Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 16

Mutluluk İle Huzur Arasındaki Farklar

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Mutluluk, olumlu düşüncenin duygusudur. Anlamlı ve keyifli yaşamaktır. Huzur ise, bütün endişelerden kurtularak egonun sınırlarının ödesine geçmedir. Huzur gönül rahatlığıdır.
İngilizcede happy, mutlu, mesut, memnum, sevinçli, neşeli, uygun, yerinde olan anlamına gelmektedir.
Peace ise, huzur, rahatlık, uzlaşma, iç huzuru, barışma, sükunet anlamına gelmektedir.
Mutluluk, olumlu olarak algılanan şartlara bağlıdır. Huzur ise bu şartlara dayanmaz. Huzurda kabullenme vardır. Huzurlu insan, hayatla uzlaşır, bu sebeple üreticidir, işini sever. Kişinin içinde huzur oldumu kendisiyle ve hayatla birleşir. Her zaman huzurlu ve rahat olduğunu söyler ve bunları hisseder.
Huzurun, zıddı çatışmadır. Huzursuz adam her şeye direnir, olaylara, fikirlere, insanlara direnir. Uzlaşamnın şifa verici gücü vardır. Huzur içinde olmak, hayatla tam anlamıyla uzlaşmak demektir. Rahatsızlık, endişe, sıkıntı ve heyecanlardan kurtulmaktır.
Mutluluk bir eylemin sonucudur. İmkanlarını en uygun şekilde değerlendirenler mutlu olabilir.
Daha yüksek bir perspektiften görüldüğünde şartlar daima olumludur. İyi ve kötü olmaz. Sadece kötüyü içeren yüksek bir iyilik vardır.
Sevdiğiniz bir insan öldüğünde veya ölümü yaklaştığını anladığınızda mutlu olamazsınız. Bu imkansızdır. Ama huzurlu olabilirsiniz. Üzüntünüz ve göz yaşlarınız olabilir, ama direnmeyi bırakmışsanız, üzüntünün altında derin bir dinginlik, sessizlik ve kutsal bir mevcudiyet hissedersiniz. Bu iç huzurdur, karşıtı olmayan iyiliktir.
Sevdiğiniz bir hastayı ziyaret edersiniz. Dersiniz ki “ İyi ki bu durumda yanında olabildim.”O anda huzurlu olursunuz, mutlu olamazsınız.
Huzur duyduğunuz zaman, olan biteni kabullenirsiniz. Olup bitenle uyum içinde olursunuz. Kabullenme duruumundayken bir iş yapmak, o işi huzur içinde yaptığınız anlamına gelir.
Huzurun kumaşı ruh, mutluluğun kumaşı dünyadır.
Özetle,
• Mutluluk bir sebebe bağlıdır. Huzur ise sebep aramaz. Orada sadece hatırlanmayı bekler.
• Mutluluk gelip geçidir,değişkenlik gösterir. Huzur ise değişmez, az huzur çok huzur yoktur. İç huzur değişmeden hep aynı kalır.
• Mutluluk peşinden koşmak çağın hastalığıdır. Egonun oyunudur. Huzur ise peşinden koşulmaz, o yavaşlayınca kendiliğinden gelir.
• İnsanlar mutlu olunca ne yapacağını bilmez halde olabilirler. Ama huzurlu olduklarında ne yaptıklarının tam olarak farkındadırlar.
• Mutluluk haraket içinde gerçekleşir,durgun bir göl değil, sürekli akan bir ırmaktır” der John Mason Good.

Haz 10

Yeni Anayasa ve 1920 Ruhunu Çağırma…

Prof. Dr. Mustafa E.ERKAL

            T.C. tehlikeli bir eşikten döndürülmüştür. Demokratikleşme diye milli devletimizin yapısı tanınmaz hale getirilebilir; ülkemiz etnik guruplar kullanılarak çözülebilirdi. Tarihin derinliklerinden gelen Türk devleti öcü olarak gösterildi; devletsiz, milletsiz, bağımsız fert ütopyası ortada dolaştırıldı. Terörle hukuk devleti içinde mücadele yerini müzakereye, Dolmabahçe toplantısına, Oslo görüşmelerine bıraktı. Bir ara Ermeni açılımına da merak sarmış, açılımlara doyamamıştık. Türkiye-Ermenistan milli maçına Erivan’a gitmiş, maalesef Asala liderine yakın oturtulmuştuk. Türkiye’de marjinal bazı bölücü görüşler, sanki çoğunluğun görüşü gibi takdim edilmeye çalışıldı. Bu marjinal görüşler aslında 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsüne girişenlerin görüşlerinden farklı değildi. Yıkım projeleri demokratikleşme diye yutturulmaya çalışıldı. Aslında hem 15 Temmuza karşı olacaksınız; hem de Türkiye sadece Türklerin değildir, Türkiye’de başka milletler de vardır diyeceksiniz. Bundan büyük çelişki olur mu? Türklüğü etnik çağrışım yapıyor diye anayasadan utanmadan çıkarmaya çalışacaksınız; Türk Dünyası ile ilişkileri nasıl sürdürecek; onlara ne diyeceksiniz?

Geçmişte yeni anayasa tezgahı bir sivil darbe olarak ülkenin önüne çıkarıldı.Yeni anayasa çalışmaları ülkenin ihtiyaç duyduğu değişiklerden çok ülkeyi tanınmaz hale getirici çabalardı. Başdanışmanlığa getirilenleri görünce yarın da bundan farklı olmayacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’de 1453’ün, 1071’in ve 1923’ün tarihi intikamını alabilmek için fırsat kollayanlar da farklı düşünmemektedirler. Sağın ve solun içinde bulunup bir tasfiye sürecinin ittifakı içinde birlikte olanlar yine ortaya düşeceklerdir. Anayasa orta oyununa geçmiş yıllar itibariyle pek yabancı değiliz.

1923’e reddiye çıkaranlar 1920 ruhunu çağırma peşindedirler. Bunlar Milli Mücadele ve Cumhuriyetle kavgalıdırlar. Bunlar Atatürk’e ve Türk kimliğine Yunan ve Ermeni terör örgütleri kadar düşmandırlar. Kindar yetiştirilmişlerdir. Onlara göre, 1920’de birleşmişiz ama 1923’te ayrılmışız. Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlıcı ve din birliği tezleri üzerine padişah ve şeyhülislamların mesaj ve gayretleri acaba karşılık bulabildi mi? Osmanlıyı çöküşten kurtarabildi mi? Egemen bir devlet ortada kalabildi mi? Herhalde son çare olarak zor şartlar altında Milli Mücadeleye soyunmak mecburiyetinde kalanların, Atatürk gibi sine-i millete dönenlerin, İngiliz emrindeki sarayla hiçbirşey yapılamayacağını görenlerin saraya karşı bir darbe veya ihtilal yaptıkları da ileri sürülemez. Ortada devlet ve otoritesi kalmamış, İngiliz’e sığıntı bir siyasi bakiye ortaya çıkmıştı. Bu acı ve üzücü ortamdan ülkeyi kurtarmak için ölümü göze alanlar, Anadolu’ya paraşütle indirilen yabancı sivil ve askerler değildi. Milli Mücadeleyi ithal bir millet ve kadro yapmadı. Onlar tabi ki Osmanlı kurumlarından yetişen asker ve sivillerdi. 1299’da kurulan Osmangazi’nin Osmanlısı bu duruma layık değildi. 1299’da Osmanlı’yı kuran irade ne ise; 1923’te Milli Mücadele ile Cumhuriyeti, yeni Türk Devletini kuran irade de odur. Osmanlı sonrası T.C. ile Türk’ün tarihi yürüyüşü sürdürülmektedir. Geliniz 1923’ü içimize sindirelim ve 1920 ruhunu çağırma yanlışlarına ve çelişkilerine düşmeyelim. Açık ve samimi olalım. Milli Mücadeleye karşı olanlar, İngiliz’e bel bağlayanlar ne 1920’de, ne de 1923’te kurtuluş trenine binmediler.

May 02

Mayıs Türkçüler Günü Bir Ruhun Uyanışı

”Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki bu bayrağı vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.”                                                                                                                                     (Mustafa Kemal Atatürk)

 

 

Av. Mustafa ÖZKURT*

 

{ÖZÜN ÖZÜ: Osmanlı İmparatorluğu‘nda 1908’de II. Meşrutiyet‘in ilanı ile birlikte gelişme gösteren Türkçü/Turancı görüş, Ziya Gökalp ile birlikte İttihat ve Terakki yönetimine egemen oldu.            Komünist ihtilali sonrası Rusya’da 1918-1922 yıllardaki karışıklıkta Enver PaşaTuran fikrini canlandırmaya çalışırken ihanete uğrayıp, bu uğurda şehit edilmiştir.                   

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milliyetçilik ülküsüne ağırlık verilmiş ve fakat vefatından sonra İsmet İnönü iktidarında buna son verilmiştir.                          

“1944 Türkçülük Turancılık Davası”  İsmet İnönü’nün II. Dünya Savaşı şartları içinde alınmış bir tedbir olarak bazı kesimlerce gösterilmeye çalışılması yerinde değildir.                       

Zira İsmet İnönü, Atatürk’ün Türkçü/ Turancı ülküsünden ayrılmasıyla yetinmemiş, bu fikirlere karşı düşmanca davranıp savaş açmıştır. İktidardan düşmesine rağmen ölünceye kadar bu karşı tutumunu her nedense…! Devam ettirmiştir.                                          

İsmet İnönü’den sonra gelen iktidarlarca da Türkçülüğe pek sıcak bakılmadığı gibi, yersiz ve haksız iftiralarla karalanmaya çalışıldı.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bu fikri akım ortadan kaldırılamadığı gibi iktidarlar, içte ve dışta her sıkıntıya düştüklerinde Türkçü/Turancı söylemlere atıf yapmaktan da geri durmamışlardır.

Birkaç asır tarihte dün gibidir. Göktürk Devletin kurucusu Bumin Kağan’dan bu yana uyuyan ruh Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından yeniden uyandırıldı.}

 

 

Turancılık ifadesi, Türkçülükle eş anlamlı olup, İranlıların Türkistan coğrafyasına Türklerin yaşadığı yer anlamına gelen Turan diyarı deyiminden türetilmiş bir kelimedir.

Turancılık mana itibariyle, Türklerin yurt olarak yaşadıkları Anadolu, Azerbaycan ve Uluğ Türkistan coğrafyasındaki bütün Türklerin bir ülkü etrafında milli, manevi, maddi ve kültürel birliğini ve bütünlüğünü sağlamak idealidir. Milliyetçi Türkler aynı zamanda Turancıdır.

Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturmak isteriz. O da Turancılığı ırkçılıkla özdeşleştirenler kötü niyetli olup, bilinçli veya bilinçsiz olarak Türkçülere iftira etmektedirler. Türkler hiçbir zaman kavmiyetçi yani ırkçı olmadılar.

Emperyalist Çarlık Rusya’sında 19. Yüzyılın ilk yarısında sosyalizm akımı siyasal ve sosyal zemin ararken, Rus hegemonyasında bulunan Azerbaycan ve Türkistan’da da buna paralel olarak Türk aydınları arasında kurtuluş reçetesi olarak, Türkçülük/ Turancılık akımının ilk temelleri atıldı.

Türkçülük/ Turancılık akımı Anadolu coğrafyasında Karamanlılar döneminden beri farklı şekilde varlığını göstermesine karşılık Osmanlı dönemindeise kendine özgü bir yol izlemiştir.

Azınlıkların milliyetçi akım faaliyetleri etkisine karşı bir tepki olarak ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu durumu irdelemezsek 3 Mayıs’ı anlamakta zorlanırız.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan gayrimüslim ve Arap ahalide 1789 Fransız İnkılabı sonrası 1800 yıllarından itibaren milliyetçilik akımları gelişmeye başladı.

Bir taraftan Rusya’nın Panslavizm ve Ortodoksluk çalışmaları, diğer taraftan Fransa ve İngiltere’nin misyonerlik ve Arap coğrafyasındaki petrole sahip olma ihtirasları sonucu Türk olmayan Müslim ve gayrimüslim tebaada yer, yer kıpırdamalar başladı.

Rusya, Fransa ve İngiltere gibi dış güçlerin faaliyetleri yanında, Osmanlı’nın rüşvetçi, adam kayırmacı idarecilerinin ahaliye kötü muameleleri de eklenince yıkıcı faaliyetleruygun zemin buldu.     İmparatorluktaki bu kötü gidişi durdurmak isteyenler, kangren olan uzva pansuman yapar gibi, meşrutiyeti bir çare olarak görürken, bir kısım azınlık ise devlet aleyhine tavizler koparmak adına Meşrutiyetin ilan edilmesini,padişaha baskı yaparak kabul ettirdiler.

HazırlananKanun-i Esasi ile 23 Aralık 1876 tarihinde I. Meşrutiyet ilan edildi.

Böylece Osmanlı Devleti ilk defa bir anayasaya kavuşmuş oldu.

Osmanlı Hariciye Nâzırı Mustafa Reşit Paşa  tarafından bu günkü Gülhane Parkı içinde 3 Kasım 1839 tarihinde okunan “GülhaneHattıHümayunu” da denilen Tanzimat Fermanı ile başlayan düzenlemelerin yol açtığı sistem değişikliğinin bir halkası I. Meşrutiyet olmuştur.

Böylece Meşrutiyetle yönetim biçimi, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş yapmış oldu.

Fakat bu durum uzun sürmeyecekti.

93 Harbi ( Osmanlı- Rus Savaşı 1877-1878)  sonrasında II. Abdülhamit 1878’de bir takım karışıklıklar nedeniyle, Osmanlı Meclisini kapatıp Kanun-i Esasiyi askıya almak mecburiyetinde kaldı.        Meşrutiyeti yeniden getirmek isteyen askeri tıp öğrencileri ve bir takım aydınların çalışmalarısonucu II. Abdülhamit 29 yıl aradan sonra, askıya aldığı Kanun-i Esasiyi24 Temmuz 1908 tarihinde onayladı ve II. Meşrutiyet ilan edildi.

II. Meşrutiyetin ilanı neticesinde elde edilen özgürlükler ile yetinmeyen azınlık tebaada milliyetçilik fikirleri hızla gelişti.   II. Abdülhamid devletin bütün yetkilerini ele aldıktan sonra, Müslümanlar arasında Kur’anve hadislerdeki, birlik, beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularını ifade eden, İttihadı İslâm kavramını kullanarak,Müslüman tebaayı yanında tutma gayesi ile hilafet kurumuna ağırlık vermeye başladı.

Halife ve emîrü’l-mü’minîn sıfatlarını ön plana çıkardı. Böylece İttihadı İslâm kavramı, dünyevi olan siyasetin bir unsuru haline getirildi. Ancak, bu şark kurnazlığının pek işe yaradığı söylenemez. Zira Araplara aşılanan milliyetçilik duyguları, hilafetin Araplar ’da olması gerektiği fikirlerine ve İngiliz propagandalarına malzeme oldu.

“İttihad-ı İslam” fikri istenen yararı sağlamadığını sonradan alınan cihat fetvasının sonuçsuz kalmasıyla da kendisini açıkçagösterdi.               I. Dünya Savaşı ve öncesinde,İngilizlerin vaatleri ve altınları Araplarda dini inancın önüne geçmişti.  İttihad-i İslam siyasetikarşısında, azda olsa azınlıkların da içinde bulunduğu bir gurup “Osmanlıcılık” fikrini benimseyip savundular.

Gerekİttihad-i İslam ve gerekse Osmanlıcılık fikirleri Osmanlı Saltanat ve Halifeliğini ayakta tutamayacağına inanan bir kesimde kurtuluşu Türkçü / Turancı düşüncede aradı.

Osmanlı İmparatorluğunun koca binası 17. Yüzyılın sonlarından itibaren çatırdamaya başlamıştı. Avrupalının hasta adam dediği Osmanlı Saltanatı iyi niyetli, fedakâr insanların gayretiyle iki asır daha yaşadı ve girdiği komadan en nihayet çıkamadı. Sonrasında geride acı, gözyaşı ve kan bırakarak yıkıldı. Bir sonuç, birçok sebeplerden kaynaklanır. Ancak sebepler bu yazının konusu edilmemiştir.

Gençlere ve genç beyinlere özellikle Ülkücü kardeşlerime âcizane tavsiyemiz; bu günkü dünyayı ve gelecek asrı anlayabilmek için binlerce yıllık tarihi merak ettiğinizden okuyun. Ancak içinde bulunduğunuz dünyayı ve çetrefil siyaseti anlamak için ise son 250 yıllık tarihi çok iyi irdeleyerek okumaları gerekir.

Neyse; Cumhuriyet dönemine gelindiğinde 1930/1944 yılları arasında Reşit Saffet AtabinenZeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal AtsızReha Oğuz TürkkanFethi Tevetoğlu gibi isimleri Türkçü / Turancı düşünceleri savunanlar arasında görmekteyiz.

Türkçü/Turancı düşünce akımı bir öze dönüştü.

Tabiî mecrasında ilerlerken, II. Dünya Savaşı sırasında ve İsmet İnönü 1944 yılında,Ergenekon davalarında gördüğümüz üzere hukuka takla attırılarakTürkçülüğün önüne set çekildi.

1944 olayıCumhuriyet döneminde ilk olandı. Devletin bütün imkânlarına sahip olan iktidardakiler, doğrudan doğuya Türkçülere haksız olarak saldırı gerçekleştirdiler.

İkincisi ise 12 Eylül 1980 de daha sinsice yaşanacaktı. Önceleri şartların oluşumuna zemin hazırlayan ihtilalciler, ardından ” şartların oluştuğuna kanaat getirince” 12 Eylül 1980 de darbeyi yaptılar.

Evet, sinsice demiştik. Nedenine gelince;

Solcular eski “765 Sayılı Türk Ceza Kanunu” 142. Maddesinden yargılanırken, Ülkücüler aynı kanunun 146/1. Maddesinden yargılandılar.

146/1. Madde ” Türkiye cumhuriyeti teşkilâtı esasiye kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilga ya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan büyük millet meclisini iskata veya vazifesini  yapmaktanmen’e cebren teşebbüs edenleridam cezası na mahkûm olur.”

Hükmünü taşırken solculara uygulanan 142/1. Madde ise “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek veya devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekun yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.

Hükmünü içermekteydi.

Solcularla, Ülkücülerin suç tipi aynı olmasına karşılık, İhtilalciler ellerindeki yargı marifetiyle, solculara beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası istenirken, Türkçüler yani Ülkücüler için ise  idam cezası istemekteydiler.

Asıl konumuza gelelim.

Türkçülüğe karşı olan İsmet İnönü’nün iktidarın başında olduğu Atatürk sonrasında, 1944 yılına gelindiğinde, Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ile komünist Sabahattin Ali arasında başlayanbir fikri çatışma yaşandı.

Hüseyin Nihal Atsız’ın Sabahattin Ali için bir yazısında “O Komünisttir”iddiası üzerine,Sabahattin Ali şikâyetçi olmuştur.Sabahattin Ali’nin ikametgâhı Ankara olduğu için, Atsız hakkında Ankara Adliyesinde  “İftira” suçundan dava açıldı.

Açılan bu dava basit bir şahsi ceza davası olmasına karşılık Atsız ve Sabahattin Ali’nin kimliklerinden dolayı bu davaya üniversiteli Milliyetçi geçler büyük ilgi gösterdi.

Diğer taraftan iktidarı elinde bulunduranlarınfarklı hesapları ve müdahalesiyle dava normal seyrinden uzaklaştırıldı. İktidar bundan istifade edip, günü kurtarmak adına Sovyetler ve Stalin’e şirin gözükmek için o zamanki Türk Ceza Kanununda bununla ilgili hüküm olmamasına rağmen “Irkçılık, Turancılık Davası”doğdu.

1944 yılının meşum “Irkçılık-Turancılık Davası”:

Aslında 03 Mayıs 1944 olayı bir Türkçü ile bir komünistin mahkemede hesaplaşırken Adliye Sarayında ve çevresinde toplanan milliyetçi üniversite gençliğince gerçekleştirilen gösterilerle başlayan bir süreçtir.

Ankara Emniyetinin yanlış bir değerlendirmesi ile gösteriye katılanların Çankaya Köşkü’ne yürüyeceklerinin bildirilmesi üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü telâşlanmış ve Muhafız Alayı’na Köşk çevresinde güvenlik önlemleri aldırmıştı. Oysa, gençlerin öyle bir niyeti yoktu; herhangi bir taşkınlıkta yapmadılar.…gençlerin polisle çatışmasını bekleyen Maarif Vekili HasanÂli Yücel, Ulus gazetesi başyazarı ve milletvekili Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan üçlüsünün Türkçüler için tasarladığı komplo geçersiz kaldı” 1

Bu gösteride hiçbir aşırılık olmamasına olmasına rağmen, olay Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve hükümeti tarafından farklı bir mecraya çekildi.

Oysa 1944 de gelene kadar II. Dünya Savaşı başından beri Nazi Almanya’sıyla ılımlı siyaset yürüten İsmet İnönü, savaşın kaderi Nazi Almanlar aleyhine ve Ruslar lehine dönünce tavır değiştirdi. Milliyetçi gençlerin gösterisini, Rusya’ya şirin gözükmek adına bu gençler hakkında takibat ve göz altılara emir verdi. Sanki bu Osmanlıdan gelen bir gelenekti.2

 

Sayın Necmeddin Sefercioğlu konuyu irdelediği makalesinde “Ankara’da yapılan görkemli gösteri ve yürüyüş, Sovyetler Birliğinin II. Dünya Savaşınısonlandıran bir zafer kazanma yolunda ilerlemesi karşısında, o zamana kadar yürüttüğü Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telâşına düşen Cumhurbaşkanına ve emrindekilere iyi bir fırsat gibi göründü: Yayınlarında Türk dünyasına ilişkin yazı, yorum ve haberlere çokça yer veren Türkçüler, tutsak Türklerin büyük çokluğu işgalindeki topraklarda yaşayan Sovyetler Birliği yöneticilerini zaten tedirgin etmekte idi. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve başlıca Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması, Sovyetlere yönelişe, yâni SSCB’nin kandırılabilmesine (!) yarayabilirdi.” 3

İfadelerine yer vermiştir.

3 Mayıs’ı takip eden gönlerde, gözaltına alınmanın alanı genişletildi. Gösteri ve yürüyüşle ilgili olmayanlarda sorguya alındılar. Diğer taraftan hükümetin kontrolündeki radyo ve basında iftira kampanyaları başladı. Ülkenin her yerindeki Türkçü olarak bilinenlerin ev ve işyerleri arandı.

Anadolu’da gözaltına alınanlar da Ankara’ya getirildi ve buradan da sorgulama ve yargılamanın daha ağır şartları olan sıkıyönetimin olduğu İstanbul’a trenle nakledildiler.

Bu Türkçü kıyımı İnönü’nün iktidarı süresince maddî ve manevî olarak devam etti. Bu insanlar haksız yere mağdur edildiler. Öyle ki daha işin başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli YÜCEL tarafından 07 Nisan 1944 tarihinde H. Nihal Atsız’ın Özel Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine son verdirildi.

“3 Mayıs 1944 Olayı” Türkçüler tarafından her yıl bir bayram gibi kutlanırken, diğer yandan da Türkçülere yapılan hukuksuzluk ve işkencelerle de anılır oldu.

Gözaltına alınanlar eğitimli, ülkenin aydın insanlarıydı. Gönüllerinde Türk Ülküsünden başka bir şey olmayanlardı.

 

İşkenceler konusunda sözü Mustafa Müftüoğlu’na bırakalım.4

“Gözaltılı ve tutuklu sanık adaylarının İstanbul’a gönderilmesinden sonra, Ankara’daki, Maarif Vekili HasanÂli Yücel, yazar Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tando_an’danolu_an düzenci ekibinin fiilî görevi sona ermiş; sorgulama ve işkence işi, sorgulamaları yönetmek üzere İstanbul’a gönderilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kâmuran Çuhruhile İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Emniyet Müdürlüğü I. Şube _Şefi Sait Koçak ve bir askerî hâkim yüzbaşı olan Kâzım Alöç’den oluşan ekipçe üstlenilmişti. Tophane Cezaevindeki sorgulamalar ise askerî yetkililerce yürütülüyordu..

İstanbul’da başlatılan ilk soruşturmalar sırasında, gözaltına alınmış/tutuklanmış olan Türkçülere birçok değişik işkenceler uygulandı. O işkenceler, sanık adaylarına, sorgulayanlarca hazırlanmış “ifade” metinlerini imzalatmak için yapılıyordu. O metinlerde, sanık adaylarının Irkçı ve Turancı oldukları, devleti Turancı serüvenlere açık bir yapıya kavuşturmak için hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri, vb. yazılı idi. Bunları sözle de ikrar etmeleri isteniyordu. Bazıları ülkenin değişik yerlerinden alınarak getirilmiş bulunan bu kişilerin, gerçekten varsa, o örgütü nasıl kurdukları, orada nasıl ve ne zaman çalıştıkları sorgulanmıyordu. Önemli olan Cumhurbaşkanı ve Maarif Vekili ile yandaşlarının hazırladığı senaryo-ifadeyi okumadan, karşı çıkmadan imza etmeleri ve ona uygun “sözlü ifade” vermeleri idi. Bu, elbette, mümkün olamazdı. O durum karşısında, yapılacak tek iş kalıyordu: işkence!.. İşkence uygulamasına zaten gözaltılar ile birlikte başlanmıştı. Tutuklanan herkese uygulanan en etkili işkence, “ihtilâttan men” idi. Onlar, yan yana olan hücrelerinde, birbiri ile de karşılaşıp görüşemiyorlardı. Sanık adaylarının, kitap, dergi ve gazete okumaları yasaktı. Hepsi de aydın kişi olan bu genç insanların okumadan yoksun kalmaları, kuşkusuz, işkencelerin en korkunçlarından biri idi.

İşkenceler yalnızca sanık adayları ile sınırlı kalmamış kimilerinin ailelerine de uygulanmıştı. Sözgelişi, Atsız ve Nejdet Sançar’ın evdeşleri, dolayısıyla aileleri de bu zulümlere uğramışlardı. Atsız’ın evdeşi, Erenköy Lisesi Tarih öğretmeni Bedriye Atsız hiçbir soruşturma geçirmeden ve sebep belirtilmeden, 13 Mayıs 1944’de ‘vekillik emrine’ alındı, 16 Mayıs 1944’te de tutuklandı (Sançar, 1947 : 10.). Bedriye Atsız, dört buçuk yaşındaki oğlu Yağmur’u, gözaltına alındığı sırada evinde temizlik işi için bulunan hanıma emanet etmek zorunda kaldı. Evin çevresi polislerle çevrili olduğu ve kimsenin eve girmesine izin verilmediği için, onlar da evde “mahpus” kaldılar. İki buçuk ay o yabancı kadınla yaşayan Yağmur, günlerini durmadan “benim annemle babam vardı, onlar neredeler?” diye ağlayarak geçirdi (Müftüoğlu, 1977 : 68.). Bedriye Atsız 26 Temmuz 1944’te salıverilmesine rağmen, ‘vekillik emrinde bulunma’ durumu, öğretmeni olduğu liseden Kartal Ortaokulu öğretmenliğine atanışına kadar, 23 ay sürdü. Benzer bir uygulama da, Nejdet Sançar’ın evdeşi, Balıkesir Lisesi kimya öğretmeni Reşide Sançar’ın başına geldi. O da 20 Haziran 1944 günü, ‘vekillik emrine’ alındı. O işkenceden, 20 Ekim 1944’te, kendisine haber verilmeden Zonguldak Lisesi kimya öğretmenliğine atanarak kurtuldu. (Sançar, 1947 : 12-13.). Her ikisi de çok az miktardaki ‘vekillik emri’ aylığı ile geçinerek yaşamağa çalıştılar. Bazen o bile verilmedi.

Gözaltılı/tutukluların sivil olanları, Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Hanı’nın çatı katındaki, bir yatağın zor sığdığı, -varsa- penceresi tavandaki küçük bir delikten ibaret, 15 watt’lık lâmba ile aydınlatılan hücrelerde tutuluyorlardı. Tahta bir kerevet üzerindeki yataklar kir ve pislik yüklü idi. İçlerinde bit, pire, tahtakurusu gibi haşere orduları dolaşıyordu. Bir de oralara bazen ikinci bir sanık adayı getiriliyor, onun içerideki ile birlikte kalması isteniyordu. Sonradan gelenlerin arasında yabancı, komünist olanlar vardı. (Yüksel, 1947 :2. S.). Tek kişilik dar yatağa iki kişinin sığması mümkün olmadığı için, biri yatarken öbürü ayakta, uyanık kalmak zorunda idi. O kattaki, suyu çoklukla akmayan tek helâya gitmek, koridordaki tek lavaboyu kullanmak da başka işkencelerden idi. Kimi nöbetçi polisler o yöndeki isteklere çoklukla cevap vermezler, insanları saatlerce bekletirler, korkunç sıkıntılar içinde bırakırlardı. Sonradan bir de kattaki tek helânın kapısını, ihtiyaç giderirken bile, sürekli açık tutturma işkencesi başlatılmıştı.

Çoğu tutuklunun günlük yiyeceği üç yüz gramlık bir ekmekten ibaretti. Yemek, ancak parası olan için, dışarıdan getirtilebilirdi; ama çoğunun parası yoktu. Bu manevî baskılarla yetinilmiyor, bazı tutuklulara başka maddî işkenceler de uygulanıyordu: Bunlardan biri, tutukluyu Sansaryan Hanı’nın bodrum katındaki “mezarlık hücresi” nde konuk etmekti. Duvarlarından lâğım suları sızan, tabanları vıcık vıcık çirkef olan, yatılacak yeri taş bir çıkıntıdan ibaret bulunan bu beş yerden birinde Atsız, bir hafta süreyle çile doldurdu. Hücreye konulurken yanında olan şapkası, bir haftada küf bağlamıştı.

Başka bir etkili işkence yöntemi, hoşa gitmeyen ifadeler veren ve/ya hazır yazılı ifadeleri imzalamayan sanık adaylarını, “tabutluk” veya “mutena hücre” denilen, dik tutulan tabut biçim ve oylumundaki oyuklara tıkmaktı. Bunlar, çatı katındaki hücrelerin 19 ve 20 numaralı olanları idiler. Derinliği 40’ar, genişliği 50’şer sm. olan bu oyukların yüksekliği 2,5 m. idi; tavanında 1500 watt’lık ışık veren ampuller, duvarlarında kalın zincirler vardı.

Yola getirilmesi düşünülen gözaltılı-tutuklu oraya ayakta olarak sokulur, kollarından ve bacaklarından zincirlerle bağlanarak duvara asılır, kapısı kapatıldıktan sonra tepedeki ışık yakılır, işkence edilen “pes” edinceye veya bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçülerin bu tabutluklar- da aç ve susuz, 48 saat kalanları veya orada birkaç kez konuk edilenleri vardı (Tanyu, 1950 : 19.). Böylece maddî işkencenin en korkunçlarından biri daha gerçekleşmiş olurdu.

Türkçülerden o işkenceye, Reha Oğuz Türkkan, Orhan Faik Gökyay, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek ve –sonradan salıverilmiş olmasına rağmen– Osman Yüksel lâyık görülmüştü.       Tabutlukların bir görevi de, gözaltılı / tutuklulara gösterilip, istenilen ifadeyi vermezlerse oraya tıkılacakları tehdidinin yapılmasına, gözdağı verilmesine hizmetti.

……Tophane’deki Askerî Cezaevinde tutulan sanık adayları bu tür maddî işkencelere uğramadılar. Fakat onlar da “ihtilâttan” ve okumadan yasaklı idiler. Hücreleri dar, havasız ve tek kişilikti. Yatakları, Sansaryan Hanında bulunanlarınki gibi eski, tiksinilecek kadar pisti. Hasan Ferit Cansever, verildiği hücredeki yatağa giremediği için, durumu öğrenilip evinden yatak gönderilinceye kadar, üç gün, bir tabure üstünde uyumağa (tünemeğe) çalışmak zorunda kalmıştı. Ötekiler ise, böyle bir imkânları bulunmadığı için, çaresiz, o yataklarda yatmak zorunda kaldılar. Alparslan Türkeş, oradaki işkenceleri, “Hücrenin rutubeti, ışıksızlık, güneşyüzü görememek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmış.” sözleri ile belirtir. “

Bu dünyada şerefli Türk olmak her türlü zorluğa peşinen göğüs germek demektir.

3 Mayıs 1944 Olaylarında sıkıntılara göğüs geren bu mümtaz insanlar, ileriki günlerde Bir Ruhun Uyanışına vesile olup, Ülkü meşalesini yaktılar. Allah hepsinden razı olsun. Saygılarımla,                                TTK.
                                                                                                        

* Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

Yönetim Kurulu Üyesi

 

KAYNAKÇA……………:

  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası Necmeddin Sefercioğ
  • Dışarıyı memnun etmek adına Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret’in haksız idamlarında olduğu gibi.
  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası adlı makale.
  • Milli Şef Döneminde Çankaya’da Kâbus 3 Mayıs 1944
  • Hayri Yıldırım, 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası
  • 1944 Irkçılık Turancılık Davası

 

 

 

 

 

 

 

Haz 08

Türkiye Toplumu (!)

A.Kemal GÜL

 

Rönesans ve reform hareketleri, Batı’da skolâstik düşünceyi yıkarken, Osmanlı’da aynı dönemlerde dini eğitim daha fazla ağırlık kazanmıştır. 1454’te Almanya’da matbaa bulunmuş ve Batı’da okur-yazar olanlar bilimsel eserlere kolayca ulaşmıştır. Osmanlı ise matbaayı yasaklamış ve ancak Almanya’dan 300 yıl sonra izin vermiştir

 

Osmanlı Devleti, bütün bu sıkıntılara uğramış olmasına rağmen, 18. Yüzyıldan sonra dahi, sürekli küçülmek ve zayıflamakla beraber, bir buçuk yüzyıl kadar daha yaşayabilmiş ve çöküşü sıralarında bu devletin esas unsuru olan Türklüğün harikulade hayatiyeti, parçalanarak dağılmış imparatorluğun içinden taze ve güçlü bir devletin doğması için yeterli olmuştur.

Her millet geçmişini iyi bilmek ve önem vermek zorundadır. Osmanlı Türkiye’nin geçmişidir. Ancak bugünü Atatürk ve demokratik-özgür Türkiye’dir.

Özetlersek; 19 Mayıs 1919, yüzyıllardır bastırılan bir kimliğin ortaya çıkması ve Türk kimliğinin, kendi kurduğu devlete egemen olan, ikinci sınıf vatandaş olmayan bir noktaya taşınması açısından da çok önemli. Vahdettin Mondros’ta ‘’Hilafet- i Celile’nin, Saltanat-ı Seniye’nin muhafazasını gerçekleştirmek için buradayız derken; Kuvayı Milliyeyı oluşturan kadronun öncülerinden Mustafa Kemal’ın önderliğinde kurulan  ‘Kurucu Meclis’in aldığı kararlar eksenide Mustafa Kemal, asıl unsuru Türk ağırlıklı Anadolu halkından oluşturduğu kuvvetlerle;zamanın Emperyalist güçlerince desteklenen işkâlcı  Yunanan ordusuna karşı verdiği kurtuluş savaşılarını başarıyla kazanarak, vatan toprağını korumuş, işgal edilmesini önlemiştir ve bağımsız, bağlantısız  milli bir devletTürkiye Cumhuriyetini kurmuştur.

Kurtuluş savaşı, mazlum milletler coğrafyasında, yani ezilen dünyada ilktir. Dahası bu Ulusal Kurtuluş Savaşı bir meclis idaresinde yürütülmüş ve büyük bir zaferle taçlanmıştır. Kurulan bu yeni devlet, emperyalist değil; karma ekonomiyi, sanayileşmeyi bütüncül kalkınmayı benimsemiş ve halkçı ekonomiyi esas alan bir ekonomik politika üzerinde temellendirilmiştir.

Milli Mücadeleden bahsettiğimizde aslında tabandan tavana, yerelden ulusala bir örgütlenmeden bahsediyoruz.

*

Bilindiği gibi;   Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulunun açıklamasında yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir.

Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

 

Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar

Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

 

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklaması art niyet içermektedir, FETO zihniyetine hizmet etmektir.

Soyumuz sopumuz ne olursa olsun hepimiz aynı siyasi kimliğin parçasıyız. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, işte o milli kimliktir, o halktır, o halka da Türk Milleti denilmektedir.’’
Evet, bu durum, öngörüsüz ve talihsiz bir şekilde başlatılan ve adına ‘’çözüm süreci’’denen ihanet sürecinin verdiği cesaretle ırkçılığa ve ayrımcılığa yönelik yıkım projesine yüksek perdeden gafil sorumlulaca hizmet etmektir
Ümit edelim; beyinlerinin arkasında yerleşmiş dış patentli Federasyon imajını öne çıkararak seçmeni manipüle eden söz konusu bu muktedirler gerçek manada

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadrosunun hedeflerini, ana felsefesini kavramış olsunlar.

 

 

 

 

 

 

 

Haz 10

Tarih, Millet ve Dil

 Halil ALTIPARMAK

Pat diye soruyorum;

Tarih nedir?

Elbette, bu soruya çok çeşitli cevaplar verilebilir. Ancak, Kendi ölçülerim, tecrübem, bilgilerim ve değerlendirmelerim ışığında bir cevap vermek istiyorum: TARİH, GEÇMİŞİ ANLATAN GELECEKTİR.

O halde, Tarih bilmeden, geleceği kuramazsınız.

Böyle bir girişi ne için yaptım?

Önce, aşağıdaki yazıyı bir okursanız, ne için yazdığımı daha iyi anlatabileceğim, zannederim.

“Düstûr-u mükerrem, müşir-i mufahham; nizam-ül-âlem, müdebbi-ül-umûr-il-cumhur bil fikr-i-sâkib, mütemmim-i mehâmül-enâm, bir-rey-i sâib, mümehhid-i bünyan-ı devlet-i vel ikbâl, müşeyyid-i erkân-ı saadet-i vel iclâl, el mahfuf-i bis-sunuf-i avatif-i melikil âlâ, asakir-i nizamiyem müşiranından zaptiye müşürü olub birinci rütbe Mecidî ve ikinci rütbe Osmanî nişan-ı zîşanlarını haiz ve hâmil olan vezirim İzzet Paşa deâmellâhutaâlâ izlâlehu ve emir-ül ümeray-ı kirâm, bebîrül küberay-ül fihâm, zülkadr-i vel ihtirâm, sahib-ül izzi vel ihtişâm, elmuhtassı bimezidi inayet-il melik-il alâ Rumeli Beylerbeyliği pâyelûlarından Kıbrıs ceziresi mutasarrıfı ve Mecidî nişan-ı zişânının ikinci rütbesinin haiz-i hâmili Veysi Paşa damet meâlihi ve kidvetün nüvab-ü müteşerrin Magosa Naibi mevlanâ zîde ilmihu, tevki-i refi-i hümâyunum vasıl olacak malûm ola ki İbret gazetesinin muharriri Kemal Beyin bazı neşriyatı muzırraya iptidarı cihetiyle te’dib-ü terbiyesi lâzım gelmiş olduğundan kendisinin liecelütte’dib Magosa kalesinde kal’abend olmak üzere Kıbrıs’a tard-u nefyi hususuna emr-ü irade-i aliyyem müteallik olmuş olmağın, sen ki zaptiye müşiri-i müşarinülileyhsin, mumaileyhi memuru mahsusa terfikan kalebend olmak üzere hemen Kıbrıs ceziresine nefyi irsâle sarfı refiyyet eyliyesin. Ve, siz ki mutasarrıfı müşâr ve naib-i mumaileyhemâsınız, vusülünde merkumu kalebend olarak meks-ü ikamet ve mahalli ahara hareketine irade-i ruhsat olunmayub her halde firardan muhafazasına begayet i’tina ve dikkat ve bilâ ferman itlâkından münâcebet ve vusülünü dersaadetime tahrir-ü iş’ara mübaderet eyliyesiz. Tahriren fi yevm-il hâdî aşer min şehr-i safer-il hayr lisenet-i tisîne ve mieteyni elf.”

Bu yazı, 25 Haziran 1861 yılında, kardeşi Abdilmecit’in VEREMDEN(?) vefatı üzerine Padişah olan Abdülaziz’in bir Fermanı. Yani, Saray’ın günlük, sıradan işlerinden biri ve yaklaşık sadece yüz elli yıl önce.

Bu ferman, Zaptiye Bölük Ağası Süleyman Ağa tarafından Zaptiye Nazırı İzzet Paşaya gönderilecek. Nazır da, bu Ağayı Namık Kemal’i Magosa’ya sürgüne götürüp teslim etmek üzere görevlendirecek.

Peki, Türk Milleti, bu yazıdan ne anladınız?

Peki, Devletimizin Sarayında böyle yazılırken, Türk insanı evinde, çarşıda, pazarda, günlük yaşantısında böyle mi konuşuyordu? Hatta, Saray’da yaşayanlar bile günlük yaşantılarında böyle mi konuşuyorlardı?

Türk Milleti, böyle uydurulmuş Osmanlıca denen dili değil, kendi asırlardan beri kullandığı dilini, TÜRKÇESİNİ kullanıyordu.

Peki, Türk Milleti bu yazıyı anlıyor muydu?

ASLA, ASLA!

Peki, Millet’e rağmen böyle yazmak neden?

Takdir Türk Kamuoyu’nun!

Şu kadarını söyleyeyim:

Diyorum ki, Osmanlı SARAYI, ASLÎ UNSURUNDAN KOPTUKTAN SONRA, Devlet, adeta ikili düzen içerisinde görünmeye başlamıştır.

Bir tarafta, Osmanlı Sarayı, bir tarafta ise, Türk Milleti.

Yani, Saltanat kaldırılınca, Cumhuriyet kurulunca, Harf değişimi olunca Türk Milleti cahil filan kalmamış, tam tersi olmuştur.

May 23

19 Mayıs 1919’un Yol Haritası

A.Kemal GÜL

19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı ve ilk adımı olan bugünün derin mana ve önemini kavramak her Türk gencinin hafızasına nakşedilmelidir.

*

Dünya tarihinde hiçbir örnek yoktur ki, gericilikten yoksulluğa, işgalden teslimiyete giden yolda, bir ulusun kaderi bir “vapur”un yolculuğu ile başlasın…

Derme çatma bir geminin ufuk çizgisinde kayboluşunu anlatmıyor o vapur…

Tam aksine, o vapur yolculuğunun uygarlık ve aydınlanma için tarihin ufkunu açtığını da kabul ediyor tüm dünya…

Çünkü bozuk pusulasına rağmen, bir ülkenin kaderi için en yaşamsal yolcusundan yine bir ulusun kurtuluşu için en kritik dönemecine kadar hedefine ulaşmış bir vapurdur o…

Türkiye Cumhuriyeti’ni yoktan var eden, dünya tarihini sarsacak boyuttaki Kurtuluş mücadelesinin bir vapurun yolculuğundan bir Meclis’in açılışına kadar geçen süreyle ilgili çarpıcı saptamalar da yapmıştır Atatürk…

Bandırma Vapuru’nun yolculuğunu anlamayanlar, Samsun’a düşen ilk adımı sindiremeyenler; Atatürk’e, laikliğe, cumhuriyete, rejime saldırırken, -hatta bazı tetikçi alçaklar gibi küfür etmeye kalkışırken- aşağıdaki satırları okumadan, sakın ola çizgiyi aşmasınlar!!! Diyor ki Gazi;

“Ulus yorgun ve yoksul bir durumda…”

“Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak…”

“Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış…”

“Başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor.”

“Komutanlar ve subaylar, genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, kurtuluş yolu aramakta…”

“Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmış, son olarak, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmakta…”

“Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.”

“Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!..”

*

Evet; Anadolu’nun hemen her yanı Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar tarafından çiğnenmektedir. Buna bir müddet sonra Yunan çizmeler ide eklenecektir.

Türk milleti ve vatanının düşeceği bu hali gören bir tek kişi vardır, o da Mustafa Kemal’dir. Yönettiği ordulardan kurtarabildiği silahları ile birlikte Anadolu’ya çekilmiş, kendisi İstanbul’a geçerek, dirayetsiz ve ürkek Vahdettin’den Harbiye Nazırlığını koparıp ipleri ele alabilmek için Sara’ya damat olmayı bile istemişti. Saray ise Mustafa Kemal’den çekiniyor, Kazim Karabekir’e güveniyordu. Ve saray, güvenmediği Mustafa Kemal’i Anadolu’ya geçirmemek, İstanbul’da tutmak için her tedbire başvurmuştu. Mustafa Kemal bir yandan Saray, diğer yandan İngilizlerle görüşerek meşruiyet sınırları dâhilinde çözümler ararken, diğer yandan da, Anadolu’daki teşkilatlanmasını güçlendiriyor, hemen her ilde milli hassasiyetlerden emin olduğu eski silah arkadaşlarına ve onların tezkiye ettiği vali ve kaymakamlara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurduruyor,’’Hattı müdafaa yoktur, sathi müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır’’ emrini vereceği günler için il il, ilçe ilçe, sokak sokak vatan savunmasının temellerini atıyordu.

Vatan savunması başladığında ise ‘’İstanbul’’ve ‘’Ankara’’diye iki başlılığı ortadan kaldırmak için ise, Vahdettin’den aldığı yetki ile İstanbul’u terk etmenin gerekliliğine inanmaktaydı.

Lakin Vahdettin’in Mustafa Kemal’i İstanbul’dan çıkartmak gibi bir niyeti yoktu, bunun böyle olmasını İngilizler de istemiyordu.

Çünkü Atatürk Londra ile irtibata geçmiş, İngiliz halkının Çanakkale Savaşlarındaki hezimet dolaysıyla hükümetlerinin Anadolu’da yeni bir maceraya girmesine kesinlikle karşı olduğunu öğrenmiş, hele bu maceranın Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal’e karşı ‘’yeniden’’ deneneceğini öğrendiğinde, zaten kalmayan halk desteğinin hepten ufalanacağını çok iyi görmüştü.

Onun için Vahdettin ve İngilizler Mustafa Kemal’i İstanbul’da Tutmak istedi. Neticede Vahdettin, Anadolu’yu İstanbul’da iken karış karış teşkilatlandırıp Kuvay-ı Milliye ruhunu şaha kaldıran Mustafa Kemal’i teskin etmek gibi bir görevle, İstanbul’dan çıkartmaya mecbur kaldı. Ona bunu icbar eden bizzat Mustafa Kemal’dir. İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ne niyetle geçtiğini bildikleri için onu durdurmaya çalışmış ama başaramamıştır. Zaten Mustafa Kemal’de, Bandırma vapuru kaptanına, böyle bir tehlike olduğunda en yakın yerde gemiyi karaya oturtma talimatı vermiştir. Geminin karaya oturması demek Mustafa Kemal’in Samsun’a olmasa bile herhangi bir noktada Anadolu’ya ayak basması demektir. Anadolu ise, İstanbul’da yapılan Teşkilatlanma vesilesiyle zaten Mustafa Kemal’i beklemektedir.

*

Var olan bir gerçek ki; ‘’Atatürklük’’seçim kazanmakla olmuyor. Atatürk olmak için böyle bir mazi mecburiyeti var vesselam…

*

Parçası olduğumuz Ortadoğu Coğrafyası üzerinde, dün olduğu gibi, bugün de emperyalist güçlerin/ küresel işbirlikçilerinin yerli işbirlikçileriyle birlikte milyonların kanını akıtan, insanlarını denizlerde boğulmaya, yok olmaya mahkûm eden çirkin oyunlarının içinde değilsek ve olmayacaksak eğer; Başbuğ Atatürk’ün koyduğu ana ilke, ‘’yurtta sulh, cihanda sulh’’sözünün devlet hayatımızın öznesi olduğunu, bu netameli coğrafyamızda insan onurunu hiçe

sayarak hayata geçirilmeye çalışılan senaryolara bakınca bir daha yaşayarak görmekteyiz.

Sürdürülebilir kalıcı sulhun/ barışın ise, ekonomik, iktisadi, sosyal, askeri her yönüyle devletimizin güçlü kalmasından, ulusal birlik ve bütünlüğünün sağlanmasından geçtiğini tarihi tecrübelerimizden görmekteyiz.

*

O eşsiz liderin, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı taçlandıralım:

‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.

‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’

*

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Haz 08

Milli Devlet Düşmanlığı Neden?

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Milli devlet ortak iradeleri ve tasavvurları şekillenmemiş ortak bir geçmişe ve geleceğe inanma durumunda olmayan kolayca çözülen kalabalıkların değil; milletin, milletleşme yönünde mesafe almış toplumların örgütlenmiş, halidir. Milletleşme süreci de her türlü boy, kabile, aşiret, etnisite, mezhep, cemaat ve bölgecilik şuurunun üstünde milli seviyede kültürel bir mutabakata ve mensubiyet şuuruna varılabilmesi ve bunlardan pay ve güç alınabilmesidir. Milli devletlerin milli kimliği olur. Kurucu bir iradesi  ve unsuru vardır. Yaşama tarzı belirli bir coğrafyaya damgasını vurmuş ve orayı vatanlaştırmıştır. Milli kimlik herkes tarafında paylaşılır. Etnik çağrışım yapmaz; milli kimlikle yarışmaz ve rakip gösterilemez. Koronavirüs salgını dolayısıyla Türkiye’nin uçaklar göndererek yurt dışındaki vatandaşlarını ülkeye getirme erdemi ve hemen hemen her konuda ayırım yapmaması, milli devlet olmanın gereğidir. Milli Mücadele sonrasında Ankara hükümeti milli bir devletin hükümeti olduğu için Lozan’da milli devlet olarak kabul görmüştür. Büyük çoğunluk ve kurucu unsur, ortak irade dışlanarak etnisiteleri yaşatmak zordur. Bütünün reddedildiği yerde parçalara yaşama hakkı tanınmaz; ama sırası geldiğinde kullanılırlar.

Türk Milletinin kurucu unsuru Milli Mücadeleye soyunmuş Türkler ve kendilerini bu vatanın ayrılmaz bir parçası olarak gören ve kendilerini Türk olarak hissedenlerdir. Virüs salgını dolayısıyla insanlarımızın etnisitelerine bakılmaksızın onlara üstün hizmetler götürülmüştür. Çünkü, onlar TC vatandaşıdırlar ve Türkdürler. Bu durum mahalli sıfatlarının reddi de değildir. Aksi bir anlayış, mahalliliğe takılmak ve farklılıkçı ırkçılığa özenmedir. Bugün Dünyada küresel çapta milli devletler sistemi işlemektedir. Kimsenin amuda kalkarak Dünyayı seyretmesine ihtiyaç yoktur. Milli devletlerin yerini alabileceği ileri sürülen uluslar üstü kurumlar oluşturulamamıştır. AB’nin zayıflama sebeplerinden birisi de budur. BM’nin acıklı durumu da ortadadır.

Önü açılan milli devletlerin üniter yapılarıyla oynandığı bir dönem yaşıyoruz.  Etniklik ve mezhepçilik, yapay cemaatleştirme gibi millet altı unsurlar başta olmak üzere, toplumu ufalayıcı her malzeme artık ideolojik çatıştırmaların yerini almıştır. Anadolu coğrafyasının mozaik olduğu iddiaları da bundandır. Bu coğrafyada ileri sürüldüğünün aksine hakim Türk kültürü egemen olmuş ve kurucu unsur rolü oynamıştır. 1071 öncesinde de Türk toplulukları burada yaşamıştır. Dünyada sınırlar ortadan kalkmamış; Dünya tek devletle birleştirilememiştir. Bölgesel hayali devletler içinde farklı milli devletler eritilememiştir.

Osmanlı Balkanlar’dan çözüldü, TC’de Ortadoğu’dan çözülmeye çalışılıyor. Bundan dolayı mozaik tartışmalarına ve çok kimliklik iddialarına sığınılıyor. Mozaik iddiaları bundan dolayı ortaya atılıyor.

Milletleşemeyen milli devlet olamayan ülkeler yabancı işgallerine gebedir. Suriye ve Irak milli devlet olup içerde etnik ve mezhep kavgalarıyla uğraşmasalardı; ABD ve Rusya bu ülkelerde at oynatamazdı.

Milli devletlere meydan okuyan küreselci tezler büyük yara aldı; ama küreselleştirmenin hedef aldığı, engel gördüğü milli devlet düşmanlığı, çoğu kere başka bir milli devlet adına sürdürülmektedir. Unutulmamalıdır ki; küreselleştirmenin işleyişine tepki gösterenler, Dünyadan soyutlanmayı ve içe kapanmayı savunmamaktadırlar. Bunu isteseniz de yapamazsınız. Siyasi ve ekonomik ilişkilerin ve etkilerin dışında kalamazsınız. Ancak milli çıkarlarınızı da korumak durumundasınız. Günümüzde Dünyada sağlıklı, dengeli, adil, insan haklarına saygılı bir küreselleşme ortamı yoktur. Dünyanın güçlü ekonomik ve siyasi ülkeleri ilişkileri şekillendirmektedir. Serbest piyasa ekonomisi yerini kapalı ve kontrollü piyasa ekonomisine bırakmıştır. Küreselleştirme sadece ekonomik bir konu değildir. Dinler bile şekillendirilmek istenmektedir. Evangelistlerin çabaları bundandır. Bundan dolayı İslam ılımlılaştırılıp yozlaştırılıp kontrol altına alınıp küresel güce bağlanmak isteniyor. Türkiye’de dış güdümlü 15 Temmuz 2016 işgal ve darbe teşebbüsü neden yapıldı?

Milli devleti reddetmek, federal bir yapıya geçmek ve egemenliği paylaşacak yeni ortaklar aramaktır. Milli devleti reddedenler bir süper güç ve patron devlete yanaşmak durumundadırlar. Federal yapı ve eyalet sistemine geçiş bugünlerde kötü örneklerle doludur. Virüs salgını karşısında ABD eyalet sistemi içinde olduğu için bocalamış, çok başlı olmuştur. Bölücülüğün ve toprak bütünlüğünün sorun olmadığı ABD böyle olursa; yarın Türkiye nelerle karşılaşacaktır?

Türkiye açık artırmaya çıkarılmamıştır ve etnik bir havuz da değildir. Etnisitelere kültürel haklar tanımak ile siyasi tanıma farklı şeylerdir.

 

Haz 26

Vatanseverlik Budur…

Halil ALTIPARMAK

Aylardan beri korona virüs dehşetiyle yaşamaktayız. Bu virüs, verdiği ağır tahribattan daha büyük bir dehşet saçmış bulunmaktadır.

Benim baştan beri görüşüm değişmemiştir. Kovit 19 adı verilmiş olan virüs, adeta, güdümlü füze gibi nereleri vurması gerektiğini biliyor ve sırası ve zamanı geldikçe oraları vuruyor. Herhalde bunun ne demek olduğu da gayet açıktır.

Ülkemizde, ilk defa böyle bir dehşetin olduğunun ilanı 11 Mart’ta olmuştur. O günden beri her iş allak bullak olmuş, hayatlarımız, tereddüt, belirsizlik, imkânsızlık ve hatta korku ile sürmektedir.

Salgın  öncesinde zaten çok ağır şartlar içerisine düşmüş olan ülke ekonomisi, bugün çok daha ağır şartlar içerisine yuvarlanmış bulunmaktadır.

Uydurma işsizlik rakamları, uydurma enflasyon rakamları ile insanımızın gerçeklerini gizlemek mümkün değildir. Toplumumuz, çok ciddi oranda açlığa, yoksuluğa ve sıkıntıya maruz kalmıştır.

Ülkeyi yönettiğini söyleyenler, bütün bu şartlar içerisinde, değişmeyen olumsuz anlayışlarına devam ederek zorlukları aşmak BİRLİKTELİKLİĞİNİ göstermekten ziyade, kutuplaşmayı artırmaya devam etmektedirler.

Bu olumsuz, sıkıntılı, zorluklara ve yaşananlara karşılık içimizi açan, ümit veren, güven veren bir gerçeği anlatmak için bu zor şartları dile getirdim.

İŞTE VATANSEVERLİK BUDUR DEDİRTEN GERÇEK, SAĞLIKÇILARIMIZIN VERDİĞİ OLAĞANÜSTÜ ÖZVERİLİ GAYRETLERİDİR.

Gerçekten, yukarıda verdiğim tarihten itibaren, sağlıkçılarımız, inanılmaz gayretler ve mücadele ile gururumuz ve ümidimiz oldular.

Mevcut yönetimin baştan beri maalesef şaşı baktığı bu görevlilerimiz, bütün kadrolarıya,             “BEN BU ÜLKENİN İNSANIYIM VE İNSANIMIN MUTLAKA YANINDA OLMALIYIM, HİÇ BİR DÜŞÜNCE FARKLILIĞINA BAKMADAN…” anlayışı ile hareket ederek, umudumuz oldular, güvencemiz oldular.

Ey! Doktorlar! ne kadar maaş alıyorsunuz biliyor musunuz diyerek Türk Milletine şikâyet edilenler, bu sözleri unuttular, bravo!

Yakın zamanlarda bölünmeye çalışılan Cerrahpaşa Hastanesi yetkilileri ve çalışanları, bunu hemen unutarak, dünya çapında başarılar elde ettiler, Bravo!

Son derece ekonomik zorluklara itilen, adeta iflas noktasına getirilen bir çok Üniversite Hastanesi, bu durumu derhal unuttu ve bütün kadrolarıyla, tereddüt etmeden derdimize derman oldular, bravo!

Sağlıkçılar, tıpkı, cephede tüm kadrolarıyla dış güvenliğimizi sağlayan Mehmetçiğimiz gibi, Türk insanına güven vermekte son derece başarılı oldular.

Şu sorulabilir belki; onların yönetilmesi yanlış mı oldu?

Batının gelişmiş ülkelerinde yönetim zaafı mı vardı ki?

Hayır! Oralarda, Sağlıkçılar, bizimkiler kadar VATANSEVER değilleri de onun için.

Yani, fark, yönetimden ve yönetmekten çok, görev yapanların anlayışından kaynaklanmaktadır.

Bu yazıyı yazma nedenim, yeni bir dalga ihtimalinin çok yüksek olduğu söylenen bu ortamda, sağlıkçılarımıza sahip çıkmak gerektiğini vurgulamak içindir, çok geç olmadan. Hiç olmazsa böylece, daha önce yapılan hatalar da telafi edilmiş olabilir.

Bir konu daha görüldü ki; öyle, virüsle konuşup gönderme, onu ülkemizden savuşturma gibi tuhaflıklarla BİLİM olmuyormuş.

Haz 26

Ben Kapitalizm!

A.Kemal GÜL

Öncelikle Modern Toplumu tanımlamayabilirsek; Modern Toplum, sorgulayan, eleştirel düşünmeyi beceri haline getiren, öz saygı ve öz yeterliliklerini kazanmış bireyler yetştirmeyi amaçlayan, körü körüne itaat etmeyen, yanlışa doğru demeyen, adil, ahlaki seviyesi yüksek bireylerden oluşan toplumdur. Böyle bir toplum ve onun kültürünü benimsemiş insanlar ancak hukuk devleti kurabilir, kendilerini özgür kılabilir ve adil birtoplum olarak yaşayabilir.

Eğer kabile toplum kütürünü aşamamışsanız, böyle bir toplumda dış kaynaklı kapitalist egemen aktörlerin sömürmeyi hedefleyen ve bağlı olarak artan eşitsizliğin bilimsel ve kolay anlaşılır açıklaması ve aynı zamanda da bazı çözüm önerileri gene bu sömürenlerden gelir ve sizi tüketime özendirecek cazibeli sunumlarla körleştirileştirecektir, köleleştiriliştirecektir, tüketim bağımlısı yapacaktır.

Kapitalizmin egemen aktörü ABD;

Columbia Üniversitesinin Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’in kitabı

The Price of Inequality W.H.Norton&Co. 2012,2013.

Merhaba… Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım! İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO’nun hayat hikâyesi sizin için “azim ve başarı hikayesi” olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1’inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer “aziz” gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu’da 12 -18 yaş arası kızlar $200 gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve “serbest piyasa ekonomisi” dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24’ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum!

Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria’s Secret’a koşun. Victoria’s Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra $80 verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna’nın sadece Londra’da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland’da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland’e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90’ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene $8.5 milyar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar…

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız,

Hindistan’da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64’ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, “ibadet” ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel’i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için “kutlarken”?

ABD’de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV’de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50’si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1’ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1’i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50’sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85’i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?

Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik!

Zavallı tüketim bağımlıları…

May 23

19 Mayıs Türk’ün Yeniden Doğuş Destanıdır

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

19 Mayıs bir destandır. Bir milletin yeniden var oluşunun destanıdır. Bir devrin bittiği bir devrin ilanının destanıdır. 19 Mayıs, esir alınmış hükümranlığı sona erdirilmiş son Türk cihan imparatorluğunun yerini alacak Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerinin atıldığı gündür. Bir yüce kumandanın milleti ile bir bütün olduğu, milletinin tüm varlığını canını malını kanını ortaya koyduğu gündür.  Dört bir yanı düşman çizmesi altında karartılmış vatan topraklarının yeşerdiği nevruz günüdür. Asımın neslinin şahlanışı Sakaryaların, Dumlupınarların kanla coştuğu ve düşmanı boğduğu gündür. Türk olduğunu unutan bir millete, Türklüğünün hatırlatıldığı gündür. 30 Ağustosların doludizgin Akdeniz’e ulaştığı, düşmanın denize döküldüğü, kutsal vatan topraklarının düşmandan temizlendiği gündür. Mağrur kendini bilmez devletlerin mağrur komutanlarının şanlı sancağımızı selamlayarak, geldikleri gibi gittikleri gündür. 19 Mayıs, kuzey Afrika’da Çanakkale’de Kafkas cephesinde Suriye ve Filistin’de yaşadığı onca savaşların yenilmez kahramanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün esir milletlerin de kaderini aydınlattığı gündür. 19 Mayıs destanı, Türk tarihindeki en büyük acılardan birinin kanla yazılmış destanıdır. Dünyanın en büyük savaş güçlerine karşı kazanılan ve sömürgecilerin belinin kırıldığı bu destan, yeni bir millet olmanın bilincinin  ortaya konduğu, özgürlük ve bağımsızlığımızın ve de bugünkü güzel  Türkiye’mizin temellerinin atıldığı bir destandır. 19 Mayıs benim doğum günümdür. 19 Mayıs senin doğum günündür. 19 Mayıs Türk gençliğinin doğum günüdür. 19 Mayıs Büyük kurtarıcı Atatürk’ün doğum günüdür. 6500 yıl sonra Türk milletinin yeniden doğuşudur. Ey Türk gençliği bu doğuş sana Atadan armağandır, değerini bil. Her yıl bu armağanla yeniden coş, Sen vatanın umudusun, verilen armağanın ışığında, ilim ve irfan ateşiyle çağdaş medeniyetlerin ufkunda yeni bir güneş gibi doğacağın güne hazırlan. Türkün yeniden doğuş destanı olan 19 Mayıs kutlu olsun.

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar