Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 27

Türk Tarihinde Ağustos Ayının Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türk zaferleri akla geldiği zaman, daima Ağustos ayı gözümüzün önüne geliyor. Malazgirt Meydan Savaşı Anadolu’nun kapısını Türklere açmış ve tarihe yeni bir sayfa olarak eklenmiştir. İşte bu büyük zafer, Hıristiyan dünyası tarafından hiçbir zaman unutulmamış ve her fırsatta Türklere kin beslemişler ve Türkleri Anadolu topraklarından atmak için oluşturdukları büyük ordularla Haçlı Seferlerini başlatmışlar, suçsuz, günahsız Türkleri kılıçtan geçirerek kan dökmüşler ve bir soykırım yapmışlardır. Bu hesaplaşma 1071 tarihinden 1922 tarihine kadar sürmüş ve 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruzun başlamasına vesile olmuştur. 23 Ağustos 1921’de Sakarya Savaşıyla başlayan kurtuluş mücadelesi, Büyük Taarruzla devam etmiş ve düşmanın 09 Eylül’de İzmir’de perişan olmasıyla sonuçlanmıştır.

Milletlerin tarihinde çok önemli olaylar mutlaka vardır. İşte Türk milletinin  tarihinde de Ağustos ayı zaferleri büyük önem taşıyor. Ağustos ayına zaferler ayı diye boşuna söylenmemiştir. İşte bu zaferlerin tarih sırasıyla en önemlileri Şunlardır:  26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi, 29 Ağustos 1521 Belgrat’ın Fethi, 29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi, 01 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 05 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi, 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Savaşı’nın Başlaması, 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşına ait aşağıdaki satırları Türk tarihinde Ağustos ayının önemini ortaya koyuyor:

“ Aylardan Ağustos. Günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler

Ya Allah… Bismillah…Allahuekber “

Zaferler büyük mücadelelerden sonra kazanılıyor. Yok olmamak için canla, başla çalışarak, birlik ve beraberlik içinde olarak zaferlere ulaşılabilir. Bu duygularla hareket eden Türk milletinin nasıl yeniden dirildiğine tarih şahit olmuştur. Binlerce şehit kanıyla sulanmış bu vatan topraklarına her zaman sahip çıkmak milletimizin şiarı olmalıdır.

Bu vatan için, bu topraklar için canını ve kanını feda eden şehitlerimizi  rahmetle anmak, gazilerimizi de şükran ve minnet duygularıyla yad etmek en büyük görevimiz olmalıdır.

Ağu 27

30 Ağustos Zaferimiz ve Kurban Bayramımız Kutlu Olsun

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

 

 

İSLAMI YÜCELTEN TÜRK MİLLETİ, TÜRK’Ü YÜCELTEN TÜRK KAHRAMANLAR

 

Milletler vardır tarih olmuş, tarihin derin sayfaları arasında kaybolmuş, yok olmuşlardır.

Milletler vardır tarih boyunca bulundukları coğrafyada yaşamlarını sürdürmüşler, belirli sınırlar içinde kalmışlardır.

Milletler vardır, tarih boyunca diğerlerinin baskısına, eziyetine uğramış, oradan oraya atılmış, sürüklenmiştir.

Milletler vardır millet olamamışlardır.

Fakat dünyaya öyle bir millet gelmiştir ki, o  kökü tarihin derinliklerinde olan bir millettir.

Öyle bir millettir ki, milletlere baş eğdirmiş, baş olmuştur. Medeniyet kurmuş, medeniyet götürmüş, milletleri islah etmiştir.

Yoldan çıkmış milletleri yola getirmiş, kıtaları yurt, denizleri göl edinmiştir.

İki çağı kapamış iki çağı açmıştır.

Ayın, güneşin, yıldızların sistemlerini bulmuş,

 

 

Gökten ay ile yıldızı indirmiş,

Gemileri karadan yüzdürmüş,

Altay’lardan attığı okla Avrupa’nın bağrını delmiş,

Tarih boyunca tarih yazmış,

Birçok milletin de tarihini süsleyerek, onlara onur kazandırmıştır.

Onların da tarih yazmalarının nedeni olmuştur.

İşte bu Türk milletidir.

Türk, dünya üzerinde bazen kasırga, bazen fırtına gibi esen,

bazen de kasırga sonrasının sakinliği içinde dünyayı aydınlatan güneş olmuştur.

Türk, bu medeniyetleri kurarken  ve korurken muhteşem orduların sahibi olmuştur.

Bir zamanlar  Türk’lerin uçan orduları vardı.

Bu orduların önünde Papa diz çöküp, yalvarıyordu.

Orduların nal sesleri yeri göğü inletiyordu.

Bu yer götürmez ordular, Çin içlerinden Avrupa içlerine aktı.

Kurduğu büyük medeniyetlerle de Dünya’yı aydınlatan güneş oldu.

Henüz Rusya, Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere yokken dünyanın en büyük imparatorluklarını kurdu. İşte biz böyle bir millettik.

Bu yüce millet, 120 kadar beylik, atabeylik, hanlık, hakanlık, sultanlık  ve imparatorluklar kurdu

ve Türkler değişik zamanlarda dünya üzerinde gidebildikleri  ve gidip de dönemedikleri her yeri fethetti.

Göktürkler zamanında Doğu Roma’dan Çin’e tüm milletlere baş eğdirmiş bir Türk kavramı vardı.

Büyük Hun İmparatorluğu Avrupa’nın bir ucundan, Asya’nın bir ucuna, iki Okyanus arasındaydı ve O büyük imparatorluktan Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atila’dan Oğuzdan Alpaslan’dan Mustafa Kemal’e ulaşıldı.

 

Her milletin kendine has hazineleri vardır. Fakat Türk milletinin öyle bir hazinesi vardır ki, bu kimsenin sahip olamayacağı “devletler hazinesi”  ve “Kahramanlar hazinesidir”.

Tarihte yüzlerce beylik, atabeylik, hanlık, hakanlık  ve imparatorluk  kurmuş bu millet,  tarihin ve insanlığın gıpta ile baktığı  nice kahramanlar ve nice önderler yetiştirmiştir. Bunlar saymakla bitmez. Fakat içlerinde biri vardır ki, o yüzyıllarda bir yetişen dahi, asker, siyasetçi, devlet adamı, düşünür, o yol gösterici, kanun yapıcı, devrimci, tarihçi ve dilbilimcidir. O, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Dünyanın en ileri milletleri O’nun gibi birisinin ülkelerinde doğmadığına ve böyle birine sahip olamadıklarına yanıp tutuşmuşlardır.

O, tek dişi kalmış yedi kollu kan emici canavar tarafından kuşatılmış, sarılmış, kanı canı tüketilmiş milletini yok olmaktan kurtaran, ona can veren, ruh veren ve son Türk devletini kuran en büyük kahramandır. Verdiği emirler  o kadar kesin ve can alıcıdır ki, Ona inananlar, için “size ölmeyi emrediyorum” dediğinde, bilenler kuran okuyor, bilmeyenler Allahu Ekber nidaları ile düşmana son darbeyi vurmak için ya da şehadet şerbetini içmek için gidiyorlardı.

“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri”, dediğinde; Mehmetcik aslanlar gibi kükreyerek, 26 Ağustos sabahı inletti göğü yeri. Yok etti pis çizmeleri ile vatan toprağını çiğneyen illeti.

Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı, Türk’ün Başkomutanının son Türk devleti için kalktığı Büyük Taarruz nedeni ile hislerini bakın nasıl dile getiriyor:

 

26 AĞUSTOS 1922

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın!

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Türk’e Ankara çevresini bile çok gören düşmanın halen ruhsuz bir kölesiydik. Ruh verilmediği için millet de olamayacaktık. Camilerimizde Ezanın yerini çan sesleri alacak, sanmayın ki, Müslüman kalacaktık.

Atatürk’ün askerleri görevlerini yaptı. Dualar kabul oldu. Türklük kurtuldu. İslam kurtuldu. İlk haçlı seferini yok eden Türk Kılıçaslan gibi, son haçlı seferini de Atatürk yok etti. 26 Ağustosta Alpaslan’ın taarruzu ile Bizans çökertilmiş, Anadolu’nun kapıları Türk’e açılmış, 26 Ağustosta başlayan  büyük taarruz da 30 Ağustosta Türk’ün en büyük destanı olmuştur.  GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, ALLAH’IN TÜRK MİLLETİNE EN BÜYÜK LÜTFUDUR.

30 AĞUSTOS ZAFERİMİZ VE ARDINDAN KAVUŞACAĞIMIZ KURBAN BAYRAMIMIZ YÜCE TÜRK MİLLETİNE KUTLU VE HAYIRLI OLSUN.

Sonsuz Selam, sevgi ve saygılarımla,

 

Ağu 27

Sizi Vicdan mı, Ego mu Yönetiyor?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Ego, ben, benlik, kendilik anlamına gelir. İsteklerinde bencilce davranan kişi kibir ve kendini beğenmişlik duygularıyla birlikte egosunun emrine girmiş demektir. Emre girince de, çağımızın en önemli psikolojik sorunlarından biri ego ile yönetimle karşılaşmış oluyoruz.
Egonun yani nefsin amacı hayatta kalabilmektir. Ego bencildir, sadece kendi varlığını düşünür. Egosunun etkisindeki kişi, başka insanları umursamaz ve yüksek erdemleri göz ardı eder. Ego, aç olduğumuzda en çok doyuracak yemeği ister, beğenilmek istendiğinde diğer insanların çirkin olmasını ister.
İşte bu noktada en büyü kılavuz vicdandır.
Vicdan, nefsin bekçisidir Vicdan, kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güçtür.
Vicdan sadece sonradan oluşturulmuş değildir. Ruhumuzdan gelen doğal bir ilahi eğilimdir. Kişinin kendini bir kenara koyup, objektif bir şekilde olayı tartması ölçmesi ve değerlendirmesidir.
Bazı insanlar, vicdanının değil, ruhunun sesini dinleyerek her türlü ahlaksızlığa ve hukuksuzluğa ses çıkarmamakta, hatta destek olmaktadır.
Halk arasında çok dillendirilen anlamlı bir atasöz vardır. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” Çok samimi olan kimseler, birbirlerinin huylarını benimserler. Vicdansızlara ses çıkarmayanlar da zamanla onlara benzer.
Uzun süre evli çiftler, birbirine benzemeye başlarlar. Evlilik süresi uzadıkça, bu benzeme de kendisini daha güçlü biçimde gösterir. Araştırmalara göre bunun tek sebebi, aynı giyim ve ya saç stillerini benimsemeleri değildir. Bu insanlar birbirinin yüz ifadelerini o kadar uzun bir süre boyuncu taklit etmişlerdir ki, yüzlerindeki kırışıklıklar zamanla aynı biçimi almaya başlamıştır. Kasıtlı olarak yapmasalar da insanlar birbirini taklit ediyor.
Vicdansızlara ses çıkarayanlar zamanla ruhsal v bedensel sorunlarla karşı karşıya kalırlar. Bunun tek çaresi vicdanının sesiin dinlemektir.
Platon bu gerçeği ne güzel ifade ediyor “Ne olursan ol… Ama; önce nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol…”
Yapılan bilimsel araştırmalara göre, kişinin vicdanlı yaşaması, hayatının amacının olması ve kendine meşgale yaratmak gibi özelliklere sahip olması, zihinsel yapısının korunmasını sağlamaktadır. Bu faktörler Alzheimer ve parkinson hastalığını önleyici etkiler göstermektedir.
Vicdanının sesini dinleyen insanlar nefsine çok az uyar, Vicdan kişisel bencilliğin alt edilmesini sağlayan bir erdemdir. Eğer güçlü bir vicdan kişide mevcutsa, kişi ruhsal olarak önemli bir gelişime sahiptir. Vicdan, şefkat, empati ve sevgi ile doğrudan bağlantılıdır.

Haksızlığa uğramışsanız, merak etmeyin. “Suçlunun vicdanı, suçsuzun intikamını mutlaka alır. “ der Jean Jacques Rousseau.

Kaynaklar:

* EAGLEMAN, David, Beyin- Senin Hikâyen, çev. Zeynep Arık Tozar, Domingo Yayınları, İstanbul, 2016.

* ÖZKAN Zülfikar, Duygusal İletişim, Hayat Yayınları, İstanbul, 2015.

Ağu 27

Milli İrade’nin Yıldönümü veya 15 Temmuz

Prof. Dr. Hacı DURAN

15 Temmuz 2016, başarısız darbe girişimi ve milletin meydanları doldurmasının üzerinden bir yıl geçti. Türk milleti, kurtuluş savaşında işgalci ve sömürgeci Batı itilaf kuvvetlerine karşı gösterdiği direnişin bir benzerini, aynı güçlerle işbirliği içinde olan Cuntacı kuvvetlere karşı o gece yeniden gerçekleştirdi.

FETÖ olarak tanımlanan ve yıllarca politik kamu desteği ve mahrem istihbarat ağlarıyla güvenlik birimleri içine sızan CİA güdümlü darbeciler fazla direniş gösteremeden derdest edildi. Millet kanunlara ve yasal düzene sahip çıktığını gösterdi.

O gün bu halk direnişi için aşağıdaki satırları “Milli İradenin Aktörleri” başlığıyla yayınlamıştım. Görüleceği gibi, o yazıda, halkın darbecileri püskürtmesini bir halk devrimine benzetmiştim. Aradan bir yıl geçti. Önce o gün yazdıklarımı özetle açıklamakta yarar var. Sonra da o zamandan bu yana ne değişti? Beklenen neydi? Sonuçlar ne oldu açıklamakta yarar var.

“Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesindeki halk direnişi ile yeni bir tarih başlattı. Halk ilk defa tanklara, toplara ve kurşunlara direnerek demokrasi ve milli irade mücadelesi verdi. Türkiye ve dünya tarihinde benzer bir olayın örneği yoktur.

Darbeye halkın gösterdiği direnişi aslında Türkiye tarihi açısından bir devrim olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü kanunlara, amirlere ve yasal olarak yetkili mercilere karşı çıkan bir cuntacı grubun devleti ele geçirmesini halk engelledi ve halk iki gün boyunca meydanlara ve kamu kuruluşlarına kesinlikle hâkim oldu.

Darbe küresel güçlerce desteklenen ve batıni ekzotik dini propaganda ile örgütlenen, Gülenciler tarafından düzenlenmiştir. Darbeciler halkın direnişi ile durduruldu. Darbecilere karşı iktidar ve muhalefet ortak tepki gösterdi. Halkın darbeye direnmesi önemli bir sosyolojik olgudur.

Darbeci subayların örgütsel gücüne rağmen, milli egemenliği kanunlara bağlılıkta gören subayların varolduğu ve bu subayların, darbecileri engellediği anlaşılmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve muhalefet partilerinin tutumu, direnişi ve halkı meydanlara çağırması darbeyi durduran bir faktör olmuştur.

İmamların selalarla halkı rejime sahip çıkmaya çağırması, darbecileri başarısız kılmıştır.

Sosyal medyanın başarılı kullanımı, halkın meydanları doldurmasını ve darbecileri durdurmasını sağlamıştır.”

Yukarıda özetini verdiğim yazıda, halkın yasal düzene sahip çıkmasına vurgu yapmış bulunmaktayım. Çünkü darbe girişimleri ve darbeler; modern çağda genellikle yasayı, kanunu veya şerii düzeni korumakla görevli olan güvenlik birimleri tarafından gerçekleştirilir. Kanunları veya şer’i düzeni korumakla görevli olan subayların bu kanunları çiğneyerek iktidarı elegeçirmesi bilindiği gibi; gasptır, hukuksuzluktur. Bu bakımdan halkın darbeye karşı çıkmasını, öncelikle hukuka ve yasal düzene bağlılık ve millet iradesine aidiyet olarak değerlendirmek gerekir.

Yeri gelmişken şunu ifade edeyim ki, bir milleti ayakta tutan, birbirine bağlayan ve bir güç haline getiren en önemli bağlardan birisi, milletin üzerinde uzlaştığı ve kendisine göre örgütlendiği yasal yani anayasal düzendir. Milliyetçilik ise kanun hakimiyetine duyulan güvenin ideolojisidir. Millet ise, yasal düzene göre örgütlenmiş olan bir toplumdur. Yasayı çiğnemek, millete ihanet etmektir. Milli değerlerden sapmaktır.

Bu açıdan konuya baktığımızda, Türk milleti, Cumhuriyetin üzerine kurulu olduğu anayasal düzen çerçevesinde hayattaki duruşunu muhafaza eden bütün Türk vatandaşlarını kapsar.

Milli egemenliğin varlığı, halkın yasal düzeni güç kullanarak gasp etmek isteyenlere engel olmasıyla somutlaşır. Bu açıdan 15 Temmuz gerçek manada milli egemenliğin gerçekleştiğine işaret etmektedir. Halkın millet egemenliğini canı pahasına korumaya çalışması, hiçbir zümre, grup ve parti faaliyetiyle özdeş tutulamaz. Bütün millete ait olan bir bilincin; zümre, grup, parti veya cemaat faaliyetiyle özdeşleştirilmesi, milli egemenliğe, bilince ve anayasal düzene zarar verir. Bu değerlere duyulan güveni zedeler.

Üzerinden bir yıl geçmiş olan bu başarılı halk direnişinden sonra, Türkiye’de neler oldu? Halkın emeklerine saygı duyuldu mu? Yasal düzen halkın mücadele azmine bağlı olarak işledi mi? vb. soruları ayrıntılı olarak tartışmak gerekir. Konu hakkında muhalefetin söylediklerini bir yana bırakalım.

Sadece hükümet yetkililerinin darbeciler ve darbecilerle bağlantısı olanların kimler olduklarının tesbiti meselesinde bile ciddi yanlışlıklar yapıldığına dair açıklamalar duyduk, dinledik. Darbecilerin kim oldukları konusunda, “Sapla saman karıştırılıyor” ifadesi hükümet yetkilileri tarafından kaç kere tekrarlandı bilmiyorum. FETÖ ile mücadele konusunda Cumhurbaşkanı’nın yalnız bırakıldığını birçok köşe yazarı yazdı. Hükümet yanlısı ve darbe karşıtı köşe yazarlarının kendi aralarında içeriğini tam olarak bilmediğimiz birçok konuda tartıştıklarına, ağır ithamlarda bulunduklarına şahid olduk. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu örneklerin halk arasındaki izdüşümleri ise çok daha korkunç olabiliyor. Yerel düzeyde bunlara şahid olduk. Herkes kendi dışındaki insanları yalancı olmakla suçluyor. Kimin yalan söylemediğini saptamak zorlaşıyor. Bir güvensiz ortam bu uygulamalar ve söylemlerle inşa edildi.

Kimlerin FETÖ üyesi, bağlısı ve yandaşı olduğu, çoğu kere birbirine karıştırıldı. Olağanüstü hal yasalarını uygulamakla doğrudan görevli olan bürokratların bir kısmının FETÖ üyesi olduğu daha sonra anlaşıldı. Bu durumdaki bürokratların, FETÖ üyesidir diye görevden uzaklaştırdıkları memurların durumu ise, belirsizliği daha da arttırdı.
Karmaşa mahkeme salonlarına kadar uzandı. O meşum gecede herkesin gözü önünde, halkın üstüne kurşun sıkanlar ve darbe emrini verenler yaptıklarını inkar ediyorlar. Herkesin acı bir şekilde yaşadığı acıları ve belirsizlikleri bir film senaryosuna benzeterek kendilerini aklamaya çalışıyorlar.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir konuşmasında dile getirdiği gibi, inkar meselesi darbe girişiminin üstünü örtme boyutlarına ulaştı. İnşa edilen belirsizlik ortamı, ölümleri ve darbe girişimini aktörsüz ve failsiz bırakma boyutlarına vardı. İnkarlar, savunma ve aklama mekanizması olarak kamuoyunda dolaşıma girdi. Yalan söyleme, yalan uydurma ve yalancılıkla suçlama furyası, inkarlar ve fitneyi çoğaltma amaçlı bazı memur tasfiyeleri, halkın o muhteşem direnişini neredeyse gölgeleyecek boyutlara ulaştı.

15 Temmuz 2016’da Türk vatandaşları millet olduklarını göstermişlerdi. Ama aradan bir yıl geçti. Milletin duruşuna her zaman olduğu gibi, yazarların, politik çevrelerin, medyanın, karar organlarının ve bürokratların beklenen saygıyı ve hürmeti göstermediler. Yukarıda belirtildiği gibi, konu hürmete layık bir olgu olmaktan neredeyse çıkarıldı. Gerçeklik temsillere ve metaforlara boğdurulacak biçimde buharlaştırılmaya çalışıldı.

Darbe girişimi üzerinden bir yıl geçti. Bir yıl sonra yaşadıklarımızı maddeleştirerek açıklarsak şunları söyleyebiliriz. İlkin 15 Temmuz milli mukavemet hareketi, Türkiye tarihinde bu sözünü ettiğim, çarpıtma girişimlerine, yanlışlıklara, inkarlara, simülasyonlara rağmen bir dönüm noktası olarak kalacaktır. Çünkü darbe ile iktidarı ele geçirmeye hiçbir grup, cemaat yada parti bundan sonra cesaret edemeyecektir. İktidar olmanın yolunun halkı ikna etmekten geçtiğini herkes öğrendi. Bu önemli bir kazanımdır.

İkinci olarak, darbeler, darbe girişimleri ve halk isyanı veya gösterilerinden sonra toplum ciddi bir travma içine girer. Dünyanın birçok ülkesinde bu duruma çok sayıda örnek verilebilir. Bu içtimai bunalım, kaygı ve heyecan, genellikle iç savaşlara neden olur ve toplumu birbirine yabancılaştırır. Nefret her tarafı sarar. Taassup yaygınlaşır. Yandaşlık halkı şiddete yönlendirir. Kimse kimseye güvenmez. Belirsizlik iç savaşı körükler.

Komşu ülkelerimiz hala bu süreci acı bir şekilde yaşıyor. Acımasız katliamlara düçar kalıyor. Türkiye bu korkuyu ve kaygıyı atlatmıştır. Kışkırtmalar çok oldu. Ama hiçbiri başarılı olmadı. Halk barışı, güveni, rızalığı ve sabrı seçti. Emperyal güdümlü Mütaassıp, fanatik ve kapalı cemaatlere, gruplara ve örgütlere kanmadı. Bütün sorunları yasal düzene ve yargıya emanet etmiş bulunmaktadır. Türk halkının bu tutumu, bu devirde fevkalade önemli bir meziyet olarak tarihe geçecektir. Suçlu ile suçsuzun karıştırıldığı bir kamu düzeninde halkın, sabretmesi, kışkırtmalara kanmaması ve gündelik işlerine yönelmesi, Türk milleti ve devletini payidar kılmaktadır.

Üçüncü olarak darbenin engellenmesinden sonra Türkiye küresel çapta baskı altına alınmaya başlandı. Türkiye’ye saldıran terör grupları açıkça desteklendi. Türkiye’de insan haklarının çiğnendiğine dair raporlar yayınlandı. Türk ekonomisinin iflasın eşiğinde olduğuna dair algılar oluşturuldu. Bu propaganda ve baskı Türk hükümetinin sinirlerini gerdi. Bu gerginlik zaman zaman ekonomi piyasalarına yansıdı. Finansal dalgalanmalar yaşadık.

Bu harici baskılar, başarısız darbe girişimi üzerine ikinci bir darbe etkisi yapma düzeyine ulaşmadı. Ama ciddi manada ülkenin geleceği ile ilgili kaygıları depreştirdi. Bu kaygılara ve baskılara rağmen, eğitim, adil ve şeffaf yargılama ve bürokratik uygulamalar hariç bir çok konuda başarılı bir yıl geçirdik. Darbenin, dış baskıların ve Müslüman ülkelerde yaşanan iç savaşların oluşturduğu kaygılar büyük oranda boşa çıkmış bulunmaktadır.

Türk ekonomisi, komşu ülkelerdeki krizlere rağmen başarılı olmuştur. Darbe girişimi ile oluşan güvensiz ortama direnmiştir. Yapay güvensizlik ortamını yenmiştir. Tüccarlar, girişimciler, yatırımcılar, mühendisler vb. ekonomi aktörlerinin tümü, hem Türkiye dahilinde hem de dünya piyasalarında ekonomik yatırımlarına ve girişimlerine devam etmiştir.

Dördüncü olarak, Türk silahlı kuvvetleri ve emniyet teşkilatı darbe girişiminden etkilenen en önemli iki kurum oldu. Ama her iki kurum da çok kısa sürede toparlandı. Yasal bürokratik teamüllerine yeniden döndüler. Yurt dışında ve yurt içinde Türk devleti ve milletinin güvenliği adına başarılı ameliyeler ve uygulamalar gerçekleştirdiler. Yaptıkları operasyonlarla güvende olduğumuza bizleri inandırdılar.
Her iki kurumun CİA güdümlü darbecilerden dolayı yaşadıkları, başlangıçta hepimizi ürküttü. Ama bu kadar kısa sürede yeniden örgütlenmeleri ve güvenlik ağlarını inşa etmeleri fevkalade önemlidir. Bu durumu, Osmanlı’nın son yıllarındaki bürokratik, siyasi ve güvenlik alanındaki bozulmalarla karşılaştırdığımızda, ne kadar başarılı ve hızlı organize olduklarını daha net görebiliriz.

Halkın darbeci propagandaya kanmadan, kardeşliğini, barışını ve huzurunu korumaya çalışması çok önemli bir erdemdir. Güvenlik bürokrasisinin kısa sürede toparlanıp caydırıcı gücünü göstermesi Türkiye’nin gücü açısından önemli bir delildir.

Girişimciler kuşkulara, baskılara ve kaygılara direndi. Yatırımlar yapmaya devam etti. Ekonominin bu tazyiklere rağmen rekabetçi gücünü koruması yeni Türkiye için önemli bir kazanımdır.

Keşke aynı başarıyı üniversitelerimizde, eğitim kurumlarımızda, yargı uygulamalarında ve politik söylemler alanında da görebilseydik. Bu üç alandaki tartışmalar, tartışmalı atamalar, kararlar ve atışmalar, 15 Temmuz’un oluşan bilincine zarar vermeye devam ediyor.

Son olarak şunu belirteyim ki, Türk milleti küresel çapta örgütlenen menfi, kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı propagandaya karşı başarılı bir direniş göstermiştir. Bu direniş sadece o meşum geceyle sınırlı değildir. Daha sonraki dönemlerde de halk, kardeşliği, girişimciliği, millet olarak birlikte yaşamayı seçmiştir. Halkın bu duruşu bir erdemdir.

Politikacıların, basının ve kamuoyu inşacılarının bu erdeme saygı duymasını umuyorum. Halk başka Türkiye yok dedi ve sahip çıktı. Halk yüce bir millet olduğunu her yönüyle kanıtladı. Umarım her kes yasaları namus bilerek halkın hukukunu korumaya devam eder.

 

Ağu 27

Ağustos Nutkum!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu nutku her halde yıllar önce yazdım, şimdi yine Türk’ün zafer günleri gelip çatınca bari bende bir şeyler söyleyeyim dedim. Ama değişen bir şey olmadığı için söyleyecek yeni bir şey de yok!!!

 

Oyunlar hep aynı oyun! Aktörlerin ise karakterleri kardeş! Bunun için ben de artık bunları ezberledim. Anlayacağınız her şey çok yavan geliyor. Çünkü Türk, yüzyıllardır aynı şeylerle cebelleşiyor…sanki bütün bunlar kader olmuş!

 

Olsun ben yine de, şanlı ecdatın mümtaz ruhunu anmak için tekraren, “Ağustos Nutkum“u sizlerle paylaşayım ve şehitleri, gazileri minnetle anayım! Belki yeni bir Mustafa Kemal‘in, Alparslan‘ın, Fatih‘in ortaya çıkışına bir nebze olsun vesile oluruz. “30 Ağustos Zafer Bayramı” Türk Milletine kutlu olsun..

 

Türk Milleti için Malazgirt’ten Dumlupınar’a zaferlerle dolu bir haftaya giriyoruz. Onun için hem bu zaferleri ve ecdatı anmak hem de içinde bulunduğumuz duruma bazı saptamalar yapmak istiyorum.

 

Biliyorsunuz, Atatürk’ün söyleyip söylemediği üzerinde büyük tartışmalar kopartılan ama içeriğinin Türk Milleti ve gençliği için yüzde yüz doğruları içeren bir “Bursa Nutku” vardır. İçeriği itibarı ile işine gelmeyenler, bu nutku yok saymak için ellerinden geleni yaparlar.

 

Sadri Maksudi Arsal, Türk Milletini yönetenlerin bazı devrelerde milli şuurdan uzaklaştıklarını ve öz değerlerden uzaklaşıldıkça da, devlet ve millet için tehlikeli sonuçlar doğduğunu ifade etmektedir.

 

Bugünde milli değerlerden uzaklaşılmıştır ve Türk Milleti, gelişmelerin doğuracağı tehlikeli sonuçlarla karşı karşıyadır.

 

Bu nedenle, sadece hamaset yaparak zaferlerle övünülmemeli, içinde bulunduğumuz durum iyi yorumlanmalıdır. Zaferler elde eden bir ecdatın çocukları olarak, içine düştüğümüz bu durumdan, biraz gayret biraz akıl ile çok kolay çıkabileceğimiz halkımıza anlatılmalıdır.

 

Büyük Önder; Bursa Nutku’nda; Türk Gencini inkilabın ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisi olarak tanımlamaktadır. Türk Gençliği, şimdi böyle bir şuur ve vazife idraki içindemidir? Değilse derhal yeniden görevlerini yapmak üzere vazife başına getirilmelidir.

 

Devamla ne diyor Atatürk; gençlik inkilapları ve cumhuriyeti “… güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve davranış duydu mu “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendini koruyacaktır.”

 

Şimdi benim Ağustos Nutku ile durum nasıl gelin bir bakalım. Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı büyük bir kıpırtı vardır. Türkiye’nin polisi var ama bu polis cemaatçi, Menzilci, alevici, sünnici vs. diye bölünmüş. Biri diğerini tutmak için operasyon üstüne operasyon yapıyor. Jandarmanın, pkk’lının heykeli dikilirken haberi bile olmamış(!) Türk Ordusu, başına çuval geçirilir, kışladan bayrak indirilir, asker küfür kafir taşla sopa ile kovalanır, komutanları hapislerde sürünür bir durumdadır. Ya adliyesi, mahkemeleri yargıtayı, danıştayı, sayıştayı, Anayasa Mahkemesi ne durumdadır derseniz onu da söylemeyeyim. Mahkeme kapısına düşmekten gerçekten çok korkarsınız. Adeta hukuk mu, yoksa bir korku  masalı mı diyesiniz gelir. Yani hukukun milletin hakkını koruyacak mecali yoktur. Tıpkı görevinin farkında olmayan Türk Gençliği ve Türk Milleti gibi.

 

Diyelim ki; gençlik bu işin farkında, o zaman ne yapacak?

 

Mustafa Kemal; inkilapları ve cumhuriyeti koruyan gençliğe: “polis gelip asıl suçlulara bakmaksızın suçlu diye onu yakalayacaktır. Mahkeme yargılayıp onu hapse de atacaktır. Ama Türk Gençliği polise yalvarmayacak, haklı ve suçsuz olduğu için kayırılmasını istemeyecektir. Ve mücadelesine yılmadan ve yorulmadan devam edecektir.” diye yol göstermektedir.

 

Mustafa Kemal veya her kimse bu günleri görüp “Bursa Nutku”nu yazmış. Ancak nutukta yazılanlardan anlaşılıyor ki; bu günler öngörülmüş ve Türk Milleti uyarılmak istenmiştir. İyi de yapılmıştır. Yoksa bugün neyin nasıl olduğunu nasıl görecektik?

 

Türk tarihinin emsalsiz zaferlerini andığımız bu günler de görüyoruz ve anlıyoruz ki; Türklerin sahip oldukları ruhsal arazlar nedeni ile Türk tarihindeki emsalsiz büyük başarılar beklenen ve istenilen sonucu vermemiştir. Bir neslin fedakarlığıyla kazanılanlar sonraki nesiller tarafından bugün olduğu gibi israf edilmiştir. Bir devrede kuvvetli kahramanlar ve aydınlar yetişmiş, sonra gelenler onların getirdikleri ile geçinip, sahip oldukları birikimi bir mirasyedi gibi tüketmişlerdir.

 

Gün bu gidişatı yani zaferler kazanan ecdatın mirasını, Yunanlılara terk ettiğimiz adalar ve Işid’e terk edeceğimiz söylenilen Süleyman Paşa Türbesi ve bir çok örnekte olduğu gibi afiyetle yiyip bitirme günü değildir. Aksine gelecek nesillere sağlam ve güçlü bir miras bırakma günüdür. Bu vesile ile bize zaferler armağan eden ecdatı rahmetle anıyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bursa Nutku”nu tekrar ediyor, kendi “Ağustos Nutku”mu da böylece sizlere arz ediyorum.

Ağu 27

İnsan ve Bilinmezi

Av. Mustafa ÖZKURT

İlim bende kelam bende
Nice nice alem bende
Yazar levhi kalem bende
Madem ki ben bir insanım

Aşık Daimi

İktisat fakültelerinde İktisada giriş derslerinde iktisadı tanımlarken ilk öğretilenlerden biri  “kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız” olduğu tezidir.

Bu tez bilimsel ambalaj içinde her iktisat bilimiyle tanışana altın yaldızlı ambalaj içinde sunulur. İlk duyulduğunda kulağa hoş gelmeden öte, bir bilinmezi kavramanın bilgiçliğinin hazzını bize vermişti.

Diğer sınıf arkadaşlarımı bilmem ama, ben rahmetli Prof. Dr. İrfan ERGİN’den Galatasaray iktisat ve İşletme Yüksek Okulunda ilk duyduğumda iktisat ilmini hemen orada çözdüğümü zannettim. Okul süresince bütün iktisadi analizlere bunu uygulamaya kalktım. Tıfıl bir iktisatçı olarak Amerika’yı sanki yeniden keşfetmiş gibiydim. Tıpkı harp okulunun ilk dersine giren öğrencinin kendisini geleceğin Genel Kurmay Başkanı gibi görmesi gibi. Genç yaşın verdiği bu ruh halini çok görmemek gerek.

Kıt bilgi ve tecrübesizlikle bu tez bana cazip olmaktan ziyade gerçekliğin ta kendisi olduğu kanaati hafızama yerleşmişti.

Oldum olası bu tür basmakalıp laflar insanların ilk etapta muhakeme yapmasına fırsat vermeden hafızaya yerleşir ve orada irdelenene kadar kalırlar.

Zaman içinde bunun hiçte tam doğru olmadığını anladım.

Her insanın zihninde ihtiyaç olarak belirlenen bir sınırsızlık vardır. Amma, bu sınırsızlık gerçek ihtiyaçlardan kaynaklanmıyordu. Kanaatkâr olamayan insanın hilkatinde var olan aç gözlüğünden kaynaklanmaktaydı.

İnsanın yaratılışından gelen ihtiraslarından, aç gözlüğünden kaynaklanan bu aşırı ihtiyaç duygusu, bizi mutsuzlaştırdığından “kaynakları sınırlı, ihtiyaçları sınırsız” görmemize sebep oluyordu.

Allah (C.C.) ilminde her şeyi bir ölçü yani bir denge üzerine yaratmıştır. Kâinat denge üzerine kurulmuştur. İslam’a göre dünya ve ahiret hayatı da bu dengeye tabidir. Ne dünya hayatı ahiretten üstündür, nede ahiret hayatı dünyadan üstündür. İkisi de dengededir. Hayatın amacı her iki dünyada da insanın gerçek mutluluğudur. İhtirasların esiri olmamamız için mutasavvıflar “insanı kâmil” üzerinde çok durmuşlardır. Mutluğumuzun az veya çokluğu insanı kâmil olmaya yaklaştığımız kadardır.

Modern insanın her türlü imkâna rağmen mutlu olamamasının sebebi bu dengeyi kuramamaktan kaynaklanmaktadır.

Her şeyde denge aranmalıdır. Bir Hadisi Şerifte Peygamberimiz “Sevdiğinizi çok aşırı sevmeyin, bir gün nefret edebilirsiniz.  Nefret ettiğiniz kişilerden de çok fazla nefret etmeyin, bir gün sevebilirsiniz”  buyuruyor. En güzel olan şey sevgide bile ölçülü olmalıyız.

Sözü bir hikâye ile bitirelim.

Zamanın birinde Hindistan’da yaşayan ava meraklı çok zengin bir raca varmış.

Bir gün veziri ve adamlarıyla birlikte tebdili kıyafetle avlanmaya çıkmış. Yolları bir nehir kenarında balık avlamaya çalışan yaşlı bir balıkçıya rastlamış. Raca atını sürerek yaşlı balıkçıya yaklaşmış. Balıkçıya

-Akşam olmak üzere, söyle bakalım ne yakaladın, hepsini satın almak istiyoruz. Demiş. Yaşlı balıkçı

  • Sabahtan beri hiçbir şey yakalayamadım beyim, bu gün talihim hiçte yaver gitmedi. Evde torunlarım benden yiyecek beklemektedirler. Demesi üzerine Raca
  • O halde oltanı at ne yakalarsan karşılığı kadar sana altın vereceğim. Balıkçı iyi giyimli bu adama bakıp, sevinçle oltasını düzeltip var gücüyle nehre savurmuş. Bir müddet sonra oltanın bir şeye takıldığını hissetmiş. Oltayı çekmeye başlamış ne fayda kuvveti yetmemiş. Oltanın büyük bir şeye takıldığını düşünüp, alacağı altın miktarının hayalini oracıkta kurmaya başlamış. Raca yanındaki askerlerden birine balıkçıya yardım etmesini emir buyurmuş. Oltayı çektiklerinde çıka, çıka ucunda bir kuru kafanın olduğunu görmüşler. Raca balıkçının talihsizliğine acımış ve ancak söz verdiği gibi kuru kafayı bir terazinin kefesine koymuş. Yanındaki vezire diğer kefeye altın koyun demiş. Yanlarında getirdikleri bir torba altını koymuşlar kuru kafa daha ağır basmış. Bu defa oradakilerin hepsi ceplerinde ne kadar altın varsa teraziye koymuşlar niye kuru kafa yerinden oynamamış, ağır basmış.
  • Paraları kalmayınca bu defa balıkçıyı, kuru kafayı yanlarına alarak saraya varmışlar. Sarayda tartmışlar hazinenin tamamını koymuşlar bir türlü kuru kafaya denk getirememişler.
  • Bunda bir hikmet olduğunu anlayan Raca memleketin âlimlerini toplamış ve onlara sebebini sormuş. Hiçbir cevap bulamamış. İçlerinde biri.
  • Hükümdarım yaşlı ve tek başına şehrin dışındaki kulübede tek başına yaşayan biri var onu çağıralım belki o bunu çözer demiş.
  • Hemen çağırmışlar. Yaşlı bilgin terazinin bir kefesindeki altın yığınlarına, diğer kefedeki kuru kafaya bakmış. Ya havle, çektikten sonra sağ eliyle sakalını kaşımış. Bir müddet sonra yerden bir avuç toprak alarak kuru kafanın üzerine atmış.
  • Toprağı atar atmaz altın dolu kefe gürültüyle yere yapışmış, kuru kafa havaya kalkmış. Raca ve etrafındakiler hayretler içinde bunu görmüşler. Yaşlı âlimi Raca yanına çağırarak hikmetini sormuş. Yaşlı âlim.
  • Hükümdarım bu kuru kafanın sahibi dünya hayatında bizim gibi yaşarken, gözü doymayan bir muhteris insandı.  Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyururdu. Lakin suda boğularak öldüğünden toprakla buluşmadığı için hala gözü doymamıştı. Şimdi ben bir avuç toprak üzerine atınca gözü doydu.  Demiş.

İhtiyaçlar sınırsız değil, sadece ihtiraslarımız sınırsızdır. İnsanın akıbeti bellidir. Kamil olun. Mutlulukla kalın

Ağu 25

Danışmanlara Danışmalı mı Danışmamalı Mı?

Ruhittin Sönmez

ABD Başkanı Donald Trump ilginç bir başkan. Alışılmadık çıkışları ve beyanatları oluyor. Buna karşılık Trump’ın ekibindeki istifa ve ayrılık depremi devam ediyor.

Yedi aylık süreçte Beyaz Saray Milli Güvenlik DanışmanınıFBI Direktörünüüç iletişim direktörünü kaybeden Trump, son olarak 17 danışmanının istifasına neden oldu. Trump ayrıca bir yıldır beraber çalıştığıBaş Stratejisti’ni işten çıkardı.

Geçen hafta Danışmanlar Konseyinden 8 üye Başkan Trump’ın açıklamalarını benimsemedikleri için istifa etti. Danışmanlar Konseyindenistifa edenler arasında ABD’nin dünyaca Intel, Merck, Frazier, 3M gibi dev şirketlerinin tepe yöneticileri olan ünlü CEO’lar vardı.

Bu konseyde ayrıca IBM, General Motors, JP Morgan Chase, Wal-Mart, Boeing, Pepsi gibi şirketlerin CEO’ları da vardı.

Trump da tam kendisine yakışanı yaptı: Danışmanlar Konseyini feshetti.

Hem de sosyal medya hesabından, “Konseyden ayrılan her CEO’nun yerine getirebileceğim çok kişi var. Tribünlere oynayanlar devam etmemeliydi” mesajını paylaşarak.

Daha önce de UBER’in eski CEO’su, çoğunluğu Müslüman olan bazı ülkelere getirilen seyahat yasağının ardından; Tesla’nın CEO’su ve Disney’in CEO’su ise ABD’nin Paris iklim anlaşmasından çekilmesi üzerine kuruldan ayrılmışlardı.

Sanayi Konseyi‘ndeki 11 CEO ise Trump’ın ırkçılık yanlısı gruplara karşı söylemini hafif buldukları gerekçesiyle danışmanlık görevlerinden ayrıldıklarını açıklamıştı.

Bir başka istifa furyası da Beyaz Saray Sanat Komitesi’nden geldi. Sanat Komitesinden 16 üye, Trump’ı protesto etmek amacıyla görevlerinden ayrıldı.

*************************************

SAYGI YERİNE KAYGI

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca’nın gençlerle sohbetinde söylediği şu iki cümle önemlidir:

“Hiçbir kimse her şeyi bilemez. Akıllı insanlar danışır.”

“Hayatta üç OTORİTE KAYNAĞI vardır. İdeal olan bu üçünün bir arada olmasıdır. 1- Yaş/ tecrübe sebebiyle sağlanan otorite. 2- Mevzuattan kaynaklı, belli bir makama tayin edilmek veya seçilmekle kazanılan otorite. 3- Bilgiden kaynaklanan saygı ve otorite.”

Otorite ile saygı duyulma arasında bir ilişki vardır. Fakat saygı duyulan biri olmak için otoriteyi sağlamak yetmez. “Korku duyulana saygı gösterilir” gibi bir düşünce olsa da, “saygı hak edilmesi gereken bir kavramdır.”

Hayata sadece kendi dar penceresinden bakan, başkalarının duygu, düşünce ve hatta varlığını umursamayan insanlara saygı duyamayız. Saygı göstermeyene saygı duyulmaz.

Başarılı olmak, sayılmak isteyen kişiler bu sebeple istişare eder. Başkalarının bilgi, tecrübe ve aklından faydalanmak isteyen devlet veya şirket yöneticileri her zaman yakınında istişare edebileceği nitelikte insanlar bulundurur.

Fakat bir süre sonra danışan kişiler (Başkan, Bakanlar, şirket CEO’ları, Genel Müdürler) her şeyi öğrendiklerini, danışmanlardan daha iyi bildiklerini düşünmeye ve kimseye danışmadan yönetmeye başlarlar.

İşte Trump bu noktaya erken geldi.

ABD Başkanı seçilmesinin sağladığı otoriteyi yeterli görünce, Devlet Başkanına yakışmayan bir üslupla pervasızca konuşuyor. Hata üstüne hata yapmaya devam ediyor.

Danışmadığı, ancak kendi görüşlerini desteklemesini istediği Danışma Konseyini istediği olmayınca kapatıyor. Bu tavırlarıyla bir kısım ABD vatandaşları için utanç vesilesi oluyor.

Kendisine saygı duyulmuyor. ABD’nin (ve dünyanın) geleceği için kaygıduyuluyor.

Bütün ülkelerde diplomasi kaynaklı olmayan devlet başkanları bazen hata yapabilir. Bu durumda görev danışmanlara veya dışişleri bakanlıklarına düşer. “Yanlış anlaşılmayı” diplomatik bir dille düzeltirler.

İşin kötüsü bizde bu süzgeç kalmadı. Başbakan ve Dışişleri Bakanı da Erdoğan’ın kötü birer kopyası olmayı tercih ediyor. Danışmanlardan istifa eden yok, hepsi susuyor.

Oysaki danışman fikri olan ve fikrini danışanla paylaşan insandır.Ancak sadece maaş için danışman atananların ne fikri olur, ne de tavrı.

Bence Trump haklı. Madem danışmayacaksın bütün danışmanlıkları ve ilgili bakanlıkları kaldırın gitsin.

Ağu 12

Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun

Dr. Sakin ÖNER

Eğitim, bir milletin yaşam standardını, tutum ve davranış kalitesini, bilimsel ve ekonomik düzeyini oluşturan yaşam boyu devam eden bir faaliyet sürecidir. Eğitim faaliyetleri, bir milletin istikbaliyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimin millet hayatındaki hayati önemini, “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle ifade etmiştir. Bunun için eğitim milli ve siyaset üstü olmalı, sık sık değiştirilmemelidir.

Milli eğitim, uygulandığı milletin milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerleri ile evrensel değerleri göz önünde bulundurarak, bilim ve tekniğin rehberliğinde hazırlanır. Şahsi ve kurumsal tercihler, duygular, dünya görüşleri ve ideolojiler milli eğitim politikasının belirlenmesine etkili olmamalıdır. Dünyanın gelişmiş devletlerinde eğitim politikaları süreklidir ve siyasi iktidarların politikalarına göre sık sık değiştirilmez. Biz de ise, özellikle Atatürk döneminden sonra, her siyasi iktidar değişikliğinde, ilk değiştirilmek istenen eğitim politikalarımız olmuştur. Hatta aynı siyasi iktidar döneminde görev yapan farklı bakanlar, bir önceki bakanı tekzip eder uygulamalar yapmışlardır.  Bu sebeple, eğitim sistemleri, yönetim kadroları, okulların işlevleri, ders müfredatları ve yönetmelikler üzerinde değişiklikler yapmışlardır.

Milli eğitim sistemimizdeki bu değişiklikler, 2010 yılına kadar, öğrencilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin “milli, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” yapısına uygun, Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı “iyi insan ve iyi vatandaşlar” olarak yetiştirilmesine yönelik yapılmıştır. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, laikliğin dinsizlik olduğuna, dindarların hor görülüp ezildiğine ve ötekileştirildiğine, eğitim sisteminin dine yabancı nesiller yetiştirdiğine inanan bir kesim vardır. Maalesef geçmiş siyasi iktidarların ve askeri darbelerin yanlış tutum ve davranışları da, bu kesimdeki bu algıların güçlenmesine destek olmuştur.  Yıllarca iktidara gelip bu düzeni bütün kurumlarıyla kökten değiştirme düşüncesiyle yetiştirilen bu kesim, şu anda iktidar makamında bulunmaktadır.

2007 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, 12 Eylül 2010 Referandumu sonucu yüksek yargının el değiştirilmesi ile iktidar, yıllardır oluşturduğu siyasi ajandasındaki, toplumu her alanda dini esaslara göre yapılandırmayı esas alan  maddeleri, birer birer hayata geçirmeye başlamıştır. Bunların en önemlileri eğitim alanında yapılanlardır. Bu dönemde üniversitelerde türban yasağının ve meslek lisesi mezunlarına üniversiteye geçişte farklı puan uygulamasının kaldırılması, doğru kararlar olmuş ve birçok öğrencinin mağduriyeti ortadan kaldırılmıştır.

Eğitimde yapılan diğer değişiklikler, iktidarın 2011 yılında açıkça ifade  ettiği kendi dünya görüşüne göre “yeni nesil yetiştirme projesi” çerçevesinde değerlendirilmelidir.

  • Sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim sisteminden vazgeçilerek 4+4+4 biçiminde kesintili bir sisteme geçilmesi,
  • Kur’an Kurslarındaki eğitimin de zorunlu eğitim kapsamında değerlendirilmesi,
  • Anadolu Liselerinin Hazırlık Sınıflarının kaldırılması,
  • Orta öğretime geçiş sisteminde sık sık yapılan değişiklikler (ALYS, SBS, TEOG),
  • Genel liselerin Anadolu Lisesine dönüştürülmesi,
  • Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılması,
  • İmam Hatip Ortaokullarının açılması ve İmam Hatip Liselerine pozitif ayırımcılık yapılması,
  • Dini ağırlıklı seçmeli derslerin (Arapça, İslam Tarihi, Peygamberimizin Hayatı”Siyer”) her tür ve derecedeki okullarda okutulması,
  • Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin 1 saatten 2 saate çıkarılması,
  • Öğretmen olarak istihdam imkanları arttığı için İlahiyat Fakültelerine talebin artması,
  • Akademik başarısı yüksek okulların “Proje Okulu” seçilerek yönetim ve eğitim kadrolarının zorunlu olarak değiştirilmesi,
  • Deneyimli yöneticilerin öğretmen veya uzman kadrolarına çekilerek, yerlerine objektif kriterlerle değil, sübjektif değerlendirmeler yapan mülakat komisyonları ile deneyimsiz kişilerin atanmaları, Oluşturulan yeni ders müfredatları,
  • Bazı yönetmeliklerde yapılan köklü değişiklikler
  • Son olarak 176 dersin müfredatından “Atatürkçülük” konularının çıkarılarak yerine konulan “Değerler Eğitimi”nin verilmesine, protokolla, bazı vakıfların (Ensar Vakfı, Birlik Vakfı) ortak edilmesi,

Siyasi iktidarın eğitimi, “yeni nesil yetiştirme projesi”ne göre yeniden yapılandırma amacıyla yaptığı düzenlemelerdir.

Eğitim Raporunun bundan sonraki bölümlerinde 2017-2018 öğretim yılından itibaren uygulanacak yeni müfredatlar ve bazı yönetmeliklerde yapılan köklü değişiklikleri ayrı ayrı inceleyecek ve genel olarak değerlendireceğiz.

 

 

Ağu 12

İslam Devletinde Eğemenliğin Mahiyeti

                                                                                                   Av. Mürsel ASLAN*

İslam devletinde eğemenliğin mahiyeti Kur’anı Kerim ve peygamberimizin  sünneti ile tayin edilmiş ve uygulanmaya  koyulmuştur. Devletin yönetimi ile ilgili bütün kural ve kaideleri Allah c.c. koymuştur ( Adaletle hükmediniz g,bi)  . Uygulamasını Peygamber efendimiz yerine getirmiştir. Peygamberlerin görevi , bulundukları toplumlara vahyi tebliğ etmek ve  uygulamasını göstermektir.  Kural ve kaideler koymakta Eğemenlik AALLAHa aittir uygulama beşer planında peygamberlerindir.

 

İlk peygamber Hz. Ademden ,Son peygamber efendimiz A.S. a kadar, bütün peygamberler bulundukları toplum ve toplumlarda adaletin tesisine çalışmışlardır. ZENGİN İLE FAKİR ARASINDA DENGENİN SAĞLANMASI, İŞÇİ İŞVEREN ARASINDA dengenin sağlanması gibi Yani ; EĞEMEN GÜÇLERİN TOPLUM ÜZERİNDEKİ BASKI VE ZULÜMLERİNE KARŞI DURMUŞLARDIR. Toplum içerisinde sınıf ayrımını , güçlülerin eğemenligini yıkmaya çalışmışlar. Bu eğemen sınıf bazen iktidarı elinde tutan gerek seçimle gelmiş, gerekse başka yollarla gelmiş olsun fark etmez. Kurdukları zulüm sistemi ile kendilerinden olmayan veya ötekileştirdikleri kitleleri ve halkı elinde bulundurduğu devletin gücü ile baskı altına alarak yıldırmış ve sindirmişerdir. Bu siyasi gücün yanında ise , yandaş sermaye kasimi ve dini kuralları eğemen kesimin lehine yorumlayarak fetvalar uyduran Ülema olarak toplumda sivrilen kesim yerini alarak üçlü sac ayagı oluşmuştur.İşte Peygamberler ve mustazafların görevi bu üçlü sac ayagı ile mücadele olmuştur. Eğemen sınıfın hakim olduğu bir toplumda adalet yoktur ,Ancak eğemenlerin lehie tesis edilir mustazaflar ezilir kitleler ezen üçlü sac ayağı oluşmuş sınıf karşısında köleleşir. Bu husus Kur’anı KERİM DE Şöyle İzah edilmiştir:

 

Firavun ve Hz. Musanın mücadelesinde; Firavun’un safında yer alan o zamanın en zengini olan Karun,ile O zamanın ülemasının büyük bir kısmı Hz. Musanın karşısında olmuşlardır. Çünkü; Musa bunların toplum üzerineki baskılarını zulmünü yıkmakla, eğüemenliklerini kırmakla emrolunmuştur. ADALETİN SAĞLANMASINI  AMAÇLAMIŞTIR. Ezilen halkının yanında yerini almıştır. İslam devlet düzeninde, devleti yöneten kesimin tek görevi devlet nizamında ataleti sağlamaktır. Bu hususda Peygamber efendimizin uygulamaları ve Hadisi Şerifleri çokça mevcut olup, en çok toplumdaki gelir dengesizliğine engel olmuştur ve düzeni sağlamıştır. Birileri fazla yemekten, birileri de açlıktan ölmemiştir.

 

İslam devleti , yönetilirken, devleti yöneten bürokraside liyakat ön planda yer almıştır.Adam kayırmacılık ve yandaşlık yer almamıştır. Bu hususda da EFENDİMİZ a.s. BİR UYGULAMASINI örnek verecek olursak, Pegamber Efendimiz , yanında sahabesinin bir kısmı ile Kabeye gelir. Ozaman Kabenin yönetimi müşriklerin elinde, Kabenin görevlisi ise bir müşrik. Peygamber efendimiz, kabenin anahtarlarını ister, içerisini görmek için ,görevli vermez. Hz. ALİ  kolunu büker ve anahtarları alır , kapıyı açar. Pegamberimiz içeriyi temaşa ettikten sonra, o anahtarları görevliye iade edilmesini söyler. Hz. Ali onun müşrik olduğunu belirtmesine rağmen, peygamberimiz bu göreve onun layık olduğunu söyler. Bunun üzerine o görevli de daha sonra Müslüman olur.

 

GEREK Efendimizin devlet yönetiminde, gerekse dört halifeni devlet yönetiminde; Adalet ve Liyakat uygulamalarından hiç taviz verilmemiştir. EN önemli bu iki husus devleti düzeninin temelidir. Daha sonraki saltanat dönemlerinde bunlar terk edilmiştir.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı

 

Ağu 06

Medeniyetleri Buluşturan İlçe İncesu

Emrah BEKÇİ

 

Efendim!

            Öncelikle bütün okurlarımıza saygı ve selamımı iletirim!

Anadolu’muzun bazı beldeleri vardır. Bu beldeler, tarihi hafızaları derin bir şekilde barındıran, genel olarak bakıldığında göze bir şeyler çarpmayan, lakin detaylara inildiğinde Anadolu’nun edebiyat, san’at ve tarihinin kodlarını içinde saklamış olduğuna şahitlik ederiz. İşte öyle bir Anadolu ilçesine sizleri misafir edeceğim.

İlçemizin adı: İNCESU

 

‘İncesu’ ismi, Hititlerden, Doğu Roma’ya, Bizans Kroniklerinden Anadolu Selçuklu Devletine, 1302 Yalokova Savaşından sonra Osmanlı Devleti ve günümüze kadar, 6 bin senelik ‘bilinen’ tarihi barındırmakta ve muhafaza etmektedir.

 

Avrupa ve Asya medeniyet ve tarihi hususunda araştırmalar yapan bilim insanları ve araştırmacılar ‘İncesu’ya temas etmeden geçilemeyeceğini çok iyi bilirler. Çünkü İncesu, Asya ve Afrika’ya yolu açılan bir kavşağın köşe başındadır. Hitit, Roma, Bizans, Selçuklu tarihi incelendiğinde, İncesu’dan vize almayan ve konaklamayan kervanlar, yollarına emin hareket edemeyeceklerini iyi bilirlerdi. İncesu, ticaret yolu üzerinde bulunan, gelip giden kervan ve askeri yapılanmaların dinlenme-haber alma-gidecekleri yönlerdeki coğrafyanın ve ticaretin nabzını yoklamak için bir merkez konumundaydı.

İncesu hakkında sizlere genel olarak biraz bilgi aktarmak istiyorum:

İncesu; Doğusunda Kayseri İl merkezi, Batısında Nevşehir Ürgüp İlçesi, Güneybatısında Yeşilhisar İlçesi yer alan, Kayseri’ye bağlı bulunan günümüzdeki şirin bir ilçemiz. İncesu’da Hititler, Frigler, Kimmerler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokya Krallıkları, Romalılar, Bizanslılar ile Miladi 1071 senesinden sonra günümüze kadar ağırlıklı olarak Türkmenlerin yaşadığını yazılı olarak gözlemliyoruz.

İncesu tarihi ve sosyal yapısıyla alakalı olarak elimizde toplu olarak bulunan en önemli kaynaklar; ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İncesu, Yazan Turan Yalçın’ın 94 Sayfalık eseri.’ ’Coğrafyadan Vatana İncesu, Hazırlayanlar: Hasan Çiftçi, Hüseyin Çavdar’ın 179 Sayfalık Eseri.’ Ve İncesu Belediyesi ile Erciyes Üniversitesi’nin müşterek olarak 22-24 Ekim 2010 Tarihinde düzenledikleri I-Ulusal İncesu Sempozyumu, ‘Eskiçağlardan Günümüze Her Yönüyle İncesu’yu anlatan ve bilgi veren, bilgi şöleni sonucu basılan üç ciltlik, toplam 1661 sayfalık, İncesu Belediyesi’nin 7-8-9 sayılı kültür yayınlarıdır. (Bendenizin bildikleri bu kadardır.)

 

İncesu, tarih severler ve araştırmacılar için halen birçok bilinmeyeni gün yüzüne çıkartılmasını bekleyen bir ilçemiz. Kültür konularına çok hassas ve duyarlı olan İncesu yerel yönetimi ve Belediye Başkanı Sayın Zekeriya Karayol. Gelişmiş ve gelişecek olan bir yerel yönetim merkezinin ‘Kültür-San’at-Fikir-Edebiyat’tan’ geçtiğini, İncesu’nun da tüm bu unsurları barındırdığının farkında olan, bu konularda tüm imkânlarıyla çalışmalar yapıp, İncesu’nun uluslar arası camiada yerini sağlam bir şekilde almasına gayret gösteren, emin adımlar ile ileriye yürüyen değerli bir büyüğümüz.

 

(İncesu Belediye Başkanı Sayın Zekeriya Karayol)

Efendim!

Günümüzde bir ilçemizi düşünelim. Bu ilçemiz miladi 1071 tarihinden önce birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış olsun. Hatta coğrafi konumu öyle bir vaziyette olsun ki, doğu ve batıya hareket eden kervanların ve askerlerin uğrak noktası konumunda bulunsun. İncesu; stratejik konumu, medeniyetlerin yol güzergâhındaki dinlenme ve uğrak yeridir. İlk dönem Hıristiyanlık inancı için ev sahipliği yapmış vaziyeti ile 1071 den önce kültürlerin birleştiği bir merkez. 1071 den sonrada tüm dünya medeniyetlerinin izlerini yine sinesinde besleyen günümüze kadar muhafaza eden önemli bir ilçemiz. Yazımın içerisinde bunlardan birkaç bölümü sizlere peyderpey açmaya gayret göstereceğim.

 

(İncesu’lu Hocamız Sayın Hasan Çiftçi)

Yazımın içeriğine nerden başlayacağım konusunda şaşkınlık içerisinde bulunduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Bunu şu şekilde sizlere arz edeyim:

İncesu dediğimizde şu başlıklar önümüze çıkmakta ve hangisini ele alsam diye çok düşündüm. Bende sadece başlıkları buraya yazmayı düşündüm ki, İncesu’nun ne kadar önemli bir yer olduğunu sizlerin takdirlerine sunma imkânını, anca böyle izah edeceğimi düşündüm. Aksi halde, burada şahsıma ayrılan sayfaların, koskoca İncesu tarihinin tamamını anlatmaya yeterli olmayacağı malumunuzdur.

 

(Roma Dönemi ‘MİL’ Taşı)

XIX. Yüzyıl ‘Temettüat’ Defterleri, Mısır İsyanlarında İncesu, 1872 Tarihli Emlak Kayıt Defterlerinde İncesu, ‘Karamanlıca’ dediğimiz lisanın İncesu’da şekillenmesi, Asurlu Tüccarların Güney Yolu olarak İncesu’yu kullanmaları. Atatürk’e şiir okuyan 8 yaşındaki ‘Servet Kutat’ kızımız. ‘Sokrat ve İncesu’. 19. Yüzyılda sosyal ve ekonomik olarak İncesu. 191. nolu şerriye sicilinde İncesu. Selçuklu ve Beylikler döneminde kurulan zaviyeler ve İncesu. Osmanlı ‘Seferberlik’ vaktinde kıtlıklar ve İncesu örneği. Ehl-i Örf Taifesinin İncesu’da yapmış olduğu tahribat. Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinde ki İncesu…

 

(Atatürk’e Şiir Okuyan Servet Kutat, 8 Yaşında)

Efendim!

Liste bu şekilde yüzlerce başlık olarak devam etmekte, kısacası İncesu Anadolu’nun tam göbeğinde, İnanç-Kültür-Savaşlar-Tarım başta olmak üzere, tüm insanlığın atalarını sinesinde barındırmış ve kucaklamış bir ilçemiz.

Bendenizin çokça ilgisini çeken İncesu’yu tanımak görmek gezmek, tarihi kalıntılara kalem tutan ellerimle temas etmek, bilinen 6 bin yıllık tarihiyle dertleşmek, hep ‘bir gün olacak, göreceğim, gezeceğim’ sözlerimden öte geçmemişti. Tarih okumalarım ve kültürel her türlü araştırmalarımın sayfa aralarında hep bu ilçemizin ismi yazılmıştı. Hal böyle olunca ‘bir milli aydın olarak’ İncesu’yu merak etmeden duramadım.

(Servet Kutat’a 1934 Tarihindeki Teşekkür Mektubu)

Aradan geçen uzunca bir vakitten sonra İncesu Aydınlarımızdan Sayın Hasan Çiftçi ve Hüseyin ÇAVDAR ile temasa geçtim. Hatta Sayın Hasan Çiftçi Büyüğümüz, İncesu ile alakalı olarak kaleme alınan ve bir özet niteliğinde olan; Coğrafyadan Vatana İncesu isimli, Sayın Hüseyin ÇAVDAR Hocamızla birlikte, İncesu Belediyesine telif ettikleri eseri bendenize iletti. Aradan geçen az bir vakitten sonra, Sayın Hasan ÇİFTÇİ Hocamıza, İncesu ile alakalı bazı kültürel hususları, hep birlikte İncesu Belediyesi Başkanı Sayın Zekeriya Karayol’a aktarmamız gerektiğini belirttim. Sayın İncesu Belediye Başkanımız Zekeriya Karayol sağ olsunlar bizleri makamında büyük bir nezaketle ağırlayıp, dikkatlice dinledi, tavsiyelerimizi notlar aldı.

Efendim!

Aydın olmanın en büyük sorumluluğu; doğup ve büyümüş olduğu coğrafya haricinde, ‘Vatan’ dediğimiz bütün coğrafyanın insanı olması, görmüş olduğu negatif hadiselere parmak basıp, yapılması gereken hadiseleri ise, edebiyat çerçevesinde ilgililere aktarmasıdır. Bu milli bir görevdir. Bu görevi aydına veren doğmuş olduğu vatan toprağıdır. Bundan dolayı bütün aydınlarımız, sadece doğmuş oldukları topraklar değil, vatanının tüm misaklarını doğmuş oldukları topraklar olarak görüp, çalışmalarını ve yazılarını bu yönde yapmaları, milletimiz, vatanımız ve devletimiz için büyük bir katkı sağlayacaktır.

 

İncesu, Anadolu’muzun göbeğinde Erciyes Dağına göz kırpan, geniş ovaların sardığı, Ürgüp’ün peri bacalarının selamladığı, karayolu ile gelip geçenlerin konakladığı, Hatta ‘Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın, gelip geçenlerin dinlenmesi için Kervansaray ve Hanlar yaptırıp buyur ettiği. Türk Edebiyatının şairi Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu handa kalıp, ‘Han Duvarları’ şiirinin mısralarını yazdığı-hüzünlendiği, gezip görülmesi ve günümüze kadar kalan tarihi taşlara dokunulup sohbet edilmesi, yazılması, gelecek kuşaklara tanıtılması-aktarılması gereken bir ilçemiz.

Buradan şunu da açık bir şekilde ifade etmek istiyorum. Kayseri tarihini bilmeden, Sivas, Antalya, İstanbul, Ankara, İzmir, Samsun, Diyarbakır, Bitlis..vs. Anadolu’muzun geçmiş tarihini anlamak çok zordur. Bundan dolayı Kayseri’yi iyi etüt eden bir mütefekkir, tüm Anadolu’nun tarihine hâkim olacaktır. Bu çıkış nokta nazarıyla, Kayseri’yi ve tarihini anlamak içinde ‘İncesu’ tarihini iyi bilmek gereklidir.

Çünkü İncesu, Kayseri’nin en eski vakfı olan‘Hisarcık Suyu Vakfiyesi’nden sonra,  ikinci eski, miladi 1278 tarihli Es’Seyyid – Es’Şeyh Selvi Oğulları Hasan ve Hasun Bey Vakfının kurulduğu yerdir. Bunu da burada bir önemli not olarak, gelecekte araştırma yapacak ilim adamlarına şerh olarak belirtmek isterim. Kısacası İncesu, Kayseri merkez kadar önemli bir ilçemizdir.

İlçe merkezinde ve çevresinde, tarihi doku ve kültürel ne kadar değer var ise ‘İncesu Belediyesi’ tarafından değerlendirilip, kullanıma açılması için bütün gayretler sarf edilmektedir. Anadolu’da ve Kayseri merkezde mukim olan yerli ve gezmek isteyen insanlarımız. Farklı bir doku, farklı bir tarih, huzurlu ve sakin bir ortam istiyor ise, gerek aileleri, gerek ise arkadaşlarıyla birlikte İncesu’yu ziyaret etmelerini tavsiye ederim. Belki ikinci bir ‘Han Duvarları’ şiirini yazacak bir yürek veya ince bir ayrıntıdan, farklı bir tarihi hadiseyi aydınlatacak bir kardeşimize bu tavsiye ile vesile olmuş olacağız.

Ayrıca İncesu 1925 de ‘Mübadele’ kanunu ile Yunanistan’a göç eden ‘Ortodoks Türkleri’ Karamanlıca yazıp okuyan, Osmanlı vatandaşlarının da yurdudur. Anadolu’da Birinci Dünya Harbi (Seferberlik) çıktığı vakit, yaşadıkları coğrafyada, yani ‘İncesu’da’ devlete isyan etmeyip bağlı kalan ‘Anadolulu: Rum dediğimiz insanlarımızın da yurdudur. 1844 Nüfus sayımında İncesu’da 495 Hane, 2242 kişi olarak geçmektedir. 1902 Salnamelerinde ise 1719 Erkek, 1910 Kadın olmak üzere toplam: 3629 Rum yaşamaktadır.

Bunları buraya yazmamın nedeni şudur:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez, Türkçe söyleriz,

Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz

Öyle karışık bir yazı biçimimiz var ki,

Harflerimiz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.

(1896 Tarihli Anonim Basılı Metin. Coğrafyadan Vatana İncesu, Hasan Çiftçi-Hüseyin Çavdar, İncesu Belediyesi Kültür Yayınları, s.92,98.)

Efendim!

Buradan bir hadiseyi daha belirtmek istiyorum. 2008 senesinde Balkan ülkelerinde tarih ve kültür araştırmaları için 3 seneye yakın bulundum. Miladi 910-20 de, Bulgar Han’ı (Bulgar: Türkçe bir kelimedir ‘karışmak’ manasındadır.) Han Pars, Pagan dinini bırakarak, Ortodoks olmuş, ismini de I-Boris olarak değiştirmiştir. Bu tarihten sonra Bulgar ordusuna ait olan birlikler ‘Bizans Sınırlarına’ yerleştirilmiştir. Bu birliklerde ‘Kıpçak-Peçenek Türkleri fazlaca hâkim durumdadır’. İşte İncesu’da bulunan, ‘Rum; yani Ortodoks dediğimiz, Karamanlıca yazıp okuyan insanlarımız, geçmişte sınır boylarına Bizans’ın yerleştirmiş olduğu ‘’Peçenek-Kıpçak Türklerinin’’ kalan bakiyelerdir. 1925 de mübadele kanunu ile birlikte Yunanistan’a yollanmışlardır. Kısacası özü bizden inançları farklı olan kişilerdir.

İncesu tarihi ile ilgili olarak cumhuriyet dönemi kaleme alınan ilk toplu metin merhum Turan Yalçın’ın ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ isimli eseridir. Basılı eser 93 sayfa olup, a-z’ye İncesu hakkında bilgi aktarmaktadır. Eser içerisinde sadece müellif merhum Turan Yalçın hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Eseri vücuda getiren müellif İncesu için önemli hizmet yapmış bir şahsiyetidir. Bundan dolayı eseri okumam için şahsıma öneren Sayın Hasan Çiftçi Hocamızla irtibata geçip merhum müellif hakkında bilgi almak istedim. Sayın Hasan Çiftçi Hocamız bendenizi merhum Turan Yalçın büyüğümüzün Gazi Üniversitesinde vazifeli oğlu Sayın Prof. Dr. Alemdar Yalçın Hocamıza yönlendirdi. Sayın hocamızla irtibat kurduktan sonra İncesu’nun ana kodlarını oluşturan ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ eseri müellifi hakkında şahsıma bilgi aktarıldı. Bendenizde sizlere Merhum Sayın Turan Yalçın hakkında bilgileri arz etmek isterim.

**

 

 

1918 senesinde Kayseri’nin İncesu ilçesinde dünyaya geldi. 1924 yılında İncesu İlkokulundan mezun oldu. Mezun olduğu 1924 senesinde İlkokul 6 senelik eğitim vermekte ve rüştiyeye hazırlık amacını taşımaktaydı. Mezuniyetlerinden sonra, İncesu nüfus idaresine stajyer memur olarak göreve başladı. Daha sonra İncesu ve çevresinde atlı gezici tahsildar olarak görev yaptı. Bu süre içinde İncesu’nun birçok köylerini atla dolaştığı için bölgede gözlem yapma konusunda önemli bir fırsat yakaladı.

İncesu hakkında ki gözlemlerini notlar haline getirmeye başladı. İhtiyaç nedeni ile 1950 senesinde Kayseri Develi ilçesine vergi memuru olarak atandı. Buradaki görevi sırasında İçişleri Bakanlığındaki çalışmaları sebebiyle Develi İlçesi Bakır Dağı Nahiyesi’ne Nahiye Müdürü olarak atandı. 1960 yılında, nahiye müdürlüğü ilga edilene kadar vazifesine devam etti.

Kendi isteği ve çocuklarının eğitimi için Kayseri Vergi Dairesi Müdürlüğü, Vergi Dairesi Hesap Şefliğine tayin edildi. 1976 senesinde vazifesi hitamı emekli oldu.

Merhum Turan Yalçın’ın İncesu üzerine yaptığı çalışma, sadece bir tarih çalışması değildir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü öğretim üyelerinin de talebelerine örnek olarak gösterdiği, Sözlü tarih geleneğine bağlı bir sosyal antropoloji çalışması özelliği taşımaktadır. Asıl değeri buradan gelmektedir.

Merhum Turan Yalçın, İncesu tarihi ile tuttuğu notları uluslar arası hakemli dergide sosyal antropolojik çalışma örneği olarak yayınlanmıştır. Verdiği bilgilerin bir kısmı doğrudan kendi gözlemlerine dayanmaktadır. Bunun içinde gittiği İncesu köylerindeki mezar taşlarını, 1950 senesinin teknik imkânları ile aydıngere çekerek okumuş ve bu taşların bugün yok olması sebebiyle köylerin tarihi ile ilgili hayati bilgiler vermiştir.

Bunun yanında eser, bir tür anı özelliği taşımaktadır. Çünkü özellikle yaşadığı ilk gençlik yıllarındaki İncesu hakkında artık kayda alınması imkânsız bilgiler vermesidir. Bunun yanında ilçenin tarihi ile ilgili Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kadar giden kısımda verdiği bilgiler, birinci derecede tarihi kaynaklara dayandığı gibi. İncesu Ortodoks Rumları üzerine verdiği bilgiler hiçbir yerde rastlanmayacak kadar önemli sözlü tarih kayıtlarıdır.

Eseri içerisinde İncesu’nun gelenek ve görenekleri ile ilgili verdiği bilgilerin hepsi kendisinin bölgedeki görevleri sırasında tuttuğu gözlem notlarıdır. Bu notları el yazısı olarak ‘Osmanlı Türkçesi’ olarak tutmuştur.

Merhum Turan Yalçın’ın İncesu’da gerçek olaylara dayanan hikâyeleri bulunmaktadır. Bu hikâyelerde geri kalmışlık, yoksulluk ve cehaletin İncesu ve yöresindeki etkilerini çarpıcı bir üslup ve titiz bir gözlem yeteneği ile aktarmıştır. Merhum Turan Yalçın Hocamızın henüz basılmamış olan üç defter halinde şiirleri bulunmaktadır.

**

Bu bilgileri bendenizle paylaşan merhum Hocamız Sayın Turan Yalçın’ın oğlu Sayın Prof. Dr. Alemdar Yalçın Hocamıza teşekkürlerimi arz ederim. Umarım merhum hocamızın defter halinde bulunan üç şiir kitabı yerel yönetim tarafından değerlendirilip, İncesu Kültürüne kazandırılır.

Buradan İncesu Tarihini neşreden merhum Turan Yalçın Hocamızın ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ eserinin sayfa 5’de bulunan bizlere hitabını sizlere takdim ediyorum:

ÖN SÖZ

Sevgili Okuyucularım,

Bugün öyle insanlar tanıyorum ki beldeler kurmuş, vatanı bir baştan bir başa imar etmiş, milletine hayat bahşetmiş oldukları halde bir köşeye atılmış ve unutulmaya terk olunmuşlardır. Birçok şehrimiz de aynen böyledir. Bir şehre varırsınız, şehrin insanları ve manzarası hoşunuza gider, merak edersiniz. Acaba bu şehir ne zaman kurulmuştur? Kim kurmuştur? Kimler bu şehre hizmet etmiştir de bu güzellik temin olmuştur? Kütüphanelere koşarsınız bir emare temin etmek mümkün değil, ortalara düşersiniz.

Bir bilgi alabilir miyim ümidi ile her ağızdan bir ses işitirsiniz, her duyduğunuz birbirini nakzeder. Hangisinin doğru olduğuna kanaat getiremezsiniz. Neden bu şirin beldenin bir tarihi yazılmamış diye kendi kendinize üzülürsünüz. Siz ve sizin gibiler üzüntüsüyle baş başa kalmakta devam eder de durur. Gene bu yerin bir tarihini yazmak kimsenin hatırına dahi gelmez.

Bu eserle, bu boşluğu kısmen olsun kapatmaya çalışacağız. Hemen ileve edelim ki bu eserde; kaydedilen bilgilere, rivayetlere fakat rivayetlerin en doğru olanına, tarihe en yakın bulunanına ve inandıklarımıza yer vermeye çalışacağız. Noksanlarımız, hatalarımızı ve yanlışlarımızı hüsn-i niyetinizin perdeleyeceğine inanmak ve zeki hemşerilerimizin müsamahasına güvenmekteyiz.

Dileriz ki bu eserin neşrinden sonra ilmi tartışmalar başlasın ve tarihe tam uygun bir eser vücut bulsun. (Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU, s. 5, Turan YALÇIN.)

 

Efendim!

Ayrıca çok farklı bir noktayı daha sizlere arz etmek istiyorum. Şimdi burada yazacağım hususlar, gerek ilmi gerek ise edebi bir vaziyette bu vakte kadar kaleme alınmadı. Sizlere arz edeceğim hususlar sadece birkaç misal olarak düşününüz ve gerisini sizler tarihe bir göz atarak tamamlayınız. İncesu’nun bir kavşak noktası olduğunu belirtmiştik. Bu hal ta Roma’dan Bizans’a, Oradan Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devletine kadar sürmüştür.

İncesu’dan kimler gelip geçti, kimler konakladı hiç düşündünüz mü? Birkaçını ben buradan sizlere arz edeyim:

Büyük İskender Hind Seferine çıktığı vakit İncesu’dan geçti. Mecburdu çünkü yol İncesu’dan geçiyordu.

Mevlana Celaled’din-i Rumi 8 yaşındayken babası Sultan Bahaed’din Veled (Sultan’ül Ulema) ile Konya tarafına Larende’ye gitmek için İncesu’dan geçti.

Kayseri’de Medfun Seyyid Burhaned’din Tirmizi, Mevlana’nın yanına gitmek için İncesu’dan geçti.

Tebrizli Şemseddin ‘Şems-i Tebrizi miladi 1243 senesinde Konya’ya gitmek için İncesu’dan geçti.

Şam’da öğrenimini tamamlayan Muhammed Celaled’din, ‘Mevlana’ olmak için, yani çilesini Ali Dağın’da tamamlamak için hocası Seyyid Burhaned’din Muhakik-i Tirmizi’nin yanına gelmek için İncesu’dan geçti..

Efendim!

Liste bu şekilde uzayıp gitmektedir. Bunları buraya nakletmemin nedeni, bir ilçenin ne kadar tarihsel ve kültürel değerinin olduğunu vurgulamaktır. Anadolu’da İncesu gibi parmakla sayılı beldemiz vardır.

İncesu, tarihi ve kültürel dokusunu bilen-tanıyan, kendini her daim sorumlu-vazifeli hisseden yerel-idari yönetime sahip bir ilçemizdir. Gelecek tarihlerde çok önemli tarihsel ve kültürel projelere imza atıp, gelecek kuşaklara büyük miraslar bırakacaklardır. Buna inancım tamdır.

Buradan, Anadolu kültürüne duyarlı bütün okurlarımıza ve İncesu Belediye Başkanı, Kaymakamı ile bütün İncesu sakinlerine selam ederek, saygı ve sevgilerimi arz ediyorum.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar