Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 06

Medeniyetleri Buluşturan İlçe İncesu

Emrah BEKÇİ

 

Efendim!

            Öncelikle bütün okurlarımıza saygı ve selamımı iletirim!

Anadolu’muzun bazı beldeleri vardır. Bu beldeler, tarihi hafızaları derin bir şekilde barındıran, genel olarak bakıldığında göze bir şeyler çarpmayan, lakin detaylara inildiğinde Anadolu’nun edebiyat, san’at ve tarihinin kodlarını içinde saklamış olduğuna şahitlik ederiz. İşte öyle bir Anadolu ilçesine sizleri misafir edeceğim.

İlçemizin adı: İNCESU

 

‘İncesu’ ismi, Hititlerden, Doğu Roma’ya, Bizans Kroniklerinden Anadolu Selçuklu Devletine, 1302 Yalokova Savaşından sonra Osmanlı Devleti ve günümüze kadar, 6 bin senelik ‘bilinen’ tarihi barındırmakta ve muhafaza etmektedir.

 

Avrupa ve Asya medeniyet ve tarihi hususunda araştırmalar yapan bilim insanları ve araştırmacılar ‘İncesu’ya temas etmeden geçilemeyeceğini çok iyi bilirler. Çünkü İncesu, Asya ve Afrika’ya yolu açılan bir kavşağın köşe başındadır. Hitit, Roma, Bizans, Selçuklu tarihi incelendiğinde, İncesu’dan vize almayan ve konaklamayan kervanlar, yollarına emin hareket edemeyeceklerini iyi bilirlerdi. İncesu, ticaret yolu üzerinde bulunan, gelip giden kervan ve askeri yapılanmaların dinlenme-haber alma-gidecekleri yönlerdeki coğrafyanın ve ticaretin nabzını yoklamak için bir merkez konumundaydı.

İncesu hakkında sizlere genel olarak biraz bilgi aktarmak istiyorum:

İncesu; Doğusunda Kayseri İl merkezi, Batısında Nevşehir Ürgüp İlçesi, Güneybatısında Yeşilhisar İlçesi yer alan, Kayseri’ye bağlı bulunan günümüzdeki şirin bir ilçemiz. İncesu’da Hititler, Frigler, Kimmerler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokya Krallıkları, Romalılar, Bizanslılar ile Miladi 1071 senesinden sonra günümüze kadar ağırlıklı olarak Türkmenlerin yaşadığını yazılı olarak gözlemliyoruz.

İncesu tarihi ve sosyal yapısıyla alakalı olarak elimizde toplu olarak bulunan en önemli kaynaklar; ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İncesu, Yazan Turan Yalçın’ın 94 Sayfalık eseri.’ ’Coğrafyadan Vatana İncesu, Hazırlayanlar: Hasan Çiftçi, Hüseyin Çavdar’ın 179 Sayfalık Eseri.’ Ve İncesu Belediyesi ile Erciyes Üniversitesi’nin müşterek olarak 22-24 Ekim 2010 Tarihinde düzenledikleri I-Ulusal İncesu Sempozyumu, ‘Eskiçağlardan Günümüze Her Yönüyle İncesu’yu anlatan ve bilgi veren, bilgi şöleni sonucu basılan üç ciltlik, toplam 1661 sayfalık, İncesu Belediyesi’nin 7-8-9 sayılı kültür yayınlarıdır. (Bendenizin bildikleri bu kadardır.)

 

İncesu, tarih severler ve araştırmacılar için halen birçok bilinmeyeni gün yüzüne çıkartılmasını bekleyen bir ilçemiz. Kültür konularına çok hassas ve duyarlı olan İncesu yerel yönetimi ve Belediye Başkanı Sayın Zekeriya Karayol. Gelişmiş ve gelişecek olan bir yerel yönetim merkezinin ‘Kültür-San’at-Fikir-Edebiyat’tan’ geçtiğini, İncesu’nun da tüm bu unsurları barındırdığının farkında olan, bu konularda tüm imkânlarıyla çalışmalar yapıp, İncesu’nun uluslar arası camiada yerini sağlam bir şekilde almasına gayret gösteren, emin adımlar ile ileriye yürüyen değerli bir büyüğümüz.

 

(İncesu Belediye Başkanı Sayın Zekeriya Karayol)

Efendim!

Günümüzde bir ilçemizi düşünelim. Bu ilçemiz miladi 1071 tarihinden önce birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış olsun. Hatta coğrafi konumu öyle bir vaziyette olsun ki, doğu ve batıya hareket eden kervanların ve askerlerin uğrak noktası konumunda bulunsun. İncesu; stratejik konumu, medeniyetlerin yol güzergâhındaki dinlenme ve uğrak yeridir. İlk dönem Hıristiyanlık inancı için ev sahipliği yapmış vaziyeti ile 1071 den önce kültürlerin birleştiği bir merkez. 1071 den sonrada tüm dünya medeniyetlerinin izlerini yine sinesinde besleyen günümüze kadar muhafaza eden önemli bir ilçemiz. Yazımın içerisinde bunlardan birkaç bölümü sizlere peyderpey açmaya gayret göstereceğim.

 

(İncesu’lu Hocamız Sayın Hasan Çiftçi)

Yazımın içeriğine nerden başlayacağım konusunda şaşkınlık içerisinde bulunduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Bunu şu şekilde sizlere arz edeyim:

İncesu dediğimizde şu başlıklar önümüze çıkmakta ve hangisini ele alsam diye çok düşündüm. Bende sadece başlıkları buraya yazmayı düşündüm ki, İncesu’nun ne kadar önemli bir yer olduğunu sizlerin takdirlerine sunma imkânını, anca böyle izah edeceğimi düşündüm. Aksi halde, burada şahsıma ayrılan sayfaların, koskoca İncesu tarihinin tamamını anlatmaya yeterli olmayacağı malumunuzdur.

 

(Roma Dönemi ‘MİL’ Taşı)

XIX. Yüzyıl ‘Temettüat’ Defterleri, Mısır İsyanlarında İncesu, 1872 Tarihli Emlak Kayıt Defterlerinde İncesu, ‘Karamanlıca’ dediğimiz lisanın İncesu’da şekillenmesi, Asurlu Tüccarların Güney Yolu olarak İncesu’yu kullanmaları. Atatürk’e şiir okuyan 8 yaşındaki ‘Servet Kutat’ kızımız. ‘Sokrat ve İncesu’. 19. Yüzyılda sosyal ve ekonomik olarak İncesu. 191. nolu şerriye sicilinde İncesu. Selçuklu ve Beylikler döneminde kurulan zaviyeler ve İncesu. Osmanlı ‘Seferberlik’ vaktinde kıtlıklar ve İncesu örneği. Ehl-i Örf Taifesinin İncesu’da yapmış olduğu tahribat. Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinde ki İncesu…

 

(Atatürk’e Şiir Okuyan Servet Kutat, 8 Yaşında)

Efendim!

Liste bu şekilde yüzlerce başlık olarak devam etmekte, kısacası İncesu Anadolu’nun tam göbeğinde, İnanç-Kültür-Savaşlar-Tarım başta olmak üzere, tüm insanlığın atalarını sinesinde barındırmış ve kucaklamış bir ilçemiz.

Bendenizin çokça ilgisini çeken İncesu’yu tanımak görmek gezmek, tarihi kalıntılara kalem tutan ellerimle temas etmek, bilinen 6 bin yıllık tarihiyle dertleşmek, hep ‘bir gün olacak, göreceğim, gezeceğim’ sözlerimden öte geçmemişti. Tarih okumalarım ve kültürel her türlü araştırmalarımın sayfa aralarında hep bu ilçemizin ismi yazılmıştı. Hal böyle olunca ‘bir milli aydın olarak’ İncesu’yu merak etmeden duramadım.

(Servet Kutat’a 1934 Tarihindeki Teşekkür Mektubu)

Aradan geçen uzunca bir vakitten sonra İncesu Aydınlarımızdan Sayın Hasan Çiftçi ve Hüseyin ÇAVDAR ile temasa geçtim. Hatta Sayın Hasan Çiftçi Büyüğümüz, İncesu ile alakalı olarak kaleme alınan ve bir özet niteliğinde olan; Coğrafyadan Vatana İncesu isimli, Sayın Hüseyin ÇAVDAR Hocamızla birlikte, İncesu Belediyesine telif ettikleri eseri bendenize iletti. Aradan geçen az bir vakitten sonra, Sayın Hasan ÇİFTÇİ Hocamıza, İncesu ile alakalı bazı kültürel hususları, hep birlikte İncesu Belediyesi Başkanı Sayın Zekeriya Karayol’a aktarmamız gerektiğini belirttim. Sayın İncesu Belediye Başkanımız Zekeriya Karayol sağ olsunlar bizleri makamında büyük bir nezaketle ağırlayıp, dikkatlice dinledi, tavsiyelerimizi notlar aldı.

Efendim!

Aydın olmanın en büyük sorumluluğu; doğup ve büyümüş olduğu coğrafya haricinde, ‘Vatan’ dediğimiz bütün coğrafyanın insanı olması, görmüş olduğu negatif hadiselere parmak basıp, yapılması gereken hadiseleri ise, edebiyat çerçevesinde ilgililere aktarmasıdır. Bu milli bir görevdir. Bu görevi aydına veren doğmuş olduğu vatan toprağıdır. Bundan dolayı bütün aydınlarımız, sadece doğmuş oldukları topraklar değil, vatanının tüm misaklarını doğmuş oldukları topraklar olarak görüp, çalışmalarını ve yazılarını bu yönde yapmaları, milletimiz, vatanımız ve devletimiz için büyük bir katkı sağlayacaktır.

 

İncesu, Anadolu’muzun göbeğinde Erciyes Dağına göz kırpan, geniş ovaların sardığı, Ürgüp’ün peri bacalarının selamladığı, karayolu ile gelip geçenlerin konakladığı, Hatta ‘Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın, gelip geçenlerin dinlenmesi için Kervansaray ve Hanlar yaptırıp buyur ettiği. Türk Edebiyatının şairi Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu handa kalıp, ‘Han Duvarları’ şiirinin mısralarını yazdığı-hüzünlendiği, gezip görülmesi ve günümüze kadar kalan tarihi taşlara dokunulup sohbet edilmesi, yazılması, gelecek kuşaklara tanıtılması-aktarılması gereken bir ilçemiz.

Buradan şunu da açık bir şekilde ifade etmek istiyorum. Kayseri tarihini bilmeden, Sivas, Antalya, İstanbul, Ankara, İzmir, Samsun, Diyarbakır, Bitlis..vs. Anadolu’muzun geçmiş tarihini anlamak çok zordur. Bundan dolayı Kayseri’yi iyi etüt eden bir mütefekkir, tüm Anadolu’nun tarihine hâkim olacaktır. Bu çıkış nokta nazarıyla, Kayseri’yi ve tarihini anlamak içinde ‘İncesu’ tarihini iyi bilmek gereklidir.

Çünkü İncesu, Kayseri’nin en eski vakfı olan‘Hisarcık Suyu Vakfiyesi’nden sonra,  ikinci eski, miladi 1278 tarihli Es’Seyyid – Es’Şeyh Selvi Oğulları Hasan ve Hasun Bey Vakfının kurulduğu yerdir. Bunu da burada bir önemli not olarak, gelecekte araştırma yapacak ilim adamlarına şerh olarak belirtmek isterim. Kısacası İncesu, Kayseri merkez kadar önemli bir ilçemizdir.

İlçe merkezinde ve çevresinde, tarihi doku ve kültürel ne kadar değer var ise ‘İncesu Belediyesi’ tarafından değerlendirilip, kullanıma açılması için bütün gayretler sarf edilmektedir. Anadolu’da ve Kayseri merkezde mukim olan yerli ve gezmek isteyen insanlarımız. Farklı bir doku, farklı bir tarih, huzurlu ve sakin bir ortam istiyor ise, gerek aileleri, gerek ise arkadaşlarıyla birlikte İncesu’yu ziyaret etmelerini tavsiye ederim. Belki ikinci bir ‘Han Duvarları’ şiirini yazacak bir yürek veya ince bir ayrıntıdan, farklı bir tarihi hadiseyi aydınlatacak bir kardeşimize bu tavsiye ile vesile olmuş olacağız.

Ayrıca İncesu 1925 de ‘Mübadele’ kanunu ile Yunanistan’a göç eden ‘Ortodoks Türkleri’ Karamanlıca yazıp okuyan, Osmanlı vatandaşlarının da yurdudur. Anadolu’da Birinci Dünya Harbi (Seferberlik) çıktığı vakit, yaşadıkları coğrafyada, yani ‘İncesu’da’ devlete isyan etmeyip bağlı kalan ‘Anadolulu: Rum dediğimiz insanlarımızın da yurdudur. 1844 Nüfus sayımında İncesu’da 495 Hane, 2242 kişi olarak geçmektedir. 1902 Salnamelerinde ise 1719 Erkek, 1910 Kadın olmak üzere toplam: 3629 Rum yaşamaktadır.

Bunları buraya yazmamın nedeni şudur:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez, Türkçe söyleriz,

Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz

Öyle karışık bir yazı biçimimiz var ki,

Harflerimiz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.

(1896 Tarihli Anonim Basılı Metin. Coğrafyadan Vatana İncesu, Hasan Çiftçi-Hüseyin Çavdar, İncesu Belediyesi Kültür Yayınları, s.92,98.)

Efendim!

Buradan bir hadiseyi daha belirtmek istiyorum. 2008 senesinde Balkan ülkelerinde tarih ve kültür araştırmaları için 3 seneye yakın bulundum. Miladi 910-20 de, Bulgar Han’ı (Bulgar: Türkçe bir kelimedir ‘karışmak’ manasındadır.) Han Pars, Pagan dinini bırakarak, Ortodoks olmuş, ismini de I-Boris olarak değiştirmiştir. Bu tarihten sonra Bulgar ordusuna ait olan birlikler ‘Bizans Sınırlarına’ yerleştirilmiştir. Bu birliklerde ‘Kıpçak-Peçenek Türkleri fazlaca hâkim durumdadır’. İşte İncesu’da bulunan, ‘Rum; yani Ortodoks dediğimiz, Karamanlıca yazıp okuyan insanlarımız, geçmişte sınır boylarına Bizans’ın yerleştirmiş olduğu ‘’Peçenek-Kıpçak Türklerinin’’ kalan bakiyelerdir. 1925 de mübadele kanunu ile birlikte Yunanistan’a yollanmışlardır. Kısacası özü bizden inançları farklı olan kişilerdir.

İncesu tarihi ile ilgili olarak cumhuriyet dönemi kaleme alınan ilk toplu metin merhum Turan Yalçın’ın ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ isimli eseridir. Basılı eser 93 sayfa olup, a-z’ye İncesu hakkında bilgi aktarmaktadır. Eser içerisinde sadece müellif merhum Turan Yalçın hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Eseri vücuda getiren müellif İncesu için önemli hizmet yapmış bir şahsiyetidir. Bundan dolayı eseri okumam için şahsıma öneren Sayın Hasan Çiftçi Hocamızla irtibata geçip merhum müellif hakkında bilgi almak istedim. Sayın Hasan Çiftçi Hocamız bendenizi merhum Turan Yalçın büyüğümüzün Gazi Üniversitesinde vazifeli oğlu Sayın Prof. Dr. Alemdar Yalçın Hocamıza yönlendirdi. Sayın hocamızla irtibat kurduktan sonra İncesu’nun ana kodlarını oluşturan ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ eseri müellifi hakkında şahsıma bilgi aktarıldı. Bendenizde sizlere Merhum Sayın Turan Yalçın hakkında bilgileri arz etmek isterim.

**

 

 

1918 senesinde Kayseri’nin İncesu ilçesinde dünyaya geldi. 1924 yılında İncesu İlkokulundan mezun oldu. Mezun olduğu 1924 senesinde İlkokul 6 senelik eğitim vermekte ve rüştiyeye hazırlık amacını taşımaktaydı. Mezuniyetlerinden sonra, İncesu nüfus idaresine stajyer memur olarak göreve başladı. Daha sonra İncesu ve çevresinde atlı gezici tahsildar olarak görev yaptı. Bu süre içinde İncesu’nun birçok köylerini atla dolaştığı için bölgede gözlem yapma konusunda önemli bir fırsat yakaladı.

İncesu hakkında ki gözlemlerini notlar haline getirmeye başladı. İhtiyaç nedeni ile 1950 senesinde Kayseri Develi ilçesine vergi memuru olarak atandı. Buradaki görevi sırasında İçişleri Bakanlığındaki çalışmaları sebebiyle Develi İlçesi Bakır Dağı Nahiyesi’ne Nahiye Müdürü olarak atandı. 1960 yılında, nahiye müdürlüğü ilga edilene kadar vazifesine devam etti.

Kendi isteği ve çocuklarının eğitimi için Kayseri Vergi Dairesi Müdürlüğü, Vergi Dairesi Hesap Şefliğine tayin edildi. 1976 senesinde vazifesi hitamı emekli oldu.

Merhum Turan Yalçın’ın İncesu üzerine yaptığı çalışma, sadece bir tarih çalışması değildir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü öğretim üyelerinin de talebelerine örnek olarak gösterdiği, Sözlü tarih geleneğine bağlı bir sosyal antropoloji çalışması özelliği taşımaktadır. Asıl değeri buradan gelmektedir.

Merhum Turan Yalçın, İncesu tarihi ile tuttuğu notları uluslar arası hakemli dergide sosyal antropolojik çalışma örneği olarak yayınlanmıştır. Verdiği bilgilerin bir kısmı doğrudan kendi gözlemlerine dayanmaktadır. Bunun içinde gittiği İncesu köylerindeki mezar taşlarını, 1950 senesinin teknik imkânları ile aydıngere çekerek okumuş ve bu taşların bugün yok olması sebebiyle köylerin tarihi ile ilgili hayati bilgiler vermiştir.

Bunun yanında eser, bir tür anı özelliği taşımaktadır. Çünkü özellikle yaşadığı ilk gençlik yıllarındaki İncesu hakkında artık kayda alınması imkânsız bilgiler vermesidir. Bunun yanında ilçenin tarihi ile ilgili Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kadar giden kısımda verdiği bilgiler, birinci derecede tarihi kaynaklara dayandığı gibi. İncesu Ortodoks Rumları üzerine verdiği bilgiler hiçbir yerde rastlanmayacak kadar önemli sözlü tarih kayıtlarıdır.

Eseri içerisinde İncesu’nun gelenek ve görenekleri ile ilgili verdiği bilgilerin hepsi kendisinin bölgedeki görevleri sırasında tuttuğu gözlem notlarıdır. Bu notları el yazısı olarak ‘Osmanlı Türkçesi’ olarak tutmuştur.

Merhum Turan Yalçın’ın İncesu’da gerçek olaylara dayanan hikâyeleri bulunmaktadır. Bu hikâyelerde geri kalmışlık, yoksulluk ve cehaletin İncesu ve yöresindeki etkilerini çarpıcı bir üslup ve titiz bir gözlem yeteneği ile aktarmıştır. Merhum Turan Yalçın Hocamızın henüz basılmamış olan üç defter halinde şiirleri bulunmaktadır.

**

Bu bilgileri bendenizle paylaşan merhum Hocamız Sayın Turan Yalçın’ın oğlu Sayın Prof. Dr. Alemdar Yalçın Hocamıza teşekkürlerimi arz ederim. Umarım merhum hocamızın defter halinde bulunan üç şiir kitabı yerel yönetim tarafından değerlendirilip, İncesu Kültürüne kazandırılır.

Buradan İncesu Tarihini neşreden merhum Turan Yalçın Hocamızın ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ eserinin sayfa 5’de bulunan bizlere hitabını sizlere takdim ediyorum:

ÖN SÖZ

Sevgili Okuyucularım,

Bugün öyle insanlar tanıyorum ki beldeler kurmuş, vatanı bir baştan bir başa imar etmiş, milletine hayat bahşetmiş oldukları halde bir köşeye atılmış ve unutulmaya terk olunmuşlardır. Birçok şehrimiz de aynen böyledir. Bir şehre varırsınız, şehrin insanları ve manzarası hoşunuza gider, merak edersiniz. Acaba bu şehir ne zaman kurulmuştur? Kim kurmuştur? Kimler bu şehre hizmet etmiştir de bu güzellik temin olmuştur? Kütüphanelere koşarsınız bir emare temin etmek mümkün değil, ortalara düşersiniz.

Bir bilgi alabilir miyim ümidi ile her ağızdan bir ses işitirsiniz, her duyduğunuz birbirini nakzeder. Hangisinin doğru olduğuna kanaat getiremezsiniz. Neden bu şirin beldenin bir tarihi yazılmamış diye kendi kendinize üzülürsünüz. Siz ve sizin gibiler üzüntüsüyle baş başa kalmakta devam eder de durur. Gene bu yerin bir tarihini yazmak kimsenin hatırına dahi gelmez.

Bu eserle, bu boşluğu kısmen olsun kapatmaya çalışacağız. Hemen ileve edelim ki bu eserde; kaydedilen bilgilere, rivayetlere fakat rivayetlerin en doğru olanına, tarihe en yakın bulunanına ve inandıklarımıza yer vermeye çalışacağız. Noksanlarımız, hatalarımızı ve yanlışlarımızı hüsn-i niyetinizin perdeleyeceğine inanmak ve zeki hemşerilerimizin müsamahasına güvenmekteyiz.

Dileriz ki bu eserin neşrinden sonra ilmi tartışmalar başlasın ve tarihe tam uygun bir eser vücut bulsun. (Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU, s. 5, Turan YALÇIN.)

 

Efendim!

Ayrıca çok farklı bir noktayı daha sizlere arz etmek istiyorum. Şimdi burada yazacağım hususlar, gerek ilmi gerek ise edebi bir vaziyette bu vakte kadar kaleme alınmadı. Sizlere arz edeceğim hususlar sadece birkaç misal olarak düşününüz ve gerisini sizler tarihe bir göz atarak tamamlayınız. İncesu’nun bir kavşak noktası olduğunu belirtmiştik. Bu hal ta Roma’dan Bizans’a, Oradan Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devletine kadar sürmüştür.

İncesu’dan kimler gelip geçti, kimler konakladı hiç düşündünüz mü? Birkaçını ben buradan sizlere arz edeyim:

Büyük İskender Hind Seferine çıktığı vakit İncesu’dan geçti. Mecburdu çünkü yol İncesu’dan geçiyordu.

Mevlana Celaled’din-i Rumi 8 yaşındayken babası Sultan Bahaed’din Veled (Sultan’ül Ulema) ile Konya tarafına Larende’ye gitmek için İncesu’dan geçti.

Kayseri’de Medfun Seyyid Burhaned’din Tirmizi, Mevlana’nın yanına gitmek için İncesu’dan geçti.

Tebrizli Şemseddin ‘Şems-i Tebrizi miladi 1243 senesinde Konya’ya gitmek için İncesu’dan geçti.

Şam’da öğrenimini tamamlayan Muhammed Celaled’din, ‘Mevlana’ olmak için, yani çilesini Ali Dağın’da tamamlamak için hocası Seyyid Burhaned’din Muhakik-i Tirmizi’nin yanına gelmek için İncesu’dan geçti..

Efendim!

Liste bu şekilde uzayıp gitmektedir. Bunları buraya nakletmemin nedeni, bir ilçenin ne kadar tarihsel ve kültürel değerinin olduğunu vurgulamaktır. Anadolu’da İncesu gibi parmakla sayılı beldemiz vardır.

İncesu, tarihi ve kültürel dokusunu bilen-tanıyan, kendini her daim sorumlu-vazifeli hisseden yerel-idari yönetime sahip bir ilçemizdir. Gelecek tarihlerde çok önemli tarihsel ve kültürel projelere imza atıp, gelecek kuşaklara büyük miraslar bırakacaklardır. Buna inancım tamdır.

Buradan, Anadolu kültürüne duyarlı bütün okurlarımıza ve İncesu Belediye Başkanı, Kaymakamı ile bütün İncesu sakinlerine selam ederek, saygı ve sevgilerimi arz ediyorum.

 

Ağu 06

Kutlu Bayramın Bereketi

Prof. Dr. Hacı DURAN

Bu yılın Ramazanı kemale erdi. Allah’a şükür bayrama girdik.  Ramazan’ın bizden onbir ay süresince ayrılması, ister istemez bir burukluk yaşatıyor.  Bayramla birlikte yeniden bu zamanı yaşamanın hasretine katlanma süreci başlıyor. Bu süreç bayram ve bayram sonrası zamanların bir şükrü olarak yaşanacak.

Ramazan’dan ayrılmak anne rahminden ayrılmak gibidir, bir bakıma.  Anne rahmine asla geri dönemeyiz. Fakat Ramazan’a Allah’ın inayeti ve rahmeti ile sağlığımız el verdiği müddetçe dönebileceğiz. Bundan dolayı anne olmaya baba olmaya hazırlanırız. Yani dönmeyi arzu ettiğimiz bir yere dönme imkanı olmayınca, kendimizi o mekana dönüştürüyoruz. Böylece annelik ve babalık kendini bilen birisi için bir rahmet kapısına dönüşmek oluyor.

Ramazan bayramına aynı zamanda Şükür bayramı da denir. Şükür yerine belki de bir telafuz değişikliğinden dolayı Şeker bayramı da denmektedir. Bu arada şükrün şekere dönüşmüş olması da güzeldir. Zaten şükretmek insanın en tatlı davranışlarından ve tutumlarından birisidir. Bundan dolayı Ramazan bayramına, ha şükür ha şeker bayramı denmiş. Bana göre fark etmez. Şükür etmek zaten hayatın tadına varmaktır, hayatı İlahi lütfün şekeri olarak algılamaktır.

Fakat yaşadıkça sürekli bir şekilde Ramazan’a yeniden döneceğiz. Dönme süreci şükürle başlıyor ve şükürle devam edecektir. Şükür Allah’ın rahmetini idrak etme davaranışı olarak hayatı kapsayacak ve bu mümini, inanmış adamı Allah’ın rahmetinde tutacaktır. Yani şükür bayramını idrak etmek Allah’ın rahmetine güvenmektir. Bir rahmet kapısının aracı olma yönünde ömür sürmektir, inşa etmektir. Ramazan’ın bitmesi ve bayramın başlaması; tabiatın ilahi döngüsüne bağlı olarak yaşadığımız müddetçe tekrarlanacaktır. Böylece hayatımız Şükrü umrana veya uygarlığa dönüştürecektir.

Ramzan’dan ayrılma, Şükür bayramını idrak etme ve Ramazana yeniden dönüş; hayatı rahmeti Rahman’ın rahminde geçirdiğimizin tanıdığıdır.  Bu tanıklık inşaallah, orucu oruç, namazı namaz, duayı dua, helalı helal, sevabı sevab, günahı günah olarak bilmeye ve yaşamaya neden olur.

Bu bilinç hayatımızı mamur edecektir. Hayatın her fiilini ve anını alemlerin rahmine, yani rahmeti Rahman’a salıvercektir. Malum olduğu üzere, çok şükür ki Ramazan Şükür/Şeker bayramıyla taçlanıyor. Şükür bayramının şükürleri nasıl gerçekleşiyor? Bayram boyunca bunları bizzat yaşamış olacağız.

Şimdi bayram zamanı. Ramazanın bir yıldaki, zaman üstü-zaman aralığı, mekanı ve sosyal döngüsü, son sahur ve iftarla birlikte bu yıl kemale erdi. Hepimizi oruçla, Kur’an okumayla tatmin etti.

Bayram’ın Arapça adı, ayd’dır. Ayd tekrarlanan demektir. Dönen ve iadesi olan zaman, dönem ve tören demektir. Bayram’ın yeniden iadesi, tekrarı iki şekilde kendini bize hissettirecek, kendini yaşatacak ve canlandıracaktır.

Birincisi her ramazanla birlikte bayramın her yıl yeniden tekrarlanması şeklinde olur. Her yıl bayram bize, biz bayrama doğru hasretle koşarız. Ama bayram, zamanı aşar, her yıl on gün önce, kendini bize yaklaştırır. Böylece bayram mantığımızla kurgulanan zamanı aşar. Kendine özgü bir takvimle bizi yüzleştirir. Her anı ilahi hikmetle bize sunar. Bu aşım ile birlikte bayram zamana yayılmış olur. Bayram’ın insan mantığına göre sabitlenmiş bir zamana sığmamış olması, bayramı zamana yaymak demektir. Bu döngüler sürecinde haftanın, ayın ve yılın herbir günü bayram günü olabiliyor.

Her yıl yeni bir günle ve bir önceki yıla göre yaklaşık olarak on gün önce başlayan bayram, insanların yapay ve sabitlendirilmiş bayram zamanlarını tamamen aşar. İnsan her şeyi kendi mantığına göre sabitlemek ister. Bundan dolayı, insanlar gerçek döngüyle uyuşmayan bir takvime göre hesap yapar. Ama ibadetin ve Bayram’ın zamanı bir coşkunun tecellisi gibidir. Mantığı aşar. İlahi zamana insanı bağlar ve onunla uyumlaştırır.

İkincisi Bayramlaşma törenleri de  bayramları yeniden canlandırır, günceller ve günün bayramına ekler. Bir çocuğun ve yetişkinin, annesinin, babasının, nenesinin ve bir büyüğünün bayramını kutlaması, bayramı nesillere arası bir coşkuya dönüştürür. Büyüklerin ömürleri boyunca yaşadıkları bayramları yeniden yaşamalarına neden olur. Yani bayramlaşma eskilerin bayramını, ömürlerini, umranlarını ve geleneklerini günün bayramına ekler. Yeni nesillerin bayramını geçmişe taşır. Bir büyüğün küçüğü ile bayramlaşması gelecek nesillere bayramı bir ömür, bilinç ve umran olarak ulaştırır.

Yani herbir bayramlaşma Nuh’un gemisi gibidir. Bir dönemden kalma uygarlığı, bilinci, örfü veya umranı, hayatın fırtınalı dalgalarından kurtarır. Yeni bir insanılığa ve umrana dönüştürür. Nesiller arası bayramlaşma geçmişi geleceğe, geleceği geçmişe en saf ve sade biçimiyle dönüştürür.

Bayramlaşma adeti ile zaman; takvim anlarının, kabaca yani aritmetik olarak toplanması işlemi olmaktan çıkar. Vahdet’in bir anı olarak Huzur-u Rahman’ın tecelligahı olur. İşte herbir bayramlaşma bu huzura erişmektir. Bunu kutsamaktır.

Arkadaşların, yaşıtların, komşuların, hemşehrilerin, vatandaşların ve aynı gönül ortamlarının havasını teneffüs edenlerin bayramlaşması ise bayramı belli bir anda binlerce kere tekrarlar yeniden canlandırır. Böylece hayat; gün boyunca hem zaman, hem de mekan eylemi olarak, iyiliği ve güzelliği paylaşmak olur.  Bayramlaşma, Şükrü ve Hamdi paylaşmaktır. Dolaşımda tutmaktır. Bayramlaşma bu yönüyle bir geometrik veya logaritmik dizi gibi hızlı bir şekilde;  hayrı, hasenatı, iyiliği, güzelliği, sevgiyi, aşkı ve merhameti çoğaltır. Eskileri yeniler, yenileri kökleştirir.

Bayram böylece yayılır, herkes tarafından tekrarlanır. Bayram sevgiyi, saygıyı, güzelliği, hoşnutluğu ve mutluluğu dolaştıran ve paylaştıran bir bilinç olur.

Bayram, şehidlerin, müteveffa ataların ve tanıdıkların, hatırlanmasına neden olur. Her bir bayramlaşma eski nesil ile yeni nesil arasında müşterek ve yeni bilincin uyanması ve umrana dönüşmesidir. Böylece bayram unutulmuşluğu, terk edilmişliği, umutsuzluğu ve karamsarlığı yener. İnsanı hayatın akışıyla yeniden buluşturur.

Bayram orucun ve İlahi kelama eşlik etmenin dinginliğini heyecana, coşkuya ve yeniden coşkulu eyleme dönüştürür. Bir ayın ibadeti sevgi olarak insanlar arasında dolaşıma girer. Tüm okurlarıma ailecek dostlarıyla güzel bir bayram idrak etmelerini Cenab-ı Hakk’tan umut ediyorum. İyi bayramlar, sevgili dostlar.

Ağu 06

Kendi Kendimizi Kısıtlamayalım!

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

İnsan beyni, bir orkestra şefi gibidir. Ruh yapımız ve kişiliğimiz, beyin aracılığı ile kendini ifade etmektedir. Beynimizin stres altında kalması, bütün organlarımızın faaliyetine olumsuz etki yapmaktadır. Stres yönetiminde, beynimizi doğru kullanırsak, mutlu, başarılı ve kaliteli yaşayabiliriz. Stres yönetimi de bizim vereceğimiz kararlara bağlıdır. Bu sebeple, işe dünyayı değiştirmek yerine kendimizi değiştirmekten başlamalıyız.

Yüzen fare deneyi, motivasyon ve depresyona dair oldukça etkileyici bir deneydir. Bir fare, minik bir havuza oturtulur. Ayakları yere değmediği için, suda çırpınmaya başlar.
Bu deneyde şu soruların cevabı aranmaktadır. Farenin istediğini gerçekleştirmesi için kaç dakika yüzmesi gerekir? Bu yüzme işine stresin etkisi var mıdır?
Bu deney insan hayatıyla da ilgilidir. Acaba bizim bir şeye ulaşmamız ne kadar sürer? Bir şey dediğimiz, ayaklarımızı değdireceğimiz kadar yakın bir kara parçası veya bir üniversite diploması olabilir. Mutluluk ve huzur gibi soyut hedefler de olabilir.
Deneyde, depresif özelliklere sahip fareler, uzun süre yüzememişlerdir. Ara ara isteksiz biçimde çabalamışlardır. Farelerin beyinlerinde motive edici ve harekete geçirici dürtülerden çok, kısıtlayıcı sinyaller devreye girmiştir. Farelerde stres ön plana çıkmıştır. Normal şartlarda bu fareler üzerinde antidepresanlar denenmiştir. Eğer antidepresanı alan fareler uzun süre yüzebilmişlerse, bu durum antidepresanın fareler üzerinde de etkili olduğuna işaret eder.
Bu deneyin ikinci kısmında farelerin bağırsakları temizlenmiş ve yenilenmiştir. Bu vesileyle bağırsakları yenilenen farelerin stresleri azalmıştır. Bunun sonunda fareler, gerçekten daha umutlu ve ve uzun süreli yüzmeyi başarmışlardır. Kanlarında yer alan stres hormonlarında da kayda değer bir azalma gözlemlenmiştir. Stresin azalması dayanıklığı artırmıştır ( Gıulta Enders, Büyüleyici Bağırsak, çev. Alisa Candan Karsu, Büyükada Yayıncılık, İstanbul, 2016, s. 138).
Bu deneyin ortaya koyduğu gibi, pek çok insan kendini sınırlamakta ve kaynaklarını fark edememektedir.

Her insanın bir yeteneği vardır, bu yeteneği arayalım, bulmaya çalışalım. Dünya’ya gelmemizin amacı kendi yeteneklerimizi arayıp bulmaktır. Bunun için beynimizi en iyi şekilde geliştirerek kullanalım! Ömrümüzü etiketler veya unvanlar peşinde koşarak tüketmeyelim!

Günümüzde insanları tıpkı bir balık misali olta yerine para ile tutmaya çalışıyorlar. Bu oltaya takılmak isteyen veya takılan bir çok insan var. Bun kişiler yoğun stres yaşıyor.
Gereksiz stres yaşayarak yeteneklerimizi kısıtlamayalım.

Ağu 25

Türk Spor Dünyası’nın ‘Aksakallısı’ Prof. Dr. Tabip Albay İbrahim Öztek

Türk Spor Dünyası’nın ‘Aksakallısı’ olarak bilinen Prof. Dr. İbrahim Öztek, birçok görevi profesyonelce yıllardır bir arada yürüttüğünü söyleyerek, “Ben 50 senedir zamandan kazanabilmek ve çalışmalarımı sürdürebilmek için her gece 3 saat uyuyorum” ifadelerini kullandı.

 

 

Her ülkenin mutlaka aksakallıları vardır. Bu aksakallılar çoğu zaman yaşarken kıymetleri bilinmez. Ancak Türk Spor Dünyası’nın, ‘Aksakallısı’ olarak bilinen Prof. Dr. İbrahim Öztek; spordan tıbba, federasyon başkanlığından antrenörlüğe, fikir adamlığından kitap yazarlığına kadar birçok branşta söz sahibi bir isim. En önemli amacı da, geçleri kötü yoldan kurtarıp iyi bir sporcu olarak yetiştirmek. Lise yıllarından başlayan spor hayatı yaklaşık 55 senedir devam eden Öztek, “Sporcu olarak başlayan hayatım zamanla sayısız milli sporculuk ve teknik direktörlük yaptım. Sonrasında antrenörlük, devamında ise 15 sene Judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu, Kungfu Federasyonu Başkanlığı olarak devam ettim” dedi.

 

Öztek: “Lütfü Savaş ile birlikte Aba Güreşi için çalışıyoruz”

Aynı zamanda bir tıp profesörü olan İbrahim Öztek yaptığı açıklamada, “Tıp, spor, bilim, kültür alanlarında çalışmalarım halen devam ediyor. Aynı zamanda tıp fakültesinde öğretim üyesiyim. Anadolu Aydınlar Ocağı ve Türkiye Olimpian Derneği Genel Başkanlığı görevlerini yapıyorum. Bu güne kadar 22 kitap yazdım. Avrupa ve dünyada da birçok federasyon başkanlıklarında bulundum. Tıp profesörü, patoloji ve sitoloji uzmanı, 360 yayını, Amerikan Dermatoloji Yıllığı dahil 5 kitapta bölüm yazma, Türkiye ve dünyada birincilikler kazanmış araştırmalar, on adet TÜBİTAK teşvik ödülü ve Amerikan Anjioloji Koleji Bilimsel Konsey Üyeliği mevcut. Türkiye Azerbaycan Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi Başkanlığı, Türk Dünyası’nda Orta Asya, Orta Doğu, Kıbrıs, Kırım, Romanya, Kosova, Bosna, Yunanistan, Irak, Suriye üzerine çalışmalarım, yayınlar ve stratejik araştırmalarım sürüyor. Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı’yım. Uluslararası Sigara Alkol ve Uyuşturucu ile Mücadelede Kültür ve Spor Birliği Başkanı, Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu kurucularındanım. Dünya Aba Güreşi Federasyonu’nun, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile birlikte başkanlığını yapıyoruz. Lütfü Savaş da eski bir Aba Güreşi sporcusu, bir bilim adamı ve aynı zamanda Hatay’a hayat veren bir insan. Birlikte Aba Güreşi’nin kalkınması için çalışıyoruz” şeklinde konuştu.

 

Öztek: “Bu sene katılan ülke sayısı 40’ı bulacak”

2-3 Eylül tarihlerinde Hatay’da düzenlenecek olan 8. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası öncesi çalışmaların son sürat devam ettiğini sözlerine ekleyen Öztek, “Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş’ın verdiği destek ve katkılarıyla Avrupalı birçok devlet ile Türk Dünyası güreşçileri 3 Eylül’de hoşgörü şehrimiz, medeniyetler beşiği Hatay’da olacak. Aba Güreşi Mersah’ında, Er Meydanı’na çıkacaklar. Geçtiğimiz sene düzenlenen şampiyonaya 30’dan fazla ülke katılmıştı. Bu rakam bu sene 40’a ulaşacak. Bu şampiyonada zirveye çıkacağız” diyerek güreş severleri Hatay’a davet etti.

Ilıcak: “Her alanda bir delikanlı canlılığı ve enerjisi ile koşuyor”

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Genel Başkanı ve Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucularından 2. Başkan Kaya Muzaffer Ilıcak ise İbrahim Öztek hakkında yaptığı açıklamada, “Prof. Dr. İbrahim Öztek’e, Türk Spor Dünyası, ‘Aksakalımız’ diyor. Avrupalı Judocular ‘Judo Papa’, Uzak Doğu’da da ‘Sensei’ olarak çağırıyorlar. 50 yıldan fazla Judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu, Kungfu ve Türk Dünyası’nda yapılan tüm güreş çeşitlerinin içinde bulunan Öztek’in kurduğu federasyonların birçoğunda birlikte görev yaptık ve halen de yapıyoruz. Bugün 72 yaşında olmakla beraber her alanda bir delikanlı canlılığı ve enerjisi ile koşuyor. Hasta muayene ediyor, Üsküdar Üniversitesi’nde derse giriyor, paneller düzenliyor. Gençler dahi onu yakalaması mümkün gözükmüyor” diye konuştu.

 

Hayatını spora vakfeden insan İbrahim Öztek

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucularından ve Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Karagöl ise yaptığı açıklamada, “Bir insan düşünün, kendisi tıp doktoru ama spor için her şeyini ortaya koymuş. Hocamız çok başarılı bir patolog. Sadece işine kendini verseydi parasal olarak bugün çok zengin biri olurdu. Ancak uzun yıllar kendisini tanırım. O’nun gayesi insanları kötü alışkanlıklardan korumak için kendini adamış bir değerimiz. Milli sporcu olmuş, federasyon başkanı olmuş, hem de en uzun süre başkanlık yapmış, Türkiye’nin en üst düzeyde siyah kuşağa sahip 72 yaşındaki ‘Aksakallımız’ bizlerden çok ama çok daha dinamik bir isim. Hem tıbbi çalışmalarını sürdürüyor, hem paneller düzenliyor, hem de spor federasyonlarındaki görevlerini aksatmadan ilk günkü aşk ile yapabiliyor. Umarım Türkiye’de bu insanın kıymetini anlar” dedi.

Hatay’da yapılacak güreşlerde de İbrahim Öztek ile birlikte olacaklarını belirten Mustafa Karagöl, bu sene güreşlerin daha da çekişmeli geçeceğine dikkat çekti.

Bugüne kadar Hatay’a gelmesi kesinleşen ülkeler ise şöyle:

1- Altay
2- Azerbaycan
3- Balkar
4- Başkurdistan
5- Çuvaşistan
6- Dağıstan
7- Gagavuzya
8- Hakasya
9- Karaçay
10- Kazakistan
11- Kırgızistan
12- Kırım
13- KKTC
14- Mari-El
15- Moğolistan
16- Nogay Eli
17- Özbekistan
18- Sancak
19- Tataristan
20- Tuva
21- Tümen
22- Türkmenistan
23- Udmurt
24- Yakutistan
25- Almanya
26- Romanya
27- Macaristan
28- Ukrayna
29- İran
30- Acara
31- Türkiye
32- Bulgaristan
33- Rusya
34- Afganistan  UYGAR AYDIN

Ağu 17

Şahin Bey ( Antepli Şahin )

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İstiklal Harbi’nin büyük kahramanlarından Şahin Bey 1877 yılında Gaziantep’te dünyaya geldi. 1899 tarihinde Yemen’e asker olarak gitti. Burada göstermiş olduğu üstün hizmetleri, yeteneği ve cesareti sayesinde başçavuş rütbesine yükseltildi. 1991 yılında Trablusgarp savaşına arkadaşları ile birlikte gönüllü olarak katıldı. Balkan savaşlarında görev aldı ve Çatalca cephesinde savaştı. Galiçya’da 15. Kolordu emrinde savaşa katıldı. Daha sonra Sina cephesinde görev aldı. Bu cephede göstermiş olduğu kahramanlık ve fedakarlık sayesinde kendisine teğmenlik rütbesi verildi. İngilizlerle Sina cephesinde yapılan savaşta esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başına kadar esir olarak kaldı. Yapılan ateşkesten sonra diğer esirlerle birlikte serbest bırakıldı.

Daha sonra Türkiye’ye dönerek muhtelif yerlerde görevlerde bulunuyor. Şahin Bey pek huzurlu değildi? Doğup büyüdüğü Antep ve çevresi düşman işgali altındaydı. Hemen gönüllü olarak Antep ve çevresinde  düşmana karşı savaşmak için Antep Heyet-i Merkeziyesi’ne  müracaat ediyor. Müracaatı kabul edilerek kendisine Antep ve Kilis yolunu kontrol altında tutma görevi veriliyor. Etrafına toplamış olduğu 200 civarında gönüllü ile birlikte çatışmalara giriyor. Böylece, düşmanın bu yoldan Antep’e asker ve mühimmat sevkiyatı yapması Şahin Bey ve arkadaşları sayesinde büyük ölçüde engelleniyor.  Şahin Bey, gece-gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek silah arkadaşlarının maneviyatını yükseltmek için konuşmalar yapıyor. Son köprü başında ise; şahin gibi bir avuç gönüllü arkadaşıyla düşmana saldırıyor, kelimenin tam anlamıyla son kurşununa varıncaya  kadar. Son kurşunu da bitince, son sözlerini söylüyor:  “ Allah’ım vatanımı ve Antep’i kurtar!…Alçak düşman, sen de gel beni sen süngüle!…”  Bu büyük kahraman bir avuç arkadaşıyla birlikte 28 Mart 1920 tarihinde  kahramanca vuruşarak düşman tarafından şehit ediliyor.

Yavuz Bülent Bakiler’in şu dörtlüğü:

“ Ben Antepliyim, Şahin’im ağam.

Mavzer omuzuma yük.

Ben yumruklarımla dövüşeceğim.

Yumruklarım memleket kadar büyük.”

Bu büyük kahramanın ne denli vatanına, milletine bağlı olduğunu tam manasıyla ortaya koyuyor.

Bu vatan için canlarını çekinmeden verenler, bu topraklar için toprağa düşenler; bu vatan ve millet size minnettardır. Yerinizde huzur içinde yatın.

 

Tem 31

İstihbarat

Emrah BEKÇİ

Devletler, iktidarlar tarafından yönetilirler. Yönetimdeki kasıt halkın refahıdır. Bir ülke içerisinde yaşayan toplum, güvenlik zafiyetinden dolayı endişe içerisinde bulunuyor ise. O devleti yöneten iktidarın atadığı güvenlik birimleri işin ehli insanlar değildir.

Ülkemizin (Türkiye), dünya üzerinde bulunduğu coğrafi konumu ve sınırlarının dışında yaşanan hadiseler, iç güvenliği tehdit eden yapılar haline geldi. Önceki tarihlerde kısmi terör ve ekonomi ile boğuşan ülkemiz. Son 15 sene içerisinde komşularının sınırları ve yönetimlerinin değiştiği, misakı dâhilinde çatışmaların hat safhada seyir ettiği, neredeyse ‘ölümün-İnsan öldürmenin’ doğal olarak kabul edildiği bir hal aldı.

Ülkelerin yaşamsal nefes alma sürecinin sağlıklı olması, ‘güvenlik’ ile alının tedbirlerin olumlu olmasından geçen somut işlerdir. Vatandaşın kendi yönetmesi için verdiği reyleri potansiyel daimi iktidar olma yolunda ‘ehil olmayan atamalara’ yöneltmesi, ülke genelinde, ülkeden olmayan farklı ideal ve düşüncelerin at oynatmalarına neden olacaktır.

Dünya tarihinde iktidar-güvenlik-istihbarat-yönetim-strateji ile ilgili basılmış olan bütün kitapların sayfalarını yokladığımız vakit; ülke yönetiminde bulunan, siyaseten tercih edilen kişi-kesimlerin işinde ehil olup olmadıklarını sorguladıklarına şahitlik ederiz.

Dünyada ileri seviyede adını zikredeceğimiz ülkelerin yönetiminde bulunan veya ataması yapılacak insanların, atanacakları kurum ve işi ne derecede doldurup olumlu netice alacaklarının analizi yapılıp, sonrasında bir dedeme sürecinden sonra hak ediyorsa daimi olarak atanacağı yere verildiğine şahitlik ederiz.

Ülkemizde ise; yazmış olduğum ve üzerinde durduğum bu metni bile doğru dürüst analiz edecek kabiliyette, bir elin parmak sayısı kadar atanmışının olmadığına inanan bir kişi olduğumu belirtmek isterim. Şahsımı da üzen bu cümle ülkemizin içinde bulunduğu vaziyetin içler acısı fotoğrafıdır.

Ülkemiz genelinde son zamanlarda vukuu bulan terör olayları, işinden evine, okuldan evine gelen her zümreden yaşayan insanımızı tedirgin etmektedir. Hatta terörle mücadele ile görevli bütün silahlı kuvvetlerimizin ‘aile-eş-yakınlarını’ dahi endişeye sevk etmektedir. Bunun nedeni ülkenin bütün misakında her şeyin, her an, ülkeyi yönetmesi için atanan ve vekâlet verilen şahıslardan emin olunmamsından kaynaklanmaktadır.

Ülkemizin yakın tarihine göz gezdirdiğimiz vakit. Ülkeyi yönetenlerin ‘açılım süreci’ başlığı altında günümüzde ‘eşkıya’ dedikleri kesimler ile kol kola, el ele pozlar verip, aynı atmosfer altında gözyaşı döktüklerine şahitlik ederiz. Hatta ve hatta, ‘hizmet’ başlığı altında yuları keferenin elinde olan cemaat hakkında ‘bu insanlar kötüdür, devlet düşmanıdır..vs.’ denildiği vakit, ‘Hocamız evliyadır, elleri öpülesidir..vs.’ gibi söylemlerle savunulduğunu 15 Temmuz 2016 tarihinde önce her yazılı-görsel medyada şaşkınlıkla şahitlik ederiz.

Ülkemizi kargaşa ve terör başlığı altında yaşanmaz bir hale getirenler, kendi ellerimizle ‘dindar’ dediğimiz, gerçekte ‘dini-dar’ olan kesimlerdir. Dindar insan vicdan sahibi, ahlaklı, vatan ve millet kaygısı olan kişidir. ‘Dini-dar’ dediğimiz kesim ise; amaca ulaşana kadar halk ile aynı tempoda davul çalan, hedefe vardığı vakit kendi bestesini söyleyen kişidir. Müslüman-Türk Milletinin en büyük zaafı: inancıdır. Rey verecek kişinin inancına tesir edip, vicdanını el geçiren iktidar iştahlı yapı, merdivenin ikinci basamağına çıktığı vakit ‘sermayenin’ düdüğünü öttürmeye başlar. Sermaye sahipleri koro şefi gibi, hangi notayı elindeki çubukla işaret ederse, siyasetçi düdükten o sesi çıkartır.

Üzülerek belirtmeliyim ki ülkemizin vaziyeti bu haldedir..

Hal böyle olunca, büyüme ve dünya ülkeleri arasında söz sahibi olma yolunda ilerleyen ülkemizin gidişine dur denilmek zorundadır. Çünkü bu coğrafyada ‘Güçlü Türkiye’yi kimse istememektedir. Güçlü Türkiye yerine, komut alan ve yabancı isteklerine arzu-endam edecek Türkiye istenmektedir.

Ülkemizin parlamentosunda vazife gören vekillerimizin %60’ına yakını ecnebi okullarından diplomalı kişilerdir. Bu tespitime itiraz edecekler elbet olacaktır. Yabancı milletler yönetecekleri ve etkin olacakları ülkelere tesir etmeleri için her 20 senede bir o ülkenin içerisinden vakti zamanı geldiğinde kendilerine hizmet edecek uygun karakterleri belirleyip, ülke yönetiminin sinir uçlarına dâhil ederler. Bunun için o ülkelerde ‘Vakıf Üniversitesi-Kolejler’ kurarlar. Yukarıdaki ilk cümleme itirazı olanların mecliste bulunan ‘vekillerimizin; lisans-yüksek lisans-kolej ve nereden burs aldıklarına’ bakmaları yerli olacaktır.

Ülke yönetimimizin vaziyeti bu halde iken, ülkemiz dâhilinde ve dışında güvenlik hizmetlerinde vazifeli olan ağzı süt kokan genç neslin zayiat vermesi, işini ehil bir şekilde yapması düşünülemez ve istenemez. Ülkemizi misaklarında meydana gelen her şiddet ve terör olayı sonucunda 5 dakika bile geçmeden medya kanallarına bağlanması sağlanan sözde stratejist, terör uzmanı, bilmem hangi üniversitenin torpille Prof-Doç-Dr olmuş akademisyenlerinin, boş laf salatası sözleri, bu zümreyi gerçekmiş gibi dinleyen halkımızda büyük fikri endişe yaratmaktadır.

Efendim!

Ülkemiz kabuk değiştirmektedir. Bu bir ‘Diriliş-Varoluş’ sürecidir. Geçmişte Aziz Müslüman-Türk Milletinin kanını emen kaşarlaşmış keneler zayıflamaya ve yok olmaya başlamıştır. Bu süreçte ülkemizi ve devletimizi yöneten erklerin en fazla önem vermeleri gereken yapı ‘güvenliktir’.

Güvenliğin sağlıklı bir şekilde nefes almasını ‘istihbarat’ sağlamaktadır. Haber almasında zafiyeti olan devletlerin her uzvunda hastalıklar sirayet eder. Bu hastalıklar bünyeyi sadece hasta etmezler, daha ileri bir seviyede ilerleyerek kangren ve bulaşıcı salgına neden olurlar. Tedavi ise teknolojik imkânları kullanarak sanal ortamda ameliyat değil, sahada, uzvu reel olarak görerek cerrahi operasyondur.

Aksi halde masa başında telefon ve takip sistemleriyle yapılan istihbarat çalışmaları, ancak ve ancak neticesini genç nesillerle ödediğimiz ve sadece seyrettiğimiz ah-vah’lardan öteye geçemeyecektir.

Türk Milleti en küçük hücresi olan aile yapılanmasına kadar devletine haber aktaran ve olumsuzlukları devletine bildiren, akabinde devletinin ise vatandaşını öncelikli dikkate alması gereken bir yapıda olmadığı müddetçe, ülkemizdeki kargaşa ve terör yaşamımızın her daim birinci sırasında olacaktır. Güçlü ve huzurlu bir devlet ancak ‘Güçlü Güvenlik’le, güçlü güvenlik ise, güçlü ve ehil insanların çalıştığı ‘İstihbarat’la olabilir..

Gerisi lafı güzaftır…

 

 

Tem 31

İmam Hatip Liselerinde Ve İlahiyat Fakültelerinde Her Yıl Felsefe Ve Mantık Dersi Zorunlu Olmalıdır …

Dr. Hasan GÜNAYDIN

Bilindiği üzere bundan yaklaşık 2500 yıl önce Aristo kendi mantık sistemini kurmuş, böylece KLASİK MANTIK ortaya çıkmıştır. Aristo Mantığı’nda önermelerin içeriği önemli değildir. O’na göre, önermeler arasındaki ilişkiler yine önermelerin sahip oldukları özellikler açısından ele alınır. Bu özellikler sembolik bir dille ifade edilir ve bu semboller arasındaki işlemler incelenir. Yani a = b ve b = c ise a = c denilebilir. Oysa bu tür bir mantık çözümlemesinin yanlış sonuçlar doğurabileceği açıkça gösterilmiş ve Modern Mantık geliştirilmiştir. Aristo’dan yaklaşık 2500 yıl sonra geliştirilen MODERN MANTIKTA hem önermeler arasına eklemler konularak sembolleştirmeye dahil edilir ve yeni imkanlara ulaşılır hem de doğru akıl yürütmenin ifadesinde ve denetlenmesinde daha doğru sonuçlar elde edilir. Böylece konuşma dili daha doğru analiz edilebilir. Modern mantıkta önermelerin içeriği de önem kazanmaktadır. Başka bir deyişle; a = b ve b = c ise her zaman a = c olmayabilir.

Şimdi bunu Hz. Meryem’le ilgili hermafrodit iddiası üzerinden açıklayalım:

Klasik Mantığa göre;

Birinci önerme: Hz. Meryem çiçeğe benzer (Kur’an’da O’nun için çiçek kelimesi kullanılmıştır (Al-i İmran Suresi (3/37), (a = b),
İkinci önerme : Çiçekler çift cinsiyetlidir (b = c),
Öyleyse : Hz. Meryem çift cinsiyetlidir (hermafrodittir) (a = c).

Oysa içerik önemli olduğunda, yani Modern Mantığa göre;

Hz. Meryem çiçeğe benzer (a = b),
Çiçekler çift cinsiyetlidir (b = c),
İnsanlar çiçeğe benzer (Kur’an’da tüm insanlar için çiçek kelimesi kullanılmıştır (“Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir”, Nuh Suresi, 71 / 17. ayet) (d = b),
Hz. Meryem bir insandır (a = d),
Hz. Meryem hermafrodittir (a = c) önermesi doğru olabilir denilse bile;
Tüm insanlar hermafrodittir (d = c) önermesi kesinlikle doğru olmadığı için,
(a = b = c = d) önermesi kurulamaz. Dolayısıyla “Hz. Meryem çift cinsiyetlidir” önermesi geçersizdir.

Şimdi bu örneği neden verdiğimize gelelim. İslam Alemi bilimsel gelişmeleri maalesef yüzlerce yıl geriden takip etmektedir. Üstelik İslam Alimi diye piyasaya çıkan pek çok kişi Arap Harfleriyle yazılan Kur’an-ı Kerim’i okumaktan ve basit ilmihal bilgilerini bilmekten başka ilmi olmayan cahil insanlardır. Üstelik bunlar İmam-ı Gazali zihniyetiyle yetişmiştir, yani Felsefeyi (başka bir deyişle çok yönlü düşünmeyi) reddeden kişilerdir. Bu nedenle Aristo Mantığı’nın ötesine geçememektedirler. Oysa biraz okusalar pirleri İmam-ı Gazali bile felsefeyi reddetmiş (Tehafütü’l Felasife, Filozofların Tutarsızlığı) ancak mantığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Öyleyse biz de, yukarıdaki örnekten yola çıkarak, “İmamların Tutarsızlığı” şeklinde bir başlığı ileri sürebiliriz. Çünkü bu şekilde önermede bulunup “Hz. Meryem hermafrodittir” diyen ilahiyatçılar mevcuttur.

Sonuç; yukarıdaki örnekte belirttiğimiz gibi, mantıksız ve saçma içtihatlar yapmamaları için tüm İmam Hatip ve İlahiyat Fakültesi öğrencilerine her yıl mantık dersi verilmeli ve mantık tüm yönleriyle iyice öğretilmelidir.

Formun Üstü

 

 

 

 

Formun Altı

 

Tem 23

Savaş Stratejisi ve Afrin Gerçeği

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Gazete sütunlarında Amerika ve Rusya’nın Suriye’deki hareket şekilleri ve kimlerle ortaklaşa hareket ettikleri,  Rakka, İdlip, Afrin, Munbiç ve Fıratın batısı gibi kelimelerin sıkça tekrar edildiği görülmektedir.

Fırat Kalkanı harekatı başladığında Türk silahlı kuvvetlerinin bir hafta on gün içinde Cerablustan girerek, aynı anda bir çok mevzi hareketle Rakka’dan çıkması gerektiğini, yoksa üç gün sonra her birinin arkasında bir güç belireceğini, işin gittikçe zorlaşacağını belirtmiştim. Örnek olarak da 1967 Arap İsrail savaşını vermiştim. Bir hafta içinde 3-5 milyonluk İsrail, tüm Arap alemini esir almıştı.

Cerablus hareketinin birkaç gün sonrasında Munbiç’te her yer Amerikan bayrakları ile donatıldı ve kırmızı çizgi bir anda beyaza dönüştü. Çok önemli bir mevziye uzaktan ateş bile edemedik.

Amerika, PKK PYD YPG işbirliği ile Rakka’ya yüklenmiş durumda, Rusya her nedense Afrin’den çekiliyor görüntüsünü vermekte. Bir yerlar boşalırsa birileri boşalan yerleri doldurmakta gecikmez.

Yine gazete sütunlarında sayın cumhurbaşkanı mız, Putin’le görüştü, Trump’la görüştü gibi bir takım görüş alma görüşmeleri yer almakta. Askeri bir harekata gidilecekse bile bu ayan beyan gazete sütunlarına aktarılmaktadır. Bu yazıların hemen ardından da  Amerika şöyle dedi, Rusya böyle dedi, engellendik yazıları sütunları  doldurmaya başlayacaktır.

Bugün Orta Doğudaki terör gruplarının ABD piyonları olduğunu bilmeyen kalmadı. Dün Kobani’de, bugün Rakka’da gördüğümüz Amerikan-terör birlikteliğini  yarın Bayır Bucak’ta, Türkmen Dağı’nda Türklere  ve de Türkiye’ye karşı göreceğimiz muhakkaktır.

Evet, güneyden kuşatılıyoruz, aynen Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi Suriye’nin kuzeyinden de bizi sürekli aldatan çok özel stratejik ortağımız ABD tarafından kuşatılıyoruz. Onların amacı her ne olursa olsun Suriye kuzeyindeki Rojova koridorunu Lazkiye’de Akdeniz’e birleştirmek. Bu yol yarın hakim güçlerin tüm dünya petro-gazını dünyaya pazarlayacakları yol olacak ve Türkiye bu yolun dışında bırakılacaktır.

Yarından tezi yok Türk Silahlı Kuvvetleri, kimseden akıl almadan, Büyük devletler ne der demeden ve büyük devlet benim diyerek, kendi insiyatifi ile Afrin’e barış götürmek üzere tüm güçleri ile harekete geçmelidir. Ne zamandır Afrin’den  sınırlarımız taciz ateşine tutulmuyor mu, atılan gülleler Hatay’a düşmüyor mu, bunun hesabı uzaktan top atışı ile sorulmaz. Bir gecede tüm köyler kasabalar kuşatılacak ve hepsine birden girilecek. Üç gün sonra her taraf ya Amerikan, ya da Rus bayrakları ile donatılır. Bundan yaklaşık 1650 yıl önce Büyük Hun İmparatoru Atila; “sınırlarda huzursuzluk varsa, sınırların ötesine geçin” dememiş miydi. Cerablus, Afrin ve Bayır Bucak Türk/Türkmen bölgesi ne yapıp yapıp birleştirilmeli, bölgede 1200 yıldır yaşayan Türklerin ve Arapların yaşam alanı haline getirilmelidir.

HARİTA: SARI RENKLİ ALAN: TÜRKİYEYİ KUŞATAN KÜRT KANTONLARI.

KİLİS’İN ALTINDAKİ TARAMALI ALAN:  TÜRK BİRLİKLERİ KONTROLÜNDEKİ KISIM, CERABLUS VE EL BAB,

AFRİN’İN ALTINDAKİ YEŞİL ALAN: BAYIR BUCAK TÜRKLERİ VE DİĞER REJİM MUHALİFLARI KISMI.

 

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Tem 23

Osmanlı Devletinde Celali İsyanları

Dr.Şahin CEYLANLI

GİRİŞ :

Toprak mülkiyeti sisteminin değişmesinden sonra Osmanlı ülkesinde birtakım kargaşa ve düzensizlikler başlamıştır. Timar (dirlik) sistemi, Osmanlı devletinin temel taşını oluşturmaktaydı. Bu müessese ile diğer kurumlar arasında çok uyumlu bir ilişki mevcuttu. Devletin çöküş sebepleri arasında belki de en önemlilerinden birini timar sisteminin bozuluşu teşkil etmektedir. Sözlük anlamı; hayat, yaşayış, ömür, yaşamak için lazım olan şey olan “dirlik” belirli bir hizmet karşılığı, geçimlerini temin etmek için devlet tarafından bir kısım asker ve memurlara verilmekteydi.

Haliyle dirlik sisteminin bozulmasıyla birlikte tımarları ellerinden alınan tımarlı sipahilerin bu hadiselere karıştıkları görülmektedir.

Tarihçilerin belirttiğine göre; isyanlar 1550 den beri meydana gelen bunalımların, sıkıntıların, patlamaların bir neticesi olarak değerlendirilmektedir. İlk isyancılardan birinin isminden dolayı da “Celâlî isyanları” adı verilmektedir.

Celâlî isyanları, 1576-1596 yılları arasında doruk noktasına ulaşmış ve 1610 yıllarında da durulma noktasına gelmiştir. Celâlî isyanlarına her kesimden katılma olmuş, çiftbozanların oluşturduğu asker birikintileri, devlet memurları, medrese öğrencileri, yeniçeriler, tımarlı sipahiler ve diğer asker taifesi (1) yüzbinlerce insan bir araya gelerek Osmanlı düzenine başkaldırmış ve sosyal düzenin yıkımında önemli rol oynamışlardır. Tımarlı sipahilerin tımarlarının zorla ellerinden alınması, reâyâ (köylü) sınıfının ağır vergiler altında ezilmesi neticesinde Osmanlı tarım düzeni bozulmuş köylü ise fakirleşmiştir. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı sosyal yapı ve ekonomik yapı felce uğramıştır.

Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarını : “Celâli isyanları denince, aslında en az XVI. yüzyılın başlarından beri imparatorlukçu Osmanlı düzeninin geliştirmeye başladığı siyasi ve sosyal koşullarla atbaşı yürüyen ekonomik darlığın üzerine çöktürdükleri ağır bunalımın bütün Türkiye üzerinde yarattıkları büyük bir karışıklığın her sınıftan insanları birbirleriyle kanlı kavgalara tutuşturmasından çıkan olaylar” (2) olarak değerlendirmektedir.

Gerçekten Celâli isyanlarını doğuran sebepler oldukça fazla bir yer tutmaktadır. Celâliler, kanun ve kuralları hiçe sayarak suçlanırken, öte tarafta da düzeni sağlamak için görevlendirilmiş “Celâli seferi” görevlileri olmak üzere kavgacılar iki gruba ayrılmışlardı. Ancak, bu kargaşa ortamın-da, kimin celâli kimin gerçekten kanun savunucusu veya düzenin koruyucusu olduğunu anlamak oldukça zordur. Bu konuda Mustafa Akdağ şunları söylemektedir: “Celâli sekbanlarının cenk için birbirleriyle karşılaştıklarında, hiçte vurasıya dövüştüklerinin görülmeyeşi anlatıyor ki; birbirine karşı olan iki obanın insanları arasındaki düşmanlık ancak (Celâli başbuğu) ile onu kovuşturmaya padişah fermanı ile çıkarılmış (Celâli serdarı) arasında kalmakta; (Celâli sekbanları) ile (Hükümet sekbanları) dünkü ve hatta bir karşılaşmanın ertesi günkü canciğer arkadaşlıklarının hatırını saymayı padişahın emrine üstün tutmaktadırlar.” (3)

I- CELALİ İSYANLARININ ÇIKIŞ SEBEPLERİ :

16. yüzyıldan başlamak üzere Osmanlı devleti sosyal, ekonomik ve askeri bir bunalım içerisine girmiş, ekonomik darlık sebebiyle reâyâya (köylü) yüklenen yeni vergiler, yeniçerilerin halka karşı yapmış oldukları zorbalıklar, halkı tedirgin bir hale getirmişti.

Osmanlı ülkesini alt üst eden bu ayaklanmaların tabiiki çeşitli sebepleri vardır. Tarihçilerin üzerinde hem fikir oldukları düşünce : Osmanlı devletinin idari mekanizmasının işlemeyişi, devlet ile halk arasındaki münasebetlerin yok denecek kadar az olması, reâyânın mütemadiyen haksızlık-lara uğraması, otoritesi zayıflamış olan devletin yönetimindeki aksaklıklar, rüşvet hadiseleri, tımarları ellerinden alınan sipahilerin hoşnutsuzlukları, celâli isyanlarını doğuran en önemli sebeplerdendir. (4)

Naima, Celâli isyanlarının çıkış sebeplerini şu şekilde belirtmektedir: “kaçanlarının cezalandırılması: Allah’ın yardımı ile düşman taburu makhûr ve fetih olunduğundan ertesi günü kendisini sadarete nail olduğu gibi işlere başlayıp askerin mevcut ve namevcudunu yoklayıp, üç gün zuamâ ve erbab-ı timar ve kapıkulu yoklanıp, otuzbin neferden ziyade askerin firari namıyla dirlikleri kesilip her kande bulunanlarsa katillerine ferman olunduğundan mada, dönüp firar edenleri haps ve nikâl ve kahretti…..ve firari adını verdiği kimselerin mameleklerini (varını yoğunu) miriye alıp bulduğunu katl ve müsadere ederek nicelerini iklim kaçırdı…..Dünya ve ahiret sıkıntısı müptelası olup ekseri firar edip Anadolu diyarında toplanıp Celâli taifesi bizzanne onlardan zuhur eyledi” (5)

Görüldüğü gibi Naimâ, “Celâli isyanlarını” harpten kaçanların ve başıboş olanların başlattığını söylemektedir.

Bu harp kaçaklarının, Anadolu’da müsait bir ortam bularak ayaklandıklarını da, Naimâ şu şekilde açıklamaktadır : “Meydanı boş bulunca reâyânın aşağılıklarını kendine nefer edinip, giderek o hali aldı ki; idare edenlerin kötü tedbirleri ile, mevki sahipleri az zamanda azl olunup kuvvet kullanarak galip olan mağlubun mansıp (memuriyet) ve malını kapıp götürdükte….” (6)

Celâli ayaklanmalarının sebepleri ve bu ayaklanmalara katılanların maksatları üzerindeki görüşleri belirten Abdizade Hüseyin Hüsameddin, olayları ayrıntılı bir biçimde belirterek Celâli isyanlarının “Eğri seferi firarileri” ile başlamadığını ileri sürmektedir. (7)

Naimâ, Anadolu’daki Celâlilerin yapmış oldukları hırsızlıklar, zulümler ve işkenceler üzerinde geniş bir şekilde durmakta, Kara Yazıcı, Kara Yazıcı’nın kardeşi Deli Hasan ve Katırcıoğlu ayaklanmalarını Celâli isyanlarına örnek göstermektedir. (8)

Günümüzde Celâli isyanları üzerinde otorite olarak kabul edilen Mustafa Akdağ, Naimâ’nın bu konu ile ilgili görüşlerini tenkit etmekte ve Naimâ’nın ve diğerlerinin Celâli isyanlarının çıkış sebepleri olarak söylemiş olduklarını “eski ve klasik bilgi ve yorum” (9) olarak nitelendirmektedir.

Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarının oluşumunu 1550 yıllarından başlatmakta ve 1576 tarihini de Celâli isyanlarının yoğunlaştığı dönem olarak belirtmektedir.

1550-1576 tarihleri, mirî toprak sisteminin değiştiği dönem olup, dolayısıyla ekonomik darlık sebebiyle, Celâli isyanlarına zemin hazırlayan korkunç bir işsiz kütlesinin meydana geldiği dönemdir.

Celâli isyanlarında işsizlerin çok büyük fonksiyonu olmuştur. Yukarıda belirtilen tarihler arasında Osmanlı nüfusu % 40-50 arasında bir artış göstermiş ve bu nüfus artışı, ekonomik bunalımla birleşerek işsiz kitlelerinin büyümesine sebep olmuştur.

Sosyal ve ekonomik yapının çökmesine sebep olan en önemli mesele de, “iltizam usulü”(*) ile köylülerin topraklarından koparılmış olmalarıdır. Konu ile ilgili olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı şunları söylüyor: ” İdari teşkilatı bozup halkı ve bilhassa zûrrâi fena duruma sokan hallerden biride, gerek havas-ı hümayun denilen hazineye ait hasların ve gerek diğer vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ve saray kadın-larına ait paşmaklık hasların ve vakıf yerlerin iltizam suretiyle hasılatının toplanması usulüdür. Yani, evvelce bu haslar, has sahiplerinin emin voyvodaları (resmi vergi memurları) vasıtasıyla haslardaki köylü halk ezilmeden, himaye edilerek öşür ve resim alınırken, Rüstem Paşa zamanından itibaren Havas-ı hümayunun iltizama verilerek bunun diğer haslarada sirayet etmesi ve mültezimlerinde gelecek senelerdeki çiftçi vaziyetini düşünmeksizin köylüyü ezmesi, Anadolu’da yer yer çift bozan köylü, yani, çift ve çubuğunu terk etmeye mecbur olan çiftçi adedini arttırmış ve bu hal, bu çift bozanların Levent olarak şekavet yapmaları kapısını açmıştı…..” (10)

II- CELALİ İSYANLARINA KATILAN ZÜMRELER :

16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köylerden şehirlere doğru büyük göçler başlamış, böylece büyük şehirlerin ve zengin çiftçilerin sık bulunduğu Marmara bölgesine binlerce işsiz insan yığılmaya başlamıştı. Dolayısıyla buyüzden, şehirlerin de huzuru bozulmuş, cinayet, hırsızlık ve fuhuş gibi hadiseler meydana gelmeye başlamıştı. Yollar, sokaklar biryığın işsiz ve boş insan ile dolu idi. Mesele, devletin siyasi hayatı açısından düşünülecek olursa; bu grupları devlete karşı teşkilatlandıracak kimseler çıkmadığı takdirde bu boş insanların devlet için büyük bir tehlike arzetmediği görülmektedir. (11)

Celâli kavgalarını çıkaranlar arasında “Ehl-i örf” diye tanımlanan, yani devletin üst seviyesindeki memurları (beylerbeyi, sancakbeyleri, subaşı gibi memurlar) Bunlar, devlet için öylesine tehlikeli bir duruma gelmişlerdi ki Celâli isyanlarında, leventleri, köylüleri vb. grupları teşkilatlandı-rıp, kendi emelleri için, Osmanlı devletinde kapatılması çok zor olan ve uzun yıllar devam eden bir iç savaşa sebebiyet vermişlerdir.(12) Görüldüğü gibi koca bir devlet kendi tayin ettiği memurları yüzünden ne duruma düşmüştür.

Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de kapukulu süvarileri olmuş ve bu iç savaşta en baş rolü oynamışlardır. Ayrıca, kendi bayraklarını açarak doğrudan doğruya “sipah hareketi” adı verilen bir çok karışıklıklarında tertipçisi olmuşlardır. (13)

Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de suhte taifesi, yani medrese öğrencileridir. İsyanlarda en eylemci grup medrese öğrencileri olmuştur.

Öğrenci isyanlarındaki önemli bir özellik şudur: Öğrencilerin bazı bölgelerde işsiz insanlarla birleşerek ortak hareket ettikleri görülmekle birlikte, genel olarak “öğrenci bölükleri” adı verilen birliklerin bütünü ile medreseli öğrencilerden meydana gelmesi idi. Medreseliler, karşılarında baş düşman olarak, beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı gibi ehl-i örf mensuplarını görüyorlardı. Öğrenciler, kimi zamanda halk ile birleşerek celâlilere karşı ortak hareket etmişler, kasaba ve köyleri birlikte savunmuşlardır. (14)

Medreselerin herbiri bir vakfın kurumu olup ve harcamalarını da bu vakıflardan sağlamakta idi. Anadolu ve Rumeli’deki medreselerin XVI.yüzyıldan itibaren kendi imkanlarını çok aşmış bir öğrenci yığılması ile karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir.

Medreselerdeki bu öğrenci yığılmalarının sebeplerinden birisi, Osmanlı devletinin kuruluşundan XVI.yüzyılın ikinci yarısına kadar olan zaman zarfında yeni topraklar fethedilmiş olup, medrese bitirenlerede kadılık, müderrislik, imamlık ve benzeri vazifeler verilmekteydi. Özellikle, çiftbozanlığın artması sonucu, medreselere çok miktarda öğrenci başvurmuş ve dolayısıyla büyük bir yığılma meydana gelmiştir. Öğrenciler, medreselerde ve imaretlerde (yurtlarda) barınmakta idiler. Buralar günümüzdeki öğrenci yurtları ile karşılaştırıldığında, o dönem şartlarının pek iyi olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu medrese öğrencileri bu pek iyi olmayan şartlar içinde ruhi bunalıma düşmüşler, toplum ahlakının çökertilmesinde büyük eylemler yapmışlardır. Gruplar halinde köylere, kasabalara gitmişler ve halktan zorla para, yiyecek vb. şeyler almışlar ve zaman zaman halkla çatışmışlar, yaralama adam kaçırma, ırza geçme gibi eylemlerde de bulunmuşlardır. XVI.yüzyılın ortalarına doğru bu eylemler iyice artmış ve doruk noktasına ulaşmıştı. (15)

Öğrenci hareketlerinin pek yoğun olduğu yöreler, Rumeli yöresi, Bursa-Balıkesir-Afyonkarahisar yöreleri, Manisa-Muğla-İsparta yöreleri, Kastamonu-Çankırı-Bolu yöreleri, Tokat-Amasya-Çorum yöreleri, Tarsus-Silifke-Manavgat yöreleri, genellikle öğrenci hareketleri bu yöreler içerisinde bütün şiddetiyle devam etmiştir. (16)

Celâli hadiselerine katılan bir diğer zümrede Yeniçeriler ve Acemi oğlanlarıdır. Yeniçerilerin arkasında zaman zaman devletin en üst kademelerindeki vezirler, paşalar olmuş ve onlardan destek görmüşlerdir. Bu sayede köy basmışlar, yol kesmişler, toprak sahibi olmuşlardır.

Ehl-i şer olarak isimlendirilen kadıların üniversite hocalarının, mahkeme görevlilerinin, cami hocalarının Celâli isyanlarındaki rölü ise, bunlar her zaman köylünün (reâyâ-nın) yanında olmuşlardır.

Celâli isyanlarında en büyük zararı gören köylüler ise, özellikle ehl-i örf ve yeniçerilerin saldırılarına karşı büyük bir mücadele vermiştir. Halk kadıların ve medreselilerin yardımıyla örgütlenerek “iloğlanları” adı verilen silahlı birlikler meydana getirerek, celâlilere karşı koymuştur.

Yukarıda görüldüğü gibi, Celâli isyanlarına Osmanlı devletindeki zümrelerin aşağı yukarı hepsi katılmış bulunuyor. İsyanlara katılan zümrelerin bazen birbirleriyle çatış-tığı, bazen isyancıların safında yer aldıkları, bazı defa da isyanlara karşı olanların safında yer almış oldukları görülmektedir. Bu isyanlarda kimin kimden yana olduğu, kimin kime saldırdığı pek anlaşılamamakla beraber, bu olaylarda en büyük zararı gören hiç şüphesiz ki köylüler olmuştur.

III- CELÂLİ İSYANLARININ DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİ :

Celâli kavgaları, ayrı ayrı dönemlerde çok değişik özellikler göstermiştir. Medreseli öğrencilerin yapmış oldukları

basit hadiseler, 1575 yıllarında devleti tehdit eden isyanlara dönüşmüş ve bu isyanlar aşağı yukarı on yıl sürmüştür. Netice olarak sosyal yapının yıkımına yol açmış, sonralarıda bu isyanlar, yerini daha güçlü Celâli isyanlarına bırakmıştır.

Suhteler 70-80’er kişilik gruplar halinde köylere saldırmışlar, yol kesmişler, haraç almışlar, bu suçlarından dolayı haklarında takibat yapılmış , yakalananlar ise yargılandıktan sonra ölüm cezasına çarptırılmış; fakat suhteler bu cezadan yılmamışlar ve eylemlerine daha şiddetli bir şekilde devam etmişler; bu durum karşısında devlet halktan ve askerlerden oluşturulan bir güç ile suhtelerin üzerine gitmeye karar vermiş, isyanlar bir ölçüde bastırılmıştır.

Tımarlı sipahilerin önemlerini kaybetmeleri neticesinde toprak ve köylü sahipsiz kalmıştı. Bu fırsattan istifade eden devlet memurları (çoğunluğu devşirme olan) işsiz gruplarını yanlarına toplayarak köy basmaya ve haksız yere toprak sahibi olmaya başlamışlardı. Devlet memurlarının Anadolu’daki işsiz grubuna dayanarak eşkiyalık etmeye başlaması devleti telafisi çok güç bir karışıklığın içerisine atmış, beylerbeyi, sancak beyleri, subaşılar ve diğer vilayet memurları emirlerindeki adamlarla gelişigüzel vergiler toplamışlar; bunlardan başka yeniçerilerin ileri gelenleri, meydana getirdikleri Celâli gruplarıyla sağa sola baskın yapmışlar ve devlete kafa tutup, devlet içinde devlet olmuşlardır. Elbetteki saldırgan yeniçerilerin bu eylemlerinden medet uman devlet büyükleride vardır.

Devletin yapısında meydana gelen bu düzensizlikler halkın şikayetlerine yol açarak, durum kadılar aracılığı ile saraya iletilmiş ve bu durum karşısında III.Murat 1590 yılın-da bir ferman yayınlayarak, zalim devlet memurlarının, suhtelerin, yeniçerilerin saldırıları karşısında köylünün silahlanarak kendilererini korumalarını istemişti. Görüldüğü gibi, bu fermanlar ile devlet kendi memuruna karşı kendi halkının ve köylüsünün silahlanmasını istemekteydi. Köylü, sarayın da kendisiyle beraber olmasından kuvvet alarak, zalimlere karşı büyük bir mücadeleye girdi. Yayınlanan fermanlara güvenerek “yiğitbaşılar” emrinde “iloğlanları örgütü”nü kurdu ve devlet memurlarının bölükleriyle çatış-maya girdi. Fakat, karşı tarafın çokluğu yüzünden köy halkı her zaman galip gelemiyordu.

III.Mehmet’in 1595 yılında yayınlamış olduğu ferman da, III.Murat’ın fermanı gibi Anadolu’daki bütün karışıklıkların mes’uliyeti ehli-örf’e yüklenmekte idi. Bu fermanda da, reâyâ’nın haklı olduğu bizzat padişah tarafından kabul ediliyor, kapıkullarının ve devlet adamlarının şiddetle cezalandırılacağı, halkın kendi aralarında birleşerek tedbirler almaları tavsiye ediliyordu. (17)

Halkı devlet memurlarının baskısından korumak için fermanlar çıkarılması neticesinde, halk kasabalardaki, köylerdeki kadı, müderris ve imam gibi kimselerle birleşerek mülki amirlere, onların memurlarına karşı silahlı savunmaya geçmişti. Hatta vilayet adamlarını saraylarına kapatarak, onların dışarıya çıkmalarına mani olmuşlardı. (18)

Yukarıda görüldüğü gibi 16.yüzyılın sonlarına doğru Anadolu tam bir kaos durumundadır. Bir yanda devletin vilayetlere hizmet için tayin ettiği vilayet memurları, diğer tarafta bu memurlara karşı cephe almış halk vardır. Padişah ve hükümet yetkilileri kendi memurlarının halka yapmış olduğu zulüm karşısında çaresizdir. Padişah fermanları ile halk silahlandırılıp vilayet memurları ile çatıştırılmıştır. Şu halde; kimin Celâli kimin devleti temsil ettiği belli olmayıp, devlet otoritesi yok olmuş, sosyal yapı felce uğramıştır.

Köylülerin ehli örf’e karşı başlatmış olduğu silahlı mücadele pek uzun sürmüyor. Bunun sebebi ise, çiftini bozarak bey kapılarında ücretli olarak çalışan eski köylülerin bu başarı karşısında yine işsiz kalmaları idi. Celâli isyanlarının kaynağını büyük ölçüde toprağını terkeden işsiz kütleleri meydana getiriyordu. Bu işsizler bey kapılarına (ücretli asker) olarak gitmişlerdi. Bu yüzden, köylünün silahlanarak beylerin, ağaların üzerine saldırmaları bu ücretli askerlerin işine pek gelmiyordu. Onlar istiyordu ki beylerin, ağaların soygunları, zulümleri devam etsin. Bu yüzden yaşamaları için onlarında saldırması gerekecekti. Köylünün direnci bu yüzden büyük ölçüde kırılmış oluyordu.

Bu direncin kırılmasındaki ikinci sebep ise, sarayın tutumu ve devlet memurlarının merkezi otoriteye karşı koymaları idi. Devlet memurlarının (ehl-i örf) tutumu sarayı endişeye düşürmüş ve dolayısıyla köylüyü (reâyâ’yı) himayeden vazgeçmesine sebep olmuştur. Bu şartlarda köylü yine yalnız kalmış, vilayet memurları yine zulümlerine ve soygunlarına başlamıştı. Çünkü herbirinin kapısında yüzlerce paralı asker vardı. Bunların geçimini temin için soymak, çalmak, çırpmak, baskın yapmak gerekiyordu. (19)

Bu yeni durum Osmanlı köylüsünü yoksulluğa mahkum etmekte ve Celâli isyanlarının “kaçgunluk” dönemini başlatmaktaydı. Köylü bu dönemde sürekli olarak Celâlilerin saldırılarına maruz kalmış ve dolayısıyla köylerini, evlerini, tarlalarını kitle halinde bırakarak, kendilerinin emin oldukları yörelere göç etmişlerdir. Bu fırsattan yararlanmasını bilen Celâliler, haksız bir şekilde toprak, mal ve servet sahibi olmuşlardır.

Bu durum 1610 yıllarına kadar devam etmiştir. Büyük servet sahibi olan beyler ve ağalar daha sonra saraya ve hükümet kuvvetlerine saldırmışlardır. Bu tarihten itibaren büyük “Büyük kaçgunluk” dönemi yıllarına gelinmiştir.

NETİCE :

Koca bir devleti uzun yıllar uğraştıran Celâli isyanlarının tesirlerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

Merkezi otorite zayıflamış ve hiç kimseye söz geçiremez duruma gelmiş; devlet ile halk arasındaki münasebet sarsılmış, hak haklının olmaktan çıkmış, gücü ve kuvveti olan zorbalıkla istediği toprağı, gayrımenkûlü ve serveti elde etmiş; siyasi entirikalar peşinde koşan vezirler, vezir-i azamlar ve diğer beyler, ağalar Celâli gruplarını kullanarak siyasi emellerine ulaşmışlar; devletin bel kemiğini teşkil eden Timarlı Sipahiler önemini ve gücünü kaybetmiş dolayısıyla köylü korumasız ve savunmasız kalarak büyük saldırıların hedefi olmuş; ordu bozulmuş; büyük bir işsiz kütlesi meydana gelmiş; eğitim kurumları ve medreseler önemini kaybetmiş; pek iyi olmayan iktisadi hayat daha da kötüye gitmiştir. Velhasıl bu isyanlarla birlikte Osmanlı devleti büyük bir sosyal çözülme ve çöküntünün içine girmiştir.

Bu durum 17.yüzyılın başlarına kadar böyle devam etmiş, daha ileriki yıllarda da devlet ağalarla antlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

___________________________________________________________________DİPNOTLAR:

1-) Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası “Celâli İsyanları” Ankara 1975, sh.15-19

2-) Mustafa Akdağ, aynı eser, sh.14

3-) Mustafa Akdağ, aynı eser, sh.14

4-) Faruk Sümer, “Osmanlı Tarihinde Celâlilik” Resimli Tarih Mecmuası, 1952, 3 (33) sh.1722-1725

5-) Nâimâ, Tarih-i Nâimâ (Çeviren, Zuhuri Danışman), I,sh.170

6-) Nâimâ, aynı eser, I, sh.446-447

7-) Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, sh.328-338, zikreden Mustafa Akdağ, a.g.e. sh.26

😎 Nâimâ, a.g.e. I, sh.241-258-307

9-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.21-22

10) İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III.cilt, sh.293

11-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.17

12-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.18

13-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.20

14-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.20-21

15-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.153-160

16-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.160-162

17-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.355-356

18-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.360

19-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.361-363

(*) İltizam: Devlete gelir getiren kaynakların belirli bedel karşılığında özel şahıslara veya zenginlere verilmesi.

kaynak:yenihayat Eylül – 1995

 

Tem 23

Ah Kıbrıs Vah Kıbrıs!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu yazıyı Aralık 2015’te yazmışım. Şimdi küresel güçler Kıbrıs’ı yine masaya yatırttı. Bizimkilerin eli çok zayıf. Olmayan bir Kıbrıs sorunumuzdan kurtulmaya çalışıyorlar. Tıpkı 100 küsur sene önce Balkan sorunundan kurtulmaya çalışan Osmanlının yöneticileri gibi! Tarih yine tekerrür mü, edecek? Ona siz karar vereceksiniz!

 

Türkiye’nin başı, Güneydoğu’da yoğun bir çatışma süreci yaşanan pkk ile dertte…

 

Türk Milleti de haliyle buraya odaklanmış durumda ama etrafında en az bunlar kadar önemli gelişmeler oluyor.

 

Bunlardan ikisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmeye çalışılması ile Ege Denizindeki Türkiye’ye ait adaların Yunanistan tarafından işgaline göz yumulmasıdır. Yazımızın konusu olmayan ama dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü bir konu ise Bulgaristan’daki Türk siyasetinin (HÖH), düşürülen Rus uçağı bahane edilerek parçalanmak istenmesidir.

 

Benim çocukluğum, Kıbrıs için söylenilen “Ya taksim, ya ölüm” ya da “Kıbrıs’ı satanı bizde satarız” sloganlarını dinlemekle geçti.

 

Kıbrıs Barış Harekatı sırasında; günlerce yapılan karartmayı ve evimizin pencerelerini defter kaplama kağıdı ile kapatışımı asla unutmam.

 

Rahmetli Turan Güneş’in, “kızı Ayşe’yi tatile çıkartışı”da hafızamdan hiç silinmez.

 

Yine rahmetli olan “Büyük Türk” Rauf Denktaş’ın mücadelesi, bizim Kıbrıs için düşündüklerimizin rehberidir. Keza diğer Kıbrıslı Türkler içinde aynı şeyleri düşünür ve hissederim.

 

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler, Türk Milleti için çok önemlidir ama esas olan Kıbrıs’ın kesbettiği stratejik önem Türkiye için daha da çok önemlidir.

 

Kıbrıs’ı kaybederseniz, Doğu Akdenize çıkamazsınız. O bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarında hak iddia edemezsiniz. Dahası Türkiye’de evinizde rahat oturamazsınız! Bu o kadar önemli mi derseniz, size yediğiniz ekmek ve içtiğiniz su kadar önemlidir cevabını veririm.

 

Ve bu önemde bir Kıbrıs, malum güç ve kişilerce Rumlara verilmek üzeredir. Hem de Denktaş’ın; Mehmetçiklerin ve Lala Mustafa Paşa’nın leventlerinin kemiklerini sızlatırcasına!

 

Ege’deki adaları teslim edişimiz, Girit’ten bu yana günümüze kadar olan süreçte değişmeden devam ediyor.

 

Bu nasıl bir ihanettir ki, Türk vatanı Anadolu’ya yapışık Sakız, Rodos, İstanköy, Meis, Simi, Midilli gibi adalar Yunanistan’a peşkeş çekilip durdu…

 

Şimdi bunlara 18 ada daha eklendi. Türkiye tarafında, medya ve siyasette “çıt” yok… Sen git bakalım Yunan hükümranlığında olan adaları işgal et, dünyanın nasıl ayağa kalktığını gör!

 

Bu adaların işgal edilmesi önemli mi? Hemde çok önemli… Birincisi Ege Denizi bir Yunan Denizi haline geliyor. İkincisi tartışmalı olan kıta sahanlığı meselesi nedeni ile Yunanlılar topraklarımız üzerinde hükümranlık iddia etme hakkına kavuşuyor. Üçüncüsü yeraltı ve yerüstü zenginlikler Yunanlıların eline geçiyor.

 

Ege’deki adaların Yunanlılara terki ile KKTC’den vazgeçilmesi, Akdeniz ile Ege Denizi’ni Türkiye’ye kapatıyor. Ve böylece üç tarafı denizle çevrili olan bir Türkiye kara devletine dönüşüyor.

 

Yani Türk Milletinin varlığı ve istikbali açısından çok önemli bir konu!

 

Yeterince tartışıyor muyuz? Gündem oluşturuyor muyuz? Siyasal tepki veriyor muyuz? Güvenliğimizi sağlamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapıyor? Bu ve benzeri sorulara ne yazık ki, müspet cevaplar veremiyoruz.

 

Keşke 40 yıl önce olduğu gibi “Kıbrıs’ı ve Adaları, Rumlara (küreselcilere) satanı biz de satarız” diye haykırabilecek durumda olsaydık. Ama görüyoruz ki, çoğunluğun böyle bir sorunu yok. Biz anlattık belki sizin bundan sonra olur!”

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar