Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 30

Kürşad İhtilali

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Milletlerin tarihinde gizli kalan veya yazılamayan öyle enteresan ve ilgi çekici hadiseler vardır ki, bunlar yazılı tarih kitaplarında hiç bir zaman yer almaz. Bu durumun sebebi, bazen uygulanan yanlış ve çelişkilerle dolu siyasi yaklaşım ve değerlendirmeler, aymazlık , vurdumduymazlık ve kıskançlıklardan, bazen de onu bunu kırmayalım siyasetinden kaynaklanmaktadır. İşte bu gerçek hadiselerden biri KÜRŞAD İHTİLALİ’dir. Bizler buna Türk ihtilali de diyebiliriz. Bir diğer husus da, bizlere unutturulmaya çalışılan KUT’ÜL AMARE SAVAŞI’dır. Bu savaş, İngiliz inadının Çanakkale Savaşı’ndan sonra kırıldığı ikinci noktadır.

Büyük tarihçi ve Türkçü Hüseyin Nihal Atsız’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Göktürk Devleti çeşitli entrika ve daleveralarla yıkılmış, Türk Milleti dağılmış, kalanlar da tamamen Çin İmparatorluğunun esareti altına girmiş. Çinliler boş durmayarak esaretleri altına aldıkları Türklere olmadık baskılarla, onları  töre ve kimliklerinden koparmaya çalışmışlardır. Çin kaynaklarına göre; Büyük Göktürk Devletinin hakaniyet ailesinden prens, Göktürk Devletinin ileri gelen beyleri, yabgular, şadlar, tiğinler de tutsak edilmişlerdi.

Bu esaret hayatı Türklere çok ağır gelmişti. Ta ki eski Doğu Göktürk Devleti  Çuluk Kağanın küçük oğlu olan KÜRŞAD’ın ortaya çıkışına kadar. Kürşad bir Göktürk prensidir. Kürşad ve yanındaki tiğinler ve şadların uzun konuşma ve planlamalarından sonra hürriyet ve özgürlük ateşini yakmak için bir karara varırlar. Çin imparatoru tutsak edilecek ve onun hayatı karşısında tutsak olan Türkler kurtarılarak anayurtlarına dönmeleri sağlanacaktı. Bu noktadan hareketle eli kılıç tutan, dövüşme kabiliyeti yüksek, çelik yürekli, demir bilekli bir kısmı tiğin ve şad olan otuz dokuz Türk yiğidi Kürşad’ın emri altında özgürlük ve hürriyet için Çin sarayını basmak üzere hazırlıklar yapmaya başlarlar. Çin imparatorunun zaman zaman saraydan dışarı çıktığı bilinmekle birlikte ve uygun bir gün belirlenecekti. Belirlenen o gün gelmişti. Fakat o gün hava şartları hiç iyi değildi, bardaktan boşalırcasına yağmur yağdığı için imparator saraydan dışarıya çıkamamıştı. Hazırlanan plan alt üst olmuştu. Bu yoldan artık geri dönüş yoktu. Bu sefer Çin sarayı basılarak imparator esir alınacaktı. Kırk yiğit doğru Çin sarayına yürürler ve yüzlerce Çin askerini öldürürler. Fakat Çin ordusunun saraya yönlendirilmesi ile iş değişir. Bu sefer vuruşa vuruşa şehrin dışındaki Vey ırmağına kadar çekilirler. Amaçları Vey Irmağını geçip Türklerin başkenti olan Ötüken’e ulaşmaktı. Fakat yağan şiddetli yağmur sele dönüşerek nehir üzerindeki köprüyü alıp götürmüştü. Karşı tarafa geçemeyen Kürşad ve arkadaşları Çin ordusuna karşı amansız bir savaşa girerek hepsi orada şehit olur.

Kırk yiğidin kanlarıyla yazılan bu ihtilal, Göktürkler’deki özgürlük ve hürriyet ateşini körüklemiş ve tutsaklıktan kurtulmak için Çin’e karşı baş kaldırarak savaşmışlar ve yeniden 680 yılında 2. Göktürk ( Kutluk ) devletinin kurulmasına vesile olmuşlar ve özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlardı.

Kürşad İhtilali, Türklerin ilk bilinen ayaklanmasıdır.Orkun Yazıtlarında hiç silinmemek üzere yazılmıştır. Dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi’nin yapılmasına Kürşad İhtilali’nin sebep olduğu söylenir. Fakat bu iddia daima tartışmaya açıktır.

,

 

Oca 30

Kimyasalların Zararları

Prof. Dr. Ali ACAR (*)

Kimyasallar yaşamı kolaylaştırırken sağlığı tehdit ediyor
Uzmanlara göre konservelerden biberon ve oyuncaklara, kozmetik maddelerden teknolojik ürünlere kadar market raflarındaki birçok ürün endokrin bozucu kimyasal içeriyor.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, metabolizma, büyüme ve gelişme, zihinsel fonksiyonlar, bağışıklık sistemi ve üreme başta olmak üzere tüm alanlarda hormonların etkili olduğunu söyledi

Vücutta bu bilgi ağının herhangi bir noktasında karışıklığa yol açan kimyasal maddelerin ise “endokrin bozucu” olarak adlandırıldığını ve doğrudan insan sağlığını bozduğunu ifade eden Şahin, endüstrideki ilerlemeyle 80 binden fazla insan yapımı kimyasal maddenin günlük hayata girdiğini bildirdi.
ahin, insan yaşamını kolaylaştıran kimyasallarla besinlerin uzun süreli saklanmasının, tarım ürünlerinde daha fazla ürün alımının sağlandığını ve yiyeceklerde çeşitli hastalıklara yol açan mikropların yok edilebildiğini anlattı. Prof. Dr. Şahin, “İnsan ırkının sonunu getirebilecek sorunlar yumağıyla karşı karşıya olabiliriz. Bu kimyasallardan en az bini, vücuda hormonlar gibi etki edebiliyor, hormon düzeyini azaltıp artırabiliyor.” ifadelerini kullandı.
Söz konusu kimyasallar ile ilgili bilgiler de aktaran Şahin, şunlara dikkati çekti:

“Bu kimyasallar, özellikle endüstride çok yoğun kullanılan petrol ürünleri, poliklorlu bifenil bileşikleri, dioksin, tarım ilaçları, hayvan, bitki ve insanlarda kullanılan ilaçlar, plastik endüstrisinde kullanılan birçok madde, ağır metaller ve bazı bitkisel ürünlerdir. Bu kimyasallar, endokrin sistemi denilen bilgi ağı sisteminin herhangi bir noktasını bozabiliyor, her dokuyu ve hücreyi etkileyebiliyor. Örneğin, kimyasallar kadınlık hormonu reseptörüne bağlanarak kadınlık hormonu gibi etki edebiliyor ya da erkeklik hormonu etkisini azaltabiliyor.”

 

(*)  Selçuk Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü Öğr. Üyesi.Formun Üstü

 

 

Oca 20

Güvenli Bölge ABD ve İsrail Projesine Hizmet Eder

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump ile telefonla görüştü. Güvenli Bölge teşkili hakkında mutabakata vardıklarını açıkladı. Bu mutabakat ABD Başkanı Trump’ın, “Kürtlere saldırırsanız ekonominizi mahvederiz” diyerek, Türkiye’yi tehdit ettiği çirkin ve rencide edici tiviti sonrası gerçekleşti.

           

            ABD’nin istediği güvenli bölgenin PKK-YPG’yi korumaya dönük olacağı açık. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “DEAŞ’la mücadelede yer alan müttefiklerin korunacağını” ifade etti. Müttefikten kastı da PKK/PYD/YPG idi.

 

Türkiye’nin de sınırımızdan 30-35 kilometre derinlikte bir bölgenin güvenli hale getirilmesi konusunu kabul ettiği anlaşılıyor.

 

Türkiye 2014 yılından bu yana güvenli bölgeler oluşturarak Suriyelileri kendi topraklarında tutmayı amaçlamıştı. Ama şimdi şartlar çok değişti. Orada Suriyeliler değil, ABD’nin himaye ettiği PKK/PYD/YPG var.

Çok riskli ve tehlikeli bir sürece girdik.

***

ABD’nin 1896 yılında yapılan kongre zabıtlarında yer alan hedefi halen devam ediyor:

“Osmanlı İmparatorluğu adındaki devlet yıkılmalı ve sınırları yeniden çizilip, “Türkiye Birleşik Devletleri” adıyla eyaletler kurulmalıdır.”

 

Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası hukukta tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşmasını parlamentosunda onaylamayan tek devlet ABD’dir.

 

Suriye ve Irak’taki olayların temelinde İsrail’in güvenliği ve ABD’nin “Kürt Devleti” kurdurma projesi yatar.

 

Dünyanın en önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bu bölgede petrol, doğalgaz, su, bor, toryum gibi kaynakların kontrolünü elinde tutmak istiyorlar.

 

Bu amaçla bölgede kendi kontrollerinde bir Kürdistan kurulmasına çalışıyorlar. “Büyük Kürdistan” Irak, Suriye, İran ve bir parçası da Türkiye’den koparılacak topraklarda kurulacak şekilde kurgulanmış.

 

Kuzey Irak’ta Barzani Devletinin kuruluşu da böyle bir güvenli bölge ilanı ile başlamıştı. 32 ilâ 36. Paraleller arasını “Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge” ilân ettirerek orada “Çekiç Güç” adı altında asker konuşlandırması ile “Kürdistan” dedikleri devletçiği kurdurdular.

 

“Güvenli Bölge” oluşturulursa, yakın gelecekte bu defa Suriye toprakları içinde, Kürt Devletinin ikinci parçası kurulacaktır.

Şub 13

Rahim Cavadbeyli

Halil ALTIPARMAK

 

Rahim CAVADBEYLİ, İran’ın Tebriz Vilayetinden bir Türk çocuğudur. Bu özelliğini en önde tutarak gereğini yapmakta olan bir Fikir İnsanıdır.

Rahim CAVADBEYLİ, önce Hukuk Eğitimin tamamlayarak, Uluslararası ilşikiler ve sonunda da Siyasî Tarih konusunda hem eğitim, hem de araştırma ve çalışmalar yapmaktadır.

CAVADBEYLİ’nin çalışmaları, İran’da ve Türkiye’de stratejik olarak değerlendirilip yakından takip edilmektedir.

Türk Dünyası’nın parlak Mücadele İnsanı olan CAVADBEYLİ, çalışmalarını, araştırmalarını kamuoyuna çeşitli vesileler ile sunmaktadır.

Yoğun ve yenilikçi çalışmaları ile ünlenmiş olan CAVADBEYLİ, çalışmalarında bazı ilklere de yer vermiştir.

CAVADBEYLİ, 2018 Ağustos başında Van Göç İdaresi tarafından gözlem altına alınmış, 4 ay 10 gün orada kaldıktan sonra da Adana Göç İdaresi Gözlemevine getirilmiştir.

CAVADBEYLİ’nin bu durumu şaşkınlık yaratmış ve Tebriz’de toplu yürüyüşler yapılmasına yol açmıştır.

CAVADBEYLİ’nin Adana’da olduğu haberi, ANKARA’dan bize Sadi SOMUNCUOĞLU ve Oğuz ÖZKAYA vasıtası ile ulaşmıştır.Haber ulaşır ulaşmaz iki Avukat olarak harekete geçip hukukî bütün girişimlerde buşlunulmuştur.

Adana’da yapılan hukukî girişimlerde, Avukat Adnan KİPRİ’nin gayretleri oldukça fazla olmuştur. Bunu söylemeden elbette geçemem.

Sonuç itibariyle, 2. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, yapılan itiraz kabul edilmiş ve 6 aylık kanunî sürenin son günü CAVADBEYLİ serbest bırakılmıştır.

CAVADBEYLİ’nin serbest bırakılması, ülkemizde, İran Türkleri arasında sevinçle karşılanmıştır. Bu nedenle, emeği geçen herkese teşekkür etmek boyun borcudur.

CAVADBEYLİ’yi Gözlemevinden almak görevi bana düşmüştür. O an, hayatım boyunca unutmayacağım anlardan birisi olacaktır. Çıkışta, Adana Türkocağı ziyaret edilmiş ve kalabalık bir grup tarafından uzun sohbet yapılmıştır.

Türk Milleti’nin CAVADBEYLİ gibi şahsiyetler yetiştirmiş olması büyük mutluluktur, güvencedir ve ümittir.

Selam olsun Tebriz’e! Selam olsun, Türk Dünyası’nın yiğit evlatlarına!

Gerek 15 gün içerisinde yaşananlar ve gerekse CAVADBEYLİ ile yaptığımız görüşmeler hakkında daha sonra uzun bir yazı yazma hakkımı saklı tuıtarak, bugünlük bu kadar yamayı uygun görmekteyim.

 

Şub 14

Ozan Arif Sagusu

Türkçü idi müslümandı
Tunç yürekli yiğit candı
Hem insandı hem adamdı
Göçüp gitti Ozan Arif

Davamıza sahip çıktı
Milli pencereden baktı
Hainleri sözle yaktı
Göçüp gitti Ozan Arif

Şiirinde milli bilinç
Düşmanına yalın kılınç
Sözlerinde hep milli hınç
Göçüp gitti Ozan Arif

Hiç korkmadı hiç yılmadı
Kavgadan uzak kalmadı
Hainden yana olmadı
Göçüp gitti Ozan Arif

Ozan Arif gözü pekti
Toplu vuran bir yürekti
Ülkü çilesini çekti
Göçüp gitti Ozan Arif

Herkes susarken konuştu
Zoru seçti yol yokuştu
Bütün engelleri aştı
Göçüp gitti Ozan Arif

Gençler ardından koşacak
Şiirlerinle coşacak
Adın daim yaşayacak
Göçüp gitti Ozan Arif

Yurt içinde yurt dışında
Kaldı bozkurtlar içinde
Sonunda yetmiş yaşında
Göçüp gitti Ozan Arif

Ülkücüye bir nefestin
Ozan Arif Türklük kastın
Sakin Öner Arif dostun
Göçüp gitti Ozan Arif

Sakin ÖNER

Oca 13

Doğu Türkistan Türkleri Ve Çinliler

  PROF. DR. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

 

            Tarihin ve talihin yan yana yaşamaya mecbur bıraktığı iki kavimden biri olan Çinliler, yanı başlarındaki Doğu Türkistanlı Türklerin  (Uygur Türkleri) tarihte ve bugün amansız düşmanı durumundadırlar. Çünkü Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı, Çincede kurtarılmış ülke anlamında “Sincan” diye adlandırmakta ve yok etmeye çalışmaktadır.

İstanbul’da toplanan Doğu Türkistan Milli Hareketi’nin en üst şemsiye organı olan kurultayın adı Dünya Uygur Kurultayı şeklindedir. Bu isimlendirmede neden Türk kelimesi yoktur? İsimlendirme Dünya Uygur Türkleri Kurultayı olmalıydı. Atamız Kaşgarlı Mahmut’u dinleyelim:

Kaşgarlı Mahmut Dîvânu Lugâti’t-Türk (DLT)’te “Türk” kelimesinin teklik ve çokluk olarak iki türlü kullanıldığını belirtmektedir.[2] “Türk, Nuh’un (s.a) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. Hel etâ ale’l-insani hînun mine’d-dehri (İnsan üzerinden –insan olarak anılacak bir varlık oluncaya kadar- uzun bir zaman geçmemiş midir?-) ayetinde Adem aleyhisselâm’ın adının “insan” olması gibi. Burada “insan” kelimesi bir kişi için kullanılmıştır. Bir başka ayette şöyle denir: le-qad xaleqna’l-insane fî ahseni takvîm summe radednâhu esfele sâfîlin ille’llezîne âmenü ve ‘amilu’s-sâlihâti (biz insanı en güzel kıvam üzerine yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına attık. Ancak inananlar ve iyi işler yapanlar –). Burada insan topluluk ismidir; çünkü hiç kimse bu tekliğin dışında kalamaz. Aynı şekilde burada da Türk, Nuh’un oğlunun adıdır; burada tekliktir. Oğulları söz konusu olduğu zaman topluluk ismidir; “beşer” kelimesi gibi hem teklik, hem topluluk için kullanılır. Bunun gibi “Rum” da, İshak’ın oğlu İyşu’nun oğlu Rum’un adıdır. Oğulları da o isimle adlandırılmıştır. Ne var ki biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. …Cercerani. Allah’ın elçisine isnat ederek anlatmış: (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a) diyor ki “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a) vermiş, onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçak gönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir.”

Mezarı bugünkü Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde bulunan Türklük biliminin (Türkoloji) kurucusu ve  babası sayılan Kaşgarlı Mahmut’un bu doğru tespitine göre “Türk” dar anlamda Türkiye Türklerini geniş anlamda bütün Türk boylarını, “Türkçe” dar anlamda Türkiye Türkçesini, geniş anlamda Türk dilinin tarihi ve yaşayan lehçelerini ifade etmektedir.

Yine bu tespit ve mantıktan hareketle bütün Türk boyları Türk kelimesinin geniş anlamı göz önünde bulundurularak Kazak, Kırgız, Başkurt, Özbek, Tatar, Türkmen, Azeri, Uygur gibi Türk boyu olduklarını vurgulamayan boy adlarıyla değil;  Kazak Türkleri, Kırgız Türkleri, Başkurt Türkleri, Özbek Türkleri, Tatar Türkleri, Türkmen Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Uygur Türkleri veya yaşadıkları vatan adını da kullanarak Kazakistan Türkleri, Kırgızistan Türkleri, Başkurdistan Türkleri, Özbekistan Türkleri, Tataristan Türkleri, Türkmenistan Türkleri ve Doğu Türkistan Türkleri” gibi boy veya vatan adlarıyla birlikte Türk olduklarını vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır. Türk boylarının konuştukları Türkçenin de geniş anlamda Türk dilinin bir yaşayan lehçesi olduğunu vurgulamayan “Kazakça, Kırgızca, Başkurtça, Tatarca, Özbekçe, Türkmence Azerice, Uygurca adlarıyla değil;  Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Tatar Türkçesi, Özbek Türkçesi, veya Kazakistan Türkçesi, Kırgızistan Türkçesi Özbekistan Türkçesi Tataristan Türkçesi Başkurdistan Türkçesi Azerbaycan Türkçesi, Doğu Türkistan Türkçesi “Uygur Türkçesi, Eski Uygur Türkçesi, Yeni Uygur Türkçesi” gibi Türk boylarının yaşadıkları vatanda konuşulan Türk lehçesi olduğunu vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır.

Bu düşüncelere sahip olmak Türk milletinin parçalanmışlığından, bölünmüşlüğünden kurtulup bütünleşmeye giden anlayışın ilk basamağıdır.  

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye dışındaki Türkler için “onlar bize gelemez, biz onlara gitmeliyiz” derken biz Türkiye Türklerinin bu şuurla hareket ederek diğer Türk boylarına yaklaşmamız gerektiğini ifade etmiştir.[3]

Bugün dünya üzerinde kendi soydaşları en çok esir olan millet, Türk milletidir.

 

Türk ve Çinli İnsan Tiplerinin Karşılaştırılması:

 “Su gibi ak”  sözü bir Çin atasözüdür.

Atasözleri milletlerin karakterlerini yansıtırlar. “Durub-u emsal ki hikmetü’l avamdır, lisanından sadır olduğu milletin mahiyet-i efkârına delalet eder.”[4]

Çinli, çocuğuna hayatta istediğini elde edebilmek için su gibi her türlü kalıba gir diye öğüt verirken Türk çocuğuna kıran olsa da kırıl, fakat büküleyim deme sakın diye öğüt vermektedir.

Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri ile Çinliler, kültür ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinin karşıtıdır.

Genel olarak uluslar başka uluslara karşı davranışlarına göre iki tiptedirler.[5]  Alp ve Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler ile başkalarını kendi arzu ve istekleri için sömüren insanlar arasında büyük farklar vardır.  Türk, alp tipi insandır,  Bu insan tipi, mazlumları savunan, adil, mert, zalimlerle mücadele eden, arkadan vurmayan, aman dileyene el kaldırmayan,  sıkı ve sert dövüşen, pusu kurmayan bir karaktere sahiptir. Bu insan tipi Batıda şövalye tipi, gladyatör gibi isimlerle anılır. Oğuz Kağan’da, Alp Er Tunga ve Alpaslan’da sembolleşmiş alp ve alp-eren tipi Türk insanı, emperyalist değildir, kimseyi sömürmez, düşmanını öldürmenin bir hakkın gereği olduğuna inandığı zaman mertçe öldürür. Türklerin atalarının yaşadığı coğrafyanın özellikleri, etrafı dağlarla kaplı kara kıtası Orta Asya’dan ufuklara gitme isteği, bu isteği gerçekleştirmek için atı kullanmak, hız kavramını, koyun beslemek, adalet fikrini Türklerde ortaya çıkarmış Türk, suç şahsidir, suç suçlunun çoluğuna çocuğuna intikal etmez, kuralına inandığı için düşmanı dışındakileri kendi koruması altına alan bir anlayışa sahip olmuştur.  Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler fatihler, cihangirler yetiştirmiş, farklı ırk ve dinleri bir arada yaşatan büyük imparatorluklar kurmuştur. Türklerin kurdukları imparatorluklar hiçbir zaman emperyalist, sömürücü bir siyasete sahip olmamışlardır. Bu insan tiplerinin oluşturduğu toplumlar, ordular kurmuş, fatihler çıkarmış, imparatorluklar kurup adaletle hareket etmişlerdir. Türk toplum anlayışı, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi[6] bunun örnekleriyle doludur.

Alp-eren tipi Türk insanına zıt olan karakter, çocuğuna “su gibi ak” diye öğüt veren  Çinli tipi insandır. Kıpırdayan her şeyi yiyen Çinli, Türk karakterine zıt bir insan tipidir. Başkaları, efendileri tarafından idare edilmeye alışkın, ne verirsen onu kabul eden, köle ruhlu bu tip insanların ilk örnekleri, Mısır firavunlarının emri altında inim inim inlemiş, onların leşlerine piramitler yapmış insanlardır. Bu insanlar, hiçbir şeye ses çıkarmayan, güdülen, ne kadar verirsen kabul eden, ensesine vurup elinden ekmeği alınabilen tiplerdir. Bu insan tipleri fırsatını bulduğu zaman intikam almayı, başkalarını arkadan vurmayı, ahde vefasızlığı, güce tapmayı, eşkiyalığı, bedeviliği kendilerine rehber edinmiştir. Bu insan tiplerinden oluşan kavimler, Asya kıtasının büyük bir kısmını, Afrika’yı Eski Türk kökenli Amerikan yerlilerini sömürmüşler, güneş batmayan sömürge imparatorlukları kurmuşlar, bütün insanların kendilerine hizmet eden bir duruma gelmelerini istemişler ve bu günde istemeye devam etmektedirler.

Çinli ile Batı’nın emperyalist ruhlu insanı arasında aslında hiçbir fark yoktur. Çinlinin bugünkü durumuna gelmesinde Batı’nın büyük payı vardır

Kıpırdayan her şeyi yiyen, dayanılmaz işkenceleriyle ün salmış Çinli ile yediği besinlerde seçici olan ve kimseye eziyet etmemiş Türk arasında büyük fark vardır. Çinliler ile Türkler biyolojik, sosyal ve ruhi ihtiyaçlarını farklı şekilde karşıladıkları için ayrı birer millet olmuşlardır.

Çinli kendisinden olmayanlara, kuzeyde hür yaşayanlara, atlı-bozkır kültürüne sahip olanlara Türklere barbar demiş, aynı anlayış Çinlinin benzeri durumunda olan eski Grek ve eski Roma anlayışında da devam etmiştir. Bugün de devam etmektedir.

Çinli, bugünkü Batı dünyası gibi emperyalisttir. Bugünkü Avrupa-Amerika kültür ve medeniyeti, Amerika kıtasının asıl sahipleri olan Kızılderililerin, Aztek ve Mayaların zenginliklerinin sömürülmesiyle ve siyah Afrika’nın halklarının köle ticareti sonunda kırbaçla zorla çalıştırılmaları ile ortaya çıkmış bir hırsızlık ve gözyaşı düzenidir.  Çin de Doğu’da kendi etki alanındaki insan topluluklarını benzer yöntemlerle ortadan kaldırmak istemiştir.

Dil’in emperyalizmin en büyük silahı olduğunu bilen Çin’in, bu silahı en etkili şekilde Türklere için kullanmak istediğini kendi tarihlerindeki şu satırlardan öğreniyoruz:

“Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan uzaklaştırmaktır.”[7]

Her ne sebeple olursa olsun, kendi diline ihanet eden, kendi dilini ihmal eden, milletler, önce dilini, dilini kaybettikçe kimliğini, sonra da toprak bütünlüğünü; sonunda dahası varlıklarını kaybederler.  [8]

Silah zoruyla yok edilemeyen milletler, dil ve kültür istilalarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Bu gün ata yurdumuz Doğu Türkistan’ı, “Esir Türkistan” hâline getirip tarihten, yeryüzünden silmek isteyen bu Çinli karakterini atamız Bilge Kağan Orhun Anıtları’nda en veciz şekilde tespit edip ve kendisinden sonra gelen Türk nesillerine ders almaları gerektiğini bildirerek taşların üzerine kazıyarak duyurmuştu:

“Tabġaç budun sabı süçig aġısı yımşak ermiş” (Çin milletinin sözü tatlı, ipeklisi yumşak imiş.); “Süçig sabın yımşak aġın arıp ırak budunuġ ança yaġutır ermiş.” (Tatlı sözle  yumşak ipekliyle kandırıp uzak kavimleri yaklaştırırmış.); “Yaġuru kondukta kirse anyıġ bilig öyür ermiş.” (Yakına kondurduktan sonra kötü bilgiyi o zaman düşünürmüş.) ; “Edgü bilge kişi edgü alp kişi yorıtmaz ermiş.” (Çok bilge kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş, yaşatmazmış); “Bir kişi yañılsar oguşu, bodunı bişükiñe tegi kıdmaz ermiş.”[9] (Bir kişi yanılsa kabilesine, milletine, evine eşiğine varıncaya kadar herhangi bir had hudut tanımadan herkesi öldürürmüş.)[10]

Ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan davasının kurtuluş mücadelesinin    Birleşmiş Milletlere götürülememesi, bugün Türklüğün en ızdıraplı  meselelerinden biridir. Nasıl götüreceksin ki. Birleşmiş milletlerin veto hakkına sahip 5 üyesinden biri Çin’dir. Böyle bir gündemi kabul eder mi? Bu davanın çözülememesinin vebali öncelikle bütünleşemeyen Türk dünyasının üzerindedir.

 Doğu Türkistan’ımızın işi çok zor. Doğu Türkistan’da atom denemeleri yapan, her gün yüzlerce Çinliyi Doğu Türkistan’a yerleştiren, Uygur Türkü kardeşlerimizin ana baba olmalarına engel olarak zorla doğum kontrolü yapan ve su gibi akan yöntemlerle Uygur Türklerini yok etmeye çalışan Çin yönetiminin bu tutumu, Dünya Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na neden götürülmez? Doğu Türkistan Davasını dünya kamuoyunun meselesi haline getiremeyen bütün Türkler suçludurlar.

Doğu Türkistan Davasını her şeyden önce mevcut 7 bağımsız Türk kökenli Türk Devletleri,  özerk Türk toplulukları ve dünya üzerindeki bütün Türkler milli iradeleriyle benimsemeli ve bu uğurda birleşik mücadele yapmalıdırlar.

Türk Dünya Nizamının Milli ve İnsani Esasları dünyaya hâkim kılınmalıdır. Türkler bütünleşmelidirler. Uzun vadede dünyanın huzura kavuşması ancak Türk hâkimiyeti ile gerçekleşecektir. Bu hâkimiyetin ilk adımı, Türk dünyasının önce kültür ve dil bakımından birleşip bütünleşmesidir.

 

 

 

[1] Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Fen Edebiyat Fak. TDEB Öğretim Üyesi, İstanbul,  epost: metinkaraors@yahoo.com

[2] DLT. Türk maddesi,  İnceleyen:  A. B. Ercilasun- Z.Akkoyunlu, TDK yay. Ankara 2014,  s.151

[3]BOZDAĞ, İsmet,  Atatürk’ün Sofrası, İstanbul 1971

KARAÖRS, Prof. Dr. Metin, Atatürk ve Bütün Türklük, Türkistan’nın Sesi, İstanbul, Mart 1991, Yıl: 8, S: 29, s. 13-16

[4] İbrahim Şinasi Efendi, Tanzimat  Edebiyatının kurucularından

[5] HOCAOĞLU, Durmuş, Gladio Kültürü, Vendetta Kültürü ve Türkler, Yeniçağ  4.7.2008

[6] TURAN, Prof. Dr.  Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003  

[7]GÖKTÜRK, Av.Talat, Emperyalizmin Görünmeyen Silahı Dil (Prof. Dr. İ. Kafesoğlu, İ. Ü. Umumi Türk Tarihi Ders Notları, Çin Yıllığı 581-618 dönemi), Türk Yolu dergisi,

[8] —– agm.

[9] Kültigin Abidesi, Güney yüzü,

[10] ERCİLASUN, Prof. Dr. Ahmet B., Makaleler, Akçağ yay. Ankara 2007,  s.111

Şub 25

Gıda Terörüne Karşı Savaş!

Ruhittin SÖNMEZ

“Antalya’da kilosu bir liraya olan domates mahalle manavında 5 liraya satılıyor.”

Hukuk Fakültesinde iken, iktisat dersimize giren rahmetli Prof. Dr. Erdoğan Alkin (her ikisi de ekonomi profesörü olan Emre ve Kerem Alkin’in babaları) bir dersinde gazetelerde yer alan bu cümleyi tekrar etmişti.

Arkasından, “domatesi bir liraya almak isteyen bir zahmet Antalya’ya kadar gitsin oradan alsın. Eğer evinizin yakınındaki manav veya marketten domates alacaksanız 5 lirayı vereceksiniz” demişti.

Antalya’daki ürünün üreticiden İstanbul’daki tüketiciye sunuluncaya kadar arada hizmet üreten, riski üstlenen, masraf eden kişilerin hizmetlerinin sürdürülebilir olması için kâr etmesi gerektiğini anlatmıştı.

Son bir yıl içinde gıda fiyatlarındaki artışın, “gıda dışı enflasyonun” çok üzerinde olması Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetini olağandışı ilginç tedbirler almaya yöneltti. Bu tedbirlerle en azından 31 Martta yapılacak seçimlere kadar fiyat artışını frenlemek istediler.

CeHaPe ile özdeşleşmiş Tanzim Satış Mağazalarını “devlet sebze meyve mi satar?” diye kapatanlar, “tanzim satış noktaları” oluşturarak şimdi domates, patlıcan vs satmaya başladı.

Seçmen psikolojisini yönetmek adına da halciyi, toptancıyı, nakliyeciyi, marketçiyi “gıda terörü” yaratmakla suçladılar.

Böylece “her seçimden önce bir düşman yaratma” stratejisine aynen devam edildi.

*****************************************

BİRAZ EĞLENCE

İşin eğlencelik tarafından bakarsak gıda terörizmi olayının çok kapsamlı ve karmaşık olabileceğini de görürüz:

Tabii ki bu gıda teröristleri tek başına değildir. Mutlaka destekleyen en azından bir “dış güç”, bu “dış gücün içeride işbirlikçileri”, belli devlet organlarında yuvalanmış “üyeleri” de vardır.

Bu gıda teröristlerinin “siyasi ayağının” olmaması da düşünülemez. Ama bunların yakalanacağını sanmıyorum.

Bu gıda teröristlerine “yardım ve yataklık” edenlerle, “örgüt üyesi olmadığı halde örgüt amaçlarına hizmet edenleri” de tespit etmek gerekecek.

Siyasi ayağın sorumluluğunu kaldırmak için bir de “yeni milat” yaratmak gerekir. Mesela doların 7 TL’ye çıktığı tarihten sonrasını milat kabul edebiliriz. J

******************************************

TANZİM SATIŞLAR ÇARE OLABİLİR Mİ?

Devlet görevlileri Mersin’den 4,5 TL fiyatla aldığı hıyarı, Belediye araçları ve çalışanları aracılığı ile Ankara ve İstanbul’a getirip, Tanzim Satış noktalarında 4 TL’den satmaya başladılar. Nakliye, çalışan ücretleri ve vergi masraflarını ödemeden ve maliyetinin altında satış yapıyorlar.

Tanzim satış noktalarından karne uygulamasını andıracak şekilde en fazla 2 kilo domates, 5 kilo patates alabilmek için vatandaşlar uzun kuyruklar oluşturdu.

Gıda ticareti yapanlar açısından ortada bir haksız rekabet ortamı olduğu; devlet açısından da üstlenilen masraflar ve vergi kayıpları düşünülürse sürdürülemez bir uygulama olduğu açık.

Ama uygulamanın en azından seçime kadar enflasyon ve hayat pahalılığı üzerinde bir nebzecik de olsa olumlu etki yapacağını söylemek mümkün.

***

Gıda enflasyonunun yüksek olmasında öncelikle SEBEP / SONUÇ  ilişkisine bakmak lazım.

Sebepleri ortadan kaldırmadan sonuçların etkisini azaltmaya çalışmak, Hükümetin yaptığı bu.

Aynı aracılar, aynı mekanizma geçen senelerde de vardı. Fakat bu sene anormal bir artış olduysa sebebi bu aracılar olamaz.

Geçen seneden bu yana döviz kurundaki, akaryakıt, elektrik, doğalgaz, su fiyatlarındaki artışlara bakın. Gübreden, ilaca, işçilik ücretlerinden, vergilere kadar artışları dikkate alın.

Bunun üzerine her sene tarımsal üretimdeki azalmayı düşünün. 16 sene içinde Marmara Bölgesi kadar bir arazimizin artık ekilip dikilmediğini hesap edin.

Hiç komplo teorilerine lüzum yok. Birkaç istisnası dışında, gıda fiyatlarındaki artışlar olağan sonuçlar.

Daha geçen sene ette benzeri bir durum yaşanmıştı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Eski Bakanı Eşref Fakıbaba da et fiyatları 70 liraya çıkınca, 29 liradan ucuz et satan marketler oluşturmuştu. Hala böyle ucuz et satan market var mı bilmiyorum. Ama piyasada et fiyatları hiç düşmedi, hala çok yüksek.

Hükümet de biliyordur. Tanzim satışların gıda enflasyonunu önlemek açısından yeterli ve sürdürülebilir olmayan bir uygulama olduğunu.

Ama seçimlere kadar vaziyeti idare edebilirse -ette olduğu gibi- sebze, meyve ve diğer gıda fiyatlarına da alışacağımızı düşünüyordur.

**************************************

PROF. DR. EMRE ALKİN’İN TAVSİYELERİ

Enflasyonu makul seviyede tutabilmek için kısa vadede sihirli değnek yok. Ekonominin öncelikli hedefi “katma değeri yüksek üretim” olmalı.

Köyden şehirlere göçü durdurup, köyleri cazip hale getirecek bütüncül politikalar uygulanmak zorunda.

Gerisini Prof. Dr. Emre Alkin’den okuyalım:

“Tanzim satışların bu konuda kalıcı bir çözüm yaratması zor. Meselenin doğrudan üzerine gidilmesi gerekiyor.”

“Tarım ile ilgili olarak TÜİK’in elinde sağlıklı istatistik bulunduğunu söylemek zor. Arz-Talep dengesi için yapılan bilimsel alışmaların güvenilir bilgiye dayanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Mutlaka TÜİK’in tüm sektörlerle ilgili resmi ve güvenilir istatistik yayınlaması gerekiyor.” Ölçemediğiniz bir şeyi geliştiremezsiniz.

“Miras yoluyla bölünen tarım arazilerinin toplulaştırması yasası geçerse tarımda ölçek ekonomisi sağlanmış olur, maliyetler düşer ve verimlilik artar.”

Şimdiden köylü büyük sermaye sahiplerine tarlalarını satıyor. Sağlıklı olan kooperatifleşmenin yaygınlaşması ile ölçek ekonomisine geçilmesidir.

“Tarım Piyasasında fiyat oluşumlarını bozan tekellerin üzerine gidilmesi gerekir.”

“Tarım arazileri çiftçilik yapmak isteyenlerin elinde olmadığı için, organize tarımın zayıfladığı, aracıların egemen olduğu bir piyasa, doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.”

“Kanaatimce, sorunların kaynağına 31 Mart’a kadar inmek pek mümkün değil. Dolayısıyla doğrudan talebe ve fiyatlara müdahaleye devam edileceğini tahmin ediyorum.”

Şub 25

Karabağ ve Hocalı Soykırımı, Nankör Bir Topluluğun Türk’e İhanet Saldırısının Son Halkasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, 16 Şubat 2019 cumartesi günü Çerkezköy Türk Ocaklarının düzenlemiş olduğu “Dünden Bugünü Ermeni Saldırganlığı ve Hocalı Soykırımı” isimli konferansta geniş bir izleyici kitlesi ile buluştu. Çerkezköy belediye başkanı, birçok ilçe yöneticisi, öğretmenler, işadamları ve Sivil Toplum Örgütlerinin katıldığı toplantıda zaman zaman izleyiciler heyecanlarını gizleyemediler.

 

Atatürk anıtı önünde yapılan basın bildirisi ve açış konuşmasında Çerkezköy Türk Ocakları Başkanı Burak Candaş; Hocalı katliamı, Dünyanın gözleri önünde işlenmiş bir soykırımdır. Bugün de Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen bu soykırım, yazılı satırlar arasında kalmış ve maalesef  görmezden gelinmektedir. İşgal edilen Azerbaycan toprakları geri iade edilmedikçe bu kanayan yara durmayacaktır. Hocalı, Azerbaycan Türkünün derdi olduğu kadar, Türkiye Türkünün ve her Türkün derdidir. Karabağ, derhal Azerbaycan’a teslim edilmelidir. Biz Ay yıldızlı Azerbaycan  bayrağının bir an evvel Karabağ’da dalgalanmasını hasret, özlemle ve sabırsızlıkla bekliyoruz dedi.

 

Ülkemizde Bilim Kültür ve Spor adamı olarak tanınan, aynı şekilde Türk dünyasında ve özellikle Azerbaycan’da çeşitli yönleri, tarih ve strateji uzmanı olarak yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Dr. İbrahim Öztek, Konuşmasına son 250 yıldır Balkanlar’da, Kırım’da, Kafkaslarda, Orta Asya’da, Doğu Türkistan’da, Mora’da, Girit’te, Kıbrıs’ta, Irak ve Suriye’de Türk’e yapılan soykırımları kısa notlar halinde görsel olarak slaytlar eşliğinde anlattı. Dünyada en çok soykırıma uğrayan millet Türk’lerdir, Bu soykırımlarla yalnız Balkanlar Kırım ve Kafkaslarda on milyon, Türkistan coğrafyasında ise atmış milyon soydaşımız yok edilmiştir, bu soykırımların son halkası Hocalıdır, fakat bu soykırım Doğu Türkistan’da yine dünyanın gözleri önünde halen devam etmektedir dedi.

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek, Kafkas yaşam alanlarının altı bin yıldır Türk damgası taşıdığını belirterek, bugün burada yaşayan Ermeniler bir topluluktur. Hiçbir zaman devlet ve millet olamamışlardır. Sonradan Hristiyan olan Turani topluluklardır. 1800’lü yıllardan itibaren de özellikle Karabağ bölgesine Ruslar tarafından Osmanlı Türkiye’sinden ve İran coğrafyasından toplanarak getirilmiştir. Bu topluluk, Turanı kavimler içinde, Bizans’ta ve Selçuklulardan itibaren de Türkler arasında sığıntı olarak yaşamışlardır.

 

Şu var ki, Alpaslan’dan itibaren ve Fatih Sultan Mehmet’le daima Türk’ler tarafından korunmuş, kollanmış, dillerinde, geleneklerinde ve dinlerinde serbest bırakılmış, Türkler arasında çok rahat ve huzur içinde yaşama imkanı bulmuş bir topluluktur.

 

Ruslar, Birinci Petro ve ikinci Katerina’dan itibaren kendilerini garantiye alma amacı ile Türklerle aralarında Hristiyan bir toplumdan tampon bir bölge oluşturma stratejisi ile Ermenilere sahip çıkmaya başlamışlardır. Ermeniler, tarihi gelişim içinde Önce Ruslar, Birinci Dünya savaşı ve kurtuluş savaşımız günlerinde de Fransız ve İngilizler tarafından 250 yıldır Türklere karşı kullanılmış, halen de kullanılmaya devam edilmektedir dedi.

 

Öztek, Azerbaycan ve Anadolu coğrafyasında Ermenilerin iki milyon Türk ve Kürt Müslüman insanımızı katlettiklerini, bu bilgilerin batılı bilim adamlarınca kanıtlandığı gibi ilk Ermeni başbakanı Kaçaznuni’nin itirafları ile de kesinleşmiş olduğunu bildirdi.

 

Bir türlü uslanmayan Ermeniler, 1991 yılında Rusya tarafından boşaltılan üslerden elde ettiği silahlarla iyice güçlendiler. O günün istikrarsızlığından yararlanarak Karabağ’da Türk köy ve kasabalarını kuşattılar. 1991-1992 kış aylarında Hocalıyı sürekli olarak bombalayarak, işgale başladılar. Kaçış yollarını kestiler. 412 gün kuşatma altında tuttukları Hocalı kasabasına, 25/26 Şubat 1992 günü sabaha karşı Rus motorize birlikleri eşliğinde 2000 kişilik kuvvetle saldırarak,  tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.

 

Başta Hocalı Valisi Elman Memmedov olmak üzere, Türk, Rus, Ermeni ve Batılı gözlemcilerin bildirdikleri yürekleri dağlamaktadır. Çocuk, kız, erkek, genç, ihtiyar ayırımı yapılmaksızın İnsanların diri diri kafa derilerini yüzdüler, gözlerini oydular, kafalarına çivi çaktılar, hızar ve testereler ile kol ve bacaklarını kestiler, bir çoğunu diri diri yaktılar. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular. Onlarla top oynadılar. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri kesilmiş, hamile kadınlar, ağaca bağlayarak karınları yarılmıştı. Hamile bir kadının karnındaki çocuğun cinsiyeti üzerine iddiaya girerek,  karnını yardılar. Pencereye çiviledikleri bir kız çocuğunun diri diri derisini yüzdüler. Yaktıkları cesetlerin arasından çığlıkların duyulduğu bildirildi. Kaçabilenler karlı dağlarda tipi altında 12 km.lik Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuş ve gangren olmuştu.

 

Katlettikleri bir Türk’ün başında poz veren, bu vahşi Ermeni’ler dünyada bir eşi daha görülmemiş vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. Hocalı katliamı sırasında çetecilerin başında Serkisyan ve Koçeryan bulunuyordu. Bunlarla masaya oturulmuştu. Halbuki bunlar savaş suçlusu ilan edilmeli, uluslar arası bir mahkemede yargılanmaları sağlanmalıydı.

Olay dört gün kadar gizli kaldı. Duyulduğunda bütün Azerbaycan şok olmuştu.

Karabağ ve Hocalı olayları sonrası Azerbaycan birkaç şehrini daha kaybetti. Azerbaycan toprağının beşte biri ermeni işgali altına girdi. Azerbaycan maddi manevi çok büyük zarara uğradı. Bir mil

yon Azerbaycan Türk’ü tehcire uğradı.

 

Türkiye’de 24 Nisan günü İstanbul’un güzide semtlerinde toplanıp, mum diken, resimler sergileyen ve Türk’ler bize soykırım uyguladı diyen, Dünya parlamentolarını ayağa kaldıran yalancı hain Ermeniler ve yerli işbirlikçilerine soruyorum, birinci dünya savaşı günlerinde katledilen iki milyon Türk ve Hocalı soykırımında yakılan masum insanlar sizin hiç vicdanınızı sızlatmıyor mu?

Bu hainlere vatan topraklarında bu fırsat tanınmamalı ve bunlar hava alanlarımızdan içeri sokulmamalıdır.

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek , Türkler hiçbir devirde hiç kimseye soykırım uygulamamıştır. Çünkü Türklerin genlerinde bu caniliğe yönelik kromozomlar mevcut değildir. Türklerin yönetiminde yaşamış milletler, Türklerin kendilerini binlerce yıl adaletle, sevgi ve hoşgörü ile yönettikleri için Türkü suçlamak yerine Türk’e şükran günü düzenlemelidirler diyerek, konferansını bitirdi.

 

Şub 25

Fener Rum Patrikliği II. Vatikan Mı Oluyor?

Ramazan KIRKIK

 

İstanbul’un fethi sonrası Fatih, Rum Ortodoks hıristiyanların dini ve sosyal ihtiyaçlarını  karşılamaya yönelik Fener Rum Ortodoks Patrikliğini kurulmuş. Bir takım skıntılara ramen bu kuru mun Cumhuriyet devrine kadar varlığını koruya geldiği malumdur.

Lozan Antlaşması sırasında Fener Rum Patrikliğinin İstanbul’da kalması istenmiş. Fakat Tür kiye’nin haklı tepkileri karşısında muhatapları fazlaca izrarçı olmamışlar. Sonunda ortodoks hıristı yanların din ve ibadet işlerinin yürütülmesi için patrikliğin İstanbul’da kalması kabul edilecek! Konuyla ilgili düzenleme T.C’ye bırakılmış olduğu için Lozan’da patrikhaneyle ilgili her hangi bir madde yoktur!

Bundan dolayı Atatürk; 6 Aralık 1925 de İstanbul valiliğine bir emirle patrikhaneyle ilgili bir dü zenleme yapılması talebinde bulumuştur. Buna göre; patrik seçileceklerin Türk vatandaşı olması şarttı. Din ve ibadet işleri dışında patriklerin herhangi bir iş yapmayacaklar; Patrikler idari bakımdan Eyüp Kaymakamlığı, hukukî yönden Fatih Cumhuriyet Savcılığı ve İstanbul Valiliği’ne bağlı olacaklardı!

Nedense kabul edilen kuralların zamanla iyi niyet gereği esnetilip, bir süre sonra ABD istiyor diye1948 de vatandaşı Athenagoras, Türkleştirilerek Fener Patriği yapılacak.  Bu  dönemde patrikliğin açılım yaparak hıristiyan dünyasıyla bütünleşip, tanışmasına fırsat verilecektir! Elbette ki bu hoşgörü nün sonucu bundan sonraki gelişmelerin başlangıçı olmuştur!

Athenagoras ölünce(1972)yerine Bozcaada ve Gökçeada Metropoliti Dimitrios patrik yapılmış. Bu devirde patrikhanenin açılımı devam etmiş ve ilk defa Amerika, Rusya gibi vs ülkelere ziyaretler gerçekleşmiştir! Böylece bir anda Fener Rum Patrikliği’nin hıristiyan alemindeki itibarı hızla artarak ”Cihan Patriği”gözüyle bakılmaya başlanmıştır! Daha sonra ki yıllarda bu durum uluslararası platform lara taşınarak sıkça gündeme getirilip, T.C tepkisi kırılmak istenmiştir! Devamında da patrikhane ka nunların üstünde bir statüye kavuşturularak”Ekümenik”olarak bakılması söz konusudur!

Özellikle bu durum Kadıköy Metropoliti Bartholomeos patrik seçildikten(1991) sonra daha bü yük bir mesafe almaya başlayacak. Çünkü Bartholomeos, çalışkan ve inatçı bir kişiliğe sahiptı. Onun içinde ekümenikliğin tarihi bir hak olduğunu iddia ederek bunun kendine verilmesini istemektedir! Bu amaçla bütün hırıstiyan Ortodoksları bir araya toplayarak yeni bir”Vatikan” oluşturmak amaçını ta şıyordu! Bir taraftan uluslararası konjoktörü takip ediyor, diğer yönden de oluşan şartları ihmal etme yerek cesur adımlar atmaktadır! Örneğin 1994 de İstanbul da”Konstantinopoli Toplantısı”yapmayı planlamış ama, devletin müsaade etmemesine aldırmaksızın ”Boğaziçi toplantısı”şeklinde yapmaktan çekinmeyecektir! İşin asıl ilginç tarafı İngilizce sonuç bildirgesinde ”Ben Konstantinopolis’deki eküme nik tahtın varisiyim”diye yazdırabilmesidir! Yine 2004 de patrik Bartholomeos’un AB, Yunanistan ve Türkiye’ye müracaatla ekümenikliğinin kabulünü; Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerin de bulunmuştur! Sonra cemaatı dahi olmayan Anadolu illerinde kiliseler açıp, metropolitler atarken Ege adalarında  benzer çalışmaları sürdürmektedir. Bunlara Yunanistan’daki kiliseleri de dahil ederek kendini”Ekümenik Patrik”ilanla TC Anayasa ve kanunların üstüne çıkartarak serbest olmayı düşlemek tedir! Bilindiği gibi Bartholomeos, son günlerde İstanbul’da Ukrayna kilisesi için”otosefali”statüsü ver miş ve Yunan Başbakanı’nın da  katılmış olduğu Heybeliada Ruhban Okulu açılış programı programı dü zenleyebilmiştir! Bütün bunlar yapılırken İstanbul Valiliği ve hükümetin ne yaptığını yüce milletimiz merak etmektedir?..

Oca 30

Aydınlar Ocağı “Türk Dünyasının Sorunları”nı Tartıştı

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi 26 Ocak 2019 tarihinde İstanbul Vatan Caddesindeki Akgün Otelinde” Türk Dünyasının Sorunları” konulu bir açıkoturum düzenledi.
Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Süleyman Uluocak tarafından açılan açıkoturum başkanlığını Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal yaptı. Oturumda Karabağ ve Hocalı Katliamı konusunda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Irak ve Suriye Türkleri konusunda Dr. Cüneyt Mengü ve Doğu Türkistan Türklerine Çin Zulmü konusunda Hamit Göktürk konuştular.
Konuşmalarda bütün Türk Dünyasının Sorunları ele alındı ve bu konuda önerilerde bulunuldu. Prof. Dr. Erkal kapanış konuşmasında “Türk Dünyasının Sorunları ile ilgili bir bakanlık kurulmalı, milliyetçi kuruluşlar etkinliklerle bu sorunları ülkenin ve dünyanın gündeminde tutmalıdırlar” dedi.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar