Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 19

Bosna İntibaları

F.Gürbüz YILMAZ

Bosna ve Aliya İzzetbegoviç.

 

Bosna’nın kalbinde yatan Aliya İzzetbegoviç ve Aliya İzzetbegoviç’in kucağında yatan  Bosna Şehitleri…

 

İster Saraybosna diyelim, ister Bosna Hersek, İster Sarayova, istersek de Boşnakca Sarayevo diyelim; burası Saraybosna’dır. Ecdadın büyük yatırımlar yaparak Avrupa’nın göbeğine oturttuğu

bir kültür  merkezi, bir kültür şehri Bosna… Osmanlı’dan devraldığı mirası ellerinden geldiğince bozmadan, zedelemeden, satmadan var güçleriyle koruyan Bosnalıları yürekten kutluyorum. Ve özellikle Aydınlar Ocağı ekibiyle bizleri Cumhuriyetimizin 85’inci yıldönümü kutlamaları çerçevesinde dört günlüğüne Bosna’ya taşıyan, Aydınlar Ocağı Genel  Başkanı sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal Hoca’ya teşekkür ediyorum. Ecdat yadigarı bölgelerin hiç değilse önemli bir bölümünü tanımamıza vesile oldu.

 

Sanayisi olmadığı için havası, suyu da tertemiz.ırmaklarından akan suyu ister bardağa koy, istersen eğil avuçlarınla iç, doyamazsın içmeye. Evlerde, otellerde musluktan akan suyu kana kana içersin. Sokaklardaki bütün çeşmeler akarçeşme içme suyu. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi.

 

Rüyalar kadar güzel olan bu şehirden ayrılırken arkamızda bıraktığımız tercümanımız Fahreta (ben ona, Fahriye diyorum) ve babası Rıdvan Bey, sıcak ilgileriyle ailemden biriymiş gibi geldi bana. Öylesine sıcak ve öylesine candan. Ve arkada bıraktığımız Toroslar kadar eski, Toroslar kadar güzel Dinaridi Dağları. Dağların arasında vadiyi  bölen Dinaridi Nehri… Nehrin bir yanında uzayıp giden tren yolu, diğer yanında karayolu…

 

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Bosna Hersek’teki Osmanlı eserleri arasında çok önemli bir yer tutar. Külliyenin ,Saraybosna Sancak Beyi, Gazi Hüsrev Bey tarafından 1530-1543 yıllarında yaptırılmış olduğu biliniyor. Bir cami, bir medrese, bir  hankâh, han, kütüphane ve  bezistandan ibaret olan bu külliye, günümüze kadar önemini koruyarak gelebilmiş; Hasar görmüş  olsa da yaşayan en güzel örnektir. Hem Osmanlı’nın, hem de  Gazi Hüsrev Bey’in medeniyete  ve sosyal  gelişime verdiği önemin ölçüsünü göstermektedir. Gazi Hüsrev Bey Camii’ne, Bey Camii de denir. Başkent Saraybosna’da Başçarçı civarında bulunmaktadır. Külliyenin hamam  binası, Belediye  Başkanlık binası olarak kullanılmakta. Osmanlı döneminden kalma, antika eserler de orijinalliği bozulmadan korunmuş, aksesuar olarak başkanlık odasını süslemekte.

 

Gazi Hüsrev Bey’in babası  Ferhat Bey Bosnalı, annesi Üsküdarlı ve Sultan  Bayezit II’nin kızıdır. Eşi Bosnalı. Çocuğu olmamış, Bosnalılar, ona yeniden evlenip çocuk sahibi olması için adeta baskı yapmışlar fakat Hüsrev Bey kabul etmemiş ve “Çocuk için evlenmem. Bosna’da doğan bütün çocuklar benim çocuklarım sayılır” cevabını vermiştir. Bu sebeple de Bosnalılar onu çok severler. Her bayram adına bir kurban kesildiğini, çocuklara yemek  dağıtıldığını ve kendi adına yaptırdığı, Gazi

Hüsrev Bey Camii’inde her gün bir hatim indirildiğini öğreniyoruz. Her gün 30 imam gelir, her biri birer cüz okuyarak hatmi tamamlarlar. Bu  durum savaş sırasında dahi ara verilmeden devam etmiş. Öyle ki, savaşta ancak 13 imam bulunur,  gelir, bombalar altında okumaya devam ederler. Dışarıya çıktıklarında üzerlerine bomba yağdırılmasına rağmen imamlardan ölen yaralanan  olmaz.  Buna karşılık yerde 13 ölü güvercin bulurlar… Bu çok önemli  ve düşündürürcü  bir hadisedir…

 

Bosnalılar dinlerine bağlı, samimi müslümanlar. Erkekler, camilere giderler ibadet için. Camiye gidenlerin ekserisinin gençler olduğunu öğreniyoruz. Ve camiler Osmanlı döneminden kalma. Yeni cami yok. Bir tek yeni cami var, onu da Suudiler, savaş sonrası yaptırmışlar. Sosyalist rejim döneminde, erkeklerin ibadet etmelerinin yasak olduğunu oğreniyoruz. Lakin kadınlar  camilerde ibadetlerini sürdürüyorlar o dönemde..

 

Mostar’ın, Osmanlının Avrupa’daki en önemli şehirlerinden biri olduğu bilinir. Mostar  Ovası ve Mostar Çayı, bizi Mostar Köprüsüne götürdü. Ayrıca Mostar Köprüsü, Osmanlı’nın Avrupa’da vücuda getirdiği en önemli sanat eserlerinden biri. Şehri iki yakaya ayıran Mostar Çayı üzerine oturtulmuş bu nadide eser, son savaşta toz-duman olmuş. (Restore edilen bu nadide eser, elbette eskisi gibi değil. Bunu eski fotoğraflardan anlıyoruz.) İki başında camisi ve çarşısı ile bir abide görünümünde… Mostar Ovası. ..Ovayı bölen karayolu, sağlı-sollu yerleşim merkezleri, üzüm bağları ve meyve bahçeleri ile bezeli… Yolun bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında Hırvatlar ve Sırplar yaşıyor. Cami gördüğünüz yerde Müslümanlar, görmediğiniz yerde Müslüman olamayanlar yaşıyordur.  Hırvatlar ve

Sırplar…

 

Bosna-Hersek’te Müslüman olmak zor, İstanbul’da Türkiye’de Müslüman olmak çok kolay, ama Bosna’da zor, diyor Rıdvan Haliloviç Bey. Sonra ilave ediyor: “Müslümanları diğerlerinden ayıran üç önemliunsur var. Birincisi: Müslümanlar dürüsttürler. İkincisi: Müslümanlar  yalan söylemezler. Üçüncüsü: Müslümanlar emanete ihanet etmezler.” Bir bomba yağmuruna tutulmuş tarihi eserlere ve yerle bir edilen Boşnak mahallelerine bakıyoruz, bir de  bu eserlerle birlikte ailelerini yurtlarını, yuvalarını korumak uğruna  şehit düşmüş, şehitlikte yatan binlerce Bosnalıya bakıyoruz. Gerçekten Bosna’da Müslüman olmak çok zor.

 

“Neden Bosna” diye düşündüm hep. Evet. Neden Bosna. Bunca  insanın, bunca tarihi eserin katledilmesi neden? Çünkü burası Osmanlının  büyük yatırımlar yaptığı, Avrupa’nın Kudüs’ü sayılan,

üç semavi dini bir arada barındıran kanton… Bosna-Hersek kantonu…

 

Savaşın yakıp yıktığı Bosna’yı yeniden ayağa kaldırmak için kadın-erkek elele, omuz omuza yürekleri ile çalışıyorlar. Erkekler devlet sektöründe, kadınlar ise her yerde. Dükkan açmış, Boşnak böreği yapan- satan kadınlar, büfelerde garsonluk yapanlar. Otel-motel ve pansiyonlarda çalışan kadınlar . Hepsi bakımlı, hepsi düzgün giyimli… Tesettürlü  olanları  da, modern giyinenleri de şık ve bakımlı…

 

Travnik, çok özel bir yer.Burası, sular ve minareler şehri olmalı. Her yanda topraktan fışkıran su sesleri bestekarı bilinmeyen namelerle doluyor kulaklarımıza… Şehri baştan başa gezemedik ama, minare sayısı hayli fazla idi.  Travnik’te ilk tanıştığım, şehrin girişindeki Elçi İbrahim Paşa Medresesi oldu. 1706 tarihli bu medrese, bugün İmam-Hatip Lisesi görevini yapıyor. Bosna’da halen medreseler faaliyette ve o yüzden olsa gerek İslamiyet ve Osmanlı kültürü değişime uğramamış…Medreseye girdiğim zaman dikkatimi çeken şey, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosnalı Hıristiyanlar için verdiği koruyucu nitelikteki ferman oldu. Medreseden çıkınca karşı tepedeki  Osmanlı Türk  Kalesi bütün ihtişamı ile karşımdaydı. Şehri bu kaleden koruduk, diyor tercümanımız Fahreta. Kaleye çıkma şansım olmadı…

 

Bir başka önemli eser de, Alaca Camisi idi. Balkanlarda dış cephelerinde  ahşap süslemeler olan camilere Alaca Camisi denildiğini biliyoruz. Bu caminin diğer adı da Süleyman Paşa Camisi’dir. 1757 yılında Bosna Veziri Sopasalan Kamil Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.  Travnik şehrine Osmanlı – Türk mührünü vuran üç büyük eserden biri olduğu bilinir. Ayrıca Travnik için “dualı şehir, düşmeyen tek şehir“ deniliyor. Son savaşta daha doğrusu katliamda Bosnalılar şehri kaleden koruduklarını söylüyorlar.

 

Buraları Anadolu’nun herhangi bir şehri ile ne kadar da benzeşiyor. Yollar, göz alabildiğince yeşilliklerle dolu. Karadeniz’de geziyormuşuz hissini uyandırıyor insanda.

 

Blagay denilen yerde, Bujina Nehri’nin kaynağının hemen yanında kurulmuş Alperenler Tekkesi. Muhteşem bir kayanın üzerinde  yükselen dağın  altından çıkan suyun kenarında kurulmuş olan bu tekkeyi, Türklerin en büyük, en önemli tarikat önderi, Yesevi Tarikatının kurucusu, Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi Sarı Saltuk kurmuştur. Bu tekke sayesinde İslamiyetin Avrupa’ya Omanlı’dan önce gittiği bilinir.  Tekkeler ortamı hazırlamış ve Türkler Balkanları kolaylıkla almışlardır. Tekke’nin çok güzel bir mimarisi var. Tipik Safranbulu evlerine benzeyen sade bir konak. Konağın alt ve üst katında çok büyük olmayan iki balkon var. Alt kattaki balkondan merdivenle ırmağa iniliyor. Balkonun parmaklığına asılı duran bakır tası suya daldırıp, doldurduğumuz buz gibi sudan kana kana içtik.

 

Tekkenin tam karşısındaki lokantada taze balık yemenin zevki bir başka idi. Lokantalarda ya

et yersiniz, ya balık. Bir de hamur işleri. Öyle yeşil sebze, kıvırcık, marul filan aramayın, bizim karışık mevsim salatası da uğramaz sofralara. Savaştan çıkan bir millet… Muhtaç olduğu çok şey var ama onlar öncelikle bir alışveriş merkezi istiyorlar. Bir iki bölgede var, ama onlar dost  bilmedikleri bir ülkenin  açtığı müesseseden alış veriş  yapmak istemiyorlar. Blagay’daki Sarı Saltuk, Yesevi Hazretlerinin yüz bine yakın öğrencisinden biridir ve İslam dinini tebliğ için buralarda bulunmaktadır.

 

Buraya kadar, Bosna’da görüp hissettiklerimden bir bölümü paylaşmak istedim. Tamamını yazmaya kalksam ciltlere sığmaz. Burada gerçekleştirilen toplantılar, sempozyumlar, sunulan tebliğler ve törenler erbabınca anlatılacaktır. O sebeple ben bu kadarla yetineceğim.

07.Kasım.2008

 

 

 

Formun Üstü

 

Tem 13

Batılıların gözleri önünde gerçekleşen Srebrenitsa katliamını unutmadık

Büyük bir insanlık trajedisi olan ve Batılıların gözleri önünde, sırf Müslüman oldukları için, 8 bin 372 Boşnak sivilin Sırp askerlerce hunharca katledildiği Srebrenitsa katliamı, üzerinden 23 yıl geçmesine rağmen, Boşnak halkı ve İslam dünyası için kanayan bir yara olarak kalmaya devam ediyor.

Avrupa’nın ortasında ve Birleşmiş Milletlerce güvenli bölge ilan edilen Srebrenitsa’da 400 silahlı Hollanda Barış Gücü askerinin gözleri önünde gerçekleştirilen ve 11 Temmuz 1995’te başlayan  bu katliamda, birçok kadın ve küçük yaşta çocuk da öldürülmüştür. Bu soykırım, sadece Bosna Hersek’te değil, tüm dünyada acının ve adalet arayışının sembolü haline gelmiştir.

Srebrenitsa katliamı. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa’daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır.

Aydınlar Ocakları olarak, bin yıldır Müslümanlara karşı sürdürülen haçlı zihniyetinin 20. Yüzyıldaki bir örneği olarak gördüğümüz Srebrenitsa katliamını gerçekleştirenleri şiddetle kınıyoruz. Bu katliamda ve Bosna’daki iç savaşta Sırp ordusunca şehit edilen Boşnak kardeşlerimizi rahmetle anıyoruz. Boşnak kardeşlerimize sırf Müslüman oldukları için uygulanan bu soykırımı ve benzerlerini asla unutmayacağız ve unutturmayacağız.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Ağu 31

Dünya’daki Değişmeyi Kavrayabilmek…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Ağustos ayı Türk tarihinin zaferler ayıdır. Ancak 10 Ağustos 1920’de de Sevr Antlaşması imzalanmıştır. Malazgirt zaferi Anadolu’da Türk’ün egemenliğini sağlamasının anahtarı olmuştur. 1071’de Malazgirt Zaferiyle Türklerin Anadolu’ya ayak bastığını ileri sürmek yanlıştır ve en azından eksik bir değerlendirmedir. Anadolu’da 1071 öncesinde de Türk boyları yaşamaktaydı.

Eğer Malazgirt zaferi olmasaydı tarihi süreç içinde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları gerçekleşebilir miydi sorusu akla gelebilir. Milletler için tarih süreklidir ve bir bütün teşkil eder. Eski Türk Tarihi, Selçuklu ve Cumhuriyet Türkiyesi Türk’ün inişli çıkışlı tarihinin temel safhalarıdır. Bunlar bir bütündür. Her dönem yaşadığı tarih kesiti içinde ele alınıp değerlendirilebilir. Cumhuriyetçi ve Osmanlıcı ayırımına gidilerek kamplaştırıcı ve çatıştırıcı tahrikler ve ekilen nifak tohumları aslında Türk tarihinin bütününe saldırıdır. Dün Osmanlı’yı tarih sahnesinden silmeye uğraşanlar, 1923 sonrası Cumhuriyeti güçlendirip yücelttiler mi? Dün gerçekleştirilen yıkıcı ve çökertici süreç bugün de değişik şekillerde ve vasıtalarla sürdürülmektedir.

Aydınlar Ocağı toplantılarında ve şura bildirilerinde devamlı vurguladığımız bir gerçek vardır: Sözde dost ve düşmanlarımız tarafından önümüze konan tuzaklar, en son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü de aslında 1453, 1071 ve 1923’ün intikamını almaya dönüktür. Biz bunları söylerken dudak bükenler, bizi fanatik, aşırı ve komplocu görenler bugün ifadelerimizi kullanmaktadırlar.

Günlük ve sadece belirli bir dönem açısından tarihi olayları ele alamayız. Bu eksik bir yaklaşım olur. Tespitte yanlış yaparsak; uygulayacağımız politikalarda ve alacağımız tedbirlerde de yanlışlar yaparız. Bir dönem bölücü terör olaylarına bakışta ve Suriye’deki gelişmelerde olduğu gibi… Batı’nın ve Rusların dün Kürt ve Ermenileri Osmanlıya karşı nasıl ve niçin kışkırttıklarını bilmezsek; ütopik barışçı, açılımcı ve sözde çözümcü kesiliveririz. Bugün süper bir güç olan ve Dünyada da tek patron olmaya direnen ABD’nin Türkiye’ye karşı PKK ve yandaş terör örgütlerini neden desteklediğini de anlayamayız. ABD ile stratejik ortak değil; tersine stratejik düşman olduğumuzu da geç fark ettik. Düşmanları güldürmeyelim.

ABD’nin küstahça ve NATO üyesi olarak Türkiye’ye yaptığı çirkin muamele hangi ABD sorusunun cevabını doğru vermeyi gerektirmektedir. Stratejik düşmanın adı Trump yönetimidir. ABD ve Türkiye’nin bütün olup bitenlere rağmen, birbirine ihtiyacı sıfırlanmış değildir. Rusya ve Çin’le olan ilişkilerimizin geliştirilmesi ihtiyacı, ABD ile ilişkilerimizde pazarlık gücümüzü artırabilir. Aynı durum Rusya, Çin ve İran’la ilişkilerimiz açısından da düşünülebilir. Değişen dünya şartları ABD’yi yeni dengelere zorlamaktadır. Dünün soğuk harp şartları değişmiştir. Adeta dünyanın çivisi çıkmıştır. Dostluklar ve müttefiklik tartışılır hale gelmiş, milli menfaatler ön plana çıkmıştır. Ciddi devletler daha iyi ufalanarak daha çok bütünleşebilecekleri hayallerinden uzaklaşmışlar, merkezi ve üniter yapılarını güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Çok kültürlülük uyutmaları ve özerklik bağışları geride kalmıştır. Türkiye’de bazıları değişimi anlamasa da… ABD tehditlerle, doğrudan veya dolaylı müdahalelerle, eşitlikçi ilişkileri reddederek artık sonuç alamayacaktır. Siyasi eksen de Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. ABD’yi ve Trump yönetimini hiddetlendiren, alışılmadık dış politika çirkinliklerini, şantajları sergilemesinin sebeplerinden birisi budur. ABD Başkanlarından Carter’in güvenlik danışmanı Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” isimli eseri bugüne ışık tutmakta, Avrasya ve Doğu eksenindeki gelişmeye işaret etmektedir.

Türkiye zor bir dönemden geçmektedir. Yönetenlerimiz düşmanı birleştirici beyanlardan kaçınmak durumundadırlar. Yanlış beyanlarla ülkemizde hukuk devletinin bulunmadığı izlenimi verilmemelidir. Hilal-Haç kutuplaşması tahrik edilmemelidir.

Tem 31

Gelişmişlik ve Ahlak

Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

Kant’a göre insan, eylemlerini kişisel çıkarı için veya merhamet gibi hisleri nedeniyle değil GÖREV ANLAYIŞI ile yerine getirmelidir. Yani, merhamet hisleriyle bağış yapmak veya toplumsal baskı sonucu yardımda bulunmak ya da saygınlık kazanmak amacıyla ahlaklı davranışlar sergilemek gerçek ahlaki eylem değildir. Eylemlerin sebebi sonuçlarından çok daha fazla önemlidir.

 

Genellikle eğitim ve gelişmişlik arasında önemli bir bağ olduğu savunulur. Doğal olarak, bu görüşü kabul etmemek mümkün değildir.

 

Max Weber ise yaptığı çalışmalarında ahlak ve kapitalist gelişim arasındaki ilişkileri incelemiştir. Aslında toplumsal yaşam, gelişmişlik ve ahlak arasında sanıldığından çok daha fazla, çok daha etkin bir ilişki bulunmaktadır. Kanaatimce ahlak şu etkilere sahiptir:

 

  • AHLAK EĞİTİM TALEBİ DOĞURUR. Örneğin; ahlaklı bir insan yaptığı işi en iyi şekilde yapmak, aldığı ücreti hak etmek ister. Aldığı ücreti hak etmesi ise işini en iyi, en bilgili şekilde yapmasını gerektirir. Bu nedenle ahlaklı bir insan iyiye doğru gelişmek, bunun için okumak ve eğitim almak ihtiyacı duyar. O, diğer pek çok birey gibi çalışmadan ya da hak etmeden kazanmak istemez. Az çalışmak veya bilgisiz, yetersiz ve verimsiz olmak onu rahatsız eder.

 

  • AHLAK ADALET TALEBİ DOĞURUR. Mesela; dürüst ve ahlaklı bir insan yapılan haksızlıkları gördüğünde devletin ya da adalet kurumlarının adaleti tesis etmesini ve daha adil olmasını ister; hatta gerekirse bunu dile getirir ve mücadele eder. Kendisi de görev yaptığı yerlerde adil olmaya, adaletle yönetmeye çalışır. Yöneticilerinin adaletli olmalarını bekler.

 

  • AHLAK DÜZEN VE ÖRGÜTLENME TALEBİ DOĞURUR. Bulunduğu ortamda adaletsizliğin, başıbozukluğun ve karmaşanın kol gezdiğini gören kişi bu kuralsızlıktan şikayetçi olur. Dile getirse de getirmese de, kurallara uyulmasını, düzenli bir ortamın oluşturulmasını talep eder.

 

  • AHLAK DİĞER İNSANLARIN DA AHLAKLI OLMASI TALEBİNİ DOĞURUR. Ahlaklı insan gayrı ahlaki davranışlarda bulunanlarla beraber olmaktan hoşlanmaz. Onlarla arkadaşlık etmekten ya da birlikte faaliyette bulunmaktan kaçınır. Çevresindekilerin de kendisi gibi dürüst olmasını ister. Bunun için, gördüğü kötülükleri eleştirmeye başlar, hatta düzeltmeye çalışır. Toplumda ahlaklı insanların çoğalması bir nevi denetim mekanizması kurar. Zira kötü davranışlar eleştirilir ve engellenmeye çalışılır. Oysa ahlaki değerlerin önemsenmediği toplumlarda, ya yolsuzluklara iştirak ya da onları desteklemek söz konusudur. Toplum bu tür davranışları önemsememekte/umursamamakta ve engellemek için çaba sarf etmemektedir; bazen daha da ileri giderek destekleyip savunmaktadır.

 

  • AHLAK AÇIKLIK/ŞEFFAFLIK TALEBİ DOĞURUR. Ahlaklı insan kapalı kapılar arkasında yapılan usulsüz işleri tasvip etmez. Böyle davranan yöneticileri desteklemez. Tam tersine bu gibi yolsuzlukları açığa çıkaran medya kuruluşlarına destek olur, onları hararetle savunur. Böylece ahlak şeffaf yönetimin oluşmasını sağlar. Ahlaksızlığın yaygın olduğu toplumlarda ne kadar kural konulursa konulsun yapılanların önüne geçmek çok zordur. Zira kuralları takan ve onlara uymak için gayret sarf edenlerin sayısı azdır. Çoğunluk ahlaksız davranışlara iştirak edenlerin ya da bananecilerin elindedir.

 

Sonuç olarak; toplumda ahlaklı insanların artması, hem eğitim seviyesinin yükselmesini, hem daha etkin bir adalet mekanizmasının kurulmasını, hem de daha şeffaf ve düzenli bir yönetimin oluşmasını sağlar. Geri kalmış ülkelere baktığımızda siyasi ve ticari ahlakın gelişmiş ülkelere nazaran daha az yaygın ve etkin olduğunu görürüz. Aslında geri kalmışlığın belki de en önemli sebebi, eğitimsizlik değil ahlak düşüklüğüdür.

Eyl 02

Biz İçeriden Siz Dışarıdan

Ruhittin SÖNMEZ

“Cumhuriyet tarihimizin en ağır ekonomik krizi” olması muhtemel bir ekonomik türbülans içine girdik. Bu ağır krizin oluşmasında elbette dış tesirler de var ama asıl olan içeride bizim yaptıklarımız.

Borç aldığımız elâlemin parasını har vurup harman savurmak, üretim yerine tüketim harcamalarına yönelmek, hukuk devleti olmaktan uzaklaşmak ve vatandaşlarımız arasında ayrışma ve kutuplaştırma yaratmak. Bunlar bizim içeride yaptıklarımız.

***

Abdülaziz zamanında iki kere sadrazamlık, 10 yıl kadar da dışişleri bakanlığı yapan Keçecizade Fuad Paşa hazırcevaplığıyla meşhurdur.

Kendisine, Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Avrupa seyahati esnasında soruyorlar “en güçlü devlet hangisidir?” diye.

Fuad Paşa, “şüphesiz ki Devlet-i Aliye-i Osmaniye’dir. Çünkü yıllardır siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor” şeklinde cevap verir.

***

Sonunda Osmanlı Devletini yıkmayı başardık(!).

Dilerim Türkiye Cumhuriyeti için aynı şey olmasın. Ekonomik kriz konusundaki kötümser tahminler tutmasın. Olabilecek en az zararla bu badireyi atlatalım.

Bunun için yaptığımız hatalardan ders çıkarmak, “aynı gemide olduğumuzu” sadece kriz dönemlerinde külfet yüklerken değil, her zaman (nimet dağıtırken de) hatırlamak gerekir.

Ayrıca elimizdeki imkân ve kabiliyetleri verimli bir şekilde kullanmamız gerekiyor.

Yeter ki ortak aklı işletebilecek bir toplumsal mutabakatı sağlayabilelim. Lüzumsuz iç çekişmelerle enerjimizi boşa harcamayıp, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte bu belayı atlatmak için gerekli tedbirleri alacak basireti gösterebilelim.

**************************************

GEÇMİŞ VE MEVCUT KUDRETİMİZİ BİLMEK

Fransız imparatoru III. Napolyon, bir gün opera salonuna girerken, Osmanlı sefiri (elçisi) Keçecizâde Fuad Paşa’nın ayağa kalkmadığını görür.

Bunun üzerine protokol nâzırı olan memura der ki: “Gidip sorun bakalım. Yoksa kendisini Kanunî’nin elçisi mi zannediyor?”

Bu suale Keçecizâde’nin cevabı şu şekilde olur:

“Hâşâ!.. Eğer ben Kanunî’nin sefiri olsa idim, sizin kralınız, benim olduğum yere, benden izin almadan girebilir miydi?

Hem geçmişteki kudretimizin farkında olan ve hem de mevcut gücümüzü bilerek (komplekse kapılmadan ama gücümüzü abartmadan), bu gücü azami ölçüde değerlendirebilen devlet adamlarına ihtiyaç duyuyoruz.

*************************************

HEM CAHİL HEM MÜSLÜMAN

Fuad Paşa’nın babası Keçecizade İzzet Molla’nın dili oğlundan da sivriymiş…

Rumlardan Hançerli Bey, Hıristiyan olduğu halde Osmanlıcayı iyi bilir, özellikle hadisler hakkında derin bilgisi varmış.

Bir gün cahil bir Müslüman, İzzet Molla’ya Hançerli Bey için şöyle demiş:
“Madem İslamiyet’i bu kadar biliyor, niye Müslüman olmuyor?”

İzzet Molla adama şöyle bir bakmış:

“Sen bu kadar cehaletinle niye Hıristiyan olmuyorsun?”

***

Bugün cehaletinin ve cahil cesaretlerinin büyüklüğüne şaştığımız Müslümanların sayısı ve cüretleri o kadar çok ki..

Bunlara hak ettikleri cevapları verebilecek Keçecizade İzzet Molla gibi aydın devlet adamlarını adeta mumla arıyoruz.

Sözde “kanaat önderi” olan cahil din adamlarına karşı devletimizin mevcut yöneticilerinin tavırları çok farklı. Haddini bildirmek bir yana, bu tür adamları saraylarda ağırlıyor veya ayağına kadar gidip karşılarında diz çöküyorlar.

***********************************

EKONOMİK KRİZ DÖNEMİ İÇİN TAVSİYELER

Vatandaş olarak bizlerin gidişatı değiştirme imkânımız yok. O halde, bari “gelen afetten en az zararla nasıl çıkarız?” hesabını yapalım.

İlhan Kesici’nin önceki krizlerden birinde yaptığı tavsiyesi şimdi daha da geçerli: “Çare ayağını yorganına göre değil, yorganının yarısına göre uzatmakta.”

Aşağıda uzmanlardan edindiğim bilgileri paylaşıyorum. Böylece okuyucularıma belki biraz faydam olur.

Borçlanmadan kaçının. Kredi kartı borçlanmalarınızı azaltın, var olan borçları kapatmaya çalışın.

Döviz geliri olmayanlar, kesinlikle dövizle borçlanmayın. Ticari işlemlerinizi TL ile yapın.

Konut fiyatlarının daha da düşmesi bekleniyor. Konut alımı için daha uygun şartların oluşmasını bekleyin.

Mümkünse nakitte kalın. Döviz ve faiz kazandıracak görünüyor. Tüketici özellikle nakit parası ile çok cazip fiyatlarla mal alma imkânına kavuşacak. Fiyatların aşırı düşmesini engelleyecek tek faktör döviz fiyatlarındaki artış olacak.

Devletin fiyatlarını belirlediği ve genel ve yerel bütçelerin en önemli gelirlerini oluşturan (ÖTV, KDV, ÖİV gibi gelir kaynakları olan) elektrik, doğalgaz, telefon (iletişim) ve su fiyatlarında artışlar devam edecek. Sigara ve içkiye zamlar yapılacak. Devletin dolaylı vergiye ihtiyacı artacağı için vergide adaletsizlik artacak.

Enflasyonda bir artış olması beklenmekte. Maaşlardaki artışlar kesinlikte enflasyonun altında kalacak.

Tasarrufları olan vatandaşlarımızın risk ve kâr dengesini optimize edebilmek için tasarruflarını bölerek farklı yatırım araçlarına yatırması uygun olur. Borsa sade vatandaş için oldukça risklidir. Profesyonel yardım almaları gerekir.

İşverenlerin işçi çıkarmayı en son düşünmesi gerekir. Bir işletmenin en önemli sermayesi onun entelektüel birikimidir (yetişmiş insan gücüdür). Kriz ne kadar derin ve ne kadar şiddetli olursa olsun, belli süre sonra yeni dengeler oluşacaktır. Kriz sürecinde ve kriz sonrasında mevcut entelektüel sermayenizi koruyamazsanız yeni dengeler oluşurken zayıf bir bünyeniz olacaktır. İllaki bazı çalışanların çıkarılması gerekiyorsa, ilerde ikame edilecek personelin, yerini kısa zamanda doldurabileceği, en vasıfsız çalışanlardan başlamak uygun olacaktır.

İşsizliğin genel olarak artacağı ve birçok kişi için maaşların reel olarak düşeceği tahmin ediliyor.

Döviz bazlı kira sözleşmeleri TL’ye döndürülmeli. Kiralardaki artışın enflasyonun gerisinde kalacağı hatta birçok konut ve işyeri için kira artışının gerçekleşmediği bir dönem olacağı beklenmekte.

Durum iç açıcı değil, ancak karamsarlığa kapılıp kriz sonrasında hazırlanmamak birçok fırsatın kaçmasına yol açabilir. Özellikle bir işyeri olanlar ve tasarrufu bulunanların bu dönemi kriz sonrası için ciddi bir fırsata dönüştürmesi mümkün olabilir.

Tem 08

Modernleşme ve Milliyetçilik Olgusu!

Fahri YAĞLI

 Doğru söz acıdır; onu hazmedebilirsen, yarın faydasını görürsün, o sana zevk verir. Doğru söz, bak, gönüle acı ve sert gelir; sert söz doğrudur; o doğru söz nerede? (Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, beyit 5777-5778)

Türkçülüğün fikir babalarından Ziya Gökalp milleti, halkımızın ifadesiyle “dili dilime, dini dinime uyan insanlar topluluğu” olarak tanımlamış; ırkçılığı kesinlikle reddederken diğer faktörlerin de tek başlarına yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Hiç şüphesiz din/inanç ve dil çok önemli iki faktördür. Bu kodlardan ikisinin bir arada olmadığı durumları dikkate alarak bunlardan biri eksik olduğu takdirde aranacak diğer unsurlarıda hesaba katmalıyız. Ortak tarih, ortak kültür, bir arada yaşama iradesi ve ortak gelecek tasavvuru bunların başında gelir.

Yaygın görüşe göre millet, siyasi bir birlikteliğin, ortak adıdır. İmparatorluk mirasının üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bunu böyle kabul etmiştir.Bu sebeple “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran millete de “Türk Milleti” denmiştir.”

Türkiye Devletinin kuruluş felsefesini oluşturan unsurlar açısından da farklı etnik kimlikleri iddia edenler çıksa da, bin yıllık ortak bir tarihin ve ortak bir gelecek beklentisinin birleştirdiği bir millet olduğumuz gerçeği de unutulmamalıdır.

“Türk milleti” kavramı, kapsayıcı ve kuşatıcı olarak kullanılmaktadır. Devletimiz Türk devletidir ve milletimizin adıda “Türk Milletidir”. Etnik köken ve ana dil açısından farklı olan vatandaşlarımız da bu kapsayıcı kavramın içinde mütalaa edilir. Burada bizim tarihî tecrübemiz açısından da bir sapma ve ayrıştıma söz konusu değildir.

Yıllardır sürdürülen etnik taassub, ayrılıkçı vakalar ve bölücü unsurlar bu kuruluş ve yaşam felsefesine karşı ihanet içinde olmuşlardır. Türk milleti olgusu, doğal bir reflekstir. Bu felsefe sadece duygu değil, bilgi ve akılla beslenen güçlü bir milletleşme vakasıdır, bu ülkenin gerçek aydınlarının temel görevi bunu fikren beslemektir.

Milliyetçilik, modernleşme sürecinin doğal bir sonucu ise, milletin tanımlamanın sonucu olan “Türk Milliyetçiliği”   modernleşme sürecinin doğal bir sonucudur deyebiliriz.

Türk milliyetçiliği ortak bir dil ve kültür sunarak yeni bağlılık, aidiyet ilişkisini ile kendini ifade eder.

Atatürk’ün devlet kurma kodları da Türk Milletçiliğinin güçlü dinamizmidir. Türk Milletçiliği fertlerin birliği ve devletimizin bekasıdır. Türk milletinin bütün meseleleri bizim meselemizdir. Siyaset de buna dâhildir, bin yıldır kesintisiz ayakta duran devlet-i ebed-müddet’in bekası en mühim önceliğimizdir.

Türkiye’de siyasetin  üslup ve tarzı yanlıştır, kutuplaşma ve psikolojik bölünmelere müsaittir. Bir Türk Milliyetçisi olarak, bu psikolojik iklimi oluşturan ateşe odun değil, su taşımak temel vazifemiz olmalıdır.

Türk Devleti ve Tür Milleti için, büyük bir inşa hamlesinin başlangıç noktası, kendini ve dünyayı tanımaktır. Kendisi olamayan, kendisini tanımayanın evrensellik yada dünya vatandaşlığı iddiası kof olduğu gibi, içe dönük, tecritçi ve ben-merkezci bir yaklaşımla bir medeniyet kurması yada  bu küresel dünyada iddialı olması mümkün olmayan bir hayaldir.

Şanlı tarihimizdeki, büyük başarıların bu dönemde bir benzerini gerçekleştirmesinin yegane yolu, bilgiden, bilimden ve akıldan geçmektedir. Tabii ki bu bilgi ve bilim, bizim medeniyetimizin çerçevesini oluşturan değerlerimiz istikametinde bir dünyanın inşası içindir. İnsanı merkeze alan bir medeniyet, her şeyden önce yaşanabilir bir çevre, sürdürülebilir ve adaletli bölüşümü esas alan bir kalkınma, insanların kendilerini gerçekleştirmelerine fırsat veren bir eğitim siyaseti ile mümkündür

Türk Millî Mücadelesinin devamı ve başarısı için, milletin seçeceği yeni  Hükümet erki, ve Cumhurbaşkanı bu Türk Devlet felsefesini doğru idak etmelidir. Yeni dönemde kendi ağırlığını ve önemini müdrik olarak millî iradenin gerekleri doğrultusunda kullanmalı ve Türkiye’ye kurulan tuzakları boşa çıkarmak için çalışmalıdır.

Türk Milletinin feraseti ve şahsiyeti bu büyük ülküsüne ulaşmasında rehberlik edecektir , Türk’ün 21. asırdaki Kızıl Elma’sına giden yolda siyasetçiler kadar ve hatta onlardan fazla düşünce, bilim ve sanat adamlarına, geleceğin teminatı gençliğe görev düşmektedir.

Büyük bilge Yusuf Has Hâcib’in dediği gibi, “Akıl karanlık gecede bir meş’ale gibidir; bilgi seni aydınlatan bir ışıktır.”.  Türk milletinin seçeceği Lider, Türk ve İslam âlemine yeniden önder olacağı gibi, yeni bir medeniyetin inşasına da muktedir olmak zorundadır.

Allah Türk Milletinin ve mazlum milletlerin yâr ve yardımcısı olsun..

Eyl 13

Uyuyan Destanımızı Uyandıralım

Cafer GENÇ

Son günlerde yaşadığımız olaylara tepki olması ve milli ruh vermesi düşüncesiyle, “Biz, bu hallere düşecek millet değiliz” anlayışımla, 3 gündür, “çok doluyum” diyerek Türk milletini ve Türk tarihini anlatıyorum.
Bugün de, Türk tarihinin altın sayfalarını şöyle bir çevireyim de, altını çizdiğim tespitlerimi sizlerle paylaşmış olayım.
Bilinmeyeni M.Ö. çok eski olan, bilineni ile, 1600 yıllık muhteşem bir tarihin sahibi olan Türkler; Hunlar ve Göktürkler ile Orta Asya’yı yurt edinmişler, Batı Hunlar ile Avrupa’ya, Oğuzlar’ın 24 boyu ile dünyaya yayılmışlardır.
Selçuklular’la Anadolu’ya, Osmanlılar’la üç kıtaya hakim olmuşlardır.
İskitler, ilk Türk devleti olarak bilinmektedir. “Türk” adı, ilk defa Göktürkler’de kullanılmıştır.
Türkler’in en büyük hakanı olarak kabul edilen Mete Han (Oğuz Kağan), ömrünü Çinliler’le mücadele ile geçirmiştir.
Mete Han’ın zayıf düştüğü bir zamanı fırsat bilen Çinliler, elçiler göndererek ondan atını, altınlarını, hazinelerini, kılıcını, kaftanını istemişler, “kendime ait şahsi eşyalarım” diyerek gelen elçilere verdiği söylenmektedir. Çin sınırındaki kaya parçası olan bir Türk  toprağını istemelerine çok sert tepki göstererek, “daha önce verdiklerim benim özel eşyalarımdı. Bu istediğiniz milletimin toprağıdır, vatanımın bir parçasıdır, onu veremem” demesi üzerin savaş çıkmış, Çinliler’i mağlup etmiştir.

Çinliler, Türk akınlarını durdurmak için bugün dünyanın 7 harikasından biri olan “Çin Seddi”ni yapmışlardır. Bu harika eserin, “yapmazsa yaptırır” anlayışıyla yapılmasına Türkler vesile olmuştur.
Orhun Abideleri, Orta Asya Türk tarihi ve Türkler’in hayatı hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Bilge Kağan, “Ey Türk!.. Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini (yurdunu) ve töreni (kültürünü) kim bozabilir? Titre ve kendine dön” diyor.
Tonyokuk ise “Ey koca ve yüce Türk, devşirmeler seni devşirmeden, sen aklını başına devşir” demektedir.
Bu sözler, bugünlerde ne kadar anlamlı diye düşünüyorum.
“Kürşat ihtilali”ni çoğunuz bilirsiniz. Kürşat, 40 kişi ile Çin sarayını basmış ancak, yağmur sebebiyle başarıya ulaşamamıştır.
Tarihin akışı içerisinde destanlarla başlayan Türk hayatında pek çok savaş zaferlerle sonuçlanmıştır. Türk tarihi, dünya tarihinin altın sayfasını oluşturmuştur.
Türk büyükleri, özleriyle (yaptıkları, yaşadıkları) ve sözleriyle kendilerinden sonra gelecek nesillere örnek olmuşlar, kültürlerini ve değerlerini miras bırakmışlardır.
Alparslan’ın Malazgirt Savaşı sonrası, esir aldığı Diyojen’e, “savaşta düşmanımdın, şimdi elimdesin, benim misafirimsin” demesi ne kadar asil bir davranıştır.
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e, “Bu dünya ikimize dar” derken zafer kararlılığını ne kadar güzel ifade etmiştir.
Fatih Sultan Mehmet’in, “Eğer mümkün olsaydı milletim için dünyayı sırtımda taşırdım” derken millete hizmet etmenin sonsuzluğunu ve sınırsızlığını ifade etmesi çok anlamlıdır.
Genç yaşında İstanbul’u fethi ile çağ kapatıp çağ açması dillere destan mucizevi bir olaydır.
İstanbul’u fethettikten sonra üç papazın, Osmanlı adaletine hayran olduğunu anlatan hikaye de güzel örnektir.
Türk tarihinde, Osmanlı’nın duraklama dönemine kadar muhteşem bir tarihin varlığını görürüz.
“Hatalarımız olmamış mıdır?” diyecek olursanız, elbette ki vardır, olmuştur.
Nitekim, koskoca imparatorluk bilime ve sanata uzak kalarak duraklamış, gerilemiş ve 1900’lü yılların başında çökmüştür.
1914 yılında 1.Dünya Savaşı başlamış, 1915 yılında Çanakkale Zaferi Türk’ün varlığını bütün dünyaya göstermiştir.
Çanakkale Destanı ile ilgili anlatılacak binlerce olay vardır (Daha önce yazdığım Çanakkale ile ilgili yazımda bu olayları yazarak Çanakkale’yi anlatmıştım). Çanakkale’de, Türk’ün var olma mücadelesi verilmiş, Türk tarihinin en büyük destanı yazılmıştır.
Çanakkale zaferi, Kurtuluş Savaşı’mıza milli ve manevi ruh vermiştir. Bu inançla, kurtuluşumuzun savaşı zaferle sonuçlanmıştır.
Bu zafer, düşman devletlerinin, nasıl kaybettiklerini anlayamadıkları, akıl erdiremedikleri, mucizenin sırrını çözemedikleri, bizim de anlatmakla bitiremediğimiz bir destanımızdır. Bu savaş; vatan ve millet aşkıyla, hürriyet sevdasıyla haklının – haksıza, azın – çoğa, vatanseverlerin – istilacılara, imanın – imkâna karşı galibiyetini sağlayan müstesna bir zaferdir.

Başta, Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, yediden yetmişe Türk milleti, bu mucize zaferlerin mimarları olmuşlardır.
Bu tarihi olay ve şahsiyetler, mazlum ve mağdur milletlerin kurtuluşlarına da vesile olmuşlardır.
Evet… Böyle bir tarihin ve tarihi şahsiyetlerin sahibi olan Türkler, içerideki ve dışarıdaki güçler tarafından, yılların kini ile her zaman yok edilmek, zayıf düşürülmek istenmiştir.
İç ve dış güçlerin entrikaları, oyunları bizlere sorun ve sıkıntılar yaşatmaya devam etmektedir.

Tarihimiz ve coğrafyamız değiştirilmek istenmektedir.
İstiklalimiz ve istikbalimiz tehdit altındadır.
Ortadoğu’da -ve hatta dünyada- güçlü bir Türk’ü, Türkiye’yi, milli menfaatleri gereği hiç kimse istememektedir.
SÖZÜN ÖZÜ: Unutmayalım ki, “kudretsiz dimağlar, zayıf gözler hakikati kolay göremezler.” Milli birlik ve beraberlik ruhu ile iri ve diri olmak zorundayız. Bunun için de, asil özümüzle, muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu bilelim ve son sözümüzle, “Bir Türk, dünyaya bedeldir” diyelim…

Tem 31

“Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü”

Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Yıllarca üzerinde çalıştığım yeni kitabım, “SOSYAL İLİŞKİLERİN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ” Üsküdar Üniversitesi yayınlarından çıkmaz üzere.
“Böyle bir çalışmaya neden ihtiyaç duydunuz?” diye sorulabilir.
Ülkemizde pek çok temel araştırma yapılıyor. Ancak aynı oranda uygulamalı araştırma yapılmadığını düşünmekteyim.
Kitabımız uygulamalı araştırmalara dayanıyor. Karşılaştığımız kişisel ve sosyal sorunlara temel araştırmalardan faydalanarak çözüm üretmeye çalıştım. Bu bağlamda pek çok bilimsel yayın okudum ve araştırma sonuçlarını gözler önüne sermeye çalıştım.
Dünya Sağlık Örgütünün sağlık tanımında geçen “sosyal yönlerden tam bir iyilik hali” ifadesi açıklanmaya çalıştım.
“Sosyal yönlerden iyilik hali” sağlığın önemli bir parçasıdır.

Daniel Golemen’ın “ Duygusal Zeka” kitabında vurguladığı gibi, az arkadaşı olan ve kronik yalnızlık çeken kişilerin hayatın sonraki aşamalarında hastalanma, hatta ölme riskleri yüksektir (s. 314).

Aile ve arkadaş desteği bağışıklık hücrelerini aktif hale getiriyor, stres, öfke, depresyon ve toplumdan tecrit olma ise bu hücreleri engelliyor. Dinginlik (sakinlik), neşe de bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Bu da sosyal ilişkilerin sağlık üzerindeki etkisini gösteriyor.

Olumsuz duygular ve yalnızlaşma bağışıklık sistemini zayıflatmasına karşılık, olumlu duygular ve sosyalleşme bu sistemi güçlendiriyor.
Sosyal ilişkiler açısından sohbetler fevkalade önemlidir. Sohbetler, birer paylaşma ortamıdır. Sevilmesi de bu paylaşma özelliğinden dolayıdır. Sohbet için de her zaman bir dosta ihtiyaç vardır.

Gönül, ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül bir dost ister, kahve bahane.

İnşallah gönüldaşlarım eserimi faydalı bulurlar. Aslında pek çok gönüldaşımın eserin oluşmasında emeği vardır.

Ağu 31

Papaz Bahane

A.Kemal GÜL 

 Ne yazık ki, bir günde dört mevsimi yaşayan zengin tarım alanlarına haiz ülkemizde tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi, endüstrüsünün kurularak markalaşması gerekirken, uygulanan anlaşılmaz politikalar sonucu mercimekten ete, pamuktan diş macununa kadar her şeyi ithal eder duruma düştük. Dışa bağımlı bir ülke durumundayız. Bu önceden de böyleydi. Ancak son on yıllarda dünya üretim için çabalarken, biz tüm yatırımı üretim yaratmayan, istihdam yaratmayan betonlaşmaya yaptık; yollar yaptık ama bir arpa boyu yol alamadık… Hatta dışa bağımlılığımız çok daha arttı.

Türkiye’ ye yönelik ABD’nin yaptığı ekonomik operasyonlar sanal değil gerçektir. Ancak Türkiye’de ekonomik alanda yaşanan kötü gidişi bütünüyle iç ve dış tehditlerin ürünü olarak sunması da yanlış üstüne yapılmış yanlıştır.

Sonucu itibarıyla ülkemizin ekonomik bir kuşatma altında olduğu gerçeği ile karşı karşıya geldik. 15 Temmuz 2016’da başarılı olamayanlar, bugün doları kullanmaktadırlar. Ülkemiz, Ortadoğu’da hak ve menfaatlerini koruyamaz ve hareket edemez bir hale getirilmek istenmektedir. Terör örgütleri ABD tarafından koruma altına alınmakta ve silah yardımıyla desteklenmektedir. Bugünkü ekonomik krizinin sebebinin papaz olarak gösterilmesi bahanedir.
Konuya tarihi bir perspektiften bakıldığında; Küresel Güçlerin, Batının içlerine hiç sindiremedikleri, hazmedemedikleri tarihi bir gerçek var ki, o da, yer altı ve yer  üstü kaynaklarıyla zengin olan ve dünyanın merkezi yerlerinden birinde, Avrupa ile Asya arasında köprü vazifesi gören Küçük Anadolu’yu, İstanbul’u fetheden ve vatan toprağı yapan Türkleri, tarih boyunca bu güçler rahat bırakmadı ve asla rahat bırakmayacaklardır. Türkiye’yi ve yönetimini, amaçsız, hedefsiz ve kozmopolit buldukları her durumda değişik enstrümanlarla saldırmaya devam edeceklerdir. Amaç, Anadolu’yu Türküsüzleştirmektir.
Nitekim Zamanın Küresel Güçlerinin Türk’ü Anadolu’dan geldikleri Orta Asya steplerine sürmeye ramak kala, bilinen  bu kürsel güçlere Çanakkale’yi geçilmez kılan efsane komutan Gazi Mustafa Kemal, kadrosuyla birlikte, Türk milletinin azim ve karalığına,tarihi asaletine,vatanperverliğine inanarak  milletini arkasına alır,  verdiği başarılı Kurtuluş savaşları sonucu Osmanlı’nın küllerinden Türk’ün anavatan edindiği Anadolu’yu  ikinci defa yeniden vatan edinen Türkiye Cumhuriyetini kurar.

.
Görüldüğü gibi Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti masa başında değil, savaş meydanında kurulmuştur. Varlığı ve bütünlüğü ulus-devlete dayanır. Üniter devlet ve laiklik anlayışı bu yapıyı güçlendirir. Her açıdan güçlü, varlığını ve bütünlüğünü sağlam temellere oturtmuş bir Türkiye, dünya güç odaklarını rahatsız etmektedir. Onlar daha kolay kontrol edilebilen yapıda bir Türkiye görmek istemektedir. Küreselleşmenin de hedefi ulus-devlet yapılarını yıkmaktır. Onun için Türkiye, değişime ve onun da ötesinde dönüşüme zorlanmaktadır. Daha da vahimi içeride bunu başardıklarından övünenler de bulunmaktadır.
Türkiye’nin ulus-devlet anlayışı hedeftedir. Türkiye hem dış güçlere, hem de içeride buna yardımcı olan zihniyete karşı ulus-devleti koruma mücadelesi vermektedir. Vermeye devam etmelidir. Türk Milleti’nin bu mücadeleye tümüyle katılması, olayları yakından takip etmesi ve davranışını buna göre düzenlemesi elzem görülmektedir.
Irak’ı demokratik rejimle buluşturacağı öngörüsüyle işkâl eden ABD’ye yönelik IRAKLI bir din adamı İyad Cemaleddin’i izleyelim:

2015 yılında katıldığı bir televizyon programında…
Şunları söylüyor:
“Amerika Irak’ta Şii ve Sünni siyasal İslamcıları destekliyor. Amerika, sorunun kaynağı… Irak’ın bir mucizeye, bir kurtarıcıya, bir Atatürk’e ihtiyacı var. Temenni ederim ki Iraklı bir Atatürk çıksın, güç kullanarak yasaları egemen kılsın ve ülkenin birliğini yeniden sağlasın.”

*

Kendimize sormamız gereken hayati öneme haiz bir soru:

Atatürk’ün kıymetini ve önemini anlamak için…
İlle bizim başımıza da Irak’ın, Suriye’nin başına gelenler mi gelmeli?
*
Evet, yaptırım/ ambargoların hedefi karşı tarafı belli karar ve davranışa zorlamaktır. Peki, ABD’ nin ülkemize yönelik yaptırım kararlarının hedefi ne? Bunu sadece papazın serbest bırakılmasıyla açıklamak doğru mu?

Ya da benzeri soruların gerçek yanıtı aşağıda verilen ifadelerde saklı olsa gerek:

 

Sovyetler çökünce birden bire tehdit renk değiştirdi. Artık yeni tehdit kırmızı değil yeşildi. Zamanın ABD Başkan Yardımcısı Don Quayle, birden bire “…Batı’nın yeni düşmanı, Nazizm ve Komünizmin yerini alan, İslam fundamentalizmidir” deyiverdi. Margaret Thatcher 2002’de “Yeni Bolşevizm, İslamizmdir… Tıpkı Komünizm gibi İslamizmi de yenmek için uzun süreçli ve kapsayıcı bir strateji gerekir.” değerlendirmesini yapmıştı.

 

 

 

Ağu 02

Milli Eğitim Bakanına Açık Mektup

Cafer GENÇ

( SAYIN ZİYA SELÇUK’A DESTEK, TEKLİF VE TAVSİYE MESAJIMDIR )
Sayın Bakanım:

Milli Eğitimimizin bakanı olduğunuzu duyunca memnuniyetimi samimi duygularımla dile getirmiştim. Bu işin içinden gelen biri olmanız sebebiyle, “nihayet, bir bilen…” rahatlaması ve “tam isabet” güveni içerisinde ümitlendiğimizi bilmenizi isterim.

Kamuoyundan da çok olumlu tepkiler ve destek almış olmanız, eğitimdeki susamışlığımızın giderileceği, ufuktaki bir karartının karanlığımızı aydınlatacağı anlamına geldiğini de belirtmek isterim.

Eğitim, bir millet ve memleket meselesidir. Milli bir davadır. Hepimiz için önemli ve gereklidir. Herkesin sahiplenmesi ve destek olması bir mecburiyettir.

Yaklaşık 30 yılı yöneticilik olmak üzere, 40 yılını eğitime vermiş tecrübeli bir eğitimci ve 2 yıldır da bu gazetenin “EĞİTİM DÜNYASI” köşemde, eğitimin bütün yönlerini, sorunlarını ve sıkıntılarını yazan bir köşe yazarı olarak desteğimin bir ifadesi olarak kabul etmeniz düşüncesiyle acizâne, tekliflerde ve tavsiyelerde bulunmak istiyorum.

Bu düşüncelerle, milli eğitimimizde çok önemli gördüğüm meselelerimizi aşağıda sıralayacağım. 2 ay içerisinde hazırlayacağınızı ve açıklayacağınızı belirttiğiniz 3 yıllık programınızda dikkate almanızın faydalı olacağını düşünüyorum.

Eğitimimizin temel sorunları olarak;

1) EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ VE UYGULAMALARDAKİ BELİRSİZLİĞİN GİDERİLMESİ:

Kalite, başarı ve verimlilik esasına dayalı oturmuş köklü bir eğitim sistemi olmalıdır. Eğitimin ve uygulamalarının amaçları bilinmeli, sonuçları alınmalı ve eğitimde hedeflere ulaşılmalıdır. Çok sık değişmemesi için, kesinlikle siyasilerin el atamayacakları bir şekilde düzenlenmelidir ve ulaşamayacakları bir yerde olmalıdır. (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

2) ALTYAPI EKSİKLİĞİNİN, FİZİKİ YETERSİZLİĞİN HALLEDİLMESİ:

Nüfus artışı ile birlikte günümüzün ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılacak istatistiki planlamalarla bu sorun, altından kalkılamayacak ağırlığa ulaşmadan halledilmelidir. Günümüzün medeni ve modern eğitim anlayışı bunu gerektirmektedir.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

3) MÜFREDATIN GÜNCELLEŞTİRİLMESİ, İHTİYACA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE DÜZENLENMESİ

Müfredat öncelikle okulu ve okumayı sevdirmelidir. İlgi alanlarına göre, hayata ve mesleğe hazırlayacak şekilde düzenlenmelidir. Güncellenmelidir ve gerekli bilgiler az ve öz verilerek hafifletilmelidir. Mutlaka, bütün sınıflarda “Hayat Bilgisi” dersi bulunmalıdır. Öğrenciler, “bilginin hamalı” değil, yapanı, yaşayanı olmalıdır.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

4) İKİLİ EĞİTİM (SABAHÇI, ÖĞLECİ) DURUMUNUN VE DERS SAATLERİNİN DÜZELTİLMESİ:

Pek çok öğrencimiz, sabahın erken saatlerinde, uykulu haliyle ve kahvaltı yapmadan okula gitmektedirler ve akşamın karanlığında evlerine dönmenin korku ve endişesini yaşamaktadırlar. Oyun ve dinlenme zamanları olmamaktadır. Normal eğitim ile 09.00’da gelip 15.00’te çıkacak olurlarsa uyku, kahvaltı, oyun ve dinlenme ihtiyaçlarını karşılamış olacakları için, rahatlamış ve okulu sevmiş olacaklardır. Ders saati, sabah 3 saat, öğleden sonra 3 saat olmak üzere, en fazla günde 6 ders saati, haftada 30 saat olmalıdır. Eğitimin önemine istinaden, 190 iş günü olması ve cumartesi günleri öğleye kadar da sosyal etkinlik ağırlıklı eğitim yapılması mümkün olur diye düşünüyorum.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

5) YÖNETİCİ VE ÖĞRETMEN YETİŞTİRİLMESİ:

Eğitimde her şey öğretmende düğümlenmektedir. Öğretmen yetiştiren müstakil yüksek eğitim-öğretim kurumları olmalıdır. Maaş ve özlük hakları itibarıyla cazip hale getirilerek yüksek puanla alınmalıdır ve öncelikle tercih edilir hale getirilmelidir. 5 yıllık müstakil bir eğitim fakültesinin son senenin, yöneticilik dersleri ile ilgili olması, bilimsellik ve kalite açısından anlamlı olacağına ve ihtiyaca cevap vereceğine inanıyorum.

6) TAŞIMALI EĞİTİM YERİNE YATILI BÖLGE EĞİTİM UYGULAMASINA GEÇİLMESİ:

Taşımalı eğitim masraflı, riskli, zor ve sıkıntılı olduğu için yatılı bölge okulları rahatlık ve tasarruf açısından eğitim için çok daha faydalı ve isabetli olacaktır.

7) OKUL ÇEŞİTLERİ MESELESİ:

1-OKUL ÖNCESİ EĞİTİM VE İLKOKULLAR, 2-ORTAOKULLAR, 3-LİSELER (BİLİM-TEKNOLOJİ LİSELERİ, ANADOLU-FEN LİSELERİ, GENEL LİSELER, MESLEK LİSELERİ)

Liseler, 4 bölüm olarak şu şekilde düzenlenmelidir.

*Bilim ve Teknoloji liseleri: Her ilden, çok üstün zekâlı ve kabiliyetli, seçilmiş öğrenciler için eğitim verecek okullar olmalıdır. Bu öğrenciler, sanat ve teknoloji üretecek geleceğin bilim ve sanat adamı olacak şekilde eğitim-öğretim almalıdırlar. Devlet tarafından en iyi imkânlarla yetiştirilmelidirler. Bu okulların, pilot bölge uygulamasıyla belirli merkezlerde olmalarını da düşünmek mümkündür.

*Anadolu-Fen liseleri: Bu okulların fen bölümünde (mühendis, doktor… vs.) sayısal ağırlıklı, Anadolu bölümünde ise (hukuk, kamu yönetimi… vs.) sözel ağırlıklı öğrenciler olmalıdır. “İlgi” ve “bilgi” durumuna göre yönlendirme ve yerleştirme gerçekleştirilmelidir.

*Genel liseler: Kamu kurum ve kuruluşlarının ara eleman, memur ihtiyacı amacıyla, akademik eğitim yapamayacak seviyede olan öğrenciler için zorunlu lise eğitimi olarak düzenlenmelidir.

*Meslek liseleri: İllerin ve bölgelerin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre, öğrenci ve velilerin istek ve talepleri doğrultusunda açılacak bölümlerin olacağı kurumlar şeklinde düzenlenmelidir. Ayrıca, alan mühendisleri de bu okullardan yetiştirilmelidir. Bu okullarda, meslek ve iş eğitimiyle, sanayi ve iş sektörünün eleman ihtiyacı karşılanmalıdır. Her ilde, hangi meslek liselerinin ve bölümlerinin olması gerektiği, Milli Eğitim müdürlüklerinde bir komisyon tarafından kararlaştırılmalıdır. Meslek lisesi adı altında bu okullarda, alan-bölüm isteğine göre sınıflar oluşturulmalıdır.

😎 SINAVSIZ EĞİTİM SİSTEMİ UYGULAMASI:

Sayın Bakanım, sizin de “sınav sisteminin zaman içerisinde hafifletileceğini” söylemiş olmanızdan hareketle, tamamen kaldırmanız ve okuldaki başarısına göre değerlendirmeniz çok isabetli olacaktır. Bu durumda öğrenci okulu, okumayı, araştırmayı, çalışmayı sevecektir. Bilgi ve becerisine göre ortaya bir şeyler koymayı isteyecektir. Eğitim ve öğretime teşvik edilmiş olacaktır. “Ölçme ve Değerlendirme” esasları çerçevesinde, her dersin yazılı sınavlarından ziyade, her ay, ünite-konu ile ilgili araştırma görevinin ve ödevinin ortalamasıyla DERS DURUMU adı altında performans puanı verilmelidir. (Performans puanlarının, yazılı kâğıtları gibi resmi belgeye dayalı olması, güven duygusu, hak ve adil olunması (keyfi olmaması), durum tespiti ve bilimsellik bakımından çok önemlidir. Bir diğer performans puanı da DAVRANIŞLAR (disiplin, devam-devamsızlık, kıyafet… vs.) konularında olmalıdır.  (Ayrıntılarıyla köşemde yazmıştım)

SÖZÜN ÖZÜ: Eğitim bilimsel bir konudur. Çok iyi incelenmesi, değerlendirilmesi, planlanması ve uygulanması gerekmektedir. Eğitimde, “sözde” değil “özde” yapılacak yeniliklere ihtiyacımız vardır. “Eğitim Reformu” ile köklü ve kalıcı değişiklikler düşünülerek geleceğe yatırım yapılmalıdır. Eğitimciler, “günü kurtarmak” anlayışı içerisinde olmamalıdır. Aksi takdirde bu durum, günleri (zamanı) ve geleceği kaybetmemize sebep olacaktır.

 

 

 

-2-

 

( SAYIN ZİYA SELÇUK’A DESTEK, TEKLİF VE TAVSİYE MESAJIMDIR )

 

Sayın Bakanım:

Dünkü köşe yazımda eğitimimizin sorunlarını sıralamıştım ve dikkate almanız temennisiyle teklifte bulunmuştum.

İşinizin çok zor olduğunu biliyorum. Nitekim dün yazdığım eğitim meselelerimize ilaveten bugün de yazacağım eğitim sorunlarımız, görev ve sorumluluğunuzun hiç de kolay olmadığını göstermektedir.

Kolay, basit olan işleri herkesin yapabileceğini, önemli olan zor işlerin üstesinden gelmek olduğunu ifade ederek başaracağınıza olan inancımla şu önemli konuları da belirtmek istiyorum.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki hiçbir siyasi baskı ve olumsuz, uygunsuz, hukuksuz talep sizi yıldırmamalıdır. Doğru bildiğiniz yolda kararlılıkla yürüyeceğinize inancım tamdır. Eğitim, şahısların şahsi (özel) meselesi değildir. Milletin istiklali ve istikbali söz konusudur.

Finlandiya eğitim sistemi, “en iyi eğitim uygulaması” olarak dünyada 1. sırada örnek gösterilmektedir. 1970’li yıllarda ekonomik kriz yaşayan, hiçbir geliri olmayan, köy ve kırsal hayatı olan Finlandiya’da, Başbakan, bütçedeki bütün giderleri yarı oranında azaltırken, eğitim bütçesini iki kat artırıyor. Bu, siyasi hayatına mal oluyor. Bir sonraki seçimlerde kaybediyor. Ancak eğitim alanında yaptıklarının meyveleri 10 yıl, 20 yıl sonra alınmaya başlanınca kıymeti anlaşılıyor. Bugünler için, o günlerde kendini feda etmiş oluyor. İşte, büyük devlet adamlığı budur. Sizin de eğitim meselelerimizi halletmek adına, unutulmayacak hizmetlere imza atmış olmanızı temenni ediyorum.

Hazır yeri gelmişken, yıl sonuna doğru görüşülmeye başlanacak olan bütçe görüşmelerinde eğitim bütçesinin 2 katına çıkarılmasını teklif etmenizi istiyorum. Kararlı ve ısrarcı olmanızı bekliyorum.

Söz Finlandiya’dan açılmışken, Finlandiya’nın RAHAT eğitim sistemiyle, Japonya’nın DİSİPLİNLİ eğitim sistemi hakkında okuyucularıma kısa bilgi vererek konuya açıklık getirmek istiyorum.

Finlandiya’nın ve eğitimde ön sıralarda olan diğer ülkelerin eğitim sistemlerinin incelenmesi neticesinde çok orijinal uygulamalarının olduğu görülecektir. Mesela, Finlandiya’da, bizim ücretsiz dağıtmakta olduğumuz kitaplar yok denecek kadar az kullanılmaktadır. Bizde, sınıfta çok sık kullanılan “sus, konuşma, gürültü etme, ayakta dolaşma, yerine otur, dur, beni dinle…vs.” sözleri Finlandiya’da kullanılmamaktadır. Bunların tam tersi olmaktadır. Sınıfın canlı, hareketli, konuşan, yapan, gezerek diyalog kuran, sosyalleşen bir ortamın oluşması sağlanmaktadır. Bu durum bizde, “sınıf hakimiyetini sağlayamıyor” gerekçesiyle soruşturma konusu olmaktadır. Bizim, TEOG, LGS derken bir türlü çözemediğimiz ve bir hayli uğraştığımız sınavlar, Finlandiya’da yapılmamaktadır. İleri yaşlarda yapılan çok az sayıdaki sınavın sonuçları da öğrencilere duyurulmamaktadır.

Japonya eğitim sisteminde ise en büyük fark, en önemli özellik olarak grup kurallarıyla öğrenmeyi gerçekleştirerek “kontrol altında tutma” sağlanmaktadır. Bireye saygı, özgür ortam anlayışından ziyade disiplin ve kurallara uyma esas alınmaktadır. Hayır demek, ödül vermek, ezberlemek ve kopya çekmek yoktur. Japonlar akıllı, dikkatli, disiplinli, titiz, pratik ve çok okuyan karakteristik özelliklerini kültürlerinin, geleneklerinin ve hatta genlerinin bir gereği olarak sıkı bir eğitim sistemiyle kavratmayı amaçlamaktadırlar.

Köşemde ayrıntılarıyla yazdığım örnek eğitim sisteminin güzel uygulamalardan faydalanmamız gerektiğini belirterek diğer eğitim sorunlarımızı da şöyle sıralamak istiyorum.

Baş döndürücü bir hızla değişen ve gelişen teknolojiye ayak uydurmamız gerekmektedir. Uzayın sırlarının çözülmeye çalışıldığı günümüzde bizlerin, aylardır, liselere geçişin nasıl olacağını çözmeye uğraşmamız düşündürücüdür! “Ölçme” ve “Değerlendirme” konusunda bile, 8, 9 zayıfı olan bir öğrencinin sınıf geçtiği bir sistemde, söylenecek pek bir şey yok gibi görünmektedir. Bunu derken, öğrencinin sınıfta kalması gerektiğini söylemiyorum. “Mutlaka başarılı olacağı bir ilgi alanı vardır, o yönde değerlendirilmelidir”, demek istiyorum. “Çalışırsan kazanırsın” anlayışının kavratılması için teşvik edilmesi gerektiğini vurguluyorum. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Okullardaki ders sınavlarının yeni düzenlemeler (farklı şekillerde, klasik ağırlıklı ve açık uçlu) yapılmasının dışında, Bakanlığımızın yaptığı merkezi “seçme” ve “yerleştirme” sınavları kaldırılmalıdır. Sınavsız, uygulamalı eğitim hayata geçirilmelidir. Farklı şekilde yapılacak sınav seviye tespitine yönelik yapılmasının yeterli olacağını, sonucunu öğrencinin bilmesine gerek olmadığını, sınavsız sistemle kaygısız, korkusuz, stressiz rahat eğitim ortamında sosyal etkinliklerle öğretme ve öğrenme gerçekleştirilmelidir. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Okulların ve eğitim-öğretimin önemi öne çıkarılarak okuldaki başarı esas alınmalıdır. Böylece, öğrenci çalışmaya teşvik edilmelidir. (Disipline edilmiş rekabet ortamında eğitime ilgi, daha iyi olma gayreti, okulun ve okumanın önemi ortaya çıkarılarak eğitimde başarı gerçekleştirilmiş olmalıdır)

*********

Liselere geçiş ile ilgili şöyle bir teklif ve tavsiyede bulunmak istiyorum: Çok yüksek diploma puanı olan öğrencilerin okuldaki, her sınıfa ait toplam başarı puanı ortalaması ile ilgili durumları Şube Öğretmenler Kurulu’nda görüşülmeli, bu öğrencilerin gitmek istedikleri 5 veya 10 okul ile ilgili tercihleri, okulların haziranda eğitim-öğretim bittikten sonraki hafta içerisinde alınmalı, 1 Temmuz’a kadar da kesinleştirilmelidir. İl veya İlçe Milli Eğitim müdürlüklerinin kuracağı kurul ve komisyon ile sınavsız yerleştirilmeleri sağlanmış olmalıdır (Daha önceleri nakiller böyle yapılıyordu). Diğer öğrenciler, “en iyi okul, eve en yakın okuldur” anlayışından hareketle okul tercihleri doğrultusunda ikametlerine göre yerleştirilmelidir. Burada yüksek diploma puanı ile mezun olanların tercihlerine göre yerleştirilmeleri söz konusu olacağı için nitelikli okul tespit etmeye gerek kalmayacaktır. Her okul kontenjanı kadar öğrenci alacak ve her öğrenci puanına ve diğer kriterlere göre yerleşeceği için sorun olmayacak gibi görülmektedir. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Bütün sınıflarda Hayat Bilgisi, Türkçe-Türk Dili ve Türk Edebiyatı, İngilizce-yabancı dil dersleri ağırlıklı dersler olmalıdır. Diğer dersler, haftada 30 ders saati olacak şekilde ilgi alanına, beceri ve başarı durumuna göre tercihleri dikkate alınarak seçmeli şeklinde düzenlenmelidir, (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Sistem; öğrenciyi eğiterek hayata, öğreterek mesleğe hazırlamalıdır. Meslek seçimi evlilik gibidir. Kişinin, bir ömür boyu birlikte yaşayacağı, beraber olacağı mesleğini sevmesi ve mutlu olacağı işi yapması, verimlilik ve başarı açısından da önemlidir.

Eğitimi, amacına uygun gerçekleştirmek gerekir. Aksi takdirde, böbrek nakli ticareti yapan doktorun, devleti yıkmak için temeline dinamit üreten kimyagerin eğitimlerini ve varlık sebeplerini sorgulamamız gerekir.

Müfredat, öncelikle okulu ve okumayı sevdirmelidir. Gerekli bilgiler az ve öz verilerek hafifletilmelidir. Güncelleştirilerek zamana ayak uydurulmalıdır. Öğrenciler, ezberci olmamalı, “bilginin hamalı” değil, yapanı, yaşayanı olmalıdır. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Eğitim ve öğretim, ideal bir anlayışla, görev ve sorumluluklarının bilincinde olan idealist öğretmenlerle ve “benim için, bana göre eğitim” diyen, yaptıklarının yaşayışına yansıyacağını bilen bilinçli öğrenciler sayesinde başarıların gerçekleşeceği bilinmektedir. İdeal ve idealist öğretmen ve öğrenci kriterleri belirlenmiş olmalıdır. (Köşemde ayrıntılarıyla yazdım)

*********

Günümüzde bilim, teknoloji, spor, sanat alanındaki gelişmeler, yenilikler, başarılar; bilgiyi kullanmakla, beceriyi ortaya çıkarmakla mümkün olmaktadır. Bu da, eğitimde medeni ve modern anlayışlarla, ciddi ve bilimsel yaklaşımlarla gerçekleştirilmektedir. Her öğrencinin kavuşmak istediği hayalleri, başarılı olacağı ilgi alanları vardır. Bütün mesele, öğrenciye bu imkânı, fırsatı, ortamı sağlayacak yapılanmayı mümkün hale getirmektir. Öğrenciler, çok çeşitli seçeneklerle yönlendirilmelidir. Bu bağlamda, “kime göre, nerede, nasıl?” sorularının, “bana göre, benim için, her yerde, her zaman, ideal, çağdaş, bilimsel eğitim olması” şeklinde cevap bulacağı bir eğitim sisteminin uygulanmasıyla mümkün olacaktır.

*********

Hayatın, dört şıktan doğru olanı bulmaktan ibaret olmadığı bilinmelidir. Eğitim; öğrencinin ilgi alanına, yeteneğine, kapasitesine, bilgi ve becerisine göre yönlendirerek hayata hazırlamalı ve başarılı olacağı bir mesleğin sahibi olmasını amaçlamalıdır. Eğitim sistemi “insan” yetiştirmektedir. Eğitimi uygulayanlar insan olduğuna göre ilgili, etkili ve yetkili olanların amacı, anlayışı ve yaklaşımı doğru ve düzgün değilse dünyanın en mükemmel sistemi bile sıkıntı duyacaktır. Eğitimin her alanında kalite esas alınmalıdır. Doğrular vurgulanırken yanlışlar sorgulanmalıdır.

SÖZÜN ÖZÜ: “Bin km’lik bir yola bile bir adımla başlanır” ve “başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öderler” sözlerinden hareketle, eğitim ciddi ve önemli bir iştir, bilimsel bir konudur, “oldu bitti”ye, aceleye getirilmemelidir, diyelim. Sistemdeki yenilikler, değişiklikler; araştırılmadan, incelenmeden, yerine daha idealinin tespiti yapılmadan uygulamaya konulmaması gerekmektedir.

Eğitimde, “günü kurtarmak, bir-iki yıl denemek, uygulamak, vazgeçmek” anlayışı içerisinde olmak çok yanlıştır. Evlatlarımız bir günde, bir yılda büyümüyorlar! Köklü, milli, medeni, modern değişikliklerle kalıcı çözümler bularak geleceğe yatırım yapmak gerekir…

 

 

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar