Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’ — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 02

Kur’anın Aynasında Türkler

A.Kemal GÜL

Yüce Yaratanın Doğu ciheti ve Turan yurduna yerleştirdiği Türk Milletinin, Orta Asya’nın kendine has doğal iklimi ve çok zor şartları ve bir ilahi inayetin tasarrufu altında nasıl büyüyüp geliştiği, insanları idare etme, büyük millet olma ve koca, koca büyük devlet ve imparatorluklar kurma geleneğinin nasıl geliştiği ilahi bir bakışla incelemeye alınmalıdır.
Kuranın imanı ile Müslüman Türk Milleti’nin asil kanının birleşmesi, onun İslami Şahsiyetinin nasıl teşekkül ettiği, bunun temel yapı taşları ve bu büyük hizmeti göğüslemek için, nasıl ehil ve şerefli bir millet haline getirdiği üzerinde tefsircilerin çalışma yapması üzerlerine vacip olmalı.
İslam dini ve onun verdiği yeni iman gücüyle, Türk Milleti, milli bütünlüğünü sağlamış, İslam dini onun millet varlığına kefil, onu her türlü büyük bela ve felaketlerden koruyacak bir iman gürlüğü vermiş ve ona çelikten bir zırh olmuş, ona yeni bir şahsiyet kazandırmış, onun bütün hücrelerine yeni bir iman dokusu kazandırmış ve Kur’ani bir tabirle bir cehennem çukuruna düşerek bu ateşte yanıp yok olmasını önlemiştir. Artık bu yeni oluşumda Türk deyince İslam ve İslam denilince de Türk gelecekti.
Nitekim Cenab-ı Hak El-Maide Suresinin 54. Ayetinde ufukları dolduran gür bir seda ile bu yeni devirde Müslüman Türk Milleti’ne hitap etmiş:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfüdür, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”
Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah’ı severler, itaatine koşar, isyandan kaçarlar.
Öyle bir kavim ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar.
Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm’a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır.
***
Şimdi asıl mesele; Kuran-i Kerim’e birde bu açıdan bakmak ve Kur’an aynasında Müslüman Türk Milleti’nin muhteşem bu ilahi şahsiyetinin görüntülerini ortaya koymak, ona insanlığın hayrına olan tarihi yüce misyonunu bir kere daha hatırlatmak ve onu yeniden Türk ve İslam Dünyasının ümidi haline getirmektir.
Bilinmelidir ki, Kuran-ı Kerim’in bir sahabe neslinden sonra bu şekilde övgüsüne mazhar olan dünyada tek millet, Türk Milleti’dir.
Zaten, Kuran-ı Kerim’in Müslüman Türk Milletinden asıl beklediği de budur ve emperyalistlerin asıl korktuğu değişik eylemlerle durdurmaya çalıştığı da bu asil milletin Orta Doğu İman hâkimiyetini bir cihan hâkimiyetine dönüştürecek gen yapısına haiz olmasıdır.
Diyanetin ve tefsircilerinin ana misyonu bu anlayışta vuku bulmalıdır. Ve Gür Sesle sormak gerekir: Ey tefsirciler! En büyük payı bütçeden alan Ey Diyanet Teşkilatı!
Şayet siz! On asır Kuran-ı Kerimin bayraktarlığını yapan, Kaşgar’dan Viyana önlerine kadar yayılan bu geniş coğrafyayı mübarek kanı ile sulayan yeni, yeni birçok İman Destanları yazan, Kuran-ı Kerim’i mübarek kanı ile tefsir eden, Müslüman Türk Milleti’ni göz ardı edeceksiniz! Onun mübarek kanını Kuran- Kerim’le asla

 

 

Mar 02

Zihniyet Meselesi!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milleti yüz yıllardır karşı karşıya olduğu bir “zihniyet meselesi” dolayısıyla nesilden nesile aktarılan ve birbirine benzer acı olaylar yaşıyor.

 

Bu nedenle Türk Milletini bu acılardan kurtarmak ve istikbalde rahat etmesini sağlamak için binlerce yıllık bu probleme el atmak zorundayız

 

Ancak toplumun geneli tarafından henüz keşfedilmemiş olan bu “zihniyet meselesi” dış güçler ve ülkeyi yönetmek isteyenler tarafından çok iyi analiz edilmiştir. Adeta millet olarak atacağımız her adım öncesinden bunlar tarafından bilinmektedir.

 

Zihniyetimiz yanlışta olsa nerede ise karakterimiz haline gelmiştir. Bu nedenle eğer zihniyetimizde bir problem var ise bu karakterimize de önemli oranda yansımaktadır. Ancak kanaatimce karakter ve zihniyet arasında çok derin uçurumlar vardır. Yani zihniyet bozuk olsa bile karakter düzgün olabilir.

 

Türk Milleti unutkandır. Çoğumuza akşam ne yediğimiz sorulsa doğru cevaplar veremeyebiliriz. O sebeple 10 yıl veya 100 öncesini hatırlamak bile mümkün değildir. Acılar, başımıza gelenler ve ödediğimiz bedeller kolayca unutulur. Savaşlar ve depremler bunun en yakın örnekleridir.

 

Türk Milleti nerede ise aptallık derecesinde saf ve iyi niyetlidir. Olayları gerçeklik ekseninden ziyade duygusallık çerçevesinde değerlendirir. Buna son örnek ise varlığını tehdit eden Suriyeli sığınmacılar konusunda Ensar-Muhacir’in dayatması ile susturulmuş olmasıdır.

 

Allah, din, peygamber, kutsal kitap gibi konularda akılcılıktan uzak neden olduğu bilinmez bir biat anlayışı içindedir. Camilerde Arapça yapılan duaları bilmeden amin der…en azından kendi dilinde dua edilmesinde bile ısrarcı olmaz. Hurafeye inanmaya yatkındır. Ancak cehennemden çok korkar ve cehennemden kurtulsun diye uyduruk şeyhleri Allah ile arasına aracı koyar. Hatta uydurulmuş din ile din arasındaki farkı çok iyi bilir ama dünyevi nedenlerle buna göre yaşamak işine gelmez… Yaptıkları veya yapmadıkları ile cemiyetin zarar gördüğünü bilir de sesini kolay kolay çıkarmaz.

 

Eğitimden bir türlü hoşlanmaz. Cehalet rahatsız etmez. Kadercidir!

 

Çalışkan değildir! Kolaycıdır! Ekmeğini doğrulttuğu zaman şükür eder işi rölantiye alır.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine hitaben söylediği şeylerin çoğu aslında millette gördüğü değil görmeyi arzu ettiği şeylerdir. O kanunlarda yaptığı devrimler kadar aslında Türk Milletinin zihninde de bir devrim yaratmaya çalışmıştır.

 

Türk Milleti sorumluklarını hep başına gelmiş adamlara devretmiştir. Denetim görevinden kaçınmıştır. Halbuki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dillerden düşmez ama ona göre de yaşanmaz. Bu ona çeşitli mihraklar tarafından da telkin edilmiştir. O da işine geldiği için kabullenmiştir.

 

Aslında yanlışın ne olduğunu pek ala bilir. Ancak çoğunlukla işine gelmediğinden bu yanlışları yapmaktan da geri durmaz. Bu durumu veya benzerlerini anlatan Nasreddin Hoca Fıkraları, Karagöz-Hacivat atışmaları, hiciv dolu şiirler, deyimler ve atasözleri çok meşhurdur.

 

Futbol takımı gibi taraf tutar. Yani yanlışlarında bile tutucudur denilebilir. Bu nedenle özeleştiri yapmaktan kaçınır ve topu başkalarının üstüne gönderir. Menfaatleri birçok aile, evlat, vatan, bayrak gibi kutsal sayılabilecek şeylerden önce gelir fakat bu konularda uyarıldığında da hamaset dolu itirazlarda bulunur.

 

Adaletin gerçekleşmesini ister ama adaletin bu dünyada tecelli etmeyeceğini düşünür. Bu nedenle hak arayışını genel de ahirete bırakır. Zulmü ve zalimi sevmez ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile pek de sesini çıkarmaz. Hak, adalet ve hukuk arayışında olanları da Don Kişot olarak niteler! Bilmez dediğimiz bu insan tipi kalkar size durumu İspanyol edebiyatının başyapıtlarından biri olan roman kahramanı Don Kişot ile örnekler…

 

Günlük yaşar yarını düşünmez. Etraflı da düşünmez. Onun için Osmanlı zamanında “etrakı bi idrak” denilmişti. Yani aklı olanın idraki olmayabilirdi!

 

Ezan susmamışsa bayrak inmemişse sanki bir sorun yok gibi görür. Halbuki yıllardır ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin sömürgesi olan İslam ülkelerinin de, bayrağı inmemiş ve ezanı susmamıştı… Mukayeseli değerlendirmelerden uzaktır. Belki de mukayese ne demek farkında bile değildir. Tarih, hukuk, teknoloji ve diğer mukayese etmesi gereken şeylerin önemini de kavramamış olabilir.

 

Dedim ya aslında bilimsel incelemelere konu olacak bir zihniyet meselemiz var. Hemen itirazlarda bulunabilirsiniz. Ben zaten itirazlarda bulunacak insanlar için bu konuyu gündeme getirmedim. Ben böyle bir zihniyete sahip değilim diyecek arkadaşları da saygıyla karşılıyorum. Lafım sözüm bu tür bir zihniyete sahip insanlarımızadır.

 

Eğri oturup doğru konuşalım deriz ama doğrular karşısında yanlış konuşmaya ve yapmaya da devam ederiz!

 

Başarmak ve böylece ülkemize vede Türk Milletine faydamız olsun diyorsak zihniyetimizdeki arızaları gidermek ve kendimizi değiştirmek zorundayız. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapanların topluma önderlik yapması gerekiyor. Haydi bakalım çıkın öne!

Şub 18

2020 Ekonomide riskler

Esfender KORKMAZ

07 Şubat 2020

Stratejik riskleri, siyasi sorunları bir tarafa bırakıp yalnızca ekonomik riskler açısından bakarsak, 2020  yılının Dünyada sorun yaşanmaz. Aynı şartlar altında Türkiye’de ise 2020 yılı rahat geçmeyecektir.

Dünya’da hızlı büyüme yavaşladı, 2020 yılı için Dünya ortalama büyüme oranı yüzde 2.4; ABD de yüzde 1,8; Çin’de 5,9 ve Asya pasifik ülkelerinde 5.1 olarak tahmin ediliyor.   Aslında Dünya için bu oranda bir büyüme dengeli büyümedir ve aynı zamanda istikrarın yerleştiğini de gösteriyor. Zira potansiyel üstünde yüksek büyüme aynı zamanda üretim faktörlerinin tedariki ve finansmanı açısından istikrarı da bozabiliyor.

İşsizlik açısından da, bazı gelişmekte olan ülkeler dışında bir sorun görünmüyor. Dünya çalışma Örgütü (İLO) işsizlikten çok çalışma koşullarının iyileştirilmesine çalışıldığını açıkladı.

FED ve ECB’ninde faizleri düşürme konusunda bekleme içinde oldukları anlaşılıyor. Önemli bir stratejik sorun yaşanmazsa, petrol fiyatlarının da 60 dolar dolayında kalması bekleniyor.

Türkiye istikrar konusunda Dünya’dan ayrıldı.2020 yılında yüzde 3 büyüme yaşayacak, fakat bu oran potansiyelin büyümesinin altındadır.  Ayrıca fert başına büyüme daha düşük yüzde 1.6 dolayında olacaktır. Bu oranda fert başına büyüme gerekli olan gelir artışını yaratmaz. İç tasarrufların artması yatırım sermayesi için Türkiye şartlarında fert başına büyümenin en az yüzde beş olması gereklidir.2020 de en büyük risk yatırımlarda gerilemenin devam etmesidir.

Doğrudan yabancı yatırım sermayesinde de azalma beklenmektedir. Yerli ve yabancı yatırım sermayesi, hukuk ve demokratik altyapıda bozulmadan dolayı yeni yatırım yapmıyor. Ayrıca 2020 bütçesinde yatırımlara ayrılan ödenek düşük; yüzde 7 dolayındadır. Devlet altyapı yatırımlarını yapmıyor, kamu özel işbirliği programı içinde özel sektöre yaptırıyor, hizmet pahalıya çıkıyor. Üretimde navlun girdi maliyetleri yatırımları caydırıcı derecede yüksek oluyor.

Kronik enflasyonda, yatırım fizibilitesi ve yarını  görmek açısından bir engeldir. Hükümet; siyasi maliyetinden korktuğu için yapısal çözümlere yanaşmıyor. Enflasyonu da çözemiyor.

Yeni yatırımlar yapılmadığı için gençler arasında işsizlik oranı yüksektir. Aynı nedenle üretimde kullandığımız aramalı ve hammaddeyi ithal etmeye devam edeceğiz.

Yatırımlarda durgunluk; Bir… İşsizliğin ve özellikle genç işsizliğin devam etmesine neden olacaktır. İki… yüzde 3 büyüme de olsa, ithalat talebi aratacak ve dış ticaret açığı da aynı şekilde artacaktır. 2020 Bütçe açığını artıran üç sorun var…* Kamu özel işbirliği nedeni ile köprüler, yollar, hastaneler için verilen talep garantisi, bütçe giderlerinin artmasına ve açıklara neden oluyor.* Bütçenin yüzde 42’sini oluşturan transferler ve özellikle transferler içinde popülist yardımlar, hem bütçe kaynaklarının etkinsiz kullanılmasına hem de bütçe açıklarının artmasına neden oluyor.* Özelleştirilecek kamu işletmeleri kalmadı. TOKİ yatırımları daraldı. Durgunluk nedeniyle ve aşırı yük nedeniyle vergi gelirlerinde reel olarak artmıyor.

Bir önemli risk unsuru da eksi reel faizdir. Faiz oranları halen sınırda olmasına rağmen Cumhurbaşkanı düşük faiz enfasyonu da düşürür diyor. Faizlerin tek haneye inmesini istiyor. Bu şartlarda eksi faiz nedeniyle tasarrufların yatırımlara gitmesi gerekir. Gel gör ki güven altyapısı olmadığı için kimse yatırım yapmıyor. Bu defa tasarruflar dövize ve altına yöneliyor. Kısmen borsaya yöneliyor ve fakat ekonomik istikrarın da bozulması borsaya talebi sınırlıyor.

Son olarak en büyük riskimiz de artık siyasi sorundan çok ekonomik teröre dönüşen 4 milyon Suriyeli sorunudur.

 

Şub 18

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlib’te savaşırken Türk yurtlarında neler oluyor?

Cahit Armağan DİLEK

07.02.2020

8 şehit, 6 yaralı verdiğimiz saldırıya ilişkin olarak “askerlerimize yapılan saldırı, Türkiye açısından Suriye’de yeni bir dönemin miladıdır” ifadesini kullandı.

Aslında sadece Türkiye için değil Suriye’deki bütün aktörler için yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Nitekim önceki günkü yazımızda bu saldırının Suriye’de yeni bir safhanın başlangıcı olacağını ve Suriye’deki aktörleri de saflarını yeniden belirlemeye iteceğini söylemiştik.

Gelişmeler de bu yönde. Erdoğan konuşmasında yeni dönemin başlangıcı olabilecek şekilde Suriye yönetimini açıktan uyardı ve Suriye rejiminin bu ay içinde Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmesini beklediklerini, aksi halde Türkiye’nin bu işi bizzat yapmak zorunda kalacağını vurguladı.

Demek istediği Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı Eylül 2018’deki pozisyonuna çekilmesi.Bunun gerçekçi bir talep olduğunu söylemek mümkün değil.  Nitekim bu açıklamadan hemen sonra Suriye ordusu dördüncü Türk gözlem noktasını da kuşattı ve TSK’nın ilave güçler göndererek ulaşım hatlarını kontrol altına aldığı Serakib şehrini de kuşattı. Şam yönetimi adeta Erdoğan’ın söylemlerine meydan okuyordu.

Lavrov’un da açıklamalarından anlaşılıyor ki, Rusya İdlib’teki gelişmeleri sadece izliyor ve bunu yaparken de Türkiye’nin tavrının yanlış olduğunu, Soçi mutabakatının hükümlerini aşan şekilde İdlib’te konuşlanmasını artırdığını ifade ediyor. Yani Suriye ordusunun operasyonlarının sürmesine ses çıkarmıyor. Burada dikkat çeken husus Suriye ordusu ve Şii milislerinin Soçi mutabakatıyla karar altına alınan ve tesis edilen 12 Türk gözlem noktasına yönelik saldırı yapmazken, Türkiye’nin son günlerde İdlib’e soktuğu yeni konvoylarla oluşturulan geçici kontrol noktalarına saldırmalarıdır. Yani Soçi mutabakatını Suriye değil, Türkiye ihlal ediyor mesajı veriyorlar.

Ayrıca Erdoğan’ın halk kendini temsil eden birisini seçinceye kadar oradayız diyerek adeta Esad baştayken çekilmeyeceğiz mesajı veriyor ki bu hem Rus hem de Suriye tarafınca Soçi ve Astana mutabakatlarına aykırı görülüyor. Rus onaylı Suriye operasyonlarının bir nedeni de bu söylem.

Diğer taraftan Erdoğan, İdlib’te asker bulundurulmasıyla ilgili olarak “bizim elimizde kapı gibi bir Adana Mutabakatı Anlaşması var ve biz bu anlaşmanın gereği olarak oradayız” dedi. Suriye ise SANA ajansında yayımlanan haberde, Erdoğan’ın doğruyu söylemediğini ve Adana mutabakatının Türkiye’ye otomatik harekat yetkisi tanımadığı karşılığını verdi.

Gerçekten de Adana mutabakatı karşılıklı koordinasyonu ve istihbarat paylaşımının yapılmasını öngörüyor ve sınır ötesinde tek taraflı harekatlara izin vermiyor.

Erdoğan yönetiminin içeride olduğu dış politikasında dini referanslara ağırlık vermesi, Türk Milleti kavramı yerine ümmet kavramını esas alması, Filistinlilerin yaşadıkları için uluslar arası toplumu ayağa kaldırmaya çalışması, Suriye’de çoğunluğu Arap olan bölgeler için Menbic Menbiclilerin, Rakka Rakkalıların, İdlib İdliblilerin, buraların sahiplerine verilmesi için mücadele ediyoruz deyip Şam yönetimiyle savaşı göze aldığını görüyoruz.

Savaşı göze almak demek, İdlib’te kısa süreli de olsa Suriye ile çatışmak demek Türkiye’nin ABD ve NATO’dan destek talep etmesi demek. ABD’den gelen açıklamalar adeta Türkiye-Suriye çatışsa da bizde bölgeye gelsek isteğini deşifre ediyor.

Hatta açıkça yol gösteriliyor. ABD’nin PKK’ya karşı istihbarat paylaşımı mekanizmasının Kasım 209’da sona erdirildiğini önceki gün duyurması da bunun bir emaresi. ABD diyor ki “eğer İdlib başta olmak üzere yeniden istihbarat paylaşımına başlarsa Türkiye’ye yönelik Suriye ordusundan gelebilecek saldırıları önleyebiliriz, ilave hava savunma sistemleri de göndeririz.

“Bu iş birliğinin sonu İdlib M4 karayolu kuzeyinde güvenli bölge ilanı demek. Bu Rusya ile de işbirliğinin kopması demek olabilir. Bunun böyle olacağını aslında tam bir yıl önce 16 Şubat 2019’da bu köşede yazdık. Bir yıl sonra işte o noktadayız. ABD planı devrede, senaryosu tıkır tıkır işliyor.

Libya’da Suriye’de bu tür bir tavır sergileyen Erdoğan yönetiminin değişik ülkelerde kimlikleri, en temel insan hakları ellerinden alınan, dağıtılan, ezilen Türklerin durumunu gündeme getirmekten uzak olduğunu görüyoruz. Örneğin Suriye’de şurası Türkmenlerindir, Türkmenler topraklarını kontrol altına alıncaya kadar mücadele edeceğiz denilmediğini görüyoruz.

İşte başkanlığını yaptığım 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 14 yıldır geleneksel hale gelmiş ve Enstitümüzün kurucusu Prof. Ümit Özdağ’ın babası stratejist Muzaffer Özdağ adına düzenlediği Türk Strateji Günü’nde bu yıl “Türk Yurtlarında Neler Oluyor?” başlıklı bir panel düzenliyor.

08 Şubat’ta Ankara’da yapılacak panelde Kırım, Doğu Türkistan, Doğu Türkmenleri (Irak) ve Batı Türkmenleri (Suriye)’deki Türklerin durumu konuşulacak, tartışılacak. Başkaları Atatürk, Türk, Türk Ulusu, Türk Milleti, Türk Bayrağı, Türk Ordusu demekten “kaçınsa” da bizler mazisi insanlık tarihiyle başlayan, tarih boyunca medeniyet nurları taşıyan dünyanın neresinde olursa olsun Türk Ulusunun varlığının, kimliğinin, haklarının takipçisi olmaya, korumaya ve gündemde tutmaya devam edeceğiz.

 

Şub 17

“FETÖ’cü albayları general yapan yasa…”

Arslan BULUT

08 Şubat 2020

Cumhuriyet gazetesinden Alican Uludağ, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 15 Temmuz Genelkurmay Çatı Davası’nın iddianamesinden bazı ifadeleri yayınladı.

Bu arada İlker Başbuğ’un “25-26 Haziran 2009’un gece yarısı TSK ile ilgili bir yasa geçiyor. Böylece askeri şahısların askeri mahalde işlediği suçlar da dahil özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önü açılıyor. Bu bir kere anayasaya aykırı… Bu yasa teklifini kim hazırladı? Tamamen FETÖ ile ilgili… Bu araştırılsın.” sözlerine suç duyurusu ile cevap verildi…

Uludağ’ın haberinde ise şu bilgiler var:” İddianamede, ‘Örgüt, son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir.’ denildi.

‘FETÖ’cü subaylara erken general olma’ yolunu açan bu yasa değişikliği teklifinin altında 37 AKP milletvekilinin imzası vardı. Değişiklik, 30 Aralık 2015 tarihinde ‘Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ adıyla Meclis Başkanlığı’na sunulmuştu.

İddianamede, ‘2013 YAŞ’ta terfi eden generallerin bir iki istisna hariç hepsi darbeye fiilen iştirak ettikleri için TSK’den ihraç edilmiş veya tutuklu durumdadır. 2011 ve 2012 yıllarında icra edilen YAŞ toplantıları neticesinde de durum aynı şekildedir. 2014 ve 2015 yıllarında albaylıktan tuğgeneralliğe ve amiralliğe terfi ettirilen personelin yüzde 80’i ihraç edilmiştir’ ifadelerine de yer verildi.”*** Bu sütunda 2014 ve 2015 şuralarını sık sık incelediğim için mesela 16 Temmuz 2019 tarihli yazımdan bir hatırlatmada bulunayım:”2014 şurasında general yapılan 19 albaydan 12’si ve 2015 şurasında general yapılan 23 albaydan 20’si, 15 Temmuz darbesine karıştıkları gerekçesiyle TSK’dan atıldı!

FETÖ’nün askeri okullara sızması, 30-40 yıllık bir süreçtir ama 15 Temmuz 2016 darbe girişimine, 2014 ve 2015 YAŞ toplantılarında alınan siyasi kararların yol verdiğini görmek durumundayız.”

Peki, 2015’te FETÖ’cü albayların generalliğe terfileri nasıl yapıldı?

Onu da dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Fikret Bilâ’ya anlatmıştı: “2105 yılı YAŞ hazırlıkları devam ediyordu. Genelkurmay’da terfi listesi hazırlanmıştı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’ydu. Necdet Paşa daha önceki yıllarda yaptığı gibi listeyi alıp Başbakan Davutoğlu’na gitti. Başbakan ve Cumhurbaşkanı da bir liste üzerinde çalışmışlardı. İki liste karşılaştırıldı, çelişkiler vardı, bazı isimler tutmuyordu. Özel Paşa farklılığın nedenini sordu ancak Başbakan açıklama yapmadı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüşmeyi kararlaştırdılar. Özel Paşa’nın önerisiyle, toplantıya Genelkurmay Başkanlığı görevini devralacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar Paşa da katıldı.

Erdoğan, Davutoğlu, Özel ve Akar toplantı yaptılar. O sırada kuvvet komutanları da dışarıda hazır bekliyorlardı. Kendi kuvvetleri konu olduğunda onlar da Özel Paşa’nın önerisiyle içeri girip görüşlerini aktardılar. Sonuçta terfi listesine bu dörtlü toplantıda son şekli verildi. Liste YAŞ’tan geçti ve onaylandı.

AKP hükümetinin bir bakanı, önce Türk ordusuna sonra da 17-25 Aralık’ta kendilerine yönelik soruşturmaları kimin yaptığını, operasyonlar devam ederken telefon görüşmesinde Fatih Altaylı’ya itiraf etmişti.

Bakan, “Devlette, görünen devletin kontrolü dışında paralel bir yapı kurmuşlar, cirit atıyorlar. Üstelik de dış bağlantılılar. Dışarıdan yönlendiriliyorlar. Bu işin içinde sizin de tahmin edebileceğiniz yabancı istihbarat örgütleri var. Bunu biliyoruz ve bu yapıyı kullanıyorlar” demişti.(22 Aralık 2013, Habertürk, Fatih Altaylı) Öyleyse, FETÖ’cü albayları bir an önce general yapmak, kimin operasyonuydu?

 

Mar 26

Prof. Dr. Ali Hasanov’un Azerbaycanlılara Karşı Soykırım Eserini Okuyurken

 

Bugün Ermeniler, başta Amerika ve Fransa olmak üzere Vietnam’a kadar dünyanın pek çok ülkesinde sayısız teşkilatlar kurarak, kendilerine karşı güya Türklerin soykırım yaptığını 1915 yılında kendilerini tehcire uğrattıklarını çeşitli yalanlarla anlatmakta, kitaplar, broşürler dağıtmakta, heykeller ve anıtlar dikmektedirler. 135 kadar ülkede sözde soykırım anıtları dikmişlerdir. Dünyada 30 kadar parlamentoda ve Amerika’da da 40 kadar eyalette Türklerin kendilerine soykırım uyguladıkları konusundaki yalanları ile yüz yıldır dünyayı kandırmaktadırlar. Üzülerek belirtmek isterim ki, Biz Türkler bu tür propagandaların yeterince cevabını vermemekteyiz. Büyük devletlerin aleyhimizde aldıkları kararları da “Yok hükmünde” saydığımızı belirtmekteyiz. Böyle olmamalı, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Ermeni ihanetleri masası kurulmalı ve ön tedbirlerle Ermeni propaganda ve girişimleri boşa çıkartılmalıdır. Hainlerin hezeyanları Türklerin bir buçuk milyon Ermeni’yi ve beş yüz bin Rum’u katlettiği yalanlarına şimdi de İsveç’te dikilen bir kin anıtı, Türklerin 750 bin Asuri, Keldani ve Süryani’yi katlettiği yönündedir. Mezopotamya’da Milattan önce 3000 yıllarında yaşayan Asur, Keldani ve onların soyundan geldiklerini iddia eden Süryanilerin akıl tutulmasına uğradıkları ortadadır. O kin anıtının çevresinde kukulataları ile dizilen papazlar, bizim ceddimize küfür etmekte, ertesi gün de İstanbul hava limanından Türkiye’ye girmektedirler. Yine her yıl 24 Nisan tarihinde İstanbul’un merkezi Taksim ve Beyoğlu’nda aynı tür ayinleri sokak ortasında yapmakta, Türk’e en adi hakaretleri yağdırmakta, ellerini kollarını sallaya sallaya çekip gitmektedirler. Bunlara neden hesap sorulmaz, Bunların kimlikleri bellidir. Bunlar neden hava limanlarından içeri sokulurlar? Bir Osmanlı Paşası olan Ermeni asıllı Bogos Nubar, Lozan’da savaş ve hastalıklar sonunda üç yüz bin kaybımız oldu diyor. Ermenilerin ilk başbakanı O. Kaçaznuni 1935 yılında Bükreş’te yapılan büyük kongrede “Suçlu biziz, Türklere ihanet ettik” diyor ve konuya yönelik yabancı bilim adamlarının görüşleri de Türkler değil, Ermeniler Türklere soykırım uygulamışlardır diyor ve bunu kanıtlarla ortaya koyuyorlar. Arşivler de bu doğrultudadır ama,yalanlar dururken arşivlere kim bakar.

Sayın Prof. Dr. Ali Hasanov’un “Azerbaycanlılara Karşı Etnik Temizleme ve Soykırımı Siyasetinin Merhaleleri” isimli eserini inceledim. Sayın Hasanov’u Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in baş yardımcısı olduğu günlerden tanıyorum. Son derece değerli bir devlet adamı. Türkiye ile de parlamentolar arası işbirliği ve pek çok siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda Türkiye ve Azerbaycan arasında etkin görevlerde bulunmuştur. Sayın Hasanov şimdi Cumhurbaşkanlığı nezdinde Azerbaycan Yönetim Akademisinde profesörlük görevinde bulunmaktadır.

Prof. Dr. Ali Hasanov’un Azerbaycan ve Türkiye Türkçesi, Rus, İngiliz, Fransız, Alman, Arap ve Çin dillerinde 2017 yılında yazmış olduğu eseri ile Ermeni ihanetlerini ve soykırım girişimlerini en açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Ermeniler, iki yüz yıla yakındır Azerbaycan toprağına özellikle Karabağ’a Ruslar tarafından yerleştirilerek, Türklerle Ruslar arasında bir tampon görevi yapmışlar, Anadolu’da yaptıkları zulmü Azerbaycan’da da aynen uygulamışlardır. 1905, 1907, 1918, 1990 ve 1992 yıllarında ellerine geçirdikleri her fırsatta soykırım girişiminde bulunmuşlar, dünyanın en büyük vahşetini sergilemişlerdir. Hocalı soykırımı Türk’e uygulanan son soykırımdır.

Bu arada Azerbaycan halkının helal topraklarının bir kısımı başkaları tarafından zabt edilmiş ve bölüştürülmüşdür. Sovetlerin suqutu fırsatında yine Azerbaycana iyanet eden Ermeniler işğal girişinde bulundular. Halen Karabağ ve etrafında 7 il işğalda. Ermenistan Azerbaycan Türklerinden son kişiyedek temizlendi. Bu ölkede Türk bırakılmamıştır. Sayın Hasanov, bütün bu incelikleri dünyanın gözleri önüne 8 dilde sunarken siz de artık gerçekleri görün. Birleşmiş Milletler Karabağ’ın Azerbaycan Toprağı olduğunu ilan etmişdir. Yeter artıq bu gerçekleri kendimiz kendi kulağımıza duyurduk. Bütün Türkiye hukukçuları, Avkatlar Sayın Hasanov kitabındakı gerçekler sizin üçün hücuma keçmek vesilesidir. Bu gerçekleri tüm dünyaya duyuralım, Hocalını soykırımı kimi tanıdalım. Bir ağızdan, bir emelden Hocalıya Adalet diyelim!

Sayın Ali Hasanov’un 60. Yaş gününü kutlarken, kendisine sağlıklı mutlu yıllar, milli mücadelesinde de sonsuz başarılar diliyorum.

Prof. Dr. İbrahim Öztek

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Türkiye Azerbaycan Dev Kardeşlik Candaşlık ve Strateji Platformu Başkanı

 

Ara 30

Anadil Öğretimine Evet, Anadille Eğitime Hayir…

Dr. Sakin ÖNER

            Yeni kurulan Gelecek Partisi’nin tanıtım toplantısında Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu yaptığı konuşmada “Tüm demokratik ve kalkınmış ülkelerde olduğu gibi, ana dilin eğitimde ve sosyal hayatta öğretilmesi ve kullanımı vatandaşlarımızın bu vatana duydukları aidiyet bilincini güçlendirecek, toplumsal barış ve dayanışmamızı tahkim edecektir” dedi.
Sayın Davutoğlu’nun partisinin kuruluşunu açıkladığı toplantıda kullandığı bu talihsiz ifade,  Başbakanlığı döneminde gerçekleştirilen  “Açılım” rüzgarının etkisinden hala kurtulamadığını ortaya koymaktadır.
Biz Türk milliyetçileri olarak bu ifadeye iki yönden karşıyız.

  1. Bir milleti oluşturan bütün fertlerin anadillerini öğrenmek hakkıdır. Bu ihtiyaç aileden sonra yaygın ve örgün öğretim kurumlarında karşılanabilir. Şu anda da Anayasa ve yasalarımız buna müsaittir. Kürtçr kurslar ve dershaneler açılmıştır. Öğrencisizlikten kapanmıştır. Okullarda seçmeli ders olark Kürtçe okutulmaktadır. Kürtçe yayın yapan devlet televizyonu vardır.

 

  1. Eğitim dili, o ülkenin resmi dilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili de, Türkçedir. Eğer ana dillerde eğitime başlarsak, sizin dediğinizin aksine, aidiyet ve vatana bağlılık duygusu zayıflar. Bölünmenin tohumları atılır. Çünkü toplumda birlik ve beraberlik duygusunu güçlendiren eğitimdir.

 

Konuşmanızı bütünüyle incelediğimde imparatorluklarda görülen (çok dillilik, çok kültürlülük, Çok hukukluluk) gibi bir düzeni düşündüğünüz algısı bende oluştu. Evet Türkiye bir imparatorluk bakiyesidir, biz de kökümüze bağlıyız, biz de mazimizle gurur duyuyoruz. Ama Türkiye Cumhuriyeti milli bir devlettir, üniter yapıya sahiptir. Ulkenin bütün siyasileri de devletin bu yapısını korumak ve güçlendirmekle mükelleftir. Oy hesabı ile milli birliğimize zarar verecek bu tür komuşmalar yapmak çok tehlikelidir.

 

Tekrar söylüyoruz. Anadil öğretimine evet, Anadille eğitime hayır! Aynı şekilde yabancı dil öğretimine evet, yabancı dille eğitime hayır!

Mar 09

Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri

Halil ALTIPARMAK

İtiraf edeyim ki, Bugüne kadar benim okuduğum Millî Mücadele ile ilgili kaynaklarımız arasında, İngiliz Belgelerine yönelik bir kitap olmamıştı. Türk Tarih Kurumu, 1971 yılında başlıktaki ad ile ilk basımı yapılan kitabı 2011 yılında Türkçe basmıştır ve çok da iyi yapmıştır. Kitabın yazarı da Gotthard JAESCKHE’dir.

Yazar, açılan İngiliz Arşivine girerek bizim Millî Mücadele dönemimizi araştırmış ve kendi ölçüleri ile yazmıştır.

Bu kitaptan alıntılar yaparak, okurlarıma sunmak istiyorum.

“Padişahın(Vahdettin HA); İngilizlerin mütareke (Mondros HA)) şartlarını öğrendiği zaman İzzet Paşa’ya şunları söylediği rivayet edilmektedir: Bu şartları, çok ağır olmalarına rağmen, kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkâr siyaseti değişmeyecektir. Biz onların müsamahasını daha sonra elde ederiz.”

“Sadrazam Damat Ferit 30 Mart 1919 tarihinde Yüksek Komisere(İşgal kuvvetleri komiseri HA): (Vahdettin için HA) Babası Abdülmecit’in onu İngiliz Devleti’ne ve İngilizlere dostluk duygularıyla yetiştirdiğini, bugün takip ettiği gayenin Osmanlı Hükümetini İngiltere Devleti fahimesine (yüce, ulu HA)mutlak bir teslimiyetle bağlamak olduğunu söyleyerek takdim etti.Daha açık konuşması istenince cebinden bir kâğıt çıkardı: Sultan ile birlikte hazırladığı Türkçe bir projenin acele tercümesi idi:

Memorandum: … İngiltere; Avrupa ve Asya’da gerek doğrudan doğruya Sultan’ın metbuluğu (bağlılığı, tabiliği HA) altında bulunan (Türkçe konuşan) ve gerekse muhtariyetten faydalanan vilâyetlerde Türkiye’nin ecnebilere karşı bağımsızlığını ve memleket dahilinde sükûnu temin etmek için lüzum gördüğü yerleri 15 yıl müddetle işgal edecektir… İngiltere, dostluk hisleriyle duygulanarak Osmanlı nezaretlerinde lüzumlu görülen yerlere İngiliz müsteşarlarının Sultan tarafından tayinlerine muvafakat edecektir(onay verecektir HA). Bundan başka, İngiltere Hükümeti her vilâyete birer İngiliz Başkonsolosu tayin edecek ve bu konsoloslar on beş yıl müddetle vali nezdinde müşavirlik vazifesi görecektir. Vilâyet ve Belediye Meclisler ve seçimleriyle parlâmento üyelerinin seçimi İngiliz Konsoloslarının kontrolleri altında yapılacaktır. İngiltere hem Payitahtta (Başkent İstanbul HA), hem vilâyetlerde maliyeyi sıkı bir kontrole tâbi tutmak hakkına sahip olacaktır. Anayasa, doğu halkının siyasî istidat ve kabiliyetine uygun olarak sadeleştirilecektir… Padişah, İmparatorluğun dış politikasını yürütmekte, mutlak şekilde serbest olacaktır.”

“Sultan gibi onun bütün hükümetleri de İngiltere’nin dostluğu için yalvarıyorlardı.”

“İngiliz dostluğunu kazanma etrafında en hazin çalışma devresi Damat Ferit Paşa’nın Sadrazamlığa yeniden dönmesiyle başlamış oluyor. Millî Mücadeleye karşı Fetvalar çıkararak desteklenme ricasına karşı Amiral de Robeck de 15 Nisan 1920 tarihli raporunda: Yapabileceği azami yardımı vadetmişti.”

“Ne gariptir ki, Paşa(İzzet) millî ordunun zaferi yaklaştığı zaman da İngiltere ile işbirliğini Mustafa Kemal’siz temin etmeyi mümkün görüyordu.”

“Nihayet Damat Ferit Paşa Sadareti elde edince ilk işi amiral Webb’e en büyük kalbî temennilerini bildirmek oldu. Amiral bu ziyaret hakkında 9 Mart’ta şunları anlatıyor: Her şeye takdimen bana özel olarak ilettiği müteaddit teminatında kendisinin ve padişah efendisinin Allahtan sonra İngiltere Krallık Hükümeti’nde toplandığını beyan ile bu husustaki mesajın size iletilmesi arzusunu ızhar etmişti(belirtmişti).”   

Bu kitaptan bugünlük bu kadar…

İngiltere ve İngilizlerle kimler nasıl ilişkiler kurmuş, İngiltere Arşivi’nden bir Alman’ın çıkardıkları ve yazdıkları notlardan görelim ve düşünelim…

Mar 26

Covid-19 Tipi Koronavirus Elden Ele, Elden Yüze Dokunma

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Patoloji ve Sitoloji Uzmanı

Hastalık salgınları, başta viral, sona bakteriyel tipte olmak üzere  ülkeleri ve tüm dünyayı sarabilen büyük felaketlerin nedenidir.

Bugün de Çin’de başlayıp, tüm dünyaya yayılan,  yani pandemiler oluşturan Koronavirus (Coronavirus), yaklaşık dört aydır. 220 bin kadar insana bulaşmış, bunlardan 85 bini tedavi edilmiş, bir kısmının hastalığı devam etmekte ve 9 bin kadarı da hayatını kaybetmiştir. Böylece sosyal ve ticari hayat büyük ölçüde etkilenmiştir. Bu arada İngiltere’de 9 aylık bir bebek hastalığa yakalanmış, Hong Kong’da ise ölen evcil bir köpekte hastalığa ait virus saptanmıştır. Demek ki bu viral enfeksiyon küçük büyük, insan hayvan ayırmıyor. Türkiye’de ise sağlık bakanlığı verilerine göre 200’e yakın insan hastalığa yakalanmış, iki hasta vefat etmiştir.

Hastalığı erken fark eden, Kontrol işlemleri ve Kontrol testlerini erkenden devreye sokan ülkeler hastalığın önlenmesinde başarılı olurken, Bazı Avrupa ülkeleri hastalığı önemsememiş, gereken önlemleri vakitlice almamış, bunun da çok büyük zararlarını görmüş ve görmektedir. Örneğin İtalya’da toplamda 3000 ölüm olurken, basın açıklamalarına göre yalnız dün 475 insan hayatını kaybetmiştir. Hastalığın tanımlanmasında testin yaygınlaştırılamaması, virüsü taşıyan insanların ve hafif hastaların gözden kaçmasına neden olmuş, bu da salgını artırmıştır.

Salgınların ülkeden ülkeye olan değişikliğinde, genetik yapı, bazı kan grupları (Yine Çin’de hastalar üzerinde yapılan bir araştırmada A grubunun rizkli, O grubunun daha dayanıklı olması gibi) , beslenme şekilleri, bağışıklığı artıran besinlerin sık kullanılması, geleneksel temizlik, ahlaki ve ananevi yaşam tarzları önemli faktörlerdir.

Ülke yetkililerimiz, bazı kaçaklar olmasına rağmen konunun üzerine son derece ciddi bir şekilde eğilmiş, Milletimiz de uyarı ve önlemlere mümkün olduğu kadar uymuştur.

Devletin en önemli önlemleri; sınırları kontrol altına almak, uluslararası ulaşım araçlarını sınırlamak, okul, Üniversite alışveriş merkezleri, topluluk oluşturacak şekildeki yeme ve eğlenceye yönelik mahallerin kapatılması,  Bazı işyerlerinde özel önlemler alınması, bu gibi yerlerin sterilizasyonlarının sağlanması, derslerin uzaktan öğrenciye ulaştırılması şeklinde olup, bunda da başarı oranı yüksektir.

Bu arada kışlaların veya cephelerdeki askerlerimizin tatil edilmesi söz konusu olamayacağına göre, Silahlı kuvvetlerimizin her konudaki öncülüğü sayesinde buradaki önlemleri de başı çekmiş ve askerimiz arasında benzer bir enfeksiyon duyulmamıştır.

Kişilik önlemlerini şöyle sıralayabiliriz; En önemli önlem hijyen kurallarına uymaktır. Bunun için ellerin takıntılı olmayacak şekilde sık, sabunla yıkanması, Özellikle tuvaletten kalkarken arada sabun kullanarak temizlenmek, Toka yapmamak, sarılıp öpüşmemek, eli yüze göze sürmemek, maske takmak, hapşırık ve öksürük damlacıklarını etrafa bulaştırmamak, Evde büroda iş yerlerinde ortamı günde birkaç kez havalandırmak, Ev ve iş yerlerinde kolonya ve sterilizasyonu sağlayacak maddeleri kullanmak, cep telefonu gibi elden düşmeyen ve sık tutulan malzeme ve yerlerin kolonyalı mendil, çamaşır suyu ve önleyici maddelerle sterilize etmek, Ev ve iş yeri girişlerinde ayakkabıları sürtmek için paspas üzerine çamaşır suyu ile ıslatılmış havlu sarmak, Eve dönüldüğünde eli yüzü sabunla yıkamak veya duş alıp çamaşır değiştirmek, çamaşırları 60 derecenin üzerinde yıkamak, mont palto şapka, eşarp gibi giyecekleri eve geldikten sonra 15 dakika balkonda havalandırmak, Dışarda yemek yememek, ev yemekleri ile beslenmek, besinlere bağışıklık sistemini güçlendirici takviyeler yapmak, Toplu hareket, toplantı ve topluluk oluşturan yerlerden uzak durmak, toplu taşıma araçlarına maskesiz binmemek gibi.

İnsanlarımızın bir kısmı dini mekanlar, umre ve benzeri yerlerin ziyareti gibi durumlarda Allah’ın koruyacağı, Allah’ın evine virus girmeyeceği gibi bilim dışı düşünce ve davranışlar içinde hareket etmeyi hüner saymaktadır. Bu gibi düşüncelerden vaz geçilmeli, yüce kitabımız Kur’an’da defalarca bulaşıcı hastalıklardan ve korunma yollarından örnekler verilmekte ve onlarca ayette aklını kullan demektedir.

Sağlıklı ve mutlu günler dileği ile, saygılarımla.

Mar 26

Manevi Gücümüz ve Biyosfer

Ruhittin SÖNMEZ

Arslan Bulut yaygın medyadaki az sayıdaki gerçek gazetecilerden biridir. Muhtelif vesilelerle özel sohbetler de yapma imkânı bulduğumuz bu arkadaşımızı hafta sonu Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansında dinledik.

Ben en çok konferans sırasında bahsi geçen Gumilev’in teorisine takıldım.

Arslan Bulut’u karamsar bir ruh halinden kurtaran, O’na umut veren en önemli konunun Gumilev adlı ünlü yazarın bir kuramı (teorisi) olduğunu algıladım. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı.

“Halkların şekillenişi, yükselişi ve düşüşü kuramı” olan “etnogenez kuramının” kurucusu L. N. Gumilev’e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır…

Gumilev bu kuramda, etnogenez sürecinin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasasını ortaya koymaktadır.

Burada Gumilev (kuramın adını verirken kullandığımız halklar kelimesi yerine) etnos kavramını kullanıyor. Etnos bir dil birliği değildir. Sosyal bir olay da değildir. Irk birliği, ideoloji ve kültür birliği de değildir.

Etnos, ortak içyapıya ve kendine özgü davranış kalıplarına sahip bireyler topluğu olarak tanımlanıyor.

Gumilev, etnosların yükselişini ve çöküşünü biyosferdeki değişimlere bağlıyor, enerji direniş seviyesini koruyabilen etnosların, varlıklarını sürdürebileceklerini belirtiyor.

Arslan Bulut’un önceki yıllarda yazdığı yazılarda da bu kurama dair notlar buldum. O’na bu kuramın nasıl umut verdiğini şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Türk Milleti’nin manevi gücü, ABD’nin veya AB’nin plânları ile bitmez. Bu güç, sadece genetik yapıdan değil, Gumilev’in belirttiği gibi biyosferden doğar. Biyosfer, hava, su, üzerinde yaşadığımız toprağı dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor. Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

“Bu bakımdan olumsuz şartlar karşısında Türk Milleti’nin moralini bozmasına hiç lüzum yoktur.
Evet, çürüyen dokular vardır. Fakat çürükler, kendi kendini imha etmekle birlikte, aynı dokuların yerlerini taze hücreler almakta, milletin genlerinde mevcut bulunan güç, nesilden nesile daha etkin bir oranda ve daha belirgin bir şekilde meydana çıkmaktadır.”

“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen bu görev bitmemiştir ve dünya durdukça bitmeyecektir. Dolayısıyla ilham ve kudretini Anadolu’dan, Trakya’dan, Türk Dünyası’ndan değil, Washington’dan, Brüksel’den alanlar kaybetmeye mahkûmdur.”

Özetlersek, Anadolu coğrafyasının bize verdikleri sadece bereketli topraklar, 4 mevsimin yaşandığı iklimi, stratejik konumu, doğu ile batıyı birleştiren köprü olması değilmiş. Bunların yanında bizi kuşatarak genlerimizi etkileyen, manevi güçlerimizi belirleyen biyosferi imiş.

****

TÜRKİYE DÜZ AKILLA ANLAŞILMAZ

Türk Milleti / Türkiye’ye dair benzer bir tespiti Alev Alatlı’nın şu cümlelerinde gördüm:

“Ülkemizi ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgü atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı adet edinin.

Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.”

Alev Alatlı’nın Gumilev’in kuramına inanıp inanmadığını bilmiyorum. Ama O’nun tarif ettiği Türkiye Gumilev’in bahsettiği kendine özgü etnoslardan biri olsa gerektir.

********************************

BİZE DÜŞEN GÖREV

Arslan Bulut yazılarından birinde “Türkiye’de son dönemlerde sahneye konulan oyun, Türk Milleti’nin ruhunu zapt etmeye yöneliktir. Ekonomik güce dayanıp sanat ve medyayı da kullanarak bir milletin ruhunu zapt etmek mümkün müdür? Bilimsel tespit olarak mümkün değildir. Çünkü bir milletin ruhu, sadece ekonomik güçle veya sanatla, medyayla oluşmamıştır…” demekte.

Fakat bütün ümidimizi biyosfere veya O’nu yaratan Tanrı’ya bağlayıp üzerimize düşen görevleri ihmal edersek herhalde doğru davranmış olmayız. Arslan Bulut da “sonuç olarak, milletin geleceğine dair zerrece endişem yok, ancak bütün arzum, herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesidir…” diyerek uyarısını yapıyor.

Son zamanlarda ülkemiz insanlarının ahlakı, iş yapma tarzı, dürüstlüğü, din anlayışına dair olumsuzlukları tespit eden düşünen insanlarımız var. Bu davranış biçiminin siyasete yansımasının ülkemizin kaderini olumsuz etkilediğine dair tespitler de çok önemli.

Ancak kötü örnekler üzerinden yapılan genellemelerle moral bozmak yerine, Atatürk’ün Türk Milletini anlatırken kullandığı yöntemin uygulanmasını daha doğru buluyorum.

Atatürk döneminde de, Türkler arasında korkak olanlar, asker kaçakları, ahlaksız insanlar da vardı. Ama O, “Türk Milleti cesurdur, çalışkandır, kahramandır, dürüsttür, ahlaklıdır” gibi cümleler kullandı.

“İlham ve kuvvetimin kaynağı milletin kendisidir. Bir sosyal heyetin mutlaka mâşeri (ortak) bir fikri vardır. Varlığımızı, istiklâlimizi kurtaran bütün fiiller ve hareketler, milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi ve eserinden başka bir şey değildir.”

Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin Kuvve-i Maneviyesi, bütün milletlerin Kuvve-i Maneviyesinin fevkindedir”  dedi.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar