Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 12

Bilgelik Bilinci

Dr.Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Bilge( wise), bildiğini kendisi ve başkaları için faydalı olacak şekilde kullanabilen kişiye denir.
Bilge, çok iyi muhakeme etme ve yargılama gücüne sahiptir. O bilgili olmanın sorumluluğunun bilincindedir. İnsanlık, tarih boyunca bilgelerin sorumluluğu sayesinde rahat nefes alabilmiştir.
Bilge öğrendiklerini kendi özü ile irtibatlandırır. Karşılaşılan büyük sorunlar karşısında insanları rahatlatır.
Her olay farklı realitedeki insanlara farklı ders verir. Aklını kullanamayan olaylardan çok az ders alır. BİLGE İSE OLAYLARI GELİŞME FIRSATINA DÖNÜŞTÜRÜR. Hiçbir şeyi önemsiz diye atlamaz. Bu bakış açısı bilge ile bulunduğu ortama yüksek bilinç getirir.
Onun bulunduğu ortam çok yüksek ışık veren bir ampulle aydınlatılmış gibidir. Aydınlanmış ortamda bulunan bütün insanlarda aydınlanmış olur. Bu yönü ile bilge iş olsun diye değil, kendilerine ve diğer insanlara faydalı olan bilgileri taşır.
Bilim adamlarının (bilginlerin), bilgileri kadar bilgelikleri de olmuş olsa, bilimsel yollarla elde ettikleri bilgileri gereği gibi insanlığın hizmetine sunmuş olurlar.
Bu konuda biraz eksikliğimiz varmış gibi geliyor bana.

Kaynak: Zülfikar Özkan, Bilgeliğe yöneliş, Hayat Yayınları, İstanbul, 2013.

Oca 08

Kıbrıs Barış Harekatının 45. Yılında Kıbrıs ve Ege’de Çember Daralıyor

 

Em. Tümg. Cumhur Evcil ve Em. Prof. Tbp. Kd. Alb. İbrahim Öztek 45. Yılında Kıbrıs Barış Harekatı ve sonrası ile Doğu Akdeniz’de başlayan Hidrokarbon (Petro-gaz) savaşları ve Ege sahillerimizdeki adalarımızın Yunanlılar tarafından işgali konusunu işlediler. Üsküdar Üniversitesi ve İstanbul Üçyolder’de yapılan açık oturumlar geniş bir izleyici tarafından takip edildi.

Em. Tümg. Cumhur Evcil; Kıbrıs Barış Harekatı sonrası 45 yıldır Adada bir tabanca dahi patlamamışsa, her iki toplum sulh içinde yaşıyorsa, bunu Türk ordusunun düzenlemiş olduğu gerçek barış harekatına borçludur. 1960’lı yıllarda Rumların yaptığı vahşet ve katliamlar, Atlılar ve Sandallar köylerinde günahsız soydaşlarımızı birkaç günlük bebekten, 94 yaşındaki dedeye kadar acımadan katlettikleri unutulmamıştır. Bu katliamların bugün yenileri gün yüzüne çıkmakta ve bazı Yunanlı yöneticiler Türklere karşı yapılmış zulmün itirafı ve pişmanlığı içinde olduklarını belirtmektedirler dedi.

Kıbrıs Rum yönetiminin, tek başlarına oluşturdukları Batı destekli Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu, iki bölgeli eşit haklara sahip ortak devlet haline gelmedikçe geçerliliği olamayacağı, Kıbrıs Türkünün yok sayılamayacağı, Bu şekilde sınırlarını genişletme gayretinde olan Avrupa Birliğinin tutum ve davranışlarının hukukla bağdaşmadığı belirtildi.

Prof. Dr. İbrahim Öztek’de; Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, BOP’nin en önemli ayağıdır. Suriye kara bölgesinden çok, Suriye’nin deniz bölgesi yani Suriye’nin Münhasır (özel) ekonomik alanı çok daha önemlidir. Zira Petrol rezervi açısından ön sıralarda yer alan Venezüella, 301 milyar varil, S. Arabistan 267 milyar varil petrol yatak rezervine sahipken, Kıbrıs’ın güneyinde yalnız Afrodit bölgesinde en az 200 milyar metreküp doğalgaz olduğu belirlenmiştir. İsrail’in Leviathan yatağında 650 milyar metreküp, Mısır’ın Zohr yatağında 850 milyar metreküp doğal gaz olduğu saptanmıştır. Türkiye PKK meselesi, Irak ve Suriye meseleleri ile meşgul edilirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi parsellediği Kıbrıs’ın  güneyini dünyanın en büyük şirketlerine petro-gaz araştırma ruhsatı vermiş ve bu şirketlerin ülkelerini Türkiye ile karşı karşıya getirmiştir. Mısır, İsrail, Lübnan ve Kıbrıs Rum kesimi kendi aralarında anlaşarak, bölgede Türkiye’yi yok saymışlardır. Hatta çıkarılacak kritik enerji maddelerini ABD ve AB ortaklığı ile Kıbrıs’ın güneyinden Girit’e, oradan Yunanistan ve İtalya vasıtası ile Avrupa’ya pazarlama yollarını da belirlemişlerdir dedi.

Öztek, Amerika, Suriye’de 10’a yakın üs kurmuşken buradan çıkması ise hayaldir.

Ayrıca son günlerde basınımızda yer alan İzmir, Muğla ve Aydın envanterine kayıtlı 18 adanın Yunanistan tarafından resmen işgali, Bu adaları silahlandırıp, üs haline getirerek, egemenlik haklarımıza yapılan tecavüz affedilir gibi değildir. Adım adım yapılan bu işgallere neden göz yumulduğu ise anlaşılır gibi değildir. Vatan toprağının elden gittiğinin farkında değilmiyiz? Bir zamanlar Kardak kayalıkları olayının Türkiye ve Yunanistan’ı savaşın eşiğine getirdiği günleri yaşadık. Halbuki bu adalardan bazıları Heybeli adanın beş misli büyüklüğündedir.

Prof. Dr. İbrahim Öztek sözlerine şöyle devam etti: Yunan başbakanı Çipras, son günlerde Yunan meclisinin 12 mil konusunu tekrar ele almaları talimatını vermiştir. Bu durumda Türk karasuları da Yunan işgali altına girecek, Balıkçılarımız ancak balığı kıyıdan tutmak zorunda kalacaktır.

Egede ve Akdeniz’de haklarımız uluslararası hukuk çerçevesinde aranmalıdır. Ege ve Akdeniz’de Münhasır/Özel ekonomik alanlarımız belirlenmeli ve AB ile  BM.’e tasdik ettirilmelidir. AB ve ABD destekli Yunan ve Rum oldubittilerine göz yumulmamalı, Türk adalarının derhal boşaltılması, 12 adanın ise silahtan arındırılması istenmelidir dedi.

Eki 25

Andımız, Sağcı ve Milliyetçi Farklılaşması

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türk’ü milli kimlik ve milliyetin adı olarak değil de, etnik guruplardan biri olarak düşünmek; Türk Milleti gerçeğinin ve milli devlet anlayışının reddidir. Etnisiteleri kültürel ve sosyal açıdan ele almalıyız. Siyasi anlamda tanıma, milli devleti ve üniter yapıyı zaafa uğratır. Farklılıkların ve ayrılıkların hukuken tescil edildiği federal bir yapıya yol açabilir. Bu bakımdan bu yanlışı yapanların, malum etnik tekerlemeye ve yanlış ezbere takılanların tek devlet ve tek millet tezleri de temelsiz kalır.

T.C. Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce kurulmuş, kurucu unsuru Türk olan milli bir devlettir. Kendi kendilerini ötekileştirip ayrı görenler zaten Milli Mücadelede ülkeyi terk etmişler, Milli Mücadeleye karşı kullanılmışlar, ortak milli değerleri paylaşmamışlardır.

Günümüzde yapılan araştırmalarda milli kimliği ve milli kültürü reddedenlerin, paylaşmayanların oranı %5 ile %6 arasında değişmektedir. Az da olsa ana dili Türkçe olmamasına rağmen, milli kimliğe ve vatanlarına sahip çıkanların oranı %90’ı aşmaktadır.

Bir dönem çok kültürlü politikaları çözüm olarak gören Batılı ülkeler, artık sosyal bütünleştirici politikaları uygulamakta, milli kimlik kaybını ve gettolaşmayı önlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de ise; bunun tam tersi yapılmaktadır. Bütünden parçaların siyasi varlığını kabul ve korumaya gidilmektedir. Hayali AB üyeliği sürecinde etnik taassup hortlatılmıştır. Bütünün reddedildiği yerde parçanın değeri ve varlığı kalamaz.

Andımızın Yargıtay kararına uyularak tekrar okullarımızda okutulması kadar tabii bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin çocuklarımıza önemli bir mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu pekiştirir. Çocuklarımız andımızı okumalı ve başarı yolunda şartlandırılmalıdırlar. ABD ve Japonya dahil birçok ülkede antlar vardır. Farklı milletlere mensup olanlardan yeni bir Amerikan milleti ve kimliği yaratan ABD’de, ABD’ye sadakat, bayrağa bağlılık ahidi, yemini okullarda 1892 yılından beri okutulmaktadır. Hiçbir ciddi ülke tek tipçiliktir diye ideallerinden ve eğitimin temel ilkelerinden vazgeçmez. Milli marş mı; yoksa and mı tartışması son derece yersiz bir tartışmadır. Birçok ülkede her ikisi de mevcuttur. Her ciddi ülke geleceğinin teminatı olanlara sahip çıkarak genç nesillerini açık artırmaya çıkarmaz; ileride beyin göçüne sebep olmaz.

Vatandaşa rağmen, etnik taassup ve yobazlığa sapanlar silahsız terör örgütü gibidirler. Türkiye’deki asıl terör, milli kimliği hedef alan terördür. Türkiye’nin Balkanlarda Ortadoğu’da ve Türk Dünyasındaki kültürel ve siyasi tesirliliği zayıflatılmak ve kardeş ülkeler yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Bir millet içinde farklı milletler değil; farklı etnik guruplar bulunabilir. Bunlar milli kimliğin rakibi de değildirler. Etnikliğin ırki, dini ve etnik gerekçelere dayalı olarak ayırımcı, husumet ve nefrete, şiddeti tahrik eden eylemleri Batılı hukuk sistemlerinde reddedilmektedir. Devletlerin milli birliklerini, toprak bütünlüklerini korumak için gerekli yasaları çıkarmaları ve tedbirleri almaları esas kabul edilmektedir. Bir etnik gurubun veya o gurubu kullanmak isteyenlerin doğrultusunda gurup üyelerinin ülkeleri ile sözde demokratikleşme adı altında adeta savaşması kabul edilmemektedir.

15 Temmuz 2016’daki hain işgal ve darbe teşebbüsünün ekmeğine yağ sürmenin ve hedeflerine hizmet etmenin gereği yoktur. Malum ırkçı, bölücü ve terörle iç içe olan partinin talepleri benimsenmemelidir. Türkiye’nin yeni açılımlara ve sözde barış süreçleriyle oyalanmasına fırsat verilmemelidir.

Türk Milleti neseb-i gayri sahih bir kalabalık veya sürü değildir, Anayasalarımızda devletin kurucu unsuru olan Türk kimliği birleştirici ve kucaklayıcı olmuş, kimseyi ötekileştirme ihtiyacı da duyulmamıştır. Sık sık II. Abdülhamid’den bahsedenler ve ona sığınanlar, 1876 Teşkilat-ı Esasiye’yi incelemelidirler.

Bir zamanlar aşırı sol kendinden olmayan ve amaçlarına hizmet etmeyen herkesi faşistlikle suçlardı. Şimdi ise; bu suçlama sağ eğilimli bazı çevrelere geçmiş gözüküyor. Dünyadaki değişim Türkiye’ye de yansımaktadır. Türkiye’de sağcı ile milliyetçi arasındaki fark birçok konuda olduğu gibi andımız konusunda da ortaya çıkmaktadır.

Ara 26

Yad Elde Şah Olmaktansa, Öz Yurdunda…

Ruhittin SÖNMEZ

“Yad elde şah olmaktansa / Öz yurdunda dilenci ol!.”

Bu cümle Bünyamin Aksungur’un “Canan Uykuda” albümünde söylediği bir “Özbek Türkleri türküsünün” nakaratı.

Türkünün bu sözlerini dinleyince, Necip Fazıl Kısakürek’in “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” mısraının hissettirdikleri gibi bir ruh hali sardı beni.

Kaybedilmiş vatan topraklarında, Türkistan’da, esaret altında yaşayan soydaşlarımızın yaşadıkları sıkıntıların bir dışa vurumu olan türkünün sözleri de, bestesi de iç yakıcı. Bünyamin Aksungur’un gönül telimizi titreten tınılarla yorumlayışı da.

“Yahşi (İyi) bilir her Müslüman/ Misafirlik hayli yaman/ Öz evinde aziz insan/ Yad elde şah olmaktansa / Öz yurdunda geda (dilenci) ol!.

Ey Türkler! Türk Milletinin hâkimiyetinde olan, Türklerin yönettiği bir yurtta yaşıyorsanız “azizolursunuz. Yoksa yabancı hâkimiyetinde yaşıyorsanız, hangi makama gelirsen gel “zelil” olmaktan kaçınamazsınız.

Türkiye’nin “beka sorunu” olduğunu söyleyip geçmek kolay. Fakat vatan kaybeden Türklerin yaşadıklarından ders çıkarmak için siyasilerin diliyle değil, türkülerin dili ile konuşmak lazım.

*********************************

CANAN UYKUDA

Bünyamin Aksungur “Dünya Türk Müziği’nin Sesi” olarak bilinir. Türk Dünyası müziklerini, icra edilen yörenin bütün lehçe, şive, ağzından okuyabilen bir sanatçımızdır.

TRT’de sanatçı ve yapımcı-yönetmendi, yakınlarda emekli oldu. Ama yıllardan beri Türkiye’nin neresine çağırılsa koşuyor, “KONSERANS” adını verdiği müzikli konferansları ile Türk Dünyasındaki soydaşlarımızla aramızda kültür köprüsü oluşturuyordu.

Kültür köprüsü kurmak “büyük bir dava” idi. Ses bayrağımızı Turan yurdunda dalgalandırmak kolay değildi. Çünkü “bu dava hor, bu dava öksüz”dü.

Öncelikle “Canan Uykuda” idi. Canan yani Türk Milleti…

“Canan Uykuda” Bünyamin Aksungur’un 2015 yılında, Doğu Türkistan’da Kaşgar’da, derlediği Uygur türkülerinden biri.

Bünyamin Aksungur diyor ki, “Uygur kardeşlerime sordum: Sizce Canan kim? Çoğunda aynı cevap HALK!… Ahh dedim, siz Türkiye’deki cananları bir görün hatta Türk Dünyası’nın bütün cananlarını…
Hepsi uykuda, hatta horluyor!… Kendi horlamakla kalıyor, bu dünyada onu, ölebilecek kadar seven, yegane aşığını da HORLUYOR…!”

Ama O’nun, bu uğurda mücadele eden az sayıda aydına nazaran, müthiş bir avantajı vardı. Türk varlığının en sihirli aracı, ortak müzik kültürümüz gibi bir anahtara sahipti.

Türkülerin hikâyelerini, aynı türkünün Türkistan’dan Kosova’ya, Kafkaslardan Türkiye’ye kadar küçük farklarla söylenişini örnekleriyle sunduğu zaman, ansiklopedi çapında kitapların anlatamayacağı gerçekleri gönüllere kazıyordu.

O, Türk Dünyasına, geçmişten günümüze uzanan kültürümüze sevdalı. Ortak müziğimizi çok iyi biliyor. Bu coğrafyada kullanılan çok sayıda Türk sazını çalabiliyor, repertuarındaki 7500’ün üzerindeki eseri orijinal haliyle icra edebiliyor. Sadece Türkiye’de değil 27 ülkede yüzlerce şehirde konser veren bir sanatçımız.

Bünyamin Aksungur 50 yıllık, böyle birikimli sanatçı ama “Canan Uykuda” ilk albümü. 61 yaşında ve 50 yılın birikiminin damıtılmasıyla ortaya çıkan bir eser. Aksungur, bu kadar gecikmesinin sebebini albümün kapağında açıklamış:

“1976 yılında Bünyamin Aksungur TÜMATA’ya katılarak kendini geliştirmişti. Türk Dünyası’nın müziklerini, Türk kültürünün aşığı küçük bir kitleye duyuruyorlardı. Dünya değişiyor, SSCB dağılıyordu. Bu arada adını dahi bilmediğimiz yeni yeni Türk boylarının varlığından haberdar oluyorduk. Evet, Türk Dünyası uyanıyordu ama ‘CANAN UYKUDA’ idi.”

Albüm çıkarmak, geniş kitlelere hitap etmek ve kalıcı eser vermek gerekiyordu. Fakat albüm çıkarmak masraflı bir işti.

“Milli ve yerli (!) iş adamlarımız vardı ama ne hikmetse, Türk Kültürünün derinliklerine yapılacak bir yolculuğu desteklemekten kaçınıyorlardı. Çünkü ‘CANAN UYKUDA’ idi.”

**********************************

BÜNYAMİN AKSUNGUR VE CEMİL MERİÇ

“Canan Uykuda” 61 yaşındaki sanatçının ilk albümü. Hemen büyük mütefekkir Cemil Meriç aklıma geldi. Meriç’in müthiş birikimi de, 58 yaşında iken yayımlanan, “Bu Ülke” ve “Ümrandan Uygarlığa” isimli eserleriyle adeta patlayışa geçmişti.

Cemil Meriç “Bu Ülke” yayımlandığında “Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” demişti.

Cemil Meriç “Bu Ülke”den sonra “aynı kaynaktan fışkırdılar” dediği eserler dizisini peş peşe yazmıştı.  Çünkü “bir çağın, bir ülkenin vicdanı olmak isteği” ve müthiş bir bilgi ve tefekkür birikimi vardı.

Bünyamin Aksungur’un bu albümü de, Türk’e dair her şeye olan sevdasının, tecrübelerinin, hayal kırıklıklarının, ümitlerinin bir yansıması. Belki de O, dünyaya “Canan Uykuda” albümünü seslendirmek için gelmiştir.

Bünyamin Aksungur’un da bundan sonra aynı kaynaktan fışkıracak çok sayıda yeni albüm çıkaracağına inanıyorum.

Çünkü O, kendi ifadesiyle, “Türk Milleti’nin, Türk Dünyası’nın bir delisi.”

O kendisini Türk Dünyası’nın kültür kodlarını Türk topluluklarına hatırlatmak, hafızasını tazelemekle görevlendirmiş bir fedai.

Ve Türk Dünyası müziklerini çok iyi bilen bir birikime sahip.

Tuva, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Doğu Türkistan, Tacikistan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Azerbaycan, Kırım, Kerkük, Kıbrıs ve güzel Anadolu’muzdan harmanlanan 36 eserlik muhteşem bir repertuar ile hazırlanan “CANAN UYKUDA” serisinin ilkini D&R mağazalarından alabilirsiniz. İkinci ve üçüncünün de çok gecikmeden kültürümüze kazandırılmasını ümit ediyorum.

Ara 11

Lozan

Halil ALTIPARMAK

            Neden Lozan Anlaşması? Çünkü, 20 Kasım 1922’de başladı ve geçen hafta bu anlaşmanın yıldönümü idi de onun için.

Bu tarih de çok ilginç. Çünkü, taraflara bildirilen tarih aslında 13 Kasım idi. Ancak, Türk Heyeti Lozan’a 13 Kasım’a göre vardığında, kimseyi bulamadı. İngiliz Temsilcisi LordKürzon’un seçim çalışmaları yapmak üzere İngiltere’ye gitmesi gerekmiş ve bu yüzden görüşmeler bir hafta ertelenmiş. Anlaşılıyor ki, Türk tarafının haberi yok. Çünkü, diğer ülke temsilcileri de ülkelerine dönmüş. Sadece bir yetkili bırakılıp, Türklere haber verecek! Lozan’a vardıklarında şaşkınlık içinde kalan Türk Heyeti ne yapacağını bilemez bir halde. Üzgün, kızgın, ama, sabır etmek gerektiği bilincinde! Fransa yakın olduğu için oraya giderek gayri resmi görüşmeler yapıp zaman kazanma ve mümkünse bilgi alma çabası içerisinde!

Kepazelik, rezalet bu kadarla da kalmıyor elbette!

20 Kasım Lozan Anlaşması için ilk oturum açılıyor. Ancak, bu ilk gün, taraflar arası görüşmelere geçilmeyip, açış konuşmasa yapılarak dünyaya başlandığının ilanı gerçekleştirilecek! Bunun için kimlerin bu konuşmada yer alması gerekir?

Önce, ev sahibi olarak Lozan şehrinin ülkesi olan İsviçre’nin  ve sonra da tarafların yetkililerinin açılış konuşması yapması gerekmez mi?

Bu soruya cevap, herhalde hiç tereddüt etmeden EVET! Olması beklenir. Ancak, hayır, gerçek öyle olmuyor. Resmî açıklama şöyle! Önce ev sahibi açış konuşması yapacak ve sonra da İngiliz temsilcisi LordKürzon konuşma yapacak! Nasıl beğendiniz mi? Peki, tarafların en önemlisi olan Türkiye ne yapacak? Herkes gibi konuşmaları dinleyip kös kös ayrılıp oteline gidecek! Ama, iş öyle olmuyor, LordKürzon’un konuşmasından sonra, gündemde olmadığı halde, Türk Heyeti, aralarında aldıkları acil bir kararla İsmet Paşa’nın zoraki kürsüye çıkıp konuşmasını istiyor ve İsmet Paşa kürsüye zorla çıkıp çok güzel bir konuşma yapıyor. Hatta, Fransız delegesi, İsmet Paşa ayağa kalktığında konuşmaması için uyarıyor. Fakat, Paşa, onu dinlemeyip kürsüye çıkıp Türk Milleti adına sert konuşmasını gerçekleştiriyor.

Peki, bunları ne için anlatıyorum? Konuları bu gerçekleş ışığında görelim ve anlayalım diye anlatıyorum. Yani, dikensiz gül bahçesinde gezilmediğini mutlaka anlamalıyız diye anlatıyorum. Bir TARİHÇİ olarak, bizlerin görevinin insanımıza, tarihin aynasını tutmak olduğuna inandığım için anlatıyorum.

Şimdi esas soru şu: Lozan’da sadece başlangıçta yaşanan bu olayların nedeni nedir, İngiltere ve onun etkilediği diğer ülkeler neden bu şekilde davranıyorlar, tarafların bir tarafı Türkler ve diğer tarafı hepsi olduğu halde neden böyle ezme gayretindeler?

Çünkü, Lozan’da Türkler galip ve karşı taraf mağlup olarak masaya oturulmadı. Masaya, Yunan hariç, diğerleri I. Dünya Savaşı’nın galipleri ve Türkler de Yunan Savaşı’nın galibi olarak oturdu. Yani, karşı taraf Sevr’de sorduğu hesabı yenilemek üzere oturdu ve birkaç değişiklikle bunu gerçekleştirmek düşüncesi ile masa kuruldu. Bunu gözardı etmeden Lozan anlaşılamaz.

Lozan iki galibin anlaşması, ama, galiplerden biri olan Türkiye’nin yendiği Yunanistan’ın pek ortada görünmediği gibi garip anlaşma…

Açık seçik söylemek gerekirse, biz kanımızın son damlası ile yendiğimiz Yunanistan’dan hesap sormak isterken, diğer taraf, yani, İngiltere, Fransa ve İtalya bizden hesap sormak istiyorlar.

Çünkü; 1919 6 Haziranında başlayıp 27 Kasım 1919 tarihine kadar geçen sürede Trianon Anlaşması ile Macaristan’dan, Sen Germen Anlaşması ile Avusturya’dan, Versay Anlaşması ile Almanya’dan ve Nöyi Anlaşması ile de Bulgaristan’dan çok ağır hesap sordular. Bu ülkeler I. Dünya Savaşı içerisinde bizim müttefiklerimizdi.

Peki, bizden hesap sormadılar mı? Sordular! Bunlardan 8 ay sonra da bizden hesap sordular: Sevr Anlaşması ile çok ağır hesap sordular. Bu yazdıklarımızın diğer bir gerçeği de şudur: Yüz yıldan beri süren bir tartışmaya son vermek! Yani, yok, Sevr imzalandı, imzalanmadı, yok delegeler imzaladı, ama, padişah imzalamadı gibi gereksiz, anlamsız, gerçekleri ters yüz etmeye dönük sözlerin bir hükmü yok. Çünkü, hesap soranların, mağlupların imzasını beklediği de yok, bununla ilgilendiği de yok.

Devam edelim…Sevr neden diğer ağır hesap sormalardan 8 ay sonra önümüze kondu? Çünkü, zaten, savaşın nedeni  bizdik de ondan. Yani, I. Dünya Savaşı bizim paylaşılmamız için yapıldı. Ben bunu bu kadar net nereden çıkarıyorum? Her şeyden önce şuradan; Bolşevikler, ihtilal yapıp Rusya’da iktidarı ele geçirdikten sonra, Lenin bir açıklama yaptı. Dedi ki; biz Çarlığı tanımıyoruz, onun yaptığı anlaşmaları da reddediyoruz ve Çarlığın katıldığı gizli anlaşmalar ve içerikleri de şunlardır dedi ve 1916 yılında yapılan BREST-LİTOVSK Anlaşmasının gizli maddelerini açıkladı. Bu Anlaşma Osmanlı’nın paylaşılması ağırlıklı bir Anlaşma idi. İkinci bir belge de şu; Clinton ülkemizi 1999 ziyaretinde Meclis’te bir konuşma yaptı ve dedi ki; 20. Yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın paylaşım kavgası ile geçti. Bu konunun üzerinde ne kadar duruldu acaba?

Yani? Yanisi şu; I. Dünya Savaşı’nın galipleri Türk Milleti’nden TARİHî, MİLLÎ ve de DİNÎ meselelerde hesaplaşacaklardı, bunun için savaştılar ve bu fırsatı ele geçirdiler Bu nedenle diğer müttefiklerimizden daha ağır bir hesap soracaklardı ve sordular. Önce MONDROS ile ve sonra da SEVR ile sordular.

Ama, ama, ama, Türk Milleti bu sorulan hesapları elinin tersiyle itti, reddetti ve tarihin çöplüğüne attı.

Çünkü, Türk Milleti, kalıcı esareti kabul edemezdi! Onun için, ‘YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM’ şifresini ortaya koydu.

Çünkü ‘TAM BAĞIMSIZLIK TÜRK MİLLETİNİN KARAKTERİ İDİ’.

İşte Lozan Anlaşmasının Mukayeseli Dış İlişkiler açısından kısa bir tarihçesi budur.

Bir de hukukçu gözüyle bakalım; Türk Borçlar Kanunu’nun 1. Maddesi der ki;‘sözleşme, tarafların iradelerinin karşılıklı ve birbirlerine uygun olarak açıklanmasıyla kurulur.’O halde Mondros ve Sevr’de irademiz olmadığına göre onlar bir anlaşma, sözleşme değil, bir emirnamedir. Lozan ise bir sözleşmedir, anlaşmadır, çünkü, irademiz vardır ve taraflar karşılıklı şartları kabul etmek durumunda kalmışlardır.

Bir de, Lozan maddeleri ve bu maddelerin zaman içerisinde nasıl uygulandığı durumları var ki, onu da gelecek hafta işleyelim.

 

Ara 29

“Ölüm Hasreti” Oyunu Galası Bakü’de Heyecan Yarattı

TÜRKİYE-AZERBAYCAN DEV KARDEŞLİK VE CANDAŞLIK PLATFORMU ÜYELERİ DR. SABİR ŞAHTAHTI VE DR. İFTİHAR PİRİYEV’İN KÜLTÜR VE SANATTA BÜYÜK BAŞARISI:

“Ölüm Hasreti” Oyunu Galası Bakü’de Heyecan Yarattı.

 

Azerbaycan Resmi Devlet Haber Ajansı AZTEC’in  Türkiye mümessili Dr. Sabir Şahtahtı’nın yazmış olduğu “Ölüm Hasreti” isimli oyun Bakü’de Azerbaycan İrevan Devlet Dram Tiyatrosu Direktörü Dr. İftihar Piriyev tarafından sahneye kondu. Temsilin galasına tanınmış devlet adamları, bilim, kültür-sanat çevreleri, eğitimciler, sivil toplum yöneticileri gibi her sınıftan insan katıldı.

Tiyatro direktörü Dr. İftihar Piriyev; İrevan Devlet Dram Tiyatrosu milli duygu ve düşünceler konusunda kimseye taviz vermemiştir. Bu temsil, Hocalı Soykırımı sırasında Ermenilere esir düşmüş bir kadının hayat dramını yansıtmaktadır. “Ölüm Hasreti” temsili, Haydar Aliyev Fondunun Asbaşkanı Leyla Aliyevanın teşebbüsü ile heyata geçirilen “Hocalıya adalet!” Uluslararası  kampanyasına destek vermək maksadıyla sahnelendirilmiştir. “Hocalıya adalet!” bir barış programıdır. Dileğimiz, Azerbaycan halkının yaşadığı bu soykırımın bir daha dünyanın hiçbir yerinde yaşanmamasıdır dedi.

Eserin yazarı Sabir Şahtahtı da, Hocalı Soykırımı üzerinden 26 yıl geçmesine rağmen, halkımız bu facianın acısını ve dehşetini halen yaşamaktadır. Oyun süresince tüm seyirciler de aynı acıyı hissetmekte ve tiyatrodan göz yaşları içinde ayrılmaktadır. Yaşadığımız soykırım acısını, işgal altındaki vatan parçasının azadına kadar ruhumuzda hissedeceğiz dedi. Ayrıca Ermenilerin yirminci asrın evvelinde tebası oldukları Osmanlı devletine ihanetle, binlerce günahsız Müslüman Türkü süngüden geçirdiği unutulmamıştır. Ermenilerin işledikleri bu tarihi cinayetlerden dünyayı haberdar etmenin yolu Hocalı Soykırımını tanıtmaktan geçer dedi.

Dr. İftihar Piriyev ve Dr. Sabir Şahtahtı, Türkiye-Azerbaycan Dev Kardeşlik ve Candaşlık Platformunun ve Azerbaycan Aydınlar Ocağı’nın üyeleri olarak, kültür ve sanat alanında son derece başarılı çalışmalara imza atmaya devam etmektedirler.

Ara 26

Almanya’dan Türkiye’ye Bakmak!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Aralık (2018) ayının başında 10 günlük bir Almanya seyahati gerçekleştirdim. Amacım güneyde Münih’ten başlayarak kuzeye Hamburg’a kadar çıkıp oradan geri dönmekti.

 

Nitekim öyle de, yaptık. Trenle seyahat ettik. Münih, Nürnberg, Frankfurt, Köln, Berlin ve Hamburg şehirlerine gittik… Bir çok kasabaya uğradık. Hem Almanların sosyo-ekonomik şartlarını gözledik hem de bizim vatandaşlarımız ile sohbet ederek hasbihal ettik. Hoş gerçi ben 40 yıldır Almanya’ya gelir giderim ama yine de her gittiğimde bir şeyler bulurum söz edecek.

 

Kırk yıl önce Almanya’ya ilk gittiğimde söylediğim ilk söz; “Bizi Türkiye’de kandırıyorlar!” olmuştu. Ne yazık ki, 40 yıl sonra da, aynı şeyi söylemenin dayanılmaz üzüntüsü içindeyim.

 

Örneğin Berlin Hauptbanhhof’a (tren garı) gidin ne kadar geri kaldığımızı görün! Bunu da, o an sosyal medya aracılığı ile paylaşmıştım ve üzerine Ankara’da adeta geliyorum diyen bir tren kazası yaşadık. Canlarımız yitti gitti… Biz bir treni raylar üzerinde sağlıklı yürütemezken Almanlar binlerce treni aynı anda çalıştırıyorlar.

 

Bize “büyük iş başardık” diye takdim edilen projelerin çoğu Almanlar için sıradan projelerdir. Nehirler üzerindeki köprülerin sayısı belirsizdir. Bu köprülerin çoğunluğu da 1800-1900 yılları arasında inşa edilmiştir. Şimdi biz elin parasıyla borç alıp bir kaç köprü yaptık diye böbürlenip duruyoruz!

 

Alman ekonomisi tıkır tıkır işlemekte ve cari işlemler fazla vermektedir. Almanlar da, bu parayı nerede değerlendirelim de, Alman halkının refahını artıralım diye kara kara düşünmektedir. Almanya’da küçük bir fabrika sahibi olsa da, kendi işinin bir numarası olan Hilmi Selçuk (1961’den beri Almanya’da) ağbimize Almanya için ne düşündüğünü sorduğumda; “Almanya Avrupa’nın bir numarası dolayısı ile Avrupa’nın bir numarası olan dünyanında bir numarası demektir” cevabını verdi.

 

Almanya’nın yüzölçümü Türkiye’nin yarısı kadar. Az da olsa nüfusu Türkiye’den fazla. Yani Türkiye’nin yarısı kadar bir toprağa bizden fazla nüfus planlı ve dengeli bir şekilde yerleşmiş durumdalar. Gözü rahatsız edecek hiç bir şey yok! Yani “Ağaoğlu 1453” projesi henüz orada başlatılamamış!!!

 

Aralık ayı Almanların Noel öncesi eğlendikleri ve alış veriş yaptıkları “Weihnachtsmarkt”larin kurulduğu dönem… gittiğim her yerde bu pazarları gezdim ve Almanlar ile bu ülkede yaşayan diğer insanların mutlu ve rahat olduklarını gördüm. Çünkü ne kadar sıkıntı olursa olsun “sosyal devlet” anlayışı ve uygulamaları devreye girerek sorunları minimize ediyor.

 

Şehircilik, imar hareketleri, sektörlerin ülkeye dağılımı, tarım ve hayvancılık, turizm ülkeye çok dengeli ve planlı bir şekilde yayılmış ve gelişmiş vaziyette… Biz 25 milyon turist ülkemize geliyor diye sevinirken doğru düzgün hiç bir çekiciliği olmayan Hamburg’a yılda 14 milyon turistin gelmesini ne ile izah edeceğiz bilmiyorum.

 

Almanlar bu mevcut hali yani gelişmişliği ve zenginliği yeterli görmüyor olacaklar ki, yeni arayışlar içindeler. Örneğin başta eski başbakan Helmut Kohl’un torunları başta olmak üzere bir çok Alman ileri gelenlerinin çocukları okumak üzere Çin’e gitmiş daha doğrusu aileleri tarafından gönderilmiş durumdalar. Demek Almanlar önümüzdeki geleceği Çin’de ve Asya’da görüyorlar ona göre de tedbir alıyorlar.

 

Ben oralardayken Alman Şansölyesi Angela Merkel, parti başkanlığını bıraktı. Kimse arkasından gözyaşı döküp “aman bizi bırakma ne olur sonra halimiz” demedi. Merkel’in veda konuşması, Türk siyasetine ders olacak bir içerik taşıyordu. Ancak Türkiye’deki geri kalmış zihniyet bunu anlayabilecek durumda değil. Anlayabilecek olanlarında bunu anlamak işine gelmiyor!

 

Bizim hala Almanlaşmamış ve orada Türklük sevdası ile yanıp tutuşan soydaşlarımız ise çok dertli. Türkiye’nin kendilerini anlamazdan gelmesine çok içerliyorlar. Hatta Türkiye’nin izlediği dış politika onları çok sıkıntıya sokmuş durumda… Seçimle ilgili kanunlar değişince Türkiye ile ilgili seçmen haklarına kavuşmak onları Türkiye’deki siyasi partilerin pazarı haline getirmiş. Bu durum ise Avrupa’daki Türklerin cemaat, tarikat, mezhep, hemşericilik, ideolojik bölünmelerine “siyaset” bir neden olarak eklenmiş… Seçim sonuçlarına da, bakarak siyasi partilerin aldıkları oy oranına göre Almanya’daki vatandaşlarımız ile ilgilenip ilgilenmediklerini daha iyi anlayabilirsiniz!

 

Hülasa Almanya, Türkiye’ye nazaran çok gelişmiş, zengin ve müreffeh bir ülkedir. Ancak Türkiye’ninde Almanya kadar gelişebilecek imkanları vardır. Arada bu kadar fark olmasının tek nedeni Türkiye’nin Atatürk dönemi hariç çok kötü yönetilmiş olmasıdır. Ayrıca Alman siyaseti millidir. Türkiye’de siyaset ise dış güçlerin ve onun yerli işbirlikçilerinin kontrolündedir. Ben bunu “Almanya fiili işgal altında ama Almanların kontrolünde, Türkiye ise fiili işgal altında değil ama Türklerin kontrolünde de değil” formülü ile izah edebiliyorum.

 

Ne ise bizim seyyahlıkla pek aramız yoktur. Hala Evliya Çelebi’nin gezdiği gördüğü ile idare ediyoruz gibi geliyor bana… Ben size gezmeyi, görmeyi ve Türkiye’yi bu şekilde mukayese etmeyi salık veriyorum. O zaman Türkiye’de ne kadar aldatıldığımızı ve yanıltıldığımızı göreceksiniz… Özelliklede siyaset tarafından!

 

Ara 04

TÜRK KADINI “Türk Çağının Ana Rahmi”

Ali Kemal GÜL

Son on yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz kadına yönelik tacizlerin, tecavüzlerin, cinayetlerin yanı sıra bazı sözde akademik bilgiçlerin ‘’kadının yeri evidir, dış işlerde çalışmak  değil otursun çocuğuna baksın, evinin işini yapsın, eşini memnun etsin’’ ucu açık söylemler Türk kadınına yapılacak esef verici davranışlardır saygısızlıktır kendi varlığını inkâr etmektir.

 

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:

‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?

 

Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlαrın üstüne çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım.

 

Zαmαn ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev αdımlαrıylα yürüdükçe; hαyαtın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri tαşıyαn evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şαhıslαrındα tαşımαlαrınα bağlıdır. Bu sebeple Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerden dαhα çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgin olmαyα mecburdurlαr!

 

Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anαlαrı için gerekli vαsıflαrı tαşıyαn evlat yetiştirmek, evlαtlαrını bugünkü hαyαt için fααl bir uzuv haline koymαk pek çok yüksek vαsıflαr tαşımαlαrınα bağlıdır. Onun için Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerimizden çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgili olmαyα mecburdurlαr; eğer hαkikαten milletin αnαsı olmαk istiyorlαrsαnız

 

Bizim dinimiz hiç bir vakit kαdınlαrın erkeklerden geri kαlmαsını talep etmemiştir! Αllαh’ın emrettiği şey erkek ve kadın Müslümαnlαrın ilim ve İrfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı αrαmαk ve nerede bulursα orαyα gitmek ve onunlα mücehhez olmαk mecburiyetindedir.

 

Tαrlαlαrdα erkeklerle birlikte çαlışαn, kαsαbαlαrdα pαzαr yerine giden, yumurta ve tavuğunu sαtαn, ondan sonrα kendisine gerekenleri bizzat satın αlαn, çαlışmαlαrının hepsinde kocαlαrınα yardımcı olαn kαdınlαr!.. Ben bu kαdınlαr αrαsındα kocαlαrındαn dαhα iyi işten αnlαyαnlαrα ve hesap yαpαnlαrα rαstlαdım.

 

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Αnαdolu köylü kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olαnαğı yoktur.

 

Kαdınlαrımız eğer milletin gerçek αnαsı olmαk istiyorlαrsα, erkeklerimizden çok dαhα aydın ve faziletli olmαyα çαlışmαlıdırlαr.

 

Milletin kαynαğı, toplumsαl hαyαtın temeli olαn kadın αncαk faziletli olursα görevini yerine getirebilir’’.

 

*

Fosilleşmiş beyinleriyle bedevi kültüründen beslenmiş bu bilgiçler’’ anası’’ hakkında ne düşünüyor dersiniz?

Kız çocuklarını toprağa gömen ‘’bedevi kafası’’ şimdide sen okuma çalışmana gerek yok diyor. Onüç yaşında başkalarının seçtiği kişilerle evlen istiyor. Senin çocuklarını karanlık saçan mekteplerde/ karanlık mahfillerde tecavüz edilmiş, kişiliği iğdiş edilmiş, beyni köleleştirilmiş, hurafeci inançlarla kendi hükümranlığına parya yapmayı düşünüyor.

Sen okursan senin çocuklarını eğip bükemezler, köleleştiremezler… Sen okursan, senin çocukların karanlık fikirlere karşı gelir, kişilik ve irade sahibi olur, okuyup öğrenmeye aç olur, bilim üretmek ve insanlığa katkı sağlamak, gelecek nesillere mutlu müreffeh ve adil bir dünya bırakmak onda vaz geçilmez bir amaç olur.

Kur’an okuyup anlayamasın diye Arapça okumasını tembihlerler. Okursan, okuyup anlarsan, iffetin kara çarşafın içinde olmadığını, insanın aklında şekillendiğini öğrenmenden korkarlar.

Türk kadını!… Sen okuyup münevver olursan, bunların hiç birini yapamazlar… Sen aydınlık geleceğin ışık kaynağı olursun, ‘’Türk Çağının Ana Rahmi’’ olursun.

 

Kas 25

Türküm Demek ve Atatürk’ü Sevmek

Cafer GENÇ

 

Bundan 80 yıl önce Türk milleti, büyük Ata’sını kaybetti.

Zaferlerle dolu Türk tarihinde sevinçleri ve coşkuları yaşayan Türk milleti, her 10 Kasım tarihinde Atatürk’ünü kaybetmenin hüznünü, üzüntüsünü yaşadı.

Dünya, pek çok lider yetiştirdi. Çoğu unutuldu. Çoğu da Lenin, Stalin, Hitler gibi nefret edildi, lanetlendi, linç edildi.

Türk’ün atası Atatürk, her 10 Kasım’da, o gün, yeni ölmüş gibi, her zaman minnet, şükran, sevgi, saygı ve rahmet duygularıyla hep anıldı, hiç unutulmadı.

Unutulmamasının ve sonsuza kadar da yaşatılacak olmasının pek çok sebebi vardır.

O, Türk İstiklal mücadelesinin muzaffer kumandanı, yurdumuzun kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin kurucusu olarak asker ve devlet adamı sıfatının yanı sıra, bir lider ve fikir adamı olarak da milletinin kalbinde müstesna bir yer edinmiştir.

Savaş yıllarında ve savaş sonrası, milletine kazandırdığı maddi güç ve manevi ruhla, Türk milletinin var olmasını, modern Türkiye anlayışındaki ilke ve inkılaplarıyla yurdunun büyümesini, milletinin yükselmesini ve yücelmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmiştir.

O, sadece Türk milletini kurtarmakla kalmamış, mazlum milletlere ışık, ilham, örnek olarak bağımsızlıklarını kazanmalarına vesile olmuştur.

“Atatürk kimdir?” diye sorulduğunda verilecek pek çok cevap içerisinde “Son 100 yılın yetiştirdiği en büyük devlet adamı, milletinin kurtarıcısı, yeni Türkiye’nin kurucusu ve Türk’ün Atası” demek en anlamlı cevap olur diye düşünüyorum.

Atatürk’ü sevmeyenlerin olmasını, kötülemek isteyenlerin bulunmasını anlamış değilim. İnandırıcı ve gerçekçi bir sebep de bulamıyorum. Niyetlerini ve amaçlarını da bilemiyorum.

“Osmanlıyı yıktı” diye düşünüyorlarsa, Osmanlı zaten bitmişti, yıkılmıştı.

“Dinle, din adamlarıyla uğraştı” diyorlarsa, O, dinimizi, peygamberimizi sever ve överdi. Günümüzde FETÖ misali, o dönemin din sömürücülerine, istismarcılarına fırsat vermedi. Dinin bir ibadet olduğunu, siyasetinin olamayacağını anlatmak istedi.

“İçki içerdi” deniliyorsa, günahını ve zararını bildiği tek keyfiydi, belki de. Keşke içmeseydi de, milletine hizmet için ömrü uzun olsaydı. Bunun bir nefret sebebi olacağını düşünmüyorum. Ancak bahane olabilir diyorum. Kul hakkı, yalan, kandırmak gibi haram ve günah olduğu bilindiği halde, yapılanların yanında “alkol”, çok masum kalır.

“İlke ve inkılaplarının rahatsız ettiği” söyleniyorsa, medeni ve modern bir Türkiye’ye anlayışına yakışmadığını söylemek mümkün müdür? Avrupa, yeniliklerle zamana ayak uydurarak kalkındı. Ayrıca, o kişiler unutmasınlar ki, bugünkü varlıklarını ve her türlü haklarını Atatürk’e borçludurlar.

Türk; nankör, vefasız, vicdansız değildir. Milleti için taş üstüne taş koymuş, hizmet etmiş atasını unutmaz.

Kızgın güneşin kavurduğu çöllerden, düşman zırhlılarının ateşi altında cehenneme dönen Çanakkale’ye, Türk’ün ölüm kalım savaşı verdiği Sakarya’dan Dumlupınar’a kadar, cepheden cepheye koşmuş, hayatını milletine adamış olan, efsane kahraman Atatürk’ü hiç unutmaz, kötü laf söylemez, söyletmez.

Çünkü, Atatürk demek Türküm demektir, Türkiye demektir.

Atatürk demek; 100 yıl önceki sözlerinin bugün yol haritası olması demektir.

Atatürk demek; milletin geleceğini kendi şahsi emellerinin üstünde görmek demektir.

Atatürk demek; muhtaç olunan kudretin damarlardaki asil kanda olduğunu bilmek demektir.

Atatürk demek; kudretsiz dimağların, zayıf gözlerin gerçeği göremeyeceğini anlamak demektir.

Atatürk demek; sadece kara tahta başında harf öğreterek değil, her yede ve her zaman öğreten olmak demektir.

Atatürk demek; karanlıkları aydınlığa kavuşturmak demektir. Kalemi ve kılıcı ustalıkla kullanmak demektir.

Atatürk demek; dil bilmek, kitap okumak, geometri yazmak, sanat sevmek suretiyle “aydın” olmak demektir. Zeybek ile bar ile gönüllerde var olmak demektir. Fabrikalarda üreten işçi, tarlada traktör üstünde çiftçi demektir.

Atatürk demek; Samsun’a giden vapurla, azgın dalgalara aldırmadan Anadolu’ya var olma umudunu geleceğe taşımak demektir.

Atatürk demek; Amasya’da Ferhat’ın deldiği dağları sahiplenen yürek demektir.

Atatürk demek; Sivas’ın soğuğuna aldırmadan, sıcak günler vaat eden samimiyet demektir.

Atatürk demek; yüzüstü sürünen, yokluklarla yaşayan, yokuşlarda susayan milletin kaderinde, “Ayağa Kalk Sakarya” demektir. .

Atatürk demek; dünya milletlerinin hayran olduğu, kendilerinde eksikliklerini hissettikleri dolayısıyla, kıskandığı lider olmak demektir.

Atatürk demek; öldükten sonra yaşamak, her 10 Kasım’da yeniden doğmak, ölüm gününde doğum günü kutlamak demektir.

Atatürk demek; “Sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin, nerde…” diye ozanın telinde söz, yüreklerde köz, milletin gönlünde öz olmak demektir.

Atatürk demek; “Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında, cihanın görmediği destanlar yaratıyor, gelmiş geçmiş kahramanlara bedel, uçsuz bucaksız göklere hükmediyor” diyen şairin mısralarında şiir olmak demektir.

Atatürk demek; Ötüken’den Anadolu’ya, Türkiye’den Turan’a giden tarih ve coğrafya yolunda var olan, önde yürüyen büyük Türk demektir,

Atatürk demek,”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” haykırışıyla hayat bulan kimliğimizin, kişiliğimizin, karakterimizin, kabiliyetimizin ve kalitemizin adı olan Türkün atası demektir.

Atatürk demek, Atatürk demek, Atatürk demek… asker, lider, önder, hatip, kurtaran ve kuran fikir ve devlet adamı demektir. Her şeyden önce mükemmel insan, idealist vatan ve millet sevdalısı demektir…

Atamızı rahmetle, sevgi ve saygıyla anıyorum. Minnet, şükran duygularımı ifade ediyorum. Aramak ve anlamak düşüncesi içerisinde olduğumuzun bilinmesini istiyorum.

SÖZÜN ÖZÜ: Dünya basınının ve devlet adamlarının hayranlığını gizleyemediği Atatürk’ü, yabancılar takdir ederken bizlerdeki bazı olumsuz tavırlar çelişki oluşturmaktadır. Milletleri milli ve manevi değerleri, kişileri onurları ve gururları değerli kılmaktadır. İnsanın değerlerini inkâr etmesinden daha aciz bir durum olamaz diye düşünüyorum.

Ara 11

Vatan

Dr. Şahin CEYLANLI

        Vatan; üzerinde yaşadığımız topraklar, varlığımız, memleketimiz, benliğimiz, kısaca her şeyimizdir. Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. “ Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş.”  Vatan,  bizler için de aynı manadadır. Vatan hürriyet, istiklal ve bağımsızlıktır. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış mukaddes bir toprak, garip gurabaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir. Vatan Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan Çanakkale, Kocatepe, Dumlupınar, Sakarya, Al Sancak, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün Türkiye’dir.

Vatana duyulan özlem ve sevgi o kadar yücedir ki, bu özlem ve sevgiyi vatan toprakları içinde cereyan eden doğa, fiziki ve sosyal olaylarda da aramak gerekir. Bu açıdan Vatana duyulan sevgi ve özlem; kimi zaman rüzgarda savrulan bir yaprak, denizde kopan bir fırtına, havada süzülen bir yırtıcı kuş, ormanda kükreyen bir aslan, gökyüzünde yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulut, ufuktan doğan bir güneş, gümüş dereden akan bir su, dağ başını bürümüş bir duman, hasret çekenlerin duygusudur. Kimi zaman, dalgalanmak için rüzgar bekleyen bir bayrak, umutların yeşerdiği ve  yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yer, kana bulanmış bir toprak parçası, aylarca babasını bekleyen bir çocuğun hasreti, bir kadının şehit olan kocası için döktüğü gözyaşı, ciğeri yanan ana ve babanın dinmek bilmeyen ateşi, daha doğmadan yetim kalmaktır. Kimi zaman da vadideki bir zambak, hasret ve duygu dolu bir kervan, gökyüzünde galaksilerden yansıyan bir ışık, çırpınan engin bir deniz, çağlayan bir şelaledir.

Vatan sevgisi üzerine söylenen sözlere bakacak olursak;  Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor: “ Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor bak.”; Bu vatan kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle sesleniyor: “ Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir.”; Mustafa Kemal Atatürk de diyor ki: “ Vatan sevgisi; ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgardır.” Bu konudaki ifadeleri çoğaltabiliriz. Mithat Cemal Kuntay da şöyle diyor: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda  ölen varsa, vatandır.”; Ünlü sosyologumuz Ziya Gökalp’e göre ise: “  Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.”; yazımızı vatan şairimiz Namık Kemal’in sorusu ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bu soruya verdiği cevap ile bitirelim. “ Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-kara maderini.” “ Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini.”

Eski yazılar «

» Yeni yazılar