Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 28

Dost ve Müttefik Amerika(!)

                                                                              A.Kemal GÜL

Yıl 1786 idi.
İlk defa, ABD bandıralı bir gemi Osmanlı limanlarından birine yanaştı.

Adı “Grand Türk” idi…

İçine taşıdığı yolcular ise, Anadolu’ya ekilmek üzere gönderilen ilk nifak tohumları olan misyonerlerdi.

İlk önce İzmir ve çevresine yuvalandılar.

Türk devletinin geniş hoşgörüsünden (aslında gafletinden) yararlandılar!

Anadolu’da birçok misyoner okulu açtılar. Okullarına öğrenci olarak da daha çok Bulgarları, Ermenileri, Rumları, İngilizleri, Yahudileri ve Kürtleri aldılar!

Yeni kiliseler kurdular etrafında cemaatler oluşturdular, Matbaalar kurdular ve maalesef bu milletin aleyhinde binlerce kitap, dergi vb. basmak suretiyle kararlı bir şekilde faaliyetlerine devam ettiler!

1863 yılına gelindiğinde bu matbaalarda Ermenice, Rumca, Bulgarca, İbranice, Kürtçe ve Türkçe olmak üzere basılan kitap sayısı 160.000’i aşmaktaydı. 1900 yılına gelindiğinde ise sadece Anadolu’da (İstanbul dâhil) 400’ü aşkın okulda 17.500 civarında öğrenci okutmaktaydılar.

Daha doğrusu, nifak tohumlarını bu öğrencileri zehirlemek suretiyle ekmekteydiler!

Bir karşılaştırma yapabilmek açısından aynı dönemdeki Türk okullarının sayılarını da vermek gerekmektedir. 1913-1914 yıllarında sadece Anadolu değil, bütün İmparatorluk dâhilindeki Sultaniye ve İdadilerin sayısı 63 ve buralarda okutulan öğrenci sayısı ise sadece 6.800 civarında idi.

Osmanlı devleti, 1869’dan itibaren her türlü yabancı okulu yakından izlemeye başlayınca, gözdağı vermek için Osmanlı karasularına ABD savaş gemilerinin gönderilmesini dahi gündeme getirdiler!

Çünkü dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt’e göre dünyada herkesten önce ezilmesi gereken bir Türk gücü vardı.

Zaten misyonerlere verilmiş olan talimatta da öz olarak başka bir şey denilmiyordu. Misyonerleri Anadolu’ya gönderen güç, onlara verdiği talimatta: “Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunuzu unutmayın. Ve her ne kadar mücadele manevi alanda, kafanın kafayla, kalbin kalple mücadelesi ise de ve sizin silahınız Tanrı’nın inayeti ile güçlendirilmiş manevi bir silahsa da Napolyon’un askeri girişimleri kadar araştırma, bilgi ve düşünmeye ihtiyaç gösterir. Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir Haçlı Seferi’yle geri alınacaktır” denilmekte idi.

Yani, “Grand Türk”’ün yolcuları aslında; “Büyük Türk”ü “Küçük Türk” yapabilmek için gelmişlerdi…

Bulgaristan’ı kuranlar, başta Robert Koleji olmak üzere bu okullarda yetiştirildiler.

Sonunda bağımsız Bulgaristan kuruldu!

Sonra, sonra ne mi oldu?
Neler olmadı ki?
Bir yandan misyonerler aracılığı ile Anadolu’da nifak tohumları ekilmeye, Anadolu’da yaşayan halklar birbirinden soğutularak düşman edilmeye çalışılırken, bir yandan da Anadolu’da can vermek üzere olan Hıristiyanlığa can suyu verilerek Anadolu yeniden Hıristiyanlaştırılmaya çalışılıyordu!

Yeter mi? Tabi ki yetmez…

1948’den başlayarak, etkileri 1970’li yıllara kadar devam eden Marşal Yardımı kapsamında; o dönemde Anadolu’da her evde koyun, keçi veya sığır (süt hayvanı) bulunduğu halde, içine ne katıldığı bilinmeyen süt tozları bütün Türk çocuklarına (okullarda) dağıtılıp içirilerek geri zekâlı bir nesil oluşturulmaya çalışıldı!

Buna rağmen Menderes döneminde Kore’ye gittik ve onlar için savaştık. Kan döktük can verdik.

Hatta şarkılar bile besteledik. Yaşı 60’ın üzerinde olanlar bu şarkıyı çok iyi hatırlarlar:

“Amerika Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Bu bir dostluk şarkısıdır,
Kardeşliğin yankısıdır.
Kore’de olduk kan kardeşi,
Sönmez bu yangının ateşi…”

Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi.

1960 yılına geldiğimizde ise yeni bir tezgâh daha sahneye konulmuştu.

O yıl ABD büyükelçiliğinde bir albay başkanlığında 18 kişiden oluşan bir Kürt İşleri Bürosu kuruldu ve bu büro aracılığı ile özellikle doğu illerimizde ABD adına görev yapacak çok iyi Kürtçe konuşabilen ve bölge hakkında çok geniş bilgilerle donatılan yeni ajanlar yetiştirilmeye, hiç vakit kaybetmeden Anadolu’ya yollanmaya başlandı!

Bu ajanlara, şeytanın silah arkadaşı olan Fransa Paris’te Kürtçe öğretildi.

Ajanların çok büyük bir bölümü çok zeki, çok genç ve çok güzel kızlardan oluşuyordu. Bu güzel kızları, o yolu yolağı olmayan Kürt köylerinde gören Kürt ve Türk gençlerinin ise içleri gidiyordu. Ne kadar da güzellerdi…

O zamanlar, Türkiye’de devam eden bir savaş olmamasına rağmen, bölgede görevlendirilen bu ajanlara “Amerikan Barış Gönüllüleri” deniliyordu…

1969 yılı itibariyle 69 ilimizde toplam 232 barış gönüllüsü bulunmaktaydı.

Bu sözünü ettiğimiz “Barış Gönüllüleri (Peace Corps) projesi”, ABD tarafından 1961 yılında dönemin ABD Başkanı olan John F.Kennedy tarafından, parlamento kararı ile başlatılan bir projeydi.

Proje kapsamında ülkemize gelen gönüllü (pardon ajan) sayısı resmi rakamlara göre 1201 idi, ancak gerçek sayının ne kadar olduğu hiçbir zaman tespit edilemedi!

Sonrası?

Doğu’daki PKK hareketinin başlangıcı bir 10 yıl sonraya rast gelir!

Yani bu barış gönüllülerinin icraatları bu topraklara saçılan kin tohumlarına mükemmel birer gübre olmuştu!

Bizler ise Amerikan barış gönüllülerinin saçtığı zehri unuttuk. Bu zehre karşı panzehir üretmeyi ve kullanmayı maalesef yeterince akıl edemedik.

Ne mi yaptık?

Sadece zehirlenmiş kardeşlerimize düşman olduk!

Bu Amerikan ajanlarının yıllar önce insanlarımız arasına yavaş yavaş ektikleri nifak tohumlarının zehirli meyvelerini son 20/30 yıldır sık sık yemek zorunda kaldık.

Bu zehirli meyveleri hala yemeye devam etmiyor muyuz?

Biz her şeye rağmen saf saf Amerika’yı dost ve müttefik olarak görmeye devam ederken, 1974 yılında gerçekleştirdiğimiz Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’na karşı çıkan, bu harekâtı durdurmak için Akdeniz’e deniz filosu gönderen ve Harekâttan sonra da uzun yıllar ülkemize silah, mühimmat ve askeri malzeme ambargosu uygulayan da bu dost Amerika idi!

Yine aynı yıllarda, ABD’nin Nihat Erim Hükümetine baskı yaparak Türkiye’de afyon ekimini yasaklattığını ve Ecevit’in iktidara gelmesiyle ABD’ye meydan okuyarak afyon ekiminin 1973 yılında yeniden başlatıldığını, Amerikan ambargosunun sebeplerinden birinin de bu afyon (haşhaş) ekimi krizi olduğunu unutmayalım.

Zaman ilerledi, 1992 yılına geldiğimizde başka bir Amerikan ihaneti ile karşı karşıya gelmiştik. 10 Aralık 1992’de ABD’ye ait Çekiç Güç helikopteri Cudi Dağı’ndaki PKK’lara silah, mühimmat ve malzeme attılar!

Yani ABD’nin PKK, PYD gibi Türk düşmanlarına yardım yapması hiç de yeni değildir.

Bu olayın Türk Jandarma ve İstihbarat Timleri tarafından fotoğraflanıp tespit edilmesi üzerine, Eşref Bitlis Paşa tarafından konu Genelkurmay Başkanlığı’na intikal ettirdi.

Bunun üzerine, 17 Aralık 1992’de Çekiç Güce bağlı ABD helikopterleri, Irak’ın Selahaddin Kenti’ne gitmekte olan Eşref Bitlis’in helikopterine ateş açtılar! Ama Paşa şimdilik kaydıyla kurtulmuştu.

Ve takvimler 01 Ekim 1992’yi gösterirken, ABD tarafından bir muhribimiz resmen (yanlışlıkla) vuruldu! Adı Muavenet idi.

Adını Çanakkale Savaşı’nda İngilizlerin Goliath Zırhlısı’nı batıran ünlü “Muavenet-i Milliye Muhribi”nden alan “Muavenet” adlı muhribimiz; dost ve stratejik ortak olarak bildiğimiz Amerika tarafından; Ege Denizi’nde gerçekleştirilen NATO Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı sırasında, USS Saratoga (CV-60) uçak gemisinden üst üste ateşlenen füzeler tarafından, kaptan köşkü ve savaş harekât merkezinden vuruldu!

Bu elim olayda, yaşamlarının henüz baharında olan beş denizcimiz kalleşçe şehit edildi, 22 denizcimiz de yaralandı!

“Muavenet Muhribi 1 Ekim’de vuruldu, 4 Ekim’de ise Irak’ta Kürt Federe Devleti’nin ilan edildi!

Oysa Türkiye Irak’ta kurulacak bir Kürt devletini asla istemiyor ve hatta bunu savaş nedeni sayıyordu.

Diğer bir gelişme ise; Muavenet vurulduğunda Eşref Bitlis Paşa tarafından; Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı büyük bir harekât başlatılmıştı, ancak ABD bu harekâtın yapılmasını istemiyordu.

Artık bu Eşref Paşa Amerika için çok olmaya başlamıştı…

Nitekim üzeninden çok zaman geçmeyecek ve Eşref Bitlis Paşa; 1993 yılında uçağı düşürülerek (ABD parmağı olduğu düşünülen şaibeli bir uçak kazasında) şehit edilecekti!

1991 Yılındaki 1. Körfez Savaşı’nın ardından, 1996 yılında Saddam Hüseyin bölgedeki gücünü arttırınca, Kuzey Irak’ta barınamayacakları anlaşılan tam 7.500 CIA peşmergesi Kürt, ABD tarafından 1996 yazında bölgeden kaçırılmak zorunda kalındı.

Aynı yıl ABD tarafından Washington’da bir Kürt Enstitüsü kuruldu, başına da Mike Amitay adlı bir Yahudi getirildi…

İşte Irak’taki bugünkü sözde Kürt Devleti Projesi’nin taslak planları, daha önce Güneydoğu Anadolu’da defalarda inceleme gezisi süsü verilen istihbarat faaliyetlerinde yöneticilik görevi yapmış olan bu Yahudi ABD ajanı tarafından hazırlandı.

ABD’nin Kuzey Irak’tan kaçırdığı bu Kürtler ile Avrupa, Türkiye, Suriye ve İran gibi ülkelerden seçilen yetenekli Kürtler; bu Enstitü tarafından, ileride düşünülen işgal sonrası yapılacak operasyonlar için özel olarak yetiştirildiler!

Neler mi öğretildi?

Bir bölgenin demografik yapısı nasıl değiştirilir, nüfus ve tapu kayıtları nasıl sabote edilir, oylar nasıl değiştirilir ve Kerkük gibi kentlere göçmenler nasıl kaydırılır gibi “ince işler” öğretildi.

Aynı Enstitüde başka bir grup ise kurulacak Kürt Devletinin ihtiyaç duyacağı bürokrasiyi oluşturmak üzere yetiştirildi.

2002 yılına gelindiğinde ise 24 Temmuz – 15 Ağustos tarihleri arasında Kaliforniya’daki Nevada Çölü’nde, ABD tarihinin en büyük tatbikatı düzenlendi. Tatbikatın adı “Millennium Challenge-2002”, yani Türkçesi “Bin Yılın Meydan Okuması-2002” idi. Binlerce askerin katıldığı bu tatbikatta; ABD askerlerine, Türkiye’yi işgal eğitimi yaptırılıyordu.

Tatbikatın senaryosu ve başlangıç tarihi ise çok manidardı. Yani ABD, hedef tahtasına Türkiye’yi koyduğu tatbikatın başlangıç tarihi olarak, Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz’u seçiyor ve Türkiye’ye karşı bin yılın meydan okumasını yapıyordu!

Takvimler 20 Mart 2003’ü gösterirken “Özgürleştirme Operasyonu” adı altında ve naklen verilen dehşet dolu görüntülerle beklenen işgal hareketi başlatıldı!

ABD özel kuvvetleri ve ABD’de yetiştirilen Kürt gruplar 09 Nisan’da Kerkük’e, 10 Nisan’da da Musul’a girdiler ve buraları işgal ettiler.

Türk şehirlerine giren CIA Kürtleri 1. Körfez Savaşında olduğu gibi yine Tapu ve Nüfus Dairelerini yağmadılar!

Türk şehirlerindeki Tapu ve Nüfus kayıtlarının yok edilmesinin asıl sebebi ise, bölgedeki Türk kimliğini yok etmekti. Neden mi? Çünkü mevcut belgeler buraların Türklere ait olduğunu gösteriyordu. Öyleyse önce bunlar yok edilmeliydi.

Asıl amaç bölgede bir Kürt Devleti kurmaktı ve bu nedenle bölge Türksüz ve Arapsız hale getirilmeliydi! Öyle de yapıldı!

2’nci Körfez Savaşı ile Irak’ta gücünü ve etkinliğini arttıran ABD artık Irak’ta hiçbir Türk’ü istemiyordu.

Tarihler 04 Temmuz 2003’ü gösterirken ABD askerleri, Kuzey Irak’ta görev yapan Türk Özel Kuvvetlerine baskın yaptılar 11 askerimizi derdest ederek tutukladılar ve başlarına da ÇUVAL geçirdiler.

Bu çuval bütün Türk milletinin başına geçirilmiş bir çuval idi.

ABD tarafından bu baskında hırsızlık da yapılmıştır.

Türk Timi’nin karargâhı darmadağın edildi, odalardaki her şey kırıldı, döküldü, parçalandı. Türk bayrakları ve Atatürk tabloları yerlere atıldı. Karargâhtaki askeri uydu sistemi tahrip edildi, 30 tüfek, bilgisayar, harita, uydu fotoğrafları, çelik kasada bulunan 106.000 dolar para, telsizler, bir adet jeep, iki kamyonet ve bir otomobil çalındı.

Çok daha önemlisi, bu baskında çok önemli bir MİLLİ KRİPTO CİHAZI’mıza da el konuldu.

Daha sonraki yıllarda da Amerika’nın Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ve Türk düşmanlarına yardımları hiç hız kesmeden devam etti.

2016 yılında ABD güdümündeki Irak’taki kukla hükümete gaz verilerek Musul’daki, Başika’daki askeri varlığımız tehdit edildi, tehlikeye sokuldu ve Irak’tan çıkmaya zorlandı.

Aslında geçmişe yönelik anlatılacak çok şey var ama isterseniz kısa keselim ve gelelim bu güne…

Ney yazık ki, Türk milletine zararlı Amerikan faaliyetleri azalmadığı gibi artarak devam etti ve halen de artarak devam etmektedir.

Artık gün; dün değil, bugün…

Gelen haberlere göre;

ABD tarafından, Suriye’nin Afrin bölgesinde bölücü örgüt PKK adına bir ‘TERÖR AKADEMİSİ’ kuruldu!

Şu anda birçok ülkeden gelen Kürtçü teröristler bu kampta Türk milletine karşı eğitilmektedir!

Türk istihbarat birimleri tarafından Başbakan Binali Yıldırım’a sunulan rapora göre; sadece 2016 yılında PKK’ya verilen silahlarla ‘modern bir ordu’ kurulması mümkündür!

Son günlerde PKK/PYD’nin, önemli miktarda cephaneyi Münbiç-El Bab-Afrin hattına naklettiği bilgisi de gelen bilgiler arasındadır!

PKK’ya verilen silahlar arasında uçaksavarlar, roketatarlar, Dockalar, Kaleşnikof, Zagros, Dragunov ve G- 3 otomatik piyade tüfekleri de yer almaktadır!

Bu şu demektir: ABD tarafından PKK/PYD/YPG, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde Türkiye’ye karşı güçlendirilmekte, eğitilmekte, donatılmakta ve silahlandırılmaktadır.

Burada verdiğimiz fotoğraf da zaten her şeyi açıkça ortaya koymaya yetmektedir. Afrin’de yeni çekilen bu fotoğraf, Türkçe Konuşan Ülkeler Uluslararası Gazeteciler Derneği (TKÜUGD) Suriye Medya Ofisi tarafından yayınlanmıştır.

Ne diyelim?

Böyle dost, böyle ortak… Düşman başına…

Aslında en güzelini, yıllar önce Âşık Mahzuni Şerif söylemiştir:

“Devleti devlete çatar,
İt gibi pusuda yatar,
Kan döktürür silah satar,

Su diye yutturur buzu,
Gafil düştük kuzu kuzu!

Bunca milletlere yazık,
Sömürülmüş bağrı ezik,
Seni sevenin fikri bozuk,

Ülkemizi parçalamaya çalışan dış güçlere karşı, Türk milleti ve bu topraklarda yaşayan herkes din, dil, ırk, cinsiyet, milliyet, etnik köken farkı gözetmeksizin el ele, omuz omuza tek vücut olmalı, birlik, beraberlik içinde birbirimize kardeşçe, dostça, sevgi ve saygıyla davranarak bu cennet vatanımızı korumalıyız.
Sevgiyle, akılla, bilinçle ve mutlulukla kalın..

***
Zekice derlenmiş tarihi bir tablo sunumuyla, Osmanlı yönetiminin içler acısı aymazlığını, rehavetini ve devamı cumhuriyet yönetimlerine dayatılan şartlar çerçevesinde içinde bulunduğu kuşatılmışlığı ve acizliği çarpıcı bir anlatımla paylaşarak bizleri şüpheye mahal vermeden bilgilendiren, Türk milleti olarak birliğe ve dayanışmaya dünden daha çok ihtiyacımız olduğunu vurgulayan vatanperver bilge bir kalemi  (Orhan KARAKOÇ) kutluyorum.

Oca 21

Millet Duruma El Koymalı !

  Ruhittin SÖNMEZ

“Rejim değişikliği” anlamına gelen köklü Anayasa değişikliği maddeleri TBMM’de 330’u aşan oylarla kabul edildi. İkinci turda bir sürpriz olmazsa Nisan ayında referandum olacak. Milletin vekillerinin bir kısmı hiç okumadıkları bir metne göstere göstere imza attılar. Anayasanın emredici hükmüne rağmen gizli vermeleri gereken oylarını teşhir ederek, oy kabinine iki nezaretçi eşliğinde girerek verdiler. Milletin vekili olmaya layık olmadıklarını gösterdiler. Referandum ile millet olarak demokrasi ile idare edilmeye layık olup olmadığımızı göstermek gibi bir imtihana tabi olacağız. Milletin de bilmedikleri bir şeye oy vermemesi için hepimize görev düşüyor. Çünkü iş artık milletin kendi kaderine kendisinin karar vereceği bir noktaya gelmektedir. Büyük Türk Milleti büyüklüğüne yaraşır şekilde iradesini ortaya koymalı. Bir kişinin yönettiği bir sistem yerine ortak aklın hâkim olduğu demokratik parlamenter sistemden yana tercihini bildirmelidir. Çünkü geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olabiliriz.

***

Türkiye Barolar Birliği Anayasa değişiklik teklifi üzerine ciddi bir çalışma yapmış. Açtığı anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr sitesinde bilgilendirme yapmakta. Dahası avukatlardan ve diğer vatandaşlardan görüşlerini bildirmelerini istedi.

SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ ZAMANSIZ, LÜZUMSUZ VE TEHLİKELİDİR.

Başkanlık sistemi çalışmaları ülkemizin içinde bulunduğu ağır iç ve dış şartlar içinde yersiz, zamansız ve lüzumsuzdur. Bu şartlarda ve OHAL yönetimi altında sağlıklı bir şekilde yürütülemez. Esasen böylesine köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur. Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Yapılması gereken çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Öncelikli olarak parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu demokratikleştirilmelidir. “Kuvvetler ayrılığı” yerine kuvvetler birliği varsa, “Bağımsız ve tarafsız yargı”dan bahsetmek mümkün değilse, “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir” olmayan bir muktedir varsa, sistemin adı ister parlamenter, ister başkanlık olsun, fark etmez. Bu sistemin adı demokrasi olarak nitelendirilemez. Getirilmek istenen “Cumhurbaşkanlığı Sisteminde”, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri Cumhurbaşkanın şahsında toplanmakta, tam bir kuvvetler birliği tesis edilmek istenmektedir. Değişiklik gerçekleşirse Türkiye’yi tek adam yönetimine dayalı totaliter bir sisteme götürecektir. Bu “Türk tipi Başkanlık” sisteminde  “Bir Cumhurbaşkanı seçiyorsun, geride kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.” Gerçekten teklif kabul edilirse, “Başbakanlık kalkacak, yürütme organı tek başına Cumhurbaşkanı olacak. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve partisinin Genel Başkanlığı görev ve yetkileri aynı kişide olacak. Mevcut Siyasi Partiler Kanunun sağladığı parti disiplininin devamı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili genel seçimlerinin aynı zamanda yapılması seçilecek Cumhurbaşkanının TBMM ve partisine tam hâkim olmasını sağlayacaktır. Yasama gücünün yarısını Cumhurbaşkanı tek başına, diğer yarısını kendi seçtirdiği parti disiplini ile şahsına bağlı milletvekilleri aracılığıyla kullanacak. HSK üyelerinin yarısını kendi, diğer yarısını Meclis’te kendine bağlı milletvekilleri aracılığıyla seçecek. Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 12’ sini yine Cumhurbaşkanı seçecek. Bağımsız ve tarafsız yargıdan bahsetmek mümkün olamayacaktır. Böylece kuvvetler ayrılığı fiilen de, hukuken de sona erecek, kuvvetler birliği tesis edilecek.
Yasama, yürütme ve yargı gücü fiilen Cumhurbaşkanında olacak. Teklif edilen sistemde Başbakan yok, denge yok, denetleme imkânsız, sadece tek yetkili Cumhurbaşkanı var. “Kuvvetler ayrılığı” ilkesinin tahkim edilmesi yerine kuvvetler birliğine geçen bir sistem antidemokratik, otoriter bir yönetim demektir. Bu değişikliğin sebebi olarak “hukuki durumu fiili duruma uydurmak” gösterilmişti. Mevcut Anayasaya rağmen, Anayasaya aykırı olarak yaratılan fiili durum da yetmemiş olmalı ki daha da aşırı yetkilerle donatılmış bir tek adama ülke teslim edilmek istenmektedir. Böyle bir değişimi kabul etmek mümkün değildir. Bu tek adamın kim olduğundan bağımsız bir ilkedir.

Çünkü “güç insanı bozar, mutlak güç mutlaka bozar.”

Oca 21

Kıbrıs Bizim Canımız…

  İbrahim ÖZTEK

 

 

PROF.DR. İBRAHİM ÖZTEK, FEDERASYON BAŞKANI OLDUĞU GÜNLERDE, KIBRISLI TÜRK GENÇLER İÇİN MÜCADELE SPORLARI KONUSUNDA VERDİĞİ DESTEK NEDENİ İLE KIBRIS’IN BÜYÜK MÜCAHİTİ RAUF DENKTAŞ TARAFINDAN,  ÖDÜLLENDİRİLİRKEN (ARKA PLANDA KIBRIS MİLLİ OLİMPİYAT KOMİTESİ BAŞKANI EYÜP ZAFER GÖKBİLEN).

 

KIBRIS TÜRK CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI;

RUM’LARIN SUNDUĞU HARİTAYI KABUL EDECEK KIBRISLI TEK BİR TÜRK DAHİ ÇIKMAZ” .

Bravo sayın Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, o haritalar bugün de yarın da hiçbir  zaman kabul edilemez. Siz de kabul edecek olana, kim olursa olsun şiddetle karşı çıkın. Neden her önüne gelen bir harita hazırlayıp Türk’e sunuyor ? Bizim Kıbrıs’la ilgili bir sorunumuz yoktur. Harita sorunumuz hiç yoktur. Sorunu biz icat ettik. Başkalarının sorununu üstlenmeye kalktık. Lütfen Yeşil hatlı haritalara dönelim. Bizim haritamız odur. Rum’a verecek bir karış toprağımız da yoktur. En basitinden  İsrail’i görmüyormusunuz, işgal ettiği Arap topraklarından kime ne verdi? Türk toprağını işgal eden ve Azerbaycanlı kardeşlerimize soykırım uygulayan Ermenilere bakın, Karabağ’ı ne hale getirdi. Biz Kıbrıs’tan toprak verince Kıbrıs sorunu bitecek mi ? Bitmeyecek, eli daha da kuvvetlenen Rumlar, adanın tamamını istemeye devam edecek. Bizim Kıbrıs’ta ne toprak, ne de harita sorunumuz yoktur.  Biz Kıbrıs’ın her yerinde 500 yıldır varız. Osmanlı Türk orduları 70 000 şehit vererek bu adayı Venediklilerden fetihle aldı. Adanın % 30 dan fazlası Osmanlı vakıf  eserleri ile doludur. 1974 harekatında da 2000 şehit vererek Kıbrıs’ta Rumlar tarafından soykırıma uğratılan soydaşlarımızı  katliamdan kurtarmak için adaya çıktık. Yunan askerleri, EOKA çeteleri ve katliamcı Rumlar Türk ordusunun önünden çil yavrusu gibi dağılarak kaçtılar. O gün adanın tamamına sahip olmak mümkündü. Fakat insanca hakkaniyetle paylaşımcı olduk. Olduk da İnsanlığımız anlaşıldı mı ?

1960 lı yılların başında üniversite öğrencisiydik. Beyazıt ve Taksim meydanları yüzbinlerce Türk gencinin KIBRIS TÜRKTÜR, TÜRK KALACAKTIR-YA TAKSİM YA ÖLÜM-KIBRIS BİZİM CANIMIZ, FEDA OLSUN KANIMIZ haykırışları ile inliyordu. Türkiyeli veya Kıbrıslı Türk gençleri bugün neden sesiniz çıkmıyor? Neden meydanları doldurmuyorsunuz ? Kıbrıs, Türkiye’de veya Kıbrıs’ta yaşayan tüm Türklerin şerefidir, yüksek çıkarlarımız batılı emperyal güçlerce ayaklar altına alınmaktadır.  Türkiye karalardan olduğu gibi denizlerden de kuşatılmaktadır. Kıbrıs’a sahip çık.  Sen sustukça Ege’deki Muğla tapusuna kayıtlı Türk adaları da Yunanlılar tarafından işgal ediliyor. Yunanlı papazlar tarafından kutsanıyor. Yunan askeri tarafından silahlandırılıyor. Neden seyrediyorsun ? Neden malına mülküne sahip çıkmıyorsun ? Kıbrıslı kardeşlerim, yarın dağılması mukadder olan Avrupa Birliği pasaportuna sahip olmak sana hiçbir şey kazandırmayacaktır. Lütfen kendine dön.

Kıbrıs’la ilgili Rum haritalarına bir göz at. Sana bir avuç toprağı bile çok görüyor. İstekleri Kıbrıs’ın Sevr’idir. Girne ve çevresi ile yetinin diyorlar. Karpaz’ın Ruma verildiğini düşünün. O zaman Karpaz’ın kuzeyi de Kıbrıs’ın güneyinde olduğu gibi Rumlarca parsellenecek ve Rumların kara suları Mersin’e dayanacak. Kıyılarımızda Rumların izni verdiği Amerikan şirketleri petrol çıkartacak.

TÜRKLERE LAYIK GÖRÜLEN KIBRISIN HARİTASI

KIBRISTA TERK EDİLMESİ MÜMKÜN OLMAYAN TÜRK BÖLGESİ

 

 

 

 

 

 

 

Böylece Rum, Mısır, Lübnan ve İsrail, çıkardıkları gazı petrolü, Amerika’nın Rojova koridoru ile  oluşturacağı yeni enerji arterleri ve platformları  ile Suriye’nin kuzeyinden Dünyaya pazarlayacaklar. Türkiyeyi de bu arada dışlamış olacaklar. Şimdi Kobani, Kürt Kantonları, hatta Menbiç konularında ne büyük hatalar yaptığımız anlaşılıyor mu?

ABD’NİN PLANLADIĞI YENİ ENERJİ ARTER VE PLATFORMU

PARSELLENEN ADA GÜNEYİ VE ABD ŞİRKETİ NOBLE’NİN PETROL ARADIĞI 12. PARSEL

 

 

 

 

 

 

 

Sayın Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı; “Rum’ların sunduğu haritayı kabul edecek Kıbrıslı tek bir Türk dahi çıkmaz. Durumu BM. Genel Sekreteri Kıbrıs özel danışmanı Espen Eide’ye bildirdim“ diyor. 18 ocakta yeni çalışmalar başlayacak  ve üst seviyedeki toplantılarla devam edecek. Görevimiz devletçe, milletçe, tüm kurumlarımızla, tüm örgütlerimizle Sayın Mustafa Akıncı’ya destek olmaktır.

Türkler Kıbrıs’ta 43 yıldır mücadele vermektedir. Yalnız bu mücadeleyi muzaffer bir devlet değil de mağluplar gibi sürdürmektedir.  Geçmişte Rumların Türklere katliam girişimleri her iki halkın  birlikte yaşayamayacağını göstermiştir.  Ayrıca bu iki toplumun ayrı milliyet, ayrı  kültür ve dine sahip olmaları  da bundan böyle daha da önem kazanacaktır. Ülkeleri bölmekten yana olan batının ille de birleşin ısrarları, ada Türk’lerini asimileye yöneliktir. Kıbrıs meselesi BOP’un yani Büyük Amerikan Projesinin bir parçasıdır.  Çok özel stratejik ortağımız bizi,  bir tarafta PKK ile kandırırken, diğer tarafta Rum’larla kandırıyor. Gözümüzü dört açalım.

Kıbrıs’ta Türk askerinin kısmen de olsa adadan çekilmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, toprak tavizi  ve nüfus hareketleri, asla konu edilmemelidir.

Eğer, birlikte bir devlet oluşturulacaksa, toprak ve nüfus dağılımına bakılmaksızın her konuda eşit, güvenli, hak , adalet ve   insanca yaşamanın garanti edildiği iki kesimli bir sistem çerçevesinde olmalıdır. Bundan sonraki görüşmelerde Türkiye ve Türk Kıbrıs’ın geleceğini  tehlikeye atacak hiçbir konuda taviz verilmemelidir. Kıbrıs bizim haklı davamızdır. Tüm Türkiye Türkü ve Kıbrıs Türkü ile birlikte haklı davamıza sahip çıkalım.

 

Oca 21

Kudüs Perişan, Müslüman Perişan!

  Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu hafta İsrail’e bir seyahat yaptım. Tabii ki İsrail’e gidip Kudüs’e gitmemek olmazdı bizde oralara giderek Mescid-i Aksa’yı ve Peygamber makamlarını ziyaret ettik. Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” adlı eserinde anlattıklarını bizzat yerinde müşahade ettik. Hatta Cuma namazımızı da Mescid-i Aksa’da kıldık.
Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz Mirac Hadisesini Mescid-i Aksa’da yaşamıştır ve bir Hadislerinde “Oraya gidin ve içinde namaz kılın” demiştir. Yani o topraklar bizim için kutsal olan; gidilmesi, ziyaret edilmesi ve elde tutulması gereken topraklardır.
Ancak son durum itibarı ile Peygamber vasiyetini tutabildiğimiz pek söylenemez!
Müslümanlar için önemli olan bu topraklar, aynı zamanda Yahudiler ve Hrıstiyanlar içinde önemlidir. Çünkü onların inançlarına göre bu topraklar, Peygamberlerinin ve milletlerinin ana vatanıdır.
Bu sebeple bahsettiğimiz coğrafya, binlerce yıldır dinler arası büyük bir mücadele alanıdır. Bu mücadele, insanlık tarihi açısından kanla ve göz yaşı ile doludur vede bu durum halen Filistinlilerin uğradığı zulüm ile devam etmektedir. Filistinlilerin içinde bulunduğu cismi ve ruhani hal bu durumdan kurtulmaya yeterli değildir. Tıpkı bizim içinde bulunduğumuz halden kurtulmak için yüz yıldır verdiğimiz mücadelenin yeterli olmayışı gibi!!! Yani çakma bir din anlayışına mağlup olma durumları Türkiye’de olduğu gibi Filistin’de de vardır. Bununda tesadüf olması mümkün değildir…
Günümüzde İsrail dediğimiz topraklar daha dün dediğimiz 1917 yılına kadar Osmanlı – Türk Devletinin elindeydi. Bugün ise “Küresel Güçler”in Yahudiler tarafından ikna edilmesi ile İsrail’in elindedir.
Her zaman söylüyorum, kendisini Türk gören veya görmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bugüne kadar başlarına geleni ve bundan sonra gelecek olanları anlamak istiyorlarsa, Balkanların ve Filistin’in dününü ve bugününü çok iyi bilmek zorundadırlar.
Kudüs ve gittiğimiz tüm yerlerde gördüğümüz o dur ki, Müslümanın hali perişandır. Baskı, zulüm, insan hakları ihlalleri, eğitimsizlik, işsizlik ve diğer sıkıntılar had boyuttadır. Bunu tüm İslam dünyası için söylemek mümkündür.
Haçlı ve Siyonist hakimiyet, Müslümanları çevrelemiştir. İstkbal için öngörüm şudur ki, böyle giderse Mescid-i Aksa’ya belki oğlum girebilir ama torunlarımın girmesi mümkün değildir. Yahudiler bunu milli ve dini şuurları nedeni ile kısa sürede sağlayacaklardır.
Türk Milleti günümüz itibarı ile tarihle ve coğrafya ile ilişkisini kesmiş olduğundan olan biteni anlayamaz haldedir. Çağdaş ve entellektüel kesimler bu topraklar ile yeterince ilgilenmemektedir. Seyahat boyunca gördüğüme göre, bu topraklara giden insanlarımızın ezici çoğunluğu mütedeyyin insandır ve dini amaçla ziyaretlerde bulunmaktadırlar. Hrıstiyan ve Yahudi dünyasından gelen insanlar ise eğitimli ve entellektüel tiplerdir ve gezilerini dini olduğu kadar bilgi edinmek amacı ile yapmaktadırlar. Yani çoktan unuttuğumuz “Kızıl Elma”mız gibi bir stratejik hedefleri vardır.
Kudüs ve Filistin; ABD, İngiliz, Rus, Alman, Yunan kiliseleri ile benzerlerinin hakimiyet kurma mücadelesi verdiği bir alandır ve biz ise bu alanda mualesef yokuz!
Ancak gerek Filistinliler gerekse Yahudiler, “Biz Türküz” deyince sevgilerini ifade ettiler. Bu sevginin ecdatın onlara gösterdiği karşılıksız ilgi ve yardımdan geldiğini düşünüyorum.
Lafın özü şu, biz Türk Milleti olarak İsrail ve Filistin’le çok yakından ilgilenmeli, Peygamber vasiyeti olarak Mescid-i Aksa’yı boş bırakmamalı vede o topraklar ile ilgili milli ve dini hedefler ortaya koymalı, bunları gerçekleştirmek içinde çok çalışmalıyız. Yoksa sadece Filistin’de değil Türkiye dahil tüm İslam Dünyasında yok olur gideriz.
Yine karamsar bir yazı olmuş diyenlerede “ne yapalım bunlar gerçeğin ta kendisi” diye cevap vererek bitirelim!

Oca 21

Yaban Tavukları

  A.Kemal GÜL

Kızılderili kırda gezinirken yumurtaları üzerinde kuluçkaya yatmış bir yaban tavuğuna rastlar. Etrafına bakınırken ileride üç kartal yumurtası görür ve yumurtaları alır yaban tavuğunun üzerinde yattığı yumurtaların arasına koyar. Zamanı gelince yumurtalardan civcivler çıkmaya başlar. Civcivler arasında siyah kanatlı üç civcivde vardır. Tavuk anne yüreğiyle civcivleri büyütür. Civcivler piliç olmuştur. Siyah kanatlı bu üç piliç farklıdır daha iriyarıdır.

Gökte uçuşan kartalları gören siyah kanatlı bu piliçler diğer piliçlerden ayrılarak gördükleri kartallara doğru kanat açarlar. Çükü onlar da birer kartaldır artık.

Yaban tavukları kırlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken yüksek tepelerin hâkimi kartalların yemi olmaya namzettirler artık.

***

Zamanın emperyalist ülkelerince tarumar edilmiş Osmanlının küllerinden bir millet doğacaktı.  O millet Çanakkale Savaşlarından tanıdığı kartalını bekliyordu. Çünkü o millet uçmaya hazır bekleyen bir kartaldı.  Beklediği kartal sarı saçlı mavi gözlü beyaz yeleli müthiş Türk başbuğ Mustafa Kemal’di. O millet, tarihi kahramanlıklarla dolu Hz. Peygamberin methiyesine mazhar olmuş Müslüman Türk Milleti idi.

Başbuğun önderliğinde, kartal yuvasını yeniden yapılandırma sancısını çeken o millet emperyalist güçlere karşı verdiği amansız savaşların sonucunda bağımsız devletini yeniden kurmuştu, yuvasına kavuşmuştu. O yuva, son kalesi Anadolu topraklarında modern bir Türk devleti, bağımsız bağlantısız bir cumhuriyetti.

***

Başbuğ için asıl savaş şimdi başlıyordu. Sıcak savaşlardan yorgun çıkmış, yetişmiş insanını bu savaşlarda kaybetmiş, okur/ yazar oranı yüzde beşi geçmeyen cahil bırakılmış imanı güçlü bir halk.

Cehaletin belini kırmak amaçlı yapılacak ilk iş eğitim seferberliğini başlatmak olacaktı. Muasır medeniyetler seviyesine erişmenin gerektirdiği inkılâplar yapılmalıydı.  Milletleşmenin sağlam omurgasını çağa uygun yeniden inşa etmek gerekirdi. Çağdaşlaşmanın parametrelerini hayata geçirmek gerekirdi.

Başbuğ, deneyimli kadrosuyla birlikte bu inkılâpları kararlı ve tavizsiz bir inançla gerçekleştirerek bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletler camiasında saygın yerine oturtmanın mutluluğuyla çok sevdiği milletine veda ederek erken yaşta sonsuzluğa kanat vurmuştu; genç Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet ederek…

***

Başbuğumuzun, her biri birer kartal olan Türk milletini kırlardan alarak yeniden oturttuğu kartal yuvasını yıkmaya yönelik, dün olduğu gibi bugün de küresel güçlerin güdümünde değişik terör odaklı ihanet şebekeleri işbaşında yıllardır verdikleri asimetrik saldırılarını sürdürmektedirler. Türk kültür genleriyle beslenmemiş sosyal yobazlar ile din yobazları o eşsiz insanın felsefesini kavramak istemedi. Hazmedemedi. Çünkü ihanet odaklarının kuluydular. Küresel güçler bu yumuşak dokuyu kullanarak çoğu kez ülkemize saldırıları sonucu hala kan ve gözyaşı akıtmaya sebep olmaktalar. Stratejik konuma haiz ülkemizle alakalı farklı hesapları vardır. Üniter, bağımsız devlet yapımız iç ve dış ihanet odaklarınca kuşatılmış durumdadır. Onbeş Temmuz darbe girişiminin halkın basiretli hamlesiyle akamete uğratılması Türk milletini yekvücut yapmıştır.

Ne var ki ülke içte ve dışta asimetrik savaşın içerisindedir. Acı veren yeni bir vaka. Yeni yılın ilk sabahına 39 cana kıyan ihanet odaklarının saldırısıyla uyandık.

Son yıllarda güzel yurdumun birçok merkezinde işlenen kaçıncı toplu katliamlar yaşandığını düşündüğümüzde devletin istihbarat kurumunun ya da kurumlarının yetersizliği açıkça görülür haldedir.

Yaşadığımız her hazin vakada muktedirlerin sinir bozucu söylemleri: Vahşettir, dehşettir, cinayettir, katliamdır… Vs. Tamam, anladık ve terörü lanetliyoruz… Ancak gözüken mevcut zafiyeti giderici güvenlik politikalarının performansı hala tartışılmayacak mı?  İç ve dış siyaset politikalarını yürütme adına muktedirlere giydirilen’’ devlet ceketinin’’ düğmeleri mi yanlış yerden iliklendi? Ne dersiniz?

***

Evet, İçinden geçmekte olduğumuz bu karanlık zaman tünelinde millet olarak bütünlüğümüzü koruyarak daha güçlü olma zamanıdır, dayanışmaya güç verme zamanıdır.
Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin güvenliği adına savaşan askerimize, polisimize başarıları için dua ederken, bu uğurda hayatını kaybeden şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum, teröre kurban giden insanlarımıza rahmet diliyorum. Acılı ailelerimize sabırlar diliyorum.

***

Bu aziz milleti parçalamaya yönelik kumpaslar kuranların göremedikleri bir realite: Türk milletinin kültür kodları öyle güçlüdür ki, sabah namazına gidenlerle meyhaneden çıkanların selamlaştığı birbirine hal/hatır sorduğu ülkemizde ayrıştırma hamleleri başarılı olamayacaktır. Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip ülkemize diz çöktüremezsininiz.

Millet olarak ihanet odaklarına karşı, ağababalarına karşı daha da güçlenerek çıkacağımız azim ve kararlığıyla yeni yıl 2017 ye merhaba demenin hazzını millet olarak yaşamak öncelikli hakkımızdır.

Güven veren bir istikrar, sevgi ve saygı dileklerimizle…

 

 

 

Oca 21

Vefat ve Başsağlığı

DEĞERLİ ÜYEMİZ VE DAVA ADAMI NİHAT GÜRER’İ KAYBETTİK.

Değerli dava adamı, hizmet ve mücadele eri, milli hassasiyet sahibi, Türk milliyetçisi, Kocaeli Aydınlar Ocağımızın eski başkanı  ve değerli siyasetçi Sayın Meral AKŞENER’in ağabeyi Nihat GÜRER’i kaybettik. Merhumun cenazesi 22 Ocak 2017 Pazar günü ikindi namazını müteakip İzmit Fevziye Camiinde kılınacak  cenaze namazından sonra Gündoğdu Mezarlığına defnedilecektir. Ailesi ve kardeşi Meral AKŞENER, Pazar günü saat 11.00-16.00 saatleri arası Fevziye Camii karşısındaki İnegöl Köfte Salonunda taziyeleri kabul edeceklerdir. Pazar günü akşam namazından sonra Gündoğdu Merkez Camiinde ruhuna Kur’an okutulacaktır. Başta Sayın Meral AKŞENER olmak üzere ailesine, yakınlarına ve milliyetçi camiaya başsağlığı ve sabır dileriz.

Merhuma Allahtan rahmet dileriz. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Ara 12

Yine Terör, Acımız Büyük, Milletçe Yastayız

Av. Ruhittin SÖNMEZ

10.12.2016 Cumartesi günü PKK’nın Dolmabahçe’deki Beşiktaş Stadı dışında yaptığı peş peşe iki bombalı saldırıda 37’si polis, 7’si sivil 44 vatandaşımız şehit oldu ve 155 vatandaşımız da yaralandı. Acımız büyük, milletçe yastayız.

Ancak terörle mücadelenin kısa vadeli mucizevi çözümlerinin olmadığını artık öğrenmiş olmalıyız. Hele hele sınırımızın hemen bitişiğinde bölgenin yapısının yeniden tasarlandığı, bu tasarıma bütün büyük devletlerin ve bölgesel güçlerin karıştığı bir ortamda böyle kolay çözümler bulunamaz.

OHAL şartlarında bile bu kolay değil.

Önce sihirli formül aradılar. “Çözüm süreci” gibi örgütü besleyen büyüten hatalar yaptılar. Bölgede egemenliği PKK’ya devrettiler. Görüldü ki bunlar terör örgütünü güçlendirdi. Ancak Haziran 2015’den sonra devlet terörle mücadelede kararlı hale geldi. Bölgede devlet çetin mücadelelerden sonra yeniden hâkim oldu.

PKK ile mücadelenin istikrarla devam etmesi ve (FETÖ mücadelesinde olduğu gibi) PKK’nın finans kaynaklarının da kesilmesi halinde başarı gelecektir.

“Sihirli formül” yasama, yürütme ve yargı güçlerini bir kişinin üzerinde toplanması da değildir. Kurumların ve kuralların yaşatılması ve herkesin görevini yapmasıdır.

O zaman Türkiye büyük devlet olur ve meselelerini büyümeden çözebilir.

************************************

OHAL’DE BAŞKANLIK SİSTEMİ

Hafta sonu “her derde deva olacak sistem değişikliğinin” esasları belli oldu.  AKP ile MHP yöneticilerinin (R. Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin demek daha doğru olabilir) anlaştığı Anayasa değişikliği mutabakat metninin yazımı bitti.

Bu metin AKP milletvekilleri tarafından -okunmadan imzalanarak- anayasa değişiklik teklifi olarak TBMM Başkanlığına sunuldu.

Bu değişiklik gerçekleşirse parlamenter sistem sona erdirilecek ve yerine Türkiye’ye özgü Başkanlık (Cumhurbaşkanlığı) modeli ikame edilecek.

Yeni sistemde Binali Yıldırım işgal ettiği Başbakanlık makamı sistem dışı kalacağından “son Başbakan” sıfatını alacak. Devlet Bahçeli de partisini sistem dışına çıkaran bu değişiklikten sonra muhtemelen “son MHP Genel Başkanı” unvanını alacaklar.

Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli işgal ettikleri makamları sistem dışına atan uzlaşmadan nedense son derece mutlu görünüyorlar.

****************************************

KUVVETLER BİRLİĞİ VEYA TEK ADAM YÖNETİMİ

Anayasa değişikliğinin sosyal medyada çok iyi özetleyen yorumlar yapıldı. En iyilerinden biri şu idi:

“Bir Cumhurbaşkanı seçiyorsun, geride kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.” 

Gerçekten teklif kabul edilirse, “Başbakanlık kalkacak, yürütme organı tek başına Cumhurbaşkanı olacak.

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve partisinin Genel Başkanlığı görev ve yetkileri aynı kişide olacak.

Yasama gücünün yarısını Cumhurbaşkanı tek başına, diğer yarısını kendi seçtirdiği parti disiplini ile şahsına bağlı milletvekilleri aracılığıyla kullanacak.

Yüksek yargı ve HSYK üyelerinin yarısını kendi, diğer yarısını Meclis’te kendine bağlı milletvekilleri aracılığıyla seçecek. Böylece kuvvetler ayrılığı fiilen de, hukuken de sona erecek, kuvvetler birliği tesis edilecek.

Yasama, yürütme ve yargı gücü Cumhurbaşkanında olacak.

Gerçekten teklif edilen sistemde Başbakan yok, denge yok, denetleme imkânsız, sadece tek yetkili Cumhurbaşkanı var.

“Kuvvetler birliğinin” olduğu yerde “demokrasi” olmazmış, ne gam. “Hukuki durumu fiili duruma uydurmuş” olacağız ya.

Bundan sonra başka fiili durumlar yaratılırsa, makam fiilen babadan oğula veya damada geçerse hukuki duruma uydurma ihtiyacı bile kalmayabilir.

Sadece rejimin adını değiştirmek yeterli olur.

Böylece her derdimizi çözecek sihirli formülü bulmuş olduk. “Artık ne ekonomik kriz, ne dış politikadaki çıkmaz sokak, ne terör saldırıları gündemimizde olmayacak.”

“Başkanlık/ Cumhurbaşkanlığı gelecek bütün dertler bitecek.”

Bu saçma önermeye inanan milyonlarca insan olması çok acı.

Dönüşü olmayan yolun önündeki tek engel Meclis’teki 40 MHP milletvekili, o da olmazsa milletin feraseti.

*******************************************

EKONOMİDE DE SİHİRLİ FORMÜL

Türkiye’de dolar kurunun ani yükselmeleri genellikle bir ekonomik kriz olarak algılanır. Sadece kur olsa neyse ama daha da kötüsü ekonomimiz 2016 yılı 3. Çeyrekte yüzde 1,8 küçüldü.

Ekim ayından bu yana Türk Lirasının hızlı değer kaybı ve dolar kurunun 3,00 TL’den, 3,60 TL’ye yaklaşmasını hükümet yetkilileri dışarıdan yapılan ekonomik saldırılara bağladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP vatandaşlara “dolarları bozdurun, altın veya TL alın” çağrısı yaptı. Vatandaşın dolar bozdurması için özendirici bir dizi kampanyalar düzenlendi. Dolar bozdurma bir ekonomik kurtuluş savaşı olarak tanımlandı.

Ekonomik Koordinasyon Kurulu ve TC Merkez Bankası tedbirlerini açıkladı. USD kuru önce 3,37’ye kadar düştü. Sonra tekrar yükselişe geçerek 3,50’yi geçti.

Vatandaşın “kahramanca” dolar bozdurma mücadelesinin rakamlara yansıması ise şaşırtıcı sonuçlar verdi. Merkez Bankası 25 Kasımdan 2 Aralık haftası istatistiklerine göre meğer Dolar bozduranların bir kısmı kâr realizasyonu sonucu yeniden Dolar almış. Daha büyük kısmı ise Dolar bozdurup Euro satın almış. Sonuçta gerçek ve tüzel kişilerin mevduat bankaları ile katılım bankalarındaki döviz varlığı azalmamış, artmış.

***

Dolar kuru henüz durulmadı. Ama bu seviyede kalsa bile yılbaşına göre TL’nin değer kaybı yüzde 20 mertebesinde.

Eğer bu artış Türk Ekonomisinin “iç taleple değil, dış taleple büyüme modeline geçme” fırsatı olabilirse ne ala.

Ama üretimimizin yapısı hammadde ve ara malı ithalatına bağımlı. 1 dolarlık üretim için 0,80 dolarlık ithalat yapmak zorundayız. Kurun artması sadece vatandaş olarak fakirleşmemize ve borçlarımızın artmasına yol açıyor. Ayrıca ihracatımızın içinde yüksek teknolojili üretimin payı çok düşük. Bu yapıyı değiştirmek zorundayız.

Yapısal değişim öyle kısa vadede yapılabilecek ve neticesini hemen verebilecek bir şey değil. O halde bizi yönetenlere sihirli formül lazım.

***

Eğitim kalitemizin bir ölçüsü olan PİSA testlerinde OECD ülkeleri arasında sondan ikinci olduk. Okul binaları yapmakla, 4+4+4 sihirli formülü ile, İmam Hatipleri çoğaltmakla eğitim kalitesi düzelmiyor.

Eğitimi ve insan kalitesini düzeltmenin kısa vadeli sihirli formülü olmadığı gibi, kalitesiz insan gücü, kalitesiz yönetim ile ekonomik mucizeler de mümkün değil.

“Vatandaşın Dolar satışı” gibi sihirli formüller de netice vermeyecektir. İsterseniz konuyu uzmanından, Ege Cansen’den öğrenelim:

“Türkiye’de dolar daha doğrusu döviz fiyatının “sürekli artışının” sebebi, cari işlemler açığıdır. Bu dip dalgadır.

Kısa vadeli aşırı inişçıkışların sebebi ise “sınır aşan” sermaye hareketleridir. Bunun etkisini, yurt içinde birbirimize döviz satarak, temelli ortadan kaldıramayız. Çünkü bu döviz bozdurmalar, ne ülkenin döviz varlıklarını artırır ne de dış borcu azaltır. Sadece sahip değişir.

Döviz bozdurmak vatanseverlik ise şu sıralarda satılan dövizleri almak vatan sevmezlik mi?”

“Döviz satın, altın alın tavsiyesinin faydası olur mu?” sorusunun cevabını da Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz veriyor:

“Dövizinizi satıp altına yatırdığınızda bunun ekonomiye hiçbir faydası olmaz. Çünkü altınla dolar yer değiştiriyor. Zaten altını biz dolarla satın alıyoruz, dışarıdan ithal ediyoruz.”

Sihirli formül zamanında yapısal reformları yapmak, verimi artırmak, kaynakları inşaattan yüksek teknolojili üretime kaydırmak; kurumları yaşatmak ve görevlerini serbestçe yapmalarına fırsat vermekten ibarettir.

Ara 10

Stratejik Ortaklarımız Bizi Aldatıyor mu?

Anadolu Aydınlar Ocağı Prof. Dr. İbrahim Öztek,

8 Aralık 2016 Perşembe günü  Üsküdar Üniversitesinde “Stratejik Ortaklarımız Bizi Aldatıyor mu” isimli bir konferans verdi.

Konferans; üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri ve kalabalık  bir davetli katılımı ile gerçekleşti. Öztek 1950 Kore savaşından günümüze Birleşmiş Milletler (BM), Amerika Birleşik Devletleri (ABD), NATO, Avrupa Birliği (AB) ve Şanghay İşbirliği Örgütü ilişkilerinde Türkiye’nin uğradığı maduriyetler, haksızlıklar veya Türkiye’nin elde ettiği avantajları örnekleri ile kendine özgü görsellerle dile getirdi ve konferans sonunda ayakta alkışlandı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek sırası ile aşağıdaki konulara değindi.

Kore: Kore savaşında Kunuri kuşatmasını önceden haber alan BM kuvvetleri ve ABD birliklerinin bölgeden çekilmesi ile kuşatmadan habersiz olup, kuşatma altında kalan Türk birliklerinin on bin kişilik Çin ordusuna karşı verdiği süngü savaşında 400 şehit verdiğini, Kore savaşı sırasında kaybedilen 900 can ve 2000 gazinin ABD komuta kademesinin  tedbirsizliğinden ve bencilliğinden meydene geldiğini.,

Kıbrıs: 1964 yılında Kıbrıs’ta Rum’ların Türk’lere karşı katliam girişimlerini önlemek isteyen Türkiye’nin ABD tarafından engellendiğini, ABD başkanı Jonson’un, zamanın başbakanı Bülent Ecevit’e  yazdığı ağır bir mektupla, harekatı ve Türk’lerin kurtuluşunu önlediğini, Rumların Türk’lere yaptığı katliamların son haddi bulması üzerine 1974 yılında düzenlenen harekat sonrası, ABD, AB ve tüm batılıların Türkiye’ye ambargo uyguladığını.,

Saratoga: 1 Ekim 1992 günü Ege’de yapılan NATO tatbikatı sırasında Saratoga uçak gemisinden peş peşe atılan 2 füze ile tatbikatta görevli Muavenet zırhlımız kaptan köşkünden vurulmuş, gemi komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör ile beş subay ve askerimiz şehit olmuş, 22 askerimiz de yaralanmıştır. Buna kaza demek mümkün değildir ve NATO içinde ihanete uğradığımızı.,

Birinci ve ikinci Körfez savaşları: ABD birlikleri tarafından Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatı gibi Türk yurtlarının                                        talan edildiğini, ceset tarlalarına dönüştürüldüğünü, ve kadınlarımızın kötü muamelelere tabi tutulduğunu.,

Çuval Olayı: Irak’ı işgal eden Amerikan birliklerinin 1993 yılında Süleymaniye’de görevli özel kuvvetlere bağlı 11 Türk askerlerine baskın düzenleyerek kafalarına çuval geçirdiğini, kelepçelenerek 60 saat Bağdat’ta bir hapishanede sorgulandıklarını.,

Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis olayı : 17 Şubat 1993 günü Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in Ankara’dan Diyarbakır’ gitmek için havalanan uçağı 5 dakika sonra düştü. Orgeneral Bitlis ile beraberindeki 5 mürettebat şehit oldu. Motorun buzlanması bahane edildi. Eşref paşanın, Güneydoğuda Amerikalıların PKK’ya verdiği tüm desteklerden haberdar olduğunu.,

Aselsan olayı: Aselsan’da 2006-2007 yıllarında  F-16 uçakları ve Altay Tankı gibi kritik projeler üzerinde çalışan dört mühendisin intihar süsü verilerek ortadan kaldırıldıklarını.,

Güneş harekatı: Türk ordusunun, Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK’lı teröristlere yönelik 21 Şubat 2008’de başlattığı, çok ağır şartlar altında, kışın sürdürülen  ve 10 gün süren dev operasyonun, ABD tarafından durdurulduğunu.,

Suriye savaşı: Bu savaş boyunca güney sınırlarımızın ABD desteğindeki Kürt’ler tarafından kuşatıldığını, Rojova yapılanması ile Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti ve yeni enerji arterleri oluşturulduğunu.,

Açılım hareketi, Kobani desteği ve Türkiye’nin Güneydoğusunun  felakete sürüklenmesinin tamamen ABD patentli BOP kapsamında geliştiğini ve Türkiye’nin dara düşürüldüğünü.,

Terör örgütleri: Bölgede İŞİD dahil tüm terör örgütlerinin ABD tarafından eğitilip, donatılıp, kullanıldığını.,

NATO’nun yeni stratejik Kürt koridoru ile Türkiye’yi parçalama gayreti içine girdiğini, “Büyük İsrail” oluşturma gayretlerini, Füze kalkanı aldatmacasını, son Suriye/Cerablus ve Irak/Musul harekatlarında Türkiye’nin ABD engelleri ile karşılaştığını.,

Türkiye sınırları içinde ve dışında, Türk askerinin teröristlere verilen ABD, NATO ve AB silahları ile vurulduğunu.,

Göçmenler: Türkiye’ye giren dört milyona yakın göçmenin  ABD ve AB tarafından Türkiye’nin başına bela edildiğini, bu yollarla Türk ekonomisinin çökertildiğini.,

AB yardımları: Göçmenlerin Türkiye’de bakılması karşılığı AB’nin verdiği sözlerin hiçbirinin tutulmadığını.,

Şanghay Beşlisi: Tüm bunlara rağmen Şanghay İşbirliği Örgütünün çıkar yol olmadığını.,

Milli çıkarlarımız: Uluslararası dostlukların doğrudan çıkar ilişkisi olduğu ve bu tür ilişkilerin bir denge çerçevesinde sürdürülebileceğini örnekleri ile anlattı.

Sonuç olarak; Sözde çok önemli stratejik ortaklarımız olan ülkelerle

ekonomik, siyasal, askeri ve stratejik işbirliğinin tek taraflı, ortaklarımızın çıkarlarına hizmet ettiği, bunların eşit şartlara dönüştürülmesini,

Dost gözüken bu ülkelerin, Türkiye düşmanı terör örgütlerine açıkça verdikleri destekten vaz geçmelerini,

Rusya ve İran ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesini,

Suriye ve Irak’ta on milyona varan Türk nüfusun haklarının ciddi gerekçeler gösterilerek korunmasını, Misaki Milli konusunda uluslararası anlaşmalar doğrultusunda haklarımızın aranmasını,

Hatta Cerablus ve Bayır Bucak Türk kantonlarının kurulması için ciddi girişimlerde bulunulması gereğini vurguladı.

Tüm yaşananları gözden geçirdiğimizde Amerika, NATO ve AB’nin bizi aldattığı gün gibi ortadadır. Aldatmayı bırakın, Türkiye’yi istila planları geliştirmektedirler. 30 yıldır Türkiye’yi, için için kemiren ve Türkiye’nin asker sivil tüm ana unsurlarını eline geçirmiş olan, artık vakti gelmiştir diyerek 15 temmuz 2016 günü kalkışma girişiminde bulunan bir tarikat liderinin CİA ajanı olduğu ve bu hareketin Türkiye’yi Amerikan mandası haline getirecek bir planının parçası olduğu unutulmamalıdır dedi.

Ara 10

Türk’ün (İnsan) Hakları Günü !..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Halep’teki masum çocuklara ithaf olunur!

Bu yazıyı dört yıldır her 10 Aralık’ta yayınlıyorum. Sizce değişen bir şey var mı?

“Bu gün 10 Aralık İnsan Hakları Günü… Herkes bir şey söylüyor. Ancak geçmişe ve günümüze baktığımızda mensubu olduğum Türk Milleti’nin de, insan hakları yönünden büyük bir mağduriyete uğradığını görüyorum.

İsterseniz tarihin tozlu sayfalarını şöyle bir karıştırın… Türk’ün hükümdar gözüktüğü devletlerde bile Türk çoğu zaman mağdur. Tıpkı bugünkü gibi!

Ölümünün ardından bir yıl geçen ve hala yokluğuna alışamadığımız Türk Dünyası’nın aksakalı Prof. Dr. Turan Yazgan Hocamız bakın ne diyor: “Biz kimseye kötülük yapmadık. Katliam bizim tarihimizde yoktur. Ama en çok katledilen millet, Türk Milletidir. Balkanlardan beş milyon insanımızın katledilmesi sonucu döndük biz. Arap Yarımadası’ndan, Yemen’den nasıl döndüğümüzü, nasıl katledildiğimizi hepiniz biliyorsunuz. Sovyetler Birliği döneminde 100 milyon Türk kaybettiğimizi de unutmayın… Bunlar katliamla değil ama temessülle yani Ruhban Okulları’ndan, anaokullarından başlamak sureti ile Ruslaştırılarak, harplerde öne sürülerek veya tehcirle, cebri göçlerle… Anadolu’nun etrafında ne kadar Türk yaşıyorsa, sınırlarımızla bitişik, hepsi cebren göç ettirildi ve yollara serpildi. Yarısını öyle kaybettik. Bunlar yalnız Kırım Türkleri değil, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk, Ahıska Türkleri… Hepsi bu bir çeşit tehcir katliamına uğradılar.” Bunları insan hakları günü dediğimiz bu günde duyabiliyormusunuz? Dile getirenler, peşini arayanlar varmı? İnsan Hakları Dernekleri’nden bir söz işitebiliyormusunuz? Hemen dediğinizi duyar gibi oluyorum: “Bu insan hakları derneklerinin hepsi kürtçü, ermenici, rumcu, süryanici velhasıl hepsi Avrupacı…” diye. Yani Türk’ün haklarını koruyacak bir insan hakları derneği bile kuramamışız. Öyle mi?

Hadi bunlar tarihte kaldı! Günümüzde Irak Türkmenleri’nin Türk oldukları için çektiği çilenin farkındamısınız? Ya ortaya taş gibi düşen bir gerçek olan Suriye Türkmenleri ile ilgilimisiniz? Rodos ve İstanköy Türkleri’nin içinde bulunduğu gayri insani durumu biliyormusunuz? Yeter ki sesleri duyulsun diye bir musibet (!) bekleyen Batı Trakya Türkleri’ni hatırlıyormusunuz? Bulgaristan’da 1984-1989 arası hıristiyan mezarlıklarına gömülen müslüman Türkler olduğunun farkındamısınız? Keşke Atatürk, bizi düşündüğü gibi Trakya’ya yerleştirseydi diye hala şikayetlenen Moldovya’daki Gagauz Türkleri’nden haberdarmısınız? Bunların uğradığı insan hakları ihlallerini gidermek için bir şey yaptınız mı? Veya yapmayı düşünüyormusunuz? Desenize biz Türkiye Türklüğünü bile sıkıntıya düşürdük, onlara nasıl derman olalım diye !!!

Kara mizah örneği ama bari Türkler Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerinin peşine düşmüyorsa; ülkemizde ve yurt dışında kurulu bulunan insan hakları kuruluşları işin peşine düşse diye düşünüyor insan…

Justin McCarthy “Güneydoğu Kafkasya’ya ve Balkanların çağımızdaki haritasında oldukça homojen nüfusa sahip devletler, onları Osmanlı Türk İmparotorluğu’ndan ayıran savaş ve ayaklanmalar sonucu oluşmuştur. Bunların her birinin ulusal ve dini birliği, oralardaki Müslüman Türk nüfusun kovulması sayesinde ulaşılmış bir sonuçtur.” diyor. Ben buna soykırmları da eklemek istiyorum. Bunlarında insan hakları çerçevesinde ve özellikle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde dile getirilmesi gerekir diye düşünüyorum… Yine Elizabeth E. Bacon’un bizzat 1933-1934 yılları arasında gezerek kaleme aldığı “Esir Orta Asya” eserinden de anlıyoruz ki; gerek Çarlık Rusyası gerekse Sovyet Rusyası döneminde Türklerin üzerinden siyasi, kültürel, ekonomik olarak silindir gibi geçilmiş ve darma duman edilmişlerdir.

Yarın yani 11 Aralık’ta ölüm yıldönümünde bir kez daha anacağımız Büyük Türkçü Nihal Atsız’da içinde bulunduğumuz durumun tahlilini şu satırlarla yapıyor: “Milletler sosyal alanda, kendi çıkarlarına elverişli olan bakımından hareket ederler. Milli çıkarı arkaya atıp da tarafsız davranmaya kalkmak, gerçekte tarafsız olmak değil, karşı tarafların yanında yer almak demektir. Aydınların bu türlü gafletlerini milletler çok acı şekilde çeker.”

 

Hem Turan Yazgan Hoca’yı, Nihal Atsız’ı hemde insan hakları ihlallerine uğramış bütün Türkleri rahmetle anıyorum… Bırakın kimse onları hatırlamasa da bir garip Türk olarak bu anlamlı günde onların haklarını biz arayalım!

Çünkü Türk’ün uğradığı ve peşine insanlık alemince hatta Türkiyeli zevatça da düşülmeyen insan hakları ihlalleri gerçekten yürek yaralayıcıdır. Türkiye yalnızca Türklere ait değildir anlayışının ülkemiz üzerinde hakim olduğu bugünlerde, merhum Nihal Atsız’ın dediği gibi; Türk Aydını’nın sessiz kalışı da Türk Milleti’nin çekeceği büyük acıların habercisidir diyorum…”

Ara 09

Ne Yapılmaya Çalışılıyor

Halil ALTIPARMAK

Kim anlıyor, ülkede yapılmaya çalışılanları?

Ülkede ekonomi hepimizi çarpıyor, ülkenin ekonomisi çok iyi diyenleri bile bir telaş almış, gizlemek için her şeyi yapıyorlar.

Ülke, Orta-Doğu’da örtülü bir savaşın içerisine girmiş. Hem de öyle bir savaş ki, çıksan çıkamazsın, girsen giremiyorsun, şaşırıp kalmış, karar vericiler.

İşsizlik, 15 yıldan beri ülkeyi  yönetenlerin en başının bile rahatsızlık duyduğu ve bunu da dile getirdiği boyutlara ulaşmış.

AB dün girmekten gurur duyacağımız(!) bir birlik iken, bugün baş düşmanımız olmuş.

ABD, en önemli stratejik müttefikimiz(!) iken, bugün neredeyse savaşın eşiğine geldiğimiz bir ülke olmuş.

Fetö diye bir canavarı yaratanlar, saltanatlarını sürdürmeye devam ederlerken, fetöcü diye kimler mağdur ediliyor bilinemez hale gelmiş.

Kadına şiddet, tecavüz, çocuklara taciz ve ölümler her taraftan toplumu kuşatmış.

Pkk terör örgütünün kanımızı dökmesi son hızla devam etmekte.

Arap birliği genel sekreterinin bile ışid destekçisi olmakla suçladığı bir hale düşmüşüz.

Ülkede, konuları kişilere göre anlayan ve değerlendiren, yaşadıklarımızı bir inat uğruna görmek istemeyen kişiler hariç herkes gergin, sinirli ve belirsizliğin içerisinde bocalar hale gelmiş.

Ama, olsun, biz yine de başkanlık sistemini bir an önce getirelim derdindeyiz.

Bunun nedenini anlayan var mı?

Eğer, Anayasa’ya uyulmuyor ise, Anayasa’ya uyulması mücadelesi mi verilmeli, yoksa, Anayasa mı değiştirilmeli?

Değişecek Anayasa’ya uyulacağının garantisi var mı?

Bir muhalefet partisinin yapması gereken, iktidar partisinin eksiklerini, yanlışlarını söylemek mi ve bu eksik, yanlış işleri kamuoyuna açıklamak, anlatmak mı, yoksa bu işleri örtbas etmek mi?

İşte, anlaşılmaz olan durum tam bu durumdur.

Ülke, yukarıda saydığımız çok, çok ağır şartlarda iken, bizim işimiz gücümüz yokmuş gibi, sitem değişikliğine gitme nedenini gerçekten anlamıyoruz. Hem de, çok yakın zamanlarda söylenenlerin tam tersini yapmak pahasına. Temenni ederim ki, benim anlayışım kıt ve sadece ben anlamıyorum.

Değerli arkadaşlar, rica ediyorum, yaşananları değerlendirirken şahsî ölçülerle değil, Türk Milleti’nin değerleri ve bekası açısından değerlendirelim. Yoksa, her şeye rağmen Türk Milleti’nin en büyük ümidi olan kadrolar, birbirleri ile didişip durarak ülkenin zemini altımızdan kayacak, haberimiz bile olmayacak.

Eyvah, ben ne yaptım demek geri dönülemez işlerin başımıza gelmiş olması demektir.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar