Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’ — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 25

23 Nisan Bir Güzel Bayram 24 Nisan Bir Büyük Yalan

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı olup, Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ve dış temsilciliklerimizde kutlanmaktadır. 23 Nisan 1920 günü Türkiye Cumhuriyeti Meclisinin kuruluş veya açılış günüdür. Ankara’da Ulus’ta kurulmuş olan meclis, o günün koşullarına göre orijinal, Ankara’nın en güzel binasında kurulmuştur. Atatürk, “Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır”. Demiş ve arkadaşları ile önce Hacı Bayram Camiinde Cuma namazlarını kılmışlar, daha sonra dualarla hatimlerle meclisin açılışını yapmışlardır. Atatürk’ün Türk çocuklarına bayram olarak armağan ettiği 23 Nisan, bugün tüm dünya çocuklarının bayramı olmuştur. Kutlu olsun.

1915 yılı, birinci dünya savaşının en kanlı günlerinin yaşandığı bir tarihtir. Osmanlı Devletini yok etmeye kararlı olup, toprakları üzerinde var olan petrole sahip olma niyeti ile hareket eden hakim güçlere karşı Osmanlı tam 15 cephede birden savaş vermiştir. Bununla beraber, Osmanlı tebası, yani Osmanlı devleti üzerinde bin yıldır yaşayan, Osmanlının Milleti Sadıka (sadık millet, has evlat) dediği Ermeniler ihanet etmiş kendi devletlerine baş kaldırmışlardır. Osmanlı devletini sırtından hançerlemiştir. Osmanlı devletinin halkı olan Ermeniler, başlarında Ermeni asıllı Osmanlı milletvekilleri, bürokratlar ve papazlar olmak üzere Osmanlı devletine karşı isyan etmişlerdir. Bu isyanlarda zamanın başkenti olan padişahın oturduğu İstanbul’da çıkardıkları isyanlardan, Van bölgesindeki isyanlara kadar hepsinde silahlı çeteler halinde, erkeği askerde olan, ölüm kalım savaşı veren Türk ve Müslüman halkı katletmişlerdir. Anadolu köylerinde İnsanları ahır, samanlık ve camilere doldurarak diri diri yakmışlar, yapmadıkları işkence bırakmamışlardır. Ayrıca Arabistan, Irak, Filistin ve Süveyş bölgesinde savaşan askerlerimizin ikmal yollarını keserek, cephane ve yiyecek gitmesini engellemişlerdir. Bunun üzerine 24 Nisan 1915 günü hükümet, bir kanunla Ermeni elebaşlarını ve komşusunu katleden Ermenileri jandarması kanalı ile tutuklamış, bulundukları yerden, yine Osmanlı devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç ettirmiştir.

 

Bu göç sırasında da başlarına muhafız konmuş, karınları doyurulmuş, hastaları bakılmış, hatta gittikleri yerlerde ekecekleri tohumuna kadar kendilerine verilmiştir.

Ermeniler son yıllarda  bu göç tarihini, Türkler 24 nisan 1915 tarihinde Ermenilere soykırım uyguladı şeklinde dünyaya büyük yalan olarak yaymaktadırlar.

Halbuki; Amerikan başkanlarından Reagen’in hukuk danışmanı Bruce Fein, Amerikalı bilim adamı Stanfort Shaw, Justin Mccarthy gibi yazarlar ve daha niceleri, birinci dünya savaşı günlerinde Ermenilerin iki milyon Müslüman Türk ve Kürt’ü katlettiğini, soy kırım uyguladıklarını belirtmektedirler. Bununla beraber Ermenilerin Azerbaycan topraklarında 1905 yılından itibaren katlettikleri  yüzbinlerce soydaşımıza, 30-31 mart 1918 tarihinde yalnız Bakü’de on yedi bin Türkü katlederek gerçek soykırım uygulamışlardır.

1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni kongresinde, Ermenilerin ilk başbakanı Kaçaznuni, suçlu bizdik demiştir. Lozan antlaşması günlerinde yine Osmanlı paşası olan Ermeni asıllı Bogos Nubar Ermeni kayıplarının göç, savaş ve hastalık sonunda üç yüz bin olduğunu itiraf etmektedir. Mecburi göç ile ilgili olarak işgal kuvvetlerinin Malta’da yargıladığı subay ve devlet memurlarının hiç birinin suçlu olmadığı ortaya konmuştur.

Peki bugün bu büyük yalan niye?

Bu yalanla Ermeniler birbirine bağlanıyor ve dünyadan silinip gitmemek için bunu  bir yaşam iksiri olarak kullanıyorlar.

Ermenistanda sayıları giderek yok olan Ermeniler şunu çok iyi bilmeli ki, Ermenistan’da hayat bulmak, geleceklerini temin etmek için Türkiye ve Azerbaycan’a muhtaçtırlar. Biz barış içinde yaşamak istiyoruz. Ermeniler de sürdürdükleri büyük yalanı terk ederek, Türk’le el ele vermek zorundadır. Artık bunu anlamalıdırlar.

May 31

Modernleşme ve Milliyetçilik Olgusu!

Fahri YAĞLI

Doğru söz acıdır; onu hazmedebilirsen, yarın faydasını görürsün, o sana zevk verir. Doğru söz, bak, gönüle acı ve sert gelir; sert söz doğrudur; o doğru söz nerede? (Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, beyit 5777-5778)

Türkçülüğün fikir babalarından Ziya Gökalp milleti, halkımızın ifadesiyle “dili dilime, dini dinime uyan insanlar topluluğu” olarak tanımlamış; ırkçılığı kesinlikle reddederken diğer faktörlerin de tek başlarına yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Hiç şüphesiz din/inanç ve dil çok önemli iki faktördür. Bu kodlardan ikisinin bir arada olmadığı durumları dikkate alarak bunlardan biri eksik olduğu takdirde aranacak diğer unsurlarıda hesaba katmalıyız. Ortak tarih, ortak kültür, bir arada yaşama iradesi ve ortak gelecek tasavvuru bunların başında gelir.

Yaygın görüşe göre millet, siyasi bir birlikteliğin, ortak adıdır. İmparatorluk mirasının üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bunu böyle kabul etmiştir.Bu sebeple “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran millete de “Türk Milleti” denmiştir.”

Türkiye Devletinin kuruluş felsefesini oluşturan unsurlar açısından da farklı etnik kimlikleri iddia edenler çıksa da, bin yıllık ortak bir tarihin ve ortak bir gelecek beklentisinin birleştirdiği bir millet olduğumuz gerçeği de unutulmamalıdır.

“Türk milleti” kavramı, kapsayıcı ve kuşatıcı olarak kullanılmaktadır. Devletimiz Türk devletidir ve milletimizin adıda “Türk Milletidir”. Etnik köken ve ana dil açısından farklı olan vatandaşlarımız da bu kapsayıcı kavramın içinde mütalaa edilir. Burada bizim tarihî tecrübemiz açısından da bir sapma ve ayrıştıma söz konusu değildir.

Yıllardır sürdürülen etnik taassub, ayrılıkçı vakalar ve bölücü unsurlar bu kuruluş ve yaşam felsefesine karşı ihanet içinde olmuşlardır. Türk milleti olgusu, doğal bir reflekstir. Bu felsefe sadece duygu değil, bilgi ve akılla beslenen güçlü bir milletleşme vakasıdır, bu ülkenin gerçek aydınlarının temel görevi bunu fikren beslemektir.

Milliyetçilik, modernleşme sürecinin doğal bir sonucu ise, milletin tanımlamanın sonucu olan “Türk Milliyetçiliği”   modernleşme sürecinin doğal bir sonucudur deyebiliriz.

Türk milliyetçiliği ortak bir dil ve kültür sunarak yeni bağlılık, aidiyet ilişkisini ile kendini ifade eder.

Atatürk’ün devlet kurma kodları da Türk Milletçiliğinin güçlü dinamizmidir. Türk Milletçiliği fertlerin birliği ve devletimizin bekasıdır. Türk milletinin bütün meseleleri bizim meselemizdir. Siyaset de buna dâhildir, bin yıldır kesintisiz ayakta duran devlet-i ebed-müddet’in bekası en mühim önceliğimizdir.

Türkiye’de siyasetin  üslup ve tarzı yanlıştır, kutuplaşma ve psikolojik bölünmelere müsaittir. Bir Türk Milliyetçisi olarak, bu psikolojik iklimi oluşturan ateşe odun değil, su taşımak temel vazifemiz olmalıdır.

Türk Devleti ve Tür Milleti için, büyük bir inşa hamlesinin başlangıç noktası, kendini ve dünyayı tanımaktır. Kendisi olamayan, kendisini tanımayanın evrensellik yada dünya vatandaşlığı iddiası kof olduğu gibi, içe dönük, tecritçi ve ben-merkezci bir yaklaşımla bir medeniyet kurması yada  bu küresel dünyada iddialı olması mümkün olmayan bir hayaldir.

Şanlı tarihimizdeki, büyük başarıların bu dönemde bir benzerini gerçekleştirmesinin yegane yolu, bilgiden, bilimden ve akıldan geçmektedir. Tabii ki bu bilgi ve bilim, bizim medeniyetimizin çerçevesini oluşturan değerlerimiz istikametinde bir dünyanın inşası içindir. İnsanı merkeze alan bir medeniyet, her şeyden önce yaşanabilir bir çevre, sürdürülebilir ve adaletli bölüşümü esas alan bir kalkınma, insanların kendilerini gerçekleştirmelerine fırsat veren bir eğitim siyaseti ile mümkündür

Türk Millî Mücadelesinin devamı ve başarısı için, milletin seçeceği yeni  Hükümet erki, ve Cumhurbaşkanı bu Türk Devlet felsefesini doğru idak etmelidir. Yeni dönemde kendi ağırlığını ve önemini müdrik olarak millî iradenin gerekleri doğrultusunda kullanmalı ve Türkiye’ye kurulan tuzakları boşa çıkarmak için çalışmalıdır.

Türk Milletinin feraseti ve şahsiyeti bu büyük ülküsüne ulaşmasında rehberlik edecektir , Türk’ün 21. asırdaki Kızıl Elma’sına giden yolda siyasetçiler kadar ve hatta onlardan fazla düşünce, bilim ve sanat adamlarına, geleceğin teminatı gençliğe görev düşmektedir.

Büyük bilge Yusuf Has Hâcib’in dediği gibi, “Akıl karanlık gecede bir meş’ale gibidir; bilgi seni aydınlatan bir ışıktır.”.  Türk milletinin seçeceği Lider, Türk ve İslam âlemine yeniden önder olacağı gibi, yeni bir medeniyetin inşasına da muktedir olmak zorundadır.

Allah Türk Milletinin ve mazlum milletlerin yâr ve yardımcısı olsun..

May 31

Kendimize Fazla Yüklenmeyelim!

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Kendimize karşı öz şefkat duygularımız arttıkça, daha canlı ve daha iyimser oluruz.
Yaşadığımız stresi kendimize göstereceğimiz şefkatle azaltabiliriz. Kendimize olan şefkati artırabilmemiz için, kendimizi negatif olarak yargılamaktan uzaklaşmamız gerekir. Kendimizin yetersiz olduğunu düşünerek bir yere varamayız.
Kendimize karşı iyi davranmak, kendimizi acımasızca eleştirmekten çok daha iyi bir yoldur. Merhametli bir bakış açısı geliştirmeliyiz.
Bir söz vardır: “Ne düşündüğünü söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” Gerçekten kendimizle ilgili inançlarımız, nasıl yaşayacağımızı tayin eder. İnsan ne düşünüyorsa odur. Hayalinde değerli bir insan olduğunu düşünür ve o hayalin gerçekleşmesi için çalışırsa hiç beklemediği bir anda kendini değerli hisseder. Kendinin değerli olduğu düşünen kimse, değerli insan olma yoluna girmiş demektir.
Kendini değerli hissetmek isteyen kimse, değerli bir insan olduğunu hayal etmeli, hayalinin gerçekleşeceğine gönülden inanmalı ve bu hayali gözünde gerçekmiş gibi canlandırmalı. Her yerde kendine “Ben değerli bir insanım”, “ Kendimin çok önemli bir insan olduğunu hissediyorum”, “Başarılı işler yapıyorum”, “Yaradılış amacımı gerçekleştiriyorum”, “Arzuladığım hayatı zihnimde canlandırabiliyorum” diyebilmelidir. Bunu içinden söylese de olur. Bu süreçte bir zaman gelir ki hayali gerçekleşir.

Kendimizi başkalarının bakış açısından değerlendimemize de gerek yoktur.
Başkaları bizim sadece aynamızdır. Bu ayna güçlü ve zayıf yönlerimizi gösterdiği için önemlidir. Bu sebeple sosyalleşmeye, sağlıklı sosyal ilişkiler kurmaya ve dolaysıyla insanlara ihtiyacımız vardır.
Yazar Jacques Rigaut diyor ki: ” Baktığınız benim ama gördüğünüz sizsiniz!”
Kendimizi tanıdıkça ne kadar önemli ve değerli bir varlık olduğumuzu da fark ederiz. Önemli olan kendimizi ve olayları net olarak görmemizdir.
Kendini değerli hissetmek ve kendinle barışmak, şifa verici bir güçtür. Ancak kendilerini değerli hissedenler sağlıklı ve mutlu bir insan olabilirler.
Bu sebeplerle iç iletişimimizi günden güne zenginleştirmeliyiz.

Kaynak:
Zülfikar Özkan, Kendinle Barışmak, KOCAV Yayınları, İstanbul, 2017.

Nis 25

İstanbul Üniversitesi’nde Ne Yapılmak İsteniyor?

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Akla gelmedik yanlışları yapıp sonra onlardan dönmek erdem değildir. Başta o yanlışları yapmamak gerekir.

İstanbul Üniversitesi geleneği, zengin geçmişi ve öğretim üyeleri, mezunları ile ülke hizmetinde önder olmuştur. İstanbul Üniversitesi üniversiteler kuran üniversite özelliğine sahiptir. Ülkemizde mevcut eğitim öğretim ve ilim yuvalarının başında gelir. Kuruluş tarihi 1453’e kadar gider. Onu bölerek zayıflatıp yeni yetme sözde bir üniversiteye bağlamak akıl ve mantık dışı ve düşmanca bir iştir. Dünyanın her ciddi ve geçmişini koruyan ülkesi, böyle değerli, öncü, geniş birikimi olan tarihi eğitim ve öğretim kurumlarını hassasiyetle korur ve geliştirir. Bizde ise sözde muhafazakar görüntülü bazı siyasiler küçük hesaplarla böyle değerli kuruluşları bırakın koruyarak geliştirmeyi; tersine onları bölerek tanınmaz hale getirebilir.

Aslında İstanbul Üniversitesi’nin sahip olduğu bina, arazi ve imkanlar birçok kişi ve çevrelerin iştahını kabartmıştır. Bu durum yeni değildir.

Özellikle tıp fakültelerinde öğretim üyelerine uygulanan ve kısmen dönülen yanlışlar şimdi kurumun bütününe ve fakültelerine uygulanmak istenmektedir. Devlet hastanelerinin içlerinin boşaltılması süreci unutulmamıştır. Yüksek öğretim konusunda yapılacak o kadar şey var ki; bunları bir tarafa bırakıp İstanbul Üniversitesi gibi güzide bir kurumla uğraşmak akıl tutulmasıdır.

May 15

ABD ve İsrail’i Şiddetle Kınıyoruz

ABD Başkanı Donald Trump, dünyanın karşı çıkmasına rağmen ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararını inatla uygulamaya koymuştur. Bu durumu protesto eden Filistinlilere İsrail askerinin ateş açması sonucu Gazze’de 55 kişi hayatını kaybetmiş, 2 bine yakın kişi de yaralanmıştır. Bu ortamı oluşturan ABD’yi ve bu kadar Filistinliyi şehit eden ve yaralayan İsrail’i şiddetle kınıyoruz.

Doğu Kudüs’ü bağımsız Filistin devletinin başkenti olarak kabul ediyoruz. Filistin davasını kendi davamız olarak görüyoruz ve Filistinli kardeşlerimizle dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz. Hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralı kardeşlerimize acil şifalar diliyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

 

May 19

Beyninizin Efendisi Olun!

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Beyninizi kontrol edebilirsiniz. Siz onu kontrol etmezseniz, o sizi kontrol eder ve kendi programına göre istemediğimiz deneyimler yaşatabilir.
Zihnimiz evrensel yasalara karşı çıkabilecek güçtedir. O geçmişe ve geleceğe gidebilir. Ama zaman ve olaylar geriye ve ileriye gidemez.
Bizi mutlu veya mutsuz eden neye yoğunlaştığımız ve neyi hatırladığıızdır. Çünkü neye karar vermişsek beynimiz ora ulaşabileceğimiz şeyleri bulur.Mutlu olmaya karar vermişsek beynimiz mutlu olacak şeyleri arar ve bulur.
Beynimizi kararlarıımz doğrultusunda çalıştırmak elimizdedir. Onu arzu ettiğimiz şekilde yönetebilmek için, yanlış giden şeyleri küçük, kasvetli ve önemsiz bir hayal haline dönüştürmemiz gerekir. İstediğimiz şeyleri ise büyük, parlak, pariltılı renkli, neşeli, yumuşak, sıcak, eğitici olarak hatırlamalıyız.
Kötü deneyimlerimizi duyulamayacak bir sesle, küçük, bulanık ve durağan, çerçeveli olarak hayal etmeliyiz.
Yani bize yararlı olacak nesnelerin sesini yükseltmeli, yararlı olmayacakların sesini kısmalıyız.
Pek çok insan işinde % 99 oarnında başarılı olduğu halde, yanlış giden % 1’ i gözlerinde büyütür, parlaklaştırır, yakınlaştırır, parıltılı hale getirir. Başarılı giden % 99’ u ise önemsiz bir hayal haline dönüştürür. İşte onları mutsuz edenbu yaklaşım, bu düşünce tarzıdır.
Çöküntü yaşanan kişiler de, kendilerini mutlu hisseden insanlar kadar olumlu deneyime sahip olmuşlardır. ama onlar mutlu anlarını parlak, büyük renkli bir şekilde hayallerinde canlandırmayı becerememişlerdir. Bu insanlar mutlu anlarındaki deneyimleri kendilerinden uzaklaştırır, sorunlarını ve mutsuzluklarını yaklaştırırlar.
Beynimize istediğimiz hayali yerleştirebiliriz.
Beynimizin nasıl çalıştığını anlamada ustalaşırsak kendi kendimizin danışmanı olabiliriz. O zaman istediğimiz duyguları ve düşünceleri yaşayabiliriz. Kısaca duygularımızı değiştirme yeteneğini kazanmış oluruz.
O zaman mutlu ve neşeli deneyimlerimizi hatırlayabiliriz. Örneğin onları hatırlatan şarkıları dinleyerek o deneyimleri tekrar yaşayabiliriz. Yapılacak iş o şarkıları hatırlatacak düğmeye basmaktır.
Zihnimizde beynimizi özel bir şekilde cevap vermeye tetikleyecek belirli anahtarlar vardır. Meselabir görüntü bize derin hatıralara götürebilir.
Neye karar vermişsek beynimiz o kararıımız doğrultusunda programını yapır. Mesela mutlu olmaya karar vermişsek beynimiz mutlu olacak şeyleri arar ve bulur. Dünyayı o kararlarımız ve beklentilerimiz penceresinden görür.
Her seçeneğin kötü tarafına yoğunlaştığımızda beynimiz mutsuz kimyasal hormonlar salgılar. Bu süreç bizi giderek daha fazla mutsuzluğa sürükler.
Bu sebeplerle kendi mutsuzluğumuz için başkalarını suçlamak yerine beynimizin efendisi olmak ve beynimizi akıllıca kullanmak zorundayız.
Unutmamalıyı: Beynimiz her zaman bizi neyin mutlu ettiğini arar. Başkalarının mutluluğu için kendimizi mutsuz etmemize gerek yoktur. Beynimiz başkalarının mutluluğu için değil, ken mutluluğumuz için çalışır. Onun programı böyledir.
Bununla birlikte kendimizin mutluluğunun başkalarına da faydası olur. Mutluluk bulaşıcıdır. Bizim mutluluğumuz başkalarının ayna nöronlarını harekete geçirerek onların mutluluğunu da ateşler.

 

 

May 17

Chatham House yeni Sykes-Picot haritaları mı çiziyor?

Ahmet TAKAN

Onca seçim telaşının arasında sırf Kraliçe’nin hatırı kırılmasın (!) diye İngiltere’ye gidildi. Abdullah Gül beyler içinden epey kahretmiştir herhalde!.. Vefasızlık konusunda kitap yazmaya başlar mı bilemem ama kendisine bir zamanlar çok yakın duran, ödüller veren Chatham House‘a da epey içerlemiştir. Gazze’de Müslüman kanı içilirken, İsrail’in kurulmasına öncülük eden, Sykes-Picot haritalarını çizen, Sevr’i yapan Chatham House’da R. Erdoğan epeyce uzun bir konuşma yaptı. Baktım AKP cenahına, bir zamanlar oraya gidip de misafir edilenlere en ağır hakaretleri yağdıranlardan ses seda yok!.. Seçim ateşi bacalarını sardığı için yine “reisin bir bildiği vardır” moduna girmiş olmalılar!..

R. Erdoğan’ın İngiltere ziyareti ile ilgili Ankara kulislerinde akçeli işler de dahil olmak üzere çok şey konuşuluyor. Yok, o kadar da değildir artık!.. Erdoğan, bu kadar harala gürele arasından sıyrılıp, sakin geçen o 3 gün içinde Londra’da kurmaylarıyla, “şöyle rahat kafayla milletvekili listelerini” düzenleyelim demiş olamaz mı?..

Erdoğan’ın, Londra’da Bloomberg TV’ye verdiği mülakatta, “AKP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki çoğunluğunu kaybetmesi olasılığı”na ilişkin “A, B, C planlarımız var. Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz” demesi de ayrıca dikkatimi çekti.

Erdoğan, 24 Haziran’daki seçimde, kendisinin cumhurbaşkanlığını kazandığı, ancak parlamentoda ‘karışık bir tablo’nun ortaya çıkması durumunda ne yapacağıyla ilgili bir soruya şu cevabı vermiş:

“Bizde bir laf vardır: ‘Dereyi görmeden paçalar sıvanmaz’ diye. Biz de dereyi görmeden paçaları sıvamıyoruz. Önce seçim sonuçlarını bir görelim. Sizin dediğiniz anlamdaki bir neticeye göre hazırlıklarımız şüphesiz olacaktır. A, B, C planlarımız var. İnanıyoruz ki arzu ettiğimiz plan ortaya çıkacaktır. Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz. 7 Haziran’da sistemin önünü açtım.”

Doğru!.. O zamanlar gizli uzlaşma ile hareket ettiği Doktor Devlet Bahçeli ile Ahmet Davutoğlu’na hükümet kurdurmamışlardı. 1 Kasım seçiminin sonuçları da ortada!.. 24 Haziran’da AKP’nin Parlamentoda çoğunluğunu kaybedebileceği görüldüğünden siyasi kulislerde senaryolar birbirini kovalıyor. En çok konuşulanı da, “Erdoğan Cumhurbaşkanlığını kazanır Parlamentoda çoğunluğu kaybederse 3 ay içinde tekrar seçime gider.” 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra ilk kaleme aldığım yazıda ve katıldığım TV programlarında Erdoğan’ın seçime gideceğini iddia eden ve haklı çıkan bir gazeteci olarak bu sefer işin öyle olacağını sanmıyorum. Erdoğan, eğer Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanır Parlamentoda çoğunluğu kaybederse bu sefer farklı bir organizasyona gider. Bu yüzden, CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’ne milletvekili aday listelerini -YSK’ya teslim edecekleri son ana kadar- çok ince eleyip sık dokumalarını tekrar tekrar gözden geçirmelerini öneririm!..

Tower Bridge (Kule Köprüsü)

Öncesinden, Türk kamuoyuna cilalanmaya başlanan R. Erdoğan’ın İngiltere gezisinin stratejik perde arkasına ilişkin ne düşündüğünü 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Cahit Armağan Dilek’e sordum. Dilek’e göre İngiltere köprü görevi görüyor. Dilek şöyle anlattı;

“Biz, ABD ile simgeleşen sorunlar nedeniyle iş yapamıyoruz, karşılıklı oturup konuşamıyoruz. El altından iş pişirecekler ama karşılıklı oturup konuşamıyorlar. Bence, İngiltere arabulucu. İngiltere üzerinden ABD ile iş yapıyorlar. Bu sadece İngiltere işi değil. İşin öbür tarafında ABD de var. Yani, Amerika bize empoze etmek istediği şeyleri İngiltere üzerinden yapıyor. Biz de İngiltere üzerinden karşılık veriyoruz. Bunun içinde Kıbrıs var, Suriye içinde onların oluşturmaya çalıştığı yapı var. Onların kabullenilmesine yönelik Amerika’nın telkinleri var. İngiltere de bu pazarlığı yürütüyor. Ondan sonra bu meşhur çözüm süreci var. 25 Haziran’da Suriye’de bambaşka bir resim göreceğiz. Hükümet de bu resme ses çıkarmıyor şu anda. İşte, Arap gücü gelecek, belki NATO’nun istikrar gücü gelecek. ABD planı kabullenilecek. Buna ses çıkarılmıyor. Bunun karşılığında seçimi kazanılmaya yönelik artık bunun peşinden para mı gelir, siyasi destek mi gelirin pazarlığı yapılıyor diye düşünüyorum.

Hatırlar mısınız? 1974 Barış Harekatı öncesinde 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta darbe olunca bizimkiler garantör olarak İngiltere’ye gittiler. Ecevit’in hatıralarında var orada söylüyor; ‘İkide bir İngiliz heyeti dışarı çıkıp geliyordu’ diyor. ‘Ne olduğunu anlayamamıştık. Sonra öğrendik ki dışarı çıkıp Amerikalılarla konuşuyorlarmış’ diyor.

ABD’nin Türkiye ilişkilerini İngiltere’ye havale ettiğini düşünüyorum.”

Merak ettiğim bir konu daha var;

Acaba, Londra’da Kerkük masaya yatırıldı mı?..

Kaynak Yeniçağ: Chatham House yeni Sykes-Picot haritaları mı çiziyor?.. – Ahmet TAKAN

May 19

19 Mayıs’ın 95. Yılı Kutlu Olsun

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da kurtuluştan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan zorlu yolun ilk adımını attı. Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük iradesi  19 Mayıs 1919’da Samsun’da ortaya kondu. Orduları dağıtılan, silahları ellerinden alınan ve vatanı işgal edilen Türk milletinin ruhunda kurtuluş meşalesi, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da  Atatürk’ün önderliğinde tutuşturuldu.

Milli Mücadele’nin ilk adımının atıldığı bu kutlu günün 99. yıldönümünde 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramınızı kutluyoruz. Bu yurdu düşman işgalinden kurtarıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak bizlere emanet eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile tüm şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

 

Nis 16

Dış Güçlerin Ekonomik Oyunu İmiş…

Av. Ruhittin SÖNMEZ

Ekonomide sıkıntılar bir türlü örtülemiyor.

İstatistik hesap yöntemlerini değiştirip, bir yere kadar rakamlarla oynayabilirsiniz. Ama döviz kurlarının anormal artışı, iki günde bir benzin ve mazota gelen yüklü zamlar birer şamar gibi vatandaşın suratına çarpınca gerçeği örtemezsiniz.

Tarım ve sanayi ürünlerinde sattığınız ile aldığınız arasında verdiğiniz açık büyüyorsa.. Borçlar ve faizlerini ödemek daha da güç hale gelmişse.. İşsizlik azaltılamamışsa..İşlenmeyen tarım arazileri artıyorsa.. Köyden kente göç durdurulamıyorsa..

Yandaş medyanın propagandası acı gerçeği örtmeye yetmez olur.

Bakın, “Türkiye’nin büyüme rekoru kırdığı” bir sırada millet size inanmıyor.

  • 23 firmaya 135 milyar liralık teşvik paketiaçıklıyorsunuz, bir hafif esinti bile yaratmıyor.
  • Küçük esnaf ve Kobiler kan ağlıyor.
  • Ülkemizin en büyük üç holdingiödeme güçlüğüne düştüğünü açıklayarak borçlarının yapılandırmasını istedi.

Türk Telekom, Ülker ve Doğuş Holding’in ülkemizdeki kredi borçları toplamı 18 milyar dolara yakın. Bu rakam, Türkiye’nin 7 milyar dolar civarında olan cari açığının 2,5 katı kadar.

  • Parası olan herkes TL yerine döviz hesabında kalıyor.

Hani bir ara dolar bozdurma kampanyası yapıyordunuz.

Ak Parti yöneticileri ve yakınları bile bu kampanyaya destek vermemişti.

Ama yandaş TV’ler haberlerde “100 dolar bozduranı bedava tıraş eden” berberlerimizi gösteriyordu.

Şimdi size inanıp döviz bozduranlara bir daha böyle bir teklif yapmaya cesaretiniz var mı?

***

Ekonominin bu durumunda elinizde tek çare kalmıştı: “Bütün bu olanlar dış güçlerin oyunu” demek.

İşte Reis ilk sinyali verdi: “Bizi döviz kuru üzerinden terbiye edemezler” dedi.

Yandaşlar devam etti: “Küresel güçler Türkiye’yi çökertmek için petrol fiyatlarını yükselttiler. Yılmayacağız, direneceğiz, bu oyunu bozacağız.”

2003 yılından bu yana AKP hükümetleri bu dış güçlerden 650 milyar dolar borç aldı.

Borç para vererek Türkiye’yi kalkındırırken pek sevdiğiniz bu dış güçler acaba niye şimdi ülkemizi çökertmek istiyor?

Toplam dış borcumuz 440 milyar dolara dayandı. (GSYH’nın yüzde 51,9’u kadar.) 2018’de ödemek zorunda olduğumuz dış borç ödemelerinin toplamı 103 milyar dolar.

Bu borçları ödeyebilmek için aynı dış güçlerden yine borç almak zorundayız.

Eğer bu dış güçlerin niyeti bizi bitirmekse fazla bir şey yapmalarına lüzum yok. İhtiyacımız olan borç parayı bize vermemeleri yeter.

 

May 21

Kurtuluşun Asalet Bayrağı…

A.Kemal GÜL

19 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulması için 99 yıl önce atılan ilk adımdır. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayram’ınızı kutlarım Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile tüm şehitlerimizin ruhları şad son durakları cennetler olsun.

19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı ve ilk adımı olan bugünün derin mana ve önemini kavramak her Türk gencinin hafızasına nakşedilmelidir.

*** 

“1919 yılı Mayısının 19. Günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyleydi’’diyecekti Çanakkale Kahramanı Gazi M.Kemal Atatürk:

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, 1. Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zayıf düşürülmüş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaşın devam ettiği uzun yıllar sonunda millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve ülkeyi 1. Dünya Savaşına sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında oturan Vahideddin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruma altına alabilecek herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…”

***

Ali Fuat Cebesoy, “Millî Mücadele Hatıraları”nda, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmadan çok önce “Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu ile beraber yardım etmemiz lazımdır” kararına vardığını yazıyordu.

 

Umuda giden cesaret yolu…

Meşakkatli ve de cesaret taşlarıyla döşenmiş; eski bir vapurun ise hırçın dalgaları aşarak ilerlediği o yol, yıllardır Yunan hayranı sahte tarihçilerle karşı devrimci bağnazların saldırısı altında inliyor…

Oysa Birinci Dünya Savaşı’nın geride sefalet, açlık ve yoksulluk bıraktığı bir dönemde, süpürge tohumundan yapılmış ekmek yiyerek ayakta kalan bir kuşak da, cesaret ve güç vermişti 19 Mayıs’a giden yola…

Hem de 11 milyonluk ülkede, neredeyse 3 milyon insanın can verdiği savaşların ardından açılmıştı o “umut” yolu…

Ve de ezici çoğunluğu köylerde yaşayan, cehalet-yoksulluk çıkmazındaki Osmanlı toplumu, “kurtuluş”a giden meşalenin yakıldığı süreçte tamamen bozgun ve tahribat altındaydı…

Yaşamın tüm çağdaş olanaklarından yoksun, nüfusun ancak yüzde 9’unun okuma yazma bildiği bir coğrafyada, savaş yorgunu bir insan topluluğu tüm umutlarını yitirmiş ve çaresiz halde bekliyordu…

Yani Atatürk‘ün elindeki meşalenin tüm Anadolu’yu aydınlatmaya çalıştığı o karanlık dönem tıpkı, “Dolaştım mülk-ü İslami, bütün viraneler gördüm” mısralarında anlatıldığı gibiydi!..

Çünkü itilaf güçleri 13 Kasım 1918’de İstanbul’a girdiğinde, Fransız, İtalyan ve İngiliz askerlerine direnecek ne bir ordu vardı, ne de dirayetli bir devlet yönetimi.

***

Aydınlanma’nın sönmeyen feneri…

19 Mayıs tarihinin günümüze ulaşan sosyal ve siyasal sonuçları, cumhuriyetle ezeli düşmanlığı olan karşı devrimci güruh ile iş birlikçilerinin suratına inen bir şamar gibidir aslında!.. Hem de izleri 100 yıldır çıkmayan, sarsıcı ve çok düşündürücü bir şamar…

Liboşundan gericisine, iş birlikçisinden satılmışına kadar, 19 Mayıs’ı “yaşandığı koşul”ları göz önünde bulundurmadan analiz etmeye kalkışanlar nasıl 100 yıldır kronik bir hastalıktan muzdarip şekilde çırpınıyorlarsa, yarınlarda da elbette çırpınmaya devam edecekler…

İşte bu yüzden ulusal bayramlar ne kadar engellenmeye çalışılırsa çalışılsın, illa ki “19 Mayıs” ruhu hep yaşatılmalı, hep hissedilmeli ve gelecek kuşaklara da her zaman anlatabilecek bir siyasal iktidar yaratılabilmelidir…

19 Mayıs zaferi, hem de 100. yılında; liderine, kadrolarına ve Millî Mücadele şehitlerine şan olacak biçimde, üstelik de tarihte görülmemiş etkinliklerle kutlanmalı ki, “Kurtuluş”un asalet bayrağı daha da şanlı ve coşkulu biçimde dalgalanabilsin…

Evet; “Aydınlanma”nın vapuru 100 yıl sonra batırılacak mı, yoksa karanlığı yırta yırta, yol gösteren feneriyle ebediyete kadar ilerleyecek mi?.. Karar hepimizin!.

***  .

Ey o Türk Gençleri!

Atatürk, “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” görevi yüklemişti ya size;

Tam o görevi yerine getirmeniz gereken zamanda, görevi yerine getirmeniz gereken yerdesiniz!

İktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler; gözünüzün içine baka baka Cumhuriyet değerleri çiğnenebilir, devletin kurucu ideolojisi ayaklar altına alınabilir, vatan toprağı teröriste terk edilebilir…

Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler; kendilerini kurtarabilmek uğruna başka herkesi ateşe atabilirler, iftirayla yakabilirler, yargısız infaz edebilirler

Ve siz tam da orada, daha önce bütün “bu ahval ve şerait içinde dahi Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti’ni kurtarmak” üzere yola çıkanların olduğu yerdesiniz bugün;

Unutmayın! Saltanattan cumhuriyete, gericilikten aydınlanmaya, müritten bireye ulaşan çok kapsamlı, çok anlamlı ve çok etkili değişim- dönüşüm- gelişim süreci neredeyse yüz yıldır bağnazların taarruzu altında…

Ve de o süreç, hastalıklı kafalar tarafından ısrarla ve düşmanca göz ardı edilmek isteniyor ‘’gaflet, dalalet ve hatta ihanet’’ yaklaşımından…

Mutlak otoriter rejime ‘’kul’’ olmaktan ‘’Özgür Birey’’ hakkını elde etmenin Laik Cumhuriyetin kurulmasıyla elde edildiğini, Laik Cumhuriyetin Yasama-Yürütme ve Yargı bağımsızlığı temelinde hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik parlamenter sistemde olduğu bilinciyle… Görev omuzlarınızdadır…

Eski yazılar «

» Yeni yazılar