Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 10

Mustafa Kemal’siz Çanakkale

Ruhittin SÖNMEZ

Diyanet İşleri Başkanlığı, Çanakkale Zaferinin yıldönümlerinde, bütün camilerde Cuma hutbelerinde zaferle ilgili mesajlar verir.

Bu sene de bir hutbe okuttu. Bu sene de yine hutbelerde Mustafa Kemal Atatürk’ten ve Milletimizin adı olan TÜRK isminden bahsetmedi.

Diyanet, “geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’ne de cuma hutbelerinde yer vermemişti.”

Hutbede “Bugün bizlere düşen, Çanakkale’de şahlanan o muazzam ruhun idrakinde olmaktır. Bizi biz yapan, bizi millet yapan değerlerimizin etrafında kenetlenmek, onları nesillerimize aktarmaktır” denildi.

Ama Mustafa Kemal’in Çanakkale Kara Savaşlarının kaderini değiştiren rolünü ve Atatürk’ün bizim ortak değerlerimizden olduğunu hiç dikkate almadı.

Mustafa Kemal Atatürk’e devamlı lanet okuyan “Fesli Kadir” denilen meczubu hastanede ziyaret eden, Ali Erbaş’ın başkanı olduğu DİB’den başka türlüsü beklenmezdi.

Diyanet’in bu tavrı son 17 senedir ülkeyi yöneten zihniyetin bir küçük örneğidir sadece.

**********************************

ÇANAKKALE KARA SAVAŞLARI VE ATATÜRK

Çanakkale’nin Deniz Savaşı kısmı çok önemlidir. Dünyanın en büyük donanmaları Çanakkale’yi geçememiştir.

Çanakkale’de Deniz Savaşı kısmı, İngiltere ve Fransa donanmaları ile kıyılarda yerleştirilmiş Türk tabyaları ve bataryaları arasında geçti.

18 Mart 1915’te, özellikle Seyit Onbaşı gibi askerlerimizin müthiş kahramanlığı ve Nusrat Mayın Gemisi’nin yerleştirdiği mayınların İngiliz gemilerini batırmasıyla zaferimizle sonuçlandı.

Ancak Çanakkale Kara Savaşları da sonuçları bakımından, en az Deniz Savaşı kısmı kadar önemlidir.

Sinan Meydan’ın ifadesiyle, “Düşman 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nı denizden geçemeyince, bir ay kadar sonra, 25 Nisan’da karaya, Gelibolu’ya çıkacaktı. Düşman karaya çıktığında karşısında Atatürk’ü bulacaktı.

Eğer 8,5 ay süren, şehit ve yaralı 200 binden fazla kayıp verdiğimiz Çanakkale Kara Savaşları kaybedilseydi; eğer Atatürk 25 Nisan’da, 9, 10, 21 Ağustos’ta Arıburnu, I. Anafartalar, Conkbayırı ve II: Anafartalar zaferlerini kazanmasaydı, deniz savaşının anlamı kalmayacaktı.”

**********************************

ZAFERDEKİ ROLÜ RÜTBESİNİN ÇOK ÜZERİNDE OLDU

Mustafa Kemal kendi isteği üzerine, Liman Paşa tarafından, Çanakkale cephesine atanmıştı. 20 Ocak 1915′te yeni kurulmakta olan 19. Tümen Komutanlığı’na tayin edildi. 25 Şubat 1915′te savaşlara katılmak üzere Eceabat’a geldi. Daha muharebelerin ilk iki ayı içerisinde başarılarından dolayı rütbesi yarbaylıktan albaylığa yükseltildi ve toplam 3 madalya ve 3 nişan verildi.. 8 Ağustos gecesi Anafartalar Grup Komutanı oldu.

Rütbesinin üstündeki birliklere komutanlık yaptı. Kritik durumlarda risk alarak olağanüstü yetkiler kullandı. Savaşın kaderini değiştirdi.

Çanakkale Cephesinde ordu komutanı olan Liman Von Sanders Paşa, “Türkiye’de Beş Yıl” adlı anılarında O’ndan söz ederken; “O’nun kendi üstlerini aşarak, cesaretle ortaya koyduğu raporlarındaki görüşlerin, son derece doğru çıktığını” yazıyordu.

Kazandığı zaferlerde dikkati çeken husus, ortaya koyduğu “askeri dehadır. Akıldan doğan kahramanlıktır.”

**********************************

MUSTAFA KEMAL’İN MÜTHİŞ EMRİ

Mustafa Kemal, düşmanın ilerlediği ve askerin cephane yokluğu nedeniyle çekildiği anda, askerlerine şu tarihi talimatı verebilen bir komutandı:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler alabilir!…”

***

BOMBA SIRTI OLAYI

Mustafa Kemal daha cephede iken, dönemin ünlü gazetecilerinden Ruşen Eşref Ünaydın cepheye giderek O’nunla söyleşi yapmış.

Bu söyleşi çalıştığı gazetede yayınlanmış; sonra da yine Ruşen Eşref Bey tarafından, “Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat” adıyla kitap olarak yayınlanmıştır…

Mustafa Kemal’in Ruşen Eşref Bey’e anlattıklarından şu sahneyi ürpermeden okumak mümkün mü?

“Size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında uzaklığımız sekiz metre, yani ölüm muhakkak,  muhakkak…

Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tümü düşüyor,  ikincidekiler onların yerine gidiyor.

Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz?

Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok!

Okumak bilenler ellerinde  Kuran-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar.

Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur!”

Ey Diyanet! Hutbelerinde bu müthiş sahneyi bile Mustafa Kemal’in dilinden diye anlatamıyorsun. Yazıklar olsun.

**********************************

TOPKAPILI MEHMET

Çanakkale’de Mustafa Kemal’in emrindeki erlerden biri Topkapılı Mehmet’ti. Mustafa Kemal’in manga komutanı yaptığı bu bıçkın delikanlı en tehlikeli görevleri başarıyla yerine getiriyordu.

Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığında, Topkapılı Mehmet’i gizli istihbarat için kurduğu Mim Mim Grubu’nun başına getirdi.

Anadolu’ya silah, cephane, adam kaçıran bu yurtsever kabadayı sokakta müthiş bir istihbarat ağı kurmuştu.

Filmi çekilmesi gereken operasyonlara imza attı.

Mesela İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’un makam otomobilini çaldı, kendisi sürerek götürdü, Ankara’da Mustafa Kemal’e hediye etti.

Mustafa Kemal’in İstanbul Milletvekili olması teklifini teşekkür ederek kabul etmedi.

TBMM tarafından 1500 lira maaş bağlandı. O’nu da kabul etmedi, Kızılay’a bağışladı.

(Yılmaz Özdil’in ‘Mustafa Kemal’ kitabından.)

***

BİGALI MEHMET ÇAVUŞ

Seddülbahir’de vuruşuyordu. Mermisi bitince tüfeğini kırarak İngilizlere fırlatmıştı. Daha sonra taşla ve istihkâm küreğiyle saldırmıştı.

Başından ciddi şekilde yaralanmıştı, avuçları paramparçaydı ama İngilizleri püskürtmeyi başarmıştı.

Mustafa Kemal, kahraman Bigalı Mehmet’e hediye verdi. Muharebe Madalyası verilmesini sağladı.

Mustafa Kemal tarafından madalya sahibi yapılan, memlekete tanıtılan Bigalı Mehmet Çavuş “Mehmetçik” kavramının isim babası oldu.

Bu olaydan sonra Türk askerine “Mehmetçik” denilmeye başlandı.

Bigalı Mehmet Çavuş savaştan sonra köyüne döndü. Kendisine teklif edilen maddi yardımları asla kabul etmedi.

(Yılmaz Özdil’in ‘Mustafa Kemal’ kitabından.)

Nis 10

Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası 12-14 Nisan’da Antalya’da Yapılacak

Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası 12-14 Nisan 2019 tarihleri arasında Antalya Konyaaltı’nda Sea Life Hotel’de yapılacaktır. Şurada ülkemizin ve dünyanın meseleleri Türk milliyetçiliği açısından ele alan tebliğler sunulacak ve tartışılacaktır. Tebliğlerin sunumu 15’er dakikayı geçmeyecektir.   Şura sonunda Bu meselelerle ilgili öneriler bir Sonuç Bildirisi halinde kamuoyuna sunulacaktır.

Antalya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapılacak 48. Şura 12 Nisan Cuma günü saat 13.30-15.00’da Şura Temsil Heyeti, protokol ziyaretleri yapılacaktır. Saat 15.00’te saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayacak Şuranın açılış konuşmasını Antalya Aydınlar Ocağı Başkanı Baki Küçükokudan yapacaktır.  Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın genel değerlendirme konuşmasından sonra protokol konuşmaları ve Şura Açılış Oturumu  yapılacaktır. Açılış töreninden sonra Başkanlar İstişare Toplantısı ve ardından şuranın “Türk Dünyasında Kültür Eğitim ve Dil” konulu birinci oturumu yapılacaktır.

yapılacaktır.  Akşam yemeğinden sonra bir sosyal etkinlik gerçekleştirilecektir.

13 Nisan Cumartesi günü ikinci oturumda “Tarihten Bugüne Türk Dünyasındaki Siyasi Gelişmeler” ve üçüncü oturumda “Türk Dünyası Ekonomik İş Birliği” konulu tebliğler sunulacaktır. Akşam yemeğinden sonra 48. Şura Sonuç Bildirisi hazırlanacaktır.

 

Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası 14 Nisan Pazar günü saat 13.00’te Şura Sonuç Bildirisinin okunması ile sona erecektir. Saat 11.30’dan sonra kalan üyelerle Antalya Şehir Turu yapılacaktır.

 

 

 

 

Nis 10

Türk Gençliğinde Aranan Vasıflar

                                                               Dr. Şahin  CEYLANLI

Bu makale içinde Türk Gençliğinin  bütün özelliklerinin  belirtilmesi  veya  ortaya  konması  hiç de  kolay  bir durum  değildir. Bu  cümleden  hareketle; Türk gençliğinde olması gereken  bazı  önemli  özellikleri  ortaya  koyabiliriz.

Türk  Gençliği, milletimizin  en  dinamik  gücü  olduğundan, her zaman  ve  her yerde  ülkemizin  ümidi  ve  geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Bu  önemli  vazifeyi  yerine  getirebilmesi  için  kendini  devamlı  yenilemesi  ve önüne yeni ufuklar açarak Türk Milletine nasıl hizmet edeceğinin hesaplarını yapmalıdır.

Gençliğin  sosyalleştiği  ilk  yer  aile, daha sonra  okul, iş  hayatı  ve  son  olarak da  sosyal  çevre  olmuştur. Gençliğin  yetişmesinde  okul  kadar  ailenin  de  büyük  rolü  vardır. Aile, sosyal  bir  kurum  olduğundan, gencin  şekillenmesine  büyük  katkı  sağlamakta. Anne  ve  babanın  eğitim  durumu , mesleği, çalışma  ortamı, çevresi  v.b. özellikleri, genç  insanın  sosyal  hareketliliğini  etkiler  ve  ona  yön  verir. Daha sonra, okul  hayatı  başlar  ve  bu  eğitim  kurumlarında  da  birtakım  yeni  bilgiler  öğrenerek  daha  da  sosyalleşir. Okuldan  sonra  iş hayatına  atılan  gençler, iyice  tecrübe  kazanır  ve  yaşadığı  sosyal  çevre  içinde  sosyal statü sahibi  olur  ve  böylece  çevreye  ve  dünyaya  bakış  açısı  değişir.                                                                                         Konuya başka bir açıdan  bakacak  olursak; gençliğe  gereken  önemi  veren, 19  Mayıs  1919’u   Türk  Gençliğine  armağan  eden  Mustafa  Kemal’in, gençliğin  nasıl  yetiştirilmesi  hususundaki  görüşleri, dün olduğu  gibi  bugünde  ilgililere  ışık  tutmaktadır. Mustafa  Kemal’in  arzu ettiği  gençlik; çağdaş , demokrasiyi  içine  sindirebilen, bir takım sloganlarla  düşünmeyen, müsbet  ilim, teknik  ve  fen  bilgilerine  hakim, vatanı  ve  milleti  için  canını  çekinmeden  verebilen, ülke  kalkınmasında  birtakım fedakarlıklar  yapabilen üstün yetenekli  gençliktir. Mustafa  Kemal’in  Türk  Gençliğine  Hitabeti’nde  belirttiği  gibi; gençliğin  birinci  vazifesi,Türk  bağımsızlığını,  Türk  Cumhuriyetini  sonsuza  kadar  korumak  ve  savunmak  olmalıdır. Bunları  yapabilmek  için  gençliğe  şöyle  sesleniyor: “ İhtiyaç   duyduğun  güç , damarlarındaki  asil  kanda   mevcuttur”  diyerek, gençliğe  hem  yol  gösteriyor , hem  de  ona değer   verdiğini  ortaya  koyuyor.

21.Yüzyılın  ilk  çeyreğinde, Türk  Gençliğinde  olması  gereken  vasıf  veya  özelliklere  gelince; her şeyden  önce  milli, manevi, tarihi  ve  insani  vasıflar  çerçevesinde  birleşen  ve  Batı  Kültürü  ve  Medeniyeti  karşısında  , kendi  kültür  ve  medeniyetine  sahip  çıkan, Türkiye  üzerinde  oynanan  oyunları  ve  tertiplenen  tezgah  ve  tuzakları  fark edebilen, ülkü  ve  ideallerini  hiç  unutmayan  ve  onları  devamlı  yaşatan, Türk  Tarihine  bir  bütün  olarak  bakan, sınıfçı  ve  bölücü  olmayan, emperyalizmin  her türlüsüne  karşı  çıkan, planlı  ve  programlı  çalışan, vatanına, devletine  ve  milletine  candan  bağlı  olan, ülke menfaatlerini  kendi  menfaatinden  üstün  gören, çelik  yürekli, demir  bilekli , üstün  yetenekleriyle  düşmana  korku  salan, mazluma  dost  olan, büyüğünü  sayan, küçüğünü  koruyan  ve  seven , inisiyatif  sahibi, korku  nedir  bilmeyen  v.b. vasıflara  sahip  bir  gençlik  olmalıdır. Bu  hepimizin  gururlanacağı  ve  özlem  duyacağı  bir  durumdur.

Konuya  başka  bir  cepheden  yaklaşacak  olursak;  yukarıda  belirtilen  vasıfların  korunması  için  sağlam  kafa  sağlam  vücutta  olur  düsturundan  hareketle; Türk  Gençliğini  zararlı  ve  bağımlılık  yapan  madde  ve  unsurlardan  mutlak  surette  korumalı  ve  gerekli  tedbirler  süratle  alınmalıdır.

19  Mayısların  izinle  yapılabildiği  şu günlerde,  Türk  Milletinin  kimliksizleştirilmesi  için  yapılan  çok  yönlü  çalışmalar  ortadayken, Türk  Gençliğine  çok büyük  görevler  düşmektedir.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

27.03.2019

Mar 20

Avrupa Birliği “salvosu”

Sadi SOMUNCUOĞLU

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınması çağrısı yapan raporu, 109’a karşı 370 oyla kabul etti.

Türkiye rapora sert tepki gösterdi. Dışişleri Bakanlığı; “Avrupa Parlamentosu tarafından benimsenen tek taraflı ve objektiflikten uzak tutuma, tarafımızca herhangi bir değer atfedilmesi mümkün değildir… Türkiye için hiçbir anlam ifade etmiyor” denildi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik; “Demokrasimize notu tarih vermiştir, ödenen bedeller vermiştir. Irkçılara teslim olmuş AP’nin verdiği notun hiçbir hükmü yoktur. Salonlarında PKK sergileri açılan AP, hangi yüzle demokrasimizi mahkûm etmeye kalkıyor. Bu raporu size aynen iade ediyoruz… Bu raporu, ‘Avrupa Irkçılık ve İslam Düşmanlığı Müzesi’ kurup, kapısına asabilirsiniz.” dedi.

AP, Kasım 2016’da aldığı kararla, üyelik müzakerelerinin “dondurulması” çağrısında bulunmuştu. Müzakerelerin “dondurulması” kavramının hukuk zemini bulunmuyor. Ama şimdi müzakerelerin askıya alınmasına dair oylanan rapor, 5 Ekim 2005’te kabul edilen “Türkiye İçin Müzakere Çerçeve Belgesi-MÇB”nde öngörülmektedir.

MÇB’de, “Türkiye’de, Birliğin temelini oluşturan özgürlük, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin ciddi ve sürekli olarak ihlal edilmesi durumunda, Komisyon kendi inisiyatifiyle veya üye devletlerin üçte birinin talebi üzerine müzakerelerin askıya alınmasını tavsiye eder” ifadeleri yer alıyor. AP’nin müzakerelerin askıya alınması kararının ana dayanağı budur.

Aslında, Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişine bakınca, bu son karar, belki de ilk defa AB kriterlerine uygun olanı denebilir. Saldırgan taleplerden örnekler verelim:

1) AB, Aralık 1999’da Helsinki zirvesinde Türkiye’ye adaylık statüsü verdi. Konu Bakanlar Kurulu’muzda görüşüldü. Belgede; Kıbrıs adasının AB’ye alınıp bütünüyle Rumlara, kara sularının 12 mile çıkarılıp Ege’nin bütünüyle Yunanistan’a verilmesi, Lozan’da kabul edilen gayrimüslim azınlığın dışında yeni azınlık icat edilmesi tuzağı vardı, karşı çıktık. Israr edince oylama yapıldı, yalnız kaldık. (Müzakerelerin özetini, 2002’de yayımlanan, Avrupa Birliği Bitmeyen Yol, Gümrükte Kuşatma ve Kıbrıs’ta Sirtaki kitaplarımızda yazdık.)

2) AB, 2000 yılında Türkiye’ye Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB) verdi. Bu yol haritasında  AB talepleri vardı. Bir tanesi de “yerel dillerde eğitim ve öğretim”di. AB müktesebatına, uluslararası hukuka ve Anayasamıza yüzde yüz aykırı bu isteğe Türkiye itiraz etmedi. Halbuki, AİHM; İspanya, Fransa, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden gelen benzer iddiaların tamamını reddedip, ‘dil egemenliğin kurumudur, anayasada ne deniliyorsa ona uymak şarttır’ dedi. Buna rağmen, bölücü terör örgütü PKK, hep bu iddiaya dayandı, 2003’den sonra da iktidar bu yolu açtı.

3) AB’nin 2004 Zirvesi’ndeki isteklerine bakalım:

“* Lozan’ın yeniden yorumlanması * Kopenhag Kriterleri temelinde yeni anayasa * Komşu ülkelerle ilişkilerde, ulusal güvenlik stratejinin belirlenmesi ve uygulanmasında ordunun değil, sivil otoritenin ve sivil toplum örgütlerinin belirleyici olması * MGK Kanunu’nun ulusal güvenliği tarif eden 2a maddesi ile TSK İç Hizmet Kanunu’nun Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini düzenleyen 35’inci maddenin değişmesi * Genelkurmay Başkanı’nın Millî Savunma Bakanı’na bağlanması * Cumhurbaşkanının MGK’ya ve Kıbrıs konusundaki olağanüstü devlet zirvelerine de başkanlık etmemesi * Belediyeler ile Büyükşehir Belediyeleri kanunlarının çıkarılıp, ketum [merkezi] idari sistemin Ademi Merkeziyetçi yapıya dönüştürülmesi * BM İkiz Sözleşmelerindeki çekincelerin kaldırılması * Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi’nin imzalanması * Anadillerde yayınlarda süre sınırı ile devletin bölünmez bütünlüğüne saygı gibi kesin prensiplere bağlı olunmaması, * Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri * Cami dışındaki ibadet yerlerinin açılması ve tamirinde koşullar öne sürülmemesi * Papazların Türk vatandaşı olma zorunluluğunun kaldırılması, dışarıdan gelenlere güçlük çıkarılmaması * Ekümen sıfatının aleni kullanılması* Rum kesiminin tanınması ve Türkiye’nin ‘işgal kuvvetlerini(!)’ belirli bir takvim çerçevesinde bir an önce geri çekmesi * Ermenistan sınır kapısının açılması, soykırımın tanınması * Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilip korunması vb. 80 madde.

Yukarıda sadece 2014 AB İlerleme Raporundaki talep başlıkları sıralanmıştır. Tamamı AB müktesebatına, anayasamıza aykırıdır ve AB’nin yetki alanına girmiyor. Buna rağmen devrin Dışişleri Bakanı Gül ve Başbakan Erdoğan, tamamının gereği yapılacaktır demiştir ve büyük kısmı yapılmıştır. Bu başlıkların anlamı, ve daha fazla bilgi için lütfen (<https://millidusunce.com/misak/ihd-pkk-istedi-ab-dayatti-turkiye-yapti/> ve <https://millidusunce.com/misak/su-ab-meselesi-uzerine-onlar-ortak-peki-biz-i/>) adresine bakınız.

Peki, AB sanki Türkiye’yi yönetiyormuş gibi bir teslimiyet durumu var. Neden? Önceki iktidarların acziyetinden diyebiliriz. Ama son dönem iktidarlar için gerekçe ise, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 2023’te dönüştürülüp, “bambaşka bir Cumhuriyet” , “eyaletler”, “özerk yönetimler” veya “çok etnikli federasyon” gibi bir rejim kurma hayalinden bahsedebiliriz. Bunun için aynı görüşteki Batı’dan ibra ve güç alma ile iş birliği diyebiliriz.

 

Mar 20

Yeni Zelanda’dan Viyana kuşatmasına!

Arslan BULUT

Yeni Zelanda’da iki camide katliam yapan canilerden biri, 70 sayfalık bir manifesto yayınladı. Manifesto, I. Murat‘ı Kosova savaş meydanını gezerken hançerleyip öldüren Miloş‘tan başlayıp, İkinci Viyana kuşatmasına hatta Osmanlı ordusunu mağlup etmiş, donanmasını yakmış komutanlara kadar çeşitli atıflarla dolu. Olayda kullanılan silahın üzerindeki yazılar da böyle.

Yine manifestoda Ayasofya’nın minarelerinin yıkılacağına, Boğaz’ın batısına yani Avrupa’ya geçen her Türk’ün öldürüleceğine dair tehditler yer alıyor. Tabii küfürler, hakaretler var. Tayyip Erdoğan‘ı da düşmanlar arasında sayıyorlar.

***

Türkiye’de olaya tepki gösteren siyasiler, terörden, “İslamofobi ideolojisi”nden söz ediyor ama meselenin esasına girmiyor!

Bu saldırı, çok iyi planlanmış, arka planında tarih bilinci ve ciddi bir strateji olan, profesyonel eğitim verilmiş bir ekibin işidir.

Yeni Zelanda’da iki camide katliam yapılması ve hemen ardından Türklerin Avrupa’dan atılması projesinin propagandasına girişilmesi, çok yönlü bir istihbarat operasyonudur.

Nitekim Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Maalesef bu saldırı bir zirve noktası değil, aksine başlangıçtır ve arzu edilen şey kitlesel çatışmaların üretilmesidir. Zira terör, yarattığı etkiye değil tepkiye odaklıdır. Gözüme ilk çarpan, katliamın görsel tasarımının bir playstation oyunu formatında gerçekleştirilmiş olmasıdır. İslam karşıtlığının, bir gençlik motivasyonuna dönüştürülmek istendiği söylenebilir. Yani bu saldırıda hedef, izleyici gençler… IŞİD’in uyguladığı modele paralel bir yol izleniyor.” diyor.

***

Ünlü İngiliz düşünür ve istihbarat servisi danışmanı Toynbee, “Tarihî güçler, atom bombasından daha patlatıcı olabilir” diyordu. İngiliz gizli servisinin tarihle ilgili istihbarat operasyonları yapması bu yaklaşımdan kaynaklanır.

Bu çerçevede AB temsilcisi Karen Fogg‘un e-postalarında, “Kullanılacak Kuvvetler: Uyuyan Güzeller” ve “Tecrit edilecek Kuvvetler: Uyuyan Köpekler” ifadeleriyle birlikte “Türk tarihinin hakkından gelmek lâzım” dediğini hatırlamak gerekir.

2003 yılı başında, İzmir’de İsveç Büyükelçiliği’nin düzenlediği toplantıda “Türk Milleti diye bir millet yoktur” konulu ve İsveç Başbakanı Göran Persson imzalı bildiriler dağıtılmıştı.

Türk toplumu üzerinde, dünyanın önemli güç odakları tarafından, birbiriyle eşgüdümlü veya birbirinden bağımsız psikolojik harekâtlar uygulanıyor!

Hepsinin ortak hedefi, “Türk tarihinin hakkından gelmek”tir! Tabii bu hedefe yönelmiş millî kimlik düşmanı iş birlikçiler de Türkiye içinde gemi azıya almıştır!

Avrupa Birliği, destek olduğu arkeolojik kazılarla, ısmarlama sonuçlar elde ederek tarihi çarpıtmaya uğraşıyor. Bu amaçla çeşitli kitaplar da yazdırıyorlar ve Türkiye’den bir millet daha çıkarabilmek için büyük kahramanların veya tarihî şahsiyetlerin belirli bir etnik unsura mal edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Burada maksat, millet bilinci verilecek etnik grup için tarih uydurmaktır.

***

Bu saldırının hemen öncesinde Diyarbakır’da Ulu Cami’de bir araya gelen Türkiye Gençlik Vakfı mensubu gençlerin aslında tam bir provokasyon olan “ezana ıslıklı saldırı” gerekçesiyle yaptıkları açıklamada, “Ezan, bizim için Roma’nın, New York’un, Pekin’in, Tokyo’nun, Moskova’nın, Berlin’in, Paris’in ve yarım kalan hesabımız olan Viyana’nın fethine niyet tazelemektir. Ezan, dünyanın her yerinden mazlumların tek silahı, tutsak İhvan’ın özgürlük türküsü, Çeçen mücahitlerin zafer ezgisidir. Ezan, bu dünyanın çakılı manevi çivisi ve tüm Müslümanların kırmızı çizgisidir” denilmesi de manidardır.

Türk gençleri, uluslararası ilişkileri bu tür söylemlerle ifade ederse, Batılı güçlerin terör saldırılarıyla meydana getirmek istedikleri çatışma ortamına ve Türkiye’yi yalnızlaştırmaya hizmet etmiş olmaz mı?

Ne olur biraz aklınızı kullanın gençler!

 

 

Mar 13

İstiklal Marşı’nın Kabulünün 98. Yılında Mehmet Akif Ersoy

Dr. Sakin ÖNER

Eserlerinde, çöküş sürecindeki Osmanlı toplumunu, Osmanlının son zaferi olan Çanakkale Zaferindeki Mehmetçiğin büyük kahramanlığını anlatan “Çanakkale Şehitlerine” destanını ve İstiklal Harbi’nin moral kaynağı olan İstiklâl Marşı’nı  yazan  Mehmet Akif Ersoy, yakın tarihimizin en önemli aktörlerinden biridir. Akif’i tanımayan, eserlerini okumayan, okuduğu halde anlamayan kişiler, Akif hakkında çok yanlış değerlendirmeler yapmakta ve dolayısıyla hakkında yanlış algılar oluşturmaktadırlar. Akif’in edebi ve fikri şahsiyeti hakkında bugüne kadar çok şey söylenmiştir. Üzerinde en az durulan husus, İstiklal Savaşındaki rolü ve Atatürk’le ilişkileridir. Mehmet Akif Ersoy, hizmetleriyle Millî Mücadele’nin manevi komutanlarından biridir.

Mehmet Akif Ersoy, çocuk yaşta babasından başlayarak çeşitli din alimlerinden sağlam bir dini kültür almış, Vefa Mülkiye İdadisi’nde ve Baytar Mektebi (Veteriner Fakültesi)’nde pozitif ilimler okumuş, yabancı dil öğrenmiştir. Bir din adamı değildir. Samimi bir müslüman, cesur bir vatansever, bir dava adamı ve iyi bir şairdir. Akif, hayatı, eserleri ve şahsiyeti ile bütünlük arz eden örnek bir insandır. Vatan, millet ve toplum için her türlü sıkıntıya katlanan, her fedakarlığı yapan bir inanç ve mücadele adamıdır. Verdiği söze bağlı, vefa duygusu yüksek bir insandır. Gönlü zengin,   cömert, merhametli, kanaatkar ve alçakgönüllüdür. Haksızlığa karşı susmayan ve direnen yiğit bir kişiliğe sahiptir. Akif, bağımsızlıktan yana çağdaş düşünceli bir Türk aydınıdır. Atatürk’ün, “Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak” hedefine inanmıştır. Müslüman Türkiye’nin çağdaşlaşmasından yanadır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Harbinin her safhasında en önde yer almıştır. İstiklal Harbini yürüten Birinci Meclis’te Burdur Milletvekili olarak görev yapmıştır. Milli Mücadele’ye karşı olan Padişah ve taraftarlarının yanında değil, ülkenin bağımsızlığı ve milletin özgürlüğünün yanında yer almıştır. Yanlış propagandalarla kandırılıp Milli Mücadele’ye karşı olan halkı ikna etmek, çıkan isyanları etkisiz hale getirmek için Konya’ya, Kastamonu’ya, Balıkesir’e ve yurdun değişik yerlerine giderek camilerde vaaz vererek ve halka konuşmalar yapmıştır. Hazırladığı Milli Mücadele’nin önemini belirten  bildirisi yüz binlerce basılarak bütün Anadolu’ya dağıtılmıştır.

Akif’in Milli Mücadele’ye en büyük desteği, düşmanın ilerlediği, bağımsızlık ve özgürlüğümüzü tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz bir ortamda, milletimize ve ordumuza en büyük moral kaynağı olan, İstiklal Marşı’nı yazmasıdır. Fakat, Akif, devletin açtığı İstiklal Marşı yazma yarışmasına, birincisine o zamana göre çok büyük bir para olan 500 lira ödül verildiği için, “Para ile İstiklal Marşı yazılmaz” diyerek katılmamıştır. Bu konuyu öğrenen Atatürk’ün talimatı üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi,  “kazandığı takdirde mükâfatı istediği hayır kurumuna bağışlayabileceğini” belirten bir mektupla yarışmaya davet etmesi üzerine, İstiklal Marşı yazma yarışmasına katılmayı kabul etmiştir.

Akif, 1920 yılının sonlarında ikamet ettiği Taceddin dergâhında ve  Ankara’nın o soğuk ve  o çok heyecanlı günlerinde İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Marş, ilk defa Sebilürreşad’ın baş sahifesinde yayınlanmış ve  birden bire bütün vatan sathında bir inanç ve heyecan rüzgârı estirmiştir. Türk kamuoyu bu marş için,  “büyük bir milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” demiştir. Marş 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından coşku ile “Milli Marş” olarak kabul edilmiştir.  Marş, o yıllarda hemen hemen bütün işgal altındaki topraklarımızda gizlice bestelenmiş ve okunmuştur. Bilhassa İzmir’deki bestesini Zati Araca yapmış ve o yıllarda İzmir’de notası da basılarak okunmuştur. İşgal altındaki İstanbul’da da Vakit Gazetesi işgal sansüründen “Şiir” başlığı altında “İstiklal Marşı” olduğunu gizleyerek yayınlamıştır.

1922’de İstanbul’da Zeki Üngör’ün yaptığı beste, bugün resmen söylediğimiz bestesidir. O yıllarda işgali protesto için yayınlanan ve millî ruhu besleyecek millî heyecanı ayakta tutacak “mefkûre kartlarında” hep bu marşın mısraları yer almaktadır. Kuvayı milliyenin posta pulları dahi bu marşın mısralarıyla süsleniyordu. Marş, gerek o günlerde ve gerekse sonraki yıllarda Almanca, İngilizce, Macarca ve Fransızca’ya da tercüme ediliyordu. Türk ordularının bütün savaşları sırasında, subay ve askerlerimizin, şehitlerimizin ceplerinden bu şiir çıkıyordu. “İstiklâl Marşı’nın sesi düşmandan İzmir’i alan büyük kuvvetler arasında” sayılıyordu. Nitekim Türk ordularının İzmir’e doğru yürüyüşe geçtikleri sıralarda İzmir’e girdiğimizde, Edirne’nin kurtuluşunun beklendiği günlerde hemen bütün gazetelerin birinci sahifeleri bu marşın mısralarıyla doludur.

1921 yılında Ankara’da bu marş için bir beste yarışması açılmıştı ve  bu beste yarışmasında besteye girecek mısraları seçecek bir komisyon kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, bir gün ansızın bu komisyonun toplantısına katılarak İstiklal Marşı ile ilgili şu sözleri söyledi:

… Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak, ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de şurasıdır:

“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet                                                                                                                  Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı bu milletin ruhudur. Tarihe bakın: Bütün milletlerin bir esaret ve hürriyetsizlik devri geçirdikleri bir hakikattir. Fransa, İngiltere Roma vilâyeti olmuşlardır. Almanya Hun eyaleti devresi geçirmiştir. Roma İmparatorluğu’nun üzerinde kurulduğu İtalya Napolyon’a tâbi olmuştur. İspanya; önce Arap, sonra Fransız idaresine girmiştir. Dünya tarihinde fasılasız hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa etmiş bir millet vardır: Türkler.  Batı tarihinin millî kahramanı Versengetoriks kendisi talim ederek hemşerilerini kurtarmıştır. Bizim ona tekabül eden kahramanımız, hürriyetini kaybedeceğini anlayınca nefsini ateşe vermiş ve küllerini bile düşmanına teslim etmemiştir. İşte Türk budur.

İstiklâl Marşı’nın bu pasajı asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yâr ve ağyâr anlamalıdır ki, Türk’ün Mete hikâyesinde olduğu gibi her şeyi, hatta en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla… Bu pasajı her vakit tekrar ettirmek bunun için lâzımdır. Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz !…”

İstiklâl Marşı’nın kabulünden ve yayınlanmasından kısa bir müddet sonra İstiklal Harbinin ve bütün Türk tarihinin en acı safhası başlıyordu: 10 Temmuz 1921’de saldırıya geçen Yunan ordusu çok hızlı bir gelişmeyle ilerliyordu. 13 Temmuz’da Afyon düştü. 17 Temmuz’da Kütahya ve 20 Temmuz’da Eskişehir Yunanlıların eline geçti. Halide Edip Adıvar o günleri anlatırken “Ankara her an düşebilir” diye kaydeder. Gerçekten Ankara da düşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu. Ankara halkı akın akın Kayseri, Kastamonu ve Sivas yollarına düşmüştü. Devlet merkezinin bile Kayseri’ye, hatta Sivas’a nakli hazırlığı başlamıştı. Mehmet Akif, bir çözülmeyi önlemek için bu düşünceye şiddetle karşı çıkıyordu. Gerçekten de hiç bir zaman Ankara’dan ayrılmamıştır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Harbinin zaferle sonuçlanması ve Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra 1925’te Mısır’a gitmiştir. Bu konuda bazı araştırmacılar ailevi nedenlerle, bazı Cumhuriyet aleyhtarları ise “Şapka Devrimi”ne karşı olduğu için Mısır’a gittiğini belirtmişlerdir. Fakat hangi nedenle giderse gitsin, ne orada, ne de ölümünden kısa bir süre önce yurda döndükten sonra Atatürk ve Cumhuriyet aleyhinde yazmamış ve konuşmamıştır. Hatta bazı kaynaklar, Atatürk’ün hasta olduğunu öğrendiğinde “Benim eğer bir ömrüm varsa, Allah ona versin” dediği belirtilmektedir.

İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, bütün özellikleriyle içimizden biridir. Vatanımızın bölünmez bütünlüğü, milletin birlik ve beraberliği konusunda son derece hassas bir vatan şairimizdir. O’nun şu mısraları, bugün de milletimize rehberlik edecek etkinliktedir.

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez                                                                                                                    Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez                                                                                                                                      Sahipsiz olan memleketin batması  haktır                                                                                                                           Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır                                                                                                                      

İstiklâl Marşı’nın kabulünün 98. Yılında Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

 

Mar 18

Milli Bütünlük Bu mu?

                                        A.Kemal GÜL

Siyasi iktidarların esas görevlerinden biri de yönettiği milletin güvenliğini, milli bütünlüğünü hassasiyetle korumaktır, güçlendirmektir. Görünen o ki seçim meydanlarında, dini mabetlerde pot üzerine pot kırılıyor; bilerek ya da bilmeyerek.

Siyasi iktidarlar devlet değildir. Görevleri, yasal zeminde devletin kendilerine tanıdığı imkânlar harekete geçirerek Türk milletine çağın gerektirdiği hizmeti vermektir. Milletin değerlerini sömürme saçmalığında bulunmamaktır

***

Haberlerden, sosyal medyadan izlemişsiniz; sözde bir din görevlisi dua yapıyor; cemaat da ‘’âmin!’’ diyor. Özetle dua,31 Mart ta (2019) yapılacak yerel seçimlerle alakalı bir yakarış;

-Allah’ım bu seçimler İslam’la kâfirin mücadelesidir… Ak Parti’yi bu seçimden zaferle çıkar Ya Rab.. Oy vermeyen kâfirleri de ıslah eyle Ya Rab…

Bu tür yakarışı yapabilmek için din görevlisi iktidar gücünden cesaret alıyor ki, inanç noktasında toplumu manipüle edecek ve ayrıştıracak dua yapabiliyor?

Bu inanç fukarası din görevlisi Müslüman olabilir ancak samimiyeti içerir iman noktasında’’ mümin’’ olabilir mi? Kur’an’ın öngördüğü inanç sistemiyle bir bağlantısı olabilir mi?

Çünkü benim dinim, böyle bir pespayeliği reddeder..

Çünkü benim dinim, ‘Dinde zorlama yoktur’ diyecek kadar geniş yürekliyken, bu bozuntu, işi siyasi parti tercihinden kâfir üretmeye kadar getirmiş..

Çünkü benim dinim, kardeşlik derken, bu bozuntunun işi gücü kardeşler arasına nifak tohumları ekmek olmuş..

Çünkü benim dinimin Hazreti Peygamberi, Medine’deki Ensar ile, Mekke’den gelen Muhaciri  kardeş yapmış bir gönüldür..

Bırakın düşmanlığı, kardeş yapmış…

Hz. Peygamber,’’ Mensubu olduğunuz kavminiz/ milletinizi seviniz, ancak, kavmiyetçilik/ ırkçılık yapmayınız’’ der.

***

Muhteremlerin, seçmenin zekâsıyla alay eden açıklamalarına bakın;

— Milli Eğitim Bakanlığı yapmış bir zatın, bu iktidarı destekleyenler (AKP) kendine cennetin kapılarını açmış olur, mealinde demeç verebiliyor. Bu tarz söylemlerin, davranışların Müslüman Türk insanına yapılabilecek bir hakaret olduğunu vurgulayalım öncelikle.

–AKP ye rey verene ‘’cennet’’ vaat eden Millet Vekiline ne dersiniz?

–İktidarın aday yaptığı biri meydanlarda,’’ karşı ittifaka verilen rey haramdır’’diyebiliyor.

–İktidarın aday gösterdiği başka biri çıkıyor meydanlara, ‘’Nazım Hikmet, Bahriye Uçok, Uğur Mumcu’’ gibi; Laik Cumhuriyetin hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik parlamenter sistemle taçlanmasının yıllarca kavgasını veren ve Türk aydınının saygınlığını kazanmış bu üç seçkin yurt severe’’ vatan hainidir diyebiliyor.

Cumhurbaşkanı camiye girdiğinde, “Sayın Cumhurbaşkanı camimizi şereflendirdi’’ diyebilen bir imam varken ülkede, bu ortak zihniyetin nifak serpiştirmesi sıradan bir durum olunca…

Camiye giren tanınmışlar camiyi şereflendirmez; kendileri şereflenir.

Dini öne çıkaran bu zevat, Kuran’ın ön gördüğü iklimle değil, çöl iklimiyle soluklanmış aymazlardır.

Ve bu zevat, Türk Milletine mensup olmaktan da rahatsızdırlar. Ümmetçi olduklarını söylerler; İslam dininden bi haber Müslüman müsvetteleridirler.

Türk milletini bölüp ayırıp,’’bunlar iyidir, bunlar kötüdür,’’bunlar vatanseverdir, bunlar vata hainidir.’’ Diyebilen ve aydın geçinen bu zevatın taşıdığı kültür genlerinin beslenme kaynağını incelemek gerekir.

Üzülerek söylemek gerekirse bu tür söylemler tesadüfî değildir. Mafyavari çalışan dış güçlerin içte çalışan hain odaklarıyla işbirliği desteğinde ‘’ulus devlet’in altını oymayı başarabilirlerse, gerisi çorap söküğü gibi gelir; böylece anayasal kimlik olan ‘’Türklük’ bile tartışılır duruma gelebilir.

Nitekim akademik çevrelerde ‘’Türk’’kimliği yerine mikro-milliyetçiliğin, etnik-milliyetçililiğin, şoven-milliyetçiliğin körüklendiği; ulus- devlet düşmanı/ulus bilinci düşmanı,/ Türklük düşmanı tarikatçıların kontrolüne geçtiği üniversitelerden… Şu anda ülkede ulusal bilinç çökmesi nedeniyle, bilim yapma atmosferinin ve rasyonalizminde tamamen çöktüğünden bahseden akademisyenlerin yazılarını okuyoruz.

***

Bilindiği gibi, 31 Mart günü Yerel İdari seçimler, muhtarlık seçimleri yapılacak ülkemizde; sandığa gideceğiz. Seçilmeye aday adaylarımız vereceği hizmetlerle alakalı projelerini anlatarak seçmeninden seçilmesi için izin / rey isteyecektir.

Özellikle yukarıda bahsedildiği gibi, siyasi iktidar çevrelerinden nelere tanık oluyoruz halkın karşısında yapılan söylemlerinden anlaşılan; At çamuru, ver iftirayı, tutarsa ne ala. Bu durum, Türk halkına karşı yapılabilecek iğrenç bir saygısızlık değil midir?

Bildiğimiz kadarıyla bu iftira politikasını işleyenlerin alınları da secdeye gidiyor(!).

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmî web sitesinden size Kur’an-ı Kerim’in sadece bir hükmünü aktaracağım.

Nûr Suresi – 23, 24, 25. Ayet Tefsiri

“İftiraya uğrayanlar her zaman Hz. Âişe kadar şanslı olamazlar, kendilerini temize çıkaramaz, iftiranın izini silemezler. Bu sebeple hem iftiraya uğrayıp temize çıkamayanların teselliye ihtiyaçları vardır hem de dünyada ettiklerinin yanlarına kaldığını zannedenlere bir mânevî yaptırım gerekmektedir.

Bu dünya fânidir, ebedî âlemde hesap, kitap, mahkeme, şaşmaz adalet, reddi kabil olmayan tanıklıklar, ispat vasıtaları, dünyadaki ile kıyas kabul etmez büyük cezalar vardır.

İftira edenlerin imanları varsa bunları ve dünya hayatını lânet içinde geçirdiklerini düşünmeleri gerekir. İftiraya uğrayanlar da bu dünyada mâsum olduklarını ispat edemedikleri için üzülseler bile kendilerini yiyip bitirmesinler; bilsinler ki Allah, dünyada yakalarını kurtaran iftiracılara cezalarının tamamını ahirette verecek, onları cümle âlemin önünde rezil rüsva edecektir.”

Siyasiler için bu hükümler geçerli değil mi?

Türk Milleti Çatısı altında kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını ayrıştırmaya yönelik çalışmalardan biri de, dış mihraklardan beslenen dini tarikatlar olduğunu bu ülke son FETÖ olayı ile yaşadı.

Bu tür tarikatlar, bazı zaman dilimlerinde siyasi iktidarları değişik enstrümanları kullanarak ele geçirmeyi başarabilmiştir.

***

Unutulmasın ki, beşbin yıllık tarihi süreç içerisinde Türk örf ve adetleriyle, töreleriyle milli benliğini / milli kimliğini oluşturmuş, Kur’an’ın kültürüyle beslenerek kıvam bulmuş, yaklaşık bin yıllık Anadolu kültürü ekseninde, değişik Türkmen ağırlıklı boylara/ etnisitelere haiz Anadolu insanı,  bu kültür sarmalında egemen olan tek millet olmuştur.

Anadolu halkı, değişik milletlerden oluşan Osmanlı’nın dağılması sürecinde yaşanan tecrübeler sonucu, bağımsızlığını kaybetmesi noktasında Çanakkale Savaşları Kahramanı Başbuğ Mustafa Kemal’in ve kadrosunun öncülüğünde/ önderliğinde işkâlcı ülkelere karşı verilen amansız savaşlar sonucu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Diğer bir ifadeyle, Mustafa Kemal’in oluşturduğu ordu, o bin yıllık Anadolu Kültürünün kültür genlerini taşıyan Anadolu halkıydı; adı Türk Milletiydi.

Türk Milleti Kavramını tanımlayabilirsek;

Binlerce yıllık tarihi içinde Dili, Kültürü, Töresi, Dini inançları ile yaşayan, asla ve asla zulmetmeyen, hâkimiyet sahasında hayat süren insanların soyu sopu ve inancı ne olursa olsun onların da mal, can ve namus emniyetlerini garanti altına almayı insani bir görev bilerek yaşayan, hâlen de yaşamaya devam eden ve kıyamete kadar da yaşayacak olan, ‘’Yüce Yaratan’’ tarafından seçilerek İslâm’a ve mazlum milletlere muhtar kılınan mübarek ve müstesna bir millet olup, insanlık âleminin nadide bir süsü ve paha biçilemez bir kolyesidir.

 

Nis 10

Tanıdığım Altan Deliorman

Dr.Şahin CEYLANLI       

            Ülkemizin  çok değerli fikir ve düşünce adamlarından birini daha kaybettik.Vefatından bir hafta önce  kendisiyle telefon görüşmesi yaparak, Aydınlar Ocağı tarafından yapılacak Bayramlaşmaya davet ettim. Ancak, çok rahatsız olduğunu belirterek bütün arkadaşlara selamlarını söylememi istemişti. Üzüntümüz çok büyüktür. Fakat, üzüntümüz ne kadar büyük olursa olsun kaybımız ondan daha büyüktür. Türk Milliyetçiliği’nin temel direklerinden biri yıkılmıştır.

Fikir ve düşünce adamlarının kaybı, arkada yeri doldurulamayacak büyük boşluklar bırakır. İşte Altan Deliorman, yeri doldurulamayacak fikir ve düşünce adamlarından biridir. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, fedakarlığı hafızalarımızdan hiçbir zaman silinmeyecektir. Altan    Deliorman, gençlik yıllarından beri, kendisini Türklük meselelerine adamış bir fikir ve düşünce adamıydı. Durmadan, dinlenmeden, zor şartlar altında çalışarak, Türklüğe ve Türk Kültürüne hizmet  etmiş ve o heyecan kendisinde hiç bitmemişti. Çok sakin bir tabiatı vardı. Fakat kültür sahasında Türklüğe karşı yapılmış bir yanlış, bir karalama, bir haksızlık ve bir saldırı karşısında  şaşılacak derecede tepki gösterir ve bu konularda makaleler yazardı. Büyük bir vatanseverdi. Türklüğe,  kimsenin kolay kolay yapamayacağı şekilde sessiz ve derinden hizmet ederdi. Prensiplerine bağlı ve gösterişi hiç sevmezdi. Kimseyi incitmez ve kırmazdı.

Ben, kendisini 1974 Yılında Aydınlar Ocağı’nda tanıdım ve uzun yıllar birlikte görev yaptık.  O tarihten  itibaren görüşmelerimiz vefatına kadar devam etti. Ramazan Ayı’ndan önce kendisini Aydınlar Ocağı heyeti olarak bürosunda ziyaret edip ülke meseleleri hakkında hasbihalde bulunduk.

Altan Deliorman, 1935 tarihinde İstanbul da dünyaya geldi. Babası gazeteci-yazar Necmettin Deliorman’dır. Haydarpaşa Lisesinden mezun olmuş ve bir müddet  İ. Ü. Hukuk Fakültesinde öğrenimini sürdürmüştür.  Daha sonra İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne girerek buradan mezun oldu.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı. Aydınlar Ocağı’nda müdürlük, muhasip üyelik, veznedarlık, genel sekreterlik ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Uzun yıllar Boğaziçi Yayınları’nın müdürlüğünü yaptı. Daha sonra Bayrak Basın Yayın Şirketi’ni kurarak bir takım kültür ağırlıklı kitaplar neşretti. Orkun Vakfı’nı bazı arkadaşlarıyla birlikte kurarak başkanlığını yaptı. 2008 Yılında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından basın mesleğinde 50. yılını doldurması dolayısıyla ‘Basın Şeref Ödülü’ verildi. Büyük Türkçü, tarihçi Nihal Atsız’ın talebeleri arasında yerini aldı.

Tercüman Gazetesi’nin Avrupa baskılarında köşe yazarlığı, Tan, Akşam, Ekonomi,  Son Havadis, Ortadoğu  gazetelerinde muhabirlik, yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. Ayrıca Kopuz, Ocak, Toprak, Milli Yol, Boğaziçi, Türk Edebiyatı , Bayrak, Orkun Dergilerinde yazıları yayınlandı. Çok çeşitli sahalarda kitapları, araştırmaları, hatıraları neşredildi. Rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu ile birlikte tarih kitapları(lise 1,2,3) hazırlayarak , Milli Eğitim Bakanlığı tarafından liselerde ders kitabı olarak okutuldu. Daha akla gelmeyen pek çok çalışmanın ve hizmetin altına imzasını atmıştır.

Altan Deliorman, her zaman dostları, arkadaşları ve sevenleri tarafından aranacaktır. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Mezarında Nur içinde yat Altan Ağabey.

Mar 13

Kutuplaştırıcı Dil Yerine Sevgi Dili

Emrah BEKÇİ

 

Toplum kendisini yutacak uçurum kenarına hızla sürükleniyor. Ülke içerisinde insanları ayakta tutan ve birleştiren en büyük kuvvet ‘anlayış’ tır. Anlayışı olmayan toplum bireyleri, ön yargı, şiddet, kötü söylem gibi ayrıştırıcı ve tahrip edici yollara baş vurur.

Burada ülkemizin ruhsal yapısını şekillendiren, toplumumuzu oluşturan bireylerin davranış tarzlarından örnekler ile alınması gereken tedbirler konusuna değinmek istiyorum. Bir ülkenin geleceği, yabancı ve yerli firmaların yapmış oldukları anket, istatistik, ekonomik veri çalışmalarından çıkacak sonuçlar ile ne kadar doğru anlaşıla bilir?

Türkiye, coğrafi konumu ve tarihsel yapısı (Anadolu) ile günümüzde devlet olmuş milletlere ev sahipliği yapmış bir ülke. Türkiye’nin bu stratejik misyon duruşu, çevresinde yaşanan kanlı olaylar, tekrardan kendilerine vatan arzusu güden ‘sözde emperyalist’ güç odaklarına, Anadolu üzerinde türlü oyunlar tertip etmelerine olanak vermektedir.

Bir ülkenin ve o ülkede yaşayan toplumun yoz bir hale getirilmesi, toplumun her bireyinin huzurunun deforme edilmesi; o topraklarda yaşayan toplumun geneline sirayet edecek olup, ülke içerisinde kutuplaşmalar ile şiddetin temelini oluşturacaktır. Kısacası, tahriple yeksan edilecek bir alana, tahripte kullanılacak patlayıcının döşenmesi demekle aynıdır.

Türk Milletinin asırlarca sosyal yapısı ve tarihini inceleyen ‘oryantalistler’, toplumun en küçük çekirdeği olan Türk aile yapısına nasıl etki edeceklerinin ve nasıl istedikleri sonucu alacaklarının formüllerini aradılar.

Türkiye’yi bir deney masasına benzetip, üzerinde cerrahi operasyonlar yapmayı arzu edenler; ailenin ekonomisi, aile fertleri içerisinde bulunan çocukların bağımlılıkları, ailedeki anne babanın tüketici birer fert olmalarını, ailenin inancını sorgulaya bilmeleri, yeri geldiğinde cevabı sorgulatıcı tarafından almaları için cevaplar hazırlanması projelerini, ‘aile cerrahi operasyon masasına’ yatırdılar ve uygulamaya başladılar.

Peki bizler; toplumun en küçük bireyleri olan aileler ve toplumu devlet çatısı altında yöneten erkler olarak neler yaptık? Birileri, bizlerin evlerinin ve ülkesinin içerisinde at koşturur iken ne gibi tedbirleri alıp, geleceğe yönelik ne gibi projelere imza attık?

Geçmiş mazisi ihtişamlı bir imparatorluğa uzanan Türkiye, 1923 tarihinde rejimini değişerek ‘Cumhuriyet’ olması, dünya ile entegrasyon konusunda hem toplumumuza hem de ülkemiz için yeni fırsat ve yol haritaları çizdi. Ülkemizle ilgili yazılan herhangi bir tarih ve sosyoloji kitabını etüt ettiğimiz vakit, o zamanlarda yapılan devrimlerin günümüzde ne kadar haklı ve geçerli olduğunun tasdikletici birer vesikası olduğuna şahitlik ederiz.

İşte o devrimleri düşünen ve uygulayan vaktinde tek kaygıları ‘vatan ve millet’ olan insanlarımızı, atalarımızı günümüzde unuttuk ve hatırlayamaz hale geldik. İnancın vicdan muhasebesi olduğunu unutarak, politika ve siyasete ‘rey’ malzemesi olarak kullanıp; geçmişte Türkiye’nin temellerini atan ecdadımıza ‘küfürler’ etmeye, onları cahil, utanılacak, bizlere bıraktıkları yüce mirası ilkel görmeye başladık.

Kendi köklerinden ayrılan ve bi-haber olan gençlerimiz; ilim, bilim, devrim, millet misyonundan uzaklaşarak, oryantalistlerin önerip, emperyalistlerin burslarıyla yabancılaşan ve bizden olmayan nesillerimizi; politika ve siyasete sokup, istedikleri yasaları uygulamak için parlamento binamız içerisinde oylama için parmak kaldıran birer kuklaya dönüştürdüler.

Ülkemizde vicdanen düşünen ve tehlikeyi gören bir aydın olarak bu kötüye gidiş hattı değiştirecek olan bir ‘Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (S.A.V), bir Fatih, Kanuni, Abdül Hamid Sani, Atatürk’ aramaya başladık.

Lakin, ruhunu kaybetmiş bir topluma, alışkanlıklar ile tüketici hale getirilmiş bir millete, siyasete entegre edilen inanç ile ruhunu teslim etmiş olan vicdanlara; haykıran her ses bir düşman gibi gelecektir. Karanlığı aydınlatıp, uçurumun ucunda bekleyip ‘’- Durun! Yapmayın! Bu yol yanlış yoldur! Özümüz, atalarımız, bu yolu, bu gidişi bizlere yıllar öncesinden gidilmeyecek yol haritası listesinde vasiyet etmişlerdi!’’ demek bile, duyan kulakların ve bedenlerin vicdanına tesir etmemekte.

Türkiye ‘hızla kutuplaşmakta’. İnsanlarımız birbirlerini düşman, zarar verici, ayırıcı, kendi mukaddeslerinin iblisi olarak görmekte.

Peki çözüm nerede?

Çözüm; ‘Sevgi, hoş görü, kutuplaştıran lisanı terk, insana insan, vicdana Hak olarak bakmakta’.

Günümüzde toplumu kutuplaştıran siyasi zümrelere çok iş düşmekte. Siyasi alan çıkarları için, toplumun bağımlı hale geldiği medyanın organlarını kullanan erkler; yine aynı platformlarda, düşünceleri farklı, -izm’leri farklı, hayat görüşleri farklı olduğu halde, ‘’Özde’’ bir millet olduğunun tablosunu çizmek zorundalar. Aksi halde, kanton ve gettolara ayrılmış bir toprak misakına doğru hızla ilerlemekteyiz.

Yönetim gücünü elde etmeye çalışan erkler, vasıta olarak sistemin teknolojisi, algı projelerini, inancın vicdana tesir eden mekanizmasını kullanarak ne kadar güç elde ede bilirler? Ya da elde ettikleri gücün vakti zamanı (ömrü) ne kadardır?

Mutlak ve daim zaman ile elde edilen gücü kullanmak isteyen yönetime talip olanlar; ‘’Halka inmeyen, Hakk’a çıkamaz!’’ düşüncemin yanına yaklaşmıyorlar. Milleti bir ‘oy’ icrası vazifelisi olarak görüp, gücü elde ettikten sonra bildiğini farklı kitap ve ülkülerden okuyanlar; her seçim vaktinde ayrıştırıcı ve saldırgan söylemler takınmak zorunda kalıyorlar.

Böylelikle, toplumun en küçük çekirdeğini oluşturan aile ve ailenin inanç-töre-örf gibi mefhumları zarar görüp, toplum kutuplaşıyor. Neticesinde ise yozlaşmış milli bir toplum yapısına doğru kayıyoruz.

Reçete çok basit; sevgi dili, içimizde bizdenmiş gibi görünüp kuyumuzu kazan yapıya kaybettirecek; devletin ve milletin ömrünü uzatacak, sosyal ve ekonomik olarak kalkınmamızın önünü açacaktır.

Hangi ülke olur ise olsun; ‘milletinin huzurunun kaçtığı toprak parçası, başka millet devletlerinin arz-ı mevuduna bir adım yaklaştıkları ülküleridir’.

            Lütfen sevgi dili kullanalım ve milletimize kullandıralım!

Sözlerime son verirken Türkmen Kocası Yunus EMRE ile bitirmek isterim;

 

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim
sevilelim
Dünyaya kimse kalmaz

 

            Saygı ve Sevgilerimle

            Emrah BEKÇİ

            Yazar / Yönetmen

 

Mar 13

Diktatörlerin Yöntemleri

Av. Ruhittin SÖNMEZ

Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in geliştirdiği ve Hitler’in uyguladığı propaganda tekniklerini ben dâhil çok kişiden okumuş olabilirsiniz. Meğer Lenin de bu tekniklerden faydalanmış hatta geliştirerek kullanmış.

Yeniçağ’da Arslan Bulut, Lenin ve Hitler‘in propaganda yöntemlerini hatırlatan bir araştırmayı paylaşmış. Yazının kaynağı Harvard Üniversitesi’nden doktoralı tarihçi ve Sovyet sistemi üzerinde uzman Prof. Peter Kenez.

Kenez‘e göre Hitler‘in kullandığı, Lenin tarafından daha rafine haline getirilen propaganda yöntemleri şöyle:

1- Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Yaptıkların, ister ahlakî olsun, isterse olmasın, amacına ulaşınca onların hiçbir anlamı kalmaz.

2- Bir ordu komutanı edası ile emir ver, azınlıkta olmalarına rağmen kendi taraftarlarını çoğunluk diye tanımla.

3- Her krizi, her felaketi lehine kullan, yalan söyle, kriz ve felaketleri başkalarına yükle, suçu başkalarına at ve yandaş medya ile koro halinde karalamayı sürdür. İftira et izi kalır. Beyinlerdeki algıyı yönet. Bir şeyi ilk defa duyanlar hep ona inanırlar.

4- Muhaliflere aşağılayıcı, bölücü, inkâr edici sıfatlar yükle. Onlara “asalak” de, “ihanet içindeler” de, “yalancılar” de. Kendinden öncekileri devamlı suçla.

5- İnsanları öldür, astır veya mahkûm et, geride kalan muhalefeti korkut, mahkemelerle, şikâyetlerle, polisle, sana bağlı milis güçleri ile din adamları ile…

6- Tarihsel gerçekleri inkâr et, kendi çıkarına göre değiştir, çarpıt ve hakaret et.

Aynı incelemeye göre “Hitler’in bazı yalakaları” da onun hakkında şu tanımları yaptılar:

“Adolf Hitler’i bize Allah gönderdi.” (Robert Ley)

“Allah kendini Hazreti İsa şeklinde değil Adolf Hitler şeklinde gösterdi.” (Alman İman Hareketi))

“Adolf Hitler bize Allah tarafından Almanya’nın ebediyete giden temel taşı olsun diye gönderildi.” (Hitler Gençliği)

Teksas Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tevfik Dalgıç bu tekniklere “Seçilmiş diktatörlerin Lenin ve Hitler’den öğrendikleri propaganda yöntemleri” adını vermiş.

Devlet yönetimine seçilerek gelmiş birçok kişinin zaman içinde otoriterleşmeye ve giderek diktatör olmaya doğru gittiğine dair dünyada çok örnek var.

Bunlar için bahsi geçen yöntemler ilham verici gelebilir.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar