Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 09

Mekkeli Yetimin Hikâyesi

                                                                                                         A.Kemal GÜL

Mekkeli bir yetimin hikâyesidir bu… Yaşadığı toplumun ‘’emin’’ sıfatıyla andığı, ‘’Denizlerde bir kılı ıslatacak su bulunduğu, Hıra ve Sebir dağları yeryüzünde dikili durduğu sürece’’ mücadele edecek olan ‘’erdemlilerin’’ önderinin hikâyesi bu.

‘’Gençliğimde Cüda’n oğlu Abdullah’ın evinde öyle bir antlaşmaya katılmıştım ki o, benim için dünyadaki her şeyden daha değerlidir. Allah’a yemin olsun ki bugün de o göreve çağrılsam, hiç tereddüt etmez, giderim’’ diyen Mekkeli bir yetimin sarsılmaz iman gücünün hikâyesidir bu…

Kendisine mal ve servet teklif edildiğinde: ‘’ Bir elime güneşi bir elime de ayı verseler yine de davamdan vazgeçmem’’ diyen Mekkeli bir yetimin ulvi hikâyesi…

Mescidin bahçesindeki hasırın üzerinde uyukladığında, mescide gelen dostlarının üzerinde uyuduğu hasırın izlerinin yüzüne çıktığını görüp, ‘’Sana bir şilte alalım, hasırın izi yüzüne çıkmış’’ dedidiklerinde, ‘’Benim dünya ile ne işim olabilir’’ diyen Mekkeli bir yetimin beşeri aşan hikâyesi…

İsminin önüne övücü sıfatlar eklenmeye başlandığında, övenleri bundan menederek; ‘’ Hıristiyanların Meryem’in oğlu İsa’yı övdüğü gibi beni övmeyin, bana yalnızca Allah’ın kulu ve Resulü deyin’’ diyen Mekkeli bir yetimin zamanlar/ mekânları aşan hikâyesi…

Huzurunda birisi korkuya kapıldığında: ‘’Sakin ol, ben Kral değilim, ben güneşte kurutulan eti yiyen Kureyşli fakir bir kadının oğluyum’’ diyen Mekkeli yetimin mütevazılığinin hikâyesi…

Hıra dağının bir mağarasında inzivaya çekilmiş Yüce Yaratıcısıyla baş başa iken engin sabrıyla, kayıptan bir ses duyar.  O ses Büyük Melek Ceprailin Yüce Yaratandan aldığı seslenişin söze dökül mesiydi. ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku. O insanı bir nüfteden yarattı …’’Ayetiyle peygamber olarak müjdelemenin sorumluluğunu kavramış oldu. İlk ayet’’ ilim yapmayı’’ işaret ediyordu. O Mekkeli yetim, müşrikleri Yüce Yaratanın birliğine davetle mükellef son peygamber Muhammet Mustafa’dır.

O Peygamber ki, Yaratanın yarattığı her şeyin ilmini yapmakla, insanı ve insanlığı doğru yola, ilim yapmaya davet etmekle mükellef kılındı.’’İlim insanın yitik malıdır, bulduğunuz yerde alın’’ diyecekti. ‘’Beşikten mezara kadar ilim edinin’’diyecekti.

***

Hicaz ve çevresinde yaşanan putperestliğin, insanlığı yerlerde süründüren, insanın insana kul olmasını yeğleyen her tülü sömürünün, insani değerleri ayaklar altına almanın, çiğnemenin kırılması noktasında Mekkeli yetim Hz. Peygamberin verdiği tavizsiz kavganın hikâyesidir… Bu, zaman ve mekânları aşan beşer üstü mesajın adı İslam’dır, Mekkeli yetim İslam’ın son Peygamberidir dünya durdukça…’’İslam güzel ahlaktır, ben bozulan güzel ahlakı tamamlamak için görevlendirildim’’diyecektir.

O öyle beşer üstü bir hikâye ki Cennetten yeryüzüne adım atışımızla başlayan hicret hikâyemizidir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Mekkeli yetim Peygamberimiz Muhammet Mustafa’dır. O adalet ve merhamet peygamberini, insanî erdemlerden ve kulluk bilincinden uzaklaşmış cahiliye toplumu hazmedemedi. Mekkeli müşrikler, kendilerine bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Merhamet Peygamberine akla hayale gelmedik baskı ve zulmü reva gördüler.

Ona kucak açmak, onunla yeniden kendilerine gelmek yerine onu dışladılar, Onun hayatına kastettiler. Bu baskı ve şiddet ortamında İslam’ı yayma ve yaşama imkânı kalmadığını gören Peygamberimiz önce sahabeden bazılarını gönderdi, sonra da kendisi gitti fedakâr insanların şehri Medine’ye.

İşte Allah Resulü ve ashabının bu kutlu yolculuğunun adı hicrettir. Bu hicret, sıradan bir göç değildir. Hz. Ömer döneminde takvim başlangıcı kabul edilen hicret, Müslümanlar için bir milattır.

Hicretle beraber İslam’ın yüksek hakikatleri Medine’den bütün yeryüzüne dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Hicret, Müslümanlar için birçok dersler içermektedir. Her şeyden önce bu hicret, bir kaçış değil, yüce değerlerin yeryüzünde neşv-ü nemâ bulması için girişilen kutlu bir yolculuktur. Hicret; şiddetten merhamete, esaretten özgürlüğe gidişin adıdır. Allah’a itaatin, sadece O’na kul olmanın göstergesidir. Hicret, İslam davası uğruna anadan, babadan, evlattan hatta candan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır. Hicret, yârını, diyârını, malını-mülkünü Allah için göz kırpmadan terk eden Muhacir ve onları bağırlarına basan Ensârın destanıdır. Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, sevgi, saygı, paylaşma ve kucaklaşma vardır.

Hâsılı hicret, Allah’a ibadete, insanî erdemlere, rahmet ve medeniyete gönlünü açanların azmi ve kararlılığı, bu değerlere kapılarını kapatanların ise hüsranıdır.  Resûlullah Efendimizin hadisi doğrultusunda asıl hicret, haram ve günahları terk ederek Yüce Allah’a teslimiyettir. Allah Resulüne gönülden bağlılığın, sadakatin, ümmet olabilme gayret ve samimiyetinin ifadesidir. Hicret, insanlık onurunu zedeleyen her türlü süflî duygu ve emellere sırt çevirmektir. Ulvî değerler uğruna mücadele etmektir. Hicret; bâtıldan, boş şeylerden, ömrü israf eden her türlü arzu ve istekten uzaklaşmaktır. Hakk, hakikat ve ahlak yolunda ilerlemektir. Yüce Mevlâ’nın yarattığı tertemiz fıtratımızı muhafaza edebilmektir. Şirkten, küfürden, nifaktan uzak durup, imana sadık kalabilmektir.  Hicret ahlakına sahip olmanın ölçüsü Allah’a kul, Resulüne ümmet olma bilinciyle, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret göstermektir. Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma duygusuyla, samimiyetle kardeşine, milletine, değerlerine gönülden bağlı olmaktır.

Dolayısıyla İslam’ın bütün değerlerini istismar ederek, vatanına ve milletine her türlü hainliği yapanların, hicret kelimesinin arkasına sığınmaları beyhude bir çabadır. Böylelerinin, içine düştükleri acizliği, hicret kelimesini kirleterek müntesiplerine izah etmeye çalışmaları, hicret gibi ulvi bir kavramı istismardan başka bir şey değildir.

Ne mutlu hayat yolculuğunu kutlu bir hicrete dönüştürebilenlere! Ne mutlu bu hicretin sonunda Allah’ın rızasına ulaşabilenlere! Mesajını veren Kur’an ayetlerinin vurgusuyla!…

Hicretin 1439. yılının, İslam ve insanlık âleminin huzur ve kurtuluşuna vesile olması dileğiyle!…

 

Eki 09

Unutulan Türkler! “Kerkük’ü Unutmadık! Kerkük Türk Kalacak”

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu yazıyı yaklaşık 10 yıl önce yazmışım. Türklerle ilgili gerçekler aynen olduğu gibi bugünde önümüzde duruyor. Şimdi Türkmeneli’nden, Kerkük’ten bizi temizlemeye çalışıyorlar. Ne kadar direneceğimizi hep beraber görececeğiz. Dilerim ki, yine bir tarih yazarız… Mesele biter mi? Tabii ki, hayır! Sırada Ege’deki adalarımız, Rodos, Batı Trakya, Doğu ve Batı Balkanlar, Kırım, Doğu Türkistan ve “var oğlu var” bir çok ilimiz var. Allah Türk Milletinin yar ve yardımcısı olsun.

 

Türk Milleti, üzerine oynanan oyunlar sebebiyle akşam yediğini unutur vaziyettedir.

Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ibaret değildir.

Türkiye Türkleri, uzun yıllar, uygulanan karartma politikası yüzünden, kendilerinden başka Türk olabileceğini düşünememişlerdir.

Oysa yeryüzünde, Çin Seddinden Adriyatik’e, Avrupa’dan Amerika, Avustralya ve Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyada sayısı 300 milyona ulaşmış olan büyük bir millet yaşamaktadır.

Üçyüz milyonluk bu büyük insan kitlesini; birbirine unutturmak ve kucaklaştırmamak için bir çok oyun sahneye konmuş ve halende konulmaya devam etmektedir.

Dış güçler ve onların işbirlikçisi yerli ihanet çeteleri, Türk denilince hemen hafife ve alaya almaya başlar, biraz ısrar etseniz sizi hayalci diye nitelendirir, pes etmediğinizi görünce de “ırkçı faşist” damgasını yapıştırıverirler.

İnsanın milletini sevmesi ve uzak düştüğü kardeşini düşünmesi, araması, yardımına koşması suçmudur?

Günümüz de bir çoğu, medyanın köşebaşını tutmuş olan, 1980 öncesinin Maoist denilen dönek solcuları, komünizm baskısı altında ezilen Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu‘nun bir hayalden ibaret olduğunu, aslında böyle bir kişinin hiç yaşamadığını ve Türk Milliyetçileri tarafından uydurularak yaratıldığını anlatıp durdular.

Yıllar sonra Mustafa Cemiloğlu ile aynı masada otururken kendisine bir hayal ile oturduğumu fakat bu hayalin gerçeğe dönüşmesinden dolayı çok mutlu olduğumu ifade ettim.

Bize yalan söylemişlerdi. Kırım Türkleri varolmak için mücadele ediyor ve liderliklerini de Mustafa Cemiloğlu yapıyordu.

Bu zevat bize halen yalan söylemeye devam ediyor.

Hepsi AB, ABD, İsrail ve sahipleri kimse onun yardakçılığına soyunmuş vaziyette.

Tek görevleri var: Türk Milletini aldatmak.

Bahadır Selim Dilek isimli bir gazeteci “Ege’nin Unutulan Türkleri” adında bir kitap yazdı. Çok güzel bir çalışma.

Ancak sadece Ege’de unutulan Türk yok. Dünyanın dört bir köşesinde unuttuğumuz milyonlarca Türk ve kendini Türk gibi gören insan var.

Bahadır Selim Dilek‘i arayıp çalışmasından dolayı tebrik ettim. Biraz sohbet edince bana yerini ve adını, her Türk’ün başına bir şeyler geldiği ve bizimde yardım için elimiz uzanamaz diye belirtmek istemediğim, Ortadoğu’da bir Türk köyünden bahsetti.

II.Abdülhamit bu köyü Girit Adasından o bölgeye topluca gönderip iskan etmiş. Türkçe ve Rumca’dan başka bir dil konuşmuyorlar.

Bu satırları onlar ve onlar gibi bir köşede bıraktığımız insanlarımız için yazmak istedim.

Ne çok insanımızı yalnız bırakıyor ve unutuyoruz!

Oysa nerede bir Türk yaşıyorsa, onu bulup, onunla ilgilenmeliyiz.

Bu sebeble nerede ve ne kadar Türk yaşıyorsa acilen bir envanter çıkartılmalı ve elimizde faydalanacağımız böyle bir kaynak bulunmalıdır.

Birisi kalkıp bize, nerede ve ne kadar Türk yaşıyor, bunlar hangi adla biliniyor yada hangi boya mensup, inançları nedir diye sorsa, vereceğimiz bir cevap mualesef yok.

Biz; Osmanlı – Türk İmparatorluğunun hem bakiyesi hem mirasçısıyız.

Türk olanlar ve Türk gibi görülenler yada kendini Türk gibi görenler bizim özbeöz kardeşlerimizdir.

Bu nedenle kimseyi unutmaya ve yalnız bırakmaya hakkımız yoktur.

Ancak küresel güçler bazı milliyetleri öne çıkartırken bazılarını da unutturmaya çalışmaktadır.

Küresel sermaye baronlarının, çıkarlarının olduğu bölgelerdeki etnik ve dini azınlıklar daima ön planda tutulmaktadır.

Irak’ta Kürtler, Balkanlarda Arnavutlar, Rusya’da Çeçenler(güncel olarak Abhazlar ve Osetler), Çin’de Uygur Türkleri buna iyi birer örnektir.

Küresel güçlerin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir, yada unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy’de bugün sayıları 3-5 bin arasına düşmüş olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi.

Günümüzde Yunanistan’a ait Oniki Ada’da varlığını korumaya çalışan bu bir avuç Türk; susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan milyonlarca Türk arasındaki yerini alıyor.
Onlar; dünyanın dört bir köşesindeki diğer unutulan Türkler gibi ne Ankara’nın ne de Avrupa Birliği’nin gündemindeler.

Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda konu başlığı bile değiller. Yani yok sayılıyorlar.

Bizim unuttuğumuzu veya görmezden gelerek yok saydığımızı, bizim dışımızdaki dünya niye hatırlayarak ortaya çıkarsın?

Bizi birbirimize unutturmalarının altında yatan sebebin, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek olduğu çok açıktır.

Rodos, İstanköy ve Onikiada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, babası Abdurrahman Kaymakçı‘nın başından geçen olayı anlatırken aslında Türklerin birbirine unutturulmasının nedenini de açıklamış oluyor.

Yıl 1921, yer Rodos: Dimitri, arkadaşı Abdurrahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar; “Bre Türko, Yunan Orduları şimdi Polatlı önlerinde, Ankara yakında düşecek. Kemal’in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek.”

İşte bizim unuttuğumuz Rodos Türkleri’nin Yunanlılar tarafından bizden görüldüğüne dair çok güzel bir örnek. Sen unut ama Rum unutmasın!..

Türk Milleti kendisinden bazı gerçekler gizlenmek suretiyle birbirinden uzak tutularak tarih boyunca zayıflatılmaya çalışılmıştır.

Güçsüz ve çaresiz bırakılmış bulunan Türk Milleti, yaşadığı coğrafyalar üzerinde soykırım ve katliamlara maruz kalarak son üçyüz yılda 150 milyon insanını kaybetmiştir.

Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Ebufeyz Elçibey‘in “Türk’e Türk’ü tanış etmek gerektir” dediği gibi yaparak Türk’ün ortak tarihini yeniden yazmalıyız.

Unutulan ve unutturulan Türkleri bulup tanış olmak bunlardan dolayı bizim için en büyük görevlerden biridir.

 

 

*Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM)

Eyl 20

9 Eylül Üzerine Bir Kaç Söz!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bugün 9 Eylül 2017… Mustafa Kemal Atatürk’ün komutası altında Türk Ordusunun düşmanı tabiri caiz ise denize dökerek “Güzel İzmir”i düşman işgalinden kurtarışının 95.yıldönümü!

 

Türkler açısından çok önem arz eden bir gün. Çünkü Anadolu topraklarında 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar başımıza gelmedik melanet kalmamıştır.

 

Günümüzde bunların farkındamıyız? Elbette bir çok mesele de olduğu gibi bunları da, bilmeyiz. Bize bunları, gizli bir el öğretmemiştir.

 

Ancak sözlü tarih denilen bir olgu nedeni ile Ege bölgemizin yaşlıları, başlarına gelenleri ve olan bitenleri evde, kahvede, sohbette, muhabbette daima anlatıp durmuşlardır.

 

Onun için başta İzmir olmak üzere tüm Ege; Atatürk’e ve Türk Ordusuna kalben büyük bir samimiyetle bağlıdır. Gericiliğe, yozluğa, yobazlığa ve düşman seviciliğe karşıdır. Ruhsal genetikleri sebebiyle yeniden başımıza bir şey gelirse, düşmanı tekrar denize dökmeye hazırdır.

 

Düşman bugünde olduğu gibi sadece Yunan değildir. Onlarca yıl süren plan ve hazırlıklardan sonra 15 Mayıs 1919’ta Yunan askeri; yüzlerce İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan gemilerinin refakatinde ve korumasında İzmir’i işgale başlamıştır.

 

Yaklaşık üç buçuk yıl sonra bir 9 Eylül günü, bu Yunan Ordusu ve kendi ülkesine ihanet eden Rumlar İngiliz gemilerine binerek kaçmışlardır.

 

Bugünde Ege’deki Türk Adaları; ABD,İngiltere,İsrail, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yönlendirmesi ve isteği üzerine Yunanistan tarafından yerli işbirlikçilerin suskunluğu ile tıpkı Midilli gibi pervasızca işgal edilmektedir. Şimdi siz Midilli’nin işgalini hatta Girit’in verilişini de bilmezsiniz değil mi?

 

9 Eylül bunları hatırlattığı için önemlidir. Öleceğini bildiği halde direniş ateşini yakan Hasan Tahsin’i, Türk bayrağını yeniden İzmir valilik binasına diken Yüzbaşı Şerafettin’i ve çıplak ayakla, aç bilaç, yorgun argın ama ruhundaki mücadele azmi ile İzmir’e koşarak değil adeta uçarak giren Türk askerini hatırlattığı için önemlidir.

 

9 Eylül; ihaneti içselleştirmiş yerli işbirlikçilerin durdurulduğu gün olarak önemlidir. Vatanın özgürlüğü ile işgali arasındaki mukayeseyi istemiyerekte olsa yapmak zorunda kalmış olan Türk Milletinin, istiklalin ne demek olduğunu bir kez daha anladığı gün olarak önemlidir.

 

9 Eylül’ün ifade ettiklerini ve o günün ortaya çıkardığı “9 Eylül Ruhu”nu bir kaç kelime ile anlatmanın elbette aczi içindeyim. Olsun yine de hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Sarı Paşa’mı ve onun yılmaz neferlerini anmak istedim.

 

9 Eylül sadece İzmir’lilere değil, Türkiye’nin dört bir köşesinde ve tüm Türk Dünyasında aklı ve yüreği benim gibi atan herkese kutlu ve aydınlığa ulaşmak için zihinlerdeki prangaların kırıldığı gün olsun.

Eyl 20

Hâkimlerin Vicdan Sahibi Olması Gerekir

Ruhittin SÖNMEZ

“Hâkimler bakımından, vicdan hüküm verirken dikkate alınması gereken son derece önemli bir kavramdır.

Anayasamıza göre, hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya, kanuna, hukuka ve vicdanlarına göre hüküm verirler. Bu nedenle hâkimin anayasayı, kanunu ne derece iyi bilmesi gerekiyorsa vicdani süreçleri de o derece iyi bilmesi ve en önemlisi de VİCDAN SAHİBİ olması gerekir.

Bir yargı mensubunu üstün kılan, onu kendi istek ve hırslarından kurtararak, sadece hukuku uygulamasını emreden vicdanıdır.”

Bir hukukçu olarak her kelimesine katıldığım bu sözleri, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yeni yargı yılı açılışında yaptığı konuşmasından aldım.

Bu sözler sadece birer temenniden ibaret kalmamalı. Çünkü “Halkın yargıya duyduğu güven ve memnuniyetin artması gerekir.”

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ifade ettiği beklentisi bizim de beklentimizdir:

“Yargı camiamızdan beklentimiz, aziz milletimizin bir tek ferdinin dahi adaletsizlik hissine kapılmaması için titizlik ve gayret gösterilmesidir.”

Ülkemizin 15 Temmuz 2016 da yaşadığı Darbe Teşebbüsü ağır bir travma idi. Bu travma sonrası Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevden almaları, gözaltılar, tutuklamalar, yargılamalar izledi. Bu işlemlerin arasında elbette hatalar da yapıldı.

Bunların sayısı o kadar fazla ki gittiğimiz her yerde mağduriyetinden yakınan insanlar veya yakınları ile karşılaşıyoruz.

****************************************

KHK İLE UZAKLAŞTIRILANLAR

Bir yandan Yargıtay Başkanının teorik olarak dile getirdiği, belki de temennisi olan “teröre karşı mücadele ülkemizin en doğal ve meşru hakkıdır. Devletimiz, hukuk kurallarından vazgeçmeden terörle mücadeleyi sürdürecektir” sözleri…

Diğer taraftan yandaş gazetelerde bile yakınma konusu olan mağduriyetler… Mesela Yeni Akit’te yazan Abdurrahman Dilipak’ın anlattıkları..

Dilipak, “KHK ile ilk uzaklaştırılanlardan” bir örnek veriyor. “Adamın bu yapı ile ilgili tek bir bağlantısı var, o da Afrika’da açlık çekilen bölgelerle ilgili bir kampanya ve telefondan SMS yolu ile 5 lira göndermiş.

‘KHK ile görevden uzaklaştırılmışsın’ diye savcı gözünün yaşına bakmıyor, tutuklama talebi ile nöbetçi mahkemeye gönderiyor, nöbetçi mahkeme de ne olur ne olmaz, asıl mahkemesi değerlendirsin diye tutuklama veriyor. İdareye ‘bir yanlışlık oldu galiba’ diyorsun, bu defa onlar da ‘Mahkeme kararı var, yargıya intikal eden bir konuda biz bir şey yapamayız, bekleyeceksin’.

Bir kısır döngü içine giriyorsunuz.”

“Hani bunun hukuk neresinde, vicdan neresinde?” diye sormadan edemiyoruz.

Bunun gibi örnekler, “Cemaatle mücadele hukuk zemininde yapılır. FETÖ yargılamaları Hukuk zemininden çıktı” diye yakınan Hanefi Avcı’yı haklı kılmakta.

Hanefi Avcı gibi, FETÖ mağduru da olan, usta bir istihbaratçıyı ciddiye almak gerekir.

****************************************

BYLOCK’DA ŞÜPHELER

Sadece KHK ile uzaklaştırılanlarda değil, ByLock sanıklarında da benzer durumlar yaşanıyor.

Birçok sanığın ByLock raporlarında eksiklikler, çelişkiler ve şüpheler var. 6 ayrı raporda “bylock yok” denen sanık hakkında 7. Raporda “bylock var” çıkabiliyor. Üstelik kim/kimlerle görüştüğü belli değil,  içerikleri çözümlenmemiş.

Yeni Akit yazarı Sabri Balaman’ın verdiği bilgilere göre, MİT’in hazırladığı ByLock raporlarının kaynağı FETÖ’cülerin hâkim olduğu TİB’in verdiği bilgiler imiş.

Yani FETÖ’nün raporu ile insanlar terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyormuş.

Çünkü 17 Kasım 2014 öncesi erişim logları silinmiş, MİT, FETÖ’cülerin kontrolünde olduğu için kapatılan BTK’dan/TİB’den aldığı listelere göre raporlarını yeniden düzenlemiş. TİB’deki FETÖ’cü uzmanlar dijital kayıtlar ile oynamış, masum insanları listelere dâhil etmişler. Gerçek kullanıcılar için de hakkında şüphe uyandıracak teknik müdahaleler yapmışlar.

Başbakan Binali Yıldırım’ın, “ByLock’a bile montaj yapmışlar. Gözlerine kestirdikleri bazı isimleri ByLock kullanıyor gibi gösterdiklerini biliyoruz” sözü bu yüzden.

Var olan başka teknik sebepler de ilave edilirse, ByLock listelerinin “her türlü şüpheden uzak” bir delil olma vasfı taşımadığı anlaşılıyor.

Sabri Balaman, haklı olarak, “TİB’in (yani FETÖ’nün) değiştirilmiş kayıtları esas alınarak insanlar terörist ve hain ilan edilemez” diyor.

Peki, ByLock gibi böyle önemli bir “delilden” vaz geçebilir miyiz?

İlave verilerle delil olma vasfı kazanabilir.

Nitekim Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi ile Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi “ByLock indirilmiş ve kullanılmış olması tek başına delil sayılamaz. İletişimin kimlerle yapıldığı ve içerikleri incelenmeli, ancak suç teşkil eden örgütsel iletişim varsa terör örgütü üyeliğinden ceza verilmelidir” şeklinde karar verdi. Bence bunlar doğru kararlardı.

Böyle karar veren hâkimler hemen görevden alınıp pasif görevlere tayin edildiler. Bundan sonra hiçbir mahkeme benzeri karar veremedi.

Bir kısır döngü daha böylece yaratıldı.

****************************************

KURUNUN YANINDA YAŞ DA YANMASIN

Hâkimlerin, savcıların üzerinde baskı yaratan bir atmosfer var. Bu atmosferin dağıtılmasını sağlayacak tek şey hâkimlerin ve savcıların yalnızca hukuka ve vicdanlarına göre davranma iradesi göstermesidir.

Elbette darbeye karışan, Ceza Kanununda suç olarak sayılmış eylemleri yapanlar, yine kanunda sayılmış cezalara mahkûm edilmelidir, edilecektir.

Ancak aklın yolu birdir. Abdurrahman Dilipak da, benim gibi, hukuk ve vicdan gözüyle bakanların söylediklerimizin aynısını ifade ediyor:

“Bu yanlışlıklar FETÖ’yü yıpratmıyor, aksine onların istismarlarına zemin hazırlıyor.

FETÖ sıradan bir sorun değil. Kökü derinlerde olan bir baş belası. Sınırımızda savaş var, bu arada terör ve darbe, hepsi bir arada geldi. Bir takım yanlışlıklar olabilir. Tamam da, bu iş teknik bir yanlıştan değil, bir FETÖ komplosuna döndü/dönüyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu alçakça iş aileleri zor durumda bırakıyor. Suçlu cezalandırılsın ama ‘kurunun yanında yaş da yanar’ diye bu işi geçiştiremeyiz.”

Eyl 20

‘’ANILARDA SON ERMENİ’’ ABD’de Okunacak…

Emrah BEKÇİ

Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 senesinde ‘’Sevk ve İskân Kanununu’’çıkartarak, Osmanlı Devleti misaklarında yaşayan ‘Ermenilerin’, yine Osmanlı Devleti misakında bulunan başka bir yere devlet güvenliğinde naklini gerçekleştirmiş. Bu nakil esnasında yaşanan hadiseleri ‘sanki bir katliammış gibi’ papağanlaştıran Ermeni Diasporası, tarafsız tarihçiler eşliğinde O zamanın arşivi olan ‘Osmanlı Devleti Arşivleri’ (B.O.A) incelenmesi teklifinin tersine. Milli Mücadele senelerinde Anadolu’da bulunan ‘Misyoner-Ajan-Yabancı Askerlerin’ hatırat ve notlarını belge olarak kabul etmeye devam etmektedir.

Her yılın Nisan ayında nasırına basılmış deve misali, farklı ülkelerde oluşturdukları topluluklar ile etkinlikler düzenleyip, Anadolu’da illegal faaliyet gösteren terör örgütlerine finansal destek sağlamak, hem de yaşadıkları ülkelerde ‘O ülkenin insanlarını Türk ve Müslüman’lara karşı ön yargı ile bakmalarının zeminini oluşturmaktadırlar.

Ülkemiz ve milletimiz için ellerinden gelen karalama kampanyasını düzenleyen ‘Ermeni Diasporası’na, bulundukları ülkelerde, kendi milletimizden olan insanlarımız şiddet kullanmayan vasıtaları kullanarak; etkinlik, sosyal medya, kamuoyu oluşturmak amacıyla karşılık veren (S.T.K) Sivil Toplum Kuruluşları oluşturmuş-oluşturmaktadırlar.

İşte bu (S.T.K) Sivil Toplum Kuruluşundan birisi yazımın konusudur.

 

(A.B.D) Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Türk ve Müslüman vatandaşlarımız ile orada doğup büyüyen ve öz kimliğini (Türklük Şuurunu) kaybetmeyen Amerikan Vatandaşı Türk kardeşlerimiz, (T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation’ adında bir yardımlaşma, Türk karşıtı medyatik, siyasi, terör, tarih..vs. oluşum ve duyumların karşısına; gerek bulundukları ülkenin yönetimi erklerinin dikkatlerini çekerek resmi başvurular yapıp, Amerika Birleşik Devletlerin de kamuoyu oluşturma çabasındalar.

Bu vatansever kardeşlerimiz, sadece Türk ve Müslüman karşıtı olaylara tepki konusunda değil; ABD’de okuyan çocuklara burs, bulundukları ve yaşadıkları yerlere Cami, kültür evi, Türkçe Dil kursu, Milli bayramlarımızda etkinlikler ve mili yazarlarımızın kitaplarının İngilizceye çevrilmesi ve ABD başta olmak üzere bütün dünyaya tanıtılması gibi sayılamayacak hizmeti üstlenmiş vatan evlatlarıdır.

(Eğitimci-Yazar Abdullah Ayata)

 

İşte tam bu noktada yazımla birlikte siz değerli okuyucularımıza bir müjde vermek istiyorum. Yazımın başında belirtmiş olduğum ‘’Ermeni Diasporasının’ yurt dışı çalışmalarına; Türk, Müslüman Anadolu insanının hoşgörü, sevgi, ‘gâvuru bile incitmeyen’ töresini edebiyatımızın lisanını kullanarak kitaplaştıran Sayın Abdullah Ayata’nın ‘’Anılarda Son Ermeni’’ isimli eseri, ABD’de T.A.S.F.O tarafından ‘İngilizceye Çevrilmeye başlandı’.

Kitap Türkiye’de 30 baskısını tamamlamış; kitabın baskı yapılmaması için Yazar Abdullah Ayata’ya Ermeni Diasporası aracılığı ile birçok maddi teklifte bulunulmuş. Lakin Yazar Abdullah Ayata bu teklifleri: ‘’-Türk ve Müslüman Milletimizin edebi ve töresel eserlerini satın alacak gâvur parası henüz icat olunmamıştır.’’ Diyerek teklifleri nazikçe geri çevirmiştir. Kitap okurlarıyla Türkiye’de 40 bin’den fazla okuyucusuna 10. Baskıda ulaşmıştır. Günümüzde ise 30.Baskının üzerinde yeni Türkçe baskıya hazır haldedir.

Şahsım kitabı son baskıya hazır hale getiren ‘editörüm’. Kitap alanında: ‘’Ermeni Diasporasına’’, Türk ve Müslüman Milletimizin, töre, ahlak, gelenek velhasıl ‘İnsanlık neymiş’ öğretecek ve bilgilendirecek bir eser. Ayrıca dünya milletlerine ise ‘Türk Milletini’ yalından tanıma imkânı sağlayacak bir eser.

(T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation Başkanı Sayın Fatih Özonur /ABD –El Paso)

Eseri İngilizceye çevirecek T.A.S.F.O Ekibinden, Başkan Sayın Fatih Özonur, Halkla İlişkiler Direktörü Emre Serbest ve TASFO Sosyal Medya Yayın Direktörü, aynı zamanda Türkiye aşığı ve Türk Dünyası Davasının yılmaz savunucusu Amerikalı Nora Dillingham çevrilecek.  ABD’de çevirisine başlanılan, İngilizce satışı yapılacak 360 sayfalık Abdullah Ayata Romanı: ’Anılarda Son Ermeni’ kitabının gelirinin % 50’si Arizona’da (T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation’ inşa etmeyi planladığı Cami ve Eğitim külliyesinin vakfına aktarılacak.

(T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation Halkla İlişkiler Direktörü Emre Serbest /ABD- Florida)

Ayrıca 2018 senesine, yurt dışında milli edebiyatımızdan bir eserin okunup, milli kimliğimizin ve inancımızın hoşgörüsünü ABD başta olmak üzere farklı ülkelerin milletleri tanımış olacak.

 

(T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation Sosyal Medya Yayın Direktörü Nora Dillingham /ABD- Arkansas)

 

Buradan ABD başta olmak üzere farklı ülkelerde yaşayan Türk ve Müslüman kardeşlerimizi ‘’yakında İngilizce çevirisi bitmiş olacak’ eseri temin edip, okumaları ve okutmaları arz ederim. Ülkemizde Anadolu’nun kalbi Kayseri’de 1914 senesinde başlayıp 1970’li yılların sonunda ASALA Terör Örgütünün kan dökmesiyle biten nefes kesen yaşanmış olayların romanlaştırılmış hali, hem dünümüzü hem de geleceğimizi tefekkür etmemize vesile kılacaktır.

 

 

 

 

 

 

Eyl 20

“Ben Çektim Çocuğum Çekmesin” Yanılgısı

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Pek çok anne –baba “Ben çektim, çocuğum çekmesin!” ifadesini hemen hemen her ortamda kullanıyor. Bu tür anne-babalar kendisinin yaşadığı sorunları, çektiği sıkıntıları ve çileleri çocuklarının yaşamasını istemiyor. Aşırı korumacı bu aileler, farkında olmadan, çocuklarına iyilik yapmak isterken, kötülük yapıyorlar. Bu yöntemle çocuklarına farklı alanda sıkıntı çektiriyorlar.

Nasıl mı? Bu önemli konuyu, okulların açılmakta olduğu şu günlerde irdelemeye çalışalım.
Öncelikle iyi veya kötü yaşadığımızı nasıl anlayabiliriz? Hayatımızda bir takım sorunlarla karşılaşmamız, acılar çekmemiz kötü yaşadığımızın göstergesi midir?

Çile veya acı çekerek mutlu olabilir miyiz?

Çektiğimiz acılar veya çileler hayatımızın amacına hizmet ediyorsa sonunda mutluluk doğurabilir. Acılar, acı çekmeye değer bir amaca bir hedefe götürmeli.
Zıtlıklar birbirini tamamlar.

Heraklitos”un dediği gibi “Her şey karşıtlıkların çatışmasıyla meydana gelir.” Sorunlar ve acılar olmadan rahatlık ve mutluluk olamaz.
“Karşıtlıklar olmaksızın ilerleme olmaz. Çekme ve itme, akıl ve enerji, sevgi ve nefret, insanın var oluşu için gereklidir. “ der William Blake.

“Sorunlar olmasın” diyen anne –baba, aynı zamanda mutluluk da olmasın demektedir. Çünkü mutluluk bir çabanın, gayretin, bir işin sonucunda oluşur. Aristoteles diyor ki: ”Mutluluk bir fiilin sonucudur.” Mutluluk tesadüfen oluşan veya ilahi hediye değildir. Mutluluk, en uygun (optimum) faydayı sağlayana verilir. Mutlu yaşamak isteyen, öncelikle onu üretmelidir. Çünkü mutluluk bedava değildir.
Mutsuzluk, kendiliğinden gelir fakat mutluluk için çalışmak gerekir.

Bu konuya devam edeceğiz.

Eki 09

Bilim ve Sanat İçin Gerekli İklim

Ruhittin SÖNMEZ

İtalya seyahati yapıp Floransa’yı ziyaret eden herkes bir ailenin ismini öğrenir: Medici Ailesi.  Mediciler 14. ve 17. yüzyıllar arasında Floransa’da yaşamış güçlü ve etkin bir ailedir.

Bankacılık alanında elde ettiği gücü dini ve siyasi alana taşıyan aile içinden dört papa, çok sayıda Floransa hükümdarı ve daha sonra Fransa kraliyet mensupları yetiştirdi.

Ayrıca Rönesansın başlamasında en etkili faktör oldular. Böylece Avrupa ve dünya tarihine çok önemli izler bıraktılar.

Daha 14. Yüzyılda iken bankacılık işine girdiler. Medici Bankası sadece Avrupa’nın değil, tüm dünyanın en karlı ve en zengin kuruluşuydu. Mediciler zamanla Avrupa’daki bankaların kurumsallaşmalarının öncüsü haline geldiler. Zamanla Vatikan’ın bankeri oldular.

Bu zenginlikleri, Papalığın ve birçok devletin ve soylu ailelerin bankeri olmaları ile elde ettikleri dini ve siyasi gücü çok akıllıca kullanan Medici Ailesi’nin Avrupa ve Dünya bilim ve sanat tarihine inanılmaz katkıları oldu.

  1. Yüzyılın başlarında Floransa’da ilk Platon Akademisi’nin kurulmasına öncülük ettiler. Platon’un eserlerini Yunancadan Latinceye çevrilmesini sağladılar.

Rönesansın dahi sanatçılarının hemen hepsi Medici’lerin himayesinde idi. “Marifet iltifata tabidir” sözü gereğince bu dahi sanatçılara (kendi saraylarında ikamet etmeleri ve Saray’ın atölyelerinde çalışma dahil) verdikleri imkanlar onların bugün hayranlıkla izlediğimiz muhteşem eserleri vermesini sağladı.

Kimler miydi bu ailenin himayesindeki dahi sanatçı ve bilim adamları?

Perspektifin öncüsü sayabileceğimiz mimar Brunelleschi,

Işığı resimde ilk kullanan Piero della Francesca.

Rönesans’ın müjdecisi ressam Giotto ile ilk defa Hıristiyan efsaneleri dışında resim yapan Boticelli.

Keşfetmek için yola çıkan ve bir kıtaya adını veren Amerigo Vespucci,

Michelangelo’dan Leonardo da Vinci’ye kadar sanat ve bilim tarihinin dâhileri Mediciler’in koruması altına girdiler.

“Dünya yuvarlak” dediği için kilise tarafından aforoz edilen Galileo Galilei’yi Floransa’ya Mediciler davet ettiler.

************************************

MEDİCİLERİN İNSANLIĞA KATKILARI

İtalyancayı kullandığı için soylular ve aydınlar tarafından aşağılanan Dante’ye sahip çıkan da Mediciler oldu. İtalyanca önemli bir dil haline geldi.

Batı Edebiyatı’nın en önemli kaynaklarından Homeros’un eserlerini yazılı hale getirdiler.

Mediciler Avrupa, Yakın Doğu ve Alman manastırlarından nadir bulunan kitapları ve elyazmalarını tek tek topladılar.

İtalik” yazı tipi ya da modern el yazısı Mediciler sayesinde doğmuştur,

Avrupa’da porseleni ilk onlar üretti. Muhteşem Lorenzo Medici (1449-1492) Floransa Üniversitesi’ni kurdu, Bilim, Rönesans sanatçılarının kaynağı oldu.

Floransa’da ilk resim sergisi ve katalogu daha bir Medici sayesinde 15. yy da yapıldı. Müzeler galeri tarzı teşhir düzenine kavuştu.

Sanat Tarihinin babası sayılan Vasari, Medici koleksiyonlarının sanat yönetmenidir. Sanat eğitiminde akademi düzenine geçişi başlatan Vasari’dir. İlk sanat akademisi 1563’te, zamanın Medici prensi ile Michelangelo ve Vasari’nin yönetiminde kuruldu. Daha sonra da Roma, Polonya, Paris ve Antwerp sanat akademileri izledi.

Avrupa’nın ilk büyük kütüphanesini bir Medici kurar; mimarı Michelangelo’dur.

HİMAYELERİNDE BULUNAN BÜTÜN DAHİ BİLİM VE SANAT ADAMLARININ ESERLERİNİN ÜRETİMİNDE KATKILARI OLDU.

************************************

BÜTÜN DEHALAR NEDEN AYNI DÖNEMDE ÇIKTI?

Mediciler’in bilim ve tabiat tarihi adına destekledikleri çalışmaların insanlığa çok katkısı oldu.

İnsanlığın yetiştirdiği bunca büyük dehanın hepsinin aynı dönemde yetişmesi bir tesadüf değildi.

Bilim ve sanat üzerinde yeşereceği bir toprak ve uygun iklim ister.

İşte Mediciler bu zemini ve iklimi yaratarak Rönesansın doğmasına, Avrupa’nın ve dünya tarihinin değişmesine yol açtılar.

Ancak tarih tek düze gelişmelerden ibaret değildi. Sosyal ve siyasi şartlar değişkendi. Medici ailesini devam ettiren kişiler de aynı vasıf ve kabiliyette değildi. Bu sebeple Floransa ile bugünkü İtalya sınırları ve Fransa’da etkili olan 400 yıllık Medici dönemleri dalgalı bir seyir takip etti.

Bundan bilim adamları ve sanatçılar da etkilendi.

************************************

TÜRKİYE’DE BİLİM VE SANAT İKLİMİ

Bugün modern dünyada bilim ve sanatın gelişmesi için gerekli zemini ve iklimi yaratmak görevini devletler üstleniyor. Ayrıca büyük sermaye gücüne sahip olan özel sektör de bilim ve sanatın gelişmesi ile karlılığını ve bu alandaki sosyal projeler ile saygınlığını artırabileceğini biliyorlar.

Kendi ülkemizin geleceğine dair tahminde bulunurken devletimizin ve özel sektörümüzün bilim, sanat ve kültürün gelişmesi için uygun zemin ve iklim yaratılmasını sağlayıp sağlayamadığımıza bakmamız gerekir.

Aziz Sancar Türkiye’de olsaydı Nobel bilim ödülünü alabilir miydi?” sorusunun cevabı hepimiz biliyoruz ki olumsuzdur.

Neden dünya çapında bilim adamları, mimarlar, mühendisler, sporcular, ressamlar, müzisyenler vd alandaki sanatçılar çıkarmakta yetersiziz?

Bunları yetiştirmek için gerekli iklim 15 sene öncekinden daha iyi diyebiliyorsak ne mutlu bize.

Yoksa bilim ve sanatın gelişmesi için gerekli iklim iyileşmek şöyle dursun kötüye gitmişse;  iyi bir özeleştiri yapmanın ve acil tedbirleri almanın zamanı gelmiş de geçiyordur.

Tahsil yapmamayı öven rektörler, cüppeliler çıkarmışsak, Atatürk heykellerine saldırılar yaygınlaşmışsa alarm zilleri çalıyor demektir.

************************************

YAPANLAR VE YAKANLAR

Floransa’nın RÖNESANS’ı başlatan parlak döneminde, Medici Ailesinin en güçlü olduğu dönemlerden birinde, ortaya çıkan bir papaz bütün dengeleri değiştirir ve Floransa’daki bilim ve sanatın ilerleyişini tersine döndürür.

Papaz Savonarola, Floransa’da vaazlarıyla müthiş etkili olur.

Yobaz papaz, geleceği görebildiğine ve Tanrı’nın kendisi aracılığıyla dile geldiğine herkesi inandırdı.

“Vaazlarında Floransalıları, İsa Peygamber dönemi sadeliğine dönmeye, Platon gibi düşünürleri okumamaya, lüks ve sefa içindeki bir hayat sürmemeye davet ediyordu. Yoksa Tanrı’nın onları korkunç bir şekilde cezalandıracağını anlatıyordu.

Papazın tarzı ve sözleri çok etkileyici oldu. Boticelli gibi sanatçılar ve hatta Muhteşem Lorenzo Medici bile korkup ona saygı duyuyordu.

Üstüne siyasi ve ekonomik sıkıntılar da eklenince halk papazın kehanetlerinin gerçekleşmesinden daha çok korkmaya başladılar. Fakir hayatı yaşamaya, kadınları manastırlara kapatmaya başladılar.”

Papazın vaazları çok etkili oldu. Halk galeyana gelip Medici taraftarlarını öldürdü. Hatta bir dini tören sonucunda pek çok kitap, sanat eseri Senyör Meydanı’na yığılarak yakıldı.

Medici ailesi bu gelişmeler üzerine şehri terk etmek zorunda kaldı. Floransa yönetiminde artık Papaz Savonarola vardı.

Halk bir süre sonra papazın sadece laf ürettiğini anladı ve isyan etti. Savonarola’yı yargılayıp Senyör (Signoria) Meydanı’nda yaktı.

Akabinde Mediciler, Floransa’ya geri döndüler.

Tarih gösteriyor ki kişiler ve siyasi akımlar baki değil. Kalıcı olanlar ürettiğiniz veya uygun zemin ve iklim hazırlayarak üretilmesine yardımcı olduğunuz eserler ile gönüllerde bıraktığınız izlerdir.

Eyl 20

İzlenimler

Dr. Hasan GÜNAYDIN

07/Aralık/2015 Pazartesi günü, 13:30 – 15:30 saatleri arasında, İstanbul’daki Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde bulunan Kariye Müzesi’ni ve çevresini gezdim. Çocukluğumun (5 yıllık ilkokul döneminin) geçtiği yerleri 40 yıl sonra tekrar görmek hem anıları tazelemek açısından güzel hem de bu süreç içerisinde gerçekleşen değişiklikleri görmek bakımından düşündürücüydü. Kariye Müzesi’nin önünde top oynadığımız geniş alan şimdi restorant olmuş, çevredeki birkaç binanın yerine kat yüksekliği aynı olan yeni binalar yapılmış ve bir iki ahşap bina onarılarak otele dönüştürülmüş. Geri kalan her şey eskisi gibi ve değişmeden zamana meydan okumakta. Çocukluğumuzda “Rahip Okulu” olarak bildiğimiz tarihi binalar halen duruyor, fakat gizemli kapılarında kendilerini tanıtan tek bir kelime bile yok. İçine girilmesi mümkün olmayan bu binalardan bir tanesi restore edilmekte. Yaklaşık 40 yıl önce çekimine şahit olduğum Tarkan filmindeki oyuncular otantik kıyafetleriyle gözlerimin önünden geçiyor. Hafızamda müzenin önü tıklım tıklım dolu ve arkadaşlarımla birlikte, tüm yalvarmalarımıza rağmen içeri alınmıyoruz. Aralardan kaçıp müzeye girmeye çalışıyoruz ama nafile. Yıllar önce otobüsler dolusu yabancı turistin doldurduğu mekanlar –muhtemelen restorasyon sebebiyle- şimdi bomboş ve sessiz. Rahmetli abimin turistlere söylemem için öğrettiği muzır sözler aklıma geliyor: “My heart is tikitak for you, because I love you.” Bunu duyan turistlerin ilkokul 1. sınıf öğrencisi küçük bir çocuğu gülerek sevdiklerini hatırlıyorum. Yaklaşık 3 saat süren ziyaretim esnasında, yanlarındaki çocuk arabasında ağlayan çocuklarıyla Arapça konuşan bir karı-koca ve 15 – 20 yabancı turist dışında hiç kimse yok. Benden başka yerli ziyaretçi bulunmuyor. Müzenin hemen yanında Osmanlı döneminden kalma mütevazı bir çeşme var. Kimsenin ilgilenmediği bu güzel çeşmenin üzerinde “beni şu tarihte şu kişi yaptırdı” diyen bir tabela dahi görünmüyor ve o, boynu bükük bir şekilde fotoğrafını çekecek turistleri bekliyor. Müzenin sol tarafından inen yol üzerinde, müze bahçesi içinde yer alan sahabe mezarının başında iki kadın ve bir erkek dua ediyor. Bunlar oradan geçmekte olan halktan insanlar. Mezarda yatan kişi 612 – 693 tarihleri arasında yaşamış ve Konstantinopolis Seferi’nde hayatını kaybetmiş olan Ebu Said el – Hudri. Kendisinden 1170 tane hadis rivayet edilmiş ve en çok hadis rivayet edilen 7 kişiden biri olarak tanınıyor. İçeri giriyorum. 15 – 20 kişilik bir turist gurubu başlarında rehber olduğu halde müzeyi geziyor. Rehber İngilizce ve İtalyanca olarak bilgi veriyor. 4 – 5 dakika kulak kabartıp dinliyorum. Müzedeki tasvirlerin orijinal olmadığından, bazılarının da İncil Öncesi Dönemi (before the Bible) yansıttığından söz ediyor. Bu tasvirlerden birinin önünde Meryem Ana’nın (Virgin Mary) doğumunu ve babası Joachim ile annesi Anna Maria’yı anlatıyor. Başka bir tasvirin önünde de 7 sayısının İstanbul için taşıdığı öneme değiniyor; 7 tepe (seven hills), 7 kapı (seven gates), 7 adım (Meryem’in ilk 7 adımı, seven steps) ve 7 kat cennet (seven heavens) vurgusu yapıyor. Restorasyon sebebiyle binanın bazı bölümleri ziyarete kapalı. Onarıma 12/09/2013 tarihinde başlanmış ve işin süresi 600 gün olarak belirlenmiş. Ancak onarım işlemleri hala devam etmekte. Restorasyon İstanbul İl Özel İdaresi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İstanbul Rölöve (teknik resim kurallarına uygun çizim) ve Anıtlar Müdürlüğü kontrolünde yüklenici firma Taksim Yapı tarafından gerçekleştirilmekte. Restorasyonun birinci etabında Naos (iç oda) ve kuzey cephesindeki 2 katlı ek yapı bölümleri kapatılacak, ikinci etabında İç Narteks (ana mekana açılan giriş) bölümü onarılacak, üçüncü etabında ise Dış Narteks (dışa kapılarla açılan kapalı mekan) ve Parekklesion (dinsel açıdan yapının en önemli yeri, kilisenin doğu ucunu belirleyen apsis) bölümleri restore edilecek. Müzeyi gezmeye başlıyorum.

İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiş ancak manastır uzun bir süre kullanılmaya devam etmiş. Sultan II. Bayezid Dönemi’nde sadrazamlık yapan Atik Ali Paşa (Hadım Ali Paşa) tarafından 1511 yılında Khora Kilisesi camiye çevrilmiş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde binanın mimari yapısını etkileyecek fazla bir müdahale olmamış. Yapılan onarım çalışmaları deprem sebebiyle oluşan yıkımları onarmaktan ibaret. Mozaikler, freskolar hatta hıristiyanlık sembolleri bile imha edilmemiş ve açılıp kapanan ahşap kapaklarla örtülerek korunmuş. İnce bir kireç badanası ile sıvanarak, hasar görmemesi, tahrip olmaması ve bozulmaması sağlanmış. Sadece batı cephesinin sağ köşesindeki çan kulesinin yerine bina ile uyumlu olacak şekilde minare yapılmış, güneydoğu köşesine mihrap eklenmiş, batı cephesi pencere oranlarında değişiklikler gerçekleştirilmiş ve binadan ayrı olarak sol tarafına çeşme inşa edilmiş. Cami olarak kullanılmaya başladıktan sonra yanına bir medrese yapılmış ancak hem bu medrese hem de manastırın kilise dışında kalan yapıları günümüze kadar ulaşamamış. Kızlar Ağası Hacı Bekir Paşa’nın 18. yüzyıl başlarında yaptırdığı okul ve aşevi de bugün yok. 1766 yılında meydana gelen deprem sonucunda kubbe yıkılmış ancak Mimar İsmail Halife tarafından Bağdadi bir kubbe yapılmış. 1894 yılındaki depremde minaresi hasar gören yapı II. Abdülhamid tarafından tekrar onarıma alınmış. A.B.D.’de bulunan Amerika Bizans Enstitüsü ve Bizans İncelemeleri İçin Dumbarton Oaks Merkezi sponsorluğunda 1948 – 1958 tarihleri arasında gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarıyla camideki sıvalar sökülerek fresk ve mozaikler ortaya çıkarılmış. Bakanlar Kurulu’nun 29.08.1945 tarihli kararı ile müzeye çevrilen cami halen bu amaçla kullanılmakta ve Doğu Roma mimarisinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmekte.

Bütün bunları okuduktan sonra düşünceye dalıyorum. Yıllar önce gidip gördüğüm Endülüs’teki Kurtuba Cami’ni (ki o da kiliseye çevrilmiş) ve El Hamra Sarayı’nı hatırlıyorum. 700 yıllık Endülüs Medeniyeti’nden geriye sadece ikisi kalmış, diğer her şey imha edilmiş. Ve ben iki zihniyet arasındaki farkı onlar adına duyduğum utançla gözlemliyorum. Sadece onlar adına değil insanlık adına utanıyorum…

Eyl 20

Komşumu Uğurlarken

 A.Kemal GÜL

                                                                                                                                     Marmara’nın şirin bir kasabasında yazlık evlerimizdeyiz, komşuyuz. Çoğu kez akşamları buluşur sohbet ederiz oyun oynarız. Bacıların mütevazı ikramlarıyla midemizi beslerken, çaylarımızı yudumlarken haz duymuşuz her daim. Bir letafet, bir zarafet var olmuştur davranışlarımızda. Çoğu kez evimin anahtarını bu güvenilir komşuma bıraktığım olmuştur. Sezon sonu geldi, ayrılma zamanıdır. Komşumu Şırnak- Silopi’ye uğurluyorum gönlümde oluşan hüzün ve özlemle ‘’ yolunuz açık olsun, selam ve selametle kalın, gelecek yıl görüşmemiz dileğiyle…’’ Vedalaştık. Arkalarından el sallarken düşünceye daldım hayallerimle… Tarihe yolculuk denir ya…
Komşum Kürt asılı Türk vatandaşı, genelde aile içinde Kürtçe konuşurlar. Ben Trabzon-Akçaabat’lıyım. Eşim Ankara- Polatlı’dan, aile içerisinde Tatarca konuşurlar… Bütün unsurlarıyla milletimizin iç içe olduğu Anadolu coğrafyasında bin yıllardır birlikte yaşarız. Aynı dinin mensuplarıyız, aynı gönül dilinin bireyleriyiz doğusuyla- batısıyla, güneyiyle-kuzeyiyle kadim yurdum Anadolu’nun. Ve biz tek milletiz, bütün unsurlarıyla Türk Milletiyiz.
Ne yazık ki bu mutlu coğrafyayı netameli duruma sokan, insanını ayrıştırmaya çalışan kültür DNA sı bozuk idareciler,despotlar hep var oldu, var olmaya da namzettirler..

Süre gelen günümüzde de bu yaratıklar mütedeyyin insanımızın temiz duygularını sömürerek, türbinlere oynama sanatını başarıyla oynayarak işbaşında olabiliyorlar ve olacaklar. Ne yazık ki devlet adabından ve yönetiminden, içinde bulunduğu tarih ve kültürden habersiz, her şeye ticari kafa ile bakan, Cumhuriyet değerlerine saldırarak beslenen yönetimlerin itibar gördüğü zamanlarda kan emici ihanet odaklarına gün doğmuştur, haramzadeler göbek atmıştır.
Henüz emekleme aşamasında olan demokrasimizde Türk seçmeni genelde hayal kırıklığına uğrar, kandırılır. Çünkü zayıftır, muhtaçtır, daha vahimi örgütsüzdür. Bir gerçeği vurgularsak eğer, Türk seçmeni çoğu kez seçtiği vekillerinden, yöneticilerinden daha asil kalır, dürüst ve düzgün kalır, haysiyetli kalır. Seçilenler, yöneticiler demokratik sistemimizi olgunlaştırma adına, geleceğimizin kalıcı aydınlığı adına ne yaparlar, ne gibi projeler üretirler/ geliştirirler, orta ve uzun vadede stratejiler nedir, bilinmez. Anadolu’nun verimli toprağında üretimin çağdaşlaşması, hayvancılıkla alakalı endüstrünün güçlendirilmesi temelinde politika üretmek, kalkınmada strateji geliştirmek yerine bağırıp çağıran politikacılarla nereye kadar gidersiniz? Biraz düşünün!

Kürt sorunu diyorlar… Tarihin süzgecinden günümüze süzülürken görüyoruz ki.
Türkler ve Kürtler hep iç içe yaşadılar, kız aldılar/ verdiler, akrabadırlar, aynı dinin mensuplarıdırlar. Bu bin yılların kardeşliğidir, içiçeliğidir. Yaşadığımız ortak kültür dili bizi birleştiren, var eden ana unsurdur. Türk Milleti’ne mensubiyetle tarihte var olan bu Müslüman güzide halk, birlikte yaşadığımız bu netameli coğrafya parçasının ebedi yurt kalmasının birlikten, güçlü olmaktan geçtiğini görmeliler. Birbirini ötekileştirmeden sevgi bağlarını güçlendirmek kanaat önderlerinin, siyasi liderlerin ana ilkesi ve hedefi olmalıdır.
Türkler bu toprakları ne Kürtlerden aldı ne de Türk Milletine mensup diğer unsurlardan. Anadolu’yu, içinde Kürtlerin ve diğer halk unsurlarının da bulunduğu Türk Milleti namıyla Bizans’tan aldı ve yurt edindi, ebedi vatan kıldı. Tarihi vesikalar ortada. Osmanlının son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu ilk yıllarda vuku bulan isyanların arkasındaki gerçekleri lütfen araştırın, okuyun. Bu nezih millete neler kaybettirdiğimizi görelim. Karadeniz’de halk ağzında sıklıkla kullanılan güzel bir söz vardır :‘Akıllı olun akıllı!
Ve unutmayalım ki altı asır süren ecdadımız Osmanlı Devlet-i Aliyesi’nin mevcudiyetindeki kurucu unsur Türkmenler, farklılıkları kaşıyan değil birleştiren, ayrılıkları kışkırtan değil bütünleştiren, kimlikleri tahrik eden değil millet kimliğinde barındıran, dirliği ve düzeni bozmaya kalkışana dersini veren bir yönetim tarzı anlayışının bozulmaya başlaması gerileme devrinin de başlangıcı oldu… Süreç sonuçta Osmanlının devamı Türkiye Cumhuriyeti Devletini tarih sahnesine çıkarttı.
Evet, ülkemin bütünlüğü, insanımın güvenliği ve mutluluğu adına vurgulamak gerekir ki:
Kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil, namertlerin değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara, ‘’yiğit’lere ne kadar da ihtiyacımız var. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.
Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

 

 

 

Eki 09

Huzurlu Ve Güvenli Bir Türkiye

Ruhittin Sönmez

Ülkelerin barış, huzur ve güven içinde olma kriterlerine göre değerlendirildiği “Küresel Barış Endeksi’nin 2017 yılı raporunda” Türkiye, 163 ülke arasında 146’ncı sırada yer aldı.

Türkiye, endekste geçen yıla oranla bir sıra geriledi.

İçeriden bakınca “siyasi mülahazalarla değerlendirme yapıyorsun” derler. Bu bakımdan uluslararası güvenilir kuruluşların yaptığı araştırmaları değerlendirmek uygun oluyor.

Bahsettiğim rapor Avustralya Sydney merkezli düşünce kuruluşu Ekonomi ve Barış Enstitüsü‘nün çalışması. Yani bizi düşman gören bir ülkenin kastı ile sıralamada bu kadar kötü görünüyor olmamız söz konusu olamaz.

Endekse göre dünya genelinde en çok barış içinde olan 10 ülkeden 8’inin Avrupa’da olduğu, 36 ülkeden 26’sında gelişme kaydedildiği ve fakat Türkiye’nin gerilediği görülmekte.

Zaten savaş bölgelerinden kaçanların hepsinin bu Avrupa ülkelerine sığınmak istemesi tesadüf değil. Mecbur kalmasalar Türkiye’de kalanlar da bu ülkelere gidecekti.

Türkiye Avrupa’daki 36 ülke arasında barış ve huzur açısından en sonda.

Ülkemiz 2015 yılından bu yana terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin en çok olduğu ülkeler arasında yer alıyor.

İfade özgürlüğünde de Türkiye en çok gerileme yaşanan ülkeler arasında yer aldı.

Bu sonuçların hepimiz için sürpriz olmadığını sanıyorum.

Bu sebeplerle Türkiye’den gelişmiş ülkelere beyin ve sermaye göçünün hızlandığını da endişeyle izliyoruz.

*********************************

ASLİ GÖREVLERİNİ YAPAMAYAN DEVLET

Devletin asli görevleri denince ilk akla gelenler, Toplumun huzur ve güvenliği, Adalet, Sağlık, Eğitim’dir.

Anayasanın 5. Maddesinde zikredildiği gibi, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamaktır.”

İfade ve inanç özgürlüğü dâhil, temel hak ve hürriyetlerin yaşanmasını temin etmektir.

  • Yukarıdaki araştırma da gösteriyor ki, Türkiye’de devlet huzur ve güvenliği sağlamakta çok yetersiz.
  • Türk Milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğü, ülkenin bölünmezliği Cumhuriyet tarihimizde hiç olmadığı kadar

Ülkenin bir “beka meselesi” olduğunu her gün devlet yetkilileri de itiraf ediyor.

Ege’de 18 adamız Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmiş, toprak bütünlüğümüzü koruyamamışız.

  • Sadece komşularımız değil, en çok ticari ve siyasi ilişkilerimiz olan ülkeler arasında bile dostumuz kalmamış, hemen hepsiyle kavga içindeyiz.
  • Ekonomide en temel parametreler büyüme ve kişi başına düşen milli gelirdir. Son 10 sene büyüme oranı ortalaması yüzde 3’te kaldı. Kişi başına milli gelirimiz bütün istatistik oynamalara rağmen 9-10 bin dolar arasında oynuyor, artmıyor.
  • Eğitim alanındaki başarısızlığımızı artık Cumhurbaşkanı Erdoğan da açıkça itiraf ediyor. İlköğretimden, üniversitelere kadar insan yetiştirme düzenimiz perişan. Üç sene önce reform diye yapılan köklü değişiklikler, üç sene sonra yine reform adı altında eskiye döndürülüyor. Eğitim sistemimiz bir yapboz oyununa döndü.

Eğitimdeki kalitesizlik her alana sirayet etmekte.

  • Adalete güven yüzde 30’ların altına düşmüş. İnsanlarımız yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna, güçlüden değil haklıdan yana karar verdiğine artık inanmıyor. Özellikle siyasi davalar ile muktedirleri doğrudan ilgilendiren diğer davalarda adaletin tecelli edeceğine inanan kalmadı gibi.
  • En çok övündükleri sağlık alanında da çok gerilerdeyiz. 100 bin kişiye düşen doktor ve hemşire sayılarında OECD ülkeleri arasında sonuncu sıradayız.

ÖZETLE, devlet asli görevlerinin hiçbirini doğru dürüst yapmıyor. Devleti yönetenler başarısız.

*********************************

İLK ÇÖZÜM HUKUK DEVLETİ OLMAK

Anayasa’nın 2. maddesinde yer aldığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti bir demokratik, hukuk devletidir.

Hukuk devleti, “tüm işlem ve eylemleri hukuka uygun olmak, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdürmeyi amaçlamak” demektir.

Hukuk Devleti, “hukuku tüm devlet organlarına egemen kılmak, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınmak” demektir.

Hukuk Devleti,  “insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren ve yargı denetimine açık olan devlet” demektir.

Anayasamız Madde 10’da “Herkes kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” diyor.

Fiili duruma baktığımızda Hukuk Devleti özelliklerinden ne kadar uzaklaştığımızı anlatmama gerek yok. Eşitlik ilkesinden geriye ne kaldı bilemiyoruz.

Devletin kurum ve kuralları işletilmiyor.

Ülkenin bütün meseleleri için bir kişinin bir kişinin fikrine göre anlık kararlar alınan bir devlet halindeyiz.

Artık çok hızlı kararlar alan bir devlet Türkiye. En köklü “reformlar” ve “sistem değişikliklerini” bir günde yapıyor.

Fakat “ortak aklın” işletilmediği, “denge ve denetim” sistemlerinin devre dışı bırakıldığı bir devlet olduk.

Zaten çok aldatanımız ve sıkça aldanan yöneticilerimiz var.

Bu şartlarda “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” demek çare değil.

Yeni bir çıkış bulmak zorundayız. Çözüm üretmeliyiz.

Demokrasi ve hukuk ilkeleri içinde bunu başarmalıyız.

Bu imkânsız değil, tünelin ucunda ışık göründü…

Başarısız olanlara verdiğimiz vekâleti geri almak zamanı geldi.

Meseleler belli, Türkiye’nin yetişmiş insan gücü var.. Kurumları asli özelliklerine döndürmek ve kuralları işletmekle başlayabilir ve başarabiliriz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar