yaşadı?

Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 1854’de yaptı. Bundan önce hiç dışarıdan borç almamıştı. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında başlayan Kırım Savaşında savaş masrafları borç almaya itti. Çünkü Osmanlı Devletinin gelirleri, senede 7.500.000 lira olarak tahmin ediliyordu.

Abdülmecit, 4 Ağustos 1854 tarihli bir irade ile bir borçlanma için yazılı bir anlaşma yapılmasına izin verdi. 3.000.000 İngiliz sterlini tutarındaki ilk borç için 30.000 Türk lirası tutarında Mısır’ın vergisi teminat gösterildi.

Daha sonra yeni borçlanma anlaşmaları yapılmaya devam etti.

Fransa ve İngiltere ile 1855 yılında yeni bir borçlanma anlaşması daha yapıldı. Bu anlaşmaya, İngiliz ve Fransız Hükümetleri, geliri savaşın sürdürülmesinde kullanılmak üzere kefil olmuşlardı. Borçlanmaya teminat olarak Mısır vergisinden artan kısım ile hükümetin umumi geliri ve İzmir ve Suriye gümrük hasılatı gösterildi. Borçlanma Londra’da Rothschild Müessesesine ihale edildi.

İngiliz ve Fransız hükümetleri, Osmanlı Hükümetinden borçlanmayla elde dilecek olan tutarın sadece savaş masraflarına ayrılmasını garanti altına almak istedi. Bunun için bir yaptırım gücü oluşturacak biçimde denetleyecek ve Hazine hesaplarını inceleyecek iki komiser atama hakkı talep ettiler.

Donald Blaisdell’e göre, bu muamele yabancı devletlerin denetimİ kavramının tohumlarını içermektedir.

Bu amaçla İngiltere ve Fransa birer memur görevlendirdi.

***

1858’de Hükümet 5 milyon sterlinlik yeni bir borçlanma anlaşması yapmak istedi ve Londra’da bir Banka ile anlaşma imzaladı.

Anlaşma ile alınan borç 1 Mart 1860’dan itibaren 33 sene içinde tamamen itfa edilecekti. Teminat olarak İstanbul’un gümrük ve dâhili vergileri gösterilmişti.

Bu borç anlaşmasında da dış denetimi öngören bir koşul vardı. Anlaşma uyarınca teminat olarak gösterilen gelirler tahvil sahiplerinin seçecekleri temsilcilerin gözetiminde toplanacaktı.

1859’da maliyenin düzelmesi için ciddi bir adım atıldı. Avusturya Maliye Bakanlığı’ndan M. Lackenbacker, Babıali’nin isteği üzerine 1857 yılından beri Islahat Meclis-i Âlisi’nin idari ve mali danışmanlığını yapmaktaydı.

1859’da Sultan mali durumun incelenmesini emretti, İngiliz ve Fransız hükümetlerinden birer uzman göndermelerini istedi. İngiliz hükümeti Osmanlı Bankası müdürü M. Falconnet’i, Fransız Hükümeti de Marquis de Ploeuc’i görevlendirdi.

Bu uzmanlar Maliye Bakanlığı’nın bir “danışma grubu” durumundaydılar.

  1. Lackenbacher ve dört Osmanlı memuruyla birlikte “Islahat-ı Maliye Komisyonu”nu oluşturdular. Bu komisyonun 3 tanesi yabancı uzmandan oluşmakla beraber 7 üyeye sahipti. Bu komisyonun görevi, memleket maliyesini tetkik, vergilerin miktarını tespit, kamu masraflarını sınırlandırmaktı.

***************************

DÜYUN-U UMUMİYE’YE DOĞRU

Dış borçlanmalar devam etti. 1862’de bir bankadan İngiliz Hükümeti’nin resmi olmayan onayı sayesinde alındı. Teminat olarak tütün, tuz, damga ve temettü resimleri gösterildi.

1863 Borçlanmasında Teminat olarak muhtelif vilayetlerin gümrük hasılatı, Bursa ve Edirne ipek aşarı, Midilli, Karesi ve İzmir zeytinyağı aşarı, tuz resmi ve tütün aşarı,1862 borçlanmasında karşılık gösterilen gelirlerden geri kalan kısmı, daha önce 1860 borçlanmasına tahsis edilen gelirin 7/8’i gösterildi.

Daha sonra devam eden borçlanma ihtiyacının daha düzenli karşılanabilmesi için Osmanlı Bankası’nın kurulması gündeme geldi. Bu banka Osmanlı Devleti’nin Merkez Bankası olacaktı. 1863’te Bankanın imtiyaz hakkı sermayedarları İngiliz ve Fransız olan banka ve bankerlerden oluşan bir gruba verildi.

1865’de yapılan borçlanma için karşılık olarak, Ergani bakır madeni hasılatı, Suriye vergisini ödemeye tahsis olunan para, Anadolu “ağnam resmi / hayvan vergisi” gösterildi.

*********************************

GENEL BORÇLAR İDARESİ

1876’da Hükümet para bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu ve bu tarihten itibaren tahvil sahipleri, hiç bir para alamadılar. Hükümetin acz hali birçok bankada çok büyük buhranlar meydana getirdi.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile yapılan müzakerelerde Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Yapılan ve adına “Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi ve serbest hareket ediyordu. İrade ile yasallık kazandığı halde, uluslararası bir görünüm sergilemekteydi. Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde temyize tabi değildi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar Osmanlı memuru statüsünde oldukları halde, Osmanlı hükümetlerinin bunlar üzerinde hiç bir yaptırım hakkı yoktu.

Tuz, tütün, damga vergisi gelirleri, Alkollü içkilerden alınan vergi gelirleri, Boğazlardan ve Marmara Denizi’nden elde edilen su ürünlerinden alınan vergileri, ipek öşürü gelirleri, gümrük vergileri, Bulgaristan, Kıbrıs, Doğu Rumeli vergi gelirleri Düyun-u Umumiye İdaresi’ne tahsis edildi.

Düyun-u Umumiye yönetiminin en yüksek organı olan Düyun-u Umumiye Meclisi 7 kişiden oluşuyordu. Bunlar İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya- Macaristan, İtalyan tahvil sahiplerinin temsilcileri ile Osmanlı Bankası ve Osmanlı tahvillerinin sahiplerini temsilen birer üyeden oluşuyordu.

Fakat İdare’de görevli yabancı memurların sayısı hiç bir zaman toplam memurların yüzde sekizini aşmamıştır.

**********************************

FAYDASI VE ZARARLARI

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması, gerek Osmanlı Devleti, gerekse alacaklıları önemli ölçüde rahatlatan bir girişim olmuştur. Babıali, önemli kaynaklarını Düyun-u Umumiye İdaresi’ne terk etmekle ekonomik açıdan sıkıntılı bir döneme girmiş, zaman zaman siyasi sorunlar yaşamıştır. Bunun sebebi Düyun-u Umumiye Meclisi’nin kendisini batı kapitalizminin ileri bir karakolu gibi görmesi idi. (Rıfat Önsoy)

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 8.000’e ulaşmıştır. 8.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

 “Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, Düyun-u Umumiye İdaresi için, devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır demektedir. (Rıfat Önsoy)

Avrupa diplomasisi, Düyun-u Umumiye’ye özel bir şirket değil de sanki kendi temsilcisiymiş gibi davranmıştır. Dolayısıyla Ülkede iki maliye yönetimi çıkmıştır ortaya.

Sonuç olarak, Düyun-u Umumiye İdaresi Osmanlı dış borçlarının teminatı olmuştu. Kısa zamanda Osmanlı kaynaklarının önemli bir kısmını denetimi altına almıştı.

“Tedbirlerin uygulanmasına liderlik edeceği” açıklanan Mc Kinsey’in denetimindeki, “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” yeni bir Düyun-u Umumiye İdaresi işlevi görecektir.

04.10.2018

 

Eki 03

Beyinle ilgili Son Bilimsel Gerçekler

                                                                                                                                          Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Şimdi beyinle ilgili bugüne kadar verdiğimiz bilgilerin özetinin özetini sunmaya çalışalım:
• Beynimizde bir kas gibi çalışır. Öğrenilen her yeni bilgi ve beceri beyinde yeni bir kısmı harekete geçirir.
• Sadece düşünceler değil, duygular da beynin yeniden yapılanmasında aktif rol oynar.
• Omega 3 yağ asitleri ve B12 vitaminlerinin beyne yararlı olduğu, beyni iyileştirdiği ve gerilemesini frenlediği bilimsel olarak ispat edilmiştir.
• Biz sadece beynimizden ibaret değiliz. Çevremiz, yediklerimiz, yaşadığımız yer ve ilişkide olduğumuz kişiler, kim ve nasıl bir insan olduğumuzu belirleyen faktörlerdir.
• Fiziksel hareketliliğin zihinsel becerilerimiz üzerinde çok büyük bir etkisinin olduğu ispatlanmıştır.
• Kitap okuma faaliyeti, beynimizin aktif tutulma konusundaki en önemli uyarıcılardan birisidir. Bir kitabı okuyup bitirdiğimizde, beynimiz okumadan önceki durumdan çok farklı görünecektir.
• Maneviyatın, dinin ve farkındalığın ruh sağlığına olumlu etkisinin olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.
• Zihinsel olarak zayıflamaya ve demans hastalıklarına karşı en etkili faktörler, fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak aktif kalmaktır.
• Beynimiz, nöroplastisite özelliğine sahiptir. Nöroplastisite, beynin kendini, değiştirebilme, eğilip bükülebilme, kendini iyileştirme ve yeniden yapılandırma becerisidir.

 

 

 

Eyl 13

Çözüm İçin Karenin Dışına Çıkma Zamanı

Ruhittin SÖNMEZ

Ülkemizin içinde bulunduğu problemler bir “beka sorunu” mertebesine ulaşmış durumda. Ekonomi, eğitim, dış politika, din anlayışı, ahlak, siyaset vd alanlarda bugüne kadar denenmiş çözüm yolları ile iyi bir sonuç alamadığımız ortada.

Devletimizi yönetenler karşılaştığımız problemleri çözmeye çalışırken girdiğimiz çıkmazın farkındalar. Bu sebeple bildikleri bütün çözüm yollarını tekrar tekrar deniyorlar. Ancak çözümsüzlüğün sıkıntısıyla bunaldıkları da açık.

Çünkü alıştıkları yönetim tarzı ve zihinlerinde yer eden çözüm metotları mevcut sorunları çözmeye yetmiyor.

A.Einstein “problemleri doğuran davranış biçimlerini devam ettirerek problemlerimizi çözmemizin mümkün olmadığını” söylüyor.

Ancak insanların alışkanlıklarını ve önyargılarını değiştirmeleri çok zordur. Yeni davranış biçimlerini benimsemeleri ve uygulamaları da çok nadir seçtikleri bir yoldur.

Yaşadığımız ve gittikçe etkilerini daha fazla hissedeceğimiz ağır ekonomik krizden çıkmamız da, dış politikada sıkıştığımız köşeden kurtulmamız da devletimizi yönetenlerin yeni davranış biçimleri benimsemesine ve uygulamasına bağlı.

Eğitimde, devlet yönetiminde, din anlayışımızda, hayatın her alanında problemler yaratan kalitesizlik çemberinden çıkış da aynı şekilde alıştığımız yönetim tarzının değişmesiyle mümkün olacak.

******************************

KARENİN DIŞINDA DÜŞÜNMEK NEDİR?

Alıştığımız çözüm tarzının işe yaramadığı böyle zamanlarda, uzmanların “karenin dışında düşünmek” diye tanımladıkları, yeni bir davranış biçimini seçmek gerekebilir.

Bu kavramın doğuşuna sebep olan şöyle bir problemdir: Aşağıdaki dokuz noktayı, hepsinden geçen kesintisiz dört doğru ile (elinizi kaldırmadan) birleştiriniz.

Bu problemi tek başına çözmeye çalışan insanların çok büyük kısmı noktaların oluşturduğu karenin içinden doğruları geçirmeye çalışmakta ve çözümsüzlük sonucuna ulaşmaktadır. Oysa problemin verilişinde karenin dışına çıkılmayacağı yönünde bir kısıt bulunmamaktadır. İnsanlar zihinlerinde yarattıkları ön yargı ile karenin dışına çıkmayı düşünememektedir.

Zihinlerdeki bu engeli aştığınızda karenin dışına da çıkarak çözüm üretilebiliyor.

Aileniz içindeki ilişkilerinizden, iş hayatınızda karşılaştığımız problemlere kadar çözümsüzlük noktasına gelmenin sıkıntılarını yaşamadan, “bütün yolları denedim, çare yok” demeden önce duraklayıp, derin bir nefes alınız.

Ve “acaba alıştığım davranış biçimlerinin veya düşündüğüm yolların dışında bir çıkış yolu olabilir mi” diye tekrar düşününüz.

Eşinizle, çocuklarınızla, amirinizle veya arkadaşlarınızla çözümleyemediğiniz probleminiz mi var? Mevcut davranış biçiminizi değiştirerek yeni bir yaklaşımın çare olup olamayacağını düşününüz.

Başkasını değiştirmeniz pek mümkün değildir, ancak davranışlarınızı değiştirip geliştirerek çözümler üretmeniz ve etkili olmanız mümkündür.

Ülke yönetiminde de benzer durumlar söz konusudur.

DEĞİŞİME DİRENMENİN BEDELİ

Uzun yıllardan beri ülkeyi yönetenler bir işletme körlüğü içindeler. Yaptıkları hataları görmüyor veya görmek istemiyorlar. Dışarıdan problemleri görüp, çözüm yollarını gösterenleri de dikkate almadılar.

Mesela ekonomiyi çıkmaz sokağa getiren üretime değil, inşaata ve tüketime dayalı modelden ve israftan bir türlü vazgeçemiyorlar..

Ortak akıl yok, Denetim yok, Meclis etkisiz.

Bu durumda son ümidimiz, sorunların zorlamasıyla, devleti yöneten kişinin değişim ihtiyacını görmesi ve “başka çözüm yolları olabilir mi” diye düşünmeye başlaması olabilir.

İnşallah uyguladıkları (hatta bazılarını daha önceden miras alarak devam ettirdikleri) yolların dışında akılcı yöntemler bulmaya çalışır.

Bazı konularda “karenin dışına çıkmaları” bize ümit veriyor.

Mesela terör konusunda uzun yıllar uyguladıkları “çözüm süreci” safsatalarından vazgeçip, milliyetçi söylem ve eylemlerle müzakere yerine mücadelenin tercih edilmesi olumlu bir karenin dışına çıkmadır.

Fakat buna karşılık bir zaman beraber yürüdükleri FETÖ kadrolarını tasfiye ederken, yerine devlet kademelerine başka dini cemaat mensuplarının doldurulması karenin içindeki çözümsüz alanda dolaşmaktır.

Ortak aklın kullanılmadığı bir sistemde çözüm üretme ihtimali her zaman daha düşüktür. Bu denendi, olumsuz sonuçları görüldü. Aynı yöntemde ısrar zihinlerin karenin içine hapsolmasıdır.

Devlet aklının kullanılmaması, ortak aklın kullanıldığı mekanizmaların yıkılması problemlerin çözümünün bulunması ve uygulanmasındaki en önemli engeldir.

Çare belli: Ortak aklı kullanarak, karenin içinde ve dışında olan (alışılmış ve denenmemiş) bütün çözüm yollarını araştırarak bulmak ve uygulamak.

Eyl 13

Ufo Aldatmacası

    Hasan GÜNAYDIN

 

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazıyı yazabilmek için başta Alien Unleash ve Section 51 tarafından yayınlananlar olmak üzere, UFO (Unknown Flying Object, Bilinmeyen Uçan Cisim) görüntüsü olduğu iddia edilen yüzlerce film seyrettim. Sonra bunun zaman kaybı olduğunu düşündüm fakat filmlerde kullanılan güzel müzikleri hatırlayınca pek te üzülmedim. Film teknikleri konusunda bilgi sahibi olmadığım için söz konusu filmleri teknik açıdan analiz etmem mümkün değil ancak bazı mantıksızlıkları gönül rahatlığıyla özetleyebilirim.

 

  • Filmlerin büyük çoğunluğu insansız alanlarda çekilmiş. Mekan ormanlık bir alan fakat ne hikmetse kaliteli (profesyonel) film çekebilecek biri o esnada orada tam teşekküllü bir şekilde hazır bulunuyor. Zaman, mekan ve olanaklar açısından nasıl denk getiriyorsa her defasında kaliteli bir film çekmeyi başarıyor. Çoğunlukla film çekerken elleri dahi titremiyor, korkudan film çekmeyi bile unutmuyor, hatta kaçmıyor.
  • Amatör çekilmiş filmlerde cismin ne olduğu doğru dürüst seçilmiyor. Yakınlaştırınca görüntü kalitesi bozuluyor. Üstelik bu filmleri çeken amatörlerin çoğunda korku ve endişe emaresi görülmüyor.
  • Bazı filmlerde uzaylı olduğu iddia edilen bir şey var. Bu şey çoğunlukla flu görünüyor. Her filmde kısa boylu, zayıf, üzerinde kıyafet olmayan, kafası iri ve amaçsızca yürüyen bir mahluk (?!). Böyle birebir benzerlik filmlerin tek bir elden yönlendirildiği kanaatini oluşturuyor. Üstelik bu mahluk hepsinde robot gibi yavaş adımlarla yürüyor. Esnek davranmıyor, herhangi bir amaca yönelik farklı hareketler yapmıyor. Mesela yerden bir şey almıyor veya yere bir şey bırakmıyor. Amaçsızca ileri geri yürüyor. Eğer bir şey yapmayacaksa neden aracından yere iniyor?
  • Nadiren bu şey (varlık ?) bir insanı görünce kaçıyor. Oysa karşısındaki insanın elinde silah yok. Neden merhabalaşmıyor veya bazı hareketlerle haberleşmeye çalışmıyor? Ayrıca filmi çeken şahıslar neden onlara bağırarak veya el işareti yaparak iletişim kurma çabası sergilemiyorlar? Filmi çekenlerin cesaretleri de doğrusu takdire şayan. Hatta bir uzaylıyı yaralayıp ele geçirme amacını taşıyan kaba tabiriyle kelle avcısı hiç kimse çıkmıyor.
  • UFO denilen bu görüntülerin tamamı birbirinden farklı cisimler. Büyük çoğunluğu disk biçiminde (klasik UFO biçiminde) ama yakından bakıldığında tamamı farklı. Bazı cisimler ise uzun ya da düzgün olmayan bir şekle sahip. Şöyle düşünelim; F16 uçaklarını imal etsek binlerce F16 uçağı birbirinin tıpatıp aynısı olur. Oysa birbirinin aynısı olan 2 UFO bulmak imkansız. Neden?
  • UFO’lar şehrin üstüne geliyor veya ormanlık bir araziye iniyor fakat hiçbir şey yapmadan tekrar yükselip gidiyor. Neden geliyor, neden gidiyor?
  • Fazla yüksekte olmayan ve gözle rahatlıkla seçilen UFO’lar ağaçların arkasına gidince bulutların içine giriyor; oysa bulutların o kadar aşağıda olmaları imkansız.
  • Filmlerin çoğunda yerden kalkan UFO’lar (örneğin helikopterde olduğu gibi) toz kaldırmıyorlar. Halbuki yere itici bir güç uygulamadan havalanmaları yerçekimi kanununa aykırı.
  • Bazı UFO’lar binaların üzerinde ve altından uçak geçiyor. Uçaktakilerin (en azından iniş yapan pilotların) iniş yaparken UFO’yu net bir biçimde görmesi, rotasını değiştirmesi ve durumu kuleye rapor etmesi gerekirken hiçbir UFO vakasında bu olmuyor. Neden?
  • Bazı UFO’lar yerden havaya doğru bir şeyler çekiyor ama çekilen bu şeylerin ne olduğu hep meçhul kalıyor. Oysa cisim çektikleri yerler genellikle insanların yaşadıkları yerler. Neden kimse ne çektiklerini bilmiyor?
  • Pek çok filmde UFO’lar binalara o kadar yakın ki o binalarda yaşayan insanların hiç ses duymuyor olması ve kimsenin camlara çıkıp (ya da sokağa fırlayıp) bakmaması garip ve saçma. Neden bu kadar yakın temas varken ortalıkta hiç kimse yok? Niçin hiç kimse duymuyor, görmüyor ya da korkup kaçmıyor?
  • Öyle UFO filmleri var ki, bu cisim yerden yaklaşık 5 metre yükseklikte, hiç hareket etmeden öylece duruyor, altında gidiş geliş otoyol var, araçlar yavaş yavaş geçiyor ama hiç kimse aracını durdurup kafasını kaldırarak bir dakika bile bakmıyor veya hızlanıp kaçmıyor.
  • Bazı UFO filmlerinde savaş uçakları var. Ancak bu uçaklar UFO’yu taciz etmiyor (UFO da onları taciz etmiyor yani İt Dalaşı yok). Savaş uçakları UFO’yu inişe zorlamıyor ya da ateş açmıyor. Oysa ateş açsalar belki de düşürecekler ve UFO’nun içindekilerin ne menem bir şey olduklarını görebileceğiz. Üstelik ele geçirdiğimiz UFO ile onların teknolojilerinden yararlanabileceğiz. Hatta kendileri de bütün dünyanın tanıdığı kahramanlar olacaklar ama ne hikmetse bir türlü cesaret edemiyorlar.
  • UFO’ların kalkış ve inişlerine baktığımızda pek çok filmde gölge bırakmadıklarını görüyoruz. Halbuki güneşli bir havada herhangi bir cisim havada olsa onun gölgesi çıkar ve bu gölge alçalıp yükselirken değişir. Nadiren gölge olan bazı filmlerde araç yükselip alçalıyor ama gölge hiç değişmiyor, neden?
  • Bazı UFO’lar PORTAL denilen bir aydınlığa girip kayboluyorlar. Portala giriş anlarına baktığımızda cisimlerde hiçbir değişim olmuyor, ayrıca portallerin hepsi birbirinden farklı. Örneğin bazıları şimşek çakar gibi, bazıları içi boş yuvarlak bir ışık halkası şeklinde, bazıları ise yuvarlak ve hareketli parlak ışık alanları. Fizik kanunları neden her vakada değişiyor?
  • Bütün UFO’lar ya havada asılı gibi duruyor, ya da çok yavaş hareket ediyor veya birden bire müthiş bir hızla uzaklaşıyor. Bunların orta hızı yok mu?
  • UFO görüntülerinin büyük çoğunluğu aynı kafanın ürünüymüş izlenimini uyandırıyor.
  • Bu uzaylıların hiç ihtiyaçları olmaz mı? Erzakları veya yakıtları bitmez mi? Ya da hiç hastalanmazlar mı, ölmezler mi? Veya araçları bozulmaz mı? Neden bizlerden hiçbir şey istemiyorlar?
  • UFO’ların geliş gidişini bilinen fizik kanunlarıyla açıklamak mümkün değil. Ne portalları (galaksiler arası hızlı geçiş yollarını) ne de binlerce ışık yılı mesafeleri nasıl aştıklarını bilinen fizik kuralları ile anlatmak imkansız. Ayrıca evrendeki en yüksek hızın ışık hızı olduğu ve en yakın galaksiye gidiş geliş için bile herhangi bir canlının ömrünün yetmeyeceği en azından bugün için kabul edilen bilimsel bir gerçeklik.

 

Sonuç olarak; UFO filmleri mantıksız bir takım görüntülerden ibarettir. Kimler tarafından, nasıl ve niçin yapıldıklarını bilmiyorum ama UFO muammasının pek çok kişiye fazlasıyla para kazandırdığını inkar edemeyiz. Unknown Flying Object ilgi çekici bir oyalama aracı ve kolay yoldan para kazanma yöntemidir.

Kas 10

Eserleriyle Ölümsüzleşenler

Ali Kemal GÜL

Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti Türk geçliğine emanet ederken,’’Cumhuriyeti biz kurduk onu yaşatacak sizlersiniz’’ diyordu. Başka beyanlarının birinde ise

‘’Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.’’diyecekti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sonsuz âleme kanat açarken arkada bıraktığı ve sonsuza dek yaşayacak eseri Cumhuriyetle ölümsüzler kervanına katılmış oluyordu.

Özetle

Türkiye Cumhuriyeti, milletimizin kanıyla canıyla insanlık tarihine altın harflerle yazdırdığı bir mücadelenin ürünüdür.

Bizler birinci vazifemizin Türk İstiklal ve Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve kollamak olduğunun bilincindeyiz.

Varlığımızın ve geleceğimizin tek temelinin bu olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle Cumhuriyete sahip çıkmanın yalnızca törenlerde boy göstermek olmadığına inanıyoruz.

İşkâlcı postallar altında inleyen vatanın kurtuluşudur Cumhuriyet. Semalarımızda ezanın, göklerde bayrağımızın muhafazasıdır Cumhuriyet. Cumhuriyete sahip çıkmanın sağı solu yoktur. Bunun farkına vardığımız gün önümüzde hiçbir engel kalmayacağının bilincindeyiz.

Bağımsız bağlantısız özgür Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk Geçliğine emanet eden Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk hakkında ABD li tarihçi Pof. Dr. Justin Mc Carty ne diyor?

‘’Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu ama Trakya ve Anadolu’da kalmazdı. Yüzyılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovasından sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz? Atatürk olmasaydı ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini kurtardı’’.

ABD’ li yazarın bu ifadesi dramatik bir gerçeğin ifadesiydi. Çünkü Türk milletinin Yunanlılara karşı verdiği Kurtuluş Savaşının aslında ABD ile verildiği tarihi vesikalarla bilinmektedir.

***

Gazi Paşamız Atatürk hastalanmıştır, doktorların koyduğu teşhis, ‘’şistozoma’’türü parazitler yüzünden siroza yakalandığı kanaatidir. Hastalığının ölümcül olduğunu biliyordu. Vasiyetnamesini yazarak noter huzurunda tutanak halinde resmileştirmiştir. Mal varlığının tümünü devlete bağışlamıştır. Durup dururken neden böyle yaptığına, Trabzon’da neden o gün böyle ani bir karar verdiğine kimse anlam verememişti. Hâlbuki… Hastalığının ne olduğunu tam olarak bilmiyordu ama sağlığının iyi olmadığını kesin olarak biliyordu.

Öleceğini biliyordu. Devlet işlerinin aksamaması için kendisinden sonrasına hazırlık yapılması için, yaklaşık ölüm tarihini kestirmeye çalışıyordu.

***

Ne hazindir ki Mustafa Kemal’e içki yüzünden siroz oldu diyen, bunu söylemekten pek hoşlanan karşı devrimciler, hayatında hiç içki almayan İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da aynı hastalıktan rahmetli olduğundan hiç bahsetmezler.

1930’ lu yıllarda Türkiye’de sirozun ne kadar yaygın olduğundan, Gaz i Mustafa Kemal’in Suriye-Filistin cephesinde İngiliz’e karşı savaştığı yıllarda, siroz hastalığının bu coğrafyayı perişan ettiğinden hiç bahsetmezler.

***

29 Ekim 1938…Bitkindi.

Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılabilmesi imkânsızdı.

Manevi evladı kızı Sabiha Gökçen başucundaydı, gözyaşlarını içine akıtarak ‘’gelecek seneki törenlere katılırsınız’’ diye moral vermeye çalışıyordu ki… El işaretiyle sözünü kesti. ‘’Bana gelecek bayramdan bahsetme Gökçen’’ dedi.’’Hatta gelecek aydan da bahsetme, ekim ayını çıkarabilirsem bile kasım ayını çıkarabileceğimi sanmıyorum!’’

O büyük insan artık kendinde değildi. Günden güne kötüleşiyordu. Bir ara başını sağa çevirdi, ‘’aleykümselâm’’dedi. Son kelimesi buydu.

Aleykümselâm.

9 Kasım istem dışı kasılmalar, aşırı ter vardı. 10 Kasım Perşembe saat 9’u beş geçe…

Gazi Paşamız Mustafa Kemal’i kaybettik. Henüz 57 yaşında idi.

***

Kurduğu Cumhuriyetin ulusal ve uluslar arası güvenlik kilidi olan‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ parolasıyla Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğini ve milletini uyarmıştı özellikle.

Başta Gazi Paşamız Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize ve gazilerimize olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak ulusal borcun ödenmesi Türk Milletinin hizmetinde olmakla, O büyük insanın koyduğu devrimleri yaşatmakla, vatan için katma değer üretmekle mümkün olacaktır bir nebze.

Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!

Eski yazılar «

» Yeni yazılar