Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 13

Yine Fil Avcıları Kazandı

Ruhittin SÖNMEZ

 

Gazetede köşe yazısı yazmaya başlayalı 11,5 yıl olmuş. İlk yazılarımdan birinde “Fil Avcıları” başlığını kullanmış ve şu hikâyeyi anlatmıştım.

Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:

Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.

Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.

Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.

Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.

Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.

***

Günümüzde fil avcılığını bizim üzerimizde daha modern bir formatta uygulamaya devam edenler var. Fakat oyunun esasında bir değişiklik görülmüyor.

Önce sizi çukura düşürürler, bütün bunları bazı “kötü adamların” yaptığına inandırırlar. Sonra “iyi adamlarını” gönderirler ve sizi kurtarırlar. Böylece siz o kurtarıcılara karşı derin bir minnet ve vefa borcu içine düşersiniz. Zaman zaman hırpalansanız da, aşağılansanız da sizden beklenen tek bir şey var: Kurtarıcınıza kayıtsız şartsız sadakat ve canla başla çalışarak hizmet etmek.

“Filler başka insanlar başka” demeyin.

En azından bizim insanlarımız da filler gibi kendisine iyilik yaptığına inandıkları kişilere sadıktır.

Ayrıca defalarca tecrübe ile gördüğümüz gibi en az filler kadar saf insanlarız.

Bu yüzden fil avcılarının kazanmaya devam etmesine şaşmamak gerekiyor.

Konunun güncellenerek yorumlanmasını sizlere bırakıyorum.

Tem 24

Ah Şu Kötü Muamele Kurbanı Çocuklar!

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

Genel olarak çocuklar başkalarının kendilerine davrandığı gibi davranırlar.
Eğer anne-babaları tarafından çok eleştirilmişlerse, tehdit edilmişlerse, sert cezalara uğramışlarsa gitgide ilgisizleşirler. Oyun arkadaşlarının canı yandığında ve ağladıklarında onlara ilgi göstermezler. Bu süreçte arkadaşları arasında tutunamazlar, depresyona yakın olurlar ve zihinsel olarak zorluk yaşarlar.
Kötü muamele gören bu çocuklar, yetişkin olduklarında başları yasalarla sık sık derde girebilir ve şiddete yönelebilirler. Çünkü empati yoksunu olma yolundadırlar.
Bu çocuklar çok erken yaşlarda anne- babalarını birer minyatür kopyası olmayı öğrenirler. Günde üç öğün yemek yer gibi, üç öğün dayak yiyen çocukların beyinlerinde bu travmalar kalıcı bir iz bırakır.
Keyfi terbiyeyle yetişen çocuklar, anne veya baba olduklarında kendi çocuklarına keyfi ve sert davranırlar.
Keyfi terbiye, anne- babanın ruh haline göre verilir. Bu anne-babalar kendilerini kötü hissettiklerinde çocuklarını şiddetli bir şekilde cezalandırırlar. İyi hissettiklerinde ise çocuklara hiç ceza vermezler Çocuklar evin altını üstüne getirse de ceza görmezler.
Başka bir ifadeyle, caza çocuğun ne yapmış olduğuyla değil, anne- babanın kendini nasıl hissettiğiyle ilgilidir. Bu ortamlarda çocuk kendini değersiz ve çaresiz hisseder.
Hayatın ilk üç- dört yılında temel nitelikteki dersler daha sonraki dönemlere oranla daha kolay öğrenilir. Özellikle duygusal dersler. Hayatın erken dönemlerinde edinilen duygusal derslerin etkisi bir ömür boyu devam eder.
Çocuk kötü muamele görmüşse, genel olarak dikkatini toplayamaz, insanlara güvenemez, iyimser olmak yerine öfkeli ve kaygılı olur.
Kötü muameleye ihmal de dâhildir. Hatta yapılan araştırmalara göre, basit ihmalcilik, açıkça kötü muameleden daha fazla zarar verebilir. En kaygılı, en dikkatsiz, en tepkisiz, en fazla içine kapanan ve en saldırgan çocuklar ihmal edilen çocuklar arasından çıkmaktadır.
Unutmayalım: Anne- babaları yetersiz, olgunlaşmamış, uyuşturucu bağımlısı, depresif, öfkeli ve amaçsız olan çocuklar büyük bir riskle karşı karşıyadır. Böyle kargaşa ortamlarında büyüyen çocuklar olumsuz özelliklerini nesilden nesile aktarırlar.
Bu sebeplerle evlilikler çok önemlidir. Evlenecek kişinin yeterli olgunluğa ve yüksek bilinç seviyesine ulaşması gerekir. Evliliğin gerektirdiği bilgi birikimine ve ahlaka sahip olmayan kişinim evlenmesine gerek yoktur.
Anne- babaların en büyük görevleri, çocuklarının kişisel bütünlüğe ve özü sözü bir olan kişilerle evlenmelerine yardımcı olmaktır. Sırf evlenmek için evlenilmez. Evlenecek kişi evliliğinin ve kuracağı ailenin amacının ve anlamının ne olduğunun bilincinde olmalıdır.
Bir aileyi idare etmek, bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir” der Michel de Montaigne.

Formun Üstü

 

Tem 24

Nasıl Bir Türk Gençliği Olmalı?

Dr. Şahin CEYLANLI

Bu makalede, Türk Gençliğinin  bütün özelliklerinin  belirtilmesi  veya  ortaya  konması    kolay  bir durum  değildir. Bu  cümleden  hareketle; Türk gençliğinde olması gereken  bazı  önemli  özellikleri  ortaya  koymaya  çalışacağız.  Gençlik, milletimizin  en  dinamik  gücü  olduğundan, her zaman  ve  her yerde  milletin  ümidi  ve  geleceğinin  teminatı  olmalı  ve  olmaya  da  devam  etmelidir. Bu  önemli  vazifeyi  yerine  getirebilmesi  için  kendini  devamlı  yeni bilgilerle donatmalıdır.  Gençliğin  sosyalleştiği  ilk  yer  aile, daha sonra  okul, iş  hayatı  ve  son  olarak da  sosyal  çevredir. Gençliğin  yetişmesinde  okul  kadar  ailenin  de  büyük  rolü  var.  Aile, sosyal  bir  kurum  olduğundan, gencin  şekillenmesine  büyük  katkı  sağlamakta. Anne  ve  babanın  eğitim  durumu , mesleği, çalışma  ortamı, çevresi  v.b. özellikleri, genç  insanın  sosyal  hareketliliğini  etkiler  ve  ona  yön  verir. Daha sonra, okul  hayatı  başlar  ve  bu  eğitim  kurumlarında  da  birtakım  yeni  bilgiler  öğrenerek  daha  da  sosyalleşir. Okuldan  sonra  iş hayatına  atılan  gençler, iyice  tecrübe  kazanır  ve  yaşadığı  sosyal  çevre  içinde  sosyal statü sahibi  olur  ve  böylece  çevreye  ve  dünyaya  bakış  açısı  değişir.

Konuya başka bir açıdan  bakacak  olursak; gençliğe  gereken  önemi  veren, 19  Mayıs  1919’u   Türk  Gençliğine  armağan  eden  Mustafa  Kemal’in, gençliğin  nasıl  yetiştirilmesi  hususundaki  görüşleri, dün olduğu  gibi  bugünde  ilgililere  ışık  tutmaktadır. Mustafa  Kemal’in  arzu ettiği  gençlik; çağdaş  demokrasiyi  içine  sindirebilen, birtakım sloganlarla  düşünmeyen, çağdaş  ilim, teknik  ve  fen  bilgilerine  hakim, vatanı  ve  milleti  için  canını  çekinmeden  verebilen, ülke  kalkınmasında  birtakım fedakarlıklar  yapabilen üstün yetenekli  gençliktir. Mustafa  Kemal’in  Türk  Gençliğine  Hitabeti’nde  belirttiği  gibi; gençliğin  birinci  vazifesi, Türk  bağımsızlığını,  Türk  Cumhuriyetini  sonsuza  kadar  korumak  ve  savunmak  olmalıdır. Bunları  yapabilmek  için  gençliğe  şöyle  sesleniyor: İhtiyaç   duyduğun  güç , damarlarındaki  asil  kanda   mevcuttur  diyerek, gençliğe  hem  yol  gösteriyor , hem  de  ona değer   verdiğini  ortaya  koyuyor.

21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, Türk  Gençliğinde  olması  gereken  vasıf  veya  özelliklere  gelince; her şeyden  önce  milli, manevi, tarihi  ve  insani  vasıflar  çerçevesinde  birleşen  ve  Batı  Kültürü  ve  Medeniyeti  karşısında, kendi  kültür  ve  medeniyetine  sahip  çıkan, Türkiye  üzerinde  oynanan  oyunları  ve  tertiplenen  tezgah  ve  tuzakları  fark edebilen, ülkü  ve  ideallerini  hiç  unutmayan  ve  onları  devamlı  yaşatan, Türk  Tarihine  bir  bütün  olarak  bakan, sınıfçı  ve  bölücü  olmayan, emperyalizmin  her türlüsüne  karşı  çıkan, planlı  ve  programlı  çalışan, vatanına, devletine  ve  milletine  candan  bağlı  olan, ülke menfaatlerini  kendi  menfaatinden  üstün  gören, çelik  yürekli, demir  bilekli , üstün  yetenekleriyle  düşmana  korku  salan, mazluma  dost  olan, büyüğünü  sayan, küçüğünü  koruyan  ve  seven , inisiyatif  sahibi, korku  nedir  bilmeyen  v.b. vasıflara  sahip  bir  gençlik  olmalıdır. Bu durumdan, milletimiz büyük bir onur ve gurur duyar.

Konuya  başka  bir  cepheden  yaklaşacak  olursak;  yukarıda  belirtilen  vasıfların  korunması  için  sağlam  kafa  sağlam  vücutta  olur  düsturundan  hareketle; Türk  Gençliğini  zararlı  ve  bağımlılık  yapan  madde  ve  unsurlardan  mutlak  surette  korumalı  ve  gerekli  tedbirler  süratle  alınmalıdır.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Tem 19

Seçimler Sonrası Önümüzdeki Görev

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimlerini geride bıraktık. Seçimlerle ilgili çok şey söylenebilir ve yazılabilir. Bir iki makaleye sığmayacak çapta gelişmelerle karşı karşıya kaldık. Bu seçimler daha önce yapılanlardan çok farklıdır. Türkiye yüz yılı aşkın süredir sürdürdüğü demokratik parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini çağrıştıran bir modele geçmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi adını taşıyan bu sistemde başkana aşırı yetkiler tanınmaktadır. Başbakanlık kalkmaktadır. Politika oluşturacak olan kurul ve ofislerdir. Bunlar bakanlıkların yerini alacaktır. Ortada bir hükümet olmadığı için kabinenin varlığı ve yokluğu tartışılamaz. Bakanlar başkan tarafından ve genelde TBMM dışından tayin edilecektir. Bütçe başkan tarafından yapılacaktır. TBMM’de gensoru verilemeyecek, yasa teklifleri tartışılamayacaktır. Osmanlı’nın meşrutiyet döneminde bile padişahın sahip olmadığı kanun yapma yetkisi yeni sistemde Cumhurbaşkanına yani başkana geçmektedir. Yürütme ve yasama önemli ölçüde başkana geçmektedir. Yargının da partili ve tarafsız olamayacak başkana karşı ne ölçüde bağımsız ve tarafsız olabileceği çok tartışmalıdır.

Türkiye’de yapılan ve yapılmaktan da bıkılmayan bir metot yanlışı bulunmaktadır. Üstelik bu yanlış sürmektedir. Yasa ve anayasa değişikliklerinde biz hep eskiyi atıp dünyayı ve ülkeyi yeniden keşfeder gibi yeninin peşine düşeriz. Bir heyecanlı arayış sürer. Oysa; yasa, anayasa ve sistemin işlerliğini ve bütünü tamamlayan parçaların fonksiyonelliğini engelleyen hususları tespit ederek onları düzeltmek yerine; genelde silbaştancılığa yöneliriz. Böylece zaman ve kaynak israfına sebep oluruz. Siyasi ve iktisadi istikrarı daha da bozarız. Taşları yerli yerine oturtamayız. Hele bir yasa çıksın değiştirme gerekirse ilerde yaparız tekerlemesini sürdürürüz. Oysa, yasa ve anayasalar sürekli üstünde oynanacak ve değiştirilecek belgeler değildir. Sürekli değiştirmeyle uğraştırmak bir kısır döngü şeklinde bize çok şey kaybettirir. Üretici ve yapıcı olmayı engeller. Çatışmacı ve kutuplaştırmacı bir anlayış yerleşebilir.

24 Haziran seçimlerini hala tartışmak, onu bunu suçlamak ve ihtilafları daha da artırmak yerine; iç sahada top oynamayı bırakarak yeni sistem içinde devlet bürokrasisinde en yetkili makamca da belirtildiği gibi, ehliyet ve liyakatin esas alınacağı ifade edildiğine göre, kısır ve ufku dar, duygusal yaklaşımları terketmek durumundayız. Yapılacak iş; ehliyetli ve liyakatlı kadroları ülke yararına tespit ederek onlardan istifade edilecek ortamı yaratmaktır. Bunun yerine, birbirimize çok kolay düşman olma sosyal hastalığını artık bırakmalıyız.

Bir dostumuzun söylediği şu cümle bazılarına ışık tutabilir: “… Biz TBMM’de artık 92 milletvekiliyle temsil ediliyoruz”. Bir gerçek var ki; TBMM’de fikirlerimizi paylaşan sayı bunun çok üstündedir. Özellikle küresel rüzgarların etkisiz hale geldiği, milli devletleri küresel sistemin kölesi yapıcı küreselleştirme, uysallaştırma, dondurma, milli çıkarları koruyamaz hale getirme, tâbi kılma çabalarının kan kaybettiği bir dönemden geçiyoruz. Milliyetçilik artık bağımsızlık, hükümranlık ve milletleri geleceğe taşımanın garantisidir. Milliyetçiliğin ekonomiden sanata kadar yükselen bir değer olduğu günümüzde, milliyetçiyim diyenlerin kısır tartışmalara ve yeni kan davalarına çeşitli taassup örneklerine ihtiyaçları yoktur. Tersine; akılcı ve duygusallığı aşan sosyal mühendislik işlerine ihtiyaç vardır. Türkiye önce Türkiye diyen milliyetçilerden bunu bekliyor.

 

 

May 06

Eğitime, Kıssadan Hisselerle Bir Şeyler Diyelim!

Cafer GENÇ

Eğitimin, içinde bulunduğu sorunları ve sıkıntıları hep dile getiriliyor da, ne hikmetse, bir türlü çözüm bulunamıyor. Başta eğitim sistemi ve uygulamaları olmak üzere, ilgi alanına göre yönlendirme ve yerleştirme, okul çeşitleri, sınıf geçme, fiziki yetersizlik, ikili öğretim…vs. gibi önemli meselelerimizi halletmediğimiz sürece eğitimde kaliteden ve başarıdan söz etmek abesle iştigal olur.
Eğitimci ve yönetici olarak yaklaşık 40 yıldır bu sorunlarımızın giderilmesi için mücadele ettim. Kurul ve komisyonlarda görevler aldım, bakanlığımıza raporlar hazırladım. Sonuç mu? Hep, “ben söyledim ben duydum, ben yazdım ben okudum” durumu ortaya çıktı.
Bu durumları, eğitim konusunda söz söyleme hakkına sahip olanlar dile getiriyor olsa bile, söylenenler sözde kalıyor. Bazı, “kıssadan hisselerin, eğitim olaylarının anekdotlarla anlatılması daha etkili olur” diyerek bugünkü yazımda eğitimi, birkaç anekdotla anlatmayı uygun gördüm.
Almanya’da bir lise müdürü, her yıl, eğitim öğretim yılının başında, öğretmenlerine şöyle bir mektup gönderiyormuş. “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” diyor.
Bu anlamlı sözlere, “devleti yıkmak için ürettiği dinamiti devletin temeline koyan bir Kimyager olmanın, böbrek nakli ticareti yapana doktor demenin bir anlamı ve amacı yoktur” diyerek destek vermiş olayım.
Bir meslek sahibi olmak elbette önemlidir ve gereklidir. Bu mesleği, ahlak ve vicdan anlayışıyla yerine getirmek, insanlara hizmet etme duygu ve düşüncesi içerisinde olmak her şeyden önemlidir. Bunun için, eğitimin bilgi öğretmekle birlikte öncelikle hayata hazırlama yönünün önde ve öncelikli olması gerekmektedir. Bu durumu, şu kısa hikaye çok güzel anlatmaktadır.
Okumuş, yüksek tahsil yapmış meslek sahibi olmuş birisi, (mesela doktor diyelim) elinde çantası ile sahile gelir. Küçük bir deniz motoru kiralar ve denizde yolculuk başlar. Doktor, teknede toplama, çarpma, çıkarma, metre, cetvel… vs görür. Motorcuya, matematikten anlayıp anlamadığını sorar. Cahil olduğunu söyleyen motorcu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte birinin gittiğini belirtir. Yolculuk devam eder. Doktor, teknede yapıştırıcı, boya, alçı… vs görür. “Kimyadan anlar mısın?” diye sorar. Motorcu, “anlamam” der. Hayatının dörtte ikisinin gittiğini söyler. Az sonra, teknede resim, heykel, saz… görür. Güzel sanatlardan anlayıp anlamadığını sorduğunda yine, cahil olduğunu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte üçünün gittiğini belirtir. Motorcunun, kalan dörtte birlik hayatı ile sohbet devam ederken müthiş bir fırtına çıkar, dalgalar coşar, tekne battı batacak duruma gelir. Bu telaş içerisinde motorcu, “Siz yüzme biliyor musunuz?” diye sorar. Her şeyi öğrenmiş ancak yüzmeyi öğrenememiş olan doktorun, “Hayır, bilmiyorum” demesi üzerine motorcu da,              Bir arkadaşım göndermişti. Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı bulunuyormuş. “Bir ülkeyi yok etmek için atom bombasına veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir. Bunun sonucunda;
*Hastalar,doktorlarınelinde can verir.
*Binalar, mühendislerin elinde çöker.
*Para, ekonomistlerin elinde kaybolur.
*İnsanlık, dinci akademisyenlerin elinde ölür.
*Adalet, hakimlerin elinde yok olur.
EĞİTİMİN ÇÖKMESİ, BİR MİLLETİN ÇÖKMESİDİR” diyormuş. Güzel bir eğitim mesajı…
Kopya çekmekten söz açılmışken şu anekdotu da paylaşmam gerektiğini düşündüm.
Bir profesör, öğrencilik yıllarına ait bir anısını anlatıyor:
“Paris’te üniversitede okuyordum. Sınav salonunda, sınav başladıktan bir müddet sonra öğrencilerin dışarı çıktıklarını ve üç beş dakika sonra tekrar geldiklerini gördüm. Sınav süresince, görevlilerden izin almadan girip çıkıyorlardı. Ben de merak edip dışarı çıktım. Dışarı çıkanlar kantinde çay içip sohbet ediyorlardı. Ben de katıldım. Bir ara, yapamadığım soruyu yanımdaki Fransız arkadaşıma sordum. Bana; “sınavda olduğumuzu unutma” dedi. Bizdeki sınavları düşünürken ilerlemiş ülkelerdeki bu eğitim sistemine ve anlayışına hayran kalmıştım” diyor. Biz de, “kopya çekmeyen öğrenci yoktur, öğrenciliğin fıtratında vardır” diyoruz.
SÖZÜN ÖZÜ: Ne yaptığınızı bilirseniz yürüdüğünüz yolda yorulmazsınız, yılmazsınız, yıkılmazsınız. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi değerlendirme yolu ahlak ve vicdandır.
 

 

Tem 15

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu ve Bağımlılık Tuzağı

Dr. Şahin CEYLANLI

       Gençlik, zararlı ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen yayınların yanı sıra; sigara , alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici, gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da kullanılmaktadır. Gençler  genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

Uyuşturucu madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen ana ve babalar  suçludur. Bu konuda aile içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler hakkında bilgi sahibi bile değildir. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak kanuni ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ilgi azaltılabilir. Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce denetlenmelidir. Ayrıca ana ve babalar, çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları, onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları gerekmektedir.  Ancak bu şekilde sağlıklı nesiller yetişririlebilir.

 

Tem 19

Güçlü İnsan Kimdir?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Güçlü insan, kaşısındaki kişileri kendi duygularının peşine takabilen kimsedir. Bu insanlar için “Herkesi sanki avucunun içine aldı” deriz.
Kişisel ilişkilerde, kendini daha kuvvetlice ifade eden kimsenin gücü fazladır. Bu tür insanlar, diğerlerini kendi duygularının peşine takabilir. Bunlardan baskın olanı daha fazla konuşur, boyun eğen ise karşısında olan kişinin yüzüne daha fazla bakar.
Güçlü bir politikacı, duygularını güçlü bir şekilde ifade edebilir. Duygu yüklü kelimeler kullanarak kitleleri peşinden sürükler. Bu kelimelerle özellikle reddedilmiş insanların dünyasına girer. Nötr kelimelerle insanları etkilemek çok zordur.
Güçlü insanlar, her ortamda kendi duygularını başkalarına bulaştırarak onları harekete geçirirler. Duygular bulaşıcıdır. Bu duygusal bulaşıcılığı iyi yapan insanlar güçlüdür.
İşte örnek:
Vietnam savaşını erken dönemlerinde, Vietnamlılanla sıcakbir çatışmaya giren Amerikanmüfrezesi pirinç tarlalarında sipere yatmıştı. Ansızın ortaya çıkan altı rahip, bir sıra halinde tarlaları birbirinden ayırantopram bentler boyunca yürümeye başladı. Tamamen sakin ve ölçülü bir tavır takınan rahipler ateş hattına doğr yürümeğe bayladı.
Amerikan askerlerinden biri olan David Bush’un hatırladığına göre, “ Ne sağa, ne sola baktılar. Dosdoğru yürüyüp geçtiler. Çok garipti kimse onlara ateş etmedi. Onlar toprak bendin üstünden geçtikten sonra, içimdeki tüm savaşma isteği de kayboldu. Bu işi yapmak istemiyordum artık, en azından o gün için. Herkes aynı şeyi hissetmiş olmalı, çünkü herkes durdu. Hepimiz savaşmaktan vazgeçtik.” ( Daniel Goleman, Duygusal Zeka, s. 148).
Rahiplerin sessiz ve cesur huzuru savaşın göbeğindeki askerleri hareketsiz hale getirmişti. İşte güçlü insanlar…. İşte askerleri hareketsiz hale getirebilen sessiz rahiplerin gücü…

Bağırmakla, çağırmakla güçlü insan olunmuyor. Halden anlamak ve zamanın ruhunu iyi yakalamak gerekiyor.

Güçlü insan ifadesi de kişiden kişiye değişir. Beraber olmaktan hoşlandığımız insanlar için “çok çekici” gibi terimler kullanırız. İşte onlar bizim için güçlü insandır. Çünkü o insanların duygusal becerileri bize kendimizi iyi hissettirir. Duygularımızı yatıştırmak için çoğu zaman güçlü insanlardan yardım alırız.

Duygusal bakımdan muhtaç kişiler, güçlü insanlara yaklaşarak duygularını değiştirebilirler. Güçlü insanlar, onların canına can katarlar.

 

Tem 08

Başbağlar Katliamı’nı Unutmayacağız

Türkiye tarihinde yaşanan en büyük katliamlardan biri olan Başbağlar Katliamı’nın 25. Yıldönümünü idrak ettik. Bölücü terör örgütü PKK’nın militanları 5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 sivil vatandaşımızı hunharca öldürüp köyü ateşe verdiler. Örgüt militanları 5 Temmuz 1993 günü köyü basmış, 1.5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekleri kurşuna dizdi. Burada 29 vatandaşımız öldürüldü. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu, köy camii, halkevi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan 1’i kadın 4 kişi de yanarak can verdi.  

Aydınlar Ocakları olarak, milletimizin birliğine ve vatanımızın bütünlüğüne kasteden ve son 34 yılda 30 binden fazla insanımızı öldüren, askerlerimizi,  polislerimizi ve öğretmenlerimizi şehit eden PKK’nın 25 yıl önce gerçekleştirdiği Başbağlar Katliamı’nı ve şehit edilen 33 vatandaşımızın hatırasını asla unutmayacağız.

 Türk milletinin birlik ve bütünlüğü her şeyin üstünde tutan Aydınlar Ocaklılar olarak Başbağlar Şehitlerimizi rahmetle anıyor ve bu katliamı gerçekleştiren vatan hainlerini asla affetmeyeceğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Haz 26

24 Haziran 2018 Seçimlerinin Düşündürdükleri…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türk demokrasi tarihinde hayati bir önem taşıyan 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerini geride bıraktık. Aslında bütün seçimler ülkemizin geleceğinin şekillendirilmesi bakımından önem taşımıştır. Ancak bu defa durum farklıdır. Demokratik parlamenter sistem yenilenmek ve aksaklıklarının giderilmesi yönüne gidilmeden sulandırılmış bir Başkanlık sistemine geçilmiş ve buna da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denmiştir. İnsanlık demokratik parlamenter sistemden daha iyisini bugüne kadar bulabilmiş değildir. Yapılan bazı anayasa değişikliklerinin ve getirilen yeni sistemin sadece bir sistem değişikliği olduğu ve rejim değişikliğine sebep olamayacağı görüşüne katılamıyoruz. Bazı durumlarda sistem değişikliği bir rejim değişikliğine de sebep olabilir.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri ani bir kararla geriye çekilmiş ve ülkenin daha zor şartlarda seçime gitmesinin önü kesilmiştir. Türkiye dış politikada çeşitli kumpasların içine çekilerek tavizler koparılmaya çalışıldığı bir dönemden geçmektedir. Hayali AB süreci, KKTC’yi yok sayıcı sözde bir Kıbrıs barışı ve BOP doğrultusunda ülkemizin sınırlarını değiştirici yeniden terörle pazarlık süreci önümüze konmaktadır.

Ülkenin ekonomik durumunu ortaya koyarken aslında üç dört mendile ihtiyaç vardır. Kötü gidişat ve yeni duyun-u umumiyeler kapıda bekletilmektedir. Cari açığı ve dış ticaret açığı tavan yapan Türkiye’de içerde üretmeyip ithalat yolunu seçmek kaliteli bir intihardır! Dünya ekonomisi korumacı, milli ve yerliyi üretmek ve döviz kaybını önlemek yönündeyken Türkiye savunma sanayi gibi belirli dallar hariç dış ticaret fazlası veren bir ülke gibi ithalat merakına düşmüştür. Bu yolla eş dost daha da zenginleştirilmektedir. Çin ve Rusya ile olan dış ticaret açığımız rekor seviyelere ulaşmıştır. Yapılması gereken; ithal ikame anlayışı içinde açıkları kapamak olmalıdır. İthal ettiğiniz bilhassa tüketim ağırlıklı malları içerde üretenler gerekli teşvike kavuşturulmalı; eğer bunlar yoksa mutlaka boşluk doldurulmalıdır. Üretme ithal et anlayışı akla gelmeyecek malları ithal etme yanlışı ülkenin en büyük çelişkisidir.

Yapılması gerekenler seçim kampanyasında sürekli dile getirilmiştir. Herhalde ülkeyi yöneteler ister istemez gereğini yapacaklardır. Türkiye pırlanta dahil lüks mal ithalatı yanlışından kurtarılmalı, ithalata yeni vergiler konabilmelidir.

24 Haziranda iki ayrı ittifakla ve bazı partilerle seçime gittik. AKP ve MHP’den oluşan ve ona BBP genel başkanının da katıldığı ittifak seçimden başarıyla çıkmıştır. CHP, İP, SP ve DP’nin oluşturduğu millet ittifakının Cumhurbaşkanlığı adayları, Sayın Erdoğan’ın aldığı oyun gerisinde kalmıştır. Ülkenin yaşadığı siyasi ortam ister istemez 2014 sonrası politika değiştirmek zorunda kalan anti emperyalist ve milliyetçi bir çizgi uygulayarak parçacı ve etnikçi değil; bütüncü politikalara, milli birlik ve bütünlüğe önem veren, federalciliği şimdilik reddeden, özgürlükçü ve güvenlikçi politikaları ülke gerçeklerine göre yorumlayabilen iktidarın gerçekleri görmesiyle yön değiştirmiştir. AKP iktidarı bir dönem reddettiği ve dışladığı politikaları daha sonra savunma ihtiyacı duymuş, ülkenin beka sorununu görmüştür. 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü FETÖ terör örgütünün darbe ve işgal ihaneti gözleri açmış yeni aldatılma ve kandırılma yollarını şimdilik kapatmıştır. Batı ve sözde dost ve müttefik ABD’nin Türkiye karşıtı politikaları içerde ve dışarda teröre verdikleri destek ülkemizin güney sınırını ve toprak bütünlüğünü korumayı yasal olarak öne çıkarmıştır. Fırat Kalkanı ve Zeytindalı Harekatları, Afrin’in terörden arındırılması hayati bir ihtiyaç olarak doğmuştur. Zaman zaman Irak’taki ve milli sınırlarımız içindeki dıştan kumandalı terör yuvalarına karşı yapılan yoğun mücadele Sayın Erdoğan’a puan kazandırmıştır. Terörle barışın olamayacağı, onunla müzakere değil; ancak yasal mücadele edilebileceği noktasında uzlaşılmıştır.

Bu çok önemli değişiklikler ve yanılmaların atlatılması seçmende gerekli etkiyi yapmıştır. Seçmenin ilgi odağı, kendisi işsiz de olsa işsizlik olmamış, devalüasyonlar, ekonomik sorunlar ülkemizde seçmen davranışını zannedildiği kadar etkilememiştir. Tarım ve hayvancılığın durumu, ülkenin borç yükü er geç iyileşir şeklinde iyimserlikle savuşturulmuştur. İthalat ve dış borç girişi, tüketime dayalı büyüme rakamlarının cazibesi seçmeni cezbetmiştir. Fabrika yerine AVM’ler tercih edilmiştir. Cari açığın artan rekor seviyesi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve zamanla yabancılaştırılacak olması, bankaların yabancıların eline geçmesi, dövizdeki sıçramalar, borcun daha yüksek faizli borçla kapanma kısır döngüsü seçmen reyini pek etkileyici olmamıştır. Ülkede anlaşılmaz bir iyimserlik hâkimdir ve çok da tehlikelidir.

Vatandaş iktidar dışındaki partiler gelirse senin başörtün ve türbanın tehlikeye girer; inanç dünyan sarsılır şeklinde şartlandırılmıştır. Bu şartlandırma yeni de değildir. Yanlışlar yapmakla rekor kıran ana muhalefet adayı ve parti yetkilileri savaşın olmadığı bir ülkede barışmaktan bahsetmişler ve Merkel’in sözlerine özenmişlerdir. Oysa halk arasında bir savaş yoktur. Savaşın olmadığı yerde barış işgüzarlığı yapılmamalıydı. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı yardımcılarının etnik ayırımcılığa sebep olacak, milli ve üniter yapımızı sarsacak şekilde farklı etnisitelerden seçilmesi teklifleri ülke yönetimine talip siyasetçilere hiç yakışmamıştır. Bu seçimde herhalde bir Ermeni yardımcı unutulmuş olsa gerek!

CHP Cumhurbaşkanı adayı tarafından yapılan bu yanlış seçime iki gün kala Sayın Engin Altay tarafından maalesef tekrar edilmiştir. Paşaların apoletlerinin sökülmesi, saray ve bazı binaların yıkılması, gazetecilerin yargılanması gibi şiddet ve hiddet gösterileri millet ittifakının aleyhine olmuştur. Toplumda CHP yeni bir açılım ve çözüm süreci mi başlatacak soruları akla gelmiştir. CHP Cumhurbaşkanı adayının oyu bu ve benzeri sebeplerle %22.8 olan parti oyunun üstünde %30.7 olarak çıkmıştır. AKP oylarında önemli illerde dikkat çeken düşüşler görülmüştür. Saadet partisinin AKP’den alabileceği oyu alamadığı dikkat çekmiştir. Aslında AKP yeni seçmenden gereken oyu alamamıştır. Muhafazakâr aile çocukları bile mahalle baskısı olarak nitelenebilecek bazı kavram ve değerleri aşarak bir bakıma ütopik özgürlükçü tavır ve seçmen davranışına girmişlerdir. Birçok ilde AKP ve CHP’de oy düşüşü görülmüştür. Özellikle Trakya ve Ege’de CHP’nin oyu düşmüştür. Bu düşüşün HDP’ye gittiği söylenebilir. AKP’nin oylarını azaltmak uğruna HDP’nin barajı geçebilmesinde bazı CHP oylarının rol aldığı söylenebilir. Nitekim bu şekilde AKP milletvekili sayısında altmışın üzerinde düşüş görülmüştür.

MHP seçimden başarıyla çıkmış ve beş partinin temsil edileceği yeni mecliste siyasi tesirliliğini artırmıştır. Anlaşılan ister istemez Cumhur İttifakı sürdürülecektir. İttifak dolayısıyla MHP’nin Güneydoğu’daki oy artışı dikkat çekicidir. Eğer Cumhur İttifakı başarılı olmuşsa; bunda MHP’nin büyük rolü vardır. MHP oyunu da korumuştur.

Diğer taraftan, yeni kurulmuş ve akla gelmedik engellerle karşı karşıya bırakılan İyi Parti, üstelik ilk erken seçiminde adeta zincirleri kıra kıra ve çok çalışarak %10 barajını aşmıştır. İyi Parti’nin MHP’den ziyade CHP’den ve AKP’den oy aldığı söylenebilir. Sayın Akşener’in imkansızlıklara rağmen, sürdürdüğü seçim çalışmaları takdir edilmelidir. Ancak tam bir ekip çalışması örneği verildiği söylenemez. Bir ümit olarak çok değişik çevrelerden bilhassa yüzen oylardan pay almıştır. Bu partinin önüne konan engeller, demokrasimiz için çok üzüntü verici örneklerdir.

Seçimlerin yarattığı üzüntü ve sevinç atlatıldıktan sonra ülkeyi yönetenlerin hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında yeni düzenlemelere gitmeleri şarttır. Fikir ve düşünce hürriyeti ve demokratik standartlar ülke gerçeklerine uygun olarak korunmalı ve geliştirilmelidir. Eğitim sektöründeki keşmekeş ve düzensizlik ortadan kaldırılmalıdır. Sağlık alanında hastaya müşteri gözüyle bakma çarpıklığı giderilmeli, Batıda üniversitelerin birleştirilmesi gündemdeyken bizde muhafazakâr bir anlayışla ters düşen bölünme ve yıpratılma çabaları sona erdirilmelidir. İstişareye önem verilmelidir. Dış kaynak girişine, ithalata ve tüketime dayalı borcun borçla karşılandığı bir yapı düzeltilmelidir. Orta sınıfı güçlendirici tedbirler alınmalı, dar ve sabit gelirliler korunmalıdır. Daha önce olduğu gibi etnik ve mezhep tuzaklarına düşülmemeli, parça bütünün önüne dikilmemelidir. Milli ve üniter devlet anlayışı ve demokrasi korunmalıdır. Terörle mücadele kesinlikle tavizsiz sürdürülmelidir. Komşularımızla iyi ilişkiler geliştirilmeli, Rusya ve ABD ile ilişkilerimiz birbirini dengelemelidir. Genelde İsrail’i koruyan Malatya’daki üs gözden geçirilmelidir. Ege adalarında Lozan’a ve antlaşmalara rağmen süren Yunan işgali kaldırılmalıdır. Yer ve tabela isimlerinde Türkçeye saygılı olunmalıdır. Kıbrıs milli bir davadır, unutulmamalıdır. Kıbrıs’ta geri çekilen, Anadolu’da da geri çekilir. Gençliğe yönelik uyuşturucu terörüyle mücadele, rekora koşan işçi cinayetleri, işsizlik, GDO’lu ürünler, kanserojen etki yapan tatlandırıcılar üzerine gidilmelidir. Ülke hiddet ve şiddetin hakim olduğu bir kamplaşmaya sürüklenmiştir. Bu konu hafifletilmelidir. Küreselleştirmenin kan kaybettiği, milli çıkarların öne çıktığı, yerli ve milliliğin önem kazandığı fark edilmelidir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağı artık anlaşılmalıdır. İslam ümmeti içinde yer alan ülkelerin önemli bir bölümünün İsrail’in müttefiki olduğu göz ardı edilmemelidir.  İç politikadaki alışkanlıklar ve yanlışlar dış politikaya taşınmamalıdır.

May 17

Nerede Bu Ümmet?

Özcan YENİÇERİ

Batı’nın en güçlü ülkeleri ‘Komünizmi yendik bundan sonraki yeni düşmanımız İslamizmdir’ dediler. İslam ülkelerinin tepesindeki kudret elitleri uyanmadılar. Emperyalist ülkelerin aydınları çağı ‘medeniyetler arası çatışmalar çağı’ olarak nitelendirdiler. İslam ülkelerinin tepesine çöreklenmiş köle ruhlu yönetimler bunu da anlamadılar. Batı ülkeleri stratejistleri “İslam’a karşı İslam’ı” kullanma yani Şii İslam’la Sünni İslam’ı çatıştırma üzerine stratejilerini kurduklarını ilan ettiler İslam ülkelerinin yöneticileri bunu da anlamazlıktan geldiler.

Büyük Ortadoğu Projesi küresel sistemin ozon deliği olarak nitelendirilen İslam ülkelerinin küresel sistemi eklemleme süreciydi. Arap Baharı bu sürecin yan ürünüdür. İslam ülkeleri kendilerini parçalamayı esas alan ABD projelerinin parçası haline geldiler.

İslam dünyasındaki gafilliğin, hainliğin, iş birlikçiliğin, satılmışlığın bedelini Müslümanlar ödüyor. Kudüs, İsrail’in başkenti ilan ediliyorsa, kitlesel olarak Filistinliler katlediliyorsa, Suriye ya da Yemen yerle yeksan olmuşsa bunun nedeni İslam ülkelerinin kendisidir. Yöneticilerinin satılmışlığının, gafilliğinin ve iş birlikçiliğinin bedelini Müslüman halklar ödüyor.

Bugün İslam coğrafyası kan kokuyor, Müslümanlar kan ağlıyor, Filistin/Suriye/Yemen kan sızıyor, müminler kan kusuyor.

Ümmetin hali pürmelali!

ABD önce İslam ülkelerini birbirine karşı mevzilendirdi. BAE, Mısır, Suudi Arabistan bir yanda Türkiye, İran, Katar vb. diğer yandadır.

Suudi Prens Salman, İsrail’e dost İran’la savaş ideolojisi edinmiş durumdadır. Yemen’de ABD/Suudi blokuyla İran yanlısı gruplar savaşıyor.

Veliaht Prens Selman, kendi ülkesinin ve İslam ülkelerinin içinde bulunduğu durumu bir kenara bırakmış Medine’de bir Katolik kilisesi inşaa etme kararı almıştır. Suudi Arabistan, sadece Medine’de değil, en az 6 değişik noktada Katolik kilisesi yapmayı planlıyor. Medine’de inşa edilecek kilise etrafında birleşecek olan Katolikler, bölgede ABD’yi en etkin güç haline getirecekler.

Katolik dünyasına yakınlaşmak için soysuz prens 450 milyon 300 bin dolara, Da Vinci tablosunu satın almıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan değil bölgedeki birçok İslam ülkesinin yönetimleri Katolik dünyası ile yakınlaşmaya çalışıyor.

Fransa’da eski başkan, sözde aydınlardan oluşan 300 kişilik bir ekip İslam’ın yüce kitabının bazı ayetlerinin çıkarılması için çağrıdan bulundular.

ABD bu arada İran’la imzalanan ve altında imzası bulunan çok taraflı bir anlaşmadan tek taraflı olarak çekilme kararı aldı.

Trump’ın kararının ardından ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik ilk yaptırım paketinin 6 Ağustos’ta, ikinci yaptırım paketinin ise 4 Kasım’da devreye sokacağını açıklamıştı. ABD’nin sömürgesi gibi hareket BAE derhal Bakanlar Kurulu kararıyla bazı İranlı kişi ve kuruluşlar, ‘terör destekçileri’ listesine aldı.

Müslüman ülkelerin her anlamda dünya üzerinde ağırlığı yoktur. Bu yüzden Müslümanlara yönelik olarak her türlü hakaret, yasaklama kararı rahat biçimde alınabilmektedir.

ABD himayesinde katliam

Trump, İslam ülkelerinin satılmışlığının ve uşaklığının farkında olduğundan Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapan kararın uygulanmasına geçmiştir.

İsrail için de artık gün doğmuştur, fırsattan istifade provokasyonlara ve katliamlara başladı. Önce Suriye’deki İran güçlerini vurdu. Ardından da işgal ettiği toprakların sahipleri olan Filistinlileri katlediyor.

Filistinliler elçilik açılışını protesto için harekete geçen göstericilere karşı gerçek mermi kullanarak katliam yaptı. Gazze’de ölü sayısı elliye yaklaştı. Yemen, Suriye, Filistin birlikte ağlıyor.

ABD’nin himayesinde, dünyanın gözleri önünde İsrail, Filistinlileri katlediliyor. Herkes seyirci, elinden hiç bir şey gelmiyor.

Sözde İsrail’e atıp tutanlar, esip savuranlar ancak yas kararı alabiliyor. Gerçekçi olmak lazım, ellerinden ancak bu geliyor!

İslam coğrafyasının, kentlerinin ve Müslümanların bu denli aşağılanmasının, horlanmasının nedeni Müslüman ülkelerin yönetimleridir.

“Ümmet, ümmet” diyenlere insanın sorası geliyor nerede bu ümmet?

Kaynak Yeniçağ: Nerede bu ümmet? – Özcan YENİÇERİ

Eski yazılar «

» Yeni yazılar