Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 13

Etnik Azınlık, Etnik Grup ve Bir Kafa Karışıklığı

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Gençlik yıllarımızda okuduğumuz ve etkilendiğimiz önemli eserlerden birisi de 1955 yılında ilk baskısı yapılan Ord.Prof.Sadri Maksudi Arsal’ın “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli eseridir.

Sadri Maksudi Arsal 1950’li yılların gerçeğine uygun olarak bu eseri ortaya koymuştur. Bugün yaşasaydı ileri sürdüğü bazı görüşlere kendisi de katılmazdı. Milletlerarası barış ve huzuru sağlamak ve işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla adı geçen eserde milletlerarası örgütlenmeye gidilmesi fikrini ileri sürer. Kendisinin yaşadığı dönem BM, Avrupa Konseyi gibi kuruluşların henüz tesirliliğini gösteremediği yıllardır. Yazar da bir arayış içindedir. Barış, huzur ve birlikteliği “Milli Devletler Federasyonu” içinde arar. Rahmetli Arsal yine kendi tabiriyle kozmopolit bir anlayışla milletlerin milli hislerini söndürmek, milli varlıkları yok etmek, insanlığı bir tek milliyetsiz kütle ve sürü haline getirmek için ortaya çıkmış değildir (sh.176). Ona göre, böyle bir beklenti sosyolojik bakımdan da yanlıştır.

Yazar bugün yaşasaydı; milli devletler federasyonu örneği olarak kabul ettiği BM gibi milletlerarası teşkilatların içine düştüğü çaresizlik ve etki kaybının doğurduğu boşluk ve karmaşa kendisini şaşırtacaktı. BM’de her şeyin veto hakkına sahip beş büyük ülkeye göre şekillendiğini görebilseydi; milletlerarası federal bir yapının bir ütopya olduğunu bizzat kendisi de ifade ederdi. Bundan dolayı Sayın Erdoğan “Dünya beşten büyüktür” sözünü neden söylediğini ancak günümüzde kavrayabiliriz. Rahmetli Arsal’ın milletlerarası federalizmi öne çıkarıcı ve günümüzdeki milliyetçilik anlayışı ile örtüşebileceğini ileri sürmesi günümüzde alt üst olan ve çivisi çıkan Dünya siyasi konjonktüründe geçerli olamaz. Günümüzde enternasyonelci, milli ve yerli olmayı reddeden görüşler büyük oranda kan kaybetmiştir. Önü açılmış milli devletleri uyuşturma ve küreselleştirme süreci içinde pasifleştirme çabaları oldukça yıpranmıştır. İnsanlık tarihinin milli menfaat çatışmalarının tarihi olduğu bir defa daha kanıtlanmıştır. Herkes her şeyden faydalanmak istemektedir. Merkezi ve üniter devlet anlayışı sürekli güç kazanmakta; çok kültürlülük tuzakları ve özerklik bağışçılığı eğilimi artık zayıflamaktadır.

“Bir milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler” ifadesi de son derece yanlıştır. Bir milli devlette etnik gruplar olabilir; ancak bunlar milli devletin temel ilkeleriyle kavgalı olamazlar. Etnik azınlık da etnik gruptan farklıdır. Etnik azınlık milletlerarası antlaşmalarla şekillenir. Lozan’da Rum, Yahudi ve Ermeni dini azınlıkların kabulü gerçeğinde olduğu gibi… Aslında azınlık olmayı kimse kabul etmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde kabul edilmiş olan haklar  Lozan’da dini azınlıkların kendilerini azınlık sayılmalarını reddeder bir noktaya çekmiştir.

Şahsen benim de uzun bir süre köşe yazarlığı yaptığım ve önemli hizmetler yaptığına inandığım bir gazetede Sadri Maksudi Arsal’ın adı geçen kitapta ifade ettiği ve aslında alıntı olan görüşlerin kendisine bağlanmasını hayretle okudum. “Atatürk Kürtler ve Çözüm” isimli makalede yazar çözüm diye bir milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler kendi dinlerine, kendi dillerine, kendi kültürlerine ait işleri kendileri istedikleri gibi yürütürler diyor. Milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler “milli” okullarını da açabilirlermiş.

Bu ve diğer maddeler aslında Arsal’ın görüşleri olmayıp kendisinin de alıntı yaptığı genel niteliklerdir.

Makalenin yazarı konuyu anlamaktan o kadar uzak ki, çelişkilerle dolu yazısında “Türkiye’de de kendini azınlık olan ifade eden herkese, bu arada Kürtlere de verilebilir” diyerek azınlık haklarından bahsediyor.

Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet Anadolu’da Lozan’a rağmen yeni azınlıklar yaratmak, farklı devletçikler kurmak için yapılmamıştır. Milli mücadele bir kavimler ittifakı falan da değildir. Türklerin ve kendilerini Türk milletinden hissedenlerin vatanlarına sahip çıkma ve Batılı işgalcileri Anadolu’dan kovma hareketidir. Atatürk’ün daveti Anadolu’da yaşayan herkesedir. Bu süreçte kendisini Türk hissetmeyenlerin önemli bir bölümü ülkeyi terk etmiş, bir kısmı Milli Mücadeleyi kırıcı dolduruşların sonucunda isyanlara kalkışmış, onun bunun oyuncağı olmuşlardır. Bugün Cumhuriyet Türkiye’sine karşı özellikle ABD güdümlü veraset mücadelesine soyunan PKK dahil diğer uzantıları da aynı işi yapmaktadırlar.

Yapılan araştırmalara göre, Kürt vatandaşlarımızın önemli bir bölümü ne bir ayrı devlet, ne de etnik bir azınlık olma talebi içinde değillerdir. Sözde dost ve düşmanlarımızın yoğun çabalarına rağmen… Yazar gibi her bir araya gelip kendilerini azınlık olarak ifade eden herkesi ötekileştiremez ve Türk milleti dışında düşünemeyiz. Lozan ve Milli Mücadele Sevr şartlarını yırtmış ve çöpe atmıştır. Eğer bugün Sevr şartlarına bazıları geri dönmeyi arzuluyorsa ve bunu yaldızlı birtakım ifadelerin altına saklıyorlarsa; o zaman son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Milli Mücadeleye ve o şerefli ve haysiyetli yolun tercihine gerek kalmaz İngiliz ve Amerikan mandasına sığınır giderdik. Benim çelişkilerle dolu yazıları kaleme alan yazara tavsiyem yazdıktan sonra yazılarını tekrar ve tekrar okumasıdır. Türkiye üzerindeki etnik operasyonlara malzeme olmayalım. Artık kafa karışıklığından kurtulalım.

Tem 08

Diyarbakır’ın bugünkü durumu…

Edip TEKKOL

Doğu ve Güneydoğu’da neler olup bittiğinin daha iyi anlaşılabilmesi için Diyarbakır’ın bugünkü durumunu sizlere aktarmakta yarar görüyorum.

Büyükşehir  Belediye Meclisi kararıyla Cumhuriyet Meydanı’na “ Şeyh Sait Meydanı” adı verilerek Atatürk heykeli kaldırılmış; Kürtçe ibareli dernek ve vakıflar kurulmuş; Belediye Başkanlık binalarının girişine Türkçenin yanı sıra Kürtçe ibarelerle “ Büyükşehir Belediyesi Diyarbakır – Şaredarıya Bajarê Mezin AMED ” yazılmış; Sur – Ulu Camii yakınında “Akademıya Zıman-a Ehmedê Xanî – Ahmedê Hani Dil Akademisi ” açılmış ayrıca Doğu ve Güneydoğu’nun birçok ilinde ve ilçesinde Ahmedê Hani adıyla resmi okullar  açılmış durumda.

 

Doğu ve Güneydoğu’daki çeşitli Belediyelerin girişindeki Türkçe-Kürtçe tabelalar…

 

Yenişehir semtinde tabelasında “ Komeleya Tevgera Cıwanen Kurdıstane ” ibaresi bulunan “ Kürdistan Gençlik Hareketi Derneği ” faaliyett          .

Yine tabelasında Kürtçe olarak “ Partıya Demokrata Kurdıstanê – Tırkıya ” ibaresi yazılı olan Barzani yanlısı “ Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ” nin Genel Merkezi Ankara’da değil Diyarbakır’da faaliyet halinde.

 

 

Çeşitli  milli kültür ve tarihi eserlerimizin aidiyetiyle ilgili olarak, Merkezi Yönetim İdareleri ile Yerel Yönetimin yazılı ve sözlü beyanlarında; Artuklu, Akkoyunlu, Osmanlı zikredilir ancak Türk ibaresinden şiddetle kaçınılır; Diyarbakır’da 36 etnik Grubun bulunduğu, 27 medeniyetin yaşandığı uydurulur; tarihteki çeşitli ölü kavimlerden bahsedilir ancak Türk’ten bahsedilmez; Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Ali Emiri gibi Diyarbakırlı değerler hatırlanmaz, anlatılmaz.

PKK’lı Bölücüler, 4 ~ 11 Ekim 2014’teki Kobaniye destek eylemlerinde, hem de Milli Mücadele Zaferinin tescil edildiği Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın 92.Yıldönümünde, Ziya Gökalp’ın Melik Ahmet semtindeki doğup yaşadığı ev olan Ziya Gökalp Müzesini yaktılar, müzedeki kültürel eserleri tahrip ettiler, özel bazı eşyalarını da talan ettiler.

 

– 2009’da Habur’dan giren PKK’lıların sınırda kurulan çadır mahkemelerinde AF edilerek büyük gösterilerde bulunmalarına göz yumulması,

– 2010 yılında Oslo’da PKK’lılarla devlet yetkililerinin görüşmelerde bulunması,

– Atatürk’ün Diyarbakır’a gelişinin 76.Yıldönümü olan 15 – 16 Kasım 2013’te Mesud Barzani’nin-Şivan Perver’le birlikte Diyarbakır’a getirilip ” Kürdistan Devlet Başkanı “ sıfatı ile meydanda konuşturulması,

– 21 Mart 2014’te HDP’nin düzenlediği Nevruz kutlamalarında Öcalan’ın İmralı’dan gönderdiği mesajlarının Diyarbakır’da ki meydandan Türkçe – Kürtçe okutulması,

– Barzani’nin Peşmergeleri’nin, PKK’nın Suriye’deki yan kolu olan PYD’ye yardım etmek üzere Cumhuriyetin kuruluşunun 91.Yıldönümü olan 29 Ekim 2014’te zafer işaretleri ile Türkiye’ye giriş yaparak Urfa üzerinden Kobani denilen Ayn el Arab’a geçişlerinin sağlanması,

– 28 Şubat 2015’te Hükümetin HDP’yle Dolmabahçe mutabakatı,

– Akîl İnsanlar’ın katkıda bulunduğu 5 yıllık Çözüm Süreciyle çeşitli tavizlerin verilmesi,

– 16 yıllık AKP iktidarının buna benzer uygulamalarda bulunması,

sonucunda Diyarbakır’da gelinen nokta kısaca böyle.

Güneydoğu’da Tarihi bir Türk şehri olan Diyarbakır’ın merkezi böyle ise varın siz diğer illerin, ilçelerin ve de köylerin ne durumda olduğunu düşünün…

 

Ağu 05

Malazgirt’ten Dumlupınar’a Türk’ün Ağustos Zaferleri

Dr. Sakin ÖNER

 

Ağustos ayının Türkler için ayrı bir anlamı vardır. Ağustos ayı, Türk’ün “Zaferler ayı”dır. Türk milletinin kaderini değiştiren ve tarihine altın harflerle geçen zaferlerin çoğu, Ağustos ayında gerçekleşmiştir..

26 Ağustos 1071’de Malazgirt, 27 Ağustos 1389’da I. Kosova,11 Ağustos 1473’de Otlukbeli, 23 Ağustos 1514’de Çaldıran, 24 Ağustos 1516’da Mercidabık, 26 Ağustos 1526’da Mohaç, 4 Ağustos 1578’de Vadis Seyl, 23 Ağustos 1921’de Sakarya, 26 Ağustos 1922’de Dumlupınar ve 30 Ağustos 1922’de Başkumandanlık Meydan Muharebesi, Ağustos ayındaki zaferler zincirinin altın halkalarıdır.

Şimdi bu zaferlerimizin tarihimizdeki ve millet hayatımızdaki yerini kronolojik sıraya göre kısaca hatırlayalım.

MALAZGİRT ZAFERİ

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi; Malazgirt ovasında Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Malazgirt Savaşı, Türklerin zaferi ile sonuçlandı. Bu zafer, Anadolu’nun Türklere vatan olmasını sağladı.

Büyük destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, bu büyük zaferi, ünlü “Malazgirt Marşı” isimli şiirinde şu altın mısralarla dile getirdi. Bu marş, değerli sanatçı Yıldırım Gürses tarafından bestelendi.

 

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

          Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

……………

 

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!

          En güzel marşını vurmada mehter
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

I.KOSOVA ZAFERİ

27 Ağustos 1389 I. Kosova Savaşı; I. Murat‘ın komuta ettiği Osmanlı Devleti ile Sırp Despotu Lazar‘ın komutasındaki, Macar, Sırp, Bosna, Eflak, Hırvat ve Çeklerden oluşan Haçlı ordusu arasındaki bu savaş, Sırbistan’da Üsküp’ün kuzeyinde meydana geldi.. Savaşın sonunda I. Murat, savaş alanında dolaşırken Miloş Obiliç adındaki yaralı Sırp askeri tarafından şehit edildi, yerine Yıldırım Bayezid hükümdar oldu. I. Kosova Savaşı sonucunda; Tuna Nehrine kadar olan topraklar Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

OTLUKBELİ ZAFERİ

 

11 Ağustos 1473’de Otlukbeli Savaşı;   Irak ve Azerbaycan’ı alan Akkoyunlu Devleti, 15. yüzyılda Doğu Anadolu’da iyice güçlendi ve Venediklilerle anlaştı. Bu gelişmeler üzerine Fatih Sultan Mehmet büyük bir ordu hazırlatarak, 11 Ağustos 1473 tarihinde doğuya doğru hareket etti. Fatih’in ordusu, Erzincan ve Tercan arasında Otlukbeli bölgesinde Akkoyunlu Devleti hükümdarı  Uzun Hasan ve komutasındaki birliklerle savaştı.

Fatih’in zaferi ile biten bu savaş sonucunda;  Osmanlı Devleti Karadeniz kıyılarındaki Trabzon, Sinop, Amasra gibi önemli limanları ele geçirdi, Osmanlı sınırları, Doğu Anadolu’ya kadar genişledi, Venediklilerin oluşturduğu Haçlı ittifakının en güçlü temsilcisi tasfiye oldu, Anadolu Türk birliğinin kurulması yolunda güçlü bir adım atıldı.

ÇALDIRAN ZAFERİ

 

23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı; Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında geçti. O dönemde Osmanlı Devleti, mezhep vasıtasıyla Anadolu’da egemenlik kurmak isteyen Safeviler ve Suriye’yi ellerinde bulunduran Memlüklerle problem yaşıyordu. Yavuz ilk olarak, Anadolu üzerinden Akdeniz’e ulaşmayı amaçlayan Safevi Devleti’nin tehditlerini ortadan kaldırmak istedi.

 

Savaş, Safevi hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki Şiileri kışkırtması sonucunda, 23 Ağustos 1514 tarihinde Osmanlı Devleti ve Safevi Devleti arasında, Tebriz’e 100 km kala Çaldıran ovasında meydana geldi. Bozguna uğrayan Şah İsmail, ordugâhını ve hazinesini bırakarak kaçtı. Çaldıran Savaşı sonucunda; Anadolu’da yürütülen İran propagandası sona erdi. İranlıların elinde bulunan Kemah, Diyarbakır ve Mardin kaleleri, Doğu Anadolu, İran Azerbaycan’ı Osmanlı Devleti’nin eline geçti. Gürcistan Osmanlı Devleti’nin denetimi altına girdi.

 

MERCİDABIK ZAFERİ

 

24 Ağustos 1516 Mercidabık Savaşı; Osmanlı Devleti ile Memlükler arasında Mercidabık sahrasında meydana geldi. Osmanlı’nın zaferiyle biten Çaldıran Savaşı sonucunda; Yavuz Sultan Selim’in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hâkimiyetini arttırmak için giriştiği faaliyetler, aynı bölgede bazı şehirleri elinde bulunduran Memlükler’i endişelendirmeye başladı. Selim, Anadolu’ya tümüyle hâkim olmanın ancak Memlükler’in ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağına inanıyordu. Tam bu süreçte Memlüklerin Şah İsmail’in elçisini kabul etmesi ve onlarla irtibat kurması, Sultan Selim’in geçmişten beri planladığı sefer için önemli bir fırsat oluşturdu.

Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu, Mercidabık sahrasında 24 Ağustos 1516 sabahı karşı karşıya geldi. Savaş aynı günün ikindi vakti Osmanlı Devleti’nin zaferiyle son buldu. Bu savaşın kazanılmasıyla Osmanlılar; Suriye, Lübnan ve Filistin’e hâkim oldu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hâkimiyet sağlamlaştı ve Memlükler tarih sahnesinden silindi. Bu gelişmelerin en önemlisi de, hilafetin Osmanlı Devletine devri oldu.

MOHAÇ ZAFERİ

 

26 Ağustos 1526 Mohaç Savaşı; Osmanlı Devleti ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan savaştır.  Savaş, Fransa Kralı’nın Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na karşı Osmanlı Devleti’nden yardım istemesi üzerine çıktı. Bu teklifi kabul eden Kanuni Sultan Süleyman‘ın asıl amacı, Macaristan’ı egemenlik altına almaktı.

Mohaç Meydan Muharebesi’nin sonucunda; Macaristan’ın başkenti Budapeşte ele geçirildi, Macaristan Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir krallık haline geldi, Fransa Kralı Almanya tarafından serbest bırakıldı ve Osmanlı-Fransız yakınlaşması başladı.

 

VADİS SEYL ZAFERİ

 

4 Ağustos 1578 Vadis Seyl Savaşı; Fas Sultanlığı, Akdeniz’in Atlas Okyanusu’na açılan kapısı konumundaki Cebelitarık Boğazı’nı kontrol etmekteydi. Akdeniz’in ve Cezayir’in güvenliği için Fas’ın Osmanlı’ya bağlanması gerekiyordu. Bu dönemde Fas’ta iç karışıklıklar başladı. Rakiplerden biri Osmanlı’dan yardım isterken, diğeri Portekiz’den yardım talep etti. Portekiz’in müdahalesi üzerine Osmanlı padişahı III. Murat bölgeye Cezayir Beylerbeyi, Ramazan Paşa komutasında asker gönderdi. Ramazan Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Kasrü’l Kebir’de (Vadisseyl) Portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Vadis Seyl Savaşı’nın zaferle bitmesi sonucunda, Fas Osmanlı hâkimiyetine girdi, Kuzey Afrika’nın fethi tamamlandı, Osmanlı sınırları Atlas Okyanusu kıyılarına ulaştı.

 

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Muharebesi; Türk ordusunun son savunma savaşıdır. Zaferle sonuçlanan Sakarya Savaşı ile Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen geri çekilmesi sona erdi. Bu savaştan önce Yunanlıların başlıca hedefi; Kurtuluş Savaşı’nın sembolü ve direniş merkezi haline gelen Ankara’yı ele geçirmek ve Türk milletinin azim ve direnme gücünü yok etmekti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün emir ve komutasında, dünya harp tarihine “en uzun meydan muharebesi”, Türk Kurtuluş Savaş’ı tarihine de “subaylar muharebesi” diye geçen Sakarya Savaşı, 21 gün 21 gece devam etti ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin doğusunu tamamen terk etmesiyle son buldu. Sakarya Zaferi, Türk milletinin özgürlüğünü ve vatanını kurtarma inancını kuvvetlendirerek, Kurtuluş Savaşı’nın da kaderini tayin etti. Bu zafer sonucunda; Mustafa Kemal’e mareşallik rütbesi ve Gazi unvanı verildi, Sovyetler Birliği ile Kars, Fransızlarla Ankara Antlaşmaları imzalandı.

DUMLUPINAR (BAŞKUMANDANLIK) MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos Dumlupınar Meydan Muharebesi; Mustafa Kemal Atatürk’ ün bizzat katılıp yönettiği bir savaştır. Bu nedenle “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” de denir. Bölge olarak Kütahya’ ya bağlı Dumlupınar yöresinde yapıldığı için, “Dumlupınar Meydan Muharebesi” olarak da isimlendirilir. Sakarya’daki savaşı kazanan Türk ordusu, Yunan ordusunu yok edebilmek için yapılacak yeni bir savaşa hazır değildi. Bunu bilen Mustafa Kemal Atatürk, Sakarya Zafer’inden sonra taarruz hazırlıklarına başladı. Türk askeri düşmanın Dumlupınar bölgesinde toplanmasını bekliyordu. Çünkü savaşın taktiği, Yunan ordusunu bir yerde toplayarak toplu olarak imha etmekti. 26 Ağustos 1922 sabahı, erken saatlerde taarruza geçildi.

Büyük şair Nazım HikmetKuvayi Milliye Destanı”nda o gecenin ruh halini şu mısralarla hikaye ediyor:

 

Saat 2.30.                                                                                                                                           ………………                                                                                                                                 Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.

 

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: ‘Üç’, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

Yahya Kemal Beyatlı “26 Ağustos 1922” başlıklı şiirinde Türk ordusunun zaferi için Allah’a şöyle niyaz ediyordu:

 

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

 

Savaş, 30 Ağustos 1922 akşamı Büyük Zafer’le sonuçlandı. Bir çok yunan askeri öldürüldü ve yaklaşık 10 bin tanesi ise esir alındı. Dumlupınar Meydan Muharebesi ile Yunan ordusu büyük bir bozguna uğratıldı. Bu savaş, 9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize dökülmesiyle sona erdi.

 

AĞUSTOS ZAFERLERİYLE YENİDEN DOĞDUK

 

26 Ağustos1071 Malazgirt’ten 30 Ağustos 1922’ye kadar geçen 851 yılda Ağustos ayında gerçekleşen 10 zafer, Türk’ün Asya, Afrika ve Avrupa’da egemenlik alanının olabildiğince genişlemesine yol açtı.

 

Malazgirt Zaferi, Anadolu toprağının Türk vatanı olmasını;  Birinci Kosova Zaferi, Balkanlarda beş asır devam edecek Türk hâkimiyetine ilk adımın atılmasını; Otlukbeli Zaferi, Anadolu’da Türk birliğinin tam olarak kurulmasını; Çaldıran Zaferi, Anadolu’daki İran tehdidinin önlenmesini ve  Doğu’nun tamamen emniyete alınmasını; Mercidabık Zaferi, Suriye ve Mısır’a hâkim olmasını; Mohaç Zaferi, Avrupa kapılarının Türklere açılmasını ve Macaristan’ın Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir krallık haline gelmesini; Vadis Seyl Zaferi, Kuzey Afrika’nın fethinin tamamlanmasını, Osmanlı sınırlarının Atlas Okyanusu’na ulaşmasını; Sakarya Zaferi, Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen geri çekilmesinin sona ermesini; Dumlupınar Zaferi, İstiklal Harbi’nin zaferle   sonuçlanmasını, Anadolu’nun yeniden Türk vatanı olmasını ve ömrünü tamamlayan Osmanlı Devleti’nin yerine genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır.

 

Ağustos ayını “Türk’ün zaferler ayı yapan” başta Alparslan, I. Murat, Fatih, Yavuz, Kanuni ve Atatürk olmak üzere bütün devlet adamlarımızı, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.  

 

Haz 26

Türkiye’nin Seçimi

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

24 Haziran 2018 günü Türkiye önemli bir seçim gerçekleştirdi. İkisi bir arada olan bu seçimde Millet hem Cumhurbaşkanını, hem de Parlamento üyelerini seçti.

Erken seçim veya baskın seçim olarak isimlendirilen bu seçimde iki ayrı önemli ittifak oluşturuldu.

Birincisi Cumhur İttifakı adı altında; AK Parti (Başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi), MHP (başkanlığını Devlet Bahçelinin yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi) ve BBP (başkanlığını Mustafa Destici’nin yaptığı Büyük Birlik Partisi)

İkincisi Millet İttifakı adı altında; Kemal Kılıçteroğlu’nun Cumhuriyetçi Halk Partisi (CHP), Meral Akşener’in İYİ partisi, Temel Karamollaoğlu’nun Saadet Partisi(SP) ve Gültekin Uysal’ın Demokrat Partisi (DP) idi.

Eş Başkanlıklarını Pervin Buldan ve Sezai Temelli’nin yürüttüğü Halkların Demokratik Partisi (HDP) seçimlere bağımsız girdi.

CHP’den Muharrem İnce ile HDP’den Selahattin Demirtaş parti başkanı olmayıp, partilerince Cumhurbaşkanlığı için aday gösterildi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için kazandığı % 52.4 ve partisinin kazandığı % 42’yi geçen oy oranları 16 yıllık iktidarlarının kazanımları sonucudur.

Sonunda bir sistem değişikliği düşünüldüğünden seçimlere katılım her zamankinden fazla oldu. Halk bilinçli hareket etti.

Bu seçimlerde AK Parti oy kaybına rağmen, MHP desteği ile çoğunluğu sağlayarak, program ve projelerini sürdürecektir.

Cumhurbaşkanını, yeni meclisimizi, partilerimizi ve demokratik bir sistem içinde hareket eden milletimizi, Türkiye’mizin aydınları olarak candan kutluyorum. Tabi bundan sonra Türkiye’yi içeride ve dışarıda bekleyen pek çok sorunlar vardır. Bunlar; İç huzur ve emniyetin tesisi, ekonominin süratle düzeltilerek, halkın refahının sağlanması, iş ve işçi sorunları, Borçlarımız ve borçlanarak zararlarımız, üniversite mezunu milyonla gencin istikbalinin temini, uluslararası siyasette özellikle stratejik ortaklarımızın akıl almaz plan ve projelerine karşı çok daha hareketli ve çok yönlü projeler üretilmesi, sınırlarımızdaki terörden, göçmenlere ekonomimizi altüst eden olayların sonlandırılması, sürekli aldatan AB ve ABD’ ye ciddi yaklaşımlarla vaatlerini yerine getirmelerinin temini, Egede gözümüzün içine bakarak işgal edilen adalarımız, uyutulan Kıbrıs meselemiz,  Azerbaycan ile birlikte yürüttüğümüz enerji arterlerinin gözü olanlara karşı korunması, Ortadoğu ve Hazar Havzası petro-gazının emperyal güçlere karşı korunması gibi çok önemli sorunlarımız vardır. Her şeyden önemlisi artık fabrika yapan fabrikaları kuralım. Uydurma giyecek, yiyecek içecek ithal etmeyelim. Çocuklarımıza İleri teknoloji, Ağır sanayii, yüksek fizik, müsbet ilimler, atom kuantum ve uzay teknolojisi eğitimleri verelim. Füzemizin, Tankımızın, uçağımızın ve denizaltımızın motorlarını kendimiz üretelim. Lüksten sakınalım. Din eğitimini FETO gibi organizasyonlara değil devletin eline teslim edelim.

Yeni Cumhurbaşkanımız, parti liderlerimiz ve parlamenterlerimizin yeni dönemde ve gelecekte tüm sorunların üstesinden geleceği temennisi ile sonsuz başarılar diliyorum.

 

*

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Ağu 12

Bağımsız Medya, Şeffaflık Ve Ekonomi

Ruhittin SÖNMEZ

 

Son zamanlarda bağımsız medyanın ne kadar önemli olduğunu iliklerime kadar hissetmeye başladım.

Eskiden en sevdiğim tartışma programlarını izlemeye tahammül edemiyorum. Sözde “uzman”, “bilim adamı” ve “aydın” sıfatlı kişilerin yalakalık sınırlarını bu kadar zorlamaları, zekâmızla alay edercesine en temel yanlışları bile savunmalarını izlemek bir işkence haline geldi.

Bir sade vatandaş olarak haber alma ve bilgilendirilme hakkımın bu kadar engellendiği, medya gücünün bu kadar kötüye kullanıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

Her geçen gün, farkında olmadan, TV’de haber ve yorum izlemeye ayırdığım zamanı azaltıyorum.

MEDYANIN HALİ

Türkiye medyasını üç kategoride değerlendiriyorduk. Merkez medya, yandaş medya ve sadece 2-3 kanaldan ibaret muhalif medya.

Geride kalan TV ve gazetelerin neredeyse tamamı artık yandaş medya konumunda. Yani SSCB’nin Pravda’sı veya Mısır’ın yarı resmi El Ahram Gazetesi statüsünde.

Memleket çok ağır bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Bir yıl içinde TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 50’yi aşmış. Günlük kurda yüzde 10 mertebesinde dalgalanmalar oluyor. Güdümlü medya muhalefet partilerinin yapacağı veya yapmayacağı kurultayları üzerine tartışmalarla dolu.

Haberler magazin ağırlıklı. Sanki Türkiye’de her şey güllük gülistanlık.

Ekonomiden bahsetmek zaruretinde kaldıklarında “Batı bizi kıskanıyor, ABD bize ekonomik savaş açtı ama millet direnişi ile bu savaştan galip çıktık” yorumları yapan sözde “uzmanları” dinlemek zorunda kalıyoruz.

Dış politikadaki sıkışmamızın siyasi ve ekonomik sonuçları yerine “evangelistler” üzerinden yapılan tartışmalar ile havanda su dövenler de öyle.

UYUŞTURUCU GİBİ

İnsanlar, başlarına geleceğini bilseler bile, kötü haberleri duymak istemiyorlar. Yapılan yayınlar uyuşturucu gibi. İlk dozlardan itibaren insanı mutlu ediyor.

Bazı yandaş haber kanallarını bir hafta izleyen bir vatandaşın mutluluktan uçar hale geldiğini görüyoruz. Şimdi diğer kanallar da o haber kanalı gibi olmaya başladılar.

Uyuşturucu alışkanlığında olduğu gibi bu yayınlar “bağımlılık” yapıyor. Gerçeği duymak istemeyen bağımlı vatandaş “uçuruma gidiyoruz” tarzı haber ve yorumlardan çok rahatsız oluyor. Tekrar uyuşturulmak istiyor.

Necip Fazıl’ın deyişiyle “beyninde zehirli kıymık taşıyan kişi” olan aydınlar ise mutsuz ve çaresiz..

Beyinlerimize bile hükmetmeye karar vermiş olanlar, 1633’de Galileo’yu yargılayan Engizisyon Mahkemesi gibi.

“Galileo inkâr et, dünya dönmüyor!” diye baskı yapıyor.

Ama Galileo gibi –mahkemede tersini söylemek zorunda kalanlar bile- biliyor ki, gerçekler inkâr edilmekle değişmiyor:

“Dünya yine de dönüyor!”

EKONOMİ İÇİN EN BÜYÜK SORUN: ŞEFFAF OLMAMAK

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde bağımsız medya 4. Kuvvet sayılır.  Bu ülkelerde yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinden sonra 4. kuvvet olarak sayılması halkın doğru bilgi alma hakkının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Demokrasiyi içselleştirmeyi bir türlü başaramayan Türkiye’de böyle bir görev yapan medyadan bahsedemeyiz.

Bunda en büyük etken ülkeyi yönetenlerin “şeffaflık” ilkesine inanmamasıdır.

“Finansal şoklar” yaşadığımız bugünlerde ekonomide şeffaflığın, halkın doğru bilgilendirilmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmanın zamanıdır.

İYİ Parti’nin ekonomi kurmayı eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Türkiye’nin en büyük sorununu “ahlâki değerlerin erozyonu” ve ekonominin en büyük sorununu da “şeffaf olmamak” olarak tanımlıyor.

“Yeryüzünde hiçbir din, hiçbir felsefi sistem insanlara yalanı, aldatmayı, zulmetmeyi, kamu malına el atmayı öğütlemez. İşte bu evrensel değerler erozyona uğradı ve her şeyin içi boşaldı.

Günün birinde bugünden çok daha zor ekonomik koşullarla karşılaşabiliriz, bir nesil sıkıntı çeker, düzeltiriz. Fakat ahlaki erozyonun telafisi öyle değil, yüzlerce yıl gerekir.”

Durmuş Yılmaz’a göre, şeffaf olmamaktan sonra önemli meselemiz “karar alma mekanizmasının felce uğraması ve her şeye tek bir sesin karar vermesi.

Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz?’ diye soramıyor. Fren kalmadı.

2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz.

2001’de yaşadığımız krizde de şeffaf olmamak yüzünden önümüzü göremiyorduk.

O dönemde de kamu maliyesi felçti, mali disiplin bozulmuştu, hesap kitap karmakarışıktı ve bütçenin içeriği çok fazla bilinmiyordu. Bugün de aynı koşullar oluşmuş durumda.

Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz.

Varlık Fonu böyle bir şey mesela…

Derhal denetim ve kontrolün hâkim olup Sayıştay’ın çalıştırılması gerekir.”

İlhan Kesici’nin cümlesiyle, “Allah korusun, bütün zamanların en büyük ekonomik daralma ve küçülmesine doğru gidiyoruz.” 

Medyayı “doğru bilgi edinme hakkımızı” önlemek için kullanan, Sayıştay’ı çalıştırmayan, şeffaflık anlayışına bu kadar uzak olan bir yönetimle kriz önlenebilir mi?

Haz 26

İleti Açlığı ve Onanma İhtiyacı

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

 

Bilimsel veriler, duygusal ve fiziksel sağlığımızı koruyabilmemiz için iletilere ihtiyacımız olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor..
İleti (mesaj), söz ya da yazıyla gönderilen ve belli bir anlamı olan haberdir.
İletileri üç şekilde veririz ve alırız:
1. Bedensel iletiler. Sarıma, sırtını sıvazlama, eliin tutma, elini öpme gibi…
2. Sözlü iletiler. Kişinin görünüşü, nezaketi, saygınlığı, iş ahlakı gibi hususlarda sözlü ifadelerde bulunma.
3. Davranışsal ileti. İnsanları dikkatle dinleme, sevgiyle bir buket çiçek sunma gibi…
Günümizde pek çok insan ileti açlığı çekiyor. Bu sebeple İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuştur.

Pek çok insan, olumlu iletiler alamadığı için, olumsuz iletileri aramaya başlıyor. Bunun sebebi varlıklarının onanmasını istemeleridir.
Onaylanma, kendini önemli hissetme, takdir edilme ihtiyacı, yüreklendirme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı egonun ihtiyaçlarındandır. Ego takdirle, yüreklendirme ve sevgiyle beslenir.

Eğer insanın temel ihtiyaçlarından biri yerine getirilmezse, bu durum, kötü sonuçlara, hastalığı ve zayıflığa yol açıyor.
Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde dördüncü basamak Saygı(Değer)-Statü İhtiyaçlarıdır. İnsan ait olduğu grupta saygı görmek ister. Başarısı takdirle karşılanan, saygı duyulan insan kendine güven duyar. Kişi, hem kendine güven ve öz saygı duymak ister, hem de başkaları tarafından böyle görülmeyi arzu eder.
Çoğu insanın olumsuz iletileri aramasının sebebi egonun bu değer görme ihtiyacıdır. Açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan insanların bozulmuş yiyecekleri, yemelerinin sebebi de budur.

Bununla birlikte olumsuz iletiler, tuzlu ve çürümüş yiyecekler gibi insanları hasta edebilir.
İleti açlığı yaşadığımızda, yiyecek ihtiyacı hissettiğimiz gibi temas ihtiyacı hissederiz. Temel iletisini hiç almayan bir insanın durumu anoreksiya rahatsızlığı gibidir. Anoreksiya hiçbir şey yememe şeklindi görülen bir psikolaojk rahatsızlıktır. Ölümle sonuçlanabilir.

Pek çok insan, başkalarından kendisiyle ilgili hiç haber alamadığından, kurumuş bitki gibi olur. Sonra verilen mesajlara karşı da kör ve sağır olur. İyice yalnızlığa itilir.
Temas iletisine aç kişilere sabırla ve kızmadan yardımcı olmamız gerekir. Kurumuş bir bitkiyi canlandırmak için fazladan bakım yapılmalı. Kurumuş bitkide su zamanla toprağın derinliklerine işler.
Başlangıçta temas iletileri yüzeyde durarak derinlere inmez. Usulüne uygun iletiler vererek pek çok insanı canlandırmanın keyfini yaşayabiliriz.

Claude Steiner, Duygusal Okuryazarlık, çev. Muzaffer Şahin, Bilge Sistem Yayınları, Ankara, 2009.

 

Ağu 12

Türk Kültürü ve Milli Kimliğe Bakıştaki Bazı Yanlışlar

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Zaman zaman kültür ve kimlik konuları gündeme getirilip tartışılmaktadır. Özellikle bugün hızını kaybetse de küreselleştirmenin bir bakıma coğrafyaları vatansızlaştırma ve o coğrafyalar üzerinde egemen kültürü dışlama, milletleri uyuşturma, uysallaştırma ve tepkisizleştirme amacı taşıdığı söylenebilir.

Kültür kısaca yaşama tarzıdır. Milletleşme süreci ile birlikte yürür ve zenginleşir. Kültür bütün unsurlarını kapsayan organik bir bütündür. Milli seviyede kabul görmesi ile kültür bölgeselliği aşarak millileşir. Kültür konusunda coğrafi determinizm çoktan aşılmıştır. Coğrafya yaşama tarzını değişik şekillerde etkilese de, kültür yaratıcı, yönlendirici ve zengin ise; o coğrafyaya damgasını vurur ve o coğrafyayı vatanlaştırır. Kültür unsurlarından sadece biriyle mesela dille ifade edilemez. Ancak dil belirli bir kültürün önemli ve mümeyyiz bir vasfıdır.

Kültürler birbirlerine kapalı da değillerdir. Karşılıklı bir alış veriş, temas ve etkileşim vardır. Kelimeler ve bazı gelenek ve görenekler kültürler arası dolaşır. Gerek savaş, gerek barış dönemlerinde etkileşim görülür. Eğer bir kültür daha fazla alıcı durumda ise; zamanla özgün olma özelliğini nispeten kaybedebilir. Sanattan değişik dallara kadar çevreye vurulan damga belirli bir kültürün mührünü ve izlerini taşır. Eğer bir kültür ve yaşama tarzı verici ve çevreye katkı yapıcı değil de; sadece alıcı ise o yaşama tarzı zamanla yaşadığı bölgede egemen kültür olmaktan uzaklaşır. Karışmışlık ve kargaşa yaşama tarzına yansıyabilir. Mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Türk kavmi, Orta Asya menşeili olmasına rağmen, İslam’ın kabulü ile yaşama tarzımız zenginleşmiş, Tanzimat ve sonrası Batılılaşma hareketleri artı ve eksi yönde kültürümüzü etkilemiştir.

Kültürde ve kimlikte coğrafya tek tayin edici değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı; Türk Kimliği yerine Türkiyelilik öne çıkar; Türk Sanatı ve Edebiyatı Türkiye Sanatı ve Edebiyatı olurdu. Yine bazı teorik iddialar ve yeni kimlik arayışları geçerli olsaydı, Türklerin yaşadığı her bir coğrafyada milli kültür izlerimiz zaten Osmanlı Türk eserlerine yönelmiş saldırılarla çoktan kaybolup giderdi.

Türklerin Bizans’tan Arap ve Fars kültüründen ve daha sonra da Batı kültür değerlerinden etkilenmiş olduğunu ne Aydınlar Ocağı reddetmekte ve ne de bu etkileşimi sıfıra bağlamaktadır. Anadolu’da 1071’e ve 11.yy öncesinde de Türk Kültürü yaşamaktaydı. Türk Kültürünün Anadolu’ya girişini sadece 1071’e bağlamak eksik bir yaklaşımdır.

Aynı ümmete mensup milletler arasında da yaşama tarzı farkları ve İslam’ı algılama tarzlarında farklılıklar vardır. Bu bir sosyal gerçektir. Üstünlük ve aşağılama gerekçesi de değildir. Anadolu’da karışmışlık ve mozaik aramak Aydınlar Ocağı çevresinde yer alan aydınlarca kabul edilen bir şey değildir. Böyle bir karışmışlık hele 11.yy’dan itibaren söz konusu olmuş olsaydı; Türk kimliği ve Türk kültürü Anadolu’da çoktan ortadan kalkmış olurdu. Karışmışlık ve mozaik iddiaları, Anadolu coğrafyasını milli kimlikten uzaklaştırmak ve kimliksizleştirmek amacını taşımıştır. Bu konuda romantik sol ve bazı liberal çevreler ve Anadolu’da yeni kimlik ve din arayışına çıkanlar yanılmışlardır. Türk kültürü yerine Türkiye kültürü arayışı, Türk kimliği yerine Türkiyeli veya TC vatandaşlığ somut bir kimlik tanımlayamaz. 1982 Anayasası’nın 66. Maddesine takılıp kalanlar, Bozkurt Güvenç gibi Türk kimliği yerine “insan kimliği”ni öne sürenlerin yanlışlarına düşülmemelidir.

Yaşama tarzı öyle bir kültürel güçtür ki; belirli bir coğrafyada egemen oldukça o coğrafyadaki yer isimlerini de değiştirebilir. Meselâ, Kazakistan’da milli bağımsızlıktan sonra Rusça ve Kosova’da Sırp’ça yer adlarının hemen değiştirilmesi gibi…

Kazakistan somut bir örnektir. Başta değerli devlet adamı ve Türk milliyetçisi Nazarbayev’in milli hassasiyetini bizdeki bazı sağcı ve solcu düşünenlerde göremiyoruz. Bu çevreler eski tüfek bazı yazarların karışmışlık iddialarının etkisinde kalarak Kazakistan’daki kültürün Türk kültürü olmadığını bile ileri sürebilmektedirler. Eğer bunların söyledikleri ve bir kısmının hayalleri gerçek olmuş olsaydı; başta Sayın Nazarbayev Türk kimliğine sarılmazdı.

Bir kültürel kimlik ve milli seviyede kabul görmüş kültür içinde farklı etnisiteler de bulunabilir. Bunların bölgesel yaşama tarzlarında da bazı farklılıklar görülebilir. Ancak bütün bunlar etnik seviyede bir ayırımcılığın ve taassubun kaynağı olamaz.

 

Ağu 02

Milli Eğitim Bakanının Acilen Yapabileceği Bir Şeyler Var

Dr. Sakin ÖNER 

            Liselere geçiş sonuçları açıklandı. Birçok öğrenci ya istediği okula yerleşemedi ya da açıkta kaldı. Buna karşılık bazı okulların kontenjanları yüzde elliye varan oranda boş kaldı. Milli Eğitim Bakanımızın acilen yapacağı bazı uygulamalar sorunu rahatlatabilir.

Şöyle ki;

  1. Genel Liseler yeniden hayata geçirilmelidir. Akademik başarısı düşük Anadolu Liseleri derhal Genel Liseye dönüştürülmelidir. Böylece kontenjan sınırlaması kaldırılmalıdır.
  2. Doluluk oranı düşük ilkokul ve ortaokullar birleştirilerek boşalan mekanlar genel lise olarak açılmalıdır.

3.Doluluk oranı düşük meslek liseleri derhal çok programlı liseye dönüştürülmelidir.

  1. Yeni yapılacak lise binaları mutlaka Genel Lise olarak açılmalıdır.

Bunlar yapılmadığı takdirde her yıl akademik başarısı düşük 300-400 bin öğrenci, açık öğretim lisesine gitmek, yani yaygın öğretime geçmek zorunda bırakılacak. Halbuki lise öğretimi de zorunlu öğretim kapsamına alındığına göre, bu öğrencileri de örgün eğitim kapsamında okutmak devletin görevidir

Ağu 05

Politika İnsan Üzerinden Yapılır!

Türkiye’de siyaset ve politikacılar hakkında düşünülenler açısından temel yanlışlıklar var. Halkın ve de aydınların, bunların varlığından haberi bile yok. Hatta politikacılar bile neyin ne olduğunun farkında değil çünkü onların bir çoğu “koltuk” peşine düşmüş insanlar…
O zaman politikayı nasıl yapacak ve siyaseti nasıl oluşturacağız?
Politikayı yapan insandır. Bu sebeple siyaseti insan faktörü oluşturur. Fikirler ve buna ilişkin eylemler hep insan(lar) tarafından ortaya konulur.
İnsan bu konuda iyi değilse nasıl iyi bir siyaset izlesin? Hangi fikri ortaya koysun? Eylemleri ile hedefe ne şekilde ulaşsın?
Burada insanın iyiliğinden kastımız; karakterli, kişilikli, şahsiyetli, erdemli, ahlaklı, bilgili, tecrübeli, vatansever, objektif, liyakat ve ehliyetli, milliyet sever hususların top yekün bünyede barındırılmasını ifade eder.
İnsanda bunlar yok ise nasıl politika yapacak?
Bana diyorlar ki; eleştirilerini ve görüş açıklamalarını insanlar üzerinden yapma! Nasıl yapacağız o zaman?
Fikirler yanlış! Politikalar yanlış! Ortaya konulan siyaset yanlış! Uygulamalar yanlış! Ama bunları yapan insanlar doğru, öyle mi?
Türkiye’de siyaset açısından bir yanlışı düzeltelim o zaman; eğer bir iş “doğru insan”lar tarafından yapılmıyorsa netice almak imkansızdır. Bunun örnekleri istemediğimiz kadar çoktur.
O zaman hatayı; fikirden önce bunu ortaya koyan ve uygulamayı gerçekleştirenlerde aramak gerekir.
Herkes üzerine düşeni yaptı ise Türkiye niye siyasi bir açmazdadır?
Bunun sebebi insan faktöründe yatmaktadır.
Yanlış adamlarla doğru işler yapılamaz!
Türkiye halen bir orta çağ karanlığındadır. Aşiret anlayışına dayalı feodal yapılar hüküm sürmektedir. Sosyolojik gerçeklerin ve eğitimsizliğin ortaya çıkardığı insan tipi vahim boyuttadır. Türkiye; bırakın dış güçleri, iç güçler tarafından bile bir türlü paylaşılamayan ve bu nedenle güç savaşlarının acımasızca sürdüğü bir ülkedir.
Hal böyle olunca bu siyasete yansımaktadır. Bir de buna yanlış adamların birlikteliği yada koalisyonu eklenince iş siyasette başarısızlığa gitmektedir.
Belki bu siyaset yapan politikacılarla yada ülkeyi dizayn etmeye çalışan “nizam” ile ilgili bir husus olabilir. Ancak politikacı dediğimiz kişilerdeki yanlışlığı görmeden ve bunları isimlendirmeden doğru analizler yapmak mümkün değildir.
Siyasette eleştiriler kişiler üzerinden yapılmalıdır. Başarı ödüllendirilmeli, başarısızlık ise cezalandırılmalıdır. İşin içine vefa, dostluk, arkadaşlık, hemşerilik, menfaatler ve bilhassa nefis girerse gidilecek bir hedef yok demektir.
Israrla kişileri konuşmaktan ve tartışmaktan kaçınanlara bir tavsiyem olur ki; elde ettiğiniz kısmi başarıların geçici olduğunu biliniz… Gerçekle bir an önce yüzleşmezseniz yarınlarda hüsran, kaçınılmaz olacaktır…
Kişileri konuşmayalım sistemi ve yapılanları konuşalım diyenler bir an önce anlasın ki; o sistemi ortaya koyan ve eyleme dönüştüren, neticeyi alan yada alamayan insanlardır. Bunu sorgulamazsanız başarı gelmez.
Ancak Türk siyasetinde ilk düğmeleri yanlış bağlayıp sonra da mükemmel başarılar beklemek tedavi gerektiren bir hastalık haline dönüşmüştür.
Teşhisi doğru yapalım ve ona göre tedavi uygulayalım. Bunu yaparsak ülkeye hizmet etmiş oluruz. Aksi halde tarihin yazdığı “siyaset mezarlığı”nda yerimizi pek iyi bir şekilde almayız.
Dost acı söyler!

Tem 22

Kıbrıs’da “Türk Toplumu”ndan “KKTC”ye…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

20 Temmuz 1974 tarihi, Kıbrıs’ta Türklerin yok edilmesinin engellendiği, insan haklarının en önemlisi olan bir toplumun yaşama hakkının elde edildiği gurur ve şeref günüdür.

Zaferin 44.üncü Yıldönümü’nde, Türk toplumu ifadesini çoktan aşan KKTC’yi korumak ve ona sahip çıkmak kendini Türk olarak hisseden herkesin görevidir. Kıbrıs Barış Harekâtı milletlerarası anlaşmalara uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Yıllardır Türklere yönelen baskı, etnik temizlik ve katliamlar artık geride kalmıştır. Ancak toplu mezarlar hâlâ göz önündedir. Rum tarafı Kıbrıs’ın yakın tarihini 20 Temmuz ile başlatsa da; geçmişe Türklere yapılan saldırılar ve katliamlar göz ardı edilemez. Rum tarafının ve onun fanatik ırkçı, ilkel ve bazı dini gerekçelerle destekçilerinin oyunları 20. Temmuz Barış Harekâtı ile bozulmuştur.

Bütün bunlar ve Türkleri yok etme, yok sayma çabaları bugün de sürmektedir. Rum ve Yunanistan ideallerinden vazgeçmiş değildir. “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” sloganıyla KKTC’deki Türkleri devşirmeye çalışanlar, “Kıbrıslılık” kimliğini öne sürenler, “birleşmiş Kıbrıs” tezi ile Türkleri ikinci sınıf vatandaş ve uşak yapmak isteyenler, mallarına ve mülklerine göz dikenler, onları Adadan kovmak peşinde olanlar, Enosis yani Yunanistan’a bağlanma peşindekiler, bazı Türklere çeşitli menfaatler sağlama gayretinde olup AB vatandaşlığı oyununu oynayanlar, dün aslında lehlerine olan Annan Planına, daha doğrusu Annan tuzağına bile hayır demişlerdi. Maalesef Türkiye’den giden millî davayı içlerine sindirememiş bazı siyasiler ve bazı iktidar mensuplarımız bile Referandum öncesi Rum tezleri lehinde olan bu planın propagandasını yapmışlardı. Bu ayıp unutulamaz.

  1. Temmuz rahmetli Ecevit’in de belirttiği gibi, sadece Türklere değil, Rumlara da faydalar sağlamıştır. Harekât, Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı olan darbeyi ve Kıbrıs’ta kamu düzeninin bozulmasını önlemiştir.

Masa başı tavizler almaya alışık olan küstah Rum tarafı ve onların ekonomik çıkar ortağı bazı Batılı çevreler ve ülkeler, hiçbir zaman niyetlerinden caymış değillerdir. Utanmadan ve sıkılmadan her milletlerarası sorunun çözümünde önümüze Kıbrıs’ta taviz talebini koymuşlardır.

Bizim Türkiye ve KKTC olarak yaptığımız yanlış; düşmanlıkları kolay unutmak, Rumlar gibi kin gütmemek olmuştur. Genç nesillere tarihi gerçekleri, Kıbrıs’ta olup bitenleri yeterince aktaramamış olmamız, genç nesilleri boşlukta bırakmış, arayışa itmiş ve bazılarını pembe hayallere itmiştir. Bu sorumsuzluk affedilir gibi değildir.

  1. Temmuz Barış Harekâtı’nın 44.üncü Yıldönümü’nde, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’i, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı, Türklüğün gurur kaynağı, değerli devlet adamı Rauf Denktaş’ı, Fazıl Küçük’ü, Barış Harekâtı’nda görev yapan komutan ve askerlerimizi, aziz şehitlerimizi, Kıbrıs Türkünün yiğit mücahitlerini (TMT) saygı ve rahmetle anarız. Hayatta olanlara sağlıklı ve hayırlı ömürler dileriz.

Kıbrıs’ta Türklerin egemenlik ve yaşama haklarına saygı, aynı zamanda demokrasiye ve insan haklarına saygıdır.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Eski yazılar «

» Yeni yazılar