Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 11

Uzaklaşan Eğitimi Tutamazsak

Sakin ÖNER

                Pandemi dolayısıyla bir neslin yarım yamalak yetişmesini üzülerek seyrediyoruz. Yapılan yüz yüze eğitimden (aslında öğretimden) üniversite öncesinde öğretim gören 18 milyon öğrencinin üçte biri yani 6 milyonu yararlanamıyor. Üç milyonunun ne interneti ne bilgisayarı var, üç milyonunun ise bilgisayarı yok. Bu 6 milyon öğrencinin büyük çoğunluğu dar gelirli ailelerin ve çok çocuklu ailelerin çocukları. Bunlar daha önce de öğretmeni ve eğitim altyapısı eksik okullarda veya taşımalı eğitimle yollarda sürünerek okuyan eğitim mağdurlarıydılar. Şimdi de üzaktan eğitimi uzaktan seyreden bugünün mağdurları oldular.

Üzaktan eğitimden şu anda en çok yararlananlar özel okul öğrencileri. Bir defa özel okul öğretmenleri uzaktan eğitim derslerini düzenli ve aksatmadan yapıyorlar. Okul yönetimleri öğretmenleri çok sıkı denetliyorlar. Veli veya öğrencinin en küçük şikayetlerinde öğretmenin dikkati çekiliyor. Özel okulların bir kısmında başka bir sıkıntı var. Çocuklarını iyi eğitim alsın diye özel okula gönderen  orta gelirli ailelerin çoğu, pandemi sürecinde yüz yüze eğitimin yapılmaması nedeniyle çocuklarının kayıtlarını devlet okullarına aldılar. Bu sıkıntı daha çok, bu süreçten az önce açılan ve düşük ücretle öğrenci okutan, ekonomik durumu zayıf okullarda yaşanıyor. Bunların büyük kısmı kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.

Bu süreçte ikinci mağdur olanlar, özel okullarda görevli sözleşmeli öğretmenler ile ders ücretli öğretmenler. Uzaktan eğitim daha az öğretmenle yapılıyor diye  ders ücretli öğretmenlerin tamamı, sözleşmeli öğretmenlerin bir kısmı  çıkarıldı. Devlet okullarına atanmak veya özel okullarda görevlendirilmek isteyen yüz binlerce öğretmen sürecin sona ermesini bekliyor.  Bu süreçte üçüncü mağdur olanlar, eğitim sektörüne hizmet veren esnaf. Bunlar; kırtasiyeciler, yabancı ders kitabı satan kitapçılar, öğrenci kıyafeti, eşofman satan tekstilciler, okul servisleri sahibi, sürücüleri, hostesleri, okul kantincileri ve bunların tedarikçileri. Hepsi perişan durumdalar.

Uzaktan eğitime imkanı olmayanlar ulaşamadıkları gibi, imkanı olduğu halde derlere devam etmeyen çok öğrenci var. Birinci dönemde okulların çoğunda işlenen derslerle ilgili sınavlar yapılamadı. Koronavirüs salgını hız kesmeden devam ettiği için 4-22 Ocak 2021 tarihleri arasında yapılması planlanan yüz yüze sınavlar yapılamıyor, sınavlar ikinci döneme bırakıldı. Sizin anlayacağınız bu öğretim yılında öğrencilerin kaderi, tek dönemde yapılacak en fazla iki sınavla belli olacak. Zayıf olan öğrencilerin telafi imkanı bulunmayacak. Eğitim çocuklarımızdan uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Eğer uzaklaşan eğitimi bir tarafından yakalayamazsak bir nesil kaybolacak. O zaman ne yapalım?….

Aslolan yüz yüze eğitim yapılmasıdır. Cumhurbaşkanı 15 Şubata kadar yüz yüze eğitim yapılmayacağını açıkladı. Milli Eğitim Bakanlığı 2020-2021 öğretim yılının hiç olmazsa ikinci döneminde 15 Şubattan sonra yüz yüze eğitime geçilmesi için bütün imkanları zorlamalıdır.

Bunun için öncelikle interneti bulunmayan bütün yerleşim birimlerine ücretsiz internet bağlantısı sağlanmalıdır. Bu konuda en güzel örneği Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş verdi. İnternet bağlantısı bulunmayan 914 köye ücretsiz internet bağlantısı sağladı. Her belediye veya İl Özel İdareleri bu imkanı sağlasa sorun bir anda çözülür.

İkinci olarak üzaktan erişim imkanı bulunmayan öğrencilere tablet veya bilgisayar sağlanmasıdır. Milli Eğitim Bakanlığı bu süreçte 500 bin tablet dağıtacağını açıkladı. Şu ana kadar yarısı dağıtılmış. Tamamı dağıtılsa da problem çözülemeyecek. Bu konuda milletçe bir seferberlik yapılmalıdır. Bu seferberliği valilikler, belediyeleri, stk’ları ve iş çevrelerini ortak ederek organize etmelidir.

Üçüncü olarak köy okulları derhal açılmalı ve bu okullara hemen çevreden sözleşmeli öğretmenler görevlendirilmelidir. Taşımalı eğitime tahsis edilen ücretler, hem bu okulların eğitme hazırlanmasına  hem de görevlendirilen öğretmenlerin ücretlerine fazlasıyla yeter.

Dördüncü olarak  koronavirüs vakalarının görülmediği veya çok az görülen yerlerde bütün sınıflarda yüz yüze eğitime geçilmelidir.

Beşinci olarak diğer okullarda ise ikili öğretime geçilmelidir. Cumartesi ve Pazar günlerinden de yararlanarak her sınıf bazında üç yarım gün yüz yüze eğitim eğitim yapılmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsanız, okulları uzaktan eğitimden yararlanamayan öğrencilere açın.

Altıncı olarak bu öğretim yılında öğrencilerin kaderi, ikinci dönemde yapılacak sınavlarda alınacak nota göre belirleneceğine göre, yapılacak iki sınav sonucuna göre başarılı olamayan öğrencilere, üçüncü bir sınav hakkı daha verilmelidir. Ayrıca şunu sormadan edemiyorum, uzaktan eğitime ulaşamayan çocuklara ne sınavı yapacaksınız?

Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı, bu soruna çözüm üretme konusunda, eğitimin bütün paydaşlarının katıldığı bir Milli Eğitim Bilim Kurulu oluşturulmalıdır.

Hep birlikte bir an önce çocuklarımızdan uzaklaşan eğitimi bir tarafından tutmalı ve onlara yaklaştırmalıyız. Bunun için en önemli görev ve sorumluluk Milli Eğitim Bakanlığındadır. Derhal ikinci dönemde yüz yüze eğitimin şartları hazırlanmalıdır. Yoksa bir nesil ve dolayısıyla bir millet uçuruma doğru gidiyor…

Mar 02

Akıllı Çocuklarımızı Amerikaya Kim Pazarlıyor

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Dün basında “Milli yüzücüler ABD’ye kulaç açtı” “36 Milli yüzücü gitti” gibi başlıkları okuyunca bir spor adamı ve bilim insanı olarak irkildim. Sonra geçen yılda basına yansıyan başka bir haber aklıma geldi. O haberde de bir yıl içinde 160 bin öğrencinin eğitim için ABD ve Avrupa üniversitelerine gittiğini yazıyordu. Bunlar bizim geleceğimiz olan akıllı çocuklarımız. Bunlar bilimsel açıdan kromozomlarında on bin yılların insanlığının güçlü genlerini taşıyorlar. Bu gen yapıları ile yarının Amerika’sının, Aziz Sancar’ları veya Almanya’nın Uğur Şahin veya Özlem Türeci’leri olacaklar. Halbuki bu beyinlere batılı ülkelerin tanıdığı koşullar Türkiye Cumhuriyeti Devletince de tanınabilir. Tanınan olanaklar doğrultusunda da mesleklerinde veya bilimsel yaşamlarında başarının zirvesine ulaşırlar.

Tüm bilimsel, sportif veya iş yaşamının çatısını Türkiye’de kurmuş ve çalışmalarını sürdürmekte olan nice başarılı insanlar var. Dünya çapında doktorlar, mühendisler, mimarlar, hukukçular var.

Bugün yüzücüler, yarın güreşçiler, öbür gün atletler, yani alt yapısı spor ile güçlenmiş gençler, yani sağlam vücutlu ve sağlam kafalı gençler, yani yarını kuracak beyinler.

Bu beyinler yurt dışına gider veya kaçırılırsa, Türkiye Ay’a nasıl gidecek? Bu durumda karşımıza birçok sorumlu faktör çıkıyor;

  1. Anneler babalar çocuklarım daha iyi eğitim alsın düşünceleri ile geçimlerini zora sokarak çocuklarını pahalı kolejlerde okutuyorlar.
  2. Kolejlerde çocuklara yabancı ülkelerdeki başarılı üniversiteler hedef gösteriliyor ve beyinleri yıkanıyor.
  3. Kolejlerde Türkçe düşünme yeteneğinin yerini İngilizce, Almanca düşünme yeteneği, kültürü ve ideolojisi alıyor.
  4. Kolejler ve eğitimcileri, öğrencileri yurt dışına gönderme yarışı içine giriyorlar. Böylece Türkiye’ye değil batılı ülkelere hizmet etmiş oluyorlar.
  5. Devletimizin ve Milli Eğitim Bakanlığımızın sunacağı eğitim olanaklarını; burs, oturum ve yabancı dil gibi bazı özendirici hizmetleri başkaları sağlıyor.

2000 li yılların başında Birçok spor federasyonunun ülkemizde ve dünyada federasyon başkanı olarak, defalarca Orta Asya Türk devletlerine gittim. Gözlemlerim arasında bana mihmandar olarak veriler öğrencilerin çok güzel Türkiye Türkçesi ve İngilizce konuştuklarını gördüm. Onlarla yakın ilişkiler kurdum. Yeni açılan özel Türk okullarına, yani onlar için kolejlere gittiklerini söylediler. Bunlar o ülkelerin zengin çocukları veya yöneticilerin çocuklarıydı. İlk yıllarda görgü ve bilgilerini artırmak için Türkiye’ye getirildiklerini ve Türkiye’yi çok sevdiklerini söylediler. Bizim Amerika’yı Avrupa’yı sevdiğimiz gibi bir ruh kazanmışlardı. Birkaç yıl sonraki gidişlerimde, bu öğrencilerin Türkiye’ye değil de Amerika’ya yönlendirildiklerini öğrendim. Türkiye devreden çıkarılmıştı.

O öğrenciler Amerika’da üniversite eğitimi veya daha yüksek eğitimler görecekler, süper olanlar Amerikanlaştırılacaklar, diğerleri ise Amerikan sempatizanı olarak veya Amerikan çıkarlarına hizmet için ülkelerine gönderileceklerdi.

Yurt dışında eğitim görülmesin demiyorum. “İlim Çin’de de olsa gidin onu alın” gibi bilime ve bilimde evrenselliği açık bir kültürden geliyoruz. Çocuklarımız bir an evvel alt yapısını ve üniversite eğitimini Türkiye’de alacağı bir sisteme ve koşullarına kavuşmalıdır. Daha sonra dallarına göre bilgi görgü artırımı ile yüksek medeniyetlerin çağdaş ve evrensel gelişimini yakalamak için, bu yüksek seviyeli ilim nerede ise orada kendini geliştirmelidir. Fakat verebileceği hizmetleri de ülkesine yönlendirmeli, gittikleri ülkelerde kalmamalıdırlar.

Çocuklarımızın orta ve yüksek eğitimleri acilen dünyadaki tanınmış eğitim kurumlarının düzeyine yükseltilmeli, Çocuklarımıza onların sağladığı olanaklar sağlanmalı ve beyin göçü engellenmelidir.

        *Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

         Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

 

Ara 14

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Kongresi 2021 Şubat Ayından Sonraya Kaldı

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Daha önce  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresinin  2020 yılı Kasım ayı içinde yapılacağını duyurmuştuk. Fakat İçişleri Bakanlığın son genelgesi ile tüm sivil toplum kuruluşlarının kongrelerinin 01 Mart 2021 tarihinden sonra yapılacağı duyurulmuştur. Bu sebeple eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2021 yılı Şubat ayından sonra yapılacaktır.  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Oca 12

Korona ve Aşı

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Korona virus hastalığı tüm dünyada yayılalı yaklaşık bir yıl oldu. Bu tür yayılmaya pandemi diyoruz. Pandemiden 60 milyon insan etkilendi ve bunların 2 milyona yakını hayatını kaybetti. Dünyadaki en büyük salgın ise 1346-1353 yılları arasında İtalya’da meydana gelen, Avrupa nüfusunun üçte birini, dünyada ise 100 milyon insanın ölümüne yol açan mikrobik veba salgını idi.

Viruslar; ağız, burun ve göz yolu ile ve damlacık içinde insan vücuduna girerek hastalık yapan, insandan insana bulaşan hastalık etkenleridir.  Bu hastalıktan korunmanın birkaç yolu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi; maske, gözlük, hijyen ve toplu yerlerden uzak durmak. İkincisi immün sistem dediğimiz bağışıklık sistemini güçlendirmek. Bunu da başlıca C vitamininden zengin gıdalarla sağlamak. Üçüncüsü ise aşılanmak. Şimdi sıra aşılanmaya gelmiştir.

Bir hastalığa karşı aşılama söz konusu olduğunda; halk arasında ilk akla gelen; acaba bu aşı ile insan nesline yönelik bir zarar verilecek mi, Bu ilk aşıyı acaba insanlar üzerinde deneme amacı ile mi yapıyorlar? Bunun yan etkileri ne olacak gibi ve benzeri sorulardır.

Aşının ana amacı; yaygın olan hastalığa ait hastalık yapma etkisinden arındırılmış, hastalık oluşturacak toksinleri ortadan kaldırılmış biyolojik ürünlerin insana iğne ile verilerek, bu hastalık etkenleri ile savaşacak kan hücrelerini daha güçlü ve savaşı kazanacak hale getirmektir. Yani savaş için savaş eğitimi görmüş araçlarla/antikorlarla bağışıklık sistemini güçlendirerek virus veya mikroplarla mücadele yolunu açmaktır.

Bugün Çin, Amerika ve Almanya gibi tıpta ileri ülkelerde hemen hemen aynı günlerde Korona virus hastalığına karşı aşı geliştirildiğini görmekteyiz. Almanya’da Aşıyı bulan doktorların Türk olması da bizim içim övünç kaynağıdır. Prof. Dr. Uğur Şahin ve eşi Dr. Özlem Türeci’yi, tebrik etmek milletçe borcumuzdur. Dünya insanlığına büyük hizmette bulunmuşlardır.

Aşının aynı anda üretilip insanlık hizmetine sunulmasının sebebine gelince; konu üzerinde çalışan bilim adamları kongre, sempozyum ve ortak çalışmalar nedeni ile sık sık bir araya gelmekte ve bilgi alış verişinde bulunmaktadırlar. Böylece beklenen sonuca da aynı günlerde ulaşmış olmaktadırlar.

Aşı yapıldığında insanda o hastalığa ait ufak tefek belirtilerin ortaya çıkması doğaldır. Eskiden verem aşısı olan çocukların bir kısmında aşı yerine yakın koltukaltı bezelerinde aşının dozuna bağlı olarak lenf bezi tüberkülozu/veremi görülürdü. Ama bu durum basit tedavilerle atlatılırdı.

Bugün de Korona virus aşısı sonrası; bazı insanlarda ateşlenme, hafif bir nefes darlığı, eklem ağrıları gibi yakınmalar ve alerjik reaksiyonlar görülebilir. Bu yakınmalar kısa sürede ortadan kalkar. Kural olarak, hayvan deneyleri ile bu etkiler zaten defalarca kontrolden geçirilmiştir.

Bugün dünyayı istila eden, giderek artan ve insanların korkulu rüyası haline gelen bu virutik hastalığı önlemede tek yol artık aşılanma olacaktır. Onun için insanların bundan böyle aşılanma konusunda duyarlılık göstermesi insanlığın sağlığınadır.

Saygılarımla.

 

 

*

 

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Şub 23

Anayasa ve Aidiyet

Halil ALTIPARMAK

 

ANAYASANIN BAŞLANGIÇ İLKELERİ

Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

MADDE 1– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

MADDE 2– Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 3– Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

MADDE 4– Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

MADDE 5– Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

MADDE 6– Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

MADDE7– Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

MADDE 9– Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

 MADDE 10– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

MADDE 66– Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

 

Bunları söyleyen Anayasadan KİM, NE ister?

Her tarafı değiştirilen, onlarca değişime uğrayan, artık, Askerî özelliği neredeyse kalmamış olan ve hatta birkaç sene önce yapılan değişiklikle ülkemizi uçuracağı iddia edilen Anayasadan tekrar ne isteniyor?

Bakın, zaten, gençliğin Ülkeye ve Millete Aidiyetinin aşındırıldığı şu ortamda, bu maddeler ile oynayarak daha fazla AİDİYET sıkıntısı yaşatmaya kalkışılmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, çok kültürlü, çok dilli, çok milletli, çok dinli bir ortamdan MİLLÎ DEVLETE dönüşerek kurulmuştur. HEM DE TÜRK MİLLETİNİN KANI PAHASINA!

Mesele, sadece ilk 4 madde meselesi değildir. Yukarıda sıraladığım ifadelerin tamamının korunması meselesidir.

Kurucu Felsefedeki Halkçılık (10. Madde), Milliyetçilik ve Laiklik bu ülkede birleştirici unsurlar olsun ve çimento görevi yapsın diye belirlenmiştir.

Nasıl ki, Osmanlı Devletimiz, ASLÎ UNSUR olan Türk Milletini belirli bir tarihten sonra görmezden gelmeye başlayınca hızla yıkılmaya yüz tuttu ise, MİLLÎ DEVLETİMİZDE DE aynı hatayı yapmamalıyız. Zaten buna razı olunamaz.

Razı olunamayacağını nasıl bu kadar rahat söylüyorum biliyor musunuz?

100 yıldan beri ve özellikle 20-30 yıldan beri, Mustafa Kemal ATATÜRK, kendisine atılan bu kadar iftiralara, içeriden ve dışarıdan yapılan bu kadar ağır saldırılara rağmen, bugün, Türk Milleti’nin gözünde, kalbinde ve aklında dimdik ayaktadır. Bundan dolayı,Türk Gençliği, hangi görüş ve düşüncede olursa olsun, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK adı geçtiği zaman, kendisine yapılan bağlılık ve aidiyet aşındırma oyununu geçip AİDİYET ve BAĞLILIĞINI mutlaka ortaya koyacaktır. Hiç kimse bundan şüphe duymasın

Umuyorum ki, Anayasa konusu ile gündem belirleme çalışması gayesi güdülmektedir.

 

Oca 12

Çevresel Sorunlar ve Ruh Kirlenmesi

A.Kemal GÜL

Çevre sorunları, bir üretim ya da tüketim faaliyeti sonucunda sosyal ve özel çevredeki olumsuz etkilerdir. Daha geniş bir deyişle, evreni, tabiatı ve insanı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, onlardan sonuna kadar faydalanmayı tek amaç haline getirmiş ekonomimizin önlenemez sonucudur.

Havanın Pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, iktisadi değeri de yok sayılıyor. Oysa önümüzdeki yıllarda havanın da maden cevheri gibi saflığı önem kazanacaktır. Ayrıca hava hayatın devam etmesinde vazgeçilemez bir yere sahiptir. Çünkü havasız hiçbir canlı hayatını sürdüremez.

Üretim ve buna dayalı olarak tüketimin her yıl belirli bir oranda artmasının sonucu, çevre kirlenmesine yol açan artıklar da hızla çoğalmaktadır.

Çevre kirlenmesi adı altında toplayabileceğimiz su, hava ve toprak kirlenmesini bir aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, ruh kirlenmesidir. Çevre kirlenmesi, ruh kirlenmesinin su, hava ve toprak üzerindeki yansımasıdır. Gerçek kirlenme suyun altında görünmeyen ruh kirlenmesidir. Ruh Kirlenmesi, çevre kirlenmesi gibi somut biçimde algılanmadığı için, toplum ve kişiler ruh kirlenmesinin farkında değil. Oysa ruh kirlenmesi çevre kirlenmesinden çok daha tehlikelidir. Çevre kirlenmesi tabiatı tahrip ederken, ruh kirlenmesi insanı yok etmektedir. İnsanların bu yıkımın farkına varmaları uzun zaman alacaktır. Ruh kirlenmesi en yoğun bir biçimde, çağımız insanının değerlerinde kendini gösteriyor.

Günümüzde öyle bir insan tipi ortaya çıktı ki, bu insan elle tutamadığı, gözle göremediği değerlere hiç ilgi göstermiyor. Ayrıca bu insanın elle tutulur nesneleri ele geçirmek için giriştiği yarışta; ölçüsü ölçüsüzlük, ahlakı ahlaksızlık, değeri değersizlik, erdemi erdemsizliktir. Söz konusu insanın tutum ve davranışlarını belirleyen tek öğe: Ekonomik çıkar sağlamak ve ele geçirilen ekonomik zenginliği büyütmek. Onun için çevre ve insanı hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan acımasızca tahrip etmektedir.

*

Kuraklıklar nedeniyle yaşanamaz hale gelen Türk’ün Anayurdu Orta Asya’dan başlayan göç dalgaları, bugün Türk milletinin sığındığı son liman olan Anadolu topraklarıdır. Ne var ki, Türk’ün son kalesi Anadolu, Orta Asya steplerinde olduğu gibi ‘ çöl haline gelme’ tehdidi ile karşı karşıyadır. Yaşadığı tarihi tecrübeler sonucu kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli olması gereken Türk milleti ise çevreye karşı o ‘yaşadığı tarihi duyarlılığını’ neredeyse kaybetmiş haldedir. Dünya yıllardan beri ‘küresel ısınma felaketine’ karşı tedbir almak ile uğraşıyor. Türk milletini yönetenler ise başlarını gömdükleri kumların üzerinde oluşan ‘seraplar’ ile meşgul oluyor.

Devlet adabı ve yönetiminden, içinde bulunduğu Türk Tarihi ve kültüründen habersiz, her şeye ticari kafa ile bakmanın vahim sonuçlarından biri de yapılaşma ve bayındırlık adı altında ülkenin ekolojik dengelerini bozmaktır.

*

Gönül’ bahçelerimizin hassas noktalarında filiz veren bir ‘gonca gül’ gibidir vatan. Birileri ‘canını’ ortaya koyar onun uğruna; ‘maniler’, ‘türküler’ üretir, ‘şiirler’’, ‘destanlar’ yazar ardından;’ incinir’ korkusu ile ‘dokunmaya’ dahi kıyamaz gönül insanları.

Ama ‘içinde bulunduğu tarih ve kültürden mahrum, her şeye ticari zihniyetle bakan birileri’ gelir, doymak bilmeyen egolarıyla bozgunculuk peşinde koşarlar. Ülkenin gelir kaynaklarını ele geçirmek için kan akıtan yozlaşmış bu yaratıklar, hem doğayı alabildiğine tahrip ederler, onu doyumsuzca tuttuğu gibi ta ‘kökünden’ koparmaya çalışırlar.

Evet, bu aymazlık devam ederse, bir zamanlar dörtnala koşan atlarımızla ‘Asya steplerini’ terk edip, ‘dört iklimin’ aynı anda bir arada yaşandığı  ‘Anadolu sığınağını’ çölleştirmiş olabiliriz.

*

Gerçek o ki, aslında tahrip edilen yalnızca tabiat değil, tabiatla beraber ruhtur. Dünyada ruh kirlenmesinin önüne geçmeden, çevre kirlenmesinin önünü almak mümkün değildir. Bütün insanlığın büyük bir ruh temizliğine ihtiyacı vardır. Ruhlar seküler kültürün değerleriyle değil kutsal kültürün değerleriyle temizlenir.

Zira kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli insan, ne yazık ki bu görevini yerine getirme şuurundan mahrum olduğunda, kâinatın dengesini bozacak yanlış faaliyetlere girerek kendi hüsranlı sonunu da hazırlamış olacaktır.

Ara 11

Aydınlar Ocağı 50 Yaşında

Dr. Şahin CEYLANLI

 

  1. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları 1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arasında politik tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış, gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında hızla tırmanışa geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş, Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış ve  milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük faaliyet yapılmıştır. Milliyetçiler Kurultayı adı verilen bu faaliyetlerden birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında yapıldı. Bu toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın temelleri yavaş yavaş  atılmaya başladı. Çalışmalar bir müddet Aydınlar Kulübü adıyla sürdürülmüştür. Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve tartışmalardan sonra benimsenmiştir. Kuruluş hazırlıkları sürdürülen Aydınlar Ocağı Derneği’nin Ana Tüzüğü üzerinde de uzun görüşme ve müzakereler yapılmış ve sonuçta; ana fikrin Türk Milliyetçiliği olduğu konusunda fikir birliğine varılmış ve Ana Tüzüğe bu madde konulmuştur. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da; siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek, milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak, milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak, üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve bunlara benzer düşünceler olmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır.

KURUCULAR KURULU

Çoğu  Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan Kurucular Kurulu’nun üyeleri şunlardır:

Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt,Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

 

YAPILAN FAALİYETLER

Kuruluş tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “ gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için  çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları, seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri, mevlidler, iftar programları, ziyaretler  v.b. alanlar.

Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar Ocağı, zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri “ ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Her yıl Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen “ Türk Yürüyüşü “ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır. Uzun seneler 30 Ağustos tarihinde,  Edirnekapı Şehitliğinde “ Şehitleri Anma  Toplantısı “ düzenlenerek konuşmalar yapılmış ve şehitlerin ruhlarına fatihalar okunmuş, ayrıca şehit aileleri ve şehit kuruluşları ile yakın ilişki kurulmuş, gerekli ziyaretler yapılmıştır. Muhtelif defalar büyük sosyolog  Ziya Gökalp, İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy için ölüm yıldönümlerinde ve mezarları başında “ Anma Toplantıları “ düzenlenmiş ve her 10 Nisan’da da Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey mezarı başında konuşmalar yapılarak anılmıştır.

Bir sivil toplum kuruluşu olarak; Türkiye’nin milli meselelerini ilgilendiren hususlarda zaman zaman basın bildirileri hazırlanarak açıklamalar yapılmış ve ayrıca basın toplantıları yapılarak gerekli bilgiler kamuoyuna duyurulmuştur.

Yeni Anayasa konusunda Aydınlar Ocağı’nın görüşlerini yansıtan bir kitap hazırlanmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Anayasa Uzlaşma Komisyonunda anlatılmak üzere Ankara’ya Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın başkanlığında bir heyetle gidilmiş ve sunum yapılmıştır.

Ziyaretler çerçevesinde, Fatih Belediye Başkanı ziyaret edilerek yapılması istenen birtakım teklifler arz edilmiştir. Bunlar: Okumuş Adam Sokağı’nın Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Sokağı olarak değiştirilmesi, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın isminin önemli bir parka verilmesi, Edirnekapı otobüs durağı arkasındaki Fatih Sultan Mehmet için dikilen ve çağ açıp çağ kapayan bir padişah için hiç de uygun olmayan anıtın yeniden uygun bir şekilde yapılması. Hasta ve yaşlı üyeler, iş adamları, basın kuruluşları, sivil toplum kuruluşları v.s. yerlere ziyaretler yapılmış ve ayrıca, çevre illerdeki Aydınlar Ocakları da ziyaret edilerek karşılıklı fikir alış verişinde bulunulmuştur.

Suriye’de  göçe zorlanan ve zor durumda kalan Halep ve Bayır- Bucak Türkmenlerine gerekli olan maddi ve manevi destek sağlanmış ve Türkmen çocuklarının eğitim ve öğretimleri için  Adana ve Ankara Aydınlar Ocağı ile birlikte olumlu çalışmalar yapılmıştır.

Türk Dünyası ve Evlâd-ı Fatihan diyarlarına kültür ağırlıklı geziler düzenlenmiştir. Bunlar; Azerbaycan, Özbekistan, Kırım, Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek gezileri. Azerbaycan’a yapılan gezide özellikle “ Şehitler Hıyabanı “ ve rahmetli Ebulfez Elçibey’in başkanlığını yaptığı ve 52 kuruluşun oluşturduğu    “Halk Cephesi “ ziyaret edilmiş ve gerekli temaslar yapılmıştır. Özbekistan’a yapılan gezide Taşkent Üniversitesi, Taşkent Yazarlar Birliği, Timur’un kabri, Uluğ Bey Rasathanesi ve önemli medreseler ziyaret edilmiştir. Kosova’nın sorunlarını yakından görmek, Kosova’yı tanımak, Kosova-Türk Aydınlar Ocağı’nın açılışını yapmak, bazı bakanları, sivil toplum kuruluşlarını, yerel yönetimleri, Türk Taburunu ziyaret etmek üzere;  “ Kosova Türk Kültür Günleri”  ve “ Atatürk Haftası Programları “ çerçevesinde muhtelif defalar Kosova’ya kalabalık heyetlerle gidilmiş ve gerekli açılış ve temaslar yapılmıştır. Makedonya gezisinde ise; Türk aileleri ziyaret edilerek ev sohbetleri yapılmış, Tarihi yerler gezilmiştir. Kırım’a yapılan gezide rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocanın okumuş olduğu ezan, hepimizde unutulması mümkün olmayan duygular oluşturmuştur. Bosna-Hersek’e yapılan gezide; Aliya İzzet Begoviç’in ve üç bin şehidin yattığı yerde mezar taşlarının   Ayyıldız ile kaplı olduğunu, Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Travnik Şehrini ve Saraybosna’da Başçarşı, Gazi Hüsrev Bey ve Fatih Camiilerini görmek heyetin duygularını doruk noktasına  çıkarmış, Saraybosna Eskişehir Belediyesi ile Fatih Belediyesi’nin yapılan temaslarla kardeş belediye olmaları sağlanmıştır.

VERİLEN ÖDÜLLER

Aydınlar Ocağı tarafından,  Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. “Üstün Hizmet Armağanı“ Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Faruk Sümer.

  1. “Türkiye’nin Ay Yıldızları“ Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer, Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan.

  1. “Aydınlar Ocağı Şeref Beratı“ Ödülü Verilenler:

Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan.

  1. “ Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi“ Ödülü Verilenler:

Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu, Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit, Doç. Dr. Ebulfez Elçibey.

  1. Şeyh’ül Müderrisin“ Ödülü Verilen:

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer.

  1. “Şeyh’ül Muharririn“ Ödülü Verilen:

Ahmet Kabaklı.

Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı Kültürünün etkisi altına girmiş bazı çevrelere karşı; Türklük Gurur ve Şuurunu, İslâm Ahlak ve Faziletini benimseyerek,  kendi milli kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman zaman kitap yardımları da yapılmıştır.

AYDINLAR OCAKLARI ŞÛRALARI

Bütün Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “ 29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktı. Ancak Korona Virüs salgını dolayısıyla ertelemek zorunda kalındı.. Bir kadirşinaslık  örneği olarak şûra, açık oturum, konferans, anma toplantısı v.b. faaliyetlerde konuşmacılara, günün anlamını ihtiva eden içi yazılı tabak ( plaket ) takdimi yapılmıştır.

Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi (www.aydinlarocagi.org), Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile ilgili makaleler yer almaktadır.

AYDINLAR OCAKLARI

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet gösterilmiş ve bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmıştır.

Şu anda Türkiye’de faal durumda bulunan Aydınlar Ocakları şunlardır:

Adana,  Alanya (Antalya), Amasya, Anadolu (İstanbul), Ankara, Antalya, Aydın, Avrupa (İstanbul),  Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca (Kocaeli), Harput (Elazığ), Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa), İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, On Dokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun,  Sivas, Tekirdağ, Trabzon.

Yurt dışında da şu Aydınlar Ocakları faaliyet halinde bulunmaktadır:

Azerbaycan, Kosova.

EBEDİYETE GÖÇEN ÜYELER

İlim, fikir ve düşünce adamlarını yetiştirmek oldukça güçtür, büyük emek ve çaba gerektirir. Onların kaybı eğitim, fikir, sanat ve düşünce hayatında derin boşluklar oluşturur. Onun için bu insanların kıymetini bilmeliyiz ve onlara candan sarılmalıyız. Bu sebeple, kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid okutularak rahmetle anılmışlardır.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kuruluşundan bugüne kadar ebediyete göçen üyeleri şunlardır:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av. Sait Bilgiç, Fethi Gemuhluoğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof. Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın, M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın, Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr. M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı,Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey, Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer, Hulûsi Altınyurt,Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr. Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz, Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker, Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av.Celâl Özdemir, Sami Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan, Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever, Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli, Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E. Gnl. Mehdi Sungur, Prof. Dr. Nuri Mugan, Prof. Dr.Yusuf Dönmez, Prof. Dr. Erol Cihan, Faik Tan, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım, Süleyman Bozkurt, Hasan Ekşi, Dr. Namık Kemal Kurt,  Dr. Yaşar Akdoğan , Av. Erol Tunalı ve E. Jnd. Alb. Necabettin Ergenekon.

 

 

AYDINLAR OCAĞI YAYINLARI

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yayın faaliyetlerine de büyük bir önem vermiş ve Türkiye’nin iç ve dış meseleleri ile ilgili yayınlar yapmıştır. Bu yayınlar şunlardır:

       * GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,

* Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

* Muhafazakârlık Nedir Ne Değildir,

* Dış Borç ve Turizm,

* İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

* 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

* Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

* Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

*  AT’nun Cevabı ve Yeni Alternatifler,

* Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,

* Din ve Vicdan Hürriyeti,

* Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,

* Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,

* Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,

* Sosyo – Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,

* İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,

* GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,

* 21. Asra Girerken Çağdaşlaşma, Demokrasi ve İnsan Hakları,

* Millî Mutabakatlar,

* İstanbul’dan Adıyaman’a ( 24. Şûra ),

* İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şûra ),

* Suriye’nin Etnik Yapısı ve Türkiye-Suriye İlişkileri,

* Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,

* Türk Kültüründe Hoşgörü ve Bazı Örnekler,

* Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,

* 9 Soru 9 Cevapta Ermeni Sorunu,

* Millî Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey,

* Yeni Anayasa ile İlgili Görüşler,

* Üniversite Reformu,

* Toprak ve Tarım Reformu,

* Millî Basın Meselesi,

* Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,

* Siyasi İstikrar ve Topyekun Kalkınma,

* Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,

* Güçlü Hükümet İhtiyacı,

* Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,

* Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,

* Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,

* Türk – İslâm Sentezi,

* Ermeni Meselesi,

* 50. Yılında Aydınlar Ocağı,

* Çok Kültürlülük  Virüsü ve Milliyetçilik.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet döneminde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetiştirilmesinde üzerine düşen görevi yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana ve Türk milliyetçiliği doğrultusunda her türlü çalışmaları sürdürerek yeni ufuklara doğru yol alacaktır.

Şub 01

Türkçemizi Katledenler

Ruhittin SÖNMEZ

Uzunca bir zamandır TV’lerde haber sunanlar, yorum yapanlar ve bu mecralarda konuşan birçok ünlünün konuşmasında bir ahenksizlik ve insanı rahatsız eden bir tuhaflık hissediyoruz.

Türkçemizde konuşma ve okuma esnasında bir şiiriyet, bir iç musiki ve ahenk katan uzatma, inceltme ve düzeltme işâreti olan (^), şapka Türk Dil Kurumu tavsiyesiyle yazı dilinde kullanılmıyor. Bu biraz da önce daktilo, sonra da ilk bilgisayarlarda bu işaretleri koymanın zorluğu sebebiyle mecburen uygulanıyordu.

Fakat bu işaretler olmasa da konuşurken mesela “işaret” yazılsa da “şa” hecesi; “musiki” yazılsa da “mu” ve “ki” heceleri; dünya yazılsa da “ya” hecesi uzatılarak telaffuz ediliyordu.

Bu yapılmadığında dilin ahengi bozulmakla kalmıyor, bazı kelimelerin anlamları da tamamen değişiyordu.

“Adet – âdet, ala – âlâ, alem – âlem, Ali – âli (yüksek), ama (fakat) – âmâ (kör), dâhi – dahi, haya – hayâ, kar – kâr, nar – nâr, vakıf – vâkıf, yar – yâr… kelimelerinde olduğu gibi…”

Oğuz Çetinoğlu Üstadımızın verdiği bu örneklerden sonra şu açıklaması konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

“Bâzı yazarlar ‘^’ işâretinin yalnızca yazılışı aynı olmakla birlikte mânâları farklı kelimeleri birbirinden ayırt etmek için kullanılabileceğini, başka bir grup da buna gerek olmadığını, cümlenin gelişinden anlaşılabileceğini iddia ediyordu.

Fakat onlar, ‘Fatma hala gelmedi’ cümlesinden, ‘Fatma isimli, bilinen kişinin henüz gelmediğini mi, yoksa babamızın kardeşi olan Fatma’nın gelmediğini mi anlamalıyız’ sorusunu cevaplandıramamışlardı.”

Böyle durumlar hariç, en azından cümlenin gelişinden anlaşılarak, “şapka işareti” olmasa da uzatma, inceltme ve düzeltme için kullanılması gereken şapka işareti varmış gibi telaffuz etmek gerekiyordu. (Ben genellikle bu yöntemi kullanıyorum.)

Bu “suretle” (“u” şapkasız yazılsa bile şapkalı imiş gibi uzatılmalı) evlât, gâvur, hilâl, ilâç, kâfir, kâğıt, Kâmil, kâr, mahkûm, mekân, rüzgâr, tezgâh gibi kelimelerin ahengi korunabiliyor, “Kar” ile “kâr”, “hala” ile “hâlâ” ayırt edilebiliyordu.

Böylece kelimelerin ahengi, cümlelerin iç musikisi muhafaza edilerek estetik ve zarif bir dili konuşmanın ve dinlemenin lezzetini hissediyorduk.

Ancak resmi bir talimat mı geldi bilmiyorum, son yıllarda Türkçemizi en iyi konuşan sunucular/ spikerler dahil olmak üzere, Türkçe konusunda hassas olması gerekenlerin çoğu, Türkçemizi katleden bir yanlışlık içindeler.  ‘^’ işâretinin uzatma, inceltme ve düzeltme etkilerini tamamen ortadan kaldıran telâffuz yaygın bir uygulama oldu.

TV’lerde dinlediğimiz Türkçe takır tukur, yanlış anlamalara yol açan, kaba bir kabile dili haline geldi.

Hadi sıradan insanlarda kabul edelim ama mesela ben Sağlık Bakanını, kelimeleri yanlış ve kötü telaffuzu yüzünden, dinleyemiyorum.

Bu Türkçe ile yetişen gençlerimizin “kendi dilinde okuduğunu anlamak ve meramını ana dilinde ifade etmek” konusunda dünyadaki yaşıtlarına göre en sonlarda yer alması tesadüf değil.

****

Merâmımı Yunus Emre’nin temiz ve berrak Türkçesi ile 1300’lü yıllardan gelen bir şiiri ile anlatmaya çalışayım.

Bu şiiri önce ‘^’ (şapka) işaretlerinin uzatma, inceltme ve düzeltme etkisinin hakkını vererek ve sonra da hiç bu işaretler yokmuş gibi okuyunuz. Aradaki müthiş farka şaşıracaksınız.

N’idem elim varmaz yâre/ Bulunmaz derdime çâre/ Oldum ilimden âvâre / Beni bunda eğler misin?

Ben Yûnus-ı bîçâreyim / Dost ilinden âvâreyim/ Baştan ayâğa yâreyim /Gel gör beni aşk neyledi.

**************************

KANAL İSTANBUL DEĞİL İSTANBUL KANALI

Salgın öncesi Aydınlar Ocaklarının yılda iki defa yapılan Şuralarında ele alınan temel konulardan biri daima Türkçe olmuştur. “Türkçenin problemlerini çözerek; doğru, temiz ve güzel Türkçe ile yazılmasını, konuşulmasını sağlayabilmek için” konunun uzmanı ve sevdalılarının mutlaka bir veya birkaç tebliğ sunduğu bir konudur bu.

Prof. Dr. Metin Karaörs uzmanlık alanı olan Türkçe konusunda son dönemlerde “Kanal İstanbul”, “Kafe Çamlıca” gibi Türkçemizin gramer kurallarına aykırı uygulamalara şu sözlerle dikkat çekiyordu:

Türkiye Türkçesinde son yıllarda iyelik ekinin atılarak kullanıldığını görüyoruz. Bunun sonucunda oluşan tamlama şekilleri, Türkçe isim ve sıfat tamlaması yapısını büyük ölçüde tahrip etmiştir. Mesela “İstanbul Kanalı” olarak kullanılması gerekirken, Türk dilinin tamlama kurallarına uymayan “Kanal İstanbul” ifadesi son derece yanlıştır.

Bir başka yanlış da harflerimizin adını İngilizce imiş gibi okumaktır. (IBM’yi ay bi em, NTV’yi en ti vi vb. gibi) Oysaki Türkçe alfabede her harfin bir adı vardır. Harflerimizin adlarını İngilizce gibi okumak yerli ve milli olmaktan uzaklaşmak demektir.

**************************

ERDOĞAN’IN TÜRKÇE YAKINMASI VE GÖREVİ

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önceki gün konuşmasında Türkçemizin bazı meselelerini anlattı:

“Diline sahip çıkmayan, dilini zenginleştirmeyen milletlerin tıpkı kökleri kuruyan ağaçlar gibi esen rüzgarlar karşısında devrilmeye mahkumdur” dedi.

“Son dönemde kullanımı yaygınlaşan sosyal medya dili ve plaza dili ile daha da kötüleşmekte. Ne Türkçe’ye ne de İngilizce’ye uyan tuhaf bir dil ortaya çıkmıştır; bende anlamıyorum. Aynı şekilde kısaltma bahanesiyle uydurulan ve ne olduğu anlaşılmayan harf yığınları sosyal medyayı istila etmiştir” dedi.

“Geleceğimize yapacağımız en büyük yatırımlardan biri bizden öncekilerin hatalarını tekrarlamadan yabancı dillerin istilası karşısında Türkçemizi korumak, zenginleştirmek ve geliştirmek olacaktır. Çünkü; yaşayan bir varlık olan dil, her canlı gibi emek ister, beslenmek, korunmak, geliştirmek ister” dedi.

Bu sözlerin hepsi doğrudur. Ancak Cumhurbaşkanlığı şikâyet makamı değildir. Bu meseleye de çare bulacak olan önce devlet başkanı ve sonra bu ülkenin aydınlarıdır, sanatçılarıdır. Cumhurbaşkanı Bakanlık veya üst bürokrasiye atadığı kişilerde iyi ve güzel Türkçe konuşma ve yazma vasfını da aramalıdır.

Cumhurbaşkanı da, eli kalem tutan, dili kelam eden aydınlar ve sanatçılar da eksiklerini, yanlışlarını itiraf edip derhal gerekli tedbirleri uygulamaya koymalıdır.

Çünkü Türkçemiz milletimizin beka şartıdır.

Ara 14

Değişen Politikalar ve Sözde Dostlarımız

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türkiye – ABD ilişkileri çok ciddi ve kritik bir döneme giriyor. Karşılıklı çıkarların ortaya koyulup savunulması gereken bir dönemdeyiz. Bu dönem liyakatlı, iyi yetişmiş, milli çıkarlara bağlı diplomatlara ihtiyaç duyurmaktadır. Aynı durum İsrail ve Mısır ilişkileri için de geçerlidir. Suriye’de ülke çıkarlarımıza göre tekrar bir düzenlemeye gidilebilir.

Şaibeli bir eski bakanı mükafatlandırır gibi büyükelçi tayin etmek yanlış olmuştur. Aynı yanlışı Washington’a büyükelçi tayininde de görüyoruz. Bir ticaret odasına veya borsaya başkan tayin etmiyorsunuz. Yurtdışına çıkan bazı resmi heyetler tatil gezisine de gitmiyor. Ülke çıkarlarını iyi korumalıyız. Liyakat, sadakatın hep önüne geçmelidir; ama yanlışlardan da kurtulamıyoruz.

2020’li yılları iyi okumak ve birçok ülkenin dış politikasındaki önemli değişiklikleri görmek durumundayız.

ABD değişime rağmen, soğuk harp dönemi ilişki düzenini tekrar Türkiye’ye kabule zorlamaktadır. Türkiye kısaca jeopolitik iddia ve doğan imkanlarından Akdeniz’de, Adalar Denizinde, Balkanlarda ve Kafkaslarda uzaklaştırılmak isteniyor. Ülkemiz müttefikleri tarafından askeri tesislerle, yeni üslerle kuşatılıyor.

Sözde dost ve müttefiklerimizi rahatsız eden harp sanayii üretimimiz, SİHA ve İHA’larımız fazlaca sözde dostlarımızın gözüne battı. Değişik sabotajlara ve uzmanlarımızın saldırılara uğramamaları için yeni teknolojiden de faydalanarak yeterli koruma sağlanmalıdır. Sözde dostlarımız her hainliği yapabilir ve sonra da başsağlığı mesajı çekebilirler. ABD Türkiye gibi müttefik bir ülkeye karşı bölücü ve ırkçı PKK terör örgütünü kullanmaktadır. İran’daki üst düzey bir uzmanın Tahran’da nasıl öldürüldüğü unutulmamalıdır.

Rusya ile Çin’in birleşmesini önlemeye çalışan ABD’ye karşı kesinlikle S400’ler de dahil geri adım atılmamalıdır.

Ara 14

Stratejik Ortaklarımız Bizi Aldatıyor mu?

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

 

(2016 yılında basında yer alan bu konferans konusunu, ABD ve AB nin son günlerdeki Türk düşmanlığı nedeni ile yeniden yayınlama durumu hasıl olmuştur).

Geçmişten gelen bir AB ilişkisi, 1950 Kore savaşından günümüze artarak gelişen Birleşmiş Milletler (BM), Amerika Birleşik Devletleri (ABD), NATO ve Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinde Türkiye’nin uğradığı maduriyetler, haksızlıklar veya ihanetler sıralanacak olursa, sürekli korkunç bir saldırı altında olduğumuz görülmektedir. Bu saldırıları kısaca gözden geçirecek olursak;

 

Kore: Kore savaşında Kunuri kuşatmasını önceden haber alan BM kuvvetleri ve ABD birlikleri bölgeden çekilmiş, kuşatmadan haberdar edilmeyen  Türk birlikleri o gün on bin kişilik Çin ordusuna karşı verdiği süngü savaşında 400 şehit vermiştir. Kore savaşı sırasında kaybettiğimiz 900 can ve 2000 gazimizin sebebi ABD komuta kademesinin tedbirsizliği ve bencilliğinden kaynaklanmıştır.

Kıbrıs: 1964 yılında Kıbrıs’ta Rum’lar, Türk’lere karşı bir soykırım girişiminde bulunmuşlardı. Bu katliamlara karşı yapılacak hareket, ABD başkanı Jonson tarafından başbakanımız İsmet İnönü’ye düşmanca yazılan ağır bir mektupla engellenmişti. Katliamların durmaması ve adanın Yunanistan’a bağlanma girişimlerine karşı 1974 yılında düzenlediğimiz barış harekatı sonrası soydaşlarımız soykırımdan kurtarılmış, fakat harekat sonrası, ABD, AB ve tüm batılılar Türkiye’ye ambargo uygulamıştır.

Saratoga: 1 Ekim 1992 günü Ege’de yapılan NATO tatbikatı sırasında ABD Saratoga uçak gemisinden peş peşe atılan 2 füze ile tatbikatta görevli Muavenet zırhlımız kaptan köşkünden vurulmuş, gemi komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör ile beş subay ve askerimiz şehit olmuş, 22 askerimiz de yaralanmıştır. Buna kaza demek mümkün değildir ve NATO içinde ihanete uğramıştık.

Birinci ve ikinci Körfez savaşları: ABD birlikleri tarafından Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatı gibi Türk yurtları da talan edilmiş, şehirler ceset tarlalarına dönüştürülmüş, camilerimiz çiğnenmiş ve kadınlarımızın ahlaksızca kötü muamelelere tabi tutulmuştur.

Çuval Olayı: Irak’ı işgal eden Amerikan birliklerinin 1993 yılında Süleymaniye’de görevli birliğimize baskın düzenlemiş, 11 askerimizin kafalarına çuval geçirmiş, kelepçelenerek Bağdat’a götürülmüş, bir hapishanede 60 saat sorgulanmışlardır.

Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis olayı : 17 Şubat 1993 günü Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in Ankara’dan Diyarbakır’a gitmek için havalanan uçağı 5 dakika sonra düşmüştür. Orgeneral Bitlis ile beraberindeki 5 mürettebat şehit olmuştur. O gün olayın motorun buzlanmasına bağlı bir kaza oluğu bahane edildi. Eşref paşa birçok kez Güneydoğuda Amerikalıların PKK’ya verdiği destekleri açıklamıştı.

Aselsan olayı: Aselsan’da 2006-2007 yıllarında  F-16 uçakları ve Altay Tankı gibi kritik projeler üzerinde çalışan dört mühendisimiz intihar süsü verilerek ortadan kaldırılmıştır.

Güneş harekatı: Türk ordusunun, Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK’lı teröristlere yönelik 21 Şubat 2008’de başlattığı, kışın çok ağır şartlar altında  sürdürülen  ve 10 gün süren dev operasyon, ABD tarafından durdurulmuştur.

Suriye savaşı: Bu savaş boyunca güney sınırlarımız, ABD desteğindeki Kürt’ler tarafından kuşatılmış, Rojova yapılanması ile Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti ve yeni enerji arterleri oluşturulmuştur.

Açılım hareketi, Kobani desteği ve Türkiye’nin Güneydoğusunun  felakete sürüklenmesi tamamen ABD patentli BOP kapsamında gelişmiş ve  Türkiye dara düşürülmüştür.

Terör örgütleri: Bölgede İŞİD dahil tüm terör örgütleri ABD tarafından eğitilip, donatılmış ve kullanılmıştır.

NATO “NATO’nun yeni stratejik Kürt koridoru” diyerek Türkiye’nin güneydoğusunu haritalarında göstererek, damgasını vurmuş, Türkiye’yi parçalama yoluna girmiştir. ABD’nin “Büyük İsrail” oluşturma gayretleri, Malatya’da kurdukları “Kürecik Füze kalkanı”, Suriye/Cerablus ve Irak/Musul harekatları ndaki Türkiye’ye engelleri ABD’nin düşmanlığı değil de nedir?

Türkiye sınırları içinde ve dışında, Türk askeri teröristlere verilen ABD, NATO ve AB silahları ile vurulmaktadır.

Göçmenler: ABD ve AB aldatmacaları ile Türkiye’ye Suriye’den sokulan beş milyona yakın göçmen, doğrudan Türk ekonomisini çökertmeye yöneliktir.

AB yardımları: Göçmenlerin Türkiye’de bakılması karşılığı AB’nin verdiği yardım sözlerinin hiçbiri tutulmamıştır.

Milli çıkarlarımız: Uluslararası dostluklar doğrudan çıkar ilişkisidir. Bu tür ilişkiler bir denge çerçevesinde sürdürülmelidir.

Sonuç olarak; Sözde çok önemli stratejik ortaklarımız olan ülkelerle

ekonomik, siyasal, askeri ve stratejik işbirliği tek taraflı olup, ortaklarımızın çıkarlarına hizmet etmektedir. Bunlar eşit şartlara dönüştürülmelidir.

Dost gözüken bu ülkeler, Türkiye düşmanı terör örgütlerine açıkça verdikleri destekten vaz geçmelidirler.

Rusya ve İran ilişkileri yeniden ve köklü olarak gözden geçirilmelidir.

Suriye ve Irak’ta on milyona varan Türk nüfusun hakları ciddi gerekçeler gösterilerek korunmalı, Misaki Milli konusunda uluslararası anlaşmalar doğrultusunda haklarımız aranmalıdır.

Hatta Cerablus ve Bayır Bucak Türk kantonlarının kurulması için ciddi girişimlerde bulunulmalıdır.

Tüm yaşananları gözden geçirdiğimizde Amerika, NATO ve AB’nin bizi aldattığı gün gibi ortadadır. Aldatmayı bırakın, Türkiye’yi istila planları geliştirmektedirler. 30 yıldır Türkiye’yi, için için kemiren ve Türkiye’nin asker sivil tüm ana unsurlarını eline geçirmiş olan, artık vakti gelmiştir diyerek 15 temmuz 2016 günü kalkışma girişiminde bulunan bir tarikat liderinin CİA ajanı olduğu ve bu hareketin Türkiye’yi Amerikan mandası haline getirecek bir planının parçası olduğu unutulmamalıdır.

 

*Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Eski yazılar «

» Yeni yazılar