Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 23

Biraz da Gündemi Konuşalım…

Kurban Bayramınızı tebrik ederek satırlarımıza başlayalım. Dini ve milli bayramlarımızı bir bütün olarak düşünerek gereğini yapalım. Türk tarihinde yer alan zirve şahsiyetleri de birbirine sanki rakip gibi görme yanlışından kurtulalım. Milli tarihimizde Osmanlı – Cumhuriyet çekişmesine yer olmadığını da fark edelim. Her dönem içinde artılı ve eksili yıllar bulunabilir. Bunları öne çıkararak milli tarihimizin her bir safhasını bütünden ayrı düşünmeyelim. Müstemlekecilerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Türk milletine mensup olma şerefini taşıdığımız gibi İslam ümmetine de mensup olduğumuzu unutamayız. Haklı olarak İslam ümmeti var mı, yok mu sorusu tartışılabilir. Eğer gerçekten farklı milli devletlerin İslam ümmetine ait olma şuuru gerçekleşmiş olsaydı; bir dönem yeşil kuşak hareketiyle Müslümanları kullananlar bugün Yemen’den Ortadoğu’ya Müslümanı Müslümanla savaştırabilirler miydi? Müslüman kardeşini korumak ve kollamak yerine; ABD – İsrail ittifakının uşaklığına soyunanları acaba ümmetin neresinde yer vereceğiz? Artık İslam ümmeti denince akla Türkiye ve Uzakdoğu’da birkaç ülke geliyor. ABD Müslümanlarla adeta çelik çomak oynuyor. Bu böyle olmakla beraber ümmeti sadece TC vatandaşlarıyla sınırlamak hatta daha da ileri giderek iktidar partisinin mensuplarıyla özdeşleştirmek büyük bir yanlıştır. İktidar partisinin içinden dış destekli yeni partileştirme çabaları görülüyor. Ancak AKP’yi bölücü bu çabalar karşısında bulunanları “ümmeti bölecekler” şeklinde garip bir suçlamayı anlamak da zordur. Herhalde ümmet bazı siyasilerin anladığı gibi sadece iktidar partisi teşkilatı ve onun taraftarları değildir. Ümmeti bölecekler diye yeni partileşmelere karşı çıkanlar; acaba kendi dışlarındaki partileri ve vatandaşları İslam dışı mı görüyorlar? Siyasiler kullandıkları kavram ve benzetmelere çok dikkat etmeliler.
Suriye’de çözüm ülkenin toprak bütünlüğünden geçmekte idi. Aynen Türkiye gibi. Ancak biz ABD’den fazla Suriye düşmanı olduk. “İhvan” mantığı ve “Müslüman Kardeşler” bakış açısı ile diplomasinin yönetilemeyeceğini geç öğrendik. Suriye ve Irak’tan ülkemize yönelen planlı ve maksatlı göç dalgasına da sadece gelenleri ümmetçi bir bakışla ele alanlar bugün değişik tedbirler almak zorundadırlar. Ülkemizin nüfus yapısını karmaşık ve çok etnikli kılmayı hedef alıp bizi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırma çabalarının bir parçası olarak mültecilerden medet umanlar az değildir. Hedef, anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak, sözde dostlarımızca Türk – Arap – Kürt Federasyonunun altyapısı hazırlanmaktır. Mültecileri Türkiye’de kalıcı kılabilmek için ABD ve Batılı sözde dostlarımızın büyük çabaları vardır. Bilhassa AB ile anlaşmalar bile yaptık. Üniversite ve çeşitli araştırma merkezlerine para akıtılarak bu sözde mültecilerin toplumla sosyal bütünleşmelerinin sağlanması teşvik edilmektedir. Yaklaşık 90.000 kişiye siyasi amaçlarla vatandaşlık bile verilmiştir. Aslında TC vatandaşlığı açık artırmaya çıkarılmış; maalesef 250.000 dolar getirenlere vatandaşlık sunulmaktadır. Oysa Ortadoğu ülkelerinde bile vatandaşlık verme şartları çok ağırdır. Suriye ve İran en az beş yıl oturma şartından sonra vatandaşlık vermektedir. Aslında bize sığınanlar tam mülteci statüsünü de taşıyamazlar. Bunların önemli bir bölümü dini bayramlarda ülkelerine dönebilmekte, canları istediğinde de geri gelerek Türkiye’deki imkanlardan faydalanmaktadırlar. Geçici koruma altındaki bu Müslüman kardeşlerimizin içinde her türlü terör örgütüne üye ve istihbarat elemanları bulunmaktadır. İleride PKK’nın yerini alacak ve dıştan kumandalı Türkiye ile savaştırılacak iç unsurlar ortaya çıkacaktır. Bugünden mafyasından fuhuş yapılanmasına kadar bir çok suça karışan bu sözde mülteciler, asıl yarın Türkiye’nin başına çok tehlikeli bir iç güvenlik sorunu olarak çıkacaklardır.
Nitekim, daha bugünden temmuz 2019’da İstanbul Saraçhane’de malum bazı sözde İslamcı derneklerin desteğiyle bir miting yapılmış, mültecilerin geri dönmesine karşı çıkılmış ve “asıl Türkler defolsun” kışkırtmaları yapılabilmiştir.
Ülkemiz etnik tuzağın merkezine çekilmek istenirken, milli kimliği Türk olan insanlarımız birbirine yabancılaştırılırken, olup bitenden uzak gaflet içindeki bazı siyasilerimiz 31 Mart 2019’da tekrarlanan İBB seçim propagandasında vatandaşlara “mahalli kimliklerinizle gurur duyunuz ve iftihar ediniz” telkinlerinde bulunmuş öğrendiği mahalli dile ait kelimeleri sırıtarak kullanmışlardır. Mahalli kimliklerini unutmayanlar, milli kimliği ne yapacaklardır? Oysa mahalli sıfatlar ve diller hiçbir zaman milli kimlik ve devletin diline rakip olamaz. Ama Türkiye’de bölücü silahlı terörün yanı sıra yapay bir kimlik terörü de yaratılmıştır.
Ülkemizde terör çeşitlidir. Silahlı olanı kadar, silahsız olanı da milli ve üniter yapıya saldırmakla, dün Osmanlı’yı bugün ise TC’yi hedef alan psikolojik harekat yapmaktadırlar. Nitekim, akademisyen oldukları çok tartışmalı bir grubun dolaylı olarak terörü destekleyici barış bildirisi bu cümledendir. Aslında 15 Temmuz işgal ve saldırı eylemi sürmektedir. Bize Türk milleti olduğumuz unutturulmaya çalışılmaktadır. Sanki Anadolu’da tarih boyu mezhebi gayri sahih bir kalabalık veya sürü yaşamıştır ve yaşamaktadır. Hayatları boyunca TC ile kavgalı farklı etiketler altında silahsız eylemler yapan ve akademisyen diye yutturulmaya çalışılan malum grupları fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında düşünmek, bazı hukukçularımızın dün ve bugün devam eden zaafıdır.
Unutulmamalı ki; 30 Ağustos Zafer Bayramı dahil milli bayramları vatandaşla ilgili görmeyenler, TC ibaresini, Milli Mücadeleyi, Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti, Lozan’ı ve TSK’yı içlerine sindiremeyip dün olduğu gibi bugün de dışarıyla işbirliğine soyunmuş olanlar da “silahsız terör”ün bir parçasıdırlar ve bunların hedef itibariyle 15 Temmuz saldırı ve işgal hareketi ile paralellikleri vardır.

Tem 22

Küreselleşme ve Atatürk Yazı Dizisi – 1

Halil ALTIPARMAK

Yeni bir yazı serisine başlamak düşüncesindeyim. Bu serinin, ilginç olduğu kadar, farklı bir bakış açısı getireceğini de ümit ediyorum.

Sadece bu hafta, konuyu çok özet şekilde yazmayı da düşündüm. Ancak, istenen sonucu veremeyeceği inancıyla bir yazı dizisi şeklinde olmasına karar verdim. Çünkü, dünyanın yaklaşık son iki yüz elli yılından söz ederken, kısa bir yazı ile yetinmek mümkün olamazdı.

Neyse, biz konumuza dönelim…

Bir kere her şeyden önce KÜRESELLEŞME nedir sorusundan başlayalım!

Küreselleşme, çok tarifi olan bir konudur. Yani, tek bir tarif ile küreselleşmeyi anlatmak gerçekten çok zordur. Çünkü, ekonomistler, hukukçular, toplum bilimciler, uluslararası ilişki uzmanları, siyasetçiler, tarihçiler, felsefeciler, hatta teknoloji üreticileri gibi birçok disiplinin uzmanları, kendi bakış açıları ile bir küreselleşme tarifi yapmaktadırlar. Ben ise, aslında, dünyanın geldiği bugünkü zamanda çok kısa bir tarif yaparak konuya yaklaşıyorum: KÜRESELLEŞME, İNSANLIĞI HER KONUDA TEKTİPLEŞTİRME PLANIDIR. Bu planın iyi veya kötü olması bu tariften ayrı bir konudur. Yalnız, benim bu tarifimde bir konu dolaylı vurgulanıyor. O da şudur; bu bir plan ise, bu planın bir yapanı var!

Genel bir toparlayıcı anlayışla küreselleşme ise, ülkelerin, serbest ilişkiler içerisinde birbirleri ile iletişimleridir dersek zannederim, zor da olsa bir çatı oluşturabiliriz diye düşünüyorum. Şu sorulabilir; bir tarif yapmalı mıyız? Evet, yapmalıyız. Çünkü, hem anlatım işi, hem de anlama işi en kolay bu şekilde olur.

Bugün, neredeyse, her olayın içine girecek kadar yaygınlaşmış olan küreselleşmenin, aslında, yeni bir konu olmadığını söyleyebiliriz. ŞÖYLE;

18. Yüzyıl sonlarında başlayan çalışmalar ve gelişmeler, o dönemin şartlarına göre Teknoloji devrimini gerçekleştirip 19. Yüzyılda insanlığı bambaşka bir ortama soktu. Böylece, denizlerde buharlı makinelerin yürüttüğü gemiler, karada demiryollarının devreye girmesi, telgrafın insan hayatına girmesi ile 19. Yüzyılın ilk yarısına varmadan, ulaşım ve iletişim çağı başlamış oldu. 19. Yüzyılın ikinci yarısında telefonun icadı ile birlikte, dünya, inanılmaz bir iletişim ve ulaşım imkânına kavuştu. Mesafeler küçüldü ve her şey birbirine yaklaştı. Bu, o dönem için inanılmaz bir durumdu.

Bu arada, 19. Yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, sömürge zihniyeti de yeni bir aşamaya girmiş ve Avrupa ülkeleri, acımasız sömürü düzenini birbirleri ile yarışırcasına hayata geçirme gayretine düşmüş idi. Daha önceleri sömürü şekli farklı idi. Afrika’nın sahillerinde insan ticareti ile inanılmaz servetler kazanan Avrupa’lılar, söylediğimiz tarihlerde Livingston gibi araştırmacıların macera dolu çalışmaları ile Afrika’nın içerilerini keşfettiler. Sömürü, insan ticaretinden daha çok, doğal kaynakların sömürülmesine dönüştü. Bu sömürü, insan ticaretinden belki de daha ağır bir sömürü idi. Çünkü, Afrika’nın hem kaynakları sömürülüyor, hem de, insanlar katlediliyordu. Hatta, yarışta yeri olamaz diye düşünülebilecek Belçika bile, kralları II. Leopold  sayesinde(!) vahşetin doruğuna çıkan acımasızlıklarla, sömürüden pay kapmaya çalışıyordu.

Sömürü konusunda, tamamlayıcı olmak ve eksik bırakmamak adına şu durumu da söylemeliyiz; sömürü sadece Afrika kıtasında sürmüyordu, elbette. Uzun zamandan beri süren, başta Çin, Hindistan olmak üzere diğer sömürgelerde de sömürü devam ediyordu.

Yine, 19. Yüzyıl içerisinde İngiltere, en son Fransa’yı da devre dışı bırakarak, dünya hâkimi rolünü üstlenmeye başlamıştı. Zaten, ilk ulusüstü şirket demekte beis olmayacak olan Hindistan Şark Şirketi, İngiltere’nin üzerinde güneşin batışını önleyecek bir şemsiye gibiydi. İngiltere, zenginliğini ve dünya hâkimi rolünü o dönem için belki de bu şirkete borçlu idi.

Bir konuyu daha açıklarsak, sonuca yaklaşacağız diye düşünüyorum.

Aslında, hocasından Ahlâk dersleri alan ve önce Ahlâk kitabı yazan Adam SMITH, 1776 yılında kısa adı Ulusların Zenginliği olan bir kitap yazıyor. Liberal Ekonomik Model’in, Klasik İktisat Teorisi’nin temellerini atıyor. Böylece, tam rekabetçi ticaret, serbest sermaye ve işgücü dolaşımı, diğer bir ifade ile üretim faktörlerinin dünyanın her yerinde serbestçe dolaşması gerekir diyerek, yepyeni bir model sunuyor. Ayrıca, SMITH, Görünmez El dediği, insanların hırsını kamçılayan bir anlayışla, refahın artacağını dünyaya sunuyordu. Bu Model, Merkantilistlerin ve takip eden Fizyokratlar’ın sonunu getiriyordu. Adam SMITH’in takipçisi olan David RICCARDO’nun yaptığı ilave düşüncelerle, 19. Yüzyıla Liberal İktisat Teorisi damgasını vuruyor.

Bütün bu anlattıklarımızı bir araya getirirsek, 19. Yüzyılın, ikinci yarısından itibaren bugünkü anlamıyla birebir örtüşmese bile, Küreselleşmenin 1. Dalgası diyebileceğimiz bir dünya gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz.

Bu haftalık bu kadar.

LÜTFEN TAKİP EDELİM!

 

Tem 03

Trump’la Problemleri Çözdük (mü)?.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Japonya’da G-20 zirvesi nedeni ile liderlerimiz Dünya liderleri ile bir araya geldiler. Basında çıkan haberlere göre; Özellikle ABD ile aramızda süregelen önemli problemlerin büyük bir kısmının halledildiği açıklandı.  Rusya’dan alınacak S-400’ ler konusunda Trump olumlu görüş bildirdi. Hatta bu konuda Putin ile de görüştü. Karşılıklı görüş alışverişinde bulundular. Bu arada Suriye, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege Adaları, Libya’daki son gelişmeler gibi konular da ele alındı. Ülkemizin yüksek çıkarlarını ilgilendiren konularda gereken ne ise yerine getirildi.

Yaklaşık bir yıl önce “bir gece ansızın Fırat’ın doğusuna ve batısına girecektik”, giremedik. O günlerde Amerika’dan 40-50 kadar Boing yolcu uçağı ve Patriot füze bataryaları alacaktık, o arada Rus S-400’ leri devreye girdi ve ABD ile alışveriş kaldı. Biz de ansızın bir gece  bir yerlere giremedik.

G-20 zirvesinde Trump’la yapılan görüşmeler sırasında, evet size haksızlık ediliyor, S-400 problemi çözümlenebilir. Hatta nasıl olur da parasını ödediğiniz F-35 ler teslim edilmez hayret dedi. Bu arada bize 40-50 yerine 100 Boing yolcu uçağı pazarlayıverdi. Hatta Patriot satışının önünü de açıverdi. Halbuki Trump, Türkiye’nin  S-400 sistemini alma kararından vazgeçmemesi halinde, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılacağı ve Türk ekonomisini mahvedeceği tehdidinde bulunmuştu. G-20 zirvesinde yapılan görüşmeler sonucunda Türkiye S-400 alsa da almasa da, ABD Türk ekonomisine istediği darbeyi indirdi. Yüksek çıkarlarımız konusunda ne olduğunu anlayamadık.

Şimdi küçük bir hesap yapalım: bir Boing 747’nin fiyatı 300-400 (420) milyon dolardır. Yani 2 milyar dört yüz milyon Tl. Yüz tanesi ise 240 milyar Tl eder. Bir F-35’in fiyatı 90-122 milyon dolar, kabaca 600 milyon lira eder. Bunun yüz adedi ise: 60 milyar liraır. F-35’in emsali, belki daha kapasiteli Rus Su-57 savaş uçaklarının fiyatı F-35’lerin yarısı kadar. Patriotlar ise S-400’lerden üç misli fiyatlı olmakla beraber, S-400’ler çok daha üstün özelliklere sahiptir.

Son yıllarda ABD’nin Suriye sınırlarımızda PKK-PYD ordusu kurmasının nedenlerinden birisi de Türkiye’ye karşı tehdit ve şantaj oluşturmaktır. ABD bu tehdit ve şantajla şimdi Türkiye’nin bir yıllık bütçesinin üçte birine ipotek koymuştur. (2018 yılı bütçe 763 milyon lira), Böyle bir ipotek, gelir gider dengelerini alt üst eder. Böylece Türkiye’nin ekonomisinin geleceği de alt üst olur.

Amerika Orta Doğuda ne arıyor sorusunun cevabı: “silah pazarlıyor” dur. Trump, ABD’nin başına geçmiş en büyük tüccardır. Geçen yıl Suudi Arabistan’ı ziyaretle 84 adet, Japonya’yı ziyaretle 104 adet F-35 satmış, bu ve benzeri silah ve ağır sanayi ürünlerini büyük bir ustalıkla ihtiyaç sahiplerine veya bizim gibi ihtiyacı olmayanlara çeşitli cambazlıklarla pazarlamaktadır. Türkiye’nin bu kadar çok silah edinmesi yerine, komşuları ile iyi geçinmenin yollarını araması ve onlara siyasi üstünlükler sağlayacak kadrolara sahip olması daha ucuza gelecektir.

Peki tehdit ve şantaj bitti mi? Trump’un sözüne güvenilir mi? Acaba Amerika yine bizi kandırıyor mu? Çünkü bir süre sonra Trump şöyle diyebileektir; ben öyle dedim ama bizde senato var, kongre var, Pentagon var, Genelkurmay var, Hatta NATO komutanı böyle düşünmüyor, der mi, demez mi?

Amerika ile silah alış verişi, Irak ve Suriye sınırlarımızdaki gelişmeler, Suriye’de bir PKK devleti kurma çalışmaları, Rojova Koridoru, Kıbrıs çevresi ve Doğu Akdeniz’de daralan çember, İran’a uygulanan ambargo ve hatta Libya’daki son gelişmeler, Türkiye sınırlarındaki dev problemlerdir. Her biri yüksek stratejik tuzaklarla doludur. Bu tuzaklara yakalanmamak ve karşı tuzaklar kurmak için yüksek stratejik kadrolara sahip dış işleri bakan ve uzmanlara ihtiyaç vardır. Uluslararası siyaset bunu gerektirir.

Büyük Orta Doğu projesini başından günümüze inceleyecek olursak, Türkiye’nin hangi durumlarda aldatıldığı ve bundan sonra nasıl bir aldatmacaların içine düşürüleceği şifreleri mevcuttur. Hiç olmazsa bundan sonra bu şifreler çözülmelidir.

Tem 01

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Bir sistem, yasa, anayasa ve benzerleri bir ülkede başarıyla uygulanabilir ve fonksiyonel olabilir. Ancak bunların diğer bir ülkede aynı şekilde uygulamada başarılı olacakları ileri sürülemez. Yasalar ve sistemler her ülkenin sosyal yapısına göre şekillenmek durumundadır. Biz sosyal yapıyı yasalara ve düşündüğümüz sisteme uydururuz diyemeyiz. Hukuk sosyolojisi derslerini hukuk fakültelerinde bunun için okutuyoruz. Maksat konulara basit ve genelleyici yaklaşmamak, ihtiyaçlara ve geleneğe göre hukuk düzenini kurabilmektir. Ancak yaratıcı ve eser verici olamayanlar bu dersi sadece teorik bilgi aktarımı sayarlar ve öğrenciye de yazık olur. Türkiye’de yıllardır yapılan metot yanlışı şu veya bu ülkede başarıyla uygulanan ve fonksiyonel olan yasaları tercüme edip ülkemizde uygulanmasına zorlamaktır.

Türkiye yaklaşık bir senedir mahalli seçimlerle uğraştırılıyor ve asıl gündemdeki konular tartışılamıyor. Ülkemiz dost, düşman değişik ülkeler tarafından kuşatılıyor. Güvenliği tehlikeye sokuluyor. Birçok fabrika yabancılara ve yabancılardan pek farkı olmayan yerlilere satılıyor. Tarım ve hayvancılık çok zor durumdadır. İşsizlik ve şehir yoksullaşması aileleri perişan ediyor. Artan boşanma ve intiharlar sürekli haberlerde yer alıyor. Cinayet ve yaralamalar artıyor. Ahlaki değerlerde yozlaşma, diplomalı işsizlik sürüyor. Türkiye bu defa Akdeniz’de kuşatılıyor.

Bu ve benzer şartlar altında 31 Mart 2019 tarihinde mahalli idareler seçimlerini yaptık. Maalesef 23 Haziran’da İstanbul seçmenini zora sokarak seçimi tekrar ettik. 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi demokrasinin bir fazilet rejimi olduğunu ortaya koydu. Doğru işleyen bir demokraside seçmen iradesi asıldır; tayin edicidir ve geleceğe olan ümidi tazeler. Maalesef ülkemizde devlet imkanlarını rahatlıkla kullananlar, eşit ve adil bir seçimin gerçekleşmesini bir ölçüde engellediler. Ancak yine de umut, demokrasi, İstanbul ve Türkiye kazandı. Tatil rahatını bozup veya programını değiştirerek yurt dışından ve yurt içinden İstanbul’a koşan, demokrasinin tek çözüm olduğuna ve milli iradeye inanan bütün vatandaşlarımıza saygı duymalıyız. Seçime katılma üstün bir vatandaşlık şuurudur. Vatandaş hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konularında hassas olduğunu gösterdi. Garip bir başkanlık benzeri sistem yerine bazı eksikliklerine rağmen; demokratik parlamenter sisteme olan özlemini ortaya koydu. Kibir, gurur, lüks ve şatafata sapılmasını reddetti. Halkla yabancılaşmayı kabullenmedi. Kamu görevlilerini bir partinin değil, devletin görevlisi olarak görülmesini istedi. Mültecilerin işgaline ve imtiyazlılığına hayır dedi. Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyete ve Devletimizin kurucu değerlerine saygılı olunmasını istedi. T.C. ile ve andımızla uğraşılmasın istedi. Her türlü eşitsizliği ve adaletsizliği, kamplaşmayı kabullenemedi. Ülkenin iç kısır çekişme ve çatışmalarından çıkabilecek olumlu bir sonucun bulunmadığını haykırdı. Bizi biz yapan mutabakatların güçlendirilmesini istedi. Yer adlarında Türkçeye saygıyı bekledi. Dersimciliği ve etnik taassubu benimsemedi. Sevgi ve hoşgörü peşinde olduğunu belli ederken, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerden tavizi kabullenmedi. Başarılı terörle mücadeleyi desteklediğini gösterdi. Bazı sorunlar  bulunsa da 15 Temmuz FETÖ ihanetini lanetledi. Türkiye sıradan bir Ortadoğu ve Afrika ülkesi değildir. Fikir ve düşünce, basın hürriyetleri konusunda hassasiyetle davranılmalıdır.

Terör örgütüyle iç içe olan malum siyasi partinin Türkiye partisi olabilmesi için önce PKK’nın bir terör örgütü olduğunu kabul ve ilan etmesi gerekir. Bir taraftan terörle iç içe olacaksınız, diğer taraftan demokrasi ve özgürlüklerden bahsedeceksiniz; bu bir çelişkidir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İspanya’da kapatılan terörle bağlantılı bir partiyle ilgili yapılan itirazı reddetmiş, bu partinin kapatılmasını uygun bulmuş, böyle bir partinin demokratik hak ve özgürlüklerden istifade lüksü olmadığını belirtmiştir.

23 Haziran’da uyarı ve tepki oyu kullanan daha önce farklı siyasi partilere veya ittifaka oy vermiş olan vatandaşımız bu tepki oylarıyla ekonominin düzeltilmesini, ülkeyi ithal cenneti yerine üretim alanı kılınmasını, gelir dağılımının düzeltilmesini, israf ve gösterişten kaçınılmasını, Kıbrıs’ta Ege’de ve Akdeniz’de milli çıkarlarımızın kesinlikle korunmasını, nitelikli yetişmiş elemanlarımızın beyin göçüne tabi olmasının önlenmesini, iç ve dış politikada itibar kaybedilmemesini, nefret ve düşmanlık dilinin terkedilmesini beklemektedir. Bağımsız bazı kuruluşların siyasi müdahaleye ihtiyacı yoktur. Güce tapanların ve Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımıyorum diyenlerin olduğu yerde adalet beklenemez. Birbirimizi anlaşılmaz ifadelerle suçlama yarışını bırakmalıyız. FETÖ’cü, terörist ve Pontus sıfatları çok yersiz ve anlaşılmaz bir şekilde kullanılmıştır. Yunan istihbaratının oyunlarına gelinmemelidir. Milli Mücadeleye düşman ve işbirlikçi çete başlarının anıtları yerlerinden sökülüp atılmalıdır. Demokrasiyi ve Cumhuriyeti içimize sindirmek zorundayız. Bundan başka yol yoktur. Cebimizi kolladığımız kadar ülke çıkarlarını da korumalıyız. Demokrasinin sonuçlarına katlanmayı öğrenmeliyiz. Terörle barış ve müzakere olamayacağını artık anlamalıyız. Milli ve askeri zaferler arasında ayırım yapmamalıyız. Türk Milletini etnik parsellere ayırarak ufalamayı ve kalabalıklaştırmayı demokratikleşme olarak gösterme oyunlarını yine bozmalıyız. Milli birlik ve bütünlüğün bulunmadığı bir yerde ne istikrar, ne huzur, ne de demokrasi ve ekonomik gelişme olabilir. Demokrasi de uygulanamaz ama sürekli tartışılır. Milli devlet ve üniter yapıyı bozucu, Kürtlere rağmen Kürtçülük tezgahlarını görmek durumundayız. Kürtlerin diğer bazı gruplar gibi homojen olmadığını ve HDP’nin bunları asla bütünüyle temsil edemeyeceğini fark etmeliyiz. Günümüzdeki emperyal politikaların yeni yüzü ve silahı klasik ideolojiler değil, etnik taarruzdur. Ülkedeki sorun; Türk Milletine mensubiyet duygusunu ırkçı ve etnik gerekçelerle bazılarının kabul edememesidir. Yer, kuruluş ve havaalanlarının isimlerinin Atatürksüzleştirilmesi çok çirkin ve boşuna bir çabadır. Yerli ve milli harp sanayiinin geliştirilmesi çabaları sürdürülmelidir. Türk, Türkiye’de etnik grup değildir. Bulgaristan, Yunanistan, Kosova veya Çin’de yaşamıyoruz. Türk, Osmanlıdan milli devlete geçişte kurucu unsurdur; milletin, milliyetin adıdır. Etnik sıfatlara da rakip değildir. Türkiye, kendilerini Türk Milletine mensup hissedenlerin vatanıdır.

23 Haziran İstanbul seçiminden herkesin alacağı dersler vardır. Özellikle iştirak oranının %84’ü bulması ve birçok seçmenin daha önce verdiği reyin dışında parti veya ittifak arayışı çok dikkat çekicidir. Vatandaş demokratik çözüm yolunda oldukça mesafe alırken, siyasiler ve yönetenler bunun gerisinde kalmamalıdırlar.

Tem 01

Türkler’de Vatan Telakkisi

Dr. Şahin CEYLANLI

Türkler’de vatan anlayışı, atalarından miras kalan bir yadigar, şehitlerin kanıyla kazanılmış, tarihi zenginlikleri sinesinde saklayan, sınırları belirlenmiş kutsal topraklardır.  Bu konuda  ünlü şair Mithat Cemal Kuntay  şunları söylüyor: “ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır! “ Konumu itibarıyla; dünyanın en güzel yerinde olan Türkiye üzerinde oynanan oyunlar,  tertiplenen tezgahlar henüz bitmemiş ve bitmesi de mümkün görünmüyor. Onun için milli eğitim müfredatlarında, televizyon yayınlarında, gazete sayfalarında, yapılacak  filimlerde v.s. yerlerde vatanın ne anlama geldiğini, vatan sevgisini ve vatan anlayışını sürekli gündemde tutarak beyinlere nakşetmek gerekmektedir.

Bu ülkede vatan için canını çekinmeden veren şehitler, yüzünü, gözünü, ayağını, kolunu feda eden gaziler vardır. Her zaman şehitlere ve gazilere şükran duygularıyla bağlı kalınmalı ve saygı gösterilmeli. Şahin Beyler, Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Şerife Bacılar gibi pek çok erkek ve kadın kahraman acaba ne için düşmanla mücadele ederek  şehit oldular. Elbette üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için mücadele ederek şehit düştüler. Vatan bayraktır, şereftir, namustur. Bu kutsal değerler için savaşarak, mücadele ederek şehit olanlar da birer vatan kahramanıdır. Bir zamanlar Orta Asya Türklerin Ana Vatanıydı. Çinliler Asya Hun Devletiyle savaşmak için çeşitli bahaneler ileri sürmüşler, buna karşılık Mete Han “ benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim demiş, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem “ diyerek Çinlilere yolu göstermiş. Daha sonra Kurultayı toplayarak savaş kararı almış. Düşman yerle bir edilmiş ve tehlike ortadan kaldırılmıştır. Asya Hun Devletinde de vatanın kutsiyeti vardı. Vatan onlar için her şeydi. Vatan anlayışı, diğer Türk Devletlerinde de kutsiyetini korumuştur.

Her toprak parçasına vatan olarak bakamayız. Toprak üzerinde yaşanan, mücadele verilen bir yer olunca kutsallaşır, anlam kazanır ve vazgeçilmez olur. Bir yerin veya coğrafyanın vatan olabilmesi için o yer üzerinde belirli kültürlerin ve medeniyetlerin doğmuş ve yaşamış olması gerekir. Türkiye üzerinde de irili ufaklı Türk devletleri ve başka devletler kurulmuş ve yaşamıştır. Mesela Hititler bir Türk devletiydi. Rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör şöyle söylüyor: “ Nerede bir evliya mezarı varsa orası bir Türk toprağıdır.” Savaşların yaşandığı, medeniyetlerin, kültürlerin doğup büyüdüğü topraklar kutsiyet kazandıkları için her zaman vatan olmuştur. Türkler’de vatan anlayışının tarihi dinamiklerini;  Anadolu’nun Türkleşmesi ve vatanlaşması sürecinde bütün unsurlarıyla görmek mümkündür. Anadolu’nun tarihi ve kültürel gelişimi oldukça eskiye dayanıyor. Eski medeniyet ve kültürlerin izi vardır.

Büyük sosyolog Ziya Gökalp’de vatanı şöyle yorumluyor : “ Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan. Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: TURAN…” Bu yorum  en büyük özlem olmalı ve gönüllerde ilelebet yaşamalıdır.

Tem 01

Herkes Ekmek Derdinde!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Dönüp duran bütün hadiselerin tek bir nedeni var; o da “ekmek”

 

Bütün canlılar tabii ki, insanoğlu da, “ekmek” peşinde!

 

Kimi kanaatkar, Allah’ın verdiği ile yetiniyor. Kimi müsrif ve ziyankar. Öyle bir hırsla ve gözü dönmüşlükle saldırıp etrafı tarumar ediyor ki, göresiniz!

 

Nedir bu bir topan “ekmek” için yakıp yıkmak ve istikbali tehlikeye atmak, nedir?

 

Halbuki boğazdan geçen bir lokma ekmek… Yalana, riyaya, gıybete, takiye ye ne gerek var?

 

Yapmayın efendiler! Kıymayın efendiler!

 

Allah bizi azmış nefislerden ve gözü dönmüşlerden korusun… Hele bunların dilinde din, vatan, millet, bayrak sözcükleri hiç eksilmiyorsa!

 

Bu tipler bir damla “ekmek” için bunları yapıyorlarsa bilin ki, bunlar içinde bulundukları topluma kin dolu bir düşmanlık besliyorlardır…

 

Resimde gördükleriniz bizim can dostlarımız “Reis” ile “Paşa”… Verirseniz yerler, verdiğiniz ile yetinirler, vermezseniz yemezler ve asla şımarıklık etmezler… Bazen onlar kadar olamadığımızı düşünüyorum!

 

Onun için bu kadar kısacık bir dünya da, bir damla “ekmek” için o kadar şaklabanlık etmeye değmez… Zaten rızkı verende Allah değil mi? O’nun verdiklerine hamd olsun…

May 03

Milliyetçilik Tarihimizin Milâdı 3 Mayıs 1944 Olayları

                                                                                               Dr. Sakin ÖNER

Tanzimat’la dil, edebiyat ve tarih alanlarında başlayan İlmî Türkçülük, 20. Yüzyılın başlarında yayınları ve teşkilatları ile toplum hayatımızda örgütlü ve etkili bir konuma gelmiştir. Devlet yönetiminin benimsediği siyasi akımlardan önce Osmanlıcılık ve ardından İslamcılık meydana gelen gelişmeler sonucu iflas edince Türkçülük, Türk aydınının önünde en önemli seçenek haline gelmişti.

Türkçülük en büyük etkisini edebiyat alanında göstermiştir. Şairlerimiz tarihimizden ve günlük hayatımızdan seçilmiş konularda sade Türkçe kullanarak halk edebiyatının nazım şekilleri ve milli şiir ölçümüz hece ölçüsü ile şiirler  yazdılar. Yazarlarımız da millî konularda yazdıkları hikaye ve romanlar kaleme aldılar. Meydana gelen Millî Edebiyat, 2012 yılında kurulan Türk Ocağı ve yayın organı Türk Yurdu dergisi, aydınlar arasında milliyetçi bir ruhun doğmasına sebep olmuştur. Çanakkale Mucizesi’ne ve Kuvva-yı Millîye ruhunun doğmasına, 2. Meşrutiyet’le Mütareke dönemi arasında (1908-1918) milliyetçilik alanında yapılan çalışmalar ve siyasi gelişmeler sebep olmuştur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla vatanın kurtarılması azim ve kararlılığıyla  19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkaran moral gücün kaynağı da, oluşan bu millî ortamdır.

Mustafa Kemal’i “Atatürk”  yapan; “bağımsız bir vatan üzerinde  her türlü hak ve hürriyetine sahip medenî bir toplum ve üniter yapıda millî bir devlet” kurma düşüncesidir. 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi, bu düşünce dir. “Göktürkler”den sonra Türk adını taşıyan ikinci Türk devletini kuran Atatürk, Cumhurbaşkanlığı yaptığı 1923-1938 döneminde özellikle Türk dili, edebiyatı,  tarihi ve kültürü ile ilgili ilmî çalışmalara öncülük ederek Türk kimliğinin ortaya çıkmasına ve oluşumuna büyük katkıda bulunmuştur. Yalnız Atatürk’ün sağlığının iyice bozulduğu son yıllarında bazı komünist aydınlar ve bürokratlar, sessiz ve derinden devlet kadrolarına sızmaya başladılar.

Bu dönemde Almanya’da Hitler’in Nasyonal Sosyalist hareketi, İtalya’da Mussolini’nin  Faşist hareketi iktidara gelmişti. Bu arada 10 Kasım 1938’de Atatürk vefat etti ve İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu. Hitler’in, üstün Cermen ırkını dünyaya egemen kılma hayali, 2. Dünya Harbi’ni tetikledi. Almanya-İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Mihver Devletler, bu harbin öncüsü oldular. Özellikle Alman orduları Polonya’dan başlayarak   bütün orta ve doğu Avrupa ülkelerini işgal etti. Bunun üzerine önce İngiltere ve Fransa, sonra Amerika ve Rusya’nın da katılımıyla mihver devletlerin karşısında Müttefik Devletler bloku oluştu.

Alman orduları son olarak Yunanistan’ı da işgal ederek Türkiye sınırlarına dayandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, Almanlara şirin görünmek için, 5 Ağustos 1942’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yaparak, “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız! Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar , aynı zamanda bir vicdan ve kültür meselesidir” dedi. 

Bu arada komünistler Türkiye’deki faaliyetlerini arttırmışlardı. Rusya, müttefik devletler safında oldukça güçlenmişti. Türkiye üzerindeki geleneksel emelleri olan Kars ve Ardahan’ı almak Boğazlar üzerinde egemen olmak istiyorlardı. Almanlar yavaş yavaş her cephede kaybetmeye başlamışlardı.  Bu yüzden Türk hükümeti, bu defa da Ruslara şirin gözükmek için  komünistlerin devlet içindeki kadrolaşmalarına ve faaliyetlerine göz yumuyorlardı. Milliyetçilere ise hayat hakkı tanımıyorlardı.

O dönemde komünistlerin karşısına tek başına çıkma cesaretini Atsız gösterdi. Atsız çıkardığı Orhun dergisinin 1944 yılı Mart ayında yayınlanan 15. sayısında Başbakan   Şükrü Saraçoğlu’na “Sayın Başvekil, hem Türkçü, hem de Başvekil olduğunuz için bu açık mektubu yazıyorum” diye başlayan bir mektup yazdı. Saraçoğlu’na yaptığı konuşmayı hatırlatan Atsız, mektubunda “Fakat aradan bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği halde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş haline geldiği zaman manâlanır, buna Ülkü deriz. İş haline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene bugünkü durumuna erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı elbette gelmiştir” diyordu.

Atsız, açık mektubunda “Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat safhasında kalmaya devam ederken, bu milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürüyerek propagandasını yapmaya devam ediyor”  dedikten sonra komünistlerin çeşitli eylemlerinden örnekler veriyordu.  Bu açık mektup, memlekette bir bomba etkisi yaptı. Herkes Orhun dergisinin kapatılmasını bekliyordu, fakat dergi kapatılmadı.

Bunun üzerine Atsız, Orhun dergisinin 1944 yılı  Nisan ayında yayınlanan 16. sayısında Başbakan   Şükrü Saraçoğlu’na ikinci açık mektubu yazdı. Atsız bu mektupta “Bizim Anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk ırkının hususi yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi, kanun nazarında da haindirler. Hiçbir millet kendi yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz” diyordu.

Mektubun devamında ise   başta Maarif Vekaleti olmak üzere Türkiye’de çeşitli devlet kadrolarında istihdam edilen komünistler ve bunların faaliyetleri hakkında bilgiler veriliyordu. Özellikle de 1931 yılında Konya’da Atatürk ve ismet Paşaya hakaret eden bir yazısından dolayı 14 ay hapse mahkum edilen ve buna rağmen   Maarif Vekaletine bağlı Türk Dil Kurumu üyeliğine ve Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyeliğine atanan Sabahattin Ali üzerinde duruluyordu. Ayrıca Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal gibi öğretim üyelerinin ve Ahmet Cevat gibi bir milletvekilinin, bazı okullardaki bazı öğretmenlerin komünizmi destekleyici  faaliyetleri belirtiliyordu.

Bu ikinci açık mektuptan sonra  milliyetçi kamuoyu, komünizmi ve komünistleri protesto eden gösteriler yapmaya ve devlet yöneticilerine protesto mektup ve telgrafları göndermeye başladı. Bu gelişmeler iktidarın tedirgin olmasına ve CHP’de Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in  bakanlığındaki sol faaliyetler nedeniyle eleştirilmesine yol açtı. Önce Atsız Boğaziçi Lisesi’ndeki Edebiyat Öğretmenliği görevinden alındı. Sonra Sabahattin Ali, çevresinin de teşvikiyle ikinci açık mektupta yer alan “vatan haini” ifadesinden  dolayı  Atsız’ı mahkemeye verdi.

Atsız, aleyhine açılan hakaret davasının duruşmalarına katılmak üzere Ankara’ya gitti. Daha Ankara Garında milliyetçi gençlerin nümayişiyle karşılandı. “Sabahattin Ali- Nihal Atsız davası”nin ilk duruşması 26 Nisan 1944 günü yapıldı. Milliyetçi gençler Adliye binasını ve duruşma salonunu doldurmuşlardı. Mahkeme heyeti duruşma salonuna pencereden girmek zorunda kaldı. Duruşma        3 Mayıs 1944 tarihine ertelendi.

Bu duruşmaya milliyetçi gençler alınmadı. Fakat çok sıkı   emniyet tedbirleri alınan Adliye binası  milliyetçi gençler tarafından doldurulmuştu.  Gençlik Atsız’ı büyük bir coşkunlukla alkışlıyor, lehinde tezahürat yapıyordu. Kısa bir süre sonra bu heyecan fırtınası bütün Ankara sokaklarını sardı. Artık bu dava basit bir dava olmaktan çıkmış, millî bir dava haline gelmişti. Bu olaylarda başta Osman Yüksel Serdengeçti olmak üzere bir çok milliyetçi genç gözaltına alındı ve feci şekilde dövüldü. Nihal Atsız tevkif edildi. Davanın 9 Mayıs 1944’te yapılan karar duruşmasında  Atsız, Sahattin Ali’ye hakaretten 6 ay hapse mahkum oldu. Fakat “millî tahrik” bulunduğu gerekçesiyle ceza 4 aya indirildi ve tecil edildi.

14 Mayıs 1944 tarihinden sonra  Atsız’la mektuplaşan, konuşan ve Orhun dergisini okuyan Nejdet Sançar (Atsız’ın kardeşi), Zeki Velidi Togan, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Orhan Şaik Gökyay, Fethi Tevetoğlu ve Fazıl Hisarcıklı gibi milliyetçi öğretmen, doktor, subay ve ilim adamlarının evleri arandı. 18 Mayıs 1944 günü yayınlanan resmi bir tebliğle Atsız ve arkadaşları, “Irkçılık ve Turancılık” gayesi gütmek, kurulu nizamı yıkmaya matuf gizli teşkilat kurmakla suçlandılar.

19 Mayıs 1944 günü yapılan Gençlik Bayramı töreninde konuşan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını çok ağır dille suçladı. Bu nutkun ardından yurt sathında bir “milliyetçi avı” başladı. Birçok milliyetçi üniversite genci  gözaltına alındı ve çok ağır işkencelere maruz bırakıldılar. Bunların çoğu üniversiteden atıldı. Birçok milliyetçi , öğretmen, doktor, mühendis,  subay, memur ve ilim adamı tevkif edildi. Bunların çoğu “Tabutluk” adı verilen bir insanın ancak ayakta durabileceği genişlikteki ve tepesinde 1500-2000 mumluk ampullerin bulunduğu hücrelerde     insanlık dışı işkencelere maruz bırakıldılar.

“Irkçılık ve Turancılık Davası”nda yargılanan 23 Türk milliyetçisi şunlardır:

Nihal Atsız, Nejdet Sançar  (Atsız’ın kardeşi), Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Hasan Ferit Cansever, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, İsmet Tümtürk (Cenap Şahabettin’in oğlu), Cihad Savaşfer, Zeki Sofuoğlu, Muzaffer Eriş, Hikmet Tanyu, Said Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Cebbar Şenel, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Fehiman Altan, Fazıl Hisarcıklı, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil, Heybetullah İdil.

Bunların dışında Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Egemen Darendelioğlu, Said Sadi Danişmendgazioğlu, Şevki Ersoy, Ziya Özkaynak, Mehmet Külahlıoğlu ve Necdet Özgelen gibi milliyetçiler  tutuklanıp çeşitli işkencelere maruz kaldıktan sonra serbest bırakıldılar.

Atsız ve 22 arkadaşı hakkında açılan “Irkçılık ve Turancılık Davası”nın ilk duruşması 2 Eylül 1944 tarihinde yapıldı. Haftada  üç gün olmak üzere 65 oturum devam eden bu davada  Atsız ve arkadaşları, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Savcısı Kâzım Alöç’ün ağır ithamlarına karşı, asla taviz vermeden fikirlerini savundular. Bu davanın duruşmaları 29 Mart 1945 tarihinde tamamlandı.  Nihal Atsız, 6,5 yıl hapse mahkum oldu, fakat mücadeleyi bırakmadı, kararı temyiz etti.  Askeri Yargıtay da kararı esastan bozdu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, 3 Mayıs 1944’teki Türkçülük şahlanışı olmasaydı, bugün Türk milliyetçiliği fikri, bölücü vatan haini güçlerin önünde sarsılmaz bir kale gibi duramazdı. Türk siyasetini bütünüyle kuşatan ve yönlendiren bir fikir olamazdı.  75. Yılında bugün hiçbiri hayatta bulunmayan 3 Mayıs 1944’ün kahramanları Nihal Atsız, Alparslan Türkeş ve arkadaşlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz

May 03

Kazım Karabekir Paşa’nın Heykeli Müzesindeki Yerini Aldı

 

Bugün (26 Nisan 2019 Cuma günü) Kazım Karabekir Paşanın ailesi ve Karabekir müzesi için önemli bir gündü. Paşanın bire bir silikon heykeli Kazım Karabekir sokak 4/2 Erenköy İstanbul adresinde müzedeki yerini aldı. Heykel son derece özenle yapılmış ve adeta canlı gibiydi. Torunlarından birinin küçük çocuğu, heykeli görünce; “hani büyük dedem öldü diyordunuz” diyerek heykelin ne kadar çok gerçeğine benzediğini dile getirmişti. 37 yaşında Erzurum kongre günlerini hatırlatan heykel, paşanın çalışma odasına konmuş, o günün giysileri içinde ve üniforması üzerinde gerçek madalyaları yerini bulmuştu.

Açılış töreni Kazım Karabekir Vakfı Başkanı kızı Timsal Karabekir Yıldıran tarafından düzenlendi. Vakfın yönetim kurulu üyeleri olarak Karabekir Paşanın torunları İclal Cankorel, Gülden Gazioğlu ve Ferhan Ayazbeyoğlu hazır bulundular. Timsal Karabekir Yıldıran törende “Çok heyecanlıyım, babamız adeta evine döndü” dedi. Tuzla Kaymakamı Ali Akça ise Paşanın tarih sayfasındaki yeri ve hizmetleri konusunda açıklamalarda bulundu. Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, yönetim kurulu üyeleri, Azerbaycan Konsolosu Ramiz Hacızade, Üniversite öğretim üyeleri, Sivil Toplum Örgüt başkanları, Parti yöneticileri, Medya temsilcileri, emekli subaylar ve bürokratlar törende hazır bulundular.

 

Tem 03

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi Üzerine

A.Kemal GÜL

23 Haziran 2019 tarihinde yapılan İkinci defa yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri, birçok gerçeğin de görülmesine vesile oldu.

Oluşan gerçekliği, yalnızca bir yerel seçim sonucu olarak algılamak doğru olmaz. İstanbul, tüm yurdun rengini içinde barındırır. Kozmopolit bir kent olarak tanımlanır, ama bu niteleme yanlıştır. İstanbul aslında, ulus devletin aynasıdır.

Yani, dinsel ve etnik kimliklerin, toplumsal katmanların harmanlanıp birlikte yaşama kültürünü içselleştirdikleri bir bütüncül yapı.

‘’Ulus devlet’’yerine Osmanlı devlet modeli,’’piyasa ekonomisini önceleyen, etnikçi, cemaatçi, bağımlı, küreselci’’ yapı, ayrılıkçı, şiddet yanlısı etnik yapı, bu seçimle iflas etmiştir. Hukukun üstünlüğüne dayanan Yasama, Yürütme, Yargı erklerini kendine bağlayan ‘’Partili Cumhurbaşkanlığı’’ Sisteminin de, ülkemiz yararına olmadığı bir defa daha anlaşılmıştır.

Yaşadığımız yerel seçimlerde, Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin pratikte ne kadar mahzurları olduğunu çok iyi gördük. Bu yerel seçim sathı mahallinde görülen odur ki, iktidarla muhalefeti birbirine en çok yaklaştıran ve uzlaşmanın en önemli paydalarından birini oluşturan değer, Atatürk’tür. Ulusalcılar, Atatürk sayesinde milliyetçiliği, milliyetçiler Atatürk sayesinde çağdaşlığı fark etmişlerdir ve fark etmeye devam ediyorlar.

Yeni nesiller çağdaş ulusalcılar ve çağdaş milliyetçilerdir. Adları, ulusalcı, solcu, antiemperyalist olabilir; onlar çağdaştırlar, vatanseverdirler, Türklüğe bağlıdırlar, bölücülüğe ve Emevi patentli dinbazlığa karşıdırlar. Adları milliyetçi, Türkçü, ülkücü olabilir; onlar çağdaştırlar, yurtseverdirler, Türklüğe ve Atatürk’e bağlıdırlar, bölücülüğe ve Emevi patentli dinbazlığa karşıdırlar.

Esas olan mensup olduğumuz grup değil, esas olan vatan ve milletin bölünmez bütünlüğü ve ileriye doğru gitmesidir. Vatanımız ve milletimiz, grubumuzdan önce gelir. Yeni nesiller bunun farkındadırlar ve bu farkındalık, geleceğimizin teminatıdır.

*

İkinci defa yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini, çağdaş kimliği ve donanımı olan, birleştirici dil kullanan, samimiyetini ve sevecenliğini ortaya koyan, genç ve çağdaş İstanbul seçmeninin gönlüne dokunmayı başaran, söylem ve eylemleriyle çağdaş gençliğe ‘’rol model’’olan bir figür kazanmıştır.

*

O halde ‘’Muhalefetin İktidarın referandumla aldığı ve yanlışlığı ispatlanmış kararları düzeltmek üzere, İktidarla birlikte aynı masaya oturması gerekmektedir.

Niçin oturmalıdır? Millet ittifakının haklı olduğu kadar olması gereken tespitleriyle;

Bir: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri kısıtlanmış, denge ve denetleme mekanizmaları yok edilmiş, denetimsiz bir yürütme organı yani iktidar yaratılmıştır.

İki: Cumhurbaşkanı, kararnameler yoluyla Meclis’in yasama yetkisine fiilen ortak olmuştur.

Üç: Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı fiilen sona ermiştir.

Dört: Partili Cumhurbaşkanı, devleti ve milleti temsil etmek yerine, belli bir siyasi görüşün temsilcisi hâline gelmiştir. Bu da denge unsuru olması gereken Cumhurbaşkanlığı makamının denge unsuru olmaktan çıkmasına yol açmıştır.

Beş: Tek kişiye Parlamentoyu fesih yetkisi verilmiş, milletin Meclisinin geleceği bir kişinin iki dudağının arasından çıkacak sözcüğe bırakılmıştır.

Altı: Meclis’in bütçe hakkı ve yetkisi fiilen alınmıştır.

O halde tekrarlanan seçimle birlikte seçmenin verdiği mesajları bire bir sıralarsak:

-Milletin yarısına hakaret içeren söylemleri bırakın;

-Milleti birbirine düşman etmekten; hedef göstermekten vazgeçin;

-Gergin ve hırçın siyaset anlayışından vazgeçin;

-Tehdit içeren sözleri bırakın;

-İsraf etmeyi de bırakın;

-Hayat pahalılığını, işsizliği, yoksulluğu bitirmek için çabalayın;

-Demokrasinin gelişmesi için uğraşın;

– Parti devleti’’değil, ‘’hukuk devleti’’tesis etmek için çalışın;

Tüm bunların yanında ve aslen hepsinin temelindeki ulaşması gereken başlıca mesaj şu:

-Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen bu yönetimden vazgeçin;

– Tarafsız olacağına dair and içen Cumhurbaşkanı, andının arkasında durarak partisiz olsun.

Şimdi iktidar için vakit ‘’uzlaşma’’ vakti.

Zira Gazi Paşamızın ifadesiyle; ‘’Millete efendilik yoktur; Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur’’

 

 

Tem 03

23 Haziran Sonrası ve “Yeni Anayasa”

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            31 Mart ve 23 Haziran 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri nihayet geride kaldı. Aslında arada büyük oy farkı olmasa bazıları seçimin ikinci defa tekrar edilebileceğinden endişe ediyordu. Son iki seçimde de anlaşılmaz Türkçe yanlışları ve Türkçeye sokulmak istenen İngilizce kelimeler ön plana çıktı ve TV ekranlarını kirletti. Ekranlardaki altyazı yanlışları birbirini izledi. Mesela “hava sıcaklıklar artıyor”, “… yakalamak çalışma başlatıldı”, “eski FB başkanı öldü”, “şahsıma ve kulübüme zarar gelmesi için FB’den ayrılma kararı aldım”, “Yunanistan Fransa şirketi ile işbirliği yaptı”, “alaturka akşamlar (Ayvalık)” gibi onlarca yanlış TRT dahil birçok ekranda görüldü.

Tabii bir de “moderatör” kelimesi ortalıkta bolca dolaştı. Uzlaştırıcı ve yumuşatıcı anlamına gelen bu kelimenin yerine yönetici demiş olsaydık, anlaşılmaz bir kelimeden mi bahsedecektik?

23 Haziran seçiminin öncesi kırmızı bültenle aranan terörist başının kardeşini TRT ekranlarına çıkaran, ondan ve terörist başının mektubundan medet uman bir çarpık zihniyet ileride yeni sözde barış süreçleri ve açılımlara gidebilir. Önümüzdeki dönemde yeni anayasa değişiklikleri, yeni anayasa taslakları ortada dolaşacaktır. Bazı önemli değişikliklere gidileceği anlaşılmaktadır. Daha önce yapılan değişiklikler sırasında yapılan tartışmaları unutmuş değiliz. Türkiye’yi etnik parsellere ayırıcı zorlamalar Türkiye’yi sosyal dokusuna rağmen çok kültürlülük tezgahının eşiğine getirmişti. Dünya çok farklı bir çizgiye gidip daha fazla bütünleşme kanalları açarken, Türkiye milli kimliği etniklik seviyesine indirerek bir dönüştürmenin peşine düşmüştü. Bu istek sözde müttefiklerimiz tarafından da uygun görüldüğü için Suriye’nin kuzeyinde terör örgütleri her yönden desteklendi ve Türkiye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğü tehlikeye atıldı. Demek ki bölücü terör konusunda ABD ve Batı politikalarını destekleyen iç siyasi çevreler var. Anayasayı toplumdaki marjinal gurupların sesi olmaya yönlendirici dayatmalar var. Yapılan bütün araştırmalarda %5 ile %8 arasında değişen etnik taassup sahibi, milli kimlikle başkaları adına kavgalı, bölücü ve ülke düşmanı bazı çevreler yine top başı yapacak. Anayasanın bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasını istiyorsak; TC Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu güç ve irade ile ters düşülmemelidir. Bazıları “ülkenin bölünmez bütünlük ilkesine” fena takmış durumdadırlar. Bu farklılıkları dışlama ya da bastırma değil; varsa farklılıkları kutsallaştırmamaktır. Anayasa değişiklikleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmesi, sonlandırılması, terörün amaçlarına hizmet edilmesi için yapılmaz. Hiçbir ciddi ülke anayasa değişikliklerini ülkesini açık artırmaya çıkarmak için yapmaz. Hedef alınan milli kimlik bir ülkede mevcut etnisiteleri de kapsar. Etnisiteler ile milliyet çelişmez. Türk kimliği Türkiye’de etnisite kapsamında değil ki; etnik çağrışım yapabilsin. Yakın geçmişte Türkiye Cumhuriyeti “demokratikleşme ve özgürleşme” adı altında tarihinde görülmemiş örtülü bir ihanetle karşı karşıya idi. Anayasada ve yasalarda ülkenin ihtiyaçları ve yapılması gereken değişiklikler değil, dıştan kumandalı bir dönüştürme planı uygulanmak istenmişti. Bu dönüştürme planında TC, andımız ve Atatürk resimleri çok gereksiz idi! 23 Haziran Başkanlık seçiminden sonra büyük Atatürk’ün kaldırılmış resimlerinin tekrar yerine takılmış olması bazılarının nasıl bir anayasa yapacaklarının bugünden göstergesidir. Bu ülkenin yeni Oslo ve Dolmabahçe mutabakatlarına, sınır boylarında mahkeme çadırları kurulmasına artık ihtiyacı olmamalıdır. Herkes artık uyanmalıdır. 23 Haziran seçimlerinde İstanbul adaylarından birisi, hem de başbakanlık yapmış bir zat “kimliklerinizle gurur duyunuz ve iftihar ediniz” diyerek yanlış bir ezberi ve tasnifi sıralayıp durdu. Acaba bu tasnifte yer alanların milli kimliği, Türk milletine mensubiyeti nerede kaldı? İnsanlarımızı birbirine yabancılaştırarak, birbirinden soğutarak daha iyi birleştiremezsiniz. Artık Türkiye, bağırsaklarını temizliyor diye ordusuyla kavgalı sözde devlet adamlarını görmek istemiyor. Balyoz ve Ergenekon davalarında yargılananların toptan beraat etmesi üzerine askere bu tuzakları kuran ihanet odakları ve işbirlikçilerine yeni fırsatlar verilmemelidir. Mevcut yazılı ve görüntülü basınımız büyük oranda demokrasi sınavında sınıfta kalmıştır. Bağımlı ve güdümlü iktidar yanlısı olmak pirim getirmiştir. Böyle bir basının tiraj kaybetmekten bahsetmesi gülünçtür.

Aydınlar Ocağımızın değişik şuralarında bazı sorunlara rağmen, demokratik parlamenter sisteme olan ihtiyaç üzerinde hep durduk. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bir asırdan fazla parlamenter demokrasiye sahip Türkiye’ye uymuyor. Cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının aynı kişide olması, vatandaşın sığınacağı tepe makamı yıpratıyor ve güveni törpülüyor.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar