Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 18

Milli Bütünlük Bu mu?

                                        A.Kemal GÜL

Siyasi iktidarların esas görevlerinden biri de yönettiği milletin güvenliğini, milli bütünlüğünü hassasiyetle korumaktır, güçlendirmektir. Görünen o ki seçim meydanlarında, dini mabetlerde pot üzerine pot kırılıyor; bilerek ya da bilmeyerek.

Siyasi iktidarlar devlet değildir. Görevleri, yasal zeminde devletin kendilerine tanıdığı imkânlar harekete geçirerek Türk milletine çağın gerektirdiği hizmeti vermektir. Milletin değerlerini sömürme saçmalığında bulunmamaktır

***

Haberlerden, sosyal medyadan izlemişsiniz; sözde bir din görevlisi dua yapıyor; cemaat da ‘’âmin!’’ diyor. Özetle dua,31 Mart ta (2019) yapılacak yerel seçimlerle alakalı bir yakarış;

-Allah’ım bu seçimler İslam’la kâfirin mücadelesidir… Ak Parti’yi bu seçimden zaferle çıkar Ya Rab.. Oy vermeyen kâfirleri de ıslah eyle Ya Rab…

Bu tür yakarışı yapabilmek için din görevlisi iktidar gücünden cesaret alıyor ki, inanç noktasında toplumu manipüle edecek ve ayrıştıracak dua yapabiliyor?

Bu inanç fukarası din görevlisi Müslüman olabilir ancak samimiyeti içerir iman noktasında’’ mümin’’ olabilir mi? Kur’an’ın öngördüğü inanç sistemiyle bir bağlantısı olabilir mi?

Çünkü benim dinim, böyle bir pespayeliği reddeder..

Çünkü benim dinim, ‘Dinde zorlama yoktur’ diyecek kadar geniş yürekliyken, bu bozuntu, işi siyasi parti tercihinden kâfir üretmeye kadar getirmiş..

Çünkü benim dinim, kardeşlik derken, bu bozuntunun işi gücü kardeşler arasına nifak tohumları ekmek olmuş..

Çünkü benim dinimin Hazreti Peygamberi, Medine’deki Ensar ile, Mekke’den gelen Muhaciri  kardeş yapmış bir gönüldür..

Bırakın düşmanlığı, kardeş yapmış…

Hz. Peygamber,’’ Mensubu olduğunuz kavminiz/ milletinizi seviniz, ancak, kavmiyetçilik/ ırkçılık yapmayınız’’ der.

***

Muhteremlerin, seçmenin zekâsıyla alay eden açıklamalarına bakın;

— Milli Eğitim Bakanlığı yapmış bir zatın, bu iktidarı destekleyenler (AKP) kendine cennetin kapılarını açmış olur, mealinde demeç verebiliyor. Bu tarz söylemlerin, davranışların Müslüman Türk insanına yapılabilecek bir hakaret olduğunu vurgulayalım öncelikle.

–AKP ye rey verene ‘’cennet’’ vaat eden Millet Vekiline ne dersiniz?

–İktidarın aday yaptığı biri meydanlarda,’’ karşı ittifaka verilen rey haramdır’’diyebiliyor.

–İktidarın aday gösterdiği başka biri çıkıyor meydanlara, ‘’Nazım Hikmet, Bahriye Uçok, Uğur Mumcu’’ gibi; Laik Cumhuriyetin hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik parlamenter sistemle taçlanmasının yıllarca kavgasını veren ve Türk aydınının saygınlığını kazanmış bu üç seçkin yurt severe’’ vatan hainidir diyebiliyor.

Cumhurbaşkanı camiye girdiğinde, “Sayın Cumhurbaşkanı camimizi şereflendirdi’’ diyebilen bir imam varken ülkede, bu ortak zihniyetin nifak serpiştirmesi sıradan bir durum olunca…

Camiye giren tanınmışlar camiyi şereflendirmez; kendileri şereflenir.

Dini öne çıkaran bu zevat, Kuran’ın ön gördüğü iklimle değil, çöl iklimiyle soluklanmış aymazlardır.

Ve bu zevat, Türk Milletine mensup olmaktan da rahatsızdırlar. Ümmetçi olduklarını söylerler; İslam dininden bi haber Müslüman müsvetteleridirler.

Türk milletini bölüp ayırıp,’’bunlar iyidir, bunlar kötüdür,’’bunlar vatanseverdir, bunlar vata hainidir.’’ Diyebilen ve aydın geçinen bu zevatın taşıdığı kültür genlerinin beslenme kaynağını incelemek gerekir.

Üzülerek söylemek gerekirse bu tür söylemler tesadüfî değildir. Mafyavari çalışan dış güçlerin içte çalışan hain odaklarıyla işbirliği desteğinde ‘’ulus devlet’in altını oymayı başarabilirlerse, gerisi çorap söküğü gibi gelir; böylece anayasal kimlik olan ‘’Türklük’ bile tartışılır duruma gelebilir.

Nitekim akademik çevrelerde ‘’Türk’’kimliği yerine mikro-milliyetçiliğin, etnik-milliyetçililiğin, şoven-milliyetçiliğin körüklendiği; ulus- devlet düşmanı/ulus bilinci düşmanı,/ Türklük düşmanı tarikatçıların kontrolüne geçtiği üniversitelerden… Şu anda ülkede ulusal bilinç çökmesi nedeniyle, bilim yapma atmosferinin ve rasyonalizminde tamamen çöktüğünden bahseden akademisyenlerin yazılarını okuyoruz.

***

Bilindiği gibi, 31 Mart günü Yerel İdari seçimler, muhtarlık seçimleri yapılacak ülkemizde; sandığa gideceğiz. Seçilmeye aday adaylarımız vereceği hizmetlerle alakalı projelerini anlatarak seçmeninden seçilmesi için izin / rey isteyecektir.

Özellikle yukarıda bahsedildiği gibi, siyasi iktidar çevrelerinden nelere tanık oluyoruz halkın karşısında yapılan söylemlerinden anlaşılan; At çamuru, ver iftirayı, tutarsa ne ala. Bu durum, Türk halkına karşı yapılabilecek iğrenç bir saygısızlık değil midir?

Bildiğimiz kadarıyla bu iftira politikasını işleyenlerin alınları da secdeye gidiyor(!).

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmî web sitesinden size Kur’an-ı Kerim’in sadece bir hükmünü aktaracağım.

Nûr Suresi – 23, 24, 25. Ayet Tefsiri

“İftiraya uğrayanlar her zaman Hz. Âişe kadar şanslı olamazlar, kendilerini temize çıkaramaz, iftiranın izini silemezler. Bu sebeple hem iftiraya uğrayıp temize çıkamayanların teselliye ihtiyaçları vardır hem de dünyada ettiklerinin yanlarına kaldığını zannedenlere bir mânevî yaptırım gerekmektedir.

Bu dünya fânidir, ebedî âlemde hesap, kitap, mahkeme, şaşmaz adalet, reddi kabil olmayan tanıklıklar, ispat vasıtaları, dünyadaki ile kıyas kabul etmez büyük cezalar vardır.

İftira edenlerin imanları varsa bunları ve dünya hayatını lânet içinde geçirdiklerini düşünmeleri gerekir. İftiraya uğrayanlar da bu dünyada mâsum olduklarını ispat edemedikleri için üzülseler bile kendilerini yiyip bitirmesinler; bilsinler ki Allah, dünyada yakalarını kurtaran iftiracılara cezalarının tamamını ahirette verecek, onları cümle âlemin önünde rezil rüsva edecektir.”

Siyasiler için bu hükümler geçerli değil mi?

Türk Milleti Çatısı altında kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını ayrıştırmaya yönelik çalışmalardan biri de, dış mihraklardan beslenen dini tarikatlar olduğunu bu ülke son FETÖ olayı ile yaşadı.

Bu tür tarikatlar, bazı zaman dilimlerinde siyasi iktidarları değişik enstrümanları kullanarak ele geçirmeyi başarabilmiştir.

***

Unutulmasın ki, beşbin yıllık tarihi süreç içerisinde Türk örf ve adetleriyle, töreleriyle milli benliğini / milli kimliğini oluşturmuş, Kur’an’ın kültürüyle beslenerek kıvam bulmuş, yaklaşık bin yıllık Anadolu kültürü ekseninde, değişik Türkmen ağırlıklı boylara/ etnisitelere haiz Anadolu insanı,  bu kültür sarmalında egemen olan tek millet olmuştur.

Anadolu halkı, değişik milletlerden oluşan Osmanlı’nın dağılması sürecinde yaşanan tecrübeler sonucu, bağımsızlığını kaybetmesi noktasında Çanakkale Savaşları Kahramanı Başbuğ Mustafa Kemal’in ve kadrosunun öncülüğünde/ önderliğinde işkâlcı ülkelere karşı verilen amansız savaşlar sonucu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Diğer bir ifadeyle, Mustafa Kemal’in oluşturduğu ordu, o bin yıllık Anadolu Kültürünün kültür genlerini taşıyan Anadolu halkıydı; adı Türk Milletiydi.

Türk Milleti Kavramını tanımlayabilirsek;

Binlerce yıllık tarihi içinde Dili, Kültürü, Töresi, Dini inançları ile yaşayan, asla ve asla zulmetmeyen, hâkimiyet sahasında hayat süren insanların soyu sopu ve inancı ne olursa olsun onların da mal, can ve namus emniyetlerini garanti altına almayı insani bir görev bilerek yaşayan, hâlen de yaşamaya devam eden ve kıyamete kadar da yaşayacak olan, ‘’Yüce Yaratan’’ tarafından seçilerek İslâm’a ve mazlum milletlere muhtar kılınan mübarek ve müstesna bir millet olup, insanlık âleminin nadide bir süsü ve paha biçilemez bir kolyesidir.

 

Nis 10

Tanıdığım Altan Deliorman

Dr.Şahin CEYLANLI       

            Ülkemizin  çok değerli fikir ve düşünce adamlarından birini daha kaybettik.Vefatından bir hafta önce  kendisiyle telefon görüşmesi yaparak, Aydınlar Ocağı tarafından yapılacak Bayramlaşmaya davet ettim. Ancak, çok rahatsız olduğunu belirterek bütün arkadaşlara selamlarını söylememi istemişti. Üzüntümüz çok büyüktür. Fakat, üzüntümüz ne kadar büyük olursa olsun kaybımız ondan daha büyüktür. Türk Milliyetçiliği’nin temel direklerinden biri yıkılmıştır.

Fikir ve düşünce adamlarının kaybı, arkada yeri doldurulamayacak büyük boşluklar bırakır. İşte Altan Deliorman, yeri doldurulamayacak fikir ve düşünce adamlarından biridir. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, fedakarlığı hafızalarımızdan hiçbir zaman silinmeyecektir. Altan    Deliorman, gençlik yıllarından beri, kendisini Türklük meselelerine adamış bir fikir ve düşünce adamıydı. Durmadan, dinlenmeden, zor şartlar altında çalışarak, Türklüğe ve Türk Kültürüne hizmet  etmiş ve o heyecan kendisinde hiç bitmemişti. Çok sakin bir tabiatı vardı. Fakat kültür sahasında Türklüğe karşı yapılmış bir yanlış, bir karalama, bir haksızlık ve bir saldırı karşısında  şaşılacak derecede tepki gösterir ve bu konularda makaleler yazardı. Büyük bir vatanseverdi. Türklüğe,  kimsenin kolay kolay yapamayacağı şekilde sessiz ve derinden hizmet ederdi. Prensiplerine bağlı ve gösterişi hiç sevmezdi. Kimseyi incitmez ve kırmazdı.

Ben, kendisini 1974 Yılında Aydınlar Ocağı’nda tanıdım ve uzun yıllar birlikte görev yaptık.  O tarihten  itibaren görüşmelerimiz vefatına kadar devam etti. Ramazan Ayı’ndan önce kendisini Aydınlar Ocağı heyeti olarak bürosunda ziyaret edip ülke meseleleri hakkında hasbihalde bulunduk.

Altan Deliorman, 1935 tarihinde İstanbul da dünyaya geldi. Babası gazeteci-yazar Necmettin Deliorman’dır. Haydarpaşa Lisesinden mezun olmuş ve bir müddet  İ. Ü. Hukuk Fakültesinde öğrenimini sürdürmüştür.  Daha sonra İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne girerek buradan mezun oldu.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı. Aydınlar Ocağı’nda müdürlük, muhasip üyelik, veznedarlık, genel sekreterlik ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Uzun yıllar Boğaziçi Yayınları’nın müdürlüğünü yaptı. Daha sonra Bayrak Basın Yayın Şirketi’ni kurarak bir takım kültür ağırlıklı kitaplar neşretti. Orkun Vakfı’nı bazı arkadaşlarıyla birlikte kurarak başkanlığını yaptı. 2008 Yılında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından basın mesleğinde 50. yılını doldurması dolayısıyla ‘Basın Şeref Ödülü’ verildi. Büyük Türkçü, tarihçi Nihal Atsız’ın talebeleri arasında yerini aldı.

Tercüman Gazetesi’nin Avrupa baskılarında köşe yazarlığı, Tan, Akşam, Ekonomi,  Son Havadis, Ortadoğu  gazetelerinde muhabirlik, yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. Ayrıca Kopuz, Ocak, Toprak, Milli Yol, Boğaziçi, Türk Edebiyatı , Bayrak, Orkun Dergilerinde yazıları yayınlandı. Çok çeşitli sahalarda kitapları, araştırmaları, hatıraları neşredildi. Rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu ile birlikte tarih kitapları(lise 1,2,3) hazırlayarak , Milli Eğitim Bakanlığı tarafından liselerde ders kitabı olarak okutuldu. Daha akla gelmeyen pek çok çalışmanın ve hizmetin altına imzasını atmıştır.

Altan Deliorman, her zaman dostları, arkadaşları ve sevenleri tarafından aranacaktır. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Mezarında Nur içinde yat Altan Ağabey.

Mar 13

Kutuplaştırıcı Dil Yerine Sevgi Dili

Emrah BEKÇİ

 

Toplum kendisini yutacak uçurum kenarına hızla sürükleniyor. Ülke içerisinde insanları ayakta tutan ve birleştiren en büyük kuvvet ‘anlayış’ tır. Anlayışı olmayan toplum bireyleri, ön yargı, şiddet, kötü söylem gibi ayrıştırıcı ve tahrip edici yollara baş vurur.

Burada ülkemizin ruhsal yapısını şekillendiren, toplumumuzu oluşturan bireylerin davranış tarzlarından örnekler ile alınması gereken tedbirler konusuna değinmek istiyorum. Bir ülkenin geleceği, yabancı ve yerli firmaların yapmış oldukları anket, istatistik, ekonomik veri çalışmalarından çıkacak sonuçlar ile ne kadar doğru anlaşıla bilir?

Türkiye, coğrafi konumu ve tarihsel yapısı (Anadolu) ile günümüzde devlet olmuş milletlere ev sahipliği yapmış bir ülke. Türkiye’nin bu stratejik misyon duruşu, çevresinde yaşanan kanlı olaylar, tekrardan kendilerine vatan arzusu güden ‘sözde emperyalist’ güç odaklarına, Anadolu üzerinde türlü oyunlar tertip etmelerine olanak vermektedir.

Bir ülkenin ve o ülkede yaşayan toplumun yoz bir hale getirilmesi, toplumun her bireyinin huzurunun deforme edilmesi; o topraklarda yaşayan toplumun geneline sirayet edecek olup, ülke içerisinde kutuplaşmalar ile şiddetin temelini oluşturacaktır. Kısacası, tahriple yeksan edilecek bir alana, tahripte kullanılacak patlayıcının döşenmesi demekle aynıdır.

Türk Milletinin asırlarca sosyal yapısı ve tarihini inceleyen ‘oryantalistler’, toplumun en küçük çekirdeği olan Türk aile yapısına nasıl etki edeceklerinin ve nasıl istedikleri sonucu alacaklarının formüllerini aradılar.

Türkiye’yi bir deney masasına benzetip, üzerinde cerrahi operasyonlar yapmayı arzu edenler; ailenin ekonomisi, aile fertleri içerisinde bulunan çocukların bağımlılıkları, ailedeki anne babanın tüketici birer fert olmalarını, ailenin inancını sorgulaya bilmeleri, yeri geldiğinde cevabı sorgulatıcı tarafından almaları için cevaplar hazırlanması projelerini, ‘aile cerrahi operasyon masasına’ yatırdılar ve uygulamaya başladılar.

Peki bizler; toplumun en küçük bireyleri olan aileler ve toplumu devlet çatısı altında yöneten erkler olarak neler yaptık? Birileri, bizlerin evlerinin ve ülkesinin içerisinde at koşturur iken ne gibi tedbirleri alıp, geleceğe yönelik ne gibi projelere imza attık?

Geçmiş mazisi ihtişamlı bir imparatorluğa uzanan Türkiye, 1923 tarihinde rejimini değişerek ‘Cumhuriyet’ olması, dünya ile entegrasyon konusunda hem toplumumuza hem de ülkemiz için yeni fırsat ve yol haritaları çizdi. Ülkemizle ilgili yazılan herhangi bir tarih ve sosyoloji kitabını etüt ettiğimiz vakit, o zamanlarda yapılan devrimlerin günümüzde ne kadar haklı ve geçerli olduğunun tasdikletici birer vesikası olduğuna şahitlik ederiz.

İşte o devrimleri düşünen ve uygulayan vaktinde tek kaygıları ‘vatan ve millet’ olan insanlarımızı, atalarımızı günümüzde unuttuk ve hatırlayamaz hale geldik. İnancın vicdan muhasebesi olduğunu unutarak, politika ve siyasete ‘rey’ malzemesi olarak kullanıp; geçmişte Türkiye’nin temellerini atan ecdadımıza ‘küfürler’ etmeye, onları cahil, utanılacak, bizlere bıraktıkları yüce mirası ilkel görmeye başladık.

Kendi köklerinden ayrılan ve bi-haber olan gençlerimiz; ilim, bilim, devrim, millet misyonundan uzaklaşarak, oryantalistlerin önerip, emperyalistlerin burslarıyla yabancılaşan ve bizden olmayan nesillerimizi; politika ve siyasete sokup, istedikleri yasaları uygulamak için parlamento binamız içerisinde oylama için parmak kaldıran birer kuklaya dönüştürdüler.

Ülkemizde vicdanen düşünen ve tehlikeyi gören bir aydın olarak bu kötüye gidiş hattı değiştirecek olan bir ‘Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (S.A.V), bir Fatih, Kanuni, Abdül Hamid Sani, Atatürk’ aramaya başladık.

Lakin, ruhunu kaybetmiş bir topluma, alışkanlıklar ile tüketici hale getirilmiş bir millete, siyasete entegre edilen inanç ile ruhunu teslim etmiş olan vicdanlara; haykıran her ses bir düşman gibi gelecektir. Karanlığı aydınlatıp, uçurumun ucunda bekleyip ‘’- Durun! Yapmayın! Bu yol yanlış yoldur! Özümüz, atalarımız, bu yolu, bu gidişi bizlere yıllar öncesinden gidilmeyecek yol haritası listesinde vasiyet etmişlerdi!’’ demek bile, duyan kulakların ve bedenlerin vicdanına tesir etmemekte.

Türkiye ‘hızla kutuplaşmakta’. İnsanlarımız birbirlerini düşman, zarar verici, ayırıcı, kendi mukaddeslerinin iblisi olarak görmekte.

Peki çözüm nerede?

Çözüm; ‘Sevgi, hoş görü, kutuplaştıran lisanı terk, insana insan, vicdana Hak olarak bakmakta’.

Günümüzde toplumu kutuplaştıran siyasi zümrelere çok iş düşmekte. Siyasi alan çıkarları için, toplumun bağımlı hale geldiği medyanın organlarını kullanan erkler; yine aynı platformlarda, düşünceleri farklı, -izm’leri farklı, hayat görüşleri farklı olduğu halde, ‘’Özde’’ bir millet olduğunun tablosunu çizmek zorundalar. Aksi halde, kanton ve gettolara ayrılmış bir toprak misakına doğru hızla ilerlemekteyiz.

Yönetim gücünü elde etmeye çalışan erkler, vasıta olarak sistemin teknolojisi, algı projelerini, inancın vicdana tesir eden mekanizmasını kullanarak ne kadar güç elde ede bilirler? Ya da elde ettikleri gücün vakti zamanı (ömrü) ne kadardır?

Mutlak ve daim zaman ile elde edilen gücü kullanmak isteyen yönetime talip olanlar; ‘’Halka inmeyen, Hakk’a çıkamaz!’’ düşüncemin yanına yaklaşmıyorlar. Milleti bir ‘oy’ icrası vazifelisi olarak görüp, gücü elde ettikten sonra bildiğini farklı kitap ve ülkülerden okuyanlar; her seçim vaktinde ayrıştırıcı ve saldırgan söylemler takınmak zorunda kalıyorlar.

Böylelikle, toplumun en küçük çekirdeğini oluşturan aile ve ailenin inanç-töre-örf gibi mefhumları zarar görüp, toplum kutuplaşıyor. Neticesinde ise yozlaşmış milli bir toplum yapısına doğru kayıyoruz.

Reçete çok basit; sevgi dili, içimizde bizdenmiş gibi görünüp kuyumuzu kazan yapıya kaybettirecek; devletin ve milletin ömrünü uzatacak, sosyal ve ekonomik olarak kalkınmamızın önünü açacaktır.

Hangi ülke olur ise olsun; ‘milletinin huzurunun kaçtığı toprak parçası, başka millet devletlerinin arz-ı mevuduna bir adım yaklaştıkları ülküleridir’.

            Lütfen sevgi dili kullanalım ve milletimize kullandıralım!

Sözlerime son verirken Türkmen Kocası Yunus EMRE ile bitirmek isterim;

 

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim
sevilelim
Dünyaya kimse kalmaz

 

            Saygı ve Sevgilerimle

            Emrah BEKÇİ

            Yazar / Yönetmen

 

Mar 13

Diktatörlerin Yöntemleri

Av. Ruhittin SÖNMEZ

Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in geliştirdiği ve Hitler’in uyguladığı propaganda tekniklerini ben dâhil çok kişiden okumuş olabilirsiniz. Meğer Lenin de bu tekniklerden faydalanmış hatta geliştirerek kullanmış.

Yeniçağ’da Arslan Bulut, Lenin ve Hitler‘in propaganda yöntemlerini hatırlatan bir araştırmayı paylaşmış. Yazının kaynağı Harvard Üniversitesi’nden doktoralı tarihçi ve Sovyet sistemi üzerinde uzman Prof. Peter Kenez.

Kenez‘e göre Hitler‘in kullandığı, Lenin tarafından daha rafine haline getirilen propaganda yöntemleri şöyle:

1- Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Yaptıkların, ister ahlakî olsun, isterse olmasın, amacına ulaşınca onların hiçbir anlamı kalmaz.

2- Bir ordu komutanı edası ile emir ver, azınlıkta olmalarına rağmen kendi taraftarlarını çoğunluk diye tanımla.

3- Her krizi, her felaketi lehine kullan, yalan söyle, kriz ve felaketleri başkalarına yükle, suçu başkalarına at ve yandaş medya ile koro halinde karalamayı sürdür. İftira et izi kalır. Beyinlerdeki algıyı yönet. Bir şeyi ilk defa duyanlar hep ona inanırlar.

4- Muhaliflere aşağılayıcı, bölücü, inkâr edici sıfatlar yükle. Onlara “asalak” de, “ihanet içindeler” de, “yalancılar” de. Kendinden öncekileri devamlı suçla.

5- İnsanları öldür, astır veya mahkûm et, geride kalan muhalefeti korkut, mahkemelerle, şikâyetlerle, polisle, sana bağlı milis güçleri ile din adamları ile…

6- Tarihsel gerçekleri inkâr et, kendi çıkarına göre değiştir, çarpıt ve hakaret et.

Aynı incelemeye göre “Hitler’in bazı yalakaları” da onun hakkında şu tanımları yaptılar:

“Adolf Hitler’i bize Allah gönderdi.” (Robert Ley)

“Allah kendini Hazreti İsa şeklinde değil Adolf Hitler şeklinde gösterdi.” (Alman İman Hareketi))

“Adolf Hitler bize Allah tarafından Almanya’nın ebediyete giden temel taşı olsun diye gönderildi.” (Hitler Gençliği)

Teksas Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tevfik Dalgıç bu tekniklere “Seçilmiş diktatörlerin Lenin ve Hitler’den öğrendikleri propaganda yöntemleri” adını vermiş.

Devlet yönetimine seçilerek gelmiş birçok kişinin zaman içinde otoriterleşmeye ve giderek diktatör olmaya doğru gittiğine dair dünyada çok örnek var.

Bunlar için bahsi geçen yöntemler ilham verici gelebilir.

 

Mar 13

Üstte Gök Çökmedikçe*

1.Kitap “KARA” 

Karatükenoğlu BASAT

Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS

            Orhun Abideleri’ndeki  “…eşiding: Üze Kök Tengri basmasar, asra yir telinmeser Türk Budun, ilingin, törüngin kim artadı, udaçı erti. Türk budunı ertin ökün”[1]işitin! Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça –ey Türk milleti- senin ilini, töreni kim bozabilecekti? Ey Türk milleti vazgeç pişman ol” şeklindeki Türkün yıkılmazlık ve yıkılamayacağı inancını anlatan Bilge Kağan’ın sözünün ilk bölümünü yeni bastırdığı dört ciltlik nehir romanına isim olarak koyan Mahmut YILDIRIM, bu kitaplarındaki asıl roman kahramanı Karatükenoğlu Basat’ı – “Uzun hayat yolunda çektiği ıstıraplar, karşılaştığı umut kırıklıkları, bu yolda sergilediği ülkücü ruh, celadet, cesaret ve nihayet yaşadığı umutsuz aşkıyla başta Türklük olmak üzere bütün insanlık için iyi bir ortak bileşen ve dolayısıyla seçkin ve sağlam bir roman kahramanı olmayı hak etmiştir. s.10” – sözleri ile romanında tanıttıktan sonra, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsünde 15 Aralık 2018 tarihinde verdiği “Türk Birliği Ülküsünde Mekan Dinamiği” adlı konferansında da belirttiği “Onun için dedik ya, herkes ülkücü olamaz” şeklindeki sözleri ile Türkçülük-Turancılık ve Ülkücülük ülkülerinin yılmaz bir savunucusu olarak okuyucunun karşısına çıkmıştır.

1600 sayfa tutarındaki dört ciltlik romanların arka kapaklarında şu ifadeler yer almaktadır: “Büyük yağmur ormanlarında Muson rüzgârları eser. Bu rüzgârların yol açtığı büyük sağanaklar dağların yüksek yamaçlarından sürükleyip getirdiği alüvyonlu toprakları kıyılara sonra da ormanın derinliklerine sürer. Ve çok geçmeden de bütün orman kalın, boğucu bir balçık tabakası ile kaplanır. Gel-gitler denizden taşıdığı kumu, çakılı bu kalın çakıl tabakasının üstüne sürer. Sonra sular çekilir, çamur tabakası daha da sertleşir. Ağaçların dev gövdeleri ve denizde kalmış kökleri artık nefes alamaz hale gelir. Kökler yeryüzü ile irtibatını kesmiştir. Ölüm, orman için kaçınılmazdır artık. Fakat tam da bu sırada ormanın her karış toprağından adeta çamuru yararak çıkan ve derinlerdeki erimiş oksijeni ağaçların en üst dallarına kadar ileten bir takım sürgünler boy atmaya başlar. Yepyeni, küçük, ömrü kısa, hatta önemsiz sürgünlerdir bunlar. Ama yaşamsaldırlar. Orman bu sayede yeniden dirilir, görevini tamamlayan sürgünler ise kurur, ölürler.

            Ormanda ağaç olmak kolaydır, ama ona hayat veren ve onu yeniden dirilten şu ömrü kısa, küçük sürgünlerden olmak hiç de kolay değildir. Onu her canlı göze alamaz.

            Onun için dedik ya, herkes Ülkücü olamaz diye..”

Bu ifadelerde yağmur ormanları ile Türk coğrafyası; Muson rüzgârları ile Türk ülkelerinin tarihi olayları ve geçmişi; ormanın alüvyonlar ve balçık tabakasıyla daha sonra sertleşen çamurla kaplanıp ağaçların nefes alamaz hale gelip ölmesi, Türk Cihan Hâkimiyeti’nin zaafa uğradığı günler olarak düşünülmüş; çamuru yararak çıkan yer altındaki erimiş oksijeni en üst dallara kadar ileten, kısa ömürlü, önemsiz gibi görünen yaşamsal sürgünler ise Türk milletini uyandıran her devirde fedakârca kendi canını, kanını Türk milleti için feda edip sahneden çekilen Türk kahramanları olarak romana aksettirilmiştir. Milliyetçi-Turancı-Ülkücü nesillere örnek olan ulu çınarlarımız da vardır. Kürşat gibi, Kürşat’ın kırk arkadaşı gibi, Ali Şir Nevâyi gibi,  Atatürk, Alparslan Türkeş, Turan Yazgan gibi. Saymakla bitmez ki…

Mahmut YILDIRIM, 1956 Gaziantep (Oğuzeli) doğumlu, kalabalık bir aileye mensup olan yazar, ilk ve orta öğrenimini Gaziantep’te gördükten sonra İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini 12 Eylül öncesi ve sorasındaki sıkıntılı dönemde tamamladığı yıllarda yazmaya başlamıştır. Halen İstanbul’da serbest diş hekimi olarak çalışmakta yazmaya da devam etmektedir.

Dostum, arkadaşım, gönüldaşım ve ülküdaşım olan Mahmut YILDIRIM, bu romanlarının ilk şeklini okumam için bana iki yıl önce de vermişti. Vakit ve fırsat bulup derinlemesine okuyamadığıma şimdi hayıflanıyorum. Şimdi bu nehir romanın birinci kitabını büyük bir tefekkür ve zevkle okudum. Diğerlerini okumaya başlamadan bu tanıtım yazısını yazmayı uygun buldum. Bu yazı sadece tanıtım amaçlıdır. Asıl zevk ve tefekkür eserin bütünündedir.

Romanın baş kahramanı Karatükenoğlu BASAT’tır. Karatükenoğlu Basat adı, bana göre kara-kahraman halk ”,  “tüken- yükselten”, “tügen- bağlayan, insanları birbine bağlayan, il kuran”,  BASAT” da Dede Korkut Hikayeleri’nde Oğuz Türklerini yiyip bitiren,  başlarına bela olmuş yarı insan yarı canavar Tepegöz’ü öldürerek Oğuz Türklerinin geleceğini kurtaran” kahraman olarak binlerce Türkçü-Turancı-Ülkücü Türk gencinden birinin ismidir.

Mahmut YILDIRIM, kurtların uluduğu bir gecede hududun yirmi metre berisinde, önünden trenlerin gece gündüz geçtiği bir barakada dünyaya gelip, demiryolu ve trenlerin kendisinde sonsuzluğun, ebedi huzurun ve ölümsüzlüğün sembolü olduğunu, mutlu bir çocukluk ama zor geçen bir gençlik çağı yaşadığını, 12 Eylül harekâtının önü ve sonundaki günlerdeki üniversite hayatındaki toplumsal kasırgayla savrulan kâbus dolu yıllarından sağ salim kurtulduğuna şaştığı söyledikten sonra, diş tabibi olup büyük bir davanın (Türk Milliyetçiliği ideolojisi ve Ülkücü Hareket) kılıcı olma dönemi kapandığı için onun kalemi olma zamanı geldiğini, geceler boyu, mevsimler boyu muayenehanesinin dip odasında yazıp biriktirdiğini, durmadan hala yazdığını belirtir.

Mahmut YILDIRIM,  “Romanın biçimsel tezi orijinalliği, ele alınış biçimi ve işlenişidir. Bu romanda roman sanatının ana unsurları olan mekân-öykü-zaman üçlemesinde mekân unsuru öne çıkarılmış olup bu mekân bütün Türklük coğrafyasıdır. …Öykü, zaman ve mekânın harmanlanıp ele alınış şekli, sadece Türk Edebiyatında değil, dünyanın farklı disiplinlerinde de hiç rastlanılmayacak şekildedir.” sözleriyle romanlarını tanıtmaktadır.

Romanın can alıcı, çarpıcı, en anlamlı cümlelerinden biri, belki de birincisi dördüncü kitabın başındaki “Boşuna heveslenmeyin, Bizim olan yine bizde kalacak” şeklindeki takdim cümlesidir. İronik ve alaycı bir tavırla Türk düşmanlarına bizi yok edemeyeceksiniz yine hevesiniz kursağınızda kalacak ifadesi çok güzel, çok anlamlı söylenmiştir.

Bir yıldan az, bir ömür kadar uzun, sözüyle başlayan ve ön kapağına “KARA”  ismi ve tabanca resmi konmuş ilk kitap (400 sayfa),  ön bilgiden sonra iki ana kısım (birinci kısım 38 bölüm, 2. kısım 21 bölüm)  olarak düzenlenmiştir.

Romanlarını yazmak için sağlam üç ayağı şöyle açıklıyor:

1.Umutsuz yıllar, toplumsak kargaşa, bütün insanlığı kasıp kavuran savaş ortamları,

  1. Bu toplumsal çöküş ortamlarında filizlenen sonsuz ama umutsuz bir aşk…

3.Ve nihayet sağlam bir dünya görüşü ile bunların ele alınış ve işleniş biçimi… (s.9)

Romandaki olay örgüsünden çok Karatükenoğlu Basat’ın olaylar karşısındaki tavır eda ve hareket şeklini – ki bu üslup katıksız bir ülkücü üslubudur- tanıtmak yerinde olacaktır:

Basat, bir taş medrese talebesidir. İşlemediği küçük bir suç isnat edilerek deliğe tıkılmıştır. Onun deliği “ölüler evi”dir. Ama o bu ölüler evinde devamlı umut yeşertmektedir. “Uzun ve çileli hayat yolculuğunda bana iki şey Kutup Yıldızı olmuştur; biri Ülküm, diğeri Aşkım. Biri uğrunda savaş verdiğim büyük davam, diğeri ise Aydagül idi.”s.18

            Büyük dava için yaşamak lazım:Sarmaşığında dediği gibi hayat hiç de ’ölmek’ üzerine değilmiş burada, aksine daha kuvvetli ve daha ısrarcı bir şekilde “hayata tutunmak” üzerineymiş. Yaşamak, yaşamak, her şeyin başı yaşamaktı. Her şeye rağmen yaşamak. İyi de olsa, kötü de olsa yaşamak.”s.39  Aşık olmak için de yaşamak lazım.

            Ülkücü elbette bir Türkistan güzeline aşık olacaktır: “Aydagül: -Tabii ki Türküm. Üstelik hem anne hem de baba tarafından. Ve bununla da gurur duyuyorum. Annem bir Kazan Tatarı, babam ise Çuvaş’tır. Rahatladınız mı şimdi?”

Ülkücü, aşkıyla beraber Türk ülküsü konferanslarının müdavimidir: “Türk Derneği’nin düzenlediği Akçuraoğlu Yusuf Bey’in Üç Tarz-ı Siyaset Konferansı’ndan sonra akşam üzeri buluştuk.”s.73

            Ülkücü (Karatükenoğlu Basat) Türkleri topluca katleden Ermeni çetelerinin amansız düşmanı ve intikam alıcısıdır:  “Olayın üstünden henüz dört gün geçmişti ki, kendi kendime verdiğim sözü tuttum. Kumkapı taraflarında daha evvel tespit ettiğim Taşnaksutyun Ermeni komitacılarına ait bir hücre evini tek başıma basıp, yedi Ermeniyi öldürdüm. O da yetmedi, evi ateşe verdim. O gece aynı sokakta bulunan bütün Ermeni evleri son direğine kadar yandı, kül oldu.”s.81”

            Ülkücü, sevgisini anlamayan sevgiliye karşı çok hassastır. Kırılır, ezilir hep kendisini suçlar, sevgiliye toz kondurmaz ki. “Onunla yaşadıklarımı ben hüzünle anıyorum şimdi. Uzun sözün kısası, benim cahilliğim, benim aptallığı, benim ahmaklığım yüzünden her şey bitti, gitti.”s.117

            Ülkücünün ayağına takılan demir halka bile onu yıldıramaz: “Balkan Savaşı çıkınca koskoca Devlet-i Osmaniye bizim gibi hapishane kaçkınlarından bile medet ummak zorunda kalabilirmiş. Rüyalarında sevdiğini görürmüş. “Ağlamaktan korkma. Zihindeki ıstırap veren bütün düşünceler gözyaşı ile temizlenir.” s.136

            Basat Karatükenoğlu, Türkleri öldürenlerin mutlaka öldürülmesi gerekir, anlayışında olup, bu anlayışını fırsat buldukça uygulayan bir karakterdir.

Ülkücüler, birbirinin hüzün kardeşidir. “ -Nasılı şu: Biz aslında hüzün kardeşiyiz, Tamam mı? Hüzün kardeşliği nedir bilir misin?  – İlk kez duyuyorum bunu. – Kaderin her şeyi, bütün güzellikleri elimizden alıp, yerine onların tortusunu bırakması diye adlandırabilirim bunu.  Tortu. Yani hüzün.” s.160

            Ülkücü için aşk doyulmayan, vazgeçilemeyen en büyük nimetlerdendir. “Hayatta çok verildiğinde istenmeyen nimetlerin yanında, verildiğinde hep istenen, istendikçe de çok verilmesi istenen şeyler vardır.  Nedir bunlar biliyor musun? Ekmek, su ve hava. Bu üçlüye bir dördüncüyü ekledim ben: Aşk. Seven kişinin ‘Artık doydum, yeter, daha fazla istemiyorum” dediği  hiç duyulmamıştır.. s. 163

            Ülkücü, Müslüman olmasa da Türklüğü benimsemiş herkesi başının üzerinde taşıyan adamdır. “Dimitri Kantemir, İmparatorluğun yetiştirdiği seçkin adamlardan biri. …Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküşü tarihini yazmış. Ayrıca Türk Musikisi’ne sayısız eserler kazandırmış bir müzikolog.” s.220

Birinci cilt 2. kısımda 1912 Balkan Savaşı sırasındaki olaylarla Karatükenoğlu Basat’ın başından geçen olaylar ile  savaşın vahşeti ve dehşeti anlatılıyor:

Ülkücülerin enerjisi hayret uyandırıcı, göçmen kuşlarının enerjileri gibi. “…yakıt olarak deri altında biriktirdiği yağı kullanan ve ağırlıkları sadece yirmi gram olan siyah çalı bülbülünün bir uçuşta seksen altı saat ve bin beş yüz kilometre uçtuğunu biliyor muydunuz? Kuş gözü termal kamera gibidir. Korkunç bir insan seli düşe kalka, at kişnemeleri, köpek havlamalar, tekerlek gıcırtıları, derin ve dipten bir uğultuyla hep doğuya doğru, Tuna’nın kenarından akmaktadır”s.260

Evlad-ı Fatihan Balkanları boşaltmaktadır. Balkanlarda bize ihanet eden toplulukların yanı başında Rusya da menfaat peşindedir. Karatükenoğlu Basat bu hengamede teğmendir. Aşkı Aydagül de Hilal-i Ahmer hastanesinde doktordur, –“Hani, ayrık otu toprağın kara rahmine düşer de orada tutunur ya; Aydagül sevdası da öylesine kuvvetli bir biçimde kök salmıştı içime.” s.321- evlendiği adam da savaş karşıtı bir avukat ve yedek subaydır. Balkan bozgunu savaş karşıtı subayların ihaneti ile de kaybedilmiştir. Bu acı gerçek,  bu avukatın şahsında anlatılmıştır romanda: “Asker mi? şeref mi? Sen neden söz ediyorsun be? Mensubiyet duygusunun aşırılığı insanı bunalıma sürükler. Üstüne bir de Türk olmak ha!”

Ülkücü, Efendim nimette varım, külfette yoğum, yok öyle şey, Her şey için bedel ödüyorsan, vatanın bekası, milletinin istiklali içinde bedel ödemelisin Nimette varsan, külfette de olmalısın.” s. 334  şeklinde düşünendir.

Aynı duygulara sahip ülkücüler ayrılamaz ki !  Basat ve sevgilisi Aydagül:

“-Beni gerçekten sevmiş miydin Basat?

Hem de çok sevmiştim dedim.

O zamanlar buna inanmamıştım, şimdi inanıyorum ama.” s.347

Ülkücü, Uluslararası davalarda kendi milletinin menfaatlerini ön planda tutan adamdır. Türkiye’yi uyduruk bir Avrupa mahkemesinde (J. R. Pilling Davası. Memleketimizi soyan, dolandıran, çıkarları için kendi ülkesinin itibarını bile ayaklar altına almaktan çekinmeyen ecnebi bir iş adamını,  bir müteşebbisi devletinizi mahkum ettirmek pahasına da olsa savunmak durumunda olduğunuz dava.”s..336 mahkum ettirmek isteyen bir zihniyetin sahibi Enis Abdi (Aydagül’ün kocası) ile Basat arasındaki bu konuyla ilgili konuşmalar romanın en dikkate değer sayfalarıdır. (2 kısım, 17-18 bölümler.)

Basat: – Bu mahkeme milletlerarası hukuka uygun değildi, Bir milletin egemenliğini bir devletin hükümranlığını hiçe sayan bir mahkemeydi o. Bir devletle bir ferdi karşı karşıya getirip eşit taraflarmış gibi muhakeme edilmesi yanlışlığına düşüldü.

            Ülkücü,  ülkesine ve devletine kötülüğü dokunanları asla unutmaz. “Orada benim gözümde bir ihanet senaryosu sergilendi. Hepsi o kadar. Ben bu mahkemeye bundan dolayı Nebbaşlar Davası diyorum. Nebbaş2ın ölü soyucu olduğunu biliyorsunuz değil mi?” s.368

            Ülkücü, sömürgecilikle adaleti birbiri ile bağdaştıramadığı için bütün sömürgeci devletlere karşıdır: “Bir defa sömürgecilikle adalet nasıl bağdaşır, söylere misiniz? Adalet asıl bizim devlet anlayışımızın temelini oluşturur. O adalet sayesindedir ki dünyayı asırlarca hakkaniyetle yönettik. Milletlerarası siyaset bilimine “Türk adaleti”  diye bir kavram hediye ettik.” s. 374         

            Basat, Balkan Harbi’de hududun en ilerisindedir. “Ölecek ya da öldürecektik. Soğuk, kara toprağa ılık kanlarımızı akıtacaktık. Atlarımızı sürüp çıktık köyden. Bir süre sessizce ilerledik. Ardından da koyuverdik dizginleri, tıpkı bir kurt sürüsü gibi geniş sahranın bağrına daldık.” s.399

            Bana göre Mahmut YILDIRIM’ın birinci kitabını tanıttığım bu dört ciltlik kitabı, son yılların en güzel ve anlamlı, Türkçü-Turancı-Ülkücü görüşleriyle “Türk Birliği Ülküsündeki Mekan Dinamiğini” anlatan bir nehir romandır. Mutlaka okuyunuz. Türkçü-Turancı-Ülkücü iseniz büyük ibret ve zevk alacaksınız, değilseniz korkacaksınız.

 

  • Mahmut YILDIRIM, Üstte Gök Çökmedikçe, 4 cilt. Roman, Post Yayın Dağıtım, İstanbul  2018

[1] Kül Tigin Yazıtı, doğu yüzü, 22. satır

Şub 25

Temellerin Duruşması!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Rahmetli Ahmet Kabaklı‘yı mutlaka bilenlerimiz ve hatırlayanlarımız var. Ancak yeni nesillerin bildiğini pek zannetmiyorum. Kendisine “Şeyhülmuharririn” ünvanı da verilmiş bir insandı. Şimdi çok kişi nedir bu şeyhülmuharririn diye sorabilir. Yazarlığın zirvesindeki kişilere verilen ünvan, yazarların üstadı yani bilge yazar demektir ve biz böyle bir üstadı yeni nesillere gerektiğince anlatamadık diye düşünüyorum. Gerçi neyi anlatabildik ki; Ahmet Kabaklı’yı anlatabilecektik? Neyse konumuz bu değil.

 

Merhum Kabaklı’nın önemli eserlerinden biri de, “Temellerin Duruşması” adını verdiği ve düşüncelerini aktardığı bir kitaptır.. Ben bu kitabı 30 yıl önce alıp okuduğumda, hem tespitleri hem de bakış açısını çok beğenmiştim. Bu düşüncem bugün itibarı ile daha da pekişmiş durumdadır.

 

Biz Türkler, temel meselelerden habersiz olduğumuz için günlük olarak karşımıza çıkan ve sadece ufak teferruatlardan ibaret şeylerle uğraşıyoruz. Bunu sayısız örnekle ortaya koymak mümkündür. Halbuki “temel meseleler”i halletmeden diğerlerini halletmek mümkün değildir…

 

Günümüzde tanzim satışlarla ilgili dolu laf ediyoruz ama Türklerin Anadolu coğrafyasında yaşadığı ekonomik krizleri ve nedenlerini derinlemesine tartışmıyoruz. Benim bile yarım asrı aşan ömrüm süresinde yaşadığım ekonomik krizler sayısızdır.

 

Türkiye ve Türkler; Araplaştırılmak ve Ortadoğululaştırılmak isteniyor! Dünde isteniyordu hatta yüzlerce yıldır isteniyor. Sorun bugüne has değil ki!

 

Karamanoğlu Mehmet Bey, “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanlarda, meclislerde ve seyranlarda Türk dilinden başka bir dil kullanmaya” diye boşuna mı, söylemişti? Biz de, bugün anadilde eğitimi veya ikinci, üçüncü dillerin resmiyetini tartışıyoruz. İngilizce öğrenim dilimiz oldu…

 

“Adalet Mülkün Temelidir” diye mahkeme duvarlarında yazılı durur. Yani devletin temeli adalettir. Eğer adalet olmazsa devlet yıkılır. Niye Türkiye’de hep yargı birilerince elde tutulmaya ve ele geçirilmeye çalışılır hiç düşündünüz mü? Cevap basit, devleti yıkmak için! Bugünün sorunumu? Yüzyıllardır bu dert başımızda!

 

Fevzi Çakmak Paşanın, görev yaptığı sürece harp okullarına ve askeri okullara Türk’ten başka kimseyi öğrenci olarak almadığını herkes bilir. Acaba bizim bilmediğimiz ama Çakmak Paşanın bildiği bir şeyler mi, vardı? Bugün Cumhuriyeti bile Türk Ordusunun kurduğunu kabul edersek, ordumuzun niye son dönemdeki sıkıntıları yaşadığını belki daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Unutmayın, ordu Türkleri koruyan ve var eden ana unsurdur.

 

Nizamımülk‘ün bin yıl önce “Türkleri medreselere almayın, yoksa savaşçı asker olma özelliklerini kaybeder” dediği konuşulur durur. Hal böyle ise başımıza gelenleri nasıl anlayacağız? Türk Dünyasının bir aksakalı da, beni dürtüp duruyor, “Türkler tarihlerinde ilk defa bu kadar okuyor ve eğitim alıyor” diye. Eğer öyle ise yanmışız vallahi!

 

Geçenlerde Çipras geldi ve Ruhban Okulunu ziyaret etti vede gündeme oturdu. Bunu anlamak için dinler tarihini, dinler savaşını ve dinlerin stratejilerini bilmek lazım… Yoksa Yunan’ın daha doğrusu Fener’deki Ortodoks Kilisesinin niye hep kazandığını anlayamayız ve anlatamayız.

 

Yine uluslararası tefecilere ve onların arkasındaki emperyalist / küresel devletlere aşırı derece de borçlandık. Bu kendiliğinden mi, oldu? Tabii ki, hayır! İçimizdeki işbirlikçilerini siyaset ve devlet makamlarına yerleştirdiler yüksek faizle borç verip ülkemizi işgal ettiler. İlk defa mı, oluyor? Yine cevabımız hayır… Eğer bunların yüzyıllardır tekrar ettiğini bir bilsek belki bugün bu tuzağa düşmezdik. Yani olay sadece bugün veya dün ülkeyi yönetenlerle sınırlı değil.

 

Tarım ve hayvancılık niye bitirilmiştir? Türkler aç, yoksul ve işsiz kalsınlar da, başka vatan arayışlarına düşsünler diye! Kimler tarafından yapılmıştır bu iş? Gayrı Türkler tarafından! Biz de kalkmış hala tarım ve hayvancılık ülkemizde niye bitirildi diye tartışıyoruz. Halbuki cevap çok net; ipimizi çekmek için!

 

Ancak Türkler o kadar güçlü bir millettir ki, doğudan ve batıdan bu kadar saldırıya uğramalarına rağmen ayakta kalmışlardır. İnşallah kıyamete kadar da, Türkler bir millet olarak varlığını sürdürecektir.

 

Türkler “Temel Meseleler”in farkına varmalı ve siyaset ile devlet hayatında ona göre davranmalıdır. Bu sadece Türkiye’de yaşayan Türkler için değil bütün Türk coğrafyasında geçerli bir kural olmalıdır.

 

Türkler öncelikle Gayrı Türklerin tahakkümünden ve yönetiminden kurtulmalı, gayrı milli düzene son vermelidir. Türk Aydınları buna önderlik etmelidir. Günümüzde yazan, çizen ve okuyan bütün dostlardan istirhamımdır ki, Türklerin “Temel Meseleler”ine odaklansınlar. Gerisi zaten gelir ve kendiliğinden olur.

 

Artık aynı Atatürk‘ün yaptığı gibi zincirleri kırma vaktidir. Bana bunları hatırlatan Ahmet Kabaklı‘ya rahmet dilerken sizlerin de, yerel seçimi o kazanacak bu kazanacak yada 1 Nisan’da IMF’mi gelecek gibi günlük şeylere odaklanmaktan daha çok bunları düşünmenizi dilerim. Suyun başını tutmuşlar bizim yine kaynağın sahibi olarak suyun başına geçmemiz gerekiyor!

 

Şub 25

Kavganın Şairi…

A.Kemal GÜL

Ozan Arif ahiret yolculuğuna çıkarken sazıyla veciz ifadeleriyle, kavgalarıyla sarsılmaz milli kültürüyle ölümsüzler kervanına katılmış bir Türk milliyetçisi idi.

Hasta yatağında söyleşirken ziyaretçileriyle; Elbette ki Allah’ın dediği olur. Ancak Allah’ın verdiği aklın gereğini yerine getirmekle mükellefiz. Kanserden daha büyük dert olan adaletsizliklere, kahpeliklere teslim olmadım ki kansere teslim olayım. Her ne kadar belli mahfillerde ‘’geberse de kurtulsak’’ gibi temennilerde bulunanlar, temennilerini bana dolaylı yoldan duyurmayı başarsalar da aldırdığım yok. Yukarıda söylediğim gibi Allah’ın dediği olur. Sevenlerimizin duası, sevmeyenlerimizin nefretini boğacaktır. Ben bundan eminim. Onlar sadece beni değil bir nesli, bir sevdayı dert sahibi yaptılar. İşte bu yüzden beni öldürseler bile yazdıklarımı öldüremeyecekler, destanlarıma gücü yetmeyecek onların…Hakiki devletten yana olduğunu sanan Hızır Paşa’lar yaşamıyor, lakin Pir Sultan yazdıklarıyla, söyledikleriyle bugün hala yaşıyor, bunu akıllarından çıkarmasınlar….

Milli Şairimiz/ Ozanımız, milletin derdiyle dertlendiği için sıkıntı çekiyordu. Bu sıkıntıyı yüz hatlarına bakınca hissedebiliyorsunuz. Bilinen o ki milletin hukukunu korumak isterken kendi bağışıklık sistemini kaybettiği anlaşılıyor söylem ve eylemlerinden;

Milletinin dertleriyle dertlenmek, yöneticinin eksiğini, yanlışını hicvetmek Ozanların ortak kaderi olsa gerek. Bakın, Türk Dünyasının Efsanevi Ozan’ı Dede Korkut’un söyleşilerinden biri;

‘’Kahpe içeride olunca kapı kilit tutmaz oğul / Halkın içinde bozgunculuk yapan haindir oğul.’’diyordu.

Ozan Arif de, ülke yönetiminde yanlış gördüğü icraatları sakınmadan sazıyla, sözüyle hicvederdi; ‘’Tekel, Sümer, Demir-Çelik, Limandı; / Telekom’u, Seka’ları kim aldı, / Yabancıya satılmayan ne kaldı?/ Ondan sonra vay efendim, dış güçler!/ ‘ Ergenekon, Balyoz’ diye darbe vur,/ Gâvur yapamazdı bunu lan gâvur, / Ondan sonra vay efendim, dış güçler!’’derken kimin hukukunu savunuyordu?

12 Eylül 2010 referandumunda ülkücülere ‘’Soruyorsun velâkin, ne söylesem bilmem ki!/ Ancak şöyle söylersem, anlarsın beni belki!/ Bir, beş değil kaç kere, ateşlere atıldık! / Satıldık be kardeşim, anlasana satıldık!’’diye seslenirken haksız mıydı? Bu referandum sayesinde yüksek yargıya hâkim olanlar,15 Temmuz’da bütün Türkiye’yi ateşe atmaya çalışmadı mı?

Kendisini yakından tanıyanların dilinden O ki; Sazıyla tavrıyla Antiemperyalistti… Zulme-sömürüye-ülkeyi satanlara karşıydı… Yurtseverdi… Namus abidesiydi.

Sürgünlere, işkencelere muhatap olmasına rağmen ne sözünü sakındı ne sazını susturdu. İnandı savundu ve bir gün olsun değişmedi. Her zaman milletinin ve doğduğu toprakların yanında oldu. Asırlara şimdiden damgasını vurdu.

Hem edebiyat dalında, hem siyaset… Yakın tarihin Ozan’ın sazının tellerinden tahlil edilmesi günümüz Türkiye’sini de aydınlatacaktır.

Milli Ozanımız arzuladığı halde Erciyes’e gitmeye ömrü yetmedi, ancak, Erciyes’e katılacak binlerce ülkücünün vereceği tek ses ‘’hepimiz Ozan Arif’iz’’ olacaktır. Çünkü ‘’Ölmez bu Hareket, Ölmez bu Dava’’inancıyla bütünleşmişti Ozanımız.

Ozanımızın vedası da seven gönüllere acı veriyordu; anlamlıydı:

‘’ Gülemedim şöyle bir gün,/ Senelerim geçti sürgün / Gönül sevdiğine dargın,/ Aha geldim, gidiyorum./ Arif der ki; bunca yıl, ay / Geldi geçti vay dünya vay! / Yaşamaksa yaşadım say,/ Aha geldim, gidiyorum.’’

Yeri doldurulamayacak milli şairimiz OZAN ARİF’İN kaybından dolayı ailesinin, yakınlarının, Türk milliyetçilerinin, kısacası Türk Milletinin başı sağ olsun. Allah rahmet eylesin, ruhu şad, son durağı cennet olsun.

Oca 30

Kürşad İhtilali

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Milletlerin tarihinde gizli kalan veya yazılamayan öyle enteresan ve ilgi çekici hadiseler vardır ki, bunlar yazılı tarih kitaplarında hiç bir zaman yer almaz. Bu durumun sebebi, bazen uygulanan yanlış ve çelişkilerle dolu siyasi yaklaşım ve değerlendirmeler, aymazlık , vurdumduymazlık ve kıskançlıklardan, bazen de onu bunu kırmayalım siyasetinden kaynaklanmaktadır. İşte bu gerçek hadiselerden biri KÜRŞAD İHTİLALİ’dir. Bizler buna Türk ihtilali de diyebiliriz. Bir diğer husus da, bizlere unutturulmaya çalışılan KUT’ÜL AMARE SAVAŞI’dır. Bu savaş, İngiliz inadının Çanakkale Savaşı’ndan sonra kırıldığı ikinci noktadır.

Büyük tarihçi ve Türkçü Hüseyin Nihal Atsız’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Göktürk Devleti çeşitli entrika ve daleveralarla yıkılmış, Türk Milleti dağılmış, kalanlar da tamamen Çin İmparatorluğunun esareti altına girmiş. Çinliler boş durmayarak esaretleri altına aldıkları Türklere olmadık baskılarla, onları  töre ve kimliklerinden koparmaya çalışmışlardır. Çin kaynaklarına göre; Büyük Göktürk Devletinin hakaniyet ailesinden prens, Göktürk Devletinin ileri gelen beyleri, yabgular, şadlar, tiğinler de tutsak edilmişlerdi.

Bu esaret hayatı Türklere çok ağır gelmişti. Ta ki eski Doğu Göktürk Devleti  Çuluk Kağanın küçük oğlu olan KÜRŞAD’ın ortaya çıkışına kadar. Kürşad bir Göktürk prensidir. Kürşad ve yanındaki tiğinler ve şadların uzun konuşma ve planlamalarından sonra hürriyet ve özgürlük ateşini yakmak için bir karara varırlar. Çin imparatoru tutsak edilecek ve onun hayatı karşısında tutsak olan Türkler kurtarılarak anayurtlarına dönmeleri sağlanacaktı. Bu noktadan hareketle eli kılıç tutan, dövüşme kabiliyeti yüksek, çelik yürekli, demir bilekli bir kısmı tiğin ve şad olan otuz dokuz Türk yiğidi Kürşad’ın emri altında özgürlük ve hürriyet için Çin sarayını basmak üzere hazırlıklar yapmaya başlarlar. Çin imparatorunun zaman zaman saraydan dışarı çıktığı bilinmekle birlikte ve uygun bir gün belirlenecekti. Belirlenen o gün gelmişti. Fakat o gün hava şartları hiç iyi değildi, bardaktan boşalırcasına yağmur yağdığı için imparator saraydan dışarıya çıkamamıştı. Hazırlanan plan alt üst olmuştu. Bu yoldan artık geri dönüş yoktu. Bu sefer Çin sarayı basılarak imparator esir alınacaktı. Kırk yiğit doğru Çin sarayına yürürler ve yüzlerce Çin askerini öldürürler. Fakat Çin ordusunun saraya yönlendirilmesi ile iş değişir. Bu sefer vuruşa vuruşa şehrin dışındaki Vey ırmağına kadar çekilirler. Amaçları Vey Irmağını geçip Türklerin başkenti olan Ötüken’e ulaşmaktı. Fakat yağan şiddetli yağmur sele dönüşerek nehir üzerindeki köprüyü alıp götürmüştü. Karşı tarafa geçemeyen Kürşad ve arkadaşları Çin ordusuna karşı amansız bir savaşa girerek hepsi orada şehit olur.

Kırk yiğidin kanlarıyla yazılan bu ihtilal, Göktürkler’deki özgürlük ve hürriyet ateşini körüklemiş ve tutsaklıktan kurtulmak için Çin’e karşı baş kaldırarak savaşmışlar ve yeniden 680 yılında 2. Göktürk ( Kutluk ) devletinin kurulmasına vesile olmuşlar ve özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlardı.

Kürşad İhtilali, Türklerin ilk bilinen ayaklanmasıdır.Orkun Yazıtlarında hiç silinmemek üzere yazılmıştır. Dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi’nin yapılmasına Kürşad İhtilali’nin sebep olduğu söylenir. Fakat bu iddia daima tartışmaya açıktır.

,

 

Oca 30

Kimyasalların Zararları

Prof. Dr. Ali ACAR (*)

Kimyasallar yaşamı kolaylaştırırken sağlığı tehdit ediyor
Uzmanlara göre konservelerden biberon ve oyuncaklara, kozmetik maddelerden teknolojik ürünlere kadar market raflarındaki birçok ürün endokrin bozucu kimyasal içeriyor.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, metabolizma, büyüme ve gelişme, zihinsel fonksiyonlar, bağışıklık sistemi ve üreme başta olmak üzere tüm alanlarda hormonların etkili olduğunu söyledi

Vücutta bu bilgi ağının herhangi bir noktasında karışıklığa yol açan kimyasal maddelerin ise “endokrin bozucu” olarak adlandırıldığını ve doğrudan insan sağlığını bozduğunu ifade eden Şahin, endüstrideki ilerlemeyle 80 binden fazla insan yapımı kimyasal maddenin günlük hayata girdiğini bildirdi.
ahin, insan yaşamını kolaylaştıran kimyasallarla besinlerin uzun süreli saklanmasının, tarım ürünlerinde daha fazla ürün alımının sağlandığını ve yiyeceklerde çeşitli hastalıklara yol açan mikropların yok edilebildiğini anlattı. Prof. Dr. Şahin, “İnsan ırkının sonunu getirebilecek sorunlar yumağıyla karşı karşıya olabiliriz. Bu kimyasallardan en az bini, vücuda hormonlar gibi etki edebiliyor, hormon düzeyini azaltıp artırabiliyor.” ifadelerini kullandı.
Söz konusu kimyasallar ile ilgili bilgiler de aktaran Şahin, şunlara dikkati çekti:

“Bu kimyasallar, özellikle endüstride çok yoğun kullanılan petrol ürünleri, poliklorlu bifenil bileşikleri, dioksin, tarım ilaçları, hayvan, bitki ve insanlarda kullanılan ilaçlar, plastik endüstrisinde kullanılan birçok madde, ağır metaller ve bazı bitkisel ürünlerdir. Bu kimyasallar, endokrin sistemi denilen bilgi ağı sisteminin herhangi bir noktasını bozabiliyor, her dokuyu ve hücreyi etkileyebiliyor. Örneğin, kimyasallar kadınlık hormonu reseptörüne bağlanarak kadınlık hormonu gibi etki edebiliyor ya da erkeklik hormonu etkisini azaltabiliyor.”

 

(*)  Selçuk Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü Öğr. Üyesi.Formun Üstü

 

 

Oca 20

Güvenli Bölge ABD ve İsrail Projesine Hizmet Eder

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump ile telefonla görüştü. Güvenli Bölge teşkili hakkında mutabakata vardıklarını açıkladı. Bu mutabakat ABD Başkanı Trump’ın, “Kürtlere saldırırsanız ekonominizi mahvederiz” diyerek, Türkiye’yi tehdit ettiği çirkin ve rencide edici tiviti sonrası gerçekleşti.

           

            ABD’nin istediği güvenli bölgenin PKK-YPG’yi korumaya dönük olacağı açık. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “DEAŞ’la mücadelede yer alan müttefiklerin korunacağını” ifade etti. Müttefikten kastı da PKK/PYD/YPG idi.

 

Türkiye’nin de sınırımızdan 30-35 kilometre derinlikte bir bölgenin güvenli hale getirilmesi konusunu kabul ettiği anlaşılıyor.

 

Türkiye 2014 yılından bu yana güvenli bölgeler oluşturarak Suriyelileri kendi topraklarında tutmayı amaçlamıştı. Ama şimdi şartlar çok değişti. Orada Suriyeliler değil, ABD’nin himaye ettiği PKK/PYD/YPG var.

Çok riskli ve tehlikeli bir sürece girdik.

***

ABD’nin 1896 yılında yapılan kongre zabıtlarında yer alan hedefi halen devam ediyor:

“Osmanlı İmparatorluğu adındaki devlet yıkılmalı ve sınırları yeniden çizilip, “Türkiye Birleşik Devletleri” adıyla eyaletler kurulmalıdır.”

 

Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası hukukta tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşmasını parlamentosunda onaylamayan tek devlet ABD’dir.

 

Suriye ve Irak’taki olayların temelinde İsrail’in güvenliği ve ABD’nin “Kürt Devleti” kurdurma projesi yatar.

 

Dünyanın en önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bu bölgede petrol, doğalgaz, su, bor, toryum gibi kaynakların kontrolünü elinde tutmak istiyorlar.

 

Bu amaçla bölgede kendi kontrollerinde bir Kürdistan kurulmasına çalışıyorlar. “Büyük Kürdistan” Irak, Suriye, İran ve bir parçası da Türkiye’den koparılacak topraklarda kurulacak şekilde kurgulanmış.

 

Kuzey Irak’ta Barzani Devletinin kuruluşu da böyle bir güvenli bölge ilanı ile başlamıştı. 32 ilâ 36. Paraleller arasını “Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge” ilân ettirerek orada “Çekiç Güç” adı altında asker konuşlandırması ile “Kürdistan” dedikleri devletçiği kurdurdular.

 

“Güvenli Bölge” oluşturulursa, yakın gelecekte bu defa Suriye toprakları içinde, Kürt Devletinin ikinci parçası kurulacaktır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar