Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 19

AB Rüyasının Sabahı…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

AB macerası çok üzücü, itibar kırıcı ve hiç de hoş olmayan acı örneklerle doludur. Türkiye’de birçok kesim haysiyetli ve itibarlı bir aday üye olmamamız için ellerinden geleni yaptılar. Pazarlık gücümüzü kırdılar. Sırtımızı önce NATO’ya, daha sonra da AB’ye dayadık mı her sorunun anında çözüleceğini zannettiler. Milliyetçi çizgiden uzak olanlar dolayısıyla Türkiye Avrupa’da kendisine layık olmayan muamelelerle karşı karşıya kaldı. Ülkemizde bol bol kendilerini sömürge müfettişi zannedenleri ağırladık durduk.

AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği ve getirildiği nokta bizim yıllardır ısrarla söylediğimiz bir gerçeği haklı kılıyor: AB Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Gerçeklerden uzak olanlar AB üyeliğini Yunanistan ve Portekiz’den farklı görmediler. Oysa tamamen farklı bir muamele ile karşı karşıya kaldık. Türkiye’ye AB ortalamasının 1/3 oranında gelişmişsiniz, gelir dağılımı ve bölgesel az gelişmişlik önemli boyutlarda, sizi üye alıp bölge kalkınma sorunlarınızı fonlarla destekleyemeyiz diyenler başkalarına farklı davrandılar. Son yıllarda Yunanistan’daki krizi bile çözmekten uzak kaldılar.

Reformları ve açılımları AB için değil; ülkemiz için yapıyoruz aldatmacası kamuoyunu yanıltmada uzun süre kullanıldı. AB devletimizin aleyhine olabilirmiş; ama vatandaşlarımıza ve çocuklarımıza cennet vadediyormuş söylemleri sürdü gitti. Türkiye’yi Avrupa basınında karikatürlerde köpek kulübesinde boynunda zincirli gösteren örneklere rastladık. AB Türkiye’yi aşırı istekli gördükçe akla bile gelmeyecek tavizler talep etti. Milli hassasiyetten uzak bazı çevreler ise; AB’ye girmeyip dışa kapalı Suriye mi olacağız hezeyanlarında bulundular. Bazı yazılı ve görüntülü basın ve TV ekranları Türk Milletine sürekli ve tek taraflı AB’nin faziletlerinden bahsettiler. Hele hele 2000’li yılların ortalarında TÜSİAD’ın Brüksel temsilcisinin AB aşkı unutulabilir mi?

AB’nin 50.yılı kutlamalarına Türkiye davet bile edilmedi. Yabancılara kızmayalım; ama KKTC’yi AB  üyeliği önünde engel görenler; milli dava da ne demekmiş diyen bazı siyasetçiler, Kıbrıs’ın stratejik öneminin kalmadığından bahseden gafillere ne demeli? Kıbrıs’ta milli çıkarlarımızı korumaktan çok rahmetli Rauf Denktaş’ı hedef alarak çözümsüzlüğün çözüm olamayacağından bahseder olduk. Çözümün önünde o değerli insanı engel görenler oldu. Annan Planını kabul ettirebilmek için Kıbrıs’a milletvekili çıkartması bile yaptık. Plan kabul edilirse Girne sahilleri yatırımlarla dolacak, işsizlik sorunu çözülecekti. Oysa tersi oldu. Topraklarımız üzerinde Batılı emlakçı ve komisyoncular cirit attı. Dolar ve Eurolar havalarda uçuştu. Türk ve KKTC bayraklarının olmadığı mitingler düzenleyerek önce biz KKTC’yi inkar ettik. Allah’tan Rumlar Annan Planına hayır deyince KKTC’yi kurtarmış olduk. Annan Planına verdiğimiz “Evet” Kıbrıs’ta hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimiz anlama geldi. Yapılan çirkin propaganda zihinleri karıştırmış milli davamız olan Kıbrıs bundan zarar görmüştür. 2000’li yılların bilhassa ortalarında “AB bölmez birleştirir, zaten milli sınırlar ortadan kalkıyor, tek bir devlete geçiliyor (AB), Milli menfaatleri korumaya da bölücülük yapmaya  da gerek kalmayacak” gibi saçma iddialar bugün iflas etmiştir. AB genişlemeden yorgun çıkmış, bazı ülkelerde yapılan referandumlarda AB karşıtlığı öne çıkmış, Hollanda ve Fransa AB Anayasasını referandumlarda reddetmişler İngiltere AB’den ayrılmada başı çekmiştir. AB Belçika’yı bile birleştirememiş, Brüksel Flaman ve Valon ayrışmasını engelleyememiştir. AB üyeliğinden sonra İspanya bölücü ETA teröründen kurtulamamıştır. İngiltere AB üyesi olduktan sonra IRA terörünü bitirememiştir.

AB Türkiye’ye karşı haksız ve çifte standart bir politika izlerken, Avrupa’nın şımarık çocuğu ve AB üyesi Yunanistan Batı Trakya Türklüğü üzerinde akla gelmedik baskı ve dayatmalarda bulunmuş, vatandaşlık ve mülkiyet hakları gasp edilmiş, Türk kimliği hedef alınmış, vakıf mallarına el konmuş, Lozan Antlaşması ayaklar altına alınmış, insan hakları çiğnenmiştir. Buna rağmen, Brüksel’den uyarıcı hiçbir ses çıkmamıştır.

Gerçekler hayalleri daima bastırır. Bize karşı uygulanan oyalamaların amacı tam üyelik olmasa da AB çadırında Türkiye üyelik hayaliyle kontrol altında tutulmalı şeklinde oldu. Türkiye’de maalesef milli menfaat ve milliyetçilik dönemi artık geride kaldı küresel bir çağda yaşıyoruz diyebilen bazı siyasetçilerimiz 2016 Kasım’ında Brüksel’de milli çıkarlarımızı korumak durumunda kaldılar ve AB’den haklı olarak şikayetçi oldular.

AB ihtilaflı alanları üye yapmama ilkesini Kıbrıs Rum Kesimi’ni üye yaparak çiğnemiştir. AB , Kıbrıs’ta KKTC aleyhine bir çözümü şart olarak ileri sürmüştür. Yeni azınlıklar yaratınkomutu Brüksel’den gelmiştir. Atatürk’ün asılı resimleri ile uğraşılmıştır. Ülkemize yabancı olan etnik farklılaştırma, çatıştırma ve etnik sorun rüzgarlarının önemli bir bölümü Brüksel kaynaklıdır. Çözülmenin demokratikleşme olduğu telkinlerini bazıları AB’den öğrenmişlerdir.

Türkiye tabii ki AB’ye mahkûm değildir. Ancak uygulanan yanlış politikalarla bu durum AB’ye hissettirilmiş değildir. Türkiye’nin bilgili, kaliteli ama Türkiye karşısında tarafsız ve ilkesiz bazı aydın, siyasetçi ve bürokratları, tesadüfle devlet adamları olanlarımızın hiç mi suçu yoktur? Son dönemde bilhassa yükselen milliyetçiliği reddederek ve aşağılayarak dünün ve bugünün müstemlekecilerini gereğinden fazla tahrik ettik. Oysa insanlık tarihi kabul etsek de etmesek de, içimize sindirsek de sindirmesek de milli menfaat çatışmalarının tarihidir. AB bilhassa 2000’li yıllarda bu gerçeğin laboratuvarı olmuştur. Milliyetçiliğin önüne geçilemediğinden şikayet edenler arasında küresel sermaye çevreleri ile birlikte Soros da dikkati çekmiştir.

Bize açıkça özelleştirmeleri hızlandırın, nüfus artış hızını düşürün, düşüremiyorsanız bölünün ve ufalanın, azalın, tarıma desteği azaltın, demir çeliğe yatırım yapmayın, Ege’de ve Kıbrıs’ta tavizler verip gelin, bölücü ve ırkçı teröre siyasi çözüm sağlayın diyenlerin koynundan bir türlü çıkamadık.  Acaba Avrupa Hukuku bir bütün olarak bazılarının devletleriyle savaşmalarına, ayrı bir bağımsızlık peşinde koşmalarına ülkelerin toprak bütünlüklerinin hedef alınmasına müsait midir? TSK’ni tamamen devredışı bırakcak öneriler, TCK’da 301. Maddenin iptal talepleri, misyonerlere düşmanca muamele yapıldığı iddiaları, patrikhanenin ekümenikliği, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması, Türkiye’de gayri Müslimlerden başka azınlıkların bulunduğu, BM İkiz Sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması, Süryaniler ile Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın mülkiyet sorunlarının giderilmesi, Ermenistan sınırının açılması ve ambargonun kaldırılması, sivil toplum kuruluşları ve vakıfların yurtdışından mali yardım için izin alma mecburiyetlerinin kaldırılması, Güneydoğu’daki mahalli yönetimler ile yakın ilişki kurulması gibi bazı talep, dayatma ve iddialar ortaya atılmıştır.

Bütün bunlara rağmen, KKTC üzerindeki ambargolar sportif temaslarda bile kaldırılmamıştır. Bu arada “KKTC’den vazgeçmek şerefsizliktir” diyen KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahmet, hasret ve saygıyla anıyoruz.

8 Kasım 2016 ilerleme raporu adeta AB’nin değil de; PKK’nın ilerleme raporu olarak ortaya çıkarılmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi’ni ve Doğu Blokundan ayrılanları Rusya’ya karşı acele üye yapanların hangi AB kriterlerini ölçü aldıkları söylenebilir? Bu ülkeler Kopenhag ve  Maastricht kriterlerini yerine getirmişler midir? Türkiye’yi üretmeyip ithal eden, yabancılaşmaya dönüşen özelleştirmelerle, yabancı şirketlere tanınan imtiyazlarla ve tarıma koyduğumuz kotalarla, banka satışları ile soydurduk. Dışarıya büyük ölçüde yapılan kâr transferlerini seyrettik. Dış ve iç borç kısır döngüsü, cari açık; sanayimize, tarımımıza ve dış politikamıza ipotekler koymadı mı? Hareket alanımızı sınırlandırmadı mı?

AB ve Avrupa ülkeleri “terör örgütü İspanya’da silah bırakmalı ve özür dilemeli” derken, Türkiye’de kanlı terör örgütü PKK’nın siyasallaştırılmasına çalışılmıştır. AB aslında bugün ABD ile terör örgütü ve PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile işbirliğini ortaya koymuş, Türkiye’yi sıkıştırmak ve tam üyeliğini engellemek için doğrudan ve dolaylı desteklemiştir. Dün Osmanlı’ya söylenenler günümüzde Türkiye’ye söylenmiştir: Reformlar yapın. Türkiye Cumhuriyeti’ne makas değiştirtme gayretleri içerde AB militanlığına soyunmuş çevrelerce de desteklenmiştir. Bazılarının Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak AB’yi put haline getirmiş olması; AB taraftarlığından çok Türkiye ve Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmıştır. Nitekim, bazı sözde muhafazakâr çevreler, Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak, Brüksel’in şefaatine sığınma yanlışına ve sapıklığına düşmüşlerdir. Bu çevrelerin genelde daha önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak suçlamaları da daha dikkat çekicidir. Bir dönem aşırı sol ideoloji ile Türkiye ile kavgalı olanların önemli bir bölümü de daha sonra küresel ve evrenselci güçlerin oyuncağı olmuşlardır. Teslimiyetçi bir çizgide birleşmişlerdir. Bazıları için yeni ve 2000’li yıllara uygun Sevr modelinden hedef; Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye’dir.  

            AB rüyası ülkeyi yönetenleri fena halde meşgul etmiş, yanıltmış, 1995 yılında Başbakan Sayın Çiller bile 10 sene sonra AB üyesiyiz diyebilmiştir.

AB rüyası öyle bir gaflet iklimi yaratmıştır ki, 6 Ekim 2004 AB İlerleme Raporunun açıklanmasında sonra, daha rapor tercüme bile edilmemişken, 7 Ekim 2004 tarihli bazı gazetelerde dönemin Başbakanı bu raporu olumlu ve dengeli bulmuştu. Oysa bu rapor Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıyor, milli ve üniter yapımızı hedef alıyordu. Yine bu rapor yeni etnik azınlıklar dayatıyor ve hiçbir aday ülkeye uygulanmayan muamele ile Türkiye’yi karşı karşıya bırakıyordu. O dönemin basınında şu başlıklar üzücü ve düşündürücü olarak yer alıyordu : “Artık Dönüş Yok Avrupalıyız”, ”Yolun Açık Olsun Türkiye”, ”Biz değil Çocuklarımız Kazandı, Gelecek Onların”,” Bastır Türkiye”, ”Direndik Kazandık”, ”Merhaba Avrupa, Biz Geldik”, “ Başbakan Konuştu, Avrupa Dinledi”, “A diyen Brüksel’e B dedirttik”,”2010’da Avrupalıyız”, ”Başbakanımız Bir de İngilizce Bilse İdi”, “KKTC’ye Yardım Paketi Hazır, Ambargolar Kalkacak”, ”Brüksel’de Nikâh, Ankara’da Düğün”. O kadar ileri gidildi ki, zafer sarhoşluğu içinde gece atılması gereken maytapları Ankara’da gündüz atıverdik ve AB rüyasını sürdürdük.

Türkiye’yi itibarlı kılacak yol ve ülkemizin pazarlık gücünü ve siyasi etkinliğimizi arttıracak yol çok yönlü siyasi ilişkiler, Türk Cumhuriyetleri ile daha yakın ekonomik ve siyasi birliktelik ve Ortadoğu politikasında yanlışlar yapmamaktı. Tersine Ortadoğu ülkelerini birbirine karşı kışkırtanların, açıkça terör örgütlerini kullananların âleti olduk. NATO’da alkışlandık; AB’nin ısrarla dışında tutulduk. Gümrük birliği kazığını tam üyelik olmadan uygulayan tek ülke olduk. Üyeliğimiz askıda iken müzakere sürecine başladık. Bu da bir istisna idi. 1999 yılında Fin’li devlet adamlarına kanarak Helsinki’ye gittik ve hayali bir üyelik yolunda aldatıldık. Daha sonra ek protokol imzaladık, uysal bir aday üye olarak kaldık.

AB uluslar üstü bir politikayı becerememiştir. Milli devletler ve milli çıkarları inkâr yanlışı AB’nin iflasına yol açacaktır. Uluslar reddedilerek uluslar üstü bir politikada başarılı olunamaz. Nitekim, AB ülkeleri arasında milli kimlik AB kimliğinin hep önünde yer aldı. Kuzey ülkelerinden güneye indikçe bu oran arttı.

Çeşitli tarihlerde yapılan zirvelerden ve ilerleme raporlarından çıkan sonuç; Cumhuriyeti içlerine sindiremeyen bazı Batılılarca adeta Türkiye’nin tasfiyesidir. Türkiye’ye kendini inkâr ettirilmek istenmiştir. Bunda tarihi sebepler olabilir. 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu, 14 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi, 8 Kasım 2016 İlerleme Raporu ve o tarihten bugüne Türkiye ile ilgili rapor ve talepler birbirinden farklı değildir.

Eyl 26

26 Eylül Dil Bayramının 84. Yılı Kutlu Olsun

Dr. Sakin ÖNER

ARTIK BAŞ PARMAĞI DA AÇALIM (TEK DIL) DIYE HAYKIRALIM. DIL OLMAZSA, MILLET DE OLMAZ.
Türk dili, Ortaasya coğrafyasından doğarak Türk milletinin gönül coğrafyasında beslenmiştir. Ortaasya’dan Ahmet Yesevi’nin Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ve Balkan coğrafyasına taşınmıştır. Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk ve Somuncu Babaların birer kültür elçisi olarak taşıdıkları Türkçe bayrağını 13. yüzyılda Yunus Emre zirveye taşımıştır.

8. yüzyılda Bilge Kağan, Göktürk Yazıtlarında dilin millet hayatındaki büyük önemini vurgulamıştır. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ilk devlet adamı olmuştur. Bu tarihi olay her yıl Karaman’da Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ikinci Türk devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyen Atatürk önce Türk Dili Tedkik Cemiyeti’ni kurmuş, 26 Eylül 1932’de de ilk Türk Dili Kurultayının açılışını yapmıştır. 26 Eylül tam 84 yıldır Dil Bayramı olarak kutlanıyor.

Bu vesileyle dört parmağıyla (Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak) diyen Cumhurbaşkanımıza diyoruz ki, baş parmağınızı açarak (Tek dil) diyerek de haykırınız. Çünkü dil olmazsa millet de olmaz. Dil milli birliğin çimentosudur.

Eyl 19

Krizi Aşabilmek

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Adamın birine sormuşlar: “ABD’de neden darbe olmaz?” diye… Verilen cevap ilgi çekicidir: “ABD’de Amerikan Büyükelçiliği yoktur da ondan…”. Aslında bu cevap birçok şeye ve önü açılan devletlere karşı kurulan kumpaslara açıklık getiriyor.

ABD’nin soğuk harp sonrası artık Ortadoğu’da İsrail dışında yeni müttefikleri, hatta bölücü terör örgütünün bir kolu olan PYD’den oluşan kara gücü ve terör örgütleriyle ittifakı vardır. Bu örgütler de zamanla kullanılıp limon gibi sıkılıp atılacaklardır. Önemli olan demokrasi ve insan hakları değil; ABD’nin menfaatleridir. Önce Süleymaniye’de başımıza çuval geçirildi; daha sonra TSK’nın itibarını ve gücünü azaltmak için kumpaslar kurduruldu; FETÖ terör örgütü kullanıldı; askeri vesayeti kırmaya takılanlar da bindikleri dalı keserek bugünlere geldik.

ABD ve AB yetkilileri sık sık TSK’dan rahatsız olduklarını ifade etmişler ve onu ülkemizi dönüştürmede engel görmüşlerdir. Maçın birinci devresinde Ergenekon, Balyoz, Oda TV ve casusluk gibi malum davalarla yüzlerce kaliteli subay düzmece iddialar ve raporlarla devre dışı bırakıldı. Bunların arasında intihar edenler ve çeşitli hastalıklara yenik düşenler oldu. Neticede hak yerini buldu; yıllarca içeride tutulanlar beraat etti ve kumpas bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kendilerine özel araçlar tahsis edilen malum savcı ve hakimler de yurt dışına kaçtılar. Bu malum davalarla asker bir ölçüde yıpratıldı; ama ihanet odaklarınca istenen sonuca varılamadı.

Bundan istenen sonucu alamayan sözde dostlarımız ve müttefiklerimiz ikinci devrede yeni kumpaslar peşine düştüler. Yine hedef askeri bölmek, polisle çatıştırmak, ordu-millet geleneğini yıkmak, halkla askeri karşı karşıya getirmek ve iç savaşı tetiklemekti. Ankara Bağdatlaştırılacak; Türkiye Suriye yapılacak; ülkemiz uysallaştırılacak; Devletimiz ve Milletimiz etnik parsellere bölünecek ve etkisizleştirilecekti. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü iktidara karşı yapılmış bir darbeden çok TSK’yı hedef aldı. Yıllarca üzerine gidilmeyen hatta siyasilerce desteklenen FETÖ her kuruma olduğu gibi askerin içine de sızmıştı. Terör örgütünün silahlı unsurları sonu macera ve başarısızlık olan bir darbeye yönlendirilmiştir. Kandırılan ve oyuna getirilen bazı TSK mensupları bu harekete katılarak Türkiye üzerindeki tezgahın bir parçasını yerine getirdiler ve tasfiye oldular. Hedef aldıkları büyük çoğunluk da yıpratılmış oldu. Kalkışma ve teşebbüs aslında bir bakıma olumsuzluklar yaratarak hedefine ulaştı. Değişik kurumlar birbirini tamamlar olmaktan çıkıp rakip konuma sokuldular. TSK’nın sivilleştirilmesi bile konuşulur oldu. Asker ve sivil ortak istişare gereken konular çok aceleye getirildi. TC bütün kamu ve özel kurumlarıyla, yasal partileriyle, medyasıyla fonksiyonel ve organik bir bütündür. Aceleci davranmak ve duygusal davranışlar bize zarar getirir.

Bu sonucu önceden belli darbe teşebbüsü milli birlik ve bütünlüğü güçlendirdi. Bayrak asma alışkanlığını da kazandırdı. Kendilerini Türk hissetmeyen bazıları da bayrak asar oldu. Halkımızın büyük dayanışma göstererek köprülerde ve meydanlarda darbeye karşı çıkışı onun bir kalabalık değil; Türk Milleti olduğunu ispat etmiştir. Birçok şehit verdik. TBMM ve polis özel harekat merkezi gibi birçok yer bombalandı; halka ateş edildi. Vaka-i Hayriye’den sonra ilk defa birbirimize kurşun sıktık ve bomba attık. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Aslında milletleşemeyen, milli seviyede mutabakatlarını kuramayan toplumlar, ne demokrasiyi işletebilecek olgunluğu ve şuuru gösterebilirler;  ne de darbe gibi topluma dönük tehlikelere karşı gerekli tepkiyi ortaya koyabilirler.

Bu bakımdan aksaklıkları da olsa demokratik parlamenter rejimin değerini bilelim; onu güçlendirerek sürdürelim ve demokrasi dışı teşebbüslere karşı milli direnci koruyalım. Demokratik parlamenter rejim dışı arayışlara ve başkanlık sistemine sapma eğilimlerine rağmen demokrasiyi koruduk.

ABD’de oturan terör örgütünün başını bugün tanıyor değiliz. Bu zatın son olarak “Beni Türkiye’ye teslim etmeyin; ben Batıya hizmet ettim” şeklindeki ifadesi Papa’ya gönderdiği ve Papa’nın misyonuna talip olduğunu belirten mektubu birbirinin devamıdır. Her kalıba giren bu cemaat mensupları çok kimseyi kandırabilmiş ve değişik kurumlarda önemli örgütlenme sağlamıştır. Abant toplantıları gözden geçirilmelidir. Aynı patrona bağlı sağ ve sol eğilimli malum zevat mercek altına alınmalıdır. Yerli ve milli olmayan bir yapının ne vatanı; ne de milliyeti olur.

Sayın Başbakanın “… Bu milletin adı Türk Milletidir” şeklindeki ifadesini biz yıllardır bıkmadan ve usanmadan söylüyoruz. Irkçı ve etnik taassuba dikkati çekiyoruz. Hiçbir ülkenin ufalanarak daha iyi bütünleştirilemeyeceğini dile getiriyoruz. Türkiye’de liyakat ve ihtisasasaygı gösterilmelidir. Bu olmadığı sürece kimseden iyi hizmet bekleyemezsiniz. Farklı düşündüklerimiz kadar ortak görüşlerimizi de öne çıkaralım. Hiçbir konuda laubalilik ve gevşeklik geçerli olamaz. Birliğe ve bütünlüğe ihtiyacımız varsa bunun adresi Türk Milletiolarak birleşebilmektir. Aksi çabalar birer sivil darbedir. Etnikmezhephemşerilikbölgecilikakrabalık ve meslek taassubunu aşalım. Kısır döngülerin dışına çıkalım. İstişareye önem verelim, istihbarat zaafını ve kamplaştırmaları aşalım. Hukuk devletini parti devletine dönüştürmeyelim. Gelenekleri koruyarak geliştirelim. Türkiye bu önemli krizi de elbirliği ile aşacaktır.

Ağu 31

Fetö’yü Hukuk İçinde Tasfiye Edin

Ruhittin SÖNMEZ

Ege Cansen’in ifadesiyle, “15 Temmuz lanet darbe girişiminden sonra medya çok sesliliğini yitirdi. Hepimiz, aman şu sıralardaeleştirel yazı yazarsam ‘milli birliği’ bozmuş olurum endişesine düştük. Daha da kötüsü, yanlış anlaşılırsam, Allah saklasın ‘darbeci’ diye damgalanırım korkusuna kapıldık.”

İşte böyle bir ortamda riski göze alıp, FETÖ’cülerin devletten temizlenmesi ve cezalandırılması konusunda yapılan bazı yanlışları yazmayı deneyeceğim. Çünkü yıllarca FETÖ’cülerin kumpas davalarında yaptığı hukuksuzlukları tenkit etmiş bir kişi olarak, şimdi yapılan hukuksuzlukları eleştirmem ilkesel bir tutumdur.

FETÖ’cü teröristlerin devlet kurumlarından titizlikle temizlenmesi gerekli ve hayati derecede önemlidir. Örgütün ihanet içindeki üyeleri de yasalarda tanımlanmış en ağır cezalar ile cezalandırılmalıdır. Fakat devlet aklı ile, hukuk kuralları içinde kalarak, hukuk devleti olmaktan taviz vermeden.

Böyle kriz dönemlerinde, durumdan vazife çıkararak bir cinnet hali ile cadı avı başlatılmasını isteyenlerin olması sürpriz değil. Bu durumda olanların kendisine rakip olan veya bir şekilde canını sıkan insanları FETÖ’cü diye ihbar etmekte olduğuna dair haberler duymaktayız.

Bir başka ihbarcılık da bizzat FETÖ’cülerin yaptığı. Özellikle kendilerinden olmayan çok sayıda insanı FETÖ’cü diye ihbar ederek yargılamaların çıkmaza girmesini veya toplumda adaletsizlik algısı yaratmayı istedikleri sanılıyor.

FETÖ/PDY soruşturmalarında ve alınan idari tedbirlerde hukuka aykırılıkların olmasını herhalde en çok FETÖ’cüler ister. Çünkü toplumda adalet duygusunu rencide edecek hukuksuzluklar bunlara muhatap olanları mağdur yapar. Toplum vicdanı da mağdurun yanında yer alır. Bu arada toplum gerçekten suçlu olup, devlete ihanet etmiş kişilerin de adaletsiz müeyyidelere maruz kaldığı kanaatine varabilir.

Ayrıca FETÖ yapılmakta olan/ yapılacak hukuksuzlukları göstererek uluslararası alanda Türkiye’yi zor durumda bırakabilir.

*********************************************

ÇETENİN ELEBAŞLARINA ODAKLANMAK LAZIM

FETÖ mağduru Doğu Perinçek ile Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun FETÖ’ye en çok hasım olan kişilerden olduğunu biliyoruz. Perinçek ve Feyzioğlu FETÖ yargılamalarının bu kadar çok yaygınlaşmasını yanlış buluyorlar.

Perinçek örgütün sadece başını teşkil edenlerin yakalanıp cezalandırılmasını, on binlerce insanın mağdur edilmemesi gerektiğini söyledi. Feyzioğlu da “yüz tane elebaşını kaçıracaksak, on binlerce sıradan örgüt üyesini cezalandırmak bir şey kazandırmaz” dedi.

Biliyorum, bu dönemde önemli bir yargı ilkesini hatırlatıp, “bir masumu cezalandırmaktansa yüz tane suçlu dışarıda gezsin” diyebilmek kolay değil.

Ama unutmayalım ki, ülkemizde delil yetersizliğinden beraat yüzde 60 oranındadır.

Ceza hukukunun genel prensipleri içerisinde, “delilden sanığa gitme prensibi” vardır. Fakat bizim sistemimiz çoğunlukla önce “suçluyu” yakalayıp, arkadan delil bulmaya çalışıyor. Özellikle FETÖ şüpheli / sanıkları konusunda bu ilkel yöntemin yaygın olarak kullanıldığı izlenimi edindim.

Muhtemelen devletin bilgilerine erişim mevkilerinin FETÖ’cülerin kontrolünde olması, bunların görevde olanlarının bilgileri saklaması, görevden alınanların da bilgileri imha etmesi sebebiyle devletin elinde delil olabilecek yeterli bilgi yok.

Devletin izniyle kurulmuş ve faaliyetine devletin denetimi altında devam etmekte olan Bank Asya’da hesabı olduğu için, devletin denetimi altında devam etmekte olan okullarda öğrenci okuttuğu, öğretmenlik yaptığı için, basımı ve yayımı serbest kitaplar ve gazeteler okuduğu için insanlar cezalandırılamaz. Bunlar suç ise o bankaya, okullara dershanelere, kitaplara, gazetelere izin veren devlet yetkililerini suçlamak gerekir.

Bazı memurlara “çocuğunuzu ….. isimli okulda okuttuğunuz için açığa alındınız” yazılarını yazan idarelerin hukuktan galiba hiç haberi yok.

Bu bakımdan delil yetersizliğinden beraat edecek FETÖ şüphelilerinin oranı yüzde 60’ın üzerinde olabilir. Bunların, özellikle tutuklu yargılananlarının, hak mahrumiyetlerinin sorumluluğunu kim üstlenecek?

Görevden açığa almalar anlaşılabilir bir tedbirdir. Ancak daha yargılama bitmeden memurların meslekten atılması telafisi imkânsız haksızlıklara ve zararlara yol açabilir.

Yapılacak yargılamanın sonunda suçsuz olduğu ortaya çıkacak olanların kul hakkını kim ödeyecek?

İleride mağdurların AİHM’de açacakları davalar ile devletin yüklü tazminatlar ödemesi söz konusu olabilir.

*******************************************

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi

Yargılaması bitmemiş, suçlu olduğu kesinleşmemiş olan açığa alınan memurların maaşlarını çekemez, kredi kartlarını kullanamaz hale gelmeleri, bankadaki hesaplarına ve mal varlıklarının tümüne tedbir konulması çok açık bir haksızlık ve hukuka aykırılıktır.

Bu tedbirler ceza hukukunun iki temel kuralına aykırıdır.

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi: Sanığın kusuru ispat edilmeden önce suçlu muamelesi görmesini önleyen dokunulmaz anayasal bir haktır.

Anayasamızın 15/2 maddesi uyarınca masumiyet karinesi savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi dokunulması mümkün olmayan çekirdek haklar kategorisine dâhil edilmiştir.

İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer alan bu ilkeye göre, bir kişinin suçlu olarak nitelendirilebilmesi ve hakkında ceza hukukunun alanına giren müeyyidelerin uygulanabilmesi, kesin hükümle mahkûm olmasına bağlıdır. Yani temyiz aşaması dâhil bütün yargı yolları tüketilmeden bugün şüpheli olarak haklarında soruşturma başlatılanlara suçlu muamelesi yapamayız.

“Bir kişinin mahkûm edilebilmesi için ise, akla ve mantığa uygun gerekçelere dayanan her türlü şüphenin bertaraf edilmesi şarttır. Çünkü bu kişi, kanunen suçsuz kabul edilen bir kişidir. Suçlu olarak nitelendirilebilmesi, suçsuzluğuna dair bütün gerekçeli şüphelerin yenilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, şüpheden sanık yararlanacaktır.”

AİHM, “suçsuzluk karinesinin etkililiğinin sağlanması” için şu ölçütleri belirlemiştir:

-Hâkimler, muhakemeye sanığın isnat edilen suçu işlediği önyargısı ile başlamamalıdır.

-Muhakemede ispat yükü, sanıkta değil, savcıda olmalıdır. Savcı, sanığı mahkûm ettirmeye yetecek delil araçlarını mahkemeye sunma yükü altındadır. (Savcıların yeterli suç delili bulamadığı halde, şüpheli / sanıktan “suçsuzluğunu ispatlaması” istenemez.)

Şüpheden, sanık yararlanmalıdır.

-Suçsuzluk karinesinin bir sonucu da, suç isnadına hedef olan kişilere, kendilerini savunma hakkının verilmesi zorunluluğudur.

Keza soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hâkim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak ve bu fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi adil yargılama hakkını ihlal eden bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fiiller de masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir.

FETÖ yargılamalarında bu temel hukuk ilkesine yani suçsuzluk/ masumiyet karinesine aykırı örnekler görmekteyiz.

******************************************************

Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralı

Bu ilke de günümüz ceza hukukunun temel kurallarından birisini oluşturmaktadır. Bu ilke gereğince, kişi ancak kendi fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir. Kendi işlemediği ve başkalarının işlediği suça iştirak etmedikçe, ceza sorumluluğu olmaz.

Bir suçu işleyenin akrabası, arkadaşı vd bağları sebebiyle, suça iştirak ettiğine dair bir delil bulunmayan, kişilerin cezalandırılması hukuka uygun değildir.

FETÖ soruşturmaları devam eden bazı şüphelilerin akrabalarının da tutuklandığına dair haberler okuyoruz.

Açığa alınan memurların bütün banka hesaplarına ve mal varlıklarına tedbir konulması sebebiyle maaşlarını alamadıklarını duyuyoruz. Bu alınan tedbirin fiilen bir cezaya dönüşmesi demektir. Şüphelinin ailesinin de açlığa mahkûm edilmesi “Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralına” ve insan haklarına aykırılık teşkil eder.

Terör örgütünün finans kaynaklarının kurutulması önemlidir. Ancak özensiz yapılacak malvarlığına el koyma veya ölçüsüz tedbir kararları da aynı kapsamda değerlendirilebilir.

“Devlet kurumlarını bir örümcek ağı gibi saran böyle hain bir çete ile mücadele etmek için hukuk ilkelerinden birazcık fedakârlık edebiliriz” diyenler olacaktır.

Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü

  • Modern hukuk devletlerinde uygulanan temel ilkelerden fedakârlık ederek terör örgütü ile mücadele edilemez. Adaletsizlik duygusu örgüte mağduriyet statüsü ve sempati kazandırır.
  • FETÖ mensubu hâkim ve savcıların yürüttüğü kumpas davalarında da aynı tez işlenmişti. Bu tez yapılan yanlışları görmemize mani olmuştu. Uluslararası sözleşmelerle sorumlulukları olan bir hukuk devleti terörist çeteler gibi davranamaz. Hukuktan ve adaletten vazgeçemez.

Tem 24

Basın Toplantıları

24 Ocak 1998 tarihinde Heybeliada Ruhban Okulu ile ilgili olarak basın toplantısı yapıldı.
21 Kasım 1998 tarihinde bölücü terörü destekleyen İtalya’nın kınanması için basın toplantısı yapıldı.
16 Aralık 2008 tarihinde Sözde Aydınların “Ermenilerden Özür Dilenmesi Kampanyası”na karşı basın toplantısı yapılarak gerekli açıklama yapıldı.
7 Aralık 2004 tarihinde, Avrupa Parlamentosu Başkanı Borrell’in tahrik edici beyanları yapılan basın toplansı ile kınandı.

Tem 24

Geziler

15-17 Aralık 1989 tarihinde Uludağ’a gezi yapıldı.

-8-9 Eylül 1990 tarihinde Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri’ne katılmak için Söğüt ve çevresine gezi yapıldı.

-12-24 Nisan 1991 tarihlerinde Azerbaycan ve Özbekistan’a kültür ağırlık gezi yapıldı.

-9-10 Ağustos 1991 tarihlerin kalabalık bir heyetle Çanakkale gezisi yapıldı.

-7-8 Eylül 1991 tarihinde  Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri’ne katılmak için Söğüt ve çevresine gezi yapıldı.

-25 Ekim-3 Kasım 1991 tarihlerinde Kırım-Moskova-Kazan gezisi yapıldı.

-19-27 Mayıs 1994 tarihlerinde Balkanlar ve Makedonya gezisi yapıldı.

-16-23 Nisan 1997 tarihlerinde Granada ve Madrit’i içine alan İspanya gezisi yapıldı.

-10-14 Eylül 1997 tarihlerinde Kavala, İskeçe ve Gümülcine’yi içine alan Batı Trakya ve Yunanistan gezisi yapıldı.

-26-30 Mart 1999 tarihlerinde Kırım gezisi yapıldı.

– 4-10 Temmuz 1998  tarihinde Karadeniz gezisi yapıldı. (Ordu, Giresun, Trabzon ve Rize’yi içine alan)

-30 Haziran- 7 Temmuz 2000 tarihlerinde Makedonya ve Kosova gezisi yapıldı.

-29 Ekim-2 Kasım 2008 tarihlerinde Bosna-Hersek gezisi yapıldı. (Saraybosna, Mostar ve Trovnik’i içine alan)

-26-31 Mayıs 2009 tarijlerinde Kosova’ya kültür ağırlıklı gezi yapıldı.

-26 Kasım 2011 tarihinde Topkapı Panorama 1453 gezisi yapıldı.

Tem 24

Aydınlar Ocakları Başkanları İstişare Toplantıları

Ocak Başkanları 1. İstişare Toplantısı 5 Şubat 2011 tarihinde, İstanbul Ramada Oteli’nde yapıldı.

Tem 24

Basın Açıklamaları

  • 9 Haziran 1989 tarihinde Bulgaristan’daki soydaşların sürgün edilmeleri ile ilgili basına yazılı bildiri verildi.
  • Azerbaycan’daki soydaşlarımızın katledilmelerini protesto etmek için 24 Ocak 1990 tarihinde basına yazılı açıklama yapıldı.
  • Din ve vicdan hürriyetini engelleyici teşebbüsler için 28 Kasım 1990 tarihinde basın açıklaması yapıldı.
  • Rum Ortodoks Patriği’nin ABD’de devlet töreni ile karşılanmasını telin için 11 Temmuz 1990 tarihinde basına bildiri verildi.
  • Almanya’nın Güneydoğu Anadolu olayları karşısındaki tavrını kınamak için Nisan 1992 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Azerbaycan’a yönelik Ermeni saldırılarını protesto etmek için 8 Nisan 1993 tarihinde basın açıklaması yapıldı.
  • Azerbaycan İstiklalinin yıldönümü dolayısıyla 28 Mayıs 1994 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Mulan adlı çizgi filmi ile Türk Tarihini kötülemek isteyenleri kınamak için 30 Ocak 1999 tarihinde basın açıklaması yapıldı.
  • Af Yasa Tasarısı ile ilgili olarak 2 Ağustos 1999 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • ABD Temsilciler Meclisi Alt Komisyonu’ndan geçen Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı hakkında 22 Ağustos 2000 tarihinde basına yazılı olarak kınama açıklaması yapıldı.
  • Fransız Meclisi’nden kabul edilerek geçen Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı hakkında 22 Ocak 2001 tarihinde basına kınama açıklaması yapıldı.
  • AB Komisyonu tarafından Türkiye için hazırlanan Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesi’nin ülkemizin aleyhinde olan kısımları için 31 Ocak 2001 tarihinde Aydınlar Ocağı’nın görüşleri basına açıklandı.
  • Türkçe’nin korunması, geliştirilmesi ve gereken saygının gösterilmesi için 10 Haziran 2001 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Heybeliada Ruhban Okulu’nun Patrikhane’ye bağlı olarak açılması eğilimi karşısında gerekli tepkinin gösterilmesi için 30 Haziran 2004 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Kerkük’te Türkmenlere karşı yapılmış olan katliamın yıldönümü sebebiyle 8 Temmuz 2004 tarihinde, basına yazılı açıklama yapıldı.
  • Kerkük’te Türklerin yok edilmesi ve eritilmesi politikalarına karşı 5 Şubat 2005 tarihinde, basına yazılı açıklama yapıldı.
  • Hocali Katliamının 13. Yıldönümü dolayısıyla basın açıklaması yapıldı.
  • Erdemir, İşdemir v.b. kuruluşlarda yapılan yanlış uygulamalar ile ilgili olarak basına açıklama yapıldı. (20 Ağustos 2005 tarihinde)
  • Danimarka Basını tarafından yayınlanan Peygamberimize yönelik çirkin karikatürleri kınamak için, 9 Şubat 2006 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Hocali katliamının 14. Yıldönümü dolayısıyla 22 Şubat 2006 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Sözde Pontus-Rum Soykırım Anıtı’nın açılışının protesto edilmesi için 7 Mayıs 2006 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Fransız Parlamentosu’nun Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısını kabul girişimi, diğer sivil toplum kuruluşlarının da katılımıyla, 17 Mayıs 2006 tarihinde protesto edilerek basına açıklama yapıldı.
  • Yargı mensuplarına yapılan her türlü saldırıyı kınayan yazılı metin 14 Mayıs 2006 tarihinde basına verildi.
  • T.C.K.’nin 301. Maddesinin Yeni Anayasa’dan kaldırılmasını kınama hususunda 22 Eylül 2007 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Lübnan’a Türk Askeri’nin gönderilmesi ve İsrail’in kınanması amacıyla, 28 Ağustos 2006 tarihinde basına açıklama yapıldı.
  • Güney Doğu’da ve muhtelif yerlerde şehit düşenlerin geride bıraktıkları emanetlere sahip çıkılması hususunda basına yazılı açıklama yapıldı. (17 Ekim 2007 tarihinde)
  • Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarını ve yapılan katliamları kınamak için, 6 Ocak 2009 tarihinde, basına yazılı açıklama yapıldı.
  • Egemenlik haklarımız ile uğraşanları, Türkçe’ye saygı göstermeyenleri kınamak ve tepki göstermek için basına yazılı açıklama yapıldı.

Tem 24

Sunumlar

20 Şubat 2012 tarihinde, Yeni Anayasa konusunda, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin görüşleri, oluşturulan bir heyet tarafından, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunuldu.

Tem 24

Verilen Ödüller

Türk ilim, kültür, sanat, fikir ve düşünce hayatında üstün hizmetler  yapmış olan Prof. Dr. Turan YAZGAN’a, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA’ya, Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN’a ve Osman SINAV’a 26 Kasım 2011 tarihinde yapılan Aydınlar Ocakları 37. Şûrası’nda,  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından “ TÜRKİYE’NİN AYYILDIZLARI “ ödülleri verildi.

Türk kültürüne, Türk mûsikisine önemli ve unutulmaz hizmetler ve eserler veren Bozkurt İlham GENCER’e, Yıldırım GÜRSES’e, Erol SAYAN’a ve Prof. Dr. Nevzat ATLIĞ’a  01 Mart 2014 tarihinde düzenlenen bir törenle, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından, “ TÜRKİYE’NİN AYYILDIZLARI “ ödülleri verildi.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar