x

KASIM AYINDAKİ ACI KAYIPLARIMIZ

Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Dairesi Başkanlığı, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ve Müsteşar Yardımcılığı yaparak Türk milli eğitimine uzun yıllar başarılı hizmetler yapan, ayrıca geçmişte Adana Türk Ocağı, Ülkü-Bir Başkanlığı yapan büyük Türk milliyetçisi Necdet Özkaya 03.11.2017 Çarşamba günü vefat etmiş ve 05.11.2017 Pazar günü Adana’da Asri Mezarlık’a defnedilmiştir.

Aydınlar Ocağı Kurucu Üyelerinden Türk milliyetçiliğine büyük hizmetler yapmış olan Necati Bozkurt büyüğümüz 10.11.2017 Cuma günü vefat etmiş ve 11.11.2017 Cumartesi günü Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camiinde kılınan cenaze namazından sonra defnedilmiştir.

Her iki Türk milliyetçisi büyüğümüze Allahtan rahmet diler, mekanlarının cennet olmasınI niyaz ederiz. Ailelerine ve Türk milliyetçisi camiaya sabır ve başsağlığı dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

  

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 08

Siz İnaniyor musunuz?

Halil ALTIPARMAK

Herkese soruyorum.

Birazcık vicdanı olan, birazcık insafı olan herkese soruyorum.

Ülkede yaşanan olaylara kolaycı bir bakışla bakarak işin içinden sıyrılabiliyor musunuz?

Ülkenin iyi gittiğine inanıyor musunuz?

Gerçekten güzel şeyler oluyor mu?

Hani, Abdullah GÜL demişti ya!

Güzel şeyler olacak diye.

Gerçekten o günden bugüne güzel şeyler olduğuna siz inanıyor musunuz?

Ülkenin ekonomisinin gerçekten güzel olduğuna, güzel gittiğine, herkesin işlerinin iyi olduğuna, emekli ve asgari ücretlinin geçim şartlarının iyi olduğuna gerçekten siz inanıyor musunuz?

Esnafın işlerinin iyi olduğuna, esanafın gelecekten umutlu olduğuna siz gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkenin borçlarının üreterek ödendiğine, kendi kaynaklarımız ile borçlarımızı azalttığımıza, söylenenlerin, yani, ülke ekonomisinin uçtuğu laflarının doğru olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en iyi ekonomilerinden birine sahip olduğumuz yalan ve safsatalarına gerçekten siz, inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi olduğumuzu söyleyen dünya standart belirleme şirketlerinin yalan söylediklerine, bize zarar vermek için bunları söylediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Dünyada çok ciddi bir itibar yükselmesi içerisinde olduğumuza siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, İslam aleminde bizim gıpta ile seyredildiğimize, rol model olduğumuza, bizi örnek alma yarışı içerisinde olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizde insanların, mutlu, müreffeh,

huzurlu ve gelecekten ümitli olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Gençlerin geleceği ümitli karşıladıklarına, gençlerin girdikleri merkezi sınavların güvenilir, hakkaniyetli olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, ülkemizde insanlarımızın, birbirlerine sevgi ile baktıklarına, birbirlerini anladıklarına, birbirlerini fikri anlamda, kültürel anlamda, hayat akışı anlamında, yaşama stnadartları anlamında ötekileştirmediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, insanlarımızın, keskin olmadıklarına, kendi gibi düşünmeyenlere diş bilemediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, doktorundan hastabakıscısına kadar bütün sağlık personelinin sağlığımız için istekle, şevkle iş yaptıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, emniyet personelimizin can ve mal güvenliğimiz sağlamak için istekle ve şevkle çalıştıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, hakiminden mübaşirine kadar bütün adli ve dolayısıyla adalet mekanizmasının sağlıklı işlediğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Sağlık, iç güvenlik ve adalet mekanizması tamamen bozuk bir ülkede, toplumda hayatın normal gideceğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Türk Silahlı Kuvvetler personeli’nin bugün, morallerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızı yetiştirmekle görevli öğretmenlerimizin manevi güçlerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Üniversitelerin bugün, bilim ve irfan yuvası olarak rahatça iş gördüklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Teröristle pazarlık yaparak terörün duracağına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Terörist ile pazarlık yapmanın emperyalistlerin emri olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Kanı durdurma yalanının amacının başka olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bu ülkede, yolsuzluk, hırsızlık, talan, rüşvet olaylarının boğazımızı geçmiş olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Daha soracak çok soru var da…

Sadece bu soruların cevabı olarak hayır inanmıyorum diyorsanız

peki neredesiniz? SES VERİN!

Siz, bu sorulara evet inanıyorum diyorsanız da, size diyecek bir şeyim yok.. Allah ıslah etsin…

Herkese soruyorum.

Birazcık vicdanı olan, birazcık insafı olan herkese soruyorum.

Ülkede yaşanan olaylara kolaycı bir bakışla bakarak işin içinden sıyrılabiliyor musunuz?

Ülkenin iyi gittiğine inanıyor musunuz?

Gerçekten güzel şeyler oluyor mu?

Hani, Abdullah GÜL demişti ya!

Güzel şeyler olacak diye.

Gerçekten o günden bugüne güzel şeyler olduğuna siz inanıyor musunuz?

Ülkenin ekonomisinin gerçekten güzel olduğuna, güzel gittiğine, herkesin işlerinin iyi olduğuna, emekli ve asgari ücretlinin geçim şartlarının iyi olduğuna gerçekten siz inanıyor musunuz?

Esnafın işlerinin iyi olduğuna, esanafın gelecekten umutlu olduğuna siz gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkenin borçlarının üreterek ödendiğine, kendi kaynaklarımız ile borçlarımızı azalttığımıza, söylenenlerin, yani, ülke ekonomisinin uçtuğu laflarının doğru olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en iyi ekonomilerinden birine sahip olduğumuz yalan ve safsatalarına gerçekten siz, inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi olduğumuzu söyleyen dünya standart belirleme şirketlerinin yalan söylediklerine, bize zarar vermek için bunları söylediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Dünyada çok ciddi bir itibar yükselmesi içerisinde olduğumuza siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, İslam aleminde bizim gıpta ile seyredildiğimize, rol model olduğumuza, bizi örnek alma yarışı içerisinde olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizde insanların, mutlu, müreffeh,

huzurlu ve gelecekten ümitli olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Gençlerin geleceği ümitli karşıladıklarına, gençlerin girdikleri merkezi sınavların güvenilir, hakkaniyetli olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, ülkemizde insanlarımızın, birbirlerine sevgi ile baktıklarına, birbirlerini anladıklarına, birbirlerini fikri anlamda, kültürel anlamda, hayat akışı anlamında, yaşama stnadartları anlamında ötekileştirmediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, insanlarımızın, keskin olmadıklarına, kendi gibi düşünmeyenlere diş bilemediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, doktorundan hastabakıscısına kadar bütün sağlık personelinin sağlığımız için istekle, şevkle iş yaptıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, emniyet personelimizin can ve mal güvenliğimiz sağlamak için istekle ve şevkle çalıştıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, hakiminden mübaşirine kadar bütün adli ve dolayısıyla adalet mekanizmasının sağlıklı işlediğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Sağlık, iç güvenlik ve adalet mekanizması tamamen bozuk bir ülkede, toplumda hayatın normal gideceğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Türk Silahlı Kuvvetler personeli’nin bugün, morallerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızı yetiştirmekle görevli öğretmenlerimizin manevi güçlerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Üniversitelerin bugün, bilim ve irfan yuvası olarak rahatça iş gördüklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Teröristle pazarlık yaparak terörün duracağına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Terörist ile pazarlık yapmanın emperyalistlerin emri olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Kanı durdurma yalanının amacının başka olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bu ülkede, yolsuzluk, hırsızlık, talan, rüşvet olaylarının boğazımızı geçmiş olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Daha soracak çok soru var da…

Sadece bu soruların cevabı olarak hayır inanmıyorum diyorsanız

peki neredesiniz? SES VERİN!

Siz, bu sorulara evet inanıyorum diyorsanız da, size diyecek bir şeyim yok.. Allah ıslah etsin…

Oca 16

Ali Bardakoğlu

Halil ALTIPARMAK

Bir süreden beri, ülkemizdeki gelişmelerin dinimize yarar yerine zarar verme boyutlarına ulaşma işaretleri vermeye başladığını ısrarla söylemeye, anlatmaya başlamıştık. Bu gidişatın, güya din adına hareket ettiğini iddia edenlerin, dini referans olarak alanların eliyle yapıldığını da dilimizin yettiğince anlatmaya gayret göstermekte idik.

Ülkede, 2003-2010 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Ali BARDAKOĞLU’nun görüşlerini okuyunca, anlatmaya çalıştığımız konunun tahminimizden daha dehşet verici boyutlara gelmiş olduğunu görmenin üzüntüsünü yaşadım ve iliklerim sızladı.

Ben, ülkemizde kurulmak istenen Laiklik anlayışının doğru temeller üzerine oturtulmuş olduğuna inanan insanlardanım. Fransa’dan sadır olan Laiklik Anlayışı devletin hiçbir şekilde din işlerine karışmaması şeklinde uygulama alanı bulmuşken, ülkemizde ise, devletin İslâm anlayışını topluma anlatma, ama, bunu yaparken, din ve vicdan hürriyetini de koruma üzerine uygulamaya çalışıldığını düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı, Elmalılı Hamdi YAZIR’a hâlâ aşılamayacak değerde Tefsir ve Meal yaptırılması, Sahihi Buharî’nin tercüme ettirilmesi vb. konular benim böyle düşünmeme gerekçe oluşturuyor.

Hal böyle iken, bugün gelinen noktada, Laiklik karşıtı olduğunu iddia edip, din referanslı davrandığını ve dini ideolojik olarak kullanıp istismar edenlerin toplumu ne hale getirdiklerini görmek cidden üzücü, üzücü olduğu kadar düşündürücü ve düşündürücü olduğu kadar kamçılayıcı olmaktadır.

Ali BARDAKOĞLU’na kulak verelim, hem de bütün hücrelerimizle:

“Kendisine güvenen bir medeniyet, özeleştiri kültürünü geliştirir. İslam medeniyeti de tarihte böyleydi. Ama Müslümanlarda ciddi bir özgüven kaybı oldu. Tarihten devraldıklarını bir ayıklama yapmaksızın korumaya ve savunmaya başladılar. Ulemayı ve şeyhleri eleştirilebilir, yanılabilir kişiler değil de Allah’tan özel yetkiler almış ayrıcalıklı kimseler zannettiler. Oysa yanılmaz olan, Kur’an ve sünnetin bilgisidir.”

“Bir sarıklı cübbeli çıkıyor… Kamu düzenini ortadan kaldıracak şekilde ve terörü körükleyecek bir dizi fetva verebiliyor. Din adına kadınlara ayrımcılık yapabiliyor. Öteki gördüklerine ayrımcılık yapabiliyor. Cihat ilan edebiliyor, ölüm fermanı çıkarabiliyor. Bütün bunlar ciddi bir eleştiri ile karşılanmıyor. Böyle bir keyfilik olur mu? İslam tarihinde böyle bir keyfiliğe hiç meydan verilmedi. Bugün niye bu fetvalar kendisine alan bulabiliyor? Bunun bir nedeni de günümüzde ulemanın birbirini idare ediyor ve adeta meslek dayanışması gösteriyor oluşu… Bugün İslam dünyasında tam bir ulema enflasyonu ve dini bilgi keşmekeşliği var. Sorun çözücü olması gereken ulema, sorun kaynağı oluyor. Ulema da dünyevileşti. Siyasete ve dünyaya bu kadar yakın duran ulemanın eğilip bükülmemesi, kirlenmemesi de zaten mümkün değildir.” 

“İslam’ın hükmü kaybolmadı, ama hikmeti kayboldu. Ahlâk ve hikmet zemini olmaksızın İslam’ın şekil ve kurallarının içinin boşalacağını fark edemedik. Ana gövde, ahlâk ve hikmetten soyutlanmış kurallarla boğuşuyor. Dinin kerameti ahlâk ve hikmetten soyutlanmış kurallarda aranmaya başlandı.”

“Batılılar, şiddet olaylarından Müslüman’a, ondan İslam’a, ondan da Kur’an’a giderek sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalışıyorlar, doğru. Ama, Batılılar böyle yapıyor diye bir refleks olarak kendi mahallemizin sorunlarını örtmeye çalışmamalıyız. Çünkü bu fark ediliyor ve inandırıcı olamıyoruz.”

Türkiye’nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri ölçü alırsak, bolca kullanılan dinî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz. Ama dinin insandan beklediği özü ve samimiyeti ölçü alırsak, ahlâkîliği esas alırsak, kendine ve çevresine barış ve huzur veren bir rahmet olmasını esas alırsak… Çok gerilere gittiğimizi söyleyebilirim. Türkiye ve İslam ülkeleri hızlı bir şekilde dünyevileşiyor. Dinî cemaat ve tarikatlar, bugün itibariyle dünyevî olmuşlardırDin adına topladıklarıyla dünyaya yatırım yapıyorlar. İslamî zihin, bugün, Kur’an’ın inşa ettiği süreci tersine döndürdü. Yani, akide(inanç) ve ahlâk sona, muamelat(uygulamalar) başa alındı. Neden? Çünkü dünya, dinin önüne geçti. Böyle olunca da kul ile Allah ilişkisi de bozuldu, insanın insan ile ilişkisi de.”

İdeoloji ile İslam’ı, siyaset ile İslam’ı özdeşleştiren ve bireyleri din konusunda yol ayrımına getiren bir dil benimsenmiş durumda. Bu dil, Kur’an’da ve Peygamber’de olmayan, sonradan üretilmiş siyasal bir dildir, dinî dil değildir. Dinî söylem ideolojik oldu… Din, ideolojilerle yarıştırıldı… Kavgalar din üzerinden verildi. Herkes dinden kendini meşrulaştıracak veya ötekini dışlayacak argümanlar seçme yarışına girdi.

Bireyler özgürlük alanı bırakmak şöyle dursun, kimi sevip kime karşı olması gerektiğine kadar inen prototip Müslüman modeli sunuldu. Oysa bizim kadim geleneğimiz böyle değildi. İslam hep sivil ve özgür ortamda gelişti. Gerçek İslam deniliyor. Kim belirleyecek gerçek İslam’ı? Ulema deniliyor. İyi ama, zaten sorunların arkasında ulemanın zihin yapısı yok mu?

Yapılacak şey belli: Şablonlar ortaya koymak yerine, bireyi Kur’an ve İslam’la zihinsel temas kuracak bir donanıma sahip kılmak. Böylece İslam’ı anlama ve yaşama tercihini ona bırakmak.”

 

(*) Adana Aydınlar Ocağı Eski Başkanı, Gazeteci-Yazar

Oca 14

Türklüğün Kaderi mi?

Üniversite yıllarımızda kendimizi milliyetçi kesimin içinde bulduk. Ne yazık ki fikirlerimize karşı olan gençler ümmetçiliğe öncelik tanıyorlardı. Her nasıl oluyorsa, millet kavramı ile ümmet kavramını ait oldukları mecraya oturtamıyorduk. Son yıllarda yinelenen yoğunluklu bu söylemler, bir kesimin besin kaynağı olduğunu izliyoruz. Yaşamakta olduğumuz enteresan bir süreçten geçiyoruz. Türk ya da Türklük kavramı, Türk Milliyetçiliği belli bir projeye hizmet amaçlı tartışılmaya devam ediyor.

A.Kemal GÜL

Türk kavramının bir milletin adı olmadığı, bir ırkın adı olduğu, millet kavramının farklı ırkları içinde barındırdığı bir kavram olduğu; Türk milleti adının yanlış olduğu, içinde barındırması gereken tüm farklılıkları barındırmadığı; Türk Milletinin sadece Türk’ü tanımladığı, bir kısım entelektüel diye bildiğimiz ağızlardan, aydın dediğimiz insanların söylemlerine kadar paylaşılmakta olduğunu görüyoruz.

Kuşkusuz yerli ve milli olamayan bu ipotekli beyinler din motifi dâhil her türlü enstrümanı kullanarak iktidarda kalmayı severler. Eğer konjonktürel durum gerektiriyorsa ateşli birer Türkçüde olabilirler. Ve kısmen de olsa başarılı oldular kanaatindeyim. Nasıl mı?

Türk Milleti’nin aydınlanmasından ürken sömürücülerin ilk yıkım hedeflerinin eğitimi yozlaştırmak ve ‘’Köy Enstitüleri’’ olması, özellikle kurgulanmış bir gerçektir. Bu okullar kapattırıldı. Bu çok önemli bir ilk kırılma noktasıydı. Bu, kalkınma hamlesinin köylerden başlamasının da kırılma noktasıydı. Bu, feodal sistemin başarısıydı. Bu. ‘’kuvayı milliye ruhunun’’ aldığı acı bir darbe idi.

 

Milletleşme sürecinde, bu ipotekli ve işbirlikçi zihniyetler dâhil, önümüze takoz koyan emperyalist sömürü düzeni, ülkemizde altmış senedir başarıyla uyguladıkları yozlaştırma eylemini, daha da geliştirdikleri yöntemlerle, BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) adı altında daha büyük bir coğrafyada güncellemektedir.

 

Bu noktada Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN hocanın manifesto niteliğini içerir ‘’Ankara Kalesi’’adı altında yazdığı ve çözümüyle sunduğu makalesinden kesit alıntıyla konuyu dramatize etmeye çalışalım:

…Fransız devriminin getirdiği ulusçuluk akımları imparatorlukları bölünce  ve daha sonra da eski sömürgelerde dışarıdan desteklenen ulusçuluk akımları aracılığı ile yeni ulus devletler dünya kıtaları üzerinde yer almaya başlayınca, var olan devlet sayısı kısa bir zaman dilimi içinde  on misli artarak yeryüzü haritası üzerinde fazlasıyla parçalı bir siyasal yapılanma  ortaya çıkmıştır. Bugün geçmişten gelen bu sürecin bir başka benzeri ısrarlı bir biçimde ve dışarıdan desteklenerek ulus devletlere yönelik bir doğrultuda  sürdürülmek istenmektedir. Ulusçuluk akımları sayesinde  öne çıkan ulus devletler imparatorlukların bölünmesine yol açarken, bugün  alt kimlikçi ve etnikçi bir mikro milliyetçilik aracılığı ile var olan ulus devletler parçalanarak dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Yerelleşme ya da yerel yönetim reformları  görünümünde gündeme getirilen yeni bölücülük akımı sayesinde, bugünün dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletlerin  yarısından fazlası ciddi bir bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Özellikle alt kimliklerin kışkırtıldığı ve bunların mikro milliyetçi bir harekete yönlendirilerek, daha küçük bir ulus devlet  olmaya doğru  sürüklenmeleri, küresel emperyalizmin kapitalist merkezleri tarafından açıkça desteklenerek, batının dışında kalan bütün doğu ve güney ülkeleri bölünmeye  doğru  giden yolda  zorlanmaktadırlar. Ulus devletlerin dışa açılmaları teşvik edilerek ekonomik yoldan kapitalist sistemin etkisi artırılmakta ve ekonomi üzerinden ulus devletlerin parçalanmasına giden yolda, hem etnik gruplar hem de yeni oluşturulan cemaatler  büyük parasal olanaklar ile desteklenmektedir. Her ülkenin ekonomisi devletlerin elinden alınarak dışa açılırken, serbest piyasa üzerinden dünyanın her ülkesine kaydırılan sermaye gücü sayesinde, ulus devletlerin bölünerek ortadan kalkmalarını sağlayacak bir  eyaletleşme, etnik gruplar ile cemaat  oluşumlarına  sağlanan büyük maddi olanaklar aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Küresel emperyalizmin örgütleyicisi olan batı kapitalist sistemi, bütün dünya kıtalarını kendi hegemonyası altında bir baskı düzenine bağlayabilme doğrultusunda  evrensel düzeyde bölücülüğü sistemli bir biçimde desteklemektedir…

 

Ulus devletlerin çökertilmesiyle hedeflenen kargaşa ortamının önlenebilmesi  ve  her devletin kendi ülkesindeki kamu düzenlerinin korunması  için, hem devletlerin milli programlar ile toparlanması hem de ulus devletlerin kendi bölgelerindeki komşularıyla ortak bir dayanışma ve güvenlik örgütlenmesine gitmesi gerekmektedir. Silah şirketlerinin  terör örgütleri üzerinden üçüncü dünya savaşını gündeme getirmesi acilen önlenmelidir. Önümüzdeki dönemde  zenginlerin bölücülüğünü, ulus devletlerin örgütleyeceği  yoksul halk kitlelerinin  kardeşlik dayanışması sayesinde önlemek mümkün olacaktır.

***

Müslüman Coğrafyasını kana bulayan, gözyaşına boğan algının bir manifestosu olduğunu içerir bu özet tabloyu çok iyi kavrayalım. Kıssadan hisse almak denir ya…

Bu büyük fotoğrafta, Türkiye ise önemli bir yerde bulunuyor. Bin yıldan buyana Anadolu topraklarında ayakta duruşumuzun iki temel vasfı vardır. Birincisi kaynaşmış bir toplum irfanıdır; Mustafa Kemal Atatürk bu irfana ‘’kültür’’diyor; ikincisi ise devlet geleneğidir. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye aynı devlet geleneğinin farklı rejimleridir. Ve fakat otuz yıldır yaşadığımız terör belasının tam da çözüm noktasında , anlamakta güçlük çektiğimiz bir tabloyla karşı karşıya geliyoruz.. Açılım, çözüm derken, bin yıllık bir milletin adının dâhil tartışmaya açılmasına hayretle baka kalıyoruz.

 

Demokrasi, özgürlükler, açılımlar derken ‘’birliğimiz sıkıntıya giriyor. Neden kendi devlet geleneğimiz içinde bir çözüm aranılmıyor? Asırlardan beri devam ede gelen ve kendi içinde tekâmüle uğramış bir devlet yapımız var bizim. Bu tür sıra dışı çözüm arayışları hangi ihanet şebekelerinin işidir?

 

Bin yılı aşkın bir medeniyetin öznesini oluşturan Türk Milletinin adını tartışmaya açmanın küresel odaklı sömürücü güçlerin bir projesi olduğu noktasında hala şüphemiz mi var?

Yaşanılan tarihi realitelerin bir sonucu olarak Cumhuriyet öncesinden filizlenerek yeşermeye ve gürleşerek var olmaya, Anadolu’yu ikinci defa ebedi yurt edinmemizi sağlayan başlıca kavram olan Türk milliyetçiliği, Milli mücadeleyi yapan ve onu Cumhuriyetle, milli devletle taçlandıran milli iradenin adıdır. Türk milliyetçiliğini etnik seviyede ırkçılık yapanlarla bir görmek Milli Mücadeleyi, milli devleti ve Türk tarihini reddetmektir.

Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve münasebetlerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız birliğini korumaktır.

O halde; hiçbir etnisiteyi veya ırkı veya kafatasçılığını çağrıştırmayan ‘’Türklüğü’’; aynı kültür coğrafyasında bulunan, müşterek bir geçmişi, kültürü, dili olan, istikbalde bir arada yaşama iradesi gösteren, etnik kökeni her ne olursa olsun Ben Türk’üm ya da Türk Milletine Mensubum diyenin aynı milletin şerefli bir mensubu sayıldığı bir anlayış olarak zihinlerde gerçek yerini almıştır.

 

***

Özgürlük ve demokrasi adına açılım diyorlar. Aslında hileli ve ihanet odaklı bir özgürlükten bahsediliyor. Gerçek manada ‘özgürlük’’, kendinden utanmanın, insandan utanmanın, topluluktan çekinmenin, Allahtan korkmanın ortamında uygarlıktır. Bunların olmadığı yerde, özgürlük, en korkunç insanlık hastalığı anlamı kazanabilir.’’( Taşkent)

Tarihi tecrübeler sonucu bilinen gerçekler: Bir ülkeyi içten sıkıntıya sokmak için iki temel kaynak vardır; din ve etnisite… Küresel sömürgeciler her zaman bu argümanları kullanırlar… Küresel emperyalizmin ana hedefi milli inancı yakalamaya çalışan milli güç odaklarını etkisizleştirmek için din motifini kullanmaktadır… Unutmamak gereken bir ilke vardır: Yıkmak kolay, yapmak zordur… Türk Milleti’nin maneviyatı, milli şuuru tahrip edilirse, yozlaştırılırsa çaresizleşir… Milli inanç ve düşüncede olan millici siyasi örgütleri desteklemek gerekir. Milli odaklı Sivil Toplum Kurumlarının çalışma programlarında milli bütünlüğümüzü vurgulayan siyasi iradenin hayata geçirilmesi noktasında olması gereken aktiviteler yer almalıdır.

 

Evet, her namus ve onur sahibi Türk aydınının ve şuurlu halkının ifadesiyle; bu devletin anayasasını benimseyen herkes vatandaşımız, kardeşimizdir. Sabrımız aczimizden değil milyonlarca şehit vererek kurduğumuz vatanın huzuruna verdiğimiz önemdendir, asaletimizdendir. Hürriyetimizin, bayrağımızın, devletimizin kıymetini bilelim… Vatani ahlak şuuruyla beslenerek benliğini oluşturmuş milli şairimiz M. Akif ‘’Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunamayacağını’’söyleyerek günümüze ders verircesine önümüze koyduğu bu tarihi algının neresindeyiz? Düşünelim!

Yineleyelim ki Türklük, Anadolu’nun ortasındaki çorak bozkırlarda boğulmak istendiği zaman küllerinden tekrar doğdu. Mustafa Kemal isimli bir bozkurtun önderliğinde yeni bir Ergenekon’dan çıkış yaşadık. Türklüğü damarlarında ve yüreğinde hisseden Atatürk, Meşrutiyet devri Türkçülerinden aldığı ilhamla Türklük için yeni bir çağın kapılarını açtı. Türklüğü bu yeni yolundan döndürmeye hiçbir’’alçakça davranışın, hile ve kurnazlığın, ikiyüzlülüğün, ihanetin’’  gücü yetmez, yetmeyecektir.

Milletçe birliğe, beraberliğe, bütünlüğe ve dayanışmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımızın var olduğu bir süreçten geçiyor olduğumuzu görelim… Sonumuzun hayır olmasını ümit edelim…

 

Kökü kökeni ne olursa olsun bu ülkede yaşayan herkesi birbirine yapıştırıcı olarak ‘’Türk Milletine Mensubiyet’’kavramı yetmez mi?

 

Oca 04

Türk Gençliğine Hitabe

Halil ALTIPARMAK

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Bu hitabe, kim için söylenmiş?

Türk Gençliği için!

Peki, bu hitabeyi bir de bütün Türk Milleti için düşünelim.

Gelecekte dahi, seni devleti koruma görevinden mahrum bırakacak iç ve dış düşmanlar olacaktır.

Çok ilginç değil mi?

Bir gün devleti korumak zorunda kalırsan, çok ağır şartlar altında olabilirsin ve bu ağır şartlar uygun olmayan bir döneme gelmiş olabilir.

Çok ilginç değil mi?

Devletine kasteden düşmanlar, dünyada müthiş bir güce erişmiş olabilirler ve ülkenin her tarafı işgal edilmiş olabilir ve hatta ordu bile itibarsızlaştırılmış olabilir.

Ne kadar ilginç…

Bütün bu olanlardan daha da kötüsü, ülkeyi idare edenler gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içerisinde olabilirler.

O nasıl iş yahu!

Breh, breh, breh…

Bu arada, millet fakirlik, yoksulluk içerisinde bulunabilir. Yani, asgari ücret ve emeklilik maaşı bin lirayı bile bulmayabilir, bütün şaşaalı saltanat yaşanırken.

Bir de bu durumu düşünün bakalım!

Ne görüyorsunuz, ne düşünüyorsunuz?

1927 yılında Türk Gençliğine yapılan hitap, bütün millete yapılmamış mı?

Çare…

  • İçinde bulunduğun şartları düşünmeyip mücadele edeceksin.
  • Bu mücadele için gerekli güç, damarlarındaki asil kanda vardır, korkma, tereddüt etme.

Ara 20

Bir de Biz Konuşalım

Halil ALTIPARMAK

14 Aralık’ta Gülen Cemaati mensuplarına ait basın organlarının başındakiler, bir kısım polisler ve 4 yıl önce yayınlanması sona eren Stv’deki Tek Türkiye dizisinin yayımcıları gözaltına alındı.

Bu elbette önemli bir konudur.

Tarafsız (!) TRT1’de edenbulur sloganı ile de karşılanan bu olay hakkında birçok kafadan farklı sesler çıkıyor.

Her şeyden önce, farklı seslerin temelinde daha önce yaşananlar olduğu açık.

Yoksa, meselelerin hukuka göre çözümlenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin herkese uygulanması ve eşit uygulanması düşüncesi etrafında birleşmek gerektiğini kimsenin reddetmemesi gerektir.

Yani, asıl olan, hukuk ve hukukun adil, doğru ve eşit uygulanmasıdır.

Peki!

Öyle mi?

AS-LA…

Asker tutuklamalarının başladığı günden beri, hukuksuzluk, adaletsizlik, haksızlık, itibarsızlaştırma olağanüstü boyutlarda yaşanmakta ve hatta bu uygulamalar nedeni ile birçok can kaybı da vermiş bulunmaktayız.

Askeri, yani Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırma ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliğini zaafa uğratma işinin gerçekleşmesi işinde kimlerin nasıl rol aldığını hepimiz biliyoruz.

ETÖ(Ergenekon Terör Örgütü) kısaltmasıyla her gün gazete ve televizyonlarında aşağılayıcı yayınları kimlerin yaptığını çok iyi biliyoruz.

Artık, üzüntüden ve kızgınlıktan televizyon seyredemez ve gazete okuyamaz hallere düştüğümüzü hiç unutamıyoruz.

Bu konuda, kendi adıma, mahalli gazete ve televizyonlarda, verdiğim konferanslarda nasıl mücadele ettiğimi de biliyorum ve unutmuyorum.

Bu mücadeleyi verenlerin, bugün ne kadar haklı olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Tamam da…

Bugün ne diyorsun diye bana sorduğunuzu duyuyorum.

Her şeyden önce, devletin gücü olmadan birilerinin güç kullanmasını mantıklı, tutarlı ve doğru bulmuyorum.

Ergenekon vs. işkencelerinde sorumluluk tek bir noktaya aittir.

Devletin gücünü resmen kullanan kimse esas sorumlu odur.

O zaman da, böyle idi, bugün de böyle.

Hele hele, devletin gücünü geri planda, gizli bir şekilde değil de, açık açık ben bu işkencelerde savcıyım diyerek kim kullanıyorsa, sorumlu her şeyden önce odur.

Cemaat, paralel, birilerin polisi, birilerin yargıcı falan, filan hepsi palavra, hepsi göz boyama, hepsi tezgâh.

Ülkenin bir kısmında paralel devlet kurulmuş, terör örgütü paralel yapı oluşturmuş, sen bunlarla pazarlık yapacaksın, öte yandan 12 yıldır omuz omuza olduğun yapıları paralellikle suçlayıp beni kandırmaya çalışacaksın, öyle mi?

Cemaatin, özellikle, Dinlerarası Diyalog anlayışının yanlışlığı, tehlikesi ve bu düşüncenin kaynağı ile ilgili verdiğimiz mücadele ayrı, ama, yaşananların sorumlusunu doğru koymak ayrı bir konudur.

Evet, paralel düşünen, böyle yapmak isteyen, böyle girişimlerde bulunanlar vardır, var ve olacaktır.

Kaldı ki, biz, paralel dediklerinle fikir mücadelesi yaparken, sen methiyeler dizip gel diye yalvarıyordun.

Peki, böyle düşünen ve davrananlara sen her türlü imkânı verirsen, ne isterlerse evet dersen, yapılanların sorumlusu kim olur?

Aldatılmak, kandırılmak yutturmacası 17-25 Aralık Büyük Yolsuzluk, Hırsızlık, Rüşvet pisliği ortaya dökülünce mi fark edildi?

Senin, kandırılmış, aldatılmış olmanın sorumlusu sade bir Türk Vatandaşı olarak benim meselem mi?

Seni, gerek içeride, gerek dışarıda bugüne kadar başka kimler kandırıyor?

Şu anda bile kimler kandırmaya devam ediyor?

Bundan sonra da kimler kandıracak?

Bundan sonra da kandırılacaksan, biz sürekli elimiz kalbimizde sizleri kimin kandırdığını mı takip edeceğiz?

Şimdi gelelim konunun diğer yönüne…

Daha önce yapılanları unutalım mı?

Hayır!

Ama, ben kendi kendime soruyorum;

  • 17-25 Aralık Büyük Yolsuzluk, Hırsızlık, Rüşvet pisliğini ortaya döken ve dünyanın önüne koyan kim?
  • Bu pisliğin unutulmaması için 17 Aralık 2013’ten beri olağanüstü gayret eden kim?
  • Ben tek olsam, bu pisliği ortaya çıkarabilir miydim?
  • Diyelim ortaya çıkardım, hangi gazeteler, hangi televizyonlar ve hangi taraftarlarla bu pisliği unutturmamayı sağlayabilirdim?

Sadece bu kadar basit soruları sorduğumda bile kendime verdiğim cevap, bugün nerede durmam gerektiğini bana gösteriyor.

Akıl ve mantık süzgecinin, olağanüstü dönemlerde sağlıklı düşünebilmek ve doğru analizler yapıp, doğru sonuçlara varmak için temel olması gerektiğini iyi biliyorum.

Yoksa, Muzaffer TEKİN gibi kahramanların yakın tanışı olma şerefine erişmiş bir kişi olarak dünün yanlışlarını görmeyelim demiyorum, diyemem.

Bir konu daha var;

Ergenekon vs. konularını değerlendirirken, sağ-sol gibi geri kalmış kavramlarla değerlendirmek, son derece sığ, ilerici olduğunu zannederek gericilik yapma, gereksiz şartlanmışlık içeren değerlendirmelerdir.

O davalarda fiilen çile çekenleri, böyle modası geçmiş sağ-sol kavramları içerisinde düşünmek en çok o insanlara zarar vermek demektir.

O davalar, Millî hassasiyeti yüksek insanlara, Millî Mücadele’yi rehber edinmiş olanlara, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefesini temel almış olanlara emperyalizmin iç ve dış güçlerle gözdağı vermek istediği davalardır.

Kaldı ki, henüz her şey bitmiş değildir. Dava sonuçlandırılmamakta ve tehdit, şantaj unsuru olarak kullanılmaya devam edilmektedir.

Ancak, bu davalarda adı geçen bir takım siviller var ki, onlar bu davaların içerisine bilerek ve ustaca serpiştirilmişlerdir. Yoksa, o kişilerin millî ve manevî değerlerimizle hiçbir ilgileri yoktur.

Sorumlu ve suçlu, her şeyden önce, zalim, bencil, hukuksuz, pisliğe bulaşmış, sürekli başkalarını suçlayan, tezgâhçı olandır. Bu evrensel ilkedir.

Her şeyden önce ve her zaman bu ilkeye göre düşünmeli ve hareket etmeliyiz.

Ümit ederim ki, bugün mağdur olanlar da yaşananlardan ders almış olurlar, ümit ederim ki, pisliğe karşı, bencilliğe karşı, hukuksuzluğa karşı herkes, ortak hareket etmek gerektiğini bundan sonra çok iyi anlar.

Bataklıkta yaşamak sağlıklı düşünmeyi kaybetmemiş kimsenin arzusu olamaz.

Hukuksuz yaşamak, aklını kaybetmemiş, pisliğin ve dolayısıyla telaşın batağına saplanmış kişiler dışında kimsenin arzusu olamaz.

(*) Adana Aydınlar Ocağı Eski Başkanı, Gazeteci-Yazar

Ara 17

Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz?

Halil ALTIPARMAK

Bakın, evirip, çevirmeye hiç gerek yok.

Ülkemizde kavga, tamamen Türk düşmanlığı üzerine ku-rul-muş-tur.

Bu kavga, yeni başlamış bir kavga da değil.

Bu kavga, asırlara giden bir kavgadır.

Özellikle, 150-200 yıldan beri zirveye çıkmış, iç ve dış güçler tam Türk’ü bitirdik dedikleri anda, Millî Mücadele’nin başarılması ile yenilgiye uğramış olanların Türk’le kavgalarıdır.

Millî Mücadele’nin başarılması ile birlikte, yeni rejimi kuran irade, devleti Türk Milleti üzerine inşa etmeye başlamıştır. Hem de millî ve manevî değerlerini koruyarak bunu yapmak gayretine düşmüştür.

Ama, manevî değerlerin de düşünülmesi, içerideki ve dışarıdaki Türk düşmanlarına yetmemiştir.

Çünkü, mesele, manevî değerler meselesi değildir. Tamamen Türk düşmanlığıdır.

Türk düşmanlığı o kadar açık ki, sürekli ve gözümüzün içine baka baka yapılmaktadır.

Lozan Antlaşması, sadece Gayrımüslimleri azınlık saydığı halde, yani Müslümanları devletin asli unsuru saydığı halde, sanki tam tersi imiş gibi 90 yıldan beri kara propaganda yapılmaktadır.

Neden?

Dış güçler ve yerli işbirlikçileri, Türk Milleti üzerine bir rejim kurulmasını hazmedememektedirler.

Hele, 1990 yılından itibaren, ortaya koskoca bir Türk dünyasının çıkması, Türkiye ve Anadolu Türklüğü üzerine oynanan oyunların daha da artması, hızlanması ve saldırının çok daha şiddetlenmesini getirmiştir.

Kaçak saraya ilk defa Papa’nın gelişini, Rum Patrikhanesi ile görüşmesini ve 1700 yıldan beri ilk defa ve de İSTANBUL’da kiliselerin birleştirme gayretlerini tesadüf mü sanıyorsunuz?

Din adına hareket ettiğini söyleyenlerle, Kürtçü olduğunu iddia edenlerin al gülüm ver gülüm yapmalarını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Dünyaya ayar vermeye kalkanların, bir avuç teröriste teslim olmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

İnançsız teröristlerin ve siyasî uzantılarının sanki bütün Müslüman kardeşlerimizin temsilcisi imiş gibi muhatap alınmalarını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Herkese, her şeye laf yetiştirenlerin, koskoca Türkiye’de kimlik kontrolü yapan ve paralel devlet oluşturan 3-5 teröriste sessiz kalmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Bir tarafta koskoca Rusya ile pazarlık yapıyor görünürken, bir tarafta dünün onbaşısı Barzani’ye teslim olmayı tesadüf mü sanıyorsunuz?

Yeni-Osmanlıcılık nedir zannediyorsunuz?

Emperyalist güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, iç politikada insanımızı kandırmak üzere değiştirilmiş adı değil midir?

Şimdi bir de, Osmanlıca çıkartılmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Ben, 3 tane Eski Alfabe ile yazılmış Osmanlı Türkçesi kitabını çevirmiş ve bu kitapları yayınlanmış bir kişiyim. Ayrıca, şimdi de, Tarih Bölümünde okuyor ve Osmanlıca Dersleri alıyorum. Osmanlı Türkçesi’nin ne ve nasıl olduğunu bilirim.

Osmanlıca(!) derdine düşenler, Osmanlıca’yı biliyorlar mı, acaba?

Öyleyse, mesele nedir?

Baştan beri söylüyorum, Millî devletle kavga ediliyor.

Benim ecdadımı bana övmeye çalışma anlayışı ne kadar sakat, aldatıcı, sahte bir anlayış değil mi?

Uyan, Türk Milleti!

Yarın çok geç olabilir!

( * )  Adana Aydınlar Ocağı Eski Başkanı, Gazeteci-Yazar

Haz 12

Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri

Yazarımız, Prof Dr. İbrahim Öztek Meme Kanserini Anlattı

07 Haziran 2012, 21:40 Giresun Havadis

Yazarımız, Bilim Adamı Prof Dr. İbrahim Öztek, Prof Dr.Mustafa Yaylacı Kadınların Korkulu Rüyası Meme Kanserini Anlattı:

MEME KANSERİ, SEBEPLERİ, KORUNMA YOLLARI VE TEDAVİSİ

Üsküdar Milli Eğitim İlçe Müdürlüğünce 6 Haziran Çarşamba günü Üsküdar Halk Eğitim Merkezinde  düzenlenen “Meme Kanseri” konulu açık oturumda tanınmış bilim adamlarımızdan Patoloji Uzmanı Prof.Dr. İbrahim ÖZTEK ve Onkoloji Uzmanı Prof.Dr. Mustafa YAYLACI, son derece önemli bilgiler verdiler. Son aylarda, birçok sivil toplum örgütü konferansları ve dernek toplantılarında bayanlarımızı meme kanserinin oluşumu, sebepleri, kanserden korunma ve kanserli hastaların tedavileri konusunda aydınlatan Prof.Dr. İbrahim ÖZTEK ve Prof.Dr. Mustafa YAYLACI  bugün de son bilimsel gelişmeler ışığı altında bu önemli konuyu sade bir dille Üsküdar’lı bayanlarımızla paylaştılar.

Konunun önemli kısımlarını vurgulayan bilim adamlarımız, daha çok soru cevap şeklinde sürdürdükleri toplantıda öncelikle kanserden korkulmamasını, fakat belirli zaman dilimleri içinde hanımların, gösterdikleri usullerle kendilerini muayene etmelerini, doktor tarafından muayene edilmelerini ve ultrason veya mamografi tetkikleri ile kontrollerini sürdürmelerini belirttiler.

Günümüzde Erkeklerde en çok görülen kanserin akciğer kanseri olmasına karşın, kadınlarımızda ise meme kanseri olduğunu, kadınların % 7’ sinin meme kanseri ile karşı karşıya olduklarını, literatürde en çok 45-55 yaşlarında rastlanırken, Türk hanımlarında en çok 61-70 yaş grubunda   rastlandığını ifade ettiler.

Hiç evlenmemişlerde, doğurmamışlarda ve emzirmemişlerde meme kanserinin daha çok görüldüğünü, aile hikayesi, uzun süre östrojen kullanımı ve iyonize radyasyonun etkisi ile doğum kontrol haplarının meme kanseri oluşumundaki önemini vurguladılar.

Meme kanseri belirtileri şu şekilde sıralandı;

Memede ele gelen kitle, Ağrı, Meme başında akıntı, Memenin dik ve yukarıda görünmesi, Meme üzerindeki deride şişme, Portakal kabuğu görünümü, Meme başında çekilme, Komşu lenf bezelerinde büyüme..

Meme kanserinden korunma konusunda ise;

Genetik etkenler (değiştirilemez), Fiziksel-kimyasal etkenler (değiştirilebilinir), düzenli aile hayatı yaşamak, sağlık hizmeti alınan yerlerin güvenirliğine dikkat etmek, aşı yaptırmak, sarılık aşısı, rahim ağzı kanseri aşısı, sağlıklı besinler tüketmek, sigara ve alkol kullanmamak, ultraviole ışınlarından sakınmak, işyerlerinde iş güvenliğine uymak, spor yapmak gibi konular anlatıldı.

İzleyenler arasında bulunan meme kanserli hastalar, yaptıkları konuşmalar ile diğerleri için cesaret kaynağı oldular ve kanserden korkmak yerine geç kalmaktan korkma konusunda izleyenleri uyardılar.

Toplantı, Üsküdar Milli Eğitim Müdür  ve müdür muavini İlyas TEKİN ile Hasan Basri YAZICI’nın bilim adamlarımıza teşekkür belgesi ve armağan takdimleriyle tamamlandı.

Haber Derleme:Selami Çelebi

 

May 09

Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel

Haber Tarihi: 30 Nisan 2012 Pazartesi Saat 13:53
İhlas Haber Ajansı  [3579339]

Ordu Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği tarafından “Meme Kanseri, Korunma Yolları, Erken Teşhis ve Tedavi” konulu son derece önemli ve anlamlı bir açık oturum organize edilmiştir. 

Ordu Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği tarafından “Meme Kanseri, Korunma Yolları, Erken Teşhis ve Tedavi” konulu son derece önemli ve anlamlı bir açık oturum organize edilmiştir. Oturum başkanlığını Türkiye’nin kanser alanında en önemli isimlerinden olan Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Emekli Tabip Albay Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK’ in yaptığı açık oturumda yine ülkemizin değerli onkologlarından ve A. Aydınlar ocağı üyeleri Prof. Dr. Mustafa YAYLACI, bir diğer önemli isim plastik cerrahi uzmanı Hüseyin UYGUN ve asistanı Evrim AKBOĞA görev almışlardır.

Açık oturumda  Prof.Dr. İbrahim Öztek, kadınlarda son yıllarda artış gözlenen meme kanseri hakkında detaylı genel  bilgi verdi. Öztek, kansere yakalanmamak için başta beslenme olmak üzere dertten ve gamdan uzak durulması gerektiğini ifade etti. Aslında kanserden değil geç kalmaktan  korkulması gerektiğinin  altını çizen Öztek, “Günümüzde tıp çok ilerledi. Erken teşhis yöntemleri gelişti. Teşhis ile birlikte tedavide de son derece önemli aşamalar kaydedildi. Bu hastalık henüz küçük çaplarda iken erken yakalandığında, erken teşhis  konulduğunda tedavisinde de kesin sonuçlar alınmaktadır. Geç kalınmış olgularda ise göğüsün koltukaltı bezeleri ile birlikte alınması gerekecektir. Onun için kanserden değil, geç kalmaktan korkulmalı. Sizler biz hekimlerin bacımız, kızımız, ablamız veya  anamızsınız. Sağlıkla  ilgili olarak hekimden utanılmaz. Göğsünüzde en ufak bir şişlik hissettiğinizde hemen en yakın doktora başvurun” dedi.

Op.Dr. Hüseyin Uygun ise yaptığı konuşmada işin cerrahi yönü hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler verdi. Slaytlı gösteriler eşliğinde yaptığı konuşmasında erken teşhisin hem hasta hem de hekimin  işlerini kolaylaştırdığını belirterek, “Her kadın kendi kendini ayda bir, banyodan sonra ayna karşısında kontrol etmelidir. Bu kontrol önce gözle olur. Acaba göze çarpan bir değişiklik, simetrik düzensizlik, çekilmeler  veya çukurlaşmalar varmıdır, Sonra  hanımlar kendilerini kontrol elleri ile kontrol etmelidirler. Ele gelen bir şişlik, sertlik    eline gelecek bir şişkinlik  veya bir başka değişiklik bu hastalığın belirtileridir. Fakat her şişlik veya ur da kötü huylu değildir. Sizler  bu gibi durumlarda hiç vakit kaybetmeden derhal bir cerrah veya onkoloğa gitmelisiniz” diye konuştu.

Prof.Dr.Mustafa Yaylacı da, kanser haslığının  korunma yolları ve tedavi yöntemleri hakkında katılımcıları bilgilendirdi. Günümüzde tıbbın çok ilerlediğini vurgulayan Yaylacı,  hastalığın aşamasına göre hareket ettiklerini ifade etti.  “Bu hastalığa yakalanan hastalarımızı ilk etapta ameliyat etmeyi düşünmüyoruz. Önce  kemoterapi, immünoterapi, hormon tedavisi veya bir  başka cerrahi dışı  yöntemlerle tedavi etmenin yollarını arıyoruz. Ancak bunlardan bir netice alamazsak bu kez  mecburen cerrahi yöntemleri  uyguluyoruz. Cerrahi uygulamalar sonrası da estetiğe verilen önemle, olabilecek şekil bozuklukları da değişik yöntemlerle düzeltiliyor. Hastalarımızın bu hastalığa yakalanmamaları  için  bol bol meyve ve sebze tüketmelerini, genetiği ile oynanmış her türlü meyve ve sebzelerden uzak durmalarını ve bol spor yapmalarını öneriyoruz” . diye konuştu.

Oturumun  soru ve cevap bölümü de son derece yararlı geçti. Yaklaşık 150 kadar her yaştan bayan katılımcının soruları tek tek cevaplandırıldı.   Prof.Dr.İbrahim Öztek, kendisinin de Mesudiye’li olduğunu belirterek, “Hemşerilerimle bir arada bulunmaktan dolayı çok mutluyum. Sizlere bundan sonra da her konuda yardımcı olmaya hazırım. Yeterki beni çağırın. Benim birlikte bu oturumda görev alan, davetimize icap eden çok değerli Mustafa hocama ve  Hüseyin hocama da sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum ” dedi.

Dernek başkanı Yücel İNAN’da teşekkürleri ile birlikte panelistlere birer şilt takdim etti.  – İstanbul- İHA

» Yeni yazılar