Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 22

KUR’ANIN AYNASINDA TÜRKLER

A.Kemal GÜL

Yüce Yaratanın Doğu ciheti ve Turan yurduna yerleştirdiği Türk Milletinin, Orta Asya’nın kendine has doğal iklimi ve çok zor şartları ve bir ilahi inayetin tasarrufu altında nasıl büyüyüp geliştiği, insanları idare etme, büyük millet olma ve koca, koca büyük devlet ve imparatorluklar kurma geleneğinin nasıl geliştiği ilahi bir bakışla incelemeye alınmalıdır.
Kuranın imanı ile Müslüman Türk Milleti’nin asil kanının birleşmesi, onun İslami Şahsiyetinin nasıl teşekkül ettiği, bunun temel yapı taşları ve bu büyük hizmeti göğüslemek için, nasıl ehil ve şerefli bir millet haline getirdiği üzerinde tefsircilerin çalışma yapması üzerlerine vacip olmalı.
İslam dini ve onun verdiği yeni iman gücüyle, Türk Milleti, milli bütünlüğünü sağlamış, İslam dini onun millet varlığına kefil, onu her türlü büyük bela ve felaketlerden koruyacak bir iman gürlüğü vermiş ve ona çelikten bir zırh olmuş, ona yeni bir şahsiyet kazandırmış, onun bütün hücrelerine yeni bir iman dokusu kazandırmış ve Kur’ani bir tabirle bir cehennem çukuruna düşerek bu ateşte yanıp yok olmasını önlemiştir. Artık bu yeni oluşumda Türk deyince İslam ve İslam denilince de Türk gelecekti.
Nitekim Cenab-ı Hak El-Maide Suresinin 54. Ayetinde ufukları dolduran gür bir seda ile bu yeni devirde Müslüman Türk Milleti’ne hitap etmiş:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfüdür, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”
Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah’ı severler, itaatine koşar, isyandan kaçarlar.
Öyle bir kavim ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar.
Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm’a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır.
***
Şimdi asıl mesele; Kuran-i Kerim’e birde bu açıdan bakmak ve Kur’an aynasında Müslüman Türk Milleti’nin muhteşem bu ilahi şahsiyetinin görüntülerini ortaya koymak, ona insanlığın hayrına olan tarihi yüce misyonunu bir kere daha hatırlatmak ve onu yeniden Türk ve İslam Dünyasının ümidi haline getirmektir.
Bilinmelidir ki, Kuran-ı Kerim’in bir sahabe neslinden sonra bu şekilde övgüsüne mazhar olan dünyada tek millet, Türk Milleti’dir.
Zaten, Kuran-ı Kerim’in Müslüman Türk Milletinden asıl beklediği de budur ve emperyalistlerin asıl korktuğu değişik eylemlerle durdurmaya çalıştığı da bu asil milletin Orta Doğu İman hâkimiyetini bir cihan hâkimiyetine dönüştürecek gen yapısına haiz olmasıdır.
Diyanetin ve tefsircilerinin ana misyonu bu anlayışta vuku bulmalıdır. Ve Gür Sesle sormak gerekir: Ey tefsirciler! En büyük payı bütçeden alan Ey Diyanet Teşkilatı!
Şayet siz! On asır Kuran-ı Kerimin bayraktarlığını yapan, Kaşgar’dan Viyana önlerine kadar yayılan bu geniş coğrafyayı mübarek kanı ile sulayan yeni, yeni birçok İman Destanları yazan, Kuran-ı Kerim’i mübarek kanı ile tefsir eden, Müslüman Türk Milleti’ni göz ardı edeceksiniz! Onun mübarek kanını Kuran- Kerim’le asla yüzleştirmeyeceksiniz!.Bu taktirde, Allah aşkına , asırlardır neyin tefsirini yapıyorsunuz?

 

 

 

Ara 30

Milli Marşımıza Ve Türkçe’ye Yapılan Saygısızlık ve Bir Sapıklık Örneği

Mustafa E. ERKAL

Bir sözde üniversitemizde Arap severliği o kadar mesafe almış ki, rektörlük kontrolündeki bir öğrenci kulübü Dünya Arapça Günü’nü kutluyor. Kulübün ismi de Genç Kalemler… Öğrencilere ve bu faaliyette bulunanlara kızılmamalıdır, esas bunları cahil bırakan hoca kılıklı adamlara bakmak lazım. Herhalde bundan dolayı hocalıkta ayağa düşmüş. Artık herkes birbirine “hoca” diye hitap ediyor.

Toplantıda Türk milletinin hür ve bağımsızlığının sembollerinden İstiklal Marşımızın bir kısmı Türkçe ve Arapça birlikte söylenmiş. Bu örnek bir yönüyle cehalet, öbür yönüyle de hıyanet kokuyor. Bu işgüzarlık ve bir nevi soytarılık herhalde Türk-Arap kardeşliğini arttıracak değil. Biz tarih boyu istesekte Arap asabiyetinden ve ırkçılığından Arapları kurtaramadık. Son Suriye’deki gelişmelerde ümmetimizin ABD-İsrail güdümündeki önemli bölümünün Birleşmiş Milletlerde aleyhimize oy kullandığı unutulamaz. Filistin’de dahil…

Arapçaya çevrilmiş İstiklal Marşının hiçbir ciddi gerekçesi olamaz. Olsa olsa havalı binalarına rağmen bazı üniversitelerde dolaşan öğretim üyelerinin boş ünvanlı olduklarını ve kalitesizliklerini belgeler. Marşın harf devriminden önce yazılmış olması ne ifade eder ki. 1928 ve Cumhuriyet öncesi de Osmanlı’nın eğitim ve öğretim dili dünya dili olan Türkçe idi. Alfabe değiştirmemiz marşın Türkçe olduğunu silemez. Eski alfabenin birçok ülkede geçerli olduğu dönemlerde oralarda milli ve devletin dili konuşuluyordu. Bugün de farklı değildir. Kaldı ki toplantıyı düzenleyen öğrenci kulübünün mensupları Arap ülkelerinden gelen Arap asıllı öğrenciler değillerdir. Yapılan rahmetli Mehmet Akif’e ve İstiklal Marşına ve de Türkçeye açık bir saygısızlıktır.

Ara 30

Üsküdar Üniversitesinde Sigara İle Savaş Sigaranın Zararları, Akciğer Kanseri Ve Spor

Üsküdar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek ve yardımcısı Öğretim Görevlisi Eda Yetimoğlu, Üsküdar Üniversitesinde sigara ile savaş başlattılar. Bu savaşın diğer üniversitelerde de amansız bir şekilde başlatılmasını belirttiler. Gerekirse arzu eden tüm eğitim kurumlarında konferans vermeye hazır olduklarını bildirdiler. Prof. Dr. İbrahim Öztek, bilim ve spor adamı olarak bu konuda da dünya çapındaki iki önemli kuruluşun başında. Bunlardan biri Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı, diğeri ise; Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ve Spor Platformunun başkanı.

Öztek bugün verdiği seminerde konu ile ilgili çok önemli bir giriş yaptı: “Sigara ile başlayan uyuşturucu, insan eli ile üretilen, insanı insanlığından eden, insanın masumiyetini yok eden, insanın özgürlüğünü, hür iradesini, insani yüksek değerlerini ve erdemlerini elinden alan
en acımasız ve kahredici bir canavardır”.

Akciğer kanserinin bir numaralı nedeni Sigara dumanıdır. İçimize çektiğimiz bu dumanın içinde bulunan radyoaktif madde de içeren binlerce zehirli madde önce solunum yollarını tahrip ediyor. Sonra tahrip ettiği bu alanlara zehirli maddelerini sıvazlıyor. Bu zehirli maddelerin altındaki hücreler yavaş yavaş kötü yönde şekil değiştiriyor. Bu değişiklikle hücreler kanser hücresi halini alıyor ve buradan büyüyerek büyük kitleler oluşturuyor. Eğer zaman zaman geniş kapsamlı tıbbi muayenelerden geçmiyorsak, bu kötü tümörlerin bir kısmı hiçbir bulgu vermeden portakal büyüklüğüne ulaşıyor ve tanımlandığı zaman da artık iş işten geçmiş oluyor.

Günde bir paket sigara içen insan, hiç sigara içmeyenlere oranla en az on misli akciğer kanserine yakalanma rizki taşıyor. Sigara dumanı ile temas etmeyen pankreas, karaciğer ve idrar kesesi gibi organlarda da sigaranın sebep olduğu kanserlere sıkça rastlanıyor.

Türkiye’de sigara içimine erken yaşta başlandığı için buna bağlı ölümler en çok ortalama 50 yaşında görülüyor. Gelişmiş batı ülkelerinde ise en çok ölüm 60-65 yaşlarında oluyor. Geç tanımlandığı için de hastalar ameliyat şansını kaybediyor. Bunun yanı sıra yine ülkemizde sigaraya bağlı akciğer kanseri ile sigaranın sebep olduğu kalp damar hastalıklarından yılda yaklaşık yüz elli bin kişi hayatını kaybediyor. Amerika’da Bu rakamın iki yüz bin kişi olduğu belirtiliyor.

Sigara içen annelerde, sigara etkisi ile bebeğe giden damarlar daralıyor. Öyle olunca da bebeğe az miktarda oksijen ve az miktarda hayati besinler ulaşabildiği için bebek zekaca geri, yapı taşlları eksik ve hatta sakat olarak dünyaya geliyor. Emziren anne sigara içiyorsa nikotin sütten çocuğa geçiyor ve süt emme yaşındaki bebek sigara tiryakisi oluyor.

Çocukların % 27’ si 7-13 yaşında, % 37’ si ise 14-16 yaşında sigarayı deniyor. Bu çocukların % 15’i, 13 yaşında, %29’u ise 14-16 yaşında sigara içicisi oluyor.  Ortaokul ve lise öğrencileri arasında yapılan resmi bir araştırmanın sonuçları ise korkunç; 2007 yılında bunların %15’i, 2008 yılında %18’i, 2017 yılında ise %25’i sigara içiyor. Her yıl yedi yüz bine yakın çocuk sigaraya başlıyor. Bir nargile ise kırk sigara zararına eşit olduğu gibi marpuç denilen tutucusu içindeki mikrobu yok etmek ise mümkün değil. Elektronik sigara ise sadece avutma aracıdır. Normal sigaradan hiçbir farkı yoktur.

Sigara en kötü bağımlılık yapan bir maddedir. Kişinin özellikle merkezi sinir sistemini, yani beynini etkiler. Beyinde kimyasal olaylara neden olur. Bir iki saat sigara içemeyen tiryaki çıldıracak gibi olur. Oruç tutan bir sigara tiryakisi on sekiz saat kendini tutar ama iftar eder etmez sigara yakar. Bunun psikolojik etkisi irade ile yenilebilir.

Bugün tütün ekimi ve sigara imalatımızın büyük bir kısmı Amerikalıların eline geçmiştir. Tütünümüz artık Genetiği değiştirilmiş tütün haline gelmiştir. Bu da bu sigarayı içen insanlarımızın kısa bir zaman sonra kısırlaşacaklarına işarettir.

Günümüzde devletler, bozulmuş insan sağlığını düzeltmek için bütçelerinden çok büyük paylar ayırırken, sağlığın korunması için aynı duyarlılığı göstermemektedir. Sosyal ve ekonomik düzeyleri düşük toplumlarda, aynı zamanda eğitim ve kültür eksikliği, insanları suç işlemeye ve kötü alışkanlıklara yöneltmektedir. Yine bu toplumlardaki ortam koşulları, uyuşturucu alışkanlığı ve kullanımını da teşvik etmektedir. Aile ve arkadaş ortamları konuya sahip olma alanlarıdır. Bu konuda basın yayın organlarımıza sinema film ve dizilerine, öğretmenlerimize büyük iş düşmektedir.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütünün (OECD) verilerine göre Türkiye’de küçük büyük on beş milyon insan sigara içiyor. Bunun % 38’i erkek, %11’i kadın. Bir yılda sigaraya 22 milyar lira ve sigaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine en az 10 milyar olmak üzere, toplam 32-35 milyar lira harcıyoruz. Bu parayı havaya üflüyoruz. Bu para ile her yıl İstanbul hava limanından üç tane, Marmaray Çanakkale veya Yavuz Sultan Selim köprüsünden dört tane, hatta iki tane nükleer santral yapmak mümkün. Hele bu kadar para eğitime harcanacak olsa, en başarılı üniversitelerimiz dünya sıralamasında 400. sıralarda kalmazdı.

Sigaraya karşı en önemli kalkan spordur. Bu nedenle geleceğimiz olan çocuklarımızı ana kucağından itibaren spora yönlendirmeliyiz. Özellikle yüzme, jimnastik ve atletizm ile mücadele sporları onlara temel spor bilgisini kazandıracaktır. Sporla birlikte müzik, resim, folklör, okuma, ve kültürel etkinlikler de çocuğu kötü alışkanlıklardan uzak tutacaktır.

 

AKCİĞER KANSERİNİN KLİNİK BULGULARI

  1. Akciğer filmlerinde daha önce olmayan bir lekenin tesbit edilmesi.
  2. Öksürük.
  3. Akciğerden gelen kanama.
  4. Hırıltılı, ıslık çalar şekilde nefes alıp verme (wheezing).
  5. Gırtlakta darlık oluşması ve bu darlıktan dolayı sesli soluk alma (stridor).
  6. Nefes darlığı.
  7. Çabuk yorulma.
  8. Halsizlik.
  9. İştahsızlık.
  10. Kilo kaybı.
  11. Sebepsiz omuz ve sırt ağrıları.
  12. Boynun şişmesi.
  13. Ses kısıklığı.
  14. Boyun bezelerinin ele gelmesi.
  15. El parmak uçlarının, trampet çubuğu gibi topaklaşması.

Oca 09

Mihal Gazi ve Söğüt’teki İlk Kabri

Emrah BEKÇİ

 

Tarih dediğimiz bilim geleceğimizi aydınlatan güneş gibidir. ‘’Geçmişini bilmeyen, geleceğine yön veremez’’ sözü, farik mümeyyiz her millet evladının kulağına küpe olması gereken bir nasihattir.

Tarihimizin Anadolu’da ki kuruluş seneleri gerek kaynakların azlığı gerek ise meraklı ve araştırmacıların kolaya kaçıp, masa üzerinden günümüz teknolojisini kullanıp, sahaya inmeden yaptıkları sığ araştırmalar ile kirlenmiş durumda.

Oysa geçmiş geleceğin aynası konumunda. İşte böyle bir geçmişe sizleri davet edip, tarihimizde ‘Köse Mihal’ olarak meşhur bulunan Osman Gazi’nin can yoldaşı hakkında çoğunluğun ilk defa duyacağı birkaç husus sizlere aktarmak istiyorum.

Böylelikle Türk Milletinin bir evladı olarak, asil tarihimize küçük bir zerre eklemiş ve hafızaları tazelemiş olacağım. Anadolu kuruluş dönemi ile ilgili kaynakları okurken XII. Asırla alakalı, Ertuğrul Gazi kök, Osman Gazi baş, bu baştaki şuurun Şeyh Edebali dışa bakan gözün Köse Mihal Gazi, bu gövdenin elleri, ayakları, kulakları vs. da Dursun Fakih, Turgut Alp, Aykut Alp, Gündüz Alp, Abdurrahman Gazi ve Hasan Alp, Karamürsel, Samsa Çavuş, Akça Koca Saltuk Alp, Konur Alp gibi alpler ve erenler olduğunu okumuştum.

İşte bu kadronun gözü ise ‘Köse Mihal Gazi’…

Bizans’ın Harmankaya tekfuru ve Karakaya hâkimi olan ‘’Köse Mihal’’ veya ‘’MihalGazi’’diye tanınan ‘Abdullah Mihal Gazi’XIII-XIV. Asır arası yaşamıştır.

Osman Gazi’nin yok edilmesi planlarına karşı onu ustalıkla ve dostça koruyan büyük muhafız…Üç buçuk asır boyunca Osmanlı akınlarında 50 binlik akıncı birliklerine komuta etmiş bulunan Mihaloğulları sülalesinin Atasıdır…

Zafer ve fetihlerdeki başarılarına mükâfat ve kılıç hakkı olarak kendisine verilen bütün servetini, emlakini ve varlığını Milli ve dini hizmetler için vakfederek tarihe ‘HarmankayaMalikanesi’niarmağan eden kahramandır…

Günümüzde Mihal Gazi ile ilgili bazı yanlışlıklar vardır ve düzeltilmesi gereklidir. Okuma notlarımda Merhum Tahsin Yaprak’ın (ö. 2013 Vaiz, Ankara) aşağıdaki hususları aktardığını ve düzeltmeleri yaptığına şahitlik ediyoruz;

‘’…ortada tarihi yanlışlıklar vardır ve bunlar bilerek veya bilmeyerek halk arasına yayılmak ta, gerçekleri şüphe bulutlan ile örterek bulanma meydana getirmektedir. Burada iki nokta vardır:

  • Mihal Gazi’yi, kendi torunlarından aynı adı taşıyanlarla karıştırarak, yaşadığı ve yattığı yerler hakkında ihtilaf çıkması.
  • Sarayının ve türbesinin bulunduğu ve Söğüt’le ilgisi hem coğrafi hem de zamanın ulaşım imkanları bakımından en kesin ve kolay olan Harmankaya’nın hiç mümkün olmayan yerlerde gösterilmesi.

Birinci tarihi yanlışlık, torunlarına dedelerinin ismi verilmesinden ve ced adının sülale adına alem olarak yerleşmesinden doğuyor. İkinci yanlışlık ise, sağlam biraraştırma yapmadan duyduğunu nakletmekten doğuyor. Gerçekten Kâtip Çelebi’nin ‘Cihannuma’ adlı yarım kalmış olan Coğrafya kitabı, 18. asır ortalarında İbrahim Müteferrika matbaasında basılırken, Anadolu coğrafyasına ait bilgiler, çeşitli yerlerden toplanıp kaynak gösterilmeden kitabın arasına katılmıştır. İşte bu katma yapılırken, ilk vekayinamelerden yalnız Neşri’de görülen ‘’Köse Mihal’in Osman Gazi İle Olan İlk Bir Kavgası’’masalıyla birlikte Harmankaya’nın, Harmancık olduğu tahrifi müsebbibi de odur. Çünkü Neşri, aslında Harmankaya’yı Sakarya’nın üstünde, yani Söğüt İnhisarına mücavir olduğunu kaydetmiştir. Özellikle,Ahmet Vefik Paşa’nın Rüştiye’ler için yazıp ilk basımını 1869 da yaptığıve defalarca basılan ‘’Tarihi Osmani’’ sinde yazdığıyanlışlığı, daha sonra ‘’Lehçe-i Osman’’ isimli eserinde düzeltiyor ve tamir ediyor.’’

 

Okuma notlarımda Mihal Gazi’nin Rum değil ‘Türk’ olduğuna şahitlik ediyoruz.Ayrıca Rumcayı da iyi konuşamadığı,iyice öğrenmesine bile zaman müsaade etmemiş. Kısacası Mihal Gazi Türk ve Türkçe konuşuyordu.(V.D.4/136) Nitekim Merhum Ekrem Hakkı Ayverdi(ö. 1984) ‘’Dinen HristiyanOrtodoks, IrkenTürk idi’’ kaydını açıkça belirtmiş.

 

Köse Mihal’inMüslüman oluşunu ve Osman Gazi’ye iltihakını en doğru şekilde yazanVakanüvis Oruç Bey ve ona katılanlardan. Aşık Paşazade, Solakzade, SüziÇelebive Mehmet Nüzhet Paşa gibi tarihçilerin de nakletmiştir.

HarmankayaMalikanesi’nin; merkezi Söğüt’te Ertuğrul Gazi türbesinden kuzey doğu yönüne bakıldığında kuş uçumu 30 Km. mesafede görünebilen Harmankaya’nın önünde kurulu Harmanköydür. Sonradan kışlak yeri olarak 20 dakikalık mesafede batı yönünde Karakaya kurulmuş ve buraya da Karakaya hakimliği denilmiş.

Mihal Gazi’nin türbesi Harmankaya köyünün güneydoğu kısmında olup, aynı köyde buranın türbedarlığını yapmakta olan bir ailenin elinde son defa Sultan Abdül Aziz tarafından verilmiş bir (Türbedarlık Beratnamesi) bulunmakta iken, 62 yıl kadar ·önce İnhisar nahiyesi müdürü Hüseyin Bey delaleti ile bir araştırmacının faydalanması için ellerinden alınmış ve bir daha iade edilmemiş.

Mihal Gazi’nin Harmankaya malikanesi vakfiyesine ait XV. Asırdan kalma 20 sayfalık vakfiye defterininde yine 57 yıl kadar önce Prof. Dr. Afet İnan, Mihal Gazi nahiyesi ilk müdürü ve eski Söğüt Belediye Reisi Mustafa Karabudak’dan incelemek için almış ve bir daha iade etmemiş.

Burada, bu merhumları zan altında bırakma niyetim asla bulunmadığını peşinen beyan ederim. Amacım hangi belgelerin kimlerin elinde bulunduğuna işaret buyurmaktır.

İnhisar, Çayköy, Karaoğlan, Gümele; Sarıcakaya, İgdir istikameti üzerinden Göynük, Mudurnu, Akyazı, Karasu hattı içinde kalan bölgeler ve Gölpazarı Taraklı havzasını içine alan büyük bir Sakarya koyu Harmankaya Malikanesi olarak Mihal Gazi tarafından vakfedilmiştir.

 

Mihal Gazi’nin Harmankaya’da bulunan Merhum Tahsin Yaprak tarafından bizzat yazılı olarak müracaat edilerek; 7.3.1986 gün ve 1955 sayılı kararla, korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı özelliği taşıdığından tescil edilmiştir. Rabbim Merhum Tahsin Yaprak’tan razı olsun.

Osman Gazi’den ve Bursa Fethinden sonra Orhan Gazi devrinde ve Yenişehir seferinde vefat eden Mihal Gazi için, Sultan Abdülhamid Sani, Osman Gazi ve Mihal Gazi arasındaki dostluk ve sadakatinin hatırasını unutturmamak için, Söğüt’te Ertuğrul Gazi türbesinin kıblesinde bir kitabe diktirmiş ve bu kitabeyi, Osman Gazi’nin ilk gömüldüğü kabrin üzerine koydurmuştur.

Bunun sebebi ise, Osman Gazi Bursa’ya nakledilince kabri boşalmış, bundan bir müddet sonra (Tahminen M. 1327) deMihal Gazi vefat edince Osman Gazi’nin yerine defnedilmiş, Osman Gazi’ye bağlılığını böylece aynı kabre yatarak göstermiştir.

Daha sonra da Mihal Gazi, asıl sarayının bulunduğu Harmanköye götürülerek şimdiki türbesine tevdi edilmiştir. Bugünkü türbeyide yine Abdülhamid Sani yaptırmış ve Harmanköylülerce tamir edilmiştir.

İşte Sultan Abdülhamit’in Ertuğrul Gazi Türbesi’ni ve etrafındaki bütün kabirleri tamir ettirdiği zaman (M.1886-1887) Osman ve Mihal gazilerin müşterek kabirlerini de tanzim ettirerek üzerine koyduğu kitabeye şu beyitleri yazdırmıştır:

Badi-i SaltalantSahibiül-Gaza Osman Han,

Yediyüz Yirmi Altı Dahil-i Selam Oldu.

MedfendenAlup Da Bursa’ya Nakletti Orhan Han,

Medfen-i Mihal Gazi İçün Nam-ı Makam Oldu.

 

Yukarıda kısaca ve okumalarım esnasında süzmüş olduğum bilgileri siz değerli ilgililere aktarmaya gayret ettim. Mihal Gazi kuruluş dönemi için çok önemli bir karakter olduğunun altını çizerek; genç nesillerimize bu asil inşaları detaylıca anlatmak ve yazmak milli bir vazife olacağının altını çizmek isterim.

 

Ara 30

Neden?

Halil ALTIPARMAK

Israrla söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim.

Tarihi bilmek, yaşanmışlığı tarihi seyri içinde öğrenmek ve bu öğrenileni de anlatmak ve yazmak yeterli değildir.

Yaşanmışlığı, sorular sorarak, sorgulayarak, yani, diğer bir ifade ile Felsefe yaparak, Tarih Felsefesi yaparak, tarihi öğrenmek, anlamak, anlatmak, yazmak şarttır. Aksi halde, herkesin okuyup öğrenebileceği konuları siz de öğrenmiş olursunuz, o kadar.

Bakınız!

Şimdi, bir takım sorular soralım ve cevabını hep beraber arayalım, araştıralım, düşünelim! Yani, sorgulayalım!

Hangi konuda?

Millî Mücadele’nin başlaması ve devamı konusunda.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal ATATÜRK, o tarihte nerede? Adana’da.

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. Maddesi, galip devletlere, gerek gördüklerinde ülkemizin topraklarında istedikleri yeri işgal etme imkânı veriyordu.

Buna göre, İngilizler imzadan 3 gün sonra Musul’u işgal ettiler. Bu işgal, İngilizlerin Anadolu’yu işgale başlayacaklarının da habercisi idi.

Mustafa Kemal, bu gerçekleri, yerinde ve yaşayarak görmüştü. Bu nedenle de, işlerin daha da kötüye varacağını anlamış olduğundan, İstanbul Hükümetini telgraflarla uyarmaya başladı. Onlara: Silahları teslim etmeyin, işgalleri kabul etmeyin, askerin terhisinde acele etmeyin, kısaca, dik durun ve dik duracak bir Hükümeti kurun diye sürekli sıkıştırdı.

ATATÜRK, Adana’da işgalleri bizzat gördüğü için;

“Bende bu vekayiin ( Millî Mücadele) ilk hiss-i teşebbüsü (mücadeleye girişmenin gerekliliği), Adana’da, bu güzel şehirde vuku bulmuştur(meydana gelmiştir)” demiştir, 15 Mart 1923’te Adana’yı ziyaretinde.

Burada, bir takım hazırlıklar da yapmıştır. Bu hazırlıkların başında, bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yapmış, halk ile temaslar kurmuş ve nabız yoklamıştır. Adana ve çevresinin işgalleri kabul etmeyeceğini anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, İstanbul’a yaptığı uyarıların uygulamasını bu bölgede yapmıştır ve işgale karşı durma girişimlerinin temelini atmıştır.

Bu durumu açıkça gösteren bir konuyu ifade edebiliriz:

Anadolu’da işgalci güçlere karşı sıkılan İLK KURŞUN o zaman Adana’ya bağlı olan DÖRTYOL ilçemizde Kara Mehmet tarafından atılmıştır.

ATATÜRK, Adana’dan, 10 Kasım’da trenle İstanbul’a hareket etmiş ve 13 Kasım’da Sirkeci Garı’na indiğinde, İstanbul’un işgal edildiğini üzüntü içerisinde görmüştür.

Peki, yanındaki Salih BOZOK’a bu üzüntüsü içerisinde ne demiştir?

“GELDİKLERİ, GİBİ GİDERLER?”

Şimdi soralım; Adana’dan hangi güzel ve kendine güven veren duygularla gitmiştir ki, o gördüğü manzaranın üzgünlüğüne rağmen, bu ifadeyi kullanabilmiştir?

Yazdıklarımı birbirine bağlarsak cevap bulunur.

Gelelim, NEDENLERE!

Dörtyol’da düşmana atılan kurşun, İzmir’in işgalinde düşmana atılan kurşun, NEDEN İstanbul’un işgalinde atılmamıştır.

Boğazda gemiler demirlemiş, toplarını Dolmabahçe Sarayı’na doğrultmuşken, NEDEN karşı konulmamıştır?

Fransız komutan Desperey, Fatih’ten, Türk Milleti’nden intikam almak için beyaz bir at üzerinde Fatih Sultan Mehmet edası ile Beyoğlu’nda gezerken, NEDEN, ölüm bile olsa karşı konulmamıştır?

Ülkenin PAY-İ TAHTI işgal edilip, düşman çizmeleri altında inim inim inlerken, NEDEN, süklüm püklüm oturulmuştur?

Yunan, Fransız, İngiliz Bayraklarına selam vermeden geçen Türkler, yaşlı, kadın demeden dayak yerken, NEDEN, feryatlar duyulmamıştır?

Uzun bir aradan sonra kurulan Meclis-i Mebusan basılıp, Mebuslar, bir suçlu gibi kamyonlara doldurulup Malta’ya sürülürken, NEDEN, göz yumulmuştur?

İstanbul Hükümetinin başına, Millî bakabilen bir tane eleman yokmuş gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Damat Ferit NEDEN getirilmiştir?

İstanbul Basını içerisinde işgali destekleyen çok sayıda yazarın olması NEDEN normal görülebilir?

EN ÖNEMLİSİ DE,TÜRK MİLLETİ, İZMİR’İN İŞGALİ ÜZERİNE  ÜLKENİN HER TARAFINDA OLAĞANÜSTÜ TEPKİ GÖSTERİRKEN, PAY-İ TAHTIN, YANİ DEVLETİN KALPGÂHI OLAN İSTANBUL’UN İŞGALİNE BÖYLE BİR TEPKİ GÖSTERMEMESİ NEDEN?

Bu NEDENLERİN cevabını herkes arayıp bulacaktır.

Ara 05

Öğretmenler Günü ve Düşündürdükleri

Av. Mustafa ÖZKURT

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün başöğretmen olarak kabulünden hareketle, 26 Kasım 1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Öğretmenler Günü Kutlama Yönetmeliği” doğrultusunda her 24 Kasım öğretmenler günü olarak kutlanılmasına başlanılmıştır.

Öğretmenler Günü ile bir meslek olarak öğretmenlik yaparak bizleri hayata hazırlayan (daima saygı duyduğum) , aziz öğretmenleri hatırlayıp, onurlandırmak amaçlanmıştır.

Her meslek saygın ve kutsaldır. Ancak iki mesleğin bende farklı yeri vardır. Bunlardan bir öğretmenlik diğeri doktorluktur. Her meslekte yapılacak hatalar düzeltilebilinir. Fakat öğretmenlik ve doktorluk mesleği icra edilirken hataya yer yoktur. Öğretmenlik sade bir meslek değildir. Aynı zamanda ustasının elinde bir sanattır. Bu sanatla insan şekillendirilir.

Eğitim/öğrenim boyunca birçok öğretmenle karşılaşılmasına rağmen ilkokul öğretmeni kolay, kolay unutulmaz. İlkokul öğretmeni yaş ağaca şekil verendir. Bu şekille insanın hayattaki çizgisi belirlenir.

İlkokul öğretmeni sadece öğreten değil, öğretirken eğitendir de.

Bir üniversite bitirerek veya daha fazla tahsil yapılarak öğretici olunur, ancak öğretmen olunmaz.

Daha evvelce öğretmen yetiştirmek için öğretmen okulları vardı. Ortaokuldan sonra gidilen bu okullarda sınıf öğretmeni yani ilkokul öğretmeni yetiştirilirdi. Bu okullar öğretmen yetiştirmek içindi.

Hangi gerekçelerle olursa, olsun öğretmen okullarının kapatılması ülkemiz açısından zararlı olmuştur. Bu gün öğretmen okulu mezunu öğretmenleri göremememizin sonucunda eğitim seviyemiz perişan hal aldı. Öğrenim yedi yaşında da, yetmiş yaşında da olur. Fakat eğitim için bunu söyleyemeyiz. Eğitimi verebilmek için bu konuda yetiştirilmiş olmak gerekir.

Resmi Gazetenin 24 Haziran 1973 tarihinde yayımlanan 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu Öğretmen Okullarının sonunu getirdi. Sonu gelen öğrenim değil EĞİTİM idi.

Bu güne baktığımızda her iktidar değiştiğinde değil, her bakan değiştiğinde Milli Eğitimimize neşter vurulmaktadır. Eğitim sistemimiz yazboz tahtasına döndü. Oysaki eğitim meselesi her türlü siyasetin üstünde görülmesi gereken asli ve milli bir yapıdır. Eğitime siyaset müdahale etmemelidir. Eğitim bir ülkenin geleceği ve onu ayakta tutan temel direktir. Bu nedenle Milli Eğitim Temel Kanunu denmiş ve ancak temel yerinden sökülmüştür.

Her kurum ve kuruluşta aksaklık olabilir. Aksaklık var diye, aksaklıkların giderilmesi yerine onu ortadan kaldırmak akla zarardır. Hastalıkta son çare cerrahi müdahaledir. Lakin bizde bu konuda ilk akla gelen kesip atmak olmuştur.

Geleceği yakalamak için geçmişteki aksayan yönleri de dikkate alınarak öğretmen okullarının açılmasında yarar safhası geçilmiş, zaruret halini almıştır.

Kuruluşundan yasal nedenle kapanmasına kadar “Eyüp Milli Eğitim Derneği” Başkan Yardımcılığı görevini yapmam nedeniyle bu yazıyı kaleme aldım.

Bu konuda işin mutfağında çalışan, asıl söz sahibi yıllarını eğitime vermiş olan öğretmenlere bırakılması gerektiğine de inanıyorum. Eğitimsiz bilgi daima zararlara gebedir.

Eki 29

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası Sonuç Bildirgesi

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası 25-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Amasya’da Amasya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapılmıştır.

  1. Büyük Şuramız, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Milleti’nin bağımsızlığını tehlikede görerek 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele’nin meşalesini yaktığı, Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden kutlu yolun kilometre taşları olan Amasya Tamimi’ni yayınladığı, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaptığı tarihin 100. Yıldönümünde gerçekleştirilmiştir. Türk Milliyetçiliği düşüncesini benimseyen ve Türkiye’nin meselelerini bu açıdan değerlendiren Aydınlar Ocakları olarak, son Şuralarımızı özellikle Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan bu kutlu yolun üzerindeki Ankara, Samsun, Sivas ve Amasya’da gerçekleştirdik.

Amasya, kuruluş ve kurtuluşun en önemli kilometre taşlarından birisidir. Osmanlıya ev sahipliği yapan Amasya, Milli Mücadeleye başlangıç rolünü üstlenerek milli devletimize de kucak açmıştır. Amasya Tamimi ile Türk Milletinin mukadderatının yine bütünüyle Türk Milleti tarafından çizileceği gerçeği ortaya konmuş; Erzurum ve Sivas Kongreleriyle Milli Mücadele fikri ateşlenmiş, Türk Milletinin esir edilemeyeceği kararı perçinlenmiştir. Emperyal güçlerin merhametine sığınarak bir ülke kurtarılamaz ve sürekli kılınamaz. Amasya Tamimi dün olduğu gibi bugün de bize ışık tutmaktadır. Bugün de sözde dost ve müttefik tuzaklarına karşı Türk’ün Milli Mücadele meşalesini canlı tutanlardan birisi de Amasya Tamimidir.

Bu vesileyle Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Anadolu’nun birçok yöresinde Milli Mücadele’ye kanıyla, canıyla, malıyla katılan mücahitleri, Türkiye coğrafyasını darül-harp yerine darül-islâm yapan şehitlerimizi ve gazilerimizi, son olarak “Barış Pınarı Harekâtı” sırasında şehit düşen Mehmetçiklerimizi ve sivil vatandaşlarımızı  rahmet, minnet ve saygı ile anıyoruz. Dün Osmanlı ile uğraşanlar, bugün de Cumhuriyet Türkiye’sini hedef almışlardır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Rahmetli Ebulfeyz Elçibey’in de belirttiği gibi “Sen Türk olduğunu unutsan da düşman hiç unutmaz”. Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet ile coğrafyamız tekrar vatanlaştırılmıştır. Bugün de değişik yerlerde uygulanan açık ve sinsi kuşatma hareketlerini kıracağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

  1. Büyük Şuramız, bekamız için Suriye ve Irak’ta harekâtlar yaptığımız, içerde ve dışarda güvenliğimizi tehdit eden terör örgütleri ve sözde dostlarımızla amansız bir mücadele sürdürdüğümüz, Ege ve Akdeniz’de gasp edilmek istenen haklarımızı savunduğumuz, ekonomik sıkıntılarımızın yanı sıra dışarıdan düşmanca ekonomik tehditlere maruz kaldığımız bir ortamda gerçekleştirilmiştir.
  2. Büyük Şuramızda ele alınan başlıca konular ile bunlarla ilgili çözüm önerileri aşağıda belirtilmiştir:

“BARIŞ PINARI HAREKÂTI” VE SURİYE SORUNU

Aydınlar Ocakları olarak; Türk Silahlı Kuvvetlerinin haklı ve yasal “Barış Pınarı Harekâtı”nı kutladık ve destekledik. Sözde ümmet kardeşimiz dediğimiz İslam ülkeleri, maalesef Hristiyan Batı ülkeleri ile birlikte “Barış Pınarı Harekâtı”na karşı çıkmışlar ve kınamışlardır. Dün Osmanlıya karşı ne yaptılarsa, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne aynı vefasızlık ve ihaneti yapmaktadırlar. Aslında Ortadoğu bir ihanet coğrafyasıdır. Türkiye’nin bir Kürt veya Hristiyan sorunu yoktur, ama bazı Kürtleri kullananların Türkiye’yle sorunları vardır. Bu gelişmeler dolayısıyla Arap ülkeleri ve bilhassa Filistin ile ilişkiler tekrar ele alınmalı ve bugüne kadar yapılan yanlışlardan dönülmelidir. Terörden yana tavır alarak bu harekâta karşı çıkanları da kınıyor ve ayıplıyoruz. Bu konuda özellikle Hun Türklerinin ve Atilla’nın torunları oldukları bilinciyle Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtı”nı uluslararası platformlarda destekleyen Macaristan’ın kardeşçe davranışını takdirle karşılıyoruz. Bu konuda, kardeş Azerbaycan ve Pakistan’ın desteklerine de şükranlarımızı sunuyoruz.

 

ABD ve diğer Batılı müttefiklerinin hedefi, Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de kukla bir Kürt devletçiği kurdurarak İsrail’in güvenliğini teminat altına almaktır. Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtı” ile hedefi, sadece “güvenlik bölgesi” oluşturmak değil, ABD’nin desteklediği PKK terör örgütünün Suriye’de ordu ve devlet kurma projesini tamamen yok etmektir.  Bu tehirli harekat şeref ve haysiyetimizle oynayan terör sevici sözde NATO’daki müttefiklerimize karşı da yapılmıştır. Hedef, Türkiye’nin sadece sınır güvenliği değil, milli varlığı ve bütünlüğüdür.

 

22 Ekim’de Putin ve Erdoğan arasında Rusya’da varılan Soçi Mutabakatı ile  “Barış Pınarı Harekâtı” kısmen hedefine ulaşmıştır. Bu harekat ile terör koridoru oyunu büyük ölçüde bozulmuştur.  Bu sonucun alınmasında kahraman Türk ordusunun kararlı tutumunun büyük payı vardır. Mutabakat’ın  5. Maddesine göre, “Rus askeri polisi ve Suriye sınır muhafızları,  Barış Pınarı Harekat alanının dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafına, YPG unsurları ve silahlarının Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 km’nin dışına çıkarılmasını temin etmek üzere girecektir.” Bu Mutabakat’la Rusya, Suriye’de en etkili aktör durumuna gelmiştir. Ayrıca Fırat’ın doğusundaki Türkiye-Suriye sınırının Kuzey Irak Kürt Bölgesi ile sınır olan PKK/YPG kontrolündeki Kamışlı ve Aynel Arap (Kobani)’nin Mutabakat dışında tutulması, ileride güvenliğimiz açısından oldukça sakıncalıdır. Güvenli bölge, sınırdan 30 km aşağıda terör örgütünü koruyan tampon bölge haline dönüştürülmemelidir.

 

ABD’nin Ortadoğu’daki  bundan sonraki asıl hedefi İran değil; Türkiye’dir. Rusya’nın da Ortadoğu’daki hedefleri ABD’den pek farklı değildir. Bölgede birçok devletin milli menfaatleri  çatışmaktadır. Türkiye’nin amacı, geçici bir tedbir olarak güvenlik bölgesinin tesisi kadar, onun güneyinde ABD’nin  PKK/YPG terör örgütüne bir devlet kurdurma çabalarını yok etmek olmalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı, iyi ilişkiler geliştirilerek Suriye Türklerinin sosyokültürel ve ekonomik hakları desteklenmelidir. Suriye’de huzur ve güvenliğin sağlanması için Türkiye aktif rol üstlenmelidir. Ülkemizdeki kayıt dışı olanlarla birlikte 5 milyonun üzerindeki Suriyelilerin kendi vatanlarına dönmeleri hızlandırılmalıdır. Soçi Mutabakatı’nın 8. Maddesinde “Mültecilerin güvenli ve gönüllü şekilde geri dönüşlerini kolaylaştırmak maksadıyla ortak çalışma yapılacaktır” denilmektedir. Bu maddedeki “mülteci” ifadesi, Türkiye’deki Suriyelilerin hukuki statüsüne uygun değildir. Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak gelen ve Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin hukuki statüsü, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine göre,  “geçici koruma” veya “Geçici koruma sağlanacak yabancılar”dır. Eğer “mülteci” veya “sığınmacı” sayılırlarsa uluslararası hukuka göre Türkiye’nin ilave sorumlulukları üstlenmesi gerekir.

 

Aydınlar Ocakları olarak, Diyarbakır ve diğer bazı illerimizde çocukları PKK tarafından zorla kaçırılıp terör örgütüne malzeme yapılan annelerin feryadına katılıyor ve Diyarbakır Annelerinin protesto hareketini destekliyoruz.

 

MİLLİ DAVAMIZ KIBRIS VE KKTC

 

Kıbrıs’ta Türk varlığını ve KKTC’yi korumak ve kollamak bizim milli davamızdır.  Milli davalar dikkate alınmadan, küresel güçlerden medet umularak milli menfaatler korunamaz. Kıbrıs davasının iyi niyetle ve taviz verilerek çözülemeyeceği artık anlaşılmıştır. Rahmetli Rauf Denktaş’ı Kıbrıs sorunun önündeki engel olarak görenler, bugün Denktaş’ın çizgisine gelmişlerdir. Artık Kıbrıs’ta Türk varlığını reddedenlerle federal yapı artık tartışılmamalıdır.  Türkiye’nin “Barış Pınarı ve Kıbrıs Barış Harekâtı’na karşı çıkan, Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden Mustafa Akıncı, KKTC’ye ve merhum Rauf Denktaş’ın makamına yakışmamaktadır. Derhal istifa etmelidir. Kıbrıs adasındaki zenginlikleri paylaşmayan, ortaklığı reddeden ve Türkleri güdülecek bir azınlık olarak görenlerle hiçbir sorun çözülemez. KKTC’nin kazanımlarından ve Türkiye’nin garantörlüğünden asla vazgeçilmemelidir.

 

TÜRK DÜNYASI’NDA ANLAYIŞ BİRLİĞİ

 

Türk Dünyasında Anlayış Birliğini kurmak zorundayız. Bunun için öncelikle Türk Cumhuriyetleri ve Türk Dünyası akraba toplulukları ile ilişkilerimizi arttırmalıyız.  “Türklük Mensubiyeti Şuurunu” yerleştirmeliyiz. Bugün Türk Milletinin 7 bağımsız devletinin bireyleri, Türk milletinin mensubu oldukları bilincini korumalıdır. Türk Dünyası’nda kullanılan dillerin, Türk dilinin yaşayan birer lehçesi olduğu şuurunu benimsetmeliyiz. Bu lehçeler için Türkiye Türkçesi, Kazakistan Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi vb. adlar kullanmalıyız. Bütün Türk Dünyası’nın birbiriyle anlaşabilmesi için, ortak komisyon tarafından hazırlanan 34 harfli Ortak Türk Alfabesine geçilmelidir.

 

Rusya Federasyonu bünyesinde ki, Müslüman olmayan Türk topluluklarının din adamları Moskova’da yetiştirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu konuda insiyatif alarak müdahil olmalıdır.

 

Türk Dünyası’nın en sancılı bölgesi, Çin egemenliği altındaki Doğu Türkistan’dır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan’da yaşayan Türklere yönelik baskı, zülüm ve soykırım uygulamalarına Uluslararası Hukuk gereğince bir an önce son verilmesi için Türkiye Cumhuriyeti ve diğer Türk Devletleri gerekli girişimlerde bulunmalıdır.

 

TÜRKÇENİN KULLANIMI

 

Türkiye’de 26 Haziran 2017 tarihinde levhalarda %25 yabancı kelime kullanabilme serbestliği verilmiştir. Bu, iki dilli olmaya yönelik bir tavizdir. Bu tavizler,  Anayasamızın “Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir” maddesine aykırıdır ve egemenlik haklarımızla ilgilidir. Son yıllarda bazı Belediyelerimiz, milli bir hassasiyetle tabelalardaki yabancı dille yazılan firma isimlerini kaldırtmaktadırlar. Bu konuda büyük duyarlılık gösteren Amasya Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Sarı’yı tebrik ediyoruz.

 

Son yıllarda Türkiye Türkçesinde iyelik ekinin atılarak kullanıldığını görüyoruz. Bunun sonucunda oluşan tamlama şekilleri, Türkçe isim ve sıfat tamlaması yapısını büyük ölçüde tahrip etmiştir. Mesela “İstanbul Kanalı” olarak kullanılması gerekirken, Türk dilinin tamlama kurallarına uymayan  “Kanal İstanbul” ifadesi son derece yanlıştır. Bilgisayar yazılımları Türkçeye uygun olan F klavye ile olmalıdır. Türkçe alfabede her harfin bir adı vardır. Harflerimizin adlarını İngilizce gibi okumak yerli ve milli olmaktan uzaklaşmak demektir.  (IBM’yi ay bi em, NTV’yi en ti vi vb. gibi)

 

EKONOMİK DURUM

 

Türkiye büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya bulunmaktadır. Ayrıca ekonomimizi perişan etme tehditleri ve gayretleri, dış borç tuzağı, döviz kuruyla oynamalar, üretimi değil tüketimi arttırma, özelleştirme, ithalatı körükleme politikaları da bu krizi giderek artırmaktadır. Suriye krizinde ABD’nin ekonomi üzerinden bizi tehdit ettiği unutulmamalıdır. Askeri başarı sağlamak için, güçlü ve istikrarlı, kırılgan olmayan bir ekonomiye ihtiyaç vardır. Bunun için tüketime değil, üretime dayalı bir ekonomiye geçmek zorundayız.

Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği Çin ve Rusya’ya karşı birçok mal ve hizmette kotalar konulmalıdır. Ülke yararına ve yatırıma dönük bir bankalar yasası düzenlenmeli, bankalar sigorta acentesi gibi çalışmaktan kurtarılmalıdır. Tasarruf mevduatına verilen faiz ile kredi faizleri arasındaki uçurum giderilmelidir. Merkez Bankası bağımsızlığını korumalı, kamu bankaları siyasi amaçlara alet edilmemelidir.

İşçi, memur, emekli kesimi korunmalı, gelir dağılımını düzeltecek tedbirler alınmalıdır.  İşsizliğin çok boyutlu -şiddet eylemleri, boşanma, intihar, aile içi sorunlar, ahlaki değerlerin çöküşü, geleceğe olan ümitsizlik ve uyuşturucuya sapmalar gibi-  sorunlar yarattığı fark edilmelidir. Yatırımlar teşvik edilerek yeni istihdam imkanları yaratılmalıdır. Kamuda israf, yolsuzluk, akraba ve partili kayırma hastalıkları son bulmalı, tasarrufa gidilmelidir. Yerli ve milli harp sanayinin geliştirilmesi yönündeki güzel örnekler sürdürülmelidir. Mevcut fonlar yerinde kullanılmalıdır.

Bugün bitme noktasına gelen tarım ve hayvancılığın yeniden canlandırılması ve ülkemizin ihtiyacını karşılar duruma gelmesi için çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımız devletçe her türlü destek ve teşvikle güçlendirilmelidir.

DEMOKRASİ VE HUKUK ANLAYIŞI

Hukuk, siyasi kararlara kurban edilmemelidir. Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı ve tarafsızlığı alanlarındaki zafiyetler giderilmelidir. Kuvvetler ayrılığı prensibi tekrar ele alınmalı, parti başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığının aynı kişide birleşmesi uygulamasından vazgeçilmelidir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin gözden geçirilmesine ve yeni bazı düzenlemelere gidilmesine büyük ihtiyaç vardır. TBMM’nin etkinliği yeniden sağlanmalıdır.  Dünya’daki demokratik standartlara uymak, düşünce hürriyetini korumak esas olmalıdır. Denetim ve kontrol mekanizmalarını sağlayıcı kurumlar tekrar etkin hale getirilmelidir. Liyakat daima sadakatin önünde gitmelidir.

TÜRK AİLESİNİN KORUNMASI

Türk toplumunun temel dinamiği olan aile yapımız giderek bozulmaktadır. Bunun sonucunda boşanmalar, kadına ve çocuğa karşı taciz ve şiddet olayları, kadın cinayetleri giderek artmıştır. Bu arada dijital ve teknoloji bağımlılığı, hem çocuklarımız, hem de gençlerimiz için büyük bir tehdittir. Bazı internet oyunları çocuklarımızı intihara kadar sürüklemektedir. Bunun için başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere bütün ilgili kamu kurumları gereken tedbirleri ivedilikle almalıdır. Uyuşturucu ve madde bağımlılığı ortaokul çağına kadar inmiştir. Bu konuda milli politika belirlenmeli ve özel ihtisas hastaneleri kurulmalı ve yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.

SAĞLIK VE ÇEVRE POLİTİKASI

Gıda terörü ve kanserojen maddelere karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. Yerli ilaç ve aşı sanayimiz desteklenmeli, yabancıların eline geçmesi önlenmeli, ilaç ve aşı konusunda dışa bağımlılığa son verilmelidir. Temiz çevre, doğal beslenme ve sağlıklı hayat ortamının oluşması için gerekli yasal düzenlemeler ve iyileştirmeler yapılmalıdır. Başta ekmek ve su olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinin israf edilmemesi konusunda halkımız bilinçlendirilmelidir.

Cam, plastik, kağıt ve metallerin geri dönüşüm yoluyla tekrar kullanılması ciddi bir ekonomik katma değer sağlayacağı gibi, çevre kirliğini de önleyeceğinden, farkındalığı artırıcı önlemler çoğaltılmalıdır. Boş hazine arazileri ağaçlandırılarak orman alanımız genişletilmelidir.

Fatsa ve Kazdağları gibi yerlerde, su ve hava başta olmak üzere çevre korunmalı, çevreyi tahrip eden yabancı şirketlere yeni imtiyazlar verilmemeli, yapılan sözleşmeler de yeniden gözden geçirilerek çevre tahribatı önlenmelidir.

 

 

MİLLİ EĞİTİMİN DURUMU

Milli eğitimde sık sık yapılan sistem ve müfredat değişiklikleri, ders kitaplarında milli edebiyat temsilcilerinin parçalarının çıkarılması, milli bayram ve günlerin anlam ve önemine uygun kutlanmaması, okullarda sık sık idareci ve öğretmen kadrolarının rotasyonla değiştirilmesi, ihtiyaç duyulan okul türleri yerine, bazı okul türlerinin ihtiyaçtan fazla açılması, okullarda personel yetersizliğinden doğan sağlık ve hijyen sorunları dolayısıyla eğitimimiz bugün bir açmazın içindedir. Bu sorunlar, hem eğitimdeki akademik başarıyı olumsuz etkilemekte ve hem de eğitimin millilik vasfını büyük ölçüde zedelemektedir. Yapılması gereken eğitimi siyaset üstü milli bir faaliyet olarak görüp, eğitimde başarılı ülkelerin yaptığı gibi, bilim ve teknoloji ağırlıklı eğitime önem vermektir.

Öğretmenlik ve askerlik meslekleri birer ihtisas mesleğidir. Bu sebeple kapatılan Öğretmen Liseleri ve Askeri Liseler en kısa zamanda eğitim-öğretime açılmalıdır.

Okul öncesi eğitim, eğitimin en önemli basamağıdır. Bu eğitim basamağında okullaşma oranının arttırılması için gereken önlemler alınmalı, denetim dışı, merdivenaltı eğitim faaliyetlerine izin verilmemeli, bağımsız Ana Okulları açılmalıdır.  Bu eğitim, ehliyetsiz kişilerce değil, alan uzmanlarınca verilmelidiir. Özellikle 3-4-5 yaşlarındaki çocuklarımıza gelişim düzeylerine göre somut kavramlarla eğitim verilmesi gerekirken, soyut kavramlarla eğitim verildiği görülmektedir. Bu konuda gerekli tedbirler alınmalıdır.

Sonuç olarak, Türkiye, 100 yıl önce olduğu gibi, bugünde bir tuzaklar yumağı ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bölücü ve ırkçı PKK terörü, FETÖ örgütü, ordumuzu hedef alan Ergenekon ve Balyoz davaları, askeri vesayetin kaldırılması iddiaları,  terör soslu açılım ve barış tezgâhları, terörle mücadele yerine müzakere zorlamaları, Suriyeli mültecilerin kalıcı kılınması çabaları, Ege’de 18 adamızın işgali, Ege ve Akdeniz’de yasal arama alanlarımızda petrol ve doğalgaz arama çalışmalarımıza yönelen saldırılar, Kıbrıs’ta KKTC’yi yok etme gayretleri, Pontusçuluk ve Yunan istihbarat oyunları, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı, milli kimliksiz yeni Anayasa dayatmaları, Türksüz Anadolu çabaları, İslam’ı bozma gayretleri,  bazılarına devlet ve Türk düşmanlığı yaptırma, psikolojik harekatın bir gereği olan malum sözde akademisyen bildirileri,  dış güçlerin Türkiye’nin varlığına karşı kurdukları uluslararası tuzağın parçalarıdır.

Bu tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmemiz, ancak milli birlik ve beraberliğimizi sağlamamızla mümkündür. Aydınlar Ocakları olarak düşüncemiz, Türkiye, Türk Milletine mensubiyet duyan herkesin vatanıdır.   Türk milletinin bir daha beka sorunu yaşamaması için, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hep birlikte korumamız gerekir.  21-22 Haziran 1919’da vatanı düşman istilasından kurtarmak için yola çıkanların yayınladığı Amasya Tamimi’nde ifade edildiği gibi, bugün de ifade ediyoruz ki, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, Adana Aydınlar Ocağı, Amasya Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı, Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun 19 Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı, Iğdır Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı, Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı, Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Aydınlar Ocağı

Ara 07

5 Aralık Demokrasi Bayramı Olarak Kutlanmalı

Dr. Sakin ÖNER

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün en önem verdiği konuların başında, kadının toplumdaki yerinin ve statüsünün erkeklerle aynı düzeye yükseltilmesi gelmektedir.
Yüzyıllarca toplum hayatında ikinci planda tutulan Türk kadınına ilk olarak 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile toplum ve aile içinde yasal statü kazandırmıştır. Sonra kadının eğitimine büyük önem vermiştir. Atatürk döneminde İstanbul’daki 10 Liseden 5’i Erkek, 5’i de Kız Lisesi idi. Çünkü Atatürk, bir kadını eğitmenin bir aileyi eğitmek olduğunu biliyordu.
Atatürk 5 Aralık 1934 tarihinde Anayasa’da yapılan bir değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkını kazandırmıştır. Diğer ülkelerde kadına seçme ve seçilme hakkı, Fransa’da 1944, İtalya’da 1945, Japonya’da 1945, Arjantin’de 1947, Meksika’da 1947, Yunanistan’da 1949’da ve İsviçre’de 1971’de verilmiştir.
Eğer dünyanın gelişmiş ve medeni olduğunu iddia eden çok ülkesinden önce kadınına Bu hakkı veren Türk milleti, 5 Aralık tarihini Demokrasi Bayramı olarak kutlasaydık, bugün hem yaşadığımız darbeleri yaşamazdık, hem demokrasi kültürümüz gelişirdi hem TBMM’nde daha fazla kadın parlamenterimiz olurdu, hem de kadına şiddet olaylarında dünya şampiyonu olmazdık.
 

Eki 29

100. Yılında Amasya Tamimi’nin Işığında yapılan Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası Başarılı Geçti

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası 25-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Amasya’da, Amasya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapıldı. Şûra’ya, 27 Aydınlar Ocağı ile birlikte Milli Kahramanlarımızdan Kazım Karabekir’in kızlarından Timsal Karabekir ve  Yeniçağ gazetesi yazarı Arslan Bulut da katıldılar.

 

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası 25 Ekim 2019 tarihinde Saraydüzü Kışla Binası’nda saygı duruşu ve İstiklal Marşı’ndan sonra Amasya Aydınlar Ocağı Başkanı Orhan Akar’ın konuşması ile başladı. Şura’nın Açış Konuşmasını Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal yaptı ve “Türkiye’nin önüne çıkarılan tuzaklar bir yumaktır ve ayrı ayrı birbirinden bağımsız olarak ele alınamaz. “Emperyal güçlerin merhametine sığınarak bir ülke kurtarılamaz ve sürekli kılınamaz. Amasya Tamimi dün olduğu gibi bugün de bize ışık tutmaktadır.”  dedi.

 

Açış konuşmasından sonra Prof. Dr. M. Derviş Kılınçkaya başkanlığında “Amasya Tamimi ve Protokolünün Yüzüncü Yılında Dün, Bugün ve Yaryn; 100. Yılında Türk Milli Mücadelesini anlamak” konulu panel yapıldı. Panelde Timsal Karabekir, Prof. Dr. Hacı Duran ve Dr. Sinan Demirtürk konuştular. Daha sonra yapılan oturumda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri  Ümit Yalım, ve Cengiz Arslan söz aldılar.

 

Şura’nın ikinci gününde yapılan 2. Oturumda  Prof. Dr. M. Metin Karaörs, Süleyman Pekin ve Hamit Göktürk; 3. Oturumda Trd. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu, Dr. Öğr. Üyesi Sakin Öner ve Em. Öğr. Alb. Hicabi Meral ve 4. Oturumda Av. Ruhittin Sönmez ve Av. Gürkan Uysal  söz aldılar. Bu arada Hoca Ahmet Yesevi  Vakfı Başkanı Erdoğan Aslıyüce,  Ahmet Çelik, Ramazan Bakkal, Hidayet Gümüşsoy da konuşma yaptılar. Şura’ya katılan üyeler öğleden sonra başta Bimarhane olmak üzere Amasya’nın tarihi mekanlarını gezdiler.

27 Ekim Pazar günü yapılan 5. Oturumda  Dr. Öğr. Üyesi  Tekin Yeken ve Av. Halil Altıparmak konuştular. Daha sonra yapılan Kapanış Oturumunda  Amasya Aydınlar Ocağı Başkanı Orhan Akar Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası Sonuç Bildirisini okudu ve Şura’ya katılan Aydınlar Ocakları Başkanlarına birer plaket armağan etti.

Şura’nın kapanış konuşmasını yapan Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal özetle şunları söyledi:

“Türkiye’nin önüne çıkarılan tuzaklar bir yumaktır ve ayrı ayrı birbirinden bağımsız olarak ele alınamaz. İçerde ve dışarda bölücü ve ırkçı taşeron terör örgütü PKK’nın ve yan kollarının terörü hangi amaçlı ise; FETÖ terörü, Akdeniz’de yasal alanlarımıza petrol ve gaz arama şeklinde yapılan saldırı, bir dönem Ermeni terör örgütünün kullanılması, bazılarına değişik sebeplerle devlet ve Türk düşmanlığı yaptırma, psikolojik harekatın bir gereği olan malum sözde akademisyen bildirileri, terör soslu açılım ve barış süreçleri, terörle mücadele yerine müzakereye yöneltilme, bazı yeni anayasa dayatmaları, milli kimliksiz Türksüz Anadolu çabaları, İslam’ı bozma gayretleri, Türkiye’ye pompalanan mültecileri kalıcı kılma çabaları, orduyu yıpratan balyoz ve Ergenekon davaları, KKTC’ye yöneltilen tuzaklar, Ege ve Pontusçuluk dolayısıyla Yunan istihbarat oyunları, tarım başta olmak üzere ekonomideki sorunlar ve bazı garip özelleştirmeler, dış ve iç borcu artırma gayretleri, üretimi değil; ithalatı körükleme aynı bütünün parçalarıdır. Sorunlarımız uzun solukludur. Bugün de sözde dost ve müttefik tuzaklarına karşı Türk’ün Milli Mücadele meşalesini canlı tutan Amasya Tamimidir.”

Şura’da Giresun Aydınlar Ocağı’nın teklifi oylanarak Aydınlar Ocakları 50. Büyük Şurası’nın Giresun’da yapılmasına karar verildi.

Ara 22

Siyasi-Kültürel Hayat Ve İslam

A.Kemal GÜL

İslam’ın başına bela olan, toplumu zaafa uğratan, kamplara bölen önemli mesele, dinin siyasileşmesi, siyasetin dinileşmesidir. Bu, siyasal İslam veya İslamcılık( İslamizim) şeklinde bir ürün de vermiştir. Bu mesele, artık dinin meşru olarak toplumla ve onun kültürüyle ahengi, meşru alış-verişi değildir. Milli kimlikler üzerine İslam’ın oturtulması da değildir. Bu, İslam’ın ana direğini sarsan, din ile din olmayanı birbirine karıştıran, çoğu kez zalimliklerle sonuçlanan bir meseledir.  Dini anlamama ve siyasileşme birbirini doğurdu, birbirini etkileyerek bir süreç oluşturdu.

Kur’an der ki: İş başına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, harsı ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez;’’ 8Bakara 205). Emeviler bunlara aldırmadılar. Güçlerinin yettiği kavim ve grupları Araplaştırdılar. İktidar meselesini başından beri dinin önünde tutmuşlardır. Bir valilik için (Horasan Valiliği) Hz. Hüseyin’in kafasının kesilmesi, bu zihniyetin eseriydi.

Hz. Muhammet’in Peygamberliği yanı sıra Medine şehrinde kurduğu Site Devletinde;’’Şura-Adalet-Liyakat’’kavramlarıyla özetlenebilecek devleti yönetme biçimi Kerbela Katliamıyla sonlanmış; diktatörlüğe dönüşen Emevi dönemi başlamış oldu.

Günümüz dünyasında Arap devletlerine bir bakın; ne değişti? Halktan kopuk yöneticilerinin statülerini koruyabilmeleri için egemen güçlerin uşaklığını yapmak zorundalar.  Osmanlı’ ya işbirlikçi İngiliz’le arkadan vuran onlar değil miydi?

Kırk yıla yakındır PKK belasıyla uğraşan Ülkemiz güney sınırını güven altına almak amacıyla PKK / PYD yi bertaraf etme maksadıyla başlattığı ‘’Barış Pınarı Harekâtı’’yla, geçici olarak Suriye topraklarına girmek zorunda kaldı.  ABD ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Müslüman Arap ülkelerinin de karşı gelerek aynı safta yer aldıklarını yaşadık. Müslümanlar kardeşti ve haktan yanaydı… Neredeeee!

BU meşru ve haklı davamızda arkamızda Türk dünyasını gördük; Umarım ümmetle millet kavramlarını birbirine karıştıran yöneticilerimiz Müslüman Arap kardeşlerini yakından tanımışlardır.

 

Kur’an dininin ruhunu kavrayamayan, İslam Peygamberi Hz. Muhammet’in o ilkel toplumunda canı pahasına verdiği nitelikli mücadeleyi göremeyen mütedeyyin dindarlarımızın verdiği destekle, dini güçlendirme hikâyesiyle Emevi diktatoryasınının günümüzde yaşatılmaya yönelik siyasallaşmayı sürdüren zihniyetlere tanık oluyoruz.

 

Anladığım odur ki; her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz.

İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda. İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.

Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldubittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın.

Ama öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz

Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanların üzerinde durdukları; ‘’Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattılar. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.

Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor.

Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır elbette; bu anlayışı üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri peşindeler algısı kendilerinde hâkim olacak

Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.

Ana konu, dinin anlaşılma problemi ki, rasathaneyi topa tutan, medreselerden tabiat bilimlerini ve matematiği kaldıran, Arapça öğrenimini bilim zanneden, gerçek dinden uzak bir anlayışın doğurduğu zihniyet; hiçbir toplumun ve devletin dayanamayacağı bu sebepler, sonuçta Osmanlı Devletini tarih sahnesinden çekti.

Dini kavramada ana gerçek şu ki;

Yaratılmış olan insan, Allah’ın doğasını bilemez. O nedenle insani hiçbir yetkinlik, Allah’ın doğası hakkında söz söyleme cüretinde bulunamaz. O’nu ancak O’nun kendisini bize açtığı kadar bilebiliriz. Bunun da tek imkânı vahiydir. Bu nedenle insanoğlu O’nun halk, takdir ve tercihleri konusunda ancak vahiy temelli konuşabilir. O da anladığı kadarıyladır.

Ve son vahiy olan Kur’an der ki:

‘’ Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene;  ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene andolsun! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzuları ile baş başa bırakan da ziyan etmiştir (Şems,7-10)

‘’ Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Sonunda kötülük işleyenleri amellerine karşılık cezalandıracak, iyilik edenler de daha güzeli ile mükâfatlandırılacaklardır.( Necm, 31)

‘’Her nefis ölümü tadacaktır. Kötülük ve iyilikle imtihan ederek sizi deneriz. Sonunda bize döndürüleceksiniz’’(Enbiya,35)

‘’ Kötülük ve iyilik olarak yaptıklarını, kıyamet günü herkes karşısında hazır bulacak ve kötülükleriyle kendisi arasında bir uzaklık olmasını isteyecek’’(Al-i İmran, 30)

‘’Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan o’dur’’( Mülk,2)

Burada iyiliğin zıttı kötülük kavramı; fayda üretmeyen, sömüren,  özellikle insan hakları, kamu hakları, çevre hakları, yetim hakları, hayvan haklarıyla alakalı kasıtlı duyarsızlık,bozguncu, merhametsizlik… Gibi kavramları içerir.

Bu ayetlerin neresindeyiz sorgusuyla kendimizi yargılamalıyız sanırım.

 

Ve ne yazık ki,  Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.

Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslam ülkesi var, paramparçayız vesselam.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar