x

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ’NİN

GELENEKSEL MEVLİDİ 25 MAYIS’TA

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kurulduğu 1970 yılından bugüne kadar vefat eden üyelerimiz için her yıl okuttu GELENEKSEL MEVLİD    25 Mayıs 2019 Cumartesi günü, öğle namazının ardından Dülgerzâde Camisi’nde (Fatih, Macarkardeşler Caddesi Nu.37) okutulacaktır.

 

Bütün üyelerimizi geleneksel mevlidimize bekliyoruz.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

 

x

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN

ATATÜRK'ÜN SAMSUN'A ÇIKIŞININ 100. YILINDA ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN            

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasıyla yanan Kurtuluş ateşi, Mustafa Kemal’in  l9 Mayıs l919'da Samsun'a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açmasıyla bütün yurdu sarmış,   23 Nisan 1920’de milli egemenliğin tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla millete malolmuş,  30 Ağustos 1922’de zafere ulaşmış ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanmıştır.

Cumhuriyet’e giden bu uzun ve kutlu yolun ilk adımı olan 19 Mayıs 1919’un 100. Yılında 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramınızı,  en iyi dileklerimizle kutlarız.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Formun Üstü

 

 

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 26

Neden Affetmeliyiz?

Dr. Zülfikar ÖZKAN

Affetmek kendimizle ilgili bir konudur. Bize zarar veren kişiye bir fayda sağlamaz. Affetmek uzlaşma değildir. Suçlu kişiyle kaybedien ilişkinin yeniden kurulmasını gerektirmez. Hukuki bir terim olan affetmekle karıştırılmamalıdır.

Bir kimseye nefrete yoğunlaşmak, ondan daha çok bize zarar verir. “Öfkeye tutunmak elinizde başkasına atmak üzere bir kor taşımaya benzer, eli yanan siz olursunuz.” der Buddha.

Affetmek “kendin üzerinde çalışmaktır.” Bu yöntemle, enerjimizi ve zamanımızı hayatımız ve kendimizi güçlendirmek için kullanmalıyız.

Bilimsel çalışmalar kızgın, dargın, insanların, kendiliğinden bağışlayan insanlara göre daha sık kalp krizi geçirdiklerini gösteriyor. İçlerinde öfke ve dargınlık barındıran insanlar kendini kaybetmeye daha yatkın ve şiddete karşı daha eğilimlidirler. Alkol ve ilaç kullanım ihtimalleri daha fazla ve uzun süreli pozitif insan ilişkileri kurmada daha beceriksizdirler ( Hallowal, s. 46).

Hayat zorluklarla doludur. Her an birileri bizi incitebilir. Ama biz bu incinmişliği her yere taşımamalıyız. Unutmamak gerekir birinden nefret etmek o kişinin canını hiç acıtmaz.

Eğer duygusal acılarımızı bırakmazsak bir daha ki sefere bir kişi bizi incittiğinde acımız artar. Bu acılar zamanla birikir. Giderek omuzlarımız gerilir, yüzümüz buruşur ve kasılırız.

Hayatın her alanında olduğu gibi incinmişliğimizi de bırakmalıyız. Bir bardaktaki suyu hareketsiz bırakmanın tek yolu bardağı yere bırakmaktır. Suya çok dikkatli bakarsak ve bardağı hareketsiz tutmaya çalışırsak, daha çok gergin ve kaygılı oluruz. Bu durumda bardağı da daha çok sallarız. Bunun gibi bize üzen kişileri affetmeyip onların üzerine yoğunlaştığımız zaman acılarımızı artırmış oluruz.

Bu sebeplerle incinmişliği bırakmayı öğrenmeliyiz.

Bırakmayı en iyi şekilde tabiattan öğrenebiliriz:

Elma ağaçları zamanı gelince meyvelerini bırakarak, içlerindeki tohumların çimlenmesini sağlarlar. Meyvelerini tutmaya çalışmazlar.

Hayvanların kendilerini korumaları için yavrularını bırakmaları gerekir.

Yavru kuşların uçmayı öğrenmek için ağacın dalını bırakmaları gerekir.

Nefes almak için öncelikle aldığımız nefesi vermemiz gerekir.

Düşünceler, duygular, fikirler, görüşler, inançlar ve duyumlar, önce gözlenir, keşfedilir ve sonra bırakılır. Bizi incitenler de önce gözlenir sonra bırakılır. Affedebiliyorsanız doğru yoldasınız demektir (Alidina, s. 63).

Affetmek, geçmişin serbest bırakılmasıdır. Geçmişe olan bağlantıya son vermektir. Geçmişe ait sıkı sıkı tuttuğumuz yoğun duygulardan ve hislerden kurtuluşumuz demektir.

Affetmek, suçladığımız kişiyi bırakmaktır. Onun bizim hayatımızı etkilemesine son vermektir.

Affetmek, çok önemli bir mutluluk stratejisidir. Affetmeyi öğrenmeden mutlu olmak çok zordur.

 

Kaynaklar

 

  • Hallowal, Edward M. Affetmek Üzerine, çev. Elif Subaş, Dharma yayınları, İstanbul, 2005.
  • İLİDINA, Shamash. Bilinçli Farkındalık, çev, Zeliha Babayiğit, Nobel yayınları, Ankara, 2019.
  • ÖZKAN, Zülfikar. Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü, Üsküdar Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2018

 

Nis 10

İslamofobi İnsanlık Suçudur

Emrah BEKÇİ

İslamofobiye üzerine birçok tanım yapılabilir ve bu isim altında tali olarak çok sayıda alt başlıklar da atılabilir.

 

Peki islamofobi nedir?

 

‘’İslam’dan korku-düşmanlık.’’

 

Çok kısa ve net olarak bu şekilde tarif etmek hem düşmanı hem de mağduru ayırt etmede fayda sağlayacaktır. Dünya insanları İslam’a ve dinin gereğini yerine getiren Müslümanlara neden düşmanlık etmektedirler?

 

Bunun birçok nedeni var. Burada ‘’nedeni var’’ derken; anlatmak istediğim düşmanın zihninden ve gözünden bir işarettir.

 

İslam düşmanı kimler olabilir?

 

Bu soruya cevap olarak vereceğimiz tek gerçek; İslam’ın zarar verdiği, İslam’ın emir ve yasaklarına karşıt; bu yasak ve emirlerden hayatını idame ettiren. Bu yolla kendi yaşadığı coğrafyada, siyaseten ve devlet olarak yönetimi elinde bulundurmak isteyen her şebeke, İslam düşmanıdır.

 

Peki düşman denilen kitlenin düşman olması için neler gereklidir?

 

İnsanların ve devletlerin düşmanları, o devlet ve insanı maddi, manevi, kültürel olarak zarar vermesi ve böylelikle kendi yaşam yerleri içerisinden-dışarısından zarar verip tehdit etmesi gerekmektedir.

 

O vakit akla şu soru gelmektedir; İslam dünya insanlarına ne tür zarar vermektedir?

 

Cevap olarak; kardeşliği, barışı, yardımı, tevhidi, eşitliği, huzuru içinde barındıran İslam’ın; düşman yerine, tam aksine dostunun çok olması gerekmekte.

 

Peki sorun nerede?

 

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte batının içine düştüğü ideolojik boşluğu İslam karşıtlığı üzerinden yeniden kurguladığı bir süreç başlamıştır. Avrupa’nın tarihsel bir mirası olan ırkçılık anlayışı islamofobiye evrilip; Müslüman topluluklara karşı ayrımcı ve dışlayıcı söylem ve politikaları hayata geçirmişlerdir.

 

2000’li yılların sonlarında, Avrupa’yı sarsan ekonomik bunalım, artan göçmen krizi gibi etkenlere; 11 Eylül 2001 tarihinde yapılan saldırı tam bir milat oldu. Bu saldırı ardından İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanca bakış yükselen bir hızla ilerledi.

 

Peki istenen neydi-nedir?

 

İstenenler çok basit; İslam düşmanı kesimlerin soğuk savaş öncesi sömürdükleri coğrafyalara, tekrardan ürettikleri malları satıp-yeni pazarlar kurup, bu bölgeleri tüketici ve bağımlı hale getirirken; kendi dini ve ideolojik milli devletlerinin refahı yükseltmek. Kendi misaklarında yaşayan kendi milletlerinden olmayan; ‘göçmen-azınlık’ olarak tarif ettikleri kitlelerin, yaşamlarında, inançlarında huzursuzluk yaratıp. Bu çabalar karşılığında kendi ülkelerinde yaşamalarına engel teşkil edip, göç etmelerinin zeminini hayal etmektedirler.

 

Küreselleşen dünyada, milliyetçilik duygularının şahlanması ile ‘ırkçılığın’ süratle ilerlemesi; ırkçı tavırlara ve yönelişlere ise dini kurumların tarihsel olarak (Haçlı Seferleri) öncülük etmesi, Avrupa’da ikinci büyük inanç olan İslam’a karşı ‘Haçlı’ çatısı altında birleşmeyi kurtuluş sayıp, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin milletseverlik ile aynı görülmesiyle; ‘’SEN’’ düşman objesi olarak İslam’ı göstermesi, dünyanın kucağında ağlayan; kan, gözyaşı, şiddet, terör doğuran islamofobiyi oluşturmuştur.

 

Avrupa başta olmak üzere, İslam olmayan dünya ülkelerinin yönetimlerinin temelinde, kilise ve havralar, ana kolonlarını oluşturmaktadır. Bu taşıyıcı kolonlar üzerlerine siyasetlerini, yasalarını, ticaretlerini ve sosyal toplum ilişkilerini inşa etmişlerdir.

 

İslam ise; varoluşundaki ilahi gerçekliği hep korumuş olduğundan, Hristiyan ve Yahudi inancı toplumların akli ve gayri ahlaki değerlerini yeksan ettiğinden, düşman olarak görülüp; dünya genelinde finanse ettikleri ve görünüş olarak Müslüman kılığına soktukları guruplar vasıtası ile eylemler yapıp, İslam’a ve inana Müslüman’a karşı düşmanca tavır takınılacak ‘eylemsel algı operasyonlara’ devam etmektedirler.

 

İslam karşıtlığı ve inanan Müslümanlara karşı yapılan söylem ve bütün kötü eylemler, madden güçsüz ülke ve coğrafyalarda yaşayan Müslümanları yaşamsal olarak etkisi altına almış bulunmakla birlikte; aklen islamofobi taraftarı olan dünya insanlarının vicdanlarını kanatan büyük bir leke olacaktır.

 

Unutulmaması gereken en büyük gerçek; her şeyin sonu olduğu gibi, bu dünyanın da bir sonunun olduğu; İslam’a ve Müslüman’a düşman olan her zümrenin elbet bir gün cezasını çekeceğidir.

 

İslamofobi; insanlık suçudur.

 

Vicdanı olan ve kullanmasını bilen ‘insan’ doğruyu karanlıkta bile net görür.

 

Saygılarımla

 

Nis 10

Andımız ve Çağrıştırdıkları

Halil ALTIPARMAK

“TÜRKÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM,

İLKEM: KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK, YURDUMU, MİLLETİMİ, ÖZÜMDEN ÇOK SEVMEKTİR.

ÜLKÜM: YÜKSELMEK, İLERİ GİTMEKTİR.

EY BÜYÜK ATATÜRK!

AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME AND İÇERİM.

VARLIĞIM, TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

Bu bizim Andımız. Kim yazdı bunu? Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Milli Eğitim Bakanlarından Dr. Reşit GALİP!

Reşit GALİP, Çankaya’da ATATÜRK’e kafa tutanlardan. Buna rağmen, ATATÜRK tarafından Millî Eğitim Bakanlığı görevi teklif edilen kişi ve o bu teklifi tereddütsüz kabul eden kişidir.

Gördünüz mü, Devlet Adamlığını?

Devlet, Millet, Vatan deyince, şahsî duyguların, şahsî hesapların nasıl terk edildiğini gördünüz mü?

Neyse, konumuz bu değil…

Bu Andımızı yazdıran bir temel düşünce, bir yol gösterici, bir ışık, bir felsefe olmalı değil mi?

İşte, o dediklerimizi NUTUK’un son sayfasında ve son cümlelerinde buluyoruz.

…”görülüyor ki, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir nokta-i nazardan(tek bir görüşten) istifade ederiz. O nokta-i nazar şudur: Türk Milleti, medenî cihanda, layık olduğu mevkie esad etmek(yükselmek) ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha ziyade(fazla) takviye etmek… ve bunun için de istibdat(baskı rejimi) fikrini öldürmek.”

Nutuk tam bu cümlelerle normal olarak bitip, Türk Gençliğine hitabeye geçiyor.

İşte, Andımızı yazdıran ilke, düstur, ışık, anlayış, yol gösterici, görüş budur!

Lütfen, resmin tamamına bakmaya çalışalım!

Nis 10

Çanakkale Savaşları

A.Kemal GÜL

Öncelikle Çanakkale Deniz Zaferinin 104. Yılında 18 Mart şehitler günü vesilesiyle kutsal vatanımız için canını feda eden bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz.

Osmanlı Türk İmparatorluğunun küçük Balkan Devletlerine karşı verdiği savaşlarda kısa zamanda yenilgiye uğraması bir kısım devletleri sömürgesinde bulunduran İngiliz denilen Büyük Britanya İmparatorluğunu iştahlandırmıştı. İngiliz, sömürge ülkelerinden derlediği modern silahlı teçhizatlarıyla donanımlı askerleriyle, üstün donanımlı savaş gemileriyle Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlı’nın Payitahtı İstanbul’u işkâl Osmanlıyı parçalama amaçlı Çanakkale boğazındaydı. Ne var ki umduğu gibi olmadı. Zira karşısında Osmanlı Türk askerinin çetin mukavemetiyle karşılaşacaktı.

Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine karşı
Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işkâl edilmesini önleyen Çanakkale savaşları, Osmanlı subaylarının olduğu gibi İngiliz subaylarının da takdirlerine mazhar olmuş olacak 57. Alay Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in savaş tekniğini isabetle kullanması, askerine verdiği cesaret ve taktikler sonucu, savaşın kazanılmasında başrol olmuştur.

Zira Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in tarihe geçen o meşhur taarruz emri verilen savaşın ne kadar hassas süreçlerden geçtiğini gösterir;

Çanakkale’de Mustafa Kemal’le röportaj yapan ilk gazeteci olan Ruşen Eşref Ünaydın‘ın yansıttığı anılar da o muhteşem “zafer”in ardındaki askeri dehaya dikkat çeker…

Atatürk‘ün Çanakkale anılarında, tarihe geçen o ünlü “taarruz” emri de önemli bir yer tutar… İşte o an hatıralarda şöyle aktarılır;

“Tarihte bazı kritik anlar vardır bir muharebenin kaderini belirler, o muharebe de savaşın kaderini tümden değiştirir… Mustafa Kemal’in emriyle kaçmakta olan Türk askerleri mevzi alınca karşı taraf da mevzi alarak duraklar… O duraklama sayesinde 57. Alay Öncü Bölüğü Conkbayırı’na yerleşir… Artık savaşın seyri değişmiştir… Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın izniyle, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57. Alay‘a şu emri verir:

Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Osmanlı’nın kaderini değiştiren ve tabii ki Türkiye Cumhuriyeti’ni de var eden Çanakkale Zaferi dünya döndükçe anımsanacak, her anlatıldığında ise içinde kesinlikle Mustafa Kemal olacak…

*

İki yıl sürecek ( 1915/ 17)  bu çetin ve zor şartlarda geçen kara ve deniz savaşlarının kazanılmasının verdiği üstün moralin ve güvenin 1919 ruhunun başlangıcı; Kurtuluş Savaşlarının da öncüsü olacaktı.
Zira Çanakkale Zaferinin üçüncü yılında Montrö Mütarekesi sonucu Osmanlı parçalanmış; İngiliz İstanbul Sarayburnu önlerindedir. Anadolu’ya çıkmak üzere görevlendirilen Mustafa Kemal bu tarihte kendisine tahsis edilmiş gemisiyle Samsun’a gitmek üzere İngiliz muhripleri arasından geçerken arkadaşlarına dönerek ‘’geldikleri gibi giderler!’diyecekti. Bilindiği gibi, İngiliz’in desteğinde Yunan’a karşı verilen kurtuluş savaşlarında Başbuğ Mustafa Kemal Yunan’ı İzmir’den denize döker; İngiliz geldiği gibi gider; Osmanlının külleri üzerinde Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulur.
*
Türk milleti için Çanakkale, ortak ideallerde buluşmanın, millet bilincine sahip olmanın en güzel tezahürlerinden biridir. Manevi değerlerin üzerinde hiçbir değer tanımamak gerektiğinin nadide bir örneğidir. Zira Çanakkale’de dilleri, renkleri, coğrafyaları farklı nice vatan evladı din, millet, vatan, hak, hakikat, adalet ve fazilet için canından geçmiştir. Anadolu’nun her evinden, Rumeli’nin her bölgesinden, Şam’dan, Bağdat’tan, Kahire’den, Trablus’tan, Üsküp’ten, Kosova’dan, Saray Bosna’dan, Kafkasya’dan son ehl-i salibin savletini yıkmak için Çanakkale’ye akın edilmiştir. Ve neticede milletin izzet ve onuru çiğnetilmemiştir. Ümmetin umudunun tüketilmesine izin verilmemiştir. Karanlıkların, bugünümüzü ve yarınlarımızı esir almasına müsaade edilmemiştir
Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine karşı
Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işkâl edilmesini önleyen Çanakkale Zaferi’ni her yıl millet olarak elbette kutlayacağız. Tarihte eşine az rastlanan böylesi büyük bir hadiseyi, Türk gencine anlatmaya elbette devam edeceğiz.
Ne var ki Çanakkale’yi ve diğer zaferlerimizi anmakla yetinemeyiz. Bu zaferlerimizi sadece belirli merasimlere indirgeyemeyiz. Ecdadımızın başarılarıyla övünüp kalamayız. Zira aslolan bu başarılardan büyük dersler ve ibretler çıkarmaktır. Bugünümüzü ve geleceğimizi bu zaferlerin ışığında inşa etmektir.

Çanakkale savaşları, esir yaşamaktansa bağımsız bir şekilde ölürüm diyenlerin zaferi olduğunu unutmadan…
*
Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak veciz ifadeleriyle yazımızı sonlandıralım:
‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’
Bir gün sofrasında son padişah Vahideddin’i kötüleyen adama Atatürk hışımla böyle konuşmayınız der ve devam eder: ‘’O çok dürüst bir insandır., isteseydi yurt dışına giderken bütün hazineyi götürürdü. O bunu yapmamış. Pırlanta işlemeli sigara tabakasını hazineye iade etmiştir. Şu anda büyük sıkıntı içinde olduğunu biliyorum ve hiçbir şey yapamadığım için kahroluyorum.’’diyecekti.
*
Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.
En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.
Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

Formun Üstü

 

Formun Altı

Formun Altı

 

Nis 17

Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası Sonuç Bildirgesi

Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası, 12-14 Nisan 2019‘da Antalya’da Antalya Aydınlar Ocağının ev sahipliğinde yapılmıştır.

  1. Büyük Şuramız, Büyük Önder Atatürk’ün, Türk Milleti’nin geleceğini tehlikede görerek 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele’nin meşalesini yaktığı, Kuvva-yı Milliye ruhunu ateşlediği ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma yolunda ilk adımı attığı tarihi dönüm noktasının 100. Yıldönümünde gerçekleştirilmiştir.

48. Büyük Şuramız, Türkiye’nin çeşitli iç ve dış sorunlar, özellikle önemli ekonomik kriz ortamında genel seçim atmosferinde yapılan 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimleri sonrasında gerçekleştirilmiştir.

Türkiye şu anda siyasilerin öfkeli dili nedeniyle milli birliğinin zedelendiği, fabrikaların özelleştirme adı altında yabancılaştırıldığı, tarım ve hayvancılığın tükenme noktasına geldiği, işsizliğin ve yoksullaşmanın arttığı, enflasyon, faiz ve borçlanma kıskacında ekonomik krizin derinleştiği; bunlardan daha vahim olarak Ege’den Karadeniz’e, Doğu Akdeniz’den Suriye sınırına kadar sözde müttefik devlet tarafından kuşatıldığı bir ülke durumdadır. Türkiye Cumhuriyeti 100. Yıl sonra bugünde uluslararası tuzaklar sonucu bekasını kaybetme tehdidi ve tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktır.

İşte bu ortamda gerçekleştirilen 48. Büyük Şuramızda ele alınan konular ve çözüm önerileri aşağıda belirtilmiştir.

EKONOMİ :

  • Türkiye büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya bulunmaktadır. Üretmeden tüketmeye, kazanmadan harcamaya, ihraç etmeden ithalata zorlayıcı ekonomik ortam değişmelidir. Güçlü ülkeler, çok uluslu şirketler yanlış politikalarla desteklenmemelidir.
  • Türkiye’nin 500 milyar dolara dayanan dış borcunun geri ödenebilmesi ve cari açık nedeni ile dış piyasalardan borç alınabilmesi için siyasette, hukukta, devlet yönetiminde güven arttırıcı tedbirlerin acilen alınması gerekmektedir.
  • Geçmişte Türkiye tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeten 7 ülkeden biri iken bugün tarım ve hayvancılık bitme noktasına gelmiştir. Yabancı ülkelerin çiftçilerini ithalat yolu ile desteklemek yerine kendi üreticimizi desteklemeliyiz. Bu konuda kurulan kooperatifler güçlendirilmeli, tarım alanlarına ve mezralara inşaat yaptırılmamalıdır. Türkiye’ye adeta zorla kabul ettirilen ve tarımı perişan eden tohum politikası ve GDO’lu ürünler saltanatına son verilmelidir. Genetiği ile oynanmış ithal gıda maddelerinin ülkeye girişi önlenmelidir, milli tohum politikasına dönülmelidir.

SAĞLIK :

  • Yeterli sayıda öğretim üyesi bulunmadan çok sayıda Tıp ve Eczacılık Fakültesi açılması, tıp eğitiminde kaliteyi düşürmüştür.
  • Son yıllarda açılan Şehir Hastaneleri’nin maliyeti çok yüksek olup kamuya aşırı yük getirmekte, buralardan daha çok yabancı sermaye faydalanmaktadır. Kapatılan hastanelerin donanım ve tıbbi ekipmanlarının bu hastanelerde kullanılmaması büyük bir israftır. Bu hastanelerin şehir dışlarına kurulmuş olması hastalar için hem ulaşım, hem de tedavi yönünden sıkıntılar yaratmaktadır.
  • Sağlıkta, özellikle ilaçta ve aşıda dışa bağımlılık yerli ve milli ilaç sanayisinin takviyesiyle geliştirilmeli, yerli üretim teşvik edilmelidir.
  • Yaygın eğitim ve medya yoluyla toplumumuzun beslenme yanlışları ortaya konmalı, Türk Milleti gıda yoluyla sürekli zehirlenme tehdidinden uzaklaştırılmalıdır.

AİLE:

  • Türk toplumunun temeli olan aile yapımız giderek bozulmaktadır. Bu konuda medyadaki dizi ve yarışmaların olumsuz etkileri engellenmelidir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nı konunun paydaşları ile beraber ivedilikle tedbir almaya davet ediyoruz.
  • Kadına şiddet ve çocuk istismarı konularında lafta kalmayan tedbirler alınması şarttır.

EĞİTİM :

  • Son yıllarda ders müfredatlarında yapılan değişikliklerle eğitimin millilik vasfı büyük ölçüde zedelenmiştir. Milli bayramlar ile milli günlerin ayrım yapılmadan kutlanması ve Andımız’ın Danıştay kararı gereğince tekrar okutulması sağlanmalıdır.
  • Çocuklarımız ve yetişkinlerimiz internet bağımlılığı ile siber tehlikeler konusunda bilgilendirilmeli, ciddi tedbirler alınmalıdır.

TÜRK DİLİ KULLANIMI

İngilizce tabelaların şehirlerimizin ana caddelerini işgalinden sonra, Türk dilinin yapısını bozacak olumsuz gelişmeler de gözlenmektedir. Özellikle iyelik eklerinin kullanılmaması, isim ve sıfat tamamlamalarının Hint – Avrupa dillerindeki gibi kullanılması, Türkçenin geleceği açısından çok tehlikeli gelişmelerdir.

GÜVENLİK:

  • Türkiye’yi Suriye sınırında devre dışı bırakacak milletlerarası görev gücü ve bu gücün kontrolündeki güvenlik bölgesi kabul edilemez; bu oyun terör örgütünü sözde devletleştirme çabalarıdır.
  • Türkiye için stratejik önem taşıyan Kıbrıs sorununun çözümü adı altında sürdürülen müzakerelere zaman harcanmamalıdır. Bunun yerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.
  • Ege’de bize ait olan 18 ada ve 1 kayalığıın işgaline son verilmesi için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, milletlerarası hukuktan doğan bütün haklarını sonuna kadar korumalıdır.
  • Ülkemizin güvenliği açısından Milli Savunma Sanayi ile ilgili tesisler yabancılaştırılamaz.
  • Türkiye’nin stratejik konumu sebebiyle güçlü bir orduya sahip olmalıdır. Bu sebeple kapatılan askeri liseler, Harbiye ve Harp Akademileri yeniden açılmalıdır.
  • Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün adının bazı tesislerden kaldırılması çok üzücüdür. İstanbul’da yeni yapılan havaalanına “İstanbul Atatürk Havaalanı” adı verilmelidir.

TÜRK DÜNYASI

Çin Halk Cumhuriyeti ile ülkemiz arasındaki yakın dostluk ve ekonomik işbirliği çerçevesinde bu ülkede yaşayan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanmaları ve hayat şartlarının iyileştirilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nca toplama kamplarında bulunan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın durumu incelenmeli,  bu konuda hazırlanan rapor yine TBMM’nde görüşülmeli, Türk ve dünya kamuoyu bilgilendirilmelidir. Kamplardaki soydaşlarımızın serbest bırakılmaları ve maruz kaldıkları insanlık dışı muamelelerin sonlandırılması için her türlü girişimde bulunulmalıdır.

  • Irak Türklerinin eğitim şartlarının iyileştirilmesi, kültürel haklarının verilmesi ve yapılması planlanan Türkçe ağırlıklı eğitim verecek olan Fuzuli Üniversitesi’nin biran önce hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.
  • Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı, iyi ilişkiler geliştirilerek Suriye Türklerinin sosyokültürel ve ekonomik hakları desteklenmelidir. Suriye’de huzur ve güvenliğin sağlanması için Türkiye aktif rol üstlenmeli, ülkemiz içerisindeki sığınmacıların kendi vatanlarına dönmeleri hızlandırılmalıdır.
  • Sözde Ermeni Soykırımı’na ilişkin Fransa Parlamentosu’nun aldığı siyasi kararı kınıyoruz, TBMM‘nce Fransa’nın Cezayir ve Ruanda Soykırımlarını gündemine almasını teklif ediyoruz. Karabağ ve diğer Azerbaycan topraklarındaki Ermeni işgalinin derhal sonlandırılması için her türlü destek verilmelidir.
  • Bulgaristan’da Türk çocuklarının anayasadan doğan Türkçe eğitim haklarının kullanılması için gerekli destekler verilmelidir.
  • Türk Cumhuriyetleri ve Türk Dünyası akraba toplulukları ile ilişkiler arttırılmalıdır.
  • Türk Dünyasında dil birliğinin sağlanması için en kısa zamanda ortak alfabe kullanıma geçilmelidir. Türk topluluklarının ve lehçelerinin isimlendirilmesinde Türk ve Türkçe kelimeleri eklenmelidir. Azerbaycan Türkleri, Azerbaycan Türkçesi; Kazakistan Türkleri, Kazakistan Türkçesi; Özbekistan Türkleri, Özbekistan Türkçesi gibi.

ANTALYA

  • Antalya’nın Orta Anadolu ile karayolu dışında demir yolu bağlantısı vaat edilmesine rağmen hayata geçirilmemiştir. Demiryolu bağlantısı en kısa sürede yapılmalıdır.
  • Tarımda merkez olan Antalya’nın desteklenerek Türk Cumhuriyetlerinin de tarım merkezi olması sağlanmalıdır.
  • Her yıl 19 Mayıs’ta Antalya’da Türk Dünyası Gençlik Şöleni yapılmalıdır.

Sonuç olarak, Türk milletinin bir daha beka sorunu yaşamaması için milletimizin birliğini ve vatanımızın bütünlüğünü korumamız gerekir. Demokratikleşme  adı altında İnsanlarımızı etnik ayırıma zorlamak, değişik bir terördür. Etnik taassupla milli kimliksiz bir Anadolu’nun peşine düşenler, bilerek veya bilmeyerek, dün Milli Mücadele ile kovduğumuz Batılı sömürgecilerin tuzağına düşmektedirler. Türkiye, Türk Milletine mensubiyet duyan herkesin vatanıdır.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, Adana Aydınlar Ocağı, Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Amasya Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun 19 Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı, Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Aydınlar Ocağı

Nis 26

Mustafa Kemal Atatürk’te Milli Devlet Fikri

                                          Dr. Şahin CEYLANLI

       Mustafa Kemal Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya v.b. büyük imparatorlukların yıkılarak yeni dünya düzenine uygun milli ( ulus ) devletlerin doğacağını söyleyen ender kişilerden biridir. Çöküş süreci içindeki Osmanlı İmparatorluğu üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak her alanda gerçekleştirdiği inkılaplarla tüm dünya kamuoyunu kendisine hayran bırakan çok büyük bir otorite, bir dahi, usta bir stratejist ve büyük bir devlet adamıdır. Atatürk bütün Türk Dünyası ve özellikle Azerbaycan Türkleri tarafından da takdirle karşılanmıştır. O’nun Türk Dünyası’na  olan ilgisi, muhabbeti ve hasreti, bu konudaki düşünceleri Türklük ve Türk Milliyetçiliği duyguları ile alakalıdır.

Mustafa Kemal’in teşkilatçılığı görev yaptığı yerlerde hemen kendisini gösteriyor ve henüz Kurmay Yüzbaşı iken 1905 yılında, Şam’da ilk teşkilatını kuruyor ve bu teşkilat “ VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ “ adını alıyor. Yeni bir milli devlet ve ülke için bir avuç silah arkadaşı ile parola “ YA İSTİKLAL YA ÖLÜM“ diyerek sonunda tarihin seyrini değiştiriyor.

O, Conk Bayırı, Anafartalar, Arı Burnu ve Suvla kahramanıdır. Boğazları, Payitahtı ve Hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan Mustafa Kemal’di. O, Bitlis’te ve Muş’ta Rusları püskürten, 7. Ordu Komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı ve Osmanlı’nın en büyük nişanına lâyık görülen bir kahramandı.

Mustafa Kemal Türk’e büyük bir hayranlık duyardı. Ve sözlerinden birinde şöyle söylüyor: “ Benim yaradılışımda fevkalade bir hal var ise; o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.”  Başka bir yazısında da Türk’ü şöyle tarif ediyor: “ Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası olarak tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat  oldu; şimşek, yıldırım güneş oldu; Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

1920 yılında Azerbaycan’dan kopan Nahçıvan, İran ve Ermenistan arasına sıkışıp kalmışken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk kendi parasıyla İran’dan toprak satın alarak Nahçıvan Özerk Bölgesi ile bugünkü milli sınırlarımızı oluşturuyor. Atatürk’ü anlamayanlar, O’nu sevmeyenler, O’nun dünya siyasetini ve geleceğin milli devletler üzerine kurulacağını doğru okumasını ne yazık ki, bir türlü kavrayamamışlar.

Son olarak şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünceleri asla ölmeyip gönüllerimizde yaşayacaktır ve mutlaka yaşatılmalıdır. Ancak milli ülküler milli devlet olmayı gerektirir. Mustafa Kemal’de bunu yapmaya çalışmış ve başarmıştır.

Nis 26

Şehir Hastaneleri

Ruhittin SÖNMEZ

Ülkemize yapılan her yatırıma sevinmek, vatan ve millet sevdalısı insanların normal davranışı olması gerekir.

Fakat son zamanlarda yapılan ve yapılması planlanan bazı dev yatırımlar bende sevinç yerine endişe ve hüzün duyguları yaratıyor.

Var olan Atatürk Havaalanını kapatıp, şehir dışında İstanbul Havalimanı adıyla çok daha büyüğünü, hem de sıfırdan “yolcu garantili” Yap- İşlet- Devret usulüyle yapılmasına sevinemiyorum.

İlave kapasiteye ihtiyaç varsa, Sabiha Gökçen’in kapasitesi artırılabilirdi. (Böyle yapsak 7 milyar dolarlık dış borç almayacaktık ve yılda 500 milyon dolar daha az dış borç faizi ödeyecektik.)

O da yetmezse bir yandan Atatürk Havalimanını çalıştırırken aynı zamanda neden aynı ölçekte veya biraz daha büyük başka havaalanı yapmadığımızı sorguluyorum. Mesela “Londra’da beş havalimanı yapan İngilizler birden daha mı az akıllı?” diye düşünüyorum.

“Kanal İstanbul” adı altında yapılacak yatırımın tam da “ekonomik tetikçilerin” yönlendirilmesiyle yapılan verimsiz ve ülkemizin ekonomik kaynaklarını kurutacak yatırım sınıfına girdiğini düşünüyorum.

Uluslararası antlaşmalarla yabancı gemilerin bedava geçebildiği İstanbul Boğazı gibi doğal ve geniş bir kanal varken, gemilerin yapılacak kanaldan para vererek geçmek isteyeceklerine inanamıyorum.

Trakya Bölgemizi ikiye bölecek kanal üzerinde kaç tane “Boğaz Köprüsü” yapılması ihtiyacı doğacağını düşünmek bile istemiyorum.

Bunlarla ilgili düşüncelerimi ileride belki başka yazı konusu yapabilirim.

“Şehir Hastaneleri” adı altında yapılan dev hastanelerin de sevinemediğim yatırımlar arasında olduğunu sayabilirim.

Hafta sonu Antalya’da yapılan Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası’nda sunulan tebliğler arasında “Şehir Hastaneleri” konusu da vardı. Bu hastaneler hakkındaki endişelerim, konunun uzmanı olan Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu’nu dinlediğimde tam bir üzüntüye dönüştü.

Aşağıda bu sunumdan aldığım notları ve diğer bazı bilgileri paylaşıyorum. Kararı siz verin.

*****************************

ŞEHİR HASTANELERİNİN MALİYETİ

Şehir Hastaneleri devletin bir özel şirket grubu ile yaptığı uzun süreli sözleşmelere göre yapılmakta. Yerini devletin verdiği, projesini devletin hazırladığı hastanelerin inşası, cihazların ve finansmanın teminini şirketler grubu yapmaktadır. Devlet 25 yıllığına hastaneyi bu şirkete kiralamaktadır. Devlet belirlenen sayıda hasta garanti etmekte, bu sayının altında kalırsa garanti edilen sayı ile aradaki farkın hasta başına ücretini devlet ödemektedir.

Kalkınma Bakanlığı’nın raporuna göre, 18 Şehir Hastanesi yapılıyor. Sözleşme değeri 10,6 milyar dolar olan bu hastaneler için 25 yıllık dönem içinde her yıl yapılacak ödemelerle birlikte ödenecek para 30,3 milyar dolar olacak.

Şirketler yalnızca kiradan 25 yıl içinde 20 milyar dolar kazanacak. Bu da dolar bazında yıllık yüzde 8 gibi bir kazançtır. Bu tefeci faizlerinde bile görülmeyen yüksek bir kazançtır. Dolar bazında yüzde 1,5-2 gibi oranlar makul sayılmaktadır.

Hastaneyi yapan şirket sadece kira geliri de almayacak. Yapılan anlaşmaya göre hastanelerin en çok gelir getiren, Röntgen, MR, PET gibi birimleri, hastane laboratuarları, bakım onarım hizmetleri, hastane içinde ve dışında yapılan dükkânlar, otel, otopark gelirleri ve diğer 19 kalem hizmetin gelirleri de hastaneyi yapan şirkete ait olacak.

Hastaneyi yapan şirket böylesine ballı kazançlar elde ederken bu hastanelerin devlete maliyetleri nasıl olacak?

Bu hastanelerde hasta yatağı başına düşen maliyet özel hastanelerin ortalama maliyetinin 3,5 katı olacak.

Birim maliyet artsın diye bu hastanelerde yatak başına düşen kapalı alan modern hastanelerden yüzde 40 daha fazla olarak projelendirilmiş. Böylece birim inşa maliyeti yükseltilmiş. Bu arada devletin enerji, bakım onarım ve temizlik giderleri de artmış olacak.

Döviz bazında alınan kredinin ödenmesi de döviz olarak yapılacağından, bu hastanelerin hizmetlerinden yararlanacak olan vatandaşlarımız, her kur artışından kaçınılmaz olarak etkilenecek.

Şehir Hastanelerinin bir yıllık kirasıyla 150 yataklı 64 hastane yapabiliriz. Peki, neden 25 yıl boyunca kira ödeyelim?

***********************************

ŞEHİR HASTANELERİNDE HİZMET KALİTESİ VE HİZMETE ERİŞİM

Tüm dünyanın kabul ettiği ölçütlere göre hastanelerde ideal yatak sayısı 200-600 arasıdır. 600 yatağın üstünde verimlilik açısından sorun yaşanmaktadır. Türkiye ise 1.000- 4.000 yataklı hastaneler inşa ediyor.

Bir başka önemli husus ise ölçekleri itibariyle şehir merkezlerinde arsa bulunamadığından bu hastaneler hep şehir dışına yapılmakta.

Şehir Hastanesi yapılan il merkezlerinde halen hizmet üreten devlet hastaneleri kapatılacaktır.

Mesela Denizli’de 1.000 yataklı Şehir Hastanesi faaliyete geçtiğinde Denizli Merkezdeki toplam yatak kapasitesi 995 olan iki devlet hastanesi kapatılacak.

Mersin’de 1.294 yataklı Şehir Hastanesi kuruldu. 812 kapasiteli iki hastane kapatılıyor.

Adana’da 1.550 yataklı ŞH açılınca, toplam kapasitesi bunun kadar olan üç hastane kapatıldı. Bunlardan bir tanesi 5 yıl önce hizmete girmiş.

Kocaeli’de 1.180 yataklı Şehir Hastanesinin 2020 Mart ayında hizmete girmesi planlanıyor. Merkezdeki hastanelerin akıbeti ne olacak bilmiyoruz.

Ankara’da 3.600’er yataklı iki Şehir Hastanesi hizmete girince merkezdeki 12 kamu hastanesi kapatılacak.

İstanbul’da toplam yatak sayısı 6.780 olan iki şehir hastanesi hizmete girince merkezdeki kaç hastanenin kapatılacağı belli değil.

Yoğun trafik sorunları olan bu şehirlerde acil hastaların şehir dışındaki hastaneye erişimi sırasında can kaybı veya hastalığın tedavisinin güçleşmesi gibi ciddi sıkıntılar yaşanacak.

Kapatılacak olan devlet hastanelerinin bir kısmı yeni veya yenilenmiş hastanelerdir. Yapılacak Şehir Hastaneleri bütün teçhizat ve donanımıyla sıfırdan yapıldığından, kapatılan devlet hastanelerinin cihazları muhtemelen hurdaya çıkacaktır.

Dünyanın terk ettiği bu verimsiz hastaneleri neden yapmakta direniriz?

Neden var olan hastaneleri kapatırız? Ve yeni hastanelerin neden bu kadar pahalıya mal olduğunu sorgulamayız?

Nis 10

Beyninize Bir Tatil Yaptırın!

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Dünyada pek çok faktör bizi kendi kabuğumuzun dışına doğru çekiyor. Bu sebeple pek çoğumuz olmamız gereken yerin dışına ve doğru olmayan bir yolda yürüyoruz. Zamanımızın çoğunu bizim dışımızdakiler üzerinde yoğunlaşarak geçirdiğimizden, kendimizi kaybolmuş hissediyoruz.
Çoğu zaman aşırı yüklenmiş oluyoruz. Bedenimizi yavaşlamakta zorluk çekiyoruz. Bazen durup bakmayı ve dinlenmeyi öğrenmemiz gerekir. Bedenimizin sesini dinlemeliyiz. Hastalıkların bizi durduracağı zamana kadar beklemeden, yavaşlamalıyız. Bazen kendimize bir şımarma molası vermemizde büyük fayda vardır. Daha bilinçli yaşamak için bizi yönlendirecek düşünceler üzerinde düşünmek için kendimize zaman ayırmalıyız.
En parlak düşünceler aklımıza çoğu zaman duş alırken gelir. Neden tatile çıktığımızda, her gün bir öncekinden daha fazla kendimizin bilincinde oluyoruz? Neden pek çok insanın yaşama tarzı onları mutlu etmiyor? Neden insanların çoğu kendinin yitip gittiğini düşünüyor?
Kaybettiğimiz kendimizi bulmamız için nasıl bir yol izlemeliyiz?
İnsan beyninin iki temel düşünce biçimi vardır. 1. Analitik düşünme biçimi 2. İçeriye yönelmiş düşünce biçimi
Analitik düşünce biçimi (modu), bir şeyi hatırlamak, parasal konuları çözmek, bir beceri kazanmak gibi istediğimizde kullandığımız düşünce şeklidir.
İçeriye yönelmiş düşünce şekli ise, düşüncelerimizi dinlendirerek, o anla bütünleşmiş ve sağ duyumuzla bağlantı içinde olduğumuz rahatlamış düşünce şeklidir. Banyoda duş alırken veya tatilde rahatlamış bir sırada kullandığımız düşünce şekli budur.
İçinde bulunduğumuz kültür bilgiyi çok önemsediği için, analitik düşünceye çok önem veriyoruz. Öyle ki çoğu zaman kafamızın içinde yaşıyoruz. Analitik düşünceye takılıp kaldığımızda ya geçmişten ya da gelecekten kaygı duymaya başlarız. Anda ve alanda kalamayız.
Bir sorunu çözemememiz sebebiyle sıkıntı içinde olduğumuz zaman, çare üretmeden sorunun çevresinde dönüp dolaşırız.
Analitik düşünce tarzı yanlış değildir. Ama analitik ve hesaplayıcı modunu çok kullanırsak sorunları çözemeyiz. Sorunu çözmek için rahatlatıcı beyin modunda çalışmamız gerekir. Bunun için beynimize bir tatil yaptırmalıyız ki kendi yeteneklerimize kolay ulaşalım.
Dolu dolu yaşamak için, rahat ve içeriye yönelik düşünce modunu kullanmayı öğrenmeliyiz. Analitik düşünceyi gerekli olduğu anlarda kullanmalıyız.
Bir sorunu çözerken rahatlamış beynimizden soruna bir çare bulmasını istemeliyiz. Sonra konuyu kendi haline bırakmalıyız. Bir fikir aklımıza gelmemekle direndiği zaman cesaretimizi yitirmemeliyiz. Zihinsel olarak fikirden uzaklaşmalı ve kendimizi rahat bırakmalıyız. Hatırlamaya çalışmaktan vazgeçmeli ve o an başka bir şeyle ilgilenmemeliyiz. Kısa zaman sonra hatırlamak istediğimiz aklımıza gelecektir.
“Düşünürsünüz düşünürsünüz boşa gider, düşünmediğinizi düşündüğünüz zaman fikir parlayıverir”, der Ginny Lenz.

Kaymak kovasına düşün kurbağa hikâyesi

Kaymak kovasına düşen kurbağalardan biri, korkuyla doluydu. Derin derin çıkamayacağını düşündü. Üzüntü içinde kaymağın üstünde yüzmeye çalıştı, ama çok geçmeden vazgeçti. Kaymağın içinde nefes alamadı ve boğuldu.
Diğer kurbağa ise bir yolunu bulup kovadan çıkacağını biliyordu.. Korkuya kapılmadan ve gerilmeden boğulan arkadaşını seyrediyordu. “Bu benim başıma gelmeyecek!” dedi kendi kendine. Biraz rahatladıktan sonra ön ayaklarını kovanın kenarına yerleştirdi ve arka ayaklarını çırpmaya başladı. Kısa zaman sonra altında bir tereyağı tabakası oluştu. Altındaki adayı hisseder hissetmez dışarıya fırladı.
Gerçekten ne olduğu değil, nasıl reaksiyon gösterdiğimiz önemlidir.
Kitaplarımı yazarken, rahatlamış beyin şekliyle çalışmayı öğrendim. Yeni bir bölüm yazarken sabahleyin erkek kalkıp, beynime, konunun genel hatlarını belirlemesini ve akşama kadar hazır etmesini söylüyorum. Daha sonra okumakta olduğum kitabı elime alıp Üsküdar-Harem-KızKulesi sahiline gidip, yürüyüşler yapıyorum. Bazen deniz kenarında oturup Sarayburnunu seyrediyor ve dalıp gidiyorum. Çok mutlu ve huzurlu anlar…. Analitik modla bölüm aklıma geldiği zaman “Gereken yapılıyor, sen rahat ol” diyorum. Eve döndüğümde bölümün içeriği aklıma gelmiş oluyor. Hemen bilgisayarın başına geçip yazmaya başlıyorum. Böylece beynime kısa süreli yaptırdığım tatilin mükafatını almış oluyorum.

Gerçekten rahatlamış beynimiz her soruna çözüm üretebiliyor. Ona güvenelim…

Kaynak: RICHARDSON, Cheryl. Yaşam Her Gün Yeniden Başlar, çev. Nazan Boylu, Arkadaş Yayınları, Ankara, 2002.

Nis 26

100. Yılında Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey

KAYMAKAM KEMAL BEYİN İDAM KARARI,

ŞAHSINDA TÜRK MİLLETİ VE DEVLETİNİN İDAM KARARIDIR.

FAKAT ONUN ŞEHADETİ, ONU DEĞİL, ONA KAST EDENLERİ BOĞMUŞ VE YOK ETMİŞTİR.

1915 yılında Azerbaycan’da ve doğu Anadolu’da Ermenilerin yaptığı soykırım nedeni ile Osmanlı devleti 24 Nisan günü bir kanun çıkararak, Anadolu’nun birçok yerinde erkeği savaşa gitmiş, erkeksiz kalan köylerimizde ve şehirlerimizde insanlarımızı katletmiş, samanlıklara, camilere doldurarak diri diri yakmış milyonla insanımızın canını almıştır. En önemlisi, cepheye giden silah ve mühimmatı engellemişler, silahları ele geçirmişlerdir. Bunların başında da genellikle Osmanlı Devletinin Ermeni milletvekilleri yer almıştır. Bu hainler, kanun gereği toplanmış, bulundukları bölgelerden Osmanlı İmparatorluğunun bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç ettirilmiştir. Bu göç sırasında Ermenilerin tüm ihtiyaçları karşılanmış, belirli istasyonlarda dinlendirilmiş, yaraları sarılmış ve gittikleri yerlerde ekecekleri buğdayına kadar her ihtiyaçları yanlarına verilmiştir.

1919 yılında müttefikler İstanbul’u işgal ettiğinde, Kana susamış Ermeniler işgal kuvvetlerini kandırarak, bütün bu mecburi göç olayından Kaymakam Kemal Beyi sorumlu tutmuşlar ve Nemrut Mustafa Paşa mahkemesinde yargılanmasını sağlayarak idam ettirmişlerdir.

Bu kahraman vatan evladı; “beni haksız yere idam ediyorlar, ben masum bir devlet memuruyum, tek suçum bana verilen görevi yerine getirmek olmuştur. Kimsenin de burnunun kanamasına sebep olmadım. Adalet buna diyorlarsa kahrolsun adalet. Ben şimdi cephede düşman üzerine giden bir nefer gibi şehadet şerbetini içmeye gidiyorum. Çocuklarımı yüce Türk milletine emanet ediyorum. Allah vatana millete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Yaşasın Türk milleti” demiştir.

Kaymakam Kemal beyin cenazesi hazin bir törenle Beyazıt meydanından Kadıköy’e getirildi ve Kuşdilindeki mezarlığa konuldu.

Kaymakam Kemal bey milli bir şehit, kurtuluş savaşımızın alevlenmesinde milli bir kıvılcımdır. Onun şehadetinin ve bağımsızlığa giden yolda kurtuluş savaşımızın ilk adımlarının atıldığı 100. yılı yaşarken, bu milletin mahküm edilemeyeceği, yok edilemeyeceği, ilk insanlık tarihinde var olduğu gibi, son insanlık tarihine kadar var olacağı  Türk’ün genetik yazılımlarında ortaya konmuştur.

Bundan sonra da asla şüphemiz yoktur ki, Türklüğün büyük medeni özellikleri ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile de Türkiye Cumhuriyeti devletinin ufuklarında yepyeni bir güneş gibi doğacak ve dünyamızı sonsuza dek aydınlatacaktır.

Ülkemizi ve İstanbul’u işgal eden mağrur emperyal devletlerin mağrur komutanları ülkemizin şanlı sancağını selamlayarak, geldikleri gibi gitmişlerdir. Kaymakam Kemal ve benzeri birçok masum vatan evladının canına kıyılmışsa da, fertler ölür millet yaşar. bir Kaymakam Kemal ölür bin Kaymakam Kemaller doğar.

Büyük Atatürk 14 Ekim 1922 de TBMM’nde çıkmasını sağladığı özel bir kanunla Kaymakam Kemal Beyi milli şehit ilan etti.

Anadolu’da ve Azerbaycan’da bunca katliamlar yapan, İki milyon Türk’e soykırım uygulayan, hele hele daha 27 yıl önce Azerbaycan’da Bakü’de, Karabağ’da, Hocalı’da yavrucaklarımızın diri diri derilerini yüzen bu hainler, şimdi yaklaşan 24 Nisan günü Ermenistan’dan, Fransa’dan, Amerika’dan İstanbul’a gelecekler. Taksimde, Beyoğlu’nda mumlar dikecekler, resimler asacaklar, ağıtlar yakacaklar, milletimizin gözünün içine baka baka Türkler bir buçuk milyon Ermeni’yi, beş yüz bin Pontusluyu, yedi yüz elli bin Asuri, Keldani ve Süryani’yi katletti diye kıyametleri koparacaklar,   ceddimize küfredecekler ve sonra ellerini kollarını sallaya sallaya ülkelerine döneceklerdir. Yöneticilerimizden rica ediyorum, bunların kimlikleri bellidir. Bunları lütfen sınırlarımızdan içeri sokmayalım ve milletimizin huzurunu kaçırtmayalım.

Türkler Ermenileri bin yıl baktı. Ermeniler her şeylerini Türk’e borçludur. Bugün bile onları ayakta tutan ve asimilasyondan kurtaran tek şey, Türk düşmanlığıdır. Ayrıca Türkiye’de kaçak işçi olarak çalışan ve Türk çocuklarına dadılık yapan Ermeni hanımlar, Ermenistan ekonomisine büyük katkı sağlamaktadır.

Kaymakam kemal bey, Ermeni soykırımına uğramış iki milyon Türk’ten yalnız birisidir. Bir kaymakam Kemal bey ölür, bin kaymakam kemal bey doğar. Kaymakam kemal bey ve tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Remzi Özmen; Suçlamalar ve şehit edilmesi

Doç. Dr. Hanefi Bostan; Doğu Anadolu’da Ermeni ihanetleri ve tehcir

Em. Tümg. Cumhur Evcil; Ermeni silahlı kuvvetleri ve Doğu cephesi

Op. Dr. Altınok Öz; Ermeni ihanetlerinin günümüze yansımaları

Prof. Dr. Mustafa Erkal; Ermeni ihanetlerinin siyasi boyutları

 

İBRAHİM ÖZTEK’İN KONUŞMASINDAN SONRA SÖZ ALAN DİĞER KONUŞMACILAR

Remzi Özmen; İstanbul Türkiye Kamu-Sen Başkanı, Suçlamalar ve şehit edilmesi

Doç. Dr. Hanefi Bostan; Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, Doğu Anadolu’da Ermeni ihanetleri ve tehcir

Em. Tümg. Cumhur Evcil; Kıbrıs Gazisi, Ermeni silahlı kuvvetleri ve Doğu cephesi

Op. Dr. Altınok Öz; Kartal Eski Belediye Başkanı, Ermeni ihanetlerinin günümüze yansımaları

Gökhan Yüksel; Kartal Yeni Belediye Başkanı, son görüşler

Prof. Dr. Mustafa Erkal; Aydınlar Ocağı Genel Başkanı, Ermeni ihanetlerinin siyasi boyutları

Vedat Özbaş; Din adamı, Kur’an ve dualar

 

Şub 06

Türk Dünyası’nın Bazı Sorunları

 Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Aydınlar Ocağımızın 26 Ocak 2019 tarihinde Akgün Otel’de düzenlediği “Türk Dünyası’nın Sorunları” büyük ilgi gördü ve çok başarılı geçti. Bendenizin oturum başkanlığı yaptığı toplantıda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Dr. Cüneyt Mengü ve Hamit Göktürk konuşmacı oldular.

Süper güçlerden herhangi birinin güdümüne girmiş bir anlayışla Türk Dünyasına bakmak bizce kabul edilemez. Dolara bağımlı sözde Türkçülük hiç olamaz. Uygurlara ve Doğu Türkistan’a uygulanan kültürel ve etnik temizlikçi, soykırımcı ve insan hakları ihlalci politikanın amacı; bazılarının iddia ettiği gibi ne gericilikle mücadele, ne de sözde IŞİD’e destekçi politikaya tepki gibi gösterilemez. Gerçekler örtülemez Çin’i utanmadan ve sıkılmadan savunma gerçeklerle bağdaşmaz ve ulusalcılığa da sığmaz.

Türk Dünyası ile ilgilenmeyi 1980 ortalarına kadar şövenizm, ırkçılık, kafatasçılık ve tehlikeli sayan aşırı ideolojik körlük ve yobazlık örneklerine, az gelişmiş beyinlerin bugüne sarkan izlerine hala şahit olmaktayız.

  • Türk Dünyasında ders ve müfredat programları ortak ele alınmalı, terim birliği sağlanmalıdır,
  • Sovyetler döneminden günümüze sarkan Türk düşmanlığı kokan ifadeler artık ders kitaplarından çıkarılmalıdır,
  • Türk Dünyasının ortak milli gün, bayram ve kutlamaları olmalı, karşılıklı haberdarlık süreci ve işbirliği işletilmelidir,
  • Ortak tarih kitapları düzenlenmelidir,
  • Her bir Türk Cumhuriyetinin ve özerk Türk bölgesinin sorunu Türk Dünyası bütünü içinde birlikte ele alınmalı, sahip çıkılmalı, dar bakışlılık ve ufuksuzluk terk edilmelidir. Türkiye Afrika ülkelerine gösterdiği ilgiyi Türk Cumhuriyetlerinden de esirgememelidir,
  • Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki öğrenci ve öğretim üyesi mübadelesi tekrar ele alınmalıdır,
  • Türk Dünyası arasındaki iletişim ve ulaşım sorunları vardır. THY ilişkilerin gelişmesini engellemeyecek fiyat politikası uygulamalıdır,
  • Türkiye’ye yaptırılan yanlışlar, Türk Cumhuriyetlerinden de talep edilmekte ve onlara dayatılmaktadır. Türkiye örnek konumunu doğru sürdürmelidir. Milli kimliğimiz konusunda yanlışlar yapılarak gülünç duruma düşülmemelidir,
  • Türk Cumhuriyetleri içeride demokratikleşmenin geliştirilmesine katkıda bulunurken, milletleşmeye ağırlık verilmeli, dışarının etnik ve mezhepçi dayatmalarına karşı yapıyı güçlendirmeli, dışa karşı milli direnç zayıflatılmamalıdır,
  • Küreselleştirme süreci ve ortaya çıkan tuzaklar Türk Cumhuriyetlerinde iyi anlaşılmalı, bu etiket altında uydulaştırılmaya fırsat verilmemelidir,
  • Milletler arasında korumacı iktisat politikalarının öne çıktığı fark edilerek, ithal ikame yollarından faydalanılmalı, üretim ekonomisi zemini güçlendirilmeli, sadece klasik ihraç ürünlerine-petrol dahil-bel bağlanmamalıdır,
  • Üretmeyen her sorunda çözümü ithalatta gören yanlış zihniyet hepimizin sorunudur. Bu anlayış cari açığı arttıran, teşebbüs gücünü sınırlayan, yabancı ülke üreticilerini destekleyen bir çarpık yoldur. Bu yol pasifleşme, güdümlü ve dışa bağımlı bir tehlikeyi doğurur. Üretmeden tüketmeye, kazanmadan harcamaya, kredi kartı rezaletlerine, ihraç etmeden ithalata zorlayıcı bir anlayış sadece güçlü ülkeleri ve çok uluslu şirketleri mutlu edebilir. İyi yönetim ve oyunu kurallarına göre oynama esas olmalıdır. Israfçı ve gösterişe ayrılan kaynaklar terk edilmelidir. İtibar, tüketimden çok üretim ile ölçülür,
  • Demokrasiye geçecek ülkelerde, demokrasinin emperyal çıkarlara uygun kullanılmasına karşı dikkatli olunmalı, iktisadi sömürülme yolları açılmamalıdır,
  • İçerde uygulanacak politikalarda özgürlükçü ve güvenlikçi yaklaşımlar birlikte ele alınmalıdır,
  • Türk Dünyasında sportif temaslar genişletilmeli, daha geniş düzenlemelere gidilmelidir,
  • Alfabe birliği konusunda ısrarla durulmalıdır,
  • Türkçe konuşan devletler tabiri Türk Dünyasının yerine geçirilmemelidir. Türk Dünyası yerine ısrarla Avrasya kavramı sıklıkla kullanılmamalıdır,
  • KKTC Türk Dünyası bütünü içinde gerekli yeri almalı, çeşitli ihmaller yapılmamalıdır,
  • Türkiye’de ve Türk Dünyasında devlet memuru olmak önceliklidir ve müteşebbis olma şuuru fazla güçlü değildir. Bu eksiklik giderilmelidir.
  • Türk Dünyasında genç nesiller öncelikle emperyal ülke kültürleriyle dışa açıldıkça tanışmakta, kendi toplumlarıyla yabancılaşmaktadır. Musiki dahil, çeşitli sanat dallarında ortak çalışmalar yapılmalıdır,
  • Türk Dünyasını teşkil eden ülke ve özerk bölgeleri her yönden tanıtıcı yayınlara ihtiyaç büyüktür. Türk, Türk’ü yeterince tanımamaktadır.
  • Bazı Müslüman ülkelerde Türkleri eritme politikaları güdülmektedir. Bazı Ortadoğu ülkelerinde Türkler mezhep taassubuna itilerek birlik ve beraberlikleri zayıflatılmaktadır. Bu tuzağa düşülmemelidir,

Hristiyan ülkelerde ise Türkler göçe zorlanmakta, azınlık haline dönüştürülmektedirler. Türkler bulundukları ve vatandaşı oldukları ülkelerde desteklenmelidir. Bu destek ev sahibi ülkelerin toprak bütünlüklerini bozucu şekle de bürünmemelidir,

Eski yazılar «

» Yeni yazılar