Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 14

Ozan Arif Sagusu

Türkçü idi müslümandı
Tunç yürekli yiğit candı
Hem insandı hem adamdı
Göçüp gitti Ozan Arif

Davamıza sahip çıktı
Milli pencereden baktı
Hainleri sözle yaktı
Göçüp gitti Ozan Arif

Şiirinde milli bilinç
Düşmanına yalın kılınç
Sözlerinde hep milli hınç
Göçüp gitti Ozan Arif

Hiç korkmadı hiç yılmadı
Kavgadan uzak kalmadı
Hainden yana olmadı
Göçüp gitti Ozan Arif

Ozan Arif gözü pekti
Toplu vuran bir yürekti
Ülkü çilesini çekti
Göçüp gitti Ozan Arif

Herkes susarken konuştu
Zoru seçti yol yokuştu
Bütün engelleri aştı
Göçüp gitti Ozan Arif

Gençler ardından koşacak
Şiirlerinle coşacak
Adın daim yaşayacak
Göçüp gitti Ozan Arif

Yurt içinde yurt dışında
Kaldı bozkurtlar içinde
Sonunda yetmiş yaşında
Göçüp gitti Ozan Arif

Ülkücüye bir nefestin
Ozan Arif Türklük kastın
Sakin Öner Arif dostun
Göçüp gitti Ozan Arif

Sakin ÖNER

Oca 13

Doğu Türkistan Türkleri Ve Çinliler

  PROF. DR. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

 

            Tarihin ve talihin yan yana yaşamaya mecbur bıraktığı iki kavimden biri olan Çinliler, yanı başlarındaki Doğu Türkistanlı Türklerin  (Uygur Türkleri) tarihte ve bugün amansız düşmanı durumundadırlar. Çünkü Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı, Çincede kurtarılmış ülke anlamında “Sincan” diye adlandırmakta ve yok etmeye çalışmaktadır.

İstanbul’da toplanan Doğu Türkistan Milli Hareketi’nin en üst şemsiye organı olan kurultayın adı Dünya Uygur Kurultayı şeklindedir. Bu isimlendirmede neden Türk kelimesi yoktur? İsimlendirme Dünya Uygur Türkleri Kurultayı olmalıydı. Atamız Kaşgarlı Mahmut’u dinleyelim:

Kaşgarlı Mahmut Dîvânu Lugâti’t-Türk (DLT)’te “Türk” kelimesinin teklik ve çokluk olarak iki türlü kullanıldığını belirtmektedir.[2] “Türk, Nuh’un (s.a) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. Hel etâ ale’l-insani hînun mine’d-dehri (İnsan üzerinden –insan olarak anılacak bir varlık oluncaya kadar- uzun bir zaman geçmemiş midir?-) ayetinde Adem aleyhisselâm’ın adının “insan” olması gibi. Burada “insan” kelimesi bir kişi için kullanılmıştır. Bir başka ayette şöyle denir: le-qad xaleqna’l-insane fî ahseni takvîm summe radednâhu esfele sâfîlin ille’llezîne âmenü ve ‘amilu’s-sâlihâti (biz insanı en güzel kıvam üzerine yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına attık. Ancak inananlar ve iyi işler yapanlar –). Burada insan topluluk ismidir; çünkü hiç kimse bu tekliğin dışında kalamaz. Aynı şekilde burada da Türk, Nuh’un oğlunun adıdır; burada tekliktir. Oğulları söz konusu olduğu zaman topluluk ismidir; “beşer” kelimesi gibi hem teklik, hem topluluk için kullanılır. Bunun gibi “Rum” da, İshak’ın oğlu İyşu’nun oğlu Rum’un adıdır. Oğulları da o isimle adlandırılmıştır. Ne var ki biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. …Cercerani. Allah’ın elçisine isnat ederek anlatmış: (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a) diyor ki “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a) vermiş, onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçak gönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir.”

Mezarı bugünkü Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde bulunan Türklük biliminin (Türkoloji) kurucusu ve  babası sayılan Kaşgarlı Mahmut’un bu doğru tespitine göre “Türk” dar anlamda Türkiye Türklerini geniş anlamda bütün Türk boylarını, “Türkçe” dar anlamda Türkiye Türkçesini, geniş anlamda Türk dilinin tarihi ve yaşayan lehçelerini ifade etmektedir.

Yine bu tespit ve mantıktan hareketle bütün Türk boyları Türk kelimesinin geniş anlamı göz önünde bulundurularak Kazak, Kırgız, Başkurt, Özbek, Tatar, Türkmen, Azeri, Uygur gibi Türk boyu olduklarını vurgulamayan boy adlarıyla değil;  Kazak Türkleri, Kırgız Türkleri, Başkurt Türkleri, Özbek Türkleri, Tatar Türkleri, Türkmen Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Uygur Türkleri veya yaşadıkları vatan adını da kullanarak Kazakistan Türkleri, Kırgızistan Türkleri, Başkurdistan Türkleri, Özbekistan Türkleri, Tataristan Türkleri, Türkmenistan Türkleri ve Doğu Türkistan Türkleri” gibi boy veya vatan adlarıyla birlikte Türk olduklarını vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır. Türk boylarının konuştukları Türkçenin de geniş anlamda Türk dilinin bir yaşayan lehçesi olduğunu vurgulamayan “Kazakça, Kırgızca, Başkurtça, Tatarca, Özbekçe, Türkmence Azerice, Uygurca adlarıyla değil;  Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Tatar Türkçesi, Özbek Türkçesi, veya Kazakistan Türkçesi, Kırgızistan Türkçesi Özbekistan Türkçesi Tataristan Türkçesi Başkurdistan Türkçesi Azerbaycan Türkçesi, Doğu Türkistan Türkçesi “Uygur Türkçesi, Eski Uygur Türkçesi, Yeni Uygur Türkçesi” gibi Türk boylarının yaşadıkları vatanda konuşulan Türk lehçesi olduğunu vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır.

Bu düşüncelere sahip olmak Türk milletinin parçalanmışlığından, bölünmüşlüğünden kurtulup bütünleşmeye giden anlayışın ilk basamağıdır.  

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye dışındaki Türkler için “onlar bize gelemez, biz onlara gitmeliyiz” derken biz Türkiye Türklerinin bu şuurla hareket ederek diğer Türk boylarına yaklaşmamız gerektiğini ifade etmiştir.[3]

Bugün dünya üzerinde kendi soydaşları en çok esir olan millet, Türk milletidir.

 

Türk ve Çinli İnsan Tiplerinin Karşılaştırılması:

 “Su gibi ak”  sözü bir Çin atasözüdür.

Atasözleri milletlerin karakterlerini yansıtırlar. “Durub-u emsal ki hikmetü’l avamdır, lisanından sadır olduğu milletin mahiyet-i efkârına delalet eder.”[4]

Çinli, çocuğuna hayatta istediğini elde edebilmek için su gibi her türlü kalıba gir diye öğüt verirken Türk çocuğuna kıran olsa da kırıl, fakat büküleyim deme sakın diye öğüt vermektedir.

Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri ile Çinliler, kültür ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinin karşıtıdır.

Genel olarak uluslar başka uluslara karşı davranışlarına göre iki tiptedirler.[5]  Alp ve Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler ile başkalarını kendi arzu ve istekleri için sömüren insanlar arasında büyük farklar vardır.  Türk, alp tipi insandır,  Bu insan tipi, mazlumları savunan, adil, mert, zalimlerle mücadele eden, arkadan vurmayan, aman dileyene el kaldırmayan,  sıkı ve sert dövüşen, pusu kurmayan bir karaktere sahiptir. Bu insan tipi Batıda şövalye tipi, gladyatör gibi isimlerle anılır. Oğuz Kağan’da, Alp Er Tunga ve Alpaslan’da sembolleşmiş alp ve alp-eren tipi Türk insanı, emperyalist değildir, kimseyi sömürmez, düşmanını öldürmenin bir hakkın gereği olduğuna inandığı zaman mertçe öldürür. Türklerin atalarının yaşadığı coğrafyanın özellikleri, etrafı dağlarla kaplı kara kıtası Orta Asya’dan ufuklara gitme isteği, bu isteği gerçekleştirmek için atı kullanmak, hız kavramını, koyun beslemek, adalet fikrini Türklerde ortaya çıkarmış Türk, suç şahsidir, suç suçlunun çoluğuna çocuğuna intikal etmez, kuralına inandığı için düşmanı dışındakileri kendi koruması altına alan bir anlayışa sahip olmuştur.  Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler fatihler, cihangirler yetiştirmiş, farklı ırk ve dinleri bir arada yaşatan büyük imparatorluklar kurmuştur. Türklerin kurdukları imparatorluklar hiçbir zaman emperyalist, sömürücü bir siyasete sahip olmamışlardır. Bu insan tiplerinin oluşturduğu toplumlar, ordular kurmuş, fatihler çıkarmış, imparatorluklar kurup adaletle hareket etmişlerdir. Türk toplum anlayışı, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi[6] bunun örnekleriyle doludur.

Alp-eren tipi Türk insanına zıt olan karakter, çocuğuna “su gibi ak” diye öğüt veren  Çinli tipi insandır. Kıpırdayan her şeyi yiyen Çinli, Türk karakterine zıt bir insan tipidir. Başkaları, efendileri tarafından idare edilmeye alışkın, ne verirsen onu kabul eden, köle ruhlu bu tip insanların ilk örnekleri, Mısır firavunlarının emri altında inim inim inlemiş, onların leşlerine piramitler yapmış insanlardır. Bu insanlar, hiçbir şeye ses çıkarmayan, güdülen, ne kadar verirsen kabul eden, ensesine vurup elinden ekmeği alınabilen tiplerdir. Bu insan tipleri fırsatını bulduğu zaman intikam almayı, başkalarını arkadan vurmayı, ahde vefasızlığı, güce tapmayı, eşkiyalığı, bedeviliği kendilerine rehber edinmiştir. Bu insan tiplerinden oluşan kavimler, Asya kıtasının büyük bir kısmını, Afrika’yı Eski Türk kökenli Amerikan yerlilerini sömürmüşler, güneş batmayan sömürge imparatorlukları kurmuşlar, bütün insanların kendilerine hizmet eden bir duruma gelmelerini istemişler ve bu günde istemeye devam etmektedirler.

Çinli ile Batı’nın emperyalist ruhlu insanı arasında aslında hiçbir fark yoktur. Çinlinin bugünkü durumuna gelmesinde Batı’nın büyük payı vardır

Kıpırdayan her şeyi yiyen, dayanılmaz işkenceleriyle ün salmış Çinli ile yediği besinlerde seçici olan ve kimseye eziyet etmemiş Türk arasında büyük fark vardır. Çinliler ile Türkler biyolojik, sosyal ve ruhi ihtiyaçlarını farklı şekilde karşıladıkları için ayrı birer millet olmuşlardır.

Çinli kendisinden olmayanlara, kuzeyde hür yaşayanlara, atlı-bozkır kültürüne sahip olanlara Türklere barbar demiş, aynı anlayış Çinlinin benzeri durumunda olan eski Grek ve eski Roma anlayışında da devam etmiştir. Bugün de devam etmektedir.

Çinli, bugünkü Batı dünyası gibi emperyalisttir. Bugünkü Avrupa-Amerika kültür ve medeniyeti, Amerika kıtasının asıl sahipleri olan Kızılderililerin, Aztek ve Mayaların zenginliklerinin sömürülmesiyle ve siyah Afrika’nın halklarının köle ticareti sonunda kırbaçla zorla çalıştırılmaları ile ortaya çıkmış bir hırsızlık ve gözyaşı düzenidir.  Çin de Doğu’da kendi etki alanındaki insan topluluklarını benzer yöntemlerle ortadan kaldırmak istemiştir.

Dil’in emperyalizmin en büyük silahı olduğunu bilen Çin’in, bu silahı en etkili şekilde Türklere için kullanmak istediğini kendi tarihlerindeki şu satırlardan öğreniyoruz:

“Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan uzaklaştırmaktır.”[7]

Her ne sebeple olursa olsun, kendi diline ihanet eden, kendi dilini ihmal eden, milletler, önce dilini, dilini kaybettikçe kimliğini, sonra da toprak bütünlüğünü; sonunda dahası varlıklarını kaybederler.  [8]

Silah zoruyla yok edilemeyen milletler, dil ve kültür istilalarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Bu gün ata yurdumuz Doğu Türkistan’ı, “Esir Türkistan” hâline getirip tarihten, yeryüzünden silmek isteyen bu Çinli karakterini atamız Bilge Kağan Orhun Anıtları’nda en veciz şekilde tespit edip ve kendisinden sonra gelen Türk nesillerine ders almaları gerektiğini bildirerek taşların üzerine kazıyarak duyurmuştu:

“Tabġaç budun sabı süçig aġısı yımşak ermiş” (Çin milletinin sözü tatlı, ipeklisi yumşak imiş.); “Süçig sabın yımşak aġın arıp ırak budunuġ ança yaġutır ermiş.” (Tatlı sözle  yumşak ipekliyle kandırıp uzak kavimleri yaklaştırırmış.); “Yaġuru kondukta kirse anyıġ bilig öyür ermiş.” (Yakına kondurduktan sonra kötü bilgiyi o zaman düşünürmüş.) ; “Edgü bilge kişi edgü alp kişi yorıtmaz ermiş.” (Çok bilge kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş, yaşatmazmış); “Bir kişi yañılsar oguşu, bodunı bişükiñe tegi kıdmaz ermiş.”[9] (Bir kişi yanılsa kabilesine, milletine, evine eşiğine varıncaya kadar herhangi bir had hudut tanımadan herkesi öldürürmüş.)[10]

Ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan davasının kurtuluş mücadelesinin    Birleşmiş Milletlere götürülememesi, bugün Türklüğün en ızdıraplı  meselelerinden biridir. Nasıl götüreceksin ki. Birleşmiş milletlerin veto hakkına sahip 5 üyesinden biri Çin’dir. Böyle bir gündemi kabul eder mi? Bu davanın çözülememesinin vebali öncelikle bütünleşemeyen Türk dünyasının üzerindedir.

 Doğu Türkistan’ımızın işi çok zor. Doğu Türkistan’da atom denemeleri yapan, her gün yüzlerce Çinliyi Doğu Türkistan’a yerleştiren, Uygur Türkü kardeşlerimizin ana baba olmalarına engel olarak zorla doğum kontrolü yapan ve su gibi akan yöntemlerle Uygur Türklerini yok etmeye çalışan Çin yönetiminin bu tutumu, Dünya Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na neden götürülmez? Doğu Türkistan Davasını dünya kamuoyunun meselesi haline getiremeyen bütün Türkler suçludurlar.

Doğu Türkistan Davasını her şeyden önce mevcut 7 bağımsız Türk kökenli Türk Devletleri,  özerk Türk toplulukları ve dünya üzerindeki bütün Türkler milli iradeleriyle benimsemeli ve bu uğurda birleşik mücadele yapmalıdırlar.

Türk Dünya Nizamının Milli ve İnsani Esasları dünyaya hâkim kılınmalıdır. Türkler bütünleşmelidirler. Uzun vadede dünyanın huzura kavuşması ancak Türk hâkimiyeti ile gerçekleşecektir. Bu hâkimiyetin ilk adımı, Türk dünyasının önce kültür ve dil bakımından birleşip bütünleşmesidir.

 

 

 

[1] Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Fen Edebiyat Fak. TDEB Öğretim Üyesi, İstanbul,  epost: metinkaraors@yahoo.com

[2] DLT. Türk maddesi,  İnceleyen:  A. B. Ercilasun- Z.Akkoyunlu, TDK yay. Ankara 2014,  s.151

[3]BOZDAĞ, İsmet,  Atatürk’ün Sofrası, İstanbul 1971

KARAÖRS, Prof. Dr. Metin, Atatürk ve Bütün Türklük, Türkistan’nın Sesi, İstanbul, Mart 1991, Yıl: 8, S: 29, s. 13-16

[4] İbrahim Şinasi Efendi, Tanzimat  Edebiyatının kurucularından

[5] HOCAOĞLU, Durmuş, Gladio Kültürü, Vendetta Kültürü ve Türkler, Yeniçağ  4.7.2008

[6] TURAN, Prof. Dr.  Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003  

[7]GÖKTÜRK, Av.Talat, Emperyalizmin Görünmeyen Silahı Dil (Prof. Dr. İ. Kafesoğlu, İ. Ü. Umumi Türk Tarihi Ders Notları, Çin Yıllığı 581-618 dönemi), Türk Yolu dergisi,

[8] —– agm.

[9] Kültigin Abidesi, Güney yüzü,

[10] ERCİLASUN, Prof. Dr. Ahmet B., Makaleler, Akçağ yay. Ankara 2007,  s.111

Şub 25

Gıda Terörüne Karşı Savaş!

Ruhittin SÖNMEZ

“Antalya’da kilosu bir liraya olan domates mahalle manavında 5 liraya satılıyor.”

Hukuk Fakültesinde iken, iktisat dersimize giren rahmetli Prof. Dr. Erdoğan Alkin (her ikisi de ekonomi profesörü olan Emre ve Kerem Alkin’in babaları) bir dersinde gazetelerde yer alan bu cümleyi tekrar etmişti.

Arkasından, “domatesi bir liraya almak isteyen bir zahmet Antalya’ya kadar gitsin oradan alsın. Eğer evinizin yakınındaki manav veya marketten domates alacaksanız 5 lirayı vereceksiniz” demişti.

Antalya’daki ürünün üreticiden İstanbul’daki tüketiciye sunuluncaya kadar arada hizmet üreten, riski üstlenen, masraf eden kişilerin hizmetlerinin sürdürülebilir olması için kâr etmesi gerektiğini anlatmıştı.

Son bir yıl içinde gıda fiyatlarındaki artışın, “gıda dışı enflasyonun” çok üzerinde olması Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetini olağandışı ilginç tedbirler almaya yöneltti. Bu tedbirlerle en azından 31 Martta yapılacak seçimlere kadar fiyat artışını frenlemek istediler.

CeHaPe ile özdeşleşmiş Tanzim Satış Mağazalarını “devlet sebze meyve mi satar?” diye kapatanlar, “tanzim satış noktaları” oluşturarak şimdi domates, patlıcan vs satmaya başladı.

Seçmen psikolojisini yönetmek adına da halciyi, toptancıyı, nakliyeciyi, marketçiyi “gıda terörü” yaratmakla suçladılar.

Böylece “her seçimden önce bir düşman yaratma” stratejisine aynen devam edildi.

*****************************************

BİRAZ EĞLENCE

İşin eğlencelik tarafından bakarsak gıda terörizmi olayının çok kapsamlı ve karmaşık olabileceğini de görürüz:

Tabii ki bu gıda teröristleri tek başına değildir. Mutlaka destekleyen en azından bir “dış güç”, bu “dış gücün içeride işbirlikçileri”, belli devlet organlarında yuvalanmış “üyeleri” de vardır.

Bu gıda teröristlerinin “siyasi ayağının” olmaması da düşünülemez. Ama bunların yakalanacağını sanmıyorum.

Bu gıda teröristlerine “yardım ve yataklık” edenlerle, “örgüt üyesi olmadığı halde örgüt amaçlarına hizmet edenleri” de tespit etmek gerekecek.

Siyasi ayağın sorumluluğunu kaldırmak için bir de “yeni milat” yaratmak gerekir. Mesela doların 7 TL’ye çıktığı tarihten sonrasını milat kabul edebiliriz. J

******************************************

TANZİM SATIŞLAR ÇARE OLABİLİR Mİ?

Devlet görevlileri Mersin’den 4,5 TL fiyatla aldığı hıyarı, Belediye araçları ve çalışanları aracılığı ile Ankara ve İstanbul’a getirip, Tanzim Satış noktalarında 4 TL’den satmaya başladılar. Nakliye, çalışan ücretleri ve vergi masraflarını ödemeden ve maliyetinin altında satış yapıyorlar.

Tanzim satış noktalarından karne uygulamasını andıracak şekilde en fazla 2 kilo domates, 5 kilo patates alabilmek için vatandaşlar uzun kuyruklar oluşturdu.

Gıda ticareti yapanlar açısından ortada bir haksız rekabet ortamı olduğu; devlet açısından da üstlenilen masraflar ve vergi kayıpları düşünülürse sürdürülemez bir uygulama olduğu açık.

Ama uygulamanın en azından seçime kadar enflasyon ve hayat pahalılığı üzerinde bir nebzecik de olsa olumlu etki yapacağını söylemek mümkün.

***

Gıda enflasyonunun yüksek olmasında öncelikle SEBEP / SONUÇ  ilişkisine bakmak lazım.

Sebepleri ortadan kaldırmadan sonuçların etkisini azaltmaya çalışmak, Hükümetin yaptığı bu.

Aynı aracılar, aynı mekanizma geçen senelerde de vardı. Fakat bu sene anormal bir artış olduysa sebebi bu aracılar olamaz.

Geçen seneden bu yana döviz kurundaki, akaryakıt, elektrik, doğalgaz, su fiyatlarındaki artışlara bakın. Gübreden, ilaca, işçilik ücretlerinden, vergilere kadar artışları dikkate alın.

Bunun üzerine her sene tarımsal üretimdeki azalmayı düşünün. 16 sene içinde Marmara Bölgesi kadar bir arazimizin artık ekilip dikilmediğini hesap edin.

Hiç komplo teorilerine lüzum yok. Birkaç istisnası dışında, gıda fiyatlarındaki artışlar olağan sonuçlar.

Daha geçen sene ette benzeri bir durum yaşanmıştı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Eski Bakanı Eşref Fakıbaba da et fiyatları 70 liraya çıkınca, 29 liradan ucuz et satan marketler oluşturmuştu. Hala böyle ucuz et satan market var mı bilmiyorum. Ama piyasada et fiyatları hiç düşmedi, hala çok yüksek.

Hükümet de biliyordur. Tanzim satışların gıda enflasyonunu önlemek açısından yeterli ve sürdürülebilir olmayan bir uygulama olduğunu.

Ama seçimlere kadar vaziyeti idare edebilirse -ette olduğu gibi- sebze, meyve ve diğer gıda fiyatlarına da alışacağımızı düşünüyordur.

**************************************

PROF. DR. EMRE ALKİN’İN TAVSİYELERİ

Enflasyonu makul seviyede tutabilmek için kısa vadede sihirli değnek yok. Ekonominin öncelikli hedefi “katma değeri yüksek üretim” olmalı.

Köyden şehirlere göçü durdurup, köyleri cazip hale getirecek bütüncül politikalar uygulanmak zorunda.

Gerisini Prof. Dr. Emre Alkin’den okuyalım:

“Tanzim satışların bu konuda kalıcı bir çözüm yaratması zor. Meselenin doğrudan üzerine gidilmesi gerekiyor.”

“Tarım ile ilgili olarak TÜİK’in elinde sağlıklı istatistik bulunduğunu söylemek zor. Arz-Talep dengesi için yapılan bilimsel alışmaların güvenilir bilgiye dayanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Mutlaka TÜİK’in tüm sektörlerle ilgili resmi ve güvenilir istatistik yayınlaması gerekiyor.” Ölçemediğiniz bir şeyi geliştiremezsiniz.

“Miras yoluyla bölünen tarım arazilerinin toplulaştırması yasası geçerse tarımda ölçek ekonomisi sağlanmış olur, maliyetler düşer ve verimlilik artar.”

Şimdiden köylü büyük sermaye sahiplerine tarlalarını satıyor. Sağlıklı olan kooperatifleşmenin yaygınlaşması ile ölçek ekonomisine geçilmesidir.

“Tarım Piyasasında fiyat oluşumlarını bozan tekellerin üzerine gidilmesi gerekir.”

“Tarım arazileri çiftçilik yapmak isteyenlerin elinde olmadığı için, organize tarımın zayıfladığı, aracıların egemen olduğu bir piyasa, doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.”

“Kanaatimce, sorunların kaynağına 31 Mart’a kadar inmek pek mümkün değil. Dolayısıyla doğrudan talebe ve fiyatlara müdahaleye devam edileceğini tahmin ediyorum.”

Şub 25

Karabağ ve Hocalı Soykırımı, Nankör Bir Topluluğun Türk’e İhanet Saldırısının Son Halkasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, 16 Şubat 2019 cumartesi günü Çerkezköy Türk Ocaklarının düzenlemiş olduğu “Dünden Bugünü Ermeni Saldırganlığı ve Hocalı Soykırımı” isimli konferansta geniş bir izleyici kitlesi ile buluştu. Çerkezköy belediye başkanı, birçok ilçe yöneticisi, öğretmenler, işadamları ve Sivil Toplum Örgütlerinin katıldığı toplantıda zaman zaman izleyiciler heyecanlarını gizleyemediler.

 

Atatürk anıtı önünde yapılan basın bildirisi ve açış konuşmasında Çerkezköy Türk Ocakları Başkanı Burak Candaş; Hocalı katliamı, Dünyanın gözleri önünde işlenmiş bir soykırımdır. Bugün de Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen bu soykırım, yazılı satırlar arasında kalmış ve maalesef  görmezden gelinmektedir. İşgal edilen Azerbaycan toprakları geri iade edilmedikçe bu kanayan yara durmayacaktır. Hocalı, Azerbaycan Türkünün derdi olduğu kadar, Türkiye Türkünün ve her Türkün derdidir. Karabağ, derhal Azerbaycan’a teslim edilmelidir. Biz Ay yıldızlı Azerbaycan  bayrağının bir an evvel Karabağ’da dalgalanmasını hasret, özlemle ve sabırsızlıkla bekliyoruz dedi.

 

Ülkemizde Bilim Kültür ve Spor adamı olarak tanınan, aynı şekilde Türk dünyasında ve özellikle Azerbaycan’da çeşitli yönleri, tarih ve strateji uzmanı olarak yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Dr. İbrahim Öztek, Konuşmasına son 250 yıldır Balkanlar’da, Kırım’da, Kafkaslarda, Orta Asya’da, Doğu Türkistan’da, Mora’da, Girit’te, Kıbrıs’ta, Irak ve Suriye’de Türk’e yapılan soykırımları kısa notlar halinde görsel olarak slaytlar eşliğinde anlattı. Dünyada en çok soykırıma uğrayan millet Türk’lerdir, Bu soykırımlarla yalnız Balkanlar Kırım ve Kafkaslarda on milyon, Türkistan coğrafyasında ise atmış milyon soydaşımız yok edilmiştir, bu soykırımların son halkası Hocalıdır, fakat bu soykırım Doğu Türkistan’da yine dünyanın gözleri önünde halen devam etmektedir dedi.

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek, Kafkas yaşam alanlarının altı bin yıldır Türk damgası taşıdığını belirterek, bugün burada yaşayan Ermeniler bir topluluktur. Hiçbir zaman devlet ve millet olamamışlardır. Sonradan Hristiyan olan Turani topluluklardır. 1800’lü yıllardan itibaren de özellikle Karabağ bölgesine Ruslar tarafından Osmanlı Türkiye’sinden ve İran coğrafyasından toplanarak getirilmiştir. Bu topluluk, Turanı kavimler içinde, Bizans’ta ve Selçuklulardan itibaren de Türkler arasında sığıntı olarak yaşamışlardır.

 

Şu var ki, Alpaslan’dan itibaren ve Fatih Sultan Mehmet’le daima Türk’ler tarafından korunmuş, kollanmış, dillerinde, geleneklerinde ve dinlerinde serbest bırakılmış, Türkler arasında çok rahat ve huzur içinde yaşama imkanı bulmuş bir topluluktur.

 

Ruslar, Birinci Petro ve ikinci Katerina’dan itibaren kendilerini garantiye alma amacı ile Türklerle aralarında Hristiyan bir toplumdan tampon bir bölge oluşturma stratejisi ile Ermenilere sahip çıkmaya başlamışlardır. Ermeniler, tarihi gelişim içinde Önce Ruslar, Birinci Dünya savaşı ve kurtuluş savaşımız günlerinde de Fransız ve İngilizler tarafından 250 yıldır Türklere karşı kullanılmış, halen de kullanılmaya devam edilmektedir dedi.

 

Öztek, Azerbaycan ve Anadolu coğrafyasında Ermenilerin iki milyon Türk ve Kürt Müslüman insanımızı katlettiklerini, bu bilgilerin batılı bilim adamlarınca kanıtlandığı gibi ilk Ermeni başbakanı Kaçaznuni’nin itirafları ile de kesinleşmiş olduğunu bildirdi.

 

Bir türlü uslanmayan Ermeniler, 1991 yılında Rusya tarafından boşaltılan üslerden elde ettiği silahlarla iyice güçlendiler. O günün istikrarsızlığından yararlanarak Karabağ’da Türk köy ve kasabalarını kuşattılar. 1991-1992 kış aylarında Hocalıyı sürekli olarak bombalayarak, işgale başladılar. Kaçış yollarını kestiler. 412 gün kuşatma altında tuttukları Hocalı kasabasına, 25/26 Şubat 1992 günü sabaha karşı Rus motorize birlikleri eşliğinde 2000 kişilik kuvvetle saldırarak,  tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.

 

Başta Hocalı Valisi Elman Memmedov olmak üzere, Türk, Rus, Ermeni ve Batılı gözlemcilerin bildirdikleri yürekleri dağlamaktadır. Çocuk, kız, erkek, genç, ihtiyar ayırımı yapılmaksızın İnsanların diri diri kafa derilerini yüzdüler, gözlerini oydular, kafalarına çivi çaktılar, hızar ve testereler ile kol ve bacaklarını kestiler, bir çoğunu diri diri yaktılar. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular. Onlarla top oynadılar. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri kesilmiş, hamile kadınlar, ağaca bağlayarak karınları yarılmıştı. Hamile bir kadının karnındaki çocuğun cinsiyeti üzerine iddiaya girerek,  karnını yardılar. Pencereye çiviledikleri bir kız çocuğunun diri diri derisini yüzdüler. Yaktıkları cesetlerin arasından çığlıkların duyulduğu bildirildi. Kaçabilenler karlı dağlarda tipi altında 12 km.lik Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuş ve gangren olmuştu.

 

Katlettikleri bir Türk’ün başında poz veren, bu vahşi Ermeni’ler dünyada bir eşi daha görülmemiş vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. Hocalı katliamı sırasında çetecilerin başında Serkisyan ve Koçeryan bulunuyordu. Bunlarla masaya oturulmuştu. Halbuki bunlar savaş suçlusu ilan edilmeli, uluslar arası bir mahkemede yargılanmaları sağlanmalıydı.

Olay dört gün kadar gizli kaldı. Duyulduğunda bütün Azerbaycan şok olmuştu.

Karabağ ve Hocalı olayları sonrası Azerbaycan birkaç şehrini daha kaybetti. Azerbaycan toprağının beşte biri ermeni işgali altına girdi. Azerbaycan maddi manevi çok büyük zarara uğradı. Bir mil

yon Azerbaycan Türk’ü tehcire uğradı.

 

Türkiye’de 24 Nisan günü İstanbul’un güzide semtlerinde toplanıp, mum diken, resimler sergileyen ve Türk’ler bize soykırım uyguladı diyen, Dünya parlamentolarını ayağa kaldıran yalancı hain Ermeniler ve yerli işbirlikçilerine soruyorum, birinci dünya savaşı günlerinde katledilen iki milyon Türk ve Hocalı soykırımında yakılan masum insanlar sizin hiç vicdanınızı sızlatmıyor mu?

Bu hainlere vatan topraklarında bu fırsat tanınmamalı ve bunlar hava alanlarımızdan içeri sokulmamalıdır.

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek , Türkler hiçbir devirde hiç kimseye soykırım uygulamamıştır. Çünkü Türklerin genlerinde bu caniliğe yönelik kromozomlar mevcut değildir. Türklerin yönetiminde yaşamış milletler, Türklerin kendilerini binlerce yıl adaletle, sevgi ve hoşgörü ile yönettikleri için Türkü suçlamak yerine Türk’e şükran günü düzenlemelidirler diyerek, konferansını bitirdi.

 

Şub 25

Fener Rum Patrikliği II. Vatikan Mı Oluyor?

Ramazan KIRKIK

 

İstanbul’un fethi sonrası Fatih, Rum Ortodoks hıristiyanların dini ve sosyal ihtiyaçlarını  karşılamaya yönelik Fener Rum Ortodoks Patrikliğini kurulmuş. Bir takım skıntılara ramen bu kuru mun Cumhuriyet devrine kadar varlığını koruya geldiği malumdur.

Lozan Antlaşması sırasında Fener Rum Patrikliğinin İstanbul’da kalması istenmiş. Fakat Tür kiye’nin haklı tepkileri karşısında muhatapları fazlaca izrarçı olmamışlar. Sonunda ortodoks hıristı yanların din ve ibadet işlerinin yürütülmesi için patrikliğin İstanbul’da kalması kabul edilecek! Konuyla ilgili düzenleme T.C’ye bırakılmış olduğu için Lozan’da patrikhaneyle ilgili her hangi bir madde yoktur!

Bundan dolayı Atatürk; 6 Aralık 1925 de İstanbul valiliğine bir emirle patrikhaneyle ilgili bir dü zenleme yapılması talebinde bulumuştur. Buna göre; patrik seçileceklerin Türk vatandaşı olması şarttı. Din ve ibadet işleri dışında patriklerin herhangi bir iş yapmayacaklar; Patrikler idari bakımdan Eyüp Kaymakamlığı, hukukî yönden Fatih Cumhuriyet Savcılığı ve İstanbul Valiliği’ne bağlı olacaklardı!

Nedense kabul edilen kuralların zamanla iyi niyet gereği esnetilip, bir süre sonra ABD istiyor diye1948 de vatandaşı Athenagoras, Türkleştirilerek Fener Patriği yapılacak.  Bu  dönemde patrikliğin açılım yaparak hıristiyan dünyasıyla bütünleşip, tanışmasına fırsat verilecektir! Elbette ki bu hoşgörü nün sonucu bundan sonraki gelişmelerin başlangıçı olmuştur!

Athenagoras ölünce(1972)yerine Bozcaada ve Gökçeada Metropoliti Dimitrios patrik yapılmış. Bu devirde patrikhanenin açılımı devam etmiş ve ilk defa Amerika, Rusya gibi vs ülkelere ziyaretler gerçekleşmiştir! Böylece bir anda Fener Rum Patrikliği’nin hıristiyan alemindeki itibarı hızla artarak ”Cihan Patriği”gözüyle bakılmaya başlanmıştır! Daha sonra ki yıllarda bu durum uluslararası platform lara taşınarak sıkça gündeme getirilip, T.C tepkisi kırılmak istenmiştir! Devamında da patrikhane ka nunların üstünde bir statüye kavuşturularak”Ekümenik”olarak bakılması söz konusudur!

Özellikle bu durum Kadıköy Metropoliti Bartholomeos patrik seçildikten(1991) sonra daha bü yük bir mesafe almaya başlayacak. Çünkü Bartholomeos, çalışkan ve inatçı bir kişiliğe sahiptı. Onun içinde ekümenikliğin tarihi bir hak olduğunu iddia ederek bunun kendine verilmesini istemektedir! Bu amaçla bütün hırıstiyan Ortodoksları bir araya toplayarak yeni bir”Vatikan” oluşturmak amaçını ta şıyordu! Bir taraftan uluslararası konjoktörü takip ediyor, diğer yönden de oluşan şartları ihmal etme yerek cesur adımlar atmaktadır! Örneğin 1994 de İstanbul da”Konstantinopoli Toplantısı”yapmayı planlamış ama, devletin müsaade etmemesine aldırmaksızın ”Boğaziçi toplantısı”şeklinde yapmaktan çekinmeyecektir! İşin asıl ilginç tarafı İngilizce sonuç bildirgesinde ”Ben Konstantinopolis’deki eküme nik tahtın varisiyim”diye yazdırabilmesidir! Yine 2004 de patrik Bartholomeos’un AB, Yunanistan ve Türkiye’ye müracaatla ekümenikliğinin kabulünü; Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerin de bulunmuştur! Sonra cemaatı dahi olmayan Anadolu illerinde kiliseler açıp, metropolitler atarken Ege adalarında  benzer çalışmaları sürdürmektedir. Bunlara Yunanistan’daki kiliseleri de dahil ederek kendini”Ekümenik Patrik”ilanla TC Anayasa ve kanunların üstüne çıkartarak serbest olmayı düşlemek tedir! Bilindiği gibi Bartholomeos, son günlerde İstanbul’da Ukrayna kilisesi için”otosefali”statüsü ver miş ve Yunan Başbakanı’nın da  katılmış olduğu Heybeliada Ruhban Okulu açılış programı programı dü zenleyebilmiştir! Bütün bunlar yapılırken İstanbul Valiliği ve hükümetin ne yaptığını yüce milletimiz merak etmektedir?..

Oca 30

Aydınlar Ocağı “Türk Dünyasının Sorunları”nı Tartıştı

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi 26 Ocak 2019 tarihinde İstanbul Vatan Caddesindeki Akgün Otelinde” Türk Dünyasının Sorunları” konulu bir açıkoturum düzenledi.
Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Süleyman Uluocak tarafından açılan açıkoturum başkanlığını Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal yaptı. Oturumda Karabağ ve Hocalı Katliamı konusunda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Irak ve Suriye Türkleri konusunda Dr. Cüneyt Mengü ve Doğu Türkistan Türklerine Çin Zulmü konusunda Hamit Göktürk konuştular.
Konuşmalarda bütün Türk Dünyasının Sorunları ele alındı ve bu konuda önerilerde bulunuldu. Prof. Dr. Erkal kapanış konuşmasında “Türk Dünyasının Sorunları ile ilgili bir bakanlık kurulmalı, milliyetçi kuruluşlar etkinliklerle bu sorunları ülkenin ve dünyanın gündeminde tutmalıdırlar” dedi.

Mar 13

Kadın Yüceltilirse Vatan Güçlenir

A.Kemal GÜL

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.

İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.

Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.

Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.

Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.

Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kadınların erkeklerle eşit haklarla sahip olduklarını hatırlatan, öğreten çok önemli bir gündür.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirmesi ve ekonomik, siyasi ve sosyal başarıları için kutlanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.

3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

 

Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.

Güzel ahlakın tamamlayıcısı sıfatıyla görevlendirildiğini vurgulayan ahlak Peygamberinin verdiği nitelikli kavganın başlıcaları aile kavramını yücelterek oturtmak, kadına layık olduğu mevkii vermekti içinde bulunduğu cahiliye dönemi denen o ilkel bedevi kültüründe.

Yüce Rabbimiz eksiksiz yarattığı ve zatına muhatap aldığı insana sesleniyor ahlak Peygamberine indirdiği Kur’an aracılığıyla:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır”

Kur’an’ın ayetlerinin peyler peyi indiği Peygamberimiz ise gelen ayetlere vurgu yaparak sesleniyor kendisine inananlara:

“Biliniz ki, sizin, hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır”.

O halde insan, akıllı, sorumluluk sahibi ve en şerefli varlık olmakla Allah katında özel bir değere sahiptir. Elbette insanoğlunun erkek ve kadın olarak farklı niteliklerle yaratılmasında sayısız hikmetler vardır. Ancak şu bir hakikattir ki, kadın ve erkek, insan olma itibariyle aynı şerefi paylaşır; kul olma itibariyle de aynı sorumluluğu üstlenir. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamak; dünyada iyilik, adalet ve merhametin yayılması, kötülük, zulüm ve haksızlığın önlenmesi için çalışmak hem kadının hem de erkeğin vazifesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kimse insanı onurlandıracak işlerde bulunmakla mükelleftir’’uyarısında bulunur.

Kur’an-ı Kerim’de kadının toplum içindeki konumundan, Allah katındaki değerinden ve haklarından bahseden çok sayıda ayet vardır. İnsanlığın annesi Hz. Havva’dan itibaren tarihte iz bırakan nice kadın Kur’an’da anlatılır. İmanı ve cesaretiyle Hz. Asiye, iffeti ve sabrıyla Hz. Meryem, sadakati ve teslimiyetiyle Hz. Hacer hepimize örnek gösterilir. Sevgili Peygamberimize ilk inanan ve onu bütün gücüyle destekleyen Hz. Hatice’dir. Yüreğindeki tevhit aşkıyla İslam yolunda ilk kadın şehit Hz. Sümeyye’dir. Peygamberimizin hanesinden ilmi, sünneti ve hikmeti insanlığa taşıyan ise Hz. Ayşe’dir. Bu nâdîde örneklerin ışığında dinimizin, milletimizin ve medeniyetimizin kadına bakışı daima onun saygınlığını ve haklarını korumak üzerinedir. Kadına dair nerede köhne bir anlayış ve zalim bir davranış varsa, o cahiliye döneminin kalıntısıdır.

Her insan en temel hakları ile doğar ve cinsiyeti yüzünden bu hakları bir insandan esirgemek İslam’a da insafa da sığmaz. Sırf kız olduğu için bir çocuğun doğumuna üzülmek, onu hor görmek, eğitimden mahrum bırakmak, zorla ve küçük yaşta evlendirmek zulümdür. Hâlbuki dört kız babası olan Sevgili Peygamberimiz kız çocuklarımızın bizim için rahmet ve mağfiret vesilesi olduğunu müjdeler ve: “…Her kim şu kız çocuklarını yetiştirirken birtakım zorluklara katlanırsa bu kızlar onun için cehennem ateşine siper olur”  buyurur. Annelerimiz ise, bizim sevgi kaynağımız, dua kapımızdır. Emeğinin hesabını tutmayan, karşılık beklemeden veren, ayaklarının altına cennet serilen her anne, iyiliği ve ihsanı hak eder.

Erkek ve kadın için, aile kurmanın huzura kavuşmak anlamına geldiği hakikati bir ayette şöyle anlatılmaktadır: “İçinizden kendileri ile huzur bulacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi, Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için dersler vardır.”  Eşimiz, dünya hayatının yükünü birlikte taşıdığımız, üzüntü ve kedere beraber katlandığımız dert ortağımızdır. Yuvamızı, sevincimizi ve mutluğumuzu paylaştığımız hayat arkadaşımızdır.

Peygamber Efendimiz kadın ve erkeği “Bir bütünün birbirini tamamlayan iki yarısı”  olarak tanımlar. Birbirine sevgi ve güvenle bağlanan, birbirini koruyan ve destekleyen bir tutumu bizlere öğretir. Zira sağlıklı, huzurlu ve güçlü bir toplumu kadın ve erkek birlikte inşa eder.

Ne yazık ki bugün insanlık her konuda olduğu gibi, kadın hakları konusunda da çetin bir imtihandan geçiyor. Dünyanın birçok yerinde savaş, şiddet ve zorbalık herkesten çok kadınları vuruyor. Acıyla kıvranan, hapsedilen, göçe zorlanan kadınlar yardım bekliyor. Diğer yandan “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adını anarak (nikâh kıyıp) kendinize helâl kıldınız”  buyuran bir Peygamber’in ümmeti olarak kimi zaman onun hassasiyetine sahip çıkamıyor. Hayatında tek bir defa bile kadına el kaldırmayan Ahlak Peygamberinin yolundan gitmemiz gerekirken, onlara karşı merhametli davranmamız gerektiğini unutuyoruz. Ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır”  buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.

***

Nasıl oluyorsa Diyanet Başkanlığının sessizliğinden yararlanan türedi bir kısım ilahiyatçıların yorumlarından dinin arındırılması gerekir kanaatindeyim.

–Bu zavallı bilgiçlerin, zihniyetlerini bel altından bel üstüne taşımaları gerekir.

–Bu çağ dışı bilgiçlerin, asansörde halvetle ilgilenmek yerine hak, hukuk, adaletle beyinlerini yormaları gerekir.

–Bu megaloman bilgiçlerin, erkek egemen bakışla kadınlara çerçeveler çizmek yerine biraz da kadın egemen bakışa öncülük vermeleri gerekir.

–Bu sözde bilgiçlerin, cinsellik diye tutturma yerine yetim hakkına, kamu hakkına, hayvan hakkına, çevre hakkına öncelik vermeleri gerekir.

–Bu zihniyeti karmaşık bilgiçlerin, kadın dövmenin inceliklerine kafa yordukları kadar kadın istismarına kafalarını yormaları gerekir.

–Bu sözde bilgiç beyinlerin, İslam’ı alay konusu haline getiren çağın idrakine uzak meseleleri bırakıp çağın idrakine uygun meselelerle beyinlerini yormaları gerekir.

Böylece Din İşleri Yüksek Kurulunun bu çerçevede konuya hâkim sesini yükseltirse büyük bir reforma imza atmış olur kanaati toplumu da rahatlatır.

 

 

Şub 06

Söylemler ve Eylemler

Av. Mustafa ÖZKURT

Söze iki kıssa ile başlamak istiyorum.

Yaşanmış ve yaşanması varsayılan bir olayın insanda zevk ve heyecan uyandıracak şekilde kısaca anlatımına edebiyatımızda hikâye ( Öykü) denir.

Kıssa ise; Bir hikâyeden zevk ve heyecanın dışında, ondan ders alınması için anlatılan kısa hikâyelerdir.

Kıssa anlatım tarzı Kur’an’ıKarimde de Allah’ın uyguladığı bir tarzdır. Bununla dini ve ahlaki konularda insanların dersler alması amaçlanmıştır. Bu kıssalarda; öğüt verme, aydınlatma, doğru yolu gösterme, uyarma, özendirme, sakınma ve ibret alınması gibi çeşitli amaçlar güdülmüştür.

İslam âleminde edebiyat ve nasihatlerde sıklıkla başvurulan etkili bir yol olmuştur.

Bizim bu yazımızda böyle bir amacımız haddi aşmak olduğundan, sadece bir tespite vurgu yapmak içindir.

Tasavvuf geleneğimizde “kıssadan, her insan kendince nasibi doğrultusunda bir pay çıkartarak, ondan yararlanır.” Sözü vardır.

***

Rivayet olunur ki; Ebu Hanife zamanında, balcılık yapan bir ailenin küçük çocuğu bal yemeyi çok seviyormuş.

Ancak şifalı olan bu yiyecek, çocuğun vücudunda bir takım döküntü ve yaralara sebep oluyormuş. Buna rağmen bal yemeyi de bırakamıyormuş.

Hekimler çocuğun bu derdine bir çare bulamadıkları için, çevreden bir kerede Ebu Hanife hazretlerine de götürmelerini tavsiye etmişler.

Aile  tavsiye üzerine, Ebu Hanife Hazretlerine gitmiş ve çocuklarının durumunu Ona anlatmışlar. Ebu Hanife Hazretleri çocuğun anne ve babasına kırk gün sonra çocukla birlikte kendisine gelmelerini söylemiş.

Kırk gün sonraEbu Hanife Hazretlerinin huzuruna varmışlar.

İmam-ı Âzam, çocuğu karşısına alıp, biraz onunla sohbet ettikten sonra çocuğa – Oğlum bal sana dokunuyor, bundan böyle bal yeme olur mu? Demiş.

Küçük çocuk cevaben

– Olur bal yemem demiş.

Anne ve baba şaşkınlık içinde ve biraz da tepkili olarak, ilk geldiğimizde bu nasihati yapsaydınız da oğlumuz kırk gün daha fazla eziyet çekmedi demişler.

Bunun üzerine Ebu Hanife onlara dönerek,

– Siz bana gelmeden evvel, bende bal yiyordum. Sözümün çocuğa tesir etmesi için, bal yemeyi kırk gün terk ettim. Demiş.

***

Kasabanın birinde Cuma günleri pazar kuruluyormuş. Köylünün biride ürettiği yağı, kaymağı satacak nesi varsa kasabaya getirip pazarda satıyor ve Cuma namazını kılıp, köyüne dönüyormuş.

Ancak adamın köyü ile kasaba arasında köprüsü olmayan dereden her geçtiğinde ıslanıyormuş.

Bir Cuma günü işi erken biten köylü, kasaba camisine gittiğinde o amda imam efendi de vaaz veriyormuş.  Vaazın konusu inancın etkisiymiş.

Hoca efendi vaazını bir yerinde;

– Bir insan inanarak ve içinden gelerek Bismillahirrahmanırahim dese Hz. Musa gibi suya batmadan üzerinde yürür. Demiş.

Bizim köylünün de aradığı buymuş. Artık köyden gelir ve giderken suya batıp ıslanmayacağı için sevinçle cumadan sonra yola koyulmuş.

Dereye gelince içten bir Bismillahirrahmanırahim diyerek suyun üzerinde yürüyüp dereyi aşmış.

Bir dahaki cumayı sabırsızlıkla bekleyen köylü, dönüşünde kendisine bu iyiliği yapan hocayı ağırlamak istemiş.

Cumadan sonra hocaya yaklaşıp, köyüne davet etmiş. Hoca işim var gelemem dese de aşırı ısrar karşısında dayanamamış ve köylü önde hoca arkada yola koyulmuşlar.

Dereye geldiklerinde köylü Bismillahirrahmanırahim  deyip suyun üzerinde yürümeye başlamış. Derenin ortasına geldiğinde hocayı dere kenarında şaşkın, şaşkın baktığını görünce hocaya seslenmiş.

Haydi,Hoca karşı tepeyi geçince köyümüz orada az bir yolumuz kaldı. Demiş.

Hoca şaşkınlığını üzerinden atamamış olmasına karşılık ben bu dereyi nasıl geçeyim demiş. O da hocaya senin bana öğrettiğin gibi Bismillahirrahmanırahim diyerek geç demiş.

Ben sana öğrettim amma hani o dil, hani o gönül, hani o kalp. İşte o bende yok demiş.

* * *

İster felsefi, ister ilahî olsunlar dinlerin ortak özelliği ahlaki olmalarıdır.

İslam’a gelince Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’e din nedir? Diye sorduklarında

– “Din güzel ahlaktır” demiştir.

Toplumlarda değer seviyesine ulaşan ortak kanaat ve davranışlar güzel ahlaka uygunsa İslam dininde de yerini bulur. Değerler içlerinde bir güzellik taşımıyorsa İslam ile bağdaşmaz. Bunlar sadece kıymetleri teşkil ederler.

2018 yılı itibariyle ülkemizde 90.000 Cami, 937 Cem Evi olduğu resmi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Camilerimizde ve gerekse Cem Evlerinde yetkin kimseler tarafından ahlaka ait vaazlar verilerek toplumun güzel ahlaklı olmasına gayret edilir.

Ancak bu gün için toplumsal yapımıza baktığımızda yeteri kadar bunlardan yarar elde etmediğimiz acı bir gerçektir.

2018 yılı sonu itibariyle nüfusumuz 82 milyonu aşmış. Buna karşılık, Yirmi milyondan fazla İcra dosyası, 250000 Boşanma davası, 2.500.000 Malvarlığına Karşı İşlenen suçlar karar beklemektedir. Daha fazla örneklemeye gerek yok. Borçlarımıza sadık değiliz, tahammülsüzün, sabretme gibi özelliklerimizi yitirdik.

Vaazı nasihat edenlerin, sözlerinin dinleyenler üzerinde etkili olup, tutulmamasının nedenlerini nefislerine sormaları gerektiği kanaatindeyim. Bal yemeyi öncelikle onlar terk etmeliler ki, sözleri tesir edip bal yiyip hastalananlara derman olsunlar.

Toplum önderlerinin her şeyden evvel hal ve hareketleri ve sözleriyle bizlere örnek insan olmaları gerekir. Sözleriyle davranışları uyumsuz olanların sözlerinin tesiri olmaz. Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma lafının çıkış kaynağı sağlıklı bir kaynak olmadığından geçerli değildir.

Elbette istisnalar kaideyi bozmaz, içlerinde düzgün yaşantısı olanlarda vardır.

Diyanet’in, öğrencilere ücretsiz dağıttığı, “Peygamber ve Gençlik” kitabında eğitim seviyesi yükseldikçe dinden uzaklaşıldığının savunulması doğru olmayıp, İslam’a zarar verici olup, gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Öyle bir zamandayız ki İslam’ı değil, Müslümanı sorgulamamız gerekir.

“Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır” hadisini unutmamak gerekir. Müftüler, İmamlar da tahsilli olup, İlahiyat mezunudur.

Diyanet İşleri Başkanı da Yüksek Tahsilidir. Aksini söylemek insanın kendini inkârı olur. Bu söylem cehaleti teşvik eder. Nüfusu İki milyara yaklaşan İslam   toplumunun sıkıntısı budur.

Yüksek tahsil yapanlar İslam’ı değil, Müslüman’ı sorgulamaktadırlar. Sorgulama akıl sahibi insana, Allah’ın bahşettiği en büyük lütuftur.

Hulasa; Burada yapılması gereken nefis muhasebesidir. İçki veya sigara gibi kötü alışkanlıkları olan bir babanın oğluna içki ve sigara sağlığa zararlıdır demesinin çocuk üzerinde etkisi olmaz.

Haram olduğu bilindiği halde banka faizini kâr sayan birilerinin faizin haram olduğunu vaaz ettiğinde pak tesiri olamaz.

Bir insanın söylemi, eylemine uymuyorsa, sözü tesirli olmaz.

Söylenecek çok şeyden vaz geçtik. Yukarıda haddi aşmayacağımızı söyledik. Bu söze sadık kalmaya çalıştık.                                                                                                                      Sağlıcakla kalın “Güzel ahlaklı insanlar”

 

Oca 30

Düşman Yaratma Stratejisi

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Yıllar önce yazdığım “Küçük Düşman Faydalıdır Ama” başlıklı bir yazımda anlattığım Japon balıkçıları üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Japon balıkçılarının avladıkları balıkları taze tutmak için buldukları ilginç bir metottan bahsedilir.

“Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için büyük tekneler yaptırıp uzaklara açılmak zorunda kaldılar. Uzaklardan dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.

Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurup balıkları dondurmaya başladılar. Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine balık havuzları yaptırdılar. Bu defa balıklar canlı kalıyordu. Fakat sıkışık ortamda, hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti kötüydü.

Japonlar, balıkları ülkelerine taze ve lezzetli bir şekilde getirmek için, alışılmadık bir çözüm yolu buldular. Balıkları yine teknelerindeki havuzlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.”

 

KÜÇÜK DÜŞMANIN SAĞLADIĞI DİNAMİZM

Japon balıkçıların bu hikâyesinden çıkarılabilecek derslerden biri de şudur:

Çok fazla hasar/ zarar vermeyen düşman veya rakip, verdiği zarardan çok dinamizm ve canlılık gibi, faydalar sağlayabilir.

Bu vakıa devletler için de, şirketler, kurumlar ve fertler için de geçerlidir.

Necip Fazıl Kısakürek‘e şu mısraları söyleten bu gerçekti:

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”

Eğer rakibiniz veya düşmanınızı belli bir ölçekte yani size verdiği zararı tolere edilebilir boyutta tutabilirseniz, bu musibetten hayırlı netice çıkarmak mümkün olabilir.

***

ABD‘nin her on senede bir dünyanın bir köşesinde savaş çıkarması ve bu savaşların sonucunda dünyada en güçlü emperyal devlet olarak kalmanın yollarını bulması tesadüf değildir.

ABD, Japon balıkçıların metodunu çok iyi uyguluyor. Kendisine büyük zarar verdirebilecek yakın güçte olan devletlerle savaşmadan ama savaşa girebilecekmiş gibi gerilimler yaratıyor. Bu arada küçük boyutlu devletlerle savaşmaktan çekinmiyor. Böylece toplumunu diri, ekonomisini canlı tutuyor. Hem de silah sanayisinin sürekli gelişmesini sağlıyor, enerji, madenler vd ekonomik kaynakları sömürebiliyor.

***

PKK terörü de bir nevi Türkiye havuzu içindeki köpekbalığı yavrusu idi. Fakat havuzun içine köpekbalığı yavrusunu koyan ise havuzun sahibi değil, rakipleriydi. Çok can kaybına ve ekonomik zararlara sebep oldu.

Buna rağmen terörün, zinde ve her an savaşa hazır, operasyonel gücü yüksek bir ordumuz olmasına katkısı oldu. Milli duygularımız, Cumhuriyete bağlılığımız ve demokrasi kültürümüz gelişti.

 

Şub 06

Mutluluk Hormonlarını Nasıl Salgılayabiliriz?

Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Mutlu olabilmemiz için mutluluk hormonları olarak bilinen serotonin, dopamin, oksitosin ve erdorfin hormonlarını iyi yönetebilmemiz gerekir. Mutluluk bu dört hormondan geliyor. Bu mutluluk hormonlarını doğal yöntemlerle salgılayabilir ve stres hormonu olarak bilinen kortizolü en alt seviyeye çekebiliriz.

Beynimizde endorfin dolaştığında yaşama sevincimiz büyük oranda artar. Endorfin olmaksızın dünya çok fazla gri olurdu. O zaman hiçbir şeyin tadını alamazdık ve hiç bir şey bizi eğlendiremezdi.

Endorfin artışına paralel olarak en sıradan yiyeceklerden bile çok fazla lezzetler alırız. Bu durumda tok olsak bile iştahımız giderek artar ve giderek şişmanlarız.

Olumlu duygulardan sorumlu olan dopamin ve serotonin hormonlarıdır. Bize haz, lezzet ve sempati hissi veren bu maddeler beynin yeniden şekillenmesinde de etkili rol oynar.

Beynimizin hangi maddeden ne kadar üreteceği serotonin tarafından belirlenir. Kendimizi üzgün hissettiğimizde serotonin seviyemiz düşer ve gri hücreler (nöronlar) ölür. Olumlu duygular ise beyni canlı tutar. Beynin içinde serotonin ve dopamin bol miktarda bulunurken yeni bağlantılar çok kolay kurulur ve öğrenme kolaylaşır. Öğrenme ile mutluluğun deneyimlenmesi birbirine ayrılmaz biçimde bağlanmıştır. Bu sebeple mutluluk beynin sonsuz gençlik iksiridir (Stefan Klein, Mutluluğun Formülü, s. 76).

Her şeyi dostane ve aydınlık bir şekilde görebilsek ve her şeyin iyi yanlarına odaklanmış olsak,sevgi kapasitemiz çok artar ve tüm dünyayı kucaklamak isteriz. O zaman insanların yüzüne kocaman bir ışıltıyla bakabilir ve mutluluğumuzun bir kısmını severek diğer insanlara verebiliriz.

Peki bu dört mutluluk hormonunu doğan yöntemlerle nasıl salgılayabiliriz?

Vücudunuzdaki dopamin oranını aşırıya kaçmadan nasıl arttırabiliriz? Araştırmalara göre egzersiz yapmak bu yoldaki en büyük yardımcıdır. Faydalarından sürekli bahsedilen egzersiz, vücutta dopamin salgılanması konusunda da önemli bir uyarıcı olarak görülüyor. Bunun yanında sağlıklı beslenmek, bol bol C vitamini almak ve güneş ışığından yararlanmak vücudunuzdaki dopamin oranını arttırır ve kendinizi daha mutlu hissetmenizi sağlar.

Bir maraton koşucusu bitiş çizgisini gördüğünde dopamin salgılanır. Gol atan sporcu dopaminle doludur. O zaman sporcunun beyni bedenine “ başardım!” der. Sporcu bu duyguyu yeniden tetiklemek için başla yollar.

Demek ki dopamin seviyesini artırmak ve iyi hissetmek için, ödül peşinde olmamız, çaba harcamamız, kendimize hedefler ve amaç tayin etmemiz gerekiyor.

Sürekli endorfin salgılayacak şekilde tasarlanmış değiliz. Spor bunu biraz sağlar. Gerinmek, gülmek, ağlamak, daha fazla güvenlik endorfini tetikler. Endorfin fiziksel acıyı örter, ama sosyal acıyı örtmez.

Saygı görmek, kendini önemli hissetmek, yaptığından gurur duymak, serotonini tetikler ve kişiyi iyi hissettirir. Bu iyi his daha fazla saygı aramamıza sebep olur. Bu da hayatta kalmamızı teşvik eder. Seratonun iyi hissettirdiği için insanlar ve hayvanlar sosyal üstünlüğü ararlar. Sosyal üstünlük sağlayarak serotonini yakalamaya çalışırlar.

Oksitosini birine yaslanabileceğimizi hissettiğimiz zaman salgılarız. Birine güvendiğimizde veya birinin bize olan güveninin hissettiğimizde oksitosini tetiklemiş oluruz. Ait olma ve güven hissi oksitosinle ilgilidir.

Memeliler doğumlu oksitosin salgılar ve böylece yavruya bağlanma devreleri kurulmuş olur. Tüyleri okşanan bir maymun oksitosin salgılar.

Sosyal ittifaklar da oksitosini tetikler. Gruptan ayrılan insanların beyni oksitosin ister.

Memeli hayvanlar grup arkadaşlarından ayrıldıklarında oksitosin azalır, kendilerini kötü hissederler. Gruba katıldıklarında ise oksitosin salgılamaya başlarlar ve kortizol yok olur ( Loretta Graziana Breuning, Mutlu Beyin, s. 45).

Sonuç olarak, kendi mutluluk hormonlarımızı tanıyarak mutluluğa ulaşabiliriz.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar