x

GEÇMİŞ OLSUN

Konya Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜÇLÜ (Tel: 0505 211 6941) kalp ameliyatı geçirmiştir.

Değerli başkanımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 06

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası, 27-29 Ekim 2017 tarihleri arasında, milli egemenliğin tecelligâhı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, Türk milletinin varlık yokluk mücadelesi olan İstiklâl Harbi’nin yönetildiği, 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkentinde,  Ankara Aydınlar Ocağının ev sahipliğinde,Türk Kültürü ve Medeniyeti: Meseleler ve Gelecek Tasavvuru” başlığı ile gerçekleştirilmiştir.

29 Ekim 1923; Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlattığı ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle noktalanan  Milli Mücadele’nin Cumhuriyet’le taçlandırıldığı gündür.  Atatürk, “En büyük eserim!” dediği Cumhuriyet’in muhafaza ve müdafaa görevini, Türk gençliğine ve dolayısıyla bütün Türk milletine vermiştir. Bizlere ve gelecek nesillere düşen görev; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, Atatürk’ün ilkelerini, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü her türlü iç ve dış tehdit ve tehlikeye karşı   korumaktır.

 

Yokluklar içinde milletçe yapılan kutlu bir mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden, kısa sürede “milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan  Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Bu vesileyle yüce Türk milletinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz.

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şurâsı, Türkiye’nin ve dünyanın karşı karşıya bulunduğu meseleleri müzakere ederek, aldığı kararları Yüce Milletimizin görüşlerine sunmayı millî bir vazife bilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti Milli kültürden beslenen fakat evrensel değerlerle barışık ve bu değerlere katkı sağlamayı hedeflemelidir. Dış politikada devlet tecrübesini kullanan, maceracı olmayan, düşmanlarını azaltan, dostlarını çoğaltan politikalar uygulanmalıdır. Ekonomide üretime dayalı büyümeyi sağlayacak milli bir programa sahip olmalıdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti Büyük Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesiyle kapsamı çizilmiş, etnisitelere saygılı, kendisini Türk hisseden, büyük Türk Milletinin şerefli bir üyesi olmaktan mutlu olan insanların kurduğu bir devlettir. Kendisini Türk hissetmeyenlerin devletin asli unsuru olan Türklere ve Türk Milliyetçiliğine karşı kompleksli tavırları sona ermelidir.

 

1.EĞİTİM

Eğitim sistemimiz son yıllarda sık sık yapılan değişikliklerle, yap-boz tahtasına dönmüştür. Son on beş yılda değişen 6 Milli Eğitim Bakanı döneminde 5 defa liselere giriş, 3 defa üniversitelere giriş sistemi değiştirilmiştir. Eğitim kurumlarında standart bir eğitim öğretim ortamı ve imkan fırsat eşitliği bulunmadığı sürece akademik başarısı yüksek lise ve üniversitelere girişte mutlaka merkezi sınav yapılması gerekmektedir. 2017 yılında 176 dersin müfredatı, bilimsel gerekçelerle değil, yeni nesilleri belirli bir dünya  görüşüne göre yetiştirmek amacıyla köklü bir biçimde değiştirilmiştir.

Ayrıca okul türleri arasında ayrımcılık yapılmaktadır. Halbuki eğitimin, bireylere milli kimliğini kazandırması, birleştirici ve bütünleştirici olması gerekir. Eğitim sistemi siyaset üstü olduğundan, yapılan müfredat değişiklikleri, Anayasa, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanunu ile çelişmemelidir.

Uyuşturucu terörü ile yapılan mücadele çok yönlü sürdürülmelidir. Yakalanan uyuşturucunun piyasa değeri değil; kaç kişiyi zehirleyebileceği belirtilmelidir.

Eğitim sistemi ile ilgili önerilerimiz: Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 100’e yükseltilmelidir; İlkokullar 5, ortaokullar 3 yıl olmalıdır. Liselerdeki derslik açığı kapatılarak 1,5 milyon öğrencinin Açık Öğretim Lisesine gitme zorunda kalması önlenmelidir. Üniversitelere idari ve mali özerklik ile akademik özgürlük  sağlanmalıdır. Eğitim kurumlarımızın öğretmen ve  öğretim elemanı açığı giderilmelidir. Okullarımızın akademik başarısını yükseltmek için yapılan her türlü çalışma desteklenmelidir. Ayrıca, lise ve üniversite öğrencilerinin kötü niyetli kişi ve örgütlerce istismarını önlemek için burs ve barınma ihtiyaçları, bizzat devlet tarafından karşılanmalıdır.

  1. HUKUK VE DEMOKRASİ

Türkiye “çoğulcu demokrasi” kavramından uzaklaşmıştır. Demokrasinin olmazsa olmaz temel ilkeleri olan kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı ilkelerini hayata geçirecek, temel hak ve hürriyetleri güvence altına alacak düzenlemeler yapılmalıdır.

Adli sistem hızlı ve etkin hizmet verecek şekilde yeniden yapılandırılmalı, gerekli mevzuat ve usul düzenlemeleri yapılarak, toplumdaki adalet sistemine güven oranı tatmin edici seviyelere yükseltilmelidir.

Meşruiyetin temeli milli iradedir. Fakat milli irade anayasayla, kuvvetler ayrılığıyla, özgürlüklerle sınırlıdır.

Yargı da tıpkı yasama ve yürütme gibi bir egemenlik yetkisidir. Türkiye’yi elbette “seçilmişler” yönetecek, kanunları yapacak ama yöneticiler de hukuka uyacaktır. Bunun denetimini de bağımsız yargı sağlayabilir.

Yargı kadrolarında “parti yargısı” oluşturacak düzenlemeler ve atamaların yarattığı tahribat onarılmalıdır. Çünkü ülkemiz için “cemaat yargısı” da, “parti yargısı” da aynı şekilde yanlış ve zararlıdır. siyasal gücün belirlediği bir HSK yapılanması, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için, büyük tehlikedir.

Hâkimlerin ve savcıların yalnızca hukuka tabi olacakları hukuki ve siyasi atmosfer oluşturulmalıdır.

  1. EKONOMİ

Son 10 senenin (2006 -2016) ekonomik büyüme ortalaması cumhuriyet dönemi ortalamasının çok altında kalmıştır. Bu ise artan nüfus da dikkate alınınca yerinde saymak, dünya sıralamasında da geriye düşmek demektir.

Ekonomimiz sadece tüketime, hizmetler ve inşaat sektörüne dayalı olarak büyümektedir.

Üretime dayalı bir büyümeye, (yapısal reformlarla) katma değeri fazla olan ürünleri ve bilgi teknolojilerine dayalı üretimi esas alan bir yapılanmaya geçmeliyiz. Çünkü maliye ve para politikalarıyla artık yolun sonuna gelinmiştir.

Yüksek teknolojili üretim teşvik edilmeli, bu teknolojiyi üretip geliştirecek insan gücü planlaması yapılmalıdır. Topluma lokomotif olabilecek üstün nitelikli insan sayımızı hızla artırmalıyız.

Kaynak dağılımı, yatırımlar ve üretimin optimum esaslarda gerçekleşebilmesi için ekonomide rekabete dayalı ortamın oluşması ve gelişmesi gereklidir.

Tarımda ithalatı teşvik edici vergi indirimleri yerine üretici desteklenmelidir. Tarım ürünlerindeki ithalat çeşidi korkunç boyutlara ulaşmıştır. Tarımda faal nüfusun tarım dışına çıkışı sağlıksız iç göç hareketlerini beslemektedir.

4.DIŞ POLİTİKA

Güney sınırımızdaki ABD destekli PKK ve PYD koridoru çok ciddi bir tehlikedir. Fırat Kalkanı Harekatı gibi İdlib ve Afrin’deki harekat da zorunludur. Barzani’ye karşı gerekli yaptırımlar yerine getirilmelidir. Bağdat yönetimi ile ilişkiler geliştirilmelidir. Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğüne önemli katkıda bulunurken kendi toprak bütünlüğünü ve milli birliğini de korumalıdır.

Geleneksel iç ve dış politikalarımızda mezhepler üstü kalmak esastır. Sünnici blokla hareket yanlışı Türkiye’nin siyasi etkinliğini ve itibarını zedelemiştir. Barzani dışında dostu kalmayan Türkiye hayal kırıklığına uğramış, yanılmış ve aldatılmıştır. Bölgede arabulucu özelliğini yitirmiştir. ABD’nin “karıştır, çatıştır ve istikrarsızlaştır” politikası terör örgütlerini kullanma ve onları Türkiye’ye karşı silahla destekleme ayıbı sürmektedir.

Ege’de çiğnenen haklarımız ve Yunan işgaline karşı milli menfaatlerimiz korunmalıdır. Kıbrıs’ta KKTC’yi yok sayan, birleştirme ve Kıbrıs Türkünü eritme çabaları kabul edilemez. Türk kimliğinin aşındırılması ve adalılık kimliği önemli bir tuzaktır. İki ayrı devlet gerçeği artık korunmalıdır.

Mültecilerin nüfus yapısını bozucu etkileri sosyal hayatımızdaki olumsuz tesirleri göz ardı edilmemelidir. Öncelikle onların Türkçe öğrenmeleri sağlanarak uyum gerçekleştirilmelidir. Mülteciler ülkemizde kesinlikle kalıcı olmamalıdır.

  1. IRAK VE SURİYE TÜRKLERİNİN DURUMU

Hükümetimiz, Irak ve Suriye merkezi hükümetleri   ile bugüne kadar yürüttüğü politika ve ilişkileri yeniden gözden geçirmelidir. İran’la ilişkilerimiz, milli menfaatlerimiz, Suriye’de ve Türkmeneli’nde yaşayan Türk varlığı ve toprakları ile sınırlarımızdaki olaylar dikkate alınarak acilen gözden geçirilmeli ve ona göre yürütülmelidir. Irak Merkezi Hükümeti, bir an önce -başta Kerkük olmak üzere- bütün Türkmen bölgelerinde güvenliği tam anlamıyla sağlamalıdır. Kerkük’e Türk kimlikli bir vali tayin edilmesi sağlanmalı, diğer Türk bölgelerinde de yöneticilik görevleri de Türkmenlere verilmelidir.

Irak Anayasasında, Federe Irak Devleti’nin Arap ve Kürtlerden oluştuğu, resmi dilin Arapça ve Kürtçe olduğu belirtilmektedir. Anayasa’da değişiklik yapılarak, Türkmenlerin  adı,  Arap ve Kürtlerin adının yanında 3. unsur olarak yer almalı ve onlara tanınan siyasi ve hukuki hakların aynısı Türkmenlere de verilmelidir. Habur Sınır Kapısı konusu sonuçlandırılmalı, Ovaköy‘den yeni bir kapı açılmalıdır. Kürtler ABD tarafından nasıl eğitilip donatılmışsa, Türkmenlerin de kendi güvenliklerini sağlayabilmeleri için, Türkiye tarafından öyle eğitilip donatılmaları gerekir. Unutulmamalıdır ki, anavatanımızın güvenlik sınırı Kerkük’ten, Türkmeneli’nden geçer.

Türkiye güvenli ve güvenilir bir ülke haline getirilmelidir.

  1. TÜRK DÜNYASI İLE İLİŞKİLER

Başta Azerbaycan olmak üzere bütün Türk devletleriyle ve Balkan ülkelerindeki Türk ve akraba topluluklar ile kültürel ve sosyal ilişkiler geliştirilmelidir. Bu konuda üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının projeler oluşturmaları, ortak etkinlikler düzenlemeleri büyük önem taşımaktadır.

Türk dünyasında ortak alfabe kullanılması ve ortak tarih kitabı yazılması çalışmaları bir an evvel sonuçlandırılmalıdır.

  1. TÜRK DİLİNİN KORUNMASI

Son yıllarda Türk dilinin yazımı ve telafuzu konusunda büyük bir yozlaşma yaşanmaktadır. Ayrıca firma isimlerinde ve tabelalarda yabancı dillerden gelen kelimelerin kullanılması dilimizin geleceği bakımından son derece sakıncalıdır. Bu sebeple Aydınlar Ocağı tarafından hazırlanan “Türk Dilini Koruma Yasası” taslağı hükümet ve siyasi partilerin dikkatine sunulacaktır.

  1. ANKARA VE ORTA ANADOLUNUN SORUNLARI

Bölgesel bir sorun olarak ortaya çıkan Tuz gölü havzasında ki çevre problemlerine kalıcı çözümler üretilmelidir. Ankara”nın tarihi ve kültürel kimliğinin zenginleştirilmesi için kısa ve orta vadeli eylem planları hazırlanmalıdır.

Aydınlar ocakları olarak Ankara’da düzenlediğimiz 46. Büyük Şuramızda alınan bu kararların milletimizin geleceği konusunda olumlu katkılar yapmasını diliyor sevgi ve saygılarımızı sunarız.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı,  Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, İzmir Dokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı,  Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı,   Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı

 

 

Kas 10

Bizde Gidip Girit’i Alsak!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yunanistan’la komşuluk ilişkilerimiz çok iyi durumda. Hatta o kadar iyi ki; Yunanistan Ege’deki Türk Adalarını sorgusuz sualsiz işgal edip yerleşiyor, kiliseler inşa ediyor, askeri birlikler konuşlandırıyor buna karşılık ise bizim kılımız bile kımıldamıyor. İşte komşu dediğin bizim gibi olur.

 

Ne demiş atalarımız, “Komşu alacaksan Türkiye gibi al”…Çünkü biz Türkler tepemize çıkan komşularımıza bile “daha başka bir şey istermisin?” diye sorar hale gelmişiz. Hatta geçen yıl 1.300.000 Türk vatandaşı Yunanistan’a turistik seyahat yapıp, Yunan ekonomisine katkı bile sağlamış. Bu sebeple Yunanistan’ın bizden iyi komşu bulacak hali yok!

 

Ben şu Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, Yunanistan karşısındaki politikalarını anlamış değilim.

Yunanistan, bir grup çeteci tarafından zamanın emperyalist devletleri eli ile kurulmuştur. Amaç, Türkleri Avrupa’dan kovmak için çalışan ve aynı zamanda tampon olan bir devlet kurmaktı ve bunda başarılı olundu.

 

Haritalara bakmak konusunda büyük özürü olan Türkler, ilk önce bu çeteci asilerin yabancılarca da desteklenen “Mora İsyanı” ile karşılaştı. Ardından günümüzde de devam eden ve “Megola İdea”ya dayanan büyük Yunan genişlemesi başladı.

 

Yunan; 1821’den bu yana Türk topraklarını ala ala ve Türkleri kovalaya kovalaya büyümeye devam ediyor. Son örneği ise Ege’de işgal edilen 18 adamız… Anadolu’yu da iç edeceklerdi ama oyunlarını Büyük Türk Atatürk bozdu.

 

Sırada Kıbrıs’ın ilhakı, Ege’de başta Bozcaada ve Gökçeada olmak üzere tüm adaların ele geçirilmesi ve geçenlerde yazdığım Ayvalık gibi yerlerin Rum toprağı olarak ilanı var. Gülmeyin bunların hepsi gerçek!

 

Bunlara karşılık bizim Yunanistan’ı tanımadığımız bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Eğer tanısaydık, 200 yıldır daima kaybeden taraf biz olmazdık. Belki (!) arada sırada bizde Yunanistan karşısında kazançlı çıkardık.

 

Yunanistan’ı tanımadığımız gibi onun gerçek sahibi Patrikhane’yi de bilmiyoruz. Hem Yunan diye bir millette yok! Yerel halkın 1821’den sonra Türk düşmanı güçlerce Yunanlılaştırılması var. Nüfus bugün bile  taş patlasa 11 milyonu geçemiyor.

 

Aksi olsaydı kendilerini yönetecek kralı Avrupa’da arayıp Almanya’dan Otto’yu bulmazlardı! Yani bir Alman aile Yunanistan’ı daha düne kadar yönetti.

 

Gidin Atina’ya bakın, 1829 tarihinden önce yapılmış bir bina bulamazsınız… Bulduklarınız da, Türklerden kalma eserlerdir. O tarihten sonra Danimarkalı mimar Hansen ve ailesi, Yunanistan’ı Avrupa’ya benzetmek için bazı binaları inşa eder.

 

Bu arada, o topraklarda yaşayan halkı, olmayan bir Yunan milletine dönüştürmek için eski çağ uygarlıklarından kalan eserleri baz alarak mitolojik bir tarih yaratırlar ve Yunanlıların Avrupalıların da, atası olduklarını belirtirler.

 

Yunanistan, kurulduğu tarihten bu yana başta ABD ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupalılar, İsrail ve Rusya tarafından Türklere karşı desteklenmiştir ve desteklenmeye devam etmektedir.

 

Bu desteklenmeye bir itirazım yok ama biz Türklerin sinema seyreder gibi tüm bu gelişmeleri seyretmesi, bir Türk olarak canımı haddinden fazla sıkıyor.

 

Girit Adasının kaybı ve orada kalmış olan Türklerin asimile olmuş olması da halen bizim için ilgilenecek bir konu haline gelmemiştir. Girit’in, Müslüman Türk nüfusun fazlalığına rağmen çatır çatır elimizden alınması, mualesef bugünkü nesillerin anlayabileceği bir konu olmaktan çıkmıştır.

 

Oysa ki; Girit Adası biz Türkler için Kıbrıs gibi stratejik olarak yaşamsal bir öneme sahip ve ne pahasına olursa olsun elde tutulması gereken bir topraktır. Ama başaramadık ve bugünde Girit’in değerinin farkında değiliz.

 

Bari günümüzde Yunanistan’ın hükümranlığında olan bu Türk topraklarında, dünyayı ayağa kaldırmak sureti ile artık insanlık adına evrensel değerler haline gelmiş olan Osmanlı-Türk mimarisinin son örneklerini korutabilsek! Ama ne gezer, adamlar yıktıkça yıkıyor ve Türk’ün kalan son izlerini de, acımasızca siliyor.

 

Yunanla uzlaşmayı gün batımında uzo içmek ve kafayı bulunca sirtaki oynamak olarak gören dış politika anlayışının bizi getirdiği nokta, ne yazık ki; bu!

 

Küstahlığının yanısıra iyice azdırılan Yunan, işgal ettiği Türk topraklarında (18 Ada) millî bayram kutlamalarına da başladı.

 

Ben de bir garip Türk olarak, bu Yunan’ın yaptıkları konusunda sizleri bir kez daha uyarayım ve bir teklifte bulunayım istedim. Acaba bizde, bize yapılanlara karşı gidip Girit’i geri alsak mı, diye size soruyorum. Öyle ya, onlar istediklerini yapıyorlar bizde karşılık olarak gidip Girit’i alalım.

 

Belki onlarda iyi komşuluk gereği seslerini çıkarmaz ve bize Girit’i bırakıverirler!

 

Ne zaman uyanırız bilmem ama tarihe not düşmek açısından bunları yazıyorum.Belki gün gelir dikkate alınır.

 

Bilin ki; keserin sapı hep onların menfaatine doğru yontuyor. Sebebi ise tahmin edemeyeceğiniz kadar yerli işbirlikçinin olması…

 

Olsun belki bir gün Girit’i alacağız diye okul kitapları yazar, ordumuz hesap yapar, imamlar vaazlarda anlatır, tarikat ve cemaatler hedef koyar, siyasetçiler ağız birliği eder ve hayaller gerçek olur.

 

Ama hiç kimse niyetlenmese bile biz Girit için niyetlendik. Haberiniz olsun…

Kas 10

Sivil Toplum Kuruluşları (Aydınlar Ocağı)

                                                                     Cafer GENÇ

Günümüzde, bilgi üreten insanların vasıflı olması gerektiğini; medeniyetlerin, üstün meziyetlere sahip insanlar sayesinde kurulup geliştiğini hepimiz biliriz. Topluma hizmet üreten sivil toplum kuruluşları hareket ettikleri, güç birliği oluşturdukları birer sivil teşekküllerdir. Bugün, sizlere, köklü ve etkili bir geçmişi olan, amaçları ve ilkeleri ile günümüzün sorun ve sıkıntılarına çözüm üreten “Aydınlar Ocağı”ndan söz etmek istiyorum.

Adından da anlaşılacağı üzere, kendi alanlarında aydın olan insanlar, el ve gönül birliği yaparak siyasi, sosyal, kültürel ihtiyaçlar doğrultusunda toplumu aydınlatma görevini yerine getirmektedirler. Resmi bir kurum olmamakla birlikte bildirileriyle, lobi çalışmalarıyla, toplantılarıyla, gösterileriyle ve çeşitli, milletine hizmet etmeyi kendilerine görev ve sorumluluk kabul etmiş idealist insanlar hep birlikte sivil aktiviteleriyle resmi makamlara mesajlar verirler. Yetkililere, yaptırım noktasında etkili olmayı amaçlarlar. Aydınlar Ocağı, gönüllülük esasına dayalı, ticari amacı olmayan, siyasi partilerle ilgisi ve ilişkisi (yan bahçesi) olmayan bir sivil fikir teşkilatıdır. Bu fikir, Türk milliyetçiliğini savunmakta olup milli ve manevi değerlere sahip çıkmaktadır. Muhafazâkar bir anlayışla milletin bütünlüğü, vatanın bölünmezliği, devletin güçlülüğü prensibiyle milli birlik ve beraberliği savunmaktadır. Türk milletinin karşı karşıya kaldığı içerideki ve dışarıdaki tehlikelere tepki göstererek bu tehlikelere karşı tedbirler alınmasını istemektedir.

Aydınlar Ocağı, 1960’lı yıllarda bölücü eylemlere ve komünist hareketlere karşı çeşitli fikir kulüpleri adıyla kurulmuş ve bu tehlikelere karşı faaliyetlerde bulunmuş olmakla birlikte, Aydınlar Ocağı ismiyle ve Prof. İbrahim Kafesoğlu’nun başkanlığında, 1970 yılının mayıs ayında kurulmuştur. Böylece, Türkiye’nin ilim ve fikir hayatında ihtiyaç duyulan önemli bir boşluk doldurulmuştur. O yıllardan günümüze kadar olan siyasi ve yönetim sürecini biliyorsunuz. Aydınlar Ocağı’nın, amaçları ve tüzüğü doğrultusunda partiler üstü, yerli, milli, gönüllü ve idealist bir anlayışla ve yaklaşımla ses getiren, fikirlerine itibar edilen çalışmalar içerisinde bulunmuş olması büyük takdir görmüştür. Her şeyi madde ile izah eden ve maddenin kölesi yapmak isteyen batıcı materyalist anlayışın kültür emperyalizmine karşı milli ve manevi değerlerle mani olmak istemişlerdir. Türk-İslam sentezinin yılmayan, yorulmayan, yıkılmayan savunucuları olmuşlardır. Ülkemizin, siyasi, sosyal, ekonomik ve yönetim hayatında yaşadığı üzücü ve düşündürücü olaylar göz önünde bulundurulduğunda, aydınlarımız, bu sorunlara, sorumluluk şuuru içerisinde, “Bu bir millet ve memleket meselesidir” diyerek sahiplenmişlerdir. Milletini, memleketini seven, devletine, milli ve manevi değerlerine bağlı, milliyetçi pek çok seçkin üniversite öğretim üyeleri, yazarlar, eğitimciler, siyasiler, bürokratlar, iş adamları vb. kimselerin katıldığı Aydınlar Ocağı, etkili kişileri bünyesinde topladı. Birçok konuda konferanslar, toplantılar, seminerler düzenledi ve yayın faaliyetlerinde bulundu. Milliyetçi-muhafazakâr kesimin bir araya gelmesinde, toplanmasında ve kamuoyu meydana getirilmesinde büyük katkıları oldu. İstanbul’dan başka merkezlerde de şubeleri açıldı.

Kuruluşundan bu yana, Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Prof. Dr. Salih TUĞ, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ başkanlık yapmışlardır. Şu an, Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, başkan olarak görev yapmaktadır.

Ayrıca, Aydınlar Ocağı’na üye olmuş ve hayırlı, faydalı hizmetlerde bulunmuş bazı isimleri de söylemiş olursam, bu derneğin ağırlığını ve önemini ifade etmiş olurum diye düşünüyorum. Sait Bilgiç, Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Cevat Babuna, Faruk Kadri Timurtaş, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Ayhan Songar, Refik Özdek, Salih Tuğ, Necmettin Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Nihat Sami Banarlı, Tahsin Banguoğlu, Turan Yazgan, Reha Oğuz Türkkan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Altan Deliorman, Ergün Göze, Dilaver Cebeci, Gültekin Samancı ve daha niceleri… Şeref üyesi olarak, Rauf Denktaş, Ebulfeyz Elçibey, Mustafa Cemil Kırımoğlu, İsa Yusuf Alptekin, Mintimer Şaymiyev, Baymirza Hayıt bulunmaktadır. (Vefat edenleri rahmetle anıyorum)

Aydınlar Ocağı, şu alanlarda faaliyet göstermektedir: Şuralar, Kurultaylar, Açık Oturumlar, Konferanslar, İlmi Seminerler, Divan Toplantıları, Durum Değerlendirme Toplantıları, Ödül ve Anma Toplantıları, Mevlitler, İftarlar, Bayramlaşmalar, Basın Toplantıları ve Basın Açıklamaları, Berat ve Şeref Belgesi Verme Törenleri,  Konserler, Sergiler, Geziler, Yürüyüşler, Ziyaretler, Tv., Basın Temasları, Yardımlar, Sohbetler, İstişare Toplantıları, Güncel Konulu Toplantılar, Sunumlar, Yayınlar, Kitaplar, Destek-Teşvik Çalışmaları… vs. gibi.

Benim de üyesi olduğum, yönetim kurulunda bulunduğum ve 2 dönem başkanlığını yaptığım Bursa Aydınlar Ocağı olarak, bu bilgiler doğrultusunda faaliyetlerimizi sürdürmekteyiz, Ocağımızı temsilen katıldığım, 27, 28, 29 Ekim 2017 tarihlerinde Ankara’da yapılan 46. Şura çalışmasını yarınki yazımda anlatacağım.

Milletimizin ruhunda ve bu devletin kuruluş felsefesinin başında Türk milliyetçiliği, Türkçülük vardır. Atatürk’ün dediği gibi, “Bu ülke tarihte Türk’tü, şimdi Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.”

Kas 10

10 Kasımlar…

A.Kemal GÜL

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran o büyük Gazi Paşamızın bu fani aleme veda ettiği 10 Kasımlarda milletine bıraktığı eserleriyle yüksek şahsiyetlerine  bağlılığımızı, müteşekkirliğimizi  teyit ediyoruz.

Öyle ki Osmanlının küllerinden bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma zorunluluğunu içerir zor bir karar verilmeliydi. Bu niyet ve amaçla Gazi Paşamız, şerefli kadrosuyla birlikte Anadolu yollarında verdiği üstün efor, inanç ve güven zemininde Türk Milletini harekete geçirerek Kurtuluş Savaşlarını vermiş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmuştur. Bu büyük adam Gazi M. Kemal ATATÜRK, oluşturduğu laik cumhuriyeti ve yaptığı devrimleri Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılışının 79.yıl dönümünde kendilerini, silah arkadaşlarını, vatan için canını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

O büyük dehanın, Osmanlı’yı çağın arkasında bırakan başlıca faktörlerden biri, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için de tehlikeli olabilecek bezirgân dininden beslenen tekke ve tarikatları kaldırması, ‘’en büyük tarikat medeniyet tarikatıdır’’ çıkışıyla ne kadar isabet kaydettiğini 15 Temmuz ihanetiyle yaşadık.

Zira cemaatlerin siyasi iktidarları bile sarmalayarak kandırabilecek güce haiz (!) olmaları itiraflarını; sonucunda FETÖ adı altında devletin kılcal damarlarına işlemiş dinci bir ihanet örgütünün demokratik sistemimizi yok etmeye, laik üniter devlet yapımızı dönüştürmeye yönelik 15 Temmuz akşamı gerçekleştirdiği başarısız darbeyi yaşayarak gördük.

Ne yazık ki Atatürkçü geçinerek dindar halkı dışlayan ve küçümseyen devrim yobazlarıyla, Atatürk’ü din düşmanı göstererek Atatürk düşmanlığı yapan dinci yobazların, cumhuriyet döneminde vuku bulmuş darbelere giden yolların kaldırım taşlarını ören ihanet odakları olduklarını bildiğimiz halde bu odakları besleyen kaynakları hala kurutamadık.

Ne var ki ülkemizi çözme amaçlı içten ve dıştan terör guruplarının kuşatması ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerin Türk milletinin azim ve kararlığıyla aşılacağından şüphemiz yoktur.

***

Günümüzü dramatize etmek üzere Amerikan patentli ‘’Büyük Orta Doğu Projesi’’ kapsamında ‘’milliyetçi ulus devlet’’ yapımızı tehdit amacı içerebilecek varyasyonlarla ilgili bilinç düzeyimizin irdelenmesi adına O büyük adamı düşünce ve felsefesiyle birlikte tanımaya, değerlendirmeye dünden daha çok ihtiyacımız var!

Cumhuriyetimizin kurucusu, üniter devlet yapımızın mimarı, en büyük Türk Milliyetçisi, Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş büyük lider Mustafa Kemal ATATÜRK’ ÜN bu anma gününde atamıza, silah arkadaşlarına ve bu güzel ülkemiz için canını ve malını karşılıksız veren herkesi rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Her asırda tarihin gidişine yön veren, çağ açıp çağ kapatan liderleri sinesinden çıkarmayı başaran büyük bir milletin mirasçılarıyız.

Bana bir millet gösteriniz, Atamızın deyişi ile ‘’cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işkâl edilmiş. Millet fakir ve zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir durumda iken, var olma yok olma kavgasında, var olmayı başarmış bir millet’’olsun.

Hayır, şu ana kadar bizim milletimiz haricinde böyle bir lider çıkaran başka bir millet olmamıştır.

Zaman geçtikçe, içinde yaşadığımız sosyal hadiseler ve zorluklar arttıkça, Atamızın yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuzu anlıyoruz. Ve çünkü Türk milletinin rehber edindiği gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu yegâne meşale müspet ve manevi ilimler bütünüdür.

Atatürk çok iyi bir asker, zamanının en başarılı devlet adamı, içte ve dışta göstermiş olduğu direnç, dirayet ve kararlılıkla iyi bir siyaset adamı olduğunu da ispat etmiştir.

Mustafa Kemal çok iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Türk milletinin bütün kutsal değerlerine canını esirgemeden sahip çıkan bu büyük önder Mustafa Kemal yaşanmalıdır.

‘’ Vatan ve cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ diyerek geleceğimize ışık tutan en güzel mesajını bizlere vermiştir.

Bugün Türk toplumunun önündeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere aranılan çözümler Atatürk’ün gösterdiği hedefler ve ilkelerde mevcuttur.

Başkaca ideolojilerde, toplum hayatında veya felsefelerde çözüm aramak Atatürk’ü anlamamaktır.

Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik, hakçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık gibi değerler manzumesini içerir ilkeler, gerçek manada insanı merkez alan tabii mecrasına oturtulamamış, zaman, zaman bu ilkelerin arkasına saklanılarak Atatürkçülüğün çıkarlar için kullanıldığı görülmüştür ve görülmektedir.

Yabancı kaynaklardan beslenerek devleti bölmek isteyenleri koruyanlar, maalesef, Atatürkçülüğün arkasına gizlenerek kötü emellerini hayata geçirdiklerine tanık olmuşuzdur. Aslında Atatürkçülük bizim özümüz, öz be öz Türk Milliyetçiliğidir.

’Ne mutlu Türküm diyene’’ diyerek O,Türk Milliyetçiliğiyle sentezleşmiş olduğunu veciz bir ifadeyle vermiştir.

Atatürk, devlet anlayışında şu ifadelere önemle yer vermektedir:

Bilelim ki milli birliğini bilmeyen devletler, başka milletlerin şikârıdır.

Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.

Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme, çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur.’’Hükümet millettir ve millet hükümettir’’.

Hükümetin iki hedefi vardır: ‘’Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir, edemeyen fenadır.’’

Atatürk’ün en büyük devrimlerinden laiklikle ilgili anlayışını şu ifadelerle önemle vurgulamaktadır:

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir. Laiklik din özgürlüğüdür.

Düşmanlarımız duraklama ve gerilememizi dine atfediyorlar. Bu bir hatadır. Âlem-i İslam Hakikat-i diniye dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı bu akıbetlere maruz kalmazdı.

Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden felaketler hep din kisvesi altında küfür ve melanetten ileri gelmiştir.

Büyük önder Atatürk’ün devletçilik ve laiklik kavramlar gerçeğinden bizlere verdiği mesajın neresindeyiz?

10 Kasımlar yas tutma günü değil,  Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadarını hayata geçirebildiğimizin vicdan muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.

10 Kasımlar O en büyük Türk Milliyetçisinin bize emanet ettiği bu cennet vatanı ne derece muasır medeniyetler seviyesine çıkarabildiğimizin muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.

Yüce Allah’ın bir takdiri olarak bizlere bahşettiği o eşsiz değerlere sahip insanın bizlerden ayrıldığı 10 Kasım 1938’de kalkınmışlıkta dünya milletleri sıralamasında 6. sıralarda seyrederdik. Geliniz, o büyük insana layık olmak istiyorsak tekrar 6. Sıralara, 1.sıralara çıkmak için beyinlerimizde, gönüllerimizde müthiş bir rahatsızlık hissedelim.

***

Atam izindeyiz. Seni saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Sen, kurmuş olduğun kutsal Türkiye Cumhuriyetinle, bu muazzez Türk milletinin gönlünde ebediyete kadar yaşayacaksın. Ruhun şad durağın cennet olsun.

 

Kas 10

Atatürk, Milli Birliğimizin Sigortasıdır

Dr. Sakin ÖNER

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 79. yılını idrak ediyoruz. Zaman ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu, daha iyi kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden tamamen farklı bir konumda olduğunu görüyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bir asker, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran bir devlet kurucu, ilk cumhurbaşkanı, milletinin okuryazar  yapmak için kara tahta başına geçen bir başöğretmen, yaşadıklarını ve düşündüklerini  eserleştiren  ve tarihe not düşen kalemi kuvvetli  bir yazar, etkili bir hatip, din ile dev Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir devrimci ve  devleti ayakta tutacak hedefleri ve ilkeleri ortaya  koyan bir rehber, kendine özgü felsefesi  olan bir düşünce adamı değildir. O, dünya liderlerinin bir veya ikisinin taşıdığı bu özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O, bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini sağlayacak devrimleri yaparken, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine yöneltmiş bir dünya lideridir.

Atatürk, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek ve mesai harcamıştır. Bilgi olmadan fikir sahibi olunamayacağını ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden, savaşırken ve hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitapların ve bunlara bağlı olarak yaptığı işlerin dökümünü şöyle yapıyor:

  • 879 tarih kitabı okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,
  • 535 edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,
  • 197 siyasal bilimler kitabı okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,
  • 195 güzel sanatlar kitabı okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,
  • 139 ekonomi kitabı okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,
  • 169 hukuk kitabı okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,
  • 104 pozitif bilimler kitabı okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,
  • 75 sosyoloji kitabı okuyarak ‘Halkevlerini’ kurmuş,
  • 101 eğitim öğretim kitabı okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Atatürk, hayatı boyunca Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında bütünleşebileceğimiz tek lider O’dur. Artık Atatürk, dil gibi, vatan gibi, bayrak gibi, İstiklâl Marşı gibi bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren milli odak noktalarımızdan biridir.

Aramızdan ayrılışının 79. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin süzgecinden  geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 21. yüzyılda bizi güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun ve 4. Sanayi Devrimi’nin  etkin bir üyesi  olmaya götürecek yol, Atatürk’ün aklı ve bilimi rehber kabul eden  ışıklı yoludur. Bunun için yapılacak iş, yeni nesilleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduran, ulusal ve evrensel değerleri özümsemiş , “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nitelikli ve bilinçli bireyler olarak yetiştirmektir.

Aziz Atatürk’ü 79. ölüm yıldönümünde  bir defa daha rahmet, minnet ve şükranla anarken, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde ifadesini bulan çağdaş milliyetçilik anlayışına  milletçe sahip çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.

 

Eki 28

“Nerede Bu Devlet?” Anlayışı Ne Kadar Doğru?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Yüzyıllardan beri itaat ve himaye kültürünün etkisi altındayız. Buyruklara uyuyoruz, büyüklerimiz bizi koruyor, esirgiyor ve bize yardım ediyor. Bu itaat ve himaye geleneği Türkler aracılığıyla Osmanlı’ya ve oradan da modern Türk aile kültürüne intikal etmiştir.
Devlet, vatandaşlarının huzuru ve refahı için çalışır. Devlet, vatandaşlarının güvenliğini sağlamak ve her hangi bir vatandaşına yönelen tehdidi önlemek için vardır.
Hemen hemen her toplumda Devlet kutsal olarak kabul edilmiş ve yolunda can verilecek kadar sevilmiştir.
Dünya durdukça devletler varlıklarını sürdüreceklerdir. Devlete karşı olduğumuz sanılmasın. Çünkü insanlar hiç bir zaman kendi başlarına bırakılamazlar. Eğer bırakılırsalar, toplumda tabiat kanunları geçerli olur ki böyle toplumlarda huzurdan eser kalmaz. Yüce milletimiz devlete olan saygısını ve sevgisini “Allah devlete millete zeval vermesin” duasıyla dile getirmiştir.
Ancak onu kutsallaştırmaya ve ona tapınmaya da gerek yoktur. Devleti körü körüne kutsallaştırmanın bir anlamı yoktur. Bu yüzden devlet hatalarını göremiyor. Bu tutum yüzünden Türk insanı zeki olmasına rağmen kendi başına esnek karar verebilme gücünü veya yeteneğini hayata geçirmekte zorlanıyor. Bu durumda modern bilimlerde de yeterli derecede varlık gösteremiyor. Ona itaat etmek daha kolay geliyor.
İtaat ve himaye, taraflardan birine güven ve yaşama kolaylığı sağlarken, diğerine iktidar ve güç sahibi yapmaktadır. İktidar, verir, doyurur, lütfeder. Halk ve kişiler ise alır, kabul eder ve şükran duyar.
Geleneksel Türk kültüründe iktidarlar ve hükümetler, halk için yapılması gerekeni yapmak üzere vardır. Halk kendi için yapılması gerekeni yapmaz. Eğer birileri sizin için bir şeyler yapıyorsa, ayrıca sizin bir şeyler yapmaya ve çalışmanıza gerek kalmaz. Şüphesiz böyle bir kültürden üretken ve girişimci insanlar çıkmasını bekleyemeyiz.
“Hükümet ne güne duruyor?” şeklindeki bu himayeci değer günümüze döne dolaşa vatandaşların tüm kriz anlarında “ Devlet nerede?” sitemlerine dönüşmüştür. Bu gelenek kökleri İslam öncesi döneme giden uzun bir sürece sahiptir (İsmail Doğan, Türk Aile Sosyolojisi, s. 20).
Peki sorunlar baş gösterdiğinde vatandaş olarak bizim yapacaklarımız yok mu?
Unutmamamız gerekir: Doğanın herhangi bir yerinde bir şey yararsızlaştığında orada körelme görülür. Bu bedenimiz için de geçerlidir. Doğada yararsızlaşan bir şey hemen ölür. Doğada ve kendi içimizde yararsız olan bir şeye yer yoktur. Ancak ve ancak gelişime, ilerleyişe katkıda bulunan şeylerle mümkündür sağlıklı oluş. Hayatta kalabilmenin tek yolu ilerlemektir.
Yararlı olduklarını hisseden insanlar çabuk çökmezler, hastalanmazlar. Kendilerinden hoşnut oldukları için ortaklaşa çalışmayı daha da başarılı kılmaya hazırdırlar (Deepak Chopra, Sağlığı Yaratma, s. 145-146). Bu sebeple sürekli olarak kendimizi geliştirmek zorundayız.
Kendimizi yararlı konuma nasıl getirebiliriz?
Gelişim her insan açısından önemlidir. Çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluk dönemine, olgunluktan yaşlılığa kadar hayatın birçok evresinde kendimizi geliştirmeliyiz. Bunun için şu adımları atabiliriz.
• Kitap okumayı alışkanlık haline getirmeliyiz.
• Gelişiminiz açısından bize destek olacak alışkanlıklara sahip olmalıyız.
• Yeteneklerimizi geliştirmeliyiz. Diğerlerinden farklı yönlerimizi göstermeliyiz.
• Başkalarına danışıp fikir almalı ve fikirlerimizi her ortamda paylaşmalıyız.
• Kişisel gelişimi önemsemeli ve kendimizi sürekli geliştirmeliyiz.

 

Eki 22

Romanya’da Kurultay ve Uluslararası Aba Şampiyonası

13-15 Ekim 2017 günleri Romanya’nın Köstence ve Tulça şehirlerinde Birinci Romanya Kültür ve Spor  Kurultayı gerçekleştirildi. Kurultay; Romanya Demokratik Türk Tatar Federasyonu ve Romanya Uluslararası Aba Güreşi Federasyonu Başkanlığınca düzenlendi. Kültür Spor ve Sosyal etkinlikler çerçevesinde yapılan kurultaya, ev ahibi Romanya, Türkiye, Bulgaristan ve Moldava katıldı.

Programın birinci gününde, Köstence ve Tulça’nın tarihi yerleri ziyaret edildi. Tulça ili sınırlarında Babadağ kasabasında Gazi Ali Paşa Camii, Sarı Saltuk Baba ve Koyun Baba türbeleri görüldü. Türbelerde dualar edildi. Mecidiye, Omurça ve Hasança gibi Türk yurtlarına gidildi. Sokollu Mehmet Paşanın, eşi  Esmehan Sultan (II. Beyazıt’ın kızı) adına yaptırdığı cami ile Köstence’deki Kral cami incelendi. Şehir gezileri yapıldı. Akşam yemeklerinden sonra geleceğe yönelik sportif ve kültürel plan ve projeler geliştirildi. Bunlardan en önemlisi 2018 yılı içinde Romanya’da yapılacak olan Balkan Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonasıdır.

Romanya Köstence Belediye Meclis üyeleri, Judo ve Güreş Kulüpleri, Tatar güreşi kulüpleri ve en önemlisi Rusya’nın geliştirmiş olduğu “Hand to Hand Fight Federation” Silahlı Kuvvetler ve Emniyet Kuvvetleri İçin Dövüş Sanatları Federasyonu tam destek vermektedir. Hatta bu federasyonun başkanı Boğdan Neagu ve Asbaşkanı Mihai Gosav Baş güreşler için mindere çıktılar. Gösterdikleri bu yüksek performans ve Uluslararası Aba Güreşine verdikleri destek için, Başkan  Prof. Dr. İbrahim Öztek tarafından kendilerine birer madalya ve bayrak taktim edildi.

İkinci gün sabah deniz kenarında kumsalda atlı gösteriler ve at yarışları yapıldı. Burada tüm sporcular bir araya gelerek tanışıldı ve birlikte anı fotoğrafları çekildi. Öğleden sonra ise spor salonunda Kurultay’ın bir parçası olarak geleneksel okçuluk, ok atışları, geleneksel giysileri ile eski bahadırlar /savaşçılar gösteriler yaptılar. Bu etkinlikler televizyon ekiplerince kayda alındı ve yetkililerle röportajlar yapıldı.

Daha sonra Uluslararası Aba Güreşi yarışmalarına geçildi. Ekipler son derece güçlü ve teknik sporculardan oluşuyordu. Sporcuların yaklaşık tümü 3 Eylül günü Hatay’da yapılan 8. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonasına katılan sporculardı. Uluslararası hakemlerimizin yönettiği yarışmalarda hiç bir hoşnutsuzluk  veya haksızlık yaşanmadı. Yarışmalar; ciddi, disiplinli fakat kardeşlik havası içinde geçti. Türk takımı teknik olarak göz doldurdu. Beyazıt Kemal Halil yönetimindeki Bulgar sporcular da teknik olarak Türk takımından aşağı kalmadı.  Nitekim iki birinciliği de Bulgar sporcular kazandı.

 

 

 

Şampiyonada Türk takımı birinci  oldu. Türkiye’nin ardından Bulgaristan ikinci, Romanya üçüncü ve Moldova/Gagauzya dördüncü oldu.

Türk takımının ferdi dereceleri: 60 kg. Bünyamin Özdal     2.

70 kg. Cuma Akkuş            2.

Şükrü Uygan           3.

80 kg. Oğuz Doğruer        1.

90 kg. Selahattin Karaca  3.

+90 kg. Mahmut Çayırcı     1.

Müsabakalar son derece ciddi, kıran kırana, fakat o derece centilmence ve kardeşçe sürdü. Herkes bir birine son derece saygılı ve hakkına riayet ederek, verilen kararları saygı ile karşıladı.

Müsabakalar; Uluslararası Kuraş ve Uluslararası Aba Güreşi hakemimiz Aydın Öztek, Uluslararası Serbes Güreş ve Uluslararası Aba Güreşi Hakemi  Florin Nistor ve Uluslararası Aba Güreşi Hakemimiz Hikmet Sabuncu tarafından yönetildi.

Sporculara madalya ve diplomaları yanı sıra aldıkları derecelere göre para ödülü verildi.

 

Romanya Uluslararası Aba Güreşi Başkanı ve Romanya Demokratik Türk Tatar Birliği başkanı Belgin Naim ile Romanya eski millet vekili ve Onursal başkan Necat Sali ile organizasyon komitesi üyelerinin çalışmaları ve misafirperverliği misafirlierini son derece mutlu etmiştir.

Bundan sonra sırada 19 kasım günü Almanya’da yapılacak olan 2. Avrupa ve 4. Almanya Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası bulunmaktadır. 2018 yılı başlarında da Balkan Şampiyonası, Macaristan, Bulgaristan, Gürcistan ve İran turnuvaları ile Uluslararası Aba Güreşi, dev adımlarla dünyaya yayılan orijinal bir Türk Sporu olarak, spor dünyasında yeni bir güneş olarak parlamaktadır.

Geleneksellikten modernizasyonla Dünya spor arenalarına taşınan Uluslararası Aba Güreşi sporunun basit ve kolay anlaşılır kuralları ve hakem jestleri ile çok kısa bir zaman içinde birçok güreş tipi sporun yerini alacağına kesin gözü ile bakılmaktadır.

Bu sporun gelişmesinde ve yaygınlaşmasında iki bilim, spor ve kültür adamımız; Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile aynı zamanda Türk sporunun duayenlerinden Türkiye Olimpian Derneği başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek’in verdikleri emek büyük önem taşımaktadır.

Eki 22

Sanayi İnkılabı ve Doğurduğu Sonuçlar

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, ilim ve tekniğin ileri gittiği bir devir olmuş ve bu noktaya Sanayi İnkılabı ile birlikte ulaşılmıştır. Avrupa’da , 16. Yüzyıl’ın sonlarıyla 17. Yüzyıl’ın başlarında yeni icatlar ve buluşlar üretime sokularak yeni teknik gelişmeler ve değişmeler ortaya çıkmış ve bu durum kademeli olarak günümüze kadar sürmüştür.

Sanayi İnkılabı’nı doğuran en önemli sebeblerin başında siyasal,sosyal,bilimsel ve dini düşünceler gelmektedir.1789 Yılında,Fransa’da meydana gelen inkılap,Napolyon vasıtasıyla bütün Avrupa’ya yayılmış ve Sanayi   İnkılabı’nın gelişmesine vesile olmuştur.

Sanayi İnkılabı üç aşamada gerçekleşmiştir.Kas gücünün yerine makinaların hakim olması “BİRİNCİ SANAYİ İNKILABI” nı veya başka bir ifade ile “MAKİNALAŞMA ÇAĞI” nı ortaya çıkarmış ve 18. Yüzyıl’da başlayarak 19. Yüzyıl’ın ortalarına kadar sürmüştür. Bu dönemde; demir ve kömür üretimde kullanılarak büyük fabrikaları ortaya çıkarmış ve böylece, Avrupa’da tarımdan fabrikaya doğru bir değişim olmuştur.Sanayi İnkılabı’nın en önemli gelişmelerinden biri buharlı makinaların icat edilerek üretime sokulması,Makinalaşma Çağı’nın başlangıç noktası olmuştur.

Beyin gücünü makinalaştıran teknik değişmelere “İKİNCİ SANAYİ İNKILABI” denmektedir.Sanayi İnkılabı’nın ikinci aşamasında,üretimde kullanılan ham madde ve enerji kaynaklarında değişmeler olmuş,kömür ve demirin yanında çelik,elektirik,petrol ve çeşitli kimyasal maddeler de üretim araçları içine dahil edilmiştir.19.Yüzyıl’ın sonlarıyla 20.Yüzyıl’ın başlarında,makina yapan makinalar ve kendi kendini kontrol eden makinalar icat edilmiş ve insanı monotonlaştırmaktan ve sıkıcı hareketlerden kurtararak ona boş zaman ve imkan tanımış ve büyük hizmette bulunmuştur.Buradan hareketle; otomasyonun İkinci Sanayi İnkılabıyla birlikte ortaya çıktığını söyleyebiliriz

Gelecek için tasarlanan veya düşünülen Enformasyon Çağı’na da Toffler’in deyimiyle “ÜÇÜNCÜ DALGA MEDENİYETİ” veya başka bir ifadeyle “ÜÇÜNCÜ SANAYİ İNKILABI” denmektedir.Bu dönemde; bilgisayarlar,ileri teknolojik gelişmeler,filmler,slaytlar,bantlar ve benzerleri gelişmiş ve yeni bir çığır açılmıştır.

Sanayi İnkılabı’nın ortaya çıkardığı sonuçlara gelirsek;Avrupa’da burjuva sınıfının yapısı değişmiş ve işci sınıfının doğmasına yol açmış.Şehirleşme dolayısıyla nüfus artışı ortaya çıkmış ve büyük şehirlerde nüfus yığılmalarına sebep olmuş.Dünya’nın ilk gecekonduları bu dönemle birlikte ortaya çıkmış. İşsizlik bir taraftan artarken diğer yandan teknoloji alanında yeni buluş ve icatlar ortaya çıkmış.Avrupa sermaye birikimini artırmış.Sosyalizm ve Liberalizm gibi düşünce akımları ortaya çıkmış.Bazı yeni icat ve buluşara gelince;John Kay,dokuma işlemini makinalaştırmış.James Watt,buharlı makinayı icat etmiş.İngiltere’de buharlı tren yolları açılmış.İlk modern maden ocağı üretime sokulmuş.

Sanayi İnkılabıyla birlikte,toplumların sosyal bünyelerinde gözle görülür önemli değişmeler olmuş.Bütün bunların yanında,son derece önemli sosyal problemleri de beraberinde getirmiştir.ilgisizlik ve ihmallerin sonucunda tırafik,çevre,kirlenme,gürültü vb. hadiseler ortaya çıkmıştır.

Eki 22

Milli Devletlerden Eyalet Devletlere

Ruhittin SÖNMEZ

Barzani’nin Kürt bölgesinde bağımsız bir “Kürdistan” için yaptırdığı referandum mevcut dengeleri değiştirdi.

Barzani’ye İsrail’in açık, ABD’nin örtülü desteğine karşılık, Türkiye, İran ve Rusya yakınlaşarak yeni fakat muhtemelen geçici bir denge oluşturdu. Merkezi hükümet Kerkük’ü peşmergeden geri aldı.

Ancak Irak’ın bölünmesi ihtimali hala çok güçlü.

Çünkü bölge için ABD ve İsrail’in tasarladığı ve uygulamaya çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi, Büyük İsrail Projesi ve Büyük Kürdistan gibi birbirini tamamlayan üç uzun vadeli projenin ilk basamağında Irak ve Suriye’nin bölünmesi var. Muhtemelen her iki devlet de üçer parçaya bölünecek.

Arkasından Türkiye ve İran’ın da bölünmesinin planlandığı muhakkak.

Peki, bölme planları ve bölünme riski sadece Ortadoğu için mi geçerli?

Avrupa Birliği Anayasasının kabul edilmemesiyle başlayan süreçte artık AB’nin bütünleşmesi değil, ayrışması konuşulur oldu.

AB ülkeleri de Ortadoğu benzeri bir ayrışmanın başlangıcında. Ama burada ayrışmanın savaşla değil, psikolojik operasyonlarla yönlendirilen kitlelerin “birlikte yaşamama iradesini” ortaya koyduğu “referandumlarla”, oldukça “medeni” usullerle yapılacak.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması İngilizlerin sağlıklı bir kararı mı, yoksa ABD’nin uzun vadeli bir psikolojik savaş ile etkilediği toplumun aldatılması sonucu mu?

AB ülkelerinde başlayan ayrılıkçı hareketlerin devam edeceğine dair işaretlerin ciddiye alınması gerekiyor.

Geleceği aydınlatan ilk işaret fişeği İspanya’da atıldı. Katalonya’da ayrılık hareketi kuvvetlendi ve yapılan bağımsızlık referandumunda ayrılık kararı çıktı. Katalonya’da ve Barzani Bölgesinde aynı zamanda bağımsızlık referandumu yapılması herhalde tesadüf olamaz.

İspanya’da Bask bölgesi de yakında bağımsızlık isteyebilir.

Sırada halkının kendini Alman olarak görmediği bilinen Bavyera Eyaleti’nin Almanya’dan ayrılması olabilir.

Fransa’da Korsika adasının ayrılması, Belçika’nın Flamanya ve Valonya diye ikiye bölünmesi hiç sürpriz olmayacak.

İtalya’da (Venedik’in başkent olduğu Veneto bölgesinde) Venetolular, Mart 2014’teki gayri resmi referandumda yüzde 89 oranında bağımsızlık fikrine “evet” demişti.

İskoçya’nın İngiltere’den ayrılması, yapılan referandumda yüzde 55 “hayır” oyu çıkması ile şimdilik gündemden kalkmış gibi görünse de, İskoçya’nın yakın gelecekte bu rüzgârdan etkilenmemesi imkânsız.

AB ülkelerindeki bu ayrışma temayülünü besleyen, alttan alta destekleyen ABD’nin bu tavrında ABD Dolarını dünya ticaretinin tek parası olarak kabul ettirmeye çalışmasının payı büyük. Böyle olunca ABD gerekli gördüğünde karşılıksız olarak istediği kadar dolar basabiliyor. Sadece kâğıt basarak ekonomisini canlandırabiliyor, başka ülkelerin ekonomisini manipüle edebiliyor.

Bu sebeple ABD için Dolara karşı rakip olan Euro’nun etkisizleştirilmesi çok önemli.

Fakat daha da geniş bir pencereden bakarsak başka gerçekleri de fark edebiliriz.

***************************************

İKİBİN DEVLETLİ BİR DÜNYA

Ortadoğu ve AB’de güçlenen ayrılıkçı hareketlerin birçok devletin parçalanması ile sonuçlanacağını öngörmek kehanet sayılmamalı. Hatta dünyadaki çok sayıda ülkede ayrışma olabilir. Ulus/milli devletler bölünerek eyalet devletleri diyebileceğimiz devletçikler ortaya çıkarılabilir.

Ocak 2015’de yazdığım “İki Bin Devletli Bir Dünyaya” başlıklı yazımda yer alan bilgilerin bugünkü gelişmeleri anlamada faydalı olacağını sanıyorum. (Bu bilgileri Prof. Dr. Anıl Çeçen‘in on sayfalık “Süper Zenginler Bölücülük Yapıyor” başlıklı makalesinden almıştım.)

  • Yirminci yüzyıla geçerken dünyada sadeceyirmi devlet vardı. Yirmi birinci yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıktı.

Bu nasıl oldu? Birinci ve ikinci dünya savaşları sonucunda imparatorluklar ortadan kalktı, sömürgeler tasfiye edildi ve daha sonra da sosyalist sistem ortadan kaldırıldı.  Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen bu üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal  yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.

  • Bu gibi konularla ilgilenen bazı uzmanlar, küresel emperyalizminhedeflerine göre, iki yüz devletin yeterli olmadığını, geçen yüzyılda olduğu gibi devlet sayısının en az on misli daha artırılması yani 2000 devletli bir dünya olması gerektiğini ileri sürmekte.
  • Devlet sayısının artmasımevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiyle mümkün olabilecektir.
  • Batı kapitalist sistemi tarafından, alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaranmikro milliyetçilikler kışkırtılacak; var olan ulus devletler parçalanarak, dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulacaktır.
  • Bu geçişi sağlamak için ulus devletlerin ekonomik açıdan dışa açılmaları teşvik edilmekte, etnik gruplar ve cemaatlerbüyük para imkânları ile desteklenmektedir.
  • Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alan küçük eyalet devletleri, kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel oluşumların çatısı altında, kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.

İki yüz ulus devletin bölünmesi ile ortaya çıkacak iki bin eyalet devleti, beş kıta üzerinde oluşturulacak on büyük federasyonun çatısı altında birleştirilecek ve en sonunda on büyük federasyonun, bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleşmesiyle de, yüzyıllardır zenginlerin hayal ettiği bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.

İşte bu noktada hepimizin küresel sermayenin ulus/milli devletleri yıkarak eyalet devletlerine parçalama hedefini iyi bilmemiz gerekiyor.

Bu hedef küresel sermayenin başat olduğu ABD’de, dünyanın belli bölgelerinde uyguladığı bir devlet politikası olarak karşımıza çıkmaktadır. “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi.

Böylece, “küresel sermaye Amerikan devletini ve ordusunu kullanarak yeni bir sömürge imparatorluğu peşinde koşmaktadır.”

Birilerinin böyle hesabı var. Ama bizim de bir hesabımız olmalı.

Bir de Allah’ın hesabı olduğuna imanımız olmalı.

  1. yüzyılda kurulan yaklaşık 200 devletin dörtte biri Osmanlı Devletinden ayrılanlardan oluşturuldu. Ama Büyük Atatürk önderliğinde verdiğimiz Milli Mücadele ile emperyal hesapların bir kısmını bozduk.

Öğrenilmiş çaresizliği kırmamız lazım.

Bugün de aleyhimize yapılan dış hesapları bozabiliriz. Yine başarabiliriz.

Eki 13

İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Oranı Belirleme:

 Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun “Temel ilkeler” başlıklı 3. maddesi “(2) Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.” hükmüne amirdir. Yine aynı kanunun “Bilirkişilik sicilinden ve listesinden çıkarılma başlıklı” 13. maddesine göre “ç) 3 üncü maddede belirtilen temel ilkelere aykırı olarak bilirkişilik faaliyetinde bulunulması” Bilirkişilik Listesinden çıkarılma sonucunu doğurmaktadır.

 

Özellikle İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin davalarda İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Oranı Belirleme kaçınılmaz bir işlem olup, hatta, bazen mahkemeler tarafından bilirkişilerden bizzat istenmektedir. Görevlendirme esnasında da “Kusur yönünden incelenmek üzere Kusur Bilirkişisine tevdiine” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Oysa İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Tespit Etme konusu hukuki bir mesele olduğundan yukarıda zikredilen kanun hükmü gereğince böyle bir mahkeme kararını yerine getirme bilirkişilik listesinden çıkarılmaya yol açacaktır. Bilirkişilik eğitiminde verilen bilgiler ve yapılan mütalaalar esnasında “sadece Mahkeme (hakim) kusur belirleyebilir ve illiyet bağı kurabilir” şeklinde uyarılarda bulunulmaktadır.  Fakat her bilim dalının kendi konuları içerisinde “Kusur Tespit Etme” ve “İlliyet Bağı Kurma” fiilinde bulunması kaçınılmazdır. Örneğin;

 

  • Bir ekonomist “Arz ve Talep Kanunu”’ndan söz ettiğinde aslında arz ve talep arasında illiyet bağı kurmaktadır. Yine, bir hekim “sigara kullanımı kalp krizi riskini %20 oranında arttırır” dediğinde sigara kullanımı ve kalp krizi arasında illiyet bağı kurmuş olmaktadır.

 

  • Benzer şekilde; “Malpractice var” denildiğinde kusur tespiti yapılmış olunmakta veya “Kusurlu İmalat” mühendislik uygulamalarında sıklıkla söz konusu edilebilmektedir. “Malpractice Var”diyebilmek içinse o konuda bilimsel ve teknik uzman bilgisine sahip olmak gerekmektedir. Mesela; By-Pass ameliyatı yapan bir doktorun ameliyatı kusurlu yaptığını söyleyebilmek için bu ameliyatın nasıl yapıldığı en iyi şekilde bilinmelidir.

 

Bu durumda, teknik ve bilimsel açıdan illiyet bağı kurma ve kusur belirleme kaçınılmaz bir faaliyettir ve bilimsel ya da teknik bilgi gerektirmektedir. Dolayısıyla, bilirkişilerin kendi alanlarında kusur belirlemeleri ve illiyet bağı kurmaları söz konusu kanunun ilgili hükmü ile çelişmektedir.

 

Klasik Mantığın temel kurallarından birine göre; (a=b) ve (b=c) ise (a=c) önermesinde bulunulabilir. Bu kuralı konumuza uyarlarsak;

 

  1. (İlliyet Bağı Kurma hukuki bir mesele olduğundan) sadece hakimler illiyet bağı kurabilir (a=b),
  1. İlliyet Bağı tüm bilim dallarında kaçınılmaz bir davranıştır (b=c),
  2. Öyleyse sadece hakimler bilimsel faaliyette bulunabilir (a=c).

 

Açıkça görüldüğü üzere; mantık kurallarına göre mantıksız ve geçersiz bir sonuca ulaşılmaktadır. “Sadece hakimler illiyet bağı kurabilir” önermesinde bulunulduğunda ortaya “herşeyi bilen, hiçbir bilginin bilgisi dışında kalmadığı, kusurdan ve bilgisizlikten münezzeh bir hakim” tablosu çıkmakta ve bu sonuç hayatın gerçekleri ile çelişmektedir.

 

Benzer şekilde, diğer bir önermeye göre;

 

  1. (Kusur Belirleme hukuki bir mesele olduğundan) sadece hakimler kusur belirleyebilir (a=b),
  1. Kusur Belirleme (Malpractice’te olduğu gibi) her bilim dalında var olan/teknik bilgi gerektiren bir konudur (b=c),
  2. Öyleyse hakimler her bilim dalını/teknik bilgiyi bilirler (a=c).

 

Burada da görüldüğü gibi; “sadece hakimler kusur belirleyebilir” önermesinde bulunulduğunda yine ortaya“herşeyi bilen, hiçbir bilginin bilgisi dışında kalmadığı, kusurdan ve bilgisizlikten münezzeh bir hakim” tablosu çıkmakta ve bu sonuç yine hayatın gerçekleri ile çelişmektedir.

 

Öyleyse, böyle mantık dışı bir sonuca ulaşmamak için İlliyet Bağı ve Kusur kavramlarını tanımlama ve benzer kavramlarla aralarındaki farkı belirleme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

 

Bazı kaynaklarda “İlliyet Bağı” terimi “Neden Sonuç İlişkisi” şeklinde tanımlanmakta/ açıklanmaktadır. Ancak; hukuki metinlerde daha sık kullanılan “İlliyet Bağı” terimi ile felsefi/ilmi metinlerde daha fazla geçen “Neden Sonuç İlişkisi” terimini birbirinden ayırmak gerekmektedir. Başka bir ifadeyle; Neden Sonuç İlişkisi kavramı teknik ve bilimsel bir anlam taşımalı, İlliyet Bağı kavramı ise hukuki anlamda kullanılmalıdır. Benzer şekilde; “Hata” kelimesi ilmi ve teknik manada ele alınmalı, “Kusur” kelimesi ise hukuki mana içermelidir. Yani Kusur denildiğinde “Hukuki Sonuç Doğuran Bir Hata”, İlliyet Bağı denildiğinde de “Hukuki Sonuç Doğuran Neden Sonuç İlişkisi” anlaşılmalıdır.

 

Böyle kabul edildiği takdirde, başlangıçta belirttiğimiz çelişki ortadan kalkacak ve bilirkişilerin bilimsel ve teknik açıdan neden sonuç ilişkisi kurma hakkı ile yine bilimsel ve teknik hata belirleme yetkisi elinden alınmamış olacaktır. Aksi takdirde tüm adli vakalarda kusur ve kusur oranı belirleme yetkisi sadece hakimlerde kalacak ve pratik/teknik açıdan imkansız bir sonuç doğacaktır.

 

Yukarıda zikredilen kanun maddelerine göre yaşanabilecek bir başka sorun da ilgili kanun maddelerine atıfta bulunabilme yasağının getirilmiş olmasıdır. Zira kanun maddelerine atıfta bulunma aynı zamanda “Hukuki Nitelendirme ve Değerlendirmede Bulunma” faaliyetini içermektedir. Oysa kanun maddelerine atıfta bulunmadan hatalı uygulamaları analiz etmek/değerlendirmek mümkün değildir. Örneğin;

 

  • Sigortalı bir hasta Sosyal Güvenlik Kurumu’na dilekçe vererek kendisinden yasal ücretin üzerinde ilave ücret alındığını belirtmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu da konuyu inceleyip hastanın beyanına dayanarak sözleşme kapsamında cezai müeyyide uygulamıştır. Hastane uygulanan cezanın iptali için dava açmış ve dosya mütalaa vermek üzere bilirkişiye tevdii edilmiştir. İhtilaf konusu, “özel hastanenin yasal sınırın üzerinde ilave ücret alıp almadığıdır”. Bu ihtilaf konusunun açıklığa kavuşturulabilmesinin tek yolu ise, hastanenin aldığı ilave ücret karşılığında kestiği faturanın mahkemeye sunulmasıdır. Zira faturada yazan meblağ ile SGK tarafından resmi fiyatlara göre hastaneye ödenen meblağ arasında oranlama yapılması ve davaya konu ilave ücretin yasal sınırın (%200’ün) üzerinde olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Bunun başka bir yolu yoktur ve faturanın sunulmaması halinde konu muallakta kalacaktır. Bilirkişi yazdığı raporda Vergi Usul Kanunu’nun ilgili maddelerine atıfta bulunarak hastadan alınan ilave ücret karşılığında fatura kesilmesi gerektiğini belirtmeli ve bu faturanın mahkemeye sunulması gerektiğini, aksi takdirde mütalaa verilmesinin mümkün olmadığını vurgulamalıdır. Ancak, böyle yazdığı takdirde, 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun yukarıda zikredilen 3. maddesi ile 13. maddesine aykırı hareket etmiş olacak ve davacı tarafından şikayet edilerek Bilirkişilik Listesinden çıkartılacaktır. Sonuç olarak; bu koşullar altında bilirkişilik hizmeti verilmesi çok zor hatta imkansız görünmektedir.

 

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar