Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 05

(BM-UN) Birleşmiş Milletlerin Kirli Bahçesi…

Emrah BEKÇİ

10 Ocak 1920 tarihinde, yeni bir savaşın önüne geçmek gayesi ilemilletler arası bir teşkilat olarak, Versailles Antlaşmasını imzalayan devletler tarafından İsviçre’nin Cenevre şehrinde, ‘Cemiyet-i Akvam’ Milletler Cemiyeti adı altında kuruluş kuruldu. Kurum, ABD başkanlarından Wilson’un barış prensipleri üzerine geliştirilmiş ve bu görüş esas alınmıştı.

Kısacası kuruluş ABD çıkarlarını prensip alarak kurulmuştu.

1932 yılında Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye olmuş ve fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üyesi olduğumuz milletler arası kuruluşu hiç mi hiç benimseyememiş ve onu zayıf bir kuruluş olarak değerlendirmiştir. Denecektir ki; O halde niçin mevzubahis cemiyete üye olduk?

Cevap basit…

Dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların hayati yönde tetkiki ve ona göre gerekli tedbirlerin alınması açısından bizim de cemiyete girmemiz, milli menfaatlerimiz bakımından elzemdi.

Cemiyet 1939 yılında Avrupa’da savaşın başlaması ile varlığını yitirdi.

***

Biz konumuza dönelim…

Günümüzde bizimde (Türkiye’nin) üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı, yukarıda kısa hikayesini anlattığım ‘Cemiyet-i Akvam’ gibi; Dünya barışı, güvenlik, toplumsal, beşerî, kültürel sorunları çözmede uluslararasıiş birliği yapmak amacıyla, ABD’nin New York kentinde, 51 ülkenin 26 Haziran 1945 tarihindeki imzalarıyla kurulmuş; 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Şimdi diyeceksiniz; ”-Ne güzel, insanlık için, milletler için güzel bir teşkilat kurulmuş kardeşim. Bunda ne var ki?”

Şöyle izah edeyim;

Dünyaca ünlü Amerikan Petrol milyarderlerinden JhonDavisonRockefeller (1839-1937) ABD’de ki ilk büyük tröstü oluşturmuş ve ”Standart OilCompany” petrol şirketi, dünya siyasetinde büyük roller oynamıştır. Buna örnek olarak Sovyet İhtilali döneminde (1905-1917) Çarlık Rusya’daki bütün ihtilal hareketler, JhonDavisonRockefeller’in paralı ajanları tarafından organize edilmiş; Moskova’da açmış olduğu bankalar aracılığı ile ihtilalcilere maddi yardımda bulunmuş. Hatta kendi bankalarını ihtilalcilere soydurmuş, tüm bu soygunların başında bulunan isim ise sonradan Sovyet Rusya‘nın başına geçecek olan Stalin‘dir…

Şaşırdık mı?..

Asla (!)

Şimdi siz: ”-İyi de kardeşim Birleşmiş Milletler ile bu insanların ne alakası var?” diye bilirsiniz…

Okumaya devam, alakaya yaklaşıyoruz…

Birleşmiş Milletler’in51 Ülke imzası ile 26 Haziran 1945 tarihinde kurulduğunu yazmıştım. Hatta ABD’nin New York şehrinde binasının olduğunu. İşte o binayı Birleşmiş Milletler’e hibe eden kişi; JhonDavisonRockefeller’in mahdumu JhonDavisonRockefeller.Jr’dir. (1874-1960)

Birleşmiş Milletler binası, dünyadaki ülkeler hakkında hayati önemde kararların alındığı bir merkez haline geldi. Tüm ambargolar, savaş kararları bu merkezde bulunan ve başta ‘Rockefeller’ve kendisiyle iş yapan tröstlerin menfaatleri doğrultusunda alınan kararların; üye ülkelere uygulanmasının düşünce merkezidir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin ABD’nin New York şehrinde kurulmasının başka bir boyutu daha vardır. New York ‘Siyonizm’in ve Museviliğin ev sahipliğini yapan, şehrin tamamına yakınının yönetimsel olarak Musevi olduğu bir şehirdir. Kısacası siyonizme ve Museviliğe karşı bir gelişme olduğu vakit; ilk mekanizma olarak New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi ivedi harekete geçen bir mekanizmadır.

Birleşmiş Milletlerin, ABD, Çin, Rusya Federasyonu, Fransa, İngiltere tüm yetkileri elinde bulunduran, kurula gelen herhangi bir karar ve teklifi oyları ile; onay-ret verme yetkisine sahip ülkeler olup, geri kalan diğer ülkeler ise uluslararası bir filmin figüranları konumundadır (!)

Dünya 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan Birleşmiş Milletlerin gizli odalarından yönetilmekte olup, ABD, Rusya Federasyonu dahil olmak üzere diğer ülkelerin yöneticileri, bu gizli odalarda alınan ticari-ekonomik çıkarlar üzerine atanan memurlardan farksızdır.

***

Dünya üzerinde güçlü bir aktör olmak isteyen ülkeler Birleşmiş Milletlerin görünmez yöneticilerinin musluğuna, değirmenine su taşımadıkları takdirde ne ülkelerinin ekonomik durumu ne de dünya üzerinde yaptıkları ticari hareketlerinden tam manası ile sonuç alamayacaklardır.

Dünyada geçerli olan ve Birleşmiş Milletlerintanımış olduğu gerçek $ (Dolar)dır. Paranın hareketi, politikayı, savaşı, ambargoyu, siyaseti, dünya üzerindeki açlığı belirlemektedir. $’ın basılması için gerekli olan günümüzdeki en önemli gereç ise ‘enerji’dir. Enerji kaynakları ve enerjinin taşınacağı yol güzergâhı nerelerden geçiyor ise; Birleşmiş Milletlerle o yol güzergahı ile enerjinin çıkmış olduğu sahanın ABD’nin New York şehrinden organizasyonunu yapmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan tüm hadiseler ve ülkemizde yaşananların temelinde Birleşmiş Milletlerde kapalı odalarda ülkemiz aleyhine kurgulanmış olan senaryolardır. Yoksa, 1945 senesinde kurulan ve kuruluşunda kendi arsasını hibe eden, Siyonizm ve Musevilik gibi kuşatılmış bir şehirde Birleşmiş Milletlerinkurulmasını tesadüf mü sayıyoruz?

***

Peki günümüzde Birleşmiş Milletlereliyle ne olmakta ve neler yapılmaya çalışılıyor?

Birleşmiş Milletler5 daimî üyesinden biri olan Rusya Federasyonu, ABD’nin Mısır’da yapmış olduğu darbe sonucu başa getirdiği Sisi’den memnun olmadı. Bu hatasını Suriye için tekrarlamamak Birleşmiş Milletlerinkapalı odalarından mutabakatla yapıldı (!)

Rusya Federasyonu, Şam yönetimine günümüze kadar yaklaşık olarak 20 Milyar Dolar gibi bir rakama varacak silah ve gereç yardımında bulundu. Amacı; ileriki vadede hem coğrafyada tam olarak konuşlanmak hem de ticari olarak Suriye üzerinden ekonomisine katkı sağlamak. Kısacası 1 taşla 2-3-4 kuş vurmak… Ve vurdu…

Rusya, Suriye’nin ‘Tartus’ limanına üstlendi (Tartus çok önemli bir bölgedir)ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere, enerji koridorunun musluğunun başına geçti. Ayrıca, son günlerde Akdeniz’de bulunan Hidrokarbon yataklarına da ortak olmuş oldu…

İşte tüm bu gelişmeler Birleşmiş Milletlerin kapalı odalarında alınan ve yapılan pazarlıklar sonucunda meydana gelmekte…

Belki güzel bir senaryo diye bilirsiniz. Lakin güneş balçıkla asla sıvanmaz…

 

***

 

Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen nasıl bir siyaset gütmeli, bölgede nasıl bir aktör olmalı?

Çünkü önünde Birleşmiş Milletlerin tröstleri yer almakta. Türkiye politikasını ve eksenini kendi kültüründen olan, geçmişte aynı dili, aynı aşı paylaştığı devlet olmuş veya federatif yönetim altında bulunan ülkelere çevirmeli.

Ortadoğu coğrafyasında ise kesinlikle Arap ülkelerine güvenmemeli. Malumunuz Osmanlı Devleti’ni bu bölgede arkasından hançerleyenler; günümüzde ‘İhvan’ dediğimiz gurupların-siyasi uzantıların ataları idi.

Türkiye’nin en büyük avantajı, bu coğrafyayı çok iyi tanımasıdır. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi, evladıdır. Bundan dolayı, günümüzde ‘güvenli bölge’ tartışmaları yerine; ”Güvenlik nedeni ile haklı ilhak” hakkını kullanıp, kendi misaklarını, huzurunu tahsis edene kadar genişletmelidir. Aksi halde Birleşmiş Milletlergibi bir ifrit örgüt, bu bölgede nice bataklık kuracak ve ürettiği haşereleri ülkemize salacaktır.

Tabii ki devletimiz gereken hassasiyeti düşünmekte-düşünüyordur. Yazımızın amacı, hafızalarda Birleşmiş Milletlergibi bir kurumun ne olduğunu, nelere muktedir olduğunun altını çizmektir.

Saygı ve Sevgilerimle

Ara 05

Osmanlı’nın Çöküşü ve Günümüz

Halil ALTIPARMAK

1912 yılında yazılmış bir kitabı  çevirdim ve yayınlandı. Kitabın adı “Tarih-i Tedenniyat-ı Osmanî” idi. Yazarı, o dönemin sosyologlarından Celal Nuru İLERİ’dir. Kitabın adını “Osmanlı’nın Çöküşü” olarak değiştirdim. Kitap, bugün, D&R’dan edinilebilir.

Yılını tekrar yazıyorum: 1912!

Bu kitabın Millî Can Çekişme başlıklı bölümünden bazı kısımları yazarak size sunmayı uygun görüyorum:

“Öncekilerin tarihini iyice okudum. Geçmiş asırlarda hayli dolaştım. Böyle bir millî hezimete, böyle bir ırk çöküşüne şimdiye kadar tesadüf etmedim desem doğru. Milliyetiyle iftihar eden kimse yok. Milliyetini kurtarmak kaydında olan kimseye tesadüf edilmiyor. ZAVALLI TÜRKLÜK! BÜTÜN EVLADIN NANKÖR! BÜTÜN HİZMETKÂRLARIN NİMETİNİ TANIMIYOR. ”

“Ruh sonsuzluğu milletler için de var mıdır? Ölen bir millet tekrar dirilebilir mi? Çöküşten sonra dirilişin tarihî örneği, bilinen geçmişi var mı? Evet! Fakat bu, hassasiyeti itibariyle öyle derin bir tarihî mesele, öyle derin bir ruh davasıdır ki, bu konuda konuşmak, hayli cesaret, büyük bir cüret gerektirir.”

“Evet, mahvolmuş, dünya haritasından silinmiş, geçmiş milletler sırasına girmiş bazı kavimler var ki, siyasî ve ırkî nedenler sonucu olarak şu son zamanlarda yine meydana çıktılar.”

“Biz Türkler, bundan sonra hükümetten, hakimiyetten yoksun, acaba millî hukukumuzu kullanabilecek miyiz? Yoksa milletimiz, devletimizle bitmiş midir? Hükümet elden gittikten sonra, çaresiz, millet de yok olacak mıdır? Yoksa, Osmanlı Saltanatı, Asur, Babil, Fergana, Roma, Kartaca gibi bir daha doğmamak üzere mi yok oluyor?”

“Devlet, ancak, milletin kurtuluşuyla kurtuluşa erebilir. Millet kurtulmaz, bağımsız milletler sıralamasına girmezse, onun oluşturduğu veya yaşamasına bekçi olduğu hükümet heyetinden hayır yoktur.”

“Ne zaman ki, topraklarımızda milleti yetiştirmek hevesi uyanacaktır, işte ancak o zaman, devletin yaşaması ümitleri uyanabilir.”

“Şurasını söylemekten çekinmeyelim ki, millet ve devleti kurtarmak, zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Hele yalnız siyasete kapılıp kurtuluşumuzun çarelerini diplomatik düzende ararsak, işte o zaman aldanır ve batarız.”

“Büyük ve küçük devletler, daha başka bir bakışla sonumuzu bekliyorlar. Onlardan bu alışkanlığı atmak, bu iştihayı kaldırmak için pek büyük bir MİLLÎ HAREKETE ihtiyacımız vardır. Küçük devletler de büyük devletler gibi geleceğimize karışıyorlar.”

“Bunlardan dolayı, boş, beyhude düsturlarla, geçmişe dayanan hükümet şekilleriyle meşgul olmayalım.”

“Millî gayret nasıl uyanır? Bir millî vicdan nasıl düzenlenir ve oluşturulur? Bir milletin yeniden dirilişi için ne gibi fikirlerin, duyguların yayılması lâzımdır? Uyumuş bir millet nasıl uyanır? Bir milleti sonsuz ümitsizliğe girdirmemek için ne gibi çareler vardır?”

“Her nerede devlet çöküyorsa, orada, yerine gelenler son derecede öfke ve şiddetle, vahşilere yakışır bir vahşetle milleti de katliama uğratıyorlar. Şehirleri, köyleri yakıyorlar. Türklüğü süpürüyorlar, mahvediyorlar, çil yavrusu gibi dağıtıyorlar. Kısacası, düşüncemiz daima geleceğe dönük olmalıdır. Gelecek her daim dimağımızda yer tutmalıdır. Yoksa gelecek asra varmaz Türk Milleti tarihin en zavallı, en biçare, en sefil ve hasta bir kavmi olarak Bulgarların, haşin Rusların, sahtekâr İngilizlerin, hain Yunanlıların, iblis Fransızların, korkunç Cermenlerin emirleri altında bir göçebe kafilesi oluşturur.”

GÜNÜMÜZE BİR DE BURADA YAZILANLARDAN, YANİ 1912’DEN BAKALIM!

Kas 24

Sabri Şenel’i Ziyaret Ettik

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, Genel Başkan Yardımcıları Dr. Sakin Öner ve Hikmet İşman, Genel Sekreter Süleyman Uluocak, üyelerimiz Hikmet Kaplan ve Vedat Eryetiş, Müdürümüz Şahin Ceylanlı Ümraniye Sınav Okullarının sahiplerinden milliyetçi iş adamlarımızdan Sabri Şenel’i ziyaret ettik. Eğitime yaptiğı hizmetlerden dolayı (kur’an, bayrak, hançer) hediye ettik.

Ara 30

Dost ve Dostluk Üzerine

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Dostu kısaca, sevilen ve güven duyulan, çok yakın kişi veya iyi ilişki içinde olan, dürüstlüğü kendine şiar edinen, erdem sahibi kimse olarak tarif edebiliriz.

Hayatta parayla, pulla, bir takım menfaatlerle satın alınamayacak en değerli şey; derdinizi kendi derdi gibi gören dosttur. Gerçek dost, yanlış yaptığınızda sizi uyaran ve sonrasında da sizi koruyan kişidir. Yaşadığımız hayatın hangi döneminde olursa olsun mutlaka  bir dost ile karşılaşırsınız. Türkiye’nin pek çok yöresinde, insanlar  muhtelif zamanlarda, diğer insanlarla değişik isimler altında kardeşlik bağları kurmuşlardır. Bu bağların en önemlilerinden birisi   “ahretlik “ bağıdır. Bu söz konusu bağ,  dost anlamında özellikle hanımlar arasında telaffuz edilmektedir. Günümüzde yok denecek kadar azalan ahretlik, ölüme kadar uzanan bir dostluk bağıdır.

İnsanların; samimi, çalışkan, yüreği çağlayanlar kadar temiz ve berrak, fedakâr, yolunuza ışık tutabilen, güneş gibi ısıtan, ay gibi aydınlatan, kar fırtınası gibi havayı temizleyen, su gibi ferahlatan, insanları seven, yüreği vatan ve bayrak sevgisiyle dolu dostları olmalı.  Samimi  bir dost bir takım küçük hesaplar içinde olmaz. Size kırgın bile olsa, ona ihtiyacınız olduğunda kırgınlığını arka plana atar ve sizin yanınızda olmaya çalışır.

Dostlar; aralarında kan bağı olmadığı halde birbirlerine öz kardeş muamelesi yaparlar ve hatta kendilerini kardeşlerinden daha yakın ve üstün görürler. Dostluğa ve dostlara mutlaka sahip çıkmak gerekir. Çünkü, insanların hayatına güç ve enerji kazandırır, kişiler mutlu olur. Dostluk hayatın çileli ve zor yönlerini aydınlatarak insanlara yaşama gücü ve sevinci kazandırır.

Gerçek dostlar gökyüzündeki yıldızlara benzer, onları zaman zaman göremezsiniz. Fakat sizin için her vakit var olduklarını ve sizi düşündüklerini hissedersiniz. Bu bakımdan; dostluklar unutulmayacak kadar güzel ve insanlarla yaşanacak kadar özeldir.

Dost kavramı arkadaşlıktan biraz daha farklıdır. Gerçek bir dost, sizin hakkınızda arkadaştan çok daha fazla şeyleri bilir ve bildiklerini sonuna kadar saklar. Dost bildiğiniz kişiler kötü günlerinizde sizin yanınızda olan kimselerdir. Arkadaşlar ise; çoğu zaman eğlence günlerinde sizinle beraber olan kişilerdir.

Kendilerine dost edinemeyip yalnız yaşayan kişiler için Bayrak Şairi Arif Nihat Asya şunları söylüyor: “ Ben bir garibim anlatacak kıssam yok; Tattan, kokudan ve renkten hissem yok! Kaldım yarı çıplak, yarı aç yollarda; Dünya’da benim “ gel! “ diyecek kimsem yok…” Bu bakımdan; İnsanların bu olayları yaşamamaları için daima dostları olmalı.

Hem yüzü gülen, hem de yüzümüzü güldüren ve Ahde Vefayı bilen gerçek dostlar hayatımızdan eksik olmasın. En büyük mutluluk nedir diye sorulursa; İnsanların dostlarıyla kederde, kıvançta ve tasada birlikte yaşamalarıdır.

22.12.2019, İstanbul

Ara 30

Söğüt Ertuğrul Gazi Anma ve ‘’Yörük Bayramı’’ Unesco Süreci

Emrah BEKÇİ

Efendim bu kısa makalemde 12 Aralık 2019 günü, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Bilecik Ticaret ve Sanayi Odası tarafından organize edilen, ülkemizin ‘taşra’ dediğimiz her bölgesini yakinen ilgilendiren, şahsımın uluslararası prestij olarak değerlendirdiği bir konu hakkında sizler ile dertleşmek istiyorum.

Ülkemizde başta gençler olmak üzere taşrada kasaba ile köylerimizde az bilinen bir kurum ve bizlere olan faydasını kalemim döndüğü kadarı ile siz okuyuculara arz etmeyi hedeflemekteyim.

Kurumun adı: UNESCO

‘’UNESCO’’ günümüzde genellikle ‘Ege Bölgemiz’ başta olmak üzere ‘Marmara Bölgesi’ ve ‘’Göbekli Tepe’’ dediğim vakit ‘’-Evet, Şanlı Urfa’nın 2019 senesi olarak ilan eden kurum…’’ olarak içinizden geçirip, birçok kamu evraklarının üzerinde logosuna 2019 senesinde rast geldiğiniz bir kurum.

Peki ‘’UNESCO’’ Kimdir ve kısaca nedir?

UNESCO kelimesi, İngilizce “United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization” kelimelerinin baş harfleri alınarak oluşturulmuş ve dilimizde “Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu” biçiminde karşılanmıştır.

UNESCO Misyonunu insanlığın zihninde barışı eğitim, doğa bilimleri, sosyal ve beşeri bilimler, kültür ve bilgi ve iletişim aracılığıyla inşa etmek olarak tanımlamaktadır.

Kısacası tüm insanlık için faydalı bir kurum. Ben ise sizlere Unesco’nun ‘’Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması’ süreci ile ‘’Söğüt Ertuğrul Gazi Anma Şenlikleri ve Yörük Bayramı UNESCO Süreci’nden bahsedeceğim.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) 17 Ekim 2003 tarihinde Paris’te düzenlenen 32. Genel Konferansında, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesini kabul etmiş.

Türkiye 19 Ocak 2006 tarihli ve 5448 sayılı Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla bu sürece dâhil olmuş ve 27 Mart 2006 tarihinde resmen taraf olmuş.

Peki Somut olamayan Kültürel Miras Ne demek?

Somut Olmayan Kültürel Miras UNESCO tarafından; toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekânlar biçiminde tanımlanıyor.

Kuşaktan kuşağa aktarılan bu miras, toplulukların ve grupların çevreleriyle, doğayla ve tarihleriyle etkileşimlerine bağlı olarak, sürekli biçimde yeniden yaratılır ve bu onlara kimlik ve devamlılık duygusu verir; böylece kültürel çeşitliliğe ve insan yaratıcılığına duyulan saygıya katkıda bulunur.

Somut olmayan kültürel miras, şu alanlarda beliriyor:

  1. a) Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar (destanlar, efsaneler, halk hikâyeleri, atasözleri, masallar, fıkralar vb.),
  2. b) Gösteri sanatları (Karagöz, meddah, kukla, halk tiyatrosu vb.),
  3. c) Toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler (nişan, düğün, doğum, Nevruz, vb. kutlamalar),
  4. d) Doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar (geleneksel yemekler, halk hekimliği, halk takvimi, halk meteorolojisi vb.)
  5. e) El sanatları geleneği (dokumacılık, nazar boncuğu, telkâri, bakırcılık, halk mimarisi)

 

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Amaçları

Somut olmayan kültürel mirası korumak.

Somut olmayan kültürel mirasın taşıyıcısı konumundaki toplulukların, grupların ve bireylerin somut olmayan kültürel mirasına saygı göstermek.

Somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği sağlamak.

Uluslararası iş birliği ve yardımlaşmayı sağlamak.

***

 

Unesco Türkiye Komisyonu başında vazifeli olarak, Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ Hocamız ‘Yönetim Kurulu Başkanı’ olarak bulunmakta. Sayın hocamızla 12 Aralık 2019 tarihinde Bilecik’te tanıştım. Ve ‘Unesco’ hakkında yapmış olduğu konuşma hakkında kısada olsa bilgi sahibi oldum.

 

Unesco, eğitimden bilime, tarihten kültüre birçok konuda uluslararası görünürlük konusunda ülkemizde anlaşmalar ölçüsünde şubesi bulunan önemli bir kurum. Bu kurumun listesinde olan ülkemiz misakında bulunan her soyut ve somut obje kendine bir prestij sağlamakta.

 

Yaklaşık olarak 4 aydır mukim bulunduğum ‘Söğüt’ İlçemiz ise bu listede yerini çoktan alması gereken bir yer olduğunu düşünmekteyim. Hatta; 2020 veya 2021 senesi Türkiye’de ‘’Söğüt Ertuğrul Gazi Anma ve Yörük Bayramı’’ yılı olarak tarihe geçmeli.

 

Neden mi?

 

Aşağıdaki satırları okuduğunuz vakit ne tür bir değerlerimizin göz ardı edildiğine ve dolayısı ile ‘Unesco’ listesinde bulunmasının geç bile kaldığını vicdanımız tasdik edecektir.

 

Efendim şimdi sizlere ‘’Söğüt Ertuğrul Gazi Anma ve Söğüt Şenlikleri Etkinliği UNESCO Süresi’’ ile alakalı olarak; Söğüt Ertuğrul Gazi Anma Şenlikleri ile ilgili tarihsel kısa bir bilgi vermek istiyorum.

 

Bilecik İli, Söğüt ilçesinde her yıl Eylül ayında düzenlenen ‘Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri’, bilinen en eski Yörük Şenliğidir.

Rudi Paul Lindner’in aktardığı bilgiye göre, Osmanlı Devleti’ni kuran Yörüklerle aynı soydan geldiklerine inanan Karakeçili Yörükleri, her sonbaharda Eskişehir’de toplanıp Söğüt’te Ertuğrul Gazi’ye atfedilen türbeyi ziyaret ederler. Abdülhamid Han Sani’nin saltanat yıllarında bahar aylarında yapılan şenlik, 1950’li yıllardan sonra Eylül ayında yapılmaya başlanmış.

Peki bu şenlikler nasıl yapılıyordu?

Ertuğrul Gazi’yi anma törenleri, Ertuğrul Gazi’nin vefatından itibaren her yıl Söğüt’te onun kabri başından yapıla gelmiş, geleneksel, milli bir ihtifaldir.

Fransalı tarihçi ‘’Babtisin Pourjoulat’’ın ‘’Küçük Asya’’ isimli eserinde ‘’İstanbul’dan Mekke’ye gitmek için yola çıkan her hacı, buraya uğramadan yola devam etmiyor. Mutlaka Ertuğrul’un türbesi önünde diz çöküp, türbeye yüz sürüyor. Müslümanlar için en kutsal alanlardan biri bu türbe. Garip bir şey, hiçbir halk; hükümdarını Tanrı’ya bu kadar yakın görmemiştir.’’ Demektedir.

Kayı Boyundan Karakeçili Yörüklerin her yıl Hıdırellez (5-8 Mayıs) günlerinde Söğüt’e gelerek büyük dedeleri Ertuğrul Gazi’yi ziyaret ettiği törenler, şekil ve içeriği ile İslamiyet öncesi ‘Yuğ’ törenlerinin, İslamiyet’in kabulünden sonra biçim değiştirerek sürdürüldüğü bir adet olmalıdır. Törene katılan Yörüklerin türbe çevresinde konup kurbanlar keserek hazırladıkları yemeklere Söğüt halkını davetleri ‘’Şölen’’ törenlerini hatırlatmaktadır.

  1. Dünya Savaşı öncesine kadar Söğüt’e gelen Karakeçili Yörükler, ihtifalin birinci gününde kabir ziyaretinden sonra Söğüt halkını ziyafete davet ederler, ikinci gün Söğüt halkı Yörükleri türbede ağırlardı. Bu günlerde milli oyunlar, seyirlik oyunlar, cirit oynanır sohbet edilir, üçüncü gün Yörükler ve Söğütlüler vedalaşarak tören sona ererdi.

Bu törenler I. Dünya Savaşının ağır koşulları nedeniyle, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da tekke ve zaviyelerin kapatılması ile 1946 senesine kadar yapılmamıştır.

1946 Senesinden sonra törenler tekrardan ihyası için çalışmalarda bulunan Söğütlü Merhum Hasan Ertekin Hocamız; törenlerin nasıl yapıldığını incelemek için, köy köy kasaba kasaba dolaşarak törenlerin yapılış esaslarını tespit etmiş, 1966’da vefatına kadar 20 yıl boyunca, törenlerde Söğütlüler adına konuşmayı kendisi yapmıştır. Hasan Ertekin Hocamızın Ruhu Şad Olsun!

Usul ve esas olarak tespit edilen tören; 1946 tarihinden itibaren eski uygulamalardan birkaç değişiklik yapılarak Eylül ayı içerisinde yapılmaya başlamıştır.

Tören gününden bir gün önce çevredeki köylerde toplanan milli kıyafetlerini giymiş atlı Yörükler, tören günü sabahı ‘’Yuvakuracağı’’ mevkide toplanırlar. Yörükleri karşılamak için milli kıyafetli atlı Söğütlü efeler ‘’Yuvakuracağına’’ gider.

Kasabanın içine, oradan türbeye gidecek olan konvoy; atların rengine, insanların yaşlarına göre; kır at, doru at ve yaşlı insanlar önde olacak şekilde ikişerli kol halinde düzenlenir. Konvoy, kasabaya mezarlık içinde ki eski hac yolundan davul zurnanın çaldığı, kahramanlık türküleriyle girer.

Hükümet konağı önünde saygı duruşu ve askeri bandonun çaldığı İstiklal Marşından sonra türbeye hareket edilir. Atlı Yörükler ve yaya katılımcılar yaklaşık 1 kilometre yürünür ve türbeye varılır. Ertuğrul Gazi türbesine gelen atlı Yörükler, türbe etrafında atlarıyla üç defa dolanıp tekbir getirirler ve törendeki yerlerini alırlar.

İnsanların tören alanına gelmesiyle tören başlar. Türbe avlusundaki mutfakta pişirilen şifalı etli pilav ile üzümler tüm misafirlere dağıtılır. Öğleden sonra türbe yanında bir tarlada cirit oynanır. İkindi ezanı vakti, tüm Yörükler ve misafirler kasabaya dönmeye başlar. İkindi Namazından sonra Çelebi Mehmed Camii’sinde mevlit okunur. Akşam yemeğinin ardından yapılan eğlence gece yarısına kadar milli kıyafetlerle sürer.

Ertesi gün sabahından Ertuğrul Gazi Türbesini ziyaret eden atlı Yörükler kasabaya dönerek hükümet konağı önünde vedalaşıp dağılırlar. (Kısa bilgiler için, Merhum Hasan Ertekin Hocamızın oğlu, Bilgen Ertekin’e teşekkür ediyorum)

***

Efendim! Anadolu, kültürel ve sanatsal objelerin her alanda açık bir müze gibi kendini gösterdiği dünyanın en büyük hazinesine sahip bir alan. Türkiye’nin herhangi bir bölgesi ve herhangi bir kasaba ve köyüne giderseniz gidin; hem tarihi, hem de kültür ve sanat, edebiyatının ‘UNESCO’ çalışma alanına tümden girdiğine şahitlik edersiniz.

Şahsıma göre UNESCO, dünya milletlerinin ülkemizi ve insanlarımızı yakinen tanımaları için uluslararası alanda matematiksel ve mantıksal olarak dizayn edilmiş formülün adı. Bu formülü ülkemizde bulunan Unesco şubesinde vazifeli hocalarımıza temas ve kulak kabartarak Anadolu’muzun her kasabası çözebilir; sosyal, kültürel, sanatsal ve ekonomik olarak kendine artı katkı sağlaya bilir. Sağlamalıdır da…

Başta Valilik ve Kaymakamlıklarımız olmak üzere, Belediyelerimiz ve hatta muhtarlıklarımız bu konuyu baş ucu dersi olarak çalışıp, her değerlerinin ‘Unesco’nun hangi değerlendirme komisyonuna dahil olacağının temasında bulunmaları gerekmektedir.

12 Aralık 2019 Tarihinde tanışıp, bilgeliklerinden ve muhabbetlerinden mutluluk duyduğum Sayın Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ, Prof. Dr. Muhtar KUTLU, Doç. Dr. Selcan Gülçayır TEKE, Öğr. Gör. Mesut KAPLAN’a selam ve sevgilerimi iletirim.

Siz hocalarımızın kaygısının bizler gibi ‘’ÖNCE VATAN!’’ olması, bizleri çok heyecanlandırdığının altını çizmek isterim.

Efendim sözün kısası; yukarıda kısaca aktarmış olduğum ‘’UNESCO’’ uluslararası görünürlük ve tanınırlık hususunda tüm misakımızdaki insanlarımızı yakinen ilgilendiren bir kurum. Bu mühim kurumu yakinen takip edip hakkında bilgi edinmenin milli bir görev olduğunu düşünmekteyim.

Hatta Unesco Listesine Anadolu’muzun tüm değerlerinin girmesi gerektiğini de ayrıca belirtmek isterim.

Kas 24

Anadolu Aydınlar Ocağı’nın Atatürk’ü Anma Toplantısı

Anadolu Aydınlar Ocağı tarafından Atatürk’ün Vefatının 81. Yılında Bağlarbaşı’nda dernek merkezinde bir anma töreni düzenledi. 13 Kasım akşamı yapılan tören, saygı duruşu ve İstiklal marşı ile başladı. Kısa bir açılış konuşması yapan Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, Aşık Veysel’in  “Ağlayalım Atatürk’e” ağıtının videosunu izletti.

Anadolu Aydınlar Ocağının Yönetim ve İlim-İstişare kurullarının hazır bulunduğu gecenin onur konuğu Em. Tümgeneral Dr. Tarık Özkut, “Ölümsüz Atatürk” isimli bir konferans verdi. Özkut Paşa, yabancı yazarların eserlerinden yararlanarak hazırladığı konuşmasında 150 araştırmacı, 199 ülkeden seçilmiş 1400 lider içinde, liderlerin halkının sevgisi ve dünya devletleri tarafından örnek alınması, askeri dehası veya stratejik uygulamaları, yönetim biçimleri, devrimleri, ekonomiye verdikleri önem, uluslararası saygınlık, halkına karşı davranış,  halkının eğitimi, ülke sanayiine kazandırdıkları dünya barışına hizmet, ülkesine toprak kaybettirme veya kazandırma gibi kriterlere göre yaptıkları araştırmada Atatürk’ü birinci seçmiş olduklarını anlattı. Birçok dünya liderinin ölüm veya görev terkinden sonra ilkeleri ile birlikte tarihten silindiklerini, fakat Atatürk’ün hem Türkiye’de, hem de tüm Dünya devletleri içinde yol göstericiliğinin giderek önem kazandığını belirtti.

Konferans sonrası Prof. Dr. İbrahim Öztek, Tarık Özkut Paşaya Anadolu Aydınlar Ocağının bir şiltini ve bir kitabını armağan etti. Toplantı, Atatürk şiirleri ve anıları ile devam etti.

 

Ara 22

KUR’ANIN AYNASINDA TÜRKLER

A.Kemal GÜL

Yüce Yaratanın Doğu ciheti ve Turan yurduna yerleştirdiği Türk Milletinin, Orta Asya’nın kendine has doğal iklimi ve çok zor şartları ve bir ilahi inayetin tasarrufu altında nasıl büyüyüp geliştiği, insanları idare etme, büyük millet olma ve koca, koca büyük devlet ve imparatorluklar kurma geleneğinin nasıl geliştiği ilahi bir bakışla incelemeye alınmalıdır.
Kuranın imanı ile Müslüman Türk Milleti’nin asil kanının birleşmesi, onun İslami Şahsiyetinin nasıl teşekkül ettiği, bunun temel yapı taşları ve bu büyük hizmeti göğüslemek için, nasıl ehil ve şerefli bir millet haline getirdiği üzerinde tefsircilerin çalışma yapması üzerlerine vacip olmalı.
İslam dini ve onun verdiği yeni iman gücüyle, Türk Milleti, milli bütünlüğünü sağlamış, İslam dini onun millet varlığına kefil, onu her türlü büyük bela ve felaketlerden koruyacak bir iman gürlüğü vermiş ve ona çelikten bir zırh olmuş, ona yeni bir şahsiyet kazandırmış, onun bütün hücrelerine yeni bir iman dokusu kazandırmış ve Kur’ani bir tabirle bir cehennem çukuruna düşerek bu ateşte yanıp yok olmasını önlemiştir. Artık bu yeni oluşumda Türk deyince İslam ve İslam denilince de Türk gelecekti.
Nitekim Cenab-ı Hak El-Maide Suresinin 54. Ayetinde ufukları dolduran gür bir seda ile bu yeni devirde Müslüman Türk Milleti’ne hitap etmiş:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfüdür, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”
Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah’ı severler, itaatine koşar, isyandan kaçarlar.
Öyle bir kavim ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar.
Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm’a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır.
***
Şimdi asıl mesele; Kuran-i Kerim’e birde bu açıdan bakmak ve Kur’an aynasında Müslüman Türk Milleti’nin muhteşem bu ilahi şahsiyetinin görüntülerini ortaya koymak, ona insanlığın hayrına olan tarihi yüce misyonunu bir kere daha hatırlatmak ve onu yeniden Türk ve İslam Dünyasının ümidi haline getirmektir.
Bilinmelidir ki, Kuran-ı Kerim’in bir sahabe neslinden sonra bu şekilde övgüsüne mazhar olan dünyada tek millet, Türk Milleti’dir.
Zaten, Kuran-ı Kerim’in Müslüman Türk Milletinden asıl beklediği de budur ve emperyalistlerin asıl korktuğu değişik eylemlerle durdurmaya çalıştığı da bu asil milletin Orta Doğu İman hâkimiyetini bir cihan hâkimiyetine dönüştürecek gen yapısına haiz olmasıdır.
Diyanetin ve tefsircilerinin ana misyonu bu anlayışta vuku bulmalıdır. Ve Gür Sesle sormak gerekir: Ey tefsirciler! En büyük payı bütçeden alan Ey Diyanet Teşkilatı!
Şayet siz! On asır Kuran-ı Kerimin bayraktarlığını yapan, Kaşgar’dan Viyana önlerine kadar yayılan bu geniş coğrafyayı mübarek kanı ile sulayan yeni, yeni birçok İman Destanları yazan, Kuran-ı Kerim’i mübarek kanı ile tefsir eden, Müslüman Türk Milleti’ni göz ardı edeceksiniz! Onun mübarek kanını Kuran- Kerim’le asla yüzleştirmeyeceksiniz!.Bu taktirde, Allah aşkına , asırlardır neyin tefsirini yapıyorsunuz?

 

 

 

Ara 30

Üsküdar Üniversitesinde Sigara İle Savaş Sigaranın Zararları, Akciğer Kanseri Ve Spor

Üsküdar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek ve yardımcısı Öğretim Görevlisi Eda Yetimoğlu, Üsküdar Üniversitesinde sigara ile savaş başlattılar. Bu savaşın diğer üniversitelerde de amansız bir şekilde başlatılmasını belirttiler. Gerekirse arzu eden tüm eğitim kurumlarında konferans vermeye hazır olduklarını bildirdiler. Prof. Dr. İbrahim Öztek, bilim ve spor adamı olarak bu konuda da dünya çapındaki iki önemli kuruluşun başında. Bunlardan biri Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı, diğeri ise; Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ve Spor Platformunun başkanı.

Öztek bugün verdiği seminerde konu ile ilgili çok önemli bir giriş yaptı: “Sigara ile başlayan uyuşturucu, insan eli ile üretilen, insanı insanlığından eden, insanın masumiyetini yok eden, insanın özgürlüğünü, hür iradesini, insani yüksek değerlerini ve erdemlerini elinden alan
en acımasız ve kahredici bir canavardır”.

Akciğer kanserinin bir numaralı nedeni Sigara dumanıdır. İçimize çektiğimiz bu dumanın içinde bulunan radyoaktif madde de içeren binlerce zehirli madde önce solunum yollarını tahrip ediyor. Sonra tahrip ettiği bu alanlara zehirli maddelerini sıvazlıyor. Bu zehirli maddelerin altındaki hücreler yavaş yavaş kötü yönde şekil değiştiriyor. Bu değişiklikle hücreler kanser hücresi halini alıyor ve buradan büyüyerek büyük kitleler oluşturuyor. Eğer zaman zaman geniş kapsamlı tıbbi muayenelerden geçmiyorsak, bu kötü tümörlerin bir kısmı hiçbir bulgu vermeden portakal büyüklüğüne ulaşıyor ve tanımlandığı zaman da artık iş işten geçmiş oluyor.

Günde bir paket sigara içen insan, hiç sigara içmeyenlere oranla en az on misli akciğer kanserine yakalanma rizki taşıyor. Sigara dumanı ile temas etmeyen pankreas, karaciğer ve idrar kesesi gibi organlarda da sigaranın sebep olduğu kanserlere sıkça rastlanıyor.

Türkiye’de sigara içimine erken yaşta başlandığı için buna bağlı ölümler en çok ortalama 50 yaşında görülüyor. Gelişmiş batı ülkelerinde ise en çok ölüm 60-65 yaşlarında oluyor. Geç tanımlandığı için de hastalar ameliyat şansını kaybediyor. Bunun yanı sıra yine ülkemizde sigaraya bağlı akciğer kanseri ile sigaranın sebep olduğu kalp damar hastalıklarından yılda yaklaşık yüz elli bin kişi hayatını kaybediyor. Amerika’da Bu rakamın iki yüz bin kişi olduğu belirtiliyor.

Sigara içen annelerde, sigara etkisi ile bebeğe giden damarlar daralıyor. Öyle olunca da bebeğe az miktarda oksijen ve az miktarda hayati besinler ulaşabildiği için bebek zekaca geri, yapı taşlları eksik ve hatta sakat olarak dünyaya geliyor. Emziren anne sigara içiyorsa nikotin sütten çocuğa geçiyor ve süt emme yaşındaki bebek sigara tiryakisi oluyor.

Çocukların % 27’ si 7-13 yaşında, % 37’ si ise 14-16 yaşında sigarayı deniyor. Bu çocukların % 15’i, 13 yaşında, %29’u ise 14-16 yaşında sigara içicisi oluyor.  Ortaokul ve lise öğrencileri arasında yapılan resmi bir araştırmanın sonuçları ise korkunç; 2007 yılında bunların %15’i, 2008 yılında %18’i, 2017 yılında ise %25’i sigara içiyor. Her yıl yedi yüz bine yakın çocuk sigaraya başlıyor. Bir nargile ise kırk sigara zararına eşit olduğu gibi marpuç denilen tutucusu içindeki mikrobu yok etmek ise mümkün değil. Elektronik sigara ise sadece avutma aracıdır. Normal sigaradan hiçbir farkı yoktur.

Sigara en kötü bağımlılık yapan bir maddedir. Kişinin özellikle merkezi sinir sistemini, yani beynini etkiler. Beyinde kimyasal olaylara neden olur. Bir iki saat sigara içemeyen tiryaki çıldıracak gibi olur. Oruç tutan bir sigara tiryakisi on sekiz saat kendini tutar ama iftar eder etmez sigara yakar. Bunun psikolojik etkisi irade ile yenilebilir.

Bugün tütün ekimi ve sigara imalatımızın büyük bir kısmı Amerikalıların eline geçmiştir. Tütünümüz artık Genetiği değiştirilmiş tütün haline gelmiştir. Bu da bu sigarayı içen insanlarımızın kısa bir zaman sonra kısırlaşacaklarına işarettir.

Günümüzde devletler, bozulmuş insan sağlığını düzeltmek için bütçelerinden çok büyük paylar ayırırken, sağlığın korunması için aynı duyarlılığı göstermemektedir. Sosyal ve ekonomik düzeyleri düşük toplumlarda, aynı zamanda eğitim ve kültür eksikliği, insanları suç işlemeye ve kötü alışkanlıklara yöneltmektedir. Yine bu toplumlardaki ortam koşulları, uyuşturucu alışkanlığı ve kullanımını da teşvik etmektedir. Aile ve arkadaş ortamları konuya sahip olma alanlarıdır. Bu konuda basın yayın organlarımıza sinema film ve dizilerine, öğretmenlerimize büyük iş düşmektedir.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütünün (OECD) verilerine göre Türkiye’de küçük büyük on beş milyon insan sigara içiyor. Bunun % 38’i erkek, %11’i kadın. Bir yılda sigaraya 22 milyar lira ve sigaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine en az 10 milyar olmak üzere, toplam 32-35 milyar lira harcıyoruz. Bu parayı havaya üflüyoruz. Bu para ile her yıl İstanbul hava limanından üç tane, Marmaray Çanakkale veya Yavuz Sultan Selim köprüsünden dört tane, hatta iki tane nükleer santral yapmak mümkün. Hele bu kadar para eğitime harcanacak olsa, en başarılı üniversitelerimiz dünya sıralamasında 400. sıralarda kalmazdı.

Sigaraya karşı en önemli kalkan spordur. Bu nedenle geleceğimiz olan çocuklarımızı ana kucağından itibaren spora yönlendirmeliyiz. Özellikle yüzme, jimnastik ve atletizm ile mücadele sporları onlara temel spor bilgisini kazandıracaktır. Sporla birlikte müzik, resim, folklör, okuma, ve kültürel etkinlikler de çocuğu kötü alışkanlıklardan uzak tutacaktır.

 

AKCİĞER KANSERİNİN KLİNİK BULGULARI

  1. Akciğer filmlerinde daha önce olmayan bir lekenin tesbit edilmesi.
  2. Öksürük.
  3. Akciğerden gelen kanama.
  4. Hırıltılı, ıslık çalar şekilde nefes alıp verme (wheezing).
  5. Gırtlakta darlık oluşması ve bu darlıktan dolayı sesli soluk alma (stridor).
  6. Nefes darlığı.
  7. Çabuk yorulma.
  8. Halsizlik.
  9. İştahsızlık.
  10. Kilo kaybı.
  11. Sebepsiz omuz ve sırt ağrıları.
  12. Boynun şişmesi.
  13. Ses kısıklığı.
  14. Boyun bezelerinin ele gelmesi.
  15. El parmak uçlarının, trampet çubuğu gibi topaklaşması.

Oca 09

Mihal Gazi ve Söğüt’teki İlk Kabri

Emrah BEKÇİ

 

Tarih dediğimiz bilim geleceğimizi aydınlatan güneş gibidir. ‘’Geçmişini bilmeyen, geleceğine yön veremez’’ sözü, farik mümeyyiz her millet evladının kulağına küpe olması gereken bir nasihattir.

Tarihimizin Anadolu’da ki kuruluş seneleri gerek kaynakların azlığı gerek ise meraklı ve araştırmacıların kolaya kaçıp, masa üzerinden günümüz teknolojisini kullanıp, sahaya inmeden yaptıkları sığ araştırmalar ile kirlenmiş durumda.

Oysa geçmiş geleceğin aynası konumunda. İşte böyle bir geçmişe sizleri davet edip, tarihimizde ‘Köse Mihal’ olarak meşhur bulunan Osman Gazi’nin can yoldaşı hakkında çoğunluğun ilk defa duyacağı birkaç husus sizlere aktarmak istiyorum.

Böylelikle Türk Milletinin bir evladı olarak, asil tarihimize küçük bir zerre eklemiş ve hafızaları tazelemiş olacağım. Anadolu kuruluş dönemi ile ilgili kaynakları okurken XII. Asırla alakalı, Ertuğrul Gazi kök, Osman Gazi baş, bu baştaki şuurun Şeyh Edebali dışa bakan gözün Köse Mihal Gazi, bu gövdenin elleri, ayakları, kulakları vs. da Dursun Fakih, Turgut Alp, Aykut Alp, Gündüz Alp, Abdurrahman Gazi ve Hasan Alp, Karamürsel, Samsa Çavuş, Akça Koca Saltuk Alp, Konur Alp gibi alpler ve erenler olduğunu okumuştum.

İşte bu kadronun gözü ise ‘Köse Mihal Gazi’…

Bizans’ın Harmankaya tekfuru ve Karakaya hâkimi olan ‘’Köse Mihal’’ veya ‘’MihalGazi’’diye tanınan ‘Abdullah Mihal Gazi’XIII-XIV. Asır arası yaşamıştır.

Osman Gazi’nin yok edilmesi planlarına karşı onu ustalıkla ve dostça koruyan büyük muhafız…Üç buçuk asır boyunca Osmanlı akınlarında 50 binlik akıncı birliklerine komuta etmiş bulunan Mihaloğulları sülalesinin Atasıdır…

Zafer ve fetihlerdeki başarılarına mükâfat ve kılıç hakkı olarak kendisine verilen bütün servetini, emlakini ve varlığını Milli ve dini hizmetler için vakfederek tarihe ‘HarmankayaMalikanesi’niarmağan eden kahramandır…

Günümüzde Mihal Gazi ile ilgili bazı yanlışlıklar vardır ve düzeltilmesi gereklidir. Okuma notlarımda Merhum Tahsin Yaprak’ın (ö. 2013 Vaiz, Ankara) aşağıdaki hususları aktardığını ve düzeltmeleri yaptığına şahitlik ediyoruz;

‘’…ortada tarihi yanlışlıklar vardır ve bunlar bilerek veya bilmeyerek halk arasına yayılmak ta, gerçekleri şüphe bulutlan ile örterek bulanma meydana getirmektedir. Burada iki nokta vardır:

  • Mihal Gazi’yi, kendi torunlarından aynı adı taşıyanlarla karıştırarak, yaşadığı ve yattığı yerler hakkında ihtilaf çıkması.
  • Sarayının ve türbesinin bulunduğu ve Söğüt’le ilgisi hem coğrafi hem de zamanın ulaşım imkanları bakımından en kesin ve kolay olan Harmankaya’nın hiç mümkün olmayan yerlerde gösterilmesi.

Birinci tarihi yanlışlık, torunlarına dedelerinin ismi verilmesinden ve ced adının sülale adına alem olarak yerleşmesinden doğuyor. İkinci yanlışlık ise, sağlam biraraştırma yapmadan duyduğunu nakletmekten doğuyor. Gerçekten Kâtip Çelebi’nin ‘Cihannuma’ adlı yarım kalmış olan Coğrafya kitabı, 18. asır ortalarında İbrahim Müteferrika matbaasında basılırken, Anadolu coğrafyasına ait bilgiler, çeşitli yerlerden toplanıp kaynak gösterilmeden kitabın arasına katılmıştır. İşte bu katma yapılırken, ilk vekayinamelerden yalnız Neşri’de görülen ‘’Köse Mihal’in Osman Gazi İle Olan İlk Bir Kavgası’’masalıyla birlikte Harmankaya’nın, Harmancık olduğu tahrifi müsebbibi de odur. Çünkü Neşri, aslında Harmankaya’yı Sakarya’nın üstünde, yani Söğüt İnhisarına mücavir olduğunu kaydetmiştir. Özellikle,Ahmet Vefik Paşa’nın Rüştiye’ler için yazıp ilk basımını 1869 da yaptığıve defalarca basılan ‘’Tarihi Osmani’’ sinde yazdığıyanlışlığı, daha sonra ‘’Lehçe-i Osman’’ isimli eserinde düzeltiyor ve tamir ediyor.’’

 

Okuma notlarımda Mihal Gazi’nin Rum değil ‘Türk’ olduğuna şahitlik ediyoruz.Ayrıca Rumcayı da iyi konuşamadığı,iyice öğrenmesine bile zaman müsaade etmemiş. Kısacası Mihal Gazi Türk ve Türkçe konuşuyordu.(V.D.4/136) Nitekim Merhum Ekrem Hakkı Ayverdi(ö. 1984) ‘’Dinen HristiyanOrtodoks, IrkenTürk idi’’ kaydını açıkça belirtmiş.

 

Köse Mihal’inMüslüman oluşunu ve Osman Gazi’ye iltihakını en doğru şekilde yazanVakanüvis Oruç Bey ve ona katılanlardan. Aşık Paşazade, Solakzade, SüziÇelebive Mehmet Nüzhet Paşa gibi tarihçilerin de nakletmiştir.

HarmankayaMalikanesi’nin; merkezi Söğüt’te Ertuğrul Gazi türbesinden kuzey doğu yönüne bakıldığında kuş uçumu 30 Km. mesafede görünebilen Harmankaya’nın önünde kurulu Harmanköydür. Sonradan kışlak yeri olarak 20 dakikalık mesafede batı yönünde Karakaya kurulmuş ve buraya da Karakaya hakimliği denilmiş.

Mihal Gazi’nin türbesi Harmankaya köyünün güneydoğu kısmında olup, aynı köyde buranın türbedarlığını yapmakta olan bir ailenin elinde son defa Sultan Abdül Aziz tarafından verilmiş bir (Türbedarlık Beratnamesi) bulunmakta iken, 62 yıl kadar ·önce İnhisar nahiyesi müdürü Hüseyin Bey delaleti ile bir araştırmacının faydalanması için ellerinden alınmış ve bir daha iade edilmemiş.

Mihal Gazi’nin Harmankaya malikanesi vakfiyesine ait XV. Asırdan kalma 20 sayfalık vakfiye defterininde yine 57 yıl kadar önce Prof. Dr. Afet İnan, Mihal Gazi nahiyesi ilk müdürü ve eski Söğüt Belediye Reisi Mustafa Karabudak’dan incelemek için almış ve bir daha iade etmemiş.

Burada, bu merhumları zan altında bırakma niyetim asla bulunmadığını peşinen beyan ederim. Amacım hangi belgelerin kimlerin elinde bulunduğuna işaret buyurmaktır.

İnhisar, Çayköy, Karaoğlan, Gümele; Sarıcakaya, İgdir istikameti üzerinden Göynük, Mudurnu, Akyazı, Karasu hattı içinde kalan bölgeler ve Gölpazarı Taraklı havzasını içine alan büyük bir Sakarya koyu Harmankaya Malikanesi olarak Mihal Gazi tarafından vakfedilmiştir.

 

Mihal Gazi’nin Harmankaya’da bulunan Merhum Tahsin Yaprak tarafından bizzat yazılı olarak müracaat edilerek; 7.3.1986 gün ve 1955 sayılı kararla, korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı özelliği taşıdığından tescil edilmiştir. Rabbim Merhum Tahsin Yaprak’tan razı olsun.

Osman Gazi’den ve Bursa Fethinden sonra Orhan Gazi devrinde ve Yenişehir seferinde vefat eden Mihal Gazi için, Sultan Abdülhamid Sani, Osman Gazi ve Mihal Gazi arasındaki dostluk ve sadakatinin hatırasını unutturmamak için, Söğüt’te Ertuğrul Gazi türbesinin kıblesinde bir kitabe diktirmiş ve bu kitabeyi, Osman Gazi’nin ilk gömüldüğü kabrin üzerine koydurmuştur.

Bunun sebebi ise, Osman Gazi Bursa’ya nakledilince kabri boşalmış, bundan bir müddet sonra (Tahminen M. 1327) deMihal Gazi vefat edince Osman Gazi’nin yerine defnedilmiş, Osman Gazi’ye bağlılığını böylece aynı kabre yatarak göstermiştir.

Daha sonra da Mihal Gazi, asıl sarayının bulunduğu Harmanköye götürülerek şimdiki türbesine tevdi edilmiştir. Bugünkü türbeyide yine Abdülhamid Sani yaptırmış ve Harmanköylülerce tamir edilmiştir.

İşte Sultan Abdülhamit’in Ertuğrul Gazi Türbesi’ni ve etrafındaki bütün kabirleri tamir ettirdiği zaman (M.1886-1887) Osman ve Mihal gazilerin müşterek kabirlerini de tanzim ettirerek üzerine koyduğu kitabeye şu beyitleri yazdırmıştır:

Badi-i SaltalantSahibiül-Gaza Osman Han,

Yediyüz Yirmi Altı Dahil-i Selam Oldu.

MedfendenAlup Da Bursa’ya Nakletti Orhan Han,

Medfen-i Mihal Gazi İçün Nam-ı Makam Oldu.

 

Yukarıda kısaca ve okumalarım esnasında süzmüş olduğum bilgileri siz değerli ilgililere aktarmaya gayret ettim. Mihal Gazi kuruluş dönemi için çok önemli bir karakter olduğunun altını çizerek; genç nesillerimize bu asil inşaları detaylıca anlatmak ve yazmak milli bir vazife olacağının altını çizmek isterim.

 

Ara 30

Neden?

Halil ALTIPARMAK

Israrla söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim.

Tarihi bilmek, yaşanmışlığı tarihi seyri içinde öğrenmek ve bu öğrenileni de anlatmak ve yazmak yeterli değildir.

Yaşanmışlığı, sorular sorarak, sorgulayarak, yani, diğer bir ifade ile Felsefe yaparak, Tarih Felsefesi yaparak, tarihi öğrenmek, anlamak, anlatmak, yazmak şarttır. Aksi halde, herkesin okuyup öğrenebileceği konuları siz de öğrenmiş olursunuz, o kadar.

Bakınız!

Şimdi, bir takım sorular soralım ve cevabını hep beraber arayalım, araştıralım, düşünelim! Yani, sorgulayalım!

Hangi konuda?

Millî Mücadele’nin başlaması ve devamı konusunda.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal ATATÜRK, o tarihte nerede? Adana’da.

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. Maddesi, galip devletlere, gerek gördüklerinde ülkemizin topraklarında istedikleri yeri işgal etme imkânı veriyordu.

Buna göre, İngilizler imzadan 3 gün sonra Musul’u işgal ettiler. Bu işgal, İngilizlerin Anadolu’yu işgale başlayacaklarının da habercisi idi.

Mustafa Kemal, bu gerçekleri, yerinde ve yaşayarak görmüştü. Bu nedenle de, işlerin daha da kötüye varacağını anlamış olduğundan, İstanbul Hükümetini telgraflarla uyarmaya başladı. Onlara: Silahları teslim etmeyin, işgalleri kabul etmeyin, askerin terhisinde acele etmeyin, kısaca, dik durun ve dik duracak bir Hükümeti kurun diye sürekli sıkıştırdı.

ATATÜRK, Adana’da işgalleri bizzat gördüğü için;

“Bende bu vekayiin ( Millî Mücadele) ilk hiss-i teşebbüsü (mücadeleye girişmenin gerekliliği), Adana’da, bu güzel şehirde vuku bulmuştur(meydana gelmiştir)” demiştir, 15 Mart 1923’te Adana’yı ziyaretinde.

Burada, bir takım hazırlıklar da yapmıştır. Bu hazırlıkların başında, bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yapmış, halk ile temaslar kurmuş ve nabız yoklamıştır. Adana ve çevresinin işgalleri kabul etmeyeceğini anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, İstanbul’a yaptığı uyarıların uygulamasını bu bölgede yapmıştır ve işgale karşı durma girişimlerinin temelini atmıştır.

Bu durumu açıkça gösteren bir konuyu ifade edebiliriz:

Anadolu’da işgalci güçlere karşı sıkılan İLK KURŞUN o zaman Adana’ya bağlı olan DÖRTYOL ilçemizde Kara Mehmet tarafından atılmıştır.

ATATÜRK, Adana’dan, 10 Kasım’da trenle İstanbul’a hareket etmiş ve 13 Kasım’da Sirkeci Garı’na indiğinde, İstanbul’un işgal edildiğini üzüntü içerisinde görmüştür.

Peki, yanındaki Salih BOZOK’a bu üzüntüsü içerisinde ne demiştir?

“GELDİKLERİ, GİBİ GİDERLER?”

Şimdi soralım; Adana’dan hangi güzel ve kendine güven veren duygularla gitmiştir ki, o gördüğü manzaranın üzgünlüğüne rağmen, bu ifadeyi kullanabilmiştir?

Yazdıklarımı birbirine bağlarsak cevap bulunur.

Gelelim, NEDENLERE!

Dörtyol’da düşmana atılan kurşun, İzmir’in işgalinde düşmana atılan kurşun, NEDEN İstanbul’un işgalinde atılmamıştır.

Boğazda gemiler demirlemiş, toplarını Dolmabahçe Sarayı’na doğrultmuşken, NEDEN karşı konulmamıştır?

Fransız komutan Desperey, Fatih’ten, Türk Milleti’nden intikam almak için beyaz bir at üzerinde Fatih Sultan Mehmet edası ile Beyoğlu’nda gezerken, NEDEN, ölüm bile olsa karşı konulmamıştır?

Ülkenin PAY-İ TAHTI işgal edilip, düşman çizmeleri altında inim inim inlerken, NEDEN, süklüm püklüm oturulmuştur?

Yunan, Fransız, İngiliz Bayraklarına selam vermeden geçen Türkler, yaşlı, kadın demeden dayak yerken, NEDEN, feryatlar duyulmamıştır?

Uzun bir aradan sonra kurulan Meclis-i Mebusan basılıp, Mebuslar, bir suçlu gibi kamyonlara doldurulup Malta’ya sürülürken, NEDEN, göz yumulmuştur?

İstanbul Hükümetinin başına, Millî bakabilen bir tane eleman yokmuş gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Damat Ferit NEDEN getirilmiştir?

İstanbul Basını içerisinde işgali destekleyen çok sayıda yazarın olması NEDEN normal görülebilir?

EN ÖNEMLİSİ DE,TÜRK MİLLETİ, İZMİR’İN İŞGALİ ÜZERİNE  ÜLKENİN HER TARAFINDA OLAĞANÜSTÜ TEPKİ GÖSTERİRKEN, PAY-İ TAHTIN, YANİ DEVLETİN KALPGÂHI OLAN İSTANBUL’UN İŞGALİNE BÖYLE BİR TEPKİ GÖSTERMEMESİ NEDEN?

Bu NEDENLERİN cevabını herkes arayıp bulacaktır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar