Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 24

Pareto’nun Tilkileri ve Aslanları

Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

Vilfredo Pareto (1848 – 1923) denge üzerine inşaa ettiği ekonomi ve sosyoloji çalışmalarıyla önemli bir bilim insanı olarak kabul görmektedir. Meritrokrasi savunucularından olan Pareto tarihin bir “Seçkinler Mezarlığı” olduğunu söylemektedir. Bu konudaki görüşleri “Seçkinler Kuramı (Seçkinlerin Dolaşımı Teorisi)” olarak bilinmektedir.

Pareto’ya göre; değişim süreklidir ve sistemin içsel dinamik süreçleriyle bu içsel süreçleri tetikleyen dışsal şoklar değişimin önemli etkenleridir. “Ekonomik Çıkarlar” ve “Siyasal Güç” arasındaki ilişkilere dikkat çeken Pareto bazı tespitlerde bulunmaktadır:

1) Siyasal ve ekonomik seçkinler homojenleşme eğilimi sergilerler. Başka bir anlatımla; kendileri gibi olanları aralarına alır, olmayanları dışlarlar.
2) “Siyasal Seçkinler” sahip oldukları mevkii ve güç sayesinde seçkin olmayan sınıflardan seçkinlere servet aktararak zenginliklerini arttırırlar. Yani siyasal konum ve iktidar onlar için bir zenginleşme vesilesidir.
3) Toplum içerisinde “Güçlü Ekonomik Lobiler” bulunmaktadır. Bu lobiler siyasal seçkinlerle işbirliği içerisindedir ya da onlar üzerinde baskı kurarak kendileri lehine müdahalede bulunmalarını sağlamaktadır. Böylece Siyasal Seçkinler bu lobilerin ekonomik menfaatleri yönünde kararlar almaktadır.
4) Ekonomik ve siyasal seçkinler daima ittifak halinde kalmaya özen gösterirler. Bu ittifak sayesinde sistemlerini devam ettirirler. Sürekli iktidarda kalabilmek için yeni stratejiler üretirler ve fakir kitlelere bazı imkanlar sunarlar. Bu şekilde davranarak iktidarlarını meşrulaştırmaya çalışırlar.
5) Konumlarını sürdürebilmek için kuvvet kullanırlar, keyfi atamalar yaparlar ve propaganda güçleriyle etkili olmaya gayret sarf ederler.
6) Ancak Homojen Seçkinlerin yönettiği ülkede ekonomik ve siyasi canlılık bozulur, ülke zayıflamaya başlar ve muhaliflerin iktidarı ele geçirmesi kolaylaşır.
7) Giderek zayıflayan seçkinler, seçkin olmayan kitleleri kontrol altında tutamadıklarında radikal değişime götüren süreçleri başlatırlar.
8) Sömürücü faaliyetler seçkin olmayan kitleleri yabancılaştırır ve seçkinlere karşı direnç üretir. Bu direnç seçkinlerin güç kullanarak bastıramayacakları kadar şiddetli olursa “Seçkinlerin Değişimi” gerçekleşir; yani bir seçkin tipi gider, yerine diğer bir seçkin tipi gelir.
9) Siyasal, ideolojik ve ekonomik alanlarda “Döngüler” gerçekleşmektedir. Bu döngüler birbirlerine eşlik eder yani karşılık gelir. İdeolojik alanda muhafazakarlık dönemi yaşanıyorsa ekonomi daralmaktadır. Fakat Liberalizmin hakim olduğu dönemlerde ekonomik gelişme ve refah artışı görülmektedir.
10) “Seçkinlerin Dolaşımı”, döngülere bağlı olarak, ideolojik ve ekonomik koşullarla pozitif korelasyon içerisinde gerçekleşir.

Pareto’nun diğer tespitlerine göre;

1) Seçkinler iki gruba ayrılırlar: “Aslanlar ve Tilkiler”. Aslanlar güçlü iradeye sahip, güç kullanmaktan çekinmeyen, açık sözlü ve geleneklerine bağlı muhafazakar elitlerdir. Bunlara “Rantiyeler” de diyebiliriz. Uzun vadeli yatırımları tercih ederler, üretim ve hizmet sektöründe faaliyet gösterirler. Muhafazakar dönemlerde ekonominin hakimiyeti bunların elindedir. Tilkiler ise, tam anlamıyla hilekar, açıkgöz, fırsatçı ve spekülasyondan beslenen kişilerdir. Cesaretli davranıp risk alırlar, kısa vadeli kazançlarla ilgilenir, aldatma, yanlış bilgilendirme ve gizli pazarlıklarla kısa yoldan zengin olurlar. Bu “Spekülatörler” liberal dönemleri çok severler.
2) Ekonomik ve ideolojik değişimlerin ve döngülerin yaşanması bu iki farklı seçkin grubunun etkinliğini değiştirir. Muhafazakar dönemlerde etkin olan rantiyelerin yerini liberal dönemlerde spekülatörler alır ve bu döngü böylece sürüp gider.

Oysa ekonomilerde ideal olan, kararların –çıkar grupları değil- toplum lehine alınmasıdır. Kısacası TOPLUMUN GÖRÜNMEZ ELİ (Toplumsal Ruh, Toplumsal Bilinç ve kararlılığı) tilkilerin ve aslanların kuyruklarını sıkı sıkıya bağlamalıdır. Bunların kuyruklarını bağlayamayan toplumlar zahmet çekmeye ve ezilmeye mahkumdur.

 

 

 

Nis 03

Yaşamımızdaki Günah Keçilerimiz

Ali Kemal GÜL

İlk ve Orta çağ dünyasında çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişin sancıları, zorlukları yüz yıllar almıştır. İnsanlar buna ”günahlardan arınma seremonisi” derlerdi. Günahlardan arınmak isteyen insanlar, bunları notlar ve muskalar halinde yazarak keçilerin boynuna asar ve bunları çöle, ölümlerine yollarlardı ve günahlardan arındıklarını düşünürlerdi. Bazılarımız bunu garip hatta korkunç bulabilir ancak etrafınıza şöyle bir bakın. Sabah, yağmur yağdığı için sırılsıklam olan ve bunun için yağmuru suçlayan adamla, keçiyi günahlarından arınmak için çöle yollayan adam arasında işin temeline indiğimizde fark nedir? Her ikisi de kendi hataları için somut bir varlığı, günah gibi soyut varlığa dönüştürmemişler midir?

Konuya giriş yapmadan önce bir konuda hemfikir olmamız gerekiyor: Beynin ve mantığın kandırılması çok kolay iki olguda olduğu gibi… “Zihin, tutkuları konusunda kendisini kandırır. İnançlarına ters olsa bile, hayali ve gerçekdışı nesneler yaratmayı, yaslanacağı bir şeyleri olmamasına tercih eder.” demiş Montaigne. İnsanlar başlarına gelen talihsizliklere daima bir sebep bulur çünkü suçu kendisinde bulmaktan daima korkar. Korkar çünkü eğer suç kendisindeyse, bunun altında daima bir yükü ve sorumluluğu olacaktır. İşte o yüke biz “suçluluk duygusu” diyoruz ve bunu ortadan kaldırmak için de beyin kendini korumaya programlanmıştır. Gerçekleri bir sis perdesi gibi örter ve bize bizim olan “günah keçilerimizi” verir. Peki ya yağmurdan sırılsıklam olan adam suçlamak amacıyla yağmur yerine duyguları olan daha somut bir varlığı seçseydi?

Tarihin başlangıcından beri, insanoğlunun iliklerine kadar işlemiş olan yegâne duygulardan biri” bencilik’’ duygusudur. İnsan, kendini zor durumlardan kurtarmak için arkasına bile bakmaz. Onlar tıpkı Zümrüdü-Anka kuşları gibi, günahlarını başkalarına yükledikçe, soğuyan olayların küllerinden tekrar yeni hayatlara uyanacaklarına inanan “vurdumduymazlardan ” oluşan toplumun en geniş kesimidir. Bu grup, amacı kendi sorumluluklarından kaçmak ve hayal dünyasında yaşamak isteyen her yaştan insanlarla dolup taşmaktadır. Ancak arkalarında bıraktıkları insanlara ne olduklarını bir kere bile düşündüler mi acaba? O zavallı insanlarla birlikte çöken bir adalet ve güç dengesi… Bu konuda çok beğendiğim bir Rus atasözünü sizlerle paylaşmak isterim: ” Yalancılık, bozuk para gibidir. Uzun süre geçindirmez.” Hâlbuki insanlar arkalarına bakıp bir kerecik de olsa sorumluluklarını ve günahlarını üstlerine almayı deneseler her şey çok daha farklı olur, vicdanen ve ruhen hiçbir yükümlülükleri kalmazdı. Ancak o zaman insanoğlunun işi çok kolay olurdu, değil mi?

Kabul etmek gerekir ki, insanoğlunun işi hiçbir zaman kolay olmadı ve olmaya da niyeti yok gibi duruyor. Ancak bu kadar büyük bir karmaşanın içinde bile bir ayaküstünde kırk yalan söyleyip, nasıl bu kadar bahane üretebiliyoruz en basitinden üretilen beyaz yalanların ve bahanelerin bile bu kadar nankör olduğu bir dünyada? Burada sizlere bunların zararlarından bahsedip öğüt vermeyeceğim ancak en basit yapamadığımız işlere bahane üretirken ne kadar saçma ve gereksiz bahanelerin üretildiğini fark etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bir kerecik bile olsa artık “günah keçilerini” bir kenara bırakıp bazı şeylerle yüzleşmemiz gerekiyor.

Zamanın birinde,  çok ama çok zengin bir adam yaşarmış. Yaşadığı ağır bir hastalık sonucunda doktoru ona işlenmiş ve tuzlu olan etleri kesin bir dilde yasaklamış.  Doktor gittikten sonra ise etrafına bağırıp çağırmaya başlayan adam hırsını alamayınca suçlayacak bir şeyler aramaya başlamış ve sonunda da bulmuş. Pastırma… Pastırmaya bağırdıkça sinirinin, stresinin ve hırsının azaldığını fark eden adam bağırmaya devam etmiş. Ta ki hırsı geçinceye ve kendini daha iyi hissedinceye kadar… . Bizde de bu işler böyle yürümüyor mu zaten. En basitinden iş hayatı mesela. Güçlü olanın zayıf olanı ezdiği o hayat. Eğer birisi büyük bir hata yaparsa şayet, işte o zaman olan alttakine olur çünkü kendisine asla açıklama fırsatı verilmemiştir… Bunun tek nedeni beynimizdeki “savaş ya da kaç ” metodudur. Bu sadece bu örnekle de geçerli değildir “Savaş ya da kaç metodu” aslına temeline indiğimiz zaman bize “Günah Keçileri”nin sebebini verir. Bunun sebebi ise beynin iki farklı yönde çalışıyor olmasından kaynaklanır. İlk bölüm hata oranlarını ve zararlarımızı tespit ederken ikinci bölüm ise bu konuda atacağımız adımları belirler. Tahmin edebileceğimiz gibi de beynimiz “kaç ” komutunu seçerken bir kez daha “günah keçileri” bizimledir ve bizden yanadır…

Bütün suçu da insana yıkmamak gerekir ancak. Bazen bazı durumlar, bazı gereklilikler getirir ve biz de bunlardan kaçmak isteriz. Bazı hayati durumlar ve aciliyetler… Kimin doğru kimin yanlış davrandığını karar vermeden önce de insan doğru ve yanlışı tanımlamalıdır öncelikle. Kiminin işine yarayan bir şey başkasının felaketi; birinin felaketi ise başka birinin faydasına dokunabilmektedir şu garip dünyada. Bütün bunları anladıktan sonra ise dönüp şöyle de bir kendine bakınmalıdır. İçindeki doğrunun ve yalanın asıl gerçekliğine… Ancak o zamandan sonra insan birini, içinde bulunduğu durumdan sebep bahane üretmiş birini, suçlayabilir.

Eğer bu söylediklerimi toparlamak istersek, insanoğlu geçmişten günümüze kadar sayısız gelenekle birlikte günahlarından arınmak ve bunlara gerekli gerekçeler bulmak istemiştir. Ve işte o zaman bize “günah keçilerimiz” yani her sıkıntıda yardımımıza koşan tatlı küçük bahaneler gelmiştir.  Aslında kullanılmasında kimi zaman pek bir sıkıntı görülmeyen bu küçük yardımcılar, aşırıya kaçıldığı zaman işleri çığırından çıkarabilmekte ve hatta insanlarda güven problemi denilen şeyi ortaya çıkarabilmektedir ve daha da kötüsü bunun duyguları olan biz insanlara da dönüştürülebilmesidir. Kimi zaman zararsız bir yağmura, kimi zaman da pastırmaya örneklerde de görüldüğü üzere soyut olan düşüncelerimiz ve hatta öfkemiz çevrilmiş ve bunun sonucunda da artık bahanelerimiz gözle görülebilir bir hale gelmiştir. Ancak aslında insanın ihtiyacı olan şey bunlar değildir. İnsanın asıl ihtiyacı olan şey sorumluluk duygusu ve biraz da vicdandan oluşan o asil duygudur işte. Eğer bir işte herhangi bir sorumluluğun yoksa sen neden o işe atılıp aradan çekilesin ki? İnsani duygular çok karışık ve her ne kadar da yüzbinlerce yıl geçmiş olsa bile hala çok yabanidir. O içimizdeki bir işte sıkışınca kaçma durumu maalesef hala bulunmaktadır ve bu gidişle bitmeyecek gibi görünmektedir. Ancak biz insanların yapabileceği tek bir şey var: Sorumluluk almak… İnsanın sorumluluğu kadar değer aldığı şu koca dünyada, bazen işler içinden çıkamayacak hale gelse bile mutlaka her kilitli kapının bir anahtarı vardır. Size tavsiyem bu kilitli kapıdan kaçamamanızdır. Çünkü eğer o kapı bir kez elinizden yitip giderse bunun bir daha geri dönüşü olmaz.  Sözlerimi Paulo Coelho’nun bahaneler ile ilgili söylediği çok kıymetli bir sözle bitirmek istiyorum; “İnsanlar fırsatların gelmesini bekler, fırsatlar da insanların… Fırsatlar bekler, insanlar bekler; Kazanan hep mazeret olur…”

***

 

Özel bir Lisenin birinci sınıfında öğrenimini sürdüren torunum Buse GÜL’ün ödev olarak kendisine verilen yukarıdaki konuyu analitik bir düşünceyle işlemesi, olması gereken doğru davranışlar üzerinde bilinçle vurgu yapması, bir eğitimci olarak benden tam not aldı.

Çok daha önemli olan başka bir şey: Bağımsız ve laik Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk gençliğine emanet eden Gazi Paşamızın vasiyeti bu analitik düşünce sistemini önceleyen aydın beyinlere haiz yavrularımızın omuzlarında ebediyete kadar yaşayacaktır.

Yeter ki Gazi Paşamızı ayrıntılarıyla tanıtalım ve bu aydınlık yüzlü çocuklarımıza sorumlu bir veli olarak yardımcı olalım!

 

 

Nis 24

Özü ve Sözü Bir Olmak

Cafer GENÇ

Dünkü köşe yazımda, eğitim sorunlarımızdan söz etmiştim (bu sözümü, yazımı okumamış olanlar, kaçıranlar için hatırlatmak amacıyla kullanıyorum). Sıraladığım ve sorguladığım bu eğitim sorunlarımızı, “EĞİTİM DÜNYASI” köşemde, 2016 yılından itibaren (yaklaşık 2 yıldır) yazıyorum. Eğitimin hemen hemen her konusuna değinmiş olmama rağmen, yazılacak daha pek çok konunun olduğunu düşünüyorum.

Milli Eğitim Bakanımız, “eğitim konusunda başarılıyız” derken, “ferdi başarılardan, şahsi derecelerden mi söz ediyor, acaba?” diye merak ettim. Ben, genel durumdan söz ediyorum. Nitekim, dün, basında yer alan iki eğitim haberi, söylediğim bu duruma çok çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir.

Eskişehir’de, Anadolu Lisesi 10. sınıf öğrencisi İpek Aslantaş, Moskova’da düzenlenen Uluslararası Bilim Temelleri Bilgi Yarışması Matematik Finali’de dünya birincisi olmuş. Gururumuz olan kızımızı tebrik ediyorum. Aynı gazetenin, bu haberin hemen üstündeki haberinde ise, “Askeri Öğrenci Aday Belirleme Sınavı’da 293 bin adaydan 50 bin 375 ‘i Sıfır Çekti” diye haber vermektedir. Bir İpek kızımızın üstün başarısına karşılık, 50 bin öğrencimizle ilgili vahim durumun, eğitim adına kıyaslanmasını istiyorum. Bilmem anlatabildim mi?

Eğitimle ilgili bu durum tespitinden sonra anlatacağım olaylarla söylemek istediklerime açıklık getirmiş olayım. Yaklaşık, 30 yılı yöneticilik olmak üzere 40 yıldır eğitimin içinde olan birisi olarak bu durumun 40 yıldır düzelmediğini de özellikle belirtmek istiyorum.

Meşhur kıssadan hisseyi bilirsiniz. Japon eğitim uzmanları Türkiye’deki eğitim sistemini incelemek ve görüşmeler yapmak üzere ülkemize gelmişler. Japon uzman, “Biz, anaokulundan itibaren çocuklarımızın elinden tutar, Hiroşima’ya götürürüz. Çalışmazsanız, güçlü olmazsanız işte, düşman sizi bu hale getirir dedikten sonra, fabrikalara, sanayi bölgelerine götürerek çalışırsanız, üretirseniz güçlü, zengin ve mutlu olursunuz, düşüncesini vererek yetiştiririz” demiş. Buna karşılık, bizim eğitim uzmanımız, “sizin böyle güzel bir örneğiniz var, biz bu işi nasıl yapacağız?” diye sorması üzerine, Japon eğitim uzmanı, “sizin Çanakkale Zaferi’niz, bizim bu örnekten çok daha etkili bir güce sahiptir.” demiş. Değerlerimizi bilmediğimizi ve eğitim sistemimizdeki eksikliğimizi anlatan bu olaydan alınacak çok dersin olduğunu düşünüyorum.

Anadolu Lisesi müdürü olarak Aksaray’da katıldığım bir seminerde, Daire Başkanı’nın anlattığı şu iki olay, eğitimle ilgili durumumuzu anlatmaya yetecektir. “Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri olarak Kredili Sistemi, Türkiye genelinde anlatmak üzere seminerler veriyorduk. Övmekle bitiremiyorduk. Ben de Adana’da bir salonda, lise müdürlerine Kredili Sistemi anlatıyordum. Bir ara telefonum çaldı, Bakanlık’tan arıyorlardı. Dışarı çıktım, görüştüm. Kredili Sistem’in kaldırıldığını, semineri bitirmemizi ve hemen dönmemizi istediler. Ne yapacağımı şaşırdım. Az önce övmekle bitiremediğim sistemin kalktığını nasıl söyleyeceğimi düşünmeye başladım. Salona girdim, sadece seminerin sona erdiğini söyleyebildim.” demişti.

Şunu da anlatmışlardı: “Mevzuat Daire Başkanlığı olarak hazırlayacağımız yönetmelik, mevzuat için ilgililerle toplanıyoruz. Çalışmalarımızı tamamlayarak bir üst makamın OLUR’larına arz ediyoruz. İnceliyorlar, bazı yerlerin üstünü çiziyorlar, notlar yazarak üst makama gönderiyorlar. Onlar da aynı şekilde yaptıktan sonra, en üst makamdan, değiştirilmiş haliyle olması için, en son tekrar bize geliyor. Bakıyoruz, “bizim hazırladığımız bu değildi ki”‘ demek zorunda kalıyoruz” demişti.

Eğitimimizi anlatması bakımından sosyal medyada şöyle bir soru dikkatimi çekmişti. “Bir sütçü, litresini 75 kuruşa aldığı süte, dörtte bir oranında su ilave ederek litresini 85 kuruştan satmaktadır. Buna göre, sütçünün karı yüzde kaçtır?” Burada, ahlaksızlığın sınav sorusu olduğu bir anlayışta, ahlaklı nesiller yetiştirmenin zorluğunun hesabını, artık siz yapın. Böyle bir soruyla eğitimi gerçekleştirerek insanı hayata hazırlamak mümkün müdür?

Yurt dışında öğretmenlik yapan bir arkadaşım ziyaretime gelmişti. Makamımda sohbet ederken şu iki husus çok dikkatimi çekmişti. “Müdürün çalışma ofisi vardır. Orada proje üretir. Alt kademede ilgililerin uygulamalarını sağlar. Sonuçları ile ilgili raporları komisyonda değerlendirir. Teşvik ve tedbir çalışmaları yapar. İşi, sadece eğitimdir. Her yerde, her zaman olmaz, görülmez. Her şeye müdahale edip kendini yıpratmaz. Ben, bir yılda 3 veya en fazla 5 defa görmüşümdür. Herkesin yapacakları bellidir, işlerini yaparlar” demişti. Bizde ise müdürler, okulun çatısı, musluğu, tebeşiri, boyası, bahçesi derken eğitime ayıracakları zamanı bulamamaktadırlar.

Diğeri de, “Öğretmenler eğitimden başka hiçbir şey yapmazlar. Görev anlayışı ve sorumluluk duygusu yerleşmiştir. Ders programlarında, (bizde, karnıyarık denilen) boş saatlere, Türkiye’de tepki gösterilirken, onlar için kütüphaneye gitme, laboratuvarda hazırlanma, proje üretme fırsatı şeklinde, olumlu durum olarak karşılanmaktadır” demişti. Bizde ise, ders programından memnun olmayan öğretmenin tepkisine çaresiz kalınmaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Eğitimin inceliklerini, özelliklerini ve güzelliklerini bilmemiz gerekir. Günlerimizin mutlu, geleceğimizin umutlu olması için eğitimle ilgili herhangi bir sorunumuz olmamalıdır. Özü ne ise, sözü de aynı olan insanlar kaybetmezler.

 

 

 

 

Mar 28

“Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız”

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Prof. Dr. İbrahim Öztek, 24 mart 2018 günü Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı  İ.Ü. Süleymaniye Kürsüsünde Farabi Avrasya Merkezinde “Çanakkale’der Afrin’e – Kızılalmaya, Vatan Savunmamız”  başlıklı bir konferans verdi.

Prof. Dr. Öztek, konuşmasına şöyle devam etti.  Son ikiyüz yıldır batının gelişimine ayak uyduramadık. Sanayiimizi  geliştiremedik. Düşmanın silahına karşı koyacak silahı üretemedik. Üst üste gelen akınlarla kaliteli eğitimli komutan ve ordu yetiştirme fırsatı bulamadık. Ekonomik, askeri ve siyasi zafiyete düştük. Entrikalara kurban gittik. 93 harbi (1877-78) sonunda Balkanları ve Kafkasları kaybettiğimiz gibi itibarımızı da kaybettik

1830 dan itibaren kuzey Afrika elden çıktı. Balkan yenilgisi ile Balkanlardaki Türkiye kaybedilirken

Balkanlarda Kırımda ve Kafkaslarda beş milyon soydaşımız soykırıma uğradı.

 

Birinci dünya savaşı kaçınılmazdı ve girdik. Zira savaş henüz kıymetini bilmediğimiz Osmanlı topraklarında bulunan Ortadoğu petrolleri için yapılıyordu. 15 cephede birden savaştık. Müttefikimiz Almanya birçok cephede yenildi ve biz de yenik sayıldık. Halbuki Türk orduları Çanakkale’de 18 mart deniz zaferi ve 25 nisan 1915 de başlayan Gelibolu kara savaşlarında tarihin en büyük destanlarını yazıyordu. 25 ekim 1915 günü henüz Çanakkale savaşları sürerken, İstanbulda yayınlanan Tasviri efkar gazetesi resimlerini yayınlayarak, şöyle diyordu; Boğazları, hilafeti ve saltanatı kurtaran kumandanlarımız Cevat Çobanlı Paşa ve Miralay Mustafa Kemal Beyefendiler.  29 nisan 1916  Kuttül Amare’de Halil (Kut) Paşa, 15 eylül 1918 de Bakü’de Nuri (Killigil) Pasa, Tebriz’de Ali İhsan ve Kazım Karabekir Paşalar, 26 ekim 1918 Afrin Raco’da yine Mustafa Kemal Paşa  tarih üzerine tarih yazmaya devam ettiler. Perişan ettiğimiz müttefikler, mağlup sayılmamız üzerine 13 kasım 1918 günü 56 parça gemi ile İstanbul’u işgal ettiler.

Bu acımasız savaş sonunda tüm topraklarımız  elimizden  alınmış ve bize kalan Ankara ve çevresiydi.

Yine, Osmanlının en başarılı genç paşası, kahramanlığı  Anadolu’ya yayılmış Mustafa Kemal, 16 mayıs 1919 günü aynı hakim güçlerin İstanbul’u işgal eden donanması arasından süzülerek, Samsuna yol alırken de sarsılmaz bir iman ve inançla; biz Anadoluya iman ve cesareti götürüyoruz. onlar bunu bilemezler. Geldikleri gibi giderler diyordu.

Atatürk Samsuna giderken İngiliz yönetimince kendisine verilen 16 mayıs 19 tarihli sözde pasaport

 

Topyekün vatan savunması için hazırlıklar 1,5 yıl sürdü.  Efelerden Kuvai Milliye’ye  ve düzenli ordulara geçildi. İLk düzenli ordu savşı 6-10 ocak 1921, zaferle biten 1. İnonü savaşıydı

bunu 2. İnönü (27 mart-1 nisan), Kütahya-Eskişehir (10-24 temmuz 1921) ve Sakarya savaşları (22 ağustos – 11 eylül 1921) takip etti.

Sakarya savaşı ölüm kalım savaşımızdı ve Mustafa Kemal Paşa tarihi emrini vermişti. ” Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her bir karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk edilemez”. Sakaryada, Türklerin II.Viyana’dan beri (1683) süren geri çekilmesi

sona ermişti.

 

Ardından Mareşal Mustafa Kemal, «Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir ileri» emrini verdi.

Türk ordusu yine tarihte olduğu gibi uçarcasına 6 ayda aşılamayacak siperleri 6 günde çiğneyip geçti.

Yunan orduları başkomutanı Trikopis esir düştü. Kılıcını Kemal Paşaya teslim etti

9 eylül 1922 günü Türk orduları İzmire girdi. Amerikan ve İngiliz bayrakları altında İzmire giren Yunan,

denize döküldü. İzmiri ateşe vererek kaçtı

 

6 ekim 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti orduları Şükrü Naili Paşa komutasında İstanbula girdi.

Mağrur devletlerin mağrur komutanları İstanbul’u Selahattin Adil Paşaya teslim ettiler.

Mağrur devletler ve mağrur komutanlar Mustafa Kemal Paşadan ikinci tokatı da yediler ve şanlı Sancağımızı selamlayarak, geldikleri gibi gittiler.

 

Fakat çok geçmeden çeşitli bahanelerle bölgeye geri döndüler.  İngiltere ve Fransanın yerini Amerika almıştı. Amerika, küçük Asya’da  Kore savaşı ile kendisine önemli bir partner bulmuştu.

Amerikanın başı çektiği NATO, bizim için komunizm korkusu icat etti. ve NATO’ya girdik.

Ülkemiz Amerikan yardımları ve üsleri ile donatıldı. Gelinen noktada ise amerikanın stratejik ortağı olarak sürekli  aldatıldık .

Korede Kunuride 10000 kişilik Çin ordusunun  kuşatması içinde kaldık. Amerikan birlikleri çoktan bölgeyi terk etmişti. O gün 400 şehit verdik. Bu ilk aldatılışımız olmadı.

1963 yılında Kıbrısta  Rumların Türklere uyguladıkları soykırıma karşı  müdahele hakkımız Jhonson mektubu ile elimizden alındı.

Katliamlar 1974 yılına kadar devam etti.  20 temmuz 1974 günü yapılan barış harekatı ile soykırıma son verdik. Fakat  ABD ve AB Türkiyeye yıllarca ambargo  uyguladı.

1 ekim 1992 günü Ege denizi’nde gerçekleştirilen NATO tatbikatında USS  Saratoga uçak gemisinden atılan 2 füzesiyle Muavenet zırhlımız kaptan köşkünden vuruldu. gemi komutanı kurmay yarbay levent kudret güngör ve 4 askerimiz şehit oldu. 22 askerimiz  yaralandı.

 

  1. körfez savaşı 17 ocak 1991’de 2. körfez savaşı ise; 20 mart 2003’te başlatıldı. Her ikisinde de Türk yurtları ceset tarlalarına döndü. Dört milyona yakın Türk’ün hakkını kimse korumadı. Üstelik Amerikalı askerler Türk askerinin başına çuval geçirdi.

j.gen.k. Eşref Bitlis, Amerikalıların  bölgedeki amaçlarını ve PKK ile olan işbirliği çalışmalarını ve çekiç güç faaliyetlerini çok yakından   biliyor ve izliyordu. Bu nedenle 17 şubat 1993 günü  uçağı düşürüldü.

Aselsan’da kritik projeler üzerinde çalışan  4 mühendis 2006-2007 yıllarında 6 ay içinde şüpheli şekilde hayatlarını kaybetti.

 

Türk ordusunun, PKK’ ya karşı Kuzey Irakta 21 şubat 2008’de başlattığı Güneş Harekatı  ABD tarafından durduruldu.

7 yıl önce Suriye savaşı nedeni ile Türkiye sınırına ABD, Almanya ve Hollanda’dan Patriotlar getirtildi. Bunlar topraklarımıza düşen hiç bir füzeyi  engelleyemedi . Sonra  füzeleri söküp götürdüler.

NATO  Türkiyeyi bu kadar korudu

Peki Malatya –Kürecik’e yerleştirilen 10 000 km. Menzilli füze kalkanı ne için kurulmuştu ?

Amerika ve nato bu konuda da türkiye’yi kandırmıştı.

2003 yılında. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında  Eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, bölgeyi her yönü ile sömürmeye yönelik Büyük Ortadoğu Amerikan İmparatorluğu kuruldu. Bunun

merkezinde ve hedefinde Türkiye bulunuyordu.  Çünkü Türkiye’nin jeopolitik konumu, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile doğu batı petro-gaz arterlerinin üzerinde bulunması  sözde çok özel stratejik ortağımızın iştahını giderek kabartıyordu. Bir damla petrol, bir damla kandan değerli olacak ve bunun için yapılan savaşın daha ne kadar süreceği belli değildi.

Son yıllarda aramızın iyi olmadığı Suriye, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve Mısırın çıkardığı petro-gazın dünyaya pazarlanacağı yeni platformlar  gerekiyordu. Bunun için bölgede El-Kaide’den, PKK’ya, İŞİD’e kadar  özel olarak yetiştirilen ABD patentli tüm terör örgütleri paralı asker sıfatı ile kullanılarak güney sınırlaımıza yerleştirildi. Ülkemizin güneyinde  yeni kantonlar kuruldu. Ülkemizin resmen güneyden kuşatılmasına  barış, kardeşlik ve demokrasi adına açılım süreci oyunları ile alet edildik. Rojova adı verilen bu koridor, Amerika ve Rusya ortaklığının yeni enerji arteri olup, Akdenizde, Lazkiye’ye açılacaktı.

Çok geç uyandık.  Tampon bölge, güvenli bölge talebimiz Amerikanın  işine gelmediğinden  programımızda bu yok cevabini veriyorlardı.  Böylece 4 milyon göçmenle Türk ekonomisine ayrı bir darbe vuruldu. Bölünmüş haritalara ilaveten son olarak da  güneydoğu  anadolu bölgemize NATO’nun

Stratejik Kürt koridoru damgası vuruldu.

Halen sorgulamaya devam ediyoruz. Acaba Amerika ve NATO bizi kandırıyor mu?

24 ağustos 2016 günü başlayan Fırat Kalkanı harekatı ile, son anda kuşatılmamız engellemiştir.  20 ocak 2018 günü de Afrin harekatı başladı. Mehmetcik ilk ve son sözü söyledi “Kızıl Elmaya gidiyoruz, beklemesinler” iki ay içinde Cerablus, iki ay içinde de Afrin teröristlerden temizlendi. Türk komutanlar ve Mehmetcik, kendilerine verilen vatan savunması görevini en iyi şekilde yerine getirdi. Şehitlerimiz oldu. Onlara Allahtan rahmetler diliyoruz. Şimdi sırada Münbiç ve diğerleri var. Halbuki, Cerablusa girdikten sonra birkaç gün içinde Münbiç ve Afrin’e de  girmeliydik. Zaman ilerledikçe karşımıza dikilen güçler, daha çok silahlı ve eğitimli olarak  giderek artmaktadır. Gelinen noktada Çok özel stratejik ortağımız tarafından 3-5 bin tır dolusu silahla donatılan atmış bin civarında silahlı terörist Türkiye’ye karşı ordu haline getirilmiştir.

 

Musul, İŞİD’den temizlenirken de Irak topraklarında bulunan Türk İrtibat Timlerinin güçlendirilmesi Amerika, Irak ve İran’ın karşı çıkması ile engellenmiş, uzaktan top atışı desteği istenmiştir.

ABD, teröristlerle işbirliğine en güzel örneği Rakka’da göstermiş ve burada bulunan İŞİD güçlerini daha sonra bir başka yerde kullanmak üzere salıvermiştir.

 

10 mart 2018 gününden itibaren Amerika ile  komite çalışmaları sürmektedir.  Münbiç ve diğer teröristlere peşkeş çekilmiş bölgeler konusunda nasıl bir karar verilecek ve verilecek kararlar neye bağlıdır?

*Türk Hava Yolları 50 adet Amerikan malı boeing B787 dreamliner siparişi verdi.

*Çalışmalar devam ediyor; Rus bakan; Akkuyu bir yıl önce bile tamamlanabilir, Türk silahlı kuvvetleri S-400 füze savunma sistemi ile gücüne güç katacak

*Çalışmalar devam ediyor;  Alman firmalar Türkiye’ye 5 milyon 600 bin euro değerinde silah ve mühimmat satışı yaptı.

*Fransa Cumhurbaşkanı Macron; türkiye ile füze savunma anlaşması ve uçak  anlaşması imzaladık. Sinop nükleer santrali konusunu  görüştük.

 

Tüm yaşananları gözden geçirdiğimizde Amerika’nın bizi kardırdığı gün gibi ortadadır.

Kandırmayı bırakın, Türkiye’yi istila planları geliştirmektedir. Bu maksatla çekiç güç, 1. körfez harekatı öncesi yaşanan tezkere olayları, 30 yıldır eğitilip donatılan PKK, BOP ve bölünmüş Türkiye haritaları ile en son Barzani referandumu Türkiyeyi yutma planlarıdır.

 

30 yıldır Türkiye’yi için için kemiren ve Türkiye’nin asker sivil tüm ana unsurlarını eline geçirmiş olan, artık vakti gelmiştir diyerek 15 temmuz günü kalkışma girişiminde bulunan bir tarikat liderinin CİA ajanı olduğu ve bu hareketin Türkiye’yi Amerikan mandası haline getirecek bir planının parçası olduğu da unutulmamalıdır.

 

Sonuç olarak:

  1. ABD’nin, Orta Doğudaki, hatta dünyadaki en büyük engeli Müslüman Türk devletidir.

Tüm haçlı savaşları Türkler tarafından kırılmıştır. 20. yüzyılın son haçlı seferinin hedefinde de Türkiye bulunmaktadır. Onu engelleyecek olan da yine Türkiye’dir.

  1. ABD’nin siyasal, askeri ve stratejik işbirliği tek taraflı ve ABD çıkarlarına hizmet etmektedir. gerçek bir iş birliği sürdürülecekse, eşit şartlara dönüştürülmelidir.
  2. Bu terör grupları ABD’nin kara kuvvetleridir. Bölge, terör örgütlerinin tümünden arındırılmalıdır.
  3. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde on milyon Türk yaşamaktadır. Haklarını korumak bize düşmektedir.

 

Bizim için bu cennet vatandan başka vatan yoktur. Bu devletin ve memleketin nimetlerinden yararlanan her birey; ulusun birliğine, ayyıldızlı bayrağın şanına, demokrasi ve adaletin üstünlüğüne ve laiklik ilkelerine inanarak, fikri hür vicdanı hür irfanı hür yurttaşlar olarak, Ata’nın emaneti olan Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini sonsuza dek koruma ve kollama görev bilincini asla unutmamalıdır.

 

Ey Türk oğlu Türk ve küreselleşen yeni dünya, şunu çok iyi bil ! Çanakkale hiçbir zaman geçilmemiştir  ve asla  hiç bir zaman da geçilemeyecektir.

Türk için kızıl elma bitmemiştir.  Bugün Türk yurdunu doğudan, ve batıdan kuşatmaya çalışanlar,

teröristleri eğitip donatanlar,hainleri Türkün üstüne salanlar, kumpas kuranlar, bilsinler ki, bu büyük millet için her an bir kızıl elma olgunlaşır. Türk, damarlarındaki  asil kanla her zaman yeniden şahlanır, ve yeni kızıl elmalara ulaşır. Ne mutlu türküm deyene.

Prof. Dr.  İbrahim Öztek

 

Mar 28

Aradığını Kendinde Ara

Emrah BEKÇİ

 

Bertnart Russell, ‘’Din ile Bilim’’ isimli makalesinde derki;

 

‘’Din ile Bilim arasındaki ilk, kimi yönlerden de en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin güneş mi yoksa yeryuvarlağı mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışmadır. Bu konuda geçerlikte olan kuram, Yer’in evrenin merkezinde kımıldamadan durduğunu, güneşle ayın, öbür gezegen ve durağan yıldız sistemleriyle birlikte yerin çevresinde kendi yörüngelerinde döndüklerini ileri süren Ptolemaios’çu görüşe dayanıyordu. Yeni Copernicus’çu kurama göre hiç de durağan olmayan yeryuvarlağının iki türlü hareketi vardı; günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de güneşin çevresinde dönüyordu.

 

Copernicus kuramı, on altıncı yüzyılda büyük bir yenilik olarak karşılanmışsa da, gerçekte, gök bilim alanında çok ileri olan eski Yunan’da daha önce ortaya atılmış bir görüştür. Bu yeryuvarlağının döndüğünü söyleyen ilk gökbilimcinin, İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşamış olan Sisam’lı Aristarkhos olduğu kesinlikle bilinmektedir. Tıpkı Galilei gibi o da dinsizlikle suçlandırılmış.’’ (Bernart Russell, Din ile Bilim, II. Bölüm, Copernicus Devrimi, s.2.)

 

***

 

Aradan asırların geçmesine rağmen, toplum içerisinde ‘bilime’ karşı, kendini sözde din adamıyım diye tanıtan bazı zer-zevat kesim, bilimi dinsizlik olarak niteleyip; ortaçağ altı feodalitesinde yaşama mücadelesini kendilerine zevk ve ihsan saymaktadırlar.

 

Ülkemizde, ‘gâvur icadına’ karşı duran bu zümre; her ‘cem’lerinde İsviçre yapımı amfi ve mikrofonlar ile sözde ‘Asrı Saadet’ zamanına yolculuk gerçekleştirirler(!) Halden hale girdikleri ve adına da ‘zikir töreni’ dedikleri toplantıların yapıldığı mekânlara ancak yoğun ter kokusu bıraktıklarının farkında bile olamazlar. Aramızda yaşama faaliyetini gösteren bu beşer tayfasının ülke ve devlet zor bir duruma düştüğü vakit kimseye faydası olmaz.

 

Bunun nedeni; inandıkları görüş ve içinde bulundukları dar kesimin zihnine enjekte edilen, ‘Millet, Devlet, Vatan, Ülke’ gibi kavramların ayrıştırıcı olduğunu düşündürüldüklerinden ileri gelmektedir.

 

Osmanlı İmparatorluğu tarihini gözü kapalı yokladığımız vakit, bu tür dar ve zihinsel olarak şartlanmaya hazır kitlenin, cenk, cihat ve savaştan kaçmak için vakıf ve tarikat kurduklarını, bu tarikat ve tekkelerin halife (Sultan) tarafından fermanlar ile askerlikten muaf tutulduklarını, o zamanda yapılan ‘Tahrir Defterleri’inden okumak mümkün.

 

Devletimizin ‘Emperyalizme’ karşı vermiş olduğu savaş ruh ve akıl hastanesinde tedavi gören hastalarımızın bile dikkatini çeker iken. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de kendini bilmem ne ‘seyda, şeyh, hacı, hoca, molla… vs.’ gibi unvanlar ile andırıp, ülkemizin en güzel yerleri ile şehirlerin en merkez konumuna tezgah kurmuş bu kalabalık beşer sürüsü, sadece devletimizin ve milletimizin sırtına yük olmaktan öteye gitmemektedir.

 

Muhammed Celaled’din Veled’in (Mevlana Celaled’din-i Rumi) Hocası olan; Seyyid Burhaned’din Muhakik-i Tirmizi Hazretleri ‘Maarif’inde şöyle buyurmuş;

 

‘’Halkın çoğu menfaat elde etmek için çalışır, fakat başkasına hiçbir şey varmak istemezler, fedakârlıkta bulunmazlar. Yüce Allah’ın: ‘’Yazıklar olsun eksik ölçüp yanlış tartanlara! (Mutaffifin:1) ayetindeki ihtarı bile hiç düşünmezler. Fakat gönül ehli, irfan ehli böyle değildir. Onlar küstahlık etmezler bilakis Allah yolunda bol bol verip döke-saça harcarlar. ‘’Allah’a güzel bir tarzda, gönül hoşluğu ile ödünç verin! (Müzzemmil: 20) ayeti hükmünce, hiçbir şekilde esirgemeksizin, varlarını yoklarını harcayıp bağışlarlar…’’ (Emrah Bekçi, ‘’Bir Can Var Canında O Canı Ara’’ Mevlana Celaleddin Rumi’nin Hocası Seyyid Burhaned’din, s.137,138.)

 

Yukarıda koskoca ‘Mevlana’ gibi bir dehayı yetiştiren Seyyid Burhaned’din Hazretlerinin sözüne dikkat kesildiğimizde aklımıza şu sual gelmektedir; ülkemizde kaç tarikat, kaç cemaat veya bu isimler adı altında faaliyet gösteren kaç yapı var? Bunların sayıları elbette ki çok… Ama önemli olan şu; ülkemizin nimetlerinden faydalanıp, vatandaşlık bağıyla da bağlı olan ve büyük bir kitle olduğu düşünülen bu yapıların toplamının, servet, mülk, kazanç elde ettikleri neleri var? Onlara göre dünyalık olan bu mal ve mülkün ne kadarını devletimizin kasasına bağışlayıp ‘zor günlerimiz de çam sakızı çoban armağanı’ demişlerdir?

 

Yukarıda belirtmiş olduğum sorular, bu ülke için bedel ödeyen şehit, gazi ve halen vazifesini devam ettiren kesimler ile çevreleri tarafından içsel olarak sorulduğunun farkında olmamak elde değil. Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Yavuz Sultan Selim Han devrine kadar, din adına birliktelik yapan kesimlerin çoğu fakir olarak ölmüştür. Bütün mal ve mülklerini hem yaşarken, hem de vefatlarından sonra devlete bağışlayıp; kefenin cebi mi var? Sözünü mühürleyip, güzel atlara binip gitmişler.

 

***

 

Düşünen beyinlere ile vatanını milletini seven, gerekirse bütün malını mülkünü seferber edecek olan ‘Can’lara sormak isterim; yakında ramazan ayı gelecek ve büyük bir coşku ile mübarek ayı dua ve oruçlar ile icra edeceğiz. Ülkemizin genelinde şuan uykuda olan ama insanlarımızın manevi duygularının yüksek olduğu bu aylarda, tebdili kıyafet ile ticarete soyunup; konferans, sunum, dua, Kur’an, besmele, iftarlık yemek, mezar başı Yasin-i Şerif hizmetleri verip vatandaşın cebindeki üç-beş lirayı kasasına atanlar, neden bu mübarek aylarda ‘’-Müslüman kardeşim aç mısın? Açık mısın? Al şu üç-beş lirayı evine ekmek götür…’’ demezler?

 

Efendim! Özde İslam’a göre hareket etmeyip, sözde din adına ahkâm kesen bu kesimleri devletimizin kurumları bile bu günlerde kesesinin ağzını açıp üç-beş kelam etsinler diye teşvik etmekteler. Oysa bu mübarek aylarda amaç Hakkı sıklıkla anıp, O’na kulluğumuzu ibadetlerimizle en iyi şekilde anlatabilmek olduğunu hepimiz biliriz. Allah’ın, nerde anıyorsak; orada şah damarımızdan bize yakın olduğunun zaten farkındayız. İlla birileri; ‘’-Bak kardeşim Hakk’a şunları yaparsan, şunları verir. Şunları yapmazsan şunları vermez…’’ demesi mi gerekmekte?

 

Makalemin başındaki alıntının özetinde ki ‘dinin ilme karşı’ olması, İslam’a aykırı bir vaziyettir. Lakin İslam adına ahkâm kesip keselerini dolduran kesimlerin ise işine gelen bir haldir. Birileri her ne maksatla olur ise olsun, inancımızı pekiştirmek adına bizlere para karşılığı bir şeyler pazarlıyor ise onda art niyet aramalıyız.

 

Çünkü inancı (İslam’ı) dünyada satın alacak ne bir para, ne de darphane kurulmuş değildir. İslam, parayla değil; İmanla çelikleşir…

 

Ne güzel demiş Seyyid Burhaned’din Tirmizi Hazretleri (d. 1165-66 / ö. 1241;

 

Bir can var canında o canı ara,

Beden dağındaki mücevheri ara,

Ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara,

Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mar 21

Türk Milletinin Nevruz Bayramı Kutlu Olsun

BEŞBİN YILLIK KÖKLERİYLE, ERGENEKON GELENEĞİYLE, TÜRK’ÜN KADİM KÜLTÜRÜYLE…                                                                                    

TÜRK DÜNYASININ ERGENEKON’DAN ÇIKIŞ BAYRAMI,

NEVRUZ “YENİ GÜN” BAHAR BAYRAMI, 

NEVRUZ TOYUMUZ KUTLU OLSUN…

 

 “BÜYÜK TÜRKLÜK” DÂVASINA ÖMRÜNÜ ADAYANLARIN, VATAN, MİLLET İÇİN SAVAŞANLARIN

ALLAH YARDIMCISI OLSUN, BU UĞURDA ÇALIŞIRKEN ŞEHİT DÜŞENLERİN, VEFAT EDENLERİN                                               

 

RUHU ŞÂD, MEKÂNI CENNET OLSUN…

ULU TANRIM, TÜRK MİLLETİNİ KORUSUN VE YÜCELTSİN ! …

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

May 05

Gelişmiş Toplumlar / Gelişmemiş Toplumlar

Dr. Hasan GÜNAYDIN

Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında düşünsel anlamda bazı farklılıklar bulunmaktadır.

 

  • Gelişmiş toplumlar BİZ MERKEZLİ düşünürken gelişmemiş toplumlar BEN MERKEZLİ düşünür. Başka bir deyişle, gelişmemiş toplumlarda insanlar “benden sonrası tufan” anlayışı içerisindedir. Onlar için sadece kendi çıkarları önemlidir ve toplumun ortak menfaatleri pek umurlarında değildir.

 

  • Gelişmiş toplumlar UZUN VADELİ düşünürken gelişmemiş toplumlar KISA VADELİ düşünür. Yani gelişmemiş zihniyetler açısından önemli olan “günü kurtarmaktır”. Yaygın anlayış “bugün benim mefaatime olsun da gerisi Allah kerim” şeklindedir.

 

  • Gelişmiş toplumlar ÖRGÜTSEL BAĞLAMDA düşünürken gelişmemiş toplumlar LİDER BAĞLAMINDA düşünürler. Bu düşünüş tarzı bir nevi “kutsal insan” kültünden gelmektedir. Onlara göre lider mutlak itaat edilmesi gereken toplum üstü kişidir. Oysa modern toplumlarda lider de toplumun bir üyesidir ve toplumun diğer üyeleri gibi yaşamaya özen gösterir.

 

  • Gelişmiş toplumlar İCRAAT ODAKLI düşünürken gelişmemiş toplumlar SÖYLEM ODAKLI düşünür. Süslü laflar, insanların egolarını pohpohlayan güzel sözler, hatta tutulması imkansız vaatler gelişmemiş toplumlarda taraftar bulurlar. Oysa gelişmiş toplumlarda böyle propaganda yapan kişilere kaba tabiriyle “şarlatan” ya da “hasta” gözüyle bakılır.

 

Gelişmemiş toplumlarda insanlar MADDİ ODAKLI düşünürken gelişmiş toplumlarda MANA ODAKLI düşünürler. Daha açık bir anlatımla, bireyler değer yargılarını ve kavramları önemserler. Oysa gelişmemiş toplumlardaki bireyler için maddi menfaatler bunlardan daha önemlidir. Sonuçta ortak değer yargıları yozlaşır ve toplumsal çözülmeye doğru gidilir. Zira ortak değer yargıları toplumun üyelerini birbirine bağlayan bağlar gibidir. Bunların giderek yozlaşması birlikte yaşa

Nis 24

23 Nisan Milli Egemenlik Ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun

Ülkemizde demokratik hayatın temellerinin atıldığı ve egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunun bütün dünyaya ilân edildiği günün 98. yılını idrak etmenin onuru ve gururu içindeyiz.

 

Millî iradenin temsilcilerinin oluşturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı bugün, hem  Kurtuluş Savaşımızı zafere götüren  yolun başlangıcı, hem de demokratik  Türkiye Cumhuriyeti’nin müjdesi olmuştur. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri, millî egemenlik ve bağımsızlıktır.

 

Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu olarak, aziz milletimizin ve  geleceğimizin güvencesi sevgili çocuklarımızın 23 Nisan  Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutlar, sevgi ve saygılarımızı sunarız.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Nis 12

Anadolu Liseleri Çok Kan Kaybedecek

Dr. Sakin ÖNER*

Milli Eğitim Bakanlığınca sınavla öğrenci alınacak okullar resmen açıklandı. Bu sayının önce 600, daha sonra 800 olacağı açıklanmışken, açıklanan listede okul sayısının 1367 olduğu görülüyor. Bu listeye, eski tecrübelerime dayanarak birkaç gün içinde bir miktar daha ilave yapılacağı endişesi taşıyorum.

Bu okulların dağılımını incelediğimizde tablo şöyledir:

1.Listedeki okulların yarıdan fazlasının İmam Hatip Lisesi ve Meslek Lisesi olduğu görülmektedir. (298 Anadolu İmam Hatip Lisesi, 449 Mesleki ve Teknik Lise). Bu seçimde bu okulların akademik başarılarının ve üniversiteye öğrenci yerleştirme oranlarının düşük olmasının göz önünde bulundurulduğunu düşünüyorum.

  1. Geriye kalan okulların yarısının Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Liseleri olduğu görülmektedir (309 Fen Lisesi ve 89 Sosyal Bilimler Lisesi). Bu okulların programlarının diğer okullardan farklı olması sebebiyle seçilmeleri doğru olmuştur.
  2. Okulların altıda birinin, Anadolu Lisesi olduğu görülmektedir (222 Anadolu Lisesi). Edirne Lisesi, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi, Denizli Lisesi, Eyüp Anadolu Lisesi gibi tarihi ve merkezi liselerin seçilmemesi yanlış olmuştur. Başarılı olup seçilmeyen okul yönetim ve öğretim kadroları ile öğrenci ve velilerinde büyük motivasyon kaybı olacaktır. Anadolu Liseleri bazı ilçelerde fazla, bazılarında az sayıda seçilmiştir. Fazla olan ilçelerde, o ilçenin sınav kazanamayan öğrencileri başka ilçelere gitmek zorunda kalacaklardır.

Çözüm için mutlaka bu listede yer almayan Anadolu Liselerinin çoğunun genel liseye dönüştürülerek öğrenci kontenjanlarının arttırılması gerekmektedir.. Liste İmam Hatip Liselerinin lehine, Anadolu Liselerinin aleyhinedir. Bu durumda istediği okula yerleşemeyen öğrenci ya İmam Hatip Lisesi’ne gidecek, ya imkanı varsa özel okula gidecek, ya da Açık Öğretim Lisesi’ne (Yaygın Eğitim)e kaydedilecektir.

Yine de bu sistemin hiç sınav yapılmamasından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Sınava katılımın da yüksek olacağı (700-800 bin) görüşündeyim. TEOG kalktı, yaşasın yeni sınav.
* (TEVDAK (Türk Eğitim Vakıfları Konseyi Derneği Genel Sekreteri, Vefa ve İstanbul Liseleri e. Müdürü)

Mar 19

Kutsal Destan Çanakkale Zaferi

A. Kemal GÜL

 

Çanakkale Zaferi, Türk askerinin ruh kudretini gösteren hayret edilecek ve tebrike değer bir örnektir.
Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur. O yüksek ruhu üstün kabiliyetiyle harekete geçiren, sevk ve idare eden Gazi Paşamız Efsane Komutan Albay Mustafa Kemal’dir.

***
Çanakkale zaferinin 103. Yılında 18 Mart şehitler günü vesilesiyle Çanakkale’yi geçilmez kılan başta Gazi Paşamız olmak üzere kutsal vatanımız için canını feda eden bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz.
Türk milleti için Çanakkale, ortak ideallerde buluşmanın, millet ve ümmet bilincine sahip olmanın en güzel tezahürlerinden biridir. Manevi değerlerin üzerinde hiçbir değer tanımamak gerektiğinin nadide bir örneğidir. Zira Çanakkale’de dilleri, renkleri, coğrafyaları farklı nice vatan evladı din, millet, vatan, hak, hakikat, adalet ve fazilet için canından geçmiştir. Anadolu’nun her evinden, Rumeli’nin her bölgesinden, Şam’dan, Bağdat’tan, Kahire’den, Trablus’tan, Üsküp’ten, Kosova’dan, Saray Bosna’dan, Kafkasya’dan son ehl-i salibin savletini yıkmak için Çanakkale’ye akın edilmiştir. Ve neticede milletin izzet ve onuru çiğnetilmemiştir. Ümmetin umudunun tüketilmesine izin verilmemiştir. Karanlıkların, bugünümüzü ve yarınlarımızı esir almasına müsaade edilmemiştir.

Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine karşı Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işkâl edilmesini önleyen Çanakkale Zaferi’ni her yıl millet olarak elbette kutlayacağız. Tarihte eşine az rastlanan böylesi büyük bir hadiseyi, Türk gencine anlatmaya elbette devam edeceğiz.

Ne var ki Çanakkale’yi ve diğer zaferlerimizi anmakla yetinemeyiz. Bu zaferlerimizi sadece belirli merasimlere indirgeyemeyiz. Ecdadımızın başarılarıyla övünüp kalamayız. Zira aslolan bu başarılardan büyük dersler ve ibretler çıkarmaktır. Bugünümüzü ve geleceğimizi bu zaferlerin ışığında inşa etmektir.

Bugün bizlere düşen asıl görev, Çanakkale’nin o muazzam ruhunu iyice idrak etmektir. Geçmişten günümüze nice hain teşebbüse rağmen yok olmayan bu ruhu nesilden nesile aktarmaktır. Toprak altında metfun bulunan, lakin hala diri olan aziz şehitlerimizin hatıralarına sahip çıkmaktır. Onların uğruna canlarını feda ettikleri yüce değerlere sımsıkı sarılmaktır. Zira cennet kokulu bedenlerini göremesek de, seslerini işitemesek de şehitlerimiz, bizden bunu istemektedir.
***
Türk genci unutmamalıdır ki;
”Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğukkanlı İngilizler, cesur İrlandalılar, yaygaracı Fransızlar, çevik Avustralyalılar, Sporcu Yeni Zelandalılar ve korkunç Senegalliler, diğer tarafta sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı. Bu korkunç boğuşmayı harikulade kahramanlıkları ile senin kanından olan Türkler kazandı.’’
Ve İstiklal şairimiz merhum AKİF bu aziz şehitlerimize seslenişinde;

”Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,
Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi.”
Mısralarıyla övecekti.
 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar