x

KIBRIS BARIŞ HAREKATININ 45. YILI KUTLU OLSUN


45 Yıl önce gerçekleştirilen ve zaferle sonuçlandırılan Kıbrıs Barış Harekatı'nın 45. yılı kutlu olsun. Megalo idea iddiasıyla Kıbrıs'taki Türk varlığına son vermek üzere her türlü baskı ve zulmü reva gören Rum palikaryaları 20 Temmuz 1974'te Türk ordusunun yaptığı Barış Harekatı sonucunda mağlup olmuşlardır. O zamanki Türk Hükümeti Amerika ve Avrupa'nın her türlü baskı ve ambargosuna karşı bu harekatı başarıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu konuda Kıbrıs Türklerinin Lideri Rauf Denktaş'ın büyük kahramanlık ve fedakarlığını asla unutmamak gerekir. Aydınlar Ocakları olarak Kıbrıs Barış Harekatının 45. yıldönümünü kutlarken Kıbrıs'ın milli kahramanı KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı ve aziz Kıbrıs şehitlerini rahmet ve minnetle anıyoruz. Kıbrıs gazilerimize de saygı ve şükran duygularımızı sunuyoruz.


AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 03

Kazım Karabekir Paşa’nın Heykeli Müzesindeki Yerini Aldı

 

Bugün (26 Nisan 2019 Cuma günü) Kazım Karabekir Paşanın ailesi ve Karabekir müzesi için önemli bir gündü. Paşanın bire bir silikon heykeli Kazım Karabekir sokak 4/2 Erenköy İstanbul adresinde müzedeki yerini aldı. Heykel son derece özenle yapılmış ve adeta canlı gibiydi. Torunlarından birinin küçük çocuğu, heykeli görünce; “hani büyük dedem öldü diyordunuz” diyerek heykelin ne kadar çok gerçeğine benzediğini dile getirmişti. 37 yaşında Erzurum kongre günlerini hatırlatan heykel, paşanın çalışma odasına konmuş, o günün giysileri içinde ve üniforması üzerinde gerçek madalyaları yerini bulmuştu.

Açılış töreni Kazım Karabekir Vakfı Başkanı kızı Timsal Karabekir Yıldıran tarafından düzenlendi. Vakfın yönetim kurulu üyeleri olarak Karabekir Paşanın torunları İclal Cankorel, Gülden Gazioğlu ve Ferhan Ayazbeyoğlu hazır bulundular. Timsal Karabekir Yıldıran törende “Çok heyecanlıyım, babamız adeta evine döndü” dedi. Tuzla Kaymakamı Ali Akça ise Paşanın tarih sayfasındaki yeri ve hizmetleri konusunda açıklamalarda bulundu. Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, yönetim kurulu üyeleri, Azerbaycan Konsolosu Ramiz Hacızade, Üniversite öğretim üyeleri, Sivil Toplum Örgüt başkanları, Parti yöneticileri, Medya temsilcileri, emekli subaylar ve bürokratlar törende hazır bulundular.

 

Tem 03

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi Üzerine

A.Kemal GÜL

23 Haziran 2019 tarihinde yapılan İkinci defa yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri, birçok gerçeğin de görülmesine vesile oldu.

Oluşan gerçekliği, yalnızca bir yerel seçim sonucu olarak algılamak doğru olmaz. İstanbul, tüm yurdun rengini içinde barındırır. Kozmopolit bir kent olarak tanımlanır, ama bu niteleme yanlıştır. İstanbul aslında, ulus devletin aynasıdır.

Yani, dinsel ve etnik kimliklerin, toplumsal katmanların harmanlanıp birlikte yaşama kültürünü içselleştirdikleri bir bütüncül yapı.

‘’Ulus devlet’’yerine Osmanlı devlet modeli,’’piyasa ekonomisini önceleyen, etnikçi, cemaatçi, bağımlı, küreselci’’ yapı, ayrılıkçı, şiddet yanlısı etnik yapı, bu seçimle iflas etmiştir. Hukukun üstünlüğüne dayanan Yasama, Yürütme, Yargı erklerini kendine bağlayan ‘’Partili Cumhurbaşkanlığı’’ Sisteminin de, ülkemiz yararına olmadığı bir defa daha anlaşılmıştır.

Yaşadığımız yerel seçimlerde, Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin pratikte ne kadar mahzurları olduğunu çok iyi gördük. Bu yerel seçim sathı mahallinde görülen odur ki, iktidarla muhalefeti birbirine en çok yaklaştıran ve uzlaşmanın en önemli paydalarından birini oluşturan değer, Atatürk’tür. Ulusalcılar, Atatürk sayesinde milliyetçiliği, milliyetçiler Atatürk sayesinde çağdaşlığı fark etmişlerdir ve fark etmeye devam ediyorlar.

Yeni nesiller çağdaş ulusalcılar ve çağdaş milliyetçilerdir. Adları, ulusalcı, solcu, antiemperyalist olabilir; onlar çağdaştırlar, vatanseverdirler, Türklüğe bağlıdırlar, bölücülüğe ve Emevi patentli dinbazlığa karşıdırlar. Adları milliyetçi, Türkçü, ülkücü olabilir; onlar çağdaştırlar, yurtseverdirler, Türklüğe ve Atatürk’e bağlıdırlar, bölücülüğe ve Emevi patentli dinbazlığa karşıdırlar.

Esas olan mensup olduğumuz grup değil, esas olan vatan ve milletin bölünmez bütünlüğü ve ileriye doğru gitmesidir. Vatanımız ve milletimiz, grubumuzdan önce gelir. Yeni nesiller bunun farkındadırlar ve bu farkındalık, geleceğimizin teminatıdır.

*

İkinci defa yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini, çağdaş kimliği ve donanımı olan, birleştirici dil kullanan, samimiyetini ve sevecenliğini ortaya koyan, genç ve çağdaş İstanbul seçmeninin gönlüne dokunmayı başaran, söylem ve eylemleriyle çağdaş gençliğe ‘’rol model’’olan bir figür kazanmıştır.

*

O halde ‘’Muhalefetin İktidarın referandumla aldığı ve yanlışlığı ispatlanmış kararları düzeltmek üzere, İktidarla birlikte aynı masaya oturması gerekmektedir.

Niçin oturmalıdır? Millet ittifakının haklı olduğu kadar olması gereken tespitleriyle;

Bir: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri kısıtlanmış, denge ve denetleme mekanizmaları yok edilmiş, denetimsiz bir yürütme organı yani iktidar yaratılmıştır.

İki: Cumhurbaşkanı, kararnameler yoluyla Meclis’in yasama yetkisine fiilen ortak olmuştur.

Üç: Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı fiilen sona ermiştir.

Dört: Partili Cumhurbaşkanı, devleti ve milleti temsil etmek yerine, belli bir siyasi görüşün temsilcisi hâline gelmiştir. Bu da denge unsuru olması gereken Cumhurbaşkanlığı makamının denge unsuru olmaktan çıkmasına yol açmıştır.

Beş: Tek kişiye Parlamentoyu fesih yetkisi verilmiş, milletin Meclisinin geleceği bir kişinin iki dudağının arasından çıkacak sözcüğe bırakılmıştır.

Altı: Meclis’in bütçe hakkı ve yetkisi fiilen alınmıştır.

O halde tekrarlanan seçimle birlikte seçmenin verdiği mesajları bire bir sıralarsak:

-Milletin yarısına hakaret içeren söylemleri bırakın;

-Milleti birbirine düşman etmekten; hedef göstermekten vazgeçin;

-Gergin ve hırçın siyaset anlayışından vazgeçin;

-Tehdit içeren sözleri bırakın;

-İsraf etmeyi de bırakın;

-Hayat pahalılığını, işsizliği, yoksulluğu bitirmek için çabalayın;

-Demokrasinin gelişmesi için uğraşın;

– Parti devleti’’değil, ‘’hukuk devleti’’tesis etmek için çalışın;

Tüm bunların yanında ve aslen hepsinin temelindeki ulaşması gereken başlıca mesaj şu:

-Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen bu yönetimden vazgeçin;

– Tarafsız olacağına dair and içen Cumhurbaşkanı, andının arkasında durarak partisiz olsun.

Şimdi iktidar için vakit ‘’uzlaşma’’ vakti.

Zira Gazi Paşamızın ifadesiyle; ‘’Millete efendilik yoktur; Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur’’

 

 

Tem 01

Yeni Askerlik Kanununun Riskleri

Ruhittin SÖNMEZ

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin yenilenmesi kapsamında yapılan tartışmalar çok önemli bir gelişmeyi gözlerden sakladı.

AKP tarafından TBMM’ne getirilen “Askeralma Kanunu Teklifi” Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapısında çok köklü değişiklikler yapılmasını öngörüyor. Bu teklif kabul edildiğinde 1927 yılından bu yana yürürlükte olan ve bu süreçte kısmi değişikliklere uğramış olan “Askerlik Kanunu” bütünüyle kaldırılıp yeni bir kanun yapılmış olacak.

İYİ Parti TBMM Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan, Kocaeli İl Başkanlığı bayramlaşma töreninde, tatil sonrası Meclis gündemi hakkında bilgi verdi. Bayramdan sonra Meclis’te “Yeni Askerlik Sistemi” üzerine çok çetin müzakerelerin geçeceğini söyledi.

Getirilmek istenen “Yeni Askerlik Sistemi” içinde çok ilginç ve tehlikeli maddeler olduğunu anlatan Türkkan en önemli gördüğü riskleri üç başlıkta sıraladı.

Lütfü Türkkan’ın anlattığı başlıklar altında sıkıntılı hususları özetlemeye çalışalım.

*******************************

CEMAAT VE TARİKATLARIN TSK’YA SIZMA İHTİMALİ

İYİ Parti TBMM Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan “yeni askerlik kanun teklifi AKP’nin 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünden hiç ders almadığını gösteriyor. Getirilen teklifte öyle açıklar var ki… FETÖ veya başka benzeri grupların TSK’yı kadrolaşma suretiyle ele geçirmesine imkân sağlayacak endişesindeyiz” dedi.

Teklifin teknik detaylarını savunmak üzere İYİ Parti’ye gönderilen general hem kendisinin ve hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TSK’da bir daha cemaat kadrolaşmasına izin vermeyeceğine dair sözlü teminat vermeye kalkışmış.

Türkkan, “Genelkurmay Başkanının dört yaverinden üçünün FETÖ’cü çıktığını” hatırlatarak, “size güvenmiyoruz” cevabını vermiş.

Partinin Grup Başkanvekilinin ağzından İyi Parti’nin konunun uzmanı emekli general ve kuvvet komutanlarından da yararlanarak ciddi bir hazırlık yaptığını öğrendik.

Ancak AKP ve MHP Meclis’te çoğunlukta. İnşallah bu gruplardan ortak endişelere kulak veren vatansever milletvekilleri çıkar.

Diyeceksiniz ki “bu iki parti de lider partisi. Liderler, daha doğrusu büyük ortağın lideri ne derse o olur.”

Öyle olursa, tek adam rejiminin ne menem bir şey olduğunu bir kere daha görürüz.

“TBMM neden var?” sorusunu sormak için artık çok geç kaldığımızı fark ederiz.

*******************************

ASKER MEVCUDU DÜŞECEK, BEKA SORUNU ÇIKABİLİR

Yeni kanun teklifi bir yandan askerlik süresini 6 ay’a indirip sabitlerken, diğer taraftan bedelli ve dövizli askerlik uygulamalarını kalıcı hale getiriyor.

Böylelikle yeni sistemde er/erbaş sınıfındaki asker sayısının azalacak olmasının zafiyete sebep olacağı” hatta “güvenlik, beka sorunu yaratabileceği” endişesi ve eleştirilerine de yol açıyor.

Bu endişe sadece muhalefette değil. Mesela iktidara yakın Yeni Şafak gazetesi “Sınırları kim koruyacak?” manşeti attı.

  1. Yüzyıl Enstitüsü Başkanı Cahit Armağan Dilek, “Yeni sistemden ilk celp gelinceye kadar 3 ay içinde mevcut askerin dörtte üçünü terhis etmek. Bu kışla ve karargâhların kapısına kilit vurmaktır. Halihazırda dört bir tarafından kuşatılmış Türkiye’yi kendisine yönelebilecek tehditlere karşı savunmasız yapacak, işgal ve saldırıya maruz bırakabilecektir” diyor.

Biz TSK mevcut asker sayısını dörtte bire indirirken çevremiz ateş çemberi içinde.

AKP kanadı ise bir yandan “Ege, Doğu Akdeniz kaynıyor, Suriye’de 70-80 bin tam teçhizatlı terörist var. Bu istikrarsız bir coğrafyada ne zaman, kimlerle kapışacağımız belli değil” diyor.

Diğer taraftan kanun çıkınca derhal terhis edilecek 130 bir personelin profesyonel olmayan “TSK’nın acemi tarafı” olduğunu belirterek, çok fazla endişelenmeye gerek yok” açıklamaları yapıyor.

Oysa biraz tarih bilenler “çok fazla endişeli.” Türk ordusunda ilk toplu terhisin olduğu 1911 yılında 75 bin asker terhis edildi. 8 ay sonra Anadolu’dan daha büyük ve verimli Balkanları kaybettik. Ruslar İstanbul’a dayandı.

Görünen o ki endişelenmemiz için yeterli sebep var, üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir konu bu.

*******************************

BİR PARALEL ORDU MU KURULACAK?

Yeni Askerlik Kanunu 45/2 en çok eleştirilere yol açan madde. Bu madde kabul edilirse “Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel görevlendirilen gönüllüler askerlikten muaf olabilecek!”

Cumhurbaşkanının “hangi sahalarda”, “hangi özel görevlerde”, “hangi gönüllüleri” askerlikten muaf tutacağı belirsiz. Keyfiliğe açık bir düzenleme bu.

Lütfü Türkkan bu yetkiyi isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Sadat gibi belli yerlerde yetiştirilen ve resmi askerlikten muaf tutulacak milislerle, kendine bağlı bir özel ordu kurmanın yolunu açmak istediği” kanaatinde.

Cahit Armağan Dilek’in bu maddeden dolayı endişeleri daha kapsamlı: “Türk ordusunun terhisine dağıtılmasına neden olacak, muharebe gücünü zayıflatacak, ülkenin sınır güvenliğini ortadan kaldıracak, terörle mücadeleyi akamete uğratacak, Kıbrıs başta olmak üzere sınır ötesinde asker bulundurduğumuz yerlerden çekilmeye mecbur bırakacak, Milli Ordunun etkisiz kağıttan bir orduya dönüştürülmesine neden olacak, ama partili bir Cumhurbaşkanına kendine özel gönüllülerden oluşan yapı kurmasının önünü açacak.”

 

 

Nis 26

Kut’ül Amare Savaşı Ve Düşündürdükleri

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Kuıt’ül Amare,  Bağdat’ın 170 km. güneyinde bulunan güzel bir kasabadır. Basra Körfezi’nin de 350 km. kuzeyindedir.

Dicle nehri kıyısında ve Kut’ül Amare şehri yakınlarında konuşlanmış İngiliz ordusu ve müttefiklerinin Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmasıyla başlayan savaş, kasabanın Osmanlı ordusu tarafından ele geçirilmesiyle son bulmuş ve İngiliz tarihine acı ve kara bir sayfa olarak eklenmiştir. Kut’ül Amare, 29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı ordusunun Irak’ın Kut bölgesinde İngiliz ve müttefiklerine karşı kazandığı büyük bir zaferdir. Bu zafer, Türk ordusu tarafından 1952 yılına kadar bayram olarak kutlanmıştır.

Kut’ül Amare, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri ile Osmanlı ordusu arasında geçen 1. Dünya Savaşı’nın Irak Cephesinde gerçekleşmiş bir kuşatma savaşıdır. 1. Kut Muharebesi olarak da bilinir. Bu savaşa tarih kitaplarında fazla yer verilmemiştir.

Bu kuşatma savaşının siyasi, askeri ve sosyal yansımasına bakacak olursak; Hazırlıkları 1915 yılına dayanan Kut’ül Amare Savaşı’na, Türkler’in  destansı bir kahramanlıkla adını tarihe yazdırdığı savaş olarak bakabiliriz. Bundan tam 103 yıl önce yapılan bu savaşta 13300 İngiliz askeri, 13 İngiliz generali ve 481 İngiliz subayı bir savaş dahisi olan Halil Kut Paşa ( 6. Ordu Komutanı ) tarafından esir alınmıştır. Bu yenilgiyi hazmedemeyen İngilizler, Halil Kut Paşayı ve bu önemli zaferi bizlere unutturmak için çok büyük bir çaba sarf etmişlerdir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci olayı Çanakkale’de, ikinci olayı da burada görüyoruz. Bu kuşatma savaşında göze çarpan başka önemli bir hadise de şudur: Bir Osmanlı askerinin  tüfeğiyle İngiliz Savaş Uçağını düşürmüş olmasıdır. Bu savaşta İngiliz ve müttefikleri 23000 civarında ölü vermiştir. Bir başka önemli özelliği de; havadan yapılan ilk ikmal özelliği taşımasıdır. Fakat İngilizler’in bu çabası sonuç vermemiştir. Halil Paşa bu zafere istinaden KUT soyadını almıştır.

İngiliz tarihçisi James Morris Kut’un elden çıkarılışını “ İngiltere askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi “ olarak tanımlamıştır. Bu durum İngiliz basınında ve kamuoyunda çok büyük yankı uyandırmış ve bazı üst rütbeli subayların görevlerinden alınmasına vesile olmuştur.

Son söz olarak şunları söyleyebiliriz; 1952 yılına kadar coşkuyla ve heyecanla kutlanan KUT BAYRAMI, İngilizler’in baskısıyla, zamanın Başbakanı Adnan Menderes yönetimindeki 20. Hükümetin aldığı kararla bayram olarak kutlanmaktan kaldırılmış ve okul kitaplarından da çıkarılmıştır. Gerekçe olarak da Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olarak girmesi olmuştur.

Başta Halil Kut Paşa olmak üzere; bu savaşı kazanıp bu günü bize armağan eden şanlı komutanlarımıza ve gazilerimize minnet, şehitlerimize Allah’tan rahmet dileriz.

 

 

 

 

KAYNAKLAR:

 

Erhan ÇİTCİ:  Kut’ül Amare Kahramanı Halil Kut Paşa’nın Hatıraları,

Timaş Yayınları, 2015, İstanbul

 

İsmail BİLGİN:  Kut’ül Amare, Osmanlı’nın Son Zaferi, Timaş Yayınları,

2014, İstanbul

 

Vahdettin ERGİN, Muzaffer ALBAYRAK:  Kut’ül Amare Zaferi 1916,

İstanbul

 

Mehmet Emin DİNÇ:  Kut’ül Amare’nin Muzaffer Komutanı Halil Kut Paşa

Kronik Yayınları, İstanbul

 

İ. Bahtiyar İSTEKLİ:  Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi, Sultanbeyli

Belediyesi Yayınları, 2016, İstanbul.

 

Zafer BİLGİ:  Kut’lu Zafer Kut’ül Amare, Osmanlı’nın Son Zaferi,

Mihribat Yayınları, 2018, İstanbul

 

Atatürk Araştırma Merkezi: Kut’ül Amare Zaferi, 1. Dünya Savaşındaki

Irak Cephesi

Nis 26

Neden Affetmeliyiz?

Dr. Zülfikar ÖZKAN

Affetmek kendimizle ilgili bir konudur. Bize zarar veren kişiye bir fayda sağlamaz. Affetmek uzlaşma değildir. Suçlu kişiyle kaybedien ilişkinin yeniden kurulmasını gerektirmez. Hukuki bir terim olan affetmekle karıştırılmamalıdır.

Bir kimseye nefrete yoğunlaşmak, ondan daha çok bize zarar verir. “Öfkeye tutunmak elinizde başkasına atmak üzere bir kor taşımaya benzer, eli yanan siz olursunuz.” der Buddha.

Affetmek “kendin üzerinde çalışmaktır.” Bu yöntemle, enerjimizi ve zamanımızı hayatımız ve kendimizi güçlendirmek için kullanmalıyız.

Bilimsel çalışmalar kızgın, dargın, insanların, kendiliğinden bağışlayan insanlara göre daha sık kalp krizi geçirdiklerini gösteriyor. İçlerinde öfke ve dargınlık barındıran insanlar kendini kaybetmeye daha yatkın ve şiddete karşı daha eğilimlidirler. Alkol ve ilaç kullanım ihtimalleri daha fazla ve uzun süreli pozitif insan ilişkileri kurmada daha beceriksizdirler ( Hallowal, s. 46).

Hayat zorluklarla doludur. Her an birileri bizi incitebilir. Ama biz bu incinmişliği her yere taşımamalıyız. Unutmamak gerekir birinden nefret etmek o kişinin canını hiç acıtmaz.

Eğer duygusal acılarımızı bırakmazsak bir daha ki sefere bir kişi bizi incittiğinde acımız artar. Bu acılar zamanla birikir. Giderek omuzlarımız gerilir, yüzümüz buruşur ve kasılırız.

Hayatın her alanında olduğu gibi incinmişliğimizi de bırakmalıyız. Bir bardaktaki suyu hareketsiz bırakmanın tek yolu bardağı yere bırakmaktır. Suya çok dikkatli bakarsak ve bardağı hareketsiz tutmaya çalışırsak, daha çok gergin ve kaygılı oluruz. Bu durumda bardağı da daha çok sallarız. Bunun gibi bize üzen kişileri affetmeyip onların üzerine yoğunlaştığımız zaman acılarımızı artırmış oluruz.

Bu sebeplerle incinmişliği bırakmayı öğrenmeliyiz.

Bırakmayı en iyi şekilde tabiattan öğrenebiliriz:

Elma ağaçları zamanı gelince meyvelerini bırakarak, içlerindeki tohumların çimlenmesini sağlarlar. Meyvelerini tutmaya çalışmazlar.

Hayvanların kendilerini korumaları için yavrularını bırakmaları gerekir.

Yavru kuşların uçmayı öğrenmek için ağacın dalını bırakmaları gerekir.

Nefes almak için öncelikle aldığımız nefesi vermemiz gerekir.

Düşünceler, duygular, fikirler, görüşler, inançlar ve duyumlar, önce gözlenir, keşfedilir ve sonra bırakılır. Bizi incitenler de önce gözlenir sonra bırakılır. Affedebiliyorsanız doğru yoldasınız demektir (Alidina, s. 63).

Affetmek, geçmişin serbest bırakılmasıdır. Geçmişe olan bağlantıya son vermektir. Geçmişe ait sıkı sıkı tuttuğumuz yoğun duygulardan ve hislerden kurtuluşumuz demektir.

Affetmek, suçladığımız kişiyi bırakmaktır. Onun bizim hayatımızı etkilemesine son vermektir.

Affetmek, çok önemli bir mutluluk stratejisidir. Affetmeyi öğrenmeden mutlu olmak çok zordur.

 

Kaynaklar

 

  • Hallowal, Edward M. Affetmek Üzerine, çev. Elif Subaş, Dharma yayınları, İstanbul, 2005.
  • İLİDINA, Shamash. Bilinçli Farkındalık, çev, Zeliha Babayiğit, Nobel yayınları, Ankara, 2019.
  • ÖZKAN, Zülfikar. Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü, Üsküdar Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2018

 

Tem 01

Stratejik Ortak Amerika, Türkiyeyi Çökertme Peşinde

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkiler Kore Savaşı’ndan bu tarafa daima Amerika’nın lehine, Türkiye’nin aleyhine gelişmiştir. Kıbrıs harekâtında Amerika, Türkiye’nin yolunu kesmiş ve ambargo uygulamıştır. Bir NATO ortağı olmamıza rağmen, NATO tatbikatında Amerikan Saratoga gemisinden atılan iki roketle Muavenet zırhlı gemimiz vurulmuştur. Çekiç güç, Körfez harekâtı, Suriye’deki gelişmeler hep Türkiye’nin aleyhine işlemiştir. Türkiye’nin önemli askeri araştırma ve geliştirme merkezi olan Aselsan’da görevli teknik elemanlarımızın şüpheli ölümleri, Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesi, Suriye’de Amerika’nın PKK, PYD ve hatta IŞİD ile ilişkileri hep Türkiye’nin aleyhine gelişmiştir. NATO ile Amerika bir bütün olarak hareket ettikleri için Amerika ile olan istenmeyen gelişmeler doğrudan NATO’yu da ilgilendirmektedir. Türkiye’de İncirlik Ortak Askeri Üssü çok önemli bir konuma sahiptir. Bununla beraber Malatya Kürecik’te kurulan füze kalkanı bataryaları Amerikan çıkarları ve İsrail’i kollamaya yöneliktir. Bununla birlikte Türkiye’de daha birçok NATO üssü veya ortak üsler bulunmaktadır. Suriye iç savaşı başladığında Türkiye sınırlarına Amerika, Hollanda ve Almanya’dan getirtilen patriot füzeleri yerleştirildi. Suriye’den topraklarımıza düşen bu füzelerden hiçbirisi patriotlar tarafından engellenemedi. Daha sonra Türkiye’yi korumak için gönderilen bu patriot füzeleri Amerika tarafından geri götürüldü. 1998 yıllında Yunanistan, Rusya’dan S-300 füze bataryaları satın aldı ve bunlar Girit’e yerleştirildi. 2013-2014 yıllarında da Yunan ve Rus teknisyenler tarafından ortak tatbikatlar yapıldı. Bu durumda NATO Yunanistan’a hiçbir şekilde ses çıkartmadı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yüzölçümü ve nüfusu açısından büyük bir ülkedir. Buna göre de çevresinde düşmanları vardır. Bağımsız ve özgür bir devlet olarak çeşitli bahanelerle Türkiye’nin istediği silahı üretmesi ve edinmesi hiçbir kuvvet tarafından engellenemez. Türkiye NATO’da da büyük bir güçtür. Amerika’nın en son gelişmiş savaş uçaklarından olan F-35’in 900’den fazla parçası Türkiye’de üretilmektedir. Rusya ile olan S-400 alımı sonuçlandırılmıştır. Ve bugünlerde Türkiye’ye konuşlandırılacaktır. S-400’lerin patriota karşı üstünlüğü tartışılamaz. Rusların bu silahı emsallerinin en mükemmelidir. Amerika bunun yerine Türkiye’ye, daha önce işe yaramamış olan patriotları satma peşindedir. Programda elliden fazla Boing dev yolcu uçakları da vardır. Amerika hala S-400 alırsanız sizi ortak ürettiğimiz F-35 alımından mahrum ederiz, ekonomik ambargolar uygularız demektedir. Türkiye 100 adet F-35 alımını da planlamıştır. Bütün bunlar Amerika’yı zenginleştirmeye yöneliktir. Bu kadar büyük silah alımları Türkiye’nin ekonomisini çökertmektedir.

Başından itibaren ilişkilerimizde sözde stratejik ortağımız olan Amerika, Kore Savaşı’ndan bugüne Türkiye’yi daima kendi çıkarları doğrultusunda aldatmıştır. Son olarak da güney sınırlarımızda teröristleri eğitip, donatarak, Türkiye’ye karşı bir ordu oluşturmuştur. Doğu Akdeniz’de de Rum, Yunan ve AB işbirliği ile Türkiye’nin karşısına dikilmektedir. Amerika Savunma Bakan Yardımcısı Patrick Shanahan, Türk Milli Savunma Bakanlığı’na gönderdiği mektupta, NATO ortaklığına ve stratejik ortaklığa yakışmayan bir dil kullanmıştır. Buna verilen cevap Milli Savunma Bakanlığımız ve Dış İşleri Bakanlığımız tarafından muhakkak aynı üslupta olmuştur. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı General Tod Wolters ise Amerikan silahları bulunan bir ülkede Rus silahlarının bulunamayacağını vurgulamıştır. Geçmişte de Amerika, Türkiye’ye bir takım yaptırımlar uygulamaya kalktığında İncirlik Üssü dahil bütün ortak tesislere Türkiye tarafından el konmuştur. Amerika veya NATO, Türkiye’ye her zaman muhtaçtır. Bugün Amerika dünyadaki tek güç değildir. Tek korkuları 300 milyon Türk’ün birleşmesi ve bu gücün atomu elde etmesidir. Bunun yanı sıra Çin’in başı çektiği Şanghay İş Birliği Örgütü bir başka alternatiftir. Geçmişte bir devlet büyüğümüz “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye burada yerini bulur.” demiştir. Türkiye, iyi yönetildiğinde ve uluslararası siyaset ve stratejisinin hakkını  verdiğinde dünyadaki en büyük güçlerden biridir.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

May 14

Pontus Soykırımı Toplantısı Yaptırılmamalıdır

Ankara’da faaliyette bulunan “Düşünceye Özgürlük Girişimi” isimli grubun 18 Mayıs 2019 günü Kızılay’da sözde “ Pontus Rum / Helen Soykırımının 100. Yılı “ iddiasıyla bir etkinlik düzenleyeceğini öğrenmiş bulunmaktayız.

Yunan Parlamentosu 24 Şubat 1994  tarihli oturumunda 19 Mayıs gününü “Pontus Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etmiştir. Hiçbir tarihi gerçeğe dayanmayan böyle saçma bir iddianın, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a çıktığı güne denk getirilmesi son derece manidardır. 1994 Yılından bu yana Yunanistan’da her yıl 19 Mayıs’ta tarihi çarpıtan, gerçekdışı ırkçı ve şövenist bu tür toplantılar düzenlenmektedir.

Ülkemizin içte terör, dışta savaş tehditleriyle karşı karşıya bulunduğu ve beka sorunun ülke gündeminde bulunduğu bir dönemde, Türk düşmanı bu etkinliğin başkentimiz Ankara’da yapılmasına devletimizin yetkilileri kesinlikle izin vermemelidirler. Hiçbir ciddi devlet bu türlü haksız bir saldırıya müsaade edemez. Aynı şeyi Yunanistan ise hiç yaptırmaz. Bu faaliyet, Yunanistan’ın son dönemde Ege’deki bazı adalarımızın işgal edilmesi, kıta sahanlığımız dahilindeki alanlarda ve Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz aramaları yapması gibi Türkiye’nin milletlerarası hukuktan doğan haklarına karşı sürdürdüğü davranışlarına meşruiyet kazandırma çabalarının da bir devamıdır. Ayrıca bu tür faaliyetler, Türkiye’yi uluslararası camiada yalnızlaştırma politikası güden dış güç odaklarına da hizmet etmektedir.

Türk milliyetçiliği ilkesini benimsemiş Aydınlar Ocakları olarak gerçekler karşısında kör ve sağır kalamayız. Aslında 30 Mayıs’ta Yunanistan ile yapılacak hazırlık maçının da iptal edilmesi gerekir. Geliniz biraz milli hassasiyetlerimize sahip çıkalım. Başımızı kısır çekişmelerden, hakaret yarışından ve seçim kısır döngüsünden kurtararak gereğini yapalım. Bu konuda devlet yetkililerini göreve davet ediyoruz.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

May 25

AYDINLAR OCAĞI İFTARINA KATILIM YÜKSEKTİ

Aydınlar Ocağı Genel Merkezinin Geleneksel İftarı Üsküdar’daki SGK Sosyal Tesislerinde yapıldı. Katılımın çok yüksek olduğu iftara Anadolu Aydınlar Ocağı, Kocaeli ve Sakarya Aydınlar Ocakları, Türk Ocakları, Türk Eğitim Sen yöneticileri katıldılar.

May 21

İlk Adım (19 Mayıs 1919)

Direnişin, Kurtuluşun, Milli Mücadele’nin birinci asrı bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden, Osmanlı’nın küllerinden bir ulus inşa eden ve milli mücadelenin ‘’örgütlü’’ilk kıvılcımının atıldığı gün bugün 19 Mayıs 1919.

Bu anlamlı tarihi günün 100. Yılını kutlama arifesinde Giresun Barosu Yönetim Kurulunun yayınladığı yazıları bize çok şey hatırlatıyor.

İLK ADIMIN 100.YILINDA YAPILACAK MAKSATLI ORGANİZASYONU ESEFLE KINIYORUZ;

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi Adı altında Sözde Pontus Rum Soykırımının 100.yıldönümü iddiasıyla 18 Mayıs 2019 tarihinde Ankara’da yapılacak olan sözde anma konuşmaları ve akabinde gösterimi yapılacak olan Nikos Aslanidis’in Giresun Orkestrası ve Topal Osman temalı Banda (THE BAND) isimli filmin gösteriminin tarihinin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün 19 Mayıs 1919 da Samsuna ayak bastığı ve “İLK ADIM” kabul edilen güne denk getirilmesi tesadüf olmadığı gibi; Milletimize ve Devletimize duyulan 100 yıllık kinin kusulmasından başkaca birşey olmadığı ortadadır. Reddediyoruz; esefle kınıyoruz.

Oysaki tarihe bakıldığında: Yunanistan Parlamentosu, 24 Şubat 1994 tarihli oturumunda 19 Mayıs 1919’u oybirliği ile “Pontus Rumlarının Soykırımı günü” ilan edilmiş; Yunanistan Cumhurbaşkanı yasayı 7 Mart’ta onaylamış ve ertesi gün de Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Ancak ilginçtir ki maksatlı olarak soykırım tarihi olarak 19 Mayıs’ın seçilmiş olması üzerinde düşünülmelidir.

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da kurtuluşa giden yolda attığı İLK ADIM olarak kabul edilir.

Emperyalizmin tetikçiliğine soyunan Yunanistan’ın, Anadolu’nun fethi rüyasıyla başlayıp, “Küçük Asya Felaketi”yle biten işgal girişimi büyük acılara neden olmuştur.

İzmir’den Polatlı’ya kadar Batı ve Orta Anadolu, Atatürk’ün; “Askerlik onurundan yoksun katiller sürüsü” dediği Yunan Ordusu tarafından yakılıp yıkılmıştır.

Ne acıdır ki bu dönemde bazı Ortodoks yurttaşlarımız, uyruğu oldukları ülkeyi savunacakları yerde, Ege Bölgesinde İYONYA, Karadeniz bölgesinde PONTUS devleti kurma hülyasıyla, işgalci Yunan ordusuyla işbirliği yapıp, ülkelerine ve Müslüman komşularına karşı silah çekmişlerdir.

Atatürk “Nutuk” ta, Pontus devleti kurmak için silahlanıp ayaklanan çetelerin 25.000 – 30.000 kişiyle dağa çıktıklarını, Türk köylerini basıp katliamlar yaptıklarını, 9 Eylül 1922’de Yunan Ordusu’nun İzmir’den kovulmasına rağmen Pontus isyanının tam anlamıyla Şubat 1923’te bastırılabildiğini ayrıntılarıyla anlatır.

“Pontus” ve “Küçük Asya Helenleri Savunma Örgütü” adını taşıyan silahlı isyancılar, işler umdukları gibi gitmeyip, işgalciler yenilince ülkeyi terk etmek durumunda kalmışlardır.

Sorumlusu oldukları Anadolu’daki büyük yıkımdan ve katliamdan ötürü özür dilemesi gereken Yunanistan, Küçük Asya Macerasından çifte soykırım mağduriyeti çıkarmayı başarmak üzeredir. Karadeniz Rumları için PONTUS ( 19 Mayıs ) Ege Bölgesi için ( 14 Eylül ) KÜÇÜK ASYA HELENLERİ SOYKIRIMI !

Yunan ordusu ile işbirliği içindeki Pontus çetelerine milli kurtuluş savaşında verilen mücadele de bu yalan organizasyonu düzenleyeceklere göre ‘soykırım’mış meğer. İlk adımın 100. Yılında, Türkiye’nin kalbi Ankara’da Pontus Soykırımı anma toplantısı düzenleyebilmek için, Atatürk’ün deyimiyle; ” Milli histen zerrece nasiplenmiş olmamak” gerekiyor. Daha acısı Polatlı’nın doğusuna geçemediler diye övündüğümüz Yunan zihniyeti 100 yıl sonra Ankara’da zuhur ediyor. Hem de 18 Mayıs’ta, 19 Mayıs’tan bir gün önce…

Tesadüf mü? Tabii ki değil… Yoksa Polatlı’dan yüzgeri edilen Yunan Ordusu, karşı saldırıyla Ankara’ya girip TBMM’yi dağıttı da bizim haberimiz mi olmadı!

Bu gerçek dışı, tarihimize iftira eden maksatlı organizasyonu esefle kınıyoruz ve Milletimizi bu konuda bilinçli olmaya, tarihi değerlerimizi korumaya davet ediyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur! 14.05.2019

Giresun Barosu Yönetim Kurulu

May 03

Topal Molla Olayı

A.Kemal GÜL

1920 yılında, Afganistan’da Topal Molla adıyla, sakallı, cübbeli, şalvarlı, sarıklı ve elinde tespihiyle bir zat ortaya çıkar. Önce dergâh(Tekke) kurar ve bir cemaat oluşturur. Hemen ardından kendi adamlarını Afganistan’ın dört bir yanına salarak ‘’Topal Mollanın şöyle büyük bir evliya, büyük bir ulema ve şeyh olduğu’’ şeklinde yalanlarla reklamını yaptırır.

Üç yıl gibi bir zaman içinde Topal Molla’nın müritlerinin sayısı 200 bini ve 1925 yılına gelindiğinde müritlerinin sayısı 300 bini aşar.

Topal Mollanın müritlerinin sayısı 300 bini aşınca din kullanılarak Afgan Kralına karşı ayaklanma başlatılmış. Bu ayaklanma süresince büyük katliamlar yaptırılarak oluk oluk kan akıtılmıştır; Afgan Kralı Emmanullah Han bu olaylara engel olamaz. Ülkenin menfaati için Kral 1929’da ülkesinden kaçarak ayrılır.

Kral Emmanullah Han, vatanından ayrılmak için, Kabil Hava Limanında İtalya’ya gitmek üzere uçağın hareketini beklerken, aniden yanına esrarengiz bir kişi yaklaşır ve kendisine, ‘’Beni tanıdınız mı, ben meşhur Topal Mollayım der’’. İngiliz ajanı Topal Molla, sarığını, fesini atmış, uzun sakallarını kesmiş, başında İngiliz fötür şapkası ve kravatıyla, kazandığı zaferin mağrurluğu içinde İngiltere’ye yola çıkmıştı. Afganistan’ı karıştırmakla görevliydim, görev

İmi başarıyla bitirdim ve şimdi İngiltere’ye dönüyorum’’der.

Kral Emmanullah Han; acı acı iç çektikten sonra, İngiliz ajanı Topal Mollaya derki; ‘’Ben senin İngiliz ajanı olduğunu ve hangi görevle Afganistan’a gönderildiğini çok iyi biliyordum. Sen, dini kullanarak halkımı öylesine etkilemiştin ve onların gönüllerine girmiştin ki senin İngiliz casusu olduğuna halkıma inandıramadım’’der.

Böylece İngiltere, 1919 yılında, Afganistan, İngilizlerden bağımsızlık hakkını Ravalpindi savaşı ile kazanan Afganistan’dan öcünü almış olur; tıpkı 1. Dünya Savaşı yıllarında Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak için İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’ı din adna kullandığı gibi

Hiçbir zaman İngiliz ve haçlı zihniyetinin İslam devletleri üzerindeki hain emelleri bitmez. Her türlü Bizans oyunları oynanır, oyunlar dün Afganistan’da olduğu gibi bugün de devam etmektedir. 2016 yılı15 Temmuz da olduğu gibi. Ülkemizdeki kalkışma bunun bir örneğidir.

( YESEVİ aylık Sevgi Dergisi, sayı 302, Şubat 2019 )

*

Müslümanların çoğu dünyayı din kaynaklı bilgiler ile anlamaya çalışır. Müslümanlardan hep bu beklenir. ‘’Allaha yapılan amellerin en sevimlisi Kur’an’ı baştan sona kadar okuyup bitirince hemen yenisine başlamaktır.’’ Hadisi, gereği gibi yorumlanamamış önemli bir uyarıdır. İşin üzücü tarafı Kur’an’ı anlamak amacıyla değil, sevap kazanacağım düşüncesiyle ezberden okunması ya da sadece anlamların derinliği ve nedenlerine inmeden okunması, öncelikle İslam Dünyasındaki düşünce boyutlarının kıstaslarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu şekilde dini anlamak mümkün değildir.

İnsanı düşündürme amaçlı, ufkunu genişletme amaçlı nasihate, bilgilendirmeye yönelik Kur’an ayetleri bilim kabul edilmiştir. Esasında Kur’an, Müslüman’ı / İnsanı bilim yapmaya teşvik eden kutsal bir kitabdır.

Bilim / İlim, aklını kullanarak var olan bilinmeyenleri araştırma, geliştirmeyle çalışmalarıyla bilinir duruma getirmek, Yüce Yaratan’ın yarattığı Âlemin unsurlarını keşfederek edinilen yeni terkipleri insanlığın hizmetine sürme çalışmalarıdır Kur’an’ın insandan beklediği. Yüce Yaratan’ın,’’ yaratılmışların en şereflisi yarattığım insandır ’diyerek zatına muhatap aldığı insana verdiği en güçlü nimet olarak aklın fonksiyonel olarak çalıştırılmasıdır insandan beklediği.

Somut bir ifadeyle, matematik ve bilimsel veriler vahiy değildir. Bunların ilahi bir gücü yoktur. Güçlerini akıl ve rasyonellikten alırlar. Sonra insanlık için kutsal sayılacak görevler görürler.

*

Kur’an ‘’yanlış bir inancı, inatla sürdürmeyi’’ kınamış, tartışmaların ve davranışların doğru bilgiye dayandırılmasını öngörmüştür. Cahiliye geleneğinin taassup ruhu ile Hz. Peygamberin, verdiği nitelikli büyük bir mücadelesini görüyoruz. Günümüzde dahi Müslüman’ın mezhepçi taassuptan kendini arındıramadığını görüyoruz.

İslam dünyasında mezhep taassubu baskıları, ölümleri, yakılan-yıkılan şehirleri beraberinde getirmiştir. Gazali ‘’bir inanç veya düşünceye, gerçeğini anlamadan, sıkı sıkıya bağlılığın’’ taassup olduğunu söyler ve  ‘’Bir mezhebin olduğu yerlerde bile liderlik peşinde olanlar, yapay ayrılıklar üreterek, halkı taassuba yöneltirler.’’der. Gazali’nin şu tavsiyesi ise günümüz yobazlarına ve mezhepçi tavırlara adeta bir şamar niteliğindedir.

Mezheplere yönelmeyi bırak, gerçeği düşünce yoluyla kendin bul ki sana ait bir bağımsızlıktadır, özgür düşüncededir… Yalnız kuşkular insanı gerçeğe götürür,

*

Haçlı ruhunu hiçbir zaman terk etmeyeceği gibi, değişik enstrümanları kullanıp İslam coğrafyasını sömürmeyi sürdürecek emperyalist güçlerin, çok iyi tanıdığı Müslüman halkının, Topal Mollalar aracılığıyla, yumuşak karnından girerek, dünyanın merkezi konumunda olan, yer altı kaynaklarınca zengin bu İslam Coğrafyasını rahat bırakmayacaklardır; her türlü hile yoluyla, iç dinamikleri de kullanarak sömürmeye devam edeceklerdir.

*

Başta Başbuğ Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu iradesinin yüzünü batıya çevirmesi, muasır medeniyet demesindeki amaç;  Türk toplumu, bireysel yaşamını din temelli olarak düşünse de, toplumun ve devletin esaslarını zamanın ve mekânın kurallarına uygun olarak düzenlemesidir. Elde ettiği kazanımlardan vaz geçeceğini söylemek ise ihanet olur; gözünün önünde mezhep çatışmaları içinde boğuşan; demokrasi, özgürlükler ve insan haklarının sıfırlandığı Ortadoğu Coğrafyasının hali bu denli ortadayken!

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar