Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 31

Felsefe Batıdan mı Doğdu?

Dr. Hasan GÜNAYDIN

             Felsefenin nerede doğduğu konusu uzun bir süre tartışılmıştır. Geçmişe ait bilgilerimiz arttıkça Mısır, Sümer ve Hint medeniyetlerini daha geniş bir biçimde anlıyoruz. Özellikle Mısır ve Sümer’den elimize ulaşan yazılı belgelerin az olması, kendilerinden sonra ortaya çıkan Yunan felsefesinin bir adım öne çıkmasına imkan tanımıştır. Ancak konuya karşılaştırmalı olarak yaklaştığımızda gerçeğin hiç te öyle olmadığını görüyoruz. Aslında Yunan felsefesinin ön plana çıkması kendiliğinden olmamış, Rönesans ve sonrasında Batının kendisine bir kaynak/menşei araması sonucunda bilinçli olarak gerçekleştirilmiştir. Sömürgeci Batı kültürel emperyalizm uygularken dinin yanında felsefe ve bilimi de kullanmak istemiş, netice itibarıyla kafalarda “felsefe ve bilim de batılılara aittir ve onlardan çıkmıştır” inancını yerleştirmeye çalışmıştır. Bu düşünce kültürel istilanın bir aracı olarak kullanılmıştır. Oysa aşağıda belirtmeye çalışacağımız bazı hususlar felsefe ve bilimin Antik Yunan’da yani Batıda doğmadığını açıklıkla gözler önüne sermektedir.

  • Herşeyden evvel Mısır, Mezopotamya, Sümer ve Hint kültürleri Antik Yunan kültüründen daha kadim ve daha eski kültürlerdir.
  • Thales felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Herodotos’a göre Fenikeli olan Thales Mısırlılardan öğrendiği matematik bilgisini kullanarak evren hakkında düşünmeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle; O Mısırlılardan öğrenmeden önce Antik Yunan’da matematik diye bir şey yoktur. Thales güneş tutulmasını da Mısırlılardan öğrenmişti. Zira Mısırlılar güneş tutulmasının periyodik olduğu fikrine ulaşmışlar ve bu yönde hesaplamalar yapmışlardır.
  • Empedokles’in Şam ve Mısır’a gittiği, oralarda uzun bir süre kaldığı bilinmektedir. Hatta Mısır’da Hz. Süleyman’ın öğrencileri ile görüştüğü bile belirtilmektedir. Mısırlılardan geometriyi, Hz. Süleyman’ın öğrencilerinden fizik ve metafiziği öğrenmiş, daha sonra ülkesine dönerek metafizik, fizik ve geometriyi Yunanistan’a getirmiştir. Bundan önce Yunanistan’da ne fizik, ne metafizik, ne de geometri vardır.
  • Pythagoras 18 yaşlarındayken yaşadığı adadan ayrılıp önce Miletos’a, oradan Mısır’a, oradan da Babil’e giderek Memphis ile Juppiter Tapınaklarının rahiplerinden eğitim almıştır. Mısır aslında Fenike dinlerinin de kaynağıdır. Pythagoras 22 yıl Mısır’ın çeşitli tapınaklarında kalarak eğitim görmüş ve bildiği neredeyse her şeyi mesela matematikle ilgili bütün bilim dallarını, astronomi ve geometriyi onlardan öğrenmiştir. Bunun yanı sıra ayrıca Keldanilerden astronomi, Fenikelilerden aritmetik bilgileri edinmiştir. O’un ilk defa Yunanistan’a getirdiği hem sayılar öğretisinin hem de ruh göçüyle (Metempsykhosis) ilgili öğretinin kaynağı aslında Mısır’dır. Eğitim sistemini de Mısır’daki sisteme uygun olarak kurmuştur. Babil’de ise astroloji ve simya gibi gizemli bilimleri öğrenmiştir. Ksenophanes Pythagoras’ı eleştirmiş ve O’nun için “Yalancıların Başı” demiştir.
  • Atomcu Öğreti’nin en büyük temsilcilerinden sayılan Demokritos da Mısır, Babil, İran ve Etopya’ya gitmiş, bilhassa Mısır’da uzun bir süre yaşamıştır. O’nun Yunanistan dışından elde ettiği bilgiler ışığında savunduğu evren iki kısımdan oluşmaktadır: Atomlar ve Boşluk (Mekan). Demokritos’un savunduğu ruh da “bedeni meydana getiren atomlardan farklı olarak ince, düz, yuvarlak, çok hızlı hareket eden, kaygan ve akıcı atomlardan oluşmuştur.” Açıkça anlaşılacağı üzere; Atomcu Öğreti’nin de gerçek kaynağı Yunanistan değildir.
  • Ksenophanes Mısır’a gitmiş ve Tek Tanrı inancını oradan getirmiştir.
  • Tıp ve doğa bilimleri ile ilgili bilgiler Mısır ve Mezopotamya’da alınmıştır. Bunun yanı sıra, Güneş Sistemi ile ilgili ilk bilgiler yine Mısır ve Mezopotamya kaynaklıdır. Ay tutulamasının periyodları Mezopotamya’dan öğrenilmiştir. Anaksimendros’un ilk dünya haritasını yaptığı söylenmesine karşın ilk dünya haritasının Babil’de yapıldığı tespit edilmiştir.

Antik Yunan düşünürlerinin en önemlileri olarak kabul edilen Sokrates, Platon ve Aristoteles’e göre, “felsefe hikmet yani bilgelik sevgisidir”. Ayrıca Karl Jaspers felsefe hakkında “insanın düşünerek kendi varoluşunun bilincine vardığı her yerde felsefe vardır” demektedir. Dolayısıyla, dünyanın herhangi bir yöresinde ve Antik Yunan’dan çok daha önceki zamanlarda bilgelik yani hikmet sevgisiyle dolu insanlar mutlaka vardır; hatta felsefe bu adla anılmasa bile mutlaka ortaya çıkmıştır. Aksini iddia etmek mümkün değildir. Bugün felsefeyle ilgilenenlerin önemli bir bölümü “Yunan bilim ve felsefesinin Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden çok daha sonra ortaya çıktığını ve onların mirasını geliştirip zenginleştirdiğini” ileri sürmektedir.

Yukarıda açıkladığımız hatta değinmediğimiz başka gerekçelerle felsefenin Batıdan yani Antik Yunan’dan doğmadığı aşikardır ve bu yanlış/kasıtlı iddia reddedilmeli, sömürgeciliğin bir aracı olarak kullanılmasına imkan tanınmamalıdır.

Ara 29

Türk Milliyetçiliği Üzerine Bazı Görüş ve Düşünceler

Dr. Şahin CEYLANLI*

 

Türk Milliyetçileri hiç şüphesiz ki, milletimizin sinesinden çıkmış bir büyük fikrin ve davanın temsilcileridir. Yolunu sapıtmış veya yoldan çıkmış birtakım gruplar bir yana bırakılacak olursa;  toplumun büyük bir ekseriyeti için milliyetçilik, milli tarih, milli kültür, vatan ve bayrak şuurunu içinde barındıran asli bir düşüncedir. Bu fikrin müdafaasını yapanlar da Türk Milleti’nin vazgeçilmez temsilcileridir.

Fakat, üzülerek belirtmek gerekirse, Türk Milleti’nin büyük çoğunluğunun manevi desteğine sahip olan Türk Milliyetçilerinin safları, zararlı, yıkıcı ve bölücü fikir cereyanları ile mücadelede üstün başarı sağlayacak derecede sık değildir. Bu fikri temsil eden kuruluşlar, birbirinden habersiz, irtibatsız, kimin ne yaptığı belli olmayan davranışlar sergilemekteler. Aralarında ki  görüş, düşünce ve metot farklılıkları, Türk Milliyetçilerini birbirinden ayırmak için yeterli sebep teşkil edebilmekte ve  bu durum, tabii ki hepimizi derinden sarsmaktadır.

Meseleye siyasi yönden bakacak olursak ; yazılı, sözlü ve görsel basından öğrendiğimiz kadarıyla, yakın zamana kadar birlikte hareket ve mücadele eden, tasada, kederde, kıvançta birlik olan Türk Milliyetçileri,  kısır bir döngünün içine girerek birbirlerine karşı acımasızca  hakarete varan suçlamalar ve laflar edip,milliyetçilik ahlakına ve adabına hiç uymayan davranışlar sergilemekteler.  Siyasi atmosferde  gelinen nokta ve manzara bu.

Bu durumdan nasıl ve ne şekilde kurtulmak gerekiyor? İşte burası çok önemli. Milliyetçi sivil toplum kuruluşlarının bütün gayret, çalışma, faaliyet ve güçleriyle aynı hedefe yönelmeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış ve çalışmanın ise, çok büyük faydalar sağlayacağı zaman içinde görülecektir. Oyunu kuralına göre oynadığınız zaman başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

Meseleye değişik bir cepheden baktığımızda ; her Türk Milliyetçisi üstün görev ve üstün sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve üzerine düşen asli görevleri mutlaka yerine getirmelidir. Türk Milliyetçileri arasında kesinlikle hizipleşme ve ayrışma olmamalı. Art niyetli grup ve kişilerin tuzağına düşülmemeli. Aksi halde ; yürütülen bu kutsal yolda mesafe kat edilemez. Menfaat hesaplarından kesinlikle uzak durulmalı ve Dünya malı Dünya’da kalır mantığıyla hareket edilmeli. Türk Töresine sımsıkı sarılmalı ve buna göre düşünmeli ve fikir üretmeli, anane,  gelenek ve göreneklerimiz mutlaka yaşatılmalı.

Türk Milliyetçileri,  ölülerine ve dirilerine sahip çıkarak gelecek nesillere örnek olmalılar. Milliyetçi Fikrin Ölmez İsimleri adı altında anma toplantıları tertip etmeliler.

Her Türk Milliyetçisinin, milli varlığımızı meydana getiren unsurları koruyarak yaşatabilmesi için, toplumu bir örümcek ağı gibi saran mefhumlar anarşisi ile mücadele edebilecek donanımlara sahip olması gerekir.

İşte  içine düşmüş olunan bu girdaptan, yukarıda kısmen zikredilmiş faaliyetler ve çalışmalar ile   kurtularak  zafere  doğru adım atılacaktır.

( *)  Sosyolog, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Müdürü.

Ara 25

Dibace İmiş

Halil ALTIPARMAK

      AKP yöneticilerinin ısrarla ve neden hâlâ Anayasa ile uğraştıklarını merak ettiniz mi?

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

AKP’lilerin Dibace dedikleri, Anayasa’nın Başlangıç İlkeleri bunlar. NASIL?

Eki 29

Karşılaştıralım Bakalım !

Halil ALTIPARMAK

Almanya Başbakanı Merkel, Yıldız Sarayında, altın varaklı koltuklarda ağırlandı ve bu durum ülke içinde çok ciddi eleştiriler aldı.

Bir kere, İstanbul’da neden ağırlandı?

Yeni Türkiye(!)’nin artık Başkenti de mi değişti?

Neyse…

Artık, bu konuları ayrıca tartışırız.

Bugün tarihten yapraklarla günümüzü karşılaştıralım.

25 Aralık 1915’de dönemin Padişahı bir yemek veriyor.

Yemek, Yıldız Sarayı Çadır Köşkü Kasrı’nda yenecek.

Yemek listesi; bezelye çorbası, kalıpta soğuk hindi, terbiyeli ıspanak kökü, pisi balığı filetosu, çerkez tavuğu, bademli börek, zeytinyağlı lahana dolması, anberbû pilavı, yemişli pasta.

Bu arada, ülke, tarihinin en ağır savaşında, I. Dünya Savaşı içerisinde.

Ülkede korkunç sıkıntı var. Vesika ile günde arpa, yulaf, süpürge tohumu karışımı yüz dirhem (üç yüz gram) ekmek verilmektedir.

Şeker, yağ, et yok gibidir. Varsa da sahip olanlar sıradan vatandaşlar değildir. İmtiyazlı bir sınıf ancak bu yiyeceklere sahip olabilir.

Peki! Bir de gelelim 1921’e.

Millî Mücadele’nin en zor günleri.

Fransız ilişkileri yeni bir ümit dalgası oluşturmuş. Fransızlar, İngilizlerin tek başlarına hâkimiyet kurmalarını istemiyorlar. Bunun için de Franklin Bouillion’u görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya göndermişler.

Hariciye Vekilimiz (Dışişleri Bakanımız) Yusuf Kemal(TENGİRŞEK) Bey, Fransız temsilcisini iyi ağırlamak istiyor. Ama, hiçbir imkân yok. İyi kalitede çatal, bıçak takımı bile yok.

Çok üzgün, her şey danışılan Mustafa Kemal Paşa’ya gidiyor.

“Paşam…ne takım taklavat var, ne de bir orta lokantanın servisi ve mutfağı…inşallah ilk fırsatta şu eksiklikleri tamamlayalım. Mahcup olacağız adamlara…”

Mustafa Kemal gülümsüyor:

“Onlar bizim halimizi bizden iyi biliyorlar. Zaten onları ayağımıza getiren de bu yokluklar içinde başardıklarımız… Askerin mermisi, ayağında çarığı olmadığı, mebusunun koridorda kap karavana yediği hareketin Hariciye Vekili sofrada kristal kadehler içinde şampanya ikram ederse öteki mucizenin sihiri kalmaz. Hariciye Vekili… Sen neyin içinde neyi yiyorsan herife onu ikram et…” diyor.

Yusuf Kemal Bey bu hatırasını anlattıktan sonra;

“Goca Adam!…” diyerek bitiriyor.

Goca Adam nasıl olunurmuş?

Hadi, Padişahı da anlayalım.

Ne de olsa, birkaç yüz yıl önce dünya hâkimi olmamızın etkisini unutamamış diyelim.

Peki, şimdi bize ne oluyor?

Kaçak saraylar, altın varaklar, olağanüstü israflar…

Ne için? Ne pahasına? Ne adına? Kim için? Kime karşı? Şartlar nedir?

Bu durumda kime “Goca Adam” diyeceğiz?

Var mı?

Eki 20

Mesele Nedir?

Halil ALTIPARMAK

Ülkenin kalbinde, birçok insanı öldüren bir bombalama ile karşılaşıyoruz.

Kim attı, neden attı, toplantıya katılanların siyasî kimlikleri nedir filan…

Bunların hepsi tartışılır, bunların hepsi hakkında fikir yürütülür.

Belki de fikir yürütenlerin haklılık payı da olabilir.

Ancak, herkes temel bir konuda ortak noktada birleşmek zorundadır.

Her türlü teröre hayır!

Pkk, ışid vs. terörü fark etmez.

Terör, nereden gelirse gelsin, reddetmeliyiz, karşı durmalıyız.

Terörün tanımı kişiye, gruba, görüşe göre değişmez.

Terör, tektir, kan döker, acımasızdır, vicdanı yoktur, art niyetlidir ve hedefi kandır, gözyaşıdır, acıdır.

Benim terörüm, onun terörü gibi bir ayrımı terör bilmez, anlamaz, görmez.

Şucu terör, bucu terör olmaz.

Binlerce insanın olduğu bir ortamda bomba patlatan bir insanın aklı, mantığı, düşüncesi, şuculuğu, buculuğu olmaz. O insan robottur, duygusuzdur, insan değildir.

Masum bir askeri, polisi şehit eden bir terörist insan değildir, fikir için uğraşıyor olamaz, taşerondur, duygusuzdur, acımasızdır.

Herkes, her türlü teröre karşı olacaktır, karşı durmalıdır, terör ayırımı yapmamalıdır.

Tek ortak noktada durmalıyız.

NEREDEN GELİRSE GELSİN, KİM YAPARSA YAPSIN, TERÖRE HAYIR!

Diğer bütün tartışmalar bu ortak noktada durduktan sonra yapılır, yaparız, yapılmalıdır.

Diğer bir temel mesele de, Recep Tayyip ERDOĞAN meselesidir.

Recep Tayyip ERDOĞAN, bugün geldiğimiz noktada, yıllarca beraber olduğu, yola beraber çıktığı insanlar tarafından bile eleştirilir hale gelmiş, ülkenin sırtındaki ağır sorunların, maalesef odak noktası konumundadır.

Bugüne kadar yaptığı konuşmalar, kendi iktidarını devam ettirmek adına yaptığı her iş, ülkede kutuplaşmanın, kültürel ayrışmanın, düşmanlıklar oluşmasının nedeni olmuş ve nefret tohumlarının toplumda yaygınlaşmasına ve yayılmasına zemin hazırlamıştır.

Artık, bu gerçeklerin ve geldiği geri dönülemez noktanın kendisi bile farkına vardığı için, Türgev holdingin(!) başındaki oğlunun aniden yurt dışında yaşamasına karar vermiş ve doktora yapma kılıfına sığınmıştır.

Hiçbir uyarıya dikkat etmeyen, sadece kendisi ve ailesi için her şeyi göze alan Recep Tayyip ERDOĞAN için ülkenin içinde bulunduğu durum hiç önem arz etmemektedir.

İnsanımızın bugün ülkenin her yerinde terör korkusu yaşaması, askerimizin, polisimizin her gün teröristlerce şehit edilmesi, herhalde Recep Tayyip ERDOĞAN için, Bilal ERDOĞAN’ın kurtulmasından daha önemli değildir.

Yol arkadaşlarının bir kısmının bile geç de olsa farkına vardıkları bu durumu, ülkede herkesin görmesi ve anlaması gerekmektedir.

Yukarıdaki iki konuda ortak bir yaklaşım sergileyemezsek, bundan sonra başımıza gelecekler konusunda ağlamanın, üzülmenin, dövünmenin çözüm olmayacağını maalesef göreceğiz.

Şimdi! Haklı olarak soruyorum; güzel söyledin de, böyle olacağına ümidin var mı?

Ben ısrarla uyarımı yapmalıyım.

Gerçekleşmezse; son adım olarak, Millî Mücadeleyi çok iyi biliyorum.

Eki 12

Yeniden Millî Mücadele Şartları

Halil ALTIPARMAK

MADDE 62: Fıratın doğusunda ileride saptanacak, Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve 27. Maddenin II.2. ve 3. Fıkralarındaki tanıma uygun olarak saptanan Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özelliğini, işbu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak 6 ay içinde, İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır. Herhangi bir sorun üzerinde oy birliği oluşamazsa, bu sorun, komisyon üyelerince, bağlı oldukları hükümetlerine götürülecektir. Bu plan, Sütyani-Geldaniler ile bu bölgelerin içindeki öteki etnik ve dinsel azınlıkların korunmasına ilişkin tam güvencelerde kapsayacaktır. Bu amaçla, İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir komisyon incelemelerde bulunmak ve işbu antlaşma uyartınca, Türkiye sınırının İran sınırları ile birleşmesi durumunda Türkiye sınırında yapılması gerekebilecek düzeltmeleri kararlaştırmak üzere bu yerleri ziyaret edecektir.

MADE 63: Osmanlı hükümeti 62. maddede öngörülen komisyonlardan birinin ya da ötekinin kararlarını, kendisine bildirildiğinden başlayarak üç ay içinde kabul etmeyi ve yürürlüğe koymayı şimdiden taahhüt eder.

MADDE 64: İşbu antlaşmanın yürürlüğe konuluşundan bir yıl sonra 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve bu Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye tavsiye ederse verirse, Türkiye, bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden taahhüt eder. Bu vazgeçmenin ayrıntıları başlıca müttefik devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacaktır. Bu vazgeçme gerçekleşirse ve gerçekleşeceği zaman, Kürdistan’ın şimdiye dek Musul ilinde(vilayetinde) kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt devletine kendi istekleri ile katılmalarına, başlıca müttefik devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.

Nasıl?

Bu üç madde, SEVR paçavrasının KÜRDİSTAN başlıklı maddeleridir. Bu paçavra, Osmanlı Hükümeti tarafından imzalanarak kabul edilmiştir.

Ama, Türk Milleti, o zaman, Mustafa Kemal ATATÜRK gibi kahramanlar ve silah arkadaşlarının önderliğinde bu paçavrayı yırtmıştır.

Bir kere, nüfus konusunda ve nüfus dağılımı konusunda kararlarını verip, nerelerin nüfusunun kimlerden oluştuğunu kendi kafalarına göre belirlemişler ve ona göre maddeler dayatmışlardır.

O zaman bu paçavrayı imzalayan Damat Ferit’ler var idi.

Peki, bugün bu maddelerin ve bu paçavranın dayatılmasına zemin hazırlayan Damat Feritler kim?

Bir düşünün bakalım!

Millî Mücadele’nin başarılmasında, Sevr’in İstanbul Hükümeti tarafından kabul edilip imzalanmasının Türk Milleti’ni titretip kendine gelmesini sağlayarak Kuvva-i Milliyeciler’e destek vermesinin çok büyük rolü olmuştur.

İnanıyorum ki, Türk Milleti’ne bugün yeniden bu paçavranın dayatılması, Milletimizin titretmesini ve kendine dönmesini sağlayacaktır.

Eki 07

Kim İtiraz Ediyor?

Halil ALTIPARMAK

Türkiye’nin bugün yaşadığı kanlı ortamın barış süreci denen soytarılıkların, anaların ağlamasın denen yüzsüzlüklerin sonucu olduğuna aklı başında kim itiraz ediyor?

Yani, aklını şeytana satmamış kim itiraz edebilir?

Dedik ki;

“şeytanla pazarlık yapılmaz!”

Bize, şeytan muamelesi yaptılar.

Dedik ki;

“analar ağlamasın oyunu yapmayın, biz sizden daha çok bunu istiyoruz. Ama, bu yaptığınız, teröre destektir.”

Bize, kandan beslenenler muamelesi yaptılar.

Gelinen nokta, barış süreci oyununun, analar ağlamasın tezgâhının sonucudur.

Bugün akan kandan, barış sürecine destek verenler, analar ağlamasın tezgâhının içinde olanlar sorumludur.

Zaten, her ŞEHİT cenazesinde, ŞEHİT yakınlarının KENDİLİKLERİNDEN gösterdikleri tepkiler, bu gerçeğin çok açık ifadesidir.

Artık, ŞEHİTLER adeta kaçırılarak defnedilmekte, gizlice defnetmek için özel gayretler saf edilmektedir.

Ama, güneş balçıkla sıvanmaz.

Bir de, tepkisini gösteren ŞEHİT yakınlarına hakaret modası başladı ki, bu durum, barış sürecine destek verme soytarılığından daha da şeytanî ve daha da vahim bir durumdur.

Tehdit de ayrı bir konu.

Nedir tehdit?

400 milletvekili verirseniz, bu işler biter.

Allahallah!

Peki, şimdi neden bitmiyor?

400 vekil ile nasıl bitirmeyi düşünüyorsan, şimdi de aynı yöntemi kullanarak bitir.

Yani, 400 şantaj mı?

Kenan EVREN’in ihtilal yapmak için işlerin olgunlaşmasını bekledik dediği gibi, daha çok kan dökülmesini mi bekliyorsunuz?

Madem, 400 alınınca bitecek, şimdi bu reçete ile neden bitirmiyorsunuz?

Daha çok ananın ağlamasını mı bekliyorsunuz?

400 alınınca bitirecek reçeteler şimdi neden devreye girmiyor?

400 ile başka hesaplar mı yapılmak düşünülüyor?

Ayrıca, şimdi hangi yetki eksik de, 400 alınınca yeni bir yetki olacak?

Bakın, bu gidişat, tahammül sınırlarını aşan bir gidişattır.

Hergün 3-5 tane ŞEHİT haberi insanımızın bütün sinirlerini yıpratmış ve insanımızı olağanüstü germiş bulunmaktadır.

Bir de, dün teröristlerle kucak kucağa oturanlar ve gazetelerde, televizyonlarda bu kucak kucağa oturanları alkışlayanlar, onlara sonsuz destek verenler, bugün kalkıp, terörist avcılığı yapmıyorlar mı, utanmadan, sıkılmadan…

Bu durum meseleleri gören ve anlayan insanımızı daha da germekte, sinirlerini yıpratmakta ve aklını başından almaktadır.

Bari, edebinizle susun ve oturun. Bu kadar ikiyüzlülüğe, bu kadar düzenbazlığa ne kadar tahammül edilebilir?

Eyl 28

2.8 Milyar TL ve Türk Bayrağı

Halil ALTIPARMAK

Bugün iki konudan bahsedip Türk Milleti’nin içine düştüğü durumu özetlemek istiyorum.

Ahmet Necdet SEZER, 167.4 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Abdullah GÜL, 722.3 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Recep Tayyip ERDOĞAN göreve gelir gelmez harcama yetkisi yüzde yüz artırıldı ve son dakika önergesi ile de bütçenin binde beşine denk gelen 2.3 milyar TL harcama yetkisi verildi ve 16 ayda harcama yetkisi 2.8 milyar TL oldu.

Basına yansıyan bu bilgiler ışığında, insanımızın neyi, nasıl düşünmesi, değerlendirmesi gerekir?

Her şeyden önce Dinimizde, İsraf Haramdır.

Dinî değerler ışığında bakarsak, 16 aylık olağanüstü harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Ekonomik ölçüler ışığında bakarsak, borç batağına sürüklenmiş, dövizin olağanüstü yükselişini önleyemeyen, yediği ekmeği bile borçlanan ve bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi haline gelmiş ülkemizde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

İnsanî değerler açısından bakarsak, asgarî ücretin 1000 TL olduğu, işsizliğin zirve yaptığı, insanların çöpten yiyecek aradığı, insanımızın borç ödeme imkânının yüzde elli azaldığı, iş hayatının durma noktasına geldiği böyle bir dönemde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Bu harcama ve israf ne için? Bu para ile ne yapılmaktadır? Bu para nereye harcanmaktadır?

Bu sorular bir sır olarak mı kalacaktır?

Eğer, bu konu da bazılarının gözünü açmasını sağlayamayacaksa, ne yapalım, onlar da kör kalsın!

Bir de şu Türk Bayrağı meselesine değinelim.

17 Eylül 2015 Perşembe günü, TOBB önderliğinde Türkiye’nin bazı büyük Sivil Toplum Kuruluşları, Türk Bayrağı ile yürüyüş yaparak terörü lanetleyecekler.

Beyanatlarında, aslında Türk Milleti için yürüyüş yaptıklarını söylemeleri gerekirken, herhangi bir ayırım yapmamalarına rağmen, sadece, Türk Bayrağı ile yürümeleri Pkk’nın siyasî kanadının başı olan Selahattin DEMİRTAŞ’ı çok rahatsız etmiş.

Çok ilginç değil mi?

Seçimden önce, birkaç tane Türk Bayrağı ile miting yaparken, bu nasıl oluyor diye soranlara, bu bayrak bizim de bayrağımız diyen kişi, bugün, Türk Bayrağı taşıyanların bölücülük, ayrımcılık yaptığını söylemektedir.

Anadolu Türklüğü, çok zor bir dönemeçten geçmektedir.

Kırk katır mı, kırk satır mı dayatması tam da budur.

Bir tarafa dönüyorsun, israflarla, kandırılmalarla, yolsuzluklarla, yalanlarla, korkutmalarla, dayatmalarla, aldatmalarla, hakaretlerle zorla yürütülmeye çalışılan bir düzen, bir tarafa dönüyorsun, hem öldürüp, şehit edip, hem de barış isteyen bir düzen.

Türk milleti için, 1918 yılının Millî Mücadele, Millî Müdafaa şartları yeniden oluşmuştur.

Yani, Anadolu Türklüğü için, meşru müdafaa hakkı doğmuştur.

Eyl 12

Yüce Türk Milleti Başımız Sağolsun!

Halil ALTIPARMAK

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NA AÇIK MEKTUP

“Ordu, Türk ordusu. İşte bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan şanlı ad. 1937”

“Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. 1937”

“Sizin gibi kumandanları, subayları ve erleri olan bir millet için yâd elleri altında köle olmak mümkün değildir. 1925”

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN sadece üç parçasını aldığım bu sözlerin muhatabı Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun ana karargâhı olan Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay Başkanlığı, bu sözlerin muhatabı olarak gerekeni yapmak zorundadır.

Genelkurmay Başkanlığı, ATATÜRK’den bahsedecek ise, onun emirlerini yerine getirecektir.

Türk Milleti, çocuklarını, ne Recep Tayyip ERDOĞAN’a, ne de Ahmet DAVUTOĞLU’na tesim etmektedir. Çünkü, Türk Milleti, Rabia’ya hüngür hüngür ağlayıp, Tük Şehidine kelle diyenlere canı çocuğunu emanet etmez. Çünkü, Türk Milleti, canları çocukları Şehit olurken, maça gidenlere, 400 milletvekilinin hesaplarını yapanlara zaten teslim etmez.

Bu gerçeği, Adana’daki son iki ŞEHİT Cenazesi dahil Şehitlerin gözlerden kaçırılarak defnedilme gayretlerinden anlıyoruz. Toplum Mühendisliği, Algı Yönetimi bu sefer tutmamış ve Şehitlerin vebali olarak teröristlerle görüşüp onları besleyen ve güçlenmelerine göz yumanların kimler olduğu her cenaze töreninde açıkça ortaya konmaktadır.

Bu yüzden, Türk Milleti, gözbebekleri, canlarının parçası çocuklarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı, bu aşamadan sonra, mutlaka, ama, mutlaka terör örgütünün yok olmasını sağlamak zorundadır.

Bunu yapmamanın hiçbir bahanesi yoktur.

Bu kadar çocuğumuz şehit olurken, bu kadar canımız yanarken, bu kadar içimiz kavrulurken vur emri var-yok, validen izin aldık-almadık gibi bahaneleri kabul etmek, artık mümkün değildir.

Türk Milleti’nin artık tek güvencesi kalmıştır: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, hiçbir engel tanımadan, hiçbir bahane üretmeden terör örgütünü yok etmesidir.

Bu aşamadan sonra, Türk Milleti’nin tek beklediği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neye mal olursa olsun, akan kanların yerde kalmamasını sağlamasıdır.

Bu aşamadan sonra, yeniden barış süreci, çözüm süreci gibi oyalama, kandırmaca, yutturmaca ve soytarılıklarına kulaklarını tıkamalı ve gözlerini kapamalıdır.

Terör örgütü ya bitecek, ya bitecektir.

Türk Milleti, bütün yaşananlara rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenini sürdürmeye devam etmekte ve bu güvenin artmasını arzu etmektedir.

Tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.

Bu dönemeçte kimin ne yaptığı tarihe bir not olarak düşecektir.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk Milleti ile irtibat halinde olacaktır.

Bu aşamadan sonra, hesabın sadece Türk Milleti’ne verilebileceği düşünülerek hareket edilmelidir.

Devletin yönetiminde, Tük Milleti’nin üstünde bir güç yoktur, olamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran irade, Türk Milleti’ne güvenerek yola çıkmış ve Türk Milletini kurtarmak ve korumak üzere hareket etmiştir. Sonuçta “HAKİMİYET, KAYITSIZ ŞARTSIZ TÜRK MİLLETİNİN” olmuştur.

Bugün de gelinen nokta budur.

Türk Milleti’nin yaşaması ve yücelmesi için var olan ve onun bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Ordusu, yine Türk Milletini korumak ve kollamak noktasına gelmiştir. Bunun geri dönüşü yoktur, bunun durması ve tereddüdü yoktur.

Balyoz, Ergenekon yutturmacaları yaşanırken bugünlerin geleceğini gören bizler, o gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasında dimdik durduk. Hem de, TSK’nın en tepesinde olan bazılarının bizim gibi dimdik durmamalarına rağmen…

Bugünlerin geleceği çok belli idi.

Keşke, bugünler gelmese idi.

Ama, perşembenin gelişi çarşambadan belli idi.

Sayın Genelkurmay Başkanlığı; bugüne kadar ne oldu ise, oldu, olanlar oldu. Artık, bu aşamadan sonra, çığırından çıkmış olan bu kanlı gidişi durdurmak, hiçbir engel tanımadan sana bağlıdır.

Türk Milleti, Ali-Veli ile değil, canlarının yanmaması ile ilgileniyor.

Bu arada hemen belirtelim ki, bu açık mektupta TÜRK POLİSİ ihmal edilmiş değildir. Devletin ve Türk Milleti’nin bekası deyince bütün kadrolar, Türk Silahlı Kuvvetlerine dâhildir anlamında bir anlayışla hareket edilmiştir.

Yani, tarihî ORDU-MİLLET kavramı göz önüne alınarak yazılmıştır.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra, HER ŞEYE RAĞMEN Hukukun üstünlüğü ve Hukuk Devleti olma özelliğimiz gereği, Hukukî altyapının da hazır olduğunu söylemeliyim.

Buyrun; 1982 Anayasası’nın 120 ve 122. Maddeleri hukukî altyapı için tamamen uygundur.

Olağanüstü hal ile ilgili olarak 120. Madde ve Sıkıyönetim ile ilgili olarak da 122. Madde hukukî altyapıyı tamamen hazırlamakta ve beklemektedir.

Şimdi değil ise, ne zaman?

Bu maddeleri, yürürlüğe koymamanın bu aşamadan sonra, yürürlüğe koymayanlar açısından ne anlama geleceğine Türk Milleti karar verir.

Eyl 07

Bir Tek Problem Var

Halil ALTIPARMAK

Ülkede 7 Hazirandan beri yaşananlara, söylenenlere, yapılanlara bakıyorum ve gerçekten şaşırıyorum.

Sanki, problem ve problemin kaynağı belli, açık, aleni, aşikar değilmiş gibi herkes farklı pencerelerden değerlendirmeler yapıyor.

Sanki, herkes, gerçekleri görmüyormuş gibi, her şey olağan işliyormuş gibi fikirler üretiliyor.

Sanki, hükümet kurmaya resmî olarak yetkili ama, gayrı resmî olarak yetkili olmayan bir DAVUTOĞLU olduğu bilinmiyormuş gibi yapılıyor.

Bakın, açık ve net:

Cumhurbaşkanı, ne koalisyonlu, ne de şartlı destekli bir AKP hükümetine asla razı olmaz, olamaz.

Bakın, Cumhurbaşkanı, AKP’nin tek başına iktidar olmadığı bir Türkiye’yi asla istemez, isteyemez.

Ülkenin bütün meselesinin kaynağı budur.

Bu nedenle, kimse, şu parti neden şöyle yapmadı, şu kişi neden böyle yaptı, şu insan neden bunları yaptı gibi yorumlarla ne kendisini üzsün, ne başkalarını üzsün.

Türkiye’de şartlar ne olursa olsun, ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın Ahmet DAVUTOĞLU, kendi inisiyatifi ile hükümet kuramaz.

Zaten kuramadı.

AKP-CHP koalisyon görüşmelerinde, AKP’nin sözcüsü kim idi?

O kişi, neden, kim tarafından oraya kondu?

Bunları düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Ahmet DAVUTOĞLU hükümeti kuramayınca, görev, teamül gereği CHP’ye verilmesi gerekmez miydi?

Neden verilmedi, bunu düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Bir konu var, mutlaka onu da konuşmalıyız.

Doğru, RTE’nin karşısında, şu meclis aritmetiğinde yüzde 60  blok var.

Ama, bu bir blok değil.

Bu bloktan bir ortaklık çıkamaz.

Yani, bölücü terör örgütünün siyasî uzantıları ile Türkiye’yi böldürmeyeceği samimi ve gerçek iddiasında bulunanların ortaklık kurması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu durum da, RTE’nin maalesef şansıdır.

Seçim, RTE için son şans. Tek başına AKP iktidarını elde edebilmenin son fırsatı olarak erken seçim kullanılıyor.  Ülke şartları ne olursa olsun, erken seçim  yapılmaya çalışılıyor.

Bütün bu anlatılanlardan sonra, geriye iki soru kalıyor:

Birincisi, birileri neden AKP’nin tek başına hükümet olmadığı bir Türkiye’yi istemez, isteyemez?

Bunun cevabını herhalde 2013 yılının 17/25 Aralıktan beri yaşananlara, gizlenen gerçeklere bakmak gerektir, cevabı orada.

İkinci soru; çözüm ne?

Bölücü olmayan, teröre destek vermeyen meclisteki kadroların ortak hareket edebilecekleri bir sayıyı bulabilmeleri.

Aksi takdirde, çözüm, başka mecralara kayabilir.

VERİN 400 MİLLETVEKİLİNİ BU İŞ HUZUR İÇİNDE BİTSİN.

YOKSA  !!!!! ?????

Eski yazılar «

» Yeni yazılar