x

AYDINLAR OCAKLARI 47. BÜYÜK ŞURASI 26-28 EKİMDE MALATYA'DA YAPILACAK 

                Haziran ayında yapılacakken seçimler nedeniyle ertelenen Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası 26-28 Ekim tarihleri arasında Malatya'da yapılacak. 
                Şura 26 Ekim Cuma günü saat 14.30'da Malatya Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz'ın açılış konuşması ile başlayacak. Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal'ın genel değerlendirme konuşmasından sonra "Dünya Siyasetinde Yeni Dini Hareketler" konulu açık oturum yapılacak. Akşam yemeğinden sonra saat 20.00'de Ocak Başkanları İstişare Toplantısı yapılacak. 
                27 Ekim Cumartesi günü saat 09.30-12.00 arasında yapılacak 1. Oturumda Türkiye ve dünya gündemindeki konularla ilgili tebliğler sunulacak. Öğle yemeğinden sonra Battalgazi gezisi ve Şehitlik ziyareti yapılacak. Saat 16.00-18.30 arasında yapılacak 2. Oturumda tebliğlerin sunumuna devam edilecek. Akşam da bir konser verilecek. 
                Şura 28 Ekim Pazar günü saat 10.00'da Şura Sonuç Bildirisinin okunması ile sona erecek.
Şurada sunulacak tebliğler Malatya Aydınlar Ocağı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz'a gönderilecektir. Tebliğlerin sunumunun 15'er dakikayı geçmemesi gerekmektedir.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 31

Türk Savaş Sanatı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

“Trump’a hatırlatmalar”

Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.

Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.

Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?

Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.

Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.

Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.

Kimse “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.

Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmıyacakmıyız?

Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kezde öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!

Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.

Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?

Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.

Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.

Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!

Kutadgu Bilig “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?

Kutadgu Bilig bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”

Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?

Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?

Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu‘nun “Türk Savaş Sanatı” adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir “savaş sanatı” haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump‘u bunlardan haberdar edeyim dedim.

Türk Savaş Sanatı’nın bilgesi Kutadgu Bilig‘in şu sözleri ile Trump‘a uyarılarımı bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”

Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız… Haydi Bismillah!

 

Tem 31

Ahiliğin Tanımı, Kuruluşu ve Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

       Ahi örgütlerine Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, 13. Yüzyılda Anadolu, Balkanlar,Türkistan ve İran Türkleri arasında rastlanmaktadır. Bu örgütlerin Kaşgarlı Mahmut’un Divanında Türkçe “cömert,eli açık, yiğit” anlamına gelen Akı kelimesinden meydana geldiği belirtilmektedir.(1) Ahi kelimesi Arapça  olarak da “kardeş” anlamına geliyor. “Ahi” sözcüğünün Türkçe mi ?yoksa Arapça mı ?olduğu tam olarak ortaya konmuş değildir. Bir kısım düşünürler bu sözcüğün Arapçadan geldiğini  düşünmektedirler. Fuat Köprülü ise; Türkçe olan “Akı” kelimesinin zamanla değişerek “Ahi” şekline gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.(2) Fransız Türkolog J. Denny de aynı düşüncededir. Akla yatkın olanı da budur. Çünkü; ahilik  Türklerin meydana getirdiği bir kuruluştur ve kökü Türk töresine dayanmaktadır.

Ahiliğin  ilk belirtilerini ortaya çıkarabilmek için, bu örgütlerin tarikatlar gibi, belirli bir ideolojiye bağlı  olarak faaliyet gösterdikleri gerçeği ortadadır. Söz konusu olan bu örgütlerin toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline geldiğini öne sürmek mümkündür.(3)

Osmanlı Devleti’nde de esnaf ve sanatkârlar birlikte hareket etmek ve aralarındaki dayanışmayı sağlamak için kendi iş alanlarında teşkilatlanmışlardı. İlk başta, Ahilikte dini ve milli bir düzen vardı. Yamak, çırak, kalfa, usta ve pir ilişkileri buna göre organize olmuştu.

Ahilik, ekonomik ve sosyal bir zorunluluk karşısında Anadolu’da köylere kadar örgütlenmiştir.  Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri için, ancak aralarında bir örgüt kurmaları gerekiyordu. Böylelikle aralarında bir dayanışma hasıl olacak , ucuz ve kaliteli mal yapıp satmaları ile yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olabilecekti.(4) İşte bu zorunluluk ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur.

Ortaçağ’da Anadolu’daki Türk esnafları “Ahi” teşkilatı şeklinde kurulmuştur.(5) Ahi teşkilatlarının ilk kuruluşlarını göz önüne getirecek olursak; yüksek ahlaklı, zengin , güçlü , yaşça büyük ve hürmete layık bir lider etrafında toplanmış, esnaf, sanatkâr, işçi v.b. halk guruplarının oluşturduğu birlikler şeklinde düşünülebilir.(6)

Zamanımıza kadar ulaşan yazılı belgelerden anladığımız kadarıyla, ahi lideri seçilen ( ahi baba ) kimse, hemen bir zaviye tesis eder, burasını düzgün bir şekilde dayayıp döşeyerek meslek erbaplarının toplanmalarını temin ederdi. Mithat Günata’nın tesbitlerine göre: “Ahi zaviyelerinde öğretmen, profesör, hâkim, vaiz, silah talimcisi, hattat, şair gibi görgülü ve bilgili kimseler de bulunurdu.” (7)

Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla ortaya  çıkmış olan ahilik, yerleşik hayatın  şekillendirdiği bir sivil toplum kuruluşudur. 13.Yüzyılda rastladığımız ahilik, Türk toplum yapısının ekonomik ve sosyal açıdan örgütlenmesinin de kaynağı haline gelmiştir. Ahi örgütlerinin iç dinamiklerini ele alacak olursak; ekonomik ve ticari hedefleri olduğu ve hatta ahlâki ve manevi yönleriyle de bir bütünleşme gösterdiğini görmek mümkündür. Ahilik sisteminde işçi ve işveren münasebetleri,  tarafların çıkarları açısından birbirlerini tamamlamaktadır. Bu sistemde  hem işçi olacak, hem de işveren olacak. Bir başına işçi veya işveren ahiliğin varlığını devam ettiremez. Kesinlikle günümüzdeki işçi işveren ilişkileri gibi kısır çekişmeler içine girilmemiş ve şahsi çıkarların hüküm sürdüğü yerler olmaktan uzak durulmuştur. Başka bir ifade ile ahilik , dayanışmayı esas kabul eden, bu yüzden de bölünmeye, parçalanmaya imkân vermeyen, aralarında sosyal bütünleşmenin sağlandığı bir kuruluştur.

Ahi kuralları, ahinin mutlaka bir işi olmalıdır esasına dayanmaktadır. Bu  cümleden hareketle, ahilik işsizliğe de karşıdır. Ahilik aynı zamanda dayanışmayı öne çıkarmakta ve herhangi bir ahinin, kazandığı paradan geçimini sağladıktan sonra, arta kalan kısmını yoksullara, garibanlara, fakirlere, kimsesizlere ve işsizlere ayırması gerekmektedir.

Ahilik teşkilatında  toplumun tamamını ilgilendiren bir kalkınma stratejisi vardı. Hatta, devletin yapması gereken birtakım vazifeleri dahi üzerlerine almışlardı. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe ve yoksulluğa karşı da büyük bir mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma yoluna girmiş, yoksulluğun  bir alın yazısı olmadığını, bunun çok çalışarak giderilebileceğini ortaya koymuştur.

Günümüzde de  böylesine fedakarca çalışan  muntazam teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bakımdan; içinde bulunduğumuz zamanda sanatkâr ve meslek teşekküllerinin ahi örgütleri gibi teşkilatlanmaları zaruretine her zaman büyük önem arzetmektedir.

DİP NOTLAR:

  • Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-üt-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları,  Cilt 1, s.90
  • Sabahaddin Güllülü, Ahi Birlikleri, s.18, İstanbul 1977
  • Sabahaddin Güllülü, Aynı Eser, s.20
  • Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56
  • Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s.19
  • Sabahaddin Güllülü, a.g.e., s.78
  • Mithat Günata, Unutulan Adetlerimiz ve Loncalar, s.77, 1975 Ankara

Tem 19

Bosna İntibaları

F.Gürbüz YILMAZ

Bosna ve Aliya İzzetbegoviç.

 

Bosna’nın kalbinde yatan Aliya İzzetbegoviç ve Aliya İzzetbegoviç’in kucağında yatan  Bosna Şehitleri…

 

İster Saraybosna diyelim, ister Bosna Hersek, İster Sarayova, istersek de Boşnakca Sarayevo diyelim; burası Saraybosna’dır. Ecdadın büyük yatırımlar yaparak Avrupa’nın göbeğine oturttuğu

bir kültür  merkezi, bir kültür şehri Bosna… Osmanlı’dan devraldığı mirası ellerinden geldiğince bozmadan, zedelemeden, satmadan var güçleriyle koruyan Bosnalıları yürekten kutluyorum. Ve özellikle Aydınlar Ocağı ekibiyle bizleri Cumhuriyetimizin 85’inci yıldönümü kutlamaları çerçevesinde dört günlüğüne Bosna’ya taşıyan, Aydınlar Ocağı Genel  Başkanı sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal Hoca’ya teşekkür ediyorum. Ecdat yadigarı bölgelerin hiç değilse önemli bir bölümünü tanımamıza vesile oldu.

 

Sanayisi olmadığı için havası, suyu da tertemiz.ırmaklarından akan suyu ister bardağa koy, istersen eğil avuçlarınla iç, doyamazsın içmeye. Evlerde, otellerde musluktan akan suyu kana kana içersin. Sokaklardaki bütün çeşmeler akarçeşme içme suyu. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi.

 

Rüyalar kadar güzel olan bu şehirden ayrılırken arkamızda bıraktığımız tercümanımız Fahreta (ben ona, Fahriye diyorum) ve babası Rıdvan Bey, sıcak ilgileriyle ailemden biriymiş gibi geldi bana. Öylesine sıcak ve öylesine candan. Ve arkada bıraktığımız Toroslar kadar eski, Toroslar kadar güzel Dinaridi Dağları. Dağların arasında vadiyi  bölen Dinaridi Nehri… Nehrin bir yanında uzayıp giden tren yolu, diğer yanında karayolu…

 

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Bosna Hersek’teki Osmanlı eserleri arasında çok önemli bir yer tutar. Külliyenin ,Saraybosna Sancak Beyi, Gazi Hüsrev Bey tarafından 1530-1543 yıllarında yaptırılmış olduğu biliniyor. Bir cami, bir medrese, bir  hankâh, han, kütüphane ve  bezistandan ibaret olan bu külliye, günümüze kadar önemini koruyarak gelebilmiş; Hasar görmüş  olsa da yaşayan en güzel örnektir. Hem Osmanlı’nın, hem de  Gazi Hüsrev Bey’in medeniyete  ve sosyal  gelişime verdiği önemin ölçüsünü göstermektedir. Gazi Hüsrev Bey Camii’ne, Bey Camii de denir. Başkent Saraybosna’da Başçarçı civarında bulunmaktadır. Külliyenin hamam  binası, Belediye  Başkanlık binası olarak kullanılmakta. Osmanlı döneminden kalma, antika eserler de orijinalliği bozulmadan korunmuş, aksesuar olarak başkanlık odasını süslemekte.

 

Gazi Hüsrev Bey’in babası  Ferhat Bey Bosnalı, annesi Üsküdarlı ve Sultan  Bayezit II’nin kızıdır. Eşi Bosnalı. Çocuğu olmamış, Bosnalılar, ona yeniden evlenip çocuk sahibi olması için adeta baskı yapmışlar fakat Hüsrev Bey kabul etmemiş ve “Çocuk için evlenmem. Bosna’da doğan bütün çocuklar benim çocuklarım sayılır” cevabını vermiştir. Bu sebeple de Bosnalılar onu çok severler. Her bayram adına bir kurban kesildiğini, çocuklara yemek  dağıtıldığını ve kendi adına yaptırdığı, Gazi

Hüsrev Bey Camii’inde her gün bir hatim indirildiğini öğreniyoruz. Her gün 30 imam gelir, her biri birer cüz okuyarak hatmi tamamlarlar. Bu  durum savaş sırasında dahi ara verilmeden devam etmiş. Öyle ki, savaşta ancak 13 imam bulunur,  gelir, bombalar altında okumaya devam ederler. Dışarıya çıktıklarında üzerlerine bomba yağdırılmasına rağmen imamlardan ölen yaralanan  olmaz.  Buna karşılık yerde 13 ölü güvercin bulurlar… Bu çok önemli  ve düşündürürcü  bir hadisedir…

 

Bosnalılar dinlerine bağlı, samimi müslümanlar. Erkekler, camilere giderler ibadet için. Camiye gidenlerin ekserisinin gençler olduğunu öğreniyoruz. Ve camiler Osmanlı döneminden kalma. Yeni cami yok. Bir tek yeni cami var, onu da Suudiler, savaş sonrası yaptırmışlar. Sosyalist rejim döneminde, erkeklerin ibadet etmelerinin yasak olduğunu oğreniyoruz. Lakin kadınlar  camilerde ibadetlerini sürdürüyorlar o dönemde..

 

Mostar’ın, Osmanlının Avrupa’daki en önemli şehirlerinden biri olduğu bilinir. Mostar  Ovası ve Mostar Çayı, bizi Mostar Köprüsüne götürdü. Ayrıca Mostar Köprüsü, Osmanlı’nın Avrupa’da vücuda getirdiği en önemli sanat eserlerinden biri. Şehri iki yakaya ayıran Mostar Çayı üzerine oturtulmuş bu nadide eser, son savaşta toz-duman olmuş. (Restore edilen bu nadide eser, elbette eskisi gibi değil. Bunu eski fotoğraflardan anlıyoruz.) İki başında camisi ve çarşısı ile bir abide görünümünde… Mostar Ovası. ..Ovayı bölen karayolu, sağlı-sollu yerleşim merkezleri, üzüm bağları ve meyve bahçeleri ile bezeli… Yolun bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında Hırvatlar ve Sırplar yaşıyor. Cami gördüğünüz yerde Müslümanlar, görmediğiniz yerde Müslüman olamayanlar yaşıyordur.  Hırvatlar ve

Sırplar…

 

Bosna-Hersek’te Müslüman olmak zor, İstanbul’da Türkiye’de Müslüman olmak çok kolay, ama Bosna’da zor, diyor Rıdvan Haliloviç Bey. Sonra ilave ediyor: “Müslümanları diğerlerinden ayıran üç önemliunsur var. Birincisi: Müslümanlar dürüsttürler. İkincisi: Müslümanlar  yalan söylemezler. Üçüncüsü: Müslümanlar emanete ihanet etmezler.” Bir bomba yağmuruna tutulmuş tarihi eserlere ve yerle bir edilen Boşnak mahallelerine bakıyoruz, bir de  bu eserlerle birlikte ailelerini yurtlarını, yuvalarını korumak uğruna  şehit düşmüş, şehitlikte yatan binlerce Bosnalıya bakıyoruz. Gerçekten Bosna’da Müslüman olmak çok zor.

 

“Neden Bosna” diye düşündüm hep. Evet. Neden Bosna. Bunca  insanın, bunca tarihi eserin katledilmesi neden? Çünkü burası Osmanlının  büyük yatırımlar yaptığı, Avrupa’nın Kudüs’ü sayılan,

üç semavi dini bir arada barındıran kanton… Bosna-Hersek kantonu…

 

Savaşın yakıp yıktığı Bosna’yı yeniden ayağa kaldırmak için kadın-erkek elele, omuz omuza yürekleri ile çalışıyorlar. Erkekler devlet sektöründe, kadınlar ise her yerde. Dükkan açmış, Boşnak böreği yapan- satan kadınlar, büfelerde garsonluk yapanlar. Otel-motel ve pansiyonlarda çalışan kadınlar . Hepsi bakımlı, hepsi düzgün giyimli… Tesettürlü  olanları  da, modern giyinenleri de şık ve bakımlı…

 

Travnik, çok özel bir yer.Burası, sular ve minareler şehri olmalı. Her yanda topraktan fışkıran su sesleri bestekarı bilinmeyen namelerle doluyor kulaklarımıza… Şehri baştan başa gezemedik ama, minare sayısı hayli fazla idi.  Travnik’te ilk tanıştığım, şehrin girişindeki Elçi İbrahim Paşa Medresesi oldu. 1706 tarihli bu medrese, bugün İmam-Hatip Lisesi görevini yapıyor. Bosna’da halen medreseler faaliyette ve o yüzden olsa gerek İslamiyet ve Osmanlı kültürü değişime uğramamış…Medreseye girdiğim zaman dikkatimi çeken şey, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosnalı Hıristiyanlar için verdiği koruyucu nitelikteki ferman oldu. Medreseden çıkınca karşı tepedeki  Osmanlı Türk  Kalesi bütün ihtişamı ile karşımdaydı. Şehri bu kaleden koruduk, diyor tercümanımız Fahreta. Kaleye çıkma şansım olmadı…

 

Bir başka önemli eser de, Alaca Camisi idi. Balkanlarda dış cephelerinde  ahşap süslemeler olan camilere Alaca Camisi denildiğini biliyoruz. Bu caminin diğer adı da Süleyman Paşa Camisi’dir. 1757 yılında Bosna Veziri Sopasalan Kamil Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.  Travnik şehrine Osmanlı – Türk mührünü vuran üç büyük eserden biri olduğu bilinir. Ayrıca Travnik için “dualı şehir, düşmeyen tek şehir“ deniliyor. Son savaşta daha doğrusu katliamda Bosnalılar şehri kaleden koruduklarını söylüyorlar.

 

Buraları Anadolu’nun herhangi bir şehri ile ne kadar da benzeşiyor. Yollar, göz alabildiğince yeşilliklerle dolu. Karadeniz’de geziyormuşuz hissini uyandırıyor insanda.

 

Blagay denilen yerde, Bujina Nehri’nin kaynağının hemen yanında kurulmuş Alperenler Tekkesi. Muhteşem bir kayanın üzerinde  yükselen dağın  altından çıkan suyun kenarında kurulmuş olan bu tekkeyi, Türklerin en büyük, en önemli tarikat önderi, Yesevi Tarikatının kurucusu, Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi Sarı Saltuk kurmuştur. Bu tekke sayesinde İslamiyetin Avrupa’ya Omanlı’dan önce gittiği bilinir.  Tekkeler ortamı hazırlamış ve Türkler Balkanları kolaylıkla almışlardır. Tekke’nin çok güzel bir mimarisi var. Tipik Safranbulu evlerine benzeyen sade bir konak. Konağın alt ve üst katında çok büyük olmayan iki balkon var. Alt kattaki balkondan merdivenle ırmağa iniliyor. Balkonun parmaklığına asılı duran bakır tası suya daldırıp, doldurduğumuz buz gibi sudan kana kana içtik.

 

Tekkenin tam karşısındaki lokantada taze balık yemenin zevki bir başka idi. Lokantalarda ya

et yersiniz, ya balık. Bir de hamur işleri. Öyle yeşil sebze, kıvırcık, marul filan aramayın, bizim karışık mevsim salatası da uğramaz sofralara. Savaştan çıkan bir millet… Muhtaç olduğu çok şey var ama onlar öncelikle bir alışveriş merkezi istiyorlar. Bir iki bölgede var, ama onlar dost  bilmedikleri bir ülkenin  açtığı müesseseden alış veriş  yapmak istemiyorlar. Blagay’daki Sarı Saltuk, Yesevi Hazretlerinin yüz bine yakın öğrencisinden biridir ve İslam dinini tebliğ için buralarda bulunmaktadır.

 

Buraya kadar, Bosna’da görüp hissettiklerimden bir bölümü paylaşmak istedim. Tamamını yazmaya kalksam ciltlere sığmaz. Burada gerçekleştirilen toplantılar, sempozyumlar, sunulan tebliğler ve törenler erbabınca anlatılacaktır. O sebeple ben bu kadarla yetineceğim.

07.Kasım.2008

 

 

 

Formun Üstü

 

Eki 03

Ortadoğu Karmaşası Ve Mültecilere Vatandaşlık Verilmesi

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Ortadoğu kazanı başta Rusya ve ABD tarafından öyle kaynatılmış ki, ne altındaki ateş kolay sönebilir; ne de kazandaki su soğutulabilir.

Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasındaki yanlışları tamir etmeye çalışıyoruz. Ancak öyle yanlış adımlar atılmış, ABD’den fazla Esad düşmanlığı yapılmış ki işin içinden çıkmak zor. Oysa Suriye’nin çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları örtüşüyor. İki ülke de toprak bütünlüklerini koruma ihtiyacı duyuyor. Türkiye’nin Afrin ve Fırat Kalkanı gibi başarılı harekatlarında birlikte olduğu rejim karşıtı gurup dolayısıyla Şam ve Ankara haliyle yakınlaşamıyor.

Amerika’nın Ortadoğu politikası karıştır, çatıştır ve oyala üzerine kuruludur. Ortadoğu’da her ülke kendi milli menfaatlerini korumak ile meşguldür. Aslında sadece ABD’nin değil; birçok ülkenin kendilerine göre büyük Ortadoğu projeleri vardır.

ABD daha önce Irak’ın, günümüzde de Suriye’nin kuzeyini birleştirerek bir gecekondu devletçik kurma peşindedir. Bizim için İblid kadar, hatta daha da fazla Fırat’ın doğusu önem taşımaktadır. Burada sözde dost ve müttefikimiz Kürtlere ordu kuruyor. ABD Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde oynadığı oyunla Türkiye’ye ve İran’a gözdağı vermektedir. ABD Patriot sistemini bize vermeyerek  muhtemel hava saldırılarına karşı Türkiye’yi savunmasız bırakmıştır. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması kadar normal birşey olamaz. ABD, PYD-PKK güçlerini Türk savaş uçaklarından korumak için sınıra elektronik radar sistemi yerleştiriyor. F-35 uçaklarına ambargo koyuyor. Rahip Brunson’u bir koz olarak kullanıyor.

ABD ile Rusya arasında bazı konularda ittifak vardır. Her ne kadar Rusya Dışişleri Bakanı Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelen ana tehdidin Fırat’ın doğusundan ve bağımsız özerk yapılardan geldiğini söylemekte ise de; ABD’nin müttefiki olan PYD temsilciliğini Moskova’da açmıştır.

ABD Türkiye ilişkilerinde ülkemiz Rusya ile ilişkileri geliştirmek durumundadır. Aynı şekilde Rusya-Türkiye ilişkilerini geliştirebilmek için ABD ile ilişkileri normalleştirmek ve Rusya’ya karşı koz olarak kullanmak durumundayız. Fanatik ve ütopik ABD veya Rusya düşmanlığı Ortadoğu gerçekleriyle çelişir ve menfaatimize değildir.

Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD-PKK ikilisi tarafından etnik temizlik yapılmakta ve bölge boşaltılmaya çalışılmakta, masum insanlar öldürülmekte, köyler yerle bir edilmektedir. Mültecileri ilerde Türkiye’ye karşı kullanacak olan süper güçler, Türkiye’ye göç dalgasının sürmesinden yanadır. Böylece Türkiye’nin nüfus yapısı değiştirilecek, mültecilerin bir kısmı PKK benzeri bir örgütlenme ile bize karşı savaştırılacaktır. Suriye mültecilerinin 3.5 milyon hatta daha fazla olduğu bilgileri vardır. Ülkemizde her 20 kişiden biri şu anda Suriyelidir. 2040 yılında her 13 kişiden biri Suriye Arab’ı olacaktır. Milli devlet anlayışı yıpratılacak, kurucu Türk unsuru zayıflatılarak milli kimlik tahribata uğratılacaktır. Bunlara bir de vatandaşlık vererek coğrafyamıza dinamit döşenmekte, beka sorunu yaratılmaktadır. 35 milyar dolarlık bir maliyetten bahsedilmektedir. Ancak bu rakam devamlı artmaktadır. Sorun Suriyeli düşmanlığı veya dostluğu değildir. Türkiye’nin Türk vatanı olarak kalıp kalmamasıdır. Milli devlet yerine, federal bir yapı düşünenler, Türklüğü etnik çağrışım yapıyor şeklinde görenler için bu olumsuz değişme rahatsız edici olmayabilir. Bazı sağ eğilimliler bunu “Müslüman kardeşliği” ile kamufle edebilirler. Bunlar aslında sağ eğilimli olup milliyetçi olamayanlardır. Aynı dine mensubiyet Suriyeli Araplarla Türkiye Türkünün kaynaşmasını, bütünleşmesini sağlamaktan uzaktır. Türkiye sosyal bütünleşme alanında da üstü örtülü mayınlı bir araziye dönüşmektedir. Kendisine yabancı kültür adacıkları doğacaktır. İstanbul başta bazı şehirlerimizde Suriyeli mafya doğmuştur. Uyuşturucu ve fuhuş dahil hayatta kalabilmek için her türlü pis işlere karışmaktadırlar. Sigortasız çalıştırılmakta ve işsizliği artırmaktadırlar. Türkiye’de yeni bir Selefi-Cihatcı terör dalgası doğabilecektir. Hanefi-Maturidi egemen anlayışının yerine, Selefilik öne çıkacaktır. Bugün ülkemizin karşılaştığı ekonomik krizi tetikleyen harcamaları ülkemiz mülteciler için yapmıştır. Türkiye’de artık ortadan kalkmış bazı hastalıklar nüksetmektedir.

Küresel rüzgarlardan medet uman bazı sağcı ve solcuları ve bilhassa romantik solu yükselen milliyetçilik uyandırmalıdır. Küreselleşme çağında milliyetçilik artık geride kaldı demiş olan bazı bakanlar, bakıp da gerçekleri görmeyenler uyanmalı mültecilere siyasi amaçlarla vatandaşlık vermenin ve vatandaşlığı açık artırmaya çıkarmanın yapılabilecek en büyük gaflet ve yanlış olduğunu anlaşılmalıdır. Kaldı ki Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan “Kutuplaşan Türkiye” adlı araştırmada “mülteciler dönsünler” diyenlerin oranı %85 çıkmaktadır.

Tem 13

Batılıların gözleri önünde gerçekleşen Srebrenitsa katliamını unutmadık

Büyük bir insanlık trajedisi olan ve Batılıların gözleri önünde, sırf Müslüman oldukları için, 8 bin 372 Boşnak sivilin Sırp askerlerce hunharca katledildiği Srebrenitsa katliamı, üzerinden 23 yıl geçmesine rağmen, Boşnak halkı ve İslam dünyası için kanayan bir yara olarak kalmaya devam ediyor.

Avrupa’nın ortasında ve Birleşmiş Milletlerce güvenli bölge ilan edilen Srebrenitsa’da 400 silahlı Hollanda Barış Gücü askerinin gözleri önünde gerçekleştirilen ve 11 Temmuz 1995’te başlayan  bu katliamda, birçok kadın ve küçük yaşta çocuk da öldürülmüştür. Bu soykırım, sadece Bosna Hersek’te değil, tüm dünyada acının ve adalet arayışının sembolü haline gelmiştir.

Srebrenitsa katliamı. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa’daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır.

Aydınlar Ocakları olarak, bin yıldır Müslümanlara karşı sürdürülen haçlı zihniyetinin 20. Yüzyıldaki bir örneği olarak gördüğümüz Srebrenitsa katliamını gerçekleştirenleri şiddetle kınıyoruz. Bu katliamda ve Bosna’daki iç savaşta Sırp ordusunca şehit edilen Boşnak kardeşlerimizi rahmetle anıyoruz. Boşnak kardeşlerimize sırf Müslüman oldukları için uygulanan bu soykırımı ve benzerlerini asla unutmayacağız ve unutturmayacağız.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Ağu 02

Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır

 

Türkiye ve Dünya meselelerini Türk milliyetçiliği düşüncesi ile değerlendiren Aydınlar Ocakları olarak, Kıbrıs’ın fethinin 447’nci, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığının oluşturulmasının 42’nci, Türk Mukavemet Teşkilatının kuruluşunun 60’ıncı yıldönümleri ile KKTC’nin 1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı’nı  birlikte kutlamanın coşkusunu yaşıyor ve en samimi dileklerimizle kutluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti, Kıbrıs’taki soydaşlarımızın varlığını ve haklarını sonuna kadar koruyacaktır.  Bu vesile ile Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa, Kıbrıs mücadelesinin liderleri Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş olmak üzere tüm Kıbrıs şehit ve gazilerini rahmet ve şükranla anıyoruz.

 

 KIBRIS TÜRKTÜR, TÜRK KALACAKTIR.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

 

Ağu 31

Dünya’daki Değişmeyi Kavrayabilmek…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Ağustos ayı Türk tarihinin zaferler ayıdır. Ancak 10 Ağustos 1920’de de Sevr Antlaşması imzalanmıştır. Malazgirt zaferi Anadolu’da Türk’ün egemenliğini sağlamasının anahtarı olmuştur. 1071’de Malazgirt Zaferiyle Türklerin Anadolu’ya ayak bastığını ileri sürmek yanlıştır ve en azından eksik bir değerlendirmedir. Anadolu’da 1071 öncesinde de Türk boyları yaşamaktaydı.

Eğer Malazgirt zaferi olmasaydı tarihi süreç içinde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları gerçekleşebilir miydi sorusu akla gelebilir. Milletler için tarih süreklidir ve bir bütün teşkil eder. Eski Türk Tarihi, Selçuklu ve Cumhuriyet Türkiyesi Türk’ün inişli çıkışlı tarihinin temel safhalarıdır. Bunlar bir bütündür. Her dönem yaşadığı tarih kesiti içinde ele alınıp değerlendirilebilir. Cumhuriyetçi ve Osmanlıcı ayırımına gidilerek kamplaştırıcı ve çatıştırıcı tahrikler ve ekilen nifak tohumları aslında Türk tarihinin bütününe saldırıdır. Dün Osmanlı’yı tarih sahnesinden silmeye uğraşanlar, 1923 sonrası Cumhuriyeti güçlendirip yücelttiler mi? Dün gerçekleştirilen yıkıcı ve çökertici süreç bugün de değişik şekillerde ve vasıtalarla sürdürülmektedir.

Aydınlar Ocağı toplantılarında ve şura bildirilerinde devamlı vurguladığımız bir gerçek vardır: Sözde dost ve düşmanlarımız tarafından önümüze konan tuzaklar, en son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü de aslında 1453, 1071 ve 1923’ün intikamını almaya dönüktür. Biz bunları söylerken dudak bükenler, bizi fanatik, aşırı ve komplocu görenler bugün ifadelerimizi kullanmaktadırlar.

Günlük ve sadece belirli bir dönem açısından tarihi olayları ele alamayız. Bu eksik bir yaklaşım olur. Tespitte yanlış yaparsak; uygulayacağımız politikalarda ve alacağımız tedbirlerde de yanlışlar yaparız. Bir dönem bölücü terör olaylarına bakışta ve Suriye’deki gelişmelerde olduğu gibi… Batı’nın ve Rusların dün Kürt ve Ermenileri Osmanlıya karşı nasıl ve niçin kışkırttıklarını bilmezsek; ütopik barışçı, açılımcı ve sözde çözümcü kesiliveririz. Bugün süper bir güç olan ve Dünyada da tek patron olmaya direnen ABD’nin Türkiye’ye karşı PKK ve yandaş terör örgütlerini neden desteklediğini de anlayamayız. ABD ile stratejik ortak değil; tersine stratejik düşman olduğumuzu da geç fark ettik. Düşmanları güldürmeyelim.

ABD’nin küstahça ve NATO üyesi olarak Türkiye’ye yaptığı çirkin muamele hangi ABD sorusunun cevabını doğru vermeyi gerektirmektedir. Stratejik düşmanın adı Trump yönetimidir. ABD ve Türkiye’nin bütün olup bitenlere rağmen, birbirine ihtiyacı sıfırlanmış değildir. Rusya ve Çin’le olan ilişkilerimizin geliştirilmesi ihtiyacı, ABD ile ilişkilerimizde pazarlık gücümüzü artırabilir. Aynı durum Rusya, Çin ve İran’la ilişkilerimiz açısından da düşünülebilir. Değişen dünya şartları ABD’yi yeni dengelere zorlamaktadır. Dünün soğuk harp şartları değişmiştir. Adeta dünyanın çivisi çıkmıştır. Dostluklar ve müttefiklik tartışılır hale gelmiş, milli menfaatler ön plana çıkmıştır. Ciddi devletler daha iyi ufalanarak daha çok bütünleşebilecekleri hayallerinden uzaklaşmışlar, merkezi ve üniter yapılarını güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Çok kültürlülük uyutmaları ve özerklik bağışları geride kalmıştır. Türkiye’de bazıları değişimi anlamasa da… ABD tehditlerle, doğrudan veya dolaylı müdahalelerle, eşitlikçi ilişkileri reddederek artık sonuç alamayacaktır. Siyasi eksen de Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. ABD’yi ve Trump yönetimini hiddetlendiren, alışılmadık dış politika çirkinliklerini, şantajları sergilemesinin sebeplerinden birisi budur. ABD Başkanlarından Carter’in güvenlik danışmanı Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” isimli eseri bugüne ışık tutmakta, Avrasya ve Doğu eksenindeki gelişmeye işaret etmektedir.

Türkiye zor bir dönemden geçmektedir. Yönetenlerimiz düşmanı birleştirici beyanlardan kaçınmak durumundadırlar. Yanlış beyanlarla ülkemizde hukuk devletinin bulunmadığı izlenimi verilmemelidir. Hilal-Haç kutuplaşması tahrik edilmemelidir.

Eki 06

Romanya’da Kurultay ve Uluslararası Aba Güreşleri

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

28 Eylül-1 Ekim 2018 günleri Romanya’nın Köstence kentinde 2. Kurultay ve Uluslararası Aba Güreşleri ile diğer geleneksel sitildeki güreş oyunları yapıldı. Kurultaya Türkiye Prof. Dr. İbrahim Öztek başkanlığında, idareci Mesut Yılmaz,  hakemler: Aydın Öztek-Hikmet Sabuncu

Sporcular ise: 70 Kg. Cuma Akkuş, 80 Kg. Oğuz Doğruer, 90 Kg. Şahin Türşak ve Ağırda Mahmut Çayırcı’dan oluşan ekiple katıldı.

Kurultay ve yarışmalarda Romanya ve Türkiye’nin yanı sıra Gagauzya/Moldova, Bulgaristan, İtalya, Kırım/Ukrayna, Tataristan ve Malta yer aldı.

Etkinlikler kapsamında; Uluslararası Aba Güreşi, Kuraş, Kırım Kuşak Güreşi, Kazan Tatar Güreşi, Atlı gösteriler, Okçuluk, Halk oyunları, Türk-Tatar Milli yemekleri ikramı, Müze, camiler ve turustik-tarihi yerleri ziyaret yer aldı.

29 Eylül günü tüm ekiplerin katıldığı Uluslararası Aba Güreşi Hakem semineri yapıldı. Seminer Aydın Öztek, Hikmet Sabuncu ve Romen hakem Florin Nestor tarafından verildi.

Sporcularımız Uluslararası Aba Güreşi ve Kazan Tatar güreşi dallarında yarıştılar.

Kurultayın açış töreninde bir konuşma yapan Başkan Prof. Dr. İbrahim Öztek, konuşmasının sonunda Romanya Uluslararası Aba Güreşi Federasyon Başkanı Naim Belgin ile Kırım Federasyon Başkanı Seydamet Yagyayev’i çalışmalarından dolayı kutlayarak, Kendilerini Dünya Uluslararası Aba Güreşi Federasyonu Teknik ve Uluslararası İlişkiler Kurul üyeliğine getirmiştir.

Tem 31

Gelişmişlik ve Ahlak

Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

Kant’a göre insan, eylemlerini kişisel çıkarı için veya merhamet gibi hisleri nedeniyle değil GÖREV ANLAYIŞI ile yerine getirmelidir. Yani, merhamet hisleriyle bağış yapmak veya toplumsal baskı sonucu yardımda bulunmak ya da saygınlık kazanmak amacıyla ahlaklı davranışlar sergilemek gerçek ahlaki eylem değildir. Eylemlerin sebebi sonuçlarından çok daha fazla önemlidir.

 

Genellikle eğitim ve gelişmişlik arasında önemli bir bağ olduğu savunulur. Doğal olarak, bu görüşü kabul etmemek mümkün değildir.

 

Max Weber ise yaptığı çalışmalarında ahlak ve kapitalist gelişim arasındaki ilişkileri incelemiştir. Aslında toplumsal yaşam, gelişmişlik ve ahlak arasında sanıldığından çok daha fazla, çok daha etkin bir ilişki bulunmaktadır. Kanaatimce ahlak şu etkilere sahiptir:

 

  • AHLAK EĞİTİM TALEBİ DOĞURUR. Örneğin; ahlaklı bir insan yaptığı işi en iyi şekilde yapmak, aldığı ücreti hak etmek ister. Aldığı ücreti hak etmesi ise işini en iyi, en bilgili şekilde yapmasını gerektirir. Bu nedenle ahlaklı bir insan iyiye doğru gelişmek, bunun için okumak ve eğitim almak ihtiyacı duyar. O, diğer pek çok birey gibi çalışmadan ya da hak etmeden kazanmak istemez. Az çalışmak veya bilgisiz, yetersiz ve verimsiz olmak onu rahatsız eder.

 

  • AHLAK ADALET TALEBİ DOĞURUR. Mesela; dürüst ve ahlaklı bir insan yapılan haksızlıkları gördüğünde devletin ya da adalet kurumlarının adaleti tesis etmesini ve daha adil olmasını ister; hatta gerekirse bunu dile getirir ve mücadele eder. Kendisi de görev yaptığı yerlerde adil olmaya, adaletle yönetmeye çalışır. Yöneticilerinin adaletli olmalarını bekler.

 

  • AHLAK DÜZEN VE ÖRGÜTLENME TALEBİ DOĞURUR. Bulunduğu ortamda adaletsizliğin, başıbozukluğun ve karmaşanın kol gezdiğini gören kişi bu kuralsızlıktan şikayetçi olur. Dile getirse de getirmese de, kurallara uyulmasını, düzenli bir ortamın oluşturulmasını talep eder.

 

  • AHLAK DİĞER İNSANLARIN DA AHLAKLI OLMASI TALEBİNİ DOĞURUR. Ahlaklı insan gayrı ahlaki davranışlarda bulunanlarla beraber olmaktan hoşlanmaz. Onlarla arkadaşlık etmekten ya da birlikte faaliyette bulunmaktan kaçınır. Çevresindekilerin de kendisi gibi dürüst olmasını ister. Bunun için, gördüğü kötülükleri eleştirmeye başlar, hatta düzeltmeye çalışır. Toplumda ahlaklı insanların çoğalması bir nevi denetim mekanizması kurar. Zira kötü davranışlar eleştirilir ve engellenmeye çalışılır. Oysa ahlaki değerlerin önemsenmediği toplumlarda, ya yolsuzluklara iştirak ya da onları desteklemek söz konusudur. Toplum bu tür davranışları önemsememekte/umursamamakta ve engellemek için çaba sarf etmemektedir; bazen daha da ileri giderek destekleyip savunmaktadır.

 

  • AHLAK AÇIKLIK/ŞEFFAFLIK TALEBİ DOĞURUR. Ahlaklı insan kapalı kapılar arkasında yapılan usulsüz işleri tasvip etmez. Böyle davranan yöneticileri desteklemez. Tam tersine bu gibi yolsuzlukları açığa çıkaran medya kuruluşlarına destek olur, onları hararetle savunur. Böylece ahlak şeffaf yönetimin oluşmasını sağlar. Ahlaksızlığın yaygın olduğu toplumlarda ne kadar kural konulursa konulsun yapılanların önüne geçmek çok zordur. Zira kuralları takan ve onlara uymak için gayret sarf edenlerin sayısı azdır. Çoğunluk ahlaksız davranışlara iştirak edenlerin ya da bananecilerin elindedir.

 

Sonuç olarak; toplumda ahlaklı insanların artması, hem eğitim seviyesinin yükselmesini, hem daha etkin bir adalet mekanizmasının kurulmasını, hem de daha şeffaf ve düzenli bir yönetimin oluşmasını sağlar. Geri kalmış ülkelere baktığımızda siyasi ve ticari ahlakın gelişmiş ülkelere nazaran daha az yaygın ve etkin olduğunu görürüz. Aslında geri kalmışlığın belki de en önemli sebebi, eğitimsizlik değil ahlak düşüklüğüdür.

Eyl 13

Farkındalık Çok İyi Bir İlaçtır

Dr. Öğretim Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

İnsanlar, kendilerinin ve başkalarının davranışlarının altında yatan sebebi görebilseler, pek çok sorun kendiliğinden çözüme ulaşır. Gerçekten farkındalık çok iyi bir ilaçtır.
Pek çok hasta, hastalığı hakkında bilgi edinerek hastalık sürecini durdurabilmektedir.
Eğer birini ilaçlarla tedavi ediyorsanız, gerçek sebep yerine belirtileri tedavi ediyorsunuz demektir. Böyle bir tıp anlayışı yetersiz kalmaktadır. Gerçek tedavi, hastalık hakkında farkındalık oluşturmakla gelir. Yatırşırıcı ilaçlar yetersizdir.
Depresyon ve kaygı gibi rahatsızlıklar beyin kimyasındaki ayar yanlışları mıdır? Yani beynin organik yapısıyla ilgili rahatsızlık mı? Yoksa beynin sağlığa ve mutluluğa ayarlanmamış olması mıdır?
Neden başımıza gelen kötü olayları düşünüp durmak, iyi hissettiğimiz hatıraların tadını çıkarmaktan daha kolay geliyor? Çünkü beynimiz, iyilere kıyasla kötü tecrübelerden çok daha çabuk öğrenmeye programlanmıştır. Stresliyken kötü haberlere duyarlı oluruz. Bunu bildiğimizde beynimize doğru ayar verebiliriz.
Zihnimizi meşgul ettiğimiz şeyler, beynimize birinci derecede şekil verir. Beyin kendi şeklini zihnin üzerinde durduğu şeyden alır. Zihnimizi sürekli olarak endişe, şikayet, incinme ve stres üzerinde tutarsak, beynimiz öfke, üzüntü ve suçluluk gibi duygulara göre şekillenir.
Bu durumdu beynimize yanlış ayar vermiş oluruz. Yapılacak iş beynimizi sağlığa ve mutluluga göre ayarlamaktır.
Başarısızlığının sebebini bilen öğrenci, başarıya kolay ulaşır.
Hastalığının sebebini bilen hasta, çabuk iyileşir.
Ekonomisinin çıkmazı girdiğinin sebebini farkeden kişi, çıkmazdan çabuk kurtulur.
Beyninin çalışma prensiplerini bilen kişi, daha kaliteli, daha sağlıklı, daha başarılı ve daha mutlu bir hayat sürer.
Francis Bacon ‘un “Bilgi güçtür” sözünü hepimiz biliriz. Ancak bunu tam olarak içselleştirdiğimizi söyleyemeyiz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar