Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 29

Şarkıların Hikayeleri

Ruhittin SÖNMEZ

“Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin bestelenmesinden pek hoşnut olmazdıdiye anlatılır. Çünkü O şiirlerinin güzelliği ve ahengindeki yüksek seviyeyi iyi biliyordu. Muhtemelen hissettiği duyguyu yansıtmayan bir melodi giydirilmesiyle şiirinin bir artı değer kazanmayacağını düşünüyordu.

Mesela “dâhî” bir bestekâr ve önemli bir hanende olan Münir Nurettin Selçuk, Yahya Kemal’in bazı şiirlerini bestelemiştir. Yahya Kemal, Münir Nurettin sevdiği bir dostu olmasına rağmen, bu bestelere karşı “şiirlerimi ne hale soktu?” diye tepki verirmiş. Musiki meclislerinde hangi eseri dinlemek istediği sorulduğunda “yeter ki benim şiirlerimden bestelenmiş olmasın” dermiş.

*********************************************

DENİZ FACİASININ İLHAMIYLA MUHTEŞEM BESTE

1953 tarihinde Çanakkale Nara burnunda İsveç bandıralı bir gemiyle çarpışan Dumlupınar denizaltımız 81 denizcimize mezar olur. Yaşanan faciayı ve şehitlerin “vatan sağolsun” diye biten son sözlerini anlatan haberi radyodan dinleyen (dede) Süleyman Erguner çok etkilenir.

O gece Yahya Kemal’in “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler” mısraıyla başlayıp, “Evvel giden ahbaba selam olsun erenler” diye biten şiirini Uşşak makamında besteler.

Yahya Kemal’e “sizin şiirinizi Süleyman Erguner besteledi” haberini verenlere ünlü şairin tepkisi şu olmuş: “Eyvah, bunu bana Süleyman da mı yaptı?

Fakat daha sonra bu besteyi dinleyen Yahya Kemal eseri çok beğenmiş “işte böyle olur” diyerek Süleyman Erguner’i kucaklayarak tebrik etmiş.

Yahya Kemal şiirlerinden yapılmış bestelerden sadece ikisini takdir edermiş. Diğer eser de Selahattin Pınar‘ın bestesi olan Bayâtî makamındaki “Kalbim yine üzgün seni andım da derinden” şarkısı imiş.

*********************************************

NEYZEN SÜLEYMAN ERGUNER VE BESTEKAR AMİR ATEŞ

Şarkıların ve sözlerinin hikâyesini bilerek dinlemek veya söylemek onlardan çok farklı lezzetler algılanmasına sebep oluyor. Hele de bu hikâyeleri birinci elden dinleme imkânı bulmuş iseniz. Yukarıda anlattıklarımı ney virtüözü (torun) Süleyman Erguner ve Udî Dr. Fatih Borlu eşliğinde, büyük bestekâr, hanende Amir Ateş ile ikili olarak şarkı ve ilahi söylemek bahtiyarlığına kavuştuğumuz bir dost meclisinde öğrendim. Bizi misafir eden Şair Aynur Saydam Hanımefendinin Boğaz’daki konağında bu iki değerli sanatçımızdan dinlediklerimden naklediyorum.

Amir Ateş ki Türkiye’nin yaşayan en büyük bestekârlarından. “Seni ben unutmak istemedim ki”, “Bir kızıl goncaya benzer dudağın”, “Ben seni unutmak için sevmedim” ve daha birçok (800’e yakın) bestelediği güzel şarkıları ve ilahileriyle musikimizde önemli yeri olan bir sanatçı. Aynı zamanda hanende, mevlithan ve Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Hoca ve Yönetim Kurulu Başkanı.

Dost meclisine bir de ney virtüözü (aynı zamanda TRT Müzik Dairesi Başkanı, koro şefi, araştırmacı yazar) torun Süleyman Erguner de dâhil olunca sözün sanata ve sanatçıya devri kaçınılmazdı.

*********************************************

GİRİFT

(Torun) Süleyman ErgunerGiriftzen Asım Bey adlı büyük bestekârdan sonra kimsenin ilgilenmediği bir Türk enstrümanı olan “girift“i tekrar kültürümüze kazandırmış.

“Görünüş olarak ney’e benzemekle beraber neyden oldukça farklı bir yapısı ve boğuk tatlı bir sesi olan” bu saz üzerine çok ciddi çalışmalar yapmış.

Bugüne kadar hiçbir ses kaydı bulunmayan bu sazın yapımı ve icrasını öğrenmiş. “Girift” icrasıyla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayınlanan “Girift” adlı albümünü çıkarmış.

Bu albümü ve açıklayıcı bilgileri “en tepedeki iki devlet yöneticimize” göndermiş. Ama bir kuru teşekkür yazısı dahi gelmemiş.

Maalesef bu dönemde gerçek sanatçılara iltifat ve alaka yok.” Mesela Azerbaycan’da olsa, bu hizmetleri yapan virtüöz bir sanatçının heykeli dikilir, müthiş ödüller verilirdi.

*********************************************

AMİR ATEŞ’TEN “YUNUS” İLAHİSİ

Bir dernek Yunus Emre üzerine yazılmış şiirlerden yeni bestelenmiş ilahi yarışması hazırlamış. Hoca kendisine gelen mektubu masasında unutmuş. Kendisine son gün hatırlatılınca, Hoca elinin altında bulunan Bekir Sıtkı Erdoğan‘ın şiir kitabına göz atmış.

Hikâyenin devamını Amir Hoca’dan dinleyelim: “İçimde bir dertli bülbül, Öter Yunus Yunus diye başlayan şiiri seçtim. O gece hicaz makamında besteyi yaptım. Yarışma kuralı gereğince isim yazmadan bir rumuzla notaya aldım. Sabah dernek binasının önünde arabayla durduk. Doç. Dr. Emin Işık notayı alarak dernek binasına çıktı. ‘Kimse olmadığı için kapı altından kâğıdı içeri attığını’ söyledi.”

Bu olayı neredeyse unuttukları bir zamanda, bazı arkadaşları Amir Hoca’ya “Ahmet ÖzhanYunus’ diye bir ilahi albümü çıkardı, sizin eserinize benziyor” demişler.

Amir Hoca hemen telefona sarılarak “Ahmetçiğim çok güzel bir ilahi okumuşsun, tebrik ederim” demiş.

Ahmet Özhan“70-80 senelik olduğunu tahmin ettiğin çok güzel bir eser elime geçti. Ağabey darılma sen de bestekârsın ama her kimse adam çok harika bir beste yapmış” cevabını vermiş.

Bunun üzerine Amir Hoca’nın “Bekir Sıtkı Erdoğan’ın yaşı 60 civarında. Şaire haksızlık yapma” şeklindeki cevabı ve takiben bestenin de Hoca’ya ait olduğunu öğrenen Ahmet Özhan çok çok özür dilemiş.

****

NOT: Akıl ve gönül zenginliğinden uzak tartışmalarla gerginiz. Sanat ve estetikten mahrum ruhlarımızın nefes alabileceği bir pencere açabilmek için 2012’de yazdığım bir yazımı kısaltarak yeniden paylaştım.

Tem 29

Bu Dil ve Üslûptaki Amaç Nedir?

Halil ALTIPARMAK

Amaç; Millî Devlettir.

Araç; Din istismarıdır.

Neden böyle başlıyorum?

Çünkü, yaşananlara bakınca ve önceki dönemleri değerlendirince bunu çok açık olarak görmemek mümkün değildir.

Çok basit bir iki soru soralım da neden açık olarak gördüğümüzü anlatabilelim.

Ayasofya’nın Cami olmasından, bu ülkede memnun olmayan insanın çok az olduğunu biliyoruz. Zaten, neden memnun olunmasın ki?

Pekiii!!!

Koskoca bir toplumun hemen hemen tamamının memnun olduğu bir konuda;

“Tarihe ihanet ettiler”, “Vakıf mallarına dokunanlara lanet olur” gibi ifadeler ne için kullanılır?

Herkes memnun olmuşken, bu memnuniyeti ortak olarak yaşamanın, ayrışmaya yer vermemenin yararı daha fazla olmaz mı? Hem de kendilerine yararı daha fazla olmaz mı?

Açıktır ki olur.

Peki, neden bu tür diller kullanılır?

Bunun için, yazının girişini öyle yaptık.

Tekrar ediyorum:

Amaç: Millî Devlettir.

Araç: Din istismarıdır.

Madem, Danıştay kararına uymak bu kadar önemli de, aynı Danıştay daha önce, ANDIMIZ’ın kaldırılmasına karşı da oy verdi. Peki bu karar neden uygulanmadı?

Şimdi bakalım madalyonun diğer tarafına.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 21 yaşında fethederek, Türk Milleti’ne tarihin en önemli armağanlarından birini vermiştir. Bu armağanın içinde elbette, Ayasofya kilisesi de vardır ve cami yapılmıştır.

Ancak, Osmanlı Hanedanları, Bu büyük armağanı koruyamayarak 13 Kasım 1918 tarihinde, İstanbul’un işgalini engelleyememişler ve maalesef Hıristiyan dünyasının sevinçlerini gerçekleştirerek, övüncümüzü elimizden almışlardır.

Eğer, işgal devam etse idi, hiç tereddüt edilmez ki, yapacakları işin başında, Ayasofya’nın Kilise yapılması vardı. Bu nedenle, İstanbul, Millî Mücadele’nin başarılması ile, ikinci defa fethedilmiş ve Türk Milleti’ne armağan edilmiştir. Yani, İstanbul  ile ilgili ne yapacağmız bizim kararımıza bağlı olmuştur.

Bu gerçekler ortada iken, neden  Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanlığı devam eder?

Anlaşıldı mı neden?

Mesele cami yapmak meselesi olsa idi, hiç gereği yokken  Akdamar kilisesi gibi bir çok kilise, masraflar ederek açılır mıydı?

Bir de vakıf meselesine girelim. Bizim inancımıza göre vakıflar kutsaldır ne demek?

Hangi inancımızda vakıflar kutsalmış?

Osmanlı’da Vakıfların görevi nedir, biliyor musunuz?

Devlet, Dirlik sistemi ile, askerî ve tarım meselesini büyük ölçüde, kendi insanına çözdürmüştür. Vakıf kurmayı da teşvik ederek, soyal dayanışma ve yardımlaşmayı yine vatandaşlarının çözmesine zemin hazırlamıştır. Böylece, Devlet, birçok konuyu kendi dışında halletmenin yolunu bulmuştur. Vakıf budur! Ancak, tarih içerisinde, bu her iki düzen de bozulmuş, yıpranmış ve işlevlerini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Haz 29

Çoklu Baro Kargaşası Çözüm Olamaz

Baroların tekrar düzenlenmesi, avukatlık kanununda bazı değişikliklerin yapılma teşebbüsü baroların fikri alınmadığı ve yeterli istişare yapılmadığı için ülkemizde yeni bir sorun ve kamplaşma aracı haline getirilmiştir. “Baroların fikrine ihtiyacımız yok; biz yaparız herkes de uyar” şeklindeki sakat bir anlayış Türkiye’yi hukuk devletinden ve demokrasiden daha da uzaklaştıracaktır. Bu büyük yanlış Türkiye Cumhuriyetinin dışarıdaki ve içerideki düşmanlarının ekmeğine de yağ sürecektir. Türkiye aleyhine faaliyet gösterenlere yeni malzemeler verecektir.

Siyasi mülahazalarla yapılacak bir çoklu baro düzenlemesi her gelen iktidara yakın ve onun emrinde olacak güdümlü bir baro gerçeğini ortaya çıkaracaktır. Bu durum baroların fonksiyonunu zayıflatacaktır. Ülkeyi daha da kamplaştırıcı, karmaşaya sokucu, fert ve sosyal gurupları birbirinden ayrıştırıcı ve birbirine yabancılaştırıcı bir yol sosyal bütünleşmeye değil; olsa olsa çözülmeye hizmet edebilir.

Sosyal bir hukuk devleti avukatlık mesleğini kamplaştırıcı “bizden, ondan” anlayışı şeklindeki metot yanlışını aşmalıdır. Baro seçimleri başta olmak üzere avukatların mesleki faaliyetlere iştiraklerini artırıcı tedbirlere ihtiyaç vardır. Yapılan araştırmalarda sürekli düşüş gösteren yargıya itibar tekrar kazandırılmalıdır. Türkiye olarak bu ve diğer konularda yapacağımız yanlışlarla Türk Dünyası’na ve akraba topluluklara da kötü örnek olmamalıyız. Sarsılan güven tamir edilmeli; avukatları meslekten soğutucu örnekler aşılabilmelidir.

Her alanda olduğu gibi bu konuda da üniter milli devlet anlayışı ile çelişen uygulamalardan kaçınmak durumundayız. Bir işgal ve darbe teşebbüsü olan FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz 2016 da nasıl önlendiğini ve tekrar Türk Milleti olduğumuzu unutmamalıyız. Eğer o terör örgütü ile aynı çizgide hareket edeceksek, onların yapmak istediklerini yapacaksak o zaman 15 Temmuz 2016 hain ve güdümlü işgal ve darbe teşebbüsüne karşı olmanın ne anlamı kalır ki?

Son yıllarda Türk Milletine mensubiyet duygusunun rakibi olarak gündeme gelen aşırı hemşehricilik, cemaatçilik, mezhepçilik, etnik taassup ve ayrımcılığa göre baroların şekillenmesi yargıya ve savunmaya nasıl fayda sağlayabilir? Böyle bir uygulama T.C. düşmanlarını mutlu edecektir. Bütünü değil;  ama sadece parçaları esas alan her uygulama bölücü, karmaşa yaratıcı sonuçlar doğurabilir. Yakın geçmişte emniyet teşkilatı, Milli Eğitim ve sağlıkta ortaya çıkan ikili farklı siyasi örgütlenmelerin doğurduğu sonuçlar unutulmamalıdır.

Yargı bağımsızlığı için baroların ve TBB’nin yürütme karşısında bağımsızlığının korunması gerekir. Çoklu baro adı altında yürütmeye yaranma yarışı, yarın hukuk devletine kan kaybettirecek; huzur, istikrar ve güven getirmeyecektir.

Bu bakımdan, TBB’ne ve illerdeki barolara rakipler çıkarmak yerine, onları daha verimli ve daha iyi hizmet yapabilir hale sokmak gerekir.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Tem 20

Yaralı Asker, Askeri Hekim İstiyor

İstanbul Emekli Subaylar, Muharip Gaziler ve Eski GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Yöneticileri, ülke yöneticilerimizden Askeri okul ve hastanelerine can verilmesini bekliyor.

Kore savaşında askeri hastanelerin kapısında şöyle diyordu; Buraya sağ giren yaralı asker ölmez. Diyarbakır Asker hastanesinin Başhekimi de kıtaları gezerken askere şöyle diyordu; Yavrum hastanemize istersen üç parça halinde gel, biz seni sağlığına kavuşturacağız, korkma. Muhakkak ki Türk hekimleri birçok üniversitemizde çok iyi yetişmektedir. Fakat onlar savaş doktoru değildir. Onlar harp cerrahisi bilmez, NBC silah yaralanmasına karşı ne yapacağını bilmez, Bir mayının, bir roketin, bir top mermisi, patlayıcının veya ateşli silah tahribatına karşı yeterince donanımlı değildir. Dr Asteğmen askeri hekim sayılmaz. Onu savaş alanlarında görevlendirmenin de pek çok uluslararası sakıncaları vardır. Yedek subay doktor; paraşutla atlayamaz, çatışma alanına inemez, çatışma alanı içinde cerrahi uygulama yapamaz ve gazi askeri veya emniyet mensuplarını çatışma alanı içinden çıkartamaz. Çatışma alanı içindeki ilk müdahale daima hayat kurtarır. Çatışma alanına en yakın yerde donanımlı motorize askeri hastane ve tahliye zincirleri her şeyden önemlidir. Daha sonra o askeri beden ve ruh açısından rehabilite etmek gerekir. Bunların hepsini Kıbrıs harekatında ve terörle mücadelede yaşadık. Konunun bir başka boyutu deprem benzeri doğal afetlerdir. 1999 depreminde ağır beden yaralanmaları harp cerrahisi gerektirmiştir. Onun içindir ki Gazi Türk askeri, kendisine ayrıca baba gibi bakacak Askeri hekim ister. Bu eğitimler GATA’da veriliyordu. Şimdi bu eğitimi verecek doktor da kalmadı. Daha fazla gecikmeden kapatılmış tüm askeri hastaneler açılmalı ve Dünyadaki Askeri hastaneler arasında ön sıralarda yer alan GATA eski statüsünde devam etmelidir. Bu hastanelerin yönetimi yine Genelkurmayın elinde olmalıdır.

Askeri doktor önce askerdir. Ya Kuleli gibi bir askeri liseden ya da Askeri tıbbiyeden yetişmiştir. Onun içindir ki cephede ve cephe gerisinde aynı inanç ve güvenle hareket eden insanlardır. Onları birbirine ve askerine bağlayan yüksek ruh hali vardır. Bu ruh halini yılların karavana sofrası sağlar. Onun içindir ki bu zincirin ilk halkası askeri lise, son halkası Gülhane’dir. Bu yanlış uygulamayı ülke yöneticilerimizin düzelteceğine inancımız sonsuzdur.

Çalışma Grubu: Em. Tümg. Cumhur Evcil, Prof. Dr. Em. Alb. İbrahim Öztek, Em. Prof. Tbp. Tug. Yusuf Ziya Yergök, Em. J. Tuğg. Ümit Yılmaz, Em. Alb Arif Alim, Gazi Özdemir Kara

 

Tem 20

İstanbul Emekli Subaylar Ve Muharip Gazilerden Ermenistan Açıklaması

İstanbul Emekli Subaylar Ve Muharip Gazilerden Ermenistan Açıklaması:   Ermeniler Ekonomik Ve Siyasi Çıkmazını, Halkından Tovuz Saldırısı İle Gölgelemeye Çalışıyor. 

İstanbul Emekli Subaylar derneğinde yapılan toplantıda, Ermenistan’ın Azerbaycan’a son saldırısı siyasal ve ekonomik çöküşünün göstergesi olarak değerlendirildi.

Em. Tümg. Cumhur Evcil, Em. Prof. Tbp. Alb. İbrahim Öztek, Em.Prof. Tbp. Tuğg. Yusuf Ziya Yergök, Em. J. Tuğg. Ümit Yılmaz, Em. Alb. Ahmet Kendigel, Em. Alb. Arif Alim, Gazi Özdemir Kara ve birçok üyenin katıldığı toplantıda: Ermenistan can çekişiyor, Hiçbir gelir kaynağı yok, halkı aç ve sefil. Korona salgını, olmayan ekonomilerini de yok etti. Bunun için halkının dikkatini değişik yöne çekmeye çalışıyor, değerlendirmesinde bulundular.

Karabağ’ın kuzeyinde Gürcistan sınırına yakın Tovuz bölgesi Azerbaycan ve Türkiye açısından son yılların en önemli stratejik bölgesidir. Bu bölgeden Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Avrupa’ya uzanan TANAP dahil tüm enerji arterleri ve Türkiye Azerbaycan demir yolu geçmektedir. Ermenistan’ın bu tecavüzü doğrudan Türkiye’ye tecavüzdür. Azerbaycan’la birlikte, Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın milli çıkarlarına tecavüzdür. Dört gündür sürdürülen bu tecavüze Türk birlikleri en ağır darbeyi vurmalıdır ki, bir daha böyle bir densizliğe kalkışmasınlar.

Bu nedenle Türkiye de Ermenistan’a gerektiği şekilde dur demelidir.

Ermenistan unutmamalı ki, Türkiye’de çalışan kırk bin kadar Ermeni hanımlar, Ermenistan’a büyük maddi katkı sağlamaktadır. Ermenistan ekonomisi, Türkiye’den giden çalışanlarının parası ile nefes alabilmektedir. Bizim kardeşçe, sevecenlik ve hümanist duygularla yaptığımız bu iyi niyetli tutum ve davranışımızı boşa çıkarmamalıdırlar.

Aynı saldırıyı dört yıl önce de denemişler, çok büyük kayıplar vermişler, boylarının ölçüsünü almışlardı. Azerbaycan Türk toprağı olan Karabağ’ı işgali altında tutan Ermenistan Başka bölgelere de tecavüz ederek huzuru ve istikrarı bozma çabasındadır. Amaçları; o kısır politikaları ile Rusya’yı yanlarında görmek, Azerbaycan’a baskı uygulatmak, ve yeni siyasi oyunlar çevirmektir. Karabağ konusunda da AB veya BM’ in ikazlarına aldırış etmemektedir. Ermenistan bir an evvel yaptığı hain saldırılara son vermelidir,

Bizler Ermenistan’ın bitmez tükenmez bu insanlık dışı saldırılarını şiddetle kınıyoruz.

Başta Sayın Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı olmak üzere Azerbaycan Askerine, Askeri ile kenetlenmiş Azerbaycan halkına, Basın ve medya kuruluşlarına, Terhis Olunmuş Harpçilerin Gençleri Maarifetlendirme İçtimai Birliği Başkanı Emin Hesenli’ye ve tüm Sivil Toplum Örgütlerine geçmiş olsun diyor, Azerbaycanlı kardeşlerimizle tüm maddi ve manevi değerlerimiz, ruh ve yüreğimizle birlikte olduğumuzu belirmek istiyoruz.

Gazanız mübarek osun.

Tem 14

Aydınlar Ocakları, Azerbaycan’ın Tovuz Bölgesine Saldırıda Bulunan Ermenistanı Kınıyor

Prof. Dr. İbrahim Öztek

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Saldırgan tutumundan hiçbir zaman vazgeçmeyen işgalci Ermenistan, bugün de Azerbaycan Türk topraklarına yönelik saldırılarını yinelemiştir. Ermenistan silahlı kuvvetleri Azerbaycan’ın Tovuz bölgesine saldırmış ve gereken cevabı da almıştır. Türkiye Aydınlar Ocağı ve Anadolu Aydınlar Ocağı olarak bu hain saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Hayatını kaybeden Azerbaycanlı şehitlerimize Allahtan rahmet, Azerbaycan halkına başsağlığı, yaralı candaşlarımıza da acil şifalar diliyoruz.

Modern, güçlü kahraman Azerbaycan ordusu Ermenistan’ı her zaman diz çöktürecek güçtedir. Bu saldırı muhakkak ki, karşılıksız kalmamış, Ermenistan tarafı büyük kayıplara uğramıştır. Ermeniler bilmeli ki, yapacakları her hain saldırı kendilerine misli ile ödetilecektir.

Azerbaycan, Ermenistan’ın hayat damarıdır. Ermeniler bu damarın kıymetini bilmelidir. Tehlikeli oyunlara girmemeli, akıllı davranmalı, boyunu aşan maceralara girişmemelidir. Bölgede her zamandan çok barışa ve istikrara ihtiyaç vardır. Uluslararası kuralları hiçe sayan Ermenistan Uluslararası arenada ve Birleşmiş Milletler nezdinde cezalandırılmalıdır.

Türk milleti genciyle, yaşlısıyla, siviliyle, askeriyle, her zaman yüksek iman, inanç ve kudretiyle Azerbaycanlı kardeşlerinin ve candaşlarının yanındadır.

Başta Aydınlar Ocakları olmak üzere tüm Sivil Toplum Örgütleri de her daim Azerbaycan’ın yanındadır. Gafiller bilmeli ki Azerbaycan yalnız değildir. Azerbaycan’ın haklı davasında tüm medeni dünya arkasında olacaktır.

Yaşasın Türkiye Azerbaycan kardeşliği.

 

Ağu 25

GİRESUN’DAKİ VATANDAŞLARIMIZA VE MİLLETİMİZE GEÇMİŞ OLSUN

Giresun’da meydana gelen ve büyük zararlara yol açan sel felaketinde bugüne kadar 3’ü asker olmak üzere 8 vatandaşımız hayatını kaybetmiş olup, halen 2’si asker olmak üzere 8 vatandaşımızı arama çalışmaları devam etmektedir.
Küresel ısınma, doğa şartlarına aykıri yapılaşma ve dere yataklarına yapılan HES’lerin sebep olduğu belirtilen bu felaket doğaya uyumlu yaşamanın önemini bir defa daha ortaya koymuştur. Aydınlar Ocağı Genel Merkezi olarak büyük üzüntüye yol açan sel felaketi dolayısıyla başta Giresun’daki vatandaşlarımıza, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı mensuplarına ve milletimize geçmiş olsun diyoruz. Bu felakette hayatını kaybeden vatandaşlarımıza ve göreve giderken şehit düşen askerlerimize Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun diyoruz. Allah milletimize bir daha böyle felaket yaşartmasın.
AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZI
Görüşmek isteyenler için:
Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı Başkanı Nurettin Bölük: 0535 428 0228

Haz 16

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan Kongresi Hakkında Açıklama

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Bu salgın sebebiyle  daha önce de Mart ve Nisan aylarında yapmayı planladığımız “Eğitim” ve “TBMM’nin Kuruluşunun 100. Yılı” ile ilgili iki açık oturumumuz, vefat eden üyelerimiz için her yıl Ramazan ayında okuttuğumuz geleneksel  mevlidimiz ve iftarımız ile Mayıs ayı sonunda Giresun’da yapacağımız 50. Büyük Şûramız da ertelenmişti.

Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2020 yılı Ağustos ayı içinde yapılacaktır. Olağan  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca sizlere bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

NOT: Sosyal medya hesaplarından whatsaapta bulunan “TÜRK AYDINLARI” ismli hesap, içinde bazı üyelerimizin de yer aldığı özel bir grup olup  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin resmi hesabı değildir.

Ağu 26

30 Ağustos Büyük Türk Zaferi

A. Kemal GÜL

Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, 30 Ağustos bayramımızın 98. Yılını sonsuz yıllara taşımaya and içerek kutluyoruz. Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.

Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında irili ufaklı 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bu büyük zaferimizin en kesin sonuçlusu olan 30 ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün Batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi.

Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.

Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.

*

30 Ağustos’ta bizzat Türk orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar sonucunda, boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşmanın ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler. Geri kalanların büyük bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasabaları ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gaz yağı döküp ateşe veriliyordu. Can havliyle yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı. Bu köyleri yakmak emrini veren Yunanlı subaylar_ başlarında General Triko pis olduğu halde_Türk ordusunun esirleri durumuna düşmüşlerdir. Bu esir Yunan generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:

‘’Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim.’’

Yunanlı esir komutanlar kendilerine bir araç sağlanmasını, iskân edilecekleri yöreye yaya gönderilmemelerini istediklerinde ise;

‘’_Şu anda sizin emirleriniz doğrultusunda askerleriniz Türk şehirlerini ateşe vermekle meşguldürler. Bütün araçlarımız ordunuzun peşinde süratle bu cinayetlere engel olmak için seferber edilmişlerdir. Gideceğiniz yere kadar sizde bizim gibi yaya gitmek zorundasınız’’deniliyordu.

Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan uzun zaman Anadolu’da iskân ettik.  Ülkelerine sağ salim gönderdik. Bu Yunanlı generallerden çoğu kendi ülkelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler. Suçlanma sebepleri ise  ‘’Anadolu’daki başarısızlıkları’’idi.  Oysa bu sonuç daha Anadolu istilasının başladığı günlerde, Anadolu’da zaferden zafere koştukları anlarda bile belli olmuştur.

Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük ‘’Türk Zaferi’’ öyle bir zaferdir ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski şahsüvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu.  Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki ‘’ Son Türk Devleti’nin Kalesini savunduk’’

*

Değerli okur, Türk Milleti olarak Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız, hatırlatmalıyız. Tarihimize giderek, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret etmeliyiz.

Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.

Hepimizin bildiği gibi, İslam coğrafyasında olduğu gibi, son kalemiz olan güzide ülkemizin bugünlerde maruz kaldığı PKK zulmü, demokratik ve laik cumhuriyetimize yönelik aşağılık darbe denemeleri, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Unutmayalım ki, ecdadımıza bu yüksek ruhu kazandıran ‘’din-i mübin-i İslam’’ı çok iyi anlamalıyız. Onlar ilayı kelimetullah uğruna yaşamayı bilmişlerdir. Yeryüzünde hak, hakikat, adalet, hukuk, ahlak, barış ve huzur egemen olsun diye çapa sarf etmişlerdir. İslam’ın barış ve esenlik dini olduğunu bütün dünyaya göstermişlerdir. Mazlumların sığınağı zalimlerin korkulu rüyası olmuşlardır. Din, iman, millet, vatan ve mukaddesat uğruna gerektiğinde candan ve canandan vazgeçmeyi göze almışlardır.

Biliriz ki, asıl zafer insanın gönlünü kazanmaktır. Asıl fetih, bir kalbi hakikate açmaktır. Zafer, egemen olma hırsına kapılmadan güzelliği herkesin avucuna bırakmaktır. Fetih, insan iradesini incitmeden, baskı ve zorlama yapmadan, iman gücünün gönüllere nakşedilmesidir. Zaferlerin arkasında hep aynı ruh vardır. Bedir’de de aynı ruh vardır, Malazgirt’te de… Mekke’nin fethinde de aynı ruh vardır. Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardır. Kurtuluş Savaşında da… İşte bu ruhdur.

 

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak veciz ifadeleriyle yazımızı sürdürelim:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

 

*

Doğru galiba; bir tek “Atatürk” barındıran, “Atatürk”ü hatırlatan, “Atatürk”ü andıran, “Atatürk”ün kıymetini bir değil bin kere anlamamıza yarayan gün ve fiillerde “aktive(!)” oluyor bu Korona!

Hanginiz, toprağın altında yatanlarımızdan daha kıymetlisiniz ki, onların ruhuna armağan olan böyle bir günde bütün işi-gücü en önemlisi onlara olan minnet duygularımızın gerektirdiği vakarı bir kenarabırakıp srf sizinle ‘’polemikçilik’’oynamak için sahip çıkıyor olalım ‘’zafer’imizi kutlama hakkımıza!

Gerçek olan, 30 Ağostos Zafer Bayramını kazananlar kutlar; kaybedenler kutlamaz.

Biz 30 Ağustos’ta, vatan toprağının Yunan işgal ve mezaliminden kurtuluşunu kutluyoruz; diğer düşmanların “geldikleri gibi gidecekleri” günün biletini kesişimizi…

Çanakkale’de doğan, Sakarya’da doğrulan, Dumlupınar’da şahlanan iradeyi kutluyoruz…

“Başkumandan Zaferi”ni kutluyoruz.

Gözümüzün başka hiçbir “tepe”yi göremeyeceği şekilde, biz her 30 Ağustos’ta, yüzümüzü Çiğiltepe‘ye, Kırcaaslan Tepe’ye, Tınaz Tepe‘ye, Belen Tepe’ye dönüyor, İbrahim Çolak‘ı, Reşat Çiğiltepe’yi, Ahmet Naci Tınaz’ı, Ahmet Naci Eldeniz’i, Mürsel Bakü‘yü,   Yakup Şevki Subaşı’nı, Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet‘i, Kazım İnanç’ı ve diğer bütün komutanlarımızı ama en çok da nicesinin “milletin kurtuluşuna lazım”  olan silahlarla  cepheden cepheye koştuğu günlerde canı pahasına savaşan “meçhul askerleri” kutluyoruz.

Biz 30 Ağustos’ta “Cumhuriyet ordusu” ve “Cumhuriyet donanması“nı kutluyoruz; “Tayyare Bayramı”nı kutluyoruz.

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.

En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.  

Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;

 

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.
Emanetiniz 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

 

Haz 08

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun 8 Mayıs 2020 Tarihli Açıklaması Üzerine

Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir. Türkiye toplumu kavramı genelde aşırı sol ideolojik çevrelerce tasvip görmektedir.

Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

Anadolu bir etnik gruplar federasyonu olmamış; yeni Türk devletini benimsemeyenlerin bir kısmı ülkeyi terk etmiş, yakın gördükleri ülkelere gitmişler veya bu gibi ülkelerin kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Bir kısmı ise, vatanı işgal edenlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş ve milli mücadeleye karşı faaliyet göstermişlerdir.

Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar. Aksi bir görüş, Sayın Cumhurbaşkanında ifade ettiği gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı ile çelişir. Çok kültürlülük ile bu durum karıştırılmamalıdır. Çok kültürlülük, Batılı bazı ülkelerin de artık şikayetçi olduğu bir konudur, bir sorundur ve çok seslilik değildir. Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz. Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

Anadili Türkçe olanlar, anadili Türkçe olmamasına rağmen, kendilerini Türk Milletine mensup hissettikleri için milli kimliğe sahip çıkanların oranı hiçbir araştırmada %50 ve altında çıkmamıştır. Komisyonunuz çok mütevazi bir oran düşünmüş olsa gerektir.

Seçmeni etnik bölümlere ayırıp değerlendirmek yanlıştır. Etnik olarak düşünülen oylar farklı bir siyasi partilere gidebilir. Tercih biyolojik kıstasları aşmaktadır. Bundan dolayı homojen bir “Kürt seçmen” ve “Kürt partisi”nden bahsedilemez. Aksini ifade etmek yasal olarak eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik ayırımcılığa tabi tutmaya zorlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.                                                                                                                       

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Eski yazılar «

» Yeni yazılar