x

AYDINLAR OCAKLARI 47. BÜYÜK ŞURASI 26-28 EKİMDE MALATYA'DA YAPILACAK 

                Haziran ayında yapılacakken seçimler nedeniyle ertelenen Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası 26-28 Ekim tarihleri arasında Malatya'da yapılacak. 
                Şura 26 Ekim Cuma günü saat 14.30'da Malatya Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz'ın açılış konuşması ile başlayacak. Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal'ın genel değerlendirme konuşmasından sonra "Dünya Siyasetinde Yeni Dini Hareketler" konulu açık oturum yapılacak. Akşam yemeğinden sonra saat 20.00'de Ocak Başkanları İstişare Toplantısı yapılacak. 
                27 Ekim Cumartesi günü saat 09.30-12.00 arasında yapılacak 1. Oturumda Türkiye ve dünya gündemindeki konularla ilgili tebliğler sunulacak. Öğle yemeğinden sonra Battalgazi gezisi ve Şehitlik ziyareti yapılacak. Saat 16.00-18.30 arasında yapılacak 2. Oturumda tebliğlerin sunumuna devam edilecek. Akşam da bir konser verilecek. 
                Şura 28 Ekim Pazar günü saat 10.00'da Şura Sonuç Bildirisinin okunması ile sona erecek.
Şurada sunulacak tebliğler Malatya Aydınlar Ocağı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz'a gönderilecektir. Tebliğlerin sunumunun 15'er dakikayı geçmemesi gerekmektedir.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 09

Bilim ve Sanat İçin Gerekli İklim

Ruhittin SÖNMEZ

İtalya seyahati yapıp Floransa’yı ziyaret eden herkes bir ailenin ismini öğrenir: Medici Ailesi.  Mediciler 14. ve 17. yüzyıllar arasında Floransa’da yaşamış güçlü ve etkin bir ailedir.

Bankacılık alanında elde ettiği gücü dini ve siyasi alana taşıyan aile içinden dört papa, çok sayıda Floransa hükümdarı ve daha sonra Fransa kraliyet mensupları yetiştirdi.

Ayrıca Rönesansın başlamasında en etkili faktör oldular. Böylece Avrupa ve dünya tarihine çok önemli izler bıraktılar.

Daha 14. Yüzyılda iken bankacılık işine girdiler. Medici Bankası sadece Avrupa’nın değil, tüm dünyanın en karlı ve en zengin kuruluşuydu. Mediciler zamanla Avrupa’daki bankaların kurumsallaşmalarının öncüsü haline geldiler. Zamanla Vatikan’ın bankeri oldular.

Bu zenginlikleri, Papalığın ve birçok devletin ve soylu ailelerin bankeri olmaları ile elde ettikleri dini ve siyasi gücü çok akıllıca kullanan Medici Ailesi’nin Avrupa ve Dünya bilim ve sanat tarihine inanılmaz katkıları oldu.

  1. Yüzyılın başlarında Floransa’da ilk Platon Akademisi’nin kurulmasına öncülük ettiler. Platon’un eserlerini Yunancadan Latinceye çevrilmesini sağladılar.

Rönesansın dahi sanatçılarının hemen hepsi Medici’lerin himayesinde idi. “Marifet iltifata tabidir” sözü gereğince bu dahi sanatçılara (kendi saraylarında ikamet etmeleri ve Saray’ın atölyelerinde çalışma dahil) verdikleri imkanlar onların bugün hayranlıkla izlediğimiz muhteşem eserleri vermesini sağladı.

Kimler miydi bu ailenin himayesindeki dahi sanatçı ve bilim adamları?

Perspektifin öncüsü sayabileceğimiz mimar Brunelleschi,

Işığı resimde ilk kullanan Piero della Francesca.

Rönesans’ın müjdecisi ressam Giotto ile ilk defa Hıristiyan efsaneleri dışında resim yapan Boticelli.

Keşfetmek için yola çıkan ve bir kıtaya adını veren Amerigo Vespucci,

Michelangelo’dan Leonardo da Vinci’ye kadar sanat ve bilim tarihinin dâhileri Mediciler’in koruması altına girdiler.

“Dünya yuvarlak” dediği için kilise tarafından aforoz edilen Galileo Galilei’yi Floransa’ya Mediciler davet ettiler.

************************************

MEDİCİLERİN İNSANLIĞA KATKILARI

İtalyancayı kullandığı için soylular ve aydınlar tarafından aşağılanan Dante’ye sahip çıkan da Mediciler oldu. İtalyanca önemli bir dil haline geldi.

Batı Edebiyatı’nın en önemli kaynaklarından Homeros’un eserlerini yazılı hale getirdiler.

Mediciler Avrupa, Yakın Doğu ve Alman manastırlarından nadir bulunan kitapları ve elyazmalarını tek tek topladılar.

İtalik” yazı tipi ya da modern el yazısı Mediciler sayesinde doğmuştur,

Avrupa’da porseleni ilk onlar üretti. Muhteşem Lorenzo Medici (1449-1492) Floransa Üniversitesi’ni kurdu, Bilim, Rönesans sanatçılarının kaynağı oldu.

Floransa’da ilk resim sergisi ve katalogu daha bir Medici sayesinde 15. yy da yapıldı. Müzeler galeri tarzı teşhir düzenine kavuştu.

Sanat Tarihinin babası sayılan Vasari, Medici koleksiyonlarının sanat yönetmenidir. Sanat eğitiminde akademi düzenine geçişi başlatan Vasari’dir. İlk sanat akademisi 1563’te, zamanın Medici prensi ile Michelangelo ve Vasari’nin yönetiminde kuruldu. Daha sonra da Roma, Polonya, Paris ve Antwerp sanat akademileri izledi.

Avrupa’nın ilk büyük kütüphanesini bir Medici kurar; mimarı Michelangelo’dur.

HİMAYELERİNDE BULUNAN BÜTÜN DAHİ BİLİM VE SANAT ADAMLARININ ESERLERİNİN ÜRETİMİNDE KATKILARI OLDU.

************************************

BÜTÜN DEHALAR NEDEN AYNI DÖNEMDE ÇIKTI?

Mediciler’in bilim ve tabiat tarihi adına destekledikleri çalışmaların insanlığa çok katkısı oldu.

İnsanlığın yetiştirdiği bunca büyük dehanın hepsinin aynı dönemde yetişmesi bir tesadüf değildi.

Bilim ve sanat üzerinde yeşereceği bir toprak ve uygun iklim ister.

İşte Mediciler bu zemini ve iklimi yaratarak Rönesansın doğmasına, Avrupa’nın ve dünya tarihinin değişmesine yol açtılar.

Ancak tarih tek düze gelişmelerden ibaret değildi. Sosyal ve siyasi şartlar değişkendi. Medici ailesini devam ettiren kişiler de aynı vasıf ve kabiliyette değildi. Bu sebeple Floransa ile bugünkü İtalya sınırları ve Fransa’da etkili olan 400 yıllık Medici dönemleri dalgalı bir seyir takip etti.

Bundan bilim adamları ve sanatçılar da etkilendi.

************************************

TÜRKİYE’DE BİLİM VE SANAT İKLİMİ

Bugün modern dünyada bilim ve sanatın gelişmesi için gerekli zemini ve iklimi yaratmak görevini devletler üstleniyor. Ayrıca büyük sermaye gücüne sahip olan özel sektör de bilim ve sanatın gelişmesi ile karlılığını ve bu alandaki sosyal projeler ile saygınlığını artırabileceğini biliyorlar.

Kendi ülkemizin geleceğine dair tahminde bulunurken devletimizin ve özel sektörümüzün bilim, sanat ve kültürün gelişmesi için uygun zemin ve iklim yaratılmasını sağlayıp sağlayamadığımıza bakmamız gerekir.

Aziz Sancar Türkiye’de olsaydı Nobel bilim ödülünü alabilir miydi?” sorusunun cevabı hepimiz biliyoruz ki olumsuzdur.

Neden dünya çapında bilim adamları, mimarlar, mühendisler, sporcular, ressamlar, müzisyenler vd alandaki sanatçılar çıkarmakta yetersiziz?

Bunları yetiştirmek için gerekli iklim 15 sene öncekinden daha iyi diyebiliyorsak ne mutlu bize.

Yoksa bilim ve sanatın gelişmesi için gerekli iklim iyileşmek şöyle dursun kötüye gitmişse;  iyi bir özeleştiri yapmanın ve acil tedbirleri almanın zamanı gelmiş de geçiyordur.

Tahsil yapmamayı öven rektörler, cüppeliler çıkarmışsak, Atatürk heykellerine saldırılar yaygınlaşmışsa alarm zilleri çalıyor demektir.

************************************

YAPANLAR VE YAKANLAR

Floransa’nın RÖNESANS’ı başlatan parlak döneminde, Medici Ailesinin en güçlü olduğu dönemlerden birinde, ortaya çıkan bir papaz bütün dengeleri değiştirir ve Floransa’daki bilim ve sanatın ilerleyişini tersine döndürür.

Papaz Savonarola, Floransa’da vaazlarıyla müthiş etkili olur.

Yobaz papaz, geleceği görebildiğine ve Tanrı’nın kendisi aracılığıyla dile geldiğine herkesi inandırdı.

“Vaazlarında Floransalıları, İsa Peygamber dönemi sadeliğine dönmeye, Platon gibi düşünürleri okumamaya, lüks ve sefa içindeki bir hayat sürmemeye davet ediyordu. Yoksa Tanrı’nın onları korkunç bir şekilde cezalandıracağını anlatıyordu.

Papazın tarzı ve sözleri çok etkileyici oldu. Boticelli gibi sanatçılar ve hatta Muhteşem Lorenzo Medici bile korkup ona saygı duyuyordu.

Üstüne siyasi ve ekonomik sıkıntılar da eklenince halk papazın kehanetlerinin gerçekleşmesinden daha çok korkmaya başladılar. Fakir hayatı yaşamaya, kadınları manastırlara kapatmaya başladılar.”

Papazın vaazları çok etkili oldu. Halk galeyana gelip Medici taraftarlarını öldürdü. Hatta bir dini tören sonucunda pek çok kitap, sanat eseri Senyör Meydanı’na yığılarak yakıldı.

Medici ailesi bu gelişmeler üzerine şehri terk etmek zorunda kaldı. Floransa yönetiminde artık Papaz Savonarola vardı.

Halk bir süre sonra papazın sadece laf ürettiğini anladı ve isyan etti. Savonarola’yı yargılayıp Senyör (Signoria) Meydanı’nda yaktı.

Akabinde Mediciler, Floransa’ya geri döndüler.

Tarih gösteriyor ki kişiler ve siyasi akımlar baki değil. Kalıcı olanlar ürettiğiniz veya uygun zemin ve iklim hazırlayarak üretilmesine yardımcı olduğunuz eserler ile gönüllerde bıraktığınız izlerdir.

Eyl 20

İzlenimler

Dr. Hasan GÜNAYDIN

07/Aralık/2015 Pazartesi günü, 13:30 – 15:30 saatleri arasında, İstanbul’daki Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde bulunan Kariye Müzesi’ni ve çevresini gezdim. Çocukluğumun (5 yıllık ilkokul döneminin) geçtiği yerleri 40 yıl sonra tekrar görmek hem anıları tazelemek açısından güzel hem de bu süreç içerisinde gerçekleşen değişiklikleri görmek bakımından düşündürücüydü. Kariye Müzesi’nin önünde top oynadığımız geniş alan şimdi restorant olmuş, çevredeki birkaç binanın yerine kat yüksekliği aynı olan yeni binalar yapılmış ve bir iki ahşap bina onarılarak otele dönüştürülmüş. Geri kalan her şey eskisi gibi ve değişmeden zamana meydan okumakta. Çocukluğumuzda “Rahip Okulu” olarak bildiğimiz tarihi binalar halen duruyor, fakat gizemli kapılarında kendilerini tanıtan tek bir kelime bile yok. İçine girilmesi mümkün olmayan bu binalardan bir tanesi restore edilmekte. Yaklaşık 40 yıl önce çekimine şahit olduğum Tarkan filmindeki oyuncular otantik kıyafetleriyle gözlerimin önünden geçiyor. Hafızamda müzenin önü tıklım tıklım dolu ve arkadaşlarımla birlikte, tüm yalvarmalarımıza rağmen içeri alınmıyoruz. Aralardan kaçıp müzeye girmeye çalışıyoruz ama nafile. Yıllar önce otobüsler dolusu yabancı turistin doldurduğu mekanlar –muhtemelen restorasyon sebebiyle- şimdi bomboş ve sessiz. Rahmetli abimin turistlere söylemem için öğrettiği muzır sözler aklıma geliyor: “My heart is tikitak for you, because I love you.” Bunu duyan turistlerin ilkokul 1. sınıf öğrencisi küçük bir çocuğu gülerek sevdiklerini hatırlıyorum. Yaklaşık 3 saat süren ziyaretim esnasında, yanlarındaki çocuk arabasında ağlayan çocuklarıyla Arapça konuşan bir karı-koca ve 15 – 20 yabancı turist dışında hiç kimse yok. Benden başka yerli ziyaretçi bulunmuyor. Müzenin hemen yanında Osmanlı döneminden kalma mütevazı bir çeşme var. Kimsenin ilgilenmediği bu güzel çeşmenin üzerinde “beni şu tarihte şu kişi yaptırdı” diyen bir tabela dahi görünmüyor ve o, boynu bükük bir şekilde fotoğrafını çekecek turistleri bekliyor. Müzenin sol tarafından inen yol üzerinde, müze bahçesi içinde yer alan sahabe mezarının başında iki kadın ve bir erkek dua ediyor. Bunlar oradan geçmekte olan halktan insanlar. Mezarda yatan kişi 612 – 693 tarihleri arasında yaşamış ve Konstantinopolis Seferi’nde hayatını kaybetmiş olan Ebu Said el – Hudri. Kendisinden 1170 tane hadis rivayet edilmiş ve en çok hadis rivayet edilen 7 kişiden biri olarak tanınıyor. İçeri giriyorum. 15 – 20 kişilik bir turist gurubu başlarında rehber olduğu halde müzeyi geziyor. Rehber İngilizce ve İtalyanca olarak bilgi veriyor. 4 – 5 dakika kulak kabartıp dinliyorum. Müzedeki tasvirlerin orijinal olmadığından, bazılarının da İncil Öncesi Dönemi (before the Bible) yansıttığından söz ediyor. Bu tasvirlerden birinin önünde Meryem Ana’nın (Virgin Mary) doğumunu ve babası Joachim ile annesi Anna Maria’yı anlatıyor. Başka bir tasvirin önünde de 7 sayısının İstanbul için taşıdığı öneme değiniyor; 7 tepe (seven hills), 7 kapı (seven gates), 7 adım (Meryem’in ilk 7 adımı, seven steps) ve 7 kat cennet (seven heavens) vurgusu yapıyor. Restorasyon sebebiyle binanın bazı bölümleri ziyarete kapalı. Onarıma 12/09/2013 tarihinde başlanmış ve işin süresi 600 gün olarak belirlenmiş. Ancak onarım işlemleri hala devam etmekte. Restorasyon İstanbul İl Özel İdaresi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İstanbul Rölöve (teknik resim kurallarına uygun çizim) ve Anıtlar Müdürlüğü kontrolünde yüklenici firma Taksim Yapı tarafından gerçekleştirilmekte. Restorasyonun birinci etabında Naos (iç oda) ve kuzey cephesindeki 2 katlı ek yapı bölümleri kapatılacak, ikinci etabında İç Narteks (ana mekana açılan giriş) bölümü onarılacak, üçüncü etabında ise Dış Narteks (dışa kapılarla açılan kapalı mekan) ve Parekklesion (dinsel açıdan yapının en önemli yeri, kilisenin doğu ucunu belirleyen apsis) bölümleri restore edilecek. Müzeyi gezmeye başlıyorum.

İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiş ancak manastır uzun bir süre kullanılmaya devam etmiş. Sultan II. Bayezid Dönemi’nde sadrazamlık yapan Atik Ali Paşa (Hadım Ali Paşa) tarafından 1511 yılında Khora Kilisesi camiye çevrilmiş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde binanın mimari yapısını etkileyecek fazla bir müdahale olmamış. Yapılan onarım çalışmaları deprem sebebiyle oluşan yıkımları onarmaktan ibaret. Mozaikler, freskolar hatta hıristiyanlık sembolleri bile imha edilmemiş ve açılıp kapanan ahşap kapaklarla örtülerek korunmuş. İnce bir kireç badanası ile sıvanarak, hasar görmemesi, tahrip olmaması ve bozulmaması sağlanmış. Sadece batı cephesinin sağ köşesindeki çan kulesinin yerine bina ile uyumlu olacak şekilde minare yapılmış, güneydoğu köşesine mihrap eklenmiş, batı cephesi pencere oranlarında değişiklikler gerçekleştirilmiş ve binadan ayrı olarak sol tarafına çeşme inşa edilmiş. Cami olarak kullanılmaya başladıktan sonra yanına bir medrese yapılmış ancak hem bu medrese hem de manastırın kilise dışında kalan yapıları günümüze kadar ulaşamamış. Kızlar Ağası Hacı Bekir Paşa’nın 18. yüzyıl başlarında yaptırdığı okul ve aşevi de bugün yok. 1766 yılında meydana gelen deprem sonucunda kubbe yıkılmış ancak Mimar İsmail Halife tarafından Bağdadi bir kubbe yapılmış. 1894 yılındaki depremde minaresi hasar gören yapı II. Abdülhamid tarafından tekrar onarıma alınmış. A.B.D.’de bulunan Amerika Bizans Enstitüsü ve Bizans İncelemeleri İçin Dumbarton Oaks Merkezi sponsorluğunda 1948 – 1958 tarihleri arasında gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarıyla camideki sıvalar sökülerek fresk ve mozaikler ortaya çıkarılmış. Bakanlar Kurulu’nun 29.08.1945 tarihli kararı ile müzeye çevrilen cami halen bu amaçla kullanılmakta ve Doğu Roma mimarisinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmekte.

Bütün bunları okuduktan sonra düşünceye dalıyorum. Yıllar önce gidip gördüğüm Endülüs’teki Kurtuba Cami’ni (ki o da kiliseye çevrilmiş) ve El Hamra Sarayı’nı hatırlıyorum. 700 yıllık Endülüs Medeniyeti’nden geriye sadece ikisi kalmış, diğer her şey imha edilmiş. Ve ben iki zihniyet arasındaki farkı onlar adına duyduğum utançla gözlemliyorum. Sadece onlar adına değil insanlık adına utanıyorum…

Eyl 20

Komşumu Uğurlarken

 A.Kemal GÜL

                                                                                                                                     Marmara’nın şirin bir kasabasında yazlık evlerimizdeyiz, komşuyuz. Çoğu kez akşamları buluşur sohbet ederiz oyun oynarız. Bacıların mütevazı ikramlarıyla midemizi beslerken, çaylarımızı yudumlarken haz duymuşuz her daim. Bir letafet, bir zarafet var olmuştur davranışlarımızda. Çoğu kez evimin anahtarını bu güvenilir komşuma bıraktığım olmuştur. Sezon sonu geldi, ayrılma zamanıdır. Komşumu Şırnak- Silopi’ye uğurluyorum gönlümde oluşan hüzün ve özlemle ‘’ yolunuz açık olsun, selam ve selametle kalın, gelecek yıl görüşmemiz dileğiyle…’’ Vedalaştık. Arkalarından el sallarken düşünceye daldım hayallerimle… Tarihe yolculuk denir ya…
Komşum Kürt asılı Türk vatandaşı, genelde aile içinde Kürtçe konuşurlar. Ben Trabzon-Akçaabat’lıyım. Eşim Ankara- Polatlı’dan, aile içerisinde Tatarca konuşurlar… Bütün unsurlarıyla milletimizin iç içe olduğu Anadolu coğrafyasında bin yıllardır birlikte yaşarız. Aynı dinin mensuplarıyız, aynı gönül dilinin bireyleriyiz doğusuyla- batısıyla, güneyiyle-kuzeyiyle kadim yurdum Anadolu’nun. Ve biz tek milletiz, bütün unsurlarıyla Türk Milletiyiz.
Ne yazık ki bu mutlu coğrafyayı netameli duruma sokan, insanını ayrıştırmaya çalışan kültür DNA sı bozuk idareciler,despotlar hep var oldu, var olmaya da namzettirler..

Süre gelen günümüzde de bu yaratıklar mütedeyyin insanımızın temiz duygularını sömürerek, türbinlere oynama sanatını başarıyla oynayarak işbaşında olabiliyorlar ve olacaklar. Ne yazık ki devlet adabından ve yönetiminden, içinde bulunduğu tarih ve kültürden habersiz, her şeye ticari kafa ile bakan, Cumhuriyet değerlerine saldırarak beslenen yönetimlerin itibar gördüğü zamanlarda kan emici ihanet odaklarına gün doğmuştur, haramzadeler göbek atmıştır.
Henüz emekleme aşamasında olan demokrasimizde Türk seçmeni genelde hayal kırıklığına uğrar, kandırılır. Çünkü zayıftır, muhtaçtır, daha vahimi örgütsüzdür. Bir gerçeği vurgularsak eğer, Türk seçmeni çoğu kez seçtiği vekillerinden, yöneticilerinden daha asil kalır, dürüst ve düzgün kalır, haysiyetli kalır. Seçilenler, yöneticiler demokratik sistemimizi olgunlaştırma adına, geleceğimizin kalıcı aydınlığı adına ne yaparlar, ne gibi projeler üretirler/ geliştirirler, orta ve uzun vadede stratejiler nedir, bilinmez. Anadolu’nun verimli toprağında üretimin çağdaşlaşması, hayvancılıkla alakalı endüstrünün güçlendirilmesi temelinde politika üretmek, kalkınmada strateji geliştirmek yerine bağırıp çağıran politikacılarla nereye kadar gidersiniz? Biraz düşünün!

Kürt sorunu diyorlar… Tarihin süzgecinden günümüze süzülürken görüyoruz ki.
Türkler ve Kürtler hep iç içe yaşadılar, kız aldılar/ verdiler, akrabadırlar, aynı dinin mensuplarıdırlar. Bu bin yılların kardeşliğidir, içiçeliğidir. Yaşadığımız ortak kültür dili bizi birleştiren, var eden ana unsurdur. Türk Milleti’ne mensubiyetle tarihte var olan bu Müslüman güzide halk, birlikte yaşadığımız bu netameli coğrafya parçasının ebedi yurt kalmasının birlikten, güçlü olmaktan geçtiğini görmeliler. Birbirini ötekileştirmeden sevgi bağlarını güçlendirmek kanaat önderlerinin, siyasi liderlerin ana ilkesi ve hedefi olmalıdır.
Türkler bu toprakları ne Kürtlerden aldı ne de Türk Milletine mensup diğer unsurlardan. Anadolu’yu, içinde Kürtlerin ve diğer halk unsurlarının da bulunduğu Türk Milleti namıyla Bizans’tan aldı ve yurt edindi, ebedi vatan kıldı. Tarihi vesikalar ortada. Osmanlının son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu ilk yıllarda vuku bulan isyanların arkasındaki gerçekleri lütfen araştırın, okuyun. Bu nezih millete neler kaybettirdiğimizi görelim. Karadeniz’de halk ağzında sıklıkla kullanılan güzel bir söz vardır :‘Akıllı olun akıllı!
Ve unutmayalım ki altı asır süren ecdadımız Osmanlı Devlet-i Aliyesi’nin mevcudiyetindeki kurucu unsur Türkmenler, farklılıkları kaşıyan değil birleştiren, ayrılıkları kışkırtan değil bütünleştiren, kimlikleri tahrik eden değil millet kimliğinde barındıran, dirliği ve düzeni bozmaya kalkışana dersini veren bir yönetim tarzı anlayışının bozulmaya başlaması gerileme devrinin de başlangıcı oldu… Süreç sonuçta Osmanlının devamı Türkiye Cumhuriyeti Devletini tarih sahnesine çıkarttı.
Evet, ülkemin bütünlüğü, insanımın güvenliği ve mutluluğu adına vurgulamak gerekir ki:
Kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil, namertlerin değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara, ‘’yiğit’lere ne kadar da ihtiyacımız var. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.
Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

 

 

 

Eki 09

Huzurlu Ve Güvenli Bir Türkiye

Ruhittin Sönmez

Ülkelerin barış, huzur ve güven içinde olma kriterlerine göre değerlendirildiği “Küresel Barış Endeksi’nin 2017 yılı raporunda” Türkiye, 163 ülke arasında 146’ncı sırada yer aldı.

Türkiye, endekste geçen yıla oranla bir sıra geriledi.

İçeriden bakınca “siyasi mülahazalarla değerlendirme yapıyorsun” derler. Bu bakımdan uluslararası güvenilir kuruluşların yaptığı araştırmaları değerlendirmek uygun oluyor.

Bahsettiğim rapor Avustralya Sydney merkezli düşünce kuruluşu Ekonomi ve Barış Enstitüsü‘nün çalışması. Yani bizi düşman gören bir ülkenin kastı ile sıralamada bu kadar kötü görünüyor olmamız söz konusu olamaz.

Endekse göre dünya genelinde en çok barış içinde olan 10 ülkeden 8’inin Avrupa’da olduğu, 36 ülkeden 26’sında gelişme kaydedildiği ve fakat Türkiye’nin gerilediği görülmekte.

Zaten savaş bölgelerinden kaçanların hepsinin bu Avrupa ülkelerine sığınmak istemesi tesadüf değil. Mecbur kalmasalar Türkiye’de kalanlar da bu ülkelere gidecekti.

Türkiye Avrupa’daki 36 ülke arasında barış ve huzur açısından en sonda.

Ülkemiz 2015 yılından bu yana terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin en çok olduğu ülkeler arasında yer alıyor.

İfade özgürlüğünde de Türkiye en çok gerileme yaşanan ülkeler arasında yer aldı.

Bu sonuçların hepimiz için sürpriz olmadığını sanıyorum.

Bu sebeplerle Türkiye’den gelişmiş ülkelere beyin ve sermaye göçünün hızlandığını da endişeyle izliyoruz.

*********************************

ASLİ GÖREVLERİNİ YAPAMAYAN DEVLET

Devletin asli görevleri denince ilk akla gelenler, Toplumun huzur ve güvenliği, Adalet, Sağlık, Eğitim’dir.

Anayasanın 5. Maddesinde zikredildiği gibi, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamaktır.”

İfade ve inanç özgürlüğü dâhil, temel hak ve hürriyetlerin yaşanmasını temin etmektir.

  • Yukarıdaki araştırma da gösteriyor ki, Türkiye’de devlet huzur ve güvenliği sağlamakta çok yetersiz.
  • Türk Milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğü, ülkenin bölünmezliği Cumhuriyet tarihimizde hiç olmadığı kadar

Ülkenin bir “beka meselesi” olduğunu her gün devlet yetkilileri de itiraf ediyor.

Ege’de 18 adamız Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmiş, toprak bütünlüğümüzü koruyamamışız.

  • Sadece komşularımız değil, en çok ticari ve siyasi ilişkilerimiz olan ülkeler arasında bile dostumuz kalmamış, hemen hepsiyle kavga içindeyiz.
  • Ekonomide en temel parametreler büyüme ve kişi başına düşen milli gelirdir. Son 10 sene büyüme oranı ortalaması yüzde 3’te kaldı. Kişi başına milli gelirimiz bütün istatistik oynamalara rağmen 9-10 bin dolar arasında oynuyor, artmıyor.
  • Eğitim alanındaki başarısızlığımızı artık Cumhurbaşkanı Erdoğan da açıkça itiraf ediyor. İlköğretimden, üniversitelere kadar insan yetiştirme düzenimiz perişan. Üç sene önce reform diye yapılan köklü değişiklikler, üç sene sonra yine reform adı altında eskiye döndürülüyor. Eğitim sistemimiz bir yapboz oyununa döndü.

Eğitimdeki kalitesizlik her alana sirayet etmekte.

  • Adalete güven yüzde 30’ların altına düşmüş. İnsanlarımız yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna, güçlüden değil haklıdan yana karar verdiğine artık inanmıyor. Özellikle siyasi davalar ile muktedirleri doğrudan ilgilendiren diğer davalarda adaletin tecelli edeceğine inanan kalmadı gibi.
  • En çok övündükleri sağlık alanında da çok gerilerdeyiz. 100 bin kişiye düşen doktor ve hemşire sayılarında OECD ülkeleri arasında sonuncu sıradayız.

ÖZETLE, devlet asli görevlerinin hiçbirini doğru dürüst yapmıyor. Devleti yönetenler başarısız.

*********************************

İLK ÇÖZÜM HUKUK DEVLETİ OLMAK

Anayasa’nın 2. maddesinde yer aldığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti bir demokratik, hukuk devletidir.

Hukuk devleti, “tüm işlem ve eylemleri hukuka uygun olmak, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdürmeyi amaçlamak” demektir.

Hukuk Devleti, “hukuku tüm devlet organlarına egemen kılmak, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınmak” demektir.

Hukuk Devleti,  “insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren ve yargı denetimine açık olan devlet” demektir.

Anayasamız Madde 10’da “Herkes kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” diyor.

Fiili duruma baktığımızda Hukuk Devleti özelliklerinden ne kadar uzaklaştığımızı anlatmama gerek yok. Eşitlik ilkesinden geriye ne kaldı bilemiyoruz.

Devletin kurum ve kuralları işletilmiyor.

Ülkenin bütün meseleleri için bir kişinin bir kişinin fikrine göre anlık kararlar alınan bir devlet halindeyiz.

Artık çok hızlı kararlar alan bir devlet Türkiye. En köklü “reformlar” ve “sistem değişikliklerini” bir günde yapıyor.

Fakat “ortak aklın” işletilmediği, “denge ve denetim” sistemlerinin devre dışı bırakıldığı bir devlet olduk.

Zaten çok aldatanımız ve sıkça aldanan yöneticilerimiz var.

Bu şartlarda “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” demek çare değil.

Yeni bir çıkış bulmak zorundayız. Çözüm üretmeliyiz.

Demokrasi ve hukuk ilkeleri içinde bunu başarmalıyız.

Bu imkânsız değil, tünelin ucunda ışık göründü…

Başarısız olanlara verdiğimiz vekâleti geri almak zamanı geldi.

Meseleler belli, Türkiye’nin yetişmiş insan gücü var.. Kurumları asli özelliklerine döndürmek ve kuralları işletmekle başlayabilir ve başarabiliriz.

Ağu 27

Türk Tarihinde Ağustos Ayının Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türk zaferleri akla geldiği zaman, daima Ağustos ayı gözümüzün önüne geliyor. Malazgirt Meydan Savaşı Anadolu’nun kapısını Türklere açmış ve tarihe yeni bir sayfa olarak eklenmiştir. İşte bu büyük zafer, Hıristiyan dünyası tarafından hiçbir zaman unutulmamış ve her fırsatta Türklere kin beslemişler ve Türkleri Anadolu topraklarından atmak için oluşturdukları büyük ordularla Haçlı Seferlerini başlatmışlar, suçsuz, günahsız Türkleri kılıçtan geçirerek kan dökmüşler ve bir soykırım yapmışlardır. Bu hesaplaşma 1071 tarihinden 1922 tarihine kadar sürmüş ve 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruzun başlamasına vesile olmuştur. 23 Ağustos 1921’de Sakarya Savaşıyla başlayan kurtuluş mücadelesi, Büyük Taarruzla devam etmiş ve düşmanın 09 Eylül’de İzmir’de perişan olmasıyla sonuçlanmıştır.

Milletlerin tarihinde çok önemli olaylar mutlaka vardır. İşte Türk milletinin  tarihinde de Ağustos ayı zaferleri büyük önem taşıyor. Ağustos ayına zaferler ayı diye boşuna söylenmemiştir. İşte bu zaferlerin tarih sırasıyla en önemlileri Şunlardır:  26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi, 29 Ağustos 1521 Belgrat’ın Fethi, 29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi, 01 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 05 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi, 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Savaşı’nın Başlaması, 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşına ait aşağıdaki satırları Türk tarihinde Ağustos ayının önemini ortaya koyuyor:

“ Aylardan Ağustos. Günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler

Ya Allah… Bismillah…Allahuekber “

Zaferler büyük mücadelelerden sonra kazanılıyor. Yok olmamak için canla, başla çalışarak, birlik ve beraberlik içinde olarak zaferlere ulaşılabilir. Bu duygularla hareket eden Türk milletinin nasıl yeniden dirildiğine tarih şahit olmuştur. Binlerce şehit kanıyla sulanmış bu vatan topraklarına her zaman sahip çıkmak milletimizin şiarı olmalıdır.

Bu vatan için, bu topraklar için canını ve kanını feda eden şehitlerimizi  rahmetle anmak, gazilerimizi de şükran ve minnet duygularıyla yad etmek en büyük görevimiz olmalıdır.

Ağu 27

30 Ağustos Zaferimiz ve Kurban Bayramımız Kutlu Olsun

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

 

 

İSLAMI YÜCELTEN TÜRK MİLLETİ, TÜRK’Ü YÜCELTEN TÜRK KAHRAMANLAR

 

Milletler vardır tarih olmuş, tarihin derin sayfaları arasında kaybolmuş, yok olmuşlardır.

Milletler vardır tarih boyunca bulundukları coğrafyada yaşamlarını sürdürmüşler, belirli sınırlar içinde kalmışlardır.

Milletler vardır, tarih boyunca diğerlerinin baskısına, eziyetine uğramış, oradan oraya atılmış, sürüklenmiştir.

Milletler vardır millet olamamışlardır.

Fakat dünyaya öyle bir millet gelmiştir ki, o  kökü tarihin derinliklerinde olan bir millettir.

Öyle bir millettir ki, milletlere baş eğdirmiş, baş olmuştur. Medeniyet kurmuş, medeniyet götürmüş, milletleri islah etmiştir.

Yoldan çıkmış milletleri yola getirmiş, kıtaları yurt, denizleri göl edinmiştir.

İki çağı kapamış iki çağı açmıştır.

Ayın, güneşin, yıldızların sistemlerini bulmuş,

 

 

Gökten ay ile yıldızı indirmiş,

Gemileri karadan yüzdürmüş,

Altay’lardan attığı okla Avrupa’nın bağrını delmiş,

Tarih boyunca tarih yazmış,

Birçok milletin de tarihini süsleyerek, onlara onur kazandırmıştır.

Onların da tarih yazmalarının nedeni olmuştur.

İşte bu Türk milletidir.

Türk, dünya üzerinde bazen kasırga, bazen fırtına gibi esen,

bazen de kasırga sonrasının sakinliği içinde dünyayı aydınlatan güneş olmuştur.

Türk, bu medeniyetleri kurarken  ve korurken muhteşem orduların sahibi olmuştur.

Bir zamanlar  Türk’lerin uçan orduları vardı.

Bu orduların önünde Papa diz çöküp, yalvarıyordu.

Orduların nal sesleri yeri göğü inletiyordu.

Bu yer götürmez ordular, Çin içlerinden Avrupa içlerine aktı.

Kurduğu büyük medeniyetlerle de Dünya’yı aydınlatan güneş oldu.

Henüz Rusya, Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere yokken dünyanın en büyük imparatorluklarını kurdu. İşte biz böyle bir millettik.

Bu yüce millet, 120 kadar beylik, atabeylik, hanlık, hakanlık, sultanlık  ve imparatorluklar kurdu

ve Türkler değişik zamanlarda dünya üzerinde gidebildikleri  ve gidip de dönemedikleri her yeri fethetti.

Göktürkler zamanında Doğu Roma’dan Çin’e tüm milletlere baş eğdirmiş bir Türk kavramı vardı.

Büyük Hun İmparatorluğu Avrupa’nın bir ucundan, Asya’nın bir ucuna, iki Okyanus arasındaydı ve O büyük imparatorluktan Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atila’dan Oğuzdan Alpaslan’dan Mustafa Kemal’e ulaşıldı.

 

Her milletin kendine has hazineleri vardır. Fakat Türk milletinin öyle bir hazinesi vardır ki, bu kimsenin sahip olamayacağı “devletler hazinesi”  ve “Kahramanlar hazinesidir”.

Tarihte yüzlerce beylik, atabeylik, hanlık, hakanlık  ve imparatorluk  kurmuş bu millet,  tarihin ve insanlığın gıpta ile baktığı  nice kahramanlar ve nice önderler yetiştirmiştir. Bunlar saymakla bitmez. Fakat içlerinde biri vardır ki, o yüzyıllarda bir yetişen dahi, asker, siyasetçi, devlet adamı, düşünür, o yol gösterici, kanun yapıcı, devrimci, tarihçi ve dilbilimcidir. O, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Dünyanın en ileri milletleri O’nun gibi birisinin ülkelerinde doğmadığına ve böyle birine sahip olamadıklarına yanıp tutuşmuşlardır.

O, tek dişi kalmış yedi kollu kan emici canavar tarafından kuşatılmış, sarılmış, kanı canı tüketilmiş milletini yok olmaktan kurtaran, ona can veren, ruh veren ve son Türk devletini kuran en büyük kahramandır. Verdiği emirler  o kadar kesin ve can alıcıdır ki, Ona inananlar, için “size ölmeyi emrediyorum” dediğinde, bilenler kuran okuyor, bilmeyenler Allahu Ekber nidaları ile düşmana son darbeyi vurmak için ya da şehadet şerbetini içmek için gidiyorlardı.

“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri”, dediğinde; Mehmetcik aslanlar gibi kükreyerek, 26 Ağustos sabahı inletti göğü yeri. Yok etti pis çizmeleri ile vatan toprağını çiğneyen illeti.

Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı, Türk’ün Başkomutanının son Türk devleti için kalktığı Büyük Taarruz nedeni ile hislerini bakın nasıl dile getiriyor:

 

26 AĞUSTOS 1922

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın!

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Türk’e Ankara çevresini bile çok gören düşmanın halen ruhsuz bir kölesiydik. Ruh verilmediği için millet de olamayacaktık. Camilerimizde Ezanın yerini çan sesleri alacak, sanmayın ki, Müslüman kalacaktık.

Atatürk’ün askerleri görevlerini yaptı. Dualar kabul oldu. Türklük kurtuldu. İslam kurtuldu. İlk haçlı seferini yok eden Türk Kılıçaslan gibi, son haçlı seferini de Atatürk yok etti. 26 Ağustosta Alpaslan’ın taarruzu ile Bizans çökertilmiş, Anadolu’nun kapıları Türk’e açılmış, 26 Ağustosta başlayan  büyük taarruz da 30 Ağustosta Türk’ün en büyük destanı olmuştur.  GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, ALLAH’IN TÜRK MİLLETİNE EN BÜYÜK LÜTFUDUR.

30 AĞUSTOS ZAFERİMİZ VE ARDINDAN KAVUŞACAĞIMIZ KURBAN BAYRAMIMIZ YÜCE TÜRK MİLLETİNE KUTLU VE HAYIRLI OLSUN.

Sonsuz Selam, sevgi ve saygılarımla,

 

Ağu 27

Sizi Vicdan mı, Ego mu Yönetiyor?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Ego, ben, benlik, kendilik anlamına gelir. İsteklerinde bencilce davranan kişi kibir ve kendini beğenmişlik duygularıyla birlikte egosunun emrine girmiş demektir. Emre girince de, çağımızın en önemli psikolojik sorunlarından biri ego ile yönetimle karşılaşmış oluyoruz.
Egonun yani nefsin amacı hayatta kalabilmektir. Ego bencildir, sadece kendi varlığını düşünür. Egosunun etkisindeki kişi, başka insanları umursamaz ve yüksek erdemleri göz ardı eder. Ego, aç olduğumuzda en çok doyuracak yemeği ister, beğenilmek istendiğinde diğer insanların çirkin olmasını ister.
İşte bu noktada en büyü kılavuz vicdandır.
Vicdan, nefsin bekçisidir Vicdan, kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güçtür.
Vicdan sadece sonradan oluşturulmuş değildir. Ruhumuzdan gelen doğal bir ilahi eğilimdir. Kişinin kendini bir kenara koyup, objektif bir şekilde olayı tartması ölçmesi ve değerlendirmesidir.
Bazı insanlar, vicdanının değil, ruhunun sesini dinleyerek her türlü ahlaksızlığa ve hukuksuzluğa ses çıkarmamakta, hatta destek olmaktadır.
Halk arasında çok dillendirilen anlamlı bir atasöz vardır. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” Çok samimi olan kimseler, birbirlerinin huylarını benimserler. Vicdansızlara ses çıkarmayanlar da zamanla onlara benzer.
Uzun süre evli çiftler, birbirine benzemeye başlarlar. Evlilik süresi uzadıkça, bu benzeme de kendisini daha güçlü biçimde gösterir. Araştırmalara göre bunun tek sebebi, aynı giyim ve ya saç stillerini benimsemeleri değildir. Bu insanlar birbirinin yüz ifadelerini o kadar uzun bir süre boyuncu taklit etmişlerdir ki, yüzlerindeki kırışıklıklar zamanla aynı biçimi almaya başlamıştır. Kasıtlı olarak yapmasalar da insanlar birbirini taklit ediyor.
Vicdansızlara ses çıkarayanlar zamanla ruhsal v bedensel sorunlarla karşı karşıya kalırlar. Bunun tek çaresi vicdanının sesiin dinlemektir.
Platon bu gerçeği ne güzel ifade ediyor “Ne olursan ol… Ama; önce nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol…”
Yapılan bilimsel araştırmalara göre, kişinin vicdanlı yaşaması, hayatının amacının olması ve kendine meşgale yaratmak gibi özelliklere sahip olması, zihinsel yapısının korunmasını sağlamaktadır. Bu faktörler Alzheimer ve parkinson hastalığını önleyici etkiler göstermektedir.
Vicdanının sesini dinleyen insanlar nefsine çok az uyar, Vicdan kişisel bencilliğin alt edilmesini sağlayan bir erdemdir. Eğer güçlü bir vicdan kişide mevcutsa, kişi ruhsal olarak önemli bir gelişime sahiptir. Vicdan, şefkat, empati ve sevgi ile doğrudan bağlantılıdır.

Haksızlığa uğramışsanız, merak etmeyin. “Suçlunun vicdanı, suçsuzun intikamını mutlaka alır. “ der Jean Jacques Rousseau.

Kaynaklar:

* EAGLEMAN, David, Beyin- Senin Hikâyen, çev. Zeynep Arık Tozar, Domingo Yayınları, İstanbul, 2016.

* ÖZKAN Zülfikar, Duygusal İletişim, Hayat Yayınları, İstanbul, 2015.

Ağu 27

Milli İrade’nin Yıldönümü veya 15 Temmuz

Prof. Dr. Hacı DURAN

15 Temmuz 2016, başarısız darbe girişimi ve milletin meydanları doldurmasının üzerinden bir yıl geçti. Türk milleti, kurtuluş savaşında işgalci ve sömürgeci Batı itilaf kuvvetlerine karşı gösterdiği direnişin bir benzerini, aynı güçlerle işbirliği içinde olan Cuntacı kuvvetlere karşı o gece yeniden gerçekleştirdi.

FETÖ olarak tanımlanan ve yıllarca politik kamu desteği ve mahrem istihbarat ağlarıyla güvenlik birimleri içine sızan CİA güdümlü darbeciler fazla direniş gösteremeden derdest edildi. Millet kanunlara ve yasal düzene sahip çıktığını gösterdi.

O gün bu halk direnişi için aşağıdaki satırları “Milli İradenin Aktörleri” başlığıyla yayınlamıştım. Görüleceği gibi, o yazıda, halkın darbecileri püskürtmesini bir halk devrimine benzetmiştim. Aradan bir yıl geçti. Önce o gün yazdıklarımı özetle açıklamakta yarar var. Sonra da o zamandan bu yana ne değişti? Beklenen neydi? Sonuçlar ne oldu açıklamakta yarar var.

“Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesindeki halk direnişi ile yeni bir tarih başlattı. Halk ilk defa tanklara, toplara ve kurşunlara direnerek demokrasi ve milli irade mücadelesi verdi. Türkiye ve dünya tarihinde benzer bir olayın örneği yoktur.

Darbeye halkın gösterdiği direnişi aslında Türkiye tarihi açısından bir devrim olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü kanunlara, amirlere ve yasal olarak yetkili mercilere karşı çıkan bir cuntacı grubun devleti ele geçirmesini halk engelledi ve halk iki gün boyunca meydanlara ve kamu kuruluşlarına kesinlikle hâkim oldu.

Darbe küresel güçlerce desteklenen ve batıni ekzotik dini propaganda ile örgütlenen, Gülenciler tarafından düzenlenmiştir. Darbeciler halkın direnişi ile durduruldu. Darbecilere karşı iktidar ve muhalefet ortak tepki gösterdi. Halkın darbeye direnmesi önemli bir sosyolojik olgudur.

Darbeci subayların örgütsel gücüne rağmen, milli egemenliği kanunlara bağlılıkta gören subayların varolduğu ve bu subayların, darbecileri engellediği anlaşılmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve muhalefet partilerinin tutumu, direnişi ve halkı meydanlara çağırması darbeyi durduran bir faktör olmuştur.

İmamların selalarla halkı rejime sahip çıkmaya çağırması, darbecileri başarısız kılmıştır.

Sosyal medyanın başarılı kullanımı, halkın meydanları doldurmasını ve darbecileri durdurmasını sağlamıştır.”

Yukarıda özetini verdiğim yazıda, halkın yasal düzene sahip çıkmasına vurgu yapmış bulunmaktayım. Çünkü darbe girişimleri ve darbeler; modern çağda genellikle yasayı, kanunu veya şerii düzeni korumakla görevli olan güvenlik birimleri tarafından gerçekleştirilir. Kanunları veya şer’i düzeni korumakla görevli olan subayların bu kanunları çiğneyerek iktidarı elegeçirmesi bilindiği gibi; gasptır, hukuksuzluktur. Bu bakımdan halkın darbeye karşı çıkmasını, öncelikle hukuka ve yasal düzene bağlılık ve millet iradesine aidiyet olarak değerlendirmek gerekir.

Yeri gelmişken şunu ifade edeyim ki, bir milleti ayakta tutan, birbirine bağlayan ve bir güç haline getiren en önemli bağlardan birisi, milletin üzerinde uzlaştığı ve kendisine göre örgütlendiği yasal yani anayasal düzendir. Milliyetçilik ise kanun hakimiyetine duyulan güvenin ideolojisidir. Millet ise, yasal düzene göre örgütlenmiş olan bir toplumdur. Yasayı çiğnemek, millete ihanet etmektir. Milli değerlerden sapmaktır.

Bu açıdan konuya baktığımızda, Türk milleti, Cumhuriyetin üzerine kurulu olduğu anayasal düzen çerçevesinde hayattaki duruşunu muhafaza eden bütün Türk vatandaşlarını kapsar.

Milli egemenliğin varlığı, halkın yasal düzeni güç kullanarak gasp etmek isteyenlere engel olmasıyla somutlaşır. Bu açıdan 15 Temmuz gerçek manada milli egemenliğin gerçekleştiğine işaret etmektedir. Halkın millet egemenliğini canı pahasına korumaya çalışması, hiçbir zümre, grup ve parti faaliyetiyle özdeş tutulamaz. Bütün millete ait olan bir bilincin; zümre, grup, parti veya cemaat faaliyetiyle özdeşleştirilmesi, milli egemenliğe, bilince ve anayasal düzene zarar verir. Bu değerlere duyulan güveni zedeler.

Üzerinden bir yıl geçmiş olan bu başarılı halk direnişinden sonra, Türkiye’de neler oldu? Halkın emeklerine saygı duyuldu mu? Yasal düzen halkın mücadele azmine bağlı olarak işledi mi? vb. soruları ayrıntılı olarak tartışmak gerekir. Konu hakkında muhalefetin söylediklerini bir yana bırakalım.

Sadece hükümet yetkililerinin darbeciler ve darbecilerle bağlantısı olanların kimler olduklarının tesbiti meselesinde bile ciddi yanlışlıklar yapıldığına dair açıklamalar duyduk, dinledik. Darbecilerin kim oldukları konusunda, “Sapla saman karıştırılıyor” ifadesi hükümet yetkilileri tarafından kaç kere tekrarlandı bilmiyorum. FETÖ ile mücadele konusunda Cumhurbaşkanı’nın yalnız bırakıldığını birçok köşe yazarı yazdı. Hükümet yanlısı ve darbe karşıtı köşe yazarlarının kendi aralarında içeriğini tam olarak bilmediğimiz birçok konuda tartıştıklarına, ağır ithamlarda bulunduklarına şahid olduk. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu örneklerin halk arasındaki izdüşümleri ise çok daha korkunç olabiliyor. Yerel düzeyde bunlara şahid olduk. Herkes kendi dışındaki insanları yalancı olmakla suçluyor. Kimin yalan söylemediğini saptamak zorlaşıyor. Bir güvensiz ortam bu uygulamalar ve söylemlerle inşa edildi.

Kimlerin FETÖ üyesi, bağlısı ve yandaşı olduğu, çoğu kere birbirine karıştırıldı. Olağanüstü hal yasalarını uygulamakla doğrudan görevli olan bürokratların bir kısmının FETÖ üyesi olduğu daha sonra anlaşıldı. Bu durumdaki bürokratların, FETÖ üyesidir diye görevden uzaklaştırdıkları memurların durumu ise, belirsizliği daha da arttırdı.
Karmaşa mahkeme salonlarına kadar uzandı. O meşum gecede herkesin gözü önünde, halkın üstüne kurşun sıkanlar ve darbe emrini verenler yaptıklarını inkar ediyorlar. Herkesin acı bir şekilde yaşadığı acıları ve belirsizlikleri bir film senaryosuna benzeterek kendilerini aklamaya çalışıyorlar.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir konuşmasında dile getirdiği gibi, inkar meselesi darbe girişiminin üstünü örtme boyutlarına ulaştı. İnşa edilen belirsizlik ortamı, ölümleri ve darbe girişimini aktörsüz ve failsiz bırakma boyutlarına vardı. İnkarlar, savunma ve aklama mekanizması olarak kamuoyunda dolaşıma girdi. Yalan söyleme, yalan uydurma ve yalancılıkla suçlama furyası, inkarlar ve fitneyi çoğaltma amaçlı bazı memur tasfiyeleri, halkın o muhteşem direnişini neredeyse gölgeleyecek boyutlara ulaştı.

15 Temmuz 2016’da Türk vatandaşları millet olduklarını göstermişlerdi. Ama aradan bir yıl geçti. Milletin duruşuna her zaman olduğu gibi, yazarların, politik çevrelerin, medyanın, karar organlarının ve bürokratların beklenen saygıyı ve hürmeti göstermediler. Yukarıda belirtildiği gibi, konu hürmete layık bir olgu olmaktan neredeyse çıkarıldı. Gerçeklik temsillere ve metaforlara boğdurulacak biçimde buharlaştırılmaya çalışıldı.

Darbe girişimi üzerinden bir yıl geçti. Bir yıl sonra yaşadıklarımızı maddeleştirerek açıklarsak şunları söyleyebiliriz. İlkin 15 Temmuz milli mukavemet hareketi, Türkiye tarihinde bu sözünü ettiğim, çarpıtma girişimlerine, yanlışlıklara, inkarlara, simülasyonlara rağmen bir dönüm noktası olarak kalacaktır. Çünkü darbe ile iktidarı ele geçirmeye hiçbir grup, cemaat yada parti bundan sonra cesaret edemeyecektir. İktidar olmanın yolunun halkı ikna etmekten geçtiğini herkes öğrendi. Bu önemli bir kazanımdır.

İkinci olarak, darbeler, darbe girişimleri ve halk isyanı veya gösterilerinden sonra toplum ciddi bir travma içine girer. Dünyanın birçok ülkesinde bu duruma çok sayıda örnek verilebilir. Bu içtimai bunalım, kaygı ve heyecan, genellikle iç savaşlara neden olur ve toplumu birbirine yabancılaştırır. Nefret her tarafı sarar. Taassup yaygınlaşır. Yandaşlık halkı şiddete yönlendirir. Kimse kimseye güvenmez. Belirsizlik iç savaşı körükler.

Komşu ülkelerimiz hala bu süreci acı bir şekilde yaşıyor. Acımasız katliamlara düçar kalıyor. Türkiye bu korkuyu ve kaygıyı atlatmıştır. Kışkırtmalar çok oldu. Ama hiçbiri başarılı olmadı. Halk barışı, güveni, rızalığı ve sabrı seçti. Emperyal güdümlü Mütaassıp, fanatik ve kapalı cemaatlere, gruplara ve örgütlere kanmadı. Bütün sorunları yasal düzene ve yargıya emanet etmiş bulunmaktadır. Türk halkının bu tutumu, bu devirde fevkalade önemli bir meziyet olarak tarihe geçecektir. Suçlu ile suçsuzun karıştırıldığı bir kamu düzeninde halkın, sabretmesi, kışkırtmalara kanmaması ve gündelik işlerine yönelmesi, Türk milleti ve devletini payidar kılmaktadır.

Üçüncü olarak darbenin engellenmesinden sonra Türkiye küresel çapta baskı altına alınmaya başlandı. Türkiye’ye saldıran terör grupları açıkça desteklendi. Türkiye’de insan haklarının çiğnendiğine dair raporlar yayınlandı. Türk ekonomisinin iflasın eşiğinde olduğuna dair algılar oluşturuldu. Bu propaganda ve baskı Türk hükümetinin sinirlerini gerdi. Bu gerginlik zaman zaman ekonomi piyasalarına yansıdı. Finansal dalgalanmalar yaşadık.

Bu harici baskılar, başarısız darbe girişimi üzerine ikinci bir darbe etkisi yapma düzeyine ulaşmadı. Ama ciddi manada ülkenin geleceği ile ilgili kaygıları depreştirdi. Bu kaygılara ve baskılara rağmen, eğitim, adil ve şeffaf yargılama ve bürokratik uygulamalar hariç bir çok konuda başarılı bir yıl geçirdik. Darbenin, dış baskıların ve Müslüman ülkelerde yaşanan iç savaşların oluşturduğu kaygılar büyük oranda boşa çıkmış bulunmaktadır.

Türk ekonomisi, komşu ülkelerdeki krizlere rağmen başarılı olmuştur. Darbe girişimi ile oluşan güvensiz ortama direnmiştir. Yapay güvensizlik ortamını yenmiştir. Tüccarlar, girişimciler, yatırımcılar, mühendisler vb. ekonomi aktörlerinin tümü, hem Türkiye dahilinde hem de dünya piyasalarında ekonomik yatırımlarına ve girişimlerine devam etmiştir.

Dördüncü olarak, Türk silahlı kuvvetleri ve emniyet teşkilatı darbe girişiminden etkilenen en önemli iki kurum oldu. Ama her iki kurum da çok kısa sürede toparlandı. Yasal bürokratik teamüllerine yeniden döndüler. Yurt dışında ve yurt içinde Türk devleti ve milletinin güvenliği adına başarılı ameliyeler ve uygulamalar gerçekleştirdiler. Yaptıkları operasyonlarla güvende olduğumuza bizleri inandırdılar.
Her iki kurumun CİA güdümlü darbecilerden dolayı yaşadıkları, başlangıçta hepimizi ürküttü. Ama bu kadar kısa sürede yeniden örgütlenmeleri ve güvenlik ağlarını inşa etmeleri fevkalade önemlidir. Bu durumu, Osmanlı’nın son yıllarındaki bürokratik, siyasi ve güvenlik alanındaki bozulmalarla karşılaştırdığımızda, ne kadar başarılı ve hızlı organize olduklarını daha net görebiliriz.

Halkın darbeci propagandaya kanmadan, kardeşliğini, barışını ve huzurunu korumaya çalışması çok önemli bir erdemdir. Güvenlik bürokrasisinin kısa sürede toparlanıp caydırıcı gücünü göstermesi Türkiye’nin gücü açısından önemli bir delildir.

Girişimciler kuşkulara, baskılara ve kaygılara direndi. Yatırımlar yapmaya devam etti. Ekonominin bu tazyiklere rağmen rekabetçi gücünü koruması yeni Türkiye için önemli bir kazanımdır.

Keşke aynı başarıyı üniversitelerimizde, eğitim kurumlarımızda, yargı uygulamalarında ve politik söylemler alanında da görebilseydik. Bu üç alandaki tartışmalar, tartışmalı atamalar, kararlar ve atışmalar, 15 Temmuz’un oluşan bilincine zarar vermeye devam ediyor.

Son olarak şunu belirteyim ki, Türk milleti küresel çapta örgütlenen menfi, kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı propagandaya karşı başarılı bir direniş göstermiştir. Bu direniş sadece o meşum geceyle sınırlı değildir. Daha sonraki dönemlerde de halk, kardeşliği, girişimciliği, millet olarak birlikte yaşamayı seçmiştir. Halkın bu duruşu bir erdemdir.

Politikacıların, basının ve kamuoyu inşacılarının bu erdeme saygı duymasını umuyorum. Halk başka Türkiye yok dedi ve sahip çıktı. Halk yüce bir millet olduğunu her yönüyle kanıtladı. Umarım her kes yasaları namus bilerek halkın hukukunu korumaya devam eder.

 

Ağu 27

Ağustos Nutkum!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu nutku her halde yıllar önce yazdım, şimdi yine Türk’ün zafer günleri gelip çatınca bari bende bir şeyler söyleyeyim dedim. Ama değişen bir şey olmadığı için söyleyecek yeni bir şey de yok!!!

 

Oyunlar hep aynı oyun! Aktörlerin ise karakterleri kardeş! Bunun için ben de artık bunları ezberledim. Anlayacağınız her şey çok yavan geliyor. Çünkü Türk, yüzyıllardır aynı şeylerle cebelleşiyor…sanki bütün bunlar kader olmuş!

 

Olsun ben yine de, şanlı ecdatın mümtaz ruhunu anmak için tekraren, “Ağustos Nutkum“u sizlerle paylaşayım ve şehitleri, gazileri minnetle anayım! Belki yeni bir Mustafa Kemal‘in, Alparslan‘ın, Fatih‘in ortaya çıkışına bir nebze olsun vesile oluruz. “30 Ağustos Zafer Bayramı” Türk Milletine kutlu olsun..

 

Türk Milleti için Malazgirt’ten Dumlupınar’a zaferlerle dolu bir haftaya giriyoruz. Onun için hem bu zaferleri ve ecdatı anmak hem de içinde bulunduğumuz duruma bazı saptamalar yapmak istiyorum.

 

Biliyorsunuz, Atatürk’ün söyleyip söylemediği üzerinde büyük tartışmalar kopartılan ama içeriğinin Türk Milleti ve gençliği için yüzde yüz doğruları içeren bir “Bursa Nutku” vardır. İçeriği itibarı ile işine gelmeyenler, bu nutku yok saymak için ellerinden geleni yaparlar.

 

Sadri Maksudi Arsal, Türk Milletini yönetenlerin bazı devrelerde milli şuurdan uzaklaştıklarını ve öz değerlerden uzaklaşıldıkça da, devlet ve millet için tehlikeli sonuçlar doğduğunu ifade etmektedir.

 

Bugünde milli değerlerden uzaklaşılmıştır ve Türk Milleti, gelişmelerin doğuracağı tehlikeli sonuçlarla karşı karşıyadır.

 

Bu nedenle, sadece hamaset yaparak zaferlerle övünülmemeli, içinde bulunduğumuz durum iyi yorumlanmalıdır. Zaferler elde eden bir ecdatın çocukları olarak, içine düştüğümüz bu durumdan, biraz gayret biraz akıl ile çok kolay çıkabileceğimiz halkımıza anlatılmalıdır.

 

Büyük Önder; Bursa Nutku’nda; Türk Gencini inkilabın ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisi olarak tanımlamaktadır. Türk Gençliği, şimdi böyle bir şuur ve vazife idraki içindemidir? Değilse derhal yeniden görevlerini yapmak üzere vazife başına getirilmelidir.

 

Devamla ne diyor Atatürk; gençlik inkilapları ve cumhuriyeti “… güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve davranış duydu mu “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendini koruyacaktır.”

 

Şimdi benim Ağustos Nutku ile durum nasıl gelin bir bakalım. Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı büyük bir kıpırtı vardır. Türkiye’nin polisi var ama bu polis cemaatçi, Menzilci, alevici, sünnici vs. diye bölünmüş. Biri diğerini tutmak için operasyon üstüne operasyon yapıyor. Jandarmanın, pkk’lının heykeli dikilirken haberi bile olmamış(!) Türk Ordusu, başına çuval geçirilir, kışladan bayrak indirilir, asker küfür kafir taşla sopa ile kovalanır, komutanları hapislerde sürünür bir durumdadır. Ya adliyesi, mahkemeleri yargıtayı, danıştayı, sayıştayı, Anayasa Mahkemesi ne durumdadır derseniz onu da söylemeyeyim. Mahkeme kapısına düşmekten gerçekten çok korkarsınız. Adeta hukuk mu, yoksa bir korku  masalı mı diyesiniz gelir. Yani hukukun milletin hakkını koruyacak mecali yoktur. Tıpkı görevinin farkında olmayan Türk Gençliği ve Türk Milleti gibi.

 

Diyelim ki; gençlik bu işin farkında, o zaman ne yapacak?

 

Mustafa Kemal; inkilapları ve cumhuriyeti koruyan gençliğe: “polis gelip asıl suçlulara bakmaksızın suçlu diye onu yakalayacaktır. Mahkeme yargılayıp onu hapse de atacaktır. Ama Türk Gençliği polise yalvarmayacak, haklı ve suçsuz olduğu için kayırılmasını istemeyecektir. Ve mücadelesine yılmadan ve yorulmadan devam edecektir.” diye yol göstermektedir.

 

Mustafa Kemal veya her kimse bu günleri görüp “Bursa Nutku”nu yazmış. Ancak nutukta yazılanlardan anlaşılıyor ki; bu günler öngörülmüş ve Türk Milleti uyarılmak istenmiştir. İyi de yapılmıştır. Yoksa bugün neyin nasıl olduğunu nasıl görecektik?

 

Türk tarihinin emsalsiz zaferlerini andığımız bu günler de görüyoruz ve anlıyoruz ki; Türklerin sahip oldukları ruhsal arazlar nedeni ile Türk tarihindeki emsalsiz büyük başarılar beklenen ve istenilen sonucu vermemiştir. Bir neslin fedakarlığıyla kazanılanlar sonraki nesiller tarafından bugün olduğu gibi israf edilmiştir. Bir devrede kuvvetli kahramanlar ve aydınlar yetişmiş, sonra gelenler onların getirdikleri ile geçinip, sahip oldukları birikimi bir mirasyedi gibi tüketmişlerdir.

 

Gün bu gidişatı yani zaferler kazanan ecdatın mirasını, Yunanlılara terk ettiğimiz adalar ve Işid’e terk edeceğimiz söylenilen Süleyman Paşa Türbesi ve bir çok örnekte olduğu gibi afiyetle yiyip bitirme günü değildir. Aksine gelecek nesillere sağlam ve güçlü bir miras bırakma günüdür. Bu vesile ile bize zaferler armağan eden ecdatı rahmetle anıyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bursa Nutku”nu tekrar ediyor, kendi “Ağustos Nutku”mu da böylece sizlere arz ediyorum.

Ağu 27

İnsan ve Bilinmezi

Av. Mustafa ÖZKURT

İlim bende kelam bende
Nice nice alem bende
Yazar levhi kalem bende
Madem ki ben bir insanım

Aşık Daimi

İktisat fakültelerinde İktisada giriş derslerinde iktisadı tanımlarken ilk öğretilenlerden biri  “kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız” olduğu tezidir.

Bu tez bilimsel ambalaj içinde her iktisat bilimiyle tanışana altın yaldızlı ambalaj içinde sunulur. İlk duyulduğunda kulağa hoş gelmeden öte, bir bilinmezi kavramanın bilgiçliğinin hazzını bize vermişti.

Diğer sınıf arkadaşlarımı bilmem ama, ben rahmetli Prof. Dr. İrfan ERGİN’den Galatasaray iktisat ve İşletme Yüksek Okulunda ilk duyduğumda iktisat ilmini hemen orada çözdüğümü zannettim. Okul süresince bütün iktisadi analizlere bunu uygulamaya kalktım. Tıfıl bir iktisatçı olarak Amerika’yı sanki yeniden keşfetmiş gibiydim. Tıpkı harp okulunun ilk dersine giren öğrencinin kendisini geleceğin Genel Kurmay Başkanı gibi görmesi gibi. Genç yaşın verdiği bu ruh halini çok görmemek gerek.

Kıt bilgi ve tecrübesizlikle bu tez bana cazip olmaktan ziyade gerçekliğin ta kendisi olduğu kanaati hafızama yerleşmişti.

Oldum olası bu tür basmakalıp laflar insanların ilk etapta muhakeme yapmasına fırsat vermeden hafızaya yerleşir ve orada irdelenene kadar kalırlar.

Zaman içinde bunun hiçte tam doğru olmadığını anladım.

Her insanın zihninde ihtiyaç olarak belirlenen bir sınırsızlık vardır. Amma, bu sınırsızlık gerçek ihtiyaçlardan kaynaklanmıyordu. Kanaatkâr olamayan insanın hilkatinde var olan aç gözlüğünden kaynaklanmaktaydı.

İnsanın yaratılışından gelen ihtiraslarından, aç gözlüğünden kaynaklanan bu aşırı ihtiyaç duygusu, bizi mutsuzlaştırdığından “kaynakları sınırlı, ihtiyaçları sınırsız” görmemize sebep oluyordu.

Allah (C.C.) ilminde her şeyi bir ölçü yani bir denge üzerine yaratmıştır. Kâinat denge üzerine kurulmuştur. İslam’a göre dünya ve ahiret hayatı da bu dengeye tabidir. Ne dünya hayatı ahiretten üstündür, nede ahiret hayatı dünyadan üstündür. İkisi de dengededir. Hayatın amacı her iki dünyada da insanın gerçek mutluluğudur. İhtirasların esiri olmamamız için mutasavvıflar “insanı kâmil” üzerinde çok durmuşlardır. Mutluğumuzun az veya çokluğu insanı kâmil olmaya yaklaştığımız kadardır.

Modern insanın her türlü imkâna rağmen mutlu olamamasının sebebi bu dengeyi kuramamaktan kaynaklanmaktadır.

Her şeyde denge aranmalıdır. Bir Hadisi Şerifte Peygamberimiz “Sevdiğinizi çok aşırı sevmeyin, bir gün nefret edebilirsiniz.  Nefret ettiğiniz kişilerden de çok fazla nefret etmeyin, bir gün sevebilirsiniz”  buyuruyor. En güzel olan şey sevgide bile ölçülü olmalıyız.

Sözü bir hikâye ile bitirelim.

Zamanın birinde Hindistan’da yaşayan ava meraklı çok zengin bir raca varmış.

Bir gün veziri ve adamlarıyla birlikte tebdili kıyafetle avlanmaya çıkmış. Yolları bir nehir kenarında balık avlamaya çalışan yaşlı bir balıkçıya rastlamış. Raca atını sürerek yaşlı balıkçıya yaklaşmış. Balıkçıya

-Akşam olmak üzere, söyle bakalım ne yakaladın, hepsini satın almak istiyoruz. Demiş. Yaşlı balıkçı

  • Sabahtan beri hiçbir şey yakalayamadım beyim, bu gün talihim hiçte yaver gitmedi. Evde torunlarım benden yiyecek beklemektedirler. Demesi üzerine Raca
  • O halde oltanı at ne yakalarsan karşılığı kadar sana altın vereceğim. Balıkçı iyi giyimli bu adama bakıp, sevinçle oltasını düzeltip var gücüyle nehre savurmuş. Bir müddet sonra oltanın bir şeye takıldığını hissetmiş. Oltayı çekmeye başlamış ne fayda kuvveti yetmemiş. Oltanın büyük bir şeye takıldığını düşünüp, alacağı altın miktarının hayalini oracıkta kurmaya başlamış. Raca yanındaki askerlerden birine balıkçıya yardım etmesini emir buyurmuş. Oltayı çektiklerinde çıka, çıka ucunda bir kuru kafanın olduğunu görmüşler. Raca balıkçının talihsizliğine acımış ve ancak söz verdiği gibi kuru kafayı bir terazinin kefesine koymuş. Yanındaki vezire diğer kefeye altın koyun demiş. Yanlarında getirdikleri bir torba altını koymuşlar kuru kafa daha ağır basmış. Bu defa oradakilerin hepsi ceplerinde ne kadar altın varsa teraziye koymuşlar niye kuru kafa yerinden oynamamış, ağır basmış.
  • Paraları kalmayınca bu defa balıkçıyı, kuru kafayı yanlarına alarak saraya varmışlar. Sarayda tartmışlar hazinenin tamamını koymuşlar bir türlü kuru kafaya denk getirememişler.
  • Bunda bir hikmet olduğunu anlayan Raca memleketin âlimlerini toplamış ve onlara sebebini sormuş. Hiçbir cevap bulamamış. İçlerinde biri.
  • Hükümdarım yaşlı ve tek başına şehrin dışındaki kulübede tek başına yaşayan biri var onu çağıralım belki o bunu çözer demiş.
  • Hemen çağırmışlar. Yaşlı bilgin terazinin bir kefesindeki altın yığınlarına, diğer kefedeki kuru kafaya bakmış. Ya havle, çektikten sonra sağ eliyle sakalını kaşımış. Bir müddet sonra yerden bir avuç toprak alarak kuru kafanın üzerine atmış.
  • Toprağı atar atmaz altın dolu kefe gürültüyle yere yapışmış, kuru kafa havaya kalkmış. Raca ve etrafındakiler hayretler içinde bunu görmüşler. Yaşlı âlimi Raca yanına çağırarak hikmetini sormuş. Yaşlı âlim.
  • Hükümdarım bu kuru kafanın sahibi dünya hayatında bizim gibi yaşarken, gözü doymayan bir muhteris insandı.  Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyururdu. Lakin suda boğularak öldüğünden toprakla buluşmadığı için hala gözü doymamıştı. Şimdi ben bir avuç toprak üzerine atınca gözü doydu.  Demiş.

İhtiyaçlar sınırsız değil, sadece ihtiraslarımız sınırsızdır. İnsanın akıbeti bellidir. Kamil olun. Mutlulukla kalın

Eski yazılar «

» Yeni yazılar