Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Haz 26

İleti Açlığı ve Onanma İhtiyacı

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

 

Bilimsel veriler, duygusal ve fiziksel sağlığımızı koruyabilmemiz için iletilere ihtiyacımız olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor..
İleti (mesaj), söz ya da yazıyla gönderilen ve belli bir anlamı olan haberdir.
İletileri üç şekilde veririz ve alırız:
1. Bedensel iletiler. Sarıma, sırtını sıvazlama, eliin tutma, elini öpme gibi…
2. Sözlü iletiler. Kişinin görünüşü, nezaketi, saygınlığı, iş ahlakı gibi hususlarda sözlü ifadelerde bulunma.
3. Davranışsal ileti. İnsanları dikkatle dinleme, sevgiyle bir buket çiçek sunma gibi…
Günümizde pek çok insan ileti açlığı çekiyor. Bu sebeple İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuştur.

Pek çok insan, olumlu iletiler alamadığı için, olumsuz iletileri aramaya başlıyor. Bunun sebebi varlıklarının onanmasını istemeleridir.
Onaylanma, kendini önemli hissetme, takdir edilme ihtiyacı, yüreklendirme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı egonun ihtiyaçlarındandır. Ego takdirle, yüreklendirme ve sevgiyle beslenir.

Eğer insanın temel ihtiyaçlarından biri yerine getirilmezse, bu durum, kötü sonuçlara, hastalığı ve zayıflığa yol açıyor.
Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde dördüncü basamak Saygı(Değer)-Statü İhtiyaçlarıdır. İnsan ait olduğu grupta saygı görmek ister. Başarısı takdirle karşılanan, saygı duyulan insan kendine güven duyar. Kişi, hem kendine güven ve öz saygı duymak ister, hem de başkaları tarafından böyle görülmeyi arzu eder.
Çoğu insanın olumsuz iletileri aramasının sebebi egonun bu değer görme ihtiyacıdır. Açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan insanların bozulmuş yiyecekleri, yemelerinin sebebi de budur.

Bununla birlikte olumsuz iletiler, tuzlu ve çürümüş yiyecekler gibi insanları hasta edebilir.
İleti açlığı yaşadığımızda, yiyecek ihtiyacı hissettiğimiz gibi temas ihtiyacı hissederiz. Temel iletisini hiç almayan bir insanın durumu anoreksiya rahatsızlığı gibidir. Anoreksiya hiçbir şey yememe şeklindi görülen bir psikolaojk rahatsızlıktır. Ölümle sonuçlanabilir.

Pek çok insan, başkalarından kendisiyle ilgili hiç haber alamadığından, kurumuş bitki gibi olur. Sonra verilen mesajlara karşı da kör ve sağır olur. İyice yalnızlığa itilir.
Temas iletisine aç kişilere sabırla ve kızmadan yardımcı olmamız gerekir. Kurumuş bir bitkiyi canlandırmak için fazladan bakım yapılmalı. Kurumuş bitkide su zamanla toprağın derinliklerine işler.
Başlangıçta temas iletileri yüzeyde durarak derinlere inmez. Usulüne uygun iletiler vererek pek çok insanı canlandırmanın keyfini yaşayabiliriz.

Claude Steiner, Duygusal Okuryazarlık, çev. Muzaffer Şahin, Bilge Sistem Yayınları, Ankara, 2009.

 

Haz 10

Birgün Elbet Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar!

Emrah BEKÇİ

 

‘’İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları; Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru, ideolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı ya batağa saplandı.’’

 

Cemil MERİÇ / Bu Ülke, Ötüken 1979, s. 141.

 

Bir ülkede siyaset devletin yönetimini ve milletin refahını hedef alarak yapılmalı. Kişilerin üstünlüğü, halkın kişilere bel bağlaması, bel bağladıkları kişinin karşısında siyaseten kişilerin yer alıp tekelleşmesi, ülkenin felakete sürüklendiğinin ayak sesleridir.

 

Liderleri bulunan siyasi partiler kendi içlerinde demokratik bir anlayış yerine, tek söz sahibi genel başkanlarının söylediklerine dikkat kesiliyor ve harfiyen uyguluyor iseler, o siyaset ve parti mekanizmaları yaşanan ülkeye fayda değil; aksine zarar getirirler.

 

Siyasetin kendi sahasında halkı etkilemek için kullanmış oldukları materyaller arasında ‘inanç, ekonomi, medya, yatırımlar, eğitim, sağlık, güvenlik…’ gibi unsurlar yer alır. Bu başlıklar üzerinden siyasetlerini yürütüp, ideolojilerine düşünce devşirme çabası sarf ederler. Her devşirdikleri düşünce bir sonraki seçim takviminde, halkın sosyal dokusuna sözsel tesir eden propaganda aracıdır.

 

Oysa tefekkür eden ve zihnini şartlanmaya kapalı tutan azınlık aydın zümre, bütün yaşananları sanki; stadyumun maraton tribününden izleyen kişi gibidir. Maçı izleyen aydın zümre her daim taraftır. Çünkü yapılan yanlışları, saha içerisinde geneli görmeyen oyunculardan daha iyi analiz ederek, haksızlık karşısında; mağlup veya hak ederek muzaffer olan tarafa meyil eder.

 

Ülkemizde hiçbir vakit siyaset ve politika lider olmamıştır, bunun aksine siyasi zümreler tarafında seçilen kişiler lider olmuştur. Bundan dolayı ülke siyasetinin net bir ideolojisi bulunmamaktadır. Bu durumu iyi değerlendiren ve ideolojiler üzerine tabir yerinde ise doktora çalışmalarını yapmış bulunan ülkeler, Türkiye sahası üzerinde ‘Doçentlik’ tezlerinin ne derece etkin bir vaziyette tesir edeceğini, her seçimde denek olarak görüp uygulamaktadırlar.

 

Ülkemizde seçim kararı alınmadan önce aynı sofradan yemek yiyen, aynı camii, aynı apartmanda karşılıklı komşuluk ilişkisine göre selam verenler, geldiğimiz zamanda birbirlerini öteleyip, yeri geldiğinde ‘hain’ yaftası bile yakıştırmaktan geri değiller. Kısacası toplum 5-6 parçaya bölünmüş vaziyette. Türkiye bütün olacağı yerde, tümlere ayrılmış her an içsel ve dışsal yapılacak bir provokasyona hazır durumda.

 

İşte merhum C. Meriç’in dediği ‘’İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları; Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru, ideolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı ya batağa saplandı.’’ Sözleri, hem ülkemizin bir asırlık mazisiyle, bugünkü vaziyetimizi, kendimize ‘’…Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru…’’ aşılayacak ve her vakit hatırlatacak olan düşüncelerle hareket etmez isek, bu gemi batacaktır.

 

Ülkemizde siyaset kişiler üzerine kurulmuş, kişileri siyasileştirmiş, ülkemizin kaderini birkaç insan üzerine inşa etmiş vaziyette. Oysa liderler hastalana bilir, liderler öle bilir, liderler satın alına bilir, liderler her olumsuz vaziyeti sezemeyip hata yapa bilirler. Kişi üzerine entegre edilmiş bir devlet yönetimi, kişinin zaafına göre devletin de zaaf vermesi demektir.

 

Geçerli olan ‘Düşüncenin, Bilimin, Aklın, Milli şuurun, Kültürün…’ lider olmasıdır. Aksi takdirde aynı nakaratı asırlarca tekrarlayan bir yapıdan asla öte gidemeyeceğiz. Hal böyle olunca, kişisel menfaat, makam, toplumda saygınlık, içe basık silik kişiliğin kendine hareket alanı bulması, kaosun beslenmesi akabinde şiddet ve terörün artması, ekonominin irade dışı hareketi velhasıl kontrolsüz bir devlet yapısına gitmemek elde bile değildir.

 

Ülkemizin yönetimine talip olan günümüzde kutuplaşmış siyaset ve partilerinin adına demeç veren liderleri, kullanmış oldukları lisan, ahlaki söylemleri ile toplumu olumsuz etkileyecek her türlü seçmen etkileme eylemlerinden uzak durmalıdırlar. Bütün bunların yerine; bilgi, kültür, san’at ve zihni etkilemek dışında ruha temas eden argümanlar ile söylemlerini beslemeliler.

 

Ülkemiz ve birbiri ile barışık olan milletimiz, birkaç kişinin siyaseti kullanarak ‘Hükmetme’ mazbatasını teslim edeceğim diye boş sloganlara ve partizanlığa karşı duyarlı olması sürecin en gerekli refleksidir.

 

Umudumuz; ülkemizde liderlerin değil, düşüncenin lider olmasıdır. Ama bunun için Türkiye’nin önünde daha çok uzun bir yol olduğunu 2018’de bile kapalı gözle görmekteyiz. Bir gün elbet o günleri atinin göreceğini hayal bile etmek huzurun ta kendisi…

 

 

 

May 27

Laikliğe Neden Karşı Çıkıyorlar?

Ali Kemal GÜL

İstanbul Müftülüğü, semavi dinlerin temsilcilerine iftar verdi. İftarda konuşan İl Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, toplumda din ve din adamlarının yerini sütün içerisindeki laktoza benzetti ve Nasıl sütün içerisinden laktozu alırsanız geriye su kalırsa toplumdan da dini, dini değerleri ve din adamlarını alırsanız aynı şey olur.” dedi.

Toplumdan dini değerler alınırsa, elbette büyük sarsıntı olur. Ama günümüzde insanlar arasında pek çok sorun, bazı din adamlarının, dini siyasi veya ekonomik iktidar aracı olarak kullanmalarından kaynaklanıyor. Aynı kişiler, din istismarını yasaklayan laikliğe bu yüzden karşı çıkıyor.

Fikri, zihni, ahlakı ve ekonomik her türlü özgürlüğü savunan İslam’ın, din tacirlerinin küçük dünyalarına sıkışıp kalması ne kötü… Particilik yaparak, İslam’ı ‘’siyasal İslamcılık’’ile özdeşleştiren bu taife, yaşanan yozlaşmadan en büyük pay sahibi…’’İslam güzel ahlaktır.’’diyen bir dini, siyasetin doymaz arzularına teslim etmekten çekinmeyenler, kendilerini dönüştürme yerine, başkalarının hayatlarını değiştirmeyi görev bellediler. ‘’En büyük cihadın, nefisle yapılan cihad’’olduğunu görmezden gelerek.

Dindarlığı, siyasetleri ya da çıkarları uğruna zemininden kaydıranlar ve dini otomatiğe bağlanmış ibadetlere indirgeyenler ‘’İslam ahlakını, İslam diyarına gömenlerdir’’.

***

Bu ahval ve şartlarda Türk milliyetçilerinin, yurtseverlerin, vatanperverlerin şuurlu, bilinçli olarak ‘’laik sisteme’’ yapılan saldırılara mukavemet göstermeleri asli görevleridir.

Görüldüğü gibi nedeni çok açık:

Milli devlet ve Üniter yapının sigortası, milli egemenlik ve bağımsızlığın teminatı olan, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerin koruyucusu ve milli mücadelenin aksiyoner savunucusu olan ‘’Ülkücü-Milliyetçi-Vatanperver ve Yurtseverlerin’’ içinde yaşadığı ve enaniyeti içerir sorunlardan kendini ivedilikle arındırarak toparlanma zamanıdır.

Toplumsal barış ve huzurun, milletleşmenin ana öğelerinden başlıca biri, Cumhuriyetimizin harcı ‘’Laiklik’’, söylem ve eylemleriyle ülkenin kimyasını bozmaya devam eden muktedirlere göre, medeniyetimize yabancı bir kavrammış.

Kur’an’ın dinine değil de, bezirgân dinine mensup olanların rahatsızlığını anlıyorum. Hilafet sevdalısı İslamcıların rahatsızlığını anlıyorum. Ülkenin üniter yapısını değiştirmeye yönelik kavram kargaşası yaratmaya çalışan bedbahtları anlıyorum. Dini/ İslam’ı kirleten kirli ellerinizi görüyorum.

Dini Araç olarak kullanarak bir rejim yaratma ve özgür düşünceyi köleleştirme sevdanızı anlıyorum. Halifelik sevdanızı anlıyorum. Teokrasi sevdanızı anlıyorum. Ve soruyorum:

–Hz. Peygamber’in soyunu kurutan Laik Muaviye mi, Halife Muaviye mi?

–İslam’ın yüz karası Kerbela cinayetini işleyen Laik Yezit mi, dinci Yezit mi?

–İmam Azam Ebu Hanife’nin hapiste ölmesi iğrençliğini sağlayan Laik Mansur mu, Halife Mansur mu, ya da, laik devlet mi, Hilafet Devleti mi?

–Teokratik sistemle yönetilen Osmanlı Türk Devletinde amcasını ilk öldüren Osman Bey, İlk kardeşini boğduran 1. Murat, ilk evladını öldüren de yine 1. Murat, öldürme ya da boğulmayı ilk yasalaştıran da Fatih Kanunnamesi ile Fatih Sultan Mehmet’tir.

— Savaşta yenildiği için tahtan indirilen ve zehirletilerek öldürüldüğü söylenen İlk Padişah Yıldırım Beyazıt, Sadrazam öldüren ilk Padişah Fatih Sultan Mehmet, ilk Şeyhülislam öldüren 1V. Murat’tır.

–Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın öldürülmesi tek emirle değil mi?

Hukuk nerede? Buyurun… İslam medeniyetine dönmeliymişiz… Aslımız buymuş!

Yolsuzlukların işlenmesinde din maskesini takan Beyler! Kur’an’ın dinini sizin kirli ellerinizden, örümcek kafalarınızdan kurtarılıp, kutsal amacına hizmet eden bir yapı kurulacaktır. Bunun sigortası da ‘’Laik Sistem’’dir.

Laik Sistem ki, özgür düşünceyi, mezhepleri aşarak milletleşmeyi, saygıyı, sevgiyi, aşkı gönüllere nakşeden Hoca Ahmet Yesevi’nin kültürüdür, Hacı Bektaş’ın kültürüdür, Yunus’un kültürüdür; Mevlana’nın kültürüdür, kısaca Anadolu kültürüdür.
Formun Üstü

 

 

Tem 13

Yine Fil Avcıları Kazandı

Ruhittin SÖNMEZ

 

Gazetede köşe yazısı yazmaya başlayalı 11,5 yıl olmuş. İlk yazılarımdan birinde “Fil Avcıları” başlığını kullanmış ve şu hikâyeyi anlatmıştım.

Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:

Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.

Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.

Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.

Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.

Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.

***

Günümüzde fil avcılığını bizim üzerimizde daha modern bir formatta uygulamaya devam edenler var. Fakat oyunun esasında bir değişiklik görülmüyor.

Önce sizi çukura düşürürler, bütün bunları bazı “kötü adamların” yaptığına inandırırlar. Sonra “iyi adamlarını” gönderirler ve sizi kurtarırlar. Böylece siz o kurtarıcılara karşı derin bir minnet ve vefa borcu içine düşersiniz. Zaman zaman hırpalansanız da, aşağılansanız da sizden beklenen tek bir şey var: Kurtarıcınıza kayıtsız şartsız sadakat ve canla başla çalışarak hizmet etmek.

“Filler başka insanlar başka” demeyin.

En azından bizim insanlarımız da filler gibi kendisine iyilik yaptığına inandıkları kişilere sadıktır.

Ayrıca defalarca tecrübe ile gördüğümüz gibi en az filler kadar saf insanlarız.

Bu yüzden fil avcılarının kazanmaya devam etmesine şaşmamak gerekiyor.

Konunun güncellenerek yorumlanmasını sizlere bırakıyorum.

May 06

Eğitime, Kıssadan Hisselerle Bir Şeyler Diyelim!

Cafer GENÇ

Eğitimin, içinde bulunduğu sorunları ve sıkıntıları hep dile getiriliyor da, ne hikmetse, bir türlü çözüm bulunamıyor. Başta eğitim sistemi ve uygulamaları olmak üzere, ilgi alanına göre yönlendirme ve yerleştirme, okul çeşitleri, sınıf geçme, fiziki yetersizlik, ikili öğretim…vs. gibi önemli meselelerimizi halletmediğimiz sürece eğitimde kaliteden ve başarıdan söz etmek abesle iştigal olur.
Eğitimci ve yönetici olarak yaklaşık 40 yıldır bu sorunlarımızın giderilmesi için mücadele ettim. Kurul ve komisyonlarda görevler aldım, bakanlığımıza raporlar hazırladım. Sonuç mu? Hep, “ben söyledim ben duydum, ben yazdım ben okudum” durumu ortaya çıktı.
Bu durumları, eğitim konusunda söz söyleme hakkına sahip olanlar dile getiriyor olsa bile, söylenenler sözde kalıyor. Bazı, “kıssadan hisselerin, eğitim olaylarının anekdotlarla anlatılması daha etkili olur” diyerek bugünkü yazımda eğitimi, birkaç anekdotla anlatmayı uygun gördüm.
Almanya’da bir lise müdürü, her yıl, eğitim öğretim yılının başında, öğretmenlerine şöyle bir mektup gönderiyormuş. “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” diyor.
Bu anlamlı sözlere, “devleti yıkmak için ürettiği dinamiti devletin temeline koyan bir Kimyager olmanın, böbrek nakli ticareti yapana doktor demenin bir anlamı ve amacı yoktur” diyerek destek vermiş olayım.
Bir meslek sahibi olmak elbette önemlidir ve gereklidir. Bu mesleği, ahlak ve vicdan anlayışıyla yerine getirmek, insanlara hizmet etme duygu ve düşüncesi içerisinde olmak her şeyden önemlidir. Bunun için, eğitimin bilgi öğretmekle birlikte öncelikle hayata hazırlama yönünün önde ve öncelikli olması gerekmektedir. Bu durumu, şu kısa hikaye çok güzel anlatmaktadır.
Okumuş, yüksek tahsil yapmış meslek sahibi olmuş birisi, (mesela doktor diyelim) elinde çantası ile sahile gelir. Küçük bir deniz motoru kiralar ve denizde yolculuk başlar. Doktor, teknede toplama, çarpma, çıkarma, metre, cetvel… vs görür. Motorcuya, matematikten anlayıp anlamadığını sorar. Cahil olduğunu söyleyen motorcu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte birinin gittiğini belirtir. Yolculuk devam eder. Doktor, teknede yapıştırıcı, boya, alçı… vs görür. “Kimyadan anlar mısın?” diye sorar. Motorcu, “anlamam” der. Hayatının dörtte ikisinin gittiğini söyler. Az sonra, teknede resim, heykel, saz… görür. Güzel sanatlardan anlayıp anlamadığını sorduğunda yine, cahil olduğunu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte üçünün gittiğini belirtir. Motorcunun, kalan dörtte birlik hayatı ile sohbet devam ederken müthiş bir fırtına çıkar, dalgalar coşar, tekne battı batacak duruma gelir. Bu telaş içerisinde motorcu, “Siz yüzme biliyor musunuz?” diye sorar. Her şeyi öğrenmiş ancak yüzmeyi öğrenememiş olan doktorun, “Hayır, bilmiyorum” demesi üzerine motorcu da,              Bir arkadaşım göndermişti. Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı bulunuyormuş. “Bir ülkeyi yok etmek için atom bombasına veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir. Bunun sonucunda;
*Hastalar,doktorlarınelinde can verir.
*Binalar, mühendislerin elinde çöker.
*Para, ekonomistlerin elinde kaybolur.
*İnsanlık, dinci akademisyenlerin elinde ölür.
*Adalet, hakimlerin elinde yok olur.
EĞİTİMİN ÇÖKMESİ, BİR MİLLETİN ÇÖKMESİDİR” diyormuş. Güzel bir eğitim mesajı…
Kopya çekmekten söz açılmışken şu anekdotu da paylaşmam gerektiğini düşündüm.
Bir profesör, öğrencilik yıllarına ait bir anısını anlatıyor:
“Paris’te üniversitede okuyordum. Sınav salonunda, sınav başladıktan bir müddet sonra öğrencilerin dışarı çıktıklarını ve üç beş dakika sonra tekrar geldiklerini gördüm. Sınav süresince, görevlilerden izin almadan girip çıkıyorlardı. Ben de merak edip dışarı çıktım. Dışarı çıkanlar kantinde çay içip sohbet ediyorlardı. Ben de katıldım. Bir ara, yapamadığım soruyu yanımdaki Fransız arkadaşıma sordum. Bana; “sınavda olduğumuzu unutma” dedi. Bizdeki sınavları düşünürken ilerlemiş ülkelerdeki bu eğitim sistemine ve anlayışına hayran kalmıştım” diyor. Biz de, “kopya çekmeyen öğrenci yoktur, öğrenciliğin fıtratında vardır” diyoruz.
SÖZÜN ÖZÜ: Ne yaptığınızı bilirseniz yürüdüğünüz yolda yorulmazsınız, yılmazsınız, yıkılmazsınız. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi değerlendirme yolu ahlak ve vicdandır.
 

 

Tem 08

Başbağlar Katliamı’nı Unutmayacağız

Türkiye tarihinde yaşanan en büyük katliamlardan biri olan Başbağlar Katliamı’nın 25. Yıldönümünü idrak ettik. Bölücü terör örgütü PKK’nın militanları 5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 sivil vatandaşımızı hunharca öldürüp köyü ateşe verdiler. Örgüt militanları 5 Temmuz 1993 günü köyü basmış, 1.5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekleri kurşuna dizdi. Burada 29 vatandaşımız öldürüldü. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu, köy camii, halkevi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan 1’i kadın 4 kişi de yanarak can verdi.  

Aydınlar Ocakları olarak, milletimizin birliğine ve vatanımızın bütünlüğüne kasteden ve son 34 yılda 30 binden fazla insanımızı öldüren, askerlerimizi,  polislerimizi ve öğretmenlerimizi şehit eden PKK’nın 25 yıl önce gerçekleştirdiği Başbağlar Katliamı’nı ve şehit edilen 33 vatandaşımızın hatırasını asla unutmayacağız.

 Türk milletinin birlik ve bütünlüğü her şeyin üstünde tutan Aydınlar Ocaklılar olarak Başbağlar Şehitlerimizi rahmetle anıyor ve bu katliamı gerçekleştiren vatan hainlerini asla affetmeyeceğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Haz 26

24 Haziran 2018 Seçimlerinin Düşündürdükleri…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türk demokrasi tarihinde hayati bir önem taşıyan 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerini geride bıraktık. Aslında bütün seçimler ülkemizin geleceğinin şekillendirilmesi bakımından önem taşımıştır. Ancak bu defa durum farklıdır. Demokratik parlamenter sistem yenilenmek ve aksaklıklarının giderilmesi yönüne gidilmeden sulandırılmış bir Başkanlık sistemine geçilmiş ve buna da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denmiştir. İnsanlık demokratik parlamenter sistemden daha iyisini bugüne kadar bulabilmiş değildir. Yapılan bazı anayasa değişikliklerinin ve getirilen yeni sistemin sadece bir sistem değişikliği olduğu ve rejim değişikliğine sebep olamayacağı görüşüne katılamıyoruz. Bazı durumlarda sistem değişikliği bir rejim değişikliğine de sebep olabilir.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri ani bir kararla geriye çekilmiş ve ülkenin daha zor şartlarda seçime gitmesinin önü kesilmiştir. Türkiye dış politikada çeşitli kumpasların içine çekilerek tavizler koparılmaya çalışıldığı bir dönemden geçmektedir. Hayali AB süreci, KKTC’yi yok sayıcı sözde bir Kıbrıs barışı ve BOP doğrultusunda ülkemizin sınırlarını değiştirici yeniden terörle pazarlık süreci önümüze konmaktadır.

Ülkenin ekonomik durumunu ortaya koyarken aslında üç dört mendile ihtiyaç vardır. Kötü gidişat ve yeni duyun-u umumiyeler kapıda bekletilmektedir. Cari açığı ve dış ticaret açığı tavan yapan Türkiye’de içerde üretmeyip ithalat yolunu seçmek kaliteli bir intihardır! Dünya ekonomisi korumacı, milli ve yerliyi üretmek ve döviz kaybını önlemek yönündeyken Türkiye savunma sanayi gibi belirli dallar hariç dış ticaret fazlası veren bir ülke gibi ithalat merakına düşmüştür. Bu yolla eş dost daha da zenginleştirilmektedir. Çin ve Rusya ile olan dış ticaret açığımız rekor seviyelere ulaşmıştır. Yapılması gereken; ithal ikame anlayışı içinde açıkları kapamak olmalıdır. İthal ettiğiniz bilhassa tüketim ağırlıklı malları içerde üretenler gerekli teşvike kavuşturulmalı; eğer bunlar yoksa mutlaka boşluk doldurulmalıdır. Üretme ithal et anlayışı akla gelmeyecek malları ithal etme yanlışı ülkenin en büyük çelişkisidir.

Yapılması gerekenler seçim kampanyasında sürekli dile getirilmiştir. Herhalde ülkeyi yöneteler ister istemez gereğini yapacaklardır. Türkiye pırlanta dahil lüks mal ithalatı yanlışından kurtarılmalı, ithalata yeni vergiler konabilmelidir.

24 Haziranda iki ayrı ittifakla ve bazı partilerle seçime gittik. AKP ve MHP’den oluşan ve ona BBP genel başkanının da katıldığı ittifak seçimden başarıyla çıkmıştır. CHP, İP, SP ve DP’nin oluşturduğu millet ittifakının Cumhurbaşkanlığı adayları, Sayın Erdoğan’ın aldığı oyun gerisinde kalmıştır. Ülkenin yaşadığı siyasi ortam ister istemez 2014 sonrası politika değiştirmek zorunda kalan anti emperyalist ve milliyetçi bir çizgi uygulayarak parçacı ve etnikçi değil; bütüncü politikalara, milli birlik ve bütünlüğe önem veren, federalciliği şimdilik reddeden, özgürlükçü ve güvenlikçi politikaları ülke gerçeklerine göre yorumlayabilen iktidarın gerçekleri görmesiyle yön değiştirmiştir. AKP iktidarı bir dönem reddettiği ve dışladığı politikaları daha sonra savunma ihtiyacı duymuş, ülkenin beka sorununu görmüştür. 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü FETÖ terör örgütünün darbe ve işgal ihaneti gözleri açmış yeni aldatılma ve kandırılma yollarını şimdilik kapatmıştır. Batı ve sözde dost ve müttefik ABD’nin Türkiye karşıtı politikaları içerde ve dışarda teröre verdikleri destek ülkemizin güney sınırını ve toprak bütünlüğünü korumayı yasal olarak öne çıkarmıştır. Fırat Kalkanı ve Zeytindalı Harekatları, Afrin’in terörden arındırılması hayati bir ihtiyaç olarak doğmuştur. Zaman zaman Irak’taki ve milli sınırlarımız içindeki dıştan kumandalı terör yuvalarına karşı yapılan yoğun mücadele Sayın Erdoğan’a puan kazandırmıştır. Terörle barışın olamayacağı, onunla müzakere değil; ancak yasal mücadele edilebileceği noktasında uzlaşılmıştır.

Bu çok önemli değişiklikler ve yanılmaların atlatılması seçmende gerekli etkiyi yapmıştır. Seçmenin ilgi odağı, kendisi işsiz de olsa işsizlik olmamış, devalüasyonlar, ekonomik sorunlar ülkemizde seçmen davranışını zannedildiği kadar etkilememiştir. Tarım ve hayvancılığın durumu, ülkenin borç yükü er geç iyileşir şeklinde iyimserlikle savuşturulmuştur. İthalat ve dış borç girişi, tüketime dayalı büyüme rakamlarının cazibesi seçmeni cezbetmiştir. Fabrika yerine AVM’ler tercih edilmiştir. Cari açığın artan rekor seviyesi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve zamanla yabancılaştırılacak olması, bankaların yabancıların eline geçmesi, dövizdeki sıçramalar, borcun daha yüksek faizli borçla kapanma kısır döngüsü seçmen reyini pek etkileyici olmamıştır. Ülkede anlaşılmaz bir iyimserlik hâkimdir ve çok da tehlikelidir.

Vatandaş iktidar dışındaki partiler gelirse senin başörtün ve türbanın tehlikeye girer; inanç dünyan sarsılır şeklinde şartlandırılmıştır. Bu şartlandırma yeni de değildir. Yanlışlar yapmakla rekor kıran ana muhalefet adayı ve parti yetkilileri savaşın olmadığı bir ülkede barışmaktan bahsetmişler ve Merkel’in sözlerine özenmişlerdir. Oysa halk arasında bir savaş yoktur. Savaşın olmadığı yerde barış işgüzarlığı yapılmamalıydı. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı yardımcılarının etnik ayırımcılığa sebep olacak, milli ve üniter yapımızı sarsacak şekilde farklı etnisitelerden seçilmesi teklifleri ülke yönetimine talip siyasetçilere hiç yakışmamıştır. Bu seçimde herhalde bir Ermeni yardımcı unutulmuş olsa gerek!

CHP Cumhurbaşkanı adayı tarafından yapılan bu yanlış seçime iki gün kala Sayın Engin Altay tarafından maalesef tekrar edilmiştir. Paşaların apoletlerinin sökülmesi, saray ve bazı binaların yıkılması, gazetecilerin yargılanması gibi şiddet ve hiddet gösterileri millet ittifakının aleyhine olmuştur. Toplumda CHP yeni bir açılım ve çözüm süreci mi başlatacak soruları akla gelmiştir. CHP Cumhurbaşkanı adayının oyu bu ve benzeri sebeplerle %22.8 olan parti oyunun üstünde %30.7 olarak çıkmıştır. AKP oylarında önemli illerde dikkat çeken düşüşler görülmüştür. Saadet partisinin AKP’den alabileceği oyu alamadığı dikkat çekmiştir. Aslında AKP yeni seçmenden gereken oyu alamamıştır. Muhafazakâr aile çocukları bile mahalle baskısı olarak nitelenebilecek bazı kavram ve değerleri aşarak bir bakıma ütopik özgürlükçü tavır ve seçmen davranışına girmişlerdir. Birçok ilde AKP ve CHP’de oy düşüşü görülmüştür. Özellikle Trakya ve Ege’de CHP’nin oyu düşmüştür. Bu düşüşün HDP’ye gittiği söylenebilir. AKP’nin oylarını azaltmak uğruna HDP’nin barajı geçebilmesinde bazı CHP oylarının rol aldığı söylenebilir. Nitekim bu şekilde AKP milletvekili sayısında altmışın üzerinde düşüş görülmüştür.

MHP seçimden başarıyla çıkmış ve beş partinin temsil edileceği yeni mecliste siyasi tesirliliğini artırmıştır. Anlaşılan ister istemez Cumhur İttifakı sürdürülecektir. İttifak dolayısıyla MHP’nin Güneydoğu’daki oy artışı dikkat çekicidir. Eğer Cumhur İttifakı başarılı olmuşsa; bunda MHP’nin büyük rolü vardır. MHP oyunu da korumuştur.

Diğer taraftan, yeni kurulmuş ve akla gelmedik engellerle karşı karşıya bırakılan İyi Parti, üstelik ilk erken seçiminde adeta zincirleri kıra kıra ve çok çalışarak %10 barajını aşmıştır. İyi Parti’nin MHP’den ziyade CHP’den ve AKP’den oy aldığı söylenebilir. Sayın Akşener’in imkansızlıklara rağmen, sürdürdüğü seçim çalışmaları takdir edilmelidir. Ancak tam bir ekip çalışması örneği verildiği söylenemez. Bir ümit olarak çok değişik çevrelerden bilhassa yüzen oylardan pay almıştır. Bu partinin önüne konan engeller, demokrasimiz için çok üzüntü verici örneklerdir.

Seçimlerin yarattığı üzüntü ve sevinç atlatıldıktan sonra ülkeyi yönetenlerin hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında yeni düzenlemelere gitmeleri şarttır. Fikir ve düşünce hürriyeti ve demokratik standartlar ülke gerçeklerine uygun olarak korunmalı ve geliştirilmelidir. Eğitim sektöründeki keşmekeş ve düzensizlik ortadan kaldırılmalıdır. Sağlık alanında hastaya müşteri gözüyle bakma çarpıklığı giderilmeli, Batıda üniversitelerin birleştirilmesi gündemdeyken bizde muhafazakâr bir anlayışla ters düşen bölünme ve yıpratılma çabaları sona erdirilmelidir. İstişareye önem verilmelidir. Dış kaynak girişine, ithalata ve tüketime dayalı borcun borçla karşılandığı bir yapı düzeltilmelidir. Orta sınıfı güçlendirici tedbirler alınmalı, dar ve sabit gelirliler korunmalıdır. Daha önce olduğu gibi etnik ve mezhep tuzaklarına düşülmemeli, parça bütünün önüne dikilmemelidir. Milli ve üniter devlet anlayışı ve demokrasi korunmalıdır. Terörle mücadele kesinlikle tavizsiz sürdürülmelidir. Komşularımızla iyi ilişkiler geliştirilmeli, Rusya ve ABD ile ilişkilerimiz birbirini dengelemelidir. Genelde İsrail’i koruyan Malatya’daki üs gözden geçirilmelidir. Ege adalarında Lozan’a ve antlaşmalara rağmen süren Yunan işgali kaldırılmalıdır. Yer ve tabela isimlerinde Türkçeye saygılı olunmalıdır. Kıbrıs milli bir davadır, unutulmamalıdır. Kıbrıs’ta geri çekilen, Anadolu’da da geri çekilir. Gençliğe yönelik uyuşturucu terörüyle mücadele, rekora koşan işçi cinayetleri, işsizlik, GDO’lu ürünler, kanserojen etki yapan tatlandırıcılar üzerine gidilmelidir. Ülke hiddet ve şiddetin hakim olduğu bir kamplaşmaya sürüklenmiştir. Bu konu hafifletilmelidir. Küreselleştirmenin kan kaybettiği, milli çıkarların öne çıktığı, yerli ve milliliğin önem kazandığı fark edilmelidir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağı artık anlaşılmalıdır. İslam ümmeti içinde yer alan ülkelerin önemli bir bölümünün İsrail’in müttefiki olduğu göz ardı edilmemelidir.  İç politikadaki alışkanlıklar ve yanlışlar dış politikaya taşınmamalıdır.

May 17

Nerede Bu Ümmet?

Özcan YENİÇERİ

Batı’nın en güçlü ülkeleri ‘Komünizmi yendik bundan sonraki yeni düşmanımız İslamizmdir’ dediler. İslam ülkelerinin tepesindeki kudret elitleri uyanmadılar. Emperyalist ülkelerin aydınları çağı ‘medeniyetler arası çatışmalar çağı’ olarak nitelendirdiler. İslam ülkelerinin tepesine çöreklenmiş köle ruhlu yönetimler bunu da anlamadılar. Batı ülkeleri stratejistleri “İslam’a karşı İslam’ı” kullanma yani Şii İslam’la Sünni İslam’ı çatıştırma üzerine stratejilerini kurduklarını ilan ettiler İslam ülkelerinin yöneticileri bunu da anlamazlıktan geldiler.

Büyük Ortadoğu Projesi küresel sistemin ozon deliği olarak nitelendirilen İslam ülkelerinin küresel sistemi eklemleme süreciydi. Arap Baharı bu sürecin yan ürünüdür. İslam ülkeleri kendilerini parçalamayı esas alan ABD projelerinin parçası haline geldiler.

İslam dünyasındaki gafilliğin, hainliğin, iş birlikçiliğin, satılmışlığın bedelini Müslümanlar ödüyor. Kudüs, İsrail’in başkenti ilan ediliyorsa, kitlesel olarak Filistinliler katlediliyorsa, Suriye ya da Yemen yerle yeksan olmuşsa bunun nedeni İslam ülkelerinin kendisidir. Yöneticilerinin satılmışlığının, gafilliğinin ve iş birlikçiliğinin bedelini Müslüman halklar ödüyor.

Bugün İslam coğrafyası kan kokuyor, Müslümanlar kan ağlıyor, Filistin/Suriye/Yemen kan sızıyor, müminler kan kusuyor.

Ümmetin hali pürmelali!

ABD önce İslam ülkelerini birbirine karşı mevzilendirdi. BAE, Mısır, Suudi Arabistan bir yanda Türkiye, İran, Katar vb. diğer yandadır.

Suudi Prens Salman, İsrail’e dost İran’la savaş ideolojisi edinmiş durumdadır. Yemen’de ABD/Suudi blokuyla İran yanlısı gruplar savaşıyor.

Veliaht Prens Selman, kendi ülkesinin ve İslam ülkelerinin içinde bulunduğu durumu bir kenara bırakmış Medine’de bir Katolik kilisesi inşaa etme kararı almıştır. Suudi Arabistan, sadece Medine’de değil, en az 6 değişik noktada Katolik kilisesi yapmayı planlıyor. Medine’de inşa edilecek kilise etrafında birleşecek olan Katolikler, bölgede ABD’yi en etkin güç haline getirecekler.

Katolik dünyasına yakınlaşmak için soysuz prens 450 milyon 300 bin dolara, Da Vinci tablosunu satın almıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan değil bölgedeki birçok İslam ülkesinin yönetimleri Katolik dünyası ile yakınlaşmaya çalışıyor.

Fransa’da eski başkan, sözde aydınlardan oluşan 300 kişilik bir ekip İslam’ın yüce kitabının bazı ayetlerinin çıkarılması için çağrıdan bulundular.

ABD bu arada İran’la imzalanan ve altında imzası bulunan çok taraflı bir anlaşmadan tek taraflı olarak çekilme kararı aldı.

Trump’ın kararının ardından ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik ilk yaptırım paketinin 6 Ağustos’ta, ikinci yaptırım paketinin ise 4 Kasım’da devreye sokacağını açıklamıştı. ABD’nin sömürgesi gibi hareket BAE derhal Bakanlar Kurulu kararıyla bazı İranlı kişi ve kuruluşlar, ‘terör destekçileri’ listesine aldı.

Müslüman ülkelerin her anlamda dünya üzerinde ağırlığı yoktur. Bu yüzden Müslümanlara yönelik olarak her türlü hakaret, yasaklama kararı rahat biçimde alınabilmektedir.

ABD himayesinde katliam

Trump, İslam ülkelerinin satılmışlığının ve uşaklığının farkında olduğundan Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapan kararın uygulanmasına geçmiştir.

İsrail için de artık gün doğmuştur, fırsattan istifade provokasyonlara ve katliamlara başladı. Önce Suriye’deki İran güçlerini vurdu. Ardından da işgal ettiği toprakların sahipleri olan Filistinlileri katlediyor.

Filistinliler elçilik açılışını protesto için harekete geçen göstericilere karşı gerçek mermi kullanarak katliam yaptı. Gazze’de ölü sayısı elliye yaklaştı. Yemen, Suriye, Filistin birlikte ağlıyor.

ABD’nin himayesinde, dünyanın gözleri önünde İsrail, Filistinlileri katlediliyor. Herkes seyirci, elinden hiç bir şey gelmiyor.

Sözde İsrail’e atıp tutanlar, esip savuranlar ancak yas kararı alabiliyor. Gerçekçi olmak lazım, ellerinden ancak bu geliyor!

İslam coğrafyasının, kentlerinin ve Müslümanların bu denli aşağılanmasının, horlanmasının nedeni Müslüman ülkelerin yönetimleridir.

“Ümmet, ümmet” diyenlere insanın sorası geliyor nerede bu ümmet?

Kaynak Yeniçağ: Nerede bu ümmet? – Özcan YENİÇERİ

Tem 08

Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığına Prof. Dr. Mustafa E. Erkal Yeniden Seçildi

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin 24. Olağan Genel Kurul Toplantısı  30 Haziran 2018 Cumartesi günü, Fatih Belediyesi Çatladıkapı Sosyal Tesisleri’nde yapıldı. Kongre sonucunda seçilen yeni yönetim kurulu görev taksimi yaptı ve  Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığına Prof. Dr. Mustafa E. Erkal yeniden seçildi. İyi Parti İstanbul Milletvekili Hayrettin Nuhoğlu da Genel Kurula katıldı.

Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Mimar Süleyman Uluocak açılış konuşmasında 24 Haziran Seçimleri sonucunda İyi Parti İstanbul Milletvekili seçilen Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu üyesi Hayrettin Nuhoğlu ve MHP Antalya Milletvekili seçilen dolayı Aydınlar Ocağı üyesi Abdurrahman Başkan’ı tebrik etti. Uluocak daha sonra Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ı açış konuşmasını yapmak üzere  davet etti.

Erkal yaptığı açış konuşmasında özetle şunları söyledi: “24. Genel Kurulumuzun hayırlara vesile olmasını diler, vefat eden üyelerimizi ve genç yaşlarında vatan, bayrak ve ezan için canlarını feda eden  şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Dün olduğu gibi bugün de milli birlik ve beraberliğimiz için milli duruşumuzu aynen sürdürüyoruz. Bir süre önce ülkemiz terör ile mücadelede büyük bir hatanın eşiğinde döndü. Terörist ile müzakere değil, mücadele olur. Siyasiler, konuşmalarına eylem ve söylemlerine  dikkat etmek durumundadırlar.

Aydınlar Ocağı hiçbir partinin arka bahçesi değildir. Sivil toplum kuruluşları içerde ve dışarda hiçbir kuruluşun güdümünde olmamalıdır. Bu tür güdümlü oluşumlar hiçbir zaman kendi özgür iradeleri ile hareket edemezler. Biz ülkemizin milli menfaatlerini her şeyin üstünde tutuyoruz. Aydınlar Ocakları olarak her yıl yaptığımız Şûraların Sonuç Bildirilerinde ülkemizin iç ve dış sorunları ile ilgili düşüncelerimizi ortaya koyuyoruz ve o bildirileri bütün siyasi partilere rehber olabileceği düşüncesiyle gönderiyoruz.

Ülkemizde Türk ve Kürt sorunu yoktur. Ülkemizde terör sorunu vardır. Bu ülkenin asli kurucu unsurları, vatanlarını seven Türkler ve Kürtlerdir. Aydınlar Ocağı hiçbir zaman terör ve teröriste yakın durmamıştır. Hiçbir kimse bizim ülke düşmanlarına sempati ile bakmamızı beklemesin. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok sayanları biz de yok sayarız. Bugün içimizdeki bir kesim Muhammedsiz İslâm, Alisiz Alevilik, Atatürksüz Türkiye ve Türksüz Anadolu istemek gibi içi boş bir hayalin peşine düşmüşler.

Aydınlar Ocağı Türkçenin ilim dili olması için çalışmaktadır. Suriyeli sığınmacıların kurdukları işyerlerine astıkları Arapça tabelalarla İstanbul sokaklarını tanınmaz hale getirmelerine dur diyen Esenyurt Belediyesi’ni diğer belediyelere örnek gösteriyor ve bu hassasiyetlerinden dolayı Esenyurt Belediyesi Başkan ve ekibini kutluyorum. Yer adları egemenlikle ilgilidir, bundan dolayı yer isimlerinin eski haline dönmesine karşıyız. Güroymak neden Norşin olsun?

Türkiye’ye göç eden Suriyeli sığınmacılar, “ülkemizde can ve mal güvenliği yoktur” diyerek ülkemize geldiler. Bayramlarda yüz binlerce Suriyeli, ülkelerine bayram tatiline gidip geliyorlar. Mademki orada normal bir hayat var, bunlar neden tekrar kabul ediliyor. Devletimizi yönetenlerin en kısa zamanda bu soruna kalıcı bir çözüm bulmalarını bekliyoruz

Ocağımızın kurullarına asıl ve yedek olarak seçilecek bütün arkadaşlarımı şimdiden kutluyorum. Çalışmalarımızda asıl ve yedek ayrımı yoktur. Hepsini asıl üye olarak görüyor, ona göre hizmet bekliyoruz”.

Genel Başkanın açılış konuşmasından sonra Başkanlık Divanı Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu, Dr. Mustafa Karagöz, Aytaç Taşyürek ve Resul Atılgan’dan oluşturuldu. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra Faaliyet, Muhasebe ve Denetim Kurulu raporları okundu. Raporların müzakeresi ve aklanmasından sonra Tahmini Bütçe de okunarak kabul edildi. Seçim Tasnif Heyeti’nin oluşturulmasından sonra Yönetim, Denetim ve İlim İstişare Kurullarının seçimine geçildi. Dilek ve temenniler maddesinde Prof. Dr. İbrahim Öztek, Nefi Demirci, Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, Erdoğan Aslıyüce söz aldılar.

  1. Olağan Genel Kurul Toplantısında yapılan seçimler sonucunda kurullara şu üyeler seçildi:

Yönetim Kurulu asıl üyeleri:

 Prof. Dr. Mustafa E. Erkal, Süleyman Uluocak, Hikmet İşman, Dr. Sakin Öner, Ünal Sengir, Ernail Koç, Hüseyin Tavukçu, Prof. Dr. Sevil Sargın, Prof. Dr. İbrahim Öztek, Av. Mustafa Özkurt, Fahri Yağlı, Ahmet Çelik, Ahmet Orhan, Ali Armağan, Av Hakan Yalçın.

Yönetim Kurulu yedek üyeleri:

Ahmet Arslan, Av. Şekip Mehan, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Ziya Küçük, Metin Özkan, Mesut Günata, Ali Sezgin, Fethi Ali Koç, Halim Terzi,  M. Numan Başak, Dr. Behçet Kara, Yrd. Doç. Dr. Zeki Severoğlu, Hikmet Kaplan,  Abdurrahman Külünk, Av. Ahmet Serbes ve Dr. Halit Gökalp Küçük

 Denetim Kurulu asıl üyeleri:

Dr. Ali Sırtlı, Murteza Kılıçarslan, Ertuğrul Erden

Denetim Kurulu yedek üyeleri:

Turgut Ergin, Nizamettin Aras ve Serbar Sertaç Aladağ

İlim-İstişare Kurulu üyeleri:

Dr. Nefi Demirci, Prof. Dr.Yümni Sezen, Yakan Cumalıoğlu, Prof. Dr. Ahmet M. Gökçen, Erdoğan Aslıyüce, Aytaç Taşyürek,  Prof. Dr. Sabri Sümer, M. Edip Tekkol, Prof. Dr. M. Sait Gönen, Prof. Dr. Hacı Duran, Prof. Dr. Ahmet Çolak, Prof. Dr. M. Metin Karaörs, Prof. Dr. Ahmet Yörük, Prof. Dr. Ömer A. Aksu, Hayrettin Nuhoğlu, Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, Cevat Saraç, Yrd. Doç. Dr. Zülfikar Özkan, Ramazan Kırkık, Aynur Saydam, Remzi Kozal, Av. Özcan Pehlivanoğlu, Av. Pakize Özbenli, Dr. Ahmet İnan, Dr. Cevdet Aşkın, Dr. Cüneyt Mengü

          Yönetim    Kurulu şu şekilde görev dağılımı yaptı:

Genel Başkan: Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

 Genel Başkan Yardımcıları: Dr. Sakin Öner, Hikmet İşman, Prof. Dr. Sevil Sargın

Genel Sekreter: Süleyman Uluocak

Genel Sekreter Yardımcısı:  Ernail Koç

Genel Sayman: Ünal Sengir

Üyeler: Hüseyin Tavukçu, Prof. Dr. İbrahim Öztek, Av.Mustafa Özkurt, Fahri Yağlı, Ahmet Çelik, Ahmet Orhan, Ali Armağan, Av. Hakan Yalçın

 

 

May 06

Gelişmiş Toplumlar / Gelişmemiş Toplumlar

Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında düşünsel anlamda bazı farklılıklar bulunmaktadır.

 

  • Gelişmiş toplumlar BİZ MERKEZLİ düşünürken gelişmemiş toplumlar BEN MERKEZLİ düşünür. Başka bir deyişle, gelişmemiş toplumlarda insanlar “benden sonrası tufan” anlayışı içerisindedir. Onlar için sadece kendi çıkarları önemlidir ve toplumun ortak menfaatleri pek umurlarında değildir.

 

  • Gelişmiş toplumlar UZUN VADELİ düşünürken gelişmemiş toplumlar KISA VADELİ düşünür. Yani gelişmemiş zihniyetler açısından önemli olan “günü kurtarmaktır”. Yaygın anlayış “bugün benim mefaatime olsun da gerisi Allah kerim” şeklindedir.

 

  • Gelişmiş toplumlar ÖRGÜTSEL BAĞLAMDA düşünürken gelişmemiş toplumlar LİDER BAĞLAMINDA düşünürler. Bu düşünüş tarzı bir nevi “kutsal insan” kültünden gelmektedir. Onlara göre lider mutlak itaat edilmesi gereken toplum üstü kişidir. Oysa modern toplumlarda lider de toplumun bir üyesidir ve toplumun diğer üyeleri gibi yaşamaya özen gösterir.

 

  • Gelişmiş toplumlar İCRAAT ODAKLI düşünürken gelişmemiş toplumlar SÖYLEM ODAKLI düşünür. Süslü laflar, insanların egolarını pohpohlayan güzel sözler, hatta tutulması imkansız vaatler gelişmemiş toplumlarda taraftar bulurlar. Oysa gelişmiş toplumlarda böyle propaganda yapan kişilere kaba tabiriyle “şarlatan” ya da “hasta” gözüyle bakılır.

 

  • Gelişmemiş toplumlarda insanlar MADDİ ODAKLI düşünürken gelişmiş toplumlarda MANA ODAKLI düşünürler. Daha açık bir anlatımla, bireyler değer yargılarını ve kavramları önemserler. Oysa gelişmemiş toplumlardaki bireyler için maddi menfaatler bunlardan daha önemlidir. Sonuçta ortak değer yargıları yozlaşır ve toplumsal çözülmeye doğru gidilir. Zira ortak değer yargıları toplumun üyelerini birbirine bağlayan bağlar gibidir. Bunların giderek yozlaşması birlikte yaşamı zorlaştırır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar