Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 01

Yeni Anayasa ile İlgili Bazı Değerlendirmeler

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik ve milât kabul edilebilecek bir dönemini yaşamaktadır. 1982 Anayasası bugüne kadar 18 defa değişikliğe uğramış ve 12 Eylül darbe anayasası olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Günümüzde yapılmak istenen bir anayasa değişikliği değildir. Yapılmak istenen toptan yeni bir anayasa hazırlamaktır. Oysa ülkemiz ne bir savaştan yenik çıkmış; ne de bir ihtilal sonrası dönem yaşamaktadır. 16 Nisan’da referanduma sunulacak olan 18 maddeyi ileride yeni ve değişik birçok madde takip edecektir. 18 madde dışındaki maddeler için ileride de bir referandum yapılacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Son 7-8 senedir oluşturulan çalışmalarda 18 madde dışındaki diğer maddelerin nasıl olacağı konusu gizli değildir. Milli kimliksiz, milli kimliği etnik çağrışım yapıyor diye devre dışı bırakacak yanlışlar, artık Batı Avrupa ülkelerinin de şikayetçi olduğu çokkültürlülük ve etniklikleri esas alan, milletleşmeyi hesaba katmayan, farklılıkları kutsallaştıran sözde ideolojisiz ve T.C.’nin kurucu iradesini dışlayan bir anayasanın hazırlanacağı endişesi sürmektedir.

Böyle bir anayasanın ülke ihtiyaçlarından çok; sözde bölünmeyi engelleme amacıyla, çeşitli tavizlerle dolu olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye terörle müzakereden mücadeleye dönüşü ile büyük ölçüde terör baskısıyla bir anayasa yapma şartlarından uzaklaşmıştır. Aslında etnik ırkçılığa teslim olacak bir anayasa hazırlık çalışması ne demokratik olabilir, ne de toplumun bütününe hitap edebilir. Sadece marjinal bazı grupları mutlu edebilir.

Anayasa hazırlıklarında tepki anayasacılığının sürdürülmesine fırsat verilmemelidir. Ülkemizde her nesil, kendinden önceki nesilleri küçümsemekte ve daha iyisini yapabileceğini zannetmektedir.

Bir ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü tartışmaya açmaması, insan hakları konusunda bir eksiklik olamaz. Hiçbir ciddi ve demokratik ülkenin buna izin vermemesi, o devletin meşruiyetini zayıflattığı şeklinde yorumlanamaz. Anayasa çalışmalarında dıştan kumandalı dönüştürme gayretlerine dikkat edilmelidir. Bu dönüştürmeyi gizleyebilmek için asıl resmi görmeden sadece belirli maddeler üzerinde tartışma açmak esastan uzaklaşmaktır.

Eğer anayasanın bir toplumsal sözleşme ve uzlaşma niteliğinde olmasını istiyorsak; T.C. Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş gerekçeleriyle ters düşülmemelidir.

Milli devlete, milli kimliğe ve milliyete karşı alternatif kimlik ve mahalli egemenlik alanları açmak; demokratikleşme değil; egemenliği devretmek ve paylaştırmak, sosyal barışı, milli birlik ve bütünlüğü dinamitlemektir. Bugüne kadar demokratik parlamenter sistemden daha iyisi ve başarılısı ortaya konamamıştır. Demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek ve aksaklıkları gidermek, yasaları değiştirmek mümkün iken; onu rafa kaldırıp ülkeyi yeni maceralara sürükleyecek bir başkanlık sistemi ve benzeri uygulamalardan medet ummak her şeyden evvel bir metot hatasıdır. Mustafa Kemal Atatürk’e verilmeyen hak ve imtiyazların bir kişiye verilmesi yanlış olmuştur. Bu kadar çok yetki ve sorumluluk altında Cumhurbaşkanı kim olursa olsun zorlanır ve yanlış yapabilir.

15 Temmuz 2016 darbe ve işgal hareketi Türk Milleti ve onun önde gelen kurumları tarafından bertaraf edilmiştir. Dıştan kumandalı bu darbe teşebbüsünün başarılı olması halinde yapabileceği değişikliklere özenmek bir çelişki olacaktır.

            Somut bazı görüşlerimiz aşağıdadır:

-Kazanılmış hak ve hürriyetlerden geriye dönülmemelidir,

-Hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmesi sorunları çözemez,

-Türkiye’yi terörle bölemeyenlerin, terörsüz bölme tezgahları ve bu konuda anayasanın kullanılması önlenmelidir,

-Milli Devlet ve üniter yapıyı delecek anayasa oyunları kabul edilemez,

-Gazi Meclisin itibarı ve fonksiyonu korunmalı, milli iradeye sahip çıkılmalı, mahalliden merkeze kadar örülecek meclisler saltanatına ve 2017 model yeni bir feodaliteye imkân verilmemelidir,

-Ülkemizin Dünyadaki itibarı korunmalı; sıradan basit bir Ortadoğu Arap ülkesi konumuna düşülmemelidir,

-Türk’ü Türkiyeli yapmak isteyen etnikçi taassuba teslim olunmamalıdır,

-Yeni çözüm süreçlerine yol açılmamalı, yeni Oslo’lar, Habur rezaletleri ve Dolmabahçe mutabakatları ile karşılaşılmamalıdır,

-Yeni 15 Temmuz darbe ve işgal teşebbüsleri ile ileride karşılaşmamak ve onlara gerekçe hazırlamamak için; mutabakatlar güçlendirilmeli, parti taassubu aşılmalı, Yenikapı ruhu canlı tutulabilmeli ve demokrasiye sahip çıkılmalıdır.

-Ankara’nın devre dışı bırakılması, milli egemenliğin parçalanması ve özerk bölgeler saltanatının yaratılmasından kaçınılmalıdır. Devlete alternatif egemenlik alanlarının ortaya çıkarılması devletin yok edilmesidir,

-Sürekli kandırılıp aldatılmamak için duygusal, rövanş alıcı ve tepkici yollardan uzak durulmalıdır,

-Kuvvetler ayrılığı prensibinin bozulması yanlış olmuştur,

-Dar gelirlilerin, işçilerin ve emeklilerin başkanlık sistemine değil; sendikal hakları koruyacak demokratik parlamenter sisteme ihtiyacı vardır,

-Yeni anayasa hazırlanırken Baas rejimi anayasalarına özenilmemelidir,

-Ekonomik çöküşe, Türkiye üzerinde oynanan siyasi amaçlı ekonomik ablukaya, üretme ithal et anlayışına, yatırımsızlığın doğurduğu işsizliğe dikkat çekilmelidir. Türkiye’de tarım alanları boşalmakta ve bozulmakta, ihraç ettiğimiz ürünleri ithal eder hale getirilmekteyiz. Esnaf siftah yapamamaktadır. Gelir dağılımı bozulmakta, yoksullaşma ve ahlâki değerlerde aşınma artmaktadır,

-Varlık fonu Türkiye şartlarında farklı sonuçlar verecektir. Döviz kazanamayan, dış ticaret ve cari açığı bulunan Türkiye, önemli kuruluşlarını adeta yüksek faizle  dış borç elde edebilmek için ipotek vermektedir. İleride önemli kuruluşlarımız anlaşılan özelleştirmeye açılacaktır. Varlık fonu gelecekteki kazancın bugünden elden çıkarılması olmamalıdır,

-Ne iktidarı, ne de Cumhurbaşkanını değiştirmeyecek olan Anayasa referandumu zamansız yapılacak ve ülkeyi kamplaştırıcı bir süreci açacaktır. Yenikapı ruhunu elimizle yok etmeyelim. Ülkeyi yönetenler ve siyasiler toplumu geren, kamplaştıran, düşmanlık yaratıcı beyanlardan uzak durmalıdırlar. Hayır oyu verecek olanlara yanlış yakıştırmalar yapılmamalıdır,

-Cumhuriyete sahip çıkmalıyız. 1923 sonrasını reklâm arası ve ara rejim olarak görüp 1930 model araca benzetmeleri yanlış buluyoruz. Demokrasisiz Cumhuriyet de, Cumhuriyetsiz demokrasi de eksik sayılabilir,

-Silahlı bölücü teröre baş eğmeyen Türkiye’ye, silahsız terör ve anayasa oyunlarıyla baş eğdirilmemelidir,

-Türkiye’de mülteci ve yabancılara tanınan imtiyazlara sınırlar konmalıdır,

-Demokratik parlamenter sistemden vazgeçmek turizmi ve diğer sektörleri daha da zora sokacak ve yabancı sermaye girişlerini iyice azaltacaktır.

Şub 27

Uyuşturucu ve Alkol, İnsani Değerleri Katleden Bir Canavardır

Prof. Dr. İbrahim Öztek, “Gençler İçin Gençlerle Üsküdar Üniversitesi’nde” programı çerçevesinde verdiği konferansta “Bir yılda sigara içimine ve açtığı zararların tedavisine 3 adet Çanakkale köprüsü parasını harcıyoruz. Uyuşturucu; insan eli ile üretilen ve insanın tüm yüksek değerlerini yok eden acımasız ve kahredici bir canavardır” dedi.

 

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi, Türkiye Olimpian Derneği Başkanı, Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu İle Mücadele ve Spor Birliği Başkanı ve Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek 22 Şubat 2017 tarihinde Üsküdar Üniversitesi’nde Sigara, Alkol, Uyuşturucu ve Spor konulu bir konferans verdi. Üniversitenin Kültür Spor ve Sağlık direktörlüğünce hazırlanan konferans, üniversite öğrencileri ile öğretim üyelerince büyük bir dikkatle izlendi.

 

Öztek, uyuşturucuyu son derece anlamlı bir şekilde şöyle tarif etti. “Uyuşturucu; insan eli ile üretilen, insanı insanlığından eden, insanın masumiyetini yok eden, insanın özgürlüğünü, hür iradesini, insani yüksek değerlerini ve erdemlerini elinden alan en acımasız ve kahredici bir canavardır”.

 

Öztek, özellikle son günlerde giderek artan ve kullanım sonrası ölüme neden olan bonzaiye karşı mücadelede iyi eğitimli sivil toplum örgütü üyelerine büyük iş düştüğünü belirtti. Bu maddenin Türk gençliği için yeni bir felaket olduğunu vurguladı.

 

Prof. Dr. İbrahim öztek, uyuşturucu denilince konuya sigaradan başlanması gerektiğini, birayla başlayan alkol alımlarının giderek alkolikliğe dönüştüğünü, tinerle başlayan uyuşturucu kullanımının esrar, eroin, kokain, daha sonra da sentetik uyuşturucuların kullanımı ile insanın kendi eli ile felaketini hazırladığını belirtti.
Prof. Dr. Öztek, sigaranın kalp damar hastalıkları, enfarktüs ve akciğer kanserinin bir numaralı nedeni olduğunu, bu nedenle ülkede yılda 200.000 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Alkolün, mide ülseri, mide kanseri, karaciğer sirozu, hepatit ve karaciğer kanserine neden olduğunu, uyuşturucuların ise, önce akciğerde ağır tahribat yaptığını, buradan kan yolu ile beyine giden zararlı maddelerin tüm beyin hücrelerinin dengesini bozduğunu, görme işitme ve konuşma merkezlerinin harabiyete uğradığını, ardından kalpte düzensiz ve hızlı çalışma sonucu ani ölümlerin meydana geldiğini vurguladı.

 

Öztek, Bonzai denilen, içinde her türlü zehirli kimyasalların ve uyuşturucu atıkların bulunduğu cinayet aracının uyuşturucu ile ilgisi olmadığını, çünkü ilk kullanımdan sonra kullananın canını aldığını deneysel araştırma sonuçları ile dile getirdi.

 

Rakamlarla verdiği bilgiler tüyler ürperticiydi;

*2015 yılında Türk insanının bütçelerinden 15 milyar lirayı sigara içimine, 10 milyar lirayı da sigaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine ayırdığını, bu para ile üç adet 18 Mart Çanakkale Boğaz Köprüsü yapılabileceğini,

*Sigaraya başlama yaşının % 3 oranında 7-13 olduğunu,

*Alkole başlama yaşının % 5 oranında 9-13 olduğunu,

*Uyuşturucuya başlama yaşının % 5 oranında 9-13 olduğunu,

*Eczanelerde satılan ilaçların 96’sının uyuşturucu amacı ile kullanıldığını,

*Orta ve lise öğrencilerinin  % 20’sinin sigara, % 14 ’ünün alkol, % 4’ ünün uyuşturucu

kullandığını,

*Bir yılda 400 kişinin bonzai, 1000 kişinin uyuşturucu kurbanı olduğunu,

*AMATEM’e yılda 6000 bonzai kurbanının başvurduğunu,

*Polis kontrollerinde minibüs, otobüs ve taksi şoförlerinin büyük bir çoğunluğunun uyuşturucu kullandıklarının ortaya çıktığını,

*Uyuşturucuya bağlı en yüksek ölüm oranının İstanbul’da (yüzde 49.6), ikincisinin Antalya’da (yüzde 10.8) meydana geldiğini.  Bunları, Adana  (yüzde 7.3) ve Ankara’nın  (yüzde 5.6) takip ettiğini,

*30 000’ e yakın çocuğun sokaklarda yaşadığını, bunların 15 000’ inin suç işlediğini,

*Sigara içen annenin çocuğu sigara tiryakisi olarak ve % 20 bazı sakatlıklarla doğduğunu,

belirtti.
Prof. Dr. İbrahim Öztek, uyuşturucu ile mücadelede; her şeyden evvel ailenin, arkadaşların, okulda öğretmenlerin üzerlerine çok büyük bir görev düştüğünü, daha sonra medyanın ve devletin görevlerini hatırlattı. Bu felaketin önlenmesinde herkesin elinden gelenin fazlasını yapması gerektiğine işaret etti.

 

Uyuşturucuya karşı en önemli kalkanın spor olduğunu ve ana okulundan itibaren tüm çocukların temel spor dallarına yönlendirilmelerin sağlıklı nesiller yetiştirmenin ana kuralı olduğunu anlattı. Öztek, “onlar bizim çocuklarımız, onlar bizim insanlarımız, onların uğramış oldukları bu felakete bizler veya en yakınlarımız uğrayabilirdi, onun için bu durumu kendi felaketimiz kabul etmek zorundayız” dedi.

Şub 27

Bir Özeleştiri

 A.Kemal GÜL

 Hutbe olarak Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Bugünlerde ihtiyacımız olan önemli bir konu.

 

Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında

“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.”buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.

 

Asır Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şahadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir. Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.

 

Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz,  bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.

Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir. Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir. Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.[i]Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.

 

Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.

 

Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise,

Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.

***

Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo.

Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.

İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.

İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.

Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.

İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir. 

Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:

‘’Şura/istişare/meşveret  (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.

Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda ‘’devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’

*** 

İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.

Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.

*** 

Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:

2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan  ‘’An Economic İslamicity İndex’’başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:

Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.

Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.

Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.

İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.

Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

 

 

[i]

 

 

Şub 22

Arkadaşlar Oyuna Gelip Kırmayalım, Kırılmayalım

Dr. Sakin ÖNER

Arkadaşlar ülkemiz tarihinin en hassas bir dönemecinden geçmektedir. 1 Mart Tezkeresi ile yurdumuzu işgal edemeyen, 15 Temmuz’la ülkemizde iç savaş çıkaramayan dış güçler, şimdi de 16 Nisan’da Türkiye’yi “Tek Adam” rejimine geçirterek iç savaş çıkarmak istiyorlar. Nasıl 12 Eylül’den önce milleti SOLCU ve SAĞCI diye ikiye bölüp birbiriyle dövüştürmüşlerse, şimdi de 80 milyonu EVETÇİ ve HAYIRCI olarak ikiye bölmeye çalışıyorlar. Düne kadar akraba, dost, arkadaş olanlar birbirine küsüyor, selam vermiyor, kavga ediyorlar. Sakın oyuna gelmeyelim. Düşmanın istediği de bu. APO ve PKK yıllardır Türk milletini bölüp Türkiye’yi parçalamaya uğraşıyorlar, başarılı olamıyorlar. Dış güçler ve yerli işbirlikçileri de bu konuda başarılı olamadılar. Çünkü, büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti devletini “milli devlet” ve “üniter yapı” ilkelerine göre kurmuştur ve bu maya tutmuştur. Türkiye bu son tuzağı inşaallah 16 Nisan 2017’de başarıyla bozacaktır. Bu nedenle oyuna gelip EVETÇİ veya HAYIRCI diye birbirimizi kırmayalım, kırılmayalım. Çünkü bu dönemeçten sonra da aynı vatanda, aynı kaderi paylaşacağız, birbirimizin yüzüne bakacağız. Arkadaşlar yıllardır birlikte olduğunuz hiçbir arkadaşınızı sizden farklı düşünüyor diye dışlamayın.

Şub 05

Acı Gerçekleri Örten Evet-Hayır Maçı…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Anayasa değişikliklerinin neden yapıldığı ve neleri kapsadığı hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan milyonlar Nisan’da sandığa gidecek. Bu anayasa değişikliklerinin ardından hangi değiştirmelerin geleceği de tam bilinmiyor. Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı bunun bir başlangıç olduğunu söylüyor. Bu değişikliklerin ardından nelerin geleceği son 6-7 senedir hazırlanan anayasa taslaklarından anlaşılıyor. Anlaşılan milliyeti ve milli kimliği ideoloji sayan Türklüğü Türkiye’de maalesef etnisite kapsamında gören, Avrupa’nın artık reddettiği çokkültürlülük hastalığına tutulmuş, etnikliği milliyetin üzerine çıkarmış değişiklikler önümüze gelebilir.

Şurası bir gerçek ki; Anayasa referandumunda partilere ve Sayın Cumhurbaşkanına değil, demokrasiye evet mi, hayır mı diyeceğiz. Mevcut hali ile tamamlanmamış anayasa değişiklikleri demokrasiyi bekleme odasından daha da kötü bir yere gitmeye zorlamaktadır.

Sağ oylar, sol oylar tuzağı ile beraber tarihe mal olmuş DP – CHP çatışma nostaljisi artık aşılmalıdır. Sandık milletin önüne konunca hemen bu malzemeler kullanılmaktadır.

Ortadoğu’da, Ege’de ve Akdeniz’de sorunlar yumağı ve saldırılarla karşı karşıyayız. Böyle ciddi ve tehlikeli bir ortamda ülkemiz OHAL şartları altında referanduma götürülüyor. Bugün Türkiye tekrar milli mücadele vermektedir. Beka sorunu vardır. Ülkenin birlik ve bütünlüğünü, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası doğan Yenikapı ruhunu korumak gerekirken, ülkeyi kamplaştırıcı ve insanları birbirine ötekileştirici referandum ortamına sürüklemek akıl ve mantıkla bağdaşmamaktadır. Unutulmamalıdır ki, 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsüne karşı demokrasiye sığınmıştık.

Demokrasiyi ve parlamenter sistemi güçlendirerek sorunları çözmek varken, rejim mi, yoksa sistem mi değişiyor kısır döngüsüne ülkeyi sürüklememeliyiz. Türkiye itibar kaybetmemelidir. Ülkemiz, tek adam egemenliği altında yaşayacak sıradan bir Ortadoğu ülkesi yapılamaz. Buna lâyık da değildir.

Tarımı, turizmi, sanayii ve diğer sektörleri çöküşten kurtarmanın yolu milli menfaatlerden yana tavır almak ve elde edilmiş olan demokratik hakları kısıtlamamaktır. Sürekli demokrasiyi suçlamak değil… Anayasada ve yasalarda gerekli değişiklikleri, siyasi partiler, seçim kanunu, seçim barajı, terörle mücadele gibi değişikleri yapmadan, parti devleti yerine hukuk devletini sürdürmede engel acaba demokrasi midir?

Bölücü terör örgütü ve onun TBMM’deki kolu şimdilik gizli evetçi konumundadır. Terörist başı da daha önce başkanlık sistemine karşı olmayacaklarını beyan etmiş idi.

Başbakanlığın kaldırılması, başkanın denetiminin imkansız kılınması ve Gazi Meclis TBMM’nin etkisizleştirilmesi sorunlarımızı çözecek midir?

Milli irade diye diye, milli iradenin yerine başkanlık ve şahıs iradesinin geçmesi, bütçeyi başkanın yapması, kuvvetler birliğine geçilmesi çözüm mü olacaktır?

Mustafa Kemal Atatürk’e bile verilmeyen yetkilere kimse talip olmamalıdır.

 

Oca 30

Tarımda Üretim Düştü TMO AB’den Buğday Alıyor

Toprak Mahsulleri Ofisi, AB’den tam 90 bin ton buğday alımı için bir dizi uluslararası ihale açtı.Dışa bağımlılık tarım alanında da kendini göstermeye başladı.  TÜİK’in açıkladığı istatistiklere göre 2016 yılında buğday üretimi, 2015 yılına göre %8,8 azalarak 20 milyon 600 bin ton elde edilmişti. Toprak Mahsuleri Ofisi(TMO) üretimin azalmasına çare olarak AB’den 90 bin ton buğday alımı gerçekleşecek. Avrupalı işletmecilerin açıklamalarına göre ihaleler 13 Ocak’ta sona erecek.TMO’dan yapılan açıklamada, “Bilindiği üzere ikili anlaşmalar çerçevesinde AB menşeli 230 bin ton buğdayın ithalat önceliği kuruluşumuza aittir. Bu kapsamda üst kalite buğday fiyatlarını dengelemek amacıyla kuruluşumuzca 13.01.2017 günü AB menşeli yüksek kalite ekmeklik buğday ithalat ihalesi yapılacak olup limanlarımızdan un sanayicilerine bekletilmeden satılacaktır” dendi.
ÜRETİM DÜŞTÜ, İTHALAT FIRLADI

TÜİK veriledine göre; Tahıl ürünleri üretim miktarları 2016 yılında bir önceki yıla göre %8,7 oranında azalarak 35 milyon 281 bin ton olarak gerçekleşti.Buğday üretimi %8,8 oranında azalarak 20 milyon 600 bin ton, arpa üretimi %16,3 oranında azalarak 6 milyon 700 bin ton, çavdar üretimi %9,1 oranında azalarak 300 bin ton, yulaf üretimi %10 oranında azalarak 225 bin ton oldu.

Oca 30

Türkiye Başkanlık Referandumuna Giderken Kazakistan Başkanlık Sisteminden Vazgeçiyor

Kazakistan, ülkede uygulanmakta olan başkanlık sisteminden vazgeçtiğini açıkladı.Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, “Kazakistan, hükümet ile meclisin rolü ve etkisini artıracak bir sistem değişikliğine gidiyor” açıklamasını yaptı.DHA’da yer alan haberde, Nursultan Nazarbayev canlı yayında vatandaşlara, Anayasa’ya reform yapılacağını ve bunun için çalışma oluşturulup işe başlandığını ifade etti. Kazakistan, 25 yıldır başkanlık sistemiyle yönetiliyor

Oca 30

HDP, ‘Evet’ derse görürüz – Ahmet TAKAN

Ahmet TAKAN

 

Tivitırın lideri  Devlet Bahçeli!…

Saray rejimine “hayır” diyenlere, Türkiye’yi uçurumdan aşağı yuvarlamak isteyenlere karşı var gücüyle direnenlere, belden aşağı vurmaktan hiç çekinmemiş. Ortağı AKP’ye etten duvar olmuş!.. Dünü unutmuş, hakaretler yağdırmış.. Mavi kuşun öttürdüğü metinleri, biri isim okumadan anlatsa; “aktiroller yine  sövmüş” dersiniz. Koalisyon ortaklığı demek böyle bir şey!.. AKP söylüyor, Doktor Bahçeli ezber ediyor. Üstüne iki kat ekleyip ortaya karışık hakaretle Don Kişot‘luk vazifesini hakkıyla yerine getiriyor…

Tavan yapan bu hırçınlık, belden aşağı vuruşlar, Türk milletine gerçekleri anlatmaya engel olabilecek mi?.. Herkesi korkudan köşeye çektirip, sindirebilecek mi?.. Tivitırın lideri Doktor Devlet Bahçeli, çok kötü sövüyor, çok acımasızca tehdit ediyor, diye korkudan lal mı olacağız?..

AKP-MHP Genel Merkezinin yürüttüğü kara propagandaya karşı verilecek çok oturaklı cevaplar var. MHP Genel Başkan adayı Gaziantep Milletvekili Ümit Özdağ’a sorduk. O da YENİÇAĞ’a açık seçik net yanıtlar verdi.

— “Hayır”cı Türk Milliyetçileri, HDP ile aynı çizgide diye yürütülen kara propagandaya ne diyorsunuz?..

“Abdullah Öcalan ile aylarca İmralı adasında ‘Yeni Türkiye‘ dedikleri federal-çok milletli devletin anayasasını tartışan ve kaleme alan AKP’dir. Sonunda ulaştıkları anlaşmayı utanmadan ecdadın sarayında Dolmabahçe’de imza töreni ile açıklayan AKP’dir. Ancak bu arada Suriye’de güçlenen PKK, ‘özerklik olmaz, doğrudan konfederasyon‘ diyince AKP-PKK-HDP anlaşması bozulmuştur. HDP bunun üzerine Erdoğan’a ‘Seni başkan yaptırmayacağız‘ demiştir. Şimdi bu AKP Türk Milliyetçilerine HDP ile aynı çizgide olma suçlamasında bulunur ise onlara vereceğimiz cevap kısaca ‘Hadi oradan Öcalan ile başkanlık anayasası yazan siz değil miydiniz?’ der geçeriz. Üstelik hala pazarlığa devam ediyorlar. Hani bir laf vardır ya: Konuşana bak….

Balgat’ın durumu

Peki, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce MHP ‘Başkanlığa Hayır’ derken, HDP’de pazarlık için ‘Başkanlığa Hayır‘ diyor muydu? Evet, diyordu. Başkanlığa ‘Hayır’ demek, Türk Milliyetçilerini 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesinde HDP ile aynı çizgiye getirmedi de şimdi mi getirecek?  Keza CHP, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce Başkanlığa MHP gibi karşı çıkmıyor muydu? O zaman kimse CHP ile aynı çizgide olmayalım başkanlığa karşı çıkmayalım diyor muydu? Bunun üzerinden siyaset üretmeye kalkmak acizliktir.

Üstelik, TBMM’de yapılan oylamada HDP sözcüleri görünürde Başkanlık Anayasası aleyhine konuştular ancak hiçbir HDP’li ‘başkanlığa Hayır‘ oyu vermedi. Çünkü hala Saray ile Öcalan-HDP arasında pazarlık devam ediyor. Referandumdan önce bu pazarlığın nasıl biteceğini bilmiyoruz. Özetle, HDP’nin nerede durduğu hala belli değildir pazarlıkların sonunda HDP referandumda ‘Evet’ diyeceğini açıklar veya gizlice seçmenine ‘Evet’ oyu verin derse görürüz.”

–“FETÖ”cüler ne yaptı?

“Üstelik, AKP içinde Bylockçu diye aylarca reklamı yapılan milletvekilleri de ‘Evet’ oyu verdiğine, FETÖ ‘Evet’ vereceğiz açıklaması yaptığına göre, bu sahte kamplaşmalar üzerinden başkanlığı Türk Milletine yutturmaya kalkmayın. Şundan emin olun; başkanlığı desteklemek, MHP için Öcalan’ın idamı konusunda izlenen politikanın ortaya çıkardığı sonuçlardan çok daha ağır sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Başkanlık sonrasında Allah korusun ‘Evet’ çıkar ise Türkiye’nin başına gelecek felaketlerden MHP sorumlu tutulacaktır.

Tekrar uyarıyorum, bu anayasa değişikliği geçerse tek adam olan başkan özerk bölgeler kurabilir. Eğer Anayasa değişikliği gerçekleşir ise 123. Madde şu şekilde olacaktır: “İdare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulur.” Özetle, Cumhurbaşkanına kararnameler ile nereye gideceği belli olamayacak şekilde devlet teşkilatını düzenleme yetkisini muhafaza ettiği gerçeğinin altını çizmek isterim. Cumhurbaşkanı, 123’ncü  Madde’nin yeni hali ile örneğin bir çok ili içine alan koordinatör valilikler kurup, koordinatör valilerin yetkilerini bölgesel yönetimler kurabilecek şekilde  düzenleyebilir. Erdoğan, bu yetkiyi yeni bir müzakere ve çözüm sürecinde üzerinde İmralı’da ve Oslo’da uzlaşılan, Dolmabahçe’de ilan edilen iki milletli devletin temellerini oluşturacak şekilde kullanacaktır.

Özetle, kimse Türk Milliyetçilerinin aklı alay etmeye kalkmasın. Çünkü Türk Milliyetçileri akılları ile alay etmeye kalkanlardan çok daha akıllıdır. Tarih bunun şahididir. ”

–Başkanlığı, MHP Genel Merkezi ve AKP Dışında destekleyenler?..

“Türk Milliyetçileri başkanlığa karşı çıkıyor. Balgat’ta küçük bir grup kendilerini Ülkücü Hareketten ve Türk Milliyetçiliğinden soyutlayarak Erdoğan’ı başkan yapmak için çırpınıyorlar. Ancak onların dışında Başkanlık için çırpınanlar var. Birincisi Hizbullah’ın siyasi örgütü olan Hüda-Par. Hüda-Par, başkanlık rejimini destekliyor. Saha da AKP ile birlikte çalışacak. Başkanlığı diğer destekleyen ise Mesut Barzani ve partisi KDP. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Ondan dolayı cepheleşme tartışması açanlar bundan zararlı çıkarlar.”

–“ABD ve AB Türkiye’de Başkanlığa Karşı” şeklindeki propaganda doğru mu?

“Hayır, ABD ve AB Türkiye’de başkanlık rejimine karşı değil, hatta bir kişi bütün sistemi kontrol edince o kişiyi kontrol ederek bütün sistemi/devleti kontrol etmek mümkün olduğu için başkanlık sistemine örtülü bir destek veriyorlar. 1 Mart Tezkeresi döneminde Türkiye’de başkanlık sistemi olsaydı, Irak Savaşı’nda ön safta olurduk. Başkanlık sistemi olsaydı, çoktan Türk ordusu Esad’ı devirmek ve Şam’ı fethetmek için Suriye’ye yollanmış olurdu. Özetle, parlamenter rejim Türkiye gibi ülkeler için bir milli güvenlik rejimidir. Bundan dolayı ABD ve AB başkanlık sistemini destekliyorlar. Örneğin; ABD’de devam etmekte olan Rıza Sarraf davasının görülmesi Ocak 2017’den Ekim 2017’ye ertelendi. Neden ise, Rıza Sarraf kendisinin 1 ay daha fazla hapishanede yargılanmadan yatmasını sağlayacak bir düzenleme istediği ve Amerikan yargısı da bunu kabul etti. Böylece Türkiye’de referandum sürecinde ABD’deki Türkiye ile bağlantılı ve siyasal sonuçlar doğurabilecek dava tamamen gündem dışına düştü. Öte yandan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’deki durumu acil görüşme teklifini reddederek görüşmeleri yaz 2017’e erteledi. Ne ABD’den ne AB’den Saddamcı başkanlık sistemi girişimine açık/kapalı bir karşı çıkış gelmedi. ”

***

Acıklı durumunu dile getirdiğimiz gazi polisimiz Bilal Konakci, Çarşamba günü akşam saatlerinde  mahkemece tahliye edildi. Önce sevindik ardından bir daha üzüldük!.. Kahraman polisimize yurtdışına çıkma yasağı ile evden çıkmama cezası da verildi. Yüzde 98 oranında engelli olan kahraman, çocukları ile birlikte parka da gidemeyecek. İnsaf yahu!..

Kaynak: “HDP, ‘Evet’ derse görürüz”… – Ahmet TAKAN

Oca 28

Düşün Adamı Sezai Karakoç ile Bir Kaç Saat

(Nevzat Yalçıntaş’ın vefatı, Darbe girişimi, M. Şevket Eygi ve Yayıncılık üzerine)

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Kuruluşunun 100. Yıldönümü dolayısıyla MTTB Tarihi ile alakalı çalışmalarımın bir bölümünü Cağaloğlu’nda Fatih Gençlik Vakfı arşivinde sürdürdüm. Çünkü Fatih Gençlik Vakfı’nın beş kişiden oluşan ilk mütevelli heyetinden üç isim MTTB Genel Başkanlığını yapmış(İsmail Kahraman, Ömer Öztürk, Raşit Ürper), gençlik meselelerinde sorumluluk almış kimselerdi.

MTTB’nin bir zamanlar Sosyal İlimler Enstitüsü olarak hizmet veren salondaki arşivde epeyi bir süre çalışıp, not aldıktan, fotoğraflarını çektikten sonra ayrıldım. ESKADER merkezinde öykü yazarı başkan Şerif Aydemir ile muhabbetimizin ardından İlim Yurdu Yayıncılık ve Eğitim Hizmetlerinin İstanbul Fındıkzade’deki Mana Yayınevi’ne gittim. Sahibi Latif Kınataşı ile sohbete başladık.

Genelde sıkıntılı günler geçiren entelektüel hayat, yazar, yayın ve okuyucu üzerine oldu sohpetimiz. Çaylarımızı yudumlarken komşu yayınevi Diriliş’e geçtik. Kapalıydı saat 18.00 olmasına rağmen. Yazın aşırı Temmuz sıcakları, bastırılan ahlaksız, çirkin, çıldırmış darbe girişimi sonrasındaki dört gündür süren protesto eylemleri İstanbul’da normal hayatı ve mesaileri de etkilemişti. Çünkü genelde Diriliş Yayınevi ve Gazetesi bu saatten sonra açık oluyordu. Cep telefonumdan Üstad Sezai Karakoç’u arayarak gelip gelmeyeceğini öğrenmek istedim. Telefon açılmadı.Bir müddet sonra Sezai Bey kendisi aradı. Selamlaştık, yarım saat sonra ofisinde olacağını belirtti. Bizden başka iki ziyaretçi daha bekliyordu. Bu gelişmeye sevindim.

 

BOZCAADA’DA BİR SÜRGÜN  KANAAT ÖNDERİ

Yan sokaktaki çay ocağında Latif Kınataş ile sohpetimizi kaldığımız yerden devam ettirdik. Yakın Tarih üzerine sohpetimiz koyulaştı. Tek Rumeli Televizyonunda Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile, hocanın yaşadığı yakın tarihi konu alan 14 program yapmıştık. Birkaç gün önce hakka yürüyen Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş bu programımızın kitap halinde yayınlanmasını istiyor ve genel bir değerlendirme yazısı ile katkı vereceğini söylüyordu. Ömrü kafi gelmedi. Mekanı cennet olsun. Yakın tarihimizin mutlaka yeni nesil tarafından bilinmesi ve öğrenilmesi gerekiyordu. Demokrat Parti zamanında heykellere saldırarak kıran ve Ticani diye şartlandırılan, algı yayını yapılan bir grubun esasında dini bir ekol olduğu, kanaat önderi Kemal Pilavoğlu’nun bu yüzden mahkum edilmesine rağmen değerli yayınları bulunduğunu, önemli bir alim olduğunu çok kişi bilmiyordu. Bu bir örnekti. İktidarda DP hükümeti tasarruflar yapmasına, radyoda Kur’an-ı Kerim okutmasına, ezanın orijinal diline döndürülmesine, imam hatip okullarını açmasına rağmen, yıllarca baskı  atında olan dini bilgi ve gelişmelerin üzerindeki gölge hiç eksik olmamıştı. Kemal Pilavoğlu Bozcaada’ya sürgüne gönderilmişti. Öğrencileri de Bozcaada’ya yerleşen Kemal Pilavoğlu bölgede ciddi bir bağcılık atılımı yaparak adanın bir yandan adını duyuruyor, cazip hale getiriyor, öte yandan da onca insana iş kapısı açıyordu. Söz konusu olay bile doğru bilgilerle aktarılmıyordu. Konuşmamızda tam  “Ben Bozcaada’ya gittim. Kemal Pilavoğlu adına açılan müzeyi gördüm. Sevindim. Geç de olsa hakikat kendini belli ediyor!” diyordum ki çayocağı sahibi söze karıştı, Bozcaadalı olduğunu, orada bir evi bulunduğunu, anlattıklarımın doğru oluğunu tasdik etti. Sevindim.

AHLAK AKLI

Vakit gelmişti. İki bardak çayı da peş peşe bitirdik.

Hemen karşı sokakta tabelası görülen Diriliş’e doğru yürüdük. Karşıdan Sezai Karakoç geliyordu. Gömleği uzun kollu da olsa spor giyinmişti. Her müslümanda olduğu gibi pantolonunun diz yerleri belliydi. Kemeri  giysisiyle uyumluydu. Yeni tıraş olmuştu. Selam verdi. Cebinden anahtarı çıkararak kapıyı açtı. Bizden başka bekleyenlerle birlikte içeri girdik.

Diriliş’in sandalyeleri yenilenmişti. Sezai Karakoç masasına oturdu. Biz de yanına. Mana Yayınları Sahibi Latif Kınataş neşrettikleri eserlerden birkaçını Üstad Sezai Karakoç’a sundu. Sezai Karakoç poşetinden çıkardığı kitaplara baktı. Birkaçı medeniyet ve sanat üzerine tercümelerdi. İslam ile ilgili düşünce eksenli kitaplardı bunlar. Az okunabilen ama düşündüren, fikirde açılım yapabilen, manada derinlik kazandıran eserlerdi. İslam  kültürünün akıl yapısını inceleyen Faslı  Felsefeci Prof. Dr. Muhammet Abid El Cabiri’nin Arap Ahlakı Aklı adlı eseri dikkatini çekti. Şöyle bir baktı, sonra “Daha sonra bu kitaplara teker teker inceleriz” dedi.

-Nerelisiniz? Eğitiminiz nedir?

Sezai Karakoç’un bu sorusuna Latif Kınataş “Giresunluyum, Marmara İlahiyat mezunuyum” diye cevap verdi. Muhabbet burada memlekete ve eğitime döndü;

-Ben ortaokulu Kahramanmaraş’ta okudum.O günlerde ismi sadece Maraş’tı. Giresun’da ortaokul olmadığından okuyan talebeler Maraş’a gelmişti. Dolayısıyla Giresunlu çok arkadaşımım var.

Giresun’dan birkaç isim söyledi konuklardan bazıları. Latif Kınataş bazılarını tanıdı. Sözkonusu yıllarda Türkiye genelinde 17 lise vardı. Bunun önemli bölümü İstanbul’daydı.  Demek ortaokullarda sayıya gelecek kadar azdı.

 

HEM BURSLU VE HEM DE YATILI TERCİHİ

-Ortaokullarda dışardan gelenler genelde yatılı olurlardı. Leyli ve macani diye iki bölümden oluşurdu. Maraş’tan gelen arkadaşlarımız da ortaokulda okurlardı. Ancak yatılı değillerdi. Benim gibi Maraş dışından gelenler hep yatılıydık.

Sezai Bey ortaokuldan mezun olunca Gaziantep Lisesi’ne gidiyor. Bazı arkadaşları ise Adana’ya. Fakat o yıllarda Diyarbakır’da da lise olmasına rağmen Sezai Karakoç’a soruyorum, o da cevap veriyor;

-Diyarbakır’ı ben şahsen tercih ederdim. Benim memleketimdi. Fakat isteğimizle olmuyordu bu gelişmeler. Ama tercihler hep yatılı ve burslu okullardı. Biz Gaziantep’e gittikten bir sene sonra Maraş’a da lise açılmıştı.

-Liseden sonra üniversite için neler yaptınız?

Üstad Karakoç hatıralarını anlatırken hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Sanki  o günleri yeniden yaşıyordu.

-İstanbul’a geldik. Kadırga’daki yurtta kaldık.

-Neden peki?

-Çünkü paramız yok, olan yeterli değil, bir öğrenci için hem yatak, hem yemek konusu çok önemliydi. Bu açıdan burada kaldık bir müddet. Sonra yine arkadaşlarımızla buluştuk.

-Kadırga Yurdu’nu yanında askeri bir yurt da vardı.

-Evet..bizim zamanımızda İstanbul Üniversitesi’nin bitişiğindeki Süleymaniye’ye giden yol üzerinde askeri bir yurt vardı İstanbul’da.

-Yine var. Bir zamanlar Eczacılık Fakültesiydi. Şimdi bilmiyorum. Üniversite öğrencileri için yurtlar hem Kadırga’da, hem de Beyazıt’ta vardı. Çünkü benim Nebi Birinci adında bir Albay çocuğu arkadaşım Beyazıt’taki yurtta kalıyordu.. Subay çocukları öncelikliydi.

Sezai Karakoç anlatmayı sürdürdü.

-Tabii hepimiz üniversiteye giriş telaşındayız. Üniversiteye giriş çok kolaydı. Ancak bizim tercihimiz yurdu ve bursu olan fakültelerdi. Bir dilekçeyle hemen müracaat edebiliyordunuz.

 

BİR MÜLKİYELİNİN ÖYKÜSÜ

-Peki siz böyle bir şey yaşadınız mı?

-Yaşadım. Gaziantep Lisesi’nden sınıf arkadaşım Kilisli Seyfettin Başçılar Veteriner Fakültesi’ne kaydolmuştu. Benden bir fotoğraf ve dilekçe alarak kaydımı yaptırdı. Babam İlahiyat Fakültesi’ne kaydolmamı istiyordu. Benim ve arkadaşlarım için en önemli husus bursu olup olmadığıydı. İlahiyat’ın bursu yoktu. Bazı fakülteler bin kişilik kadrosu vardı. Ancak 150 kadar öğrenci başvurmuştu. Çok boş kadro oluyordu. İmtihanlara girdim. Önce yazılı imtihan yapıldı. Hiç unutmam “Avrupa ve Amerika haritaları çizerek, limanlarını işaretleyiniz. Ayrıca gemiler nereden nereye seyrüsefer yaparlardı harita üzerinde gösteriniz?” diye bir soru vardı. Avrupa ve Amerika  haritalarını çizdim.

-Tahtaya mı kağıda mı?

-Hayır kağıda.. fakat bir türlü beğenmedim. Üzerine bir çizik attım. Keşke öyle verseymişim. Sonradan gördüm ki iyi de olmuştu.

-Başka nelerden imtihan ediliyordunuz?

-Önce kompozisyon, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji, matematik, tarih ve coğrafya gibi altı bölümdü. Ben sıralamada 13 veya 12. olmuştum. Puanım iyiydi. Felsefeye de kaydımı yaptırdım ama mülkiye’ye girdim sonra.

-Peki tıp fakülteleri?

-İmtihanların en zoru ve puanlarının yükseği tıp fakültesiydi. Diploma derecesine göre girilirdi. Önce pekiyi dereceliler tercih edilirdi. Eğer kontenjan dolmazsa iyi derecelilere imkan tanınırdı. Mülkiye’de ise ilk 40’a girene burs verilirdi. Ben de dolayısıyla mülkiyeyi tercih ettim. Kazandım ve kaydoldum.

-Ankara Mülkiye’ye başladınız? Mehmet Şevket Eygi de sizin okuldaydı.

-Şevket Fransızca eğitim yapan Galatasaray Lisesi’nden mezundu. Fransızcası da kuvvetliydi. Dolayısıyla kayıt için bir tercih sebebiydi. Ben 3. Sınıfta iken Şevket Eygi birinci sınıfa başlamıştı.

 

TALABELERİN YENİ AY’I

-Bir aylık dergi girişiminiz var galiba?

-Evet. Şevket Fransız Kültür Merkezinde memur aynı zamanda. Maaş alıyor. Bu para ile bir dergi çıkarmaya karar verdik.
-Adı neydi?

-Yeni Ay’dı.

-Sonra!

-İlk sayıyı hazırladık. Bastırdık. O günün şartlarında görüşlerimizi açıklamak gibi bir hukuk devleti anlayışı yoktu. Hem dergimiz toplatılabilir, hem de bizim hakkımızda soruşturma başlatılma ihtimali fazlaydı. Şevket’e dedim ki?

-Ne dediniz?

-Savcılığa git. Bastığımız dergiyi göster. De ki Yeni Ay’ı dağıtmadan önce size getirdik. Bunun dağıtımına acaba başlayabilir miyiz diye bir sor. Vereceği karar yönünde gerekeni yaparız.

-Şevket Bey Savcıya gitti mi?

-Gitti.. savcı şöyle bir Yeni Ay’a bakmış. “Bunu dağıtamazsınız. Siz çıldırdınız mı? Hakkınızda soruşturma açarım. Bunları hemen yok edin. Yanınıza da bir adam vereyim, bu işi bitirin” demiş.

-Siz ne yaptınız?

-Yok edildi dergiler. Ancak Şevket’e dedim ki “birkaç tane hiç olmazsa ayır da bize kalsın” dedim. Diğer dergiler imha edildi. Oysa ben yeni bir şiir daha yazmıştım ikinci sayıda yayınlansın diye. Şevket’te teslim etmiştim.

-Peki ne oldu, ikinci sayı yayınlanmadı mı?

-Hayır ikinci sayıyı neşredemedik.

-Sizin şiiriniz peki?

-Şevket’ten alamadım. O yıllarda öyle fotokopi falan da yok ki bir nüshasını saklayalım. Her halde kayboldu. Şevket’ten istedim. Bulamadı.

 

ASILAN ALTI KİŞİ

-Konusu ne idi?

-Hatırlarsanız Mısır’da Müslüman Kardeşlerin ileri gelenleri idam edilmişti. Hepimiz üzülmüştük. Şiirin konusu bu idamlardı.

-Hatırladığınız kadarıyla ne demiştiniz?

-Şöyle demiştim “Aslında altı kişiyse/ Asılması gereken bir kişidir”  gibi.

-Üstad müsaade edersin bunu yazayım.

-Hayır hayır yazma, sadece dinle?

-Peki! Kastınız burada esasında Cemal Abdülnasır’ın idamını istiyorsunuz, Müslüman Kardeşlerin de idam edilmemesini?!

-Evet, serbest şiir de olsa idam sayısındaki rakamları da ona göre düzelttik. Sesin bozulmaması gerekti. Üç falan olmuyordu mesela. Serbest şiirin de kendine göre bir ölçüsü, estetiği vardı.

-Peki şiirden hala bir haber yok mu?

-Var. Aklımda kalan bu iki beyti Şevket Eygi daha sonra yayınladığı Yeni İstiklal Gazetesinde manşetten verdi. Tunus istiklali için mücadele veriyordu. Ötesini Söylemeyeceğim dizeleri Tunus’un İstiklal Savaşı’na ait. O yıllarda ayrıca Fransa Cezayir’i işgal etmiş. Müslümanlar katledilmişti.Bir milyon islam mensubu Cezayirli şehit olmuştu. Bende Cezayir İstiklal Savaşı için “Bir Milletin Ba’suBa’del Mevti” yani Diriliş fikri doğmuştu. Bir milletin ölümden sonra dirilmesi. Bedir diye bir şiir yazmıştım. Şevket’in daha sonra kurduğu Bedir Yayınevi’nin adı da buradan kaynaklandı. Diriliş ismi de buradan mülhem oldu bana.(Daha geniş bilgi için Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç/Dr. Şakir Diclehan-Lim yayınları)

 

BİR ALİMİN ÖLÜMÜ

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Sezai Karakoç’un da çok yakın dostu, gönüldaşı, ve yaşıtı idi.

-Nevzat Yalçıntaş da benim gibi 1933 doğumluydu. Allah rahmet etsin. Sağlığına çok dikkat ederdi halbuki. Mutlaka doktora giderdi. Ben ise hayatımda; o da arkadaşlarımın zoruyla iki defa gittim doktora! Nevzat Bey’in hiç bir şeyi yoktu.

-Doğru.. ağabey, sizin doktora gitmemeniz de sağlıklı bir şey değil. Gitmeniz gerek.Nevzat Hocanın gerçekten sağlığı yerindeydi.

Sezai Karakoç sadece başını salladı. Ben devam ettim.

-Nevzat Yalçıntaş Hoca sağlığına çok itina gösterirdi gerçekten. Çekap falan yaptırırdı. Son altı aydır beynine giden damarlardan birinde pıhtı tespit etti doktorlar. Nevzat Hoca’nın tedavisine başlandı. Epeyi bir süre günde 8 saat oksijen verildi. İyileşmişti. Ama iğne ve haplarına devam etmesi gerekiyordu. Doktorlar da Nevzat Hoca’nın sağlıklı ve eskisi gibi olduğunu söylüyorlardı. Buna rağmen kendisi sıhhati konusunda titizdi sağlığına. Buna rağmen kan sulandırıcı ilaçlarını almamış.

-Çok duyarlıydı sağlığına! Nasıl olmuş?

-Vefat ettiği gün Çatalca’daki çiftliğine gitmek için Şerifali’den yola çıktık. Boğaziçi köprüsü kapatılmıştı. Askerler vardı. Fatih Sultan Mehmet Köprüsüne geçiş verdiler. 10 dakikalık yolu 2 saatte aldık. Çakmak’a gelince orasının da kapatıldığını öğrendik. Trafik felç olmuştu. Eşim telefon etti “darbe girişimi” haberini verince geri eve dönebildik. Bu defa da iki saat sürdü yolumuz. Sabaha kadar da uyumadık.

Sezai Karakoç araya girdi.

-Çatışmalar oluyormuş bütün yollar kapatılmış. Biz daha dün aradan birkaç gün geçmesine rağmen araçlaFındıkzade’denkarşıdan karşıya geçemedik.

-Doğru.. bir gün sonra Nevzat Hoca’nın Çatalca’daki evine gittik Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Hüseyin Arslan ile. Yarım saat önce Nevzat Hoca’nın cenazesi Çatalca Devlet Hastanesi’nden alınarak İstanbul Kozlu Mezarlığı Morgu’na götürülmüş.

 

HAKKA YÜRÜMEK

-……………………………..

-Çiftlik’in Bahçıvanı  Selamet Bey karşıladı bizi. Bir yandan da anlattı. “Hocam ile Cuma namazı için Çatalca Ulu Camii’ne gittik. Namazdan sonra her zaman olduğu gibi kitapçıya gittik, hocam gazeteleri açsın açmasın 10 kadar gazete aldı. Yeni yayınlara baktı. Yabancı gazeteleri bulamadı. Yoktu. Eve döndük. Sabah kahvaltıyı geç yaptığından öğle yemeyi yemedi. Hava o gün çok sıcaktı. Serinlemek için havuza girdi. Ben de ağaçlara su vermek üzere yanından ayrıldım. Göz ucuyla baktım hocam yüzü koyun suyun içinde dibe bakıyor, ayakları yerde, kollarını açmış bir vaziyetteydi.

-Eeeeeeee

-Her halde havuzun dibine bakıyor gibi geçti aklımdan. 10 dakika sonra geldim. Baktım. Hocam hala öyle duruyor. “Hocam, Nevzat Hocam” diye eslendim. Cevap vermedi. Elimle dokundum. Tepki göstermeyince, ev halkını çağırdım. Hepimiz panik olmuştuk.

-Sonra!

– Sun’i teneffüs falan yaptırmaya çalıştık. Ben acaba dili ters mi döndü diye düşündüm. Ağzını açtım, dili düzgündü ama mosmor olmuştu. Çatalca Devlet Hastanesi’ne götürdük. Doktor bize 35-40 dakika önce Nevzat Bey’in hakka yürüdüğünü söyledi. Hepimiz yıkıldık.

Bahçıvan Selamet Bey’in anlattıklarını hatırlatınca Sezai Karakoç ve Diriliş konukları  yeniden rahmet ve dua okuduk.

-Sezai Ağabey Nevzat Hoca ile en son  27 Haziran 2016 Pazartesi günü Diriliş’in karşısındaki Ali Yasin Emin no 5’teki AllSeasons Otelde iftardaydık. Hatırlarsanız sizi de davet etmiştik. Ancak siz Diriliş’te iftar yapacağınızı, misafirlerinizin olduğunu bildirmiştiniz. Ben de en son burada görmüştüm rahmetliyi.

-Allah rahmet etsin.

-Nevzat Yalçıntaş, üç beş ay önce beyne giden damarlarından birinde pıhtı tesbit edilmişti. Emboli dendi. Oksijen tedavisi gördü. Tablet ve iğne tedavisine başlandı. Ama Ramazanda oruç tuttuğu için özellikle iğnelerini vurulmadı. Bu pıhtı imkan bulunca beyne giderse felç, kalbe giderse kalp krizi yapıyormuş. Mekanı cennet olsun

-Amin

 

İSLAM AYDINLARININ SORUMLULUĞU

-Üstelik bu darbe girişimini de görmedi. Yoksa çok üzülürdü. Memleketini ve halkını en fazla düşünen aydınlarımızdan biriydi. Darbelere hep karşıydı. 27 Mayıs darbesini yaşadığı için de hep onu örnek verirdi.

-Evet maalesef böylesi darbe girişimleri Türkiye’nin fay hattından kaynaklanıyor. Hiç bir zaman bitti diyemiyoruz. Sanırım sebebi de Cumhuriyet’in çok acele ilan edilmesi ve kurulmasıdır. Çünkü eksikliklerimiz vardı, tamamlanması icap eden hususlar bulunuyordu. Böyle olunca da sıkıntılarımız arttı, devam etti. Fay hattı yeniden faaliyete başladı.

-Amerika’nın parmağı olduğu iddia ediliyor. Gerçi Waşhington geç de olsa açıklama yaptı ama, başarısız bir darbe girişimimin yanında B Planını uygulamaya geçecek diye yerli-yabancı medyada yorumlar yapılıyor.

Sezai Karakoç’un hiç böyle görmemiştim. Öyle bir değerlendirdi ki dikkat kesildik tümümüz;

-Hayır, kim bu girişimi planladıysa, istediği gibi gerçekleştirmiştir. Böyle istediği için böyle yapılmıştır. İsteseydi yapmazdı. Yapmak istediği için yaptı. Öyle konuşulduğu gibi  yok A, yok B planı falan yoktur. Türkiye böyle bir fay hattı üzerindedir. Bu son da değildir. Fay hattı hareketlenince her şey olabilir.

-Peki Üstadım, İslam coğrafyası hiç istikrar ve rahat yüzü görmeyecek mi? Çözümü nedir?

-İslam dünyası da fay hattı üzerinde. Ne zaman fayın hareket edeceği belli olmaz. Her vakit harekete hazır gibidir. Nasıl mı kurtulacağız bu fay  hattındaki hareketlenmeden?

-Evet!

-İslam aydınlarının teşebbüsüyle.

-Bu teşebbüsü gerçekleştirebilecek İslam aydınları var mı ki?

Bu soruyu Latif Kınataş sordu.

-Eh yani..az da olsa var. Çözüm de İslam’da belirtilmiş. Sorunu İslam aydınları çözecek.

Sezai Karakoç üstad biraz düşündü sonra serzenişte bulunur gibi konuştu;

-Böyle şeyleri benim esasında konuşmamam gerek.

Latif Kınataş yolda bana bahsediyordu.

 

HIZIRLA KIRK SAAT

-Sezai Karakoç Ağabey ile bir keresinde sohpet ettik. Kendisine sordum. Siz “seçimlere katılacak mısınız” diye. Bana cevaben “Yasaya göre belli sayıda il teşkilatı kurulmadıkça genel seçimlere girmemize müsaade edilmiyor” demişti. Sonra bir başka soru daha sordum “Yüce Diriliş Partisinin iktidarı hedefleyen bir seçim hazırlığı veya çalışma temposu içinde olmadığı kanaati oluşturduğu için doğal olarak, siz gerçekten iktidara gelmek, ülkeyi yönetmek üzeri mi parti kurdunuz?” deyince şaşırmıştı “Elbette” demişti. Bu soruları bir daha hatırlatabilir miyim?

“Elbette” demiştim. Ancak sormadı. Ben konuya girmek için yavaş yavaş sokuldum.

-Yüce Diriliş Partisi’ni bir defasında hırsız açmıştı.

-Ne bir defası.. iki defa hırsız girdi partiye. Görüntü var, el izi var. Polis geldi. Hepsi o kadar. Emniyet dönüp de her hangi bir bilgi falan vermedi maalesef.

Latif Kınataş Arapça biliyordu. Mısır’daki Ayn Şems Üniversitesi’nden Prof. Dr. AbdülrezzakBerakatÜstad Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’ini tercüme ederek yayınlamıştı. Talebesi Ahmet Abudullah’a da Sezai Karokoç ve İslami Diriliş konusunda master tezi hazırlamasını istemişti. Her iki çalışma da yayınlandı. Diriliş gönüllüsü konuklardan Halil İbrahim arkadaşımız bu kitabı getirerek Latif Bey’e gösterdiler. Latif Bey de ilk sahifelerdeki yazıları okuyarak tercüme etti. Anlattı. Sezai Karakoç Hızırla Kırk Saati Arapça olarak söyledi “Erbeunesaatenmaa Hızır”. Böylece sohpet tercüme faslına girdi. Kahire Kitap Fuarından sohpet ettik. Frankfurt Kitap Fuarından sonra Dünyanın  ikinci büyük kitap fuarı Kahire’de yapılıyor. Tercüme faaliyetlerinin artarak İslam coğrafyası ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesinden konuştuk.

 

DÜNYADA EN FAZLA TANINAN MÜSLÜMAN ŞAİR İKBAL

Türkiye’de çok sayıda Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü var. Keşke Arapçaya tercüme edilen Hızırla Kırk Saat Türkiye’deki Arap filolojilerinde okutulsa. Arap Dünyasının nüfusunun 300 milyon olduğuna hayret etmiş Sezai Karakoç. Bana göre Müslüman Arap Dünyasının nüfusu en fazla o kadar. Hele Mısır’ın “Biz Arap değiliz, Mısırlıyız” dediğine bakılırsa bu rakamdan 90 milyonun çıkarılması gerekecek. Her ne ise ama Arapça İslam coğrafyasında önemlidir. Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim dili dolayısıyla bütün dünyada bilinen bir  İslam ülkelerinde kullanılan değişik dillere, bu dillerden de Arapça’ya tercümeler yeterli değil. Mesela Pakistan’ın Milli Şairi Muhammed İkbal bütün dünyada en fazla tanınan Müslüman edip, müellif ve şair olmasının nedeni İngilizce bilmesi. Sezai Karakoç bu yaklaşımı şöyle değerlendirdi.

-Bir defa söz konusu yıllarda Hindistan vardı. Pakistan yoktu. İkbal İngiltere’de eğitim görmüştü. Çok iyi İngilizce biliyordu. Batıyı iyi tanıyordu.

-Mehmet Akif Ersoy aynı ortak endişeleri taşımasına karşılık İkbal kadar dünyada hatta İslam coğrafyasında çok tanınmıyor.

-Doğru, İkbal daha fazla tanınıyor.

-Sezai Ağabey, yıl sonunda Pakistan’da İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Muhammed İkbal Uluslararası Sempozyumu düzenliyoruz.

-Kim tertip ediyor?

-Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız. Lahor Üniversitesi’nde gerçekleşecek.  Hedef kitlemiz üniversite öğrencileri. Okuyan, düşünen gençlik. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Urduca Bölümü, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi de katkı veriyor.

-Güzel..

-Bu toplantımıza sizi de götürelim. Bugüne kadar hiç bir davetimizi kabul etmediniz. Balkanlar ve Türk Cumhuriyetleri de öyle oldu. Bu defa Lahor’da konuğumuz olun.

-Teşekkür ederim. Hiç vaktim yok. Keşke olsa.

Vedalaşarak ayrıldığımızda saat 21.00’i geçiyordu.

Ancak Diriliş Yazıhanesi hala konuklarla doluydu, gelmeler gitmeler devam ediyordu.

 

 

 

 

 

 

 

Oca 28

Rejim mi, Sistem mi, Başkanlık mı?

Dr. Sakin ÖNER

“Güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı” sistemi diye sunulan gerçekte “Başkanlık” sistemi 9 oy farkla 339 oyla Meclis’ten geçti. Milletvekillerinin çoğunluğu, yetkisi olmadığı halde, milletin kendine vekaleten verdiği egemenlik hakkını, kendi eliyle tek kişiye devretmeyi kabul etti. Eğer bir aksilik olmazsa Nisan ayında ise “Başkanlık Anayasa Değişikliği” halk oyuna sunulacak.

Son sözü, 23 Nisan 1920’den bu yana kayıtsız ve şartsız egemenliğin sahibi olan millet verecek. Ya egemenlik hakkına sahip çıkacak, ya da bir kişiye devredecek. İktidar bu değişikliğe “sistem değişikliği”, muhalefet ise “rejim değişikliği” diyor. Bu değişikliğe, “Meşrutî idareye geçiş” sistemi diyeceğim ama, o da değil. Çünkü, meşrutî idarede bile meclis, padişaha karşı daha çok yetkiye sahiptir.

O zaman referandumda millet neyi oylayacak? Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması gerektiğine inanan bir Türk milliyetçisi olarak bu konu üzerine kafa yordum ve şu sonuçlara vardım.

  1. Sonuç:
    Tek Vatan-Tek Bayrak-Tek Millet-Tek Devlet= EVET
    Tek Adam = HAYIR
  2. Sonuç:

Millet oy atarken şu iki seçenekten birini seçecek :
a. İrademi vekillerim eliyle kendim kullanacağım.
b. İrademi tek adama devredeceğim.

  1. Sonuç:

Bu referandum, Recep Tayyip Erdoğan’ı seçme veya seçmeme seçimi değildir. Çünkü Erdoğan, sonsuza kadar bu görevde kalacak değildir.

Bu seçim, ülkenin geleceğini ve milletin hayatını yakından ilgilendiren önemli bir seçimdir.

  1. Sonuç:
    Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:
    “Demokratik parlamenter sistem” mi?
    b. “Başkanlık sistemi” mi?
  2. Sonuç:
    Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:
    “Yargı-Yasama-Yürütme” bağımsızlığını esas alan “Kuvvetler ayrılığı sistemi” mi?
    b. “Yargı-Yasama-Yürütme”nin tek adamın eline teslim edildiği kuvvetler birliği sistemi mi?
  3. Sonuç:
    Bu referandumda şunun kararını vereceğiz: BAŞKANLIK MI?                                                                                                                             b. MİLLET EGEMENLİĞİ Mİ?

Bu Anayasa değişikliğinin kabulünün ülke zararına olduğunu düşünenler, “Cumhuriyet, Laiklik, Atatürk” argümanlarını fazla kullanırlarsa, sonuç almaları zordur. Çünkü, iktidar, 15 yıllık saltanatında bu kavramları çok yıprattı. Halka sorulacak soru, “Ülke yönetiminde “TEK ADAM” mı söz sahibi olsun, yoksa şimdiye kadar olduğu gibi, Parlamento vasıtasıyla “MİLLET” mi söz sahibi olsun?” olmalıdır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar