Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 06

Kadının Kariyeri: Annelik!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu satırları okumaya başlarken, size yoz yobaz fikirler arz edeceğimi zannetmeyin. Yada kadına dinin verdiği önemi de anlatacak değilim. Kadını ikinci sınıf bir insan olarak da, görmüyorum veya sadece doğurganlık açısından da bakmıyorum. Ben bütün bunların aksine kadının annelik özelliğine ve bunun bir millet için önemine vurgu yapmak istiyorum.

 

Türk Milleti ve özellikle ırken Türkler günümüzde şuursuz bir şekilde yaşıyor ve ne yazık ki, bir yaşam felsefesine de sahip değiller. Onun için memleketlerinin sevk ve idaresini Türk gibi gözükenlere bırakmış durumdalar. Bunun en büyük nedeni, kadınlarımızın cahil bırakılması ve buna paralel olarak ne yaptıklarını bilmez halde oluşları ve bununda çocuklarına ile aile yaşamlarına yansımasıdır.

 

Türkler hakkında doğru bilinen bir yanlış ataerkil bir toplum olduklarıdır. Halbuki Türkler anaerkil bir topluluktur. Yani toplumu kadınlar çekip çevirir. Kadın tökezlemeye başlamışsa toplumda çatırdamaya başlar. Bu nedenle günümüzdeki hasta halimizin ana nedenlerinden biri de, kadınlarımızdır!

 

Türk kadını, bilgi ve şuur açısından tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ne yaptığını bilmez bir haldedir. Evine, kocasına ve çocuklarına sahip çıkamamaktadır. Üreticiliğini, yapıcılığını ve çekip çeviriciliğini kaybetmiştir. Az kaldı doğurganlığını da, kaybetmek üzerinedir.

 

Halbuki Türk topluluklarında kadının en büyük kariyeri anneliktir ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde Türk, kendi topraklarında esir hale düşecektir.

 

Günümüzde Türk kadını göreceli olarak rahata kavuşmuştur ve kendisi ile birlikte çocukları içinde daha rahat bir arayış içerisindedir. Ancak tarih bize göstermektedir ki, Türk için rahat ve rahatın peşinde koşmak ona iyi gelmemektedir. Türkler daima uyanık ve hareket halinde olmak zorundadır.

 

Aile planlaması, nüfus sağlığı, ekonomik sıkıntılar ve “sen çocuk doğurmak veya çocuklar için mi, dünyaya geldin” telkinleri Türk kadınının doğurmaktan ve annelikten vazgeçmesine neden olmuştur. Buna karşılık etnik azınlıklar, azınlık psikoloji ile daha fazla doğum yapmakta ve nüfus olarak çoğalmaktadır. Örneğin artık Türkiye’ye yerleştikleri varsayılan Suriyeliler bu doğurganlıkla Türk’ün vatanını kısa bir müddet sonra sadece doğurarak ele geçirebilecek hale gelebilecektir.

 

Türk anneleri artık kızlarına doğurmak için değil doğurmamak için telkinde bulunmaktadır. Çocuk doğurmak ve ona bakmak, büyütmek, okutmak kadınlara artık zor gelmektedir. Eğer kadınlarımız bu yanlışlardan vazgeçmezlerse, vatan ve devlet elden gideceği için arzuladıkları tatlı hayat onlar için adeta bir kabusa dönüşecektir.

 

Türkiye’de milyonlarca Türk kızı üniversitelerde okumakta ve iş hayatında yer almaktadır. Ancak yüksek tahsil yapmış olmaları veya bir mesleklerinin olması onların çok çocuk sahibi olmasına engel olmamalıdır. Eğer böyle engeller varsa biz Türk toplumu olarak ayağa kalkmalı ve kadınlarımızın en büyük kariyeri olan anneliği hakkıyla yapabilmeleri için gereken tedbirlerin alınmasını sağlamalıyız.

 

Biliniz ki; Türk kadınlarını yaşamlarının en büyük kariyeri olan, anneliği hakkıyla yapamazlar ve geniş aileler kuramazlar ise Türklerin bu topraklarda geleceği yoktur.

 

Türk kadını; televizyonlarda dizi, kadın ve yemek programları olmak üzere abuk sabuk şeyleri seyretmekten kurtarılmalıdır. Din duygularının cemaat ve tarikatlar tarafından istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Kadınlarımız arasında Türklük duygu ve düşüncesi pekiştirilmeli ve bunların çocuklara intikali öncelikle sağlanmalıdır. Çünkü biz biliyoruz ki; ilk öğretmen annedir.

 

Eğer bugün Türkiye topraklarında azalıyorsak, Türklük şuurunda veya millet olma yolunda sıkıntılar yaşıyorsak, sıkıntılara kadınlarımız çare olmuyorsa; felakete yol alıyoruz demektir. Bu nedenle Türk kadını yeniden annelik kariyerinde bizim ihtiyacımız için gerekli olan mükemmelliğe ulaşmalıdır.

 

Bizim için gerekli olan mükemmellikten kastımı; kadının iyi eğitimli ve meslek sahibi bir iş kadını olmasından öte Türklük adına büyük bir şuurla üstün duygu ve düşüncelere sahip olması ve bunları çocuklarına aktarmasıdır diye tanımlıyorum.

 

Gelin ülkemizi büyük bir yanlıştan kurtaralım ve Türk kadınının mankurtlaşmasını hep birlikte önleyelim. Onu yeniden toplumun inşasının baş mimarı olarak önümüze koyalım. Türk kadınına, kendini ve vazifelerini fark ettirelim. Gerisi Allah’ın izni ile çorap söküğü gibi gelecektir.

 

Ben Türk kadınlarına ve Türk annelerine inanıyorum. Onlarda kendilerinin ve güçlerinin farkına vardıkları an Türkiye’de her şey değişmeye başlayacaktır. Gelin işe onlara en büyük kariyerlerinin doktor, mühendis, akademisyen, mimar, avukat, vali, büyükelçi olmaktan öte annelik olduğunu anlatarak başlayalım.

Oca 08

Yazdıklarımın Hiç Bir Önemi Yok! Akıl Tutulması Devam Ediyor…

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayat Sahnesinde Siyaset Oyunu! (17.Kasım.2016)

 

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

 

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

 

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

 

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

 

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

 

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

 

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

 

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

 

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık alemine sunacak bir yeterliktedir.

 

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

 

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

 

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

 

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

 

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

 

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

 

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

 

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hakim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

 

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

 

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

 

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegane nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

 

Halbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

 

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

 

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

Oca 05

Yeni Yıla Güvenle Umutla Girin

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Çetin Altan (1927- 2015) ömrünün son dönemlerinde yazdığı yazıların bir kısmını hep bu sözle bitirirdi: “Enseyi karartmayın.”

Çetin Altan, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da, köşe yazılarını sıkça okuduğum usta bir yazardı. “Enseyi karartmayın” O’nun Türkçemize kazandırdığı, “umudunuzu yitirmeyin, henüz ümitler bitmedi” anlamına gelen bir deyim.

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin. Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, ‘daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik’ diyebilirsiniz” diye yazardı.

Bilemiyorum, bugünleri görseydi “yine enseyi karartmayın” der miydi?

Yarın ahirette sorguya alındığınızda, daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya için mücadele ettim, ben elimden geleni yaptım” diyebilecek durumdaysanız hala umut vardır.

Bugün kıymeti bilinmese de, bir kısım vatanseverin her türlü riski göze alarak “daha iyi bir Türkiye” için çabaladığını görüyorsanız ve bunlara destek vermekten korkmuyorsanız çoban ateşleri yanıyor demektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” sözünü hatırlayınız.

Kurtuluş Savaşı verdiğimiz yıllar kadar kötü durumda değiliz. O günleri aşabildiysek, daha iyi bir Türkiye için bugün çok daha etkili şeyler yapabiliriz.

Bazen bir şey değişir, her şey değişir.

Bu değişimin nasıl ve ne zaman olacağını önceden kestiremeyiz.

Ortak aklın işlediği, kurumların çalıştığı ve kuralların herkes için geçerli olduğu bir Türkiye’ye doğru değişim gerçekleşebilir.

Bu değişimi demokratik kurallar içinde biz yapmalıyız.

Kolay mı? Değil.

Ama sefer bizden, zafer Allah’tan.

Eğer Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye’yi bağımsız, hür, demokrat, müreffeh ve güçlü bir şekilde gelecek nesillere bırakmak iradesiyle hareket eden vatansever aydınlarınız varsa korkmayınız.

Her yeni yıl yeni bir umut demektir. Çoban ateşlerini çoğaltmaya bakınız.

Yeni yıla, güvenle, umutla girin. Enseyi karartmayın.

 

Ara 29

Ziya Gökalp Bilim Armağanı

Genel Başkanımız Prof. Dr. Mustafa ERKAL’a Millî Düşünce Merkezi “Ziya Gökalp Bilim Armağanı” verildi

Millî Düşünce Merkezi Genel Kurulu’nun üç yılda bir belirlediği “Millî Düşünce Hizmet Armağanları” ödül töreni, 23 Aralık Pazar günü Türk Tarih Kurumu Toplantı Salonunda yapılan ödül töreninde Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL da “Ziya Gökalp, Bilim Armağanı” dalında ödül aldı.

Millî Düşünce Merkezi 2018 Hizmet Armağanları ve armağan sahipleri şöyle:

1.Atatürk, Türk Milliyetçiliği Şeref Armağanı

  • Şükrü ELEKDAĞ, E. Büyükelçi
  • Dr. İlber ORTAYLI, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi
  1. Ziya Gökalp, Bilim Armağanı
  • Dr. Ethem Ruhi FIĞLALI
  • Dr. Mustafa ERKAL, Aydınlar Ocağı Genel başkanı
  1. İsmail Gaspıralı, Türk Dünyasına Hizmet Armağanı
  • Dr. Metin FEYZİOĞLU, Türkiye Barolar Birliği Başkanı
  • Bünyamin AKSUNGUR, Sanatçı
  1. Namık Kemal, Özgür ve Demokrat Basın Armağanı
  • Yaşar OKUYAN, Yazar
  • Aslan BULUT, Yeniçağ Gazetesi Yazarı
  1. Yahya Kemal, Fikir/ Sanat/ Edebiyat Armağanı
  • Azerin, Sanatçı
  • Hasan KALLİMCİ, Yazar

Şub 06

Kâzım Karabekir

Halil ALTIPARMAK

Kâzım KARABEKİR adı, bu ülkede yaşayan herkesin, saygıda asla kusur etmemesi gereken adlardan en başta gelenlerinden biridir.

Millî Mücadele’nin başlamasından önce dahi, yani 19 Mayıs 1919’dan önce dahi, Türk Milleti’nin kurtuluşu çarelerini arayan, içi yanan nadir kişilerden birisidir.Millî Mücadele’nin başlamasından itibaren, mücadele’nin İKİNCİ ADAMI’dır.

Millî Mücadele’nin tartışmasız Lideri, elbette, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Rauf ORBAY, hatıralarında, biz olmasak da, Mustafa Kemal bu mücadeleyi yapacak ve başaracaktı demiştir. Ancak, bu 20. Yüzyılın en büyük liderinin ve dahisinin etrafında da çok değerli yardımcı güçler vardır. İşte onların BİRİNCİSİ, Kâzım KARABEKİR’dir. Çünkü, Erzurum Kongresi’nin hazırlanması büyük oranda onun eseridir. Doğuda Ermenileri yenmek onun sayesindedir. Her şeyden önce, İstanbul’un, Mustafa Kemal ve Rauf ORBAY hakkındaki idam kararı nedeni ile derdest edilip getirilmesi talebi 15. Kolordu Komutanı Kâzım KARABEKİR’e iletildiği zaman, onun, İstanbul’a verdiği cevap ve hele, Mustafa Kemal’e; EMRİNİZDEYİM PAŞAM ifadesi, Türk Tarihi’nin en talihli anlarından birini oluşturur.

Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra, lider kadrosu arasında, AYRINTILAR NEDENİ İLE, GRUPLAŞMA olmuştur. Bu esnada, Kâzım Paşa iktidardan farklı grupta yer almıştır. Bu durum gayet olağandır. Çünkü, Türk Milleti’nin kurtuluşu tamamlanmış, bundan sonraki yönetim anlayışında farklı düşünülmesi de normalleşmiştir. Zaten, farklı düşünenler de iktidardan uzun süre ayrı kalarak, bu farklılığın karşılığını ödemişlerdir.

Bundan 5-6 yıl önce,Avrupa Aydınlar Ocağı’nın Kosova’da düzenlediği toplantıya katıldık. Açılış konuşmasının sonunda Genel Başkanımız Mustafa ERKAL Hoca, aramızda bir misafir olduğunu söyledi. Kimdi bu misafir? Kâzım KARABEKİR Paşamızın kızı Timsal KARABEKİR! Türkiye’ninkırktan fazla şube yetkililerinin ve diğer misafirlerin olduğu salonda bütün katılımcılar, sanki planlanmış gibi birden ayağa kalkarak, uzun, uzun Timsal Hanım’ı alkışladılar. O manzara görülmeye değer bir manzara idi ve unutmak mümkün değildir. Paşamızın kızı da duygularını açığa vuran bir konuşma yaptı.

Ben, Tarihçi ve Köşe Yazarı sıfatımla, tarihî bir fırsatın ele geçtiğini düşünerek, kendisiyle sohbet etmek için harekete geçtim ve oradaki üç gün içerisinde iki uzun sohbet imkânı buldum. Aldığım müsaade ile abla dedim, ATATÜRK hakkında ne düşünüyorsunuz? “Ne demek” dedi. “Devletimi kurmuş, Türk Milletini kurtarmış bir büyük insan hakkında olumsuz, kötü ne düşünebilirim.”

Bir ayrıntıya daha girmek istiyorum. “Babanız fikir ayrılıklarından sonra, ATATÜRK’le görüştü mü” diye sordum. “ATATÜRK’ten görüşme isteği gelmiş, ancak görüşme fırsatı olmamış.” dedi. Kendinin yaşı küçük olduğu için(*) ablalarından aldığı bilgiyi aktardı. “Ablalarım sormuş, baba görüşür müydünüz” Kâzım Paşamızın cevabı şu olmuş; “Ne demek, elbette görüşürdüm. Çünkü, o bir Mustafa Kemal”.Bu görüşme isteği ve görüşememe durumu, Hasan İzzettin Dinamo’nun 9 ciltlik Kutsal İsyan ve Barış serisinde ayrıntıları ile vardır. Ne kadar ilk ağızdan bilgidir bilemiyorum. Ama, okunmaya değer. Bunları daha ayrıntılı olarak yaşandığı dönemin hemen arkasından da hem yazmıştım hem de televizyonda anlatmıştım. Şimdi niye yazdım, biliyor musunuz?

Kâzım KARABEKİR Ailesine, BUGÜN, saygısız davranışlar göstermek en hafif tabiri ile VEFASIZLIKTIR.

Tarih, sadece yaşanmışlığı anlatan bir sosyal bilim disiplini değildir. Tarih, yaşanmışlıklardan ibret alınarak, geleceğin planlanması görevini de üstlenmiş bir sosyal bilim disiplinidir. İnsanlar fanidir, ancak TARİH KALICIDIR.

(*) Kâzım KARABEKİR Paşa 1948’de vefat etmiştir. Timsal Hanım, 1941 doğumludur ve halen İstanbul’da yaşamaktadır.

Oca 22

20 Ocak 1990, Azerbaycan Türk’ünün Kutlu Günüdür.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Prof. Dr. İbrahim Öztek, 20 YANVAR veya KARA 20 OCAK ile ilgili açıklamalarda bulundu.

20 Yanvar, Azerbaycan Türk’ünün acı olduğu kadar, acıların ululaştırdığı bir  kutlu gündür. Yıllarca özgürlük ve bağımsızlık savaşı veren Azerbaycanlı kardeşlerimiz 1990 yılında Ebulfeyz Elçibey başkanlığında kurulmuş olan Azerbaycan Halk Cephesi olarak; totaliter Komünist sistem, Komünist partisi, KGB, en önemlisi Sovyetler Birliğine ve Kızıl orduya rağmen bağımsızlık mücadelesini baskın bir biçimde sürdürmeye devam etti.  Amaç Sovyetlerden ayrılmak ve Sovyetlerin, Ermenistan’a verdiği Azerbaycan topraklarının geri alınması mücadelesi idi. Sovyetler birliği ise hürriyet ateşinin diğer cumhuriyetlere sıçramasından korkuyordu. Bilinçli ve hürriyetine susamış halk 17 ocak günü milyonla Azatlık meydanını doldurdu. AZADLIK, AZADLIK nidaları ile haykırıyorlardı. Fakat 20 ocak günü Sovyet silahları Azerbaycan Türk’ünün üzerine ölüm yağdırdı. Azerbaycan’a 65 bin, Yalnız Bakü’ye 35 000 Rus askeri girmişti. Şehitler, yaralananlar, tutuklananlar, Azerbaycan Türk’ünü yıldıramadı. Şehitlerini karanfillere sararak bağıllarına bastı. Al bayrağı Bakü’nün tepesine çekti. Bayrak bir defa kalkmıştı ve artık onu hiçbir güç indiremeyecekti. O gün Sovyet Başbakan birinci yardımcısı Haydar Aliyev de harekete ve Halk Cephesine çok büyük destek veriyor, sebep olanları büyük bir cesaretle lanetliyordu.  

 

20 yanvar/20 ocak, Azerbaycan Türk’ü veya Türklük için yas ve matem günü değildir. 29 yıl önce yaşanan o gün, Azerbaycan Türkü’nün , acımasız Sovyet rejimine karşı şahlanışı, zincirlerini parçalayarak, bayraklaşmasıdır. O günün şehitlerine ve tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Rusların korktuğu oldu ve Azerbaycan’ın bağımsızlık aşkı dev gibi bir ateş oldu ve tüm Sovyet cumhuriyetlerini sardı. Sonunda o koca İmparatorluk parçalandı ve çöktü. Sovyet rejimi altında inleyen 15 cumhuriyet daha özgürlüğüne kavuştu. Şimdi bu cumhuriyetler Azerbaycan için şükran günü düzenlemeli değil mi?

Şub 06

Kendinin Farkına Varmak

Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Mutsuz oluşumuzun temel sebebi, bir parçayı bütünün kendisi sanma yanılgısına düşmemizdir. Resmin tamamını görmediğimiz zaman kendi kendimize zarar verecek davranışlarda bulunma ihtimalimiz artıyor.
Resmin tamamını gördüğümüz zaman, öncelikle kendi üzerimizde çalışıyoruz. Bu durumda öncelikle düşünce şeklimiz üzerinde duruyoruz. Aksi halde dışarıda görülen hataları düzeltmeye çalışarak zamanımızın ve enerjimizin büyük kısmını boşuna harcıyoruz.

Unutmamamız gerekir: Biz nesneleri ve olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz.
Filmlerde görmüşüzdür: Gemi yanarak batmak üzeredir. Kadınlar ve çocuklar gemide ağlamaktadır. Gemide bir de altın ve mücevherat hazinesi saklamış olan bir adam vardır. Bu adam servetinden vazgeçmek istememektedir. Ne yapsın? Aklına danışır ve kamerasına doğru koşarak mücevherleri ve paraları alır bir kısmını ceplerine koyar. Büyük altın zincirleri de boynuna asar. Bu işlerle uğraşırken cankurtaran sandallarına binmekte geç kalır. Sonunda suya atlar ve taş gibi dibe batar.
Bu kişi kendini taşa çevirmiştir.
Adam düşünce yanlışlığı yapmış ve kendi düşüncelerinin kurbanı olmuştur. Eğer kendini gözlemleyerek daha yüksek farkındalık kazanabilseydi kendi sonunu getirmeyecekti.
Pek çok insan kendi düşünce ve duygularının kurbanı oluyor. Kişiye en büyük zararı kendisi veriyor. Bu sebeple kişi kendi düşüncelerinin kendisini körleştirdiğini anlamalı ve yerine göre düşüncelerini değiştirmelidir.
Kendimizi değiştirmek için, kendimizi gözlemlememiz gerekir. Kendini gözlemlemekten daha büyük bir güç yoktur. Bu yeni içsel bakış bize iç görü kazandırır.
İçgörü, kişinin kendi düşünce, duygu ve davranışları hakkında farkındalığının olması halidir. İçgörünün oluşu, hastalıkla başa çıkmada büyük avantajdır. Yokluğu ise dezavantajdır.
Yunus Emre bu konuyu ne güzel özetlemiştir:
İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.

Kendini tanımak, kendimizi gözlemleyerek, fiziksel varlığımız ile duygu ve düşüncelerimizin farkına varmaktır.

Ah keşke, Hacı Bektaş Veli’nin “Her ne arar isen kendinde ara” sözüne bir kulak verebilsek….

Oca 03

Yeni Yıl 2019

                                                                                                       A.Kemal GÜL

İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.

Son yıllarda yaşanan, TSK itibarsızlaştırma senaryolarını içerir amaçlı fiyasko olduğu tespit edilen Ergenekon, Balyoz, Ümraniye hikâyeleri… Fiyaskoyla neticelenen Çözüm süreçleri… Laik Cumhuriyetimizi değiştirme amaçlı TSK nın, Sivil Kurumlarımızın kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş ve başarısızlıkla sonuçlanan adi FETÖ kalkışması… PKK ya karşı verilen sıcak savaşlar… Verilen nice canlar… Onur intiharları… İtibar kayıpları…

Cumhuriyete karşı işlenen 15 Temmuz FETÖ kalkışması hangi Milleti yönettiğinin bilincinde olmayan seçilmiş muktedirleri uyandırmış oldu. Söylem ve eylemleriyle toparlanma sürecine girdiler. Başarısız oldukları iç ve dış ilişkileri yeniden düzenleme zaruretini gördüler…

FETÖ, PKK-PYD vb… her türlü terör örgütünün ve arkasındaki emperyalist güçlerin hedefinde olan bir ülkede yapılacak en büyük hata; iç barışı, iç cepheyi, iç huzuru sıkıntıya sokmaktır.

Demokratik hak ve özgür düşünce adına bir kısım medyatik kimselerin kanatlarını beyan etmeleri iktidar çevrelerini rahatsız etmiştir ve maalesef hedef gösterilmişlerdir. Bir kısım milletin vekiline de beyanlarından ötürü dava açıldığını görüyoruz. Amaç, tek taraflı bilgilerle donatılı suskun bir topluma dayatma diyebiliriz. Ayrıştırıcı uygulamalarına bakınca tek sesin/ yaptırımın öne çıktığı tek elde toplanan Yasama-Yürütme- Yargı erglerinin çatısı diyebileceğimiz Partili Cumhur Başkanlığı sistemi denen rejimin,  ‘’Tek Adam Rejimine’’ açık olması ihtimali toplum bünyesinde test edileceği, gözden geçirileceği yıl olacaktır kanaatindeyim 2019 yılı yerel seçimlerinin öne çıkarttığı seçmen sandığıyla.

Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.

Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.

Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.

Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.

Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.

Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…

Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.

Elimizdekini yitirmeden, birlik içinde, dirlik içinde…

Umutlarımızın, beklentilerimizin gerçekleşmesi dileğiyle, milli birlik, bütünlüğün sevgi ve muhabbetle harmanlanması adına Yeni Yılınız Kutlu olsun.

Ara 28

Vefatının 82. Yılında Âkif: “KORKMA! EBUBEKİR, ALLAH BİZİMLEDİR

Dr. Sakin ÖNER

 

“İstiklâl Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” gibi iki edebî şahaseri Türk milletine armağan eden Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy bundan 82 yıl önce  27 Aralık 1936 tarihinde aramızdan ayrıldı. Kendisini rahmet, minnet ve şükranla anarken, içinde yaşadığımız ülke şartlarını göz önünde bulundurarak, millî şairimizin İstiklâl Marşı’na niçin “Korkma!” hitabıyla başladığının hikâyesini anlatacağım.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik sayılarak, ordusu dağıtılan ve ülkesi düşman ordularınca işgal edilen Türk milleti büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı ile bayrağı ile ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, böyle bir atmosferde 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklâl Savaşı’nın meşalesini yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden millî bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüven ve moral güçtü. Fakat, o anda orduları dağıtılan, toprakları işgal edilen ve yönetimi tutsak alınan bir ülkenin vatandaşlarında moral güç çok zayıftı, maneviyat çok bozuktu.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın en zengin ve teknolojisi gelişmiş ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Âkif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı millî marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu.

 

Bundan sonrasını millî şairimiz Âkif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “İstiklâl Marşı’nı yazma görevini üstlendikten sonra boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Ebubekir’in endişelendiğini fark edince, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir!” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

2018 Yılının son günlerini idrak ediyoruz. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Fırat’ın doğusunda 500 kilometrelik sınır boyunda, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda Kuzey Irak Kürt yönetimi, bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hattâ bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, korkutulduğu ve sindirildiği bir ortamı yaşıyoruz.

 

2019 Yılına girerken gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. En kötüsü, millet umudunu kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değildir. Milletimiz daha eğitimli, ekonomik durumu daha iyi, daha örgütlü, iletişim daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Yeni bir yıla giriyoruz. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün değildir.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de 2019’un bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!”, Hayatta korkulacak tek şey, korkunun ta kendisidir. Onu yenersen, kurtulacaksın. Başarmak için yeniden ayağa kalkıp, ümidimizi parlatıp heyecanımızı uyandıralım ve başarmaya inanalım.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.                                                                                            

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Oca 03

Olan mı Önemli, Olması Gereken mi? / Uzlaşmanın Şifa Verici Gücü

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Pek çok insan konuşmasında “olanı” değil “olması isteneni” anlatıyor.
Olması istenen anlatılınca insanlar kolayca motive oluyor ve harekete geçebiliyor. Ancak bu işin bilimsel tarafı zayıf olduğu için uzun vadede bu konuşmalar faydalı olamıyor. İnsanlar hayal kırıklığına uğruyorlar.
Bu süreçte “Ben yaptım oldu” mantığıyla hareket edenler ön plana çıkıyor. İnsanların çoğu hayatlarını bilimsel verilere göre değil, bildiklerine göre yönetiyor.

Oysa olana uyum sağlamamız ve onun içindeki hayrı görmemiz gerekir. Allah istemese yaprak kıpırdamaz.
Yüce kuranda şöyle buyuruluyor: “Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir. [Bekara 216].
Vaki olanda hayır vardır demek, irade ve tercihimizin dışındaki sebeplerle, başımıza bir şey gelirse sabretmeliyiz. Şikâyetçi olmamalıyız. Sabredersek, neticesinin hayırlı olacağını görebiliriz. Ama biz yüce Allah’ın verdiği olana değil, kendi isteğimiz olan “olması gerekene “ yoğunlaştığımız için ipin ucunu kaçırıyoruz.
İnsanlar gerçeklerle yüzleşmekten kaçıp, kendilerine göre olası gerekenlere ve hayallere dalmayı seviyor. Bu sebeple hikâye anlatan diziler, bilimsel temelli belgesellerden çok daha fazla izleniyor. Kurgu temelli romanlar bilimsel araştırma kitaplarından daha çok alıcı buluyor.
Türkiye’de genellikle olan gerçekler ihmal ediliyor. Bu yüzden hayallerle gerçekler arasındaki makas her geçen gün açılıyor.

 

 

                                                 Uzlaşmanın Şifa Verici Gücü
Huzur içinde olmak, hayatla tam anlamıyla uzlaşmak demektir. Huzur, rahatsızlık, edişe, sıkıntı ve heyecanlardan uzak durmaktır.
Huzurun zıddı, her şeye direnmekten kaynaklanan iç çatışmadır. Huzursuz kişi, insanlara, olaylara, fikirlere direnir. Direnç ise insanın hayatına karmaşa, kaos ve stres getirir.
Direnç, zehirle oynamaktır. Uzlaşma ise kişiye şifa verir. Direndiğimiz şeyden uzaklaşır, dikkatimizi uzlaşmanın üretici gücü üzerinde yoğunlaştırırsak yeni kaynaklarımıza ulaşabiliriz.
Üretici (yaratıcı) olabilmek için hayatla uzlaşmamız gerekir.
İnsanın aklında birlik ve bütünlük hissi yaratan her şey , o insanda haz ve doyum duygusu uyandırır.
İşini seven insan hayatla uzlaşıyor demektir. El işçisi olsun, bir tezgahta çalışan işçi olsun işine sevgi katan , işinde tatmin olan akış yaşantısına girebilir. Akış, üst düzey yaşantının psikolojisidir. Hayatla uzlaşan kişiler sık sık akış yaşantısına girebilirler.
İnsanlara direnmek, şartlara direnmek, havaya direnmek, çevreye direnmek…. Bunların hepsi huzurun baş düşmanıdır.
Uzlaşmak uyum sağlamaktır. Uyum sağlamak, başkalarıyla birlikte çalışmak, insanlarla bütünleşmek ve bir olmak demektir.
Hayatla uzlaşma , iç güvenliği sağlar, huzurun kapısını açar, gelişmeyi teşvik eder, yaratıcılığı artırır, işe sevgi katmasına sebep olur, şifa verir.
Huzurlu yaşamaya, çevrenizdeki insan ve nesnelerle uyum içinde olmaya ve huzurun keyfini yaşamaya geç kalmadan hemen şimdi başlayalım mı? Yoksa siz çoktan başladınız mı?

Kaynaklar:
• Jack Enign Addington, % 100 Düşünce Gücü.
• Zülfikar Özkan, Kendinle Barışmak

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar