Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 25

Kehanetim veya Öngörüm

Ruhittin SÖNMEZ

Toplumun bütün kesimlerinden saygı gören, kanaat önderi olma özelliğini taşıyan kişilerin bir siyasi partiye kendisini bağlamasının doğru olmadığını düşünürüm.

Kanaat önderi olan kimsenin, kendisine bağlı hisseden kitlelerin özel hayatından, siyasi tercihlerine kadar her şeyine karışmasını, yönlendirmesini de kabul edilemez bulurum.

Kanaat önderi olan şahıs,  temel inanış ve ilkeleri öğretmeli ve herkesin kendi hür iradesi ile hayat tarzını, sosyal ve siyasi tercihlerini belirlemesinin en doğrusu olduğunu kabul etmelidir.

Sünnete de, demokratik anlayışa da uygun düşen budur.

Devleti ele geçirme veya devletin bazı unsurlarını yönetme sevdası, bazılarına ilk bakışta cazip görünmüş olabilir.

Nurcu bir arkadaşımdan sıkça duyduğum Bediuzzaman Said­i Nursi’nin, din adına hareket eden kişilere ve zümrelere tavsiyesi olan şu sözü bana daha makul geliyor: “Euzubillahimineşşeytani Ve’s Siyase.” Siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçınma tavsiyesini, “siyasetten ve paradan” diyerek genişletmek daha da doğru olabilir.

Siyasete ve maddi güce endekslenmiş din temelli hareketlerin, hizmet üretme imkânlarının azalacağı, tam tersine nifak ve çatışmaya yardımcı olacağını görmek için kâhin olmaya lüzum yoktur sanırım.

Siyasi ve maddi gücün kaybedilmesi korkusu, ­maazallah­ İslam’ın hiç kabul etmeyeceği metotların kullanılmasını mazur ve “şeytan” ile işbirliğini meşru gösterebilir.

***

Yukarıdaki satırları 21 Eylül 2010 da yazdığım köşe yazısından aldım.

O zaman adı “Cemaat” olan dini kisveli hareketin, elde etmiş olduğu gücü kaybetme korkusu ile İslam’ın hiç kabul etmeyeceği metotlara başvurması ve “şeytan” ile işbirliği yaparak eli kanlı bir terör örgütüne dönüşmesini gördükten sonra yazdıklarım kehanet gibi görülebilir.

Oysaki bunlar olayların analizi ve sebep-sonuç ilişkilerinin değerlendirilmesi ile varılmış bir öngörü idi. Bugün de aynı sebep-sonuç ilişkisi geçerlidir.

Kendilerine “hoca” dediğimiz muhteremlerden sadece dinimizi doğru öğretmelerini ve güzel ahlakları ile örnek olmalarını bekliyoruz. Camilerimizi siyaset meydanına çeviren “hocaların” yaptığı çok tehlikeli. Hocaların siyasetin aleti olmaları –güç / menfaat karşılığı da olsa veya iyiniyetli de olsa- çok sakıncalı.

Hele hele referandumda “evet” çıkacağına dair hadis uyduranlar “şeytan” ile işbirliği yapabilme potansiyeli en yüksek mahlûklardır.

************************************************

Halkoylamasında Evet ve Hayır Oyu Verenler

Anayasa değişikliklerinin halkoylamasında vatandaşların “evet” veya “hayır” tercihlerinde rol oynayan etkenler birden çok fazladır. Bu etkenlerin bileşkesine göre bir tercih ortaya çıkar.

Şimdi bu tercihleri yapan vatandaşların durumunu nasıl yorumlamalıyız? “Hain“, “bizden“, “onlardan” kelimelerini kullanmak ne kadar doğru? Tarihten iki olayı aktararak bir sonuca varmaya çalışalım.

***

İslam Tarihinden Bir Örnek

Hazreti Muhammed’in (632 yılında) vefatından sadece 24 sene sonra, 656 yılında yaşanan Cemel Vakası (Deve Olayı) ve 657 yılında yaşanan Sıffin Savaşı İslam tarihinin dönüm noktalarıdır.

Hazreti Ali ile O’nun halifeliğine ve yönetim tarzına karşı çıkanlar arasında yapılan bu savaşlarda taraflar çok dikkat çekici idi.

Bir tarafta Hazreti Peygamber’in amcasının oğlu ve damadı, ilim beldesinin kapısı, dört büyük halifenin sonuncusu Hz. Ali vardı.

O’na karşı çıkanlar arasında ise Peygamberimizin sevgili eşi Hz. Ayşe ve sahabenin büyüklerinden Talha, Zübeyr, Amr bin el-Âs, Muaviye gibi zatlar yer alıyordu.

Bu olaylar sadece vicdanları kanatan hazin birer vaka olarak kalmamış, Müslümanların bölünmelerine sebep olmuş, siyasi- sosyal gelişmelerin yönü değişmişti.

Bu olayların başlangıcı “bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı.

İslam bilginleri her iki tarafta yer alan büyük sahabelerin saygıdeğer kişiliğine vurgu yaparlarken, tarihçiler savaşan tarafların bir kısmının, karşı taraftan öldürülenler için de yas tuttuklarından bahseder. Çünkü biliyoruz ki her iki tarafta da Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve O’nun Peygamberinin yolundan gidilmesi esastı. Fakat bu yolun hangisi olduğunda ihtilaf vardı.

Şüphesiz ki, her iki tarafta yer alan büyük zatlara saygı duyacağız. Fakat Onların bir kısmının tercihlerinin İslam’ın sonraki yıllarda olumsuz bir gidişat içine girmesine sebep olduğunu da göz ardı edemeyiz.

***

Kurtuluş Savaşı Örneği

Merhum Tarık Buğra‘nın muhteşem eseri “Küçük Ağa” romanı (ve merhum Yücel Çakmaklı‘nın bu romandan aynı isimle yaptığı film) birçoğumuzun hatırasında yer almaktadır. Romanda 1. Dünya Savaşı sonrası ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Akşehir kasabasında yaşananlar anlatılır.

Dünya Savaşından sonra Yunan ve İngiliz işgallerine karşı direniş isteyen grupların en önemlisi Kuvayı Milliye idi. Diğer tarafta işgal altındaki İstanbul’da yaşayan Padişah‘ın hala devleti temsil ettiği ve birlik için padişahın iradesine göre davranılması gerektiğini savunanlar vardı. Bu tarafların çatışmaları da önce fikir ayrılığı ile başlamıştır.

Akşehir’de görev yapan ve halk nezdinde çok etkili bir kişilik olan bir hoca vardır. Halkı Padişaha ve İstanbul Hükümetinin otoritesine güvenmeye davet eden İstanbullu Hoca, olayların gelişmesi sonucu Kuvayı Milliye tarafına geçer. Ve “Küçük Ağa” adıyla ciddi hizmetler yapan bir kahraman haline gelir. Sayıca az fakat imanı yüksek Kuvayı Milliyeciler bütün hesapları bozar ve mücadeleden başarıyla çıkar.

Tarık Buğra bir radyo programında romanını hangi düşünceyle yazdığını anlatırken her iki tarafta olanların da vatanını milletini seven ve işgalden kurtulmak isteyen insanlarımız olduğunu söylemişti. Sosyal ve siyasi olaylar karmaşık yapısını göstermiş ve çözüm üretme konusunda farklılıklar oluşmuştu. Her iki tarafta olanlar da hain değildi ve vatanseverdi.

Fakat vatansever insanların bir kısmının çözüm yönünde farklı görüşte olmaları, iç çatışmalara ve dışa karşı mücadelede zafiyete sebep olmuştu.

***

Şüphesiz halkoylamasında “evet” diyenlerin büyük çoğunluğu da “hayır” diyenlerin çoğunluğu da vatanını milletini seven insanlarımız oluşturmaktadır. Ancak “millet iradesi” olarak ortaya çıkan halkoylamasının sebep olacağı gelişmeler, herkesin ortak kaderi olarak tecelli edecektir.

***

Paylaştığım ikinci yazı da 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumunun ertesi günü yazdığım yazıdan alıntı. O referandumda yüzde 58 “evet” oyunu verenler hain değildi. Ülkemiz için iyi olacağı kanaatiyle “evet” demişlerdi.

Ancak FETÖ’cüler bu “evetler” sayesinde yargıya tam hâkim olmuş, devleti ele geçirmiş ve 15 Temmuz darbesine cesaret edebilir güce erişmişti.

Hain” olmadan da ülkeye zarar verilebilir. Aman tercih yapmadan önce çok iyi düşünün.

Mar 25

Beyin Temelli Mutluluk

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

     Beynimiz, öğrenen bir organdır. Bu sebeple, her zaman yenilik arayışındadır. Sürekli bir şeyler arar, bulur ve bulduklarını da belleğimize depolar.

Bu şekilde öğrenme faaliyeti içinde olan beynimiz, yaşantımızla birlikte sürekli değişir. Beynin yapısı ve çalışma şekli değişime uygundur. O değişecek şekilde tasarlanmıştır.
Zihnimizden geçenler yani zihnimizdeki aktivite, beynimizin nöral yapısını değiştirir. Beynin nasıl değişeceği de bizim elimizdedir. Örneğin stresli olduğumuz zamanlarda daha çok kötü haberlere dikkat ederiz, yoğunlaşırız. Bu durumda beynimizi olumsuz düşüncelere dayalı olarak değiştirmiş oluruz. Bu durumu değiştirmeliyiz.

Evrende ilk mikro organizmalar yaklaşık olarak 3.5 milyar yıl öncesinde oluşmuştur. Akıllı insan da (homo sapiens) yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Bu 200 bin yıldan beri insanın sorunları hep aynıdır. O hep daha kaliteli, daha sağlıklı, daha başarılı ve daha mutlu bir hayat sürmenin peşindedir. Ancak arzu ettiği gibi mutlu yaşamasını bir türlü öğrenememiştir. Acaba neden?

Mutsuzluğun temel sebebi insanın kendini yeterince bilmemesidir.
Ortalama bir insanın güçlerinin üçte biri doğuştan gelir. Kişinin genetiğe dayalı mizacı, yetenekleri, duygu durumu irsidir, kalıtımla ilgilidir. Diğer üçte ikisi ise zamanla gelişir. Bu güçlere sahip olabilmemiz için, onları geliştirmemiz gerekir. Kendini gerçekleştirme, sevgi, üretkenlik, bilgelik, iç huzur, mutluluk ve diğer iç güçlerimizi kendimiz geliştirebiliriz. Bu güçler doğuştan gelmediği gibi kimse bunları bize hediye etmez.

İşte mutsuzluğumuzun temel sebebi bu iç güçleri nasıl geliştireceğimizi öğrenememiş oluşumuzdur. Hayatımızda öğrenebileceğimiz en önemli şey, içimizdeki bu güçleri geliştirmektir.
Ne yazık ki eğitim sistemimiz bunu yeteri kadar öğretemiyor.

Keşke zihnimizdeki olumlu yönleri artırmasını öğrenebilseydik… Ah keşke zihnimizin bahçesindeki yabani otları temizleyip çiçek yetiştirmesini öğrenebilseydik…

 

Mar 01

Yeni Anayasa ile İlgili Bazı Değerlendirmeler

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik ve milât kabul edilebilecek bir dönemini yaşamaktadır. 1982 Anayasası bugüne kadar 18 defa değişikliğe uğramış ve 12 Eylül darbe anayasası olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Günümüzde yapılmak istenen bir anayasa değişikliği değildir. Yapılmak istenen toptan yeni bir anayasa hazırlamaktır. Oysa ülkemiz ne bir savaştan yenik çıkmış; ne de bir ihtilal sonrası dönem yaşamaktadır. 16 Nisan’da referanduma sunulacak olan 18 maddeyi ileride yeni ve değişik birçok madde takip edecektir. 18 madde dışındaki maddeler için ileride de bir referandum yapılacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Son 7-8 senedir oluşturulan çalışmalarda 18 madde dışındaki diğer maddelerin nasıl olacağı konusu gizli değildir. Milli kimliksiz, milli kimliği etnik çağrışım yapıyor diye devre dışı bırakacak yanlışlar, artık Batı Avrupa ülkelerinin de şikayetçi olduğu çokkültürlülük ve etniklikleri esas alan, milletleşmeyi hesaba katmayan, farklılıkları kutsallaştıran sözde ideolojisiz ve T.C.’nin kurucu iradesini dışlayan bir anayasanın hazırlanacağı endişesi sürmektedir.

Böyle bir anayasanın ülke ihtiyaçlarından çok; sözde bölünmeyi engelleme amacıyla, çeşitli tavizlerle dolu olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye terörle müzakereden mücadeleye dönüşü ile büyük ölçüde terör baskısıyla bir anayasa yapma şartlarından uzaklaşmıştır. Aslında etnik ırkçılığa teslim olacak bir anayasa hazırlık çalışması ne demokratik olabilir, ne de toplumun bütününe hitap edebilir. Sadece marjinal bazı grupları mutlu edebilir.

Anayasa hazırlıklarında tepki anayasacılığının sürdürülmesine fırsat verilmemelidir. Ülkemizde her nesil, kendinden önceki nesilleri küçümsemekte ve daha iyisini yapabileceğini zannetmektedir.

Bir ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü tartışmaya açmaması, insan hakları konusunda bir eksiklik olamaz. Hiçbir ciddi ve demokratik ülkenin buna izin vermemesi, o devletin meşruiyetini zayıflattığı şeklinde yorumlanamaz. Anayasa çalışmalarında dıştan kumandalı dönüştürme gayretlerine dikkat edilmelidir. Bu dönüştürmeyi gizleyebilmek için asıl resmi görmeden sadece belirli maddeler üzerinde tartışma açmak esastan uzaklaşmaktır.

Eğer anayasanın bir toplumsal sözleşme ve uzlaşma niteliğinde olmasını istiyorsak; T.C. Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş gerekçeleriyle ters düşülmemelidir.

Milli devlete, milli kimliğe ve milliyete karşı alternatif kimlik ve mahalli egemenlik alanları açmak; demokratikleşme değil; egemenliği devretmek ve paylaştırmak, sosyal barışı, milli birlik ve bütünlüğü dinamitlemektir. Bugüne kadar demokratik parlamenter sistemden daha iyisi ve başarılısı ortaya konamamıştır. Demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek ve aksaklıkları gidermek, yasaları değiştirmek mümkün iken; onu rafa kaldırıp ülkeyi yeni maceralara sürükleyecek bir başkanlık sistemi ve benzeri uygulamalardan medet ummak her şeyden evvel bir metot hatasıdır. Mustafa Kemal Atatürk’e verilmeyen hak ve imtiyazların bir kişiye verilmesi yanlış olmuştur. Bu kadar çok yetki ve sorumluluk altında Cumhurbaşkanı kim olursa olsun zorlanır ve yanlış yapabilir.

15 Temmuz 2016 darbe ve işgal hareketi Türk Milleti ve onun önde gelen kurumları tarafından bertaraf edilmiştir. Dıştan kumandalı bu darbe teşebbüsünün başarılı olması halinde yapabileceği değişikliklere özenmek bir çelişki olacaktır.

            Somut bazı görüşlerimiz aşağıdadır:

-Kazanılmış hak ve hürriyetlerden geriye dönülmemelidir,

-Hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmesi sorunları çözemez,

-Türkiye’yi terörle bölemeyenlerin, terörsüz bölme tezgahları ve bu konuda anayasanın kullanılması önlenmelidir,

-Milli Devlet ve üniter yapıyı delecek anayasa oyunları kabul edilemez,

-Gazi Meclisin itibarı ve fonksiyonu korunmalı, milli iradeye sahip çıkılmalı, mahalliden merkeze kadar örülecek meclisler saltanatına ve 2017 model yeni bir feodaliteye imkân verilmemelidir,

-Ülkemizin Dünyadaki itibarı korunmalı; sıradan basit bir Ortadoğu Arap ülkesi konumuna düşülmemelidir,

-Türk’ü Türkiyeli yapmak isteyen etnikçi taassuba teslim olunmamalıdır,

-Yeni çözüm süreçlerine yol açılmamalı, yeni Oslo’lar, Habur rezaletleri ve Dolmabahçe mutabakatları ile karşılaşılmamalıdır,

-Yeni 15 Temmuz darbe ve işgal teşebbüsleri ile ileride karşılaşmamak ve onlara gerekçe hazırlamamak için; mutabakatlar güçlendirilmeli, parti taassubu aşılmalı, Yenikapı ruhu canlı tutulabilmeli ve demokrasiye sahip çıkılmalıdır.

-Ankara’nın devre dışı bırakılması, milli egemenliğin parçalanması ve özerk bölgeler saltanatının yaratılmasından kaçınılmalıdır. Devlete alternatif egemenlik alanlarının ortaya çıkarılması devletin yok edilmesidir,

-Sürekli kandırılıp aldatılmamak için duygusal, rövanş alıcı ve tepkici yollardan uzak durulmalıdır,

-Kuvvetler ayrılığı prensibinin bozulması yanlış olmuştur,

-Dar gelirlilerin, işçilerin ve emeklilerin başkanlık sistemine değil; sendikal hakları koruyacak demokratik parlamenter sisteme ihtiyacı vardır,

-Yeni anayasa hazırlanırken Baas rejimi anayasalarına özenilmemelidir,

-Ekonomik çöküşe, Türkiye üzerinde oynanan siyasi amaçlı ekonomik ablukaya, üretme ithal et anlayışına, yatırımsızlığın doğurduğu işsizliğe dikkat çekilmelidir. Türkiye’de tarım alanları boşalmakta ve bozulmakta, ihraç ettiğimiz ürünleri ithal eder hale getirilmekteyiz. Esnaf siftah yapamamaktadır. Gelir dağılımı bozulmakta, yoksullaşma ve ahlâki değerlerde aşınma artmaktadır,

-Varlık fonu Türkiye şartlarında farklı sonuçlar verecektir. Döviz kazanamayan, dış ticaret ve cari açığı bulunan Türkiye, önemli kuruluşlarını adeta yüksek faizle  dış borç elde edebilmek için ipotek vermektedir. İleride önemli kuruluşlarımız anlaşılan özelleştirmeye açılacaktır. Varlık fonu gelecekteki kazancın bugünden elden çıkarılması olmamalıdır,

-Ne iktidarı, ne de Cumhurbaşkanını değiştirmeyecek olan Anayasa referandumu zamansız yapılacak ve ülkeyi kamplaştırıcı bir süreci açacaktır. Yenikapı ruhunu elimizle yok etmeyelim. Ülkeyi yönetenler ve siyasiler toplumu geren, kamplaştıran, düşmanlık yaratıcı beyanlardan uzak durmalıdırlar. Hayır oyu verecek olanlara yanlış yakıştırmalar yapılmamalıdır,

-Cumhuriyete sahip çıkmalıyız. 1923 sonrasını reklâm arası ve ara rejim olarak görüp 1930 model araca benzetmeleri yanlış buluyoruz. Demokrasisiz Cumhuriyet de, Cumhuriyetsiz demokrasi de eksik sayılabilir,

-Silahlı bölücü teröre baş eğmeyen Türkiye’ye, silahsız terör ve anayasa oyunlarıyla baş eğdirilmemelidir,

-Türkiye’de mülteci ve yabancılara tanınan imtiyazlara sınırlar konmalıdır,

-Demokratik parlamenter sistemden vazgeçmek turizmi ve diğer sektörleri daha da zora sokacak ve yabancı sermaye girişlerini iyice azaltacaktır.

Şub 27

Uyuşturucu ve Alkol, İnsani Değerleri Katleden Bir Canavardır

Prof. Dr. İbrahim Öztek, “Gençler İçin Gençlerle Üsküdar Üniversitesi’nde” programı çerçevesinde verdiği konferansta “Bir yılda sigara içimine ve açtığı zararların tedavisine 3 adet Çanakkale köprüsü parasını harcıyoruz. Uyuşturucu; insan eli ile üretilen ve insanın tüm yüksek değerlerini yok eden acımasız ve kahredici bir canavardır” dedi.

 

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi, Türkiye Olimpian Derneği Başkanı, Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu İle Mücadele ve Spor Birliği Başkanı ve Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek 22 Şubat 2017 tarihinde Üsküdar Üniversitesi’nde Sigara, Alkol, Uyuşturucu ve Spor konulu bir konferans verdi. Üniversitenin Kültür Spor ve Sağlık direktörlüğünce hazırlanan konferans, üniversite öğrencileri ile öğretim üyelerince büyük bir dikkatle izlendi.

 

Öztek, uyuşturucuyu son derece anlamlı bir şekilde şöyle tarif etti. “Uyuşturucu; insan eli ile üretilen, insanı insanlığından eden, insanın masumiyetini yok eden, insanın özgürlüğünü, hür iradesini, insani yüksek değerlerini ve erdemlerini elinden alan en acımasız ve kahredici bir canavardır”.

 

Öztek, özellikle son günlerde giderek artan ve kullanım sonrası ölüme neden olan bonzaiye karşı mücadelede iyi eğitimli sivil toplum örgütü üyelerine büyük iş düştüğünü belirtti. Bu maddenin Türk gençliği için yeni bir felaket olduğunu vurguladı.

 

Prof. Dr. İbrahim öztek, uyuşturucu denilince konuya sigaradan başlanması gerektiğini, birayla başlayan alkol alımlarının giderek alkolikliğe dönüştüğünü, tinerle başlayan uyuşturucu kullanımının esrar, eroin, kokain, daha sonra da sentetik uyuşturucuların kullanımı ile insanın kendi eli ile felaketini hazırladığını belirtti.
Prof. Dr. Öztek, sigaranın kalp damar hastalıkları, enfarktüs ve akciğer kanserinin bir numaralı nedeni olduğunu, bu nedenle ülkede yılda 200.000 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Alkolün, mide ülseri, mide kanseri, karaciğer sirozu, hepatit ve karaciğer kanserine neden olduğunu, uyuşturucuların ise, önce akciğerde ağır tahribat yaptığını, buradan kan yolu ile beyine giden zararlı maddelerin tüm beyin hücrelerinin dengesini bozduğunu, görme işitme ve konuşma merkezlerinin harabiyete uğradığını, ardından kalpte düzensiz ve hızlı çalışma sonucu ani ölümlerin meydana geldiğini vurguladı.

 

Öztek, Bonzai denilen, içinde her türlü zehirli kimyasalların ve uyuşturucu atıkların bulunduğu cinayet aracının uyuşturucu ile ilgisi olmadığını, çünkü ilk kullanımdan sonra kullananın canını aldığını deneysel araştırma sonuçları ile dile getirdi.

 

Rakamlarla verdiği bilgiler tüyler ürperticiydi;

*2015 yılında Türk insanının bütçelerinden 15 milyar lirayı sigara içimine, 10 milyar lirayı da sigaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine ayırdığını, bu para ile üç adet 18 Mart Çanakkale Boğaz Köprüsü yapılabileceğini,

*Sigaraya başlama yaşının % 3 oranında 7-13 olduğunu,

*Alkole başlama yaşının % 5 oranında 9-13 olduğunu,

*Uyuşturucuya başlama yaşının % 5 oranında 9-13 olduğunu,

*Eczanelerde satılan ilaçların 96’sının uyuşturucu amacı ile kullanıldığını,

*Orta ve lise öğrencilerinin  % 20’sinin sigara, % 14 ’ünün alkol, % 4’ ünün uyuşturucu

kullandığını,

*Bir yılda 400 kişinin bonzai, 1000 kişinin uyuşturucu kurbanı olduğunu,

*AMATEM’e yılda 6000 bonzai kurbanının başvurduğunu,

*Polis kontrollerinde minibüs, otobüs ve taksi şoförlerinin büyük bir çoğunluğunun uyuşturucu kullandıklarının ortaya çıktığını,

*Uyuşturucuya bağlı en yüksek ölüm oranının İstanbul’da (yüzde 49.6), ikincisinin Antalya’da (yüzde 10.8) meydana geldiğini.  Bunları, Adana  (yüzde 7.3) ve Ankara’nın  (yüzde 5.6) takip ettiğini,

*30 000’ e yakın çocuğun sokaklarda yaşadığını, bunların 15 000’ inin suç işlediğini,

*Sigara içen annenin çocuğu sigara tiryakisi olarak ve % 20 bazı sakatlıklarla doğduğunu,

belirtti.
Prof. Dr. İbrahim Öztek, uyuşturucu ile mücadelede; her şeyden evvel ailenin, arkadaşların, okulda öğretmenlerin üzerlerine çok büyük bir görev düştüğünü, daha sonra medyanın ve devletin görevlerini hatırlattı. Bu felaketin önlenmesinde herkesin elinden gelenin fazlasını yapması gerektiğine işaret etti.

 

Uyuşturucuya karşı en önemli kalkanın spor olduğunu ve ana okulundan itibaren tüm çocukların temel spor dallarına yönlendirilmelerin sağlıklı nesiller yetiştirmenin ana kuralı olduğunu anlattı. Öztek, “onlar bizim çocuklarımız, onlar bizim insanlarımız, onların uğramış oldukları bu felakete bizler veya en yakınlarımız uğrayabilirdi, onun için bu durumu kendi felaketimiz kabul etmek zorundayız” dedi.

Şub 27

Bir Özeleştiri

 A.Kemal GÜL

 Hutbe olarak Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Bugünlerde ihtiyacımız olan önemli bir konu.

 

Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında

“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.”buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.

 

Asır Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şahadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir. Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.

 

Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz,  bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.

Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir. Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir. Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.[i]Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.

 

Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.

 

Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise,

Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.

***

Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo.

Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.

İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.

İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.

Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.

İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir. 

Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:

‘’Şura/istişare/meşveret  (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.

Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda ‘’devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’

*** 

İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.

Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.

*** 

Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:

2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan  ‘’An Economic İslamicity İndex’’başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:

Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.

Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.

Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.

İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.

Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

 

 

[i]

 

 

Şub 22

Arkadaşlar Oyuna Gelip Kırmayalım, Kırılmayalım

Dr. Sakin ÖNER

Arkadaşlar ülkemiz tarihinin en hassas bir dönemecinden geçmektedir. 1 Mart Tezkeresi ile yurdumuzu işgal edemeyen, 15 Temmuz’la ülkemizde iç savaş çıkaramayan dış güçler, şimdi de 16 Nisan’da Türkiye’yi “Tek Adam” rejimine geçirterek iç savaş çıkarmak istiyorlar. Nasıl 12 Eylül’den önce milleti SOLCU ve SAĞCI diye ikiye bölüp birbiriyle dövüştürmüşlerse, şimdi de 80 milyonu EVETÇİ ve HAYIRCI olarak ikiye bölmeye çalışıyorlar. Düne kadar akraba, dost, arkadaş olanlar birbirine küsüyor, selam vermiyor, kavga ediyorlar. Sakın oyuna gelmeyelim. Düşmanın istediği de bu. APO ve PKK yıllardır Türk milletini bölüp Türkiye’yi parçalamaya uğraşıyorlar, başarılı olamıyorlar. Dış güçler ve yerli işbirlikçileri de bu konuda başarılı olamadılar. Çünkü, büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti devletini “milli devlet” ve “üniter yapı” ilkelerine göre kurmuştur ve bu maya tutmuştur. Türkiye bu son tuzağı inşaallah 16 Nisan 2017’de başarıyla bozacaktır. Bu nedenle oyuna gelip EVETÇİ veya HAYIRCI diye birbirimizi kırmayalım, kırılmayalım. Çünkü bu dönemeçten sonra da aynı vatanda, aynı kaderi paylaşacağız, birbirimizin yüzüne bakacağız. Arkadaşlar yıllardır birlikte olduğunuz hiçbir arkadaşınızı sizden farklı düşünüyor diye dışlamayın.

Şub 05

Acı Gerçekleri Örten Evet-Hayır Maçı…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Anayasa değişikliklerinin neden yapıldığı ve neleri kapsadığı hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan milyonlar Nisan’da sandığa gidecek. Bu anayasa değişikliklerinin ardından hangi değiştirmelerin geleceği de tam bilinmiyor. Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı bunun bir başlangıç olduğunu söylüyor. Bu değişikliklerin ardından nelerin geleceği son 6-7 senedir hazırlanan anayasa taslaklarından anlaşılıyor. Anlaşılan milliyeti ve milli kimliği ideoloji sayan Türklüğü Türkiye’de maalesef etnisite kapsamında gören, Avrupa’nın artık reddettiği çokkültürlülük hastalığına tutulmuş, etnikliği milliyetin üzerine çıkarmış değişiklikler önümüze gelebilir.

Şurası bir gerçek ki; Anayasa referandumunda partilere ve Sayın Cumhurbaşkanına değil, demokrasiye evet mi, hayır mı diyeceğiz. Mevcut hali ile tamamlanmamış anayasa değişiklikleri demokrasiyi bekleme odasından daha da kötü bir yere gitmeye zorlamaktadır.

Sağ oylar, sol oylar tuzağı ile beraber tarihe mal olmuş DP – CHP çatışma nostaljisi artık aşılmalıdır. Sandık milletin önüne konunca hemen bu malzemeler kullanılmaktadır.

Ortadoğu’da, Ege’de ve Akdeniz’de sorunlar yumağı ve saldırılarla karşı karşıyayız. Böyle ciddi ve tehlikeli bir ortamda ülkemiz OHAL şartları altında referanduma götürülüyor. Bugün Türkiye tekrar milli mücadele vermektedir. Beka sorunu vardır. Ülkenin birlik ve bütünlüğünü, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası doğan Yenikapı ruhunu korumak gerekirken, ülkeyi kamplaştırıcı ve insanları birbirine ötekileştirici referandum ortamına sürüklemek akıl ve mantıkla bağdaşmamaktadır. Unutulmamalıdır ki, 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsüne karşı demokrasiye sığınmıştık.

Demokrasiyi ve parlamenter sistemi güçlendirerek sorunları çözmek varken, rejim mi, yoksa sistem mi değişiyor kısır döngüsüne ülkeyi sürüklememeliyiz. Türkiye itibar kaybetmemelidir. Ülkemiz, tek adam egemenliği altında yaşayacak sıradan bir Ortadoğu ülkesi yapılamaz. Buna lâyık da değildir.

Tarımı, turizmi, sanayii ve diğer sektörleri çöküşten kurtarmanın yolu milli menfaatlerden yana tavır almak ve elde edilmiş olan demokratik hakları kısıtlamamaktır. Sürekli demokrasiyi suçlamak değil… Anayasada ve yasalarda gerekli değişiklikleri, siyasi partiler, seçim kanunu, seçim barajı, terörle mücadele gibi değişikleri yapmadan, parti devleti yerine hukuk devletini sürdürmede engel acaba demokrasi midir?

Bölücü terör örgütü ve onun TBMM’deki kolu şimdilik gizli evetçi konumundadır. Terörist başı da daha önce başkanlık sistemine karşı olmayacaklarını beyan etmiş idi.

Başbakanlığın kaldırılması, başkanın denetiminin imkansız kılınması ve Gazi Meclis TBMM’nin etkisizleştirilmesi sorunlarımızı çözecek midir?

Milli irade diye diye, milli iradenin yerine başkanlık ve şahıs iradesinin geçmesi, bütçeyi başkanın yapması, kuvvetler birliğine geçilmesi çözüm mü olacaktır?

Mustafa Kemal Atatürk’e bile verilmeyen yetkilere kimse talip olmamalıdır.

 

Oca 30

Tarımda Üretim Düştü TMO AB’den Buğday Alıyor

Toprak Mahsulleri Ofisi, AB’den tam 90 bin ton buğday alımı için bir dizi uluslararası ihale açtı.Dışa bağımlılık tarım alanında da kendini göstermeye başladı.  TÜİK’in açıkladığı istatistiklere göre 2016 yılında buğday üretimi, 2015 yılına göre %8,8 azalarak 20 milyon 600 bin ton elde edilmişti. Toprak Mahsuleri Ofisi(TMO) üretimin azalmasına çare olarak AB’den 90 bin ton buğday alımı gerçekleşecek. Avrupalı işletmecilerin açıklamalarına göre ihaleler 13 Ocak’ta sona erecek.TMO’dan yapılan açıklamada, “Bilindiği üzere ikili anlaşmalar çerçevesinde AB menşeli 230 bin ton buğdayın ithalat önceliği kuruluşumuza aittir. Bu kapsamda üst kalite buğday fiyatlarını dengelemek amacıyla kuruluşumuzca 13.01.2017 günü AB menşeli yüksek kalite ekmeklik buğday ithalat ihalesi yapılacak olup limanlarımızdan un sanayicilerine bekletilmeden satılacaktır” dendi.
ÜRETİM DÜŞTÜ, İTHALAT FIRLADI

TÜİK veriledine göre; Tahıl ürünleri üretim miktarları 2016 yılında bir önceki yıla göre %8,7 oranında azalarak 35 milyon 281 bin ton olarak gerçekleşti.Buğday üretimi %8,8 oranında azalarak 20 milyon 600 bin ton, arpa üretimi %16,3 oranında azalarak 6 milyon 700 bin ton, çavdar üretimi %9,1 oranında azalarak 300 bin ton, yulaf üretimi %10 oranında azalarak 225 bin ton oldu.

Oca 30

Türkiye Başkanlık Referandumuna Giderken Kazakistan Başkanlık Sisteminden Vazgeçiyor

Kazakistan, ülkede uygulanmakta olan başkanlık sisteminden vazgeçtiğini açıkladı.Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, “Kazakistan, hükümet ile meclisin rolü ve etkisini artıracak bir sistem değişikliğine gidiyor” açıklamasını yaptı.DHA’da yer alan haberde, Nursultan Nazarbayev canlı yayında vatandaşlara, Anayasa’ya reform yapılacağını ve bunun için çalışma oluşturulup işe başlandığını ifade etti. Kazakistan, 25 yıldır başkanlık sistemiyle yönetiliyor

Oca 30

HDP, ‘Evet’ derse görürüz – Ahmet TAKAN

Ahmet TAKAN

 

Tivitırın lideri  Devlet Bahçeli!…

Saray rejimine “hayır” diyenlere, Türkiye’yi uçurumdan aşağı yuvarlamak isteyenlere karşı var gücüyle direnenlere, belden aşağı vurmaktan hiç çekinmemiş. Ortağı AKP’ye etten duvar olmuş!.. Dünü unutmuş, hakaretler yağdırmış.. Mavi kuşun öttürdüğü metinleri, biri isim okumadan anlatsa; “aktiroller yine  sövmüş” dersiniz. Koalisyon ortaklığı demek böyle bir şey!.. AKP söylüyor, Doktor Bahçeli ezber ediyor. Üstüne iki kat ekleyip ortaya karışık hakaretle Don Kişot‘luk vazifesini hakkıyla yerine getiriyor…

Tavan yapan bu hırçınlık, belden aşağı vuruşlar, Türk milletine gerçekleri anlatmaya engel olabilecek mi?.. Herkesi korkudan köşeye çektirip, sindirebilecek mi?.. Tivitırın lideri Doktor Devlet Bahçeli, çok kötü sövüyor, çok acımasızca tehdit ediyor, diye korkudan lal mı olacağız?..

AKP-MHP Genel Merkezinin yürüttüğü kara propagandaya karşı verilecek çok oturaklı cevaplar var. MHP Genel Başkan adayı Gaziantep Milletvekili Ümit Özdağ’a sorduk. O da YENİÇAĞ’a açık seçik net yanıtlar verdi.

— “Hayır”cı Türk Milliyetçileri, HDP ile aynı çizgide diye yürütülen kara propagandaya ne diyorsunuz?..

“Abdullah Öcalan ile aylarca İmralı adasında ‘Yeni Türkiye‘ dedikleri federal-çok milletli devletin anayasasını tartışan ve kaleme alan AKP’dir. Sonunda ulaştıkları anlaşmayı utanmadan ecdadın sarayında Dolmabahçe’de imza töreni ile açıklayan AKP’dir. Ancak bu arada Suriye’de güçlenen PKK, ‘özerklik olmaz, doğrudan konfederasyon‘ diyince AKP-PKK-HDP anlaşması bozulmuştur. HDP bunun üzerine Erdoğan’a ‘Seni başkan yaptırmayacağız‘ demiştir. Şimdi bu AKP Türk Milliyetçilerine HDP ile aynı çizgide olma suçlamasında bulunur ise onlara vereceğimiz cevap kısaca ‘Hadi oradan Öcalan ile başkanlık anayasası yazan siz değil miydiniz?’ der geçeriz. Üstelik hala pazarlığa devam ediyorlar. Hani bir laf vardır ya: Konuşana bak….

Balgat’ın durumu

Peki, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce MHP ‘Başkanlığa Hayır’ derken, HDP’de pazarlık için ‘Başkanlığa Hayır‘ diyor muydu? Evet, diyordu. Başkanlığa ‘Hayır’ demek, Türk Milliyetçilerini 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesinde HDP ile aynı çizgiye getirmedi de şimdi mi getirecek?  Keza CHP, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce Başkanlığa MHP gibi karşı çıkmıyor muydu? O zaman kimse CHP ile aynı çizgide olmayalım başkanlığa karşı çıkmayalım diyor muydu? Bunun üzerinden siyaset üretmeye kalkmak acizliktir.

Üstelik, TBMM’de yapılan oylamada HDP sözcüleri görünürde Başkanlık Anayasası aleyhine konuştular ancak hiçbir HDP’li ‘başkanlığa Hayır‘ oyu vermedi. Çünkü hala Saray ile Öcalan-HDP arasında pazarlık devam ediyor. Referandumdan önce bu pazarlığın nasıl biteceğini bilmiyoruz. Özetle, HDP’nin nerede durduğu hala belli değildir pazarlıkların sonunda HDP referandumda ‘Evet’ diyeceğini açıklar veya gizlice seçmenine ‘Evet’ oyu verin derse görürüz.”

–“FETÖ”cüler ne yaptı?

“Üstelik, AKP içinde Bylockçu diye aylarca reklamı yapılan milletvekilleri de ‘Evet’ oyu verdiğine, FETÖ ‘Evet’ vereceğiz açıklaması yaptığına göre, bu sahte kamplaşmalar üzerinden başkanlığı Türk Milletine yutturmaya kalkmayın. Şundan emin olun; başkanlığı desteklemek, MHP için Öcalan’ın idamı konusunda izlenen politikanın ortaya çıkardığı sonuçlardan çok daha ağır sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Başkanlık sonrasında Allah korusun ‘Evet’ çıkar ise Türkiye’nin başına gelecek felaketlerden MHP sorumlu tutulacaktır.

Tekrar uyarıyorum, bu anayasa değişikliği geçerse tek adam olan başkan özerk bölgeler kurabilir. Eğer Anayasa değişikliği gerçekleşir ise 123. Madde şu şekilde olacaktır: “İdare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulur.” Özetle, Cumhurbaşkanına kararnameler ile nereye gideceği belli olamayacak şekilde devlet teşkilatını düzenleme yetkisini muhafaza ettiği gerçeğinin altını çizmek isterim. Cumhurbaşkanı, 123’ncü  Madde’nin yeni hali ile örneğin bir çok ili içine alan koordinatör valilikler kurup, koordinatör valilerin yetkilerini bölgesel yönetimler kurabilecek şekilde  düzenleyebilir. Erdoğan, bu yetkiyi yeni bir müzakere ve çözüm sürecinde üzerinde İmralı’da ve Oslo’da uzlaşılan, Dolmabahçe’de ilan edilen iki milletli devletin temellerini oluşturacak şekilde kullanacaktır.

Özetle, kimse Türk Milliyetçilerinin aklı alay etmeye kalkmasın. Çünkü Türk Milliyetçileri akılları ile alay etmeye kalkanlardan çok daha akıllıdır. Tarih bunun şahididir. ”

–Başkanlığı, MHP Genel Merkezi ve AKP Dışında destekleyenler?..

“Türk Milliyetçileri başkanlığa karşı çıkıyor. Balgat’ta küçük bir grup kendilerini Ülkücü Hareketten ve Türk Milliyetçiliğinden soyutlayarak Erdoğan’ı başkan yapmak için çırpınıyorlar. Ancak onların dışında Başkanlık için çırpınanlar var. Birincisi Hizbullah’ın siyasi örgütü olan Hüda-Par. Hüda-Par, başkanlık rejimini destekliyor. Saha da AKP ile birlikte çalışacak. Başkanlığı diğer destekleyen ise Mesut Barzani ve partisi KDP. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Ondan dolayı cepheleşme tartışması açanlar bundan zararlı çıkarlar.”

–“ABD ve AB Türkiye’de Başkanlığa Karşı” şeklindeki propaganda doğru mu?

“Hayır, ABD ve AB Türkiye’de başkanlık rejimine karşı değil, hatta bir kişi bütün sistemi kontrol edince o kişiyi kontrol ederek bütün sistemi/devleti kontrol etmek mümkün olduğu için başkanlık sistemine örtülü bir destek veriyorlar. 1 Mart Tezkeresi döneminde Türkiye’de başkanlık sistemi olsaydı, Irak Savaşı’nda ön safta olurduk. Başkanlık sistemi olsaydı, çoktan Türk ordusu Esad’ı devirmek ve Şam’ı fethetmek için Suriye’ye yollanmış olurdu. Özetle, parlamenter rejim Türkiye gibi ülkeler için bir milli güvenlik rejimidir. Bundan dolayı ABD ve AB başkanlık sistemini destekliyorlar. Örneğin; ABD’de devam etmekte olan Rıza Sarraf davasının görülmesi Ocak 2017’den Ekim 2017’ye ertelendi. Neden ise, Rıza Sarraf kendisinin 1 ay daha fazla hapishanede yargılanmadan yatmasını sağlayacak bir düzenleme istediği ve Amerikan yargısı da bunu kabul etti. Böylece Türkiye’de referandum sürecinde ABD’deki Türkiye ile bağlantılı ve siyasal sonuçlar doğurabilecek dava tamamen gündem dışına düştü. Öte yandan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’deki durumu acil görüşme teklifini reddederek görüşmeleri yaz 2017’e erteledi. Ne ABD’den ne AB’den Saddamcı başkanlık sistemi girişimine açık/kapalı bir karşı çıkış gelmedi. ”

***

Acıklı durumunu dile getirdiğimiz gazi polisimiz Bilal Konakci, Çarşamba günü akşam saatlerinde  mahkemece tahliye edildi. Önce sevindik ardından bir daha üzüldük!.. Kahraman polisimize yurtdışına çıkma yasağı ile evden çıkmama cezası da verildi. Yüzde 98 oranında engelli olan kahraman, çocukları ile birlikte parka da gidemeyecek. İnsaf yahu!..

Kaynak: “HDP, ‘Evet’ derse görürüz”… – Ahmet TAKAN

Eski yazılar «

» Yeni yazılar