Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Vefat ve Taziye — Temmuz 15, 2017
  2. Nevzat Yalçıntaş Hocamızı Mevlid-İ Şerifle Anıyoruz — Temmuz 15, 2017
  3. Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi — Temmuz 8, 2017
  4. BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN — Haziran 25, 2017
  5. İslam Dairesinde Bütünleşmek… Nasıl? — Haziran 24, 2017

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 04

3 Mayıs Türkçüler Günümüz Kutlu Olsun

3 Mayıs 1944, Türk milliyetçilerinin, büyük Türkçü Nihal Atsız’ın önderliğinde, Türk milletinin kaderinde ve geleceğinde Türklerin ve kendini Türk hissedenlerin söz sahibi olması gerektiğini haykırdıkları gündür. Bu olaydan sonra Nihal Atsız ve onunla görüşen ve yazışan bütün Türk milliyetçileri toplanarak Tabutluk adı verilen hücrelere ve hapishanelere atılmışlar, çeşitli işkencelere maruz kalmışlardır. Yapılan duruşmalar sonucunda Türk milliyetçilerinin fikir ve ideallerinde haklı oldukları mahkeme kararıyla tescil edilmiş ve hepsi beraat etmişlerdir. 73. Yılında başta büyük Türkçü Nihal Atsız olmak üzere, bugün tamamı ebediyete göçmüş olan 3 Mayıs Kahramanlarının ruhu şad, mekanları cennet olsun. 
Bütün Türk Dünyasının ve kendini Türk hissedenlerin gurur günü 3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ KUTLU OLSUN.

TANRI TÜRK’Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN. NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

 

                                                                                                                                                       AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

May 04

Kutlu Doğum Realitesi

 A.Kemal GÜL

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi// kumdan, ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi! // Lakin o ne hüsrandı ki, hissetmedi gözler; // Kaç bin senedir, hâlbuki bekleşmedelerdi! // Nerden görecekler? Göremezlerdi tabii // Bir kere, zuhur ettiği çöl, en sapa yerdi. // Bir kere de, mamure-i dünya, o zamanlar. // Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. // Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; // Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi! // Fevza bütün afakına sarmıştı zeminin. // Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.// Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz // Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! // Bir nefhada insanlığı kurtardı O Masum, // Bir hamlede kayserleri, Kisraları serdi! // Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi; // Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, // geberdi! Âlemlere rahmetti, // evet, şer-i mübini, // Şehbal ini, adıl isteyenin yurduna gerdi.// Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep; // Medyun O’na cem’iyyetti, // Medyun O’ na fendi.// Medyundur O masum’a bütün bir beşeriyet…// Yarab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
M. Akif Ersoy’un eşsiz mısralarıyla tasvir ettiği Peygamber Efendimizin Kutlu Doğumu vesilesi ile Âlemlere rahmet olarak gönderilen, sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü timsali Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’i engin bir huşuu içerisinde saygınlıkla anıyoruz.
Dünyanın yeniden yapılanma arayışları içerisine girdiği ve insanlığın barış ve huzura henüz kavuşamadığı günümüzde, şüphesiz Hz. Peygambere gönderilen ilahi öğretilerin ihtiva ettiği barış, hoşgörü, adalet, yardımlaşma gibi evrensel prensiplerin önemi ve gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
İslam; barış dinidir. Amacı da yeryüzünde barışı ve insanların dünya ve ahret mutluluğuna ulaşmalarını sağlamaktır. Ancak bu kaynaktan gereği gibi yararlanmayı bilmek ve O’nun sunduğu ruhu iyi kavramak gerekir. Dini iyi anlayıp anlatabilmek de, bu Din’in yegâne tebliğcisi olan Hz. Peygamber’i tanımaktan ve anlamaktan geçer.
Kelime-i Şahadet iki cüzden ibarettir. Birincisi Allah’ı, ikincisi Peygamberi onaylamaktadır. Onun adı Yüce Mevla’nın adıyla birlikte anılmıştır. Sevgisi her Müslümanlın kalbine kök salmıştır. O geldi dünyanın havası değişti. Bir milyarı aşkın İslam dünyası onu anmaktadır ve kıyamete kadarda onun ismi Allah ile beraber anılacaktır. Ey küre-i arz, gururun incinmesin, hiç üzülme, güneşe karşı bir zerre sende üzerinde Muhammet Mustafa’yı taşıyorsun. Sen gökyüzüne parmağını kaldırdığın zaman gökyüzü sana Şahadet ediyor. Güneş ve yıldız. Güneşin diğer yıldızlardan farkı ışık saçıyor. Gökyüzünde güneş neyse yeryüzünde Hz. Muhammet de o’dur. Peygamberimiz diyor ki: Bende sizin gibi bir insanım. Ama o güneşin farklılığı gibi O’da diğer insanlardan farklıdır. Güneşle yeryüzünün münasebeti ne ise insanlarla onun münasebeti de aynıdır. Gönlümüz ona yönelirse, bizde de güzellikler meydana gelir. Ay, güneşle dünya arasına girerse güneş tutulur. Gönlümüzle onun arasına sevgisizlik girerse gönlümüz tutulur. Yüce Yaratıcı diyor ki; Onun gibi yaşarsanız kurtulursunuz. Getirdiği kitap insanların kurtuluşunu ihtiva eder. O hep ilerlemeyi emretmiştir. Marifet akılla vahiy arasındaki hassas dengeyi oluşturabilmektir, tefekküre varabilmektir. Fuzuli’nin ifadesiyle, O bir deniz diğerleri o denizde dalgalardır. O’nun yolu aşk yolu, sevgi yoludur. Onun getirdiği dinde hurafenin yeri yoktur. Yunus Emre’nin veciz ifadesiyle;
‘Ay dahi, güneş dahi, nurundan Muhammet’in
Cümle şekerler tadı, tadından Muhammet’in’
***
Önemli bir vakıadır ki, insanlık teknolojide büyük mesafe kaydetmiştir. Hiçbir araştırma Kur’an’ın dışında değildir. Çünkü Kur’an’ın öngörüsü, sana verilmiş en önemli nimet olan Aklını kullanarak tecrübî ilimlerin kapısını açmaktır. Bu manada araştırmalar Kur’an’daki ayetler sayesinde anlaşılır oldu. Yasin Süresindeki ayetler 14 asır önce yazıldı. Bunu anlamak için ilmin çok gelişmesi lazım diyen ‘’İlim ehli’nin ifadesiyle O hoşgörü için hayatını verdi. Hep ilmi talep edin, ilim onun insanlığa lütfettiği yolun sönmez ışığıydı. İnsanları sevmek, ayrım yapmamak, çocukları sevmek onun nurunun ışıklarıydı. ‘’Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışın’’ onun bir düsturudur. İnsanlık âlemi onun bu düsturuyla dünyayı ışıttı. İslam âlemi bu ölçüyü kaybedince, dünyaya tek bir eser sunamadı. Bu bizim utancımız, yürek yangınımız olmalı. Hz. Peygamber’i anlayamadık, tanıyamadık, hep onun sıkıntısını yaşıyoruz. Bu haftalar, irfan, idrak ve yaşayışıyla gülden gül kokusu zuhur ettiği gibi bizi kurtaracaktır. İslam dünyası büyük bir kurtuluş hareketine muhtaçtır.

***

Kur’an’ın defatle vurguladığı aklını kullanmakla, adalet kavramını hayatının öznesi haline getirmekle, şura/ meşveret kavramını içselleştirerek sistemini kurmakla, bütün bu değerlerin ötesinde Hz. Peygamberin ahlak anlayışını hayatının öznesi haline getirmekle yaratılış amacını gerçekleştirmeye çalışacaksın.

Ancak sen uygulamada Kur’an’ın getirdiği dinin yerine çıkarlara yönelik sektörel bir din inşaa edersen ne olur ve hangi tuzaklarla muhatap olursun?

 

Evet, güncel bazı örnekleriyle:

Ölümü yüceltip, güzel yaşamayı aşağılama tuzağına düşersin. Dini yüceltip, bilme kayıtsız kalma tuzağına düşersin. Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak tuzağına düşersin. İmamı yüceltip, aklı aşağılama tuzağına düşersin. Duyguları yüceltip, mantığı küçümseme tuzağına düşersin. Müteahhidi yüceltip, mühendisi aşağılama tuzağına düşersin. Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duyma tuzağına düşersin. Alnı secde görüyor diye, zorba, hırsız politikacılara oy verme tuzağına düşersin. İmamları yüceltip, filozofları aşağılama tuzağına düşersin. Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılama tuzağına düşersin. Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlama tuzağına düşersin. Sözü yüksek olanı değil sesi yüksek olanı lider sanma tuzağına düşersin. Kurumsal çözümler üretme yerine, karizmatik lidere tapma tuzağına düşersin. Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup, hayatını bataklığa çevirme tuzağına düşersin. İlkelere sahip olmak yerine, düştükçe ‘’beterin beteri var’’ diye kendini avutma tuzağına düşersin. Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak tuzağına düşersin. Şeytan taşlamaktan, ibadet etmeye zaman bulamamanın tuzağına düşersin. Kendi hayatında hiçbir başarı yokken, sürekli atalarıyla övünme tuzağına düşersin. Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanma tuzağına düşersin.

 

***

Evet, İnsanlığı yakından ilgilendiren konulara ışık tutan, dünyayı aydınlatacak maneviyat ampullerini hazır bekleten, dünya nimetlerinden faydalanmayı sağlayacak prensipleri muhtevasında bulunduran Kur’an-Kerim’i kavramakla alakalı, bilgi üretmekle alakalı İslam Dünyasının yetersiz kaldığı bilinen bir gerçektir. Ancak, bu yetersizliğe yapıcı olamamayı, kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.

***

Tekrar edelim. Şüphesiz İslam barış dinidir. Amacı da yeryüzünde barışı, eşref-ül Mahlûkat sıfatıyla şereflendirilen insanın dünya ve ahret mutluluğuna ulaşmasını sağlamaktır. Ancak bu kutsal kaynaktan gereği gibi yararlanmayı bilmek ve O’nun sunduğu ruhu iyi kavramak yükümlülüktür. Dini iyi anlayıp hayatımıza uygulayabilmek de, bu dinin yegâne tebliğcisi olan Hz. Peygamberi ve zamanının dini taasubiyetini, sosyal, siyasal ve ekonomik yapısını iyi kavramaktan geçer.

***

Kutlu Doğum Realitesi vesilesiyle bütün İslam âleminin silkinerek Peygamberini yakından kavramasını, üzerindeki ölü toprağından, taassuptan silkinerek arınmasını, insanlık âlemine medeniyet yolunda eserler sunmasında tarihi kodlarını yeniden keşfetmesini öngörmek her müminin üzerinde bir vebaldir ve sorumluluktur.

May 04

İnsan Meselemiz!..

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

Aklıma geldikçe hatırlatıyorum işte! Bu yazıyı da, bir sene önce yazmışım. Acaba hala aynı yerde mi, duruyoruz? Bu sorunun cevabını siz verin, isterim!

 

İnsan, Havva ve Adem’den bu yana gündemdeki ilk meselemiz. Ancak ne var ki, bu mesele olumlu bir çizgide gelişme göstereceğine, devamlı surette geriye doğru gidiyor. Belki bu da, kıyamet alametlerinden biridir.

 

Dünyanın her yerinde insan denilen mahlukata ilişkin sayısız sorun bulunuyor. Ancak hayatın doğası gereği biz ilk önce  toplumumuza, ailemize ve kendimize bakmak ve insana ilişkin sorunları bu noktadan çözmeye başlamak zorundayız.

 

Elbette değerlendirmelerimizi, insan fıtratını dikkate alarak yapmaya çalışıyoruz ama bu fıtratın varlığına rağmen, iyiye ve güzele doğru yol almak zorundayız

 

Ülkemizde son günlerde dillendirilen fakat toplum tarafından önemli görülmemiş olacak ki; yankı bulmayan konulardan biri insan kalitemizin olup olmadığıdır.

 

İnsan kalitesinin yüksek olabilmesi için yaşam boyunca eğitim ve eğitici seviyesinin çok yüksek olması gereklidir.

 

İlk eğitici annedir. Ondan sonra aile gelir. Bu okullarla devam eder. Camiler ve diğer dini kurumlar eğitimi taçlandırır. Hatta bizde “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz ordumuz da eğitim ocaklarımızdan biridir. Hatırlarsanız eskiden askerliğini yapmamış olanlara “adam” muamelesi yapmazlardı. Burada adamlıktan kasıt, asker ocağında alınan eğitimdir.

 

Kabul edelim ki; annelerimiz bu eğiticilik vasfını iyi bir şekilde yerine getirememektedir. Onların anneleri  ve anneannelerimizin anneleri de öyleydi!

 

Bir çocuğu yetiştirmek onun karnını doyurmak ve maddi ihtiyaçlarını temin etmekten ibaret değildir. Hal böyle olunca babalarda ne yaptığını bilmez bir haldedir. Yani sorun, anne de ve aile ocağında başlamakta ve nesilden nesile bir kısır döngüye dönüşmektedir.

 

Türk Milleti yüzyıllardır böyle bir ağır sorunla karşı karşıyadır. Milletin teşkilatlanmış hali olan devlet, bu sorunu tespit etse bile bugüne kadar her hangi bir çözüm sağlayabilmiş değildir. Eğitim sistemimiz yüzyıllardır tel tel dökülmektedir. Anne ile başlayıp aile devam eden insan yetiştirme konusundaki zaafiyetimiz okullarımızda adeta taçlanmaktadır. Hatta bu konuda kasıt ve ihanet vardır diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

İnsan buralarda olan eksikliği camilerde ve dini kurumlarda kapatırız diye düşünmek istiyor ama o da olmuyor. Nihayetinde din adamlarımızı da bu anneler, aileler ve eğitim sistemi yetiştiriyor. Bir de buna devleti sevk ve idare eden iktidarların beceriksizlikleri, gafletleri ve ihanetleri eklenince, insanımızın kalitesi bir türlü artmıyor hatta gittikçe azalıyor. Türk Ordusu’da her geçen gün profesyonelliğe doğru gittiği için insanın kalitesine katkı yapmak özelliğini kaybediyor…

 

Böyle bir girdapın içine düşmüş olan toplumun, insan kalitesinin yüksekliğinden elbette söz edilemez. Bu sebeple siz ülkenin her tarafını modern okullarla donatsanızda, her şehrimize bir üniversite kursanız da ve dünyanın en büyük camilerini yapsanız da bir sonuç alamazsınız.

 

Türkiye; insan kalitesizliği yaşadığı için de, müzminleşmiş ağır sorunlarla boğuşuyor ve bu sorunları bir türlü çözemiyor. Gidişata bakınca da, sorun insan odaklı olduğu için daha kötüye doğru alıyoruz.

 

Türk Milleti için gelecek daha zorlu geçecektir. Çünkü insan kalitesizliğinin getirdiği felsefi, ahlaki, ticari, siyasi, kültürel ve sosyal sorunlar ağırlaşacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bizler, bu sorunla yüzleşmekten kaçıyor ve topu başka yönlere atıyoruz.

 

Onun için Türkiye’nin temel meselesi “İnsan Kalitesi”nin olup olmadığıdır. Eğer bunun farkında isek çözüme yaklaşmışız demektir. Bana göre farkında olanlar vardır. Ancak bunlar istisnadır. Büyük çoğunluk kendi kalitesine laf söylemeden ve zinhar (!) laf ettirmeden bir kalitesizlik içinde yaşamaktadır. İnşallah kendimizle yüzleşmemiz bir an önce olur!

 

Nis 09

16 Nisan’da Niçin “Hayır”?

Dr. Sakin ÖNER

16 Nisan’da yapılacak Anayasa Referandumu;

  • Cumhurbaşkanlığı seçimi değildir.
  • Milletvekili genel seçimi değildir.
  • Belediye Başkanlığı seçimi değildir.
  • Bu referandumun mevcut Cumhurbaşkanı, hükümet ve iktidar partisi ile değil, ülkenin gelecek on yılları, yani istikbaliyle ilgisi vardır.

O zaman 16 Nisan’da yapılacak seçim ne seçimidir?

  • “Parlamenter sistem”e devam edilip edilemeyeceğine veya “Cumhurbaşkanlığı Hükümeti sistemi” adı altında sadece bize mahsus tuhaf bir “Başkanlık” sistemine geçilip geçilemeyeceğine karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • “Tarafsız Cumhurbaşkanı” yerine “Partili Cumhurbaşkanı” seçip seçmemeye karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • 97 Yıldır milletin milletvekilleri eliyle kullandığı egemenlik hakkını, “Tek Adam”a devredip devretmemeye karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • “Yasama-Yürütme-Yargı” erklerinin “kuvvetler ayrılığı” prensibine göre kullanılması yerine, bu üç erkin tek adamın elinde toplanarak “kuvvetler birliği”ne geçilip geçilmemesine karar vereceğimiz bir seçimdir.
  • “Tek Adam”a istediği zaman “meclisi feshederek seçime götürme” veya “eyalet kurma” yetkilerini verip vermeyeceğimize karar vereceğimiz bir seçimdir.

16 Nisan’da “HAYIR” çıkarsa ne olacak?

  • Cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet, iktidar partisi devam edecek.
  • Kuvvetler ayrılığı prensibi uygulanmaya devam edecek.
  • İktidarın kendisini dışladığını düşünen toplumun yarısında bir rahatlama olacak.
  • Parlamento eski yetkilerine sahip olarak bütçe ve kanun yapacak, hükümetin icraatını denetleyecek.
  • Yargı ve bürokrasi daha tarafsız olmaya dikkat edecek.
  • İktidar, demokrasi ve insan hakları konusunda daha titiz davranacak. Bu da Türkiye’nin dünyadaki saygınlığını arttıracak.

16 Nisan’da “EVET” çıkarsa ne olacak?

  • Partili Cumhurbaşkanı ile bir “Parti devleti” kurulacak. İktidar partisi “devlet partisi olacak. Bu da, demokrasi ligindeki sıramızı iyice aşağıya çekecek.
  • Bütün yetkileri elinde toplayan Cumhurbaşkanı, diktatörlüğe kadar giden bir sürecin içine girecek.
  • Yargı ve bürokrasi tarafsızlığını tamamen yitirip siyasallaşacak. Demokrasi ve insan hakları rafa kaldırılacak. Muhalefet susturulacak.
  • Cumhurbaşkanlığı KHK’ları ile toplumun, huzur ve güveni kaybolacak.
  • Toplum, her an bir KHK ile kurulacak bir veya birden çok eyaletle bölünme tehlikesi yaşayabilir.

İşte bu nedenleri düşünerek geleceğimiz için bu Anayasa değişikliğine “HAYIR” diyorum.

Nis 06

İLHAN KESİCİ KOCAELİ’DE “EKONOMİK VE SİYASİ GELİŞMELER” KONFERANSI VERECEK

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 7 Nisan Cuma günü saat 19.00’da Kocaeli Otel Asya’da  düzenlediği “2017 ve Sonrası 

Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler” konferansında CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici konuşacak.

Nis 06

“ANAYASA REFERANDUMU TÜRKİYE’Yİ NASIL ETKİLEYECEK” PANELİ 7 NİSAN’DA

Milli Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi’nin düzenlediği “Anayasa Referandumu Türkiye’yi Nasıl Etkileyecek” Paneli

1 Nisan Cuma günü saat 19.30’da Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi’nde yapılacak.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın yöneticiliğini yapacağı panelde Arel Üniversitesi Öğretim Üyesi

Prof Dr. Cüneyt Akalın ile Gazeteci Yazar ve eski MHP Milletvekili Nazif Okumuş konuşacak.

Mar 25

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Türk tarihine altın harflerle yazılan  18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitler Günü’nün 102.  yıldönümünü kutlamanın ve mukaddes vatanımız için canlarını seve seve feda eden şehitlerimizin Şehitler Günü’nü idrak etmenin onurunu ve gururunu yaşamaktayız.

Çanakkale Zaferi; Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri dehasının Türk milletince tanındığı  ve Kurtuluş Savaşının ilk meşalesinin tutuşturulduğu bir zaferdir. Bu zafer, Türk milletinin ve ordusunun Balkan Savaşlarında kırılan onurunun ve itibarının iadesidir. Bu zafer,  250 bin vatan evladının kanları ve canları pahasına “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ” gerçeğini bütün dünyaya kabul ettirdiği  büyük bir kahramanlık  destanıdır.  Bu zafer, kahraman Türk askerinin iman ve azminin, metanet ve cesaretinin eseridir.

 

18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ MİLLETİMİZE KUTLU OLSUN. BU ZAFERİ BİZLERE KAZANDIRAN BAŞTA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE SİLAH ARKADAŞLARI İLE TÜM GAZİ VE ŞEHİTLERİMİZİ RAHMET VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Mar 25

Hindistan Türk İmparatorluğu

Ali Kemal GÜL

1526-1858 Arasında tarih sahnesinde yer alan, resmi dili Çağatay Türkçesi ve Urduca olan, Türk hanedan Babürler tarafından yönetilen, yaşadığı yüzyıllarda dünya nüfusunun 1/4 ünü sınırlarında barındıran, farklı din ve dili olan birçok insanı barış içinde bir arada yaşatan bir devlet idi.

Türklerin Hindistan’da görülmeleri milâttan öncesine dayanmakla beraber belli başlı hükümdarlıkları şöyle sıralayabiliriz
.
* Delhi Türk Sultanlığı (1206- 1413)
* Şemsiye Hanedanlığı (1211- 1266)
* Balaban Hanlığı (1266- 1290)
* Kalaç Türkleri (1290- 1321)
* Tuğluklar (1321- 1413)
* BABÜR Devleti (1526- 1858)
* Nizam şahlar (?-1532)
* Kutubşahlar (?- 1636)
* Adil şahlar (?- 1687)

“1526’da Hindistan’da yeni bir devir başladı. Babür’ün liderliğinde Delhi iktidarına yeniden Türkler geçti. 1858’e kadar Kuzey Hindistan’da iktidarda kalan bu hanedanın atası Babür-Şah Moğollardan bahsederken; “Şu uğursuz Moğol yağmacıdır. Yağma yapacak birilerini bulamazsa döner kendi milletini yağmalar” diyecek kadar kendini Moğol’dan ayırmasına, Türkçeyi konuşup, Türk kültürünü temsil etmesine rağmen; batılı yazarlar, Babür’ü ve Babürlüleri Moğol yapmıştır. Babür Türk İmparatorluğu Babür Şah ile başlamış ve Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib Şah ile devam etmiştir. Bugün Hindistan’daki önemli tarihi eserlerin büyük çoğunluğu Babürler dönemine aittir.”
1739 yılında İran tahtını Türkleştiren Afşar hanedanının kurucusu Nadir Şah güçleri tarafından Karnal Savaşı’nda mağlup edilen Babür İmparatorluğu, 18. yüzyılın ortalarından itibaren idari ve ekonomik olarak zayıflamaya başladı. Son imparator Bahadır Şah II’ın sadece şehir üzerinde otoritesi vardı. 1858 yılında bir isyan üzerine bölgeye müdahale eden İngiliz’lerce Babür İmparatorluğu’na son verilerek Hindistan, Büyük Britanya İmparatorluğu’na bağlanmıştır.
Bir büyük Türk imparatorluğu Iranın başındaki öbür Türk hanedan tarafından çöküş sürecine itilmiş, muhtemelen organize bir iç isyanı müteakip de İngiliz emperyalizminin eline geçmiştir.
Yani Çanakkale’den sadece ve sadece 57 yıl önce TAÇ MAHAL gibi bir dünya harikasını inşaa etmiş Hindistan Türk Devleti, İngiliz emperyalizminin elinde can vermiştir.
Bugün Dünyanın her yerine yayılmış Türk nesilleri bunları bilmeli soğukkanlılıkla üzerinde tefekkür etmeli ve gelecek asırların milli projelerini bu projeksiyonlarla aydınlatmalıdır.
Unutulmamalıdır ki 150 yıl önce Hindistan’da bir Türk devleti vardı, şimdi yok ve bu gerçeği ne Türkiye’deki Türkler nede Hindistan’daki Türkler ve namuslu Hint aydınları bilmemektedir.
Milli hafıza, kolektif öfke, pozitif içtimai kin bir cemiyetin istikbali için olmazsa olmazlarıdır.
Not: Türk Tarihini içselleştiremezsen Türk Milletine mensup olmaktan sakınca duyarsın, soysuz kalırsın. Türk çocuğunun milli kimliği ve çağdaşlığı için Türk Milli Eğitiminin temeli Türkçe-Matematik-Tarih derslerinden mürekkep olmalıdır. Diğerleri çağdaşlığı içeren meslek dersleridir.

EY TÜRK TİTRE KENDİNİ BUL!

Mar 25

İç Politikadaki Yanlışlar Dış Politikaya Taşınmamalı

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Hollanda ve Almanya ile ortaya çıkan kriz hala tırmanmaktadır. Hollanda ve Almanya dahil diğer bazı Avrupa ülkeleri de Türkiye’ye karşı haksızlıklar yapmışlar; terörü destekleyici tavır sergilemişlerdir. Bölücü ve ırkçı PKK terörüne karşı çıkmayıp onu destekleyenlerin demokrasiden bahsetmeleri bir çelişkidir. Bizim de iç politikadaki yanlışlarımızı, kötü alışkanlıklarımızı dış politikaya referandum öncesi yansıtmış olmamız da kabul edilemez.

Hollanda, Almanya ve diğer ülkelerde farklı siyasi eğilimler vardır. Bu eğilimlerin hepsini Türkiye karşıtı olarak görmek bir metod hatasıdır. Ancak Nazilik gibi suçlamalar ve yanlış üslup Türkiye’ye karşı ortak bir cephe yaratmıştır. Daima genellemelerden kaçınmak gerekir.

Hollanda’da 15 Mart 2017 tarihinde yapılan genel seçimlerde seçmen ırkçılığa hayır demiş ve AB’den çıkmayı da reddetmiştir. Başbakanın partisi olan Liberal Parti en çok rey almasına rağmen, milletvekili sayısı 41’den 31’e düşmüştür. Aslında başbakanın partisi Türkiye ile olan krizden karlı çıkmıştır. Ancak kamuoyu yoklamalarında 22’ye düşen milletvekili sayısını 31’e çıkarmıştır. İslam düşmanı Vilders’in milletvekili sayısı da 15’ten 19’a yükselmiştir. Büyük iddialara rağmen, bu da bir bakıma başarı sayılabilir. Seçimden asıl zaferle çıkan milletvekili sayısını 4’ten 14’e çıkaran Yeşil Sol parti olmuştur. Milletvekili sayısını 13’ten 19’a çıkaran Hristiyan Demokrat parti de başarılı olmuştur.

Yabancı ve İslam düşmanlığına karşı mücadele eden DENK Partisinin milletvekili sayısı 2’den 3’e çıkmıştır. Genelde yabancı kaynaklı nüfusun ırkçılığa karşı gösterdiği tepki burada dikkat çekmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, eğer ırkçılık zafer kazansaydı; gerek Vilders ve gerek ırkçılığı kullanan başbakanın partisinin çok daha yüksek oy alması gerekecekti. DENK Partisinde bütünleşen dışlanma ve ötekileştirilmeye karşı yabancıların ve Müslümanların ortak tavrı, iç dayanışmayı güçlendirmiştir.

Hollanda’da seçmen sağduyu ile hareket etmiş; ırkçı ve İslam düşmanlığına belki duygusal olarak hoşlansa da prim vermemiştir.

Avrupa’daki siyasiler Hollanda ve Almanya’daki eylemlerin Türkiye’nin iç politikasına yansıtılarak evet oylarının çoğalması ve mağduriyet kurgusu için yapıldığına inanmaktadırlar. Bu bir bakıma yanlış değildir, ancak izinsiz ülkeye girmeye çalışan Sayın Başbakan’la teması zayıf olduğu anlaşılan hanım bakana ve haklı tepki gösteren vatandaşlarımıza karşı uygulanan atlı ve köpekli saldırılar Hollanda’nın yüz karası olmuştur. Milletlerarası hukuk çiğnenmiştir.

Türkiye ile ilgili politikada ne Hollanda’nın, ne de Almanya’nın geri adım atacakları beklenmemelidir. Bizim açımızdan yanlışlarına ortak olduğumuz gelişmeler itibar kırıcı olmuş; o ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızı hedef tahtasına oturtmuştur. Anlaşılan turizm ve ekonomik hayat, yabancı sermaye girişleri bundan fazlasıyla etkilenecektir. Yabancı sermaye kaçışlarını da göz ardı edemeyiz.

Hollanda artık “tansiyon düşürülmeli” beyanlarına sığınmaktadır. Ancak onların seçim öncesi bu krize ihtiyaçları vardı; aynen bizim referandum öncesi olan ihtiyacımız gibi… Yapamayacağımız ve aleyhimize olan sözlerden kaçınmalıyız. Dış politika hamaset ve hırçınlıkla sürdürülemez. Diplomatik ilişkilerin diplomatik de dili vardır. Bu herkes için geçerlidir. Nitekim, Hollanda’ya karşı tedbir olarak ileri sürdüklerimiz, gösterdiğimiz hırçınlık ile paralel değildir.

Biga hayvan üreticileri kuruluşunun 40 Hollanda ineğini yurt dışına çıkarma teşebbüsleri de tek kelimeyle gülünçtür. Anlaşılan bu üreticilerin durumu oldukça iyidir.

Dikkatten kaçmaması gereken bir gelişme de AB eski yetkilisi ve kıdemli diplomat Verhaugen’in bir TV programında yapmış olduğu konuşmadır. Bu açık oturumda Türkiye’yi sürekli suçlayan ve Almanya’ya kaçan bir gazeteci de yer almıştır. Verhaugen herkesi akıl, mantık ve diplomasi çizgisine davet etmiştir. O’na göre; ne Batı’da faşistler, ne de Türkiye’de diktatörler yönetimde bulunmaktadır.

Sayın Başbakan’ın TV’de yaptığı bir söyleşide ifade ettiklerinin aksine Hollanda’ya giriş yapmak sonu belli bir macera idi. Her ne kadar Başbakanlık Yeni Anayasada kaldırılıp yetkileri Cumhurbaşkanına devredilecek ise de; 1982 Anayasası hala geçerlidir.

Mar 25

Yeni Anayasa Paketi ve Geleceğimiz

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Yeni 18 anayasa maddesi özeti

  1. “Yargı yetkisi” yargı yetkisinin, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına dair hüküm, “Bağımsız ve tarafsız” mahkemelerce kullanılacağı şeklinde değişecek.
  2. Milletvekili sayısının 600’e çıkmasını öngören ikinci madde
  3. Milletvekili seçilme yaşını 25’ten 18’e inmesi, (askerlikle ilişiği olanların milletvekili adaylığına başvuramamasını öngörüyor).
  4. TBMM seçimleri 4 yılda değil, 5 yılda bir yapılacak. Cumhurbaşkanı seçimleri de TBMM seçimleri gibi 5 yılda bir olacak
  5. TBMM’nin görevleri ve yetkileri,

“kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak,

*bütçe ve kesin hesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek,

*para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek,

*milletlerarası antlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak,

*TBMM üye tam sayısının 5′ te 3 çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermek,

  1. TBMM Genel Kurulunda, anayasa değişikliği teklifinin, Meclisin denetim yetkisiyle ilgili düzenlemeleri
  2. “cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine” ilişkin olarak; cumhurbaşkanına “devlet başkanı” sıfatı getiriliyor.

*Cumhurbaşkanına yürütme yetkisi de veriliyor.

*Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atayacak ve görevlerine son verecek.

*Cumhurbaşkanı, üst düzey kamu yöneticilerini atayacak, görevlerine son verecek

*Cumhurbaşkanı, anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halk oyuna sunacak,

*milli güvenlik politikalarını belirleyecek ve gerekli tedbirleri alacak.

*Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilecek.

*Kararnamelerle, yürütmenin ihtiyacını karşılaması sağlanacak,

Temel hak ve hürriyetler ile siyasi hak ve hürriyetler düzenleme alanı dışında bırakılacak.

Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak.

  1. Cumhurbaşkanı, “devlet başkanı” sıfatıyla:

*Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil edecek,

*Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlayacak.

*Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü TBMM’de açılış konuşmasını yapacak.

*Ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise mesaj verecek.

*Kanunları yayımlayacak ve kanunları tekrar görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderecek. iptal davası açabilecek.

  1. Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla TBMM üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verecek.

TBMM üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilecek.

  1. “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Cumhurbaşkanına vekalet
  2. TBMM ve cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi

TBMM, üye tam sayısının 5′ te 3 çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verilebilecek.

TBMM genel seçimi ile cumhurbaşkanı seçimi birlikte yapılacak.

  1. Cumhurbaşkanı; tabii afet, salgınlar, ağır ekonomik bunalım, savaş, seferberlik, ayaklanma, kalkışma, anayasal düzeni veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması;

kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hallerinde:

Yurdun tamamında veya bir bölgesinde olağanüstü hal (OHAL) ilan edebilecek. Bunu uzatıp, kısaltabilecek.

  1. Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamayacak. Ancak savaş halinde asker kişilerin görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askeri mahkemeler kurulabilecek. 
  2. 14. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun adı, Hakimler ve Savcılar Kurulu şeklinde değişecek.

Kurulun üye sayısı 13, daire sayısı 2 olacak.

Kurula Adalet Bakanı başkanlık edecek ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı da kurulun tabii üyesi olarak görev yapacak.

Kurulun üyeleri ağırlıklı olarak yeni sistem tarafından belirlenecek.

  1. Cumhurbaşkanına bütçe yetkisi vermekte.
  2. hükümet sistemine uyum için anayasanın farklı maddelerinde bulunan bazı ibareler değiştiriliyor ya da metinden çıkarılıyor.
  3. “GEÇİCİ MADDE 21- A) Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27’nci Yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 3/11/2019 tarihinde birlikte yapılır.

 

Daha sonra Türklük, Atatürk ve ilkeleri, laiklik, cumhuriyet ve demokrasi konularında arzu edilmeyen birçok madde sıraya girebilir.

 

*Bir ülke yönetiminde bütün yetkilerin tek elde toplanmasının adı demokrasi olamaz.

*Modern dünyanın uygulamakta olduğu Cumhuriyet ile de bağdaşması mümkün değildir.

*Antidemokratik sistemlerin uygulama süreç ve akibeti malumdur.

*Başta bulunan kişi ve kişileri bekleyen son da çok hazindir.

*Son on yılda Büyük Orta Doğuda onlarca örneğini gördük.

 

Türkiye Cumhuriyeti devleti;  kuruluşundan bu yana yüz yıla yakın bir zamandır laik, demokratik, hukuk devleti olabilmek için ve de muassır medeniyetlerin üzerine çıkabilme savaşı verdi. Yüz yıldır da hakim güçler bu sistemi yıkmanın savaşını veriyorlar.

Nasıl mı yıkacaklar?

Bakın eski ABD Başkanlarından Nixon 1970 li yıllarda diyor ki,  “Müslüman ülkelerde demokrasi ve laiklik olmasına izin veremeyiz. Eğitim sisteminin ve ülke idaresinin din temelleri üzerine kurulması gerekiyor. Başlarındaki çobanı ele geçirince, ülkeyi biz yönetiriz.

 

Bu doğrultuda hiç gecikmedik, alimler ve medreseler ve sözde medrese eğitimleri adı altında Türkiye’nin birçok ilinde sarıklı cüppeli şalvarlı alimlerin yüksek eğitimlerinde burkalı kız öğrenciler, kara çarşaflı Türk kadını ve baba beni okuldan al, Ahirette bana okulda öğretilenleri sormayacaklar diyen gençlerimiz yetiştirildi.

Hani ilim Çin’de de olsa alacaktık, hani ilim adına bir kelime öğretenin kölesi olacaktır.

 

Parti liderlerinin Almanya’da yapacakları  toplantılar için, fikir beyanlarını engellemesi ile faşist damgası yiyen Almanlar soruyorlar; Türkiye’de fikir özgürlüğü var mı? Varsa, hükümet ve sözcüleri neden hayır diyecekleri referandumda oy kullanacakları, yani halk iradesinin ortaya konacagı bir oylamada  fikirleri nedeni ile vatan hainliği ile suçlanıyorlar?

Neden hayır diyenlerin düşüncelerine saygı duyulmuyor?

 

HAYIR diyenler;  FETO, PKK, PYD, KANDİL ve İŞİD’le aynı cephededir, “TERÖRİSTTİRLER” diyorlar. 16 nisanda Kandilden gelip PKK, Suriye ve Irak’tan gelip PYD, İŞİD, veya Amerika’dan gelip FETÖ’ cular oy mu kullanacaklar? Acaba evet diyeceklerin arasında kaç tane FETÖ’cu millet vekili var belli mi? Kaç tane Amerika’ya hizmet eden, SOROS’a kapılarını açan, güzel vatanımızı bölmeye çalışan partili, yönetici, idareci, STÖ mensupları var belli mi?

15 yıldır PKK ve Terörist başının kimlerle ne tür pazarlıklar yaptığı ve şehirlerimizin ne şekilde terörist yığınağına dönüştüğünü bilmeyen kalmamıştır. Güvenlik güçlerimiz ve polisimizin elleri mi bağlıydı, bu unsurlar neden temizlenmemiştir?

Sekiz ay geçmesine karşın halen FETÖ illetinden kurtulmak mümkün olmamış, her gün bu vesile ile her konumdan insanlar toplatılmaya devam edilmektedir.

 

16 nisan halk oylaması için yöneticilerimiz;

*Biz halkın hizmetkarıyız, halka hizmet Hakka hizmettir diyorlar. (güzel söz, ilk kez Atatürk kullanmıştır).

*Önümüzde bürokratik oligarşi var bu aşılacak (bu engel, kimin sistem veya yönetiminin oligarşik engeli).

*Mevcut sistem istikrar için engel, böylece istikrar gelecek. (15 yıldır tek başına iktidar olan, her istediğini yapan, istediği kararı çıkaran, bütün yetkilere sahip olan ve hiçbir konuda engellenemeyen bir iktidarın sözleri bunlar).

* Lider ülke Türkiye’yle muassır medeniyetler seviyesine ulaşacağız. (Türk üniversiteleri dünyada 300., 500. Sıralarda) (Öğrencilerimiz bilim yarışmalarında Afrika ülkeleri seviyesinde)

*Batı ülkeleri ile çok ciddi yarış içine girdik. Yaptığımız yatırımlarla dünyanın hayranlığını kazandık (1901 yılından günümüze dağıtılan 850 nobel ödülünün 170’i Yahudi asıllı bilim adamlarınca kazanılmış Geçtiğimiz yıl da yine dört ödül onların. Ya biz ne yaptık? Bilimsel araştırmalarda çocuklarımız: kapağı açılınca içinde ışık yanan ekmek sepeti ile yarışmalara katılıyor).

* Yargı bağımsız ve tarafsız olacak. (Yasama, yürütme ve yargı bir kişinin elinde olunca nasıl bağımsız ve tarafsız olabilecek?)

*15 temmuz ruhu demokrasiye nasıl sahip çıktı ise, 16 nisan da bunun devamı olacak. (15 temmuza hep birlikte nasıl geldik, bunu sorgulayan yok).

*Kullanacağınız oylar tüm dünya devletlerine örnek olsun. (Dünyada diktatör seçimleri nasıl örnek oluyorsa?)

*Ülke sorunlarını çözmek için kuvvetli cumhurbaşkanlığı sistemine geçmek şart. (Kuvvetli cumhurbaşkanlığı sistemi hangi ülkede var, hangisi örnek alınacak, Türk tipi başkanlık derken, Türkiye’de Türk olmadığına göre,  Türkiyeli başkanlığı mı kastediliyor?

*600 vekil adaleti sağlayacak. (Bu durumda adaleti sağlayacak diğer teşkilatlarımız ne yapacak?)

*Gensoru kaldırılıyor. Çünkü gensorunun asıl sahibi millettir. (Hani hakimiyet kayıtsız şartsız milletindi, Bunu söyleyen Atatürk bile milletinden, milletini kaygılandıracak hiçbir şey istemedi).

*Ekonomimiz dünyanın 17. Ekonomisidir. (1936 yılında uçak ihraç ediliyordu. Osmanlı borçlarından eser kalmamıştı. Türkiye’nin borcu yoktu. Ülke demir ağlarla, beyinler ise bilim ve fen ağları ile örülmüştü.   Bir İngiliz lirası 60 kuruştu. Bugün bir İngiliz lirası 4,5 Türk lirasıdır. Dış borcumuz ise 411 milyar dolardır).

 

Ne hayırcılar ve ne de evetçiler vatan haini değildir. Hepsi bizim vatandaşımızdır. Kim neye inanırsa ona göre oyunu verecektir. Saygı duymalı ve hukukun üstünlüğüne inanmalıyız.

Emperyalist güçlerin oyununa gelmemeliyiz.

Biz, kendisini ümmetine sorgulatan bir peygambere inanıyoruz. O peygamber ki; “Ya Muhammet Bedir savaşında uygulayacak olduğumuz  stratejik plan Allah’ın emri midir, yoksa bu planı sen mi yaptın, sen yeptı isen bu plan yanlıştır, şöyle düzeltilmelidir”  diyen ashabına teşekkürlerini bildirmiştir.

Şimdi soruyorum, BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) veya BAP (Büyük Amerikan Projesi) haritalarında yeşile boyanmış, Amerika’nın düzen getireceği ülkeler içinde hiç Cumhuriyetle yönetilen demokratik bir ülke mevcut mu? Türkiye bile, şimdiki sistemi ile onlara göre antidemokratik bir ülkedir. Amerika, Almanya, İngiltere, veya AB, siz ne yapıyorsunuz, hani AB’ ne girecektiniz, Demokratik parlamenter sistemi terk mi ediyorsunuz, diyorlar mı?

Demiyorlar, hatta teşvik ediyorlar. Türkiye bir an evvel demokratik sistemden çıksın, Libya Suriye, Suidi Arabistan gibi gerçek antidemokratik, gerçek Orta doğu ülkesi olsun. Demokrasisi yok olsun.

Bu durumda Türkiye’ye karşı savaşan teröristler, antidemokratik bir ülkeden demokratik haklarını isteyen özgürlük savaşçıları durumuna yükselsin. Bunlar hakim güçlerce silahlandırılsın, onların hakları savunulur hale gelsin. Yurdumuza rahatça girsinler, istedikleri güçlerle bir araya gelerek ülkemizi parçalasınlar bölsünler, güzel ülkemizi kan ve ateş gölüne, cehenneme çevirsinler ve sonra bu ülkeye demokrasi getiriyoruz diyerek vatanımızı kirli postalları ile çiğnesinler.

Orta doğu ülkesi olmaya hazırlanan Türkiye, Batılı ülkelerin işgali için hedef ülke olmaya namzettir.

Biz bu felaketimi hazırlıyoruz?.

Bu oyun, bizi Kore savaşından bu yana daima aldatan çok özel stratejik ortaklarımızın son oyunudur. Bu güzel ülkeyi yöneten yöneticiler, lütfen artık uyanalım, gözümüzü açalım, bu oyuna gelmeyelim.

 

 

  • (Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı)

Mar 25

Kehanetim veya Öngörüm

Ruhittin SÖNMEZ

Toplumun bütün kesimlerinden saygı gören, kanaat önderi olma özelliğini taşıyan kişilerin bir siyasi partiye kendisini bağlamasının doğru olmadığını düşünürüm.

Kanaat önderi olan kimsenin, kendisine bağlı hisseden kitlelerin özel hayatından, siyasi tercihlerine kadar her şeyine karışmasını, yönlendirmesini de kabul edilemez bulurum.

Kanaat önderi olan şahıs,  temel inanış ve ilkeleri öğretmeli ve herkesin kendi hür iradesi ile hayat tarzını, sosyal ve siyasi tercihlerini belirlemesinin en doğrusu olduğunu kabul etmelidir.

Sünnete de, demokratik anlayışa da uygun düşen budur.

Devleti ele geçirme veya devletin bazı unsurlarını yönetme sevdası, bazılarına ilk bakışta cazip görünmüş olabilir.

Nurcu bir arkadaşımdan sıkça duyduğum Bediuzzaman Said­i Nursi’nin, din adına hareket eden kişilere ve zümrelere tavsiyesi olan şu sözü bana daha makul geliyor: “Euzubillahimineşşeytani Ve’s Siyase.” Siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçınma tavsiyesini, “siyasetten ve paradan” diyerek genişletmek daha da doğru olabilir.

Siyasete ve maddi güce endekslenmiş din temelli hareketlerin, hizmet üretme imkânlarının azalacağı, tam tersine nifak ve çatışmaya yardımcı olacağını görmek için kâhin olmaya lüzum yoktur sanırım.

Siyasi ve maddi gücün kaybedilmesi korkusu, ­maazallah­ İslam’ın hiç kabul etmeyeceği metotların kullanılmasını mazur ve “şeytan” ile işbirliğini meşru gösterebilir.

***

Yukarıdaki satırları 21 Eylül 2010 da yazdığım köşe yazısından aldım.

O zaman adı “Cemaat” olan dini kisveli hareketin, elde etmiş olduğu gücü kaybetme korkusu ile İslam’ın hiç kabul etmeyeceği metotlara başvurması ve “şeytan” ile işbirliği yaparak eli kanlı bir terör örgütüne dönüşmesini gördükten sonra yazdıklarım kehanet gibi görülebilir.

Oysaki bunlar olayların analizi ve sebep-sonuç ilişkilerinin değerlendirilmesi ile varılmış bir öngörü idi. Bugün de aynı sebep-sonuç ilişkisi geçerlidir.

Kendilerine “hoca” dediğimiz muhteremlerden sadece dinimizi doğru öğretmelerini ve güzel ahlakları ile örnek olmalarını bekliyoruz. Camilerimizi siyaset meydanına çeviren “hocaların” yaptığı çok tehlikeli. Hocaların siyasetin aleti olmaları –güç / menfaat karşılığı da olsa veya iyiniyetli de olsa- çok sakıncalı.

Hele hele referandumda “evet” çıkacağına dair hadis uyduranlar “şeytan” ile işbirliği yapabilme potansiyeli en yüksek mahlûklardır.

************************************************

Halkoylamasında Evet ve Hayır Oyu Verenler

Anayasa değişikliklerinin halkoylamasında vatandaşların “evet” veya “hayır” tercihlerinde rol oynayan etkenler birden çok fazladır. Bu etkenlerin bileşkesine göre bir tercih ortaya çıkar.

Şimdi bu tercihleri yapan vatandaşların durumunu nasıl yorumlamalıyız? “Hain“, “bizden“, “onlardan” kelimelerini kullanmak ne kadar doğru? Tarihten iki olayı aktararak bir sonuca varmaya çalışalım.

***

İslam Tarihinden Bir Örnek

Hazreti Muhammed’in (632 yılında) vefatından sadece 24 sene sonra, 656 yılında yaşanan Cemel Vakası (Deve Olayı) ve 657 yılında yaşanan Sıffin Savaşı İslam tarihinin dönüm noktalarıdır.

Hazreti Ali ile O’nun halifeliğine ve yönetim tarzına karşı çıkanlar arasında yapılan bu savaşlarda taraflar çok dikkat çekici idi.

Bir tarafta Hazreti Peygamber’in amcasının oğlu ve damadı, ilim beldesinin kapısı, dört büyük halifenin sonuncusu Hz. Ali vardı.

O’na karşı çıkanlar arasında ise Peygamberimizin sevgili eşi Hz. Ayşe ve sahabenin büyüklerinden Talha, Zübeyr, Amr bin el-Âs, Muaviye gibi zatlar yer alıyordu.

Bu olaylar sadece vicdanları kanatan hazin birer vaka olarak kalmamış, Müslümanların bölünmelerine sebep olmuş, siyasi- sosyal gelişmelerin yönü değişmişti.

Bu olayların başlangıcı “bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı.

İslam bilginleri her iki tarafta yer alan büyük sahabelerin saygıdeğer kişiliğine vurgu yaparlarken, tarihçiler savaşan tarafların bir kısmının, karşı taraftan öldürülenler için de yas tuttuklarından bahseder. Çünkü biliyoruz ki her iki tarafta da Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve O’nun Peygamberinin yolundan gidilmesi esastı. Fakat bu yolun hangisi olduğunda ihtilaf vardı.

Şüphesiz ki, her iki tarafta yer alan büyük zatlara saygı duyacağız. Fakat Onların bir kısmının tercihlerinin İslam’ın sonraki yıllarda olumsuz bir gidişat içine girmesine sebep olduğunu da göz ardı edemeyiz.

***

Kurtuluş Savaşı Örneği

Merhum Tarık Buğra‘nın muhteşem eseri “Küçük Ağa” romanı (ve merhum Yücel Çakmaklı‘nın bu romandan aynı isimle yaptığı film) birçoğumuzun hatırasında yer almaktadır. Romanda 1. Dünya Savaşı sonrası ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Akşehir kasabasında yaşananlar anlatılır.

Dünya Savaşından sonra Yunan ve İngiliz işgallerine karşı direniş isteyen grupların en önemlisi Kuvayı Milliye idi. Diğer tarafta işgal altındaki İstanbul’da yaşayan Padişah‘ın hala devleti temsil ettiği ve birlik için padişahın iradesine göre davranılması gerektiğini savunanlar vardı. Bu tarafların çatışmaları da önce fikir ayrılığı ile başlamıştır.

Akşehir’de görev yapan ve halk nezdinde çok etkili bir kişilik olan bir hoca vardır. Halkı Padişaha ve İstanbul Hükümetinin otoritesine güvenmeye davet eden İstanbullu Hoca, olayların gelişmesi sonucu Kuvayı Milliye tarafına geçer. Ve “Küçük Ağa” adıyla ciddi hizmetler yapan bir kahraman haline gelir. Sayıca az fakat imanı yüksek Kuvayı Milliyeciler bütün hesapları bozar ve mücadeleden başarıyla çıkar.

Tarık Buğra bir radyo programında romanını hangi düşünceyle yazdığını anlatırken her iki tarafta olanların da vatanını milletini seven ve işgalden kurtulmak isteyen insanlarımız olduğunu söylemişti. Sosyal ve siyasi olaylar karmaşık yapısını göstermiş ve çözüm üretme konusunda farklılıklar oluşmuştu. Her iki tarafta olanlar da hain değildi ve vatanseverdi.

Fakat vatansever insanların bir kısmının çözüm yönünde farklı görüşte olmaları, iç çatışmalara ve dışa karşı mücadelede zafiyete sebep olmuştu.

***

Şüphesiz halkoylamasında “evet” diyenlerin büyük çoğunluğu da “hayır” diyenlerin çoğunluğu da vatanını milletini seven insanlarımız oluşturmaktadır. Ancak “millet iradesi” olarak ortaya çıkan halkoylamasının sebep olacağı gelişmeler, herkesin ortak kaderi olarak tecelli edecektir.

***

Paylaştığım ikinci yazı da 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumunun ertesi günü yazdığım yazıdan alıntı. O referandumda yüzde 58 “evet” oyunu verenler hain değildi. Ülkemiz için iyi olacağı kanaatiyle “evet” demişlerdi.

Ancak FETÖ’cüler bu “evetler” sayesinde yargıya tam hâkim olmuş, devleti ele geçirmiş ve 15 Temmuz darbesine cesaret edebilir güce erişmişti.

Hain” olmadan da ülkeye zarar verilebilir. Aman tercih yapmadan önce çok iyi düşünün.

Mar 25

Beyin Temelli Mutluluk

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

     Beynimiz, öğrenen bir organdır. Bu sebeple, her zaman yenilik arayışındadır. Sürekli bir şeyler arar, bulur ve bulduklarını da belleğimize depolar.

Bu şekilde öğrenme faaliyeti içinde olan beynimiz, yaşantımızla birlikte sürekli değişir. Beynin yapısı ve çalışma şekli değişime uygundur. O değişecek şekilde tasarlanmıştır.
Zihnimizden geçenler yani zihnimizdeki aktivite, beynimizin nöral yapısını değiştirir. Beynin nasıl değişeceği de bizim elimizdedir. Örneğin stresli olduğumuz zamanlarda daha çok kötü haberlere dikkat ederiz, yoğunlaşırız. Bu durumda beynimizi olumsuz düşüncelere dayalı olarak değiştirmiş oluruz. Bu durumu değiştirmeliyiz.

Evrende ilk mikro organizmalar yaklaşık olarak 3.5 milyar yıl öncesinde oluşmuştur. Akıllı insan da (homo sapiens) yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Bu 200 bin yıldan beri insanın sorunları hep aynıdır. O hep daha kaliteli, daha sağlıklı, daha başarılı ve daha mutlu bir hayat sürmenin peşindedir. Ancak arzu ettiği gibi mutlu yaşamasını bir türlü öğrenememiştir. Acaba neden?

Mutsuzluğun temel sebebi insanın kendini yeterince bilmemesidir.
Ortalama bir insanın güçlerinin üçte biri doğuştan gelir. Kişinin genetiğe dayalı mizacı, yetenekleri, duygu durumu irsidir, kalıtımla ilgilidir. Diğer üçte ikisi ise zamanla gelişir. Bu güçlere sahip olabilmemiz için, onları geliştirmemiz gerekir. Kendini gerçekleştirme, sevgi, üretkenlik, bilgelik, iç huzur, mutluluk ve diğer iç güçlerimizi kendimiz geliştirebiliriz. Bu güçler doğuştan gelmediği gibi kimse bunları bize hediye etmez.

İşte mutsuzluğumuzun temel sebebi bu iç güçleri nasıl geliştireceğimizi öğrenememiş oluşumuzdur. Hayatımızda öğrenebileceğimiz en önemli şey, içimizdeki bu güçleri geliştirmektir.
Ne yazık ki eğitim sistemimiz bunu yeteri kadar öğretemiyor.

Keşke zihnimizdeki olumlu yönleri artırmasını öğrenebilseydik… Ah keşke zihnimizin bahçesindeki yabani otları temizleyip çiçek yetiştirmesini öğrenebilseydik…

 

Mar 01

Yeni Anayasa ile İlgili Bazı Değerlendirmeler

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik ve milât kabul edilebilecek bir dönemini yaşamaktadır. 1982 Anayasası bugüne kadar 18 defa değişikliğe uğramış ve 12 Eylül darbe anayasası olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Günümüzde yapılmak istenen bir anayasa değişikliği değildir. Yapılmak istenen toptan yeni bir anayasa hazırlamaktır. Oysa ülkemiz ne bir savaştan yenik çıkmış; ne de bir ihtilal sonrası dönem yaşamaktadır. 16 Nisan’da referanduma sunulacak olan 18 maddeyi ileride yeni ve değişik birçok madde takip edecektir. 18 madde dışındaki maddeler için ileride de bir referandum yapılacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Son 7-8 senedir oluşturulan çalışmalarda 18 madde dışındaki diğer maddelerin nasıl olacağı konusu gizli değildir. Milli kimliksiz, milli kimliği etnik çağrışım yapıyor diye devre dışı bırakacak yanlışlar, artık Batı Avrupa ülkelerinin de şikayetçi olduğu çokkültürlülük ve etniklikleri esas alan, milletleşmeyi hesaba katmayan, farklılıkları kutsallaştıran sözde ideolojisiz ve T.C.’nin kurucu iradesini dışlayan bir anayasanın hazırlanacağı endişesi sürmektedir.

Böyle bir anayasanın ülke ihtiyaçlarından çok; sözde bölünmeyi engelleme amacıyla, çeşitli tavizlerle dolu olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye terörle müzakereden mücadeleye dönüşü ile büyük ölçüde terör baskısıyla bir anayasa yapma şartlarından uzaklaşmıştır. Aslında etnik ırkçılığa teslim olacak bir anayasa hazırlık çalışması ne demokratik olabilir, ne de toplumun bütününe hitap edebilir. Sadece marjinal bazı grupları mutlu edebilir.

Anayasa hazırlıklarında tepki anayasacılığının sürdürülmesine fırsat verilmemelidir. Ülkemizde her nesil, kendinden önceki nesilleri küçümsemekte ve daha iyisini yapabileceğini zannetmektedir.

Bir ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü tartışmaya açmaması, insan hakları konusunda bir eksiklik olamaz. Hiçbir ciddi ve demokratik ülkenin buna izin vermemesi, o devletin meşruiyetini zayıflattığı şeklinde yorumlanamaz. Anayasa çalışmalarında dıştan kumandalı dönüştürme gayretlerine dikkat edilmelidir. Bu dönüştürmeyi gizleyebilmek için asıl resmi görmeden sadece belirli maddeler üzerinde tartışma açmak esastan uzaklaşmaktır.

Eğer anayasanın bir toplumsal sözleşme ve uzlaşma niteliğinde olmasını istiyorsak; T.C. Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş gerekçeleriyle ters düşülmemelidir.

Milli devlete, milli kimliğe ve milliyete karşı alternatif kimlik ve mahalli egemenlik alanları açmak; demokratikleşme değil; egemenliği devretmek ve paylaştırmak, sosyal barışı, milli birlik ve bütünlüğü dinamitlemektir. Bugüne kadar demokratik parlamenter sistemden daha iyisi ve başarılısı ortaya konamamıştır. Demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek ve aksaklıkları gidermek, yasaları değiştirmek mümkün iken; onu rafa kaldırıp ülkeyi yeni maceralara sürükleyecek bir başkanlık sistemi ve benzeri uygulamalardan medet ummak her şeyden evvel bir metot hatasıdır. Mustafa Kemal Atatürk’e verilmeyen hak ve imtiyazların bir kişiye verilmesi yanlış olmuştur. Bu kadar çok yetki ve sorumluluk altında Cumhurbaşkanı kim olursa olsun zorlanır ve yanlış yapabilir.

15 Temmuz 2016 darbe ve işgal hareketi Türk Milleti ve onun önde gelen kurumları tarafından bertaraf edilmiştir. Dıştan kumandalı bu darbe teşebbüsünün başarılı olması halinde yapabileceği değişikliklere özenmek bir çelişki olacaktır.

            Somut bazı görüşlerimiz aşağıdadır:

-Kazanılmış hak ve hürriyetlerden geriye dönülmemelidir,

-Hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmesi sorunları çözemez,

-Türkiye’yi terörle bölemeyenlerin, terörsüz bölme tezgahları ve bu konuda anayasanın kullanılması önlenmelidir,

-Milli Devlet ve üniter yapıyı delecek anayasa oyunları kabul edilemez,

-Gazi Meclisin itibarı ve fonksiyonu korunmalı, milli iradeye sahip çıkılmalı, mahalliden merkeze kadar örülecek meclisler saltanatına ve 2017 model yeni bir feodaliteye imkân verilmemelidir,

-Ülkemizin Dünyadaki itibarı korunmalı; sıradan basit bir Ortadoğu Arap ülkesi konumuna düşülmemelidir,

-Türk’ü Türkiyeli yapmak isteyen etnikçi taassuba teslim olunmamalıdır,

-Yeni çözüm süreçlerine yol açılmamalı, yeni Oslo’lar, Habur rezaletleri ve Dolmabahçe mutabakatları ile karşılaşılmamalıdır,

-Yeni 15 Temmuz darbe ve işgal teşebbüsleri ile ileride karşılaşmamak ve onlara gerekçe hazırlamamak için; mutabakatlar güçlendirilmeli, parti taassubu aşılmalı, Yenikapı ruhu canlı tutulabilmeli ve demokrasiye sahip çıkılmalıdır.

-Ankara’nın devre dışı bırakılması, milli egemenliğin parçalanması ve özerk bölgeler saltanatının yaratılmasından kaçınılmalıdır. Devlete alternatif egemenlik alanlarının ortaya çıkarılması devletin yok edilmesidir,

-Sürekli kandırılıp aldatılmamak için duygusal, rövanş alıcı ve tepkici yollardan uzak durulmalıdır,

-Kuvvetler ayrılığı prensibinin bozulması yanlış olmuştur,

-Dar gelirlilerin, işçilerin ve emeklilerin başkanlık sistemine değil; sendikal hakları koruyacak demokratik parlamenter sisteme ihtiyacı vardır,

-Yeni anayasa hazırlanırken Baas rejimi anayasalarına özenilmemelidir,

-Ekonomik çöküşe, Türkiye üzerinde oynanan siyasi amaçlı ekonomik ablukaya, üretme ithal et anlayışına, yatırımsızlığın doğurduğu işsizliğe dikkat çekilmelidir. Türkiye’de tarım alanları boşalmakta ve bozulmakta, ihraç ettiğimiz ürünleri ithal eder hale getirilmekteyiz. Esnaf siftah yapamamaktadır. Gelir dağılımı bozulmakta, yoksullaşma ve ahlâki değerlerde aşınma artmaktadır,

-Varlık fonu Türkiye şartlarında farklı sonuçlar verecektir. Döviz kazanamayan, dış ticaret ve cari açığı bulunan Türkiye, önemli kuruluşlarını adeta yüksek faizle  dış borç elde edebilmek için ipotek vermektedir. İleride önemli kuruluşlarımız anlaşılan özelleştirmeye açılacaktır. Varlık fonu gelecekteki kazancın bugünden elden çıkarılması olmamalıdır,

-Ne iktidarı, ne de Cumhurbaşkanını değiştirmeyecek olan Anayasa referandumu zamansız yapılacak ve ülkeyi kamplaştırıcı bir süreci açacaktır. Yenikapı ruhunu elimizle yok etmeyelim. Ülkeyi yönetenler ve siyasiler toplumu geren, kamplaştıran, düşmanlık yaratıcı beyanlardan uzak durmalıdırlar. Hayır oyu verecek olanlara yanlış yakıştırmalar yapılmamalıdır,

-Cumhuriyete sahip çıkmalıyız. 1923 sonrasını reklâm arası ve ara rejim olarak görüp 1930 model araca benzetmeleri yanlış buluyoruz. Demokrasisiz Cumhuriyet de, Cumhuriyetsiz demokrasi de eksik sayılabilir,

-Silahlı bölücü teröre baş eğmeyen Türkiye’ye, silahsız terör ve anayasa oyunlarıyla baş eğdirilmemelidir,

-Türkiye’de mülteci ve yabancılara tanınan imtiyazlara sınırlar konmalıdır,

-Demokratik parlamenter sistemden vazgeçmek turizmi ve diğer sektörleri daha da zora sokacak ve yabancı sermaye girişlerini iyice azaltacaktır.

Şub 27

Uyuşturucu ve Alkol, İnsani Değerleri Katleden Bir Canavardır

Prof. Dr. İbrahim Öztek, “Gençler İçin Gençlerle Üsküdar Üniversitesi’nde” programı çerçevesinde verdiği konferansta “Bir yılda sigara içimine ve açtığı zararların tedavisine 3 adet Çanakkale köprüsü parasını harcıyoruz. Uyuşturucu; insan eli ile üretilen ve insanın tüm yüksek değerlerini yok eden acımasız ve kahredici bir canavardır” dedi.

 

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi, Türkiye Olimpian Derneği Başkanı, Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu İle Mücadele ve Spor Birliği Başkanı ve Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek 22 Şubat 2017 tarihinde Üsküdar Üniversitesi’nde Sigara, Alkol, Uyuşturucu ve Spor konulu bir konferans verdi. Üniversitenin Kültür Spor ve Sağlık direktörlüğünce hazırlanan konferans, üniversite öğrencileri ile öğretim üyelerince büyük bir dikkatle izlendi.

 

Öztek, uyuşturucuyu son derece anlamlı bir şekilde şöyle tarif etti. “Uyuşturucu; insan eli ile üretilen, insanı insanlığından eden, insanın masumiyetini yok eden, insanın özgürlüğünü, hür iradesini, insani yüksek değerlerini ve erdemlerini elinden alan en acımasız ve kahredici bir canavardır”.

 

Öztek, özellikle son günlerde giderek artan ve kullanım sonrası ölüme neden olan bonzaiye karşı mücadelede iyi eğitimli sivil toplum örgütü üyelerine büyük iş düştüğünü belirtti. Bu maddenin Türk gençliği için yeni bir felaket olduğunu vurguladı.

 

Prof. Dr. İbrahim öztek, uyuşturucu denilince konuya sigaradan başlanması gerektiğini, birayla başlayan alkol alımlarının giderek alkolikliğe dönüştüğünü, tinerle başlayan uyuşturucu kullanımının esrar, eroin, kokain, daha sonra da sentetik uyuşturucuların kullanımı ile insanın kendi eli ile felaketini hazırladığını belirtti.
Prof. Dr. Öztek, sigaranın kalp damar hastalıkları, enfarktüs ve akciğer kanserinin bir numaralı nedeni olduğunu, bu nedenle ülkede yılda 200.000 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Alkolün, mide ülseri, mide kanseri, karaciğer sirozu, hepatit ve karaciğer kanserine neden olduğunu, uyuşturucuların ise, önce akciğerde ağır tahribat yaptığını, buradan kan yolu ile beyine giden zararlı maddelerin tüm beyin hücrelerinin dengesini bozduğunu, görme işitme ve konuşma merkezlerinin harabiyete uğradığını, ardından kalpte düzensiz ve hızlı çalışma sonucu ani ölümlerin meydana geldiğini vurguladı.

 

Öztek, Bonzai denilen, içinde her türlü zehirli kimyasalların ve uyuşturucu atıkların bulunduğu cinayet aracının uyuşturucu ile ilgisi olmadığını, çünkü ilk kullanımdan sonra kullananın canını aldığını deneysel araştırma sonuçları ile dile getirdi.

 

Rakamlarla verdiği bilgiler tüyler ürperticiydi;

*2015 yılında Türk insanının bütçelerinden 15 milyar lirayı sigara içimine, 10 milyar lirayı da sigaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine ayırdığını, bu para ile üç adet 18 Mart Çanakkale Boğaz Köprüsü yapılabileceğini,

*Sigaraya başlama yaşının % 3 oranında 7-13 olduğunu,

*Alkole başlama yaşının % 5 oranında 9-13 olduğunu,

*Uyuşturucuya başlama yaşının % 5 oranında 9-13 olduğunu,

*Eczanelerde satılan ilaçların 96’sının uyuşturucu amacı ile kullanıldığını,

*Orta ve lise öğrencilerinin  % 20’sinin sigara, % 14 ’ünün alkol, % 4’ ünün uyuşturucu

kullandığını,

*Bir yılda 400 kişinin bonzai, 1000 kişinin uyuşturucu kurbanı olduğunu,

*AMATEM’e yılda 6000 bonzai kurbanının başvurduğunu,

*Polis kontrollerinde minibüs, otobüs ve taksi şoförlerinin büyük bir çoğunluğunun uyuşturucu kullandıklarının ortaya çıktığını,

*Uyuşturucuya bağlı en yüksek ölüm oranının İstanbul’da (yüzde 49.6), ikincisinin Antalya’da (yüzde 10.8) meydana geldiğini.  Bunları, Adana  (yüzde 7.3) ve Ankara’nın  (yüzde 5.6) takip ettiğini,

*30 000’ e yakın çocuğun sokaklarda yaşadığını, bunların 15 000’ inin suç işlediğini,

*Sigara içen annenin çocuğu sigara tiryakisi olarak ve % 20 bazı sakatlıklarla doğduğunu,

belirtti.
Prof. Dr. İbrahim Öztek, uyuşturucu ile mücadelede; her şeyden evvel ailenin, arkadaşların, okulda öğretmenlerin üzerlerine çok büyük bir görev düştüğünü, daha sonra medyanın ve devletin görevlerini hatırlattı. Bu felaketin önlenmesinde herkesin elinden gelenin fazlasını yapması gerektiğine işaret etti.

 

Uyuşturucuya karşı en önemli kalkanın spor olduğunu ve ana okulundan itibaren tüm çocukların temel spor dallarına yönlendirilmelerin sağlıklı nesiller yetiştirmenin ana kuralı olduğunu anlattı. Öztek, “onlar bizim çocuklarımız, onlar bizim insanlarımız, onların uğramış oldukları bu felakete bizler veya en yakınlarımız uğrayabilirdi, onun için bu durumu kendi felaketimiz kabul etmek zorundayız” dedi.

Şub 27

Bir Özeleştiri

 A.Kemal GÜL

 Hutbe olarak Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Bugünlerde ihtiyacımız olan önemli bir konu.

 

Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında

“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.”buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.

 

Asır Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şahadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir. Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.

 

Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz,  bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.

Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir. Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir. Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.[i]Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.

 

Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.

 

Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise,

Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.

***

Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo.

Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.

İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.

İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.

Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.

İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir. 

Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:

‘’Şura/istişare/meşveret  (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.

Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda ‘’devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’

*** 

İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.

Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.

*** 

Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:

2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan  ‘’An Economic İslamicity İndex’’başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:

Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.

Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.

Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.

İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.

Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

 

 

[i]

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar

3 / 7