Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 08

Yunanistan, Ege’de 19. Adamızı İşgale Hazırlanıyor !…

Ümit YALIM*

Yunanistan, Doğu Akdeniz’de suni gündem yaratarak Türkiye’yi ve dünyayı oyalarken Ege Denizi’nde 19. Adamızı işgale hazırlanıyor. 02 – 04 Temmuz 2019 tarihleri arasında Türk basını ve yabancı basında çıkan haberlerde, Küçük Çuha Adası’na yerleşeceklere ev ve arsa ile birlikte aylık 500 Avro maaş verileceği belirtildi.

 

 

Haberlerde Küçük Çuha Adası’nın Yunanistan’a ait olduğu iddia ediliyor. Ancak, Girit Adası’nın kuzeybatısında bulunan Küçük Çuha Adası yüzlerce yıldır Türk toprağı olup Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Uydu görüntüsünde, Yunanistan’ın Türkiye’ye ait Küçük Çuha Adası’nı 2004 yılında yerleşime açtığı açıkça görülüyor.

 

 

Küçük Çuha Adası’nın kuzeyine ve orta kısımlarına konut inşa eden Yunanistan adayı turizme açmış.

 

 

Türkiye’ye ait Küçük Çuha Adası’nda 40 kişi yaşıyor. Yunanistan, Küçük Çuha Adası’na belediye başkanı da atamış. Küçük Çuha Adası’nın sözde Belediye Başkanı Andreas Çarçalakis Yunan vatandaşı ve mazbatası yok. Çarçalakis, basına yaptığı açıklamada, geçtiğimiz günlerde üç ailenin çocukları ile birlikte gelerek adaya yerleştiğini belirtti.

KÜÇÜK ÇUHA ADASI’NIN TARİHÇESİ

Girit Adası, Venedik ile yapılan 24  yıllık zorlu bir savaştan sonra Sultan IV. Mehmet döneminde, 1669 yılında fethedildi. Girit Adası ile birlikte adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar da Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdi.

 

 

Fransa, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bulunan Mısır’ı 25 Temmuz 1798’de işgal etti. Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü korumak maksadıyla 23 Aralık 1798’de Rusya ile Savunma Antlaşması imzaladı. Fransa’yı, Mısır’dan ve Adriyatik’ten Akdeniz’e kadar bir dizi halinde uzanan Yedi Ada’dan uzaklaştırmak için Osmanlı Devleti ve Rusya, 1799’da Fransa’ya karşı savaşmaya başladılar. Adriyatik kıyılarında yapılan savaşlarda, Tepedelenli Ali Paşa Fransızları yenerek Preveze ve Parga civarını ele geçirdi. Birleşik Osmanlı-Rus donanması da, bu kıyılarda Fransa’nın elinde bulunan adaları işgal etti. 21 Mart 1800’de imzalanan sözleşmeye göre, ele geçirilmiş bulunan, Korfu, Kefalonya, Zanta, Ayamavro, İtaki, Pakso ve Çuka (Çuha) adalarından meydana gelen Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti kuruldu. Bu devlet, Osmanlı Devleti’ne bağlı olacak ve vergi verecek, aynı zamanda da Rusya’nın kefilliği altında bulunacaktı. ( Dr. Rifat Uçarol, SİYASİ TARİH, Harp Akademileri Basımevi-İSTANBUL, Eylül 1982, S. 57 – 63 )

     1807’de Rusya ile Fransa arasında imzalanan Tilsit Antlaşması ile Yedi Ada üzerindeki Osmanlı egemenliğine son verildi.  Anılan antlaşma ile Yedi Ada üzerindeki yönetim Fransa’ya geçti. 1815’te de Yedi Ada İngiltere’nin himayesine girdi.

İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 1864’te imzalanan antlaşma ile Yedi Ada Yunanistan’a devredildi. İngiltere, Fransa, Rusya ve Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında 8 Nisan 1865’te İstanbul’da imzalanan katılma senedi ile Osmanlı Devleti de Yedi Ada üzerindeki Yunan hâkimiyetini tanıdı.

YEDİ ADA BİRLEŞİK CUMHURİYETİ HARİTASINA GÖRE, KÜÇÜK ÇUHA ADASI, TÜRK ADASI’DIR !…

     1799 Yılında Yedi Ada / Zanta’da konsolosluk açan İngiltere, 01 Ocak 1809’da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarını gösteren bir harita yayınladı.

 

 

Haritanın alt bölümünde Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti’ne ait adalar ile adalara bağlı yerlerin isimleri yazılmış ve harita üzerinde anılan ada ve yerlerin dış sınırları kırmızı renk ile çizilerek işaretlenmiştir. Haritada, Küçük Çuha Adası’nın Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde olduğu ve Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti’ne dahil olmadığı açıkça gösterilmiştir.

 

 

Yedi Ada’nın egemenlik devirlerini düzenleyen antlaşmalarda Çuha Adası ismen ifade edilmekle birlikte, Küçük Çuha Adası’nın ismi antlaşmalarda geçmiyor. Antlaşmalarda, ismen sayılan adalara tâbi adalar, bunların uzantısı sayılan veya bunlara bağlı ada / adacıklar gibi ifadeler Küçük Çuha Adası’nı kapsamaz. Çünkü, Küçük Çuha Adası, Çuha Adası’na 17,5 deniz mili yani yaklaşık olarak 32 km. mesafede olup, Çuha Adası’na tâbi, bağlı ya da adanın uzantısı değildir.

1913 LONDRA VE 1923 LOZAN ANTLAŞMALARI’NA GÖRE KÜÇÜK ÇUHA ADASI TÜRK ADASI’DIR.

30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması’nın 4. Maddesi ile Girit Adası, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’a verilmiş, adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kalmıştır. Bu durum 1923  Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile teyit edilmiştir. Lozan’dan sonraki süreçte Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Girit Adası üzerindeki haklarından fiilen feragat etmiş ve anılan ülkelerin payları aslına rücu ederek Türk toprağı olmuştur.

 

 

Mevcut durum itibarıyla, Girit Adası’nın dörtte üçü ile adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Ege Denizi’nde 18 Türk  Adası ve 1 Türk Kayalığını işgal eden Yunanistan, daha önce kullandığı yöntemlerin aynısını kullanarak Küçük Çuha Adası’nı da işgale hazırlanıyor. Küçük Çuha Adası’nı 2004’te yerleşime açan Yunanistan, adaya yerleşeceklere ev, arsa ve ayda 500 avro maaş vaat ederek ada nüfusunu artırmaya çalışıyor. Yunanistan, bundan sonraki aşamada, diğer adalarımızda yaptığı gibi Küçük Çuha Adası’na da asker ve silah yerleştirerek adayı işgal etmeye çalışacak.

     Küçük Çuha Adası, Ege Denizi’nden Akdeniz’e geçişi sağlayan Kitira Geçidini kontrol eden, stratejik öneme haiz bir adadır. Askeri gemilerimiz ile ticari gemilerimiz Kitira Geçidini kullanarak Akdeniz’e çıkıyor. Yunanistan’ın Küçük Çuha Adası’nı işgal etmesi halinde Kitira Geçidinin kontrolü tamamen Yunanistan’a geçecek ve Türk gemilerinin Ege’den Akdeniz’e geçişleri önemli ölçüde zorlaşacak ve engellenecektir.

  Yunanistan’ın Küçük Çuha Adası’nı işgal hazırlığını engellemek için;

*Bakanlar Kurulu tarafından diplomatik ve siyasi tedbirler alınmalı, işgali önleyici askeri tedbirler alması için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne direktif verilmeli,

*Küçük Çuha Adası’na en kısa zamanda Türk Deniz Kuvvetleri tarafından Deniz Üssü kurularak Kitira Geçidi kontrol altında tutulmalıdır.

Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Savunma Bakanı Hulusi Akar uyarılarımıza kulak vererek  Küçük Çuha Adası’nın Yunanistan tarafından işgal edılmemesi için her türlü önlemi almalı ve her türlü girişimde bulunmalıdırlar.

 

*Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Ağu 08

Lozan Antlaşması

                                                                          A.Kemal GÜL

24 Temmuz 2019, bağımsız Türkiye’yi kuran Lozan Antlaşması’nın 96. yıldönümü… Atatürk Cumhuriyeti’nin tapusu, bağımsız varlığımızın uluslararası hukuk belgesidir, Lozan. Bu yüzden hedeftir.
Lozan’ı hedef alarak ileri sürülen yalanların taraftar bulmasının sebebi ise cehalettir.
Lozan’ın 2023’te geçerliliğini yitireceğine, Lozan’da yaklaşık 2 milyon kilometrekare toprak kaybedildiğine, Lozan’ın gizli maddeleri olduğuna, Amerika’nın Lozan’ı imzalamamasına anlam yüklenilmesine, İngiltere’nin Lozan’ı imzalamak için hilafetin kaldırılmasını şart koştuğuna, Ege Adalarının alınabilecekken alınmayarak Yunan’a verildiğine inanmak, Lozan konusundaki bilgisizlikten kaynaklanmaktadır…
Lozan üzerinden yapılan “siyasi” tartışmaları, kıymetli tarihi araştırmalara döndürebilmek için en azından meclisteki görüşme tutanaklarını okumak, taraf devletlerin bu anlaşmaya nasıl bir mana yüklediğini araştırmak gerekir…
Araştırılmazsa, Lozan’ın İngiliz projesi olduğu şeklindeki zırvalığa dahi inananlar çıkabilir!
Oysa yeterince bilgi sahibi olunduğunda, İngilizlerin Lozan’ı zafer olarak görmedikleri, hatta İngiliz diplomasisi açısından hezimet olarak niteledikleri anlaşılır.
I. Dünya Savaşı’ndaki İngiltere Başbakanı Lloyd George, Daily Telegraph gazetesine Lozan’ın bir “bela” olduğunu söylemişti mesela.
Fransız Gazeteleri Lozan’ı, “Hilalin haça büyük darbesi” olarak yorumlamıştı.
Niye mi?
Çünkü onların gözünde, karşılarındaki ülke, kurtuluş mücadelesinden galip çıkmış bir ülke değil, I. Dünya Savaşı’nda mağlup olmuş bir ülkeydi. Onlar, masaya iliklerine kadar sömürdükleri bir ülke oturmuşlardı.
Kapitülasyonlarla avuçlarına aldıkları Osmanlı’da, o dönem, sanayi kuruluşları, bankalar, limanlar, demiryolları, madenler; hepsi yabancıların elindeydi. 1913-1915 sanayi sayımına göre Osmanlı endüstrisinin yalnızca yüzde 15’i Türklerin, Müslümanlarındı. Hal bu iken, Osmanlı, gümrüklerini belirleyemiyor ve hatta yabancıları yargılayamıyordu. Azınlıklar, her açıdan ayrıcalıklı durumdaydı…
Dahası, İstanbul işgal altındaydı… Çanakkale işgal altındaydı…
İşte bu koşullara altında oturdukları masadan ne İngiltere ne Fransa umduğunu bularak kalktı.
Bu açıdan Lozan, bizim için değil ama Avrupa için hezimetti.
Nasıl mı oldu bu?
Lozan heyetinin asla taviz vereden “bağımsızlık” ve “eşitliğe” vurgu yapan tutumuyla!
TBMM’nin talimatıyla belirlenen “asla taviz verilmeyecek hususlarda” ne olursa olsun geri adım atılmayarak…
Nitekim Lozan Konferansı kesintiye de uğradı. Sevr Anlaşması’nın yumuşatılmış versiyonu İsmet Paşa tarafından “bağımsızlığımıza aykırı” denilerek reddedildi. İstanbul’a dönüldü, ordular teyakkuza geçirildi…
Zira…
Birinci hedef barıştı; ama gerekirse, bağımsızlık için savaşılacaktı!
Bağımsızlık isteğiyle kavrulan bu kararlı duruş sonucunda Lozan Anlaşması imzalanarak, kapitülasyonlar kalktı ve bağımlı düzene son verildi.
Atatürk önderliğinde verilen Milli Mücadele sayesinde, savaşarak kazanılan başarılar, Lozan ile hukuki ve siyasi açıdan resmiyet kazandı.
İşte bu yüzden, Lozan’ı iyi araştırmak ve bilmek; tarihi, “ayrıştırma” için kullananlara inat, birleşmemizi ve tarihten ders alarak gelişmemizi sağlayacak

bir zorunluluk.

*
Yazar Fatma ÇELİK hanımın köşesinde ele aldığı Bağımsız Cumhuriyetimizin tapusunun imza altına alındığı ‘’Lozan Antlaşmasını’’ayrıntılarıyla ve gerçekçi bir şekilde işlemiştir.

Görüldüğü gibi bilinen bir kesim var ki Lozan Antlaşması’nı bir hezimet olarak görürler başarısızlıkla suçlarlar.

Aslında be meczupların ana hedefi; Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Başbuğ Atatürk’ü millet nazarında gözden düşürme, beyinlerinin arkasında besledikleri kirli projelerine hayatiyet kazandırma taarruzudur.

Bu meczup kesim sayesinde yıllardır taarruz edilmedik değerimiz kalmadı; oynamamış sinir ucumuz kalmadı; yıkılmadık duvarımız kalmadı. Fesli meczubun basit kopyalarıyla dolu dört yanımız.

Dikkat buyurun, şahsi bir şeyden bahsetmiyorum: ‘’Bizim’’diyorum…’’Ortak değer’’ diyorum.

Bu meczuplar aşağıda sorulan birkaç güncel soru hakkında ne düşünüyorlar merak ediyorum?

-Lozan’ı, “adaları da İtalya’ya bıraktık” diye “hezimet” varsayanlar, Ege’deki adalarımızın hali hazırdaki işgale karşı konulmayarak Yunanistan’a terk edilmesi hakkında ne düşünüyorlar?

– Lozan’ı, “Mısır ve Sudan’ı teslim ettik” gerekçesiyle “hezimet” varsayanlar, o gün “teslim edilmemiş” görüşülmesi sonraya bırakılmış Irak’ın kuzeyindeki Türk illerinin bugün peşmerge ve terör yapılanmalarına “teslim edilmiş olması” yahut Kuzey Kıbrıs’a dair “ver kurtul” politikası geliştirenler hakkında ne düşünüyorlar?

“Masada toprak kaybedildiği” gerekçesiyle Lozan’ı imzalayanlara her nevi hakareti “layık” görenler, İtilaf Devletlerini, Osmanlı topraklarını “işgale davet eden” Mondros’u imzalayanlar/imzalatanlar hakkında ne düşünüyorlar?

– Lozan’ı, “azınlıklara tanınan hakları’’ çarpıtarak karalayanlar, Lozan’da böyle bir hak ve yetki tanınmamış olduğu halde Bursa, İzmir, Isparta, Kütahya ve Tekirdağ’a metropolit atayanlar hakkında ne düşünüyorlar?

Bir de unutmadan;

– İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Lozan” ve “Erzurum Kongresi” kutlama afişlerini “israf” ve “kirlilik” olarak tanımlayanlar, 31 Mart gecesi kazanılmamış bir seçim galibiyetinin kutlandığı malum afişler yahut Türk askerini bir terör yapılanmasıyla neredeyse özdeşleştiren 15 Temmuz afişleri hakkında ne düşünüyorlar?

Bugün, bu soruların -eller vicdandan çekilmemek suretiyle- cevaplanması yeterli olacaktır!

Tem 22

Çipras ve Avrupa Birliği Boşa Konuşuyor !…

Ümit YALIM*

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Avrupa Birliği, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını engellemeye çalışıyor. Yunanistan Başbakanı Çipras, Türkiye’nin Kıbrıs Adası açıklarındaki petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına ilişkin olarak Avrupa Birliği’nden yaptırım talebinde bulunacaklarını söyledi. 20-21 Haziran 2019’da Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nde de yazılı bir açıklama yapıldı. Avrupa Birliği, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini “yasadışı” olarak tanımlayarak, güçlü bir şekilde kınadığını belirtti.

Geçen ay Fatih Gemisi’nin mürettebatı hakkında sözde tutuklama emri çıkartan GKRY, şimdi de Türkiye ile işbirliği yapan üç şirketin Türk olmadığını belirterek anılan şirketler hakkında sözde yasal işlem başlattı. Çipras ve Avrupa Birliği boşa konuşurken GKRY de akıntıya karşı kürek çekiyor. Çünkü Fatih ve Yavuz gemilerimizin çalışma yaptığı alanlar Türk Kıta Sahanlığında bulunuyor.

GKRY, TÜRK KITA SAHANLIĞINI İHLAL EDİYOR !…

Doğu Akdeniz’i sahiplenmek isteyen GKRY, Mısır ile 17 Şubat 2003 tarihinde Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması yaptı ve anlaşmayı Birleşmiş Milletler’e tescil ettirdi.

 

Türkiye, 02 Mart 2004’te BM’ye bildirdiği karşı nota ile  Türk Kıta Sahanlığı doğu sınırının  32° 16’  18’’ boylamından geçtiğini, GKRY-Mısır arasında imzalanan anlaşmanın Türk Kıta Sahanlığını ihlal ettiğini ve anlaşmayı tanımadığını deklare etti.

 

GKRY, Lübnan ile 17 Ocak 2007 tarihinde Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması yaptı. Anılan anlaşmadan hemen sonra GKRY Parlamentosu, 26 Ocak 2007 tarihinde bir yasa kabul ederek, Mısır ve Lübnan ile çizdiği sınırların içerisinde 13 adet petrol arama ruhsat sahası ilan etti. Rum Yönetimi’nin ilan ettiği sahalardan beş adedi (1,4,5,6 ve 7 numaralı sahalar) Türk Kıta Sahanlığı sınırları içinde kaldı. Bu sahalar, Türkiye’nin 02 Mart 2004 tarihli Notası ile haklarını saklı tuttuğu Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı alanlarının 7 bin km2 lik kısmını işgal etti.

 

 

İŞTE O BELGE !…

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 29 Haziran 2012’de Kıbrıs Raporu yayınladı. Dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon tarafından yayınlanan raporun 7. sayfasında yer alan, “tampon bölge dahil, Kıbrıs Adası üzerindeki ve etrafındaki doğal kaynaklar tüm Kıbrıslılara aittir, doğal kaynaklardan her iki toplum yararlanacaktır” açıklaması BM üyesi devletlere ve bütün dünyaya deklare edildi.

 

 

Halihazırda, BM askerlerinin görev yaptığı Kıbrıs’taki tampon bölge Türk toprağıdır ve güvenliğin sağlanması maksadıyla BM’ye geçici olarak teslim edilmiştir. 29 Haziran 2012 tarihli BM Kıbrıs Raporu’na göre Türkiye, Garantör Devlet sıfatıyla, KKTC adına, Kuzey Kıbrıs’ta, Tampon Bölge’de ve Kıbrıs Adası’nın etrafındaki bütün deniz alanlarında petrol ve doğalgaz arayabilir. Türkiye’nin KKTC adına yapacağı petrol ve doğalgaz arama alanlarına, GKRY’nin ilan ettiği 13 parsel de dahildir.

TÜRKİYE NE YAPMALI ?…

Türkiye, BM’ye gönderdiği  ve Doğu Akdeniz batı sınırı olarak 28 derece boylamını deklare ettiği 18 Mart 2019 tarihli Resmi Mektubu derhal geri çekmeli,

Doğu Akdeniz’de, batı sınırı 345’ 00’’ K enlemi ve  023° 20’ 00’’ D boylamından, doğu sınırı ise 340’ 00’’ K enlemi ve  032° 16’ 18’’ D boylamından geçen Türk Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölgesini derhal ilan ve deklare etmeli,

 

Garantör Devlet sıfatıyla ve KKTC adına, 2012 tarihli BM Raporu ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını sonuna kadar kullanmalı, Kuzey Kıbrıs’ta, Tampon Bölge’de ve Kıbrıs Adası’nın etrafındaki bütün deniz alanlarında petrol ve doğalgaz aramalıdır.

 

*

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Tem 22

Ortak Akıl

Ruhittin SÖNMEZ

Bazı özel yetenekli insanlar yaşadıkları bir sorundan veya meraklarından dolayı icatlar yapar. Yani daha önce bulunmayan bir nesneyi geliştirirler. İcatlar birer hayal gücü, düşünce ve çalışma azminin ürünüdürler.

Ancak ilk başlarda bu icatların insanlık için, toplum için önemi ve değeri kavranamayabilir.

İlk icat edilen ve bir atlı araba hızındaki otomobilin bugünkü seviyeye geleceğini hayal etmek bile çok güçtü.

İlk bilgisayar bir oda büyüklüğünde idi fakat işlemci hızı, kapasitesi sıradan bir cep telefonundan binlerce defa düşüktü. İlk bilgisayarın verdiği izlenimle dünyanın en zeki adamları arasında bile, “bilgisayarların işe yaramayacağını” söyleyenler vardı.

IBM Başkanı Thomas J. Watson, “Dünyada bilgisayar pazarı 5 adedi geçmez” demişti.

Lord Kelvin’in “Havadan ağır uçan makinelerin yapımı imkânsızdır” kehanetine bugün gülüyoruz..

New York Valisi, daha sonra ABD Başkanı olan MartinVan Buren sözü de ilginçtir: “Ülkemizin taşıma sistemi, adına ‘demiryolu’ denen yeni bir taşıma sistemi tarafından tehdit edilmektedir. 24 km/saat gibi inanılmaz bir hızla yol alan ‘makineler’, insanların hayatını tehdit etmektedir. Tanrı elbette insanların böyle korkunç bir hızda gitmesini istememiştir.”

Lee DeForest’in “Televizyonun ticari bir başarı elde etmesi imkânsız, hayal görmeyelim” sözleri de bugün bize gülünç geliyor. Ama bütün bu değerlendirmeleri yapanlar aptal insanlar değildi.

1450’de Gutenberg’in icadı olan matbaa Osmanlı Devleti’ne 1719’da girebilmişti. İstanbul’a matbaanın çok geç gelmesinin sebebi sadece tutuculuk değildi. İstanbul’da yaşayan binlerce hattatın birer sanat eseri niteliğindeki kitapları yanında, matbaada basılan kitapların çok kalitesiz baskısı olması etkili olmuştu.

Fermuardan saate, elektrikli süpürgeden çamaşır makinesine, radyodan telefona kadar her icat ilk yıllarında bugünkü haliyle kıyaslanamayacak kadar ilkel ve kullanışsız idi.

1946’da yapılan oda büyüklüğünde ve 30 ton ağırlığındaki dev bilgisayarın, on haneli 5.000 sayıyı bir saniye içinde toplayabilmesi çok büyük başarı olarak kabul ediliyordu.

Ama bilgisayarlar böyle kalsaydı ne cep telefonları, ne uçaklar, ne otomobiller, ne de üretim, sağlık, bilim, sanat ve eğlence alanlarında kullandığımız otomatik makinelerin hiçbiri olmayacaktı.

Bu konular üzerinde çalışan insanlar, kendisinden önce aynı konu ile ilgili çalışan insanların fikirlerini alarak, o fikirlerin üzerine kendi fikir ve çalışmalarını katarak çalışmalar yaptılar. Bütün bu insanların “ORTAK AKLI” ile icat süreçleri hayallerin bile ötesine kadar gelişimlerini sürdürdü.

********************************

SOSYAL OLAYLARDA ORTAK AKIL

İcatlar ve onları bulan dehaların insanlığa katkıları çok büyüktür. Ama bunların gelişim sürecinde bir önceki birikimin üzerine yeni bir şeyler koyarak ORTAK AKLI büyütenlerin payı bunlardan daha az değildir.

Sosyal olaylarda da durum böyledir.

Tarihte çok değerli insanların ortaya koyduğu fikirler, icat ettiği kurumlar ve düşünüp uyguladığı kurallar çok önemli roller oynamıştır. Ancak bu konular üzerinde çalışan başka insanlar, onların fikirlerini alarak, o fikirlerin üzerine kendi fikir ve çalışmalarını katarak geliştirdiler.

Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, modern hukukun ilkeleri, denge ve denetim sistemleri gibi insanlığın sosyo-kültürel alanda geliştirdiği kavramlar ORTAK AKLIN ürünleri olarak gelişimlerini devam ettirmektedir. Bu kavramlara eşlik eden kurumlar ve kurallar da gelişmeye devam etmekte.

Teknik icatlarda gelişimi sağlayan bilim insanları, diyelim ki LCD TV icat edilmişken, tüplü TV aşamasındaki bilgiyi kullanmakla beraber yeniden tüplü TV yapmaya kalkışmazlar.

Elimizdeki cep telefonlarının gücünde eski model bir bilgisayar yapmaya kalksalar, bir gökdelen boyutunda makine yapmaları gerekirdi. Bu sebeple eskiye özenerek eski teknoloji bilgisayar yapmak anlamsızdır.

Çağımızda yaya veya bir binek hayvanı ile hacca gitmeye kalkışmak akılsızlıktır.

Sosyal alanlarda da insanoğlunun ortak aklı ile ve birçok acı tecrübelerin ışığında geliştirilmiş kavramları, kuralları, yönetim modellerini bırakıp eskiye özenmek de böyledir.

Hukuk alanında Mecelle’nin meşhur hükmü geçerlidir: “Zamanın değişmesiyle hükümler değişir.”

Bu yüzden bir hukuk abidesi olan “Mecelle, tarihimizde büyük bir hukuki atılımdır ve hukuki modernleşmemize katkısı çok değerlidir, fakat günümüzün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.” (Taha Akyol)

Demokrasinin kurum, kural ve teamüllerinden vaz geçmek için daha iyi bir sistem olması lazım. Böyle bir sistem henüz icat edilmedi.

O halde kendimizin ve başkalarının tecrübelerinden yararlanmak, ortak aklın ürünlerini kullanmak mecburiyetimiz devam ediyor demektir.

Günümüzde gelişmiş ülkelerin temel değerleri ve ilkeleri bellidir. Kuvvetler ayrılığı; modern devletlerin temel ilkeleri olan güçler arasında denge ve denetim sistemleri; modern hukukun bağımsız yargı, suçların şahsiliği, hâkim teminatı gibi kavramları; modern ekonomilerin merkez bankalarının bağımsız olması gibi ilkeleri gelişmişliğin sebebi ve teminatıdır.

Türkiye’de bütün bu değer ve ilkelerden vazgeçme çabaları, ortak aklın eseri olan süreci geri çevirmektir, anlamsız ve akıl dışıdır.

Bu akıl tutulmasına “dur!” demezsek çağımız dünyasına ayak uyduramayacağımız kesindir.

Tem 22

İnsanın En Büyük Düşmanı Kendisidir” Sözü Doğru mu?

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN 

 

Bu sorunun cevabını”ego” kavramı üzerinden verebiliriz. Ego, kişinin benlik duygusunu ve kendine duyduğu saygıyı karşılamaktadır. Egosuz insan yoktur. Yalnızca düşük ya da yüksek egolu insan vardır. Ego veya nefis insanın kendisidir. Nefis,ego, öz benlik, her şeyi fazlasıyla ister ve asla doymak bilmez. İnsan, egosunun ya kölesi ya da efendisidir.
Başarılı ve mutlu insanların hayatlarını incelediğimiz zaman, onların iş yaparken egolarından tamamen veya kısmen kurtulmuş olduklarını görürüz. Bu kişiler işlerini yaparken şimdiki an’ı yaşarlar. İş esnasında kısa bir süre özel hayatlarına dönmüş olsalar da hemen geri dönüp kendilerini işlerine verirler. Genel olarak akış yaşantısı içindedirler. Egolarının etkisinde fazla kalmadan görevleriyle bütünleşir ve nizamın akışıyla birlikte akıp giderler.
Bazı insanlar da, yaptıkları işte çok iyidirler, ama egoları yüzünden çalışmalarını kendileri sürekli sabote ederler. Bu kişiler işlerinden çok kendileriyle ilgilenirler. Egoları tanınma ister, ilgi görmek ister, önemsenmek ister, daha fazlaya sahip olmak ister…
Bu süreçte huzurdan uzaklaşırlar. Başka bir ifadeyle kendileri olamazlar.
Platon diyor ki “Nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol.”
Ego akıllı olabilir, ama zeki değildir. Akıllılığın kendi küçük hedefleri vardır. Zeki insan ise, tüm şeylerin birbirleriyle bağlantılı ve bir bütün olduğu tabloyu görür. Akıllı insanı menfaatleri motive eder. Bu sebeple akıllı insan çok dar görüşlüdür, uzağı göremez. Pek çok politikacı ve iş adamı akılıdır, ama zeki değildir. Akıllılık böler, zekilik birleştirir. Ego ayrılık üretir ve ayrılık da acıya sebep olur (Tolle, s. 119).
Egolarının etkisinde fazla kalan kişiler, en başarılı ve mutlu oldukları zamanlarda bile “Başkaları benden daha fazla itibar görüyor?” şeklinde düşünerek kendi huzurlarını kendileri kaçırırlar. Bu kişiler yaptıkları işlerinde bir sorun çıktığında, hemen duruma tepki gösterir ve geri çekilirler. Onların içlerinde küskün ve rencide edilmiş bir ben vardır. Bu ben faydasız itirazlarda bulunarak ve öfkelenerek büyük bir enerji harcar. Bu anti-enerji yeni bir muhalefet ve yeni engeller oluşturur. İşte bu sebeple derler ki, “ Bir insanın en büyük düşmanı başkaları değil, kendisidir.”
Egonun özünde yatan, “yeterli değilim” duygusu, başka birinin başarısına da tepki gösterir. Sanki o başarı kendisinden bir şeyler alıp götürüyormuş gibi… Oysa başka birinin başarısına gösterilen tepki kişinin kendi başarısını engeller. Zeki insanlar her gördüğü yerde başarıyı kucaklar ve sıcak karşılar. Böylece güçlerine güç katarlar.
İnsanların çoğu, ego temelli düşünceleri ve duygularıyla kendilerine büyük zarar verirler. Ego oldukça büyük miktarda enerji harcar. Bu sebeple pek çok hastanın, güçlenen egoları yüzünden iyileşmeleri uzun zaman alır.
Şüphesiz egonun ihtiyaçları giderilmelidir. Aksi durumda, duygularımızda ve fizyolojimizde dengesizlik ve bozukluk oluşur. Kendini önemli hissetme, takdir görme, onaylanma, yüreklendirme ve sevilme egonun en büyük ihtiyaçlarıdır. Ego tatmini insanlar için büyük ihtiyaçtır. Zararlı olan şişirilmiş egodur. Bütün zamanını egosunu çevresinde, kendisinin önemli olduğunu hissetme ve hak ettiği ilgi görme çabası içinde olan insan, asıl işlerini tam olarak yapamaz. Zamanını ve enerjisini ego tatmini peşinde koşarak boşuna harcar. Bu sebeple kişi kendisine düşmanlık etmiş olur.
Şişirilmiş egolu kişi, insanları kendilerine yarayanlar ve yaramayanlar şeklinde böler ve işine yaramayan insanlarla sürtüşmeye başlar. Onlara cephe alır. Oysa bütün insanlardan ders almamız gerekir.
Ego tatmin olamayınca, dış dünyadan bu açlığını gidermek istiyor. Kendisine “Başkaları ne der” anlayışına göre ayarlıyor. Bu durum, kişinin gücünü azaltıyor ve verimini düşürüyor. Sürekli dış kaynakları suçluyor. Başkalarını suçlamak bir zaman kaybıdır. Kişinin kendisine odaklanmasını engeller.
İnsanların % 75′ i duygularının sorumluluğunu dış kaynaklara veriyor. Geriye kalan %25’i duygularının sorumluluğunu üzerine alıyor. Yaşadığınız anlardaki duygusal durumunuzun sorumluluğunu kendiniz dışındaki bir varlığa yüklüyorsanız dışsalsınız demektir. Dışsal düşünce tarzı insanı çekingen yapar ( Dyer, s. 170).
Lynne Crowford’ a göre, insanların yüzde altmışı çekingendir. çekingen insanlar, kendi kusurları üzerinde odaklandıklarından güçlü noktalarını görmezden gelir ve başarısızlığa eğilimli olurlar. Kendi yeteneklerini etkiler ve eşsiz olduklarını hissedemezler. Çoğu zaman diğerlerinin ne düşündüğü üzerine odaklanır ve endişelenirler. Bu sebeplerle egonun açlığını ad gidermek gerekir.
“İyi veya kötü olan bir şey yoktur, öyle düşünmek onları öyle yapar” der Shakespeare. Kişinin kendi düşüncesiyle, kendisine verdiği zararı başka kimse veremez.

Hacı Bektaş-ı Veli (1281 – 1338), ”Hikmet arar isen özüne bir bak”, “Her ne arar isen kendinde ara” sözler ile bu gerçeği yüzyıllar önce keşfetmiş ve gözler önüne sermişti.

Özetle, içten dışa prensibine göre kendi üzerimizde çalışmayarak ve kendimizi işe yarar konuma getirmeyerek kendimize en büyük zararı vermiş oluyoruz.

Kaynaklar

TOLLE, Eckhart, Var Olmanın Gücü, çev. Handan Ünlü Haktanır, Koridor yayınları, İstanbul, 2019.

DYER, Weyne W., Hatalı alanlarımız, Arion Yayanları, İstanbul, 1995.
ÖZKAN, Zülfikar, Kendinle Barışmak, KOCAV Yayınları, İstanbul, 2017

 

 

                 İNSANLARLA HAYVANLAR ARASINDAKİ YARADILIŞ FARKLARI

 

Bu farkların bilincinde olursak, hayatımızın manasını ve amacını daha iyi fark edebilir ve kendi hayat programımızı kolayca oluşturabiliriz.

İşte insanlarla hayvanlar arasındaki farklardan bazıları:
• Hayvanlarla insanlar arasındaki en büyük fark bilinç durumundadır. Hayvanlar önceden programlanmış ve çoğunlukla sabit bir yaşama biçimine sahiptirler. İçgüdülerine yani bilinçsiz davranışlarına dayalı olarak hayat sürerler.
• İnsanlarda bilinç vardır. İnsanlar, düşük bilinçli ve yüksek bilinçli olmak üzere iki grubu ayrılırlar.
Düşük bilinçli insan, ego merkezlidir. Özne-nesne ayırımına dayanarak ve alışkanlık haline gelmiş gelenekleri takip ederek yaşar.
Yüksek bilinçli insan ise, geniş kapsamlı bir içgörü ve derin sezgisel anlayışa dayanarak hayatını sürdürür. Bu kişiler egolarını kontrol altına almışlardır.
• Hayvanlara her şey Yaratıcı tarafından hazır olarak verilmiştir. Onlar için ortam, besin, dost-düşman ve cinsel işler yeterlidir. Başka bir şeye ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple onlarda ilerleme veya gerileme olmaz. Çünkü hayvanların hazır bir çevreleri vardır. İnsan ise kendi çevresini kendisi yapar.
• Hayvanların başarıları, çoğalma, besin sağlama, düşmandan kaçma ile sınırlıdır. Hayvana ne yapacağı ve neyi başaracağı hazır olarak verilmiştir. İnsan ise her türlü yetenekten yoksun olarak dünyaya gelir.
• Hayvanlarda değer duygusu yoktur. Onlar iyi ve kötüden anlamaz. Onlar için haksızlık, hırsızlık, zalimlik olmaz. İnsan ise değerlerin etkisi altında sürekli gerginlik içindedir. İnsanlar geliştikçe değer duygusu da gelişir.
• İnsan deneyimlerini saklamak, geliştirmek ve başkalarına aktarmak zorundadır. Hayvanlar ise kendilerine hazır ve yarı hazır olarak verilen şeylere konarlar.
Hayvanların, başlarından geçen olayları tespit edip saklaya ihtiyaçları yoktur. Onların herhangi bir amaçları ve hedefleri olmaz. Deneyim onlara hiçbir şey kazandırmıyor. Gelişme olmadığı için yaşlanmanın da onlara faydası yoktur. Hayvanlar için deneyim değil, becerikli ve kurnaz olmak önemlidir. Hayvanların kendilerine bir amaç ve hedef koymaya da ihtiyaçları yoktur. Yaratıcı hiçbir yerde gereksiz iş yapmaz. Nerede hayvana bol düşman vermişse, orada o hayvan türüne savunma araçları da vermiştir. Savunma araçları yoksa onların yığınla üremesi sağlanmıştır.
• İnsan öleceğini bilmesine karşılık, hayvanda böyle bir bilgi yoktur. İnsanın ölüm korkusu, bir içgüdü değildir. İnsan, hayatının ne zaman tehlikeye girdiğini ve gireceğini önceden kestirebilir. Hayvan ise kendi ölümü ve kendi türünden bir hayvanın ölümü karşısında kayıtsız kalıyor, ilgi duymuyor. Eğer hayvanda ölüm karşısında bir korku görülüyorsa, bu ona verilen bir içgüdüdür. Bu bilgi ile beslenen bir korku değildir. Onlarda akrabalık veya dostluk da yoktur.
• İnsan hayatı boyunca gelişme ve oluş içindedir. İnsan eğilebilen bir varlıktır. O plastisite özelliğine sahiptir. İnsan hayatının sonuna kadar alıcı olan bir varlıktır. İnsan hiç bir zaman “olmuş- bitmiş” değildir. Onu sürekli olarak başkaları eğitir. Aynı zamanda insan kendisini de eğitir.
• Hayvanların isi plastisite özelliği yoktur. Onlar hazır veya yarı hazır yeteneklerle dünyaya gelir. Bu sebeple hayvan kısa bir müddet sonra son şeklini alır. Hayvanlar, olmuş bitmiş varlıklardır. Onların eğitime ihtiyaçları yoktur. Onlar yaşlı hayvanlardan da, kendilerinden önceki kuşakların deneyimlerinden de bir şey öğrenemezler ( Mengüçoğlu, s.527).

Bu bilgilerin ışığında, bir insan olarak kendimizi yenilemek, geliştirmek ve tekamül etmek zorundayız.
Faydalanılan Kaynaklar
* KEYES, Ken, Yüksek Bilinç Kılavuzu, çev. Birol Çetinkaya, Akaşa Yayınları, İstanbul,1991.
• MENGÜÇOĞLU, Takiyettin. İnsan Felsefesi, Doğubatı yayınları, İstanbul 2015.
• ÖZKAN, Zülfikar, Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü, Üsküdar Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2018.

Ağu 08

Erzurum Kongresi’nin Önemi Ve Özellikleri Nedir? 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi’nin Yıldönümü!

23 Temmuz – 7 Ağustos tarihleri arasında Erzurum’da toplanan kongre, Erzurum kongresidir. 2 hafta süren kongrede birçok karar alınmış ve Kurtuluş Mücadelesi’nde emek verilen yol için büyük bir adım atılmıştır. Kongreye işgal altındaki 5 ilden 62 delege katılmış olup ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Peki Erzurum Kongresi’nin önemi nedir? İşte ayrıntılar..

Bugün yıldönümü olan Erzurum Kongresi ilk kez 23 Temmuz 1919 yılında Erzurum’da toplanmıştır. 2 hafta süren kongrede birçok önemli kararlar alınmış ve Kurtuluş Mücadelesi’nde emek verilen yolda çeşitli adımlar atılmıştır. 5 Doğu ili Trabzon, Erzurum, Sivas, Bitlis ve Van’dan gelen 62 delege katılmış olup bu iller işgal altındaki iller olmuştur. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış; yoklamanın ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa kongre başkanlığına getirilmiştir. Peki Erzurum Kongresi’nin önemi nedir?

ERZURUM KONGRESİ’NİN ÖNEMİ VE ÖZELLİKLERİ

1- Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.

2- İlk kez milli sınırlardan bahsedilmiş ve Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı açıklanmıştır.

3- Toplanış şekli bakımından bölgesel olmasına karşın aldığı kararlar bakımından milli bir kongredir.

4- İlk defa geçici bir hükümetin kurulacağından bahsedilmiştir.

5- Erzurum Kongresi Sivas kongresine bir ön hazırlık çalışması niteliğindedir.

6- İlk kez başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı dokuz kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu Temsil Heyeti bir hükümet gibi görev yapacaktır. (Temsil Heyeti’nin görevi TBMM’nin açılmasına kadar devam edecektir.)

7- Erzurum Kongresinin bir önemi de Batı Anadolu’da Yunan kuvvetlerine karşı mücadele eden Kuva-yi Milliye üzerinde büyük moral etkisi yaptı.

8- Erzurum Kongresi Mustafa Kemal’in sivil olarak görev aldığı ilk yerdir. Bölgesel bir kongredir.

Erzurum Kongresi’nde “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz” kararı ile milli sınırlar ifadesi ilk kez kullanılmış, vatanın bir bütün olarak savunulacağı ilk kez belirtilmiştir. Bu sene 100. yıldönümü olan Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar verilen Kurtuluş Savaşı’nı da şekillendirmiştir.
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasından gerçekleştirilen Erzurum Kongresi Milli Mücadele’nin dönüm noktalarından biri olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk de kongredeki kapanış konuşmasında; “Tarih şüphesiz bu Kongremizi ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.” sözleriyle ortaya koymuştur. Türkiye’nin parçalanmasına ve işgaline karşı direnmenin ilk örneklerinden biri olan Erzurum Kongresi alınan kararları ve önemi ile büyük önem taşıyor.

ERZURUM KONGRESİNİN  100. YILI KUTLU OLSUN

Aydınlar Ocakları Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk yönetiminde, “Milli sınırlar içinde vatan, bölünmez bir bütündür, parçalanamaz” kararıyla Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Erzurum Kongresi’nin 100’üncü yıldönümünü kutluyoruz.

Erzurum Kongresi’nde “milli sınırlar” ifadesi ilk defa kullanılmış, vatanın bir bütün olarak savunulacağı belirtilmiş, alınan kararlarla Kurtuluş Savaşı’nın esasları şekillendirilmiştir.

Bugün özgür ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerinin atıldığı en önemli dönüm noktalarından biri olan Erzurum Kongresi’ne katılan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün üyelerini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

ERZURUM KONGRESİ ÖNEMİ

  1. Toplanış şekli ve amacı bölgesel olmakla beraber aldığı kararlar ulusaldır.
  2. Alınan kararlar Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli kararlarının biçimlenmesinde etkili olmuştur.
  3. İlk kez manda ve azınlıklar konusu ele alınmıştır.
  4. Doğu Anadolu’daki direniş hareketleri birleştirilmiş bu da bütün yurttaki direnişin birleşmesi yolunda ilk adım olmuştur.
  5. Kongreden önce görevinden alınan M.Kemal kongreden milli mücadelenin lideri olarak çıkmıştır.
  6. Kongrenin başarısı Batı Anadolu’daki direniş hareketini de güçlendirmiştir.

ERZURUM KONGRESİ’NDE ALINAN KARARLAR

  1. Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz.

Milli sınırlar ifadesi ilk kez kullanılarak, vatanın bir bütün olarak savunulacağı ilk kez belirtilmiştir.

  1. İst. Hük. ‘i vatanın bağımsızlığını sağlayamazsa, bu amaçla geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümetin üyelerini milli kongre seçecektir. Eğer kongre toplanmamışa seçim işini temsil Heyeti yapacaktır.
  • İst. Hük. ‘e karşı alternatif bir hükümet kurulacağı ilk kez ifade edilmiştir.
  1. Kuvay-ı Milliye yi amil milli iradeyi hakim kılmak esastır.
  • Ulusal egemenliğin koşulsuz olarak gerçekleşeceği hakkında ilk kez karar alınmıştır.
  1. Ulusal irade padişah ve halifelik makamlarını da kurtaracaktır.
  • Halifelik makamına dokunulmayarak onun siyasî ve dini gücünden yararlanılmak istenilmiştir.
  1. Azınlıklara siyasal, sosyal ve ekonomik dengeleri bozucu haklar verilemez.
  • Azınlık hakları ilk kez bir kongrede yer aldı.
  1. Manda ve himaye kabul edilemez.
  • Manda ve himaye ilk kez reddedilmiştir.
  1. Mebuslar Meclisi derhal toplanmalı ve hükümet denetlenmelidir.

 

Ağu 08

Hatay, Türkiye Ve Dünya Uluslararası Aba Güreşi Er Meydanına Hazırlanıyor.

Türkiye Şampiyonası: 20-21 Temmuz 2019

Dünya Şampiyonası: 31 Ağustos-1 Eylül 2019

Uluslararası Aba Güreşi son yıllarda Türkiye’de ve Dünyada büyük bir hizla yayılan ve gelişen bir spor dalı olmuştur. Bunda en büyük pay Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş’ındır. Türkiye ve Dünyada uzun yıllar federasyon başkanlıkları yapmış olan bilim, kültür ve spor adamlarımızdan Prof. Dr. İbrahim Öztek, spor basınımızın tanınmış isimlerinden değerli spor adamları Mustafa Karagöl ve Muzaffer Ilıcak, federasyon genel sekreter yardımcısı Mesut Yılmaz ve çalışkan teknik adamların gayretleri ile 10 yıl içinde Aba Güreşi Tüm illerimize yayılırken, Dünyaya da tanıtılmıştır. Pek çok kurs ve seminer ile değişik ülkelerde yüzden fazla antrenör ve hakem yetiştirilmiş, 50 kadar ülkede de Aba Güreşi Federasyonları kurulmuştur.

Ülke genelinde merkezi Hatay olan Aba Güreşi için yılda birkaç kez Türkiye şampiyonası yapılmaktadır. Bu şampiyonalardan biri, Hatay’ın Anavatana katılışının zafer törenleri günlerinde ve festival kapsamı içinde yapılmaktadır. Bu yıl 23 Temmuzda Hatay’ın Anavatan’a katılışının 80. Yıl kutlamaları yapılacaktır.

Hatay, Fransız işgali altında iken, Atatürk birkaç kez Adana’ya gelerek tüm işgal kuvvetleri ve dünyaya haykırmış “Binlerce yıldır Türk yurdu olan Hatay düşmana terk edilemez, Hatay benim namusumdur ve eninde sonunda Türk’ün olacaktır” demiştir. 80. Yılımız kutlu olsun.

Anma törenleri ve festival çerçevesinde; 20 – 21 Temmuz günleri Hatay Büyükşehir Belediyesi spor kompleksinde yer alan Mersah’ta (Aba Güreşi özel yarışma alanı) Türkiye şampiyonası yapılacaktır. Şampiyonaya yaklaşık 30 ilden 1200 sporcunun katılması beklenmektedir. Bu yarışmaların bir amacı da 1 Eylül günü yine aynı yerde yapılacak olan 10. Dünya şampiyonasında yarışacak sporcuların seçilmesidir.

Şu ana kadar Dünya Şampiyonasına Moğolistan’dan Yakutistan’a, Afganiztan’dan İspanya ve Amerika’ya 50 kadar devlet tam takım olarak kayıtlarını yaptırmışlardır. Bu şampiyona ile Hatay ve Türkiye her yönü ile dünyaya tanıtılmaktadır. Türk’lerin gerçek sporu ve güreşi olan Aba güreşi; bugün artık geleneksellikten çıkmış ve bir Dünya markası olma yolundadır. Bu büyük organizasyon, bir çok resmi federasyon organizasyonlarını geride bırakmıştır. Bu şampiyona ile dünyanın değişik yörelerinden katılan sporcu gençler, sportif ve kültürel anlamda değerli birikimlerini paylaşarak, gelecek için dostça ve kardeşçe ilişkilerin temelini atma fırsat ve imkanını bulmaktadırlar.

Hem Türkiye, Hem de Dünya şampiyonalarının başarısının adil bir hakem yönetimine bağlı olduğu düşüncesi ile bu yıl içinde Hatay ve İstanbul’da pek çok hakem seminer ve kursu  gerçekleştirilmiştir. Er meydanı MERSAH erlerini bekliyor.

Ağu 24

Kırmızı İbikli Küçük Tavuk

A.Kemal GÜL

Serbest Pazar Ekonomisi/ Liberal Ekonomi adıyla seksenli yıllardan başlayıp bu iktidarın elinde ivme kazandırılan ekonomik yapımızın Üretimi değil Tüketimi esas alan; istihdam yaratmayan, liyakate önem vermeyen, Üniversite Mezunu Gençler arasında işsizliğin zirve yaptığı bir süreçten geçiyoruz.
Toprağı zengin Tarım ve Hayvancılığa elverişli topraklarımızın atıl bırakılarak Hayvansal ve tarımsal ürünleri ithal eder duruma düşürüldük. İthalat ve İhracat arasındaki dengesizlik cari açık vermemizde zirvededir yıllarca. Genç Cumhuriyetimizin ürettiklerini, fabrikalarını satarak ayakta durmaya çalışıyoruz. Denildiğine göre bir Hollanda toprağı kadar Tarım Alanını betonlaştırmış ya da çorak duruma getirmişiz. Gittikçe küçülen ekonomik pastamızdan fert başına düşen kısmının azaldığını; adil paylaşımın dibe vurduğunu halk olarak birlikte yaşıyoruz. İstihdama, üretime dayanmayan İktidarın bel bağladığı İnşaat sektörü de dibe vurdu; Karadeniz yaylaları zengin Araplara kiralanmaya devam ediyor. Kısacası üretmeden varlıklarımızı satarak, kiraya vererek borçlanarak, adaletsiz vergi gelirleriyle ayakta durmaya, ülkeyi yönetmeye çalışıyoruz…
Bu karamsar tablo, ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli bir halk masalını hatırlattı:
Kırmızı İbikli Küçük Tavuk.
Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, kırmızı ibikli küçük tavuk mecburen iş başa düştü der, kendisi eker, kendisi büyütür, kendisi hasat eder, kendisi değirmene taşır, kendisi un yapar, neticede ekmek yapar. Mis gibi ekmek kokusu etrafa yayılır. Kırmızı ibikli küçük tavuk “Beraber yiyelim mi?” diye sorar. O hiç yardım etmeyen öbür hayvanların ağzı sulanır, “Eveeeet yiyelim” derler. Kırmızı ibikli küçük tavuk acı acı gülümser, “Yok öyle yağma” der, bir lokma bile vermez.
Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar kıssadan hisse çıkarırlar, ders alırlar, çalışmayana, üretmeyene, karnını doyurmak için başkasından medet umana ekmek mekmek olmadığını kavrarlar.
E herkes çocuk değil tabii.
Büyüklerin de okuması için bu masalın bir başka versiyonu var.
Küreselleşme karşıtı aktivistler tarafından revize edildi, UNICEF’in sitesinde yayınlandı… Ki, büyükler de anlasın!
Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister.
Ördek “Sen buğdayı filan boş ver, sana kahve tohumu satayım, acayip para kazanırsın, istediğin kadar buğday alırsın” der.
Domuz “Sen buğday yerine kahve ek, nasıl satarım diye merak etme, ben senin adına pazarlarım” diye seslenir.
Fare iyice cesaretlendirir, “Buğdayla uğraşma, kahve ekebilmen için istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.
Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar.
“Kahve üretiminden anlamam ki, nasıl yapacağım” diye sorar.
Ördek “Sana gübre satayım, çok çabuk büyür” der.
Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir.
Fare gene finansal açıdan yaklaşır, “Gübre ve ilaç alabilmen için sana istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.
Neticede hasat vakti gelir.
Kırmızı ibikli küçük tavuk “Şimdi ben ne yapacağım bu kahveyi” diye sorar.
Ördek “Paketlemek için benim fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir.
Domuz “Kusura bakma, herkes kahve ekti, fiyatlar acayip düştü, senin kahve beş para etmez” diye seslenir.
Fare ise “Borcunu öde artık” der!
Kırmızı ibikli küçük tavuk, ibiğini kaptırdığını fark edince…
“Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar.
Ördek “Ekmek kolay da, alacak paran var mı” diye sorar.
Domuz “Herkes kahve ekti, buğday karaborsaya düştü, kusura bakma, istersen ekmek yapman için sana ithal buğday tohumu satayım” der.
Fare ise avukatıyla gelir, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin veririm” diye akıl verir.
Şimdilerde maalesef, kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisine ait olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş.
Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek, domuz ve farenin aslında senelerdir şirket ortağı olduklarını öğrenmiş.”
Böyle bu işler.
Dünyanın en bereketli topraklarına sahip olan, kendi kendine yeten yedi mucizevi ülkeden biri olan Türkiye’yi, kırmızı ibikli küçük tavuğa çevirdiler!..

Ağu 23

Biraz da Gündemi Konuşalım…

Kurban Bayramınızı tebrik ederek satırlarımıza başlayalım. Dini ve milli bayramlarımızı bir bütün olarak düşünerek gereğini yapalım. Türk tarihinde yer alan zirve şahsiyetleri de birbirine sanki rakip gibi görme yanlışından kurtulalım. Milli tarihimizde Osmanlı – Cumhuriyet çekişmesine yer olmadığını da fark edelim. Her dönem içinde artılı ve eksili yıllar bulunabilir. Bunları öne çıkararak milli tarihimizin her bir safhasını bütünden ayrı düşünmeyelim. Müstemlekecilerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Türk milletine mensup olma şerefini taşıdığımız gibi İslam ümmetine de mensup olduğumuzu unutamayız. Haklı olarak İslam ümmeti var mı, yok mu sorusu tartışılabilir. Eğer gerçekten farklı milli devletlerin İslam ümmetine ait olma şuuru gerçekleşmiş olsaydı; bir dönem yeşil kuşak hareketiyle Müslümanları kullananlar bugün Yemen’den Ortadoğu’ya Müslümanı Müslümanla savaştırabilirler miydi? Müslüman kardeşini korumak ve kollamak yerine; ABD – İsrail ittifakının uşaklığına soyunanları acaba ümmetin neresinde yer vereceğiz? Artık İslam ümmeti denince akla Türkiye ve Uzakdoğu’da birkaç ülke geliyor. ABD Müslümanlarla adeta çelik çomak oynuyor. Bu böyle olmakla beraber ümmeti sadece TC vatandaşlarıyla sınırlamak hatta daha da ileri giderek iktidar partisinin mensuplarıyla özdeşleştirmek büyük bir yanlıştır. İktidar partisinin içinden dış destekli yeni partileştirme çabaları görülüyor. Ancak AKP’yi bölücü bu çabalar karşısında bulunanları “ümmeti bölecekler” şeklinde garip bir suçlamayı anlamak da zordur. Herhalde ümmet bazı siyasilerin anladığı gibi sadece iktidar partisi teşkilatı ve onun taraftarları değildir. Ümmeti bölecekler diye yeni partileşmelere karşı çıkanlar; acaba kendi dışlarındaki partileri ve vatandaşları İslam dışı mı görüyorlar? Siyasiler kullandıkları kavram ve benzetmelere çok dikkat etmeliler.
Suriye’de çözüm ülkenin toprak bütünlüğünden geçmekte idi. Aynen Türkiye gibi. Ancak biz ABD’den fazla Suriye düşmanı olduk. “İhvan” mantığı ve “Müslüman Kardeşler” bakış açısı ile diplomasinin yönetilemeyeceğini geç öğrendik. Suriye ve Irak’tan ülkemize yönelen planlı ve maksatlı göç dalgasına da sadece gelenleri ümmetçi bir bakışla ele alanlar bugün değişik tedbirler almak zorundadırlar. Ülkemizin nüfus yapısını karmaşık ve çok etnikli kılmayı hedef alıp bizi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırma çabalarının bir parçası olarak mültecilerden medet umanlar az değildir. Hedef, anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak, sözde dostlarımızca Türk – Arap – Kürt Federasyonunun altyapısı hazırlanmaktır. Mültecileri Türkiye’de kalıcı kılabilmek için ABD ve Batılı sözde dostlarımızın büyük çabaları vardır. Bilhassa AB ile anlaşmalar bile yaptık. Üniversite ve çeşitli araştırma merkezlerine para akıtılarak bu sözde mültecilerin toplumla sosyal bütünleşmelerinin sağlanması teşvik edilmektedir. Yaklaşık 90.000 kişiye siyasi amaçlarla vatandaşlık bile verilmiştir. Aslında TC vatandaşlığı açık artırmaya çıkarılmış; maalesef 250.000 dolar getirenlere vatandaşlık sunulmaktadır. Oysa Ortadoğu ülkelerinde bile vatandaşlık verme şartları çok ağırdır. Suriye ve İran en az beş yıl oturma şartından sonra vatandaşlık vermektedir. Aslında bize sığınanlar tam mülteci statüsünü de taşıyamazlar. Bunların önemli bir bölümü dini bayramlarda ülkelerine dönebilmekte, canları istediğinde de geri gelerek Türkiye’deki imkanlardan faydalanmaktadırlar. Geçici koruma altındaki bu Müslüman kardeşlerimizin içinde her türlü terör örgütüne üye ve istihbarat elemanları bulunmaktadır. İleride PKK’nın yerini alacak ve dıştan kumandalı Türkiye ile savaştırılacak iç unsurlar ortaya çıkacaktır. Bugünden mafyasından fuhuş yapılanmasına kadar bir çok suça karışan bu sözde mülteciler, asıl yarın Türkiye’nin başına çok tehlikeli bir iç güvenlik sorunu olarak çıkacaklardır.
Nitekim, daha bugünden temmuz 2019’da İstanbul Saraçhane’de malum bazı sözde İslamcı derneklerin desteğiyle bir miting yapılmış, mültecilerin geri dönmesine karşı çıkılmış ve “asıl Türkler defolsun” kışkırtmaları yapılabilmiştir.
Ülkemiz etnik tuzağın merkezine çekilmek istenirken, milli kimliği Türk olan insanlarımız birbirine yabancılaştırılırken, olup bitenden uzak gaflet içindeki bazı siyasilerimiz 31 Mart 2019’da tekrarlanan İBB seçim propagandasında vatandaşlara “mahalli kimliklerinizle gurur duyunuz ve iftihar ediniz” telkinlerinde bulunmuş öğrendiği mahalli dile ait kelimeleri sırıtarak kullanmışlardır. Mahalli kimliklerini unutmayanlar, milli kimliği ne yapacaklardır? Oysa mahalli sıfatlar ve diller hiçbir zaman milli kimlik ve devletin diline rakip olamaz. Ama Türkiye’de bölücü silahlı terörün yanı sıra yapay bir kimlik terörü de yaratılmıştır.
Ülkemizde terör çeşitlidir. Silahlı olanı kadar, silahsız olanı da milli ve üniter yapıya saldırmakla, dün Osmanlı’yı bugün ise TC’yi hedef alan psikolojik harekat yapmaktadırlar. Nitekim, akademisyen oldukları çok tartışmalı bir grubun dolaylı olarak terörü destekleyici barış bildirisi bu cümledendir. Aslında 15 Temmuz işgal ve saldırı eylemi sürmektedir. Bize Türk milleti olduğumuz unutturulmaya çalışılmaktadır. Sanki Anadolu’da tarih boyu mezhebi gayri sahih bir kalabalık veya sürü yaşamıştır ve yaşamaktadır. Hayatları boyunca TC ile kavgalı farklı etiketler altında silahsız eylemler yapan ve akademisyen diye yutturulmaya çalışılan malum grupları fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında düşünmek, bazı hukukçularımızın dün ve bugün devam eden zaafıdır.
Unutulmamalı ki; 30 Ağustos Zafer Bayramı dahil milli bayramları vatandaşla ilgili görmeyenler, TC ibaresini, Milli Mücadeleyi, Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti, Lozan’ı ve TSK’yı içlerine sindiremeyip dün olduğu gibi bugün de dışarıyla işbirliğine soyunmuş olanlar da “silahsız terör”ün bir parçasıdırlar ve bunların hedef itibariyle 15 Temmuz saldırı ve işgal hareketi ile paralellikleri vardır.

Tem 22

Küreselleşme ve Atatürk Yazı Dizisi – 1

Halil ALTIPARMAK

Yeni bir yazı serisine başlamak düşüncesindeyim. Bu serinin, ilginç olduğu kadar, farklı bir bakış açısı getireceğini de ümit ediyorum.

Sadece bu hafta, konuyu çok özet şekilde yazmayı da düşündüm. Ancak, istenen sonucu veremeyeceği inancıyla bir yazı dizisi şeklinde olmasına karar verdim. Çünkü, dünyanın yaklaşık son iki yüz elli yılından söz ederken, kısa bir yazı ile yetinmek mümkün olamazdı.

Neyse, biz konumuza dönelim…

Bir kere her şeyden önce KÜRESELLEŞME nedir sorusundan başlayalım!

Küreselleşme, çok tarifi olan bir konudur. Yani, tek bir tarif ile küreselleşmeyi anlatmak gerçekten çok zordur. Çünkü, ekonomistler, hukukçular, toplum bilimciler, uluslararası ilişki uzmanları, siyasetçiler, tarihçiler, felsefeciler, hatta teknoloji üreticileri gibi birçok disiplinin uzmanları, kendi bakış açıları ile bir küreselleşme tarifi yapmaktadırlar. Ben ise, aslında, dünyanın geldiği bugünkü zamanda çok kısa bir tarif yaparak konuya yaklaşıyorum: KÜRESELLEŞME, İNSANLIĞI HER KONUDA TEKTİPLEŞTİRME PLANIDIR. Bu planın iyi veya kötü olması bu tariften ayrı bir konudur. Yalnız, benim bu tarifimde bir konu dolaylı vurgulanıyor. O da şudur; bu bir plan ise, bu planın bir yapanı var!

Genel bir toparlayıcı anlayışla küreselleşme ise, ülkelerin, serbest ilişkiler içerisinde birbirleri ile iletişimleridir dersek zannederim, zor da olsa bir çatı oluşturabiliriz diye düşünüyorum. Şu sorulabilir; bir tarif yapmalı mıyız? Evet, yapmalıyız. Çünkü, hem anlatım işi, hem de anlama işi en kolay bu şekilde olur.

Bugün, neredeyse, her olayın içine girecek kadar yaygınlaşmış olan küreselleşmenin, aslında, yeni bir konu olmadığını söyleyebiliriz. ŞÖYLE;

18. Yüzyıl sonlarında başlayan çalışmalar ve gelişmeler, o dönemin şartlarına göre Teknoloji devrimini gerçekleştirip 19. Yüzyılda insanlığı bambaşka bir ortama soktu. Böylece, denizlerde buharlı makinelerin yürüttüğü gemiler, karada demiryollarının devreye girmesi, telgrafın insan hayatına girmesi ile 19. Yüzyılın ilk yarısına varmadan, ulaşım ve iletişim çağı başlamış oldu. 19. Yüzyılın ikinci yarısında telefonun icadı ile birlikte, dünya, inanılmaz bir iletişim ve ulaşım imkânına kavuştu. Mesafeler küçüldü ve her şey birbirine yaklaştı. Bu, o dönem için inanılmaz bir durumdu.

Bu arada, 19. Yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, sömürge zihniyeti de yeni bir aşamaya girmiş ve Avrupa ülkeleri, acımasız sömürü düzenini birbirleri ile yarışırcasına hayata geçirme gayretine düşmüş idi. Daha önceleri sömürü şekli farklı idi. Afrika’nın sahillerinde insan ticareti ile inanılmaz servetler kazanan Avrupa’lılar, söylediğimiz tarihlerde Livingston gibi araştırmacıların macera dolu çalışmaları ile Afrika’nın içerilerini keşfettiler. Sömürü, insan ticaretinden daha çok, doğal kaynakların sömürülmesine dönüştü. Bu sömürü, insan ticaretinden belki de daha ağır bir sömürü idi. Çünkü, Afrika’nın hem kaynakları sömürülüyor, hem de, insanlar katlediliyordu. Hatta, yarışta yeri olamaz diye düşünülebilecek Belçika bile, kralları II. Leopold  sayesinde(!) vahşetin doruğuna çıkan acımasızlıklarla, sömürüden pay kapmaya çalışıyordu.

Sömürü konusunda, tamamlayıcı olmak ve eksik bırakmamak adına şu durumu da söylemeliyiz; sömürü sadece Afrika kıtasında sürmüyordu, elbette. Uzun zamandan beri süren, başta Çin, Hindistan olmak üzere diğer sömürgelerde de sömürü devam ediyordu.

Yine, 19. Yüzyıl içerisinde İngiltere, en son Fransa’yı da devre dışı bırakarak, dünya hâkimi rolünü üstlenmeye başlamıştı. Zaten, ilk ulusüstü şirket demekte beis olmayacak olan Hindistan Şark Şirketi, İngiltere’nin üzerinde güneşin batışını önleyecek bir şemsiye gibiydi. İngiltere, zenginliğini ve dünya hâkimi rolünü o dönem için belki de bu şirkete borçlu idi.

Bir konuyu daha açıklarsak, sonuca yaklaşacağız diye düşünüyorum.

Aslında, hocasından Ahlâk dersleri alan ve önce Ahlâk kitabı yazan Adam SMITH, 1776 yılında kısa adı Ulusların Zenginliği olan bir kitap yazıyor. Liberal Ekonomik Model’in, Klasik İktisat Teorisi’nin temellerini atıyor. Böylece, tam rekabetçi ticaret, serbest sermaye ve işgücü dolaşımı, diğer bir ifade ile üretim faktörlerinin dünyanın her yerinde serbestçe dolaşması gerekir diyerek, yepyeni bir model sunuyor. Ayrıca, SMITH, Görünmez El dediği, insanların hırsını kamçılayan bir anlayışla, refahın artacağını dünyaya sunuyordu. Bu Model, Merkantilistlerin ve takip eden Fizyokratlar’ın sonunu getiriyordu. Adam SMITH’in takipçisi olan David RICCARDO’nun yaptığı ilave düşüncelerle, 19. Yüzyıla Liberal İktisat Teorisi damgasını vuruyor.

Bütün bu anlattıklarımızı bir araya getirirsek, 19. Yüzyılın, ikinci yarısından itibaren bugünkü anlamıyla birebir örtüşmese bile, Küreselleşmenin 1. Dalgası diyebileceğimiz bir dünya gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz.

Bu haftalık bu kadar.

LÜTFEN TAKİP EDELİM!

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar