Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Haz 24

İnandık Demenin Dayanılmaz Akıbeti

Prof. Dr. Hacı DURAN

Ankebut süresinin ikinci ayetinde Allah, “Biz inandık diyenleri” kendi hallerine bırakmayacağını açıklar. Onları sınayacağını, imtihan edeceğini veya fitne ile karşılaştırıp samimiyetlerini herkesin anlayacağı şekilde açıklayacağını belirtir.

Üçüncü ayette ise Allah’ın daha önceki toplumlarda da, “Biz inandık diyenleri” sınadığı, imtihan ettiği belirtilir. Bu sınama ile kimlerin gerçekten doğru yani sadık oldukları ve kimlerin yalancı oldukları Allah tarafından kendilerine kesinlikle bildirilmiş olur.

Allah’ın kelamından biliyoruz ki, Allah’ın sözü, Allah’ın fiilidir. Yani Allah söyleyince yapılmış olur. Allah’ın “Olsun” dediği herşeyin anında oluverdiği, birçok ayeti kerimede insan ibret alsın diye beyan edilir. Oysa insanın sözü; insanın fiili, eylemi veya davranışı değildir. Bundan dolayı Cenab-ı hak insanları sözleriyle, iddialarıyla veya söylem olarak savunduğu görüşlerle değil, davranışlarıyla, eylemleriyle, uygulamalarıyla değerlendirir.

İnsanların söyledikleri ve savundukları şeyler ile yaptıkları şeyler arasındaki fark, yalanın düzeyi hakkında bilgi verir. Yukarıdaki ayeti kerimeler, bu durumu açıklıyor. “İnandık demek”, “İnanmış olmak” olmayabilir. Cenab-ı Hakk inandık demenin bir yanıltma yöntemi olabileceğini böylece beyan etmiş oluyor.

Konuyu İslam dünyasındaki güncel ve fiili tartışmalar çerçevesinde örneklendirmek, Allahu Teala’nın muradının anlaşılması açısından daha faydalı olur.

Malum olduğu üzere Müslüman toplumlar, uzun zamandır birbirleriyle çatışıyorlar. Çatışma birçok Arap ülkesinde kanlı ve yıkıcı oluyor. Türkiye ve İran gibi ülkelerde ise bazen kanlı olmakla birlikte, sözlü, ekonomik ve bürokratik dışlama mekanizmalarıyla devam ediyor.

Çatışan tarafların konuştukları, söyledikleri, savundukları veya inandık dedikleri değerlere veya inanç esaslarına baktığımızda, hepsi aynı değerler, inançlar ve hakikatlar için mücadele ediyor görüntüsü vermektedir.

Mesela, Çağdaş selefi akımlar ve bu akımların örgütlenmiş ve çatışan grupları olan, Daiş, Nusra, Ahraru Şam, Alkaide, Aşşabab gibi örgütlerin hepsi, siyonizmle mücadele ettiklerini, emperyalizme karşı olduklarını ve müslüman toplum için savaştıklarını söylüyorlar. Benzer bir durum Şii mezhebi adına örgütlü terör eylemleri yapan, Hizbullah ve Bedir Tugayları adlı örgütler içinde de geçerlidir.Birbirlerine saldıran bu grupların hepsinin sözlü amaçları veya söylemleri arasında hiçbir fark yoktur.

Tabandaki bu terör gruplarını bir yana bırakalım. Bizzat resmî tanınırlığı olan, yasalarla yönetilen ve bir hukuk devleti olarak bilinen İslam ülkeleri iktidarlarının saldırgan tutumları çok daha fazla veri sunmaktadır.

Mesela Trump güdümlü Suud itilafı Arap ülkelerinin Katar’a karşı uyguladıkları sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri ablukada tarafların birbirlerine karşı yaptıkları suçlamaların gerçekliğini sorguladığımızda söylenenlerin, uydurulan birer yalan oldukları çok daha açıktır. Libya, Suriye, Irak,  Sudan ve Kuzeydoğu Afrika ve Siyahi İslam Coğrafyasında meydana gelen şiddet hareketlerine baktığımızda Suud itilafı ülkelerin doğrudan resmî terör eylemleri yaptıkları ve bölgedeki terör örgütlerini destekledikleri çok açıktır. Ayrıca ideolojik olarak olaya baktığımızda, terörist grupların söylemleriyle Suud’un dini söylemi yine örtüşmektedir.

Suud itilafı ülkelerinin Türkiye’de 15 Temmuz başarısız ve kanlı darbe karşılaşmasındaki tutumları da biliniyor. Mesela Gülen hareketi, itikadi ve dini söylem bakımından hiçbir şekilde Suudların Vahabi-Selefi akımı ile bağdaşmaz. Ama ilginçtir, BAE, Mısır ve Suudlar darbecileri destekledi. Basın yoluyla darbecileri destekleyen birçok program yayınladılar.

Öte taraftan Suud itilafına katılan ülkelerin birbirleriyle olan sorunları ve bu sorunlar çerçevesinde ileri sürdükleri söylemlerde ilginçtir. Bundan dokuz ay önce, Mısır’ın resmî Ezher uleması, Vahabiliği ehli Sünnet olarak kabul etmediğini bir fetvanın altına imza atarak deklere etti. O tarihlerde Suudlar da ihvan mensuplarıyla işbirliği yaparak, ehli Sünnet müslümanı olduklarını bir fetva ile açıkladılar.

Mısır’ın resmî fetva şeyhlerini suçladılar. Yine BAE’leri uzun zamandır, Selefi karşıtı dini hareketleri ülkesinde barındırıyor. Finanse ediyor. Suud din anlayışını tekfir eden şeyhleri misafir ediyor. Birleşik Arap Emirliklerinde örgütlenen Vahabi-Selefi karşıtı dini oluşumlar arasında, Türkiye’de örgütlenen ve dinlerarası diyalog çalışmalarına islam dünyasında küresel çapta öncülük eden Gülencilerin de bulunduğunu belirtmek gerekir.

Suudlarla, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi karşıtı dini hareketler arasında, 2004’ten bu yana ciddi çekişmeler de yaşanmaktadır. Yine belirteyim ki, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi hareketi karşıtlığını, örgütleyenler arasında belirtilen tarihten bu yana ABD’de üslenen Gülenciler de bulunmaktadır. Yani özetle Suud itilafının aktörleri de birçok yönden birbirlerinden nefret ediyorlar. Ama Katar’a, İran’a, Libya milli Meclis hükümetine ve Türkiye’ye karşı ortak saldırı yapabiliyorlar.

Konumuz, hangi Müslüman devletin ve Müslüman sosyal hareketin, hangi Müslüman hareketlerle ne tür sorunlar yaşadığını açıklamak değildir. Bunları, davranış ile söylem arasındaki farkı göstermek için buraya ekledim. Görüldüğü gibi, çoğu Müslüman iktidar ve sosyal hareket veya cemaatin söyledikleri ile yaptıkları arasında önemli farklar hatta tezatlar vardır.

Yukarıda anlamını aktardığım ayeti kerimeleri, verdiğim bu örnekler üzerinden anlamaya çalışırsak İslam toplumlarının nasıl bir sapma içine girdiklerini daha iyi anlamış oluruz. Bu insanlar, oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar, ibadet ediyorlar, müslüman olduklarını söylemekle iftihar ediyorlar ve bu amaçla propaganda yapıyorlar, dini davette bulunuyorlar.

Birbirlerine iftira atan, kendi haklılığı için yalan uyduran ve karşı tarafı Allah adına küfürle, zulümle suçlayan bu sosyal oluşumları yukarıdaki ayeti kerimeler çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda ne diyeceğiz? Bir samimiyet sorununun mevcut bulunduğu açıktır.

Son yıllarda, Kuran’da bulunan temel değerlere göre davranma düzeyi bakımından ülkeleri değerlendiren ölçekler hazırlandı. Bu ölçeklerin ortaya koyduğu bulgulara bakıldığında, Kuranı kerimdeki temel kıymet hükümlerine göre davranma eğilimi Müslüman toplumlarda en düşük düzeyde çıkmaktadır. Bu değerlerin ne olduğunu bir iki örnekle gösterelim. Bir müslüman mı daha çok yalan söyler, müslüman olmayan birisi mi daha çok söyler? Araştırmalar göstermiş ki müslüman daha çok yalan söylüyor. Bu araştırmalarda dünya ortalaması böyle çıkmaktadır.

Bu durumda, yukarıdaki ayeti kerimede “biz inandık diyenler” in durumu ile günümüz müslüman grupların, iktidarların ve sosyal oluşumların durumu örtüşmektedir. Fakat işin ilginç yanı ise, her müslüman grup, parti ve iktidar, rakiplerini yalancı sahtekar, hain, zalim ve haramzade olarak itham etmekte, kendini masum ve temiz olarak sunmaktadır. Aslında en büyük yanılgı, inkar ve sapma tam olarak burda başlamaktadır.

Böyle bir yanılgı üzerine kurulu olan parti, cemaat ve grup dostluklarına dayalı iktidarlar da Ankebut yuvasına, yani örümcek ağına benzemektedir. İnsanlar bu iktidarlar, partiler ve cemaatler adına mücadele etmeyi, kutsal savaş yani cihat olarak algılıyor. Rakipleri de mukaddes davanın önündeki engel olarak görüyor. Engeli aşmak için sosyal, ekonomik ve siyasal olarak güçlenmeyi ve emekleri bir parti yada cemaatte biriktirmeyi tercih ediyor. Böyle bir bilinçle kurulan teşkilatlar da ankebut yani örümcek ağı yuvalarından başka bir şey değildir. Çünkü yalan üstüne kurulan bir teşkilat yalanla yıkılır.

İnandık demek, başkalarını etkilemek ve yanıltmak için başvurulan bir yalandır. Böyle bir yalan her ne kadar yalan söyleyene göre başkasını etkilerse de, aslında yalan söyleyenin hayatını daha çok etkiler. Yalan söyleyeni yalanı ile mutlaka yüzleştirir. Çünkü insanı yanıltmak, hakikate yabancılaşmaktır. Bugün maaslese Müslüman toplumlar profesyonel yalancılara kanarak yaşıyorlar.

 

Haz 24

Kabile, Aşiret, Millet, Ümmet

Prof. Dr. Durali YILMAZ

 Allah Resulü, kabileden bir adım öteye taşımak için ashabını, Ensar ve Muhacir olarak niteledi. Buna rağmen Medine’deki  Efendimizin önlediği bilinir. Bir sonrası millet ve ardından ümmet gelecekti. Nitekim öyle de oldu; Hz. Ömer devrinde kabileden millet bilincine ulaşan Araplar, fetihlerle aralarına katılan diğer topluluklarla İslam Ümmetinin temelini attılar.
Hz. Ömer’den sonra tekrar kabile seviyesine düştüler. Bu kadar kısa bir zaman dilimine sığan bu yükseliş ve düşüşü anlamak çok zor; bir mucize belki… Türklerin müslüman olmasıyla İslam, millet ve devlet dini oldu.Türkler, çok önceden millet bilincine ulaşmış oldukları içindir ki, müslüman olmalarından yüzyıl gibi kısa bir süre sonra Kutatgu Bilig ve benzeri eserler yazarak, İslamın devlet felsefesini de oluşturdular. Daha sonra edebiyatta, mimaride ve benzer konularda İslam medeniyetini ileri bir seviyeye taşıdılar. Osmanlıda Ümmet oluştu denebilir. Ortadoğu huzur ve sükunu yaşamaya başladı.
Osmanlıdan sonra Arapların tekrar kabile ve aşirete dönüşmeleri, bence emperyalizmin büyük tuzağıdır. Türkiye’nin, emperyalistlerin hedef tahtası olması ve millet bilincinin kırılması için akla hayale gelmedik oyunlar oynanması karşısında çok uyanık olmak gerekir. Ortadoğu ve uzak doğunun kabile ve aşiretlerinin üzerimize sürülmesi ve ümmet kavramının ortaya atılması, bizdeki millet bilincini kırmaya yöneliktir. Millet olmadan ümmet olur mu? Bu açıdan bakılırsa siyasallaştırılan tarikatler de emperyalizmin güdümündedir. Bunun üzerinde üniversitelerimizin ciddi araştırmalar yapması şarttır. Bu konuda dakika gecikilmemelidir. Mesela Fransada, Fransız olmakla övünen bir Ermeninin, Rumun, Arabın, Arnavutun… Türkiyede, Ermeni, Rum, Arap, Arnavut olmakla övünmesi de bu oyunun bir parçasıdır. Fransızlık, bir ırk değil de millet ifadesiyse Türklük de öyledir. Birilerinin bunu, ırka indirgemeye çalışması da aynı oyunun parçasıdır.

 

 

Haz 22

Pembe Medya

Ruhittin SÖNMEZ

Pembe Gazete” tabirini duymuşsunuzdur. Gazete harici yayın araçlarını da dâhil edip,“pembe medya” diye kavramı ben genişlettim.

Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı olarak bilinen petrol, çelik ve banka imparatoru John Davison Rockefeller’in ölüm döşeğinde iken mutlu olması için tek nüsha olarak çıkarılan bir gazeteden bahsedilir.

Doktorların 98 yaşındaki babalarının “hiç üzülmemesini gerektiği” tavsiyesine uyarak, oğulları O’nun her sabah okuduğu ve sahibi oldukları büyük gazeteye talimat vermişler. Her gün tasarımıyla, yazarlarıyla, magazini ve haberleriyle sahici fakat bir adet basılan bir gazete çıkarmışlar.

Bu gazetenin her bölümüne Baba Rockefeller’i mutlu edecek haberler ve yorumlar serpiştirilirmiş.

Mesela ABD Başkanı’nın “Rockefeller’in ülkenin en değerli ve bilge adamı olduğuna” dair bir beyanatı yer alırmış. Rockefeller’in şirketlerinin borsadaki parlak başarıları, bankalarının yüksek karlılığı rakamlarla anlatılır, Rockefeller’in Standart Oil şirketinin petrol sondajlarında petrol fışkırırken, rakip şirketlerin kuyularından tuzlu su çıktığı bildirilirmiş. Bu gazeteye göre, siyasette Rockefeller’in tuttuğu Cumhuriyetçi Parti, beyzbolda taraftarı olduğu takım başarıdan başarıya koşarmış. Hatta yıldız falı köşesinde, burcu daima sağlık ve afiyet tahminleri ile dolarmış.

Böylece her sabah gazetesini okuyan Rockefeller ölünceye kadar mutlu olmuş.

İşte böyle gazetelere “pembe gazete” deniyor.

***************************************

DÜNYANIN EN KÖTÜ SESLİ ŞARKICISI

Herkes Baba Rockefeller kadar şanslı olamıyor.

Böyle mutlu edilmek üzere planlanmış fakat sonu daha buruk bir başka gerçek hikâyeden bahsedeceğim.

1940’larda ABD’de yaşanmış bu hayat hikâyesinden yola çıkarak hazırlanmış bir film seyrettim. “Florence” isimli film başarılı senaryosu, yönetimi ve ünlü oyuncu Meryl Streep’in muhteşem oyunculuğu ile birçok ödüller kazanmış.

Filme konu olan Florence Foster Jenkins New York sosyetesinin tanınmış simalarından biridir. Florence zengin, içinde müzik tutkusu olan fakat yeteneksiz bir kadındır. Kocası O’nu mutlu etmek için yeteneksizliğini kendisinden gizlemiştir. O’nun mutlu olması için, O’ndan habersiz bir sistem kurmuştur.

Kocası St. Clair Bayfield’in yüksek ücretlerle tuttuğu ünlü müzisyen hocalar Florence’e müthiş bir yetenek olduğunu söylemektedir. Kocası yıllarca kendi kiraladığı bir salonda kapalı gişe konserler düzenlemektedir. Parayla getirdiği dinleyicilerin müthiş alkışlarıyla Florence’nin özgüveni beslenmektedir. Konserlerden sonra, hep övgülerle dolu yorumlar hazırlatmakta ve gazetelerde para karşılığı yayımlanmasını sağlamaktadır.

Bütün bu övgü, alkış ve yorumlar sebebiyle yeteneksiz, sesi “kapı gıcırtısından hallice” Florence kendisinin çok iyi bir soprano olduğunu zannetmektedir.

İlerleyen yaşına ve müthiş yeteneksizliğine rağmen, büyük bir sanatçı olduğuna inanan Florence, müzik tutkusunu Carnegie Hall’de vereceği bir konserle taçlandırmak istemektedir.

Daha sonraları “opera tarihinin en kötü sesi” olarak anılacak Florence’ın bu ünlü müzikholde de konser vermesi sağlanır.

Bütün gazetelerde parayla övgü dolu yorumlar yayımlanır. Ama bu defa bir tek gazeteci satın alınamamıştır.

Bu gazeteci sırf para gücü ile kazanılan haksız şöhrete karşı çıkmakta, kulakları tırmalayan bu sesi insanlara dinletmenin haksızlık olduğuna inanmaktadır. Kocası, O gazetecinin gerçeği haykıran yorumunun gazetede yayımlamasına mani olamasa da, Florence’ın okumaması için gazeteyi satıcılardan toplatır. Ama buna rağmen Florence’ın gazeteyi okumasına engel olamaz.

Zavallı Florence ilk defa, kocasının yarattığı ve yaşattığı fanustan çıkarak, çıplak ve korkunç gerçekle yüzleşir. Bu acı gerçek Florence’ın mevcut hastalığını tetikleyerek ölmesine sebep olur.

Florence’ın sağlığında kaydedilen konser plakları O’nun ölümünden sonra en çok satanlar arasına girmiş. Bu ses kayıtlarını veren internet siteleri de en çok tıklanma rekorları kırmakta imiş.

Tabii bu yoğun talep güzel müzik dinlemek isteyenlerden değil, gülmek için dinlemek isteyenlerden geliyormuş.

***************************************

TÜRKİYE’NİN PEMBE MEDYASI

Türkiye’de yayımlanan gazeteleri okuduğumda, TV’leri seyrettiğimde “pembe medya” ile kuşatılmış olduğumuz hissine kapılıyorum.

Cumhuriyet tarihimizin en netameli döneminden geçerken her şey güllük gülistanlık gösterilmekte.

Şehitler, cenazeler.. Onbinlere verilen belediye iftarlarında karnını doyurmak için sıraya giren kalabalıklar.. Dış politikada yalnızlaşma, etrafımızı kuşatan düşman koridorlar.. Ahlaktan soyutlanmış sözde dindarlık.. Kendi dilinde okuduğunu anlamakta, kendini ifadede zorlanan gençler.. İşlenmeyen topraklar, çöken tarım politikası, köyleşen şehirler.. “Beka sorunu” yaşayan bir ülke..

Sanki bunların hiçbiri yok. Sanki ülkemiz bir huzur, refah ve medeniyet adası!

Yazarlar, yorumcular ülkeyi bu hale getirenlere övgüler düzmekte sıraya girmişler. Dış politikada, ekonomide, adalet sisteminde, terörde, eğitimde, toplumsal birlik ve dirliği sağlamakta son derece başarısız olmuş yöneticileri “asrın lideri” gibi ölçüsüz unvanlarla anmaktalar.

En çok satan gazeteler, en çok izlenen TV’ler sanki bir “Rockefeller gazetesi” gibi.

En çok satan gazeteler, en çok izlenen TV’ler sanki bir Florence’ı mutlu etmek üzere ayarlanmış gibi.

Halkımız da Florence’ın paralı dinleyicileri gibi, mutluluk içinde “Cumhuriyet tarihinin en kötü yöneticilerini” alkışlamakta.

Ramazan’ınız mübarek, mutluluğunuz daim olsun sayın seyirciler…

 

Haz 22

BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin Ramazan Bayramı münasebetiyle düzenlediği geleneksel “BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ Bayramın üçüncü günü(27 Haziran 2017 Salı) saat 14.00’te Darüzziyafe(Şifahane Caddesi Nu.6  Süleymaniye-Fatih-İSTANBUL)’de yapılacaktır.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, Ramazan Bayramı mesajı özetle şöyle: “Mübarek Ramazan ayını idrak edip Ramazan Bayramı’na kavuşmak üzereyiz. Bayramlar insanların ruhlarının yıkandığı, susuzluklarının giderildiği pınarlardır. Bu müstesna günler eş, dost ve akrabadan kaçış fırsatı değil, insanlara yaklaşıldığı, sevinç ve üzüntülerin paylaşıldığı gün ve fırsatlardır. Bu fırsatları iyi değerlendirebilmemiz, inandığımız ve düşündüğümüz gibi yaşamamıza bağlıdır. Şu halde ; bayramı bayram olarak kutlayıp değerlendirmek herşeyden evvel bizlerin görevidir. Bu anlayış içinde Ocağımız “BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ” tertiplemiş bulunmaktadır. Bayramlaşma ve bayram sohbetine üyelerimizi ve yakınlarını, gönüllü kültür kuruluşlarının temsilcilerini, iş adamlarımızı, basınımızın değerli mensuplarını ve vatandaşlarımızı bekler, bu vesileyle Ramazan Bayramınızı tebrik eder, en kalbi selâm ve saygılarımızı sunarız”.

BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ

Tarih:  27 Haziran 2017 Salı (Bayramın üçüncü günü)

Saat  :  14:00

Yer   :  Darüzziyafe (Şifahane Caddesi Nu.6  Süleymaniye-Fatih-İSTANBUL)

 

Haz 01

Geleneksel Mevlidimiz 17 Haziran’da

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin vefat eden üyeleri hatırasına düzenlediği geleneksel mevlid, 17 Haziran 2017 Cumartesi günü, öğle namazını müteakip DÜLGERZÂDE CAMİİ’nde (Fatih, Macarkardeşler Cad. Nu.37 ) okutulacaktır.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, tüm üyelerimizi vefat eden üyelerimizin rahmetle anılmasına vesile olacak geleneksel mevlidimize katılmalarını beklediklerini belirtmiştir.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kuruluşundan bu yana vefat eden üyeleri:

“Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Ekrem Hakkı AYVERDİ, Prof. Dr. Ziyaettin Fahri FINDIKOĞLU, Nihat Sami BANARLI, Av. Said BİLGİÇ, Fethi  GEMUHLUOĞLU, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Ahmet KABAKLI, Prof. Dr. Muharrem MİRABOĞLU, Nahit Rıfkı DİNÇER, Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ, İsmail Hakkı UĞUR, Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU, Fevzi SEVGİLİ, Prof. Dr. Nuri KARAHÖYÜKLÜ, Av. Enver YAKUBOĞLU, Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, Prof. Dr. Recep DOKSAT, Kerim ODER, K. Armağan TEKİN, Erdoğan Ferit KOYAŞ, Dr. Özcan BOLCAN, Eymen TOPBAŞ, Hakkı Cengiz ALPAY, Özcan TUNA, Doç. Dr. Nâmık AYVALIOĞLU, Selâhattin SAVCI, Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, Seyfettin MANİSALIGİL, İsmail Hakkı YILANLIOĞLU, Turhan ÜÇOK, Dr. Güngör SAVAŞ, Nevzat SİLAHŞÖR, Hulûsi ÇETİNOĞLU, Ahmet İMAN, Refik ÖZDEK, E. General Sami KARAMISIR, Av. Tarlan SAMANCI, İsa Yusuf ALPTEKİN, Prof. Dr. Tevfik ERTÜZÜN, Av.  Müstecip ÜLKÜSAL, Muzaffer ERİŞ, Prof. Dr. Ekrem Kadri UNAT, Prof. Dr. Faruk SÜMER, Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU, Dr. Cavit AYDIN, M. Sıraç DEDE, Prof. Dr. İsmet MİROĞLU, Nurettin ERGÜCÜ, Dr. Mustafa AKIN, Prof. Dr. Fahrettin TOSUN, Av. Oğuz ÖZBEK, Feyzullah DEĞERLİ, Av. Yusuf TÜREL, Mehmet UZUN, Prof. Dr. Süleyman KARATAŞ, Av. Nuri EROĞAN, İsmail Hakkı ŞENGÜLER, Alâaddin ERTÜZÜN, Sabahaddin TOPBAŞ, Dr. Mehmet HALAÇOĞLU, Doç. Dr. M.Cahit ATASOY, Gültekin SAMANCI, Yard. Doç. Dr. Cevdet DADAŞ, Dr. Necmettin İŞLİ, A. Atilla SALİHOĞULLARI, Kemal PERK, Prof. Dr. Haşmet BAŞAR, Bayram CAMCI, Prof. Dr. Mustafa KÖSEOĞLU, Mehmet GÜLER, Av. Kâmil ÖZTÜRK, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, Hayati GÜLER, Servet  MAHİROĞULLARI, Emrehan KÜEY, Ömer HACIAHMETOĞLU, Dr. Reyhan SONGAR, İlhan ARAS, İsmail KANYILMAZ, Ali Öner BİLİCİ, İsmet KARAOĞLU, Prof. Dr. Sabahattin ZAİM, Prof. Dr. Ali İhsan GENCER, Hulûsi ALTINYURT, Yard. Doç. Dr. Dilâver CEBECİ, Necati Asım USLU, Prof. Dr. Asaf ATASEVEN, Prof. Dr. Ömer KASIMOĞLU, Kemal ÇAPRAZ, Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN, M. Sami ERDEM, Mustafa ŞEN, Dursun KESKİNKILIÇ, Ergun GÖZE, Hasan Tahsin UĞUR, Abdülkadir YAŞAR, Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN, Doç. Dr. Hüseyin KALKAN,  Refet KÖRÜKLÜ , Av. Abdullah Mazhar BAYTAZ, Celalettin KARAATLI, Müslüm FİNCAN , Sabri ÜLKER, Altan DELİORMAN, Prof. Dr. Turan YAZGAN, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA , Mustafa ÖNCEL  Av. Celâl ÖZDEMİR, Sami YAVRUCUK, M. Kemal CABİOĞLU, Durali AYAROĞLU, M. Zeki KARAHAN, M. Turgut ÖZTAŞKIN,Necati ÜSTÜNDAĞ ,Hakkı TURCAN, Prof. Dr. Fevzi SAMUK, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ ,Prof. Dr. Ali Osman ÖZCAN , Altemur KILIÇ, Prof. Dr. Mehmet Rahmi BİLGE, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Erk YURTSEVER, Nihat GÜRER, Prof. Dr. Nihat KEKLİK ve Sinan YILDIZ”

 

Haz 01

MİLLETİMİZİN BAŞI SAĞOLSUN

31 Mayıs 2017 Çarşamba gecesi Şırnak’ın Uludere ilçesi Şenoba beldesinden kalkan askeri helikopter kalkışından üç dakika sonra yüksek gerilim hattına takılarak düşmüştür. Milletimizi büyük üzüntü ve acıya boğan elim olayda, bölgede teröristlere karşı mücadeleyi yürüten birliklerin başındaki 23. Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Aydoğan Aydın ile birlikte 2 albay, 1 yarbay, 1 binbaşı, 3 yüzbaşı, 1 üsteğmen, 2 başçavuş ve 2 uzman çavuş olmak üzere 13 askerimiz şehit olmuştur.

Türk milletinin birlik ve beraberliğini, Türk vatanının bölünmez bütünlüğünü savunan Aydınlar Ocakları olarak, bu kahramanlarımızın aziz hâtıralarını kalplerimize hiç unutmamak üzere gömüyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Bu mücadelenin sonunda dıştan kumandalı, ırkçı ve bölücü terörün hakkından gelineceğine inancımız tamdır. Terörün silahlısıyla silahsızı arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişte de görülmüştür ki, milletimize karşı silah bırakmayan ve ihanetten vazgeçmeyen terör örgütüyle barış yapılamaz. Bu mücadele, ırkçı ve bölücü terör sona erinceye kadar sürdürülmelidir.

Bu duygu ve düşüncelerle Şırnak’ta şehit düşen 13 kahraman vatan evladına Allahtan rahmet diliyoruz. Ruhları şad, mekanları cennet olsun. Değerli ailelerinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Yüce Türk Milletinin başı sağolsun, Allah sabır versin.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Haz 01

Yenileceksiniz!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” üzerinde fırtınalar kopmaya devam ediyor. Tartışmalar 94 yıldır sürüyor.

 

Milli Bayramlar artık ite kaka kutlanır oldu. Bir bakıyorsunuz meczup kılığındaki (ama asla meczup değil!) adamlar televizyonlarda olmadık laflar ediyor, neşriyatla sövüyor ve heykellere saldırılar oluyor.

Bunun bir tek nedeni var. O da, Atatürk’ün devletin adını “Türkiye” koyarak, Türklerin hükümranlığını sağlamış olmasıdır.

 

Vay sen misin, bunu yapan? Ne kadar etnik özürlü veya mikro ırkçı varsa, devletimiz ve milletimiz içerden dışardan onların saldırısı altında.

Bu saldırı, inanılmaz boyutta ve anlayamayacağımız çeşitliliktedir.

 

Bunların bir kez daha hatırlatmamızın nedeni, bir kaç gün önce idrak ettiğimiz “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” ve bu vesile ile Danimarka-İsveç’e davet edilerek “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”ne layık görülmemizdir. Hoş gerçi ben henüz böyle bir ödülü hak etmek için bir şey yapmadım ama layık görülünce kalkıp gitmek farz oldu…

 

Bu ödülü yaklaşık iki bin kişinin önünde aldım ve bu ödülü oraya gelen insanlarla paylaştığımı söyledim. Çünkü onlar Türk coğrafyasının dört bir yanından İsveç’e gelmişler ve binbir sıkıntıya rağmen Türklüklerini günümüze kadar yaşatıp durmuşlardı. Yani aslında kısaca söylemek gerekiyorsa onlar bu ödülü benden fazlası ile hak ediyorlardı.

 

Türkiye’de veya dünyanın her hangi bir yerinde en zor işlerden birinin; Türk olmak ve Türk kalabilmek olduğunu yıllardır söylüyorum. Bunu 19 Mayıs vesilesi ile yaptığım son Danimarka-İsveç seyahatinde bir kez daha gördüm.

 

Buralarda İsveç Türk Kadınlar Federasyonu, Anadolu Derneği, İsveç ADD, Türk Kültür Festivalini düzenleyen kardeşlerimi görünce içeriden ve dışarıdan yapılan onca saldırıya rağmen Türk Milletinin niçin yıkılamadığını daha iyi anlıyorsunuz.

Siz de hiç İstanbul’u görmemiş ve Suriye’de Şam çevresindeki bir Türkmen köyünden İsveç’in Malmö’süne gelmiş 13 yaşındaki Türk çocuğu Uday’ın, İstanbul Türkçesi ile konuşmasını görseydiniz ya da bir avuç Irak Türkmeninin Türkmeneli için çırpışına şahit olsaydınız, yıllar geçsede Dağlık Karabağ’ın işgalinin acısını göz yaşlarında yaşatan Azerbaycan’lı Türk kadınlarını teskin etseydiniz, asla pes etmeyen ve yenilemeyecek bir milletin ferdi olduğumuzu da, çok iyi idrak ederdiniz.

 

Dediğim gibi esas bu insanlar, Türklüğe hizmet ödülünü hak ediyorlar!

 

Öyle ise dostu sevindirecek ve düşmanlar ile onların yerli işbirlikçilerini üzecek bir haber vereyim; Türklüğü yenemeyeceksiniz ve onun büyük önderi Atatürk’ü hafızalardan ve hatıralardan silemeyeceksiniz. Elbet devran dönecek, Türk Milleti kendisine sıkıntı yaşatanlarla hesaplaşacaktır.

 

Bugün Danimarka’yı ve İsveç’i bir Turan ülkesi haline getiren Danimarka Türklerini – İsveç Türklerini saygıyla selamlıyor, Dünya Türklüğünü birbiri ile tanışmaya ve kaynaşmaya davet ediyorum…

 

Haz 01

Türkiye-Azerbaycan Dev Kardeşlik Ve Candaşlık Projesi Kapsamında Azerbaycan Muharip Gazileri İstanbul’da

Soldan sağa: Ahmet Kendigel, Mehdi Mehdiyev, Muhammed Valiyev, İbrahim Öztek, Emin Hesenli, Cumhur Evcil

Soldan sağa: Ahmet Kendigel, Mehdi Mehdiyev, Muhammed Valiyev, İbrahim Öztek, Emin Hesenli, Cumhur Evcil

Türkiye Azerbaycan Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi kapsamında Azerbaycan Muharip Gazileri, İstanbul Muharip Gaziler Derneği’nin Başkanı Kıbrıs Gazisi Em.Alb. Ahmet Kendigel ve yönetimi tarafından İstanbul’da misafir edildiler. Ağırlamalarda; Emekli Subaylar derneği, Türkiye Harp Malülü, Gaziler, Şehit, Dul ve Yetimleri Derneği temsilcileri de hazır bulundular. Misafirler, Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi mimarları Prof.Dr. İbrahim Öztek (Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı – Em.Tbp.Kd.Alb), Emin Hesenli (Azerbaycan Terhis Olunmuş Harbçilerin Gençleri Maariflendirme İctimai Birliyi Başkanı), Vugar Kadirov (Azerbaycan Aydınlar Ocağı Başkanı) ve Dr. İftihar Piriyev’in (Azerbaycan İrevan Devlet Tiyatrosu Direktörü) düzenledikleri projeler kapsamında Türkiye’yi ziyarette bulundular.

İstanbul’da tanışma töreni, İstanbul Sirkeci’deki Muharip Gaziler Derneğinde gerçekleşti. 13 kişilik misafir heyette; Emin Hesenli yanı sıra Mehdi Mehdiyev (Em. Gazi Alb., Karabağ Savaşı Muharip Gazileri ve şehitleri içtimai birliği başkanı), Muhammed Valiyev (Em.Gazi Binbaşı, Afganistan savaşı Muharip Gazileri ve şehitleri içtimai birliği başkanı), ile Seyfettin Safarov, Tofik Azizov, Mikail Hüseynov, Elşen Cabiyev, Natık Mehdiyev, Reşat Haşimov, Ülfet Hasanov, Ilgar Babayev, Eşkin Hüseynov ve Samir Piriyev bulunmaktaydı.

Türkiye ve Azerbaycan milli marşları ardından karşılıklı konuşmalar ile plaket ve madalya taktimleri yapıldı. Ardından Prof.Dr. İbrahim Öztek, I. Dünya Savaşından günümüze Türkiye ve Azerbaycan topraklarında veya sınır ötesi harekatlanda  vermiş olduğumuz şehitlerimiz ve gazilerimize yönelik “Şehitlerimiz ve Gazilerimiz” konulu konferans verdi. 17-21 Mayıs günlerini İstanbul’da geçiren misafirler;  19 Mayıs resmi törenlerine katıldılar. Bazı askeri birlikleri, Askeri Müzeyi, Emirganda Atatürk ve Haydar Aliyev parkını, Kazım Karabekir müzesi ile İstanbul’un tarihi yerlerini ziyaret ettiler. Daha sonra Ankara’da temaslarda bulunmak üzere İstanbul’dan ayrıldılar.

Yapılan törenlerde; Azerbaycanlı yetkililer tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı kurucularından Kıbrıs Gazisi Em. Tümgeneral Cumhur Evcil, Prof.Dr. Em.Alb. İbrahim Öztek, Kıbrıs Gazisi Em.Alb. Ahmet Kendigel ile muharip gazi yönetim kurulu üyeleri Mehmet Akten, Ahmet Külak, Oktay Yoluak ve Ahmet Taşgın’a Savaş ve Seferberlik Bakanlığının madalyaları taktim edildi.

Türkiye ve Azerbaycan Muharip Gazileri bir arada

 

May 31

Ramazanda Ahlak, Sanat Ve Estetik Konuşsak…

Ruhittin SÖNMEZ

Kutsal Ramazan Ayı “ibadet ayı” olarak anlatılır. Bu ay boyunca medyada genellikle ibadetlerle ilgili bilgiler ve yorumlara yer verilir.

Oysaki Ramazan Ayının birinci önceliği, ibadetlerin nihai hedefi insan nefsinin terbiyesi olsa gerektir. Çünkü insanlara en zor gelen ibadet türleri oruç, fitre ve zekât bu ayın olmazsa olmazlarıdır.

Doyumsuz olan insan yapısı, etkili bir şükür biçimi olan oruçla terbiye edilir. Bizden insanlığın en büyük rütbesinin “Allah’ın kulu” olmak olduğunun idrakine erişme çabası istenir.

Bu ibadetlerle açların halinden anlamak, yoksullara yardım etmenin hazzı öğrenilir.

“Kendi menfaatini maksimize etmek üzere programlandığı” söylenen bencil, homo-ekonomikus insan tipinden “sosyal bir varlık” mertebesine geçilmeye çalışılır.

Böylece diğer insanların da en az bizim kadar saygıdeğer, sadece insan olmaktan, vatandaş olmaktan kaynaklanan eşit haklara sahip olduğunun benimsendiği bir hayat tarzı geliştirmemiz gerekir.

Medyada her Ramazan Ayında ibadetlerin şekliyle ilgili “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” türünden yüzlerce soruya cevap verilmeye çalışılıyor.

Bunların yerine veya bunların yanında güzel ahlakı anlatsak; topluma huzur, mutluluk ve güven veren sosyal insanlar olmamızı teşvik eden programlar yapsak daha İslami olmaz mı?

Son yazımda Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun “bir Müslüman ülkede bir insan dindarsa ahlaklıdır” denilmesi gerekirken, “ülkemizde günümüz insanı ‘dindar, ahlaklı olmayabilir’ diye düşünebiliyor” diye yakınmasını anlatmıştım.

Yargıdaki haksızlıkları yapan, kamu malını çalan, yolsuzluklar, tecavüzler, ticari hayatta sahtecilik ve hileler yapan “dindar” etiketli insanların tuttukları namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin asıl maksada erişmede yardımcı olmadığını gösteriyor.

O halde Ramazan Ayının feyiz ve bereketli olmasının benim için ilk anlamı Müslümanların bu ay boyunca daha ahlaklı davranışları alışkanlık haline getirebildiğini görmek olacak.

Yolsuzluk, haksızlık, kin, nefret, haset, yalan dolan, kutsallara ihanet gibi davranışları alışkanlık edinmiş “dindarlardan” olmak yerine sevgi, saygı, estetik ve zarafet yansıtan dürüst, güvenilir Müslümanlar olabilme çabası…

Hem benim ve hem de hepimizin ortak kaygısı bu olmalı diye düşünüyorum.

***************************************

SANAT VE ESTETİKTEN UZAK

Türklerin İslam’la tanışmasından önce de, Müslüman olduktan sonra da zamanının çok ilerisinde sanat ve estetik değeri olan eserler verdiğini biliyoruz. Bunlarla gurur duyuyoruz.

Ancak birkaç yüz yıldır biz Türkler dâhil tüm Müslümanlar insanlık âlemine bilim, sanat ve estetik değeri olan çok az sayıda eser verebiliyoruz.

Türkiye’de de son 15 senedir “dindar” olduğu söylenen, İslami kimliği öne çıkarılan bir iktidar var. Bu kimlikteki insanlar yaklaşık 30 senedir İstanbul gibi bazı şehirlerdeki yerel yönetimlerde de iktidar.

Şehirlerimizin hali ortada. Bazı iyi uygulamalar olsa da, Dünyanın en kötü şehircilik uygulamaları bizde. Düzensiz, yamuk yumuk yapılaşma, aynı sokaktaki birbiriyle son derece uyumsuz, zevksiz beton yığını yapılar…

Bütün şehirlerde trafik çilesi, zaman israfı ve asabi insanlar yaratıyor. Adaletsiz, kuralsız, adamına göre imar uygulamaları ile haksız kazançlar artarken şehirlerimizin estetiği yok oluyor. Rant hırsı komşu hakkı, kul hakkı kavramlarını unutturuyor.

Yıllardır devletin bütün imkânlarını kullanan bu “dindar” insanların, sanat hayatımıza evrensel değerde bir eser yaratılmasına yardımcı olduğunu göremedik.

Son dönemlerde TV dizileri açısından ciddi bir atılım yaptık. Yurtdışına ihraç edilen diziler önemli bir kazanç kalemi haline geldi. Türkiye dışında yaşayan Türkler bu dizileri izleyerek Türkiye Türkçesini öğreniyor ve kültürümüze dair bilgiler ediniyor. Ancak bu alanda üretilen filmlerde milli bir kültür politikasının izlerini göremiyoruz. Bir saatlik bir film içine gizlenmiş milli kültürümüz ve değerlerimizle ilgili olumlu mesaj veren birkaç dakikalık sahneler görebilsek ne iyi olurdu. ABD film ve dizilerinde bu çok iyi yapılıyor.

Müzik alanında da “dindarların” iktidarı döneminde bir gelişme göremedik. TRT, Türk Sanat ve Türk Halk Müzikleri alanında bir okuldu. Bu dönemde sanatçı kadroları tasfiye edildi. Seviye ciddi anlamda düştü.

TRT’de Ahmet Hatipoğlu’nun başlattığı ve çok güzel gelişim gösteren tasavvuf müziği alanında da “dindarların” iktidarında gerileme söz konusu. Ben tasavvuf müziğini çok seven biri olarak, Camilerin avlularında satılan son derece bayağı, sözde ilahi albümlerini dinlememek için yolumu değiştiriyorum.

Bu dönemde devlet konservatuvarlarının sayısı çoğaldı ama kalite düştü. Batı Müziği alanında da durum aynı.

Büyük şairler ve besteciler yetiştiremez olduk. Günlük tüketilen eserlerle oyalanıyoruz. Klasik, kalıcı, evrensel değere ulaşmış sanata bir yol açamadık.

Bazı sanat dallarında bireysel başarılar görebiliyoruz. Ancak bunlar genel seviyemizi yükseltecek miktarda değil.

Sanat ve estetik için uygun bir iklim oluşturulamadı. Özgür, bağımsız bireylere, rant/ haksız kazanç hırsı, mahalle baskısı gibi etkilerden uzak, uygun bir iklime ihtiyacımız var.

Böyle olduğu için mimarimiz zevksiz. Şiirimiz, müziğimiz kısır. Hayatımızda sanata yer yok, insanımız estetik kaygısından uzak.

Recep İvedik filmlerinin izleyici rekorları kırması tesadüf değil.

Madem durum böyle, bu Ramazan’da ibadetlerin yanında ahlak, sanat ve estetik de konuşsak iyi olur diye düşünüyorum.

May 31

Ahlaklı Olmayan Dindarlar!

Ruhittin SÖNMEZ

Toplumumuzda ahlaki değerlerde tam bir çözülme yaşadığımıza dair örnekleri görmek bana acı veriyor.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) İlahiyat Fakültesi “İlim ve Ahlak Zemininde İslam’ı Anlamak” konulu konferans düzenledi.

Burada konuşan Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Geçenlerde bir hocamız alan araştırması yaptı ve bir soruya çok canım sıkıldı. Soru şuydu: ‘Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?’

Cevap verenlerin yüzde 80’i ‘hayır, gerektirmez’ cevabını verdi. Cevap verenler hâle bakarak cevap veriyorlar.

Bu vahimdir. Bu soruya bir Müslüman ülkede ‘hayır efendim, bir insan dindarsa ahlaklıdır’ denilmesi gerekirdi.

Müslümanlıkla ahlak birbirinden hayli ayrıldı. Günümüz insanı ‘dindar, ahlaklı olmayabilir’ diye düşünebiliyor” dedi.

Tam da Amin Maalouf’un “Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar” diye tasvir ettiği topluma benzedik.

********************************

TEPEDEN TIRNAĞA

Toplumda rol model olarak göstermemiz gereken unvan ve sıfatları taşıyan kişilerin ahlaki değerlerin erozyona uğramasında öncü olduğu ve buralarda başlayan doku iltihabının toplumun alt kademelerine hızla sirayet ettiği görülmekte.

Siyaset, idare, yargı, diyanet, üniversiteler, ticaret, cemaat, tarikat, belediyeler.. gibi her alanda kokuşmuşluğun örneklerini görmek mümkün.

Gelişmiş ülkelerde de, bu boyutta olmasa da, benzeri ahlaksızlıklar olabiliyor. Ancak bu ülkelerde toplum üyeleri önemli kurumlardaki yetkililerin ve kendilerini yönetenlerin ahlaka aykırı davranışlarını asla kabul etmezler. (Mesela ABD’de beş adet avanta maç bileti alan eyalet valisi, topluma yalan söylediği açığa çıkan bakan istifa etmek zorunda kalır.)

Oysaki son dönemde halkımızda, yöneticilerimizin dürüst ve ahlaklı olması talebi bile kalmadı. Bütün olumsuz örnekleri gören, yapılanların ahlaka aykırı olduğunu bilen ve fakat “bizden” dediği, “dindar” gördüğü kişilerin bu fiillerini “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diye savunan “Müslümanların” sayısı oldukça fazla.

Şimdi birkaç somut hırsızlık, yalan, rüşvet vb ahlaksızlıklardan örnek versem, “alnı secdeden kalkmayan” bazı okuyucularımın bunları yapanlara değil, “siyaset yapıyorsun” diye bana tepki göstereceklerini biliyorum.

Bu açıklamalarım ne kadar acı veya acıtıcı olursa olsun, mevcut siyasi ve sosyal gelişmeleri de izah eden sosyolojik bir tespittir.

*************************************

ÜNİVERSİTELERDE AHLAK

Londra merkezli Yükseköğretim Derecelendirme Kuruluşu Times Higher Education (THE) 2016-2017 Üniversiteler Sıralamasına göre dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girebilen sadece 4 üniversitemiz var.

Bütün bir camiayı karalamak doğru olmaz. Gerçekten namuslu, vatansever ve çalışkan akademisyenlerimiz olmasa sistem tamamen çöker. Ancak üniversitelerimizde de ahlaki çözülmenin çok ciddi boyutta olduğu anlaşılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, master ve doktora tezlerinin üçte biri intihal yani çalıntı.

Habertürk eğitim yazarı Pervin Kaplan “Akademide ‘üçkâğıt’ bir türlü bitmiyor, her defasında ‘Bu kadar olmaz’ dedirtecek türden üçkâğıtlar ortaya çıkıyor” diyor.

Akademik alanda bakın ne türlü üçkâğıtçılıklar yapılıyormuş:

500 dolar karşılığında başta Pakistan, Malezya ve Hindistan’da çıkarılan ve yayın kurullarını Türk ‘akademisyenlerin’ oluşturduğu dergilerde 500 dolara makale yayımlatıp bunlarla hem teşvik hem de akademik unvan alınıyor.

Atıf sayılarını yükseltebilmek için ‘çakma dergi’ler kurup, birbirlerine atıf yapılıyormuş. Bu ‘atıf çetelerinin’ ahlaksızlığını sonunda uluslararası kurumlar bile farkına varıp veri tabanlarından atmış. Türkiye akademisinin adını uluslararası arenada kirletenlere ne gibi yaptırımlar uygulandı bilemiyoruz.

Düzmece konferanslar düzenleyenler, bir otel odasında aynı gün hatta aynı saatte birkaç konferans yapılmış ve burada bildiri sunmuş gibi gösterip, bunlardan teşvik alanlar, unvanı yükselenler, CV’leri bunlarla allayıp pullayanlar varmış. Fakat zaten bütün akademi, bunları isim isim biliyormuş…”

Oğuz Çetinoğlu’nun Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde yayımlanan röportajında Yrd. Doç. Dr. Göktan Ay’a göre, “kurumlardaki akademisyenler, çalışanlar; her şeyi görüyor, biliyor, ama susuyor. Çünkü önlerinde ceza almış bir örnek yok.”

**********************************

GÜVENİLİRLİK TESTİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Rektörü Prof. Dr. Sait Bilgiç sözlerimiz ile eylemlerimiz arasındaki zıtlığa dikkat çekiyor: Ahlak zemininde “güzel şeyler konuşuyoruz, ancak hayatın bütün kirliliğinin içerisinde bugün konuştuklarımızı unutup yaşamaya devam ediyoruz. Oysa bir Müslüman’ın en temel özelliği güvenilir olmasıdır. Kendisine güvenilen, emin olunan insan olmayı başarabildiğimiz takdirde belki de en önemli şeyi başarmış olacağız.”

  • Bir Müslüman’ın güvenilir olması için “yaşadığı gibi inanmak yerine inandığı gibi yaşaması; verdiği sözlere sadık olması” gerekir.
  • İktidar kanadının güvenilir olması için önümüzde bir fırsat var: Referandum sonrası yeni yönetim şekli ile mevcut kanunlar arasındaki farklılıkları gidermek için “uyum yasaları” çıkarılacak.

“Uyum yasaları” çıkarılırken, AKP ve hükümet referandum sürecinde söz verdiği “kuvvetler ayrılığını güçlendirmek”, yasama- yürütme ve yargı kuvvetleri arası “denge ve denetim mekanizmalarını geliştirmek” ve “bağımsız ve tarafsız yargı” sözlerini yerine getirirlerse kendilerine güvenebileceğiz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar