x

KASIM AYINDAKİ ACI KAYIPLARIMIZ

Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Dairesi Başkanlığı, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ve Müsteşar Yardımcılığı yaparak Türk milli eğitimine uzun yıllar başarılı hizmetler yapan, ayrıca geçmişte Adana Türk Ocağı, Ülkü-Bir Başkanlığı yapan büyük Türk milliyetçisi Necdet Özkaya 03.11.2017 Çarşamba günü vefat etmiş ve 05.11.2017 Pazar günü Adana’da Asri Mezarlık’a defnedilmiştir.

Aydınlar Ocağı Kurucu Üyelerinden Türk milliyetçiliğine büyük hizmetler yapmış olan Necati Bozkurt büyüğümüz 10.11.2017 Cuma günü vefat etmiş ve 11.11.2017 Cumartesi günü Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camiinde kılınan cenaze namazından sonra defnedilmiştir.

Her iki Türk milliyetçisi büyüğümüze Allahtan rahmet diler, mekanlarının cennet olmasınI niyaz ederiz. Ailelerine ve Türk milliyetçisi camiaya sabır ve başsağlığı dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

  

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 20

Teog Sınavı Kaldırılmamalıdır…..!!!

Sakin ÖNER

Anadolu Liseleri iyi lisan bilen insan ihtiyacını, Fen Liseleri fen alanında uzman ihtiyacını ve Sosyal Bilimler Liseleri sosyal bilimler alanında uzman ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. Bu okullara kuruldukları günden itibaren özel seçme sınavıyla öğrenci alınmıştır. Sırasıyla Anadolu Liseleri Giriş Sınavı, OKS (Orta Öğretim Kurumları Sınavı), SBS (Seviye Belirleme Sınavı) ve son olarak TEOG (Temel Öğretimden Orta Öğretime Geçiş Sınavı) ile öğrenci seçilmiştir. Bu sınavların son üçü (OKS, SBS ve TEOG) AKP iktidarı döneminde üç ayrı bakan tarafından değiştirilmiştir. Her değişiklikte bu merkezi sınav daha düşük profile çekilmiştir. Her değişiklikten sonra okulların akademik başarısı düşmüştür.

2010 yılında başlayan eğitim yöneticisi rotasyonu ve 2016 yılında Proje Okulu seçilen başarılı okullarda yapılan öğretmen rotasyonu ile okullar, kurumsal kimliğini ve kültürünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bütün okullara yanlı mülakat komisyonları vasıtasıyla tecrübesiz ve ehil olmayan kişiler yönetici olarak atanmışlardır. Bir taraftan okulların yönetici ve öğretmen kadroları zayıflatılırken, bir taraftan da müfredatın içi boşaltılarak rahatça yönlendirilecek yandaş bir nesil yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Son TEOG operasyonunun amacı, özellikli ve başarılı okulları sıradanlaştırmak ve semt okulu haline getirmektir. Başarılı öğrencilerin pozitif ayrımcılık yapılan İmam Hatip Liselerine yönelmelerini sağlamaktır.
Zaten son TEOG Sınavında öğrencilerin kendi okullarında kendi öğretmenlerinin nezaretinde sınava girmeleri, sınavın güvenilirliğini büyük ölçüde kaybettirmiştir.

Türkiye’de eğitimde imkan ve fırsat eşitliği, ölçme ve değerlendirmede objektiflik bulunmadığı için TEOG Sınavının kaldırılması kaliteli eğitimin sonu olacaktır. TEOG’UN KALDIRILMASI TARİHİ LİSELERİ, FEN LİSELERİ VE SOSYAL BİLİMLER LİSELERİNİ BİTİRİR  Ülkenin geleceğini düşünen bütün vatanseverler, her türlü imkan ve vasıta ile TEOG Sınavının kaldırılmasına karşı çıkmalıdırlar.

Eki 09

Mekkeli Yetimin Hikâyesi

                                                                                                         A.Kemal GÜL

Mekkeli bir yetimin hikâyesidir bu… Yaşadığı toplumun ‘’emin’’ sıfatıyla andığı, ‘’Denizlerde bir kılı ıslatacak su bulunduğu, Hıra ve Sebir dağları yeryüzünde dikili durduğu sürece’’ mücadele edecek olan ‘’erdemlilerin’’ önderinin hikâyesi bu.

‘’Gençliğimde Cüda’n oğlu Abdullah’ın evinde öyle bir antlaşmaya katılmıştım ki o, benim için dünyadaki her şeyden daha değerlidir. Allah’a yemin olsun ki bugün de o göreve çağrılsam, hiç tereddüt etmez, giderim’’ diyen Mekkeli bir yetimin sarsılmaz iman gücünün hikâyesidir bu…

Kendisine mal ve servet teklif edildiğinde: ‘’ Bir elime güneşi bir elime de ayı verseler yine de davamdan vazgeçmem’’ diyen Mekkeli bir yetimin ulvi hikâyesi…

Mescidin bahçesindeki hasırın üzerinde uyukladığında, mescide gelen dostlarının üzerinde uyuduğu hasırın izlerinin yüzüne çıktığını görüp, ‘’Sana bir şilte alalım, hasırın izi yüzüne çıkmış’’ dedidiklerinde, ‘’Benim dünya ile ne işim olabilir’’ diyen Mekkeli bir yetimin beşeri aşan hikâyesi…

İsminin önüne övücü sıfatlar eklenmeye başlandığında, övenleri bundan menederek; ‘’ Hıristiyanların Meryem’in oğlu İsa’yı övdüğü gibi beni övmeyin, bana yalnızca Allah’ın kulu ve Resulü deyin’’ diyen Mekkeli bir yetimin zamanlar/ mekânları aşan hikâyesi…

Huzurunda birisi korkuya kapıldığında: ‘’Sakin ol, ben Kral değilim, ben güneşte kurutulan eti yiyen Kureyşli fakir bir kadının oğluyum’’ diyen Mekkeli yetimin mütevazılığinin hikâyesi…

Hıra dağının bir mağarasında inzivaya çekilmiş Yüce Yaratıcısıyla baş başa iken engin sabrıyla, kayıptan bir ses duyar.  O ses Büyük Melek Ceprailin Yüce Yaratandan aldığı seslenişin söze dökül mesiydi. ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku. O insanı bir nüfteden yarattı …’’Ayetiyle peygamber olarak müjdelemenin sorumluluğunu kavramış oldu. İlk ayet’’ ilim yapmayı’’ işaret ediyordu. O Mekkeli yetim, müşrikleri Yüce Yaratanın birliğine davetle mükellef son peygamber Muhammet Mustafa’dır.

O Peygamber ki, Yaratanın yarattığı her şeyin ilmini yapmakla, insanı ve insanlığı doğru yola, ilim yapmaya davet etmekle mükellef kılındı.’’İlim insanın yitik malıdır, bulduğunuz yerde alın’’ diyecekti. ‘’Beşikten mezara kadar ilim edinin’’diyecekti.

***

Hicaz ve çevresinde yaşanan putperestliğin, insanlığı yerlerde süründüren, insanın insana kul olmasını yeğleyen her tülü sömürünün, insani değerleri ayaklar altına almanın, çiğnemenin kırılması noktasında Mekkeli yetim Hz. Peygamberin verdiği tavizsiz kavganın hikâyesidir… Bu, zaman ve mekânları aşan beşer üstü mesajın adı İslam’dır, Mekkeli yetim İslam’ın son Peygamberidir dünya durdukça…’’İslam güzel ahlaktır, ben bozulan güzel ahlakı tamamlamak için görevlendirildim’’diyecektir.

O öyle beşer üstü bir hikâye ki Cennetten yeryüzüne adım atışımızla başlayan hicret hikâyemizidir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Mekkeli yetim Peygamberimiz Muhammet Mustafa’dır. O adalet ve merhamet peygamberini, insanî erdemlerden ve kulluk bilincinden uzaklaşmış cahiliye toplumu hazmedemedi. Mekkeli müşrikler, kendilerine bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Merhamet Peygamberine akla hayale gelmedik baskı ve zulmü reva gördüler.

Ona kucak açmak, onunla yeniden kendilerine gelmek yerine onu dışladılar, Onun hayatına kastettiler. Bu baskı ve şiddet ortamında İslam’ı yayma ve yaşama imkânı kalmadığını gören Peygamberimiz önce sahabeden bazılarını gönderdi, sonra da kendisi gitti fedakâr insanların şehri Medine’ye.

İşte Allah Resulü ve ashabının bu kutlu yolculuğunun adı hicrettir. Bu hicret, sıradan bir göç değildir. Hz. Ömer döneminde takvim başlangıcı kabul edilen hicret, Müslümanlar için bir milattır.

Hicretle beraber İslam’ın yüksek hakikatleri Medine’den bütün yeryüzüne dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Hicret, Müslümanlar için birçok dersler içermektedir. Her şeyden önce bu hicret, bir kaçış değil, yüce değerlerin yeryüzünde neşv-ü nemâ bulması için girişilen kutlu bir yolculuktur. Hicret; şiddetten merhamete, esaretten özgürlüğe gidişin adıdır. Allah’a itaatin, sadece O’na kul olmanın göstergesidir. Hicret, İslam davası uğruna anadan, babadan, evlattan hatta candan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır. Hicret, yârını, diyârını, malını-mülkünü Allah için göz kırpmadan terk eden Muhacir ve onları bağırlarına basan Ensârın destanıdır. Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, sevgi, saygı, paylaşma ve kucaklaşma vardır.

Hâsılı hicret, Allah’a ibadete, insanî erdemlere, rahmet ve medeniyete gönlünü açanların azmi ve kararlılığı, bu değerlere kapılarını kapatanların ise hüsranıdır.  Resûlullah Efendimizin hadisi doğrultusunda asıl hicret, haram ve günahları terk ederek Yüce Allah’a teslimiyettir. Allah Resulüne gönülden bağlılığın, sadakatin, ümmet olabilme gayret ve samimiyetinin ifadesidir. Hicret, insanlık onurunu zedeleyen her türlü süflî duygu ve emellere sırt çevirmektir. Ulvî değerler uğruna mücadele etmektir. Hicret; bâtıldan, boş şeylerden, ömrü israf eden her türlü arzu ve istekten uzaklaşmaktır. Hakk, hakikat ve ahlak yolunda ilerlemektir. Yüce Mevlâ’nın yarattığı tertemiz fıtratımızı muhafaza edebilmektir. Şirkten, küfürden, nifaktan uzak durup, imana sadık kalabilmektir.  Hicret ahlakına sahip olmanın ölçüsü Allah’a kul, Resulüne ümmet olma bilinciyle, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret göstermektir. Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma duygusuyla, samimiyetle kardeşine, milletine, değerlerine gönülden bağlı olmaktır.

Dolayısıyla İslam’ın bütün değerlerini istismar ederek, vatanına ve milletine her türlü hainliği yapanların, hicret kelimesinin arkasına sığınmaları beyhude bir çabadır. Böylelerinin, içine düştükleri acizliği, hicret kelimesini kirleterek müntesiplerine izah etmeye çalışmaları, hicret gibi ulvi bir kavramı istismardan başka bir şey değildir.

Ne mutlu hayat yolculuğunu kutlu bir hicrete dönüştürebilenlere! Ne mutlu bu hicretin sonunda Allah’ın rızasına ulaşabilenlere! Mesajını veren Kur’an ayetlerinin vurgusuyla!…

Hicretin 1439. yılının, İslam ve insanlık âleminin huzur ve kurtuluşuna vesile olması dileğiyle!…

 

Eki 09

Unutulan Türkler! “Kerkük’ü Unutmadık! Kerkük Türk Kalacak”

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu yazıyı yaklaşık 10 yıl önce yazmışım. Türklerle ilgili gerçekler aynen olduğu gibi bugünde önümüzde duruyor. Şimdi Türkmeneli’nden, Kerkük’ten bizi temizlemeye çalışıyorlar. Ne kadar direneceğimizi hep beraber görececeğiz. Dilerim ki, yine bir tarih yazarız… Mesele biter mi? Tabii ki, hayır! Sırada Ege’deki adalarımız, Rodos, Batı Trakya, Doğu ve Batı Balkanlar, Kırım, Doğu Türkistan ve “var oğlu var” bir çok ilimiz var. Allah Türk Milletinin yar ve yardımcısı olsun.

 

Türk Milleti, üzerine oynanan oyunlar sebebiyle akşam yediğini unutur vaziyettedir.

Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ibaret değildir.

Türkiye Türkleri, uzun yıllar, uygulanan karartma politikası yüzünden, kendilerinden başka Türk olabileceğini düşünememişlerdir.

Oysa yeryüzünde, Çin Seddinden Adriyatik’e, Avrupa’dan Amerika, Avustralya ve Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyada sayısı 300 milyona ulaşmış olan büyük bir millet yaşamaktadır.

Üçyüz milyonluk bu büyük insan kitlesini; birbirine unutturmak ve kucaklaştırmamak için bir çok oyun sahneye konmuş ve halende konulmaya devam etmektedir.

Dış güçler ve onların işbirlikçisi yerli ihanet çeteleri, Türk denilince hemen hafife ve alaya almaya başlar, biraz ısrar etseniz sizi hayalci diye nitelendirir, pes etmediğinizi görünce de “ırkçı faşist” damgasını yapıştırıverirler.

İnsanın milletini sevmesi ve uzak düştüğü kardeşini düşünmesi, araması, yardımına koşması suçmudur?

Günümüz de bir çoğu, medyanın köşebaşını tutmuş olan, 1980 öncesinin Maoist denilen dönek solcuları, komünizm baskısı altında ezilen Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu‘nun bir hayalden ibaret olduğunu, aslında böyle bir kişinin hiç yaşamadığını ve Türk Milliyetçileri tarafından uydurularak yaratıldığını anlatıp durdular.

Yıllar sonra Mustafa Cemiloğlu ile aynı masada otururken kendisine bir hayal ile oturduğumu fakat bu hayalin gerçeğe dönüşmesinden dolayı çok mutlu olduğumu ifade ettim.

Bize yalan söylemişlerdi. Kırım Türkleri varolmak için mücadele ediyor ve liderliklerini de Mustafa Cemiloğlu yapıyordu.

Bu zevat bize halen yalan söylemeye devam ediyor.

Hepsi AB, ABD, İsrail ve sahipleri kimse onun yardakçılığına soyunmuş vaziyette.

Tek görevleri var: Türk Milletini aldatmak.

Bahadır Selim Dilek isimli bir gazeteci “Ege’nin Unutulan Türkleri” adında bir kitap yazdı. Çok güzel bir çalışma.

Ancak sadece Ege’de unutulan Türk yok. Dünyanın dört bir köşesinde unuttuğumuz milyonlarca Türk ve kendini Türk gibi gören insan var.

Bahadır Selim Dilek‘i arayıp çalışmasından dolayı tebrik ettim. Biraz sohbet edince bana yerini ve adını, her Türk’ün başına bir şeyler geldiği ve bizimde yardım için elimiz uzanamaz diye belirtmek istemediğim, Ortadoğu’da bir Türk köyünden bahsetti.

II.Abdülhamit bu köyü Girit Adasından o bölgeye topluca gönderip iskan etmiş. Türkçe ve Rumca’dan başka bir dil konuşmuyorlar.

Bu satırları onlar ve onlar gibi bir köşede bıraktığımız insanlarımız için yazmak istedim.

Ne çok insanımızı yalnız bırakıyor ve unutuyoruz!

Oysa nerede bir Türk yaşıyorsa, onu bulup, onunla ilgilenmeliyiz.

Bu sebeble nerede ve ne kadar Türk yaşıyorsa acilen bir envanter çıkartılmalı ve elimizde faydalanacağımız böyle bir kaynak bulunmalıdır.

Birisi kalkıp bize, nerede ve ne kadar Türk yaşıyor, bunlar hangi adla biliniyor yada hangi boya mensup, inançları nedir diye sorsa, vereceğimiz bir cevap mualesef yok.

Biz; Osmanlı – Türk İmparatorluğunun hem bakiyesi hem mirasçısıyız.

Türk olanlar ve Türk gibi görülenler yada kendini Türk gibi görenler bizim özbeöz kardeşlerimizdir.

Bu nedenle kimseyi unutmaya ve yalnız bırakmaya hakkımız yoktur.

Ancak küresel güçler bazı milliyetleri öne çıkartırken bazılarını da unutturmaya çalışmaktadır.

Küresel sermaye baronlarının, çıkarlarının olduğu bölgelerdeki etnik ve dini azınlıklar daima ön planda tutulmaktadır.

Irak’ta Kürtler, Balkanlarda Arnavutlar, Rusya’da Çeçenler(güncel olarak Abhazlar ve Osetler), Çin’de Uygur Türkleri buna iyi birer örnektir.

Küresel güçlerin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir, yada unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy’de bugün sayıları 3-5 bin arasına düşmüş olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi.

Günümüzde Yunanistan’a ait Oniki Ada’da varlığını korumaya çalışan bu bir avuç Türk; susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan milyonlarca Türk arasındaki yerini alıyor.
Onlar; dünyanın dört bir köşesindeki diğer unutulan Türkler gibi ne Ankara’nın ne de Avrupa Birliği’nin gündemindeler.

Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda konu başlığı bile değiller. Yani yok sayılıyorlar.

Bizim unuttuğumuzu veya görmezden gelerek yok saydığımızı, bizim dışımızdaki dünya niye hatırlayarak ortaya çıkarsın?

Bizi birbirimize unutturmalarının altında yatan sebebin, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek olduğu çok açıktır.

Rodos, İstanköy ve Onikiada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, babası Abdurrahman Kaymakçı‘nın başından geçen olayı anlatırken aslında Türklerin birbirine unutturulmasının nedenini de açıklamış oluyor.

Yıl 1921, yer Rodos: Dimitri, arkadaşı Abdurrahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar; “Bre Türko, Yunan Orduları şimdi Polatlı önlerinde, Ankara yakında düşecek. Kemal’in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek.”

İşte bizim unuttuğumuz Rodos Türkleri’nin Yunanlılar tarafından bizden görüldüğüne dair çok güzel bir örnek. Sen unut ama Rum unutmasın!..

Türk Milleti kendisinden bazı gerçekler gizlenmek suretiyle birbirinden uzak tutularak tarih boyunca zayıflatılmaya çalışılmıştır.

Güçsüz ve çaresiz bırakılmış bulunan Türk Milleti, yaşadığı coğrafyalar üzerinde soykırım ve katliamlara maruz kalarak son üçyüz yılda 150 milyon insanını kaybetmiştir.

Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Ebufeyz Elçibey‘in “Türk’e Türk’ü tanış etmek gerektir” dediği gibi yaparak Türk’ün ortak tarihini yeniden yazmalıyız.

Unutulan ve unutturulan Türkleri bulup tanış olmak bunlardan dolayı bizim için en büyük görevlerden biridir.

 

 

*Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM)

Eki 13

Yeni ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ Sade Ama Yetersiz

Dr. Sakin ÖNER

Yüksek Öğretim Kurumu Başkanı Yekta Saraç’ın açıkladığı 2018-2019 eğitim yılında uygulanacak ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ adındaki yeni yükseköğretime giriş sınav sisteminin hem olumlu ve hem olumsuz yönleri bulunmaktadır.

  1. Sınav sayısı ve süresinin sınırlandırması olumludur. Aslında bu konuda başa dönülmüştür. Merkezi yükseköğretime giriş sınavları, 1974 ve 1975yıllarında aynı gün sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki oturumda, 1976-1980 yıllarında aynı günde ve bir oturumda uygulanmış; 1981 yılından itibaren iki basamaklı bir sınav hâline getirilmiştir. Yeni sınav sisteminde sınavların aynı günde ve bir oturumda uygulanması, dört ay aralıklı iki  tarihte yapılmasından kaynaklanan sınav kaygısı, stresi ve baskısını büyük ölçüde kaldıracaktır.
  2. Oturumda 40+40=80 soruluk genel Türkçe ve Matematik sorularından oluşan Temel Yeterlilik Testi (TYT) uygulanıyor. Bu testte 150 puan alanlar önlisans, 180 puan alanlar lisans programlarını tercih edebilecek. Ama bu testin sonucunu öğrenmeden 2. oturuma girilecek olması, öğrencinin motivasyonunu olumsuz yönde etkiliyecektir. Sınavlar Haziran ayı içinde bir veya iki hafta aralıkla yapılmalı, ikinci oturuma, TYT sonucu öğrenildikten sonra girilmelidir.
  3. TYT, öğrencinin zihni becerilerini (anlama, kavrama, analiz, sentez, karşılaştırma ve yorumlama) ölçmesi bakımından yararlıdır. Bu sınav kapsamında sadece Türkçe ve temel Matematik sorusu sorulması yeterli değildir. Bu sınavda soru sayısı arttırılarak (genel yetenek ve genel kültür) soruları da sorulmalıdır.
  4. TYT Sınavının yerleştirmede ağırlığının yüzde 40 olduğu açıklanmıştır. Bu sınavda 200 puandan fazla alanların puanlarının ikinci yıl da geçerli olması sakıncalıdır. Çünkü ikinci yıl yapılacak sınav soruları, birinci yıl yapılan sınav soruları ile aynı değildir. Bu da eşitsizlik doğuracaktır.
  5. Oturumda tercih edilen programa göre: (Edebiyat- Coğrafya-1 40 soru), (Sosyal Bilimler 40 soru), (Matematik 40 soru) ve (Fen Bilimleri 40 soru)sorulacak. Bu oturumda 4 ayrı puan türü oluşturulması, lisans programlarının alan özelliklerine yeterli değildir. Puan türlerinin çeşitlendirilmesi konusu yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle Tıp ve bazı Mühendislik programlarında fen bilimlerindeki başarının da değerlendirilmesi gerekir.
  6. Sözel puan: Edebiyat-Coğrafya-1 ve Sosyal Bilimler testlerinden,
    Sayısal puan: Matematik ve Fen Bilimleri testlerinden,
    Eşit ağırlık puanı: Edebiyat ve Coğrafya-1 ile Matematik testlerinden oluşacak.  Eşit Ağırlık’ta (Tarih) ve (Felsefe) sorularının etkisinin olmaması büyük bir eksikliktir.
  7. Meslek Yüksek Okullarının akademik düzeylerinin ve başarılarının geliştirilmesine büyük önem verildiği belirtilmiştir. Fakat bu okullara, sadece Temel Yeterlikler Sınavında 150 puan alanların kabul edilmesi doğru değildir. Meslek Yüksek Okullarında son yıllarda sağlık bilimleri ile ilgili bölümler çoğalmıştır. Bu alanlara giren öğrencilerin en azından Fen Bilimleri alanındaki puanları da göz önünde bulundurulmalıdır.
  8. Ortaöğretim başarı puanının da sınav puanlarına eklenmesi hususu yeniden gözden geçirilmelidir. Çünkü okulların puanları maalesef objektif değil, sübjektiftir. Kırsal ve varoş okullarında öğretmen kadrosundaki yetersizlikler nedeniyle vekil öğretmenlerle şişirme notlar verilebilmektedir.
  9. Aynı günde yapılacak iki oturum aynı okulda yapılırsa, aradaki sürenin iki saat olması yeterlidir. Fakat farklı okullarda olursa, bu süre büyük metropellerde yeterli olmaz. O zaman bu sürenin üç saatten az olmaması gerekir. Oturumun Cumartesi, 2. Oturumun Pazar günü sabahları yapılması,  Öğrencilerin ancak yüzde 10’unun katıldığı Yabancı Dil sınavının ise, Cumartesi günü öğleden sonra yapılması daha doğru olacaktır.

Sonuç olarak; yeni sistemde sınavların bir günde yapılması sınav stresi yönünden olumlu, fakat baraj sınavının sonuçları öğrenilmeden 2. oturuma girilmesi öğrencinin motivasyonunu bozacağı için olumsuzdur. Test çeşidinin azaltılması bazı özellikli bölümlere öğrenci seçiminde sıkıntı yaratacaktır. Sistem uygulanmadan mutlaka gözden geçirilmelidir. Yeni sınav sisteminde başarılı olunabilmesi için, öğrencilerin müfredatı çok iyi öğrenmelerine bağlıdır. Özellikle Türkçe (Edebiyat) ve (Matematik) derslerinde yoğunlaşılmalıdır.

 

 

 

 

Eki 13

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kostantaniyye-İslambol-İslambul-İstanbul’u

Emrah BEKÇİ

Milli Tarihimizin her anında birçok hadise ile karşılaşırız. İşte bu hadiselerden biri de ‘’İstanbul’’ şehrimizin adının nereden ve nasıl şartlarda verildiğidir. Hatta geçmiş vakitlerde yaşanan hadiselerin, gelecek zamanımıza ve biz Türk Milletine, farklı milletlerin nasıl baktığının fotoğrafını ne bir şekilde çekmektedir?

Fatih Sultan Mehmed Bizans Başşehrini aldığı zaman şehrin adı Kostantinopolis = Kostantinin şehri idi. Araplar Kostantinin beldesi anlamı olarak sevgili İstanbul’umuza Kostantaniyye derlerdi. Fatih zamanında Türk dili, bir taraftan İran’ın öte yandan Arapların tesiri altına girmeye başlamıştı. Daha sonra bu hazin akımın ağır sonuçları ile güzelim Türkçemizin zorlanması devrinin başında olmamıza rağmen, Kostantinopolis’e şeref verecek Türk adı koymayı düşünmedik, Kostantaniyye deyiverdik…

 

Bunlarla da yetinmeyip, daha bir çok isimler ekledik ki, bunların da Türkçemiz ile pek alakası bulunmamaktaydı: Dar-ül-hilafe, Dar-ül-saltana, Der’aliyye, Der-saadet, Asitane, Dar-ül-mülk, Beldet-ül-tayyibe, Payitah-ı saltanat, Südde-i saltanat, Dergâh-ı Selâtin gibi birçok isim verdik…

Bu arada Fetihten iki sene sonra basılan paralara, tek –y- ile Kostantaniye kelimesi, paraların basıldığı yerin adı olarak yazmaktadır. IV. Mehmed’in Saltanatı itibariyle basılan paralarda iki –yy- harfi ile yani ‘Kostantaniyye olarak basılmaya devam etti.

Ve Türkçemize ihanetimiz böylelikle de bitmemiş, paraların üzerine nerede basılı olduğunu anlatmak için İstanbul’da basılmıştır yerine ‘Duribe fi Kostantaniyye’ denilmiştir.

Fatih İstanbul’u fethettiği zaman Rumları toplamış büyük bir nezaket göstermiştir:

  • Dininizde tam bir hürriyet içindesiniz, Patriğinizi seçiniz, kiliselerinizde istediğiniz gibi ibadet ediniz. Size hiçbir Bizans İmparatorunun veremediği hürriyetleri ben veriyorum.

Demiş, ilk olarak Patrik Gnadiyos’a, kendi hassa ahırından zümrütlerle süslü eğerli cins bir at hediye etmiş, kendisini saltanat makamında kabul etmiş, iltifat etmiş, dönerken de inci ile süslü bir asa armağan etmiştir.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in vezirleri ve çevresindeki bazı ilim adamları genç Hakana şöyle bir teklifte bulundular:

  • İslamiyet bu güzel beldede nusrat kazandı. Buradaki Rumlar şimdi azınlıktır. Onlar, batıl yolu üzerindedirler. Dinlerinde Hazret-i İsa’nın onlara gösterdiği yoldan eser kalmamıştır. Bunlar şimdi Frenkistanın dört tarafına dağılacaklar, oralarda fesad saçacaklar, başımıza belalar getireceklerdir. İzin veriniz, bunlara İslam olmayı teklif edelim, razı olmayanları da kılıçtan geçirelim.

Fatih Sultan Mehmed, bu teklifi hiç tereddüt etmeden reddetti ve dedi ki:

  • Bizde iki temel yol vardır: Kur’an—Kerim ve Peygamberimizin takip ettiği yol, yani sünnet-i senniyye… İslamiyet, ‘La ikrah-ı fiddin=Dinde zorlama yoktur’ buyurmuştur. Bizler kim oluyoruz ki, kabulü ve hidayete kavuşmayı akıl ve iz’an yolu olarak insanlığa göstermiş olan bu büyük dinin içine cebri, kılıcı, zorlamayı sokalım? Böyle ifratlar, aşırılıklar hem büyük günah, hem de haddi aşmaktır.

 

Bu şahane cevaptan sonra tedbir almış, şehrin azalan nüfusunu, Türklerle doldurmuş, gelen göçmenlere iş sahaları açmış ve şehrin adını da ‘’İSLAMBOL’’ yani, halkının çoğu Müslüman olan şehir koymuştur. İSLAMBOL adı resmi yazışmalara girmiş, ama kullanılmamıştır. İslambol adı, daha sonraları İslambul olarak kullanılmaya başlanmış, fakat bu arada Kostantaniyye söyleyişi, izahı imkânsız bir umarsamamazlık ve aşağılık duygusu ile asırlarca kullanılmıştır. Hatta İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, bastırılan paralarda Osmanlı Bankasının kefaleti bahis konusu olduğu zaman, İngiliz asıllı Mr. Steg, paraların bastırılma merkezi olarak, İsviçre’deki matbaanın adı ile yetinmemiş ‘Duribe fi Kostantaniyye’yi koydurtmakta ısrar etmiştir.

 

Devlet edebiyatında Kostantaniyye yerine, İslambol’un kullanılmasına, Sultan III. Mustafa zamanında başlanıldığını ve bu konu üzerinde padişahın beyaz üzerine hatt-ı hümayununun iki kere tekrarlandığını görüyoruz. Nizam-ı Cedid hareketi zamanında, tophaneyi açan, tersaneyi ıslah eden Sultan III. Mustafa’nın veziri Koca Ragıp Paşa (1698-1762), ‘Ris-ül-küttab’ günmüz anlamı ile ‘Dış İşleri Bakanı’ Şatır Zade Kâşif Emin Efendiye, 19 Şaban 1174 (Miladi: 1760) tarihinde gönderdiği emirde, basılacak paralarda; Kostantaniyye yerine, İslabol’un kullanılmasını, sadece paralarda değil, bütün resmi haberleşme evraklarında İslambol adına yer verilmesini emretmiştir.  Konuyla ilgili emir evrakı şu şekildedir:

 

  • İzzetlü Reis-ül-küttab Efendi: Bundan akdem ferman-ı hümayun-u hazret-i cihandari ile Sikke-i Hümayunlarından ‘Kostantaniyye’ lafzı ref’olunup onun yetine ‘İslambol’ lafzı vaz’olunup, bu here bu emr-i şeriflerine ilave olarak, emr-ü müstahsenenin kuyudat-ı resmiyede dahi ‘Kostantaniyye’ lafzı yazılmayıp, ‘İslabol’ ismi tahrir olunmak babında ferman-ı hümayun-u melukane şerefsüdür olmağla…

 

(Koca Ragıp Paşa’nın Fermanının Fotoğrafı)

 

Sonuç olarak ne oldu? Bizim ‘Kostantaniyye’ yerine İslambol’u kullanmaya başlamamız, bütün Hıristiyanlığı ayaklandırdı; Frenklar, Kostantaniyye’de ısrar ederken, Ruslar, Türk İstanbul’una yeni isim buldular: ‘Çarigrad (Çar’ın Şehri) dediler. Bu tabir, 1827-1828 ve daha sonra 1877-1878 ile 1914-1918 savaşlarında, Rus basın ve kitaplarında, hatta resmi belgelerinde kullanılan tabir haline geldi. 1944 de Stalin, Karadeniz kıyılarımızı, Gürcü Profesörlerin tarihi belgeleriyle isterken, İstanbul için yine aynı tabiri ‘Çarigrad’ adını kullandılar.

 

Yazı içerisinde görüldüğü üzere tarihlerin değişmesi hiçbir şey ifade etmemektedir. Farklı milletler İstanbul’u geçmişte de, gelecekte de kendi toprakları ve şehirleri görmektedir. Bundan dolayı, üzerinde oturduğumuz aziz vatan topraklarının muhafazası ve atiye emin bir şekilde teslimini candan öte vazife bilmeliyiz.

Kaynak: Emrah Bekçi, Türkiye Kamu-Sen, Kamu Türk Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 21, ‘’ Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kastantanniyye-İslambol-İslambul-İstanbul’u, s. 62, 63, 64, 65.

 

 

 

 

 

 

 

Eki 22

Uzlaşma ve İç Kargaşa

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Yaratıcı fikirler üretebilmemiz için kendimizle ve dünyayla uzlaşmamız gerekir. Ayrıca huzurlu bir ömür için de hayatla uzlaşmamız şart. İçinde bulunduğumuz şartlar ne olursa olsun hayatla uzlaşmayı sağlamalıyız.

Sorunlarımız ağır olabilir. Önemli olan başımıza gelenler değil, onlara nasıl karşılık verdiğimizdir. Tarihe baktığımızda insanoğlunun en yaratıcı dönemlerinin savaş ve diğer krizler gibi büyük stres anlarına denk geldiğini görürüz. Sorunlar varsa, çözümler de vardır.
Her şeyi sorun görmemizin temel sebebi, daha büyük boyutta düşünmesini bilmememizdir. Düşük bilinç düzeyinde uzlaşmayı taviz vermek olarak algılıyoruz. Daha büyük boyutta düşünürsek uzlaşmanın yenilgi olmadığını anlamış oluruz.
Kendi bilinç düzeyimizde yarattığımız bir dünyada yaşıyoruz. Etrafımızda düşmanlar görmeyi seçmişsek, düşmanlarla sarılmış bir dünyada yaşamış oluruz. İlişkileri yönetirken hata yapmamak lazım. Yaptığımız hatalar yüzünden kendi içimizde kargaşa oluşturuyoruz.
C.L. Gascoigne diyor ki:” Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zaferdir.” Kendimize bir de bu perspektiften bakmamızda fayda vardır.
Barışın esas düşmanı kötülük değil kaostur. Özellikle zihinsel karışıklık, kargaşa, karmaşadır. Kaosta akıl ve mantığa yer yoktur. Kaos ortamında kişilere rehberlik eden temel ilkeler, ego ve kişisel dürtüler gibi yüzeysel faktörlerdir.

Bilinç düzeyimiz bu gerçeklerin etrafında şekillenmediği müddetçe kendi hayatımızda ve dünyada barış sağlamamız çok zordur.
Huzurun zıddı, çatışmadır. Her şeye direnmekten kaynaklanan iç çatışmadır. Gereksiz yere insanlara direniyoruz, olaylara direniyoruz, fikirlere direniyoruz… Direnme enerjimizi bitiriyor, yeteneklerimiz köreliyor, üretici özelliklerimiz zayıflıyor…. Çünkü direnç, hayatımıza stres getiriyor. Stres yüzünden sürekli huzuru bulamıyoruz ve yaratıcı özelliklere sahip olamıyoruz.
Atalarımız ne güzel söylemişler: “ Keskin sirke küpüne zarar verir.” Öfkeli kimse, kendi sağlığını bozar, vücudunu yıpratır ve işlerini alt üst eder.
Uzlaşmak yenilgi değildir. Uzlaşmanın şifa verici gücü vardır.
İç çatışma içindeki kişi kimseye faydalı olamaz.
Engin Geçtan’ın ifadesiyle, insanın kendi içinde ürettiği kargaşa dış dünyadaki tehlikelerden çok daha ürkütücüdür.

Eki 09

Hicret

                                                                                                         A.Kemal GÜL

Mekkeli bir yetimin hikâyesidir bu… Yaşadığı toplumun ‘’emin’’ sıfatıyla andığı, ‘’Denizlerde bir kılı ıslatacak su bulunduğu, Hıra ve Sebir dağları yeryüzünde dikili durduğu sürece’’ mücadele edecek olan ‘’erdemlilerin’’ önderinin hikâyesi bu.

‘’Gençliğimde Cüda’n oğlu Abdullah’ın evinde öyle bir antlaşmaya katılmıştım ki o, benim için dünyadaki her şeyden daha değerlidir. Allah’a yemin olsun ki bugün de o göreve çağrılsam, hiç tereddüt etmez, giderim’’ diyen Mekkeli bir yetimin sarsılmaz iman gücünün hikâyesidir bu…

Kendisine mal ve servet teklif edildiğinde: ‘’ Bir elime güneşi bir elime de ayı verseler yine de davamdan vazgeçmem’’ diyen Mekkeli bir yetimin ulvi hikâyesi…

Mescidin bahçesindeki hasırın üzerinde uyukladığında, mescide gelen dostlarının üzerinde uyuduğu hasırın izlerinin yüzüne çıktığını görüp, ‘’Sana bir şilte alalım, hasırın izi yüzüne çıkmış’’ dedidiklerinde, ‘’Benim dünya ile ne işim olabilir’’ diyen Mekkeli bir yetimin beşeri aşan hikâyesi…

İsminin önüne övücü sıfatlar eklenmeye başlandığında, övenleri bundan menederek; ‘’ Hıristiyanların Meryem’in oğlu İsa’yı övdüğü gibi beni övmeyin, bana yalnızca Allah’ın kulu ve Resulü deyin’’ diyen Mekkeli bir yetimin zamanlar/ mekânları aşan hikâyesi…

Huzurunda birisi korkuya kapıldığında: ‘’Sakin ol, ben Kral değilim, ben güneşte kurutulan eti yiyen Kureyşli fakir bir kadının oğluyum’’ diyen Mekkeli yetimin mütevazılığinin hikâyesi…

Hıra dağının bir mağarasında inzivaya çekilmiş Yüce Yaratıcısıyla baş başa iken engin sabrıyla, kayıptan bir ses duyar.  O ses Büyük Melek Ceprailin Yüce Yaratandan aldığı seslenişin söze dökül mesiydi. ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku. O insanı bir nüfteden yarattı …’’Ayetiyle peygamber olarak müjdelemenin sorumluluğunu kavramış oldu. İlk ayet’’ ilim yapmayı’’ işaret ediyordu. O Mekkeli yetim, müşrikleri Yüce Yaratanın birliğine davetle mükellef son peygamber Muhammet Mustafa’dır.

O Peygamber ki, Yaratanın yarattığı her şeyin ilmini yapmakla, insanı ve insanlığı doğru yola, ilim yapmaya davet etmekle mükellef kılındı.’’İlim insanın yitik malıdır, bulduğunuz yerde alın’’ diyecekti. ‘’Beşikten mezara kadar ilim edinin’’diyecekti.

***

Hicaz ve çevresinde yaşanan putperestliğin, insanlığı yerlerde süründüren, insanın insana kul olmasını yeğleyen her tülü sömürünün, insani değerleri ayaklar altına almanın, çiğnemenin kırılması noktasında Mekkeli yetim Hz. Peygamberin verdiği tavizsiz kavganın hikâyesidir… Bu, zaman ve mekânları aşan beşer üstü mesajın adı İslam’dır, Mekkeli yetim İslam’ın son Peygamberidir dünya durdukça…’’İslam güzel ahlaktır, ben bozulan güzel ahlakı tamamlamak için görevlendirildim’’diyecektir.

O öyle beşer üstü bir hikâye ki Cennetten yeryüzüne adım atışımızla başlayan hicret hikâyemizidir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Mekkeli yetim Peygamberimiz Muhammet Mustafa’dır. O adalet ve merhamet peygamberini, insanî erdemlerden ve kulluk bilincinden uzaklaşmış cahiliye toplumu hazmedemedi. Mekkeli müşrikler, kendilerine bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Merhamet Peygamberine akla hayale gelmedik baskı ve zulmü reva gördüler.

Ona kucak açmak, onunla yeniden kendilerine gelmek yerine onu dışladılar, Onun hayatına kastettiler. Bu baskı ve şiddet ortamında İslam’ı yayma ve yaşama imkânı kalmadığını gören Peygamberimiz önce sahabeden bazılarını gönderdi, sonra da kendisi gitti fedakâr insanların şehri Medine’ye.

İşte Allah Resulü ve ashabının bu kutlu yolculuğunun adı hicrettir. Bu hicret, sıradan bir göç değildir. Hz. Ömer döneminde takvim başlangıcı kabul edilen hicret, Müslümanlar için bir milattır.

Hicretle beraber İslam’ın yüksek hakikatleri Medine’den bütün yeryüzüne dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Hicret, Müslümanlar için birçok dersler içermektedir. Her şeyden önce bu hicret, bir kaçış değil, yüce değerlerin yeryüzünde neşv-ü nemâ bulması için girişilen kutlu bir yolculuktur. Hicret; şiddetten merhamete, esaretten özgürlüğe gidişin adıdır. Allah’a itaatin, sadece O’na kul olmanın göstergesidir. Hicret, İslam davası uğruna anadan, babadan, evlattan hatta candan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır. Hicret, yârını, diyârını, malını-mülkünü Allah için göz kırpmadan terk eden Muhacir ve onları bağırlarına basan Ensârın destanıdır. Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, sevgi, saygı, paylaşma ve kucaklaşma vardır.

Hâsılı hicret, Allah’a ibadete, insanî erdemlere, rahmet ve medeniyete gönlünü açanların azmi ve kararlılığı, bu değerlere kapılarını kapatanların ise hüsranıdır.  Resûlullah Efendimizin hadisi doğrultusunda asıl hicret, haram ve günahları terk ederek Yüce Allah’a teslimiyettir. Allah Resulüne gönülden bağlılığın, sadakatin, ümmet olabilme gayret ve samimiyetinin ifadesidir. Hicret, insanlık onurunu zedeleyen her türlü süflî duygu ve emellere sırt çevirmektir. Ulvî değerler uğruna mücadele etmektir. Hicret; bâtıldan, boş şeylerden, ömrü israf eden her türlü arzu ve istekten uzaklaşmaktır. Hakk, hakikat ve ahlak yolunda ilerlemektir. Yüce Mevlâ’nın yarattığı tertemiz fıtratımızı muhafaza edebilmektir. Şirkten, küfürden, nifaktan uzak durup, imana sadık kalabilmektir.  Hicret ahlakına sahip olmanın ölçüsü Allah’a kul, Resulüne ümmet olma bilinciyle, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret göstermektir. Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma duygusuyla, samimiyetle kardeşine, milletine, değerlerine gönülden bağlı olmaktır.

Dolayısıyla İslam’ın bütün değerlerini istismar ederek, vatanına ve milletine her türlü hainliği yapanların, hicret kelimesinin arkasına sığınmaları beyhude bir çabadır. Böylelerinin, içine düştükleri acizliği, hicret kelimesini kirleterek müntesiplerine izah etmeye çalışmaları, hicret gibi ulvi bir kavramı istismardan başka bir şey değildir.

Ne mutlu hayat yolculuğunu kutlu bir hicrete dönüştürebilenlere! Ne mutlu bu hicretin sonunda Allah’ın rızasına ulaşabilenlere! Mesajını veren Kur’an ayetlerinin vurgusuyla!…

Hicretin 1439. yılının, İslam ve insanlık âleminin huzur ve kurtuluşuna vesile olması dileğiyle!…

 

 

 

Eyl 20

9 Eylül Üzerine Bir Kaç Söz!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bugün 9 Eylül 2017… Mustafa Kemal Atatürk’ün komutası altında Türk Ordusunun düşmanı tabiri caiz ise denize dökerek “Güzel İzmir”i düşman işgalinden kurtarışının 95.yıldönümü!

 

Türkler açısından çok önem arz eden bir gün. Çünkü Anadolu topraklarında 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar başımıza gelmedik melanet kalmamıştır.

 

Günümüzde bunların farkındamıyız? Elbette bir çok mesele de olduğu gibi bunları da, bilmeyiz. Bize bunları, gizli bir el öğretmemiştir.

 

Ancak sözlü tarih denilen bir olgu nedeni ile Ege bölgemizin yaşlıları, başlarına gelenleri ve olan bitenleri evde, kahvede, sohbette, muhabbette daima anlatıp durmuşlardır.

 

Onun için başta İzmir olmak üzere tüm Ege; Atatürk’e ve Türk Ordusuna kalben büyük bir samimiyetle bağlıdır. Gericiliğe, yozluğa, yobazlığa ve düşman seviciliğe karşıdır. Ruhsal genetikleri sebebiyle yeniden başımıza bir şey gelirse, düşmanı tekrar denize dökmeye hazırdır.

 

Düşman bugünde olduğu gibi sadece Yunan değildir. Onlarca yıl süren plan ve hazırlıklardan sonra 15 Mayıs 1919’ta Yunan askeri; yüzlerce İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan gemilerinin refakatinde ve korumasında İzmir’i işgale başlamıştır.

 

Yaklaşık üç buçuk yıl sonra bir 9 Eylül günü, bu Yunan Ordusu ve kendi ülkesine ihanet eden Rumlar İngiliz gemilerine binerek kaçmışlardır.

 

Bugünde Ege’deki Türk Adaları; ABD,İngiltere,İsrail, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yönlendirmesi ve isteği üzerine Yunanistan tarafından yerli işbirlikçilerin suskunluğu ile tıpkı Midilli gibi pervasızca işgal edilmektedir. Şimdi siz Midilli’nin işgalini hatta Girit’in verilişini de bilmezsiniz değil mi?

 

9 Eylül bunları hatırlattığı için önemlidir. Öleceğini bildiği halde direniş ateşini yakan Hasan Tahsin’i, Türk bayrağını yeniden İzmir valilik binasına diken Yüzbaşı Şerafettin’i ve çıplak ayakla, aç bilaç, yorgun argın ama ruhundaki mücadele azmi ile İzmir’e koşarak değil adeta uçarak giren Türk askerini hatırlattığı için önemlidir.

 

9 Eylül; ihaneti içselleştirmiş yerli işbirlikçilerin durdurulduğu gün olarak önemlidir. Vatanın özgürlüğü ile işgali arasındaki mukayeseyi istemiyerekte olsa yapmak zorunda kalmış olan Türk Milletinin, istiklalin ne demek olduğunu bir kez daha anladığı gün olarak önemlidir.

 

9 Eylül’ün ifade ettiklerini ve o günün ortaya çıkardığı “9 Eylül Ruhu”nu bir kaç kelime ile anlatmanın elbette aczi içindeyim. Olsun yine de hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Sarı Paşa’mı ve onun yılmaz neferlerini anmak istedim.

 

9 Eylül sadece İzmir’lilere değil, Türkiye’nin dört bir köşesinde ve tüm Türk Dünyasında aklı ve yüreği benim gibi atan herkese kutlu ve aydınlığa ulaşmak için zihinlerdeki prangaların kırıldığı gün olsun.

Eki 09

Sosyal İlişkiler, Bağışıklık Sistemi ve Mutluluk

Yrd. Doç. Dr.Zülfikar ÖZKAN

Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim 19. Yüzyılın sonunda, Avrupa’da intihar oranlarını etkileyen sebepleri araştırdı. Durkheim, daha az sosyal baskı, bağ ve yükümlülük içinde olan insanların kendilerini öldürmeye daha eğilimli oldukları sonucuna vardı.
İnsanlar üzerinde en az baskı kuran dinsel yaşantıyı öngören Protestanların intihar oranlarının katoliklerden daha yüksek olduğunu buldu. Yalnız yaşayan insanlar intihara daha çok eğilimliydiler. Evli insanlar daha az, çocuklu evliler çok daha az intihar ediyorlardı. Bir gruba bağlılığı az olan kişinin, kendine bağlılığı artıyor. O kişi kendi özel çıkarlarına dayalı kurallardan başka kuralları aynı oranda kabul etmiyor (Jonathan Haidt, Mutluluk Varsayımı, s. 165).
Sonraki yüzyıl boyunca yapılan çalışmalar Durkheim’in teşhisini doğrulamıştır. Bir insanın genlerine ve kişiliğine dair soru sorma imkânınızın olmadığı bir durumda, onun ne kadar uzun yaşayacağını ve ne kadar mutlu olacağını tahmin etmek istiyorsanız, sosyal ilişkilerine bakmanız yeterlidir.
Güçlü sosyal ilişkilere sahip olmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor, üstelik sigarayı bırakmaktan bile çok daha fazla ömrü uzatıyor. Ayrıca ameliyat sonrası iyileşmeyi hızlandırıyor, depresyon ve kaygı bozuklukları riskini azaltıyor. Bu hem dışa dönükler hem de içe dönükler için geçerli.
Bu meselenin dayanak noktası sadece “ hepimizin sırtımızı dayayacağımız birine ihtiyaç duyarız” düşüncesi de değildir.
Destek vermeye ilişkin son araştırmalar, başkalarına ilgi göstermenin, çoğu zaman başkalarından ilgi görmekten daha yararlı olduğunu ortaya koymuştur. Aşırı kişisel özgürlük ideolojisi tehlikeli olabilir. Çünkü insanlar, kişisel ve mesleki açıdan kendilerini kanıtlamak uğruna evini, işlerini, yaşadıkları şehri ve eşlerini terk edebilirler. Böyle bir hedefe ulaşmanın en iyi yolu ilişkileri koparmaktır.
Senaca diyor ki: “Sadece kendini düşünen ve her şeyi kendi yararı meselesine dönüştüren hiç kimse mutlu bir hayat süremez.”
“Bizi tamamlamaları için başkalarına ihtiyaç duyarız” diyen Aristofanes haklıdır. Bizler sevmek, arkadaşlık yapmak, yardım etmek, paylaşmak ve hayatımızı başkalarıyla iç içe geçirmek için ince bir şekilde ayarlanmış duygularla dolu ultrasosyal türleriz (Haidt, s. 166).
Günümüzde sosyal ilişkiler iyice zayıflamaktadır. Mutlu olmak ve akış yaşantısına geçmek için fiziksel ve zihinsel kaynaklarımızı kullanamıyoruz. Spor yapmak yerine, ünlü sporcularımızı izliyoruz, Müzik yapmak yerine müzik kayıtlarını dinliyoruz. Sanat faaliyetleri yapmak yerine, başkalarının yaptığı pahalı tabloları satın alıyoruz. Sosyal faaliyetlere katılmıyoruz, katılanları televizyondan seyrediyoruz.
Neredeyse birbirimizle konuşamayacak duruma geldik. Sohbet sanatımız kaybolmak üzere.
Hz. Ali’nin şu sözünü aklımızda tutalım: “Hoş bir sohbet, işte cennet bahçesi budur.”
Sosyal ilişkiler kendiliğinden zayıflamamıştır. Her olayda hepimizin payı olduğunu unutmayalım.

Formun Üstü

 

 

Eki 13

Hollanda Cezaevlerini Kapatıyor, Türkiye’ye Cezaevi Yetmiyor

Ruhittin Sönmez

Önce Hollanda hakkındaki haberi okuyalım:

Hollanda’da suç oranının düşmesi ve ülkede var olan hapishanelerde boşluk sorununu ortaya çıkardı. Geçtiğimiz yıllarda bazı boş hapishaneleri mültecilere açan Hollanda bir kısmını da Belçika ve Norveç’e yıllık kiraya veriyor.

Ülkedeki suç oranının 20 yıldır azalması ve özellikle son dokuz yılda sürekli düşmesiyle var olan hapishanelerin üçte biri boş. Ülkede bulunan 60 hapishanenin 19’u son üç yıl içerisinde kapatıldı. İlgili bakanlıkların yaptıkları araştırmalara göre gelecek yıllarda ülkede daha fazla hapishane kapatılacak.

Hollanda, Norveç ve Belçika’ya hapishanelerini kiralamaya başladı. Yıllık olarak kiralanan hapishaneler karşılığında Norveç’ten 27, Belçika’dan ise 30 milyon euro kira bedeli alacak.

Suç oranlarının düşmesinde hapsetme yerine rehabilitasyonu tercih eden suç-ceza uygulamasının etkili olduğu belirtiliyor.

Bizde suça bulaşma aracı olarak değerlendirilen bilgisayar başında geçirilen saatler Hollanda’da tam tersi bir etki yapmış.

Suça bulaşmanın erken dönemi olarak adlandırılan 12-18 yaşındaki gençlerin evlerinde bilgisayar başında daha fazla zaman geçirmesinin onları sokaklardan uzak tutması ülkede suçun azalmasının sebeplerinden biri olarak gösteriliyor.

Hollanda’da hafif uyuşturucuların ve fuhuşun yasal olmasının da ülkedeki suç oranını düşürdüğü ifade ediliyor.

Hollanda hakkındaki bir başka haber bizleri imrendiriyor. Hollanda’daki suç oranlarının düşmesinin kökenindeki ana unsurun ipucunu veriyor:

BM Çocuk Fonu UNICEF’e göre dünyanın en mutlu çocukları Hollanda’da yaşıyor.

Uzmanlar, bunu çocukların aileleriyle daha fazla zaman geçirmesi ve okulda sınav ve ödev baskısı olmaması gibi birçok faktöre bağlıyor.

******************************

NORVEÇ’TE CEZAEVLERİ ÇOK KONFORLU

Norveç’te hapishaneler yeşilin ortasında daha çok bir rehabilitasyon merkezi ya da huzur evini andıran yapılar şeklinde inşa ediliyor. Mahkûmlar dışarıdaki hayattan farklı olmayan, ancak duvarlar arkasında bir dönem geçiriyorlar.

Türkiye’de olsa ben bu hapishaneden çıkmazdım diyebileceği şartları görünce, insan “caydırıcılık veya ıslah etme bu şartlarda sağlanır mı?” diye düşünmeden edemiyor.

Fakat sonuçlar gerçekten “İnsan bu ortamı bırakır mı?” diyenleri yanıltacak cinsten. Cezaevlerinde topluma tekrar kazandırılan Norveç vatandaşları sadece %20 oranında suçlarını tekrarlıyor. Karşılaştırmanız için Amerika Birleşik Devletleri‘nde bu oran %60’lara yakın olduğunu hatırlatalım.

Etik olarak suçluya nasıl davranılması gerektiği tartışmalarında da önemli bir örnek olan Norveç‘in yöntemlerinin başarılı olduğu görünüyor.

Bize bu konular yabancı. Ama bilelim ki Dünya bunları tartışıyor. Yeni çözümler üretiyor.

******************************

TÜRKİYE’DE CEZAEVLERİNİN DURUMU

Resmi istatistiklere göre son yıllarda hükümlü ve tutuklu sayılarının mertebesi ürpertici. Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye’deki cezaevleri tarihinin en dolu seviyesine çıktı.

Türkiye’de toplam 382 ceza infaz kurumu bulunuyor. Adalet Bakanlığı 5 yıl içinde 174 yeni cezaevi yapmayı planladı, bir kısmının yapımı devam ediyor.

Son rakamlara göre, Hükümlü ve hüküm özlü (hükmen tutuklu= Hakkında ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararı verdiği ve tutukluluk halinin devamına hükmedilenler) sayısı toplamı 128.750 kişi. Tutuklu sayısı ise 88.510 kişi. Cezaevlerindeki toplam kişi sayısı 217.260 a ulaştı.

2002 yılında 55 bin 609 tutuklu ve hükümlü ile iktidarı devralan AKP hükümetleri döneminde sayı yaklaşık 4 katına çıktı.

Hapishaneler yetmediği için adi suçlulardan birçoğu için af ve infaz şartları değiştirildi. Bu yolla cezaevlerindeki hükümlü sayı düşürülmeye çalışılmasına rağmen sayılar böyle.

Cezaevlerindeki konfor konusuna ise hiç girmeyelim. Sadece “Allah kimseyi oralara düşürmesin” deyip geçelim.

Rakamlar böyle.

“Ülke iyi yönetiliyor mu, yönetilmiyor mu?” siz karar verin.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar