x

KKTC’nin 36. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ…

KKTC’nin kuruluş yıldönümünü kutluyor; dün ve bugün O’nu inkar edip Rum’a ve AB’ye peşkeş çekme peşinde olanları kınıyor ve ayıplıyoruz. Tarih daima milliyetçileri haklı çıkarmıştır. Fazıl Küçük’ü, aziz şehitlerimizi ve milli davamızı hayatı boyunca savunan değerli devlet adamı ve kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahmet, saygı ve özlemle anıyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 24

Milliyetçilik

Halil ALTIPARMAK

Nedir Milliyetçilik?

En kısa ve öz ifade ile; bir Millete mensubiyet duygusuna sahip olmaktır. Millet, Milliyetçilik, Millî gibi kavramların köküne inip kelimelerin köken bilgisi kuralları ile ilgilenmeden bu kısa tarifi yapabiliriz.

Ümmet, ümmetçilik gibi kavramlar ise, Millî, Milliyetçilik kavramları ile uyumlu değildir. Çünkü, ümmet kavramı, genel kabul gören haliyle aslında, beynelmilelciliği ifade etmektedir. Bizim açımızdan baktığımızda, Müslüman olan farklı milletlerin ortaklığı anlamını taşımaktadır. Böyle bir ortaklık sürdürülebilir bir ortaklık mıdır? Bu sorunun cevabını, gerek tarihten, gerekse, son Suriye Operasyonumuzdan çıkarabiliriz.

Böyle bir Din, inanç temelli devletler ortaklığı, sadece Müslümanlar arasında sürdürülemez diye bakamayız. Diğer dinler, inanışlar için de aynı sürdürememezlik geçerlidir. Nitekim, daha yakın bir tarihte, 20. yüzyılda, Hıristiyan dünyası, 10 milyonlarca Hıristiyan’ın hayatına mal olan İki Dünya Savaşı yapmıştır.

Peki, aynı dine, aynı inanca mensup olmak hiç bir anlam ifade etmez mi? Eder, elbette! Ama, ne ile neyi karşılaştırdığımıza bağlı olarak ifade eder.

Milletlerin ortaklığının ölçüsü, yani, bir Millet’e mensubiyet duymanın ölçüsünün çok çeşitli görüntüsü ve nedenleri vardır. Tarih birliği, duygu birliği, kültür birliği, coğrafya birliği, zihniyet birliği, dil birliği, gelecek düşüncesi birliği, inanç birliği vs. vs. Bir kişiyi bir Millet’e mensubiyet duygusu ile bağlayan, bu birliklerin varlığıdır. Elbette, bütün bu birliklerin hepsinin aynı anda  yaşanıyor olması şart değildir. Dönemlerin özelliklerine göre bu birliklerden bir kaç tanesi zaman zaman eksik olabilir. Ancak, toplu değerlendirmelerde bu birlikler bir ölçüt olarak kabul edilir.

Bu açıklamaların ışığında, Arap Devletlerinin Türkiye’ye ve Türk Milleti’ne karşı tutumlarının Türk insanını şaşırtmaması gerekir. Çünkü, Mensubiyet duygusu bağlamında aynı noktada değiliz ki!  İyi niyetli bakış açısıyla şu da söylenebilir: Arap Devletleri’nin yönetimleri ayrı, Arap insanı ayrı denebilir. Bu yaklaşım, sadece, içinde, dediğim gibi iyi niyet unsurları taşıyan bir yaklaşımdır. Ancak, Devletler ve Milletler arası ilişkilerde, bu tür iyi niyetli yaklaşımlar çoğu zaman doğru neticeler vermez. Bu nedenle, ölçüt, yukarıda saydığımız şekillerde olmalı ve  bir Millet’e Mensubiyet duyguları temel alınmalıdır.

Son operasyon konusunda, Macaristan Başbakanı’nın Avrupa Birliği’ne karşı tavrı ve sözleri bile anlatmak istediklerimiz için  MUHTEŞEM  bir örnektir.

Şu sorulabilir: Peki bir Millet’e mensubiyet duygusu taşıdığı halde, o Millet’in aleyhine olanlar olmaz mı?  OLUR, OLMUŞTUR ve de OLACAKTIR. İşte onlara da HAİN diyoruz ya!

Bütün bu anlattıklarım şu sonuca çıkıyor: Mensubiyet duygusu taşıdığı bir Millet’in Milliyetçisi olmak, hiç de yadırganacak bir durum değildir. Tam aksi, övünülecek bir durumdur. Hatta öyle ki, Milliyetçilik anlayışının, herhangi bir grup, kişi, zümre tekelinde olmasına engel olmak için bile herkeste Milliyetçilik öne çıkmalıdır.

Bu  konuda bir değerlendirme daha yapmak sanırım yararlı olacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’undan biri de Milliyetçiliktir. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün müthiş gayretleri ve araştırmaları sonucu belirlediği bu İlkelerin birbirinden farkı olmamalıdır. Dolayısıyla, diğer  Beş İlke ne ise, Milliyetçilik İlkesi de odur ve öyle olmalıdır. Çünkü, bu ilkeler, birbirinden ayrılmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti kurucu iradesinin İLKE VE FELSEFESİDİR.

 

Eki 04

Dünden Bugüne Ayna Tutmak!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Ahmet Besim Uyal (1931-2017) Urla’nın eski belediye başkanlarından biri. Eline bir vesile ile Urla’dan Yunanistan’a göç etmiş Nıkos Miloris‘in Yunanca yazılmış “Bir Zamanlar Urla” adlı kitabı geçmiş ve cebinden para harcayarak bu kitabı tercüme ettirmiş ve 2003 yılında yayınlatmış… Bu kitabı kaç adet bastırmış ve nerelere dağıtmış bilgim yok. Ancak tercüme eden arkadaş kendinde bulunan bir nüshayı bana hediye edince kitabın varlığından haberim oldu.

 

Bana göre çok önemli bir kitap çünkü dün yaşananları anlatarak bugünümüze ayna tutuyor. Bende sizlere bunları anlatmak istedim. Keşke sizlerde bulup okuyabilseniz ve dün yaşadıklarımızla bugün yaşadıklarımız arasındaki benzerliklere şaşırıp kalsanız. Ama bir toplumu bilgiden mahrum bırakırsanız o toplumu benzer oyunlarla kolayca tuzağa düşürmeniz mümkün oluyor. Bugün bizim yaşadıklarımızda bundan ibaret… Bunun için bunlar bize anlatılmamış ve halen de anlatılmıyor.

 

Bu kitapta Urla’da Yunanlıların yaşadığı bir devir anlatılıyor. Bunlar elbette Rum’dur ama Yunan dememizdeki maksat Yunanistan tebasına mensup Rum oluşlarıdır. Osmanlı’nın yıkılışından önce Urla’ya nasıl ve hangi amaçla gelmişlerdir, mal ve mülklerini nasıl edinmişlerdir, sosyal ve ticari üstünlüklerinin nedenleri nelerdir kitapta geniş olarak üzerinde durulmuştur.

 

Hali ile gün geçip semirdikçe memleketin asil sahibi Türklerle lokal olarak çatışmalar yaşamaya başlamışlardır. Yunanlı Rumlar, Urla’da ciddi ve zengin bir koloni oluşturunca buranın sahibi gibi davranmışlar. Hatta Türklerin, İstiklal Harbi ile vatanlarına sahip çıkışlarını da, çok gereksiz görerek “Urla’da ne işiniz vardı, biz burada rahattık, zengindik ve Urla bizimdi…” demeye getirmişlerdi.

 

Kitapta Yunanlıların Osmanlı Devleti ve Türkler tarafından kabul gördükleri, benimsendikleri, zengin olmalarına izin verildiği hatta teşvik edildikleri, Osmanlı’nın hükümran olduğu bu topraklarda Yunan Kralı için doğum günü kutlamaları yaptıkları ve Türklerin bu şımarıklığın küstahlığa dönüşmesine sessiz kalmaları ve ahmaklık hali içeren bu büyük hoşgörünün ne derece istismar edildiği de, anlatılmaktadır.

 

Ya Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlığına kabul edilmiş gençlerin Urla’dan kaçarak Yunan Ordusunda savaşmalarına, Yunan ordusunun İzmir’i işgalinde gösterdikleri coşkuya ve Yunan askerlerinin Urla’ya gelişinde gösterdikleri sevgiye ne diyelim?

 

Yunanistan’dan ve Ege’deki adalardan gelip Urla’ya yerleşen Rumlar; Urla’yı sanki bir Yunan toprağı gibi algılamışlar ve Yunan ordusu İzmir’i işgale başlayınca önceden hazırlanmış bayraklar sandıklardan çıkarılmış ve binlercesi her yere asılmıştır.

 

Yunanlı Rumların bu hale gelebilmesi için en az yüzyıllık bir hazırlık dönemi geçirilmiştir. Bu süre zarfında Türklerle iyi geçinmişler ve Türk ağalarını topraklarını da satın almak suretiyle kendi işçileri haline getirebilmeyi başarmışlardır.

 

Türkler dört bir cephede savaşıp genç ve üretken nüfusunu yitirirken bu Yunanlı Rumlar; zora düşmüş Türklerin malını, bağını ve tarlalarını yok pahasına ellerine geçirmişlerdir. Askere gitmeyen çocuk ve yaşlı erkekler ile kadınlar çalışıp üretebildiklerini Rum tüccarlara satarak geçinebilirken, Türk toplumu yavaş yavaş eriyerek Yunanlılara çalışan bir azınlık haline düşmüş ve tevekkül içinde gününü gün etmeye başlamıştır. Bu arada Yunanlı Rum nüfusun sayısı 30.000 binin üzerine çıkarken Türklerin sayısı ise 7500’ün altına gerilemiştir.

 

Yazar Nıkos Miloris‘in yazdıklarından anlıyoruz ki; Türklerin “Kurtuluş Mücadelesi” bile Urlalı Rumların “Yunanlılık” hevesine gölge düşürmemiştir.

 

Yunanistan’ın ve Ege adalarındaki sefaletten kaçıp, Urla’da ırgatlık yapanlar, İzmir’e gidip evlerde hizmetçilik yapan Rum kadınları zaman içinde ihya olmuşlar ve kendilerine vatandaşlık veren Osmanlı Devletinin yıkımı ve asli unsur olan Türklerin yok oluşu için ellerinden geleni yapmışlardır.

 

Şimdi gelelim günümüze!

 

100 yıl önce Urla’da ve tüm Osmanlı’da yaşananların günümüz Türkiye’sinde yaşanmadığını söyleyebilirmisiniz?

 

Ülkemiz dört bir yandan göç almakta, vatandaşlık imkanları kolaylaştırılmakta ve ülkemizin demografik yapısı bozularak Türkler azınlık haline getirilmeye çalışılmaktadır. Topraklarımız satılmıştır ve satılmaya devam etmektedir. Toprak sahiplerinin kendi toprakları üzerinde asgari ücretle sürünmeye mahkum edildiği topraklara bir örnek de, Trakyamızdır. Gidin oralara eski toprak sahiplerinin hikayelerini dinleyin ve ne hale düşürüldüklerini görün. Elbette bunlar yaratılan algılar ve bilerek çıkartılan ekonomik krizler nedeniyle kendi rızaları ile olmuştur. Gelenler ile memlekete düşman olan Gayrı Türkler gizli bir el tarafından teşvik edilerek zenginleştirilmekte adeta memleketin sahibi haline getirilmektedir. Dün Urlalı Türk uyumuş bugün ise Türkiye’deki bütün Türkler uyumaktadır.

 

Dün Urla’da bugün Türkiye’de, göç etmiş bütün yabancılar azınlık ve göç psikolojisi ile insan üstü bir çalışkanlık göstermekte, tüm becerilerini ortaya koymakta, dayanışmalarını en üst seviyeye taşımakta ve uluslararası ilişkiler bağını çok iyi kullanmaktadır.. Bu husus Türkler aleyhine büyük bir handikap oluşturmaktadır. Yani bu tür göçlere asla müsamaha ile yaklaşmamak lazımdır…

 

Urla İzmir’den üç gün sonra kurtarılmıştır. Sebebi ise bu Yunanlı Rumların Urla gibi zengin bir yeri bırakmak istemedikleri için gösterdikleri büyük direniştir. Yani bırakıp gitmek istememişlerdir. Anlayacağınız, insanlar kazandıklarını öyle kolay bırakmazlar. Şimdi gelip Türkiye’nin üzerine konan yabancı sermayenin, Suriyeli, Iraklı, Afganlı, Afrikalının kolay bırakıp gideceğini mi zannediyorsunuz?

 

Ben söyleyeceğimi söyledim… Bu bilgilerin bize ulaşmasını sağlayan Ahmet Besim Uyal‘dan Allah razı olsun ve ondan rahmetini esirgemesin. Bu vesile ile Nıkos Miloris‘in yazdıkları doğruyu görmemiz için bir sebep olsun!

 

Ağu 24

Ahlak Hayatın Sanatıdır

Prof. Dr. Hacı DURAN

 

Ahlak, insanın ve insanlığın doğuş, gelişme, olgunlaşma ve var olma bakımından kendisine tabi olduğu ilkeler, kurallar ve değerler anlamına gelir. Bütün insanlar tabii denilen bu ahlaka göre davranırlar. Ahlak insanın hemcinsi, çevresi ve inançlarına ilişkin kuralları ve değerleri kapsar.

Yerin ve göklerin halk edilmesi ile insanın halk edilmesi, yani yaratılması, Cenab-ı Hakkın koyduğu ölçüye göre gerçekleşmiştir. Ahlak kavramı; “halk” yani yaratılış kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla yaratılışa uygun olan davranış ahlakidir. Uygun olmayan ise ahlaki değildir. Bu durumda tabiat kendi yaratılış ilkesine göre işlerken, devinirken, hareketini devam ettirirken, insan da kendi yaratılış ilkesine, kuralına ve yasasına göre davranır, ona göre hareket eder. İnsanlığın tarihi bu evrensel düzenin bir uzanımıdır, bir işlevidir.

İnsan, yerin ve göklerin bir düzeni olduğunu, bu düzenin hem en geniş hem de en küçük parçalar veya kuvvetler düzeyinde belirli yasalara ve ilkelere göre doğduğunu, geliştiğini ve işlediğini bilimsel gözlemlerle yaklaşık olarak tesbit etmiş olmaktadır. Ancak insanın kendisi hakkındaki gözlemi, müşahadesi ve bu faaliyetten elde ettiği veriler, yani bilgiler; tabiat veya evren hakkındaki gözleminden elde ettiği bilgiler kadar nesnel, yani hakiki olamıyor. Daha çok yanılgı barındırıyor. Bu sapmanın sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Şimdi bu söylediğimi bir örnek üzerinde göstereyim. Mesela atom altı kuvvetlerin bir birlerini etkileme ve birbirlerine bağımlı hareket etme sonucunda ortaya çıkan kütlenin ve gücün miktarını sayısal niceliklerle gerçeğe yakın bir ihtimal ile fizik yasalarına göre açıklayabiliyoruz. Bir güneş sistemindeki kütlelerin, kuvvetlerin bir birlerine olan mesafelerini, mesafeye ve kütleye bağlı olarak oluşan cazibeyi yine yaklaşık olarak fizik yasaları çerçevesinde sayısallaştırıp hesaplayabiliyoruz.

Bir insanın genetik kodları ve biyolojik yapısı da diğer insanların benzer yönleri ile ilişkilendirilip açıklanabiliyor. Hastalık ve sağlık sistemlerimiz bilindiği gibi bu mantığa göre işlemektedir. Yaklaşık olarak bir kişinin bedensel dokusunda ortaya çıkan bir virus, mikrop veya hastalık türeten herhangi bir bakterinin etkilerini esas alarak, diğer kişilerin benzer etkiler altında nasıl hastalıkla baş edebileceklerini de tıbbi olarak yaklaşık bir olasılıkla hesaplıyoruz.

Ama bir milletin ortaya çıkmasını, başka milletlere saldırmasını, onların kaynaklarını sömürmesini yukarıdaki örneklere göre çoğu kere bilimsel olarak açıklama imkanı bulamıyoruz. Aynı şekilde bir cemaatin veya sosyal grubun ortaya çıkması, diğer cemaatler, gruplar ve oluşumlarla rekabet ve çatışma içinde olmasını da tabiatı müşahade ettiğimiz gibi müşahade edemiyoruz. Aynı şekilde bir kişinin doğumundan itibaren geçirdiği sosyal ve psikolojik gelişme ve gelişememe aşamalarını  ve bu aşamalar sürecinde başka insanlarla yaşadığı veya kendi kişiliği ile yaşadığı çatışmaları, rekabetleri, özentileri, kinleri ve nefretleri de tam olarak tabiatı müşahade ettiğimiz gibi, gözlemleyemiyoruz.

İnsanın kendisi, üyesi olduğu cemaatler, gruplar, sosyal birlikler, milletler ve bunlarla çoğu kere karşıt durumda olan ötekiler veya diğerleri hakkındaki gözlemi; evren ve tabiat hakkındaki gözleme göre anlaşıldığı gibi yetersizdir. Buna rağmen insan, bu sosyal oluşumlar ve oluşumlar arası etkileşimler hakkında daha çok bilgiye sahip olduğuna inanır ve bu bilgilerin doğruluğundan daha çok emin bir şekilde davranır. Mesela, kendi partisine oy vermeyenleri, kendi cemaatinden olmayanları, kendi grubuna katılmayanları, kendi milletinden olmayanların tümünü; düşman, cahil, hain ve uşak olarak bilir. Ve bu bilgilerinin çok güvenilir olduğuna dair keskin inançlara sahiptir. Halbuki, hayatı boyunca bu sosyal oluşumların bir çoğuna girmiştir, yanıldığını da fark etmiştir, çoğu kere de ben şunları yanlış biliyormuşum gibi bir tecrübeye de sahiptir. Ama buna rağmen yine de mevcut şartlarda, kendisi ve kendisi dışındakilerle ilgili gözlemlerin yetersizliğine rağmen yine de keskin bilgiler ve inançlar taşır.

Yerin ve göklerin yaratılışı ve işleyişinde bulunan ilkeler, insanın yaratılışı, doğuşu, gelişimi ve davranışında da bulunuyor. İnsanın tür olarak yaratılışı ve gelişimi yine Cenab-ı Hakkın belirlediği kurallar ve ilkelere göre gerçekleşir. İşte bu ilkelere ahlak denir. Ama yukarıdaki örneklere göre düşündüğümüzde, insanın tabi olduğu ahlaki ilkeleri, kuralları, yasaları ve değerleri nesnel olarak naif bir şekilde gözlemesi yani müşahade etmesi yanılsamalarla gerçekleşiyor. Bu durum, insanın ahlaki davranmasını olumsuz etkiliyor.

Malum olduğu üzere tabiat düzenindeki her bir kuvvet, kendi dışındaki kuvvetle dengeli bir hareket içindedir. Bu tabii kuvvetlerin yasasıdır, ilkesidir, düzenidir. İnsanın her birisi de, fert olarak, bağlı olduğu grup olarak ve toplum olarak, diğer kişiler, gruplar ve toplumlarla etkileşim içindedir. Bu etkileşimin belirli ilkelere, kurallara, yasalara ve değerlere göre gerçekleşmesi zorunludur. İşte bu ilkeler ve değerler ahlakı; yani, insan türemesininin bağlı olduğu mantıksal düzeni oluşturur. Bu düzene uymak İlahi kurala göre davranmaktır. Bu düzene aykırı davranmak ise yörüngesinden sapan bir meteora, yani akan bir gök taşına veya en doğrusu Kelamı Kadim ile ifade edecek olursak, şeytana dönüşmektir.

Bu durumda, ahlaksızlık şeytanlaşmaktır, yalan söylemek şeytani davranmaktır, ahlaksızlıktır. İnsanlara her ne amaçla olursa olsun iftira atmak, kötü sıfatlar yüklemek, günümüzde kendisine makamın hakkını vermek denilen mevki ve makamla gururlanmak ve bunları bir üstünlük imajı olarak kullanmak, ahlaksızlıktır, yörüngeden sapmadır.

Şimdi ahlaksızlık ile şeytanlık arasındaki ilişkiyi örneklerle gösterelim. Halk zihniyetinde, geleneğinde ve bilgisinde ahlaksız, yani kuralsız davranışlara şeytanlık dendiği malumdur. Şeytan kavramı; her türlü sapmayı açıklamak, göstermek ve örneklendirmek üzere, yörüngesinden çıkan bir gök taşı misaline gönderme yapar. Bilindiği gibi, Araplar yörüngesinden çıkan gök taşına şeytan derlerdi. Kura’nı kerim de de “Şeytanı recim” ifadesi; yörüngesinden çıkarak başkalarını etkileyen ve saptıran bir gök taşının çevresini etkileme, bozma, saptırma, yoldan ve yörüngeden çıkarma misali üzerinden sapkın yani ahlaksız davranışları açıklar.

Yalan söylemek, insanın bir hakikati ve gerçeği gizlemesi olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dışındaki insanı veya insanları yanıltarak saptırmaktır. Bu sapma bir çok insanı bilgi düzeyinde etkilediği için çok hızlı yayılır. Sadece bir kişinin yalan söylemesiyle kalmaz. Bir çok kişinin bilmeden bu yalana itibar etmesiyle sonuçlanır. Yalanı ilk defa söyleyen yaptığı sapkınlığın farkındadır. Ama yalanın içerdiği sahte bilgiyi sosyal olarak dolaşımda iken öğrenenler, bir yalana inandıklarını çoğunlukla fark etmezler. Bundan dolayı bir yalan çok kısa bir sürede, kırılmış bir cam gibi binlerce yalana veya bir kuşun hareketiyle harekete geçen bir kar taneciğinin çığa dönüşmesi gibi bir etkiyi toplumda meydana getirebilir. Bundan dolayı yalan “Recm edilmiş şeytanın” kendisidir. Onun şerrinden, yani onun bizi hakikatten, iyilikten, dürüstlükten, yardımseverlikten, adaletten saptırmasından Allah’a sığınırız, diye çağrıda bulunuruz, dua ederiz.

Ağu 24

Sendikalaşma Hareketleri

Dr. Şahin CEYLANLI

        Sendikalar, işçi sınıfının bir dayanağı olarak Sanayi İnkılabı’ndan sonra ortaya çıkmış ve yeni teknolojik icatların ve gelişmelerin de hazırlayıcısı olmuştur. Başlangıçta işçi eylemlerinin arkasında herhangi bir örgüt yoktu. Ancak,  daha sonra kurulan işçi kuruluşları sayesinde örgütlenme hareketleri hız kazandı. Bu sayede işçi hareketleri giderek güç kazanmaya başladı ve dolayısıyla sendikal hareketlerin yoğunlaşmasına zemin hazırlanmış oldu. Bugünkü  sendikalara benzer sendikalar 1700’lü yılların başında İngiltere’de ortaya çıkmış ve çoğunluğunu mesleki sendikalar oluşturmuştur. Dünya tarihinde önemli bir yeri olan Fransız İhtilâli, Avrupa’nın yaşantısında köklü değişikliklere sebep olmuş ve insan hakları, adalet, eşitlik, demokrasi gibi pek çok kavram sosyal hayatta kullanılmaya başlamıştır.

Türkiye’deki sendikalaşma hareketlerine bakacak olursak; Batı ülkelerindeki örneklere göre çok ileri tarihlerde  ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde işçi sendikaları 1830’lu yıllarda, tarım işçileri arasında olmuş ve ilk grevler de bu dönemde başlamıştır. İmparatorluğun son yıllarında işçi hareketleri ve dolayısıyla sendikal faaliyetlerde bir hareketlenme olmuştur.

Cumhuriyet’in ilânından sonra işçi hareketlerinin ve sendikacılığın gelişmesinde sanayileşme hareketlerinin çok büyük etkisi olmuştur. Sanayileşme alanında esas atılım 1930 yılından sonra büyük fabrikalar kurularak ortaya çıkmış ve sendikal hareketlerin gelişmesine vesile olmuştur. Daha sonraki yıllarda, hak arayışı çerçevesinde, çeşitli meslek kollarında işçi ve işveren sendikaları kurulmuştur.
Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak benimsediğimiz sendikaların, işçileri ve işverenleri temsil hususunda daha demokratik ve daha uygun bir yapıya kavuşturulması için yeni düzenlemelerin yapılması gerekir. Sendikalar çalışanların ve iş verenlerin haklarının korunması, artan gelirden makul bir payın alınması ve gelir dağılımında dengelerin bozulmaması için toplumda çok önemli bir emniyet sibobudur. Geniş bir kitlenin kendi hakları için demokratik ölçüler içinde teşkilatlanması  ve bu yolla toplum huzurunun sağlanmasında sendikalara büyük görevler düşmektedir. Bu bakımdan;  sendikaların zafiyet göstermemeleri için gerekli tedbirler alınmalıdır. Sendikaların her ülkede huzuru bozmak, rejimi tahrip etmek isteyenlerin göz koydukları müesseseler olmaları itibarıyla sendikal problemler hafife alınmamalıdır. Bu yüzden;  konuları dikkatle takip etmek ve sendikaları hayatlarını devam ettirebilecekleri bir düzene sokmak ve devletin denetimini eksik etmemek gerekir. Ülkelerdeki sosyal barışın ve sosyal adaletin sağlanması için bu durum çok önemlidir.

Ağu 24

Bilgi Toplumu ve Beyin Göçü

Av. Mustafa ÖZKURT

İktisadi gelişme tarihçileri geçmişten günümüze toplumların üretimin alanında itici güçlerinin gösterdikleri farklılıklardan hareketle bunları sınıflandırıp devrelere ayırmışlardır. Bu devreler sosyal ve ekonomik hayat değişkenlikleri dikkate alınarak belirlenmiştir.

İnsanlık, toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçtiğinde “tarım toplumu” olarak karşımıza çıkmaktadır. Makinelerin kullanımıyla, fabrikalaşma süreci başlamış ve “Sanayi Toplumu” toplumu dediğimiz toplum tipi ortaya çıkmıştır.

Her toplum tipi kendine özgü yaşam, alışkanlık ve düşünme tarzını da beraberinde geliştirmiştir.

Sanayi Toplumu sanayileşmenin getirdiği üretim tarzı da yerini gelişen sanayi ve teknoloji sonucunda bilginin işlenip, depolanmasında, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin ilerlemesi sonucu yeni bir toplum yapısı olan Bilgi Toplumuna dönüşmüştür.  Bu gün temel üretim ve güç faktörü olarak karşımıza bilgi çıkmıştır.

Başlangıçta toplayıcı ve tarım toplumunda temel öğe insan gücü iken, sanayi toplumunda insan gücü yanına makineyi almıştır. Bilgi toplumuna geçişte ise, insan ve makine gücü yerini düşünce ve akıl gücüne bırakmıştır.

Türkiye bilgiye ulaşımda haberleşme ve bilgisayarın yaygın kullanımının önemini fazla gecikmeden kavramıştır. Bu yönde Yüksek Planlama Kurulu 28 Temmuz 2006 tarihli 26242 Sayılı Resmi Gazetede dört yıllık faaliyet çerçevesini  “Bilgi Toplumu Stratejisi (2006-2010)” belgesiyle belirlemiştir.

Bununla, dünyada üretilen bilgiye daha hızlı erişebilmek, bilgi ağları ve veri tabanları oluşturularak bu arada eğitimin sürekli hale getirilerek bireyselleştirmeye çalışmak amaçlanmıştır.

Bilgi Toplumu Stratejisiyle bunun Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat olduğu belirtilmiştir.

Sermaye ve işgücünün yanı sıra giderek üretimin en önemli faktörü haline dönüşen bilgiyi etkin kullanmanın ve verimlilik seviyesini artırmanın en önemli sağlayıcılarından biri bilgi ve iletişim teknolojileridir. Bilgi ve iletişim teknolojileri; bilgiyi üretme, işleme ve saklama,      paylaşma ve kolay erişim, karar alma süreçlerinde etkin kullanım, yeni organizasyonel yapılar           ve iş süreçlerinin oluşumu ve yeni pazarlara erişim imkanları sunarak verimlilik artışı           sağlanmasında kritik rol oynamaktadır.”

İfadeleriyle geniş bir alanı kapsadığı vurgulanmıştır.

‘Bilgi Toplumu Stratejisi’ dayanan ‘Eylem Planı’ ile bilgi toplumuna dönüşüm süreci nasıl olacağı belirlenmiştir.

Sürece göre“ giderek güçlenen ekonomisi, genç ve dinamik nüfus yapısı, küreselleşen dünya ekonomisinin avantajlarını giderek daha iyi kullanan deneyim sahibi girişimcileri ile Türkiye açısından büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatların etkin şekilde kullanılmasına yönelik    stratejik alanları tanımlayan Bilgi Toplumu Stratejisi, 2010 yılına kadar küresel rekabet gücüne       sahip bilgiye dayalı ekonomik ve sosyal gelişimin sürdürülebilir kılınması ve toplumsal refahın artırılması için         bütüncül bir dönüşümü… “ kapsadığı vurgulanmıştır.

Ancak 2019 yılına gelindiğinde bunun bir temennide kaldığı, insan faktörünün yeteri kadar dikkate alınmadığı görülmektedir.

Bilgi toplumu ile Sanayi toplumu arasındaki farkları, C.Can AKTAN ve Mehtap TUNÇ şöyle sıralamaktadır.: (1*)

1-Sanayi toplumunda kol gücünün yerini, bilgi toplumunda beyin gücü almaktadır.

2- Sanayi toplumunda fiziksel ve düşünsel anlamda insan sermayesinin üretime katılımı söz konusu iken, bilgi toplumunda düşünsel anlamda, yükseköğrenim görmüş nitelikli insanın üretime katılımı söz konusudur.

3- Sanayi toplumunda sanayi mallarının ve hizmetlerin üretimi yapılmaktadır. Bilgi toplumunda ise bilgi ve teknolojinin üretimi gerçekleşmekte ve bilgi sektörünün ürünü olarak bilgisayar, iletişim ve elektronik araçlar, elektronik haberleşme, robotlar, yeni gelişmiş malzeme teknolojileri gündeme gelmektedir.

4- Sanayi toplumundaki fabrikaların yerini bilgi toplumunda bilgi kullanımını içeren bilgi ağları ve veri bankaları (iletişim ağ sistemi) almaktadır. Bilgi, dünyanın her tarafında üretilmekte ve iletişim teknolojisi aracılığıyla anında her tarafa yayılmaktadır.

5- Bilgi toplumu işgücünden tasarruf sağlamakta, bu ise kısa dönemde işsizlik, uzun dönemde ise yeni teknolojilerin global etkilerini ortaya çıkarmaktadır.

6- Sanayi toplumunda genel eğitim, bilgi toplumunda ise sürekli bireysel eğitimin yer almaktadır.

7- Sanayi toplumunda; birincil, ikincil ve üçüncül endüstriler tarım, sanayi ve hizmetler, bilgi toplumunda birincil, ikincil ve üçüncül sektörlerin yanı sıra dördüncül sektör olan bilgi sektörü ortaya çıkmaktadır.

8-  Sanayi toplumundaki özel ve kamu iktisadi kuruluşlardan farklı olarak bilgi toplumunda gönüllü kuruluşlar önem kazanır.

9- Sanayi toplumunda başlıca üretim faktörleri emek, tabiat, sermaye, girişimci iken, bilgi toplumunda üretim sürecinde bu üretim faktörlerinin yanı sıra beşinci üretim faktörü teknik bilgi ön plana çıkmaktadır.

10-  Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin kıtlığı söz konusu iken, bilgi toplumunda bilgi kıt değildir. Bilgi, sürekli artmakta ve artan verimler özelliği içermektedir.

11-  Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin bir yerden bir yere taşınmasında uzaklık ve maliyet önemli iken, bilgi toplumunda bilgi otoyolları ile tüketici ile bilgi arasındaki uzaklık önemini kaybetmekte ve maliyetler en aza inmektedir.

12-  Sanayi toplumunda tüketici taleplerinin karşılanmasında mal ve hizmetlerin mobilitesi oldukça düşük, bilgi toplumunda ise bilginin mobilitesi kolaydır. Bu durum, bilginin sınırsız bir tüketici tarafından tüketilmesine ve yenilikleri teşvik etmesine yol açmaktadır.

13-  Sanayi toplumunda temel bilgiyi, fizik, kimya bilimleri, bilgi toplumunda ise; kuantum elektroniği, moleküler biyoloji ve çevresel bilimler gibi yeni araştırma alanlar oluşturmaktadır.

14-  Sanayi toplumunda politik sistem temsili demokrasi iken, bilgi toplumunda katılımcı demokrasi anlayışının daha belirgin bir önem kazanacağı düşünülmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler neticesinde adına “Tele-Demokrasi” denilen bir değişimin ileriki yıllarda yaşanacağı tahmin edilmektedir.

Bu tespitler ışığında bireysel bilgi ve beceri birikiminin öznesi, iyi eğitim almış ve kendisini sürekli eğiterek yetişen insan teşkil etmektedir. Bu insan tipi kol gücü yerine beyin gücünü kullanan insandır.

2006 yılında bilgi toplumu serüvenini başlatan Türkiye o günden bu yana artarak devam eden bir beyin göçüne sahne olmaktadır. 1960 yıllarında doktorlarla başlayan beyin göçü, geçen zaman içinde beyin avcısı ülkelerin dikkatini çekmiş ve bu göç halen hızla artarak devam etmektedir.    Bu ülkelerin başında ABD, Kanada, Avustralya, İngiltere, Fransa, Almanya gelmektedir. Beyin göçü hamasi söylemlerle ve duygulara hitapla durdurulamaz

Beyin göçünün başlıca sebeplerini şöyle sıralayabiliriz; Hak ettiği ücreti almaması, yaşam standardının düşük olması, iyi eğitim görmüş gençlerin iş bulamaması, alanında çalıp başarı elde edecek bir imkânın olmaması,Ar-Ge çalışmalarının yok denecek kadar olması ve her şeyden önemlisi adam kayırmacılık ve siyasi yapılanmalar.

Bu ve bazı sebeplerle Türkiye beyin göçüne adeta davetiye çıkarıyor. Sürekli beyin göçü veren bir ülkenin çağı yakalaması hayalden öte gidemez. Bir diğer konu da Suriye’deki savaş nedeniyle eğitimli yetişmiş Suriyeli beyinlerin tamamı ABD ve Avrupa ülkelerine koşulsuz kabul edildiler. Bunlardan hiç biri Türkiye’de kalmadı.                        Suriye’nin en büyük zararı yakılıp, yıkılması değil, verdiği beyin göçüdür.Evet orada ağır savaş şartları var. Türkiye beyin göçünü durdurmada daha fazla geç kalmamalıdır.

 

 

  • Can AKTAN ve Mehtap TUNÇ “Bilgi Toplumu ve Türkiye”, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1998. s.118-134.

Ağu 24

(BM-UN) Birleşmiş Milletlerin Kirli Bahçesi…

Emrah BEKÇİ

10 Ocak 1920 tarihinde, yeni bir savaşın önüne geçmek gayesi ilemilletler arası bir teşkilat olarak, Versailles Antlaşmasını imzalayan devletler tarafından İsviçre’nin Cenevre şehrinde, ‘Cemiyet-i Akvam’ Milletler Cemiyeti adı altında kuruluş kuruldu. Kurum, ABD başkanlarından Wilson’un barış prensipleri üzerine geliştirilmiş ve bu görüş esas alınmıştı.

Kısacası kuruluş ABD çıkarlarını prensip alarak kurulmuştu.

1932 yılında Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye olmuş ve fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üyesi olduğumuz milletler arası kuruluşu hiç mi hiç benimseyememiş ve onu zayıf bir kuruluş olarak değerlendirmiştir. Denecektir ki; O halde niçin mevzubahis cemiyete üye olduk?

Cevap basit…

Dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların hayati yönde tetkiki ve ona göre gerekli tedbirlerin alınması açısından bizim de cemiyete girmemiz, milli menfaatlerimiz bakımından elzemdi.

Cemiyet 1939 yılında Avrupa’da savaşın başlaması ile varlığını yitirdi.

***

Biz konumuza dönelim…

Günümüzde bizimde (Türkiye’nin) üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı, yukarıda kısa hikayesini anlattığım ‘Cemiyet-i Akvam’ gibi; Dünya barışı, güvenlik, toplumsal, beşerî, kültürel sorunları çözmede uluslararasıiş birliği yapmak amacıyla, ABD’nin New York kentinde, 51 ülkenin 26 Haziran 1945 tarihindeki imzalarıyla kurulmuş; 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Şimdi diyeceksiniz; ”-Ne güzel, insanlık için, milletler için güzel bir teşkilat kurulmuş kardeşim. Bunda ne var ki?”

Şöyle izah edeyim;

Dünyaca ünlü Amerikan Petrol milyarderlerinden JhonDavisonRockefeller (1839-1937) ABD’de ki ilk büyük tröstü oluşturmuş ve ”Standart OilCompany” petrol şirketi, dünya siyasetinde büyük roller oynamıştır. Buna örnek olarak Sovyet İhtilali döneminde (1905-1917) Çarlık Rusya’daki bütün ihtilal hareketler, JhonDavisonRockefeller’in paralı ajanları tarafından organize edilmiş; Moskova’da açmış olduğu bankalar aracılığı ile ihtilalcilere maddi yardımda bulunmuş. Hatta kendi bankalarını ihtilalcilere soydurmuş, tüm bu soygunların başında bulunan isim ise sonradan Sovyet Rusya‘nın başına geçecek olan Stalin‘dir…

Şaşırdık mı?..

Asla (!)

Şimdi siz: ”-İyi de kardeşim Birleşmiş Milletler ile bu insanların ne alakası var?” diye bilirsiniz…

Okumaya devam, alakaya yaklaşıyoruz…

Birleşmiş Milletler’in51 Ülke imzası ile 26 Haziran 1945 tarihinde kurulduğunu yazmıştım. Hatta ABD’nin New York şehrinde binasının olduğunu. İşte o binayı Birleşmiş Milletler’e hibe eden kişi; JhonDavisonRockefeller’in mahdumu JhonDavisonRockefeller.Jr’dir. (1874-1960)

Birleşmiş Milletler binası, dünyadaki ülkeler hakkında hayati önemde kararların alındığı bir merkez haline geldi. Tüm ambargolar, savaş kararları bu merkezde bulunan ve başta ‘Rockefeller’ve kendisiyle iş yapan tröstlerin menfaatleri doğrultusunda alınan kararların; üye ülkelere uygulanmasının düşünce merkezidir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin ABD’nin New York şehrinde kurulmasının başka bir boyutu daha vardır. New York ‘Siyonizm’in ve Museviliğin ev sahipliğini yapan, şehrin tamamına yakınının yönetimsel olarak Musevi olduğu bir şehirdir. Kısacası siyonizme ve Museviliğe karşı bir gelişme olduğu vakit; ilk mekanizma olarak New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi ivedi harekete geçen bir mekanizmadır.

Birleşmiş Milletlerin, ABD, Çin, Rusya Federasyonu, Fransa, İngiltere tüm yetkileri elinde bulunduran, kurula gelen herhangi bir karar ve teklifi oyları ile; onay-ret verme yetkisine sahip ülkeler olup, geri kalan diğer ülkeler ise uluslararası bir filmin figüranları konumundadır (!)

Dünya 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan Birleşmiş Milletlerin gizli odalarından yönetilmekte olup, ABD, Rusya Federasyonu dahil olmak üzere diğer ülkelerin yöneticileri, bu gizli odalarda alınan ticari-ekonomik çıkarlar üzerine atanan memurlardan farksızdır.

***

Dünya üzerinde güçlü bir aktör olmak isteyen ülkeler Birleşmiş Milletlerin görünmez yöneticilerinin musluğuna, değirmenine su taşımadıkları takdirde ne ülkelerinin ekonomik durumu ne de dünya üzerinde yaptıkları ticari hareketlerinden tam manası ile sonuç alamayacaklardır.

Dünyada geçerli olan ve Birleşmiş Milletlerintanımış olduğu gerçek $ (Dolar)dır. Paranın hareketi, politikayı, savaşı, ambargoyu, siyaseti, dünya üzerindeki açlığı belirlemektedir. $’ın basılması için gerekli olan günümüzdeki en önemli gereç ise ‘enerji’dir. Enerji kaynakları ve enerjinin taşınacağı yol güzergâhı nerelerden geçiyor ise; Birleşmiş Milletlerle o yol güzergahı ile enerjinin çıkmış olduğu sahanın ABD’nin New York şehrinden organizasyonunu yapmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan tüm hadiseler ve ülkemizde yaşananların temelinde Birleşmiş Milletlerde kapalı odalarda ülkemiz aleyhine kurgulanmış olan senaryolardır. Yoksa, 1945 senesinde kurulan ve kuruluşunda kendi arsasını hibe eden, Siyonizm ve Musevilik gibi kuşatılmış bir şehirde Birleşmiş Milletlerinkurulmasını tesadüf mü sayıyoruz?

***

Peki günümüzde Birleşmiş Milletlereliyle ne olmakta ve neler yapılmaya çalışılıyor?

Birleşmiş Milletler5 daimî üyesinden biri olan Rusya Federasyonu, ABD’nin Mısır’da yapmış olduğu darbe sonucu başa getirdiği Sisi’den memnun olmadı. Bu hatasını Suriye için tekrarlamamak Birleşmiş Milletlerinkapalı odalarından mutabakatla yapıldı (!)

Rusya Federasyonu, Şam yönetimine günümüze kadar yaklaşık olarak 20 Milyar Dolar gibi bir rakama varacak silah ve gereç yardımında bulundu. Amacı; ileriki vadede hem coğrafyada tam olarak konuşlanmak hem de ticari olarak Suriye üzerinden ekonomisine katkı sağlamak. Kısacası 1 taşla 2-3-4 kuş vurmak… Ve vurdu…

Rusya, Suriye’nin ‘Tartus’ limanına üstlendi (Tartus çok önemli bir bölgedir)ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere, enerji koridorunun musluğunun başına geçti. Ayrıca, son günlerde Akdeniz’de bulunan Hidrokarbon yataklarına da ortak olmuş oldu…

İşte tüm bu gelişmeler Birleşmiş Milletlerin kapalı odalarında alınan ve yapılan pazarlıklar sonucunda meydana gelmekte…

Belki güzel bir senaryo diye bilirsiniz. Lakin güneş balçıkla asla sıvanmaz…

 

***

 

Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen nasıl bir siyaset gütmeli, bölgede nasıl bir aktör olmalı?

Çünkü önünde Birleşmiş Milletlerin tröstleri yer almakta. Türkiye politikasını ve eksenini kendi kültüründen olan, geçmişte aynı dili, aynı aşı paylaştığı devlet olmuş veya federatif yönetim altında bulunan ülkelere çevirmeli.

Ortadoğu coğrafyasında ise kesinlikle Arap ülkelerine güvenmemeli. Malumunuz Osmanlı Devleti’ni bu bölgede arkasından hançerleyenler; günümüzde ‘İhvan’ dediğimiz gurupların-siyasi uzantıların ataları idi.

Türkiye’nin en büyük avantajı, bu coğrafyayı çok iyi tanımasıdır. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi, evladıdır. Bundan dolayı, günümüzde ‘güvenli bölge’ tartışmaları yerine; ”Güvenlik nedeni ile haklı ilhak” hakkını kullanıp, kendi misaklarını, huzurunu tahsis edene kadar genişletmelidir. Aksi halde Birleşmiş Milletlergibi bir ifrit örgüt, bu bölgede nice bataklık kuracak ve ürettiği haşereleri ülkemize salacaktır.

Tabii ki devletimiz gereken hassasiyeti düşünmekte-düşünüyordur. Yazımızın amacı, hafızalarda Birleşmiş Milletlergibi bir kurumun ne olduğunu, nelere muktedir olduğunun altını çizmektir.

Saygı ve Sevgilerimle

Ağu 08

Ana Dede Diyarında…

Özcan PEHLİVANOĞLU*

Benim ana tarafım Bulgaristan’dan Bergama’ya gelip yerleşmişler. Onun için ana tarafından Bergama‘nın Aziziye köyündenim.. Orayı bilenler bilir, Aziziye ile Ayasköy iç içe geçmiş iki köydür… Aralarında üç dört metrelik bir yol vardır. Belki de bunun Türkiye’de başka bir örneği yoktur.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Ayasköylü Prof. Dr. Mustafa Şahin ve kendisi gibi köyden yetişmiş aydın insanlar ilk defa bir buluşma tertip ettiler. Sağ olsunlar bana da, haber verip davet yolladılar.  Biz de bunun üzerine bir kez daha kalkıp ana dede topraklarına gittik… İyi ki gitmişiz!

 

Orada çocukluğumuzda uyuduğumuz odanın şimdiki halinin önünde fotoğraf çektim… Çok düşündürücü bir kare!… Beni 50 yıl öncesinin Türkiye’sine ve çocukluğuma götürdü bu fotoğraf ve ziyaret!

 

O vakitler köylü hala milletin efendisi idi! Ancak şimdi halinden memnun olan yok…. Prof. Dr. Mustafa Şahin köylerin tarihinide arkadaşları ile birlikte açtıkları sergilerle ortaya çıkarmışlar..

 

Nasıl oluyorsa biz eskiden daha gelişmiş imişiz! Gün gün geriye gitmişiz sadece elektrik, telefon gelmiş ama diğer her şey geriye gitmiş… Asıl önemlisi de “mutluluk” gitmiş…

 

Geçtiğimiz yıl Belçika’da bana köyleri gezdirmişlerdi. Belçikalılar köyde yaşamak için birbirleri ile yarışıyorlar bizde de insanlarımız köyden kaçmak için! İşte durum bu… Anlayacağınız evlerin çoğu halen benim çocukluğumda olduğu gibi kerpiç…dedim ya bir de köylerdeki “mutluluk” uçup gitmiş!

 

Olsun yine de köye gitmek ve köylülerimle buluşmak bana çok iyi geldi… Hele yaşlı kadınların “sen kimin oğlusun? Sen kimlerdensin?” sorularına muhatap olunca “Çakır Hüseyin’in kızı Bahriye’nin oğluyum” deyince “Dedene benziyorsun”, “Ananla ilk okulda beraber okuduk” cevaplarını alıp dayılarımın, teyzelerimin arkadaşlarını görmek beni mutlu etti… Anama onların selamlarını götürdüm…O da çok mutlu oldu!

 

Her zaman söylüyorum, Türk Milleti köylü bir millettir… Toprağını ve dolayısıyla vatanına yürekten bağlıdır… Dönüp dönüp köyünüze bakın çünkü Türklerin çıkışı yine köylerden başlayacaktır… Fotoğraflara bakın bakalım, sizlere bu kareler neler anlatacak.

 

*ozcanpehlivanoglu@yahoo.com

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

Eki 04

Balkanlar Türk Yurdudur, Balkanlar Türkiyedir Atatürk’ün Balkanlılığı?

BALKANLAR, HUNLARDAN BU YANA BELKİ ÖNTÜRKLERDEN BERİ ONBİNLERCE YILDIR TÜRK YURDUDUR.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

– Türk aydını, sivil toplum örgütleri, siyasilerimiz ve devlet adamlarımız bu yurda sahip çıkmalıdır. Burada sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan her çeşit etkinlik sürdürülmelidir.

Bu konuda ilim adamlarımız ve iş adamlarımızın da üzerlerine düşen görevler vardır.  Geçmişte yönetimi ellerinde bulunduran Türk ve Müslümanların hoşgörülü davranışları Hıristiyan halklar tarafından istismar edilmiş ve Türkler ve Müslümanlar soykırıma uğratılmışlardır. Ulus millet veya milli devlet anlayışı yerine, İslami kardeşlik üzerine kurulan birliktelik, Müslüman Arapların düşmanlığını da engelleyememiştir. Milli akımlara yönelen Hristiyan topluluklar sonunda Osmanlı devletinin sonunu getirmiştir.

 

 

BALKAN’LARIN İSKANI VE TÜRK’LEŞMESİ 

– Sultan 1.Murad ve Yıldırım Bayezid, zamanında Saruhan Yörükleri, I. Mehmet döneminde, Samsun’un fethedilmesi ile buradaki İskilip Tatarları, Fatih Sultan Mehmet devrinde Kastamonu ve Sinop fethedildikten sonra İsfendiyaroğulları bütün cemaatiyle birlikte Filibe taraflarına iskân edilmişlerdir. Daha sonra Karaman ve Konya’dan gelenlerle Rumeli’deki Türkleşme ve İslâm Dininin yayılması her geçen gün büyüyerek devam etmiştir.

Türk’ün ve Türklüğün kaderini değiştiren adam, Gazi Mustafa Kemal Atatürk de kökleri Anadolu’ya uzanan Balkan Türklerindendir.

 

ATATÜRK’ÜN DEDESİNİN EVİ VE KOCACIK NAHİYESİ

– Mustafa Kemal Atatürk’ün baba soyu, Karaman’dan 1466 da gelerek Manastır vilayetinin Debre-i Balâ Sancağına bağlı Kocacık’a yerleşmişlerdir. Kocacık, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nde Arnavutluk sınırına yakın olan Debre şehrine bağlı bir nahiyedir. Aile sonradan (muhtemelen 1830’larda) Selanik’e göç etmiştir.

 

ALİ RIZA BEY VE KOCACIK NAHİYESİ

– Ali Rıza Efendi de muhtemelen 1839’da Selanik’te dünyaya gelmiştir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet Emin’in taşıdığı “Kızıl” lâkabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan “Kocacık”ın da gösterdiği üzere, Mustafa Kemal’in baba tarafından soyu Anadolu’nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan “Kızıl-Oğuz” yahut “Kocacık Yörükleri Türkmenlerinden gelmektedir.

 

 

ATATÜRK’ÜN ANNESİ ZÜBEYDE HANIM

– Mustafa Kemal Atatürk’ün anne soyu da, Konya/Karaman’dan gelerek Selanik ile Manastır’ın arasında bulunan Vodina Sancağına bağlı “Sarıgöl” de denilen “Kayalar” Nahiyesine yerleştiler. Aile, sonradan Selanik yakınlarında bugün de kaplıcaları ile meşhur olan Lankaza’ya yerleşmiştir. Dedesi Feyzullah Efendi‘nin taşıdığı “Sofu-zade” (Sofular) lâkabı, yerleştikleri Sarıgöl bölgesindeki yer adları ve ailedeki hatıraların gösterdiği üzere, Atatürk’ün anne soyu Konya/Karaman’dan Rumeli’ye gelen ve bundan dolayı da “Konyarlar” olarak Rumeli’de anılan Yürük Türkmenlerdendir. Zübeyde Hanım, 1857’de Lankaza’da dünyaya gelmiştir. Zübeyde hanım da gelecekte ZÜBEYDE MOLLA  adı ile anılacaktır.

 

 

ATATÜRK’ÜN SELANİK’TEKİ DOĞDUĞU EV

 

 

 

 

ATATÜRK’ÜN OKULLARI

Mahalle Mektebi: (Selanik)

Şemsi Efendi Okulu: (Selanik)

Selanik Mülkiye Rüştiyesi: ( Selanik)

Selanik Askeri Rüştiyesi : 1893-1895 ( Selanik)

Manastır Askeri İdadisi: 1895-1899 (Manastır Şehri Makedonya)

Harp Okulu: 13 Mart 1899-10 Şubat 1902 (İstanbul)

Harp Akademisi: 1902-11 Ocak 1905 (İstanbul)

 

SELANİK ASKERİ RÜŞTİYESİ : 1893-1895 ( SELANİK)

 

 

1898, MUSTAFA KEMAL MANASTIR ASKERİ İDADİSİNDE, 17 YAŞINDA

 

 

HARP OKULU: 13 MART 1899-10 ŞUBAT 1902 (İSTANBUL) HARP AKADEMİSİ: 1902-11 OCAK 1905

 

OSMANLI’NIN MANASTIR’I MANASTIR’IN O GÜNKÜ HALİ

 

 

(İSTANBUL) O gelecekte milletinin kötü kaderini değiştirecek  ve Türk Milletinin nasıl yüce bir millet olduğunu bütün  medeni  aleme, az  zamanda, bir kere daha tanıtacaktı.

– Atatürk’e Arnavut diyen oldu, Yunan diyen oldu. şimdi de Yahudiler çıkmış, Atatürk Yahudi’ydi diyor. İngilizler, Türkiye’yi Mustafa Kemal’e teslim ederek, onu kahraman yaptılar diyorlar.

Bu gafillere sormak lazım, İngilizler şimdiye kadar girdikleri nereyi terk ettiler?

Kurtuluş savaşında İngiliz’le beraber İtalyan, Fransız, Rus, Ermeni, Rum hepsi Türk’ün sillesini yemedi mi? İstanbul’a Fahrettin Paşa ve Selahattin Adil Paşalar bir koldan Trakya’dan, bir koldan da Üsküdar’dan hareketle Atatürk’ün orduları İstanbul’a girince; mağrur ve hain devletlerin mağrur komutanları Türk’ün şanlı sancağını selamlayarak, geldikleri gibi gitmişlerdi.

Atatürk şöyle diyor; benim doğuşumda herhangi bir fevkaladelik aramayın. doğuşumdaki yegane fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir.

Ne Mutlu Türk’üm Diyene

 

 

Eki 04

Atatürk’ün Soyağacı

A. Kemal GÜL

Atatürk’ün doğum tarihi 4 Ocak 1881 salı akşamı doğmuştur. Ali Rıza Efendi 1839’da Selanik’te doğmuş,1893’te vefat etmiştir. Zübeyde hanım1857’de Langaz’a kasabasında doğmuş 1923’te vefat etmiştir. Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım evlenmek için nüfus kaydını Göztepe’ye yaptırmışlardır 1871’de evlenmişlerdir.
Toplamda 6 kardeşi daha vardır
Fatma
Ahmet
Ömer
Naciye
İsmet
Makbule
Toplam 7 kardeşten sadece Mustafa Kemal Atatürk ve Makbule Hanım kalmıştır. Diğerleri genel olarak difteriden çok küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.
ATATÜRK’ÜN BABA TARAFI
Atatürk’ün büyük babası: Kızıl Hafız Ahmet Efendi
Babaannesi: Ayşe hanımdır.
Büyük Babası’nın erkek kardeşi: Hafız Mehmet Efendi
Büyük Babası’nın kız kardeşi: Nimete Hanımdır.
Ali Rıza Efendi’nin kardeşleri
Nimeti
Mustafa
Hatice
Emine
Atatürk’ün baba tarafı Aydın, Söke kocacık Yörüklerindendir. Sökeye’de Konya civarından geldikleri bilinmektedir daha eski bir deyişle söylersek Kızıl Oğuz Yörükleri Adıyla da anılır. Atatürk’ün büyük Babası’nın Makedoncadaki evlide Türkçe ismi hiç değiştirilmeden duran, Osmanlı Trükleri’nin bulunduğu, daha çok Türkçenin konuşulduğu Kocacık Köyüdür. Osmanlı’nın Türkleştirme çalışmaları doğrultusunda Makedonya’ya gönderilmişlerdir. Sonrasında ise Aile’nin bir kısmı Selanik’e göç etmiştir.
ATATÜRK’ÜN ANNE TARAFI
Atatürk’ün dedesinin babası: İbrahim Ağa
Atatürk’ün dedesinin annesi: Ematullah Hanım
Atatürk’ün dedesi: Sofu zade Feyzullah Efendi
Atatürk’ün anneannesi: Ayşe (Atatürk’ün anneanne ve Babaanneleri’nin ismi aynıdır)
Atatürk’ün Annesinin Kardeşleri
Hasan
Hüseyin Ağa
Hatice
Zehra
Dayısı Hasan’ın çocukları
Abdurrahman Aldırma
Hatice Sümerin soyu bugün Osmaniye’de hala devam etmektedir.
Atatürk’ün annesi’nin Soyu Karaman’a dayanmaktadır. Sonrasında ise Osmanlı’nın Türkleştirme çalışmaları doğrultusunda Selanik, Langaza kasabasına gönderilmişlerdir.
Ali Rıza Efendi’nin Sülalesinden Bugün Hala Hayatta Olanlardan bazıları.
Salih Erbatu
Yenigün Eke
Niyazi Olcay
Nermin Kanıpak
Nevin Anul
Ayşe Öz Amar
Oytun Söğütlügil
Yurdakul Altay
Güneş Yorgancı
Müberra Erbatur
Baba Tarafından 184 kişi bulunmuştur.
Zübeyde Hanım’ın Sülalesinden Bugün Hayatta olanlardan bazıları.
Serap Kuzulu
Ağca Kuzulu
Hatice Kuzulu
Figen Aldırma
Feyzullah Aldırma
Hatice Sümer
Anne Tarafından 103 kişi bulunmuştur
Kaynak olarak Genel Kurmay Arşivi Yönetiminden ALİ GÜLER: Atatürk’ün Saklanan Şeceresi Kitabı kullanılmıştır. Arşivden belgeler sunularak hazırlanmış bir kitaptır ve her iddianın cevabı belgelerle kanıtlanmıştır.
2.Kaynak ise Emekli İmam Mehmet Ali Öz Beyin 2,5 Yıllık araştırmaları sonucu Atatürk’ün soyacı ve hayatı ile ilgili bulduğu 20 bin belgeyle hazırlanmış 2014’yılında satışa sunulan. Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü (Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre )İsimli Kitabından yararlanılmıştır. Bu kitapta’ da her iddianın belgeleri ve Arşiv numaraları vardır…
Hani olur olmaz konuşan cahil kesimi var ya….
Buyursunlar belgeleri ile
Araştırıp okusunlar lütfen…..
***
İngiliz ve Yunanlı ajanlara ücretli uşaklık yapan bir kısım kan özürlü Türk ve Atatürk düşmanlarının yakıştırmalar yaptığı gibi Başbuğ ATATÜRK ne Sabetay’dır ne de Yahudi kökenlidir. Asil ve dindar bir Türk ailesinin soylu bir evladıdır.

Ağu 08

Yunanistan, Ege’de 19. Adamızı İşgale Hazırlanıyor !…

Ümit YALIM*

Yunanistan, Doğu Akdeniz’de suni gündem yaratarak Türkiye’yi ve dünyayı oyalarken Ege Denizi’nde 19. Adamızı işgale hazırlanıyor. 02 – 04 Temmuz 2019 tarihleri arasında Türk basını ve yabancı basında çıkan haberlerde, Küçük Çuha Adası’na yerleşeceklere ev ve arsa ile birlikte aylık 500 Avro maaş verileceği belirtildi.

 

 

Haberlerde Küçük Çuha Adası’nın Yunanistan’a ait olduğu iddia ediliyor. Ancak, Girit Adası’nın kuzeybatısında bulunan Küçük Çuha Adası yüzlerce yıldır Türk toprağı olup Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Uydu görüntüsünde, Yunanistan’ın Türkiye’ye ait Küçük Çuha Adası’nı 2004 yılında yerleşime açtığı açıkça görülüyor.

 

 

Küçük Çuha Adası’nın kuzeyine ve orta kısımlarına konut inşa eden Yunanistan adayı turizme açmış.

 

 

Türkiye’ye ait Küçük Çuha Adası’nda 40 kişi yaşıyor. Yunanistan, Küçük Çuha Adası’na belediye başkanı da atamış. Küçük Çuha Adası’nın sözde Belediye Başkanı Andreas Çarçalakis Yunan vatandaşı ve mazbatası yok. Çarçalakis, basına yaptığı açıklamada, geçtiğimiz günlerde üç ailenin çocukları ile birlikte gelerek adaya yerleştiğini belirtti.

KÜÇÜK ÇUHA ADASI’NIN TARİHÇESİ

Girit Adası, Venedik ile yapılan 24  yıllık zorlu bir savaştan sonra Sultan IV. Mehmet döneminde, 1669 yılında fethedildi. Girit Adası ile birlikte adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar da Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdi.

 

 

Fransa, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bulunan Mısır’ı 25 Temmuz 1798’de işgal etti. Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü korumak maksadıyla 23 Aralık 1798’de Rusya ile Savunma Antlaşması imzaladı. Fransa’yı, Mısır’dan ve Adriyatik’ten Akdeniz’e kadar bir dizi halinde uzanan Yedi Ada’dan uzaklaştırmak için Osmanlı Devleti ve Rusya, 1799’da Fransa’ya karşı savaşmaya başladılar. Adriyatik kıyılarında yapılan savaşlarda, Tepedelenli Ali Paşa Fransızları yenerek Preveze ve Parga civarını ele geçirdi. Birleşik Osmanlı-Rus donanması da, bu kıyılarda Fransa’nın elinde bulunan adaları işgal etti. 21 Mart 1800’de imzalanan sözleşmeye göre, ele geçirilmiş bulunan, Korfu, Kefalonya, Zanta, Ayamavro, İtaki, Pakso ve Çuka (Çuha) adalarından meydana gelen Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti kuruldu. Bu devlet, Osmanlı Devleti’ne bağlı olacak ve vergi verecek, aynı zamanda da Rusya’nın kefilliği altında bulunacaktı. ( Dr. Rifat Uçarol, SİYASİ TARİH, Harp Akademileri Basımevi-İSTANBUL, Eylül 1982, S. 57 – 63 )

     1807’de Rusya ile Fransa arasında imzalanan Tilsit Antlaşması ile Yedi Ada üzerindeki Osmanlı egemenliğine son verildi.  Anılan antlaşma ile Yedi Ada üzerindeki yönetim Fransa’ya geçti. 1815’te de Yedi Ada İngiltere’nin himayesine girdi.

İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 1864’te imzalanan antlaşma ile Yedi Ada Yunanistan’a devredildi. İngiltere, Fransa, Rusya ve Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında 8 Nisan 1865’te İstanbul’da imzalanan katılma senedi ile Osmanlı Devleti de Yedi Ada üzerindeki Yunan hâkimiyetini tanıdı.

YEDİ ADA BİRLEŞİK CUMHURİYETİ HARİTASINA GÖRE, KÜÇÜK ÇUHA ADASI, TÜRK ADASI’DIR !…

     1799 Yılında Yedi Ada / Zanta’da konsolosluk açan İngiltere, 01 Ocak 1809’da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarını gösteren bir harita yayınladı.

 

 

Haritanın alt bölümünde Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti’ne ait adalar ile adalara bağlı yerlerin isimleri yazılmış ve harita üzerinde anılan ada ve yerlerin dış sınırları kırmızı renk ile çizilerek işaretlenmiştir. Haritada, Küçük Çuha Adası’nın Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde olduğu ve Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti’ne dahil olmadığı açıkça gösterilmiştir.

 

 

Yedi Ada’nın egemenlik devirlerini düzenleyen antlaşmalarda Çuha Adası ismen ifade edilmekle birlikte, Küçük Çuha Adası’nın ismi antlaşmalarda geçmiyor. Antlaşmalarda, ismen sayılan adalara tâbi adalar, bunların uzantısı sayılan veya bunlara bağlı ada / adacıklar gibi ifadeler Küçük Çuha Adası’nı kapsamaz. Çünkü, Küçük Çuha Adası, Çuha Adası’na 17,5 deniz mili yani yaklaşık olarak 32 km. mesafede olup, Çuha Adası’na tâbi, bağlı ya da adanın uzantısı değildir.

1913 LONDRA VE 1923 LOZAN ANTLAŞMALARI’NA GÖRE KÜÇÜK ÇUHA ADASI TÜRK ADASI’DIR.

30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması’nın 4. Maddesi ile Girit Adası, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’a verilmiş, adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kalmıştır. Bu durum 1923  Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile teyit edilmiştir. Lozan’dan sonraki süreçte Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Girit Adası üzerindeki haklarından fiilen feragat etmiş ve anılan ülkelerin payları aslına rücu ederek Türk toprağı olmuştur.

 

 

Mevcut durum itibarıyla, Girit Adası’nın dörtte üçü ile adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Ege Denizi’nde 18 Türk  Adası ve 1 Türk Kayalığını işgal eden Yunanistan, daha önce kullandığı yöntemlerin aynısını kullanarak Küçük Çuha Adası’nı da işgale hazırlanıyor. Küçük Çuha Adası’nı 2004’te yerleşime açan Yunanistan, adaya yerleşeceklere ev, arsa ve ayda 500 avro maaş vaat ederek ada nüfusunu artırmaya çalışıyor. Yunanistan, bundan sonraki aşamada, diğer adalarımızda yaptığı gibi Küçük Çuha Adası’na da asker ve silah yerleştirerek adayı işgal etmeye çalışacak.

     Küçük Çuha Adası, Ege Denizi’nden Akdeniz’e geçişi sağlayan Kitira Geçidini kontrol eden, stratejik öneme haiz bir adadır. Askeri gemilerimiz ile ticari gemilerimiz Kitira Geçidini kullanarak Akdeniz’e çıkıyor. Yunanistan’ın Küçük Çuha Adası’nı işgal etmesi halinde Kitira Geçidinin kontrolü tamamen Yunanistan’a geçecek ve Türk gemilerinin Ege’den Akdeniz’e geçişleri önemli ölçüde zorlaşacak ve engellenecektir.

  Yunanistan’ın Küçük Çuha Adası’nı işgal hazırlığını engellemek için;

*Bakanlar Kurulu tarafından diplomatik ve siyasi tedbirler alınmalı, işgali önleyici askeri tedbirler alması için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne direktif verilmeli,

*Küçük Çuha Adası’na en kısa zamanda Türk Deniz Kuvvetleri tarafından Deniz Üssü kurularak Kitira Geçidi kontrol altında tutulmalıdır.

Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Savunma Bakanı Hulusi Akar uyarılarımıza kulak vererek  Küçük Çuha Adası’nın Yunanistan tarafından işgal edılmemesi için her türlü önlemi almalı ve her türlü girişimde bulunmalıdırlar.

 

*Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Eski yazılar «

» Yeni yazılar