Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 17

Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve NATO’nun Stratejik Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler  komutası altında, ABD ve Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katıldı. Daha sonra askeri birlik takviyeleri yapıldı. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının nedeni NATO’ya üye olarak girebilmek ve böylece NATO üyeliği konusundaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı. Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul edildi. İşte bu tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi böylece değişecekti.

 

NATO , düşmanca baskı, tehdit, yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin Birleşmiş Milletler Yasası çerçevesinde oluşturduğu bir savunma ittifakıdır. Türkiye’de aynı ihtiyaçla bu ittifaka üye  olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok defa başarılı da olmuştur. NATO üyeliği Türkiye için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu bakımdan Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da artmaktadır. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük fedakarlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri , NATO Savunma Organizasyonu’nun Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları  yapmaları gerekmektedir.

Son günlerde Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması veya Türkiye’nin NATO’dan kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar yapılmakta. Bu hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemektedir. NATO üyeliği, Türkiye’nin komşuları ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

Oca 02

Marksizm

Doç Hasan GÜNAYDIN

 

Komünist Ekonomi                                                

Komünizm mülkiyet anlamında “tüm malların ortak mülkiyetine (ortakçılığa)” dayanan

 

  1. Sınıfsız toplum,
  2. Ortak mülkiyet,
  3. Her anlamda eşitlik,
  4. Son aşamada devletin ortadan kalkmasıdır.

 

Marks’ın ve yeni Marksistlerin ileri sürdüğü sınıfsal tasnife göre toplumlar 3 sınıfa ayrılmaktadır:

 

  • Üretim araçlarına sahip olan ve emekçi istihdam eden kapitalistler,
  • Bazı mülkiyet araçlarına sahip olmakla birlikte kendi emeklerini de üretime katan orta sınıf veya küçük burjuvazi,
  • Ücretli emekçiler ya da proleterya.

 

Aslında her sınıfın “Sınıf Bilinci” bulunmaktadır ve çatışmalarında Açık Çıkar ya da Gizli Çıkar etkili olmaktadır. Bu 3 sınıf arasında eşitsizlikler ve çıkar mücadeleleri söz konusudur. İşçi sınıfı (proleterya) ile kapitalistler (burjuvazi) arasında sömürüye dayalı bir ilişki yaşanmaktadır. Toplumsal bölünme ve tabakalaşmanın altında yatan çatışma ekonomik nitelikli olup özel mülkiyete sahiplikle ilişkilidir.

 

Diyalektik Tarihsel Materyalizm ise toplumların (tez-antitez-sentez sonucunda) doğrusal bir biçimde değişip geliştiklerini ileri sürmektedir. Değişim ekonomik sınıflar arasındaki üstünlük mücadelesinden kaynaklanır ve devrimci karakterdedir. Toplumlar, İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Burjuva Toplumu ve Sosyalist Toplum gibi değişik aşamalardan geçeceklerdir. Nihai aşama kaçınılmaz bir biçimde Sosyalizm olacaktır.

 

Marks’ın görüşlerine felsefi ve sosyolojik bağlamda pek çok eleştiri getirilmiştir. Örneğin;

 

  • Bu yaklaşım Hindistan’daki kast sistemini, Asya Tipi Üretim Tarzını ve İslam ülkelerindeki sınıfsallaşmayı doğru ve gerçekçi bir biçimde açıklayamamaktadır.
  • Toplumsal değişimin altında sınıfsal mücadeleden başka pek çok farklı faktör de yer almakta ve yatmaktadır.
  • Özel girişimciliğin olmaması insanın doğasına (fıtratına) uygun değildir. Üstelik özel sektörün olmaması gelişimi engelleyici bir etki yaratacaktır.
  • Toplumsal gelişim daima ileriye doğru ve mutlak gelişmeci değildir, yani bazen geriye doğru değişim de olabilmektedir.

 

Marksizmin uygulaması olan Stalinizm; büyük bir kamulaştırma faaliyeti ve hızlı sanayileşme hamlesiyle pek çok kişi tarafından ütopya olarak görülen komünizmin gerçekleştirilebileceğini savunuyordu. Ancak Stalin tarihe bu fikirleriyle değil kurduğu baskıcı rejim, öldürdüğü insanlar, sürgüne gönderdiği milyonlar ve yaptığı zulümlerle geçti.

 

Komünizme ulaşmanın aşamalarından biri olarak kabul edilen Sosyalizm ise; sosyal ve siyasal eşitlik ilkesinden hareketle, iktidarın ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edilmesini savunan iktisadi ve siyasi bir sistemdir. Marx’a göre sosyalizm kapitalizmin yerini alacak ve sonra kendiliğinden komünizme dönüşecektir. Sosyalizm;

 

  1. Azınlık yararına ve çoğunluk zararına işlediği için serbest piyasanın kamulaştırmalarla önlenmesi,
  2. Ekonominin geniş halk kitleleri tarafından idare edilmesi, ve,
  3. Özel mülkiyetin sahip olduğu büyük şirketlerin ekonomi içinde bulunmaması gerektiğini savunur.

 

80 yıl süren komünizm yolculuğu sonunda görüldü ki;

 

  1. Devlet memurları arasında rüşvet ve rantiyecilik artmıştır,
  2. Ahlaki yozlaşma toplumun her kesimine hakim olmuştur,
  3. Ekonominin gücü zayıflamış, üretim azalmış ve teknolojik yarışta geri kalınmıştır,
  4. Kaynakların önemli bir kısmı silahlanmaya ayrılmıştır,
  5. İnsan hakları ihlalleri had safhaya çıkmıştır,
  6. Silahlı gerilla mücadeleleriyle başka ülkelerin iç işlerine müdahale edilmiş, rejimleri değiştirilmeye çalışılmıştır,
  7. Sözde sömürü karşıtlığına rağmen Orta Asya’nın yer altı ve yer üstü kaynakları alabildiğince sömürülmüştür.

 

Maoculuk

 

Maoizmi Marksizm ve Leninizm’den ayıran özelliklerden bazıları şunlardır:

 

  • Kalkınmada sanayiinin yanı sıra tarımın ön plana çıkartılması,
  • Mücadelede kitlelerin gücüne daha fazla önem verilmesi (halka dayalı halkçı mücadele, halk savaşı),
  • Asya’nın Avrupa’dan farklı olan mülkiyet ve üretim yapısı,
  • Kültür devrimi,
  • Üç Dünya Kuramı (ABD’nin yürüttüğü kapitalist emperyalizm, SSCB’nin yürüttüğü sosyal emperyalizm ve her ikisi dışında kalan -Çin’in de içinde bulunduğu- ezilen ülkeler).

 

Ancak; Maoculara şu soruyu sormak gerekir: Doğu Türkistan’da zulüm ve asimilasyon politikaları uygulayan, hatta kasıtlı olarak nükleer denemeler gerçekleştiren Çin gerçekten ezilen bir ülke midir?

 

Ekonomide Değer Belirleyici Kuvvetler

 

Bilindiği üzere Karl Marx; kapitalist ekonomilerdeki değer belirleyici kuvvetleri incelemiş ve 2 değer biçimi ileri sürmüştür: Kullanım değeri ve mübadele değeri. O’na göre kullanım değeri yoksa mübadele değeri de olamaz. Kullanım değeri mal sahibinin yararlanma derecesini gösterir. Mübadele değeri ise bir malın hangi malla hangi oranda mübadele edildiğinin ifadesidir. Doğal değer (gerçek değer) bir malın uzun dönemli ortalama değeridir ki piyasadaki arz ve talep kuvvetlerinin etkisiyle çoğu zaman piyasa değerine uymaz.

 

Yukarıda söz ettiğimiz Marksist ekonomi yaklaşımı yüzeysel ve eksiktir. Zira, başta komünist rejimin uygulama gayretleri olmak üzere, dünyanın yaşadığı deneyimler bize değer belirleyici kuvvetleri başka bir perspektiften ele almamız gerektiğini göstermektedir:

 

  1. Kural Koyucular,
  2. Kurala Uyucular.

 

Kural koyucular nispeten azınlıktaki hakim ve örgütlü güçtür. İster kapitalist ister sosyalist olsun tüm sistemlerde mevcuttur. Kurala uyucular ise, her iki sistemde de yer alan, ekonomik gücü, yetkileri ve/veya bilgi seviyesi düşük, ekonomiye ilişkin asimetrik bilgi sahibi halk çoğunluğudur.

 

Kurala uyucular açısından Marx’ın ifade ettiği değer belirleyiciler geçerlidir. Yani kullanım değeri ve mübadele değeri. Ancak bunlara bir de yatırım yada spekülatif amaçlı SAKLAMA DEĞERİ’ni ilave etmemiz gerekir.

 

Kural koyucular açısından ise değer belirleyici 3 fonksiyon söz konusudur:

 

  1. Kar maksimizasyonu,
  2. Satışların fiyat esnekliği, ve,
  3. Sistemin yönetilebilirlik (kontrol altında tutulabilirlik) sınırı.

 

Kar maksimizasyonu yatırımlar için sermaye birikimi, iktisadi büyüme vb. sebeplerle gerekli görülecek, satışların fiyat esnekliği tüketimi ve buna bağlı olarak üretimi arttırma açısından ele alınacak, sistemin kontrol altında tutulabilirliği ise toplumsal tepkiler, kargaşa ve sistemin çöküşü açısından önemsenecektir.

 

Sonuçta, yukarıda zikredilen kuvvetlerin etkileşimiyle piyasa değeri oluşacaktır.

 

Şekil – 6. Değer Belirleyiciler.

 

 

 

 

 

Karl Marks Kapital adlı kitabında 3 iktisadi kuram ileri sürmüştür:

 

  • Değer Kuramı (Değer – Emek Kuramı): Malın değeri o malın üretimine katılan emek miktarıyla özdeştir. Her ne kadar malın değerinin arz ve talep miktarına göre değiştiğini kabul etse de, bir hata yapar ve kuramını her zaman normal bir talep varmış gibi kurgular. Malın değeri ile o malın üretiminde kullanılan emek arasında bir oran belirler. Yani emek miktarı malın değerini ölçmek için gerekli tek unsurdur.

 

  • Ücret Kuramı: Aynen malın değerinin ölçülebilmesi gibi emeğin değeri de ölçülebilir. Ücretli çalışan emeğini kapitaliste satar. Kapitalist te bu emek gücüne bir ücret öder. Ödenen ücret emek miktarının karşılığıdır. Ancak bu ödeme yapılırken toplumsal mübadele anlayışı değil biyolojik mübadele anlayışı hakim olmalıdır. İşçinin alacağı ücret hem kendisinin hem de ailesinin ihtiyaç duyduğu malların miktarına karşılık gelmelidir.

 

  • Artı Değer Kuramı: İşçinin çalışma süresi aldığı ücret karşılığından daha fazladır. Yani işçi ücretin karşılığı olan gerçek süreden daha fazla çalışmakta ve emeğinin karşılığını alamamaktadır. Zamanının yarısında kendisi için diğer yarısında ise kapitalist için çalışmaktadır. Fazladan çalışma ve emek karşılığında üretilen bu fark (Artı Değer) işverene kar olarak gitmektedir.

 

Karl Marks’a göre kapitalizmin özü kar arayışıdır. Marks iki değişim türünden bahseder:

 

  • Para Kullanılarak veya Kullanılmayarak Mal (Meta) Değişimi: Bu tür mübadele fazladan paraya (surplus) veya kara yol açmaz. Şöyle şematize edebiliriz:

 

MAL        <–>          MAL

 

  • Maldan Geçen Para Değişimi: Bu değişim mükemmel ve gizemli bir kapitalist değişimdir. Zira başlangıçtan daha fazlaya sahip olma imkanı tanır. Yaratılan Artı Değer kapitaliste kar olarak gider. Şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA      ->        MAL              -> PARA

 

Ancak Marks üçüncü bir değişimi ele almamıştır ve görüşleri bu yönüyle eksiktir: PARA DEĞİŞİMİ YANİ PARA SPEKÜLASYONU. Günümüzde global sermayenin özellikle az gelişmiş ekonomilere para ile girip yine para üzerinden kar elde ettiğini söylemeye bile gerek yoktur. Bunu da şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA (Örneğin Dolar)         ->     PARA (Örneğin Türk Lirası)       ->      PARA (Örneğin Dolar)

 

 

 

 

 

 

 

Oca 02

Yeni Yıl 2018’e Girerken

A.Kemal GÜL

Orta Doğu Coğrafyasında özellikle ülkemizin önemli bir geçiş köprüsü, stratejik bir kavşak konumunda yer aldığı, bu coğrafyada var olan zengin petrol ve doğal gaz yatakları aşkına, tatlı su ve debisi yüksek nehirleri aşkına küresel ihanet odaklarının desteğinde yaşanan çatışmalar nedeniyle onbinlerce insanın öldüğü, yaralandığı ve gözyaşı döktüğü, yerini/ yurdunu terk ettiği bu coğrafyada yaşamanın tabiatıyla bir bedeli vardır. Bu bedeli karşılamanın birlik, bütünlük şuuruna haiz güçlü olmaktan geçtiğini yaşayarak görüyoruz.

Teknolojik gelişmelerin insana maddi alanda birçok nimetler sunması yanında insanlığa kan kusturduğu, yaratılmışların en şereflisi o insanın manevi yönünün dikkate alınmaması sebebiyle yalnızlığa, huzursuzluğa mahkûm edildiği talihsiz bir yılı daha geride bırakmış oluyoruz. Karamsar duygularla yeni bir yıla giriyoruz.

Ülkemiz ve insanımızın, gerek tarihi birikimi ve gerekse milli ve manevi dinamikleriyle, kendi içimizde ve dünya ölçeğinde her alanda var olan problemlerin çözümünde potansiyel tecrübelerimizin insanlığa önemli katkı sağlayacağından emin olmak millet olarak vaz geçilmez düsturumuz olmalıdır.

Zira Türk Milleti olarak tarihte yaşadığımız topraklarda, ulaşabildiğimiz yerlerde, hak ve adaletin tesisi, İslam’ın izzet ve şerefini korumak için büyük gayret içinde olduğumuz onur duyulacak tarihi bir gerçeğin kendisidir.

***

Yaşadığımız günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla birbirini takip etmesi; ekonomik endişe ve menfaatlerin ön plana çıkmasıyla manevi ve ahlaki değerlerin aşınmaya yüz tutması ve bunun sonucu olarak da çıkar çatışmalarının yaşandığı bir dünyada, insanlığın huzurlu ve mutlu geleceği için; ahlak ve dayanışma, barış ve hoşgörü kavramlarının içinin ideolojik ve politik olarak değil, tamamen evrensel insani değerler açısından doldurulması ve hayata geçirilmesi insanlığın hararetle beklediği bir üst yapıdır.

***

İşin gerçeği, hem kişi hem de toplum düzeyinde bir analiz yapıldığında geleceğin yaşanan günde var olduğu fark edilir. Gelecek bugünle o kadar bağlantılıdır ki, bu bağlantı, düşünceleri ister istemez bir değerlendirme yapmaya sevk ediyor. Gelecek bugünde saklıdır çünkü yarına ait yapılması gerekenlerin temellerinin atıldığı bir başlangıçtır bugün.

Bu kişiler için de, kurumlar için de milletler için de böyle.

Bu bağlamda, ülkemizin içte yaşadığı hezeyanların, dış ülkelerle yaşadığı sorunların çözümüne yönelik kısır görüşlülüğü, lafazanlığı içeren,  ortak akıldan uzak, devletin kuruluş felsefesinin stratejik öngörüsüyle örtüşmeyen keyfiliğin ön plana çıktığı yanlışının, geç de olsa, farkına varılmış olduğu sanılmaktadır.

 Bir milletin kendi öz vatanında ne kadar özgüvende olduğunu saptayan parametrelerden başlıca biri de o milleti oluşturan bireylerin ölüm şekillerine, tanımlamalarına bakmaktır.

Milli birlik, kimlik ve beraberlik anlayışını, yorumunu Laik cumhuriyetin ‘’Kurucu İradesinin’’ koyduğu ilke ve devrimlerde görüyorum.

Türk Milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin milli egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve ilmin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzey üzerine çıkarılması amacı ile temel esasları yine’’ Kurucu İrade’’ tarafından belirtilen devlet hayatına, fikir hayatına ve ekonomik hayata, toplumun temel müesseselerine ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere dayanan ‘’Türk Milliyetçiliği’, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini esas alır.

Orta doğu coğrafyasının yeniden dizayn edilmesi ile alakalı küresel güçlerin yerli işbirlikçilerini de kullanarak orta ve uzun vadede sürece sokmaya çalıştıkları sinsice projelerinin üniter yapımızı bölmeye, parçalamaya yönelik yaşanan bu alçakça, kahpece oyunları bozacak iradenin, dün olduğu gibi, bugün de ‘’Kurucu İrade’’ dediğimiz o güçlü’’ Kuvay-ı Milliye ruhunun’’ güçlendirilmesi Türk Milletinin üzerinde bir sorumluluktur, vebaldır.

*** 

Yaşadığımız iyi ve kötü günleriyle birlikte bir yıl daha geride kaldı. Bir nefes alıp verecek kadar kısa bir süre geçirdik sanki. Kör kurşunlarla, kahpece kurulmuş tuzaklarla şehit edilen canlarımız hüzünlendirdi bizi. İnsanların yaşadığı acılar acımız oldu, gözyaşları gözyaşımız. Her ilde şehit tabutları, her ilde ağlayan şehit çocukları… Yeter artık diyoruz. Bu gözyaşlarının hesabı sorulacaktır mutlaka.

Hüznün yanında neşeyi, acının yanında sevinci de yaşadık.  İnsan olmanın gereğiydi bu yaşadıklarımız. İnsani vecibelerin gereği olarak da bize düşen geleceğin imarı için çok çalışmak, başarıya ulaşmak açısından da sabretmek ve tevekkül etmek.

***

Milli birlik ve güven duygusuna yaşayarak ihtiyaç duyduğumuz bu zaman diliminde birlik inancının, vahdaniyet âleminden sağanak sağanak vicdanlara akıp insan ruhunda coşkun duygulara dönüşmesini ve bu duyguların fert ve toplum hayatında merhamet, adalet, insaf, hakkaniyet gibi üstün değerler şeklinde karşılık bulması başlıca dileğimizdir. 

Unutmayalım ki kimseye kalmayacak olan bu dünyada en büyük saadet, insanların saygı ve sevgi duyduğu bir mezarda yatabilmektir.

 2018 yeni yılının devletimize dirlik düzenlik, milletimize huzur ve refah silahlı kuvvetlerimize, emniyet güçlerimize zaferler getirsin. Her birimiz karşımızdakine sevgiyle, saygıyla değer verelim.

Fitne ve ihtilaftan uzak kalarak, kardeşlik, bütünlük, sevgi, huzur ve samimiyet zemininde siz mümtaz değerlerimizin, okurlarımızın yeni yılını kutlar esenlikler dilerim.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ara 25

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Sakarya Aydınlar Ocağı’nı Ziyaret Etti

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yönetim Kurulu’nun diğer Aydınlar Ocaklarına yaptığı ziyaretler kapsamında  17.12.2017 Pazar günü Sakarya Aydınlar Ocağı ziyaret edildi. Ziyarete Anadolu Aydınlar Ocağı ve Kocaeli Aydınlar Ocağı da katıldı. Kahvaltılı toplantıda ilk konuşmayı Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu yaparak ziyarete katılan Ocakların üyelerine teşekkür etti ve Ocağın Sakarya’daki faaliyetleri hakkında bilgi verdi.

Daha sonra söz alan Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve Prof. Dr. Sevil Sargın, Türkiye’nin gündemdeki iç ve dış meseleleri üzerindeki görüşlerini dile getirdiler.

Sakarya Aydınlar Ocağı’nı ziyarete Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nden Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal,  Prof. Dr. Sevil Sargın ve eşi, Hikmet İşman. Ernail Koç, Ünal Sengir, Ahmet Çelik, Şahin Ceylanlı;  Anadolu Aydınlar Ocağı’ndan Başkan  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Başkan Yardımcısı Hicabi Meral, Aynur Saydam, Av. Mürsel Aslan ve Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan Başkan Av. Ruhittin Sönmez ve eşi, İdris Türkten, Hikmet Baltacı, Mustafa Görgün, Yüksel Korkmaz katılmışlardır.

Şub 13

Ortadoğu’da Verilen Milli Mücadele

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Zeytindalı Harekatı’nın öncesinde ve günümüzde olup bitenleri takip ettikçe ABD Başkanı Johnson’un Kıbrıs’a yaptığımız yasal müdahaleye karşı çıkışı ve dönemin Başbakanı rahmetli İsmet İnönü’ye yazdığı malum mektup akla geliyor. Bu mektupla Türkiye diplomatik saygı hudutları aşılarak tehdit edilmiş ve ardından ülkemize Amerikan ambargosu uygulanmıştı.

Bugün de sözde müttefikimiz ABD’nin milletlerarası hukuku çiğneyen davranışları ve kendi yarattığı IŞİD’e (DEAŞ) karşı sözde mücadele eden YPG ve PYD ile çirkin ittifakı açıkça ortaya çıkmıştır. PKK’dan farkı olmayan bu örgütler ile bir NATO üyesi olan Türkiye kuşatılmaya çalışılmaktadır. Amaç Büyük Ortadoğu Projesini işletmek, Ortadoğu’da sınırları değiştirmek ve istikrarı iyice bozmaktır. Ortadoğu Balkanlaştırılmaktadır. Suriye ve Irak federal bir bölünmüşlük ortamına sürüklenecektir. Türkiye’ye bu teklif edilememektedir. Eğer 15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve darbe teşebbüsü başarılı olabilseydi; yerli işbirlikçileri ile Türkiye de federal yapıya zorlanacaktı. Terörle mücadele iyice yerini müzakere ve sözde barış sürecine bırakacaktı. Maalesef ülkemizin bu tehlikeli yolda epey mesafe aldığı da bir gerçektir. Kozmik odalara girilmiş, FETÖ terör örgütü her alanda destek bulmuş, kadrolaşmış ve ABD güdümünde Devleti ele geçirme yoluna koyulmuştu. Akiller heyeti ülkede ikna turlarına çıkmış, barış ve açılım sürecini anlatıyorlardı. Ancak kendilerine soru sormak da yasaktı. Milli ve yerli tezlerle adeta mücadele ediliyordu. Milli kimlik tartışmaları açılmıştı. Bu asıl terörün kendisiydi. Etniklik konusunda cehaletimiz ortaya çıkıyor; milliyet, milli kimlik ve etniklik birbirine rakip zannediliyordu. Milli güvenlik ile ilgili politikalar ütopya halini alan özgürlükçülüğün gerisine düşüyordu.

15 Temmuz ve sonrası olup bitenler, Zeytindalı Harekatı sonrasında siyasilerimizin hiç de yakışık almayacak beyan ve tartışmaları pek uymasa da Balkan Bozgunu faciasını bize hatırlatmaktadır. Her nekadar Yenikapı ruhu hala büyük çoğunlukla sürmekte ise de; milli ittifakları zedeleyici siyasi rant hesapları yine görülmüştür. Bir tabipler birliğinin sözde savaşa karşı çıkıcı, sözde barışçı ama yıpratıcı açıklaması üzücü olmuştur. Ancak sürpriz de değildir.

Harekat milletlerarası hukuka uygun bir meşru müdafaa idi. Türkiye’nin beka sorunu vardı ve müdahalede de geç kalınmıştı. ABD Türkiye’yi terör konusunda Çekiç Gücün Bölgeye yerleştirilmesinden beri oyalamıştır. Diğer taraftan, hayali bir AB üyeliği yolunda terörle barışın demokratikleşme diye yutturulması bize çok zaman kaybettirmiştir. Keşke Türkiye çeşitli oyalamalara fırsat vermeyip Orgeneral Necdet Özel’in ve Genel Kurmayın taleplerine kulak verip bölgeye kısmi bir harekata girişebilseydi. Bizi oyalayanlar sadece ABD değil; diğer bazı Batılı sözde dost ülkelerdi. Bunlar terör örgütlerine mazgallar, tüneller, sığınaklar inşa etmekle kalmayıp her türlü silah ve malzemeyi de vermişlerdi. Yani kendileri adına aslında bir vekalet savaşını hazırlamışlardı. Bu dönemde biz de kanlı terörle barışma yanlışına düşerek mücadele yerine daha çok müzakereyi seçmiştik. Valilerin askere ancak izinle harekat imkanı verdiği ve harekatı geciktirdiği günleri unutmadık. Bu ülkede “ben de dağa çıkardım” diyebilen sözde devlet adamları görmüştük. Bugün bu karmaşadan nispeten uzaklaştık. Milli ve yerli tezlere, milliyetçi bakış tarzına nispeten kavuştuk. Bütün dünyanın yaptığı gibi… Eğer bir ülkenin geleceği büyük bir tehlike ile karşı karşıya ise mücadeleyi ve savaşı bir cinayet ve yanlış olarak kabul edemeyiz. Türkiye Suriye ve Irak’ın potasına sokularak İran’la birlikte federal bir yapıya zorlanmaktadır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de Ankara, Bağdat veya Şamlaştırılamayacaktır. Sosyal dokusu buna da müsait değildir. Milli Mücadele ile milli ve üniter bir devlet olarak kurulmuştur. İzinle bağımsızlığını sağlamamıştır.

Fırat Kalkanı Harekatı ile Türkiye Ortadoğu’da ABD tezgahı olan oyunu bozmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı kumpasları çoğu demokrasi ile yönetilmeyen ve laik bir yapıda da olmayan ülkeleri iç çatışmaya sokmuştur. Bir etnik gurubun veya mezhebin diğerleriyle birlikte yaşaması değil; birinin diğerine mutlaka üstünlük sağlaması körüklenmiştir. Bu plan bazı denemelere rağmen, Türkiye’ye uygulanamamıştır.

Bugün de milli menfaatleri icabı emperyal güçlere karşı birlikte olması gereken Bölge ülkeleri birbirine karşıdır. Hiçbir ülke diğerlerini kendinden bir adım bile ileri geçirmeme gayretindedir.

Suriye rejimine haklı olarak muhalif olan ve topraklarını savunan ÖSO ile harekat bazılarınca yadırganmıştır. Oysa, ÖSO içinde Türkiye’ye bağlılık ve sevgi içinde bulunan unsurlar vardır. Kanlı terör örgütlerinde ise gayrimüslim, paralı asker ve Süryani bolluğu vardır. Türkiye’ye sürekli Esad ile doğrudan görüşmeyi teklif edenler, harekatta bizi yalnızlaştırma amacı mı gütmektedirler? Aslında değişik ve uygun yollarla, vasıtalı şekilde Suriye rejimiyle görüşmenin olmadığı da ileri sürülemez. Silahlı mücadele ile diplomasi çoğu kere birlikte yürütülebilir.

Türkiye’nin sınırlarını ve ülke bütünlüğünü korumak için çaba göstermesi gereken NATO müttefikimiz ABD, NATO sınırlarını bırakın korumayı, Türkiye ile dolaylı bir savaşa girmiştir. Kiralık terör örgütlerinin patronluğunu yapmaktadır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Türkiye NATO dışına çıkarak kimseyi sevindirmemeli, Yunanistan dahil birçok ülkenin elini ve pazarlık gücünü güçlendirmemelidir. NATO’da kalarak, bazı olumsuzluklara rağmen, mücadele sürdürülebilir. Türkiye Batı dünyası ve Doğu komşuları ile ilişkilerinde milli menfaatlerini ençoklaştırabilmek için; iki tarafa da dengeli ve ölçülü yaklaşmalıdır. NATO’dan çıkmak veya başka bir yere girerek maceraya atılmak bir AVM’den çıkıp diğerine gitmek olamaz. Konu bu kadar basit değildir.

Yakın geçmişte bir Dışişleri Bakanımız bölge barışı için Esad ile görüşmeye gider. Görüşmeden sonra Esad’a toplantıyla ilgili soru yöneltilir ve Bakanımızın teklifi sorulur. Esad’ın verdiği cevap ilgi çekicidir: “… misafir bakanın tekliflerini ABD Büyükelçisi de yapmıştı” der. Aracı olduğunuz dönemlerde bile kendi milli ve yerli tezlerinizi savunmanız ve teklif etmeniz gerekirdi.

Aşırı iddialı ve ülkeyi bağlayıcı, suçlayıcı konuşmalar Türkiye aleyhtarı havayı körüklediği unutulmamalıdır. İç politika ile dış politika bir ezogelin çorbası haline sokulmamalıdır. Mezhepler üstü kalma geleneğimiz kesinlikle sürdürülmelidir. Son on yıldır desteklenerek görevler verilen ve sözde Türkiye’nin dışarıda da propagandasını yapan FETÖ’cüler şimdi Türkiye aleyhine ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yabancıların muhatabı bunlardı; onun için bugün yine bunlarla temas kuran yabancılar ülkemizi suçlama yarışına girmişlerdir. ABD güdümlü FETÖ’yü devlette ve değişik alanlarda egemen kılma tarihi bir yanlış idi. Diğer taraftan, Ayn-el Arab’a (Kobani’ye) sınırlarımızdan geçirilen, yedirip içirdiğimiz ve başarı dilediğimiz silahlı peşmerge sürüleri bugün bizimle çatışmaktadır.

Bütün bazı olumsuzluklara rağmen, Türk Milleti büyük çoğunlukla Devletinin, askerinin ve yönetenlerinin yanındadır. Birlik ve beraberlik mesajları vermektedir. Bu mukaddes davada ve Türkiye’nin var olma mücadelesinde hayatını vermekten çekinmeyen düğüne gider gibi vatan savunmasına koşan, Türk Milletinin aziz evlatları olan şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimize şifalar temenni ediyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Ne mutlu Türküm diyene…

Şub 09

Eğitime Bakış Açıları

Cafer GENÇ

Şubat tatili, “dinlenme” ve “değerlendirme” olarak yerine getirildiğine göre, eğitime bakış açılarımızı ortaya koyarak gündemimizdeki eğitim konularını değerlendirmiş olalım. Eğitim sistemimiz, sınavlara ve alınan notlara bağlı bir “Ölçme ve Değerlendirme” ile başarıyı tespit etmektedir. Bunun sağlıklı olup olmadığını tartışmak gerekir.

Eğitim sistemine MEB’in, okul yöneticilerinin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin bakış açıları vardır ve farklıdır. Farklılıklar üzerinde durarak bugün Milli Eğitimimizin, okul yöneticilerimizin ve öğretmenlerimizin bakış açılarını, yarın da, öğrencilerimize ve velilerimize önemli eğitim tavsiyelerinde bulunalım.

MİLLİ EĞİTİMİN BAKIŞ AÇISI:

MEB’imiz, devletin resmi bir kurumu olduğu için eğitime, kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde yaklaşmak zorundadır. Mevzuatta yeri olmayan uygulamalar, sorunların ve sıkıntıların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu yanlışlar basın, kamuoyu, sendikalar, köşe yazarları, eğitim otoriteleri tarafından dile getirilmektedir. Eğitimde, millete ve memlekete hizmet etme düşüncesi içerisinde olmak temel bakış açısı olmalıdır.

MEB’in, kanunları ve yönetmelikleri uzmanları tarafından, “en ideali” olacak şekilde hazırlanmaktadır. Bunu, Milli Eğitim Temel Kanunu’nda ve Milli Eğitimin Amaçları’nda görmemiz mümkündür. Milli Eğitimimiz, yıllardır sistemi oturtmak, eğitim ve öğretim uygulamalarından sonuç almak konularında başarılı olamamıştır. Sebepleri çoktur ve tartışılmalıdır. Dünyanın en iyi eğitim sistemi bile uygulayanı insan olduğu için ilgililerin, “anlayış” ve “yaklaşım” konusunda bakış açılarındaki yanlışlıkları sıkıntıların yaşanmasına sebep olmaktadır.

Not ve sınıf geçme konusunu da MEB’imiz, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Ölçme ve Değerlendirme” bölümünü ihtiyaca cevap verecek şekilde düzenlemelidir ve güncellenmelidir. Öğrencinin bilgi ve becerisini kullanmasına imkan, fırsat, ortam hazırlanarak “öğretim” ile İSTEDİĞİ mesleğin sahibi olması, “eğitim” ile MUTLU OLACAĞI hayata hazırlanması gerçekleştirilmelidir. Not için yazılıdan yazılıya çalışarak ezberci bir anlayışla bilginin hamalı olmak yerine; yapan, yaşayan, uygulayan birey olmasını sağlayacak bakış acısı ile yaklaşılmalıdır. Donanımını değerlendirmesi için seçeneklerle yönlendirilmesi gerekmektedir. “Günü kurtarmak” anlayışı yerine, “geleceğe yatırım yapmak” bakış açısı içerisinde olmak çok isabetli olacaktır.

OKUL YÖNETİCİLERİNİN BAKIŞ AÇISI:

Okul yöneticilerimizin, “Devletin dili belgedir, devlet resmi dille konuşur” diyerek mevzuata göre hareket etmeleri normaldir. Kanunlar ve yönetmelikler, “kurumsallaşma, kurum kültürü, ilkeler, değerler, marka olma” adına önemlidir ve gereklidir. Disiplin, rekabet, ideal ortam ve imkanlar, moral ve motivasyon gibi durumlar başarılı olmanın esasını oluşturmaktadır.

Yönetmeliğe göre, 8 – 9 zayıfı olan öğrencilerin bile (ortalama ve sorumluluk ile) sınıf geçtiği göz önünde bulundurulursa, not ve puan yönüyle bakış açısından ziyade, bilgi ve beceriyi kullanmanın daha önemi olacağı bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. İlgi alanına ve bilgi durumuna göre yönlendirmenin, bunu sosyal etkinliklerle ortaya koymasını sağlamanın kaliteli ve başarılı eğitimin sebebi olacağı gerçeğinden hareketle, öğrenciyi “kaybetmek” yerine “kazanmak” esas alınmalıdır.

Okul yöneticilerimiz, idari tasarruflarını da kullanarak öğrencilerinin hayallerini gerçekleştirmelerine, hedeflerine ulaşmalarına destek vermelidir. İlgi, sevgi, değer verme, paylaşma anlayışına dayalı bir bakış açısı kaliteli ve başarılı eğitimin temelini oluşturacağı bilinmelidir.

ÖĞRETMENLERİN BAKIŞ AÇISI:

Öğretmenlerimizin görev ve sorumlulukları bilinmektedir. Mevcut eğitim sisteminde, “en iyisini yapmak” gayreti içerisinde mesleklerini ifa etmektedirler. Eğitimde başarının sırrı mesleki anlayış, görev bilinci, vicdani ve ahlaki sorumluluk, ilgi ve sevgi yaklaşımı gibi değerlerde düğümlenmektedir. Bu düğümü öğretmen çözmektedir.

Üniversite bitirmekle, diploma almakla, okula gidip gelmekle, derse girip çıkmakla öğretmen olunmadığını biliyoruz. Bazıları, “ne iş yapıyorlar ki, tatilleri de çok… vs” deseler de insanla uğraşmanın zorluğunu bilmediklerini düşünüyorum. Boş zamanlarında, tatilde bile mesleğini, öğrencilerini düşünen öğretmenlerin, “insan yetiştiren insan” olarak bir anne, baba, ağabey, abla, akraba, yakını, tanıdığı, samimi dostu, arkadaşı olduğu da bilinmelidir.

Öğretmenlerimizin eğitime bakış açısı sınav, not, puan üzerine kurulu sayısal (maddi) bir durum değildir. Bunlar, en son düşünülmelidir. Öğretmen, öğrencilerini öğreterek ve yönlendirerek bir meslek sahibi olmalarını sağlamakla birlikte eğiterek hayata hazırlamanın manevi yönündeki mutluluğu da yaşamaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Yaptıklarımızın deneyimi, yapacaklarımıza “keşke”siz bakış açısı olmalıdır. Gözdeki görme bozukluğuyla görüş bozukluğunu (bakış açısını) karıştırmamak gerekir. Başarılı olmak için, bakış açımızı geliştirmek ve genişletmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz.

Şub 13

Afrin Öncesi ve Sonrası

Ruhittin SÖNMEZ

10 Şubat Cumartesi günü Afrin’den 12 şehit haberi geldi. Bir de Atak helikopterimiz düştü. “Harekât, askerimiz kent merkezine yaklaştıkça, daha riskli olacak” diyenler haklı çıkıyor.

Meselenin içimizi yakan boyutunu şimdilik düşünmemeye çalışarak, soğukkanlı bir şekilde, neler oluyor, neden oluyor ve neler olacak sorularına cevap aramaya çalışıyorum.

TV’lerde konuyu tartışan “uzmanların” bir kısmı savaşın risklerine dikkat çekenleri, hükümetin resmi görüşü dışına çıkanları hemen hain, PKK/ HDP/ ABD işbirlikçisi ilan ediyor. Diğer kısmı ise her konuda sırf karşı çıkmak adına bir şeyler söylüyor. Ben her iki tip “uzmana” da itibar etmiyorum.

Siyasi iktidar cenahı dış politikayı hep iç siyasette avantaj kazanma hesabı düşünerek yapmayı adet edindi. Ana muhalefet tarafı ise bu saldırılara cevap yetiştirmeye çalışmakta. Bunlar arasındaki söz düellosundan da bir şey çıkmaz kanaatindeyim.

AFRİN HAREKÂTININ ÖNCESİ

Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmaya başladığı dönemi hatırlayalım. Büyük Ortadoğu Projesinin Suriye ayağı 2011’de Esad rejimine karşı düzenlenen iç ayaklanmalarla başlatıldı. O zamana kadar  Erdoğan- Esad ilişkisi devletlerarası münasebetten öte iki kardeşin ilişkileri kadar yakındı. Şaşırıyorduk. “Bu adam sağlam pabuç değildir. Biz O’nun babasını da sevmezdik” demeye kalksak “komşularımızla sıfır sorun” politikasına karşı çıkan “hainlerden” olma korkusuna kapılıyorduk. Ne olduysa oldu, birden Esad, Esed oldu. O’nu düşman ilan ettik.

Esad karşısında birden zuhur ediveren türlü çeşitli silahlı örgütün düzenlediği saldırılar, ayaklanmalar ve işgaller ile ayaklanmalarla karşılaştı. Bunlarla en sert şekilde mücadele etmeye başladı.  İç savaş yayıldı. Suriye stratejik bir bölgeydi. ABD’nin planına karşı devreye Rusya, İran ve Çin girdi.

ABD ile Rusya, İran blokunun önce destekledikleri paralı askerlerden oluşan çetelerin vekâlet savaşları… Sonra IŞİD / DAEŞ denen bir ordu Irak ve Suriye’nin topraklarının büyük bir kısmını işgal ediverdi. Arkadan süper güçlerin bizzat kendi silahlı kuvvetlerinin de zaman zaman sürece dâhil olduğu karmaşık bir savaş alanına döndü Suriye.

Türkiye’nin çok keskin bir “Esed gitsin” politikası izlemesi üzerine, Esad ülkesinin kuzeyinde Türkiye ile arasına PKK/PYD’nin yerleşmesine izin verdi.

ABD bir hedef belirlemişti. Bu hedef, İsrail’in güvenliği ve petrolün nakli için bir koridor oluşturmaktı. Bu koridorun kontrolünü oluşturacağı “Kürt Devleti” ile yürütecekti. Irak’ın kuzeyinde Barzani ile yaptığını, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD ile yapacaktı.

Bir gün güney sınırımızda, Fırat’ın doğusundaki Ayn El Arab kenti, “Kobani” kantonu oldu. Türkiye PKK/ PYD’nin burada tutunması için ABD silahlarıyla teçhiz edilmiş teröristlerin kendi topraklarımızdan geçişine izin verdi. Teröristlerin yedikleri lahmacun paralarını bile devletimiz ödedi.

Bu terörist örgütün lideri Salih Müslim’i, devletimiz İstanbul’da devlet başkanı gibi ağırladı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu Diyarbakır mitinginde “Kobani’ye buradan selam ediyorum… Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyor, bağrıma basıyorum” dedi.

Şimdi “alınlarından öpülen kardeşlerin” şehit ettiği evlatlarımızı ebediyete uğurluyoruz. Devletimiz şehit haberleriyle yanan yüreklerimizi, “alınlarından öpülen kardeşlerden” kaç tanesini öldürdüğümüzü açıklayarak yüreklerimizi soğutuyor.

BAŞKA ÇARE YOK MUYDU?

Herkes bilir ki savaş son çaredir.

Siyaset yoluyla çözüm üretemediğinizde elinizi güçlendirmek için silahlı güç kullanılır. Savaşın sonunda da yine diplomasi devreye girer ve düşmanınızla barış imzalarsınız.

Anladığım kadarıyla Suriye meselesinde Rusya ve ABD belli konularda anlaşmış gibi.

ABD Suriye’nin kuzeyinde ama Fırat’ın doğusundaki bölümde bir PKK devletini şimdilik yeterli görmekte.

Rusya, Fırat’ın batısının Suriye’de kalmasını kâr saymaktadır. Afrin Harekâtı başlamadan ilk kazançları, ÖSO’dan Suriye’nin (Esad’ın) devraldığı Halep Havaalanı oldu.

ABD Fırat’ın batısındaki bölgenin PKK/ PYD’den temizlenmesine ses çıkarmayacaktır. Ancak bu temizlik işini yapmaya sürüklediği Türkiye’ye bu işin çok pahalıya mal olacağı bir direniş olmasını istemektedir. Çünkü ABD planına göre, Türkiye Fırat’ın doğusunu temizlemeye cesaret edememelidir.

Bunun için ABD göz göre göre terörist PKK/ PYD’yi binlerce tır dolusu modern silahlarla (uçak hariç her türlü silahla) donattı.

Şehitlerimiz, gazilerimiz ve maddi kayıplarımız bu silahları kullanan ABD maşası teröristlerin eseridir.

Sınırımızda bir “PKK devleti” kurulmasına izin veremezdik. Bu, ülkemizin önümüzdeki on yıllarda güvenliğini tehdit edecek önemli bir tehlikedir.

Bu bakımdan Afrin Harekâtı uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Ancak bu son çare mi idi?

Harekâtı yaparken devletimiz “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğumuzu” açıkladı. Bu demektir ki, eninde sonunda biz buradan çekileceğiz ve Suriye devletine bırakacağız. Zaten Türk nüfusun çok az olduğu topraklarda uzun süre kalmak kolay olmayacaktır.

Şu anda Suriye devletini Esad temsil etmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayabilecek tek güç O’dur. Esad Türkiye için en ehven-i şer seçenektir. Peki, birçok konuda yaptığımız gibi hatamızı kabul edip, bizi “kandıran” bir suçlu bulsak ve Esad ile anlaşsak nasıl olurdu?

Esad ülkesinin bütünlüğünü korumak için, Fırat’ın batısında ve doğusunda, PKK/ PYD’yi kendi temizlese, biz de ona yardımcı olsaydık… Hem kahraman askerlerimiz şehit ve gazi olmasalar, hem de Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeliyi kendi ülkelerine gönderseydik daha iyi olmaz mıydı?

İyimser bir soru soralım: Acaba şu safhada bu seçenek üzerinde çalışılıyor olabilir mi?

 

 

Şub 01

Demokrasilerde Baskı Ve Tehdit!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Demokrasi “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi”dir.

 

Demokrasi aynı zamanda bir “erdemliler hareketi”dir. İçinde hoşgörü, yüksek ahlak, özgürlük, barış, kardeşlik ve eşitlik bulunur. İnsanlar bu sistem içinde birbirilerine karşı saygılı ve anlayışlıdır. Birbirlerinin üzerinde bir tahakküm kurmaya çalışmazlar.

 

Demokrasilerde bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlükleri ile sınırlıdır. Dogmalar değer bulamaz. Irk, etnik, dini ve mezhep, dil farklılıkları belirleyici unsur olmaz.

Ama gelin görün ki, 72 yaşına girmiş bulunan demokrasimizde nerede ise bunların hiç birini bulamazsınız. Bir de, “demokrasi kültürü”müz oluştu diye böbürlenip dururuz…

 

Ülkemiz demokrasisi, tarihimizin en zor günlerinden geçiyor. Siyasi partilerin davranışları ve söylemleri, liderlerin tavırları, hoşgörüsüzlük, ahlaki zaafiyet, yolsuzluk ithamları, iktidarın ne pahasına olursun olsun sürdürülmesi gayretleri, demokrasiden bölücülük çıkarma çabaları ve bütün bunların halkın davranışlarında yansımalar bulması; demokrasimiz için çok üzücü bir tablo ortaya koyuyor.

 

Düşünün ana muhalefet partisinin genel başkanının, Türk Milletinin seçim tercihini “etnik ve mezhep temelli düşüncelerin belirlediğini” ifade etmesi, hangi noktada olduğumuzun bir dışa vurumudur.

 

İktidarın ise muhalefete hem de kendisini iktidardan edebilecek bir muhalefete ve siyasetin yeni yüzlerine hiç tahammüllü yoktur. Sanki ebediyen iktidarda kalınmak ister gibi bir tavır ve davranış içerisindedirler. Bu taraftarlarına da, yansımaktadır.

 

Siyasi partilerin Gazi Meclis(TBMM)’te yapılan grup toplantıları ise futbol maçlarını aratmayacak tezahürata ve tribün şovlarına sahip olmaktadır. Siyaset “ulan ahlaksız” seviyesine inmiştir.

 

Yeni kurulan bir siyasi partinin ilçe başkanı; ilçe binası tutmak için en az yirmi yer baktığını ve tam sekiz kez kontrat yapmak zorunda kaldığını ve insanların parası mukabili boş duran gayrımenkullerini, üzerilerindeki “mahalle baskısı” nedeni ile kiraya vermek istemediklerini bana anlattığında hayretler içinde kaldım.

 

Nerede AB kriterleri, nerede demokrasi, nerede çoğulcu çok partili parlamenter sistem, nerede hukukun üstünlüğü, nerede anlayış ve hoşgörü ve de bütün bunların cem olduğu demokrasi kültürü, nerede? Sadece boş nutuklarda mı, bunlar?

 

Ya da muhalefetin çalışmalarına katılırsanız ve burada yazmak istemediğim; o olur, bu olur baskıları ve de hatta tehditleri! İşinden atılanlar, görevlerinden alınanlar, görev süreleri yenilenmeyenler! Bu nasıl demokrasi? Farklı düşünemeyecek ve farklı hareket edemeyecekmiyiz? Meselelere kendi penceremizden bakamıyacakmıyız? Yasak mı, bunlar? Yasaksa, demokrasi aynı zamanda bir yasaklar sistemimi de, oluyor? Çokbilmiş demokrasi havarileri anlatsın da bir öğrenelim…

 

Olmaz arkadaşlar, olmaz! Aynen hukuk nasıl hepimiz için lazımsa emin olun demokrasi de, hepimiz için lazım… Vazgeçin bu sevdadan! Böyle devam ederseniz, ülkenize ve topluma en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış size de kalmaz. Ama toplumu öyle bir kaos sokarsınız ki; bunun faturasını onlarca nesil öder. Bunu yapmaya hakkınız ve hakkımız yok! Açın yolu, kaldırın demokrasinin önündeki engelleri… Türk Milletine bu yakışır.

Şub 09

2019’un Dönüşü Yok

Dr. Sakin ÖNER

Türk milleti, 2019 yılında üç farklı seçim yapmak zorunda. Mart 2019’da Yerel Yönetimler Seçimi, Kasım 2019’da Milletvekilliği Genel Seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu seçimlerin en önemlisi de, 16 Nisan 2017’de yapılan Referandum sonucunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Partili Cumhurbaşkanlığı bölümü gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemine Geçiş Seçimidir. Bu  seçimle, Türkiye’nin 23 Nisan 1920’den bu yana uyguladığı Parlamenter Sistem ve Tarafsız Cumhurbaşkanlığı Sistemi sona erecektir. Bütün devlet kurumları da bu sisteme göre yeniden yapılandırılacaktır. Dolayısıyla 2019’da yapılacak seçim, normal bir seçim değil, milletin tabi olmak istediği rejimi tercih etme seçimidir.

Eğer seçimler normal tarihinde yapılırsa, Yerel Yönetimler Seçimine bir yıl,  Milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimine 20 ay var. Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri kapsamında düşünülen siyasi ittifakın, Yerel Yönetimler Seçiminde de yapılmasına imkan sağlayacak düzenlemeler üzerinde çalışıyor. İktidar önünü görebilmek için, Yerel Yönetimler Seçiminin tarihini erkene çekebilir.

16 Nisan Referandumunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Milletvekili Genel Seçiminin pek önemi kalmadı. Çünkü, rejim değişiyor, Parlamenter Sistem sona eriyor. Dolayısıyla Parlamentonun işlevi büyük ölçüde sona eriyor.  Yasama ve yürütme erkleri, Partili Cumhurbaşkanının eline geçiyor. Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Kurulu, üyelerinin çoğunluğunu kendi seçeceği için kontrolüne geçiyor. Cumhurbaşkanı yürütme erkini, çoğunluğu parlamento dışından seçilen Başkan Yardımcıları ve Bakanlar eliyle kullanacak. Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, partisiz olacaklarından millete karşı bir sorumlulukları yok, sadece kendilerini atayan Cumhurbaşkanına karşı sorumlukları var.

Sizin anlayacağınız, Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, Cumhurbaşkanı tarafından atandıkları için,  bir nevi bürokrat durumundalar. Ama bunlar, güçlendirilmiş bürokrat durumundalar. Çünkü devlet memuru durumunda olan bürokratlar hakkında idari, mali, hukuki ve disiplin soruşturmaları açılabilir, hapis ve meslekten ihraca varan cezalar verilebilir. Ama atanan Başkan Yardımcıları ve Bakanlar için yasal işlem yapmak çok zor.  Bu seçimlerle ilgili tek gelişme, milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasıdır. Aslında etkisizleşen Parlamentonun milletvekili sayısını arttırmak değil, azaltılmak, mesela 300’e indirmek gerekirdi.

Bu durumda 2019’un en önemli seçimi, Cumhurbaşkanı seçimidir. Bu Cumhurbaşkanı, bugüne kadar seçilenlerden farklıdır. Bu farkı, 16 Nisan Referandumundan sonra, sadece “Partili Cumhurbaşkanlığı” bölümünün hayata geçirilmesiyle gördük. Cumhurbaşkanı, hem ülkeyi, hem partiyi yönetiyor. Partisinin hem Genel Başkanı, hem de partisinin Meclis Grubu Başkanı olarak her türlü siyasi faaliyetine katılıyor. Parti kongrelerinde, Meclis Grubu toplantılarında konuşmalar yapıp, diğer siyasi partilerin liderleriyle polemiğe giriyor. İstediği bakanı, belediye başkanını, partisinin il veya ilçe başkanını istifa ettirebiliyor. 2019 seçimlerinde Parti Genel Başkanı olarak milletvekili listelerini de yapabilecek. Bu şekilde Meclis’i istediği gibi şekillendirecek.

Bu sistem, bu haliyle dünyadaki bütün Başkanlık sistemlerinden farklı, ülkemize has bir sistem. Mesela ABD’deki Başkanlık sistemi, sert kuvvetler ayrılığına dayanır. 2019’da bu sistem tamamen hayata geçerse, bütün yetkiler bir kişinin elinde toplanmış olacak ve egemenlik, milletten alınmış, tek şahsa verilmiş olacak. “Cumhurbaşkanını halk seçiyor, egemenlik neden halktan alınmış olsun?” gibi bir soru akla gelebilir. Cumhurbaşkanı geçerli oyların yüzde 50+1’i ile seçiliyor. Seçimlere seçmenin genellikle yüzde 15-20’si katılmıyor. Bu durumda, milletin yüzde 50’sinin altındaki bir temsil oranıyla seçilmiş olacak.

Bu sistemde Cumhurbaşkanı, bütün bakanları ve bürokratları seçiyor,   bakanlıkları, devlet dairelerini, kurumları kurabiliyor, kaldırabiliyor, ihale yapabiliyor, bölgesel yönetimler kurabiliyor. Meclis’i feshedebiliyor, temel haklar hariç, yürütmeye ilişkin her konuda kararname çıkarabiliyor. Meclis aynı konuda kanun çıkarırsa kararname hükümsüz oluyor. Meclis’in çıkardığı kanunu Cumhurbaşkanı veto edebiliyor. Veto ettiğinde Meclis bunu ancak salt çoğunlukla tekrar kabul edebiliyor.

Partili Cumhurbaşkanı, kontrol ettiği Meclis’te aynı kanunun salt çoğunlukla geçmesini engelleyip, fiilen yasa çıkarma yolunu tıkayarak, kararname yolunu açabiliyor. Cumhurbaşkanı kararname çıkararak, merkezi idare kapsamında bölgesel yönetim birimleri, bölgesel yapılar, bölgesel kamu kurum ve kuruluşları oluşturulabiliyor. Bu sistemde, yargı (Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Kurulu) tamamen siyasetin kontrolüne giriyor.

Görüldüğü gibi, bu sistemde Cumhurbaşkanı, Meşrutiyet dönemi padişahlarının yetkilerinden daha çok yetkiye sahip bir konumda. Parlamenter sistemin dayandığı, “Hakimiyet kayıtsız ve şartsızdır milletindir” sözü, bir anı olarak kalacak. Artık millet ülkeyi, kendi seçtiği vekilleri eli ile kendi yönetemeyecek. Bu yetkiyi seçtiği, aynı zamanda partisinin genel başkanı olan taraflı Cumhurbaşkanına verecek. Her iki sistemde de, seçimi halk yapıyor, kaderini kendi tayin ediyor.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi, adı konulmamış Türk usulü “Başkanlık Sistemi isteyenler” ile “Parlamenter Sisteme dönülsün” diyenler arasında geçecek. Bu seçim partiler arasında değil, rejimler arasında geçecektir. Türk demokrasisi 2019’da büyük bir imtihana hazırlanıyor. Herkesin safını şimdiden belirleyip, halka da iki sistem arasındaki farkları ayrıntılı olarak anlatmaları gerekir.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, geriye dönüş yoktur. Eğer “Başkanlık Sistemi”ni destekleyen biri Cumhurbaşkanı seçilirse, her şey yetkisinde olacağından, bir daha “Parlamenter Sisteme dönülmesi” gündeme getirilemeyecektir. “Parlamenter Sistemi” savunan biri Cumhurbaşkanı seçilirse, tekrar “Parlamenter Sistem”e dönülmesi mümkün olur. Bu yüzden, “Parlamenter Sistemi” savunanların, bunu sürekli millete hatırlatmaları gerekir. Bu seçim, bundan sonraki yönetim biçimimizin, tabi olacağımız rejimin belirleneceği bir kader seçimidir.

Kararımızı, konuya uzun vadeli bakarak, Recep Tayyip Erdoğan’a göre değil, ondan sonra seçilecekleri de göz önünde bulundurarak verelim. Konuyu, günlük siyasetin dalgalanmalarına, siyasi partilerin istikbal hesaplarına göre değil, ülkenin istikbalini düşünerek, rejim tercihimize göre değerlendirelim, safımızı ona göre belirleyelim. Çünkü, 2019’un dönüşü yok.

 

Şub 14

Ortak Akıl ve Devlet Tecrübesi

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’nin büyük meselelerinin ana kaynağı ortak aklın ve devlet tecrübesinin kullanılamıyor oluşudur.

Ülkemizde, son dönemde devlet adına karar verme mekanizmalarının çalıştırılmadığı, bütün kritik kararlar için tek kişinin aklına güvenildiği bir yönetim anlayışı hâkim.

Oysaki Türkiye dünyanın en eski, en köklü devlet geleneğine sahip devletlerinden biridir. Türkler de, devlet yönetme tecrübesi en yüksek olan milletlerin başında gelir.

Fakat halen “kurumlarda ciddi sorunlar var. İş üreten, proje üreten, fikir üreten, inisiyatif alan yeni açılımlar yapan çok az insan kaldı. Bürokratik kadrolarda, siyasi kadrolarda, devlet kadrolarında bir ehliyet sorunu yaşanıyor.”

Bu teşhis iktidara yakın bir yazara, Yeni Şafak’tan Kemal Öztürk’e ait.  Öztürk devam ediyor: “Bunlar doğru. Ancak bu kaht-ı rical, yani ‘devlet adamlığı yoksunluğu’ bu demek değildir. Yaşadığımız sorun, liyakat ve ehliyete göre insan istihdam etmeme sorunudur. Zira Türkiye’nin yetişmiş nitelikli insan kaynağı, devlet adamı bulunuyor.”

“Liyakat ve ehliyet meselesi devletin ciddi sorunu haline geldi.”

“Her dediğime ‘evet’ diyecek, hiç itiraz etmeyecek, hep bana sadık kalacak adam arıyorlar.”

İşte bahsettiğim temel sorun, bu tip adamlarla devleti yönetmektir. Dış politikada da en yetkin kadroları “monşer” diye aşağılayarak tasfiye ettiler. Yerlerine getirilen liyakatsiz kadroların tek derdi iktidara yaranmak..

Diplomatın görevi siyasilerin hatalarını tekrarlamak değildir. Onların hatalarını da örten, gerektiğinde nükteli, gerektiğinde zarif, yeri geldiğinde sert ve kararlı fakat her zaman sakin ve zekice bir diplomatik lisan kullanmasıdır.

Zaman zaman TV’lerde izlediğimiz eski büyükelçiler meğer ne kadar değerli bürokratlarmış. Milli menfaatleri önceleyen, dış politika meselelerine vakıf, meramlarını son derece zarif ve etkileyici bir üslupla anlatabilen bu insanları “monşer” diye aşağılarken meğer ne kadar haksızlık yapmışız.

Ak Parti iktidara geldiğinde dış politika alanında çok doğru bir hedef ortaya koymuştu: “Komşularla sıfır sorun.” Fakat Ahmet Davutoğlu’nun mucidi olduğu bu hedefe ulaşmak şöyle dursun, tam tersine ciddi sorunlar yaşamadığımız komşumuz kalmadı. Yürütülen bu dış politikada en büyük başarısızlık Suriye konusunda yaşandı. “Stratejik Derinlik” kitabının yazarının ülkemizi düşürdüğü durum, şimdi “stratejik çukur” olarak tanımlanıyor.

1980-1988 İRAN- IRAK SAVAŞI ÖRNEĞİ: 8 yıllık İran- Irak savaşında ortak akıl ve kurumlarımızda var olan devlet tecrübesi ülkemizi “Ortadoğu bataklığına” girmekten korumuştu. Her ikisi de komşumuz olan İran ile Irak’ın Savaşında mülteci problemi, ülkemize terör transferi, ülkemizin hedef alınması olayları yaşanmadı. Ekonomik kayıp olmadı. Çünkü devreye devlet aklı girdi.

Türkiye savaşan iki devlet arasında taraf olmadı. Gerektiğinde arabulucu oldu. Hatta BM’de savaşan her iki tarafın temsil yetkisini verdiği devlet oldu. Siyasi itibarı ve bölgesel ağırlığı arttı. Her iki ülkenin de (savaştıkları için) üretimleri düşmüş, ihtiyaçları artmıştı. Türkiye iki tarafa da bol bol ihracat yaparak süreçten ekonomik olarak da çok kârlı çıktı.

Suriye iç savaşında ise ortak akıl ve devlet tecrübesi kullanılmadı. Türkiye taraf oldu. Esed’i devirme gayretkeşliğine girdi. Mezhepsel tercihler kullandı. Suriye’nin stratejik önemini kavrayamadı. Burada Rusya, İran ve Çin’in meydanı ABD’ye bırakmayacağını öngöremedi. Devletimiz yönetenler üç gün içinde Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma hayallerine kapıldı.

Sonuç: Güvenliğimiz, ekonomimiz, sosyal dengelerimiz zarar gördü. Ülkemiz bir beka problemi ile karşı karşıya kaldı.

İş TSK’ya düştü. Siyasi hataları temizleme görevi Mehmetçiğe verildi.

Şehitler.. OHAL… Ekonomik kayıplar… Ve ABD ile savaşın eşiğine geldik.

Görüldüğü gibi devlet tecrübesini, kurumların ortak aklını kullandığınız zaman krizler fırsata dönüşebiliyor. Tam tersine kişilerin şahsi ihtirasları, ideolojik hayalleri, benlikleri ön plana çıkınca stratejik çukura düşebiliyorsunuz. Bunun zararını yanlışları yapanlar çekse pek aldırış etmeyebiliriz. Ama zararını bütün millet çekiyor.

Terörle çekiyoruz. 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı problemi olarak çekiyoruz. En acısı da gencecik fidanlarımızı şehit vererek çekiyoruz. Bütün bu zararlara yol açan politikaları uygulayanlar ise “pişmanlık duymadıkları” gibi, milletimize bir özür dileme borcunu bile yerine getirmiyor.

“Hep yakınıyorsun, çare ne?” diye soranlara cevabım çok kısa: Çare ortak akla dönüşte… Çare kurumların devlet aklını kullanmasının yolunu açmakta… Çare liyakatsiz, ehliyetsiz muhterislerden devleti kurtarmakta…

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar