Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 06

Mutluluk Hormonlarını Nasıl Salgılayabiliriz?

Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Mutlu olabilmemiz için mutluluk hormonları olarak bilinen serotonin, dopamin, oksitosin ve erdorfin hormonlarını iyi yönetebilmemiz gerekir. Mutluluk bu dört hormondan geliyor. Bu mutluluk hormonlarını doğal yöntemlerle salgılayabilir ve stres hormonu olarak bilinen kortizolü en alt seviyeye çekebiliriz.

Beynimizde endorfin dolaştığında yaşama sevincimiz büyük oranda artar. Endorfin olmaksızın dünya çok fazla gri olurdu. O zaman hiçbir şeyin tadını alamazdık ve hiç bir şey bizi eğlendiremezdi.

Endorfin artışına paralel olarak en sıradan yiyeceklerden bile çok fazla lezzetler alırız. Bu durumda tok olsak bile iştahımız giderek artar ve giderek şişmanlarız.

Olumlu duygulardan sorumlu olan dopamin ve serotonin hormonlarıdır. Bize haz, lezzet ve sempati hissi veren bu maddeler beynin yeniden şekillenmesinde de etkili rol oynar.

Beynimizin hangi maddeden ne kadar üreteceği serotonin tarafından belirlenir. Kendimizi üzgün hissettiğimizde serotonin seviyemiz düşer ve gri hücreler (nöronlar) ölür. Olumlu duygular ise beyni canlı tutar. Beynin içinde serotonin ve dopamin bol miktarda bulunurken yeni bağlantılar çok kolay kurulur ve öğrenme kolaylaşır. Öğrenme ile mutluluğun deneyimlenmesi birbirine ayrılmaz biçimde bağlanmıştır. Bu sebeple mutluluk beynin sonsuz gençlik iksiridir (Stefan Klein, Mutluluğun Formülü, s. 76).

Her şeyi dostane ve aydınlık bir şekilde görebilsek ve her şeyin iyi yanlarına odaklanmış olsak,sevgi kapasitemiz çok artar ve tüm dünyayı kucaklamak isteriz. O zaman insanların yüzüne kocaman bir ışıltıyla bakabilir ve mutluluğumuzun bir kısmını severek diğer insanlara verebiliriz.

Peki bu dört mutluluk hormonunu doğan yöntemlerle nasıl salgılayabiliriz?

Vücudunuzdaki dopamin oranını aşırıya kaçmadan nasıl arttırabiliriz? Araştırmalara göre egzersiz yapmak bu yoldaki en büyük yardımcıdır. Faydalarından sürekli bahsedilen egzersiz, vücutta dopamin salgılanması konusunda da önemli bir uyarıcı olarak görülüyor. Bunun yanında sağlıklı beslenmek, bol bol C vitamini almak ve güneş ışığından yararlanmak vücudunuzdaki dopamin oranını arttırır ve kendinizi daha mutlu hissetmenizi sağlar.

Bir maraton koşucusu bitiş çizgisini gördüğünde dopamin salgılanır. Gol atan sporcu dopaminle doludur. O zaman sporcunun beyni bedenine “ başardım!” der. Sporcu bu duyguyu yeniden tetiklemek için başla yollar.

Demek ki dopamin seviyesini artırmak ve iyi hissetmek için, ödül peşinde olmamız, çaba harcamamız, kendimize hedefler ve amaç tayin etmemiz gerekiyor.

Sürekli endorfin salgılayacak şekilde tasarlanmış değiliz. Spor bunu biraz sağlar. Gerinmek, gülmek, ağlamak, daha fazla güvenlik endorfini tetikler. Endorfin fiziksel acıyı örter, ama sosyal acıyı örtmez.

Saygı görmek, kendini önemli hissetmek, yaptığından gurur duymak, serotonini tetikler ve kişiyi iyi hissettirir. Bu iyi his daha fazla saygı aramamıza sebep olur. Bu da hayatta kalmamızı teşvik eder. Seratonun iyi hissettirdiği için insanlar ve hayvanlar sosyal üstünlüğü ararlar. Sosyal üstünlük sağlayarak serotonini yakalamaya çalışırlar.

Oksitosini birine yaslanabileceğimizi hissettiğimiz zaman salgılarız. Birine güvendiğimizde veya birinin bize olan güveninin hissettiğimizde oksitosini tetiklemiş oluruz. Ait olma ve güven hissi oksitosinle ilgilidir.

Memeliler doğumlu oksitosin salgılar ve böylece yavruya bağlanma devreleri kurulmuş olur. Tüyleri okşanan bir maymun oksitosin salgılar.

Sosyal ittifaklar da oksitosini tetikler. Gruptan ayrılan insanların beyni oksitosin ister.

Memeli hayvanlar grup arkadaşlarından ayrıldıklarında oksitosin azalır, kendilerini kötü hissederler. Gruba katıldıklarında ise oksitosin salgılamaya başlarlar ve kortizol yok olur ( Loretta Graziana Breuning, Mutlu Beyin, s. 45).

Sonuç olarak, kendi mutluluk hormonlarımızı tanıyarak mutluluğa ulaşabiliriz.

 

Şub 06

Devlet Bilinci

A.Kemal GÜL

Osmanlının yıkıntıları arasından çıkartılarak kurulan Cumhuriyetin icra ettiği başlıca inkılâplardan biri de Diyanet Başkanlığının kurulmasıdır. Camilerimizde, mescitlerimizde, icra edilen mevlitlerde, hutbelerde din göevlilerinin yaptıkları dualarda Cumhuriyetimiz ve kurucuları ile alakalı her nedense bir söz duyamazsınız genelde.

Örneğin;

–Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ruhları şad olsun.

–Yüce Allah milletimiz arasında ve bütün insanlık âleminde Mustafa Kemal sevgisinin daha da artmasını nasip eylesin.

–Yarabbi Cumhuriyetimizi payidar eyle!… Gibi.

 

Sahi Türkiye’de din adamlarnın / hocaların büyük bir bölümü neden Atatürk’e karşı olumsuz duygular beslerler? Ona dua etmekten neden imtina ederler? Diye düşünürsünüz.

Kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e neden sırt çevirir?

Neden milli günlerde camilerde okunan hutbelerde Atatürk’ün adı anılmaz?

Oysa bağımsızlığımızı ona borçluyuz.

O bizi esaretten kurtarmakla kalmadı, yaptığı büyük devrimlerle de ufkumuzu açtı. Milletçe ilerlememiz için gerekli olan pek çok düzenlemeyi yaşama geçirdi.

Dilimiz onunla aydınlandı. Yazımız onunla güzelleşip gelişti.

Eğitimde, bilimde ve fende onun devrimleriyle atılım yaptık.

Kadın erkek eşitliği, çağdaş yasalar, çağdaş toplum yaşamı hep onun sayesinde hayatiyet buldu.

Hal böyleyken neden bu nankörlük?

Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve saygıyla anmak milli bir vazife değil midir?

Hatta insanî ve İslamî bir vazife değil midir?

Ne var ki,1925 lerde vuku bulan Şeyh Said isyanlarında olduğu gibi İngilz’in pompalamasıyla halkı isyana teşvik eden probogandaların, yakıştırma sözlerin dini çevrelerde/ cemaat arasında bugün de fısıldadığını görüyoruz.

Dün olduğu gibi bugün de, İngiliz’in rolünü üstlenmiş ABD’nin resmi sınırlarımızın bitişiğinde işledikleri mafya içerikli oynanan oyunların 1925 lerde yapılanlardan farkı var mı?

Dün olduğu gibi bugün de din bezirgânlarının Atatürk hakkında, dinsizdi / ateist di gibi yakıştırmalarının asıl amacı üzerinde sağlıklı analizler yapabiliyor muyuz?

Bakıyorsunuz kimileri de bu iddiaları şiddetle reddedip Atatürk’ün çok  samimi bir Müslüman olduğunu hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelen bir SEYYİD olduğunu ileri sürüyor.

Ben bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını biliyorum.

Atatürk’ün neye inanıp inanmadığının da çok önemli olduğunu düşünmüyorum.

Bu nedenle hiçbir şeyin onu saygı ve rahmetle anmaya asla engel olmaması gerektiğine inanıyorum.

O büyük Türk milletinin ve bütün insanlık âleminin en değerli evlatlarından olup milletimizin ebedi başkomutanı ve ölümsüz önderidir. Günümüzde hala kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyetini filde yöneten O dehanın olduğunu biliyoruz görüyoruz.

Bağımsız bağlantısız ve Laiklik kavramı üzerine kurulmuş Cumhuriyetimizin kurulma sürecini esastan bilir Cumhuriyetin bize kazandırdığı nitelikleri kavrayabilirsek daha insaflı ve gerçekçi oluruz, gönülden kutlarız Atatürk’ün ‘’En Büyük Eserimdir’’ dediği Cumhuriyet bayramlarımızı.

Milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti,23 Ekim 1923’ün yıldönümlerinde yalnız rejimin kutlamasını yapmaz. Bu tarih aynı zamanda Yeni Türk Devleti’nin de kuruluşudur. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonucunda, adeta yıkıntılar arasından taze bir bilinçle yeniden oluşturulan bir irade, bir ruhtur. Aydınlanmadır, akıldır ve bir kültürleşme projesidir. Fikirlerin bir yüzü vardır; Cumhuriyet Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesinde tezahür eder.

Atatürk’ün yüzünü Batı’ya çevirmesini eleştirenler, Türklerin tarih boyunca ilerleyişinin Batıya doğru olduğunu unuturlar. Yüzümüzü Batı’ya çevirmek, Batı’nın güdümüne girmek değildir. Entelektüel seviyeye, bilime, eleştirel düşünceye, insani kalkınmışlık düzeyine yüzümüzü çevirmektir. Kaldı ki, nereye yüz çevirecektik, Ortadoğu’ya mı?

Cumhuriyet Bayramı, bize, devlet bilincinin ve devlet geleneğinin ne demek olduğunu da hatırlatır.

Devlet bilincini ve devlet geleneğini Irak, Suriye, Libya gibi ülkeler üzerinden düşünürsek konu daha net anlaşılacaktır. Hakeza son dönemlerde yaşadığımız sorunların temelinde devlet geleneğinin ve kurumlarının aşındırılmasının yattığını da unutmayalım.

Demem o ki Cumhuriyet, yok olmakla karşı karşıya kalmış bir devletin ve bir milletin diriliş öyküsüdür.

Şub 13

Mösyö Makron Borcunuzu Böyle mi Ödeyeceksiniz?

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

 

 

FRANSA CUMHURBAŞKANI MÖSYÖ MAKRON, SİZ TÜRK’Ü SOYKIRIMLA SUÇLAMAK YERİNE HER YIL TÜRK’E ŞÜKRAN GÜNÜ DÜZENLEMELİSİNİZ.

NE YAPARSANIZ YAPIN TÜRK’E MİNNET BORCUNUZU HİÇBİR ZAMAN ÖDEYEMEYECEKSİNİZ.

SENİN 24 NİSAN’I ERMENİ SOYKIRIMI İLAN ETMEN NANKÖRLÜKTEN VE İHANETTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

Mösyö Makron, 494 yıl önce kralınız Fransuva’nın, annesinin ve tüm Fransız milletinin cihan Padişahı Türk Kanuni Sultan Süleyman’a yakarışlarını, yalvarışlarını ve  minnet borcunuzu böyle mi  ödeyeceksiniz?

Anlatacağım şu tarihi bilgi tüm devletlerin tarih kitaplarda mevcuttur; Roma German kralı, daha doğrusu tüm Avrupa’nın kralı Şarlken, 1525 yılında Pavia savaşında Fransa’yı yendi ve Fransa kralı Fransuva’yı esir ederek, hapsetti. Bunun üzerine Fransuva’nın annesi esir oğlunun kurtarılması için Cihan İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’a yalvarış ve yakarış mektubu gönderdi. Fransa halkı da elçiler göndererek, yalvarmalarını sürdürdü.  Bunun üzerine Türk Hakanı 1526 Mohaç meydan savaşı ile Şarlken’i ve Avrupa haçlı ordusunu iki saat içinde perişan etti. Şarlken’e de şu haberi saldı; “Fransuva’yı hemen serbest bırak, yoksa cengaverlerimin atlarının nal seslerini Berlin sokaklarında duyarsın”.

 

Mösyö Makron, sen ve milletin Türklere minnetinizi böyle mi ödeyeceksiniz, halbuki siz her yıl Türklere şükran günü düzenlemelisiniz.

 

Mösyö Makron, siz 1830 yılında Cezayir’i işgal ettikten itibaren 1962 Cezayir bağımsızlık gününe kadar on milyon Cezayirliyi katletmediniz mi?  O masum insanların kafataslarından müze yapmadınız mı? Milyonla kadına kıza tecavüz etmediniz mi?, 1830’lu yıllardan itibaren halen 15 Afrika ülkesinde devam eden her çeşit sömürü ve kölelik sisteminizle insanlık gururunu yok etmediniz mi? Milyonla Müslüman halkı diri diri yakarak, Nazileri aratmayacak eylemlerde bulunmadınız mı?  Çok değil daha 25 yıl önce Ruanda’da 800 bin Tutsi ve Hutu soykırımını gerçekleştirmediniz mi?

 

Birinci Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşımız günlerinde Rusya ve İngilizlerden sonra siz Fransızlar, Ermenileri azdırıp, üstümüze salmadınız mı?  Amerika Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanı Akademisyen Bruce Fein’ in kanıtları doğrultusunda yalnız 1915 yılında Ermenilerin katlettiği Müslüman Türk ve Kürt nüfusu tam 2 milyondur.

 

Mösyö Makron, neyin acısını çıkartmaya çalışıyorsun, Senin yapacağın en doğru hareket Fransa Parlamentosundan Türk’e şükran günü düzenleme kararı çıkartmandır.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Şub 06

Uyarılar

A.Kemal GÜL

‘’Sahipsiz vatanın batması haktır; sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır’’

Diyen milli şairimiz M.Akif Ersoy’un ünlü eseri SAFAHAT’ından Türk Gençliğine ışık olmayı öngören bir kısım kesitler;

İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım” (A’raf Sûresi, 155) ayetinden esinlenerek:

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!

“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

(Safahât, s.236).

“EY MİLLET, UYAN! CEHLİNE KURBAN GİDİYORSUN!”

Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Sûresi, 9) ayetinden esinlenerek:

Olmaz ya… Tabi’i… Biri insan, biri hayvan!

Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından,

Kurtulmaya azmetmeli baştan sona millet.

Kâfi mi değil, yoksa bu son ders-i felâket?

***

Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,

Silkin de: Muhîtindeki zulmetleri yak, yık!

Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!

(Safahât, s.239, 240).

“BİR PARÇA KIMILDAN, DİYORUM, MAHVOLACAKSIN!”

Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a dayan…” (Âl-i İmrân Sûresi, 159) ayetinden esinlenerek:

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…

Ma’na-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

***

Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!

Dünyâ koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Davranmayacak kimse bu meydâna atılmaz.

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da;

Mâziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda.

(Safahât, s.489, 490).

“EŞİN VAR, ÂŞİYÂNIN VAR…..”

İstiklal marşı yarışması açıldığında marşı yazması için Âkif’i ikna eden, millî mücadeleye de katılmış gazeteci, bilim insanı ve Birinci Meclis’te Balıkesir milletvekili olan Hasan Basri Çantay’a (1887-1964) yazdığı “Bülbül” şiirinden:

Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?

O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

(Safahât, s.494).

**

Bugün yine yurdumuz üzerinde oynanan oyunlar karşısında, Mehmet Âkif’in 83 yıl önceki uyarılarından ders alınır mı sorusunun yanıtını, özellikle milliyetçilik ve Türkçülük üzerine eserler veren Ziya Gökalp’ın ‘’KIZILELMA’’adlı manzum hikâyesinde görelim;

‘’Maksadı gitmektir birliğe doğru,/Milli düşünceye, dirliğe doğru, /Bilir bir gün milli irfan doğacak, /Yeni Orhun, yeni Tufan doğacak’’ diyor. Gökalp, yeni bir medeniyet projesinden söz ediyor. Türkler, kendi tarihlerine yakışan ATATÜRK gibi liderleri bulup başının üzerine çıkardığında yeni medeniyet yolculuğunun önü açılmış olur!

Şub 06

Kadının Kariyeri: Annelik!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu satırları okumaya başlarken, size yoz yobaz fikirler arz edeceğimi zannetmeyin. Yada kadına dinin verdiği önemi de anlatacak değilim. Kadını ikinci sınıf bir insan olarak da, görmüyorum veya sadece doğurganlık açısından da bakmıyorum. Ben bütün bunların aksine kadının annelik özelliğine ve bunun bir millet için önemine vurgu yapmak istiyorum.

 

Türk Milleti ve özellikle ırken Türkler günümüzde şuursuz bir şekilde yaşıyor ve ne yazık ki, bir yaşam felsefesine de sahip değiller. Onun için memleketlerinin sevk ve idaresini Türk gibi gözükenlere bırakmış durumdalar. Bunun en büyük nedeni, kadınlarımızın cahil bırakılması ve buna paralel olarak ne yaptıklarını bilmez halde oluşları ve bununda çocuklarına ile aile yaşamlarına yansımasıdır.

 

Türkler hakkında doğru bilinen bir yanlış ataerkil bir toplum olduklarıdır. Halbuki Türkler anaerkil bir topluluktur. Yani toplumu kadınlar çekip çevirir. Kadın tökezlemeye başlamışsa toplumda çatırdamaya başlar. Bu nedenle günümüzdeki hasta halimizin ana nedenlerinden biri de, kadınlarımızdır!

 

Türk kadını, bilgi ve şuur açısından tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ne yaptığını bilmez bir haldedir. Evine, kocasına ve çocuklarına sahip çıkamamaktadır. Üreticiliğini, yapıcılığını ve çekip çeviriciliğini kaybetmiştir. Az kaldı doğurganlığını da, kaybetmek üzerinedir.

 

Halbuki Türk topluluklarında kadının en büyük kariyeri anneliktir ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde Türk, kendi topraklarında esir hale düşecektir.

 

Günümüzde Türk kadını göreceli olarak rahata kavuşmuştur ve kendisi ile birlikte çocukları içinde daha rahat bir arayış içerisindedir. Ancak tarih bize göstermektedir ki, Türk için rahat ve rahatın peşinde koşmak ona iyi gelmemektedir. Türkler daima uyanık ve hareket halinde olmak zorundadır.

 

Aile planlaması, nüfus sağlığı, ekonomik sıkıntılar ve “sen çocuk doğurmak veya çocuklar için mi, dünyaya geldin” telkinleri Türk kadınının doğurmaktan ve annelikten vazgeçmesine neden olmuştur. Buna karşılık etnik azınlıklar, azınlık psikoloji ile daha fazla doğum yapmakta ve nüfus olarak çoğalmaktadır. Örneğin artık Türkiye’ye yerleştikleri varsayılan Suriyeliler bu doğurganlıkla Türk’ün vatanını kısa bir müddet sonra sadece doğurarak ele geçirebilecek hale gelebilecektir.

 

Türk anneleri artık kızlarına doğurmak için değil doğurmamak için telkinde bulunmaktadır. Çocuk doğurmak ve ona bakmak, büyütmek, okutmak kadınlara artık zor gelmektedir. Eğer kadınlarımız bu yanlışlardan vazgeçmezlerse, vatan ve devlet elden gideceği için arzuladıkları tatlı hayat onlar için adeta bir kabusa dönüşecektir.

 

Türkiye’de milyonlarca Türk kızı üniversitelerde okumakta ve iş hayatında yer almaktadır. Ancak yüksek tahsil yapmış olmaları veya bir mesleklerinin olması onların çok çocuk sahibi olmasına engel olmamalıdır. Eğer böyle engeller varsa biz Türk toplumu olarak ayağa kalkmalı ve kadınlarımızın en büyük kariyeri olan anneliği hakkıyla yapabilmeleri için gereken tedbirlerin alınmasını sağlamalıyız.

 

Biliniz ki; Türk kadınlarını yaşamlarının en büyük kariyeri olan, anneliği hakkıyla yapamazlar ve geniş aileler kuramazlar ise Türklerin bu topraklarda geleceği yoktur.

 

Türk kadını; televizyonlarda dizi, kadın ve yemek programları olmak üzere abuk sabuk şeyleri seyretmekten kurtarılmalıdır. Din duygularının cemaat ve tarikatlar tarafından istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Kadınlarımız arasında Türklük duygu ve düşüncesi pekiştirilmeli ve bunların çocuklara intikali öncelikle sağlanmalıdır. Çünkü biz biliyoruz ki; ilk öğretmen annedir.

 

Eğer bugün Türkiye topraklarında azalıyorsak, Türklük şuurunda veya millet olma yolunda sıkıntılar yaşıyorsak, sıkıntılara kadınlarımız çare olmuyorsa; felakete yol alıyoruz demektir. Bu nedenle Türk kadını yeniden annelik kariyerinde bizim ihtiyacımız için gerekli olan mükemmelliğe ulaşmalıdır.

 

Bizim için gerekli olan mükemmellikten kastımı; kadının iyi eğitimli ve meslek sahibi bir iş kadını olmasından öte Türklük adına büyük bir şuurla üstün duygu ve düşüncelere sahip olması ve bunları çocuklarına aktarmasıdır diye tanımlıyorum.

 

Gelin ülkemizi büyük bir yanlıştan kurtaralım ve Türk kadınının mankurtlaşmasını hep birlikte önleyelim. Onu yeniden toplumun inşasının baş mimarı olarak önümüze koyalım. Türk kadınına, kendini ve vazifelerini fark ettirelim. Gerisi Allah’ın izni ile çorap söküğü gibi gelecektir.

 

Ben Türk kadınlarına ve Türk annelerine inanıyorum. Onlarda kendilerinin ve güçlerinin farkına vardıkları an Türkiye’de her şey değişmeye başlayacaktır. Gelin işe onlara en büyük kariyerlerinin doktor, mühendis, akademisyen, mimar, avukat, vali, büyükelçi olmaktan öte annelik olduğunu anlatarak başlayalım.

Oca 08

Yazdıklarımın Hiç Bir Önemi Yok! Akıl Tutulması Devam Ediyor…

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayat Sahnesinde Siyaset Oyunu! (17.Kasım.2016)

 

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

 

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

 

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

 

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

 

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

 

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

 

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

 

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

 

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık alemine sunacak bir yeterliktedir.

 

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

 

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

 

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

 

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

 

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

 

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

 

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

 

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hakim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

 

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

 

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

 

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegane nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

 

Halbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

 

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

 

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

Oca 05

Yeni Yıla Güvenle Umutla Girin

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Çetin Altan (1927- 2015) ömrünün son dönemlerinde yazdığı yazıların bir kısmını hep bu sözle bitirirdi: “Enseyi karartmayın.”

Çetin Altan, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da, köşe yazılarını sıkça okuduğum usta bir yazardı. “Enseyi karartmayın” O’nun Türkçemize kazandırdığı, “umudunuzu yitirmeyin, henüz ümitler bitmedi” anlamına gelen bir deyim.

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin. Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, ‘daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik’ diyebilirsiniz” diye yazardı.

Bilemiyorum, bugünleri görseydi “yine enseyi karartmayın” der miydi?

Yarın ahirette sorguya alındığınızda, daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya için mücadele ettim, ben elimden geleni yaptım” diyebilecek durumdaysanız hala umut vardır.

Bugün kıymeti bilinmese de, bir kısım vatanseverin her türlü riski göze alarak “daha iyi bir Türkiye” için çabaladığını görüyorsanız ve bunlara destek vermekten korkmuyorsanız çoban ateşleri yanıyor demektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” sözünü hatırlayınız.

Kurtuluş Savaşı verdiğimiz yıllar kadar kötü durumda değiliz. O günleri aşabildiysek, daha iyi bir Türkiye için bugün çok daha etkili şeyler yapabiliriz.

Bazen bir şey değişir, her şey değişir.

Bu değişimin nasıl ve ne zaman olacağını önceden kestiremeyiz.

Ortak aklın işlediği, kurumların çalıştığı ve kuralların herkes için geçerli olduğu bir Türkiye’ye doğru değişim gerçekleşebilir.

Bu değişimi demokratik kurallar içinde biz yapmalıyız.

Kolay mı? Değil.

Ama sefer bizden, zafer Allah’tan.

Eğer Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye’yi bağımsız, hür, demokrat, müreffeh ve güçlü bir şekilde gelecek nesillere bırakmak iradesiyle hareket eden vatansever aydınlarınız varsa korkmayınız.

Her yeni yıl yeni bir umut demektir. Çoban ateşlerini çoğaltmaya bakınız.

Yeni yıla, güvenle, umutla girin. Enseyi karartmayın.

 

Ara 29

Ziya Gökalp Bilim Armağanı

Genel Başkanımız Prof. Dr. Mustafa ERKAL’a Millî Düşünce Merkezi “Ziya Gökalp Bilim Armağanı” verildi

Millî Düşünce Merkezi Genel Kurulu’nun üç yılda bir belirlediği “Millî Düşünce Hizmet Armağanları” ödül töreni, 23 Aralık Pazar günü Türk Tarih Kurumu Toplantı Salonunda yapılan ödül töreninde Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL da “Ziya Gökalp, Bilim Armağanı” dalında ödül aldı.

Millî Düşünce Merkezi 2018 Hizmet Armağanları ve armağan sahipleri şöyle:

1.Atatürk, Türk Milliyetçiliği Şeref Armağanı

  • Şükrü ELEKDAĞ, E. Büyükelçi
  • Dr. İlber ORTAYLI, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi
  1. Ziya Gökalp, Bilim Armağanı
  • Dr. Ethem Ruhi FIĞLALI
  • Dr. Mustafa ERKAL, Aydınlar Ocağı Genel başkanı
  1. İsmail Gaspıralı, Türk Dünyasına Hizmet Armağanı
  • Dr. Metin FEYZİOĞLU, Türkiye Barolar Birliği Başkanı
  • Bünyamin AKSUNGUR, Sanatçı
  1. Namık Kemal, Özgür ve Demokrat Basın Armağanı
  • Yaşar OKUYAN, Yazar
  • Aslan BULUT, Yeniçağ Gazetesi Yazarı
  1. Yahya Kemal, Fikir/ Sanat/ Edebiyat Armağanı
  • Azerin, Sanatçı
  • Hasan KALLİMCİ, Yazar

Şub 06

Kâzım Karabekir

Halil ALTIPARMAK

Kâzım KARABEKİR adı, bu ülkede yaşayan herkesin, saygıda asla kusur etmemesi gereken adlardan en başta gelenlerinden biridir.

Millî Mücadele’nin başlamasından önce dahi, yani 19 Mayıs 1919’dan önce dahi, Türk Milleti’nin kurtuluşu çarelerini arayan, içi yanan nadir kişilerden birisidir.Millî Mücadele’nin başlamasından itibaren, mücadele’nin İKİNCİ ADAMI’dır.

Millî Mücadele’nin tartışmasız Lideri, elbette, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Rauf ORBAY, hatıralarında, biz olmasak da, Mustafa Kemal bu mücadeleyi yapacak ve başaracaktı demiştir. Ancak, bu 20. Yüzyılın en büyük liderinin ve dahisinin etrafında da çok değerli yardımcı güçler vardır. İşte onların BİRİNCİSİ, Kâzım KARABEKİR’dir. Çünkü, Erzurum Kongresi’nin hazırlanması büyük oranda onun eseridir. Doğuda Ermenileri yenmek onun sayesindedir. Her şeyden önce, İstanbul’un, Mustafa Kemal ve Rauf ORBAY hakkındaki idam kararı nedeni ile derdest edilip getirilmesi talebi 15. Kolordu Komutanı Kâzım KARABEKİR’e iletildiği zaman, onun, İstanbul’a verdiği cevap ve hele, Mustafa Kemal’e; EMRİNİZDEYİM PAŞAM ifadesi, Türk Tarihi’nin en talihli anlarından birini oluşturur.

Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra, lider kadrosu arasında, AYRINTILAR NEDENİ İLE, GRUPLAŞMA olmuştur. Bu esnada, Kâzım Paşa iktidardan farklı grupta yer almıştır. Bu durum gayet olağandır. Çünkü, Türk Milleti’nin kurtuluşu tamamlanmış, bundan sonraki yönetim anlayışında farklı düşünülmesi de normalleşmiştir. Zaten, farklı düşünenler de iktidardan uzun süre ayrı kalarak, bu farklılığın karşılığını ödemişlerdir.

Bundan 5-6 yıl önce,Avrupa Aydınlar Ocağı’nın Kosova’da düzenlediği toplantıya katıldık. Açılış konuşmasının sonunda Genel Başkanımız Mustafa ERKAL Hoca, aramızda bir misafir olduğunu söyledi. Kimdi bu misafir? Kâzım KARABEKİR Paşamızın kızı Timsal KARABEKİR! Türkiye’ninkırktan fazla şube yetkililerinin ve diğer misafirlerin olduğu salonda bütün katılımcılar, sanki planlanmış gibi birden ayağa kalkarak, uzun, uzun Timsal Hanım’ı alkışladılar. O manzara görülmeye değer bir manzara idi ve unutmak mümkün değildir. Paşamızın kızı da duygularını açığa vuran bir konuşma yaptı.

Ben, Tarihçi ve Köşe Yazarı sıfatımla, tarihî bir fırsatın ele geçtiğini düşünerek, kendisiyle sohbet etmek için harekete geçtim ve oradaki üç gün içerisinde iki uzun sohbet imkânı buldum. Aldığım müsaade ile abla dedim, ATATÜRK hakkında ne düşünüyorsunuz? “Ne demek” dedi. “Devletimi kurmuş, Türk Milletini kurtarmış bir büyük insan hakkında olumsuz, kötü ne düşünebilirim.”

Bir ayrıntıya daha girmek istiyorum. “Babanız fikir ayrılıklarından sonra, ATATÜRK’le görüştü mü” diye sordum. “ATATÜRK’ten görüşme isteği gelmiş, ancak görüşme fırsatı olmamış.” dedi. Kendinin yaşı küçük olduğu için(*) ablalarından aldığı bilgiyi aktardı. “Ablalarım sormuş, baba görüşür müydünüz” Kâzım Paşamızın cevabı şu olmuş; “Ne demek, elbette görüşürdüm. Çünkü, o bir Mustafa Kemal”.Bu görüşme isteği ve görüşememe durumu, Hasan İzzettin Dinamo’nun 9 ciltlik Kutsal İsyan ve Barış serisinde ayrıntıları ile vardır. Ne kadar ilk ağızdan bilgidir bilemiyorum. Ama, okunmaya değer. Bunları daha ayrıntılı olarak yaşandığı dönemin hemen arkasından da hem yazmıştım hem de televizyonda anlatmıştım. Şimdi niye yazdım, biliyor musunuz?

Kâzım KARABEKİR Ailesine, BUGÜN, saygısız davranışlar göstermek en hafif tabiri ile VEFASIZLIKTIR.

Tarih, sadece yaşanmışlığı anlatan bir sosyal bilim disiplini değildir. Tarih, yaşanmışlıklardan ibret alınarak, geleceğin planlanması görevini de üstlenmiş bir sosyal bilim disiplinidir. İnsanlar fanidir, ancak TARİH KALICIDIR.

(*) Kâzım KARABEKİR Paşa 1948’de vefat etmiştir. Timsal Hanım, 1941 doğumludur ve halen İstanbul’da yaşamaktadır.

Oca 22

20 Ocak 1990, Azerbaycan Türk’ünün Kutlu Günüdür.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Prof. Dr. İbrahim Öztek, 20 YANVAR veya KARA 20 OCAK ile ilgili açıklamalarda bulundu.

20 Yanvar, Azerbaycan Türk’ünün acı olduğu kadar, acıların ululaştırdığı bir  kutlu gündür. Yıllarca özgürlük ve bağımsızlık savaşı veren Azerbaycanlı kardeşlerimiz 1990 yılında Ebulfeyz Elçibey başkanlığında kurulmuş olan Azerbaycan Halk Cephesi olarak; totaliter Komünist sistem, Komünist partisi, KGB, en önemlisi Sovyetler Birliğine ve Kızıl orduya rağmen bağımsızlık mücadelesini baskın bir biçimde sürdürmeye devam etti.  Amaç Sovyetlerden ayrılmak ve Sovyetlerin, Ermenistan’a verdiği Azerbaycan topraklarının geri alınması mücadelesi idi. Sovyetler birliği ise hürriyet ateşinin diğer cumhuriyetlere sıçramasından korkuyordu. Bilinçli ve hürriyetine susamış halk 17 ocak günü milyonla Azatlık meydanını doldurdu. AZADLIK, AZADLIK nidaları ile haykırıyorlardı. Fakat 20 ocak günü Sovyet silahları Azerbaycan Türk’ünün üzerine ölüm yağdırdı. Azerbaycan’a 65 bin, Yalnız Bakü’ye 35 000 Rus askeri girmişti. Şehitler, yaralananlar, tutuklananlar, Azerbaycan Türk’ünü yıldıramadı. Şehitlerini karanfillere sararak bağıllarına bastı. Al bayrağı Bakü’nün tepesine çekti. Bayrak bir defa kalkmıştı ve artık onu hiçbir güç indiremeyecekti. O gün Sovyet Başbakan birinci yardımcısı Haydar Aliyev de harekete ve Halk Cephesine çok büyük destek veriyor, sebep olanları büyük bir cesaretle lanetliyordu.  

 

20 yanvar/20 ocak, Azerbaycan Türk’ü veya Türklük için yas ve matem günü değildir. 29 yıl önce yaşanan o gün, Azerbaycan Türkü’nün , acımasız Sovyet rejimine karşı şahlanışı, zincirlerini parçalayarak, bayraklaşmasıdır. O günün şehitlerine ve tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Rusların korktuğu oldu ve Azerbaycan’ın bağımsızlık aşkı dev gibi bir ateş oldu ve tüm Sovyet cumhuriyetlerini sardı. Sonunda o koca İmparatorluk parçalandı ve çöktü. Sovyet rejimi altında inleyen 15 cumhuriyet daha özgürlüğüne kavuştu. Şimdi bu cumhuriyetler Azerbaycan için şükran günü düzenlemeli değil mi?

Eski yazılar «

» Yeni yazılar