x

GEÇMİŞ OLSUN

Konya Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜÇLÜ (Tel: 0505 211 6941) kalp ameliyatı geçirmiştir.

Değerli başkanımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 27

Sessizlik Sürecinde Kim Uyudu

Ahmet TAKAN

Durun hele 1 dakika!.. Azıcık sakin olun… Bağırıp çağırmadan önce yavaş yavaş 9’a kadar bir sayın… Tamam, NATO skandalı hepimizin canını çok sıktı. Millî onurumuzu rencide etti. Tepki göstermeyecek miyiz? Elbette, karşılığını en ağır ve hak ettikleri şekliyle vereceğiz. Vermeliyiz de!..

Ancak, doğru soruları sorup doğru cevapları da arayacağız. Skandalın zamanlaması manidar değil mi?.. ATATÜRK ile R. Erdoğan’ın isimlerinin yan yana getirilmesi manidar değil mi?..

Skandalla ilgili bu 2 ana eksendeki soruların yanıtlarını aramadan önce sizleri fazla askeri terimlere boğmadan bazı teknik bilgileri aktarmak isterim;

NATO’nun Norveç’te Müşterek Harp Merkezi’nde düzenlediği “Trident Javelin-2017” tatbikatı bir siber tatbikat.. Yani, katılımcı ülkelerin gönderdiği askerler oralarda dağda bayırda koşuşturup mermiler atmıyorlar. Yani, her şey daha önce kurgulanmış senaryolar üzerinden bilgisayar ortamında gerçekleşiyor. Tatbikatın gerçekleştiği zaman dilimi ise (buraya çok dikkat) 8-17 Kasım…

NATO bu siber tatbikatları yıllardır gerçekleştiriyor. Bunun klasik bir formatı  var. Tatbikatlara katılan ülkelerde bu formata aynen riayet etmek zorundalar. İstisnası falan da asla söz konusu olamıyor. Bu tip siber tatbikatların minimum 3 aylık bir ön hazırlık süreci oluyor. Kaba hatları ile şöyle;

* Önce taslak senaryo hazırlanır.

* Bu senaryo Brüksel’de tartışılır.

* Bu aşamaların ardından katılımcı ülkelerin karargâhlarına sunulur.

* Katılımcı ülkeler kendi içinde senaryoyu inceleyip tartışırken diğer taraftan tatbikata gönderilecek askerlerin seçimi için de çalışmalar başlar.

* Tatbikat senaryoları ülkelerin onay aşamasındayken “sessizlik süreci” diye işleyen bir süreç vardır. Senaryo “sessizlik süreci”ne sunulur. Bu süreç içinde herhangi bir ülkeden itiraz gelmez ise senaryo aynen kabul olunur. Eğer bir ülke bile “sessizlik süreci”nde itiraz ederse yenilenir. Bir daha “sessizlik sürecine” sunulur. Yeni bir itiraz daha gelmez ise aynen kabul görür. Yani, bu tatbikat senaryolarını hayata geçirmek öyle sıradan bir iş, “yaptım oldu”, “aa! biz yeni burada gördük” kabilinden işler değildir.

* Senaryoların onayından sonra da çalışmalar çok titiz bir şekilde yürütülür. Tatbikatın gerçekleşeceği tarihe kadar seçilen askerlerin içinde öncü bir grup harekât merkezine giderek ön toplantılar yapılır. Bu toplantılar da tatbikattan bir gün önce gerçekleşmez. Tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar tekrar tekrar masaya yatırılır. Bunun da uzun sayılabilecek bir süreci vardır.

Bu teknik detayları çok iyi bilen bir Ankara gazetecisi olarak Norveç’te ortaya çıkan kahpeliğin ardından kafamda bazı kuşkular belirdi. R. Erdoğan’ın Zarrab  dosyası ete kemiğe bürünmesiyle birlikte yardımcısı Doktor Devlet Bahçeli ile birlikte girdiği millî maç havası… Ve 10 Kasım 2017 saat 9’u 5 geçtikten sonra birden bire en keskin ATATÜRKÇÜ ve Türkçü olması.. Norveç’teki kahpeliğin patlamasının ardından da, tatbikat senaryosunun havuz medyası tarafından Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400’lere karşı bir tehdit hatta, NATO’nun Türkiye’yi işgal planı olarak bir algı operasyonuna girişilmesi. Durun… Hemen bana saydırmaya başlamayın. Neden, algı operasyonu diyorum? Lütfen, yukarıda sıraladığım teknik prosedüre bir daha bakın. Tamam, bu rezaleti ortaya çıkaran subaylarımızın hepsinin alnından teker teker öpelim. Ancaak!.. Gerçekten Türkiye’yi işgal senaryosu varsa; bu kadar sıraladığım evreler sırasında bunu TSK karargâhında anlayacak kavrayacak, itiraz edecek tek bir Türk subayı yok muydu?.. Orada ilk defa gördüler diye bir şey söz konusu olabilir mi?.. Hazırlık evresinde senaryoyu  Genelkurmay karargâhında inceleyen subaylarımıza hain mi diyeceğiz?.. Bilerek göz yumdular mı diyeceğiz. Böyle bir şey olabilir mi?.. Bir de, Erdoğan hakkında sahte hesap açan kişinin Türk kökenli bir Norveç subayı (söz konusu subay ordudan atıldı) olduğu ortaya çıktı… İktidar çevreleri hain FETÖ parmağına ısrarla işaret ediyor. Tam bu noktada kafalar iyice karışıyor. Neden bu kahpenin geçmişi kimliği ile birlikte açıklanmıyor?.. Genelkurmay karargâhında bilgisine başvurduğum kaynaklar bu kişinin Kürt kökenli olduğuna dikkat çekiyor. Buranın altını çizmemdeki tek gaye; Norveç, Türkiye’den kaçan PKK’lıların önemli bir sığınma limanı ve hamisi olmasındandır. Güya insan hakları söz konusu olduğunda Norveç bunların PKK’lı teröristler olduğunu saklar hep, dünya platformuna Türkiye’de mağdur olmuş zulme uğrayan Türk vatandaşları olarak gösterir. Yok, eğer bu Türkiye’den giden ve daha sonra Norveç vatandaşlığına geçen eski bir Türk subay ise durum daha da vahim demektir. Çünkü, her ne olursa olsun NATO burada Genelkurmay’dan klerans (clearance) ister. Genelkurmay bu onayı vermeden emekli veya istifa ile de olsa NATO o askeri kendi bünyesinde işe başlatmaz.

Tatbikatın gerçekleştiği tarih 8-17 Kasım. Bizim de önce Erdoğan’ın açıklaması ile haberdar olduğumuz vakit ise tatbikatın son günü 17 Kasım. Bu düşmanlık görüldü de neden o güne kadar beklendi diye sormak hakkımız değil mi?..

Karanlık noktaları çok olan, zamanlaması Türkiye’de iktidarın kendi içinde bile hayretle karşılanan ATATÜRK’çülük manevrası ile denk düşen bir olayla karşı karşıyayız. ATATÜRK ve R. Erdoğan… Kıyısından bile aynı kefeye konulabilinir mi?.. Türk milliyetçilerine düşen görev; çok çabuk gaza gelip tribün amigolarının tezahüratlarına iştirak etmek değil… Türkiye’yi yeni bataklıklara sürükleyecek hesaplı/hesapsız yeni maceralara karşı sağduyulu bir duruş sergilemek ve gerçeklerin ortaya çıkması için çaba harcamaktır. İçeride düşman kamplar yaratarak 15 yıldır oy devşirip iktidarda kalan AKP zihniyetinin Türkiye sınırlarında sermayesi tükendi mi ki, Haçlı seferlerinin simgesi Papa’nın heykeli altında Hristiyan anayasasına imza attıklarını unutturup Batı’ya karşı düşman cephesi açıyorlar?..

Eğri oturup doğru konuşalım!..

 

KAYNAK: yenicaggazetesi.com.tr

Kas 27

Cep Herkülü…

Ali Kemal GÜL

Yüz yılın efsane sporcusu,uluslararası arenalarda Türk Bayrağını defalarca dalgalandıran  ‘’ cep herkülü’’ namıyla ünlenmiş milli haltercimiz Naim Süleymanoğlu’nu genç yaşta kaybedişimizle alakalı akademik bir kalemden o hazın dönemi dramatize eden aşağıdaki  yazıyı sunmamdaki asıl amaç, Türk kavramına düşman olan, Osmanlının küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini ortaya çıkartan Baş Komutan M. K. Atatürk ve ekibi alehinde aşağılık laflar üreten yerli bedbahtlara,  kanı bozuklara, rezil yerli dalkavuklara, ‘’Türk Milleti’kavramını içine sindiremeyen  ihanet odaklarına ibretlik bir ders olması niteliğini içermesindendir.
***
Prof. Nesrin Mücahitsüleymanoğlu
Özören
Boğaziçi üniversitesi
Bulgaristan muhaciri
Bugün çok büyük bir adamı, Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nu uğurlarken, kendi hayatıma düşen izinden bahsederek, tüm Bulgaristan Türkleri için nasıl bir özgürlük ve umut meşalesi olduğunu hissettirmeye çalışacağım.
Naim’in bana öğrettiği ders şöyleydi: çok başarılı olursam Bulgaristan’dan kaçabilirdim! Bu yüzden gazeteci olup yurt dışına çıkabilmek için İngilizce öğrenmeye karar vermiş ve Silistre yabancı diller lisesi Ivan Vazov’u kazanmıştım.
Şimdiki yıllarda bu kaçma isteği anlaşılamıyor, çünkü demir perde çöktü, ancak o yıllarda Bulgaristan dışına çıkmak için sporcu, sanatçı veya gazeteci olmak gerekiyordu. Ben de uzun koşu denedim – 1500 m’de bayağı iyiydim aslında. Lisenin başlarında Silistre’de il 4’cüsü olmuştum. Ormanlık alanda iki rakibim virajı koşmak yerine kısa yoldan önüme geçmişti, kimse görmedi. Böylece il 2’cisi olamadım, maalesef kameralar yoktu ispat için, antrenörler de bana inanmamıştı, uydurduğumu düşündüler. Daha sonra bir kaç ay hızlı yürüyüş denedim ve sonrasında da okula odaklandım. Bu konuda da biraz başarılı oldum, önce vatanıma kavuşmam lazımdı…
TÜRKİYE’YE GÖÇ ETMEK İSTİYORDUK
1985 yılında Nesrin Salimova Hasanova olan adım zorla Nadejda Strahilova Handjiyeva olarak değiştirilmişti ve hepimiz ağır bir depresyona girmiştik. Milyonlarca Türk dilekçe kampanyasına katıldı, hepimiz Türkiye’ye göç etmek istiyorduk. Bu insanların hepsi işinden atıldı. Babam da muteber bir tütün eksperi işinden oldu ve beton bordür dökme işini bulabildi aylar sonrasında.
Çıkış yolları yoktu, sınırlar kapalıydı. Rüyamda hiç görmediğim eşsiz güzellikte Boğaz kenarında dolaşıyordum. Bu arada kendi adıma yetişkinlere çok kızgındım-neden başkaldırmıyorlardı, çok korkaktılar.
Buna çözüm olarak Mustafa Kemal Atatürk adında bir gençlik örgütü kurmaya teşebbüs ettim, 7 sınıftaydım. Okuduğum kitaplardan İkinci Dünya Savaşında Nazi’lere karşı savaş veren Rus direnişçilere özenmiştim, onlar da benim yaşlarımda insanlardı sonuçta. Daha sonra herhangi bir faaliyet yapamadan bu örgüt fikri çöktü, fakat tüzük defterim polis tarafından bulunmuştu.
BABAM TÜRKLERE YAPILAN ZULÜMLERE ŞİİRLERİYLE CEVAP VERİYORDU
Babamın şiirlerini aramaya gelen polisler odamda tüzük defterimi görünce el koymuştu. Babam etrafta olan haksızlıklara ve Türklere yapılan zulümlere şiirleriyle cevap veriyordu ve bunları aile meclislerinde okuyordu. Dedem Hasan ise Osmanlı zamanında (1910-1915 arasında) Kırcaali bölgesinde doğmuş bir adam olarak hiçbir zaman kıyafetini değiştirmedi ve belinde kuşak/bıçak, kafasında sarığıyla ‘deli’ Hasan muamelesi görerek ve herkesi şaşırtarak yaşadı ölümüne kadar. Soğuk Deliorman kışlarında annem gelen misafirlere zengin sofralar kurardı. Dedem deli Hasan’dan Plevne savaşının anısına ‘Osman Paşa’ marşı rica ederdi misafirlerimiz, o da seve seve söylerdi; tüm çocuklar korkudan ağlardık. O marş söyledikçe biz kanatlanır, sanki başka bir özgür diyara göçerdik hep beraber. Bu diyarda Türkler şerefli ve kahramandı, Osman Paşa gibi. Dedem de babam da korkusuzdular, bu özellik bize de geçmişti.
Babamın şiirlerini birisi ihbar etmişti ve polis eve aramaya gelmişti. Defterimi okuyan polisler önce kardeşim ve beni sorguladılar, ifademizi yazdırıp bıraktılar, yaşımız küçüktü. Daha sonra bütün sınıf önünde örgüt Yeminimiz okundu ve ben Bulgaristan’daki tüm liselerden kovulmuştum, 9 sınıfta. Yeminimizde baskıcı Bulgar’a karşı savaş edeceğimize yemin ediyorduk. Gazeteci olmam ve kaçmam da imkânsız hale gelmişti.
Aynı yıl veya önceki yıl Naim Süleymanoğlu Türkiye’ye kaçmış ve tüm dünyaya olanları anlatmıştı, bu hepimize bir umut ışığı olmuştu. Büyük Türkiye tabii ki bizi orada yalnız bırakmayacaktı!
SİLİSTİRE’DEN BİZE VATAN OLAMAMIŞTI
Babamın önerisiyle İngilizce bir metin hazırladık – başımıza gelenleri ve yurt dışına, Türkiye’ye çıkmak istediğimizi anlattık. Babam bunları turistik yerlerdeki diplomatlara ulaştırmaya çalışmıştı, geleceğimiz yoktu Deliorman’da, Silistre’den bize vatan olamamıştı.
Daha sonra, gene Türkiye’ye taşınma dilekçesi vermiştik, ancak bir cevap gelmiyordu, sonra da 1989 Mayıs’ta bize cevap geldi, 2 gün içinde ülkeyi terk etmeliydik – bize Avusturya vizesi çıkmıştı, trenle iki gün sonunda toplam 4 bavul ve 250 dolar (daha fazlasına izin yoktu) dört kişi Viyana’ya vardık. Türkiye konsolosluğunu bulduk ve orada Türkiye’ye ailecek iltica ettik. Babama bazı hademeler ve görevliler Avusturya vatandaşlığı teklif etmiş, o da ret etmişti! Naim Süleymanoğlu’na Amerika 2 kere vatandaşlık teklif etmiş, 10 milyon dolar teklif etmiş – ret etmiş. Naim bizim için bir örnek, yanan bir vatan sevdası oldu!
Tüm hatıralar canlandı bugün.. Eskiden anlatmazdım bunları, ancak susmanın hata olduğunu anladım çok yakında. Geçen yıl bir yeğenim, Türkiye vatandaşlığından çıkıp yabancı uyruklu üniversite sınavına girip, tekrar vatandaş olabileceğini (lisede rehber öğretmeninin tavsiyesi olduğunu) söyleyince kalp krizi geçirecektim! Nasıl yani, oturup çalışmak yerine- vatandaşlıktan çıkma planı? Tüm devrelerim alt-üst oldu. Hür vatanda yetişen nesillerimiz nasıl bu kadar kolay “satabiliyorlar” bu ülkeyi, bu toprağı zehirleyen bu zihniyeti yok etmeliyiz!
NAİM SÜLEYMANOĞLU NAUM ŞALAMANOV OLMAYI KABUL ETMEDİ
Neden sustuğumuza gelince, yukarıda anlattıklarım Bulgaristan’da şehit ve gazi olanların fedakarlığı yanında bir hiç sayılır, anlatılmaya değmez aslında. Biz kurtulduk ve hür bir şekilde yaşıyoruz, çok şükür. Direniş yapan sadece bizler değildik. Mesela, Deliorman bölgesi köylerinden cesur bir grup tank kaçırmaya çalışmış, bazı patlayıcıları askeriyeden kaçırmış, daha sonra da turist kaçırmışlardı dikkat çekmek için. Bazısı şehit edildi, bazısı Belene’de çürüdü. Bazı cengaver ‘deli’ Türkler yürüyüşlerde can verdi hem Kırcaali, ve Naim’in şehri Mestanlı’da, hem de Deliorman’da. Bu yiğitlerden özür dileyerek kendi serüvenimi anlatıyorum.
Naim Süleymanoğlu da Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi, bizler de etmedik. Lütfen, bunu hatırlayarak bizlere ‘Bulgar’ demeyiniz, evet size çok garip gelebilir ancak bizim için Türk olmak ayrıca önemli, en temiz vatansever haliyle!
Son söz olarak, Bulgaristan’a kızgın değilim, sosyalist rejimin pek çok kazanımları da oldu benim için – mesela Türkçeyi anamdan, Bulgarca, Rusça ve İngilizceyi onlardan öğrendim. Matematik, fizik, kimya ve edebiyat temellerimi oradaki hocalarıma borçluyum, sağ olsunlar. Her şeyin ötesinde çok çalışmayı ve disiplinli olmayı da orada öğrendim. Bulgaristan’ı affettim çoktan, orada halen toprağımız ve akrabalarımız var. Onlarsız bir parçam yok sayılır.
Sevgiler,
Nesrin Mücahitsüleymanoğlu Özören

 

Kas 27

Nasıl Bir Milli Kültür Politikası İzlenmeli?

Dr.Şahin CEYLANLI

 

Türkiye, görülmemiş bir kültürel yozlaşmayla karşı  karşıya bulunmaktadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibarıyla, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı ve çareler mutlaka aranmalı.

Geçmişe dönecek olursak; Osmanlı Devleti’nin yöneticisi ve aydınları, devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür üstünlükleri karşısında ne yapaklarını şaşırmış ve bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, ona yaşama gücü veren, onu diğer toplumlardan farklı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek kurtulmanın mümkün olacağına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.

Mecburi kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamıyla maddi ve manevi sahalarda Batı taklitçiliğidir. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma   ( kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, bir çok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.

Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesi, Türk Milleti’nin var olma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türkiye milli bir endişe hissederek, yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, var olması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük itici güç kültür olduğuna göre; bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti yüksek, vatansever ve inisiyatif sahibi Türk aydınlarına büyük görevler düşmektedir.

Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir milli kültür politikası izlenmeli hususundaki bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:

-Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.

-Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.

-Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.

-Vatan ve bayrak sevgisi her şeyin üzerinde tutulmalı.

-Her şeyden önce Türkçe’ye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.

-Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.

-Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.

-İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.

-Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.

-Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.

-Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.

-Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.

-Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.

-Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı.

Kas 27

Eğitim Şart Ama Nasıl?

Ruhittin SÖNMEZ

Sıkça kullandığımız bir tabirdir “eğitim şart!” sözü. Peki, hemen herkese bir şekilde eğitim veriyoruz da, niye sık sık bu sözü etmek zorunda kalıyoruz?

İyi eğitim veremiyoruz da ondan.

Çünkü eğitim alanların sayısındaki artış olmakta fakat eğitimin kalitesinde bırakın artış olmayı ciddi düşüşler yaşamaktayız da ondan.

Bu sıralarda herkesin dilinde olan PISA testlerindeki başarısızlığımız, dünya ölçeğinde ne kadar gerilerde kaldığımızı yüzümüze çarptı. Ama zaten şöyle kabaca bir gözlem bile eğitim kalitesindeki düşüşü görmemize yeter.

TV’lerin halk içinden canlı yayınlarına bakınız. Yabancı TV kanalları ülkelerindeki sıradan insanlara mikrofon uzattığında çok akıcı ve düzgün cümlelerle insanların meramlarını anlattıklarını görüyoruz. Oysa bizim halkımızın içinde beş tane düzgün cümleyi peş peşe kurabilenlerin sayısı çok çok az.

PISA testlerinde çocuklarımızın kendi dilinde (Türkçe) okuduğunu anlama ve anlatma becerisi konusunda 72 ülke arasında 50. olması şaşırtıcı olmasa gerek.

Gelişmiş ülkelerde nüfusun en az yüzde beşi dünya klasmanında üst sıralarda yer alabilecek şekilde yetiştirilir. Bizde bu oran yüzde biri geçmez.

Birkaç meslek grubu haricinde ve bazı istisnai özellikli insanlarımızı hariç tutalım. Gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarının bilgi seviyesine erişebilenlerin oranı sizce ne kadardır? Çok az.

Dünya çapında siyasetçi, dünya çapında sanatçı, dünya çapında bilim adamı yetiştirebiliyor muyuz? Çok az.

Gençlerimizin yüzde kaçı alanında dünya çapında olmayı hedefliyor? Onlara böyle bir hedef gösterecek, bu hedefe ulaşmak için motive edecek bir devletimiz var mı? Hayır.

Okullarımızda tarihimizi ve dinimizi de öğretemiyoruz.

Devlet adamlarımız bile milletimizin yetiştirdiği en büyük insanları bir gün aşağılarken, ertesi gün saygı sunmaktalar.

Camilerimizde görevli hocalarımız kendi kutsal kitaplarının mealini bile okumuyor, sadece Arapça aslı ile ilmihal kitaplarını okumakta yeterli görüyor. Dinimizin en temel konularını anlayan ve anlatabilen hoca sayısı çok az.

Hayata dair pratik bilgileri de öğretemiyoruz. İlk yardım, yabancı dil, görgü kuralları, yüzme, yemek, dikiş, basit tamir işleri gibi beceriler edinmeden hayata atılıyorlar.

******************************************

TEMEL BİLGİ VE DEĞERLERİ NEDEN ÖĞRENEMİYORUZ?

Milli ve evrensel değerler ile temel bilgileri gençlerimiz neden öğrenemiyor? İnsanlarımız aptal veya geri zekâlı olduğundan mı? Asla.

İki ana sebebi var bunun:

İlk olarak Eğitim sistemimiz yanlış kurgulanmış, yanlış işletilmekte.

PISA Direktörü Andreas Schleicher Türk öğrencilerin bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek konusunda iyi notlar aldığını fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamakta başarısız olduğunu söylüyor. Ezberlemek ve kâğıda dökmek ise artık dünyada daha önemsiz. Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Ve Türk sistemi buna uyum sağlayamadı.

Adam kibarca bize kibarca “eğitimde çağdışı kaldınız” diyor ki, haksız sayılmaz.

İkinci temel sebep öğretmen kalitesi.

Eğitimin kalitesi öğretmen kalitesi ile ölçülür. “İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Hükümet öğretmenliği hem finansal hem entelektüel açıdan çekici kılmalı.”

“Her okul nitelikli olmalı. Finlandiya’da okullar arasındaki eğitim kalitesi en fazla yüzde 5 oranında değişiyor. Vietnam, Güney Asya keza böyle.”

Finlandiya’da en iyi ve en kötü okul arasındaki fark en fazla yüzde 5 ilken Türkiye’de aynı şehirdeki bir mahallenin okulu ile komşu mahallenin okulu kaliteleri arasında uçurum olabiliyor.

Böyle bir yapıda sınavı kaldırıp, “en iyi okul, evinize en yakın okuldur” demek asla gerçekçi değildir.

Eğitime dair bu temel meseleleri ve diğer sorunları çözmek için öncelikle uzmanların geniş bir çalışması sonucu hazırlanmış uzun vadeli stratejik planların istikrarlı bir şekilde uygulanması ile mümkün olabilir.

Bizde ise en sık değişen bakanlık Milli Eğitim Bakanlığıdır. 15 yılda 6 bakan değiştirdik ve her gelen bakan işe sıfırdan başlayarak kendince reformlar(!) yaptı.

Bu dönemde mesela ortaokuldan liselere geçiş sistemi 5 defa değişti.

Uzun yılların tecrübeleri heba edilerek, Yatılı Bölge Okulları, Askeri Liseler kapatıldı.

Sadece 2017 yılında 176 ders müfredatı iktidarın ideolojisine göre değiştirildi.

Belki bunları bile anlayışla karşılayabiliriz. Ama “Cumhuriyet, Türklük, milliyetçilik, laiklik, çağdaşlık, Atatürk İlke ve İnkılâpları” gibi kavramların ders kitaplarından çıkarılmasını anlamamız mümkün olamıyor.

Türkiye’nin en öncelikli meselesi Milli Eğitim Sistemimiz; eğitim sistemimizin en önemli meselesi ise iktidarın zihniyetinin “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme” hedefinden uzak olmasıdır.

 

 

 

 

Kas 27

Kelimeler Beynimizin Yapısını Değiştirebilir mi?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Zihin, hiç bitmeyen bir konuşma halindedir. Zihnimiz konuştukça ve çalıştıkça beynimizin yapısı, kimyası değişiyor. Dinlerken beynimizdeki nöral bağlantılar farklılaşıyor.
Zihnin çalışması, düşünmekle olur. Düşüncenin aracı da dildir. Eğer düşünme olmasaydı dil de olmazdı. Ama düşünce de dile dayanır. Başka bir ifadeyle dil ve düşünce birbirlerini karşılıklı olarak oluştururlar.
Kullandığımız kelimeler ve dolaysıyla düşüncemiz beynimizi değiştirebilir.
Kemikler sopa veya taşla kırılabilir, ama beyin kelimelerle, sözlerle değiştirilebilir. Olumlu kelimeler, örneğin; “şükür”, “barış-huzur”, ve “aşk”, genlerin ifadelerini değiştirebilir. Bilinçli düşünmeden sorumlu beyin bölgesi olan frontal lopumuzdaki alanları güçlendirebilir ve beynin bilişsel (düşünme, öğrenme ve hatırlama) fonksiyonu yükseltebilir.
Bazı kelimeler, hayatınızı olumlu yönde değiştirebilir. Olumlu kelimeleri sürekli söylediğimiz zaman, bilinçaltı bu kelimenin yalan veya doğru olduğu ile ilgilenmez. O kelimenin enerjisi ve kelimenin kendisi ile ilgilenir. Zamanla tekrarladığınız bu kelimeler bilinçaltında kodlamalar oluşturur.
Bilinçaltınıza giren bu kodlar ise beyninizden frekanslar olarak çıkar ve enerjisini yayar.
İşte örnek kelimelerden bazıları:
* Ben mutluyum, huzurluyum ve sağlıklıyım. Şükürler olsun.
* Hayatıma iyimser insanları çekiyorum.
* Başarıya doğru koşuyorum.
* Mutluluğu hayatıma çekiyorum.
* Sosyal hayatımdaki insanları etkileyebiliyorum.
Bu olumlamanın veya şükrün ölçüsü, belli kuralları ve uyulması gereken hususları vardır. Kişi dili ile ’’şükrederken’’, davranışları ile de bunu göstermelidir.
“Şükrün ölçüsü, memnuniyettir. Şükürsüzlüğün ölçüsü ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rastgeleni yemektir.
Bilim adamları tarafından yapılan araştırmalarda aklımızdan bir düşünce geçince bir dizi kimyasal reaksiyonların oluştuğu gözlemlenmiştir. Oluşan her reaksiyon da enerji yayar. Yani, bütün düşünceler aslında enerji yayarlar.
Tıpta “ Plasebo Etkisi “ denen bir kavram vardır.
Örneğin, aynı hastalığı yaşayan iki hastadan birine normal ilaç, diğerine ise aynı renkte şeker verilmiş (tabii hasta bunu şeker değil hastalığı için ilaç biliyor ) ve gözlem yapılmıştır. Sonuç olarak, hemen hemen aynı şekilde her iki hastada da iyileşme aynı düzeyde olmuştur
Kelimeler, düşüncelerin sözlü ifadesidir. Neye odaklanırsanız onu büyütürsünüz. Sürekli şikâyet eden kimse, uzak durması gereken şeyleri büyütür. Ayrıca onları daha fazla görmeye başlar.
Şükreden kimse, şükrettiklerini çoğaltır.
Kelimelerin gücü vardır.

Kas 27

Türk Olmak(Türkçülük) ve Atatürkçülük

                                                                                               Cafer GENÇ

Atatürk demek; 100 yıl önceki sözlerinin bugün yol haritası olması demektir.
Atatürk demek; milletin geleceğini kendi şahsi emellerinin üstünde görmek demektir.
Atatürk demek; muhtaç olunan kudretin damarlardaki asil kanda olduğunu bilmek demektir.
Atatürk demek; kudretsiz dimağların, zayıf gözlerin gerçeği göremeyeceğini anlamak demektir.
Atatürk demek; sadece kara tahta başında harf öğreterek değil, her yede ve her zaman öğreten olmak demektir.
Atatürk demek; karanlıkları aydınlığa kavuşturmak demektir. Kalemi ve kılıcı ustalıkla kullanmak demektir.
Atatürk demek; kızgın güneşin kavurduğu çöllerden, düşman zırhlılarının ateşi altında cehenneme dönmüş Çanakkale’de olmak demektir.
Atatürk demek; hedef gösterdiği Akdeniz’de Yunan’a yüzme öğretmek demektir.
Atatürk demek; Samsun’a giden vapurla, azgın dalgalara aldırmadan Anadolu’ya var olma umudunu geleceğe taşımak demektir.
Atatürk demek; zeybek ile bar ile ellerde ve gönüllerde olmak demektir.
Atatürk demek; Amasya’da Ferhat’ın deldiği dağları sahiplenen yürek demektir.
Atatürk demek; Sivas’ın soğuğuna aldırmadan, sıcak günler vaat eden samimiyet demektir.
Atatürk demek; yokuşlarda susayan milletin kaderinde, “Ayağa Kalk Sakarya” demektir. .
Atatürk demek; dünya milletlerinin hayran olduğu, kendilerinde eksikliklerini hissettikleri dolayısıyla, kıskandığı lider olmak demektir.
Atatürk demek; öldükten sonra yaşamak, her 10 Kasım’da yeniden doğmak, ölüm gününde doğum günü kutlamak demektir.
Atatürk demek; “Sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin, nerde…” diye ozanın telinde söz, yüreğinde öz olmak demektir.
Atatürk demek; “Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında, cihanın görmediği destanlar yaratıyor, gelmiş geçmiş kahramanlara bedel, uçsuz bucaksız göklere hükmediyor” diyen şairin mısralarında şiir olmak demektir.
Atatürk demek; Ötüken’den Anadolu’ya, tarih ve coğrafyada var olan büyük Türk demektir,
Atatürk demek,”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” haykırışıyla hayat bulan kimliğimizin, kişiliğimizin, karakterimizin, kabiliyetimizin ve kalitemizin adı olan Türkün atası demektir.
Atatürk demek, Atatürk demek, Atatürk demek… asker, lider, önder, hatip,kuran ve kurtaran, fikir ve devlet adamı demektir. Ve en önemlisi, Atatürk demek; her şeyden önce mükemmel insan demektir, ideal ve idealist insan demektir.

 

Kas 13

Atatürk En Büyük Türk Milliyetçisidir

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, mazlum milletlerin bağımsızlık rehberi, son yıllarda değerini daha da iyi anladığımız büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’ü 79. ölüm yıldönümünde rahmet ve saygı ile anıyoruz. Atatürk milliyetçi bir çizgide olmasaydı bazıları gibi Milli Mücadeleye girişmekten çekinirdi.

10 Kasım, 29 Ekim, 19 Mayıs ve 23 Nisanlar doğru bir durum değerlendirmesi imkanını bize veren ders alınacak tarihler ve fırsatlardır. Dünü bilerek bugünü değerlendirebilmek; yarınları kurtarabilmek mümkün olabilir. Aslında değerli destan şairimiz rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şu mısraları bize ışık tutmaktadır: Seni özünden vuran düşmanın kimmiş dünkü/ Göreceksin ki yine aynı düşman bugünkü…

İnancımıza göre, her canlı ölümü tadacaktır. Önemli olan yaşanan ömrün hayırlı hizmetlerle geçmiş olmasıdır. İşte; Atatürk de Milli Mücadele ve Cumhuriyetle Türk tarihinde bir çığır açtığı, Osmanlı’nın yıkıntılarından bir güneş gibi doğan T.C.’nin kurucusu olduğu için daima hayırla ve rahmetle yad edilmektedir.

Atatürk’ün mensubu olmaktan gurur ve şeref duyduğu Türk Milletinin bir kavimler ve etnik guruplar ittifakı olmadığını öncelikle kavramamız gerekir. Milli Mücadele Anadolu’dan kovduğumuz emperyalist ülkelerin isteklerine, Mondros Mütarekesi ve Sevr şartlarına uygun olarak yapay devletçikler ve milletler yaratmak için yapılmamıştır. Milli Mücadele ile Sevr dayatması paramparça edilmiş ve tarihin çöp kutusuna atılmıştır. Milli Mücadele kimsenin izni ile de olmamıştır. O milli bir harekettir ve Türk Milletinin bir bütün olarak işgalcilere direnmesidir. Milli Mücadele bir zümre, etnisite veya sınıf hareketi de değildir. Türklerin ve kendilerini Türk olarak, Türk Milletine mensup hissedenlerin şerefli ve fedakarca bir vatan savunmasıdır. Kendilerini Türk Milletine mensup hissetmeyenler Milli Mücadeleye de, Devletin kuruluşuna da katılmadılar. Mensubu olduklarını hissettikleri ülkelere gittiler ve oralarda görev aldılar. Kurucu Türk unsuru ile kader birliği yapanlar, Anadolu’da kalarak bu şerefli ve zor mücadeleyi başardılar.

Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyet kimseye kimlik dayatmamıştır. Tam tersine kimliksizlik mi dayatılıyor soruları akla gelmiştir. Bizim tarihimizde zora dayalı bir kültürleştirme yani eritme (asimilasyon) olmamıştır. Türk tarihinde böyle yüz karası suçlar yoktur. Bu bakımdan, Cumhuriyetin haksız yere suçlanmasını anlamak da zordur. Eğer Batılı ülkelerin yaptığı gibi bir eritme olsaydı; Balkanlar’da tek dil ve tek din olurdu. Hoşgörü esas alınmış ve farklılıklar üzerinde birlik, tevhid aranmış, farklılıklar da kutsallaştırılmamıştır. Osmanlı’da eğitim-öğretim dili de Türkçedir.

Cumhuriyetin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerdir. Hiçbir ülkede kurucu unsur dışlanarak milli kimlik tanımı yapılamaz. Türkiye ismi yüzyıllar önce Anadolu’ya bizzat yabancılarca verilen isimdir. Milli kimlik etnik çağrışım yapmaz; çünkü etnik gurup kapsamında düşünülemez. Yeni devletin bir Türk devleti olması, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde 16.yüzyıldan itibaren dışlanan ve kaybedilen kimliğin tekrar kazanılması ve asla dönüştür. Bir başka ifade ile, 1299’da Osmanlı’yı kuran kurucu iradeye dönüştür.

Milli bağımsızlık ve egemenlik üzerinde bilhassa duran Atatürk aksi bir görüşte olmuş olsaydı; Türk Milletinin Milli Mücadeleyi başaramayacağından hareketle manda ve himaye görüşlerini kabul ederdi. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen kendisidir. “Türkiye maymun değildir; hiçbir milleti taklit etmeyecektir; o sadece öze dönecektir; hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir” ifadeleri adeta ders niteliğindedir.

Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki bazı liderlerden esinlenerek kendisine haksız bir şekilde bazılarınca diktatörlük yakıştırılmıştır. Aslında Türk tarihine, Cumhuriyete ve Türk kültürüne karşı olanlar Atatürk’e de karşıdır. Milli Mücadele faal ve açık bir Meclisle, TBMM ile yürütülmüştür. Atatürk tek adamlığı ve TBMM’de kendisine verilmek istenen imtiyazları reddedecek kadar Türk Milletinden bir ferttir.

Milli Mücadele ne bir ihtilâl, ne de bir darbedir. Darbeler iktidarlara karşı yapılır. Milli Mücadeleye atıldığımız dönemde ortada biten, çöken, toprakları işgal edilen, egemenliği ortadan kalkmış bir saray ve eli kolu oynayamayan bir esir padişah vardı. Milli Mücadele ve Cumhuriyet, ne padişahı, ne de onun işbirlikçi hükümetini iktidardan indirmiş değildir.

Cumhuriyet mi, yoksa demokrasi mi diye bir değerlendirmede bulunmak bizim siyasi tarihimiz bakımından eksik bir tercihtir. Cumhuriyet, demokrasi ve milliyetçilik gerek Milli Mücadeleyi harekete geçiren, gerek onun tacı olan Cumhuriyetin özüdür.

10 Kasım 1938 tarihinde Nazi yönetiminden kaçarak Türkiye’ye göç eden ve İ.Ü. Hukuk Fakültesinde ders veren bir Alman profesör Atatürk’ün ölüm haberini duyunca şaşırır. Derse girip girmemekte karar veremez. Üniversite rektörüne müracaat eder ve ne yapması gerektiğini sorar. Dönemin rektörü; “sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın” der. Alman profesörün cevabı çok dikkat çekicidir: “Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki” der.

Atatürk sanata ve tiyatroya da meraklı bir liderdi. Bir oyuna bir süre gecikerek gitmek durumunda kalır. Oyun başlamıştır. Temsil sonunda Atatürk ilgilileri tebrik eder ve “Eğer benim için geç başlatacak olsaydınız dalkavukluk etmiş olurdunuz” der. Atatürk alçak gönüllü ve mütevazi bir insandı.

Atatürk samimi bir dindardı. Hurafelerin din olarak takdimine de karşıydı. Atatürk TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara Hacı Bayram Camiinde dava arkadaşlarıyla birlikte Cuma namazını kılmış, Meclis önünde topluca dualar edilmiş, kurbanlar kesilmişti. Ayrıca yurtta mevlidler okunmuştu. Atatürk Kuran-ı Kerim’in tefsirlerini yaptırmış, Diyanet İşleri Teşkilatını kurdurmuş ve anayasa ile bunu teminat altına aldırmıştı. Kuran-ı Kerim kendisinin en büyük moral kaynağı idi. Köşkte Hafız Yaşar Okur ile Saadettin Kaynak değişik makamlarda Kur’an ve Mevlid okurlardı. Türkçe hutbe ilk kez 1928 yılında Süleymaniye Camiinde Sadettin Kaynak tarafından okunmuş, Arapçasına Türkçe de eklenmişti. Atatürk’e göre, Türk Milleti daha dindar olmalı, yani bütün sadeliği ile dindar olmalı idi. Müslümanlık şuura muhalif ve ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyordu. O’na göre “dinsiz bir milletin idamesine imkân yoktur. İslam dini öyle yüce bir dindir ki; ilim Çin’de de olsa alınız diyen bir peygamberin ümmetiyiz” ifadeleri de kendisinin dine ve yüce dinimiz İslam’a bakışını ortaya koyar.

Atatürk’de de ifadesini bulan laiklik anlayışı yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. Laiklik asla dinsizlik demek değildir. Tam tersine farklı inanç ve dini duyguları garanti altına almaktır.

Milletleşemeyen, milli mutabakatları ve ortak kabul ve redleri, sembolleri, ilkeleri belirlenemeyen toplumlar demokrasiyi yaşatamazlar. Zira demokrasi milletleşemeyen kalabalıkların rejimi değildir. Günümüzde Ortadoğu’da milletleşemeyen milli seviyede kabulleri gerçekleşemeyen toplumlar laik bir yapıda da olmadıklarından birlikte yaşayamazlar; mezhep ve etnik çatıştırmaları aşıp asıl düşmanla mücadele edemezler. Müslüman Müslümanla savaşır ve savaştırılır. Bırakın mücadeleyi bazıları etnik ve mezhep taassubu ile düşmanla işbirliğine bile gidebilirler.

Bursa Amerikan Kız Kolejinde misyoner öğretmenlerin gayretiyle üç kız çocuğunun Hristiyan yapılması karşılığında bu okulu 29 Ocak 1929’da kapatan da kendisidir.

Atatürk çağlar üzerinde kalarak döneminde Avrupa’dan esen ırkçı akımların etkisine kapılmamış bir üstün liderdir. Kendisi ırkçılıkla milliyetçiliği ayıran bir liderdir. Gerçekten ırkçılık sosyal olayların sebep ve sonuç ilişkilerini biyolojik ve genetik konulara bağımlı görmesine rağmen, milliyetçilik kültürel değerlere bağlı bir kavramdır. Atatürk’ün şu sözleri ders niteliğindedir: “Bizim milliyetperverliğimiz, başka milletleri küçümsemeyen, mağrur olmaya yer vermeyen bir milliyetçiliktir”.

Aslında milliyetçilik ne dışa kapanmadır; ne sadece duygusallık, ne de basit bir düşmanlıktır. Dış politikadan ekonomiye, çevreciliğe kadar ülke çıkarlarını koruyacak, geliştirecek şuur ve olgunluğu kazanmaktır. Milli kültürü koruyarak geliştirmedir. Çağımızın yükselen bir değeridir. Belirli bir tavır alışlar bütünüdür. Kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak veya dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir. Uydu olmamanın sigortasıdır. Türk milletine mensubiyet ile İslam âlemine aidiyet birbirinin alternatifi de değildir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamaz.

Mustafa Kemal Atatürk barışçıdır ve savaşın en son başvurulacak bir çare olduğunu düşünür.

Gençliği en büyük ümit olarak görür. Nitekim, 19 Mayıs’ı gençlere armağan etmiştir. Şu sözleri konuyu tamamlar: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”.

Cumhuriyet onun eseridir. Nitekim “Yaptığımız işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan T.C.’dir” diyerek bu gerçeği ifade eder.

Atatürk binlerce kitaptan meydana gelen zengin bir kütüphaneye sahiptir. O seçkinci değil, milletine tepeden bakmayan, Türk milletinin bir parçasıdır. İleri görüşlü, milli haysiyet ve onura düşkün, mütevazi, Çanakkale’de ölen yabancı askerlere bile merhamet edebilen bir liderdir. Onda vatan ve millet sevgisi ve kadın hakları öne çıkar. Egemenliği millette görür.

Atatürk’ün ölümünün 79. yıldönümünde bize düşen görev; Türk tarihine bir bütün olarak bakabilmek, önde gelen liderler ve dönemler arasında rekabet ortamı yaratmamaktır. Aksi bir anlayış bilimsel de değildir. Milli bağımsızlık ve egemenlik konularında hassas olmaya mecburuz. Günümüzde önümüze sürülen her türlü teslimiyetçiliği ve tuzağı aşabilmek için dünden ders almalıyız.

Atatürk’ün “Kendi benliğine ve milliyetine sahip olmayan milletler diğer milletlere av olur” uyarısını hiçbir zaman unutmamalıyız.

Atatürk’ün 79. ölüm yıldönümünde O’nu ve silah arkadaşlarını, Türk Devleti için hayatını seve seve veren bütün şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anarız. Hepinizi saygıyla selamlarız.

Kas 13

Osmanlı Bilim ve Eğitim Sisteminin Bozulması

Dr.Şahin CEYLANLI

 

Osmanlı bilim ve eğitim sistemindeki bozulmayı ve çöküşü ortaya koyan en önemli sebepler aşağıda sıralanmıştır:

       İlme Karşı İlgi ve Alâka Noksanlığı:

 

XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı bilim ve eğitim sisteminde  yavaş yavaş  bir bozulmaya gidiş  görülmektedir. Günümüzdeki üniversitelerin muadili olan medreselerde  geçmiş yıllarda görülen ciddi çalışmalar, yerini basit hesaplara, bağnazlığa, araştırmadan kaçma, dış dünyaya karşı merakın zayıflaması, disiplinsizlik gibi hususlara bırakmıştır. Ciddi çalışmalar ile ele alınan konuların öğrenilmesi ve araştırılması usullerinin terk edilmesi, Osmanlı bilim ve eğitim sisteminin bozulmasını gösteren ilk belirtilerdir.(1) Taşköprülüzâde, 1540 tarihinden itibaren medreselerdeki genel bilgi seviyesinin düşmeye başladığını, felsefe ve matematiğe karşı eski ilginin azaldığını, müderrislerin bile nazari ilimler üzerindeki ana kitaplar yerine, özet mahiyetinde basit birkaç eser okumakla yetindiklerini ve kendilerini âlim saydıklarını belirtmektedir.(2) 1440 yılında keşfedilmiş olan matbaanın, Osmanlı Devletine 287 yıl sonra girmesi, Devletin bilim alanındaki gelişmesine engel olan önemli faktörlerden biri sayılmaktadır.  III.Murat 1590  yılındaki bir fermanla, İtalya’da basılmış ve dinî konuları ihtiva etmeyen Arap harfli kitapların ülkeye girmesine müsaade etmiştir.(3)

 

       Kadılık ve Müderrislik Makamlarının Para İle Satılması:

 

Devletin özellikle XVI.yüzyıldan sonraki döneminde fikir ve düşünce alanında gerileme baş göstermiş ve bu durum medreselerin bünyesinde de belirmeye başlamıştır. Bu husus Koçi Bey’in ünlü Risalesi’nde de açık açık belirtilmektedir. Risalede, 1594 tarihine gelinceye kadar medrese öğretmen yardımcılarının müderrisler gibi bilgili ve fikri doygunluk içerisinde oldukları, bu tarihe kadar ilmin son derece düzgün olduğu, 1594 tarihinden sonra bu düzenin bozulduğu, ilim adamlarının  asıl görevlerini bırakarak dalkavukluk yaptıkları, medreselere hatır , gönül ve torpil ile öğrenci alınmaya başlandığı, mülazimliklerin para ile satıldığı, müderris ve kadı olarak ilim kadrolarının düzenbaz ve cahillerle doldurulduğu, bu sahte ilim adamlarının çoğunlukla zulüm ve adaletsizlik yaptıkları, hakkıyla ilmini yapanların  da adlarının kötüye çıkarıldığından bahsedilmektedir.(4)  Yine aynı eserde, ilim kadrolarının onun bunun aracılığı ile verilmesinin doğru olmayacağı, en bilgili kim ise ona verilmesinin gerektiği, kadılık için en önemli vasıtanın bilgi olduğu, yaş, soy ve sopun önemli olmadığı, medreselerin yaşlıdır diye cahillerin eline verilmemesi, medrese hocalarının bilgili ve becerili olmaları gerektiği anlatılmaktadır.(5) Bu konuda İ.Hakkı Uzunçarşılı da XVI. yüzyıldan itibaren ilmiye sınıfındaki bozulmaların gözle görülür hale geldiğini belirtmektedir. Bilindiği gibi medreselerde eğitim ve öğretim belirli bir müfredat çerçevesi içinde yapılırdı. Medrese talebeleri çok zor ve çetin imtihanlardan geçerek basamak basamak ilerleme kaydetmekteydiler. Medreselerden mezûn olanlar kadı veya müderris olmak için nöbet usulü defterlere kaydoluyorlar ve sıralarını bekliyorlardı. Fakat  XVI.yüzyıldan itibaren bu usullerin ortadan kalktığı görülmektedir. Adaylarda aranan kabiliyet ve beceriye bakılmaksızın ve hatta bekleme dahi olmadan tayinlerin yapıldığı, kadılık ve müderrislik makamlarının iltimas ve para ile satıldığı görülmeye başlanmıştır.

 

       Yenilik Hareketlerine Karşı Koyma:

 

XVIII.yüzyılın başlarından itibaren hem nazari hem de uygulamalı bilim alanlarında, ulema ve medrese mensupları, Devlet içinde yapılan yenilik ve ıslahat hareketlerine karşı gelmeye başlamıştır. !706-!710 tarihleri arasında sadrazamlık yapan Ali Paşa’nın kitapları incelenmiş ve Şeyhülislâm bir fetva yayınlayarak, astronomi, felsefe ,  tarih gibi kitapların kütüphanelere giremeyeceğini açık bir şekilde beyan etmiştir.(6)

 

       Akli İlimlerden Uzaklaşılması:

 

İ.Hakkı Uzunçarşılı, ilmiye sınıfının bozulmasını önlemek için birçok fermanın yayınlandığını belirtmekte ve bütün bunlara rağmen, iltimas ve kayırmanın önüne geçilemediğini belirterek bu bozulma hususunda şunları söylemektedir: “ Medreselerin bozulmasında tefekkürü faaliyete geçirecek olan matematik,kelam ve felsefe gibi akli ilimlerin terk edilerek, bunların yerine tamamen nakli ilimlerin kain olması, birinci derecede âmil olmuştur. XV. asrın sonlarına yakın zamanlara kadar Osmanlı medreselerinde ilmi hikmet ( felsefe) dersi okunup, bu ilme dair Şemseddin Molla Fenari, Kadızâde-i Rumi, Hocazâde Ali Efendiler gibi mütefekkir âlimler tarafından kıymetli eserler telif edilip okutulduğu halde, sonra bazı şeyhülislâmların telkinleri ile hikmet dersi medreselerden kaldırılarak bunun yerine zaten mevcut olan fıkıh, usuli fıkıh ilimlerine yer verilmiştir.” (7) Bu konuda A.Adnan Adıvar’da aynı görüşü paylaşarak şunları söylemektedir:  “ XVII.yüzyıldan bu yana, medreselerde yavaş yavaş akli ve müsbet ilimler itibardan düşmüş ve dersler daha ziyade fıkıh alanı içine kapanmıştır. Matematik, astronomi, felsefe gibi dersler, her ne kadar tamamıyla ortadan kalkmamış değilse de herhalde ikinci planda kalmıştır. Hatta bu ilimlerden en iptidai bilgilere sahip olmayanların en büyük  medreselerin müderrisliğine ve en büyük makamlara geçtiği görülmüştür.” (8) Adı geçen kaynaklarda görüldüğü gibi, XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde, akli ilimler noktasından bir düşüş göze çarpmaktadır.

                   Softaların İsyanlara Karışması :

Kuruluş tesisleri çok mükemmel temellere dayanan ve birer sanat  abidesi olan Osmanlı medreseleri, sistem ve eğitim metotları bakımından çok çeşitli ve karışık olduğu için zamanla bozulmuşlar ve bu medreselerden yetişen öğrenciler de “ medreseli isyanları “ adı verilen anarşist hareketlerle milletin ve devletin başına büyük belalar açmışlardır. !876 yılında, yüzlerce medrese öğrencisi Bab-ı ali’de toplanmış, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa ile Şeyhülislamın görevlerinden alınmaları için gösterilerde bulunarak devleti güç durumlara düşürmüşlerdir. Softaların ayaklanması üzerine, Padişah Şeyhülislamı değiştirmek ve Mahmut Nedim Paşa’nın yerine de Rüştü Paşa’yı sadrazamlığa getirmek mecburiyetinde kalmıştır. (9)

Netice olarak kaynaklardan da anlaşıldığı gibi, bilgiye, çalışmaya, kabiliyete, maharete dayanmayan tayinler ve terfiler, iltimas ve kayırmalar, yenilik hareketlerine gösterilen tahammülsüzlük, fen ilimlerine ilginin azalması, artık ciddi çalışan bilim adamlarında bile heves bırakmamıştır. Bu tür hareketler toplumda dengesizliğe yol açmış, cahille âlim arasında fark kalmamış, müderrisler cahillikleri yüzünden ders veremez duruma düşmüşler, bu durum karşısında medrese öğrencileri artık okumakla ve yetişmekle ilgilerini kesmişler, silahlanarak eylemler yapmaya başlamışlar, kanlı çatışmalar olmuş, öğrenim ve eğitim aksamıştır. Osmanlı eğitim müesseselerinin XVI. yüzyıldan itibaren çöküşünü gösteren bu olaylar, Devletin diğer alanlardaki duraklamalarını, gerilemelerini ve çöküşünü anlamamıza yardım eden sebepler arasındadır.

 

DİPNOTLAR :

  • Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi, 340
  • Aydın Yalçın, Aynı Eser, 340
  • Halil İnalcık, Ottoman Empire, s.!74-177-185, Zikreden, Aydın Yalçın, a.g.e., s.341
  • Koçi Bey Risalesi, s.27-28
  • Aynı Eser, s.29
  • Halil İnalcık, a.g.e., s.180, Zikreden Aydın Yalçın, a.g.e.,s.343
  • İ.Hakkı Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, s.67
  • Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s.40
  • Sami Sayar, Türkiye İmparatorluk Dönemi Mali Olayları, s.204-205

 

 

Kas 13

Ankara’da Yapılan Türk Kültürü Ve Medeniyeti Şûrası

Edip TEKKOL

Aydınlar Ocaklarının 46. Şûrası’na katılmak için 27 ~ 30 Ekim 2017 tarihleri arasında Ankara’daydım.

Başkent Öğretmenevinde yapılan “Türk Kültürü ve Medeniyeti: Meseleler ve Gelecek Tasavvuru” başlıklı Şûra’da, Akademisyenler’in, Uzmanlar’ın Türk ve İslâm dünyasının meseleleri ve çözüm yolları üzerine sundukları bildirilerden çok istifade ettim.

Yahya Kemâl Beyatlı’nın, geçmiş ile gelecek arasındaki vazgeçilmez bağı çok veciz bir şekilde izah ettiği “Kökü mazide olan âtiyiz” sözüne uygun olarak, bu Şûra’da alınan kararlar bir ‘Sonuç Bildirisi’ ile gerek basında gerekse sosyal medyada Türk Milleti’nin görüş ve bilgisine sunuldu.

Şûra bitiminde, Ankara Kalesi ile çevresine ve Sakarya Meydan Muharebesi’nin yapıldığı yerlerden biri olan Polatlı bölgesine bir gezide bulunduk. Ertesi gün de değerli arkadaşım Ertuğrul Erdem ile ikimiz Anıtkabir’i, Atatürk ve Kurtuluş Müzesi’ni ve Etnoğrafya Müzesi’ni ziyaret ettik. Bu yerlerle ilgili bazı görüntüleri “10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü” münasebetiyle bilgilerinize sunmak istiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayrıca, Atatürk’ün vefatının 79. yıldönümü münasebetiyle, yokluklar içinde milletçe yapılan kutlu bir mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Gazi Mustafa Kemâl Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

 

TÜRK İLAHİSİ

 

Dedem koynunda yattıkça, benimsin ey güzel toprak,

Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor, bak.

 

Yerim sensin, göğüm sensin, cihanım, cennetim hep sen,

Nasıl bir zinde millet çıktı gördüm hasta sînenden…

 

(Süleyman Nazif-1926)

Kas 10

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası

                                                               Cafer GENÇ

Sizlere, Aydınlar Ocakları’nın, Ankara, Başkent Öğretmenevi’nde,  27, 28, 29 Ekim 2017 tarihlerinde gerçekleştirdiği 46. Büyük Şura çalışmalarından söz etmek istiyorum. Amacım, demokrasi anlayışından hareketle, sivil toplum kuruluşlarının, topluma hizmetlerini gündeme getirmektir. Böylece, sosyal hayatımızda önemli yer teşkil eden derneklerin varlık sebeplerini, amaçlarını, etkilerini, faaliyetlerini sorgulamanıza imkan vermiş olacağımı düşünüyorum.

27 Ekim 2017 Cuma günü saat 15.30 da, Açılış Toplantısı’yla başlayan 46. Büyük Şura çalışmalarının konusu ‘’21. YÜZYILDA TÜRK KÜLTÜRÜ VE MEDENİYETİ: MESELELER VE GELECEK TASAVVURU’’ ile ilgiliydi. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile açılış yapıldı. Açılış konuşmasını, ev sahibi olarak Ankara Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Sinan Demirtürk ve akabinde, Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL yaptı. Misafir olarak MHP milletvekili Okay Vural ve 20 kadar eski parlamenter, BBP Başkanı Mustafa Destici, Sadi Somuncuoğlu, Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir, Türkiye Kamu Sen yetkilileri, Türk Eğitim Sen temsilcileri, profesörler, akademisyenler katılmışlardır ve konuşma yapmışlardır. Mazeretleri sebebiyle katılamayanların gönderdikleri mesajları okunmuştur. Velhasıl; katılımın, ilginin ve sevginin üst seviyede olduğunu söylemek isterim. Şura çalışması, ‘’Türkiye’de Milli Eğitim ve Kültür’’ konulu panelle başladı. Konuşmacıları olarak, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL, Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ, Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU, Yrd. Doç. Dr. Sakin ÖNER hocalarımız katılmışlardır. Akşam yemeğinden sonra, şuranın birinci oturumu gerçekleştirilmiştir.

İkinci gün, her oturumda, yaklaşık 5 konuşmacının olduğu, 5 oturum gerçekleştirilmiştir. Bu oturumlarda çok önemli memleket meseleleri gündeme getirildi. Bazı bildirileri belirterek konunun önemine dikkatinizi çekmek istiyorum. ‘’Yüzyıldır Bedeli Kanla Ödenen Petrol, Türkiye ve Dini Meseleler, Değerler Eğitimi, Kadına Yönelik Şiddet ve Çözüm Yolları, Türkiye’nin Demografik Yapısını Değiştirme Gayretleri, Türkiye Jeopolitiği, Anadilimiz Türkçe,  Türk Milliyetçiliği Hareketi, Z. Gökap Aşısı, Erol Güngör- Kültür ve Milliyetçilik, ABD’nin Kerkük Kapanı, Özerklik Tartışmaları, Dilde-Fikirde-İşte Birlik, Medeniyet Tasavvurumuz, Türkmenler Meselesi ve İnsani Yardım…’’ konuları gündeme getirildi. Benim de, Bursa Aydınlar Ocağı’nı temsilen katıldığım bu şura çalışmasına, ‘’Türk Kültürü ve Medeniyeti, Eğitim Meselelerimiz’’ konulu bildirimi sundum ve ‘’Türk’ün Destanı’’ şiirimi okudum. Saat 16.00’da sona eren oturumlardan sonra, Ankara Kalesi, Çıkrıkçılar Yokuşu, Taceddin Dergahı, Hamamönü gezisi gerçekleştirildi.  Akşam yemeğinden sonra, slayt gösterisi ve sanatçı Yılmaz Terzi ile Kerküklü ses sanatçılarının Kerkük konseri muhteşemdi. Duygusal anların yaşanmasına vesile oldu.

Üçüncü gün, Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL’ın genel değerlendirme konuşmasından sonra Bildiri Komisyonunca hazırlanan 46. Şura Sonuç Bildirisi okundu. Daha sonra yapılan Polatlı gezisinden sonra 46. Şura Çalışmaları tamamlanmış oldu.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar