Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 03

Cumhuriyet

,

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Bugün Türkiye, yarıya yakını gençlerden oluşmuş 80 milyonu aşan nüfusu, gelişmekte olan ekonomisi, siyasi yapısı, güçlü ordusu, 10 000 yıla varan köklü tarihi, kültürü ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının merkezi konumundaki coğrafi ve jeostratejik yapısı itibarı ile önemli bir ülkedir. Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi üç kritik bölgenin ortasındadır. Eskinin ipek yolu, bugünün ise enerji yolu üzerinde bulunmakla önemi bir kat daha artmıştır. Tarih boyunca ve bugün hep hareketli bir çevre etkisinde kalmış, bölgede çıkarları olan güçlerin tehdidini daima hissetmiştir. Bu zor coğrafyada bugün Türkiye; Avrupa Konseyine, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (geçici üye), Kuzey Atlantik Paktına (NATO), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütüne (OECD), Karadeniz Ekonomik İşbirliğine (BSEC), Karadeniz Donanma İşbirliğine,  İslam Konferansı Örgütüne, Ekonomik İşbirliği Örgütüne (Orta Asya), D-8 VE G-20 Ülkeleri Birliğine üyedir. Avrupa Birliği üyeliği için ise halen adaydır.

Son iki yüz yılda batının ekonomik, teknolojik ve siyasi yükselişine ayrıca silah gücüne karşın, kötü idarecilerin yönetiminde gerileyen Osmanlı İmparatorluğu bir anda büyük felaketlerin eşiğine getirilmiştir. Aynı zamanda Balkan’lardan Kafkas’lara ve Yemen’e kadar 15 cephede birden, 1.dünya savaşını yaşamış ve maalesef  bu savaştan yenik çıkmıştır (Mondros antlaşması 30 Ekim 1918). Balkan’larda, Çanakkale’de, Kafkas’larda ve Arap çöllerinde milyonlarca askerimiz ve insanımız telef olmuştur. Emperyalist güçler başta petrol olmak üzere Osmanlının topraklarındaki zenginlikleri pay etmişlerdir (Sevr, 10 Ağ. 1920). Ülkemiz parçalanmış, yok edilme durumuna getirilmiştir.

Bu çaresiz durumda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 19 Mayıs 1919 da Anadolu’ya geçerek, Osmanlı İmparatorluğundan ayrı olarak, Türk milletinin milli mücadelesini başlatmıştır. O’nun cumhuriyet ve demokrasi aşkı, daha kurtuluş savaşına başlamadan, 23 Nisan 1920 de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) kurulmasını sağlamış ve Kurtuluş savaşını bu meclis yürütmüştür. Başta, batı Anadolu’yu işgale kalkışan Yunan orduları (10 Ocak 1921 de Bursa Eskişehir yolunda, 10 Temmuz 1921 de Sakarya’da, 26-30 Ağustos 1922 de Dumlupınar’da meydan savaşları vererek), tamamen yok edilmiş, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Ruslar da işgal bölgelerinden kovulmuştur. Türk’ün büyük iradesi karşısında yenik düşen emperyal güçler, 24  Temmuz 1923 Lozan andlaşması ile kendi yenilgilerini, bizim de galibiyetimizi ve bağımsızlığımızı kabul etmişlerdir. Böylece küllenen bir imparatorluğun külleri üzerinde alev alev genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.    29 Ekim 1923 de ATATÜRK’ün kurduğu cumhuriyet, dünyanın en güçlü devletlerine karşı verilen bir ölüm kalım savaşından sonra gerçekleşmiştir. Bu, ATATÜRK’le birlikte binlerce şehit ve gazinin eseridir. Bugün cumhuriyetimizin 95. yılını kutluyoruz. Kutlu olsun.

Cumhuriyet; milletin kurduğu, milletin kendi kendini yönettiği, egemenlik kaynağının millete ait olduğu, hükümet ve devlet başkanının, kamu tüzel kişiliğini temsil eden bir heyet tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği bir yönetim biçimidir. Diğer bir anlamda, devletin temel  organlarının seçimle  iş başına geldiği  bir yönetimdir. Bu yönetimde demokrasi, en iyi şekilde uygulanır.

Bunu ATATÜRK şöyle vurgulamıştır. “Bu yönetimde hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir”. Cumhuriyetteki birinci hedef demokrasidir. Yine ATATÜRK, “cumhuriyeti kurduk. Şimdi sıra demokrasidedir” derken, çok partili bir sisteme de işaret etmiştir. Bu rejim, demokrasi kavramını geliştirmek ve yerleştirmek zorundadır. Cumhuriyet özgürlüktür, bağımsızlıktır. Her alanda ilerlemenin yolu ve insanca yaşamaktır. Yine buradaki özgürlük, başkalarının hakkına tecavüz eden sınırsız bir özgürlük değildir. Demokrasi bu sınırların ölçüsünü koymuştur. Başkasının hak ve hukukuna mutlak riayet ve adalete saygı esastır.

Cumhuriyette;

  1. seçim
  2. kamu yararına hizmet, millete hizmet
  3. yasalar karşısında eşitlik
  4. devlet yönetimine eşit katılım
  5. temel hak ve özgürlüklerin devlet teminatında olması
  6. çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın hedeflenmesi (uygar toplum olma), esastır.

Siyasi yetkinin halk oyuna dayandığı demokrasiler, bazen karşımıza İngiltere, Hollanda, İspanya, Norveç ve Japonya gibi monarşik bir yapı ile, bazen de diktatörlükle yönetilen Çin (halk cumhuriyeti) ve İran (İslam cumhuriyeti) gibi ülkelerin de, cumhuriyet adı altında karşımıza  çıktıkları görülmektedir.

ATATÜRK, batılıların tabiri ile yüzyıllarda bir yetişen dahi bir asker olmakla beraber, çağa damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamı ve de filozof denilebilecek yapıda bir düşünürdü. O, halkın iradesinin yüceliğini kavramış, ezilmiş milletlerin acılarını ruhunda duymuş ve batılı emperyalistlerin sömürü  sistemini çok iyi bir analizle, hem batıya hem doğuya, yani hem ezenlere, hem ezilenlere çağa ve geleceğe uygun mesajlar vermiştir. Bugünkü küresel yapıyı tarif etmiş, zulüm gören milletlere de bağımsızlıklarında, kurtuluşlarında bayrak olmuştur.

ATATÜRK kurduğu cumhuriyette, günümüz koşullarına uyan  demokrasi, laiklik, sosyal devlet, hukukun üstünlüğü, adaletin yüceliği gibi kavramları da yerleştirdi. Sonra onu, müspet ilim sahibi, hürriyet aşığı, eğitimli, kültürlü, geleceğe güvenle bakan, fikri hür vicdanı hür irfanı hür aydın bir gençliğe; “Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklalini ve Türk  cumhuriyetini ilelebet (sonsuza dek) korumaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek,  emanet etti. ATATÜRK, bunun için şöyle diyor: “zira, hürriyet ve istiklalimizin kıymetini; çağdaş eğitimli, yüksek ruh yapısına sahip, fedakar gençler, bu uğurda ölen askerlerden çok daha iyi bilebilirler. Cumhuriyeti kurmak için çok kan döktük. Gerekirse korumak için de aynı şeyi yaparız. Fakat  istiklal, hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunların değerleri bilinerek korunmalıdır. Cumhuriyet fazilettir, Cumhuriyet en gelişmiş ve en ileri, çağdaş devlet ve hükümet şeklidir. Onun için kılıçla elde edilen zaferler; siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıdır”.

ATATÜRK’e göre cumhuriyet, Türk milletinin tabiat ve yapısına en uygun idare şeklidir. Cumhuriyet, milli egemenlik idealini, milletin irade ve egemenliğini, vatandaşın devlete, devletin vatandaşa karşı hak ve görevlerini en iyi düzenleyen yönetim şeklidir. Milli egemenliği ise; ATATÜRK, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek vurgulamıştır.

Cumhuriyetin 10. yıl nutkunda ATATÜRK, “az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan cumhuriyettir, Cumhuriyetin temeli, büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlatlarından oluşan büyük ordumuzun vicdanında, akıl ve bilincinde kurulmuştur. İlkeleri de milletin ruhundan doğmuştur.  Cumhuriyet, Türkiye’nin en büyük devrimidir. Cumhuriyetin, milletin kalbinde kök saldığını görmek en büyük emelimdir. Bu rejimle millet ve memleket, dünya üzerinde en üstün yere gelecektir. Türkiye Cumhuriyeti her anlamı ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Değerli evlatlarının elinde daima yükselecek, sonsuza dek yaşayacaktır. Benim naçiz vücudum elbet birgün toprak olacaktır. Lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Bu kadar matemler ve felaketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak, orada mutlu ve özgürce yaşayabilmek için kesinlikle egemenliğine sahip çıkmak ve cumhuriyet bayrağı altında tüm evlatlarını topluca ve dikkatlice muhafaza etmek zorundadır”. “Benim en büyük eserim cumhuriyettir”.

Türklerin verdiği istiklal savaşı ve kurduğu cumhuriyet, tüm mazlum milletlerin hürriyet ve istiklal aşkını da dile getirmiş, onlara örnek olmuş ve bundan sonra da onlara bayrak olacaktır.

 

 

 

 

 

Eki 03

Beyinle ilgili Son Bilimsel Gerçekler

                                                                                                                                          Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Şimdi beyinle ilgili bugüne kadar verdiğimiz bilgilerin özetinin özetini sunmaya çalışalım:
• Beynimizde bir kas gibi çalışır. Öğrenilen her yeni bilgi ve beceri beyinde yeni bir kısmı harekete geçirir.
• Sadece düşünceler değil, duygular da beynin yeniden yapılanmasında aktif rol oynar.
• Omega 3 yağ asitleri ve B12 vitaminlerinin beyne yararlı olduğu, beyni iyileştirdiği ve gerilemesini frenlediği bilimsel olarak ispat edilmiştir.
• Biz sadece beynimizden ibaret değiliz. Çevremiz, yediklerimiz, yaşadığımız yer ve ilişkide olduğumuz kişiler, kim ve nasıl bir insan olduğumuzu belirleyen faktörlerdir.
• Fiziksel hareketliliğin zihinsel becerilerimiz üzerinde çok büyük bir etkisinin olduğu ispatlanmıştır.
• Kitap okuma faaliyeti, beynimizin aktif tutulma konusundaki en önemli uyarıcılardan birisidir. Bir kitabı okuyup bitirdiğimizde, beynimiz okumadan önceki durumdan çok farklı görünecektir.
• Maneviyatın, dinin ve farkındalığın ruh sağlığına olumlu etkisinin olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.
• Zihinsel olarak zayıflamaya ve demans hastalıklarına karşı en etkili faktörler, fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak aktif kalmaktır.
• Beynimiz, nöroplastisite özelliğine sahiptir. Nöroplastisite, beynin kendini, değiştirebilme, eğilip bükülebilme, kendini iyileştirme ve yeniden yapılandırma becerisidir.

 

 

 

Eyl 13

Çözüm İçin Karenin Dışına Çıkma Zamanı

Ruhittin SÖNMEZ

Ülkemizin içinde bulunduğu problemler bir “beka sorunu” mertebesine ulaşmış durumda. Ekonomi, eğitim, dış politika, din anlayışı, ahlak, siyaset vd alanlarda bugüne kadar denenmiş çözüm yolları ile iyi bir sonuç alamadığımız ortada.

Devletimizi yönetenler karşılaştığımız problemleri çözmeye çalışırken girdiğimiz çıkmazın farkındalar. Bu sebeple bildikleri bütün çözüm yollarını tekrar tekrar deniyorlar. Ancak çözümsüzlüğün sıkıntısıyla bunaldıkları da açık.

Çünkü alıştıkları yönetim tarzı ve zihinlerinde yer eden çözüm metotları mevcut sorunları çözmeye yetmiyor.

A.Einstein “problemleri doğuran davranış biçimlerini devam ettirerek problemlerimizi çözmemizin mümkün olmadığını” söylüyor.

Ancak insanların alışkanlıklarını ve önyargılarını değiştirmeleri çok zordur. Yeni davranış biçimlerini benimsemeleri ve uygulamaları da çok nadir seçtikleri bir yoldur.

Yaşadığımız ve gittikçe etkilerini daha fazla hissedeceğimiz ağır ekonomik krizden çıkmamız da, dış politikada sıkıştığımız köşeden kurtulmamız da devletimizi yönetenlerin yeni davranış biçimleri benimsemesine ve uygulamasına bağlı.

Eğitimde, devlet yönetiminde, din anlayışımızda, hayatın her alanında problemler yaratan kalitesizlik çemberinden çıkış da aynı şekilde alıştığımız yönetim tarzının değişmesiyle mümkün olacak.

******************************

KARENİN DIŞINDA DÜŞÜNMEK NEDİR?

Alıştığımız çözüm tarzının işe yaramadığı böyle zamanlarda, uzmanların “karenin dışında düşünmek” diye tanımladıkları, yeni bir davranış biçimini seçmek gerekebilir.

Bu kavramın doğuşuna sebep olan şöyle bir problemdir: Aşağıdaki dokuz noktayı, hepsinden geçen kesintisiz dört doğru ile (elinizi kaldırmadan) birleştiriniz.

Bu problemi tek başına çözmeye çalışan insanların çok büyük kısmı noktaların oluşturduğu karenin içinden doğruları geçirmeye çalışmakta ve çözümsüzlük sonucuna ulaşmaktadır. Oysa problemin verilişinde karenin dışına çıkılmayacağı yönünde bir kısıt bulunmamaktadır. İnsanlar zihinlerinde yarattıkları ön yargı ile karenin dışına çıkmayı düşünememektedir.

Zihinlerdeki bu engeli aştığınızda karenin dışına da çıkarak çözüm üretilebiliyor.

Aileniz içindeki ilişkilerinizden, iş hayatınızda karşılaştığımız problemlere kadar çözümsüzlük noktasına gelmenin sıkıntılarını yaşamadan, “bütün yolları denedim, çare yok” demeden önce duraklayıp, derin bir nefes alınız.

Ve “acaba alıştığım davranış biçimlerinin veya düşündüğüm yolların dışında bir çıkış yolu olabilir mi” diye tekrar düşününüz.

Eşinizle, çocuklarınızla, amirinizle veya arkadaşlarınızla çözümleyemediğiniz probleminiz mi var? Mevcut davranış biçiminizi değiştirerek yeni bir yaklaşımın çare olup olamayacağını düşününüz.

Başkasını değiştirmeniz pek mümkün değildir, ancak davranışlarınızı değiştirip geliştirerek çözümler üretmeniz ve etkili olmanız mümkündür.

Ülke yönetiminde de benzer durumlar söz konusudur.

DEĞİŞİME DİRENMENİN BEDELİ

Uzun yıllardan beri ülkeyi yönetenler bir işletme körlüğü içindeler. Yaptıkları hataları görmüyor veya görmek istemiyorlar. Dışarıdan problemleri görüp, çözüm yollarını gösterenleri de dikkate almadılar.

Mesela ekonomiyi çıkmaz sokağa getiren üretime değil, inşaata ve tüketime dayalı modelden ve israftan bir türlü vazgeçemiyorlar..

Ortak akıl yok, Denetim yok, Meclis etkisiz.

Bu durumda son ümidimiz, sorunların zorlamasıyla, devleti yöneten kişinin değişim ihtiyacını görmesi ve “başka çözüm yolları olabilir mi” diye düşünmeye başlaması olabilir.

İnşallah uyguladıkları (hatta bazılarını daha önceden miras alarak devam ettirdikleri) yolların dışında akılcı yöntemler bulmaya çalışır.

Bazı konularda “karenin dışına çıkmaları” bize ümit veriyor.

Mesela terör konusunda uzun yıllar uyguladıkları “çözüm süreci” safsatalarından vazgeçip, milliyetçi söylem ve eylemlerle müzakere yerine mücadelenin tercih edilmesi olumlu bir karenin dışına çıkmadır.

Fakat buna karşılık bir zaman beraber yürüdükleri FETÖ kadrolarını tasfiye ederken, yerine devlet kademelerine başka dini cemaat mensuplarının doldurulması karenin içindeki çözümsüz alanda dolaşmaktır.

Ortak aklın kullanılmadığı bir sistemde çözüm üretme ihtimali her zaman daha düşüktür. Bu denendi, olumsuz sonuçları görüldü. Aynı yöntemde ısrar zihinlerin karenin içine hapsolmasıdır.

Devlet aklının kullanılmaması, ortak aklın kullanıldığı mekanizmaların yıkılması problemlerin çözümünün bulunması ve uygulanmasındaki en önemli engeldir.

Çare belli: Ortak aklı kullanarak, karenin içinde ve dışında olan (alışılmış ve denenmemiş) bütün çözüm yollarını araştırarak bulmak ve uygulamak.

Eyl 13

Ufo Aldatmacası

    Hasan GÜNAYDIN

 

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazıyı yazabilmek için başta Alien Unleash ve Section 51 tarafından yayınlananlar olmak üzere, UFO (Unknown Flying Object, Bilinmeyen Uçan Cisim) görüntüsü olduğu iddia edilen yüzlerce film seyrettim. Sonra bunun zaman kaybı olduğunu düşündüm fakat filmlerde kullanılan güzel müzikleri hatırlayınca pek te üzülmedim. Film teknikleri konusunda bilgi sahibi olmadığım için söz konusu filmleri teknik açıdan analiz etmem mümkün değil ancak bazı mantıksızlıkları gönül rahatlığıyla özetleyebilirim.

 

  • Filmlerin büyük çoğunluğu insansız alanlarda çekilmiş. Mekan ormanlık bir alan fakat ne hikmetse kaliteli (profesyonel) film çekebilecek biri o esnada orada tam teşekküllü bir şekilde hazır bulunuyor. Zaman, mekan ve olanaklar açısından nasıl denk getiriyorsa her defasında kaliteli bir film çekmeyi başarıyor. Çoğunlukla film çekerken elleri dahi titremiyor, korkudan film çekmeyi bile unutmuyor, hatta kaçmıyor.
  • Amatör çekilmiş filmlerde cismin ne olduğu doğru dürüst seçilmiyor. Yakınlaştırınca görüntü kalitesi bozuluyor. Üstelik bu filmleri çeken amatörlerin çoğunda korku ve endişe emaresi görülmüyor.
  • Bazı filmlerde uzaylı olduğu iddia edilen bir şey var. Bu şey çoğunlukla flu görünüyor. Her filmde kısa boylu, zayıf, üzerinde kıyafet olmayan, kafası iri ve amaçsızca yürüyen bir mahluk (?!). Böyle birebir benzerlik filmlerin tek bir elden yönlendirildiği kanaatini oluşturuyor. Üstelik bu mahluk hepsinde robot gibi yavaş adımlarla yürüyor. Esnek davranmıyor, herhangi bir amaca yönelik farklı hareketler yapmıyor. Mesela yerden bir şey almıyor veya yere bir şey bırakmıyor. Amaçsızca ileri geri yürüyor. Eğer bir şey yapmayacaksa neden aracından yere iniyor?
  • Nadiren bu şey (varlık ?) bir insanı görünce kaçıyor. Oysa karşısındaki insanın elinde silah yok. Neden merhabalaşmıyor veya bazı hareketlerle haberleşmeye çalışmıyor? Ayrıca filmi çeken şahıslar neden onlara bağırarak veya el işareti yaparak iletişim kurma çabası sergilemiyorlar? Filmi çekenlerin cesaretleri de doğrusu takdire şayan. Hatta bir uzaylıyı yaralayıp ele geçirme amacını taşıyan kaba tabiriyle kelle avcısı hiç kimse çıkmıyor.
  • UFO denilen bu görüntülerin tamamı birbirinden farklı cisimler. Büyük çoğunluğu disk biçiminde (klasik UFO biçiminde) ama yakından bakıldığında tamamı farklı. Bazı cisimler ise uzun ya da düzgün olmayan bir şekle sahip. Şöyle düşünelim; F16 uçaklarını imal etsek binlerce F16 uçağı birbirinin tıpatıp aynısı olur. Oysa birbirinin aynısı olan 2 UFO bulmak imkansız. Neden?
  • UFO’lar şehrin üstüne geliyor veya ormanlık bir araziye iniyor fakat hiçbir şey yapmadan tekrar yükselip gidiyor. Neden geliyor, neden gidiyor?
  • Fazla yüksekte olmayan ve gözle rahatlıkla seçilen UFO’lar ağaçların arkasına gidince bulutların içine giriyor; oysa bulutların o kadar aşağıda olmaları imkansız.
  • Filmlerin çoğunda yerden kalkan UFO’lar (örneğin helikopterde olduğu gibi) toz kaldırmıyorlar. Halbuki yere itici bir güç uygulamadan havalanmaları yerçekimi kanununa aykırı.
  • Bazı UFO’lar binaların üzerinde ve altından uçak geçiyor. Uçaktakilerin (en azından iniş yapan pilotların) iniş yaparken UFO’yu net bir biçimde görmesi, rotasını değiştirmesi ve durumu kuleye rapor etmesi gerekirken hiçbir UFO vakasında bu olmuyor. Neden?
  • Bazı UFO’lar yerden havaya doğru bir şeyler çekiyor ama çekilen bu şeylerin ne olduğu hep meçhul kalıyor. Oysa cisim çektikleri yerler genellikle insanların yaşadıkları yerler. Neden kimse ne çektiklerini bilmiyor?
  • Pek çok filmde UFO’lar binalara o kadar yakın ki o binalarda yaşayan insanların hiç ses duymuyor olması ve kimsenin camlara çıkıp (ya da sokağa fırlayıp) bakmaması garip ve saçma. Neden bu kadar yakın temas varken ortalıkta hiç kimse yok? Niçin hiç kimse duymuyor, görmüyor ya da korkup kaçmıyor?
  • Öyle UFO filmleri var ki, bu cisim yerden yaklaşık 5 metre yükseklikte, hiç hareket etmeden öylece duruyor, altında gidiş geliş otoyol var, araçlar yavaş yavaş geçiyor ama hiç kimse aracını durdurup kafasını kaldırarak bir dakika bile bakmıyor veya hızlanıp kaçmıyor.
  • Bazı UFO filmlerinde savaş uçakları var. Ancak bu uçaklar UFO’yu taciz etmiyor (UFO da onları taciz etmiyor yani İt Dalaşı yok). Savaş uçakları UFO’yu inişe zorlamıyor ya da ateş açmıyor. Oysa ateş açsalar belki de düşürecekler ve UFO’nun içindekilerin ne menem bir şey olduklarını görebileceğiz. Üstelik ele geçirdiğimiz UFO ile onların teknolojilerinden yararlanabileceğiz. Hatta kendileri de bütün dünyanın tanıdığı kahramanlar olacaklar ama ne hikmetse bir türlü cesaret edemiyorlar.
  • UFO’ların kalkış ve inişlerine baktığımızda pek çok filmde gölge bırakmadıklarını görüyoruz. Halbuki güneşli bir havada herhangi bir cisim havada olsa onun gölgesi çıkar ve bu gölge alçalıp yükselirken değişir. Nadiren gölge olan bazı filmlerde araç yükselip alçalıyor ama gölge hiç değişmiyor, neden?
  • Bazı UFO’lar PORTAL denilen bir aydınlığa girip kayboluyorlar. Portala giriş anlarına baktığımızda cisimlerde hiçbir değişim olmuyor, ayrıca portallerin hepsi birbirinden farklı. Örneğin bazıları şimşek çakar gibi, bazıları içi boş yuvarlak bir ışık halkası şeklinde, bazıları ise yuvarlak ve hareketli parlak ışık alanları. Fizik kanunları neden her vakada değişiyor?
  • Bütün UFO’lar ya havada asılı gibi duruyor, ya da çok yavaş hareket ediyor veya birden bire müthiş bir hızla uzaklaşıyor. Bunların orta hızı yok mu?
  • UFO görüntülerinin büyük çoğunluğu aynı kafanın ürünüymüş izlenimini uyandırıyor.
  • Bu uzaylıların hiç ihtiyaçları olmaz mı? Erzakları veya yakıtları bitmez mi? Ya da hiç hastalanmazlar mı, ölmezler mi? Veya araçları bozulmaz mı? Neden bizlerden hiçbir şey istemiyorlar?
  • UFO’ların geliş gidişini bilinen fizik kanunlarıyla açıklamak mümkün değil. Ne portalları (galaksiler arası hızlı geçiş yollarını) ne de binlerce ışık yılı mesafeleri nasıl aştıklarını bilinen fizik kuralları ile anlatmak imkansız. Ayrıca evrendeki en yüksek hızın ışık hızı olduğu ve en yakın galaksiye gidiş geliş için bile herhangi bir canlının ömrünün yetmeyeceği en azından bugün için kabul edilen bilimsel bir gerçeklik.

 

Sonuç olarak; UFO filmleri mantıksız bir takım görüntülerden ibarettir. Kimler tarafından, nasıl ve niçin yapıldıklarını bilmiyorum ama UFO muammasının pek çok kişiye fazlasıyla para kazandırdığını inkar edemeyiz. Unknown Flying Object ilgi çekici bir oyalama aracı ve kolay yoldan para kazanma yöntemidir.

Ağu 31

Türk Savaş Sanatı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

“Trump’a hatırlatmalar”

Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.

Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.

Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?

Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.

Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.

Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.

Kimse “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.

Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmıyacakmıyız?

Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kezde öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!

Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.

Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?

Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.

Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.

Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!

Kutadgu Bilig “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?

Kutadgu Bilig bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”

Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?

Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?

Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu‘nun “Türk Savaş Sanatı” adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir “savaş sanatı” haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump‘u bunlardan haberdar edeyim dedim.

Türk Savaş Sanatı’nın bilgesi Kutadgu Bilig‘in şu sözleri ile Trump‘a uyarılarımı bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”

Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız… Haydi Bismillah!

 

Tem 31

Ahiliğin Tanımı, Kuruluşu ve Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

       Ahi örgütlerine Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, 13. Yüzyılda Anadolu, Balkanlar,Türkistan ve İran Türkleri arasında rastlanmaktadır. Bu örgütlerin Kaşgarlı Mahmut’un Divanında Türkçe “cömert,eli açık, yiğit” anlamına gelen Akı kelimesinden meydana geldiği belirtilmektedir.(1) Ahi kelimesi Arapça  olarak da “kardeş” anlamına geliyor. “Ahi” sözcüğünün Türkçe mi ?yoksa Arapça mı ?olduğu tam olarak ortaya konmuş değildir. Bir kısım düşünürler bu sözcüğün Arapçadan geldiğini  düşünmektedirler. Fuat Köprülü ise; Türkçe olan “Akı” kelimesinin zamanla değişerek “Ahi” şekline gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.(2) Fransız Türkolog J. Denny de aynı düşüncededir. Akla yatkın olanı da budur. Çünkü; ahilik  Türklerin meydana getirdiği bir kuruluştur ve kökü Türk töresine dayanmaktadır.

Ahiliğin  ilk belirtilerini ortaya çıkarabilmek için, bu örgütlerin tarikatlar gibi, belirli bir ideolojiye bağlı  olarak faaliyet gösterdikleri gerçeği ortadadır. Söz konusu olan bu örgütlerin toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline geldiğini öne sürmek mümkündür.(3)

Osmanlı Devleti’nde de esnaf ve sanatkârlar birlikte hareket etmek ve aralarındaki dayanışmayı sağlamak için kendi iş alanlarında teşkilatlanmışlardı. İlk başta, Ahilikte dini ve milli bir düzen vardı. Yamak, çırak, kalfa, usta ve pir ilişkileri buna göre organize olmuştu.

Ahilik, ekonomik ve sosyal bir zorunluluk karşısında Anadolu’da köylere kadar örgütlenmiştir.  Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri için, ancak aralarında bir örgüt kurmaları gerekiyordu. Böylelikle aralarında bir dayanışma hasıl olacak , ucuz ve kaliteli mal yapıp satmaları ile yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olabilecekti.(4) İşte bu zorunluluk ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur.

Ortaçağ’da Anadolu’daki Türk esnafları “Ahi” teşkilatı şeklinde kurulmuştur.(5) Ahi teşkilatlarının ilk kuruluşlarını göz önüne getirecek olursak; yüksek ahlaklı, zengin , güçlü , yaşça büyük ve hürmete layık bir lider etrafında toplanmış, esnaf, sanatkâr, işçi v.b. halk guruplarının oluşturduğu birlikler şeklinde düşünülebilir.(6)

Zamanımıza kadar ulaşan yazılı belgelerden anladığımız kadarıyla, ahi lideri seçilen ( ahi baba ) kimse, hemen bir zaviye tesis eder, burasını düzgün bir şekilde dayayıp döşeyerek meslek erbaplarının toplanmalarını temin ederdi. Mithat Günata’nın tesbitlerine göre: “Ahi zaviyelerinde öğretmen, profesör, hâkim, vaiz, silah talimcisi, hattat, şair gibi görgülü ve bilgili kimseler de bulunurdu.” (7)

Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla ortaya  çıkmış olan ahilik, yerleşik hayatın  şekillendirdiği bir sivil toplum kuruluşudur. 13.Yüzyılda rastladığımız ahilik, Türk toplum yapısının ekonomik ve sosyal açıdan örgütlenmesinin de kaynağı haline gelmiştir. Ahi örgütlerinin iç dinamiklerini ele alacak olursak; ekonomik ve ticari hedefleri olduğu ve hatta ahlâki ve manevi yönleriyle de bir bütünleşme gösterdiğini görmek mümkündür. Ahilik sisteminde işçi ve işveren münasebetleri,  tarafların çıkarları açısından birbirlerini tamamlamaktadır. Bu sistemde  hem işçi olacak, hem de işveren olacak. Bir başına işçi veya işveren ahiliğin varlığını devam ettiremez. Kesinlikle günümüzdeki işçi işveren ilişkileri gibi kısır çekişmeler içine girilmemiş ve şahsi çıkarların hüküm sürdüğü yerler olmaktan uzak durulmuştur. Başka bir ifade ile ahilik , dayanışmayı esas kabul eden, bu yüzden de bölünmeye, parçalanmaya imkân vermeyen, aralarında sosyal bütünleşmenin sağlandığı bir kuruluştur.

Ahi kuralları, ahinin mutlaka bir işi olmalıdır esasına dayanmaktadır. Bu  cümleden hareketle, ahilik işsizliğe de karşıdır. Ahilik aynı zamanda dayanışmayı öne çıkarmakta ve herhangi bir ahinin, kazandığı paradan geçimini sağladıktan sonra, arta kalan kısmını yoksullara, garibanlara, fakirlere, kimsesizlere ve işsizlere ayırması gerekmektedir.

Ahilik teşkilatında  toplumun tamamını ilgilendiren bir kalkınma stratejisi vardı. Hatta, devletin yapması gereken birtakım vazifeleri dahi üzerlerine almışlardı. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe ve yoksulluğa karşı da büyük bir mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma yoluna girmiş, yoksulluğun  bir alın yazısı olmadığını, bunun çok çalışarak giderilebileceğini ortaya koymuştur.

Günümüzde de  böylesine fedakarca çalışan  muntazam teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bakımdan; içinde bulunduğumuz zamanda sanatkâr ve meslek teşekküllerinin ahi örgütleri gibi teşkilatlanmaları zaruretine her zaman büyük önem arzetmektedir.

DİP NOTLAR:

  • Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-üt-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları,  Cilt 1, s.90
  • Sabahaddin Güllülü, Ahi Birlikleri, s.18, İstanbul 1977
  • Sabahaddin Güllülü, Aynı Eser, s.20
  • Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56
  • Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s.19
  • Sabahaddin Güllülü, a.g.e., s.78
  • Mithat Günata, Unutulan Adetlerimiz ve Loncalar, s.77, 1975 Ankara

Tem 19

Bosna İntibaları

F.Gürbüz YILMAZ

Bosna ve Aliya İzzetbegoviç.

 

Bosna’nın kalbinde yatan Aliya İzzetbegoviç ve Aliya İzzetbegoviç’in kucağında yatan  Bosna Şehitleri…

 

İster Saraybosna diyelim, ister Bosna Hersek, İster Sarayova, istersek de Boşnakca Sarayevo diyelim; burası Saraybosna’dır. Ecdadın büyük yatırımlar yaparak Avrupa’nın göbeğine oturttuğu

bir kültür  merkezi, bir kültür şehri Bosna… Osmanlı’dan devraldığı mirası ellerinden geldiğince bozmadan, zedelemeden, satmadan var güçleriyle koruyan Bosnalıları yürekten kutluyorum. Ve özellikle Aydınlar Ocağı ekibiyle bizleri Cumhuriyetimizin 85’inci yıldönümü kutlamaları çerçevesinde dört günlüğüne Bosna’ya taşıyan, Aydınlar Ocağı Genel  Başkanı sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal Hoca’ya teşekkür ediyorum. Ecdat yadigarı bölgelerin hiç değilse önemli bir bölümünü tanımamıza vesile oldu.

 

Sanayisi olmadığı için havası, suyu da tertemiz.ırmaklarından akan suyu ister bardağa koy, istersen eğil avuçlarınla iç, doyamazsın içmeye. Evlerde, otellerde musluktan akan suyu kana kana içersin. Sokaklardaki bütün çeşmeler akarçeşme içme suyu. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi.

 

Rüyalar kadar güzel olan bu şehirden ayrılırken arkamızda bıraktığımız tercümanımız Fahreta (ben ona, Fahriye diyorum) ve babası Rıdvan Bey, sıcak ilgileriyle ailemden biriymiş gibi geldi bana. Öylesine sıcak ve öylesine candan. Ve arkada bıraktığımız Toroslar kadar eski, Toroslar kadar güzel Dinaridi Dağları. Dağların arasında vadiyi  bölen Dinaridi Nehri… Nehrin bir yanında uzayıp giden tren yolu, diğer yanında karayolu…

 

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Bosna Hersek’teki Osmanlı eserleri arasında çok önemli bir yer tutar. Külliyenin ,Saraybosna Sancak Beyi, Gazi Hüsrev Bey tarafından 1530-1543 yıllarında yaptırılmış olduğu biliniyor. Bir cami, bir medrese, bir  hankâh, han, kütüphane ve  bezistandan ibaret olan bu külliye, günümüze kadar önemini koruyarak gelebilmiş; Hasar görmüş  olsa da yaşayan en güzel örnektir. Hem Osmanlı’nın, hem de  Gazi Hüsrev Bey’in medeniyete  ve sosyal  gelişime verdiği önemin ölçüsünü göstermektedir. Gazi Hüsrev Bey Camii’ne, Bey Camii de denir. Başkent Saraybosna’da Başçarçı civarında bulunmaktadır. Külliyenin hamam  binası, Belediye  Başkanlık binası olarak kullanılmakta. Osmanlı döneminden kalma, antika eserler de orijinalliği bozulmadan korunmuş, aksesuar olarak başkanlık odasını süslemekte.

 

Gazi Hüsrev Bey’in babası  Ferhat Bey Bosnalı, annesi Üsküdarlı ve Sultan  Bayezit II’nin kızıdır. Eşi Bosnalı. Çocuğu olmamış, Bosnalılar, ona yeniden evlenip çocuk sahibi olması için adeta baskı yapmışlar fakat Hüsrev Bey kabul etmemiş ve “Çocuk için evlenmem. Bosna’da doğan bütün çocuklar benim çocuklarım sayılır” cevabını vermiştir. Bu sebeple de Bosnalılar onu çok severler. Her bayram adına bir kurban kesildiğini, çocuklara yemek  dağıtıldığını ve kendi adına yaptırdığı, Gazi

Hüsrev Bey Camii’inde her gün bir hatim indirildiğini öğreniyoruz. Her gün 30 imam gelir, her biri birer cüz okuyarak hatmi tamamlarlar. Bu  durum savaş sırasında dahi ara verilmeden devam etmiş. Öyle ki, savaşta ancak 13 imam bulunur,  gelir, bombalar altında okumaya devam ederler. Dışarıya çıktıklarında üzerlerine bomba yağdırılmasına rağmen imamlardan ölen yaralanan  olmaz.  Buna karşılık yerde 13 ölü güvercin bulurlar… Bu çok önemli  ve düşündürürcü  bir hadisedir…

 

Bosnalılar dinlerine bağlı, samimi müslümanlar. Erkekler, camilere giderler ibadet için. Camiye gidenlerin ekserisinin gençler olduğunu öğreniyoruz. Ve camiler Osmanlı döneminden kalma. Yeni cami yok. Bir tek yeni cami var, onu da Suudiler, savaş sonrası yaptırmışlar. Sosyalist rejim döneminde, erkeklerin ibadet etmelerinin yasak olduğunu oğreniyoruz. Lakin kadınlar  camilerde ibadetlerini sürdürüyorlar o dönemde..

 

Mostar’ın, Osmanlının Avrupa’daki en önemli şehirlerinden biri olduğu bilinir. Mostar  Ovası ve Mostar Çayı, bizi Mostar Köprüsüne götürdü. Ayrıca Mostar Köprüsü, Osmanlı’nın Avrupa’da vücuda getirdiği en önemli sanat eserlerinden biri. Şehri iki yakaya ayıran Mostar Çayı üzerine oturtulmuş bu nadide eser, son savaşta toz-duman olmuş. (Restore edilen bu nadide eser, elbette eskisi gibi değil. Bunu eski fotoğraflardan anlıyoruz.) İki başında camisi ve çarşısı ile bir abide görünümünde… Mostar Ovası. ..Ovayı bölen karayolu, sağlı-sollu yerleşim merkezleri, üzüm bağları ve meyve bahçeleri ile bezeli… Yolun bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında Hırvatlar ve Sırplar yaşıyor. Cami gördüğünüz yerde Müslümanlar, görmediğiniz yerde Müslüman olamayanlar yaşıyordur.  Hırvatlar ve

Sırplar…

 

Bosna-Hersek’te Müslüman olmak zor, İstanbul’da Türkiye’de Müslüman olmak çok kolay, ama Bosna’da zor, diyor Rıdvan Haliloviç Bey. Sonra ilave ediyor: “Müslümanları diğerlerinden ayıran üç önemliunsur var. Birincisi: Müslümanlar dürüsttürler. İkincisi: Müslümanlar  yalan söylemezler. Üçüncüsü: Müslümanlar emanete ihanet etmezler.” Bir bomba yağmuruna tutulmuş tarihi eserlere ve yerle bir edilen Boşnak mahallelerine bakıyoruz, bir de  bu eserlerle birlikte ailelerini yurtlarını, yuvalarını korumak uğruna  şehit düşmüş, şehitlikte yatan binlerce Bosnalıya bakıyoruz. Gerçekten Bosna’da Müslüman olmak çok zor.

 

“Neden Bosna” diye düşündüm hep. Evet. Neden Bosna. Bunca  insanın, bunca tarihi eserin katledilmesi neden? Çünkü burası Osmanlının  büyük yatırımlar yaptığı, Avrupa’nın Kudüs’ü sayılan,

üç semavi dini bir arada barındıran kanton… Bosna-Hersek kantonu…

 

Savaşın yakıp yıktığı Bosna’yı yeniden ayağa kaldırmak için kadın-erkek elele, omuz omuza yürekleri ile çalışıyorlar. Erkekler devlet sektöründe, kadınlar ise her yerde. Dükkan açmış, Boşnak böreği yapan- satan kadınlar, büfelerde garsonluk yapanlar. Otel-motel ve pansiyonlarda çalışan kadınlar . Hepsi bakımlı, hepsi düzgün giyimli… Tesettürlü  olanları  da, modern giyinenleri de şık ve bakımlı…

 

Travnik, çok özel bir yer.Burası, sular ve minareler şehri olmalı. Her yanda topraktan fışkıran su sesleri bestekarı bilinmeyen namelerle doluyor kulaklarımıza… Şehri baştan başa gezemedik ama, minare sayısı hayli fazla idi.  Travnik’te ilk tanıştığım, şehrin girişindeki Elçi İbrahim Paşa Medresesi oldu. 1706 tarihli bu medrese, bugün İmam-Hatip Lisesi görevini yapıyor. Bosna’da halen medreseler faaliyette ve o yüzden olsa gerek İslamiyet ve Osmanlı kültürü değişime uğramamış…Medreseye girdiğim zaman dikkatimi çeken şey, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosnalı Hıristiyanlar için verdiği koruyucu nitelikteki ferman oldu. Medreseden çıkınca karşı tepedeki  Osmanlı Türk  Kalesi bütün ihtişamı ile karşımdaydı. Şehri bu kaleden koruduk, diyor tercümanımız Fahreta. Kaleye çıkma şansım olmadı…

 

Bir başka önemli eser de, Alaca Camisi idi. Balkanlarda dış cephelerinde  ahşap süslemeler olan camilere Alaca Camisi denildiğini biliyoruz. Bu caminin diğer adı da Süleyman Paşa Camisi’dir. 1757 yılında Bosna Veziri Sopasalan Kamil Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.  Travnik şehrine Osmanlı – Türk mührünü vuran üç büyük eserden biri olduğu bilinir. Ayrıca Travnik için “dualı şehir, düşmeyen tek şehir“ deniliyor. Son savaşta daha doğrusu katliamda Bosnalılar şehri kaleden koruduklarını söylüyorlar.

 

Buraları Anadolu’nun herhangi bir şehri ile ne kadar da benzeşiyor. Yollar, göz alabildiğince yeşilliklerle dolu. Karadeniz’de geziyormuşuz hissini uyandırıyor insanda.

 

Blagay denilen yerde, Bujina Nehri’nin kaynağının hemen yanında kurulmuş Alperenler Tekkesi. Muhteşem bir kayanın üzerinde  yükselen dağın  altından çıkan suyun kenarında kurulmuş olan bu tekkeyi, Türklerin en büyük, en önemli tarikat önderi, Yesevi Tarikatının kurucusu, Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi Sarı Saltuk kurmuştur. Bu tekke sayesinde İslamiyetin Avrupa’ya Omanlı’dan önce gittiği bilinir.  Tekkeler ortamı hazırlamış ve Türkler Balkanları kolaylıkla almışlardır. Tekke’nin çok güzel bir mimarisi var. Tipik Safranbulu evlerine benzeyen sade bir konak. Konağın alt ve üst katında çok büyük olmayan iki balkon var. Alt kattaki balkondan merdivenle ırmağa iniliyor. Balkonun parmaklığına asılı duran bakır tası suya daldırıp, doldurduğumuz buz gibi sudan kana kana içtik.

 

Tekkenin tam karşısındaki lokantada taze balık yemenin zevki bir başka idi. Lokantalarda ya

et yersiniz, ya balık. Bir de hamur işleri. Öyle yeşil sebze, kıvırcık, marul filan aramayın, bizim karışık mevsim salatası da uğramaz sofralara. Savaştan çıkan bir millet… Muhtaç olduğu çok şey var ama onlar öncelikle bir alışveriş merkezi istiyorlar. Bir iki bölgede var, ama onlar dost  bilmedikleri bir ülkenin  açtığı müesseseden alış veriş  yapmak istemiyorlar. Blagay’daki Sarı Saltuk, Yesevi Hazretlerinin yüz bine yakın öğrencisinden biridir ve İslam dinini tebliğ için buralarda bulunmaktadır.

 

Buraya kadar, Bosna’da görüp hissettiklerimden bir bölümü paylaşmak istedim. Tamamını yazmaya kalksam ciltlere sığmaz. Burada gerçekleştirilen toplantılar, sempozyumlar, sunulan tebliğler ve törenler erbabınca anlatılacaktır. O sebeple ben bu kadarla yetineceğim.

07.Kasım.2008

 

 

 

Formun Üstü

 

Eki 25

Anadolu Aydınlar Ocağı Çekmeköy’de “Büyük Orta Doğu Projesini Konuştu”

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof.Dr.Tb.Albay İbrahim Öztek ve yönetim kurulunun katıldığı aylık değerlendirme toplantısı Erdem Medya yönetim kurulu başkanı Sedat Erdem’in ev sahipliğinde Çekmeköy Anadolu Birleştirici İş Dünyası derneğinde gerçekleşti. Genel başkan Pof. Dr. İbrahim Öztek’in sunumunu yaptığı “Büyük Orta Doğu Projesi” konulu panel katılımcılar tarafından tam not aldı.

Bölgemize gelip yerleşen ABD, Büyük Orta Doğu Projesi adı altında, kendi kıtasından on bin kilometre uzakta dünyanın en büyük imparatorluğunu kurdu. Bu proje aslında Büyük Amerikan Projesiydi diyen Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı İbrahim Öztek ” Bu proje Türk ve İslam ülkelerinin tüm varlıklarına el  koymak projesi” olduğunu bilmemiz gerekiyordu.

Çekmeköy’de aylık değerlendirme toplantısında katılımcılara hitaben konuşma yapan Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı İbrahim Öztek konuşmasına şöyle devam etti ; Neydi bu Büyük Ortadoğu Projesi ? Ekonomik işbirliği mi,  Kültürel işbirliği mi, Bilimsel işbirliği mi, Siyasi işbirliği mi, Askeri işbirliği mi,   hayır! Hiçbirisi değil. Bu proje; Fas’tan Pakistan’a uzanan, hatta Çin sınırlarına kadar sosyal, kültürel ve mental gelişimini tamamlayamamış Türk ve İslam ülkelerinin tüm varlıklarına el  koymak ve sömürmektir. Ayrıca, günümüz kritik enerji maddesi olan petro-gazdan Çin, Japonya ve Avrupa’yı uzak tutmak ve İsrail’in emniyetini sağlamaktır .

Bu Plan, Büyük Ortadoğuyu İstila Planıdır

  1. Dünya savaşının nedeni de, hakim güçlerin Osmanlı topraklarındaki petrolü ele geçirmek için değilmiydi.  Bugün oyunun ikinci perdesi oynanmaktadır. Bugünün Ortadoğusu yüz sene öncesinin Osmanlı Türk toprağı idi. Emperyal güçler kana doymamıştır. Ayrıca Türkiye, Dünyanın en büyük uranyum, toryum ve bor yataklarına sahiptir. Karadeniz hidrojen sülfür deposudur. Dicle ve Fırat’ın suları onlardan da kıymetlidir. Bu nedenle BOP’nin hedefindeki en önemli ülke Türkiye’dir.

Bugün “Ortadoğuya hakim olan, stratejik olarak bütün Dünyaya hakim olabilir”.

Bölgenin güçlü ülkesi Türkiye ve kardeş Azerbaycan zengin enerji depoları ve enerji yolları nedeni ile ayrıca projenin hedefindedir. Üçüncü perde İran’ın nükleerini bahane ederek, önce Avrupa’ya giden petrolünü engellemek, daha sonra Hind’e ve Çin’e giden enerji yollarını kesmektir. Dördüncü perde Orta Asya zenginlikleridir. Beşirci perde Çin’i kıtasına hapsetmektir. Bunun için Büyük Amerikan Projesi,  Büyük Amerikan imparatorluğuna dönüşmektedir.

Kore savaşından bu yana Türkiye’yi daima aldatmış

Dünya petrol  ve gazının % 70’ i Ortadoğuda ve Hazar havzasındadır. Yüz yıl daha bölge, dünyanın petro-gaz ihtiyacına cevap verecektir. Dünün ipek yolu, bugün enerji yolu haline gelmiştir. Bu yolun önemli bir kısmı Rus petro-gazı, BTC, BTE, TANAP, NABUK, Trans Hazar gaz boru hattı olarak Türkiye ve Azerbaycan’ı ilgilendirmektedir. Bunlar Türkiyenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğu gibi Avrupa için de önemlidir. ABD’nin bu masum enerji yollarına  yönelik hain planları bulunmaktadır. Bu hain plan, gizliden gizliye  Irak ve Suriye yaptırımları ile NATO’nun da desteğini görmektedir. Amerika, Kore savaşından bu yana Türkiye’yi daima aldatmış, bugün de sahte iltifatlarla Türkiye’nin gözünü boyayarak, Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de resmen silahlı güçleri ile şantaj ve tehdit oluşturmaktadır.

S400 ve Boing uçakları Rusya ile ABD’yi engellememize yetmemektedir

Amerikan-PKK-PYD-İŞİD oyunu ile Rojova adı altında Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan ve ABD’nin gelecekte petrol-gaz sevkiyatı için hazırladığı koridorda, Kobani ile başlayan aldatmacanın ayrı bir sonucudur.Rusya’dan alınacak S400 füzeleri ile Amerika’dan alınacak Boing uçakları, Rusya ve ABD’yi engellememize yetmemektedir.

Çin de artık bu ekonomiyi oluşturmak için petrol-gaz bağımlısı haline gelmiştir

2020 yılında, yani iki yıl sonra dünyanın en büyük ekonomik gücü olma yolundaki Çin de artık bu ekonomiyi oluşturmak için petrol-gaz bağımlısı haline gelmiştir. Orta Doğu ve Hazar enerji yollarını kendisine çevirme gayreti içindedir. Bunun için Tel Aviv’den Kızıl Denize, Hazar denizinden de Basra körfezine kanallar açarak, daha kısa ve daha emniyetli yollardan bu enerji maddelerine kavuşma çalışmalarını sürdürmektedir. Bunun yanı sıra Türkmenistan, Kazakistan ve Rusya’dan ülkesine değişik yollarla petrol-gaz sevkiyatına başlamıştır. 8000 kilometreye varan boru hatları bitmek üzeredir.

  1. milyon insan hayatını kayıp etti. Petrolün bedeli 100 yıl daha kanla ödenecek 

Şanghay İş Birliği Örgütü; ekonomik, siyasi ve askeri işbirliği kapsamında ABD’ye karşı kurulmuştur. ABD, 22 adet uçak gemisi, Şanghay Birliğinin hemen hemen iki mislinden fazlasına sahip olduğu  16.000 kadar savaş uçağı ve diğer kuvvetleri ile halen dünyadaki en büyük güçtür. Küresel sermayaye hükmedenler, bu sermaye ile ülke yönetimlerinde pembe veya yeşil devrimlerle yeni ortaklar veya işbirlikçiler edinmektedirler. Buna terör örgütleri de dahildir. Bu sermayenin en büyük ortağı ABD, BOP kapsamında sözde etkinlik alanına giren Irak ve Suriye’nin petrol-gazına sahip olma  amacı ile  yaptığı eylemler sonucu bölgede iki milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş,  yedi sekiz milyon insan da yerinden yurdundan edilmiştir.

Bir damla petrol, bir damla kandan kıymetlidir

Winston Churchill’in, “bir damla petrol, bir damla kandan kıymetlidir” sözünün boş olmadığı ortadadır.  Churchill, bu ifadesi ile bölge insanına da kıymet biçmiş olmaktadır. Bölgemizde daha 100 yıl petrolün bedelinin kanla ödeneceği açıktır. Orta doğu sahipsizdir. Bölgede Şanghay işbirliğine benzer bir kuruluş, bölge çıkarları açısından gereklidir. Bugün için son derece kıymetli olan bu stratejik maddenin büyük bir kısmı halen Türk topraklarından elde edilmektedir. Ya Türk Birliği için ne zaman harekete geçilecek diyerek konuştu.

Sedat Erdem’e teşekkür plaketi takdim edildi

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı İbrahim Öztek tarafından ev sahipliğinden ve aynı zamanda Anadolu Aydınlar Ocağı yeni üyesi olan Sedat Erdem’e plaket takdim edildi. Teşekkür konuşmaları ve karşılıklı soru ve cavapların verildiği programlar çekilen hatıra fotoğrafları ile ilerleyen saatlere kadar devam etti.

 

Eki 30

Cumhuriyet’i Sonsuza Kadar Yaşatmak Asli Görevimizdir

Dr. Sakin ÖNER

                Bugün Türkiye Cumhuriyetinin  kuruluşunun,  95. Yıldönümünü idrak etmiş bulunuyoruz. Cumhuriyet, her şeyini kaybetmiş olan bir milletin ulusal bağımsızlığını kazanabilmek için giriştiği milli mücadelenin sonucunda elde ettiği büyük bir zaferin sonucudur. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan bu zafer,  tüm zorluk ve sıkıntılara karşın inanç ve kararlılığının bir zaferidir.

Biz Cumhuriyet sayesinde, üniter  yapıda millî,  laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin onurlu bir yurttaşı olduk, millet olma bilincine ulaştık. Biz Cumhuriyet sayesinde,  uygar dünyanın özgürce düşünebilen ve eşit hakları olan onurlu bireyleri olma imkanını kazandık.  Biz Cumhuriyet sayesinde,  çağdaş uygarlık hedefi yolundaki atılımlar sonucunda uygarlığın nimetleri ile tanıştık.  Biz Cumhuriyet sayesinde, şanlı tarihimizin ve kültürümüzün zenginliklerini, Türk insanının ufuk genişliğini ve dinamik yapısını keşfettik.  Biz Cumhuriyet sayesinde,   eğitim, kültür, sosyal ve ekonomik  alanda çağlar üzerinden atlattık. Biz Cumhuriyet sayesinde,   hiç değer verilmeyen Türk kadınına, başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere kadın haklarını çağdaş dünyanın birçok ülkesinden önce hayata geçirdik,  kadınların eğitimine büyük önem verdik.

Bunun için Cumhuriyet’i  bilmek yetmez , öğretmek; anlamak yetmez , anlatmak; sevmek yetmez , sevdirmek; övünmek yetmez, savunmak ve  yaşamak yetmez , yaşatmak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti o zaman ilelebet payidar olacaktır. Milletimiz Cumhuriyet rejimi ile kazandığı değerleri, toplum hayatının vazgeçilmez unsuru olarak benimsemiştir. Cumhuriyet; dili, bayrağı, marşı ve başkenti, temel nitelikleri ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ifade eder.  Aziz Atatürk! Kurduğun ve bize emanet ettiğin  çağdaş, demokratik ve laik Cumhuriyetimizi sonsuza kadar yaşatmak asli görevimizdir.

Bu duygu ve düşüncelerle, yokluklar içinde yapılan bir mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş  bir imparatorluğun küllerinden kısa sürede genç ve zinde bir Cumhuriyet kurmayı başaran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk   ve silah arkadaşlarını, canından aziz bildiği vatanı için kanlarını bu toprağa dökmüş  aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet,  minnet ve şükranla anıyoruz.

Cumhuriyet Bayramınızı en ulvi duygularımızla kutluyor ve saygılar sunuyoruz.

 

Eki 25

Türk Vatandaşı Olmak

Ali Kemal GÜL

Çocuklarımızın “Andımız“ı “mahkeme kararıyla” okuyacak olmasından, “Andımız“ı okumak için böyle bir mahkeme kararına muhtaç olmamızdan dolayı bir Türk milliyetçisi olarak, Atatürk’ün öngördüğü ilke ve inkılâplarına bağlı bir Türk Vatandaşı olarak hicap duymaktayız. Açıklayayım:

***

“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”

Ve Türkiye Cumhuriyeti’nde, bunu haykırabilmek için “mahkeme Kararı”na ihtiyaç duyuyoruz!

***

“İlkem: Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak,

Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”

Fakat bunu ancak yüksek mahkeme izin verirse ilan edebiliriz!

***

“Ülküm: Yükselmek, ileri gitmektir.”

Lakin alçalmak ve geriye gitmekle meşhur bir kafa bunu yasaklamaya cüret edebilir!

***

“Ey Büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. “

Ama gönlümüzden!

***

Ve

“Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türk’üm diyene!

***

Milli Eğitim Sistemimizde çocuklarımızın gelişmekte olan kültür genlerini milli hassasiyetlerimizle besleme amaçlı okutulan ‘’Andımızın’’ yazarı, Reşit Galip gibi özgür ruhlu, öz güvenli, mücadeleci, toplumcu, sorumluluk duygusuna sahip, ilerici, insan odaklı evlatlar yetiştirmeyi amaçlar.

***

“Türkiye’yi kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli, Atatürk‘ün bu tanımıdır. Atatürk, devleti bu tanım üzerinde kurmasaydı, başarılı olamazdı. Zira ulus devletler çağı çoktan başlamıştı ve Türkiye’nin başka çıkış yolu yoktu.

***

Kısacası, mensubiyet şuuruyla bu ülkenin vatandaşı olan herkes Türk’tür. Bu noktada ırkçılık, etnik asabiyet yoktur. Türk milleti kavramı binlerce yılda oluşturulan soylu bir ortak kültürün adıdır. Bir etnisitenin, asabiyet oluşturan bir kavmin adı hiç değildir. Gönül dilimiz engin tarihimizin oluşturduğu ortak kültür dilidir. Türkçe resmi dilimizdir.

***

Bilindiği gibi, anayasa, kanunlar, cumhurbaşkanlığı, hükümet, meclis, yargı, ordu, polis, eğitim kurumları, kısacası devlet kimin içindir? Türkiye için “Müslüman vatanı” diyenleriniz var ama İslam dini millî değil, evrenseldir. Bir vatanın sahibi ise bir millet olmak zorundadır!

Atatürk‘ün sözlerini biliyorsunuz: “Şüphe yok ki, arkadaşlar, millet, birçok fedakârlık, birçok kan pahasına, en nihayet elde ettiği hayat dayanağına kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükümetin, Meclis’in, kanunların, Anayasa’nın mahiyeti ve hikmeti hep bundan ibarettir!”

***

O halde, her ülkenin eğitim kurumları o ülkeye ait vatandaş yetiştirmekle mükelleftir. Örneğin İngiltere’de İngiliz Vatandaşı Almanya’da alman Vatandaşı Amerika’da Amerikan Vatandaşı yetiştirir eğitim kurumları, dünya Vatandaşı yetiştiriyorum iddiası ihanettir. Milli güvenlik meselesidir.

Devlet vakıf ve özel kuruluşlara ait tüm eğitim kurumları Türk devletinin ve Türk milletinin ihtiyaçlarına ve değerlerine göre eğitim yapmak zorundadır, bunu denetlemek ve yönlendirmek devletin hakkı, görevi ve mesuliyetidir.

Türk milletinin çocuklarına Türk devletinin para ve imkânları kullanılarak dünya vatandaşlığı elbisesi giydirmek kimsenin hakkı ve haddi olmamalıdır Türk coğrafyasında Türk Vatandaşı yetiştirilmelidir bunun aksi davranışlar önlenmeli Türk değerlerine dayalı eğitim esas olmalıdır.

Eğitim politikalarının teşekkülü sürecinde Devletimizin ve Milletimizin imkânları dâhilinde ihtiyaçlarının karşılanması esas alınarak çerçeveler belirlenmelidir. Türkiye’de çalışma imkânı olmayan alanlarda eğitim planlamak beyinlere yönelik cinayettir, ABD ye beyin devşirmektir.

Her ne sebeple olursa olsun milli hassasiyetlerimizi dışlayarak beynelmilelciliğe uyumlu ve bütünleşmiş eğitim yapmak, buna göz yummak, teşvik etmek çok ciddi milli güvenlik meselesi olarak kabul edilmeli ve karşı tedbirler güvenlik ekseninde üretilmelidir.

Türk eğitim kurumları kendi ihtiyaçlarımıza göre, milletiyle gurur duyan, adanmışlık lezzetine ulaşmış, değerlerimize saygılı, dünyayı izleyen anlayan, üretken, sevmeyi ve paylaşmayı idrak etmiş insanlar yetiştirmeyi şiar edinmelidir.

***

Ne dersiniz?

Andımızı yasaklarken, andımızda zikredilen ‘’varlığım Türk varlığına armağan olsun’’ kavramını yasaklarken;  vatanı için, milleti için canını veren Çanakkale şehitleri hata mı yaptı? Sakarya savaşında şehit olanlar hata mı yaptı? Dumlupınar şehitleri hata mı yaptı ya da Büyük Taarruzda millet olarak binlerce şehit verdik; hata mı yaptık?

ABD Başkanını dinlemedik Kıbrıs’a çıkartma yaptık; hata mı yaptık?

Kuvay-ı Milliye’yi çok iyi bilenler, Kara Fatmaları, Şerife Bacıları, Nene Hatunları, Sütçü İmamları, Şahin Beyleri çok iyi bilenler… Kağnılarımızın gıcırtıları hâlâ kulaklarında dünyanın, Çanakkale’de ölüme koşan liselilerimiz gözlerinin önünde hâlâ bütün dünyanın… Çocuklarımıza ‘’andımızı’’okutmakla, çocuklarımızın genlerini bu milli bilinçle beslememiz mahkeme kararıyla olmuşsa, bu içler acısı duruma sebep olanlar hakkında söyleyecek bir söz bulamıyorum, sadece hicap duyuyorum.

Türklük şuurundan yoksun, bu ülkenin sunduğu imkânlarla belli mevkilere gelmiş nankörlere hatırlatalım:

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ne kadar güçlü olursanız olun, hangi sıfatları alırsanız alın, Türklük bu ülkenin hamurudur, silemeyeceksiniz.

Türklük bir tan yeridir, gün doğumudur, aydınlıktır. Binlerce yıllık bir yaşamın özetidir. Emperyalist maşalarla, iş birlikçilerle, hamasetlerle değişmez, değiştirilemez.

 

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar