Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 01

Deizim

A.Kemal GÜL

Gençler arasında, bir kısım aydın kesimde,  İmam-Hatip Liselerinde okuyan Öğrencilerin aralarında ‘’DEİZİM’’ konusunu tartışlıklarını duyuyoruz, öğreniyoruz.

Elimizdeki bilgilere göre;

Türkler; Baykal Gölü çevresinden bugünkü Volga Irmağı hattına kadar uzanan coğrafyada ortaya çıktılar.

Zaman içinde Hindistan’dan Macaristan’a kadar uzanan alanda etkili oldular. Ve birçok dine girip çıktılar.

Bugün çok büyük bir kısmı Müslüman olan Türkler, şimdi *DEİZM* denilen yeni bir konuyu tartışmaya mı başladılar dersiniz?
Bulunduğum bilimsel toplantılarda İlahiyatçı bazı akademisyenlerin Kur’an’ın günümüz çağdaş gerçeklerini de kapsayacak yorumlarla meali yapılması gerektiği üzerinde durmaktalar. Bugün uygulanan Müslümanlık, bu *MİLLETE* dar gelmeye başladı.

Örneğin;

Kadına yönelik tacizler, tecavüzler cinayetler,
Aklın-bilimin horlanması,
Orta Çağ Arap geleneğinin din diyerek topluma zorla giydirilmesi…
Dinin siyasetçileri iktidarda tutmak için araç olarak kullanılması;
Hatta yolsuzlukları aklayan bir örtü yapılması…
Zalime, sömürücüye karşı tavır takınmaması;
Emperyalist Batı’nın savunucusu konumuna düşürülmesi;

Bugünkü ‘’İSLAM’ özellikle okumuş gençler arasında ‘sevimsiz’ kalıyor.

Ve böylece yeni bir arayış başlıyor. Bulunan ‘’YENİ DİN’’ de ‘’DEİZM’’ diye adlandırılıyor.

‘NE DEMEK DEİZM?

‘’Deizm’’ , kısaca ‘’YARADANCILIK’’ demektir.

İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç’ın yazdığı gibi biz bunu ‘’TANRICILIK’’ (özgün biçimiyle ‘’TENGRİCİLİK’’ diye adlandırabiliriz.

Giderek yaygınlaşan ‘’deizmde’’ de Tanrı’ya inanç vardır.

Bu TANRI
Evreni yaratmıştır;
Doğa kanunlarını koymuştur.
İnsana da akıl vermiştir.
Ve artık dünyaya karışmamaktadır

Böyle olunca da ‘’insanla Tanrı arasındaki peygambere gerek yoktur’’.

İnsan, kendisi aracısız olarak Tanrı’ya ulaşabilir; böyle olunca da
hocaya,
imama,
papaza,
hahama
gerek yoktur.

Melekler ve kitaplar da gereksizdir.
Kader denilen şey de yoktur.

Çünkü işleyen doğa yasaları ve bunu çözmeye hazır bir akıl vardır.
O yüzden ‘’deistlere’’ göre,
Bakımsız kömür ocaklarında grizu patlamasından ölen işçilerin başına gelene kader demek yanlıştır.
Yoksulların ezilmesini Allah’ın takdiri olarak göstermek de bir kandırmacadır.

Deistlerden ÖBÜR DÜNYAYA inanan da vardır inanmayan da.
Ruh konusunda da durum böyledir.

Böylece, ‘’DEİZM’’, Ortadoğu merkezli Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinleri dışlar.

Zaten bu dinler, Prof. Volfram Eberhard’ın deyişi ile bu bölgedeki ‘’despot krallara benzetilen bir Allah tasarımı ile kitleleri baskı altına alan dinlerdir’’.

*

Bağımsız bir felsefecinin deizimle ilgilenmesi, ona İslam gibi bir dini irtibatlandırılması normal değildir. Maddeci felsefeye bir karşıtlık oluşturabilir, o kadar. Şu önümdeki masa, kendi kendine olmamıştır, mutlaka bir yapıcısı vardır, demekten ibaret olan deizm, maddeciliğin ‘’kendi kendine olma’’ anlayışına karşı bir fesefedir. Tevhit dininde sadece var olan değil, daha doğrusu sadece bir şeyin kendi kendine olamayacağı kanaatinden ibaret değil, tanınmasını talep eden, her şeyden haberdar olan, irademizi kullanmamızı isteyen, hesap soran, emir veren, af ve merhamet eden, yargılayan bir Allah vardır.

Evet; din gerçek değilse hiçbir şey gerçek değildir. Olsa olsa her şey bir masal olur. Geliriz, bir müddet (kimi bir gün, kimi bin gün )yaşarız gideriz. Başı yokluk sonu yokluk. Sonsuza göre bir, sıfır demektir. Eğer sonsuz Mutlak bir varlıktan gelip yine O’nun yarattığı gerçekleri yaşayıp, sonra O’na gitmiyorsak, gerçek değiliz demektir. Din bize gerçek olduğumuzu söylüyor. O halde din anlayışımızda bu gerçeği anlamalı, ona göre davranmalıyız.

*

Dinin doğru anlaşılmasının eğitimi-öğretimi yapılmalı, yanlışlar delileriyle ikna edici şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının istismarına kurban edilmesin.

Din, devletin dışındaki odakların bigisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır. Din için en büyük tehlike,günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır.

*

Tekrar vurguluyalım;

İslam bilgisi ve tefekkürü içinde inandığımız Allah, kendisinin tanınmasını isteyen, her şeyden haberdar olan, hesap soran, yaptıklarımıza göre bize gelecek hazırlayan, emir veren, dua isteyen, affeden, merhamet eden, ceza veren bir Allah’tır. Yaratıcıdır, eşsizdir, hiçbir şeye benzemez. Mutlaktır. Hayy ve Kayyum’dur( diri, daima var).Görür, işitir. İstediklerini ve istemediklerini bize bildirmiştir. Ahireti hazırladığını söylüyor.

Oca 11

Kadın Cinayetleri Sarmalında Bir Değerlendirme

Av. Mustafa ÖZKURT

Her ne kadar kamuoyunda “Kadın Cinayeti” tabiri kullanılsa da meselenin temelinde insanın en başta gelen aslî hakkı olan yaşam hakkının onun elinden alınmasıdır.

Öldürülenin kadın veya erkek ayrımı yapılması ilk bakışta pek fazla bir fark taşımaz. Asıl olan insanın yaşam hakkına yönelik ihlalin yapılmasıdır.

Ancak günümüzde bu konuda toplumlarda haklı olarak yer bulmuş bir ayrıcalık vardır. O da öldürülen o insanın “kendisini savunamayacaklar” sınıfında görülmesi halidir. Onun için himayeye muhtaçtır.

Genellikle bunlar çocuklar, kadınlar, yaşlılar ile bedenen ve aklen zayıf kimseler bu sınıfa dâhil edilir.

Bu anlayışa medenî dünyamız kolayca gelmemiş ve ağır bedeller ödemiştir.

1492’de Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfetmesiyle birlikte kıtaya Beyaz Avrupalılar yerleştirilmiş böylece Amerikalı kavramı ortaya çıkmıştır. (Aslında bu bir keşif değildi. Amerika Kıtası zaten oradaydı. Sadece oraya Batılılar ulaştı.)                                                                                               

Kolomb’un İspanyol Kraliçe’sine Kızılderililer hakkında gönderdiği mektupta Hıristiyan Batının kendisinden olmayanlara bakış açısını ortaya koymaktadır.                                                                

Kolomb bu mektubunda Amerika Kızılderilileri için;

 “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.” 

Diye bu insanların çocuk, kadın ve yaşlı demeden öldürülmesi yolunu açmıştır. Bu insanlık adına tarihe çalınan kara bir lekedir.

Bundan sonra bu kıtada yaşayan insanlar her türlü değer yargıları dışında kadın, erkek, yaşıl ve çocuk ayrımı yapılmadan avlanarak veya toplu olarak öldürülmeye başlanmıştır. Stalin’in Sovyetlerdeki Türklere yaptıkları da bundan farklı olmayacaktı. Benzer düşünceleri 18.yüzyılda Papaz Thomas Robert Malthus’un Nüfus Teorisi’nde ki hezeyanında da görmek mümkündür.

Yakın zamanda da Bosna’da Sırpları, Karabağ’da Ermenilerin yaptıkları cinayetlere dünya kamuoyu şahit oldu.

Konuya bağlı olarak kadınların öldürülmelerine dönecek olursak. Kadına karşı şiddet yalnız Türkiye’de görülen bir suç türü değildir.

İnsanla ilgili bir meseledir. Bu konuda ülkeleri ileri veya geri diye kısımlara ayırmakta mümkün değildir.

Mesela; Kendilerini ileri diye belirten ülkelerden 2019 yılında Fransa’da 137, Almanya’da ise 112 kadın eşi veya erkek arkadaşı tarafından öldürülmüştür. ABD’de her gün ortala üç kadın cinayet kurbanı olmaktadır.

Son zamanlarda dünyada kadına karşı şiddet ve cinayetlerinin önlenmesinde ulusal ve uluslararası alanda duyarlılıkların arttığını görmekteyiz.

Konuyla ilgili yeni olan uluslararası sözleşme kısaca  “İstanbul Sözleşmesi” dir.

Bu sevindirici bir tavır olmasına karşılık, bizi düşündüren ve toplumun büyük bir kesiminden tepki gören bunun mihverinden saptırılmış olmasıdır.

Özel hukuk alanında yapılan sözleşmeler o işin anayasası olarak kabul edilir.

Bu tür Sözleşmeler hazırlanır veya imzalanırken basit bir metinmiş gibi ele alınmaz. Ön yargılardan uzak, içinde bulunulan toplum mevcut ve gelecek menfaatleri gözetilerek imza altına alınır.

İstanbul Sözleşmesinin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” dir.

Adından da anlaşıldığı gibi sözleşmenin kapsamı kadına karşı yönelebilecek her türlü şiddete karşı alınacak tedbirleri içermesi anlaşılmaktadır.

 Ancak, çaresiz kadınları koruma arkasına sığınılarak sözleşmeye sıkıştırılan 3. Maddesindeki tanımlar bölümünün c fıkrası tepkileri üzerinde toplamıştır.

Buna göre “toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

İfadesiyle Kadın, Erkek yanına bu defa üçüncü bir cinsiyet yerleştirilmiştir.

Buradaki  “toplumsal cinsiyet” tanımını sözleşme içeriğine masumane olarak konulmadığından çoğunlukla sözleşmenin tamamına karşı çıkılmaktadır.

Bu fıkra ile üçüncü cinsiyet meşrulaştırılmak istenmektedir.

Buna tepki gösteren kesim acaba haksızlık mı ediyorlar diye düşünmek lazımdır.

Uluslararası bir merkezden yönetildiği açıkça belli olan bu  ‘toplumsal cinsiyet projesi‘ tepkiye neden olması doğaldır.

Anne ve babaların gelecek kuşakları için haklı endişeleri vardır.

Son zamanlarda sinema film ve dizilerinde sıklıkla karşılaştığımız, cinsel sapma görüntüleri toplumun geleceğinden endişe duyanları haklı duruma getirmiştir.

Bu yerli ve yabancı dizi ve filmlerle Türk toplumun aile yapısı ve ahlak anlayışı sanki yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Tepkilerinde bu nedenle haklıdırlar. İstanbul Sözleşmesi Çalıştayında bu ve benzeri hususların gözden kaçırıldığına inanmak isteriz.

Konu ile ilgili içine itilen tehlikeyi sosyolog ve sosyal psikologların araştırma yapması ve toplumumuzu aydınlatmaları gerekir.

Diğer taraftan kadına karşı şiddet ve öldürülmelerini durdurmak için yalnız ceza hukukunda alınacak tedbirlerle önlenecek bir durum değildir. Eski Türk Ceza Kanunumuzda ölüm cezası varken de bu suçlar işlenmekteydi. Bunun önü toplumun bilinçlendirilmesiyle mümkündür.                                           Toplumsal bilinç için getirilen çözümler, akla ve toplumsal ahlak anlayışına uygun olduğu sürece sonuç alınabilinir.

Aile içi şiddetin önlenmesi her şeyden evvel kadın ve erkeğin karşılıklı sorumluluklarının bilincine varmalarıyla büyük ölçekte önlenebilinir.

Kadına karşı her türlü şiddetin önlenmesinde önerilen idam cezasının yeniden gündeme alınması teklifini yerinde bulmamaktayız.

Ancak işlenen suçun ağırlığına göre Ceza ve İnfaz Yasalarında yapılacak değişiklikle asgari ve azami süresi kanunla belirlenecek bir takım hak mahrumiyetlerini de içeren “Hücre Cezası Hapsi” idamdan daha etkili ve caydırıcı olacağı kanaatindeyiz.

                                                                             Sağlıcakla kalın

Mar 22

21 Mart Nevruz-Ergenekon Bayramımız Kutlu Olsun

Dr. Sakin ÖNER

Nevruz Bayramı, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Her Nevruz, yeni bir başlangıçtır. Nevruz. Farsça “Yenigün” anlamına gelir. Nevruz, Azerbaycan’da Novruz, Kazakistan’da ve Tacikistan’da Navrız meyrami, Kırgızistan’da Nooruz, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türklerinde Mevris, Arnavutluk’ta ise Sultan Nevruz olarak kullanılır.

Nevruz, aynı zamanda “yılbaşı” kabul edilmiştir. Büyük Selçuklu hükümdarı Celalettin Melikşah’ın yaptırdığı takvimde bu yılbaşı eski martın 9. gününe (bugünkü martın 22. gününe) rastlar. İranlıların takviminde de yılbaşı, aynı zamanda baharın ilk günüdür. Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Bazı topluluklar bu bayramı, 21 Mart’ta kutlarken, diğerleri Kuzey yarımkürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart’ta kutlarlar.

Nevruz, Çin’den Avrupa içlerine kadar kuzey yarımküre insanlarının ortak bayramıdır. Tarihte özellikle eski Mısır, İran, Safavi, Moğollar, Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılarda bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır.

Nevruz, Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Nevruz, Türk kavimleri tarafından M.Ö. VIII. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart’ta kutlanır. Oniki Hayvanlı Türk Takvimi ve Melikşah’ın Celali Takvimi’nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, ilk sözlük ve ansiklopedimiz kabul edilen Divânü Lügati’t-Türk’te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir.

Selçuklular ve Osmanlılarda milli bayram olarak kutlanan Nevruz’da, “Nevruziye” adlı şiirler okunur, «Nevruziye» denen ve insanı o yıl hastalık ve sakatlıklardan koruyacağına inanılan bir macundan yenilir ve şenlikler yapılırdı.

Nevruz Bayramı, II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında milli bir mahiyet kazanmaya başlamıştır. 20. Yüzyılın başlarında Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetlerinin gündemden düşmesi üzerine önem kazanan Türkçülük düşüncesi, toplumda milli şuuru kuvvetlendirmek amacıyla milli sembolleri ön plana çıkarmaya başlamıştır. Bu sembollerden biri olan “Ergenekon Destanı”ndan hareketle de, Nevruz Bayramı’nın “Ergenekon Günü” olarak kutlanmasına başlanmıştır. II. Meşrutiyet sonrasında özellikle Türk Ocaklarının öncülüğünde “Ergenekon Nevruz Bayramı” kutlamaları yaygınlaştırılmış ve iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu bayramı bir devlet töreni haline getirmiştir.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin  imzalanmasından sonra, Anadolunun İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar tarafından  işgal edilmeye başlanması ve buna karşı Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattıkları Milli Mücadele,  Ankara TBMM Hükümeti tarafından “İkinci Ergenekon”a benzetilmiştir.  Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Zaferi’nden sonra 4 Mart 1922 tarihinde cepheye gitmiş, hazırlıkları yerinde incelemiş ve bütün okullardan “Nevruz Ergenekon”un milli bir bayram olarak en üst seviyede kutlanmasını istemiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, ülke içinde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapıdaki sorunların artması ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın patlaması üzerine, 21 Mart itibariyle kutlanmaya başlanan Nevruz, “çiftçiliğe kıymet ve ehemmiyet bayramı” yani “Toprak Bayramı” olarak değerlendirilmiştir. Roma’daki Milletlerarası Ziraat Enstitüsü’nde Bulgar murahhasının teklifi üzerine bütün dünyada her senenin 21 Mart’ı “Toprak Bayramı” olarak kabul edilmiş ve bunun üzerine çiftçi memleketi olan Türkiye de, bu karara uyarak 21 Mart’ı Toprak Bayramı olarak ilan etmiştir.  1938 yılı Kasımıyla birlikte Atatürk’ün vefatından sonra yarı resmi nitelikte Nevruz kutlamaları devam etmiştir.

1951 sonrasından 1980’li yılların sonuna kadar ülkemizdeki Nevruz kutlamalarına uzun dönem ara verilmiştir. 1980’li yıllarda tekrar canlanan Nevruz kutlamaları yeni bir sürece girmiştir. Nevruz’un “Newroz” adıyla anıldığı bu yeni dönemde bayram kutlamalarına yeni siyasi bir anlam yüklenmiştir. Bugün  Türk Cumhuriyetlerinde resmî bayram olarak kutlanan Nevruz,  1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından da, bayram olarak kabul edilmiştir.

28 Eylül – 2 Ekim 2009 arasında Abu Dhabi’de  hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu, “Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi”ne dahil etmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da, 2010 yılından itibaren 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmiştir.

 

NEVRUZ DUASI

Nevruz Bayramı, Türk topluluklarında bir aksakalın yaptığı Nevruz Duası ile başlar. Biz de bugün ülkemizin içinde bulunduğu koşullara uygun olarak Dede Korkut atamızın üslubuyla hazırladığımız bir Nevruz duası ile Nevruz Bayramımızı kutlayalım.

“Ey hanlar hanı, ey yüceler yücesi, her şeye kâdir Tanrım!                                                                                Ak yüzümüze kara çalınmasın.                                                                                                                            Yeşil umutlarımız kırılmasın.                                                                                                                               Bizleri namerde muhtaç etme.                                                                                                                    Malımız çok, düşmanımız yok olsun.                                                                                                     Bölücüye, yıkıcıya aman verme.                                                                                                                                Evimiz yıkılmasın, ocağımız sönmesin.                                                                                                        Yiğitlerimiz ölmesin.                                                                                                                                    Vatanımız  bölünmesin.                                                                                                                                Milletimizi ereksiz, yiğitlerimizi yüreksiz bırakma…                                                                                  Dünya Türklüğü “dilde, fikirde, işde birlik” olsun.                                                                                                  Geleceğimiz aydınlık ve mutlu olsun.                                                                                                        Gönüllerde hoşluk olsun.                                                                                                                                     Barış olsun, birlik olsun, dostluk olsun.                                                                                                                                Ey tanrım!                                                                                                                                                                 Üstte mavi gök basmayıp, altta yağız yer çökmeyince

İlimiz, töremiz bozulmasın…                                                                                                                                            Türk dünyasının,  Ergenekon’dan Çıkış Bayramı,                                                                                                                              Nevruz “Yeni gün, bahar bayramı”                                                                                                                       Kutlu olsun…”

Oca 12

Yeni Yıl 2021

A.Kemal GÜL

Yaşadığımız iyi ve kötü günleriyle birlikte bir yıl daha geride kaldı. 2020 ülkemiz ve dünyamız için zorlu bir yıl oldu. Pandemi dolaysyla sıkıntılı günler yaşadık; ülke çapında maddi manevi kayıplarımız oldu. Sevdiklerimizden, dostlarımızdan kaybettiklerimiz oldu.

Pandemi adıyle verilen bu bulaşıcı ve öldürücü korona virüse karşı uzman sağlık kurumlarının verdiği mücadelede başarılı olmalarını, yeni yıla sağlıklı, mutlulukla merhaba demenin güvencesini sağlamaları umutla beklentimizdir; ülkemize, milletimize ve tüm dünyaya sağlık, huzur ve mutluluk getirmesi asıl temennimizdir.

*

İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.

Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.

Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.

Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.

Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.

Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.

Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…

Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.

Elimizdekini yitirmeden, birlik içinde, dirlik içinde…

Umutlarımızın, beklentilerimizin gerçekleşmesi dileğiyle, milli birlik, bütünlüğün sevgi ve muhabbetle harmanlanması adına Yeni Yılınız Kutlu olsun.

Oca 12

Yeni Yıla Değil Paralel Evrene Geçmek

Ruhittin SÖNMEZ

Bazı bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz gibi gerçekten paralel evrenler var mı?

NASA destekli bazı araştırmalarda, bizimkiyle aynı büyük patlamada yaratılmış ve paralel olarak var olan karmaşık ve başka bir evrenin varlığına dair ipuçları bulunmuş.

Araştırmacılara göre, “bahsi geçen bu paralel dünyada, her şey ters bir şekilde pozitif-negatif olarak, sol-sağ olarak işliyor ve zaman geriye doğru gidiyor.”

Film senaryolarını yazanların hayal gücüne inanırsak, paralel evrende bizler yine yaşıyoruz. Fakat hem bizim ve hem de çevremizde bulunan herkesin sosyal, psikolojik ve ekonomik statüleri çok farklı oluyor. Bu dünyada mutlu olanlar paralel evrende de mutlu olabildiği gibi tersi de olabiliyor.

Her yeni yıla geçişte insanlar tarafından belirlenmiş takvimin son günlerinde, yeni takvim yılına geçiş esnasında yepyeni umutlar beslemek bize iyi geliyor.

Sanki kurgu filmlerdeki gibi görünmez bir kapı açılıp paralel evrene geçeceğiz ve bu evrende daha mutlu olacakmışız gibi geliyor.

Ancak bu defa yeni yıla girerken, ülkemin ve milletimin tamamına yakınının yaşama sevincinin adeta kaybolduğunu görüyorum.

Toplum olarak yaşama sevincimizi yeniden kazanabilmemiz için, 2021 yılını sanki bir paralel evrene geçiyormuşuz umuduyla karşılamak istiyorum.

****

Bu paralel evrende yaşayacağımız hayatı tahmin etmeye çalışayım:

Burada insanlar arasında maske ve mesafe kuralları, yasaklar / kısıtlamalar yok. Sosyalleşmeye yardımcı olan bütün işyerleri açık. Sevdiğiniz insanlarla tokalaşma, kucaklaşma yaygın. Her yerde gülümseyen, şakalaşan, neşeli insanlar var.

Orada insanların hayat tarzına müdahale eden, tercihlerini eleştiren, kendisi gibi düşünmeyenleri “hain” ilan eden devlet yöneticileri yok.

Devleti yönetenler sıradan vatandaşlar gibi yaşıyor. Kamunun malını kendi mallarından bile çok dikkatli harcıyor. İsraf yapmıyorlar. Her kuruş harcamanın hesabını bütün açıklığı ile veriyor.

Orada vatandaşına yalan söyleyen devlet adamları istifa etmek zorunda kalıyor. Yalan söyleyen siyasetçiler halkın karşısına çıkamaz hale geliyor.

Bu konuda bağımsız ve tarafsız medya, gerçek gazeteciler halkın doğru bilgilenmesine ve isabetli kararlar vermesinde en etkili kurumlar.

Orada vatandaşlar iktidarın zulmünden, adaletsizliklerinden ve ahlaksızlıklarından kurtulmak için değil, iyi yerine daha iyisini seçmek için sandığa gidiyor.

Bu paralel evrende de bazı haksızlıklar ve anlaşmazlıklar oluyor. Fakat bağımsız ve tarafsız yargıya herkes güveniyor. Yargı özellikle zayıf olanın hakkını güçlü olana karşı korumak konusunda çok başarılı.

Orada insanlar eğitimli, birbirlerine saygılı, mutlu olmak için mutlu etmek gerektiğinin bilincinde.

Yılbaşında böyle bir paralel evrene geçebilir miyiz?

İmkânsız değil, çok zor bile değil. Zor ama her şey bize bağlı.

Her şeyden önce, böyle bir evren hayalimizi kaybetmemek ve kapıdan içeri ilk adımı atma cesaretini göstermemiz lazım.

Oca 12

Kapitülasyon

Halil ALTIPARMAK

Kapitülasyon demek; bir ülkenin yabancılara verdiği her türlü imtiyaz, imkân demektir. Aslında, bu imkân, önceleri ekonomik imkânlar olarak başlar, fakat daha sonra her türlü imkân haline dönüşür. Bu dönüşümü biz, koca bir devletimizi kaybederek gördük ve çok ağır bir bedel ödedik.

Osmanlı döneminde, kapitülasyonlara, İmtiyazat-ı Ecnebiye denirdi.

Bu imtiyazlar, imkânlar, şahsî boyutlardan, adlî cepheye ve ticarî imkânlara kadar çok çeşitli şekillerde verilir.

Biz, ilk ayrıcalığı, 1530’larda Kanunî tarafından, Fransa’ya verildiğini biliriz, genellikle. Ancak, işin doğrusu, ilk verilen imtiyaz, 1365 yılında I. Murat tarafından o zaman var olan Ragusa Cumhuriyeti’ne verilmiştir. Arkasından, 1387 yılında Cenevizlilere verilen ticarî imtiyazlar olmuştur.

İlk kapitülasyon, bize ulaşmış olan genel bilgiye göre, 1536 yılında Fransızlara verilen ağırlıklı olarak ticarî imtiyazlar olmuştur.  Bu imtiyazlar, imkânlar, 1569 yılında yenilenmiştir.

1580 yılında İngiltere, 1739 yılında Avusturya, 1740 yılında yine Fransa ile yapılan bu VERDİĞİMİZ İMTİYAZLAR, İMKÂNLAR 1774 yılında en ağırına ulaşmıştır. Çünkü, 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rusya’ya  – İSTEMEDİĞİMİZ HALDE – Karadenizde serbestçe ticaret yapabilme imkânı tanınmıştır.

İşte, çok kısa olarak tarihlediğimiz Kapitülasyonlar, 18. yüzyılın sonlarından, bütün 19. yüzyıl boyunca iliğimizi sömürmüş, Türk Milletini ve Devletini en sonunda yarı sömürge haline getirmiştir.

Elbette, 1774 yılına kadar verilen imtiyazlar, imkânlar, bir dereceye kadar güçlü bir devletin diğer yabancı devletlere tanıdığı imkânlar olarak da düşünülebilir. Bu durum, bir dereceye kadar kabul edilebilir de. Ancak, şu gerçeği de göz önünde sürekli tutmak gerektir: Tarih, yöneticinin, ihmalkârlığını affetmez.

İşte, Tarih, bizi de affetmedi! 1881 yılında II. Abdülhamit zamanında, Muharrem Kararnamesi ile birlikte, en kritik vuruş yapılarak bir çok alanda, egemenliğimizin elimizden gittiğine şahit olmaya başladık. Hukuk alanında inanılmaz ayrıcalıklar veriliyor, ekonomik alanda zaten müflise yapılan muameleye tabi oluyoruz. Askerî alanda, elimiz kolumuz bağlandı. Hatta, siyasî alanda bile Tam Egemen bir devlet olmaktan çıktık diyebiliriz.

Bu arada şunu da mutlaka eklemeliyiz: Özellikle 19. yüzyılda, devlet yönetimi, AKIL ALMAZ İSRAF yapmaya ve bu israfı karşılamak için İNANILMAZ KÖTÜ ŞARTLARDA İÇ ve DIŞ BORÇ ALMAYA devam etti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, tek başına ve tam olarak iktidarı ele geçirdiği Şubat 1913 yılından itibaren MİLLÎ OLMAK gerektiğini TAM OLARAK anlamaya başladığını görüyoruz. Bunun üzerine, İTC, biz I. Dünya Savaşına girdiğimizi ilan etmeden Eylül 1914 tarihinde bütün kapitülasyonları kaldırdığını duyurdu. Ancak, sömürgen devletler, başta, beraber omuz omuza savaştığımız Almanya dahil, asla kabul etmediler. İTC, bu konuda, çeşitli kanunlar çıkararak, ne olursa olsun Kapitülasyonları kaldırmak konusunda kararlı olduğunu dünyaya anlatmaya devam etti. I. Dünya Savaşı sonucunda, galip devletlerin ilk yaptığı işlerden biri, kapitülasyonların kaldırılmadığını ve aynen devam ettiğini tereddütsüz dayatmak olmuştur. Zaten, Sevr’de, öncekilerden daha fazla olarak yabancılara imtiyazlar, imkânlar tanımak zorunda olduğumuzu dayatan maddeler olduğunu görüyoruz.

İşte, 600 yıl kadar süren bu kapitülasyon meselesi, yani, iliğimizin, kanımızın emildiği, bizi biz olmaktan çıkarmak üzere kurulmuş bir tuzak olan Kapitülasyonlar, LOZAN ANLAŞMASI ile son bulmuştur.

Lozan’a giden İnönü Başkanlığındaki Heyet’e verilen talimatta; bir çok şey tartışılabilir, ancak, Kapitülasyonlar, asla tartışılamaz ve mutlak kaldırılacaktır denmiştir. Zaten, Lozan Anlaşması’nın bu kadar uzun sürmesinin, iki aşamalı olmasının temel nedeni, kapitülasyonlar konusundaki MÜTHİŞ MÜCADELELER olmuştur. Bu arada, 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihinde yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde Tam Bağımsız Ekonomi mesajı bütün dünyaya iletilmiştir.

Bu kadar yazıyı neden yazdım biliyor musunuz? Amacım, sadece, Tarih bilgisi vermek değildir elbette.Tarih bilgisinin, nasıl kullanılması gerektiği ve nasıl kullanıldığı meselesini anlatmaktır amacım.

Şimdi soruyorum!

Bugün, ülkemizin içinde bulunduğu durum, bu anlattığım durumdan, yaşanmışlıktan, tarihten ne kadar farklı? Takdir kamuoyunun!

Şub 23

Yine, Yeniden, Yeni Anayasa

Ruhittin SÖNMEZ

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yine, yeniden, “Yeni Anayasa” tartışmalarını başlattı. Oysaki referanduma götürmek suretiyle Türkiye’nin yönetim sistemini ve anayasal kurumlarının yapısını değiştirerek Cumhurbaşkanını sınırsız, sorumsuz bir güç ve yetkiye kavuşturalı çok olmadı.

En son 2017 referandumu ile Anayasa’da köklü değişiklikler yapılmış ve “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” veya “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” kabul edilerek yürürlüğe girmişti.

Bu defa istenen “Anayasa değişikliği “değil, “Yeni Anayasa.”

Yeni Anayasalar genellikle bir devletin kuruluşu sırasında veya tarihi olaylardan sonra ülkede birliği sağlamak için bir kurucu meclisin çalışmalarıyla gerçekleştirilir.

Türkiye’yi otokratik yönetime götüren sistem değişikliği için 18 maddelik kısmi bir Anayasa değişikliği yetti. Acaba bundan daha kapsamlı bir değişiklik talebi mi var ki Yeni Anayasa talep ediliyor? Yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yeni bir  yol mu açılmak isteniyor?

***

ABD VE İNGİLTERE’DE ANAYASALAR

Amerika’da Birleşik Devletlerin kuruluşunda kabul edilen Anayasa 1788 yılından bu yana 232 yıldır hâlâ yürürlüktedir.

ABD Anayasası; Önsöz, 7 madde (el yazmalı orijinal hali 4 sayfadır) ve 27 yasa değişikliğinden oluşur.

Haklar Bildirgesi olarak bilinen ilk 10 değişiklik, bazı eyaletlerin Anayasayı imzalamasını sağlayabilmek için, 1789’da teklif edilmiş ve 1791’de kabul edilmiştir.

230 sene içinde Anayasada sadece 17 değişiklik yapılmıştır. Bunların içinde 1865 yılında köleliğin kaldırılması, 1919’da sarhoş edici içkilerin üretim, dağıtım ve satışın yasaklanması ve 1933’de bu yasağın kaldırılmasını düzenleyen iki değişiklik; 1920’de kadınlara oy hakkı veren düzenleme, 1967 yılında “Başkan’ın görevden alınması, ölümü ya da istifası halinde Başkan Yardımcısı, Başkan olacaktır” hükmünü getiren düzenleme gibi çok önemli yeni ihtiyaçları karşılayan değişiklikler yapılmıştır.

Görüldüğü gibi ABD gibi çok büyük ve gelişmiş bir ülkede yeni şartlara uygun bir Anayasa arayışı yoktur. Çünkü kurumları sağlam olan ülkede kurallar işlemektedir.

xxx

İNGİLTERE (BİRLEŞİK KRALLIK) de bir anayasa devletidir, fakat yazılı anayasası yoktur. İngiliz Anayasası’nın büyük bir bölümü kanunlar, mahkeme kararları, uzman çalışmaları ve antlaşmalar gibi yazılı metinler doğrultusunda şekillenmiştir.

1215 yılında Kral ile derebeyleri arasında imzalanan Magna Carta (Büyük Özgürlük Fermanı) İngiltere tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu belge ile Kralın yetkileri kısıtlanmış ve ilk kez hukukun üstünlüğü tanınmıştır.

Magna Carta’nın maddelerinde modern hukukun bazı temel ilkeleri görülür: Mesela “hiçbir insanın delil olmadığı sürece suçlanamayacağı ve yargılanamayacağı” ifade edilir. Vatandaşların yasal hakları olduğu belirtilir. “Hiçbir şey yasalardan üstün değildir “gibi. Bu ilkeler Birleşik Krallık’ta Anayasa hükmü gibi kabul edilir.

Bu dağınık yazılı metinlere rağmen, İngiltere bir anayasa metni hazırlamayı düşünmüyor. Çünkü demokrasi kuralları tıkır tıkır işlemeye devam ediyor.

***

AFRİKA’DA ANAYASALAR

Afrika ülkelerinde, gelişmiş ülkelerden farklı olarak, tam bir anayasa çöpe atma ve yenisini yapma geleneği var.

T24’de Cemal Taşdemir’in yazısındaki bilgiler ilginç:

“1960 – 1990 yılları arasında Afrika’da tam 130 anayasa çöpe atıldı. Bu rakama anayasaların belli bölümlerinde yapılan kısmi değişiklikler dahil değil. O günden beri de Afrika’da neredeyse her iki yılda bir yeni bir anayasa yapılıyor. 1990 – 2017 arasında 27 yılda tam 48 yeni anayasa yapıldı.

2000 yılından beri 20 devlet başkanı, kendi görev sürelerini ve yetkilerini kısıtlayan anayasaları çöp yaptı.”

Bu Afrika geleneği sosyal ihtiyaçlardan kaynaklanmıyor. “Afrikalı liderler, ülkenin anayasasını kolayca askıya alabiliyor, işlerine gelmediğinde fiilen uygulamayabiliyor ve bunun bir müeyyidesi olmuyor. Yapabiliyorlar.”

***

“Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezinin hazırladığı bir rapora göre, Afrika’da ‘istikrar’, ‘bir kişinin sürekli iktidarda kalması’ şeklinde çok yanlış anlaşılıyor.

Raporu hazırlayan uzmanlardan Joseph Siegle, ‘Ne zaman biteceği belli olmayan süresiz iktidar, çatışmaların, ekonomik sorunların, kalkınamamanın temeli aslında. Otoriter bir rejime istikrar demek çok büyük yanlış’ diye konuşuyor.

Süresiz otoriter iktidarlar yüzünden, sosyal ve politik kurumlar eriyor, bir devleti bir mafya örgütlenmesinden ayıran temel özellik olan denge ve denetleme mekanizmaları yok oluyor ve ülke, bir tek kişinin oyun parkına dönüşüyor.”

Afrika’da bu kadar çok Yeni Anayasa yapılmasını sağlayan liderler kendilerinin ömür boyu başkan kalmalarını, kendilerine asla hesap sorulamamasını sağlamayı başardılar. Ama ülkelerinin zengin kaynakları sömürülmesine, halklarının fakir, eğitimsiz ve sağlıksız kalmasına sebep oldular.

Xxx

İki dönem ABD Başkanlığı yapan Afrika kökenli Obama bile bu zihniyeti anlayamadığını şu ifadelerle açıklamıştı:

“İnsanlar neden daha fazla görevde kalmak isterler anlamıyorum. Bir lider, sadece görevde kalmak için oyun esnasında kuralları değiştirmek istediği zaman bu istikrarsızlık ve kavga gibi riskleri beraberinde getirir. Ve bu genellikle çok tehlikeli bir yola doğru giden ilk adım olur.”

“Anayasal otokrasi” diyebileceğimiz rejimler arasında, sadece Afrika ülkeleri değil, Rusya’dan Türk Cumhuriyetlerine kadar birçok ülke var.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden sonra, Türkiye de bu kategoriye girmiş gözüküyor. Erdoğan’ın istediği gibi bir “Yeni Anayasa” yapılırsa, bu ülkeler içinde demokrasiye en uzak olanların yanında, “keyfi otokrasi” sınıfında yer almamızdan endişe ediyorum.

Şub 01

Doğu Türkistan ve Çin

Halil ALTIPARMAK

Birkaç günden beri ülke gündeminde çok ciddi yer almış olan bir konuyu ben de gündemime almalıyım. Çünkü, son derece önemli bir konudur. Konu, Doğu Türkistan ve Çin zulmü meselesidir.

Önce, Doğu Türkistan ile ilgili kısa bir bilgi vermeyi uygun görüyorum.

Tabii ki, çok büyük bir coğrafya ve çok büyük bir tarihten bahsediyoruz. Bu nedenle, bu konu ile ilgili kullanılan coğrafî bölgeler, kavramlar, isimler zaman içerisinde farklı kullanımlara ve farklı adlandırmalara sahne olmuşlardır. Biz, çok genel kullanım alanı bulan kavramları kullanmaya dikkat edeceğiz.

Doğu Türkistan, Asya’nın merkezini oluşturan Türkistan Bölgesinin doğu kısmıdır. Bu bölge, tarihî Türk kavimlerinin büyük çoğunluğuna yurtluk etmiştir. İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karluklar, Karahanlılar gibi.

  1. ve 18. Yüzyıllar arasında geçen barış döneminden sonra 1759 yılında zalim Çin-Mançu devletince işgal edilmiştir. Bu işgale Türkler sürekli direnmiş, yaklaşık 200 ayaklanma olmuş ve 3 defa özgürlüğüne kavuşmuştur. 1863 yılına gelindiğinde, Yakup Han tarafından Doğu Türkistan İslâm Devleti kurulmuştur. 1876 yılında yeniden zalim Çin-Mançu devleti tarafından işgal edilmiş ve kurulan devlet yıkılmıştır. Büyük ve kanlı mücadeleler sonunda, 1933 yılında aynı isimle yeniden bir devlet kurulmuş, 1937 yılında yeniden devlet yıkılmıştır. 1944 yılında Üç Vilayet İnkilâbı olarak bilinen ayaklanma ile Ali Han Töre tarafından Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu Cumhuriyet de, Çin’de iktidarı ele geçiren Mao kuvvetleri tarafından çok kanlı bir şekilde yıkılmıştır. Bu işgale, aynı zalimliği diğer Türklere de yapan katil Stalin de nedense(!) onay vermiştir.

Çin devleti, buraya, Yeni Topraklar anlamında Sincan Bölgesi adını vermektedir.

İşte, bu bölge, Kadim Türk Yurdu olarak, bugün, ülkemizde çok önemli gündem konularından birisidir.

Çünkü, böyle bir tarihe sahip olan bölge(miz), Çin devleti ile yapacağımız Suçluların İadesi ile ilgili bir Anlaşma ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Yani, Çin ile böyle bir Anlaşma yapılır ise, yılanla aynı yatağa girilecek demektir.

2017 yılında o zamanın yetkilisi Bekir Bozdağ’ın imzaladığı böyle bir Anlaşma yapılmış, ancak bu Anlaşma TBMM’den geçmemiştir. 2020 Kasım ayı içerisinde Çin kendi usulünce bu Anlaşmayı onaylamış ve bizim de TBMM’den geçirmemizi beklemektedir.

Bu Anlaşma’nın Covid-19 virüsüne karşı uygulanacak olan Aşı meselesi ile ilgisi vardır iddialarını savunmak istemiyorum, çünkü, buna inanmak istemiyorum.

Ancak, nedeni ne olursa olsun, böyle bir Anlaşma TBMM tarafından asla onaylanmamalıdır.

Bu mesele, Devletlerarası Hukuk Kuralları, yani karşılıklılık (Mütekabiliyet) Esasları ölçüsünde değerlendirilecek bir konu asla değildir.

Neden? Çünkü;

  • Karşımızda, uluslararası kuralların işlediği bir devlet yoktur.
  • Tarihî mücadelelerin olduğu farklı bir bölgeden bahsediyoruz.
  • Doğu Türkistan Bölgesi, Türk Milleti’nin ve dolayısıyla Türk Dünyası’nın üzerine mutlaka titremesi gereken bölgedir.

Bu konuda bazı farklı bakış açılarını da ele almak gerektir diye düşünüyorum.

ABD’nin Doğu Türkistan meselesindeki yeri ve dahli nedir? Doğrudur, ABD’nin başı çektiği Batı ülkelerinin çoğunda Doğu Türkistan konusuna destek tamdır.

Çin ile uğraşırken, ABD ve Batının oyununa gelmeyi elbette doğru bulmam. Ancak, soru şöyle olmalıdır: Çin, soydaşlarımıza zulüm gerçekten yapmakta mıdır, yapmamakta mıdır? Yukarıda anlatmaya çalıştığım Tarihî sürece bağlı olarak ve bugün içinde bulunduğumuz teknolojik şartlar ışığında, böyle bir katliamın ve zulmün olduğunu görüyoruz. ABD ve destekçileri, bu zulmü, Çin ile mücadelelerinde kullanmaya çalışıyorlar, kurdukları illegal örgütlere Uygur Türkleri arasından militan devşirdikleri gibi. Bu bizi ne kadar ilgilendirir ve öyledir diye soydaşlarımıza yapılan zulme seyirci mi kalacağız?

Millî Mücadelemizde, HER ŞEYE RAĞMEN, Sovyetler ve Lenin ile destek alabilmek için ilişkiler kurulmadı mı?

Yani, tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yaptığı gibi ABD ve destekçilerinin güdümüne girmeden Çin’in yaptığı zulme direnmeliyiz.

Mar 12

İstiklâl Marşı Türklüğün Değerler Manzumesi

Dr. Sakin ÖNER

 

İstiklâl Marşı, Türk milletinin yedi düvele karşı yaptığı  İstiklâl Harbi’nin milli destanıdır. İstiklâl Marşı, Türk tarihinin başlangıcından günümüze kadar milletimizi yaşatan milli ve manevi değerleri bir bütün olarak ortaya koyan edebi bir âbidedir. “Kahraman Ordumuza” ithaf edilen bu marş, aslında bir ordu-millet olan Türk milletine adanmıştır. 12 Mart 2021, Mehmet Âkif Ersoy’un  “İstiklâl Marşı”nın TBMM tarafından “Millî Marş” olarak kabulünün 100. Yıldönümüdür.  “İstiklâl Marşı”nın “Millî marş” olarak kabulünün 100. Yılı milletimize kutlu olsun.

İstiklâl Marşı’nın birinci dörtlüğünde; bayrak” ile “millet” arasındaki samimi ve sıkı bağ ortaya konulmaktadır.  Bayrak, milletimizin bağımsızlığının sembolüdür. Türk milleti, tarih boyunca  “bağımsız yaşama” tutkusuna sahip bir millettir. “Marşın “Korkma!” hitabıyla başlaması, Türk milletine bu tutkusunu hatırlatmaktadır. Bayraktaki “yıldız” sembolünün, Türk milletinin talih yıldızı olduğu ifade edilmektedir.

İkinci dörtlükte; Türk bayrağının diğer bir  sembolü olan “hilâl” den söz edilmektedir.  “Hilâl”, eski Türk edebiyatında sevgiliye benzetilir. Şair, vatanın timsali olan bayraktaki sevgilinin, millete moral vermek için gülmesini  ister. “Kahraman ırkıma” denilerek, Türk milletinin “kahramanlığına” vurgu yapılmaktadır. Bu dörtlükte bayrağımızın rengini, uğrunda dökülen kanlardan aldığına da atıfta bulunulmaktadır. Son olarak Türk milletinin “inançlı, imanlı” bir millet olduğu, “Hakk”a yani Allah’a, Tanrı’ya inandığı, Hakk’ın da kendisine inanan milletleri istiklâlsiz bırakmayacağı ifade edilmektedir.

Üçüncü dörtlükte; Türk milleti ile “hürriyet” kavramı arasındaki bağ üzerinde durulmaktadır. Türk milletinin ağzından, ezelden beri hür yaşadığı ve yaşamaya devam edeceği belirtilmektedir. Hürriyeti konusunda, bir sel gibi önüne çıkacak her engeli  aşacağı, gerekirse geçmişte Ergenekon’dan demir dağları eriterek çıktığı gibi, dağları yırtacağı ve enginlere sığmayıp taşacağı belirtilerek düşmana  meydan okunmaktadır.

Dördüncü dörtlükte; Türk milleti ile onu tarihten silmek üzerine vatanını işgal eden sözde medeni Batı âlemi karşılaştırılıyor. Savaş teknolojisi ve maddi yönden güçlü olan Garp’a (Batı’ya) karşı, Türk milletinin sarsılmayan “iman”ı vardır.  Batı’yı eski gücü kalmayan  “tek dişi kalmış canavar”a benzeten şair, ne kadar yüksek sesle bağırırsa bağırsın “ulusun”,  ondan korkmaya gerek olmadığını söyler. Çünkü manevi güç, inanç, maddi gücü her zaman yener.

Beşinci dörtlükte; Türk askerinin şahsında ordumuza sesleniliyor. Şair, ordudan, vatanını elinden almak isteyen “alçak ve hayasız”  düşmana karşı koymasını  ister. O zaman, Allah’ın inananlara vadettiği kurtuluş günlerinin en kısa zamanda geleceğini söyler.

Altıncı dörtlükte; “vatan” kavramı üzerinde durulur.  Vatan. basit bir toprak parçası değil, binlerce şehidin kanlarıyla sulanmış mukaddes bir topraktır. Şair, millete seslenerek, bir şehit oğlu olduğunu unutmayarak vatanına sahip çık, onu hiçbir değerle değiştirme, diyor.

Yedinci dörtlükte de; “vatan” kavramı ile şehitler arasındaki sıkı ilişki üzerinde duruluyor. Vatan, bir insan için en kutsal değerdir. Vatandan ayrı kalmak, bağımsızlığı da kaybetmek demektir. Şair, onun için Allah, sahip olduğumuz bütün değerleri elimizden alsa da, bizi vatansız bırakmasın demektedir.

Sekizinci dörtlükte; Türk milletinin “din”e verdiği  büyük değer belirtiliyor. Burada dinin iki sembolü “mabet, cami” ve “ezan” üzerinde duruluyor. Düşmanların sonsuza kadar mabetlerimizi ibadete kapatmaması, dinimizin şahidi olan ezanları susturmaması için vatana sahip çıkılması gerektiği hatırlatılıyor.

Dokuzuncu dörtlükte konuşan, vatan için savaşırken şehit düşen Türk askeridir. Eğer vatanımız düşman işgalinden kurtulup bağımsızlığını kazanırsa, o zaman mutluluktan mezarından kalkarak, yarasından kanları aka aka, bedeninden soyunmuş bir ruh gibi göklere yükselir ve başı göğün en yüksek katına ulaşır.

Onuncu dörtlükte; artık vatan kurtulmuş, millet bağımsızlığını kazanmıştır. Bunun için millet mutlu ve coşkuludur. Bu sebeple başlangıçta sitem ettiği bayrağa, bu defa “ey şanlı hilâl” diye hitap ediyor. Artık sonsuza kadar bayrağa ve millete yok olma söz konusu değildir. Burada Türk milletinin “ebed-müddet” fikrine de işaret edilmektedir.  İstiklâl Marşı’nın son iki mısrasında ise Türk milletinin vazgeçemeyeceği iki değer, “hürriyet” ve istiklâl”e vurgu yapılmaktadır. Bu iki mısra şiirin özeti gibidir.

Yüzüncü kabul yılını idrak ettiğimiz İstiklâl Marşı, milli tarihimizin en önemli dönüm noktası olan, İstiklâl Savaşı’nda hâkim olan psikolojiyi ve ruhu ortaya koyar. Bu şiir, Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtlarındaki hitabı, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi gibi, bağımsızlığımızın tehlikeye düştüğü her dönemde başvurulacak uyarıcı bir metnidir.  Bu şiir, o günlerin durumunu, duygusal atmosferini, karşı karşıya kalınan tehlike ve tehditleri , bunlara karşı milletin yapılması gereken fedakârlığı  nesilden nesile aktaracak olan edebi âbidedir. O dönemin milli destanı olan İstiklâl Marşı, Türk milletinin sahip olduğu değerleri de bir bütün halinde ortaya koymaktadır. Bu değerler;  “vatan, millet, bayrak, din ve hürriyet” tir.

Türk milletinin ve ordumuzun maneviyatını güçlendirmek amacıyla yazılan İstiklâl Marşı, bir ümit ve cesaret şiiridir. Bu marş, yeni yetişen Türk nesillerine millî şuurlarını kazandıracak en önemli edebi metindir.

Mar 02

Ne Mutlu Türküm Diyene

Halil ALTIPARMAK

 

Başlıktaki söz, binlerce yıllık tarihin içinden süzülerek gelen ve bu uzun tarihi çok iyi bilen bir Dünya Lideri’nin sözüdür.

Bu sözü, yalın bir halden çıkarıp, Tarih Felsefesi yaparak, yani, sorarak, sorgulayarak, düşünerek ve derinlere inerek değerlendirmek gerektir. İşte o zaman, neden yasaklanmak istendiği de çok iyi anlaşılmış olur. Hatta, bu söz ile birlikte, Andımızın da neden yasaklandığını anlamak mümkün olur.

Anayasamızdan, Türk ve Atatürk sözlerinin kaldırılması gerektiği bir süre önce bir takım şahıslar tarafından dile getirilmişti. Şimdi de, Mecliste birilerinin ilk dört maddenin tartışılabileceğini ileri sürdüğünü görüyoruz.

Bakın, sadece ilk 4 madde ile bizi oyalamaya kalkmayın! Ayrıca, daha önce de belirttiğim gibi sadece İlk 4 madde ile değil, aynı zamanda 5., 6., 7., 9., 10. ve 66. Madde ile de oynanmamalıdır. Çünkü, Anayasa’daki bu maddeler ülkenin çimentosudur.

Ama, ne yapılırsa yapılsın, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE sözü dünya çapında bir sözdür. Bu sözün tarihe kazındığını ve asla silinemeyecek bir şekilde kazındığını herkesin bilmesi ve ona göre tavır alması gerektiğini buradan açıklıkla söylüyorum.

Hangi görüşte olursa olsun, her Türk evlâdının nihaî sözü budur ve olmalıdır. Bir zamanların siyasî kavramları ile farklı kulvarlarda olmuş insanlarımızın, bugün, bu sözün ÇATI olmasını benimsemesi hepimiz için bir gerekliliktir ve şarttır. Çünkü, Devletin kuruluş ilke ve felsefesindeki Milliyetçilik ilkesi, diğer temel ilkelerle de birlikte Cumhuriyet’in kuruluşunun harcıdır. Burada Çatı kavramının ne olduğunu anlatmaya gerek yoktur diye düşünüyorum.

Dünyanın egemen güçlerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin Mustafa Kemal ATATÜRK’e karşı olmalarının en temel nedeni belki de bu sözün anlatmaya çalıştığı görüşlerdir.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü, bu söz, sadece Batı, yani Anadolu Türklüğü için söylenmiş bir söz değildir. Bu söz, tüm dünyada, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE demeyi kendisine düstur edinmiş ve içten benimsemiş olanlar için söylenmiş bir sözdür.

Neden bu kadar rahat söylüyorum?

İşte size Altay dağlarındaki Göktanrı inançlı Türklerin Lideri Bilge Kam Akay Kine’nin birkaç yıl önce, Türkiye’de bir televizyonda sarf ettiği sözler:

ATATÜRK’ÜN ADINI KÖTÜ ANACAK ADAMIN BAŞINI ALTAYLARDAN GELİR KESERİM… ONA DİL UZATAN OLURSA, ELBETTE BİZ ONUN ARKASINDA DURURUZ, GÖKLERİN EVLÂDINI KORURUZ.”

Taa Altaylardan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ne yaptığını ve ne yapmak istediğini anlayanlar var da, kendi kurduğu ülkede olmaz mı?

Olur elbette, hem de çok fazla sayıda var. Yeter ki, Devletin kuruluş ilke ve felsefesinde birleşilsin.

Neden bu kadar rahat söylediğimin bir takım belgelerini ortaya koyalım!

ATATÜRK’ün 1933 yılında, Ruşen Eşref ÜNAYDIN ve yanındaki birkaç kişiye söylediği sözleri görelim:

“Bugün, Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…”

İnanılmaz bir öngörü değil mi?

Bu bilgi kesmedi mi?

O zaman, Onuncu Yıl Nutku’na bakalım!

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sesiyle ve görüntüsüyle en açık bıraktığı belgelerin başında bu Nutuk gelmektedir. Ülkemizde hemen herkes bu konuşmayı bilir. Ancak, bu konuşmanın içeriği hakkında çok fazla yazılmış yazıya rastlamayız. Neden acaba?

Bu konuşmada ATATÜRK, NE MUTLU TÜRKÜM demeden önce kutlamayı yapmıştır. Kutlama öncesi son paragraf şudur:

“Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milletinin büyük Millet olduğunu, bütün medenî âlem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla(gelişmesiyle), âtinin(geleceğin) yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Bu sözler, bana göre, bu ülkede, bugüne kadar yeterince göz önüne konmadı ve gündeme oturtulmadı. Nedenini ayrıca değerlendiririz.

Yukarıda adı geçen Altay Türklerinin Lideri Akay Kine’nin neden ATATÜRK ile ilgili o sözleri sarf ettiğini anlamış olmalıyız.

Yani, Akay Kine’nin binlerce kilometre mesafeden gördüğünü biz buradan görmez isek, biraz garip olmaz mı?

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar