Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 05

Yeni Yıla Güvenle Umutla Girin

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Çetin Altan (1927- 2015) ömrünün son dönemlerinde yazdığı yazıların bir kısmını hep bu sözle bitirirdi: “Enseyi karartmayın.”

Çetin Altan, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da, köşe yazılarını sıkça okuduğum usta bir yazardı. “Enseyi karartmayın” O’nun Türkçemize kazandırdığı, “umudunuzu yitirmeyin, henüz ümitler bitmedi” anlamına gelen bir deyim.

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin. Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, ‘daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik’ diyebilirsiniz” diye yazardı.

Bilemiyorum, bugünleri görseydi “yine enseyi karartmayın” der miydi?

Yarın ahirette sorguya alındığınızda, daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya için mücadele ettim, ben elimden geleni yaptım” diyebilecek durumdaysanız hala umut vardır.

Bugün kıymeti bilinmese de, bir kısım vatanseverin her türlü riski göze alarak “daha iyi bir Türkiye” için çabaladığını görüyorsanız ve bunlara destek vermekten korkmuyorsanız çoban ateşleri yanıyor demektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” sözünü hatırlayınız.

Kurtuluş Savaşı verdiğimiz yıllar kadar kötü durumda değiliz. O günleri aşabildiysek, daha iyi bir Türkiye için bugün çok daha etkili şeyler yapabiliriz.

Bazen bir şey değişir, her şey değişir.

Bu değişimin nasıl ve ne zaman olacağını önceden kestiremeyiz.

Ortak aklın işlediği, kurumların çalıştığı ve kuralların herkes için geçerli olduğu bir Türkiye’ye doğru değişim gerçekleşebilir.

Bu değişimi demokratik kurallar içinde biz yapmalıyız.

Kolay mı? Değil.

Ama sefer bizden, zafer Allah’tan.

Eğer Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye’yi bağımsız, hür, demokrat, müreffeh ve güçlü bir şekilde gelecek nesillere bırakmak iradesiyle hareket eden vatansever aydınlarınız varsa korkmayınız.

Her yeni yıl yeni bir umut demektir. Çoban ateşlerini çoğaltmaya bakınız.

Yeni yıla, güvenle, umutla girin. Enseyi karartmayın.

 

Oca 03

Yeni Yıl 2019

                                                                                                       A.Kemal GÜL

İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.

Son yıllarda yaşanan, TSK itibarsızlaştırma senaryolarını içerir amaçlı fiyasko olduğu tespit edilen Ergenekon, Balyoz, Ümraniye hikâyeleri… Fiyaskoyla neticelenen Çözüm süreçleri… Laik Cumhuriyetimizi değiştirme amaçlı TSK nın, Sivil Kurumlarımızın kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş ve başarısızlıkla sonuçlanan adi FETÖ kalkışması… PKK ya karşı verilen sıcak savaşlar… Verilen nice canlar… Onur intiharları… İtibar kayıpları…

Cumhuriyete karşı işlenen 15 Temmuz FETÖ kalkışması hangi Milleti yönettiğinin bilincinde olmayan seçilmiş muktedirleri uyandırmış oldu. Söylem ve eylemleriyle toparlanma sürecine girdiler. Başarısız oldukları iç ve dış ilişkileri yeniden düzenleme zaruretini gördüler…

FETÖ, PKK-PYD vb… her türlü terör örgütünün ve arkasındaki emperyalist güçlerin hedefinde olan bir ülkede yapılacak en büyük hata; iç barışı, iç cepheyi, iç huzuru sıkıntıya sokmaktır.

Demokratik hak ve özgür düşünce adına bir kısım medyatik kimselerin kanatlarını beyan etmeleri iktidar çevrelerini rahatsız etmiştir ve maalesef hedef gösterilmişlerdir. Bir kısım milletin vekiline de beyanlarından ötürü dava açıldığını görüyoruz. Amaç, tek taraflı bilgilerle donatılı suskun bir topluma dayatma diyebiliriz. Ayrıştırıcı uygulamalarına bakınca tek sesin/ yaptırımın öne çıktığı tek elde toplanan Yasama-Yürütme- Yargı erglerinin çatısı diyebileceğimiz Partili Cumhur Başkanlığı sistemi denen rejimin,  ‘’Tek Adam Rejimine’’ açık olması ihtimali toplum bünyesinde test edileceği, gözden geçirileceği yıl olacaktır kanaatindeyim 2019 yılı yerel seçimlerinin öne çıkarttığı seçmen sandığıyla.

Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.

Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.

Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.

Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.

Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.

Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…

Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.

Elimizdekini yitirmeden, birlik içinde, dirlik içinde…

Umutlarımızın, beklentilerimizin gerçekleşmesi dileğiyle, milli birlik, bütünlüğün sevgi ve muhabbetle harmanlanması adına Yeni Yılınız Kutlu olsun.

Oca 03

Olan mı Önemli, Olması Gereken mi? / Uzlaşmanın Şifa Verici Gücü

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Pek çok insan konuşmasında “olanı” değil “olması isteneni” anlatıyor.
Olması istenen anlatılınca insanlar kolayca motive oluyor ve harekete geçebiliyor. Ancak bu işin bilimsel tarafı zayıf olduğu için uzun vadede bu konuşmalar faydalı olamıyor. İnsanlar hayal kırıklığına uğruyorlar.
Bu süreçte “Ben yaptım oldu” mantığıyla hareket edenler ön plana çıkıyor. İnsanların çoğu hayatlarını bilimsel verilere göre değil, bildiklerine göre yönetiyor.

Oysa olana uyum sağlamamız ve onun içindeki hayrı görmemiz gerekir. Allah istemese yaprak kıpırdamaz.
Yüce kuranda şöyle buyuruluyor: “Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir. [Bekara 216].
Vaki olanda hayır vardır demek, irade ve tercihimizin dışındaki sebeplerle, başımıza bir şey gelirse sabretmeliyiz. Şikâyetçi olmamalıyız. Sabredersek, neticesinin hayırlı olacağını görebiliriz. Ama biz yüce Allah’ın verdiği olana değil, kendi isteğimiz olan “olması gerekene “ yoğunlaştığımız için ipin ucunu kaçırıyoruz.
İnsanlar gerçeklerle yüzleşmekten kaçıp, kendilerine göre olası gerekenlere ve hayallere dalmayı seviyor. Bu sebeple hikâye anlatan diziler, bilimsel temelli belgesellerden çok daha fazla izleniyor. Kurgu temelli romanlar bilimsel araştırma kitaplarından daha çok alıcı buluyor.
Türkiye’de genellikle olan gerçekler ihmal ediliyor. Bu yüzden hayallerle gerçekler arasındaki makas her geçen gün açılıyor.

 

 

                                                 Uzlaşmanın Şifa Verici Gücü
Huzur içinde olmak, hayatla tam anlamıyla uzlaşmak demektir. Huzur, rahatsızlık, edişe, sıkıntı ve heyecanlardan uzak durmaktır.
Huzurun zıddı, her şeye direnmekten kaynaklanan iç çatışmadır. Huzursuz kişi, insanlara, olaylara, fikirlere direnir. Direnç ise insanın hayatına karmaşa, kaos ve stres getirir.
Direnç, zehirle oynamaktır. Uzlaşma ise kişiye şifa verir. Direndiğimiz şeyden uzaklaşır, dikkatimizi uzlaşmanın üretici gücü üzerinde yoğunlaştırırsak yeni kaynaklarımıza ulaşabiliriz.
Üretici (yaratıcı) olabilmek için hayatla uzlaşmamız gerekir.
İnsanın aklında birlik ve bütünlük hissi yaratan her şey , o insanda haz ve doyum duygusu uyandırır.
İşini seven insan hayatla uzlaşıyor demektir. El işçisi olsun, bir tezgahta çalışan işçi olsun işine sevgi katan , işinde tatmin olan akış yaşantısına girebilir. Akış, üst düzey yaşantının psikolojisidir. Hayatla uzlaşan kişiler sık sık akış yaşantısına girebilirler.
İnsanlara direnmek, şartlara direnmek, havaya direnmek, çevreye direnmek…. Bunların hepsi huzurun baş düşmanıdır.
Uzlaşmak uyum sağlamaktır. Uyum sağlamak, başkalarıyla birlikte çalışmak, insanlarla bütünleşmek ve bir olmak demektir.
Hayatla uzlaşma , iç güvenliği sağlar, huzurun kapısını açar, gelişmeyi teşvik eder, yaratıcılığı artırır, işe sevgi katmasına sebep olur, şifa verir.
Huzurlu yaşamaya, çevrenizdeki insan ve nesnelerle uyum içinde olmaya ve huzurun keyfini yaşamaya geç kalmadan hemen şimdi başlayalım mı? Yoksa siz çoktan başladınız mı?

Kaynaklar:
• Jack Enign Addington, % 100 Düşünce Gücü.
• Zülfikar Özkan, Kendinle Barışmak

 

Ara 26

DEĞERLER ve KIYMETLER

Av. Mustafa ÖZKURT

Cengiz Han’ın torunu olan 23 Eylül 1215 yılında doğan Kubilay Han 55 yaşında iken 1260 ta hükümdar olmuştur. Dedesi Cengiz Hanın hedefi olan Çini fethederek bu günkü Pekini başkent yaparak, Çin tarihinde Yuan Hanedanı denilen hanedanlığını kurdu.

Hükümdarlık yaptığı 1260-1294 yılları arasında Japon denizinden Polonya’ya kadar uzanan tarihin gördüğü en geniş İmparatorluğunu kuran Kubilay Han bu günkü Pekin’de 18 Şubat 1294 tarihinde 79 yaşında vefat etmiştir.

 

 BEN KUBİLAY HAN’IN ELÇİSİYİM. BANA KARŞI GELİRSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ ” 

Kubilay hanlığı döneminde altın, gümüş ve kıymetli taşlar yerine bastırdığı kâğıt parayı geçerli para yapmıştır. Çin Halk Cumhuriyetinde kullanılan para birimi yuan ismi Kubilay Hanın kurduğu Yuan Hanedanından gelmektedir.

Kubilay Han hakkındaki ekseri bilgilerimiz Çin kaynaklarındaki Yuan Hanedanlığı dönemine aittir.

Kubilay Han’ın Batıda tanınması Venedikli tüccar bir ailenin çocuğu olan ünlü gezgin Marko Polo’nun 1280’ li yıllarda fantastik bir hikâye türünde yazdığı “Marco Polo’nun Seyahatleri” adlı eseriyle olmuştur.

Marko Polo’nun Türkistan’a seyahati 1271’de Papa 9. Gregorius tarafından Kubilay Han’a iletilmek üzere yazdığı bir mektubu götüren babası ve amcasıyla birlikte gezisiyle başlar.

Bu gezisi esnasında Kubilay Han’ın kendisine verdiği elçilik göreviyle de 17 yıl Doğu ülkelerinde serbestçe dolaşma fırsatı yakaladı.

Yazdığı eserle doğunun zenginlik ve imkânlarını abartılı bir şekilde Batıya tanıtıp onların dikkatini uzak doğuya yönlendirdi. Böylece önce Uzak Doğuda Hristiyan gezgin dilenci vaiz tarikatı mensupları olan Fransisken Keşişlerinin cirit atması başladı.

Doğu ülkeleri, tıpkı ayağa ilk battığında acısı duyulmayan ancak sonradan büyük acı veren tatlı diken gibi Batılılar tarafından ileriki yüzyıllarda İngilizler, Fransızlar ve Portekizler tarafından sömürülmesine ve birçok acıların yaşanmasına zemin hazırladı.

Kubilay Han’ın orduları 1231 ila 1259 yılları arasında Kore’de iktidarda bulunan Goryeo Hanedanını hedef aldı. Ardı arkası gelmeyen saldırılar sonucunda Goryeo Hanedanı Moğollarla bir antlaşma imzalayarak onların hâkimiyetini kabul etti.

Böylece Koreliler ilk defa etkin şekilde Türklerle tanışmış oldu.

12/15 Kasım 2018 tarihleri arasında Güney Kore’nin Busan şehrinde tertiplenen “espor yönetim modelleri ve teknoloji bağımlılığı, e-sporun güncel meseleleri” adlı konferansa Türkiye E-Spor Federasyonu’nu temsilen davetli olarak çağrılan Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi “CAS” Hakemi Av. M. Emin ÖZKURT, Güney Kore’de Kubilay Han’ın elçisine ait 1240 tarihli metal pasaportun resmini temin edince bunu bizimle paylaştı.

Metal Pasaportta kıssa ve öz bir cümle yazmaktadır. “BEN KUBİLAY HAN’IN ELÇİSİYİM. BANA KARŞI GELİRSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ

Cengiz yasalarına göre devletin emirlerine mutlak itaat söz konusudur. Bu pasaportta söz evelenip, gevelenmeden noktayı koymaktadırlar.

Bu sözün bize doğru veya yanlış gelip gelmemesi zannımca o kadar önemli değildir. Önemli olan tarih sahnesinde bir an sayılan bir zaman diliminde Kubilay Hanın iktidarı dönemi olan 35 yılda dünyanın en büyük imparatorluğunu oluşturmasıdır.                                                                            “

Ben Kubilay Han’ın Elçisiyim. Bana Karşı Gelirseniz Ölürsünüz” sözü, ilk bakışta acımasız görülebilir. Ancak emperyalist zihniyeti dile getiren İngiltere eski Başbakanlarından Churchill’in Avam Kamarası’nda ifade ettiği ‘Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.’ Sözünden daha merhametli ve insanidir.                                                                                                                      

“Ben Kubilay Han’ın Elçisiyim. Bana Karşı Gelirseniz Ölürsünüz” sözünde insanlara bir seçme hakkı vermektedir. Hukukta buna şartlı tehdit denir. Oysa Churchill ‘in değer yargısından uzak, kıymete bağlı bu sözünde ise çok sinsi bir katliam yatmaktadır.

Bu gün dünyasında  petrole sahip özellikle İslam ülkelerindeki Batı kaynaklı mevcut kan ve gözyaşının tohumlarını medeni! Batının bu düşüncesinde aramak ve daima akılda tutmak lazımdır.

Sözün özü: “Değerler insanlığın ortak mirasıdır. Kıymetler ise şahsın.”  Vesselam.

Ara 26

Lozan – 2

Halil ALTIPARMAK

                Geçen hafta yazdığım Lozan yazısından sonra, bazı hususlara açıklık kazandırmak için bu ikinci Lozan yazısını yazdım. Aslında, Lozan konusu iki üç makale ile anlatılması zor bir konu ama, daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

“Lozan konusunda yazdığım ilk yazının bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir?” diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerekir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır. Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte Lozan ile ilgili yazımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım. Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi.

Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fethi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu.

Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam (bugünün Birleşmiş Milletler’ine)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da Montrö Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Patriği Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Düyun-ı Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da üç dört yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

Ara 26

Kendi Üzerinde Çalış!

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Başkalarını değiştirme çabası içinde olmak boşuna kürek çekmektir. Merdiveni yanlış duvara dayamaktır. Sen kendini değiştirebildiğin oranda başkalarını da değiştirebilirsin.

Neyi aradığını bil. Hayatının amacını keşfet. Hayatını değerle kıl. “ İnsanın değeri aradığı şey kadardır” der, Hz. Mevlana.
Aradığını doğru yerde ara. Merdivenini doğru duvara yasla. Hz. Mevlana’nın ifadesiyle “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.”

Kendi üzerinde çalış. Kendi üzerinde çalışmayanın üzerinde başkaları çalışır. Başkalarına malzeme olma. Hz. Mevlana’nın şu sözüne kulak ver: “Geminin içindeki su gemiyi batırır. Geminin altındaki su gemiyi yüzdürür.”
Yaradılış gayeni unutma! Ömrünü “Çok çalışıp çok para kazanma” uğrunda tüketme. Hz. Mevlana’nın şu mesajını aklından çıkarma: “İnsan bu dünyaya bir iş için gelmiştir; gaye odur. Eğer onu yapmazsa hiçbir şey yapmamış olur.”

Hiçbir şey yapmadan bu dünyadan gitme….

Formun Üstü

 

Ara 26

İlim ve İnsan

Ali Kemal GÜL

İlim ehlinin açıklamalarıyla “Okumanın ve bilmenin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kuran’ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır” vurgusunu yapmaktadırlar.

“Âyette (Bakara 2/31) Hz. Peygamber’e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir.

Kuşku yok ki yaratanı tanımak, dinin de ilmin de temel gayesidir. Bu sebeple “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyrularak Hz. Peygamber’in okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan rabbinin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Âyete “Yaratan rabbinin adına oku!” şeklinde de mâna verilebilir.

Sonuçta okumanın (veya herhangi bir faaliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için ve Allah adına yapılması emredilmiştir. Âyette “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyurularak özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır.

İnsan, bilgi edinme sürecinde Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda ve onun yarattığı varlıklar üzerinde inceleme ve araştırmalar yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak büyük bir nankörlüktür.”

***

Diğer bir deyişle İnsan için uğrunda yorulmaya, sıkıntı çekmeye, emek vermeye değen en hayırlı gaye bilgi edinmedir. Bilgi,  insanlığın yolunu aydınlatan bir hazinedir ve ilim, insan için en şerefli rütbedir. Okumak, erdemin peşinde koşmaktır. Okumak, hakikate varmaktır. Okumak, yaratılışın anlamını, hayatın manasını ve kâinatı keşif yolculuğunda insanın en yakın yol arkadaşıdır. Nitekim Yüce Kitabımız Kur’an,“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[i] Buyurarak insanlığa bilginin değerini ve ilmin vazgeçilmez olduğunu vurgulamıştır. İlmin ilahî membaı olan Kur’an düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı ve doğru bilgiye ulaşmamızı emretmiştir.  “Cahillerden yüz çevir.” “Sakın cahillerden olma’’! Gibi uyarılarla cehaleti yermiştir. Bu sebepledir ki, dinî ve sosyal sorumluluklarımızı bilmek için okumak, doğruyu yanlıştan ayırmak için Kitaba ve çağın gerektirdiği ilme sarılmak her birimizin asli görevidir.

Çağdaşlaşmanın diğer adı, çağın öngördüğü pozitif bilimleri yakalamak, araştırma ve geliştirmeye öncelik vermektir, üzerinde çalıştığı bilimsel konuda uzmanlaşmaktır, hayatı kolaylaştırıcı çalışmalarıyla eser bırakmaktır.

Üniversitelerimiz, çağın gerektirdiği bilimsel çalışmaları, araştırma/ geliştirme bağlamında disiplinize ederek bulgularıyla insan hayatına değer kazandırmak, milletini çağdaşlaştırma adına güçlendirmektir, katma değer üretmektir, dünya milletler arenasında saygın yerini almakta milletinin önünü açmaktır.

Medeniyetimizde âlim; ilimle hikmeti, hikmetle irfanı, ahlakla adabı, hak ve hakikati tüm insanlığa takdim edendir. Kendi şahsında söz konusu güzellikleri yaşayan ve temsil edendir. Zira âlim bilir ki, hikmetle harmanlanmayan, irfanla yoğrulmayan bilgi, insanlığı tehdit eden bir silahtır.

 

Bilgi ve teknoloji çağında yaşamaktayız. Ancak insanlık çoğu zaman bilgi ve teknolojiyi yeryüzünde medeniyetin hâkim olması için kullanmamış, istismar etmiş, bilgi ahlakından uzak adımlar atmıştır. Bilgi, ahlaktan yoksunlaştıkça insanlık değer kaybetmektedir. Eğitimin ruhundan, ilmin mana ve gayesinden mahrum bırakılan nice genç, bağnazlık, şiddet ve teröre savrulabilmektedir.

Bugün zulmün ve cehaletin kol gezdiği coğrafyalarda huzur ve güveni tesis etmeye yönelik Âlimlerin/ İlim Ehlinin, Yöneticilerin ya da siyasilerin temsil ettikleri milletiyle bütünleşerek dünyaya yeni bir medeniyet takdim etmeleri üzerlerine vacip bir insancıl görevdir. Bu hususta hepimize düşen sorumluluk öncelikle doğru bilginin ve sağlam kaynağın peşine düşmek, ilmi ehil ellerden almak, sonra da öğrendiğimizi hayata geçirmektir.

Ve bilinmeli ki ‘’İnsanda tam anlamıyla insancıl olan şeyin bilincine varmamıza yardım etmeyen her eğitim, her sanat, her siyaset bizleri dünya çapında bir intihara götürür.’’

.

Oca 13

Hayvan Çiftliği

Ruhittin SÖNMEZ

Dünya klasiklerinden biri olan “Hayvan Çiftliği” George Orwell’in bir eseri. 1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği sıralarda yayımlanmış.

“Bir çiftlikte yaşayan hayvanların kendilerini ezen ve sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum oluşturdukları; ama zamanla kurnaz ve iktidar düşkünü domuzların, devrimi yolundan saptırarak, insanların yönetiminden daha baskıcı ve acımasız bir diktatörlük kurduklarını” anlatan bir roman.

Bu hacmi küçük, değeri büyük romanda yer alan “hayvan kahramanlar” bir toplumda tipik davranış biçimlerine sahip olan insanları temsil eder. Hayvanların ayaklanarak çiftlikten kovdukları Bay Jones despot yöneticileri, komşu çiftliklerin patronları da diğer ülkelerin liderlerini sembolize ediyor. Diğer hayvanlar ise toplumdaki farklı kültür ve karakterdeki insanları.

Bakın bu Hayvan Çiftliği’nde olanlar size tanıdık geliyor mu?

********************************

DEVRİMİN BAŞLANGICI

“Beylik Çiftlik” adlı çiftlikte baskıcı bir yönetim altında yaşayan hayvanlar “bu hayatta başımıza gelen tüm kötülükler insanların zorbalığından kaynaklanıyor. Şu insanoğlundan kurtulalım. O zaman özgür ve zengin olacağız” düşüncesiyle ayaklanırlar. Çiftliğin yönetimini ele geçirirler.

Yönetimin başına ayaklanmanın teorisini ve teşkilatlanmasını yapan domuzlar geçer. Domuzların içindeki en akıllı iki domuz (Kartopu ve Napolyon) liderliği alırken, çiftlik ahalisini ikna (propaganda) işini “karayı ak yapar” denilen parlak konuşmacı olan Muhbir (Squealer) adlı bir domuz yürütür.

İktidarı ele geçiren hayvanlar önce çiftliğin adını “Hayvan Çiftliği” olarak değiştirirler. Sonra da herkesin uyacağı 7 ilke (anayasa) belirlerler.

Komşu çiftliklerin sahipleri ve yöneticileri Hayvan Çiftliği’nde olan gelişmelerden kaygılanmışlar, benzeri ayaklanmaların kendi çiftliklerinde de olmasından korkmuşlardır.

Eski sahibinin komşu çiftliklerden aldığı yardımcılarla Çiftliği ele geçirme çabasını hayvanlar kahramanca savaşarak etkisiz bırakır. “Kartopu” da bu savaştaki mücadelesi sebebiyle kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

Komşu çiftlikler ile Hayvan Çiftliği arasında şüpheci ve mesafeli bir tavır devam eder.

********************************

DAVA ARKADAŞLIĞINDAN HAİNLİĞE

Zamanla yönetimin iki domuz lideri arasında ihtilaf çıkar. Napolyon kendisinden daha zeki olan ve sürekli proje üreten Kartopu’nun üzerine, kendine sadık azgın köpekleri saldırtır. Kartopu çiftlikten kaçar.

Bundan sonra yönetimin başında Napolyon rakipsiz kalır. Ancak Kartopu’nun arkasından Napolyon’un çevresi hemen O’nun “hain”, “ajan” olduğu propagandası başlar. Kartopu’nu savunmaya kalkan herkese ağır yaptırımlar uygulanır.

Çiftlikte olan her olumsuz olay “Kartopu’nun kışkırtması, Kartopu’nun ihanetinin sonucu, Kartopu’nun dolaplarından biri” gibi sözlerle açıklanır.

********************************

YÖNETİM TARZI VE ARAÇLARI

Bu arada domuzlar, 7 Emir’deki ilkeye ters olsa da, Çiftlik Evi’ne yerleşir. Önce süt, elma daha sonra istedikleri varlıklar sadece domuzların tüketimine verilir. Başta Napolyon ve diğer domuzlar yedikleri, yattıkları yer ve yaşama tarzları ile çok farklılaşır.

Napolyon “önder” ve diğer yüceltici sıfatlarla anılır, onlarca sadık köpeği yanında olmadan ahali ile görüşmez olur.

Kafasında bazı şüpheler oluşan hayvanları da “hain” diye damgalayarak cezalandırır.

Bu arada işler umulduğu gibi iyi gitmez, üretim düşmüş zorluk başlamıştır. Napolyon’un yaptırmak için Çiftliğin kaynaklarının çoğunu kullandırttığı Yel Değirmeni inşaatı için daha çok çalışan, daha çok yıpranan Çiftlik ahalisi hayvanların (domuzlar ve köpeklerin dışında) tayınlarında kısıntıya gidilir. (Propaganda işini yapan domuzlar hiçbir zaman “kısıntı” sözcüğünü kullanmaz “yeniden ayarlama” demeyi tercih ederdi.)

Bunlara göre “yiyecek sıkıntısı varmış gibi gözükse de gerçek öyle değildi. İnsanların yönettiği eski döneme göre daha çok yediklerini, daha az çalıştıklarını” rakamlarla açıklar, geçmiş dönemi unutan hayvanlar da buna inanırlardı. Üstelik “eskiden köle şimdi ise özgürdüler.”

Daha çok çalışmalarına rağmen daha az beslenme durumunda kalan Çiftlik ahalisi için çeşitli yöntemler uygulanır:

  • Çiftlik hayvanları “yeniden insanların yönetime gelmesini mi istiyorsunuz?” diye korkutulur.
  • Sık sık yapılan toplantılarda “geçmişe nazaran üretimlerin arttığı, refahın yükseldiği, insanların yönettiği zamanda hayvanların baskı altında, fakir, aç olduğu, Napolyon sayesinde her şeyin iyiye gittiği, komşu çiftliklerin Hayvan Çiftliği’ni hayranlıkla izlediği” anlatılır.
  • 7 Emir’de yazılı ilkeler Çiftlik Evinde konforlu bir hayat süren, otoriter domuzların yaptıklarını meşru göstermek için değişikliğe uğrar:

“Hiçbir hayvan yatakta yatmayacaktır” yerine, “Hiçbir hayvan çarşaf serili yatakta yatmayacaktır.”

“Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek” ilkesi, “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.”

“Hiçbir hayvan içki içmeyecek” ilkesi “Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek” şeklinde tevil edilir.

Toplantılarda görevliler Napolyon ve domuzların kurallara uyduğunu, 7 Emir’deki ilkeleri çiğnemediğini anlatırlar.

********************************

bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir

Napolyon bu arada düşman belledikleri komşu çiftliklerle iyi ilişkiler kurar. Birinci çiftlikle iyi ilişki kurarken ikinci çiftliğin sahibinin en azılı düşman olduğunu söyler. “Çiftliğimizi ele geçirme planları yapıyor. Hain Kartopu’nu da o çiftlikte barındırıyor” diye öfkeyle konuşur.

Birden birinci çiftlik sahibi ile arası bozulur bu defa esas düşmanın birinci çiftlik olduğunu, ikinci çiftlik sahibinin dost olduğunu söyler. Propagandacıları bunu Napolyon’un üstün politik zekâsı olarak ahaliye aktarır.

“Artık Hayvan Çiftliği’nde yılgınlık ve korku kol gezmektedir. Hayvanlar Çiftliği’nde yönetimin hayvanlara geçtiğinde konulan 7 Emir’de “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesi garip bir değişikliğe uğramıştır: “Bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”

“Bir baskı biçiminin yerini, başka bir baskı biçimi almıştır.”

Romanın sonunda hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Komşu çiftlik sahipleri Hayvan Çiftliği’ni yöneten Napolyon adlı domuzu kutlarlar.

“Siz aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız; biz de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!” sözüne kahkahalarla hep birlikte gülerek kadeh kaldırırlar.

“İçeride olanları dışarıdan izleyen hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlar ile domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüştür…”

Ara 12

Bilgelik Bilinci

Dr.Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Bilge( wise), bildiğini kendisi ve başkaları için faydalı olacak şekilde kullanabilen kişiye denir.
Bilge, çok iyi muhakeme etme ve yargılama gücüne sahiptir. O bilgili olmanın sorumluluğunun bilincindedir. İnsanlık, tarih boyunca bilgelerin sorumluluğu sayesinde rahat nefes alabilmiştir.
Bilge öğrendiklerini kendi özü ile irtibatlandırır. Karşılaşılan büyük sorunlar karşısında insanları rahatlatır.
Her olay farklı realitedeki insanlara farklı ders verir. Aklını kullanamayan olaylardan çok az ders alır. BİLGE İSE OLAYLARI GELİŞME FIRSATINA DÖNÜŞTÜRÜR. Hiçbir şeyi önemsiz diye atlamaz. Bu bakış açısı bilge ile bulunduğu ortama yüksek bilinç getirir.
Onun bulunduğu ortam çok yüksek ışık veren bir ampulle aydınlatılmış gibidir. Aydınlanmış ortamda bulunan bütün insanlarda aydınlanmış olur. Bu yönü ile bilge iş olsun diye değil, kendilerine ve diğer insanlara faydalı olan bilgileri taşır.
Bilim adamlarının (bilginlerin), bilgileri kadar bilgelikleri de olmuş olsa, bilimsel yollarla elde ettikleri bilgileri gereği gibi insanlığın hizmetine sunmuş olurlar.
Bu konuda biraz eksikliğimiz varmış gibi geliyor bana.

Kaynak: Zülfikar Özkan, Bilgeliğe yöneliş, Hayat Yayınları, İstanbul, 2013.

Oca 08

Kıbrıs Barış Harekatının 45. Yılında Kıbrıs ve Ege’de Çember Daralıyor

 

Em. Tümg. Cumhur Evcil ve Em. Prof. Tbp. Kd. Alb. İbrahim Öztek 45. Yılında Kıbrıs Barış Harekatı ve sonrası ile Doğu Akdeniz’de başlayan Hidrokarbon (Petro-gaz) savaşları ve Ege sahillerimizdeki adalarımızın Yunanlılar tarafından işgali konusunu işlediler. Üsküdar Üniversitesi ve İstanbul Üçyolder’de yapılan açık oturumlar geniş bir izleyici tarafından takip edildi.

Em. Tümg. Cumhur Evcil; Kıbrıs Barış Harekatı sonrası 45 yıldır Adada bir tabanca dahi patlamamışsa, her iki toplum sulh içinde yaşıyorsa, bunu Türk ordusunun düzenlemiş olduğu gerçek barış harekatına borçludur. 1960’lı yıllarda Rumların yaptığı vahşet ve katliamlar, Atlılar ve Sandallar köylerinde günahsız soydaşlarımızı birkaç günlük bebekten, 94 yaşındaki dedeye kadar acımadan katlettikleri unutulmamıştır. Bu katliamların bugün yenileri gün yüzüne çıkmakta ve bazı Yunanlı yöneticiler Türklere karşı yapılmış zulmün itirafı ve pişmanlığı içinde olduklarını belirtmektedirler dedi.

Kıbrıs Rum yönetiminin, tek başlarına oluşturdukları Batı destekli Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu, iki bölgeli eşit haklara sahip ortak devlet haline gelmedikçe geçerliliği olamayacağı, Kıbrıs Türkünün yok sayılamayacağı, Bu şekilde sınırlarını genişletme gayretinde olan Avrupa Birliğinin tutum ve davranışlarının hukukla bağdaşmadığı belirtildi.

Prof. Dr. İbrahim Öztek’de; Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, BOP’nin en önemli ayağıdır. Suriye kara bölgesinden çok, Suriye’nin deniz bölgesi yani Suriye’nin Münhasır (özel) ekonomik alanı çok daha önemlidir. Zira Petrol rezervi açısından ön sıralarda yer alan Venezüella, 301 milyar varil, S. Arabistan 267 milyar varil petrol yatak rezervine sahipken, Kıbrıs’ın güneyinde yalnız Afrodit bölgesinde en az 200 milyar metreküp doğalgaz olduğu belirlenmiştir. İsrail’in Leviathan yatağında 650 milyar metreküp, Mısır’ın Zohr yatağında 850 milyar metreküp doğal gaz olduğu saptanmıştır. Türkiye PKK meselesi, Irak ve Suriye meseleleri ile meşgul edilirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi parsellediği Kıbrıs’ın  güneyini dünyanın en büyük şirketlerine petro-gaz araştırma ruhsatı vermiş ve bu şirketlerin ülkelerini Türkiye ile karşı karşıya getirmiştir. Mısır, İsrail, Lübnan ve Kıbrıs Rum kesimi kendi aralarında anlaşarak, bölgede Türkiye’yi yok saymışlardır. Hatta çıkarılacak kritik enerji maddelerini ABD ve AB ortaklığı ile Kıbrıs’ın güneyinden Girit’e, oradan Yunanistan ve İtalya vasıtası ile Avrupa’ya pazarlama yollarını da belirlemişlerdir dedi.

Öztek, Amerika, Suriye’de 10’a yakın üs kurmuşken buradan çıkması ise hayaldir.

Ayrıca son günlerde basınımızda yer alan İzmir, Muğla ve Aydın envanterine kayıtlı 18 adanın Yunanistan tarafından resmen işgali, Bu adaları silahlandırıp, üs haline getirerek, egemenlik haklarımıza yapılan tecavüz affedilir gibi değildir. Adım adım yapılan bu işgallere neden göz yumulduğu ise anlaşılır gibi değildir. Vatan toprağının elden gittiğinin farkında değilmiyiz? Bir zamanlar Kardak kayalıkları olayının Türkiye ve Yunanistan’ı savaşın eşiğine getirdiği günleri yaşadık. Halbuki bu adalardan bazıları Heybeli adanın beş misli büyüklüğündedir.

Prof. Dr. İbrahim Öztek sözlerine şöyle devam etti: Yunan başbakanı Çipras, son günlerde Yunan meclisinin 12 mil konusunu tekrar ele almaları talimatını vermiştir. Bu durumda Türk karasuları da Yunan işgali altına girecek, Balıkçılarımız ancak balığı kıyıdan tutmak zorunda kalacaktır.

Egede ve Akdeniz’de haklarımız uluslararası hukuk çerçevesinde aranmalıdır. Ege ve Akdeniz’de Münhasır/Özel ekonomik alanlarımız belirlenmeli ve AB ile  BM.’e tasdik ettirilmelidir. AB ve ABD destekli Yunan ve Rum oldubittilerine göz yumulmamalı, Türk adalarının derhal boşaltılması, 12 adanın ise silahtan arındırılması istenmelidir dedi.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar