Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 13

Üstte Gök Çökmedikçe*

1.Kitap “KARA” 

Karatükenoğlu BASAT

Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS

            Orhun Abideleri’ndeki  “…eşiding: Üze Kök Tengri basmasar, asra yir telinmeser Türk Budun, ilingin, törüngin kim artadı, udaçı erti. Türk budunı ertin ökün”[1]işitin! Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça –ey Türk milleti- senin ilini, töreni kim bozabilecekti? Ey Türk milleti vazgeç pişman ol” şeklindeki Türkün yıkılmazlık ve yıkılamayacağı inancını anlatan Bilge Kağan’ın sözünün ilk bölümünü yeni bastırdığı dört ciltlik nehir romanına isim olarak koyan Mahmut YILDIRIM, bu kitaplarındaki asıl roman kahramanı Karatükenoğlu Basat’ı – “Uzun hayat yolunda çektiği ıstıraplar, karşılaştığı umut kırıklıkları, bu yolda sergilediği ülkücü ruh, celadet, cesaret ve nihayet yaşadığı umutsuz aşkıyla başta Türklük olmak üzere bütün insanlık için iyi bir ortak bileşen ve dolayısıyla seçkin ve sağlam bir roman kahramanı olmayı hak etmiştir. s.10” – sözleri ile romanında tanıttıktan sonra, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsünde 15 Aralık 2018 tarihinde verdiği “Türk Birliği Ülküsünde Mekan Dinamiği” adlı konferansında da belirttiği “Onun için dedik ya, herkes ülkücü olamaz” şeklindeki sözleri ile Türkçülük-Turancılık ve Ülkücülük ülkülerinin yılmaz bir savunucusu olarak okuyucunun karşısına çıkmıştır.

1600 sayfa tutarındaki dört ciltlik romanların arka kapaklarında şu ifadeler yer almaktadır: “Büyük yağmur ormanlarında Muson rüzgârları eser. Bu rüzgârların yol açtığı büyük sağanaklar dağların yüksek yamaçlarından sürükleyip getirdiği alüvyonlu toprakları kıyılara sonra da ormanın derinliklerine sürer. Ve çok geçmeden de bütün orman kalın, boğucu bir balçık tabakası ile kaplanır. Gel-gitler denizden taşıdığı kumu, çakılı bu kalın çakıl tabakasının üstüne sürer. Sonra sular çekilir, çamur tabakası daha da sertleşir. Ağaçların dev gövdeleri ve denizde kalmış kökleri artık nefes alamaz hale gelir. Kökler yeryüzü ile irtibatını kesmiştir. Ölüm, orman için kaçınılmazdır artık. Fakat tam da bu sırada ormanın her karış toprağından adeta çamuru yararak çıkan ve derinlerdeki erimiş oksijeni ağaçların en üst dallarına kadar ileten bir takım sürgünler boy atmaya başlar. Yepyeni, küçük, ömrü kısa, hatta önemsiz sürgünlerdir bunlar. Ama yaşamsaldırlar. Orman bu sayede yeniden dirilir, görevini tamamlayan sürgünler ise kurur, ölürler.

            Ormanda ağaç olmak kolaydır, ama ona hayat veren ve onu yeniden dirilten şu ömrü kısa, küçük sürgünlerden olmak hiç de kolay değildir. Onu her canlı göze alamaz.

            Onun için dedik ya, herkes Ülkücü olamaz diye..”

Bu ifadelerde yağmur ormanları ile Türk coğrafyası; Muson rüzgârları ile Türk ülkelerinin tarihi olayları ve geçmişi; ormanın alüvyonlar ve balçık tabakasıyla daha sonra sertleşen çamurla kaplanıp ağaçların nefes alamaz hale gelip ölmesi, Türk Cihan Hâkimiyeti’nin zaafa uğradığı günler olarak düşünülmüş; çamuru yararak çıkan yer altındaki erimiş oksijeni en üst dallara kadar ileten, kısa ömürlü, önemsiz gibi görünen yaşamsal sürgünler ise Türk milletini uyandıran her devirde fedakârca kendi canını, kanını Türk milleti için feda edip sahneden çekilen Türk kahramanları olarak romana aksettirilmiştir. Milliyetçi-Turancı-Ülkücü nesillere örnek olan ulu çınarlarımız da vardır. Kürşat gibi, Kürşat’ın kırk arkadaşı gibi, Ali Şir Nevâyi gibi,  Atatürk, Alparslan Türkeş, Turan Yazgan gibi. Saymakla bitmez ki…

Mahmut YILDIRIM, 1956 Gaziantep (Oğuzeli) doğumlu, kalabalık bir aileye mensup olan yazar, ilk ve orta öğrenimini Gaziantep’te gördükten sonra İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini 12 Eylül öncesi ve sorasındaki sıkıntılı dönemde tamamladığı yıllarda yazmaya başlamıştır. Halen İstanbul’da serbest diş hekimi olarak çalışmakta yazmaya da devam etmektedir.

Dostum, arkadaşım, gönüldaşım ve ülküdaşım olan Mahmut YILDIRIM, bu romanlarının ilk şeklini okumam için bana iki yıl önce de vermişti. Vakit ve fırsat bulup derinlemesine okuyamadığıma şimdi hayıflanıyorum. Şimdi bu nehir romanın birinci kitabını büyük bir tefekkür ve zevkle okudum. Diğerlerini okumaya başlamadan bu tanıtım yazısını yazmayı uygun buldum. Bu yazı sadece tanıtım amaçlıdır. Asıl zevk ve tefekkür eserin bütünündedir.

Romanın baş kahramanı Karatükenoğlu BASAT’tır. Karatükenoğlu Basat adı, bana göre kara-kahraman halk ”,  “tüken- yükselten”, “tügen- bağlayan, insanları birbine bağlayan, il kuran”,  BASAT” da Dede Korkut Hikayeleri’nde Oğuz Türklerini yiyip bitiren,  başlarına bela olmuş yarı insan yarı canavar Tepegöz’ü öldürerek Oğuz Türklerinin geleceğini kurtaran” kahraman olarak binlerce Türkçü-Turancı-Ülkücü Türk gencinden birinin ismidir.

Mahmut YILDIRIM, kurtların uluduğu bir gecede hududun yirmi metre berisinde, önünden trenlerin gece gündüz geçtiği bir barakada dünyaya gelip, demiryolu ve trenlerin kendisinde sonsuzluğun, ebedi huzurun ve ölümsüzlüğün sembolü olduğunu, mutlu bir çocukluk ama zor geçen bir gençlik çağı yaşadığını, 12 Eylül harekâtının önü ve sonundaki günlerdeki üniversite hayatındaki toplumsal kasırgayla savrulan kâbus dolu yıllarından sağ salim kurtulduğuna şaştığı söyledikten sonra, diş tabibi olup büyük bir davanın (Türk Milliyetçiliği ideolojisi ve Ülkücü Hareket) kılıcı olma dönemi kapandığı için onun kalemi olma zamanı geldiğini, geceler boyu, mevsimler boyu muayenehanesinin dip odasında yazıp biriktirdiğini, durmadan hala yazdığını belirtir.

Mahmut YILDIRIM,  “Romanın biçimsel tezi orijinalliği, ele alınış biçimi ve işlenişidir. Bu romanda roman sanatının ana unsurları olan mekân-öykü-zaman üçlemesinde mekân unsuru öne çıkarılmış olup bu mekân bütün Türklük coğrafyasıdır. …Öykü, zaman ve mekânın harmanlanıp ele alınış şekli, sadece Türk Edebiyatında değil, dünyanın farklı disiplinlerinde de hiç rastlanılmayacak şekildedir.” sözleriyle romanlarını tanıtmaktadır.

Romanın can alıcı, çarpıcı, en anlamlı cümlelerinden biri, belki de birincisi dördüncü kitabın başındaki “Boşuna heveslenmeyin, Bizim olan yine bizde kalacak” şeklindeki takdim cümlesidir. İronik ve alaycı bir tavırla Türk düşmanlarına bizi yok edemeyeceksiniz yine hevesiniz kursağınızda kalacak ifadesi çok güzel, çok anlamlı söylenmiştir.

Bir yıldan az, bir ömür kadar uzun, sözüyle başlayan ve ön kapağına “KARA”  ismi ve tabanca resmi konmuş ilk kitap (400 sayfa),  ön bilgiden sonra iki ana kısım (birinci kısım 38 bölüm, 2. kısım 21 bölüm)  olarak düzenlenmiştir.

Romanlarını yazmak için sağlam üç ayağı şöyle açıklıyor:

1.Umutsuz yıllar, toplumsak kargaşa, bütün insanlığı kasıp kavuran savaş ortamları,

  1. Bu toplumsal çöküş ortamlarında filizlenen sonsuz ama umutsuz bir aşk…

3.Ve nihayet sağlam bir dünya görüşü ile bunların ele alınış ve işleniş biçimi… (s.9)

Romandaki olay örgüsünden çok Karatükenoğlu Basat’ın olaylar karşısındaki tavır eda ve hareket şeklini – ki bu üslup katıksız bir ülkücü üslubudur- tanıtmak yerinde olacaktır:

Basat, bir taş medrese talebesidir. İşlemediği küçük bir suç isnat edilerek deliğe tıkılmıştır. Onun deliği “ölüler evi”dir. Ama o bu ölüler evinde devamlı umut yeşertmektedir. “Uzun ve çileli hayat yolculuğunda bana iki şey Kutup Yıldızı olmuştur; biri Ülküm, diğeri Aşkım. Biri uğrunda savaş verdiğim büyük davam, diğeri ise Aydagül idi.”s.18

            Büyük dava için yaşamak lazım:Sarmaşığında dediği gibi hayat hiç de ’ölmek’ üzerine değilmiş burada, aksine daha kuvvetli ve daha ısrarcı bir şekilde “hayata tutunmak” üzerineymiş. Yaşamak, yaşamak, her şeyin başı yaşamaktı. Her şeye rağmen yaşamak. İyi de olsa, kötü de olsa yaşamak.”s.39  Aşık olmak için de yaşamak lazım.

            Ülkücü elbette bir Türkistan güzeline aşık olacaktır: “Aydagül: -Tabii ki Türküm. Üstelik hem anne hem de baba tarafından. Ve bununla da gurur duyuyorum. Annem bir Kazan Tatarı, babam ise Çuvaş’tır. Rahatladınız mı şimdi?”

Ülkücü, aşkıyla beraber Türk ülküsü konferanslarının müdavimidir: “Türk Derneği’nin düzenlediği Akçuraoğlu Yusuf Bey’in Üç Tarz-ı Siyaset Konferansı’ndan sonra akşam üzeri buluştuk.”s.73

            Ülkücü (Karatükenoğlu Basat) Türkleri topluca katleden Ermeni çetelerinin amansız düşmanı ve intikam alıcısıdır:  “Olayın üstünden henüz dört gün geçmişti ki, kendi kendime verdiğim sözü tuttum. Kumkapı taraflarında daha evvel tespit ettiğim Taşnaksutyun Ermeni komitacılarına ait bir hücre evini tek başıma basıp, yedi Ermeniyi öldürdüm. O da yetmedi, evi ateşe verdim. O gece aynı sokakta bulunan bütün Ermeni evleri son direğine kadar yandı, kül oldu.”s.81”

            Ülkücü, sevgisini anlamayan sevgiliye karşı çok hassastır. Kırılır, ezilir hep kendisini suçlar, sevgiliye toz kondurmaz ki. “Onunla yaşadıklarımı ben hüzünle anıyorum şimdi. Uzun sözün kısası, benim cahilliğim, benim aptallığı, benim ahmaklığım yüzünden her şey bitti, gitti.”s.117

            Ülkücünün ayağına takılan demir halka bile onu yıldıramaz: “Balkan Savaşı çıkınca koskoca Devlet-i Osmaniye bizim gibi hapishane kaçkınlarından bile medet ummak zorunda kalabilirmiş. Rüyalarında sevdiğini görürmüş. “Ağlamaktan korkma. Zihindeki ıstırap veren bütün düşünceler gözyaşı ile temizlenir.” s.136

            Basat Karatükenoğlu, Türkleri öldürenlerin mutlaka öldürülmesi gerekir, anlayışında olup, bu anlayışını fırsat buldukça uygulayan bir karakterdir.

Ülkücüler, birbirinin hüzün kardeşidir. “ -Nasılı şu: Biz aslında hüzün kardeşiyiz, Tamam mı? Hüzün kardeşliği nedir bilir misin?  – İlk kez duyuyorum bunu. – Kaderin her şeyi, bütün güzellikleri elimizden alıp, yerine onların tortusunu bırakması diye adlandırabilirim bunu.  Tortu. Yani hüzün.” s.160

            Ülkücü için aşk doyulmayan, vazgeçilemeyen en büyük nimetlerdendir. “Hayatta çok verildiğinde istenmeyen nimetlerin yanında, verildiğinde hep istenen, istendikçe de çok verilmesi istenen şeyler vardır.  Nedir bunlar biliyor musun? Ekmek, su ve hava. Bu üçlüye bir dördüncüyü ekledim ben: Aşk. Seven kişinin ‘Artık doydum, yeter, daha fazla istemiyorum” dediği  hiç duyulmamıştır.. s. 163

            Ülkücü, Müslüman olmasa da Türklüğü benimsemiş herkesi başının üzerinde taşıyan adamdır. “Dimitri Kantemir, İmparatorluğun yetiştirdiği seçkin adamlardan biri. …Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküşü tarihini yazmış. Ayrıca Türk Musikisi’ne sayısız eserler kazandırmış bir müzikolog.” s.220

Birinci cilt 2. kısımda 1912 Balkan Savaşı sırasındaki olaylarla Karatükenoğlu Basat’ın başından geçen olaylar ile  savaşın vahşeti ve dehşeti anlatılıyor:

Ülkücülerin enerjisi hayret uyandırıcı, göçmen kuşlarının enerjileri gibi. “…yakıt olarak deri altında biriktirdiği yağı kullanan ve ağırlıkları sadece yirmi gram olan siyah çalı bülbülünün bir uçuşta seksen altı saat ve bin beş yüz kilometre uçtuğunu biliyor muydunuz? Kuş gözü termal kamera gibidir. Korkunç bir insan seli düşe kalka, at kişnemeleri, köpek havlamalar, tekerlek gıcırtıları, derin ve dipten bir uğultuyla hep doğuya doğru, Tuna’nın kenarından akmaktadır”s.260

Evlad-ı Fatihan Balkanları boşaltmaktadır. Balkanlarda bize ihanet eden toplulukların yanı başında Rusya da menfaat peşindedir. Karatükenoğlu Basat bu hengamede teğmendir. Aşkı Aydagül de Hilal-i Ahmer hastanesinde doktordur, –“Hani, ayrık otu toprağın kara rahmine düşer de orada tutunur ya; Aydagül sevdası da öylesine kuvvetli bir biçimde kök salmıştı içime.” s.321- evlendiği adam da savaş karşıtı bir avukat ve yedek subaydır. Balkan bozgunu savaş karşıtı subayların ihaneti ile de kaybedilmiştir. Bu acı gerçek,  bu avukatın şahsında anlatılmıştır romanda: “Asker mi? şeref mi? Sen neden söz ediyorsun be? Mensubiyet duygusunun aşırılığı insanı bunalıma sürükler. Üstüne bir de Türk olmak ha!”

Ülkücü, Efendim nimette varım, külfette yoğum, yok öyle şey, Her şey için bedel ödüyorsan, vatanın bekası, milletinin istiklali içinde bedel ödemelisin Nimette varsan, külfette de olmalısın.” s. 334  şeklinde düşünendir.

Aynı duygulara sahip ülkücüler ayrılamaz ki !  Basat ve sevgilisi Aydagül:

“-Beni gerçekten sevmiş miydin Basat?

Hem de çok sevmiştim dedim.

O zamanlar buna inanmamıştım, şimdi inanıyorum ama.” s.347

Ülkücü, Uluslararası davalarda kendi milletinin menfaatlerini ön planda tutan adamdır. Türkiye’yi uyduruk bir Avrupa mahkemesinde (J. R. Pilling Davası. Memleketimizi soyan, dolandıran, çıkarları için kendi ülkesinin itibarını bile ayaklar altına almaktan çekinmeyen ecnebi bir iş adamını,  bir müteşebbisi devletinizi mahkum ettirmek pahasına da olsa savunmak durumunda olduğunuz dava.”s..336 mahkum ettirmek isteyen bir zihniyetin sahibi Enis Abdi (Aydagül’ün kocası) ile Basat arasındaki bu konuyla ilgili konuşmalar romanın en dikkate değer sayfalarıdır. (2 kısım, 17-18 bölümler.)

Basat: – Bu mahkeme milletlerarası hukuka uygun değildi, Bir milletin egemenliğini bir devletin hükümranlığını hiçe sayan bir mahkemeydi o. Bir devletle bir ferdi karşı karşıya getirip eşit taraflarmış gibi muhakeme edilmesi yanlışlığına düşüldü.

            Ülkücü,  ülkesine ve devletine kötülüğü dokunanları asla unutmaz. “Orada benim gözümde bir ihanet senaryosu sergilendi. Hepsi o kadar. Ben bu mahkemeye bundan dolayı Nebbaşlar Davası diyorum. Nebbaş2ın ölü soyucu olduğunu biliyorsunuz değil mi?” s.368

            Ülkücü, sömürgecilikle adaleti birbiri ile bağdaştıramadığı için bütün sömürgeci devletlere karşıdır: “Bir defa sömürgecilikle adalet nasıl bağdaşır, söylere misiniz? Adalet asıl bizim devlet anlayışımızın temelini oluşturur. O adalet sayesindedir ki dünyayı asırlarca hakkaniyetle yönettik. Milletlerarası siyaset bilimine “Türk adaleti”  diye bir kavram hediye ettik.” s. 374         

            Basat, Balkan Harbi’de hududun en ilerisindedir. “Ölecek ya da öldürecektik. Soğuk, kara toprağa ılık kanlarımızı akıtacaktık. Atlarımızı sürüp çıktık köyden. Bir süre sessizce ilerledik. Ardından da koyuverdik dizginleri, tıpkı bir kurt sürüsü gibi geniş sahranın bağrına daldık.” s.399

            Bana göre Mahmut YILDIRIM’ın birinci kitabını tanıttığım bu dört ciltlik kitabı, son yılların en güzel ve anlamlı, Türkçü-Turancı-Ülkücü görüşleriyle “Türk Birliği Ülküsündeki Mekan Dinamiğini” anlatan bir nehir romandır. Mutlaka okuyunuz. Türkçü-Turancı-Ülkücü iseniz büyük ibret ve zevk alacaksınız, değilseniz korkacaksınız.

 

  • Mahmut YILDIRIM, Üstte Gök Çökmedikçe, 4 cilt. Roman, Post Yayın Dağıtım, İstanbul  2018

[1] Kül Tigin Yazıtı, doğu yüzü, 22. satır

Şub 25

Temellerin Duruşması!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Rahmetli Ahmet Kabaklı‘yı mutlaka bilenlerimiz ve hatırlayanlarımız var. Ancak yeni nesillerin bildiğini pek zannetmiyorum. Kendisine “Şeyhülmuharririn” ünvanı da verilmiş bir insandı. Şimdi çok kişi nedir bu şeyhülmuharririn diye sorabilir. Yazarlığın zirvesindeki kişilere verilen ünvan, yazarların üstadı yani bilge yazar demektir ve biz böyle bir üstadı yeni nesillere gerektiğince anlatamadık diye düşünüyorum. Gerçi neyi anlatabildik ki; Ahmet Kabaklı’yı anlatabilecektik? Neyse konumuz bu değil.

 

Merhum Kabaklı’nın önemli eserlerinden biri de, “Temellerin Duruşması” adını verdiği ve düşüncelerini aktardığı bir kitaptır.. Ben bu kitabı 30 yıl önce alıp okuduğumda, hem tespitleri hem de bakış açısını çok beğenmiştim. Bu düşüncem bugün itibarı ile daha da pekişmiş durumdadır.

 

Biz Türkler, temel meselelerden habersiz olduğumuz için günlük olarak karşımıza çıkan ve sadece ufak teferruatlardan ibaret şeylerle uğraşıyoruz. Bunu sayısız örnekle ortaya koymak mümkündür. Halbuki “temel meseleler”i halletmeden diğerlerini halletmek mümkün değildir…

 

Günümüzde tanzim satışlarla ilgili dolu laf ediyoruz ama Türklerin Anadolu coğrafyasında yaşadığı ekonomik krizleri ve nedenlerini derinlemesine tartışmıyoruz. Benim bile yarım asrı aşan ömrüm süresinde yaşadığım ekonomik krizler sayısızdır.

 

Türkiye ve Türkler; Araplaştırılmak ve Ortadoğululaştırılmak isteniyor! Dünde isteniyordu hatta yüzlerce yıldır isteniyor. Sorun bugüne has değil ki!

 

Karamanoğlu Mehmet Bey, “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanlarda, meclislerde ve seyranlarda Türk dilinden başka bir dil kullanmaya” diye boşuna mı, söylemişti? Biz de, bugün anadilde eğitimi veya ikinci, üçüncü dillerin resmiyetini tartışıyoruz. İngilizce öğrenim dilimiz oldu…

 

“Adalet Mülkün Temelidir” diye mahkeme duvarlarında yazılı durur. Yani devletin temeli adalettir. Eğer adalet olmazsa devlet yıkılır. Niye Türkiye’de hep yargı birilerince elde tutulmaya ve ele geçirilmeye çalışılır hiç düşündünüz mü? Cevap basit, devleti yıkmak için! Bugünün sorunumu? Yüzyıllardır bu dert başımızda!

 

Fevzi Çakmak Paşanın, görev yaptığı sürece harp okullarına ve askeri okullara Türk’ten başka kimseyi öğrenci olarak almadığını herkes bilir. Acaba bizim bilmediğimiz ama Çakmak Paşanın bildiği bir şeyler mi, vardı? Bugün Cumhuriyeti bile Türk Ordusunun kurduğunu kabul edersek, ordumuzun niye son dönemdeki sıkıntıları yaşadığını belki daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Unutmayın, ordu Türkleri koruyan ve var eden ana unsurdur.

 

Nizamımülk‘ün bin yıl önce “Türkleri medreselere almayın, yoksa savaşçı asker olma özelliklerini kaybeder” dediği konuşulur durur. Hal böyle ise başımıza gelenleri nasıl anlayacağız? Türk Dünyasının bir aksakalı da, beni dürtüp duruyor, “Türkler tarihlerinde ilk defa bu kadar okuyor ve eğitim alıyor” diye. Eğer öyle ise yanmışız vallahi!

 

Geçenlerde Çipras geldi ve Ruhban Okulunu ziyaret etti vede gündeme oturdu. Bunu anlamak için dinler tarihini, dinler savaşını ve dinlerin stratejilerini bilmek lazım… Yoksa Yunan’ın daha doğrusu Fener’deki Ortodoks Kilisesinin niye hep kazandığını anlayamayız ve anlatamayız.

 

Yine uluslararası tefecilere ve onların arkasındaki emperyalist / küresel devletlere aşırı derece de borçlandık. Bu kendiliğinden mi, oldu? Tabii ki, hayır! İçimizdeki işbirlikçilerini siyaset ve devlet makamlarına yerleştirdiler yüksek faizle borç verip ülkemizi işgal ettiler. İlk defa mı, oluyor? Yine cevabımız hayır… Eğer bunların yüzyıllardır tekrar ettiğini bir bilsek belki bugün bu tuzağa düşmezdik. Yani olay sadece bugün veya dün ülkeyi yönetenlerle sınırlı değil.

 

Tarım ve hayvancılık niye bitirilmiştir? Türkler aç, yoksul ve işsiz kalsınlar da, başka vatan arayışlarına düşsünler diye! Kimler tarafından yapılmıştır bu iş? Gayrı Türkler tarafından! Biz de kalkmış hala tarım ve hayvancılık ülkemizde niye bitirildi diye tartışıyoruz. Halbuki cevap çok net; ipimizi çekmek için!

 

Ancak Türkler o kadar güçlü bir millettir ki, doğudan ve batıdan bu kadar saldırıya uğramalarına rağmen ayakta kalmışlardır. İnşallah kıyamete kadar da, Türkler bir millet olarak varlığını sürdürecektir.

 

Türkler “Temel Meseleler”in farkına varmalı ve siyaset ile devlet hayatında ona göre davranmalıdır. Bu sadece Türkiye’de yaşayan Türkler için değil bütün Türk coğrafyasında geçerli bir kural olmalıdır.

 

Türkler öncelikle Gayrı Türklerin tahakkümünden ve yönetiminden kurtulmalı, gayrı milli düzene son vermelidir. Türk Aydınları buna önderlik etmelidir. Günümüzde yazan, çizen ve okuyan bütün dostlardan istirhamımdır ki, Türklerin “Temel Meseleler”ine odaklansınlar. Gerisi zaten gelir ve kendiliğinden olur.

 

Artık aynı Atatürk‘ün yaptığı gibi zincirleri kırma vaktidir. Bana bunları hatırlatan Ahmet Kabaklı‘ya rahmet dilerken sizlerin de, yerel seçimi o kazanacak bu kazanacak yada 1 Nisan’da IMF’mi gelecek gibi günlük şeylere odaklanmaktan daha çok bunları düşünmenizi dilerim. Suyun başını tutmuşlar bizim yine kaynağın sahibi olarak suyun başına geçmemiz gerekiyor!

 

Şub 25

Kavganın Şairi…

A.Kemal GÜL

Ozan Arif ahiret yolculuğuna çıkarken sazıyla veciz ifadeleriyle, kavgalarıyla sarsılmaz milli kültürüyle ölümsüzler kervanına katılmış bir Türk milliyetçisi idi.

Hasta yatağında söyleşirken ziyaretçileriyle; Elbette ki Allah’ın dediği olur. Ancak Allah’ın verdiği aklın gereğini yerine getirmekle mükellefiz. Kanserden daha büyük dert olan adaletsizliklere, kahpeliklere teslim olmadım ki kansere teslim olayım. Her ne kadar belli mahfillerde ‘’geberse de kurtulsak’’ gibi temennilerde bulunanlar, temennilerini bana dolaylı yoldan duyurmayı başarsalar da aldırdığım yok. Yukarıda söylediğim gibi Allah’ın dediği olur. Sevenlerimizin duası, sevmeyenlerimizin nefretini boğacaktır. Ben bundan eminim. Onlar sadece beni değil bir nesli, bir sevdayı dert sahibi yaptılar. İşte bu yüzden beni öldürseler bile yazdıklarımı öldüremeyecekler, destanlarıma gücü yetmeyecek onların…Hakiki devletten yana olduğunu sanan Hızır Paşa’lar yaşamıyor, lakin Pir Sultan yazdıklarıyla, söyledikleriyle bugün hala yaşıyor, bunu akıllarından çıkarmasınlar….

Milli Şairimiz/ Ozanımız, milletin derdiyle dertlendiği için sıkıntı çekiyordu. Bu sıkıntıyı yüz hatlarına bakınca hissedebiliyorsunuz. Bilinen o ki milletin hukukunu korumak isterken kendi bağışıklık sistemini kaybettiği anlaşılıyor söylem ve eylemlerinden;

Milletinin dertleriyle dertlenmek, yöneticinin eksiğini, yanlışını hicvetmek Ozanların ortak kaderi olsa gerek. Bakın, Türk Dünyasının Efsanevi Ozan’ı Dede Korkut’un söyleşilerinden biri;

‘’Kahpe içeride olunca kapı kilit tutmaz oğul / Halkın içinde bozgunculuk yapan haindir oğul.’’diyordu.

Ozan Arif de, ülke yönetiminde yanlış gördüğü icraatları sakınmadan sazıyla, sözüyle hicvederdi; ‘’Tekel, Sümer, Demir-Çelik, Limandı; / Telekom’u, Seka’ları kim aldı, / Yabancıya satılmayan ne kaldı?/ Ondan sonra vay efendim, dış güçler!/ ‘ Ergenekon, Balyoz’ diye darbe vur,/ Gâvur yapamazdı bunu lan gâvur, / Ondan sonra vay efendim, dış güçler!’’derken kimin hukukunu savunuyordu?

12 Eylül 2010 referandumunda ülkücülere ‘’Soruyorsun velâkin, ne söylesem bilmem ki!/ Ancak şöyle söylersem, anlarsın beni belki!/ Bir, beş değil kaç kere, ateşlere atıldık! / Satıldık be kardeşim, anlasana satıldık!’’diye seslenirken haksız mıydı? Bu referandum sayesinde yüksek yargıya hâkim olanlar,15 Temmuz’da bütün Türkiye’yi ateşe atmaya çalışmadı mı?

Kendisini yakından tanıyanların dilinden O ki; Sazıyla tavrıyla Antiemperyalistti… Zulme-sömürüye-ülkeyi satanlara karşıydı… Yurtseverdi… Namus abidesiydi.

Sürgünlere, işkencelere muhatap olmasına rağmen ne sözünü sakındı ne sazını susturdu. İnandı savundu ve bir gün olsun değişmedi. Her zaman milletinin ve doğduğu toprakların yanında oldu. Asırlara şimdiden damgasını vurdu.

Hem edebiyat dalında, hem siyaset… Yakın tarihin Ozan’ın sazının tellerinden tahlil edilmesi günümüz Türkiye’sini de aydınlatacaktır.

Milli Ozanımız arzuladığı halde Erciyes’e gitmeye ömrü yetmedi, ancak, Erciyes’e katılacak binlerce ülkücünün vereceği tek ses ‘’hepimiz Ozan Arif’iz’’ olacaktır. Çünkü ‘’Ölmez bu Hareket, Ölmez bu Dava’’inancıyla bütünleşmişti Ozanımız.

Ozanımızın vedası da seven gönüllere acı veriyordu; anlamlıydı:

‘’ Gülemedim şöyle bir gün,/ Senelerim geçti sürgün / Gönül sevdiğine dargın,/ Aha geldim, gidiyorum./ Arif der ki; bunca yıl, ay / Geldi geçti vay dünya vay! / Yaşamaksa yaşadım say,/ Aha geldim, gidiyorum.’’

Yeri doldurulamayacak milli şairimiz OZAN ARİF’İN kaybından dolayı ailesinin, yakınlarının, Türk milliyetçilerinin, kısacası Türk Milletinin başı sağ olsun. Allah rahmet eylesin, ruhu şad, son durağı cennet olsun.

Oca 30

Kürşad İhtilali

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Milletlerin tarihinde gizli kalan veya yazılamayan öyle enteresan ve ilgi çekici hadiseler vardır ki, bunlar yazılı tarih kitaplarında hiç bir zaman yer almaz. Bu durumun sebebi, bazen uygulanan yanlış ve çelişkilerle dolu siyasi yaklaşım ve değerlendirmeler, aymazlık , vurdumduymazlık ve kıskançlıklardan, bazen de onu bunu kırmayalım siyasetinden kaynaklanmaktadır. İşte bu gerçek hadiselerden biri KÜRŞAD İHTİLALİ’dir. Bizler buna Türk ihtilali de diyebiliriz. Bir diğer husus da, bizlere unutturulmaya çalışılan KUT’ÜL AMARE SAVAŞI’dır. Bu savaş, İngiliz inadının Çanakkale Savaşı’ndan sonra kırıldığı ikinci noktadır.

Büyük tarihçi ve Türkçü Hüseyin Nihal Atsız’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Göktürk Devleti çeşitli entrika ve daleveralarla yıkılmış, Türk Milleti dağılmış, kalanlar da tamamen Çin İmparatorluğunun esareti altına girmiş. Çinliler boş durmayarak esaretleri altına aldıkları Türklere olmadık baskılarla, onları  töre ve kimliklerinden koparmaya çalışmışlardır. Çin kaynaklarına göre; Büyük Göktürk Devletinin hakaniyet ailesinden prens, Göktürk Devletinin ileri gelen beyleri, yabgular, şadlar, tiğinler de tutsak edilmişlerdi.

Bu esaret hayatı Türklere çok ağır gelmişti. Ta ki eski Doğu Göktürk Devleti  Çuluk Kağanın küçük oğlu olan KÜRŞAD’ın ortaya çıkışına kadar. Kürşad bir Göktürk prensidir. Kürşad ve yanındaki tiğinler ve şadların uzun konuşma ve planlamalarından sonra hürriyet ve özgürlük ateşini yakmak için bir karara varırlar. Çin imparatoru tutsak edilecek ve onun hayatı karşısında tutsak olan Türkler kurtarılarak anayurtlarına dönmeleri sağlanacaktı. Bu noktadan hareketle eli kılıç tutan, dövüşme kabiliyeti yüksek, çelik yürekli, demir bilekli bir kısmı tiğin ve şad olan otuz dokuz Türk yiğidi Kürşad’ın emri altında özgürlük ve hürriyet için Çin sarayını basmak üzere hazırlıklar yapmaya başlarlar. Çin imparatorunun zaman zaman saraydan dışarı çıktığı bilinmekle birlikte ve uygun bir gün belirlenecekti. Belirlenen o gün gelmişti. Fakat o gün hava şartları hiç iyi değildi, bardaktan boşalırcasına yağmur yağdığı için imparator saraydan dışarıya çıkamamıştı. Hazırlanan plan alt üst olmuştu. Bu yoldan artık geri dönüş yoktu. Bu sefer Çin sarayı basılarak imparator esir alınacaktı. Kırk yiğit doğru Çin sarayına yürürler ve yüzlerce Çin askerini öldürürler. Fakat Çin ordusunun saraya yönlendirilmesi ile iş değişir. Bu sefer vuruşa vuruşa şehrin dışındaki Vey ırmağına kadar çekilirler. Amaçları Vey Irmağını geçip Türklerin başkenti olan Ötüken’e ulaşmaktı. Fakat yağan şiddetli yağmur sele dönüşerek nehir üzerindeki köprüyü alıp götürmüştü. Karşı tarafa geçemeyen Kürşad ve arkadaşları Çin ordusuna karşı amansız bir savaşa girerek hepsi orada şehit olur.

Kırk yiğidin kanlarıyla yazılan bu ihtilal, Göktürkler’deki özgürlük ve hürriyet ateşini körüklemiş ve tutsaklıktan kurtulmak için Çin’e karşı baş kaldırarak savaşmışlar ve yeniden 680 yılında 2. Göktürk ( Kutluk ) devletinin kurulmasına vesile olmuşlar ve özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlardı.

Kürşad İhtilali, Türklerin ilk bilinen ayaklanmasıdır.Orkun Yazıtlarında hiç silinmemek üzere yazılmıştır. Dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi’nin yapılmasına Kürşad İhtilali’nin sebep olduğu söylenir. Fakat bu iddia daima tartışmaya açıktır.

,

 

Oca 30

Kimyasalların Zararları

Prof. Dr. Ali ACAR (*)

Kimyasallar yaşamı kolaylaştırırken sağlığı tehdit ediyor
Uzmanlara göre konservelerden biberon ve oyuncaklara, kozmetik maddelerden teknolojik ürünlere kadar market raflarındaki birçok ürün endokrin bozucu kimyasal içeriyor.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, metabolizma, büyüme ve gelişme, zihinsel fonksiyonlar, bağışıklık sistemi ve üreme başta olmak üzere tüm alanlarda hormonların etkili olduğunu söyledi

Vücutta bu bilgi ağının herhangi bir noktasında karışıklığa yol açan kimyasal maddelerin ise “endokrin bozucu” olarak adlandırıldığını ve doğrudan insan sağlığını bozduğunu ifade eden Şahin, endüstrideki ilerlemeyle 80 binden fazla insan yapımı kimyasal maddenin günlük hayata girdiğini bildirdi.
ahin, insan yaşamını kolaylaştıran kimyasallarla besinlerin uzun süreli saklanmasının, tarım ürünlerinde daha fazla ürün alımının sağlandığını ve yiyeceklerde çeşitli hastalıklara yol açan mikropların yok edilebildiğini anlattı. Prof. Dr. Şahin, “İnsan ırkının sonunu getirebilecek sorunlar yumağıyla karşı karşıya olabiliriz. Bu kimyasallardan en az bini, vücuda hormonlar gibi etki edebiliyor, hormon düzeyini azaltıp artırabiliyor.” ifadelerini kullandı.
Söz konusu kimyasallar ile ilgili bilgiler de aktaran Şahin, şunlara dikkati çekti:

“Bu kimyasallar, özellikle endüstride çok yoğun kullanılan petrol ürünleri, poliklorlu bifenil bileşikleri, dioksin, tarım ilaçları, hayvan, bitki ve insanlarda kullanılan ilaçlar, plastik endüstrisinde kullanılan birçok madde, ağır metaller ve bazı bitkisel ürünlerdir. Bu kimyasallar, endokrin sistemi denilen bilgi ağı sisteminin herhangi bir noktasını bozabiliyor, her dokuyu ve hücreyi etkileyebiliyor. Örneğin, kimyasallar kadınlık hormonu reseptörüne bağlanarak kadınlık hormonu gibi etki edebiliyor ya da erkeklik hormonu etkisini azaltabiliyor.”

 

(*)  Selçuk Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü Öğr. Üyesi.Formun Üstü

 

 

Oca 20

Güvenli Bölge ABD ve İsrail Projesine Hizmet Eder

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump ile telefonla görüştü. Güvenli Bölge teşkili hakkında mutabakata vardıklarını açıkladı. Bu mutabakat ABD Başkanı Trump’ın, “Kürtlere saldırırsanız ekonominizi mahvederiz” diyerek, Türkiye’yi tehdit ettiği çirkin ve rencide edici tiviti sonrası gerçekleşti.

           

            ABD’nin istediği güvenli bölgenin PKK-YPG’yi korumaya dönük olacağı açık. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “DEAŞ’la mücadelede yer alan müttefiklerin korunacağını” ifade etti. Müttefikten kastı da PKK/PYD/YPG idi.

 

Türkiye’nin de sınırımızdan 30-35 kilometre derinlikte bir bölgenin güvenli hale getirilmesi konusunu kabul ettiği anlaşılıyor.

 

Türkiye 2014 yılından bu yana güvenli bölgeler oluşturarak Suriyelileri kendi topraklarında tutmayı amaçlamıştı. Ama şimdi şartlar çok değişti. Orada Suriyeliler değil, ABD’nin himaye ettiği PKK/PYD/YPG var.

Çok riskli ve tehlikeli bir sürece girdik.

***

ABD’nin 1896 yılında yapılan kongre zabıtlarında yer alan hedefi halen devam ediyor:

“Osmanlı İmparatorluğu adındaki devlet yıkılmalı ve sınırları yeniden çizilip, “Türkiye Birleşik Devletleri” adıyla eyaletler kurulmalıdır.”

 

Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası hukukta tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşmasını parlamentosunda onaylamayan tek devlet ABD’dir.

 

Suriye ve Irak’taki olayların temelinde İsrail’in güvenliği ve ABD’nin “Kürt Devleti” kurdurma projesi yatar.

 

Dünyanın en önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bu bölgede petrol, doğalgaz, su, bor, toryum gibi kaynakların kontrolünü elinde tutmak istiyorlar.

 

Bu amaçla bölgede kendi kontrollerinde bir Kürdistan kurulmasına çalışıyorlar. “Büyük Kürdistan” Irak, Suriye, İran ve bir parçası da Türkiye’den koparılacak topraklarda kurulacak şekilde kurgulanmış.

 

Kuzey Irak’ta Barzani Devletinin kuruluşu da böyle bir güvenli bölge ilanı ile başlamıştı. 32 ilâ 36. Paraleller arasını “Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge” ilân ettirerek orada “Çekiç Güç” adı altında asker konuşlandırması ile “Kürdistan” dedikleri devletçiği kurdurdular.

 

“Güvenli Bölge” oluşturulursa, yakın gelecekte bu defa Suriye toprakları içinde, Kürt Devletinin ikinci parçası kurulacaktır.

Şub 13

Rahim Cavadbeyli

Halil ALTIPARMAK

 

Rahim CAVADBEYLİ, İran’ın Tebriz Vilayetinden bir Türk çocuğudur. Bu özelliğini en önde tutarak gereğini yapmakta olan bir Fikir İnsanıdır.

Rahim CAVADBEYLİ, önce Hukuk Eğitimin tamamlayarak, Uluslararası ilşikiler ve sonunda da Siyasî Tarih konusunda hem eğitim, hem de araştırma ve çalışmalar yapmaktadır.

CAVADBEYLİ’nin çalışmaları, İran’da ve Türkiye’de stratejik olarak değerlendirilip yakından takip edilmektedir.

Türk Dünyası’nın parlak Mücadele İnsanı olan CAVADBEYLİ, çalışmalarını, araştırmalarını kamuoyuna çeşitli vesileler ile sunmaktadır.

Yoğun ve yenilikçi çalışmaları ile ünlenmiş olan CAVADBEYLİ, çalışmalarında bazı ilklere de yer vermiştir.

CAVADBEYLİ, 2018 Ağustos başında Van Göç İdaresi tarafından gözlem altına alınmış, 4 ay 10 gün orada kaldıktan sonra da Adana Göç İdaresi Gözlemevine getirilmiştir.

CAVADBEYLİ’nin bu durumu şaşkınlık yaratmış ve Tebriz’de toplu yürüyüşler yapılmasına yol açmıştır.

CAVADBEYLİ’nin Adana’da olduğu haberi, ANKARA’dan bize Sadi SOMUNCUOĞLU ve Oğuz ÖZKAYA vasıtası ile ulaşmıştır.Haber ulaşır ulaşmaz iki Avukat olarak harekete geçip hukukî bütün girişimlerde buşlunulmuştur.

Adana’da yapılan hukukî girişimlerde, Avukat Adnan KİPRİ’nin gayretleri oldukça fazla olmuştur. Bunu söylemeden elbette geçemem.

Sonuç itibariyle, 2. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, yapılan itiraz kabul edilmiş ve 6 aylık kanunî sürenin son günü CAVADBEYLİ serbest bırakılmıştır.

CAVADBEYLİ’nin serbest bırakılması, ülkemizde, İran Türkleri arasında sevinçle karşılanmıştır. Bu nedenle, emeği geçen herkese teşekkür etmek boyun borcudur.

CAVADBEYLİ’yi Gözlemevinden almak görevi bana düşmüştür. O an, hayatım boyunca unutmayacağım anlardan birisi olacaktır. Çıkışta, Adana Türkocağı ziyaret edilmiş ve kalabalık bir grup tarafından uzun sohbet yapılmıştır.

Türk Milleti’nin CAVADBEYLİ gibi şahsiyetler yetiştirmiş olması büyük mutluluktur, güvencedir ve ümittir.

Selam olsun Tebriz’e! Selam olsun, Türk Dünyası’nın yiğit evlatlarına!

Gerek 15 gün içerisinde yaşananlar ve gerekse CAVADBEYLİ ile yaptığımız görüşmeler hakkında daha sonra uzun bir yazı yazma hakkımı saklı tuıtarak, bugünlük bu kadar yamayı uygun görmekteyim.

 

Şub 14

Ozan Arif Sagusu

Türkçü idi müslümandı
Tunç yürekli yiğit candı
Hem insandı hem adamdı
Göçüp gitti Ozan Arif

Davamıza sahip çıktı
Milli pencereden baktı
Hainleri sözle yaktı
Göçüp gitti Ozan Arif

Şiirinde milli bilinç
Düşmanına yalın kılınç
Sözlerinde hep milli hınç
Göçüp gitti Ozan Arif

Hiç korkmadı hiç yılmadı
Kavgadan uzak kalmadı
Hainden yana olmadı
Göçüp gitti Ozan Arif

Ozan Arif gözü pekti
Toplu vuran bir yürekti
Ülkü çilesini çekti
Göçüp gitti Ozan Arif

Herkes susarken konuştu
Zoru seçti yol yokuştu
Bütün engelleri aştı
Göçüp gitti Ozan Arif

Gençler ardından koşacak
Şiirlerinle coşacak
Adın daim yaşayacak
Göçüp gitti Ozan Arif

Yurt içinde yurt dışında
Kaldı bozkurtlar içinde
Sonunda yetmiş yaşında
Göçüp gitti Ozan Arif

Ülkücüye bir nefestin
Ozan Arif Türklük kastın
Sakin Öner Arif dostun
Göçüp gitti Ozan Arif

Sakin ÖNER

Oca 13

Doğu Türkistan Türkleri Ve Çinliler

  PROF. DR. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

 

            Tarihin ve talihin yan yana yaşamaya mecbur bıraktığı iki kavimden biri olan Çinliler, yanı başlarındaki Doğu Türkistanlı Türklerin  (Uygur Türkleri) tarihte ve bugün amansız düşmanı durumundadırlar. Çünkü Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı, Çincede kurtarılmış ülke anlamında “Sincan” diye adlandırmakta ve yok etmeye çalışmaktadır.

İstanbul’da toplanan Doğu Türkistan Milli Hareketi’nin en üst şemsiye organı olan kurultayın adı Dünya Uygur Kurultayı şeklindedir. Bu isimlendirmede neden Türk kelimesi yoktur? İsimlendirme Dünya Uygur Türkleri Kurultayı olmalıydı. Atamız Kaşgarlı Mahmut’u dinleyelim:

Kaşgarlı Mahmut Dîvânu Lugâti’t-Türk (DLT)’te “Türk” kelimesinin teklik ve çokluk olarak iki türlü kullanıldığını belirtmektedir.[2] “Türk, Nuh’un (s.a) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. Hel etâ ale’l-insani hînun mine’d-dehri (İnsan üzerinden –insan olarak anılacak bir varlık oluncaya kadar- uzun bir zaman geçmemiş midir?-) ayetinde Adem aleyhisselâm’ın adının “insan” olması gibi. Burada “insan” kelimesi bir kişi için kullanılmıştır. Bir başka ayette şöyle denir: le-qad xaleqna’l-insane fî ahseni takvîm summe radednâhu esfele sâfîlin ille’llezîne âmenü ve ‘amilu’s-sâlihâti (biz insanı en güzel kıvam üzerine yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına attık. Ancak inananlar ve iyi işler yapanlar –). Burada insan topluluk ismidir; çünkü hiç kimse bu tekliğin dışında kalamaz. Aynı şekilde burada da Türk, Nuh’un oğlunun adıdır; burada tekliktir. Oğulları söz konusu olduğu zaman topluluk ismidir; “beşer” kelimesi gibi hem teklik, hem topluluk için kullanılır. Bunun gibi “Rum” da, İshak’ın oğlu İyşu’nun oğlu Rum’un adıdır. Oğulları da o isimle adlandırılmıştır. Ne var ki biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. …Cercerani. Allah’ın elçisine isnat ederek anlatmış: (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a) diyor ki “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a) vermiş, onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçak gönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir.”

Mezarı bugünkü Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde bulunan Türklük biliminin (Türkoloji) kurucusu ve  babası sayılan Kaşgarlı Mahmut’un bu doğru tespitine göre “Türk” dar anlamda Türkiye Türklerini geniş anlamda bütün Türk boylarını, “Türkçe” dar anlamda Türkiye Türkçesini, geniş anlamda Türk dilinin tarihi ve yaşayan lehçelerini ifade etmektedir.

Yine bu tespit ve mantıktan hareketle bütün Türk boyları Türk kelimesinin geniş anlamı göz önünde bulundurularak Kazak, Kırgız, Başkurt, Özbek, Tatar, Türkmen, Azeri, Uygur gibi Türk boyu olduklarını vurgulamayan boy adlarıyla değil;  Kazak Türkleri, Kırgız Türkleri, Başkurt Türkleri, Özbek Türkleri, Tatar Türkleri, Türkmen Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Uygur Türkleri veya yaşadıkları vatan adını da kullanarak Kazakistan Türkleri, Kırgızistan Türkleri, Başkurdistan Türkleri, Özbekistan Türkleri, Tataristan Türkleri, Türkmenistan Türkleri ve Doğu Türkistan Türkleri” gibi boy veya vatan adlarıyla birlikte Türk olduklarını vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır. Türk boylarının konuştukları Türkçenin de geniş anlamda Türk dilinin bir yaşayan lehçesi olduğunu vurgulamayan “Kazakça, Kırgızca, Başkurtça, Tatarca, Özbekçe, Türkmence Azerice, Uygurca adlarıyla değil;  Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Tatar Türkçesi, Özbek Türkçesi, veya Kazakistan Türkçesi, Kırgızistan Türkçesi Özbekistan Türkçesi Tataristan Türkçesi Başkurdistan Türkçesi Azerbaycan Türkçesi, Doğu Türkistan Türkçesi “Uygur Türkçesi, Eski Uygur Türkçesi, Yeni Uygur Türkçesi” gibi Türk boylarının yaşadıkları vatanda konuşulan Türk lehçesi olduğunu vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır.

Bu düşüncelere sahip olmak Türk milletinin parçalanmışlığından, bölünmüşlüğünden kurtulup bütünleşmeye giden anlayışın ilk basamağıdır.  

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye dışındaki Türkler için “onlar bize gelemez, biz onlara gitmeliyiz” derken biz Türkiye Türklerinin bu şuurla hareket ederek diğer Türk boylarına yaklaşmamız gerektiğini ifade etmiştir.[3]

Bugün dünya üzerinde kendi soydaşları en çok esir olan millet, Türk milletidir.

 

Türk ve Çinli İnsan Tiplerinin Karşılaştırılması:

 “Su gibi ak”  sözü bir Çin atasözüdür.

Atasözleri milletlerin karakterlerini yansıtırlar. “Durub-u emsal ki hikmetü’l avamdır, lisanından sadır olduğu milletin mahiyet-i efkârına delalet eder.”[4]

Çinli, çocuğuna hayatta istediğini elde edebilmek için su gibi her türlü kalıba gir diye öğüt verirken Türk çocuğuna kıran olsa da kırıl, fakat büküleyim deme sakın diye öğüt vermektedir.

Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri ile Çinliler, kültür ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinin karşıtıdır.

Genel olarak uluslar başka uluslara karşı davranışlarına göre iki tiptedirler.[5]  Alp ve Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler ile başkalarını kendi arzu ve istekleri için sömüren insanlar arasında büyük farklar vardır.  Türk, alp tipi insandır,  Bu insan tipi, mazlumları savunan, adil, mert, zalimlerle mücadele eden, arkadan vurmayan, aman dileyene el kaldırmayan,  sıkı ve sert dövüşen, pusu kurmayan bir karaktere sahiptir. Bu insan tipi Batıda şövalye tipi, gladyatör gibi isimlerle anılır. Oğuz Kağan’da, Alp Er Tunga ve Alpaslan’da sembolleşmiş alp ve alp-eren tipi Türk insanı, emperyalist değildir, kimseyi sömürmez, düşmanını öldürmenin bir hakkın gereği olduğuna inandığı zaman mertçe öldürür. Türklerin atalarının yaşadığı coğrafyanın özellikleri, etrafı dağlarla kaplı kara kıtası Orta Asya’dan ufuklara gitme isteği, bu isteği gerçekleştirmek için atı kullanmak, hız kavramını, koyun beslemek, adalet fikrini Türklerde ortaya çıkarmış Türk, suç şahsidir, suç suçlunun çoluğuna çocuğuna intikal etmez, kuralına inandığı için düşmanı dışındakileri kendi koruması altına alan bir anlayışa sahip olmuştur.  Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler fatihler, cihangirler yetiştirmiş, farklı ırk ve dinleri bir arada yaşatan büyük imparatorluklar kurmuştur. Türklerin kurdukları imparatorluklar hiçbir zaman emperyalist, sömürücü bir siyasete sahip olmamışlardır. Bu insan tiplerinin oluşturduğu toplumlar, ordular kurmuş, fatihler çıkarmış, imparatorluklar kurup adaletle hareket etmişlerdir. Türk toplum anlayışı, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi[6] bunun örnekleriyle doludur.

Alp-eren tipi Türk insanına zıt olan karakter, çocuğuna “su gibi ak” diye öğüt veren  Çinli tipi insandır. Kıpırdayan her şeyi yiyen Çinli, Türk karakterine zıt bir insan tipidir. Başkaları, efendileri tarafından idare edilmeye alışkın, ne verirsen onu kabul eden, köle ruhlu bu tip insanların ilk örnekleri, Mısır firavunlarının emri altında inim inim inlemiş, onların leşlerine piramitler yapmış insanlardır. Bu insanlar, hiçbir şeye ses çıkarmayan, güdülen, ne kadar verirsen kabul eden, ensesine vurup elinden ekmeği alınabilen tiplerdir. Bu insan tipleri fırsatını bulduğu zaman intikam almayı, başkalarını arkadan vurmayı, ahde vefasızlığı, güce tapmayı, eşkiyalığı, bedeviliği kendilerine rehber edinmiştir. Bu insan tiplerinden oluşan kavimler, Asya kıtasının büyük bir kısmını, Afrika’yı Eski Türk kökenli Amerikan yerlilerini sömürmüşler, güneş batmayan sömürge imparatorlukları kurmuşlar, bütün insanların kendilerine hizmet eden bir duruma gelmelerini istemişler ve bu günde istemeye devam etmektedirler.

Çinli ile Batı’nın emperyalist ruhlu insanı arasında aslında hiçbir fark yoktur. Çinlinin bugünkü durumuna gelmesinde Batı’nın büyük payı vardır

Kıpırdayan her şeyi yiyen, dayanılmaz işkenceleriyle ün salmış Çinli ile yediği besinlerde seçici olan ve kimseye eziyet etmemiş Türk arasında büyük fark vardır. Çinliler ile Türkler biyolojik, sosyal ve ruhi ihtiyaçlarını farklı şekilde karşıladıkları için ayrı birer millet olmuşlardır.

Çinli kendisinden olmayanlara, kuzeyde hür yaşayanlara, atlı-bozkır kültürüne sahip olanlara Türklere barbar demiş, aynı anlayış Çinlinin benzeri durumunda olan eski Grek ve eski Roma anlayışında da devam etmiştir. Bugün de devam etmektedir.

Çinli, bugünkü Batı dünyası gibi emperyalisttir. Bugünkü Avrupa-Amerika kültür ve medeniyeti, Amerika kıtasının asıl sahipleri olan Kızılderililerin, Aztek ve Mayaların zenginliklerinin sömürülmesiyle ve siyah Afrika’nın halklarının köle ticareti sonunda kırbaçla zorla çalıştırılmaları ile ortaya çıkmış bir hırsızlık ve gözyaşı düzenidir.  Çin de Doğu’da kendi etki alanındaki insan topluluklarını benzer yöntemlerle ortadan kaldırmak istemiştir.

Dil’in emperyalizmin en büyük silahı olduğunu bilen Çin’in, bu silahı en etkili şekilde Türklere için kullanmak istediğini kendi tarihlerindeki şu satırlardan öğreniyoruz:

“Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan uzaklaştırmaktır.”[7]

Her ne sebeple olursa olsun, kendi diline ihanet eden, kendi dilini ihmal eden, milletler, önce dilini, dilini kaybettikçe kimliğini, sonra da toprak bütünlüğünü; sonunda dahası varlıklarını kaybederler.  [8]

Silah zoruyla yok edilemeyen milletler, dil ve kültür istilalarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Bu gün ata yurdumuz Doğu Türkistan’ı, “Esir Türkistan” hâline getirip tarihten, yeryüzünden silmek isteyen bu Çinli karakterini atamız Bilge Kağan Orhun Anıtları’nda en veciz şekilde tespit edip ve kendisinden sonra gelen Türk nesillerine ders almaları gerektiğini bildirerek taşların üzerine kazıyarak duyurmuştu:

“Tabġaç budun sabı süçig aġısı yımşak ermiş” (Çin milletinin sözü tatlı, ipeklisi yumşak imiş.); “Süçig sabın yımşak aġın arıp ırak budunuġ ança yaġutır ermiş.” (Tatlı sözle  yumşak ipekliyle kandırıp uzak kavimleri yaklaştırırmış.); “Yaġuru kondukta kirse anyıġ bilig öyür ermiş.” (Yakına kondurduktan sonra kötü bilgiyi o zaman düşünürmüş.) ; “Edgü bilge kişi edgü alp kişi yorıtmaz ermiş.” (Çok bilge kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş, yaşatmazmış); “Bir kişi yañılsar oguşu, bodunı bişükiñe tegi kıdmaz ermiş.”[9] (Bir kişi yanılsa kabilesine, milletine, evine eşiğine varıncaya kadar herhangi bir had hudut tanımadan herkesi öldürürmüş.)[10]

Ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan davasının kurtuluş mücadelesinin    Birleşmiş Milletlere götürülememesi, bugün Türklüğün en ızdıraplı  meselelerinden biridir. Nasıl götüreceksin ki. Birleşmiş milletlerin veto hakkına sahip 5 üyesinden biri Çin’dir. Böyle bir gündemi kabul eder mi? Bu davanın çözülememesinin vebali öncelikle bütünleşemeyen Türk dünyasının üzerindedir.

 Doğu Türkistan’ımızın işi çok zor. Doğu Türkistan’da atom denemeleri yapan, her gün yüzlerce Çinliyi Doğu Türkistan’a yerleştiren, Uygur Türkü kardeşlerimizin ana baba olmalarına engel olarak zorla doğum kontrolü yapan ve su gibi akan yöntemlerle Uygur Türklerini yok etmeye çalışan Çin yönetiminin bu tutumu, Dünya Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na neden götürülmez? Doğu Türkistan Davasını dünya kamuoyunun meselesi haline getiremeyen bütün Türkler suçludurlar.

Doğu Türkistan Davasını her şeyden önce mevcut 7 bağımsız Türk kökenli Türk Devletleri,  özerk Türk toplulukları ve dünya üzerindeki bütün Türkler milli iradeleriyle benimsemeli ve bu uğurda birleşik mücadele yapmalıdırlar.

Türk Dünya Nizamının Milli ve İnsani Esasları dünyaya hâkim kılınmalıdır. Türkler bütünleşmelidirler. Uzun vadede dünyanın huzura kavuşması ancak Türk hâkimiyeti ile gerçekleşecektir. Bu hâkimiyetin ilk adımı, Türk dünyasının önce kültür ve dil bakımından birleşip bütünleşmesidir.

 

 

 

[1] Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Fen Edebiyat Fak. TDEB Öğretim Üyesi, İstanbul,  epost: metinkaraors@yahoo.com

[2] DLT. Türk maddesi,  İnceleyen:  A. B. Ercilasun- Z.Akkoyunlu, TDK yay. Ankara 2014,  s.151

[3]BOZDAĞ, İsmet,  Atatürk’ün Sofrası, İstanbul 1971

KARAÖRS, Prof. Dr. Metin, Atatürk ve Bütün Türklük, Türkistan’nın Sesi, İstanbul, Mart 1991, Yıl: 8, S: 29, s. 13-16

[4] İbrahim Şinasi Efendi, Tanzimat  Edebiyatının kurucularından

[5] HOCAOĞLU, Durmuş, Gladio Kültürü, Vendetta Kültürü ve Türkler, Yeniçağ  4.7.2008

[6] TURAN, Prof. Dr.  Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003  

[7]GÖKTÜRK, Av.Talat, Emperyalizmin Görünmeyen Silahı Dil (Prof. Dr. İ. Kafesoğlu, İ. Ü. Umumi Türk Tarihi Ders Notları, Çin Yıllığı 581-618 dönemi), Türk Yolu dergisi,

[8] —– agm.

[9] Kültigin Abidesi, Güney yüzü,

[10] ERCİLASUN, Prof. Dr. Ahmet B., Makaleler, Akçağ yay. Ankara 2007,  s.111

Şub 25

Gıda Terörüne Karşı Savaş!

Ruhittin SÖNMEZ

“Antalya’da kilosu bir liraya olan domates mahalle manavında 5 liraya satılıyor.”

Hukuk Fakültesinde iken, iktisat dersimize giren rahmetli Prof. Dr. Erdoğan Alkin (her ikisi de ekonomi profesörü olan Emre ve Kerem Alkin’in babaları) bir dersinde gazetelerde yer alan bu cümleyi tekrar etmişti.

Arkasından, “domatesi bir liraya almak isteyen bir zahmet Antalya’ya kadar gitsin oradan alsın. Eğer evinizin yakınındaki manav veya marketten domates alacaksanız 5 lirayı vereceksiniz” demişti.

Antalya’daki ürünün üreticiden İstanbul’daki tüketiciye sunuluncaya kadar arada hizmet üreten, riski üstlenen, masraf eden kişilerin hizmetlerinin sürdürülebilir olması için kâr etmesi gerektiğini anlatmıştı.

Son bir yıl içinde gıda fiyatlarındaki artışın, “gıda dışı enflasyonun” çok üzerinde olması Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetini olağandışı ilginç tedbirler almaya yöneltti. Bu tedbirlerle en azından 31 Martta yapılacak seçimlere kadar fiyat artışını frenlemek istediler.

CeHaPe ile özdeşleşmiş Tanzim Satış Mağazalarını “devlet sebze meyve mi satar?” diye kapatanlar, “tanzim satış noktaları” oluşturarak şimdi domates, patlıcan vs satmaya başladı.

Seçmen psikolojisini yönetmek adına da halciyi, toptancıyı, nakliyeciyi, marketçiyi “gıda terörü” yaratmakla suçladılar.

Böylece “her seçimden önce bir düşman yaratma” stratejisine aynen devam edildi.

*****************************************

BİRAZ EĞLENCE

İşin eğlencelik tarafından bakarsak gıda terörizmi olayının çok kapsamlı ve karmaşık olabileceğini de görürüz:

Tabii ki bu gıda teröristleri tek başına değildir. Mutlaka destekleyen en azından bir “dış güç”, bu “dış gücün içeride işbirlikçileri”, belli devlet organlarında yuvalanmış “üyeleri” de vardır.

Bu gıda teröristlerinin “siyasi ayağının” olmaması da düşünülemez. Ama bunların yakalanacağını sanmıyorum.

Bu gıda teröristlerine “yardım ve yataklık” edenlerle, “örgüt üyesi olmadığı halde örgüt amaçlarına hizmet edenleri” de tespit etmek gerekecek.

Siyasi ayağın sorumluluğunu kaldırmak için bir de “yeni milat” yaratmak gerekir. Mesela doların 7 TL’ye çıktığı tarihten sonrasını milat kabul edebiliriz. J

******************************************

TANZİM SATIŞLAR ÇARE OLABİLİR Mİ?

Devlet görevlileri Mersin’den 4,5 TL fiyatla aldığı hıyarı, Belediye araçları ve çalışanları aracılığı ile Ankara ve İstanbul’a getirip, Tanzim Satış noktalarında 4 TL’den satmaya başladılar. Nakliye, çalışan ücretleri ve vergi masraflarını ödemeden ve maliyetinin altında satış yapıyorlar.

Tanzim satış noktalarından karne uygulamasını andıracak şekilde en fazla 2 kilo domates, 5 kilo patates alabilmek için vatandaşlar uzun kuyruklar oluşturdu.

Gıda ticareti yapanlar açısından ortada bir haksız rekabet ortamı olduğu; devlet açısından da üstlenilen masraflar ve vergi kayıpları düşünülürse sürdürülemez bir uygulama olduğu açık.

Ama uygulamanın en azından seçime kadar enflasyon ve hayat pahalılığı üzerinde bir nebzecik de olsa olumlu etki yapacağını söylemek mümkün.

***

Gıda enflasyonunun yüksek olmasında öncelikle SEBEP / SONUÇ  ilişkisine bakmak lazım.

Sebepleri ortadan kaldırmadan sonuçların etkisini azaltmaya çalışmak, Hükümetin yaptığı bu.

Aynı aracılar, aynı mekanizma geçen senelerde de vardı. Fakat bu sene anormal bir artış olduysa sebebi bu aracılar olamaz.

Geçen seneden bu yana döviz kurundaki, akaryakıt, elektrik, doğalgaz, su fiyatlarındaki artışlara bakın. Gübreden, ilaca, işçilik ücretlerinden, vergilere kadar artışları dikkate alın.

Bunun üzerine her sene tarımsal üretimdeki azalmayı düşünün. 16 sene içinde Marmara Bölgesi kadar bir arazimizin artık ekilip dikilmediğini hesap edin.

Hiç komplo teorilerine lüzum yok. Birkaç istisnası dışında, gıda fiyatlarındaki artışlar olağan sonuçlar.

Daha geçen sene ette benzeri bir durum yaşanmıştı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Eski Bakanı Eşref Fakıbaba da et fiyatları 70 liraya çıkınca, 29 liradan ucuz et satan marketler oluşturmuştu. Hala böyle ucuz et satan market var mı bilmiyorum. Ama piyasada et fiyatları hiç düşmedi, hala çok yüksek.

Hükümet de biliyordur. Tanzim satışların gıda enflasyonunu önlemek açısından yeterli ve sürdürülebilir olmayan bir uygulama olduğunu.

Ama seçimlere kadar vaziyeti idare edebilirse -ette olduğu gibi- sebze, meyve ve diğer gıda fiyatlarına da alışacağımızı düşünüyordur.

**************************************

PROF. DR. EMRE ALKİN’İN TAVSİYELERİ

Enflasyonu makul seviyede tutabilmek için kısa vadede sihirli değnek yok. Ekonominin öncelikli hedefi “katma değeri yüksek üretim” olmalı.

Köyden şehirlere göçü durdurup, köyleri cazip hale getirecek bütüncül politikalar uygulanmak zorunda.

Gerisini Prof. Dr. Emre Alkin’den okuyalım:

“Tanzim satışların bu konuda kalıcı bir çözüm yaratması zor. Meselenin doğrudan üzerine gidilmesi gerekiyor.”

“Tarım ile ilgili olarak TÜİK’in elinde sağlıklı istatistik bulunduğunu söylemek zor. Arz-Talep dengesi için yapılan bilimsel alışmaların güvenilir bilgiye dayanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Mutlaka TÜİK’in tüm sektörlerle ilgili resmi ve güvenilir istatistik yayınlaması gerekiyor.” Ölçemediğiniz bir şeyi geliştiremezsiniz.

“Miras yoluyla bölünen tarım arazilerinin toplulaştırması yasası geçerse tarımda ölçek ekonomisi sağlanmış olur, maliyetler düşer ve verimlilik artar.”

Şimdiden köylü büyük sermaye sahiplerine tarlalarını satıyor. Sağlıklı olan kooperatifleşmenin yaygınlaşması ile ölçek ekonomisine geçilmesidir.

“Tarım Piyasasında fiyat oluşumlarını bozan tekellerin üzerine gidilmesi gerekir.”

“Tarım arazileri çiftçilik yapmak isteyenlerin elinde olmadığı için, organize tarımın zayıfladığı, aracıların egemen olduğu bir piyasa, doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.”

“Kanaatimce, sorunların kaynağına 31 Mart’a kadar inmek pek mümkün değil. Dolayısıyla doğrudan talebe ve fiyatlara müdahaleye devam edileceğini tahmin ediyorum.”

Eski yazılar «

» Yeni yazılar