Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 02

Büyük Davalar ve Küçük Meseleleri Dert Edinmek

Ruhittin SÖNMEZ

Tarihte iz bırakmış, kitlelerin gönlünde yer etmiş, uzun yıllar saygı ve sevgi ile anılan büyük insanların hep bir davaları, bir dertleri oldu.

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bütün peygamberlerin, ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş liderlerin dertleri vardı.

Sadece bunların değil, çevresinde suç işlemeye yönelmiş kişilerin ıslahını, mahallesinde fakir ve aç insanları doyurmayı veya yoksul ailelerin çocuklarının eğitimini kendisine dert edinmiş yüksek ahlaklı kişilerin de vicdanlarda bıraktığı izler derindir.

Kendisini Türkiye’nin yeşil alanlarının çoğalıp gelişmesine adayan “Toprak Dede” Hayrettin Karaca’nın da, cüzzamla savaşa adayan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın da, Türk Dünyasına gönül köprüleri kurmaya çalışan Prof. Dr. Turan Yazgan’ın da bir derdi vardı.

Önceki yazımda anlattığım İlahiyatçı Osman Egin “Kur’an’dan sapmalarımızı din görevlilerinin ve dindarların bir derdi olmamasına” bağlıyor.

Kendisi de Diyanet mensubu bir din görevlisi olan Osman Hoca özeleştiri yapıyor: “Karşıdan bize yani dini anlatanlara bakanlar bizim dertli olmadığımızı, zevk u safa içinde olduğumuzu görüyorlar. Sohbet bittikten sonra nerelere gittiğimizi görüyorlar. O zaman kitle ile bağlantımız kopmuş oluyor.”

Osman Egin TV programında o kadar güzel şeyler söyledi ki, O’nun sözlerini temel alarak aşağıdaki meseleleri de yazmadan edemedim.

********************************

ÜCRET İSTEYENLERE TABİ OLMAYIN

Osman Egin, TV’de “Gençler dinden soğuyor, Deizme kayıyor diye din görevlilerinin bir kaygıları var mı?” sorusuna olumlu cevap veremedi.

“Problem var ama bunu tam da dert edindiğimizi söyleyemem. Bunun dert edilmesi, uykularımızı kaçırması lazım ki etkili olalım.”

“Gençlik yoldan çıktı deniyor. Sümer kitabelerinde de aynı şeyi yazıyor. Gençliği yoldan çıkaran kim? Cevabı belli, ben. Çünkü bu işin derdini dert etmiyorum” dedi.

Böyle meseleleri dert edinenlerin, dava sahibi olanların maddi menfaat beklentisi olmaz. Zaten Yasin Suresinde “sizden bir ücret istemeyenlere tabi olun” deniyor.

İslam’daki ‘tabi olmak’ körü körüne tabi olmak değildir. Bilinçle ve bilgi ile sorgulamakla tabi olmaktır.”

Ama bugün dini tebliğ ettiğini ifade edenler ister Diyanet camiasından, isterse tarikat ve cemaatlerden ve isterse İslamcı geçinen siyasiler olsun bizden sürekli para ve destek istiyorlar.

“Kuruma zekât verilmez, camiye zekât olmaz, Kur’an kursuna zekât olmaz, medreseye zekât olmaz. Kime olur? İnsana…”

Buna rağmen hep yardım topluyorlar. Ama camilerde, dernek ve vakıflarda veya belli fonlarda toplanan paraların akıbetinin, hatta devlet adına depremzedeler için toplanan fonların akıbetinin sorulmasını dahi istemiyorlar.

Aklını, iradesini, vicdanını kendilerine devretmiş, karşılarında “gassal karşısındaki meyyit gibi” yani ölü yıkayıcı karşısındaki ceset gibi davranan müritler/ şakirtler/ taraftarlar olmamızı istiyorlar.

İbnü’l Cezvi “Şeytanın Ayartmaları” kitabında, Şeytanın ayarttıkları arasında tam da böylelerini sayıyor: “Vakıflar, dernekler kurarlar, ‘insanlardan hayır yapacağız’ diye alırlar ama kendi menfaatleri için kullanırlar.”

Ayette de “Allah’ın yolunda infak edeceğiz deyip de infak etmeyenler, aldıklarını yerine ulaştırmayanlar azapla müjdelenmiştir.”

“Şeytanın ayarttıkları” arasına giren ve “azapla müjdelenenleri” desteklemeyenlerin ise sözde Müslümanlar tarafından “sapık” ilan edilmesi de garip bir tecelli olsa gerektir.

********************************

İSLAM’I ANLATMA YÖNTEMİ

Mehmet Akif “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” demişti. Yani çağdaş anlayışa uygun bir tebliğ yöntemi geliştirmeliyiz diyordu.

Acaba modern araç ve gereçleri kullanarak, sosyal medya, cep telefonu ve bilgisayarlar üzerinden anlatmak etkili bir tebliğ sonucu verebilir mi?

Hadis-i şerifte “olayları sonuçları ile değerlendirin” buyuruluyor. Diyanetin ve dini tebliğ ettiği iddiasında bulunan bütün kurumların, İmam Hatiplerin, Kur’an Kurslarının, camilerin, derneklerin, vakıfların ve cemaatlerin maddi imkanları ve devlet destekleri diğer bütün kurumlardan daha fazla. Her türlü çalışmalarına rağmen “İslam’dan soğuma” olayı bir gerçek.

Çünkü gerçek dindar insanların birinci vasfı özü sözü bir olması ve güzel ahlak örneği olmalarıdır. Bu faaliyetleri yapan “dindarların” örnek olma özelliği yok.

Bakın, onbin dolar değerinde (25 asgari ücrete eşdeğer fiyatlı) çanta ve ayakkabılar kullanmasıyla eleştirilen bir hanımefendi var. Bu hanımefendi, kadın il müftü yardımcıları ve baş vaizlerle yaptığı yemekli toplantıda onlara, “ağızlarınızdan dökülecek her bir kelimeye ve göstereceğiniz örnekliğe bütün toplumun ihtiyacı var. İslam der ki israftan kaçının, ölçülü yaşayın” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı kendisi milyonluk makam araçları kullanıyor. Eşine vakıftan araç tahsis ediyor. Ama vatandaşa “ucuza almak için akşam pazarına çıkın” tavsiyesinde bulundu.

Örnek olmayanların din üzerinden tavsiyeleri ters etki yapıyor, din kisveli sözler öfke biriktiriyor.

“Adalet, hak ve hukukun üstünlüğü diyoruz. Hukuk asgari ahlaktır. Hukukun üstünlüğü yerine ahlakın üstünlüğünü koymamız lazım.” Ama hukuku bile mumla arıyoruz.

Sahabenin peygambere sorusu “hangi davranışı yaparsam daha güzel olur?” şeklinde idi.

Bize hangi sözü kaç sefer tekrarlarsak, maddi taleplerimize kavuşacağımız öğretiliyor. “Onlar yapmanın peşinde idi, biz söylemenin peşindeyiz.”

Demek ki, “Müslüman oldum demekle Müslüman olmak farklı şeylerdir.”

********************************

OSMAN EGİN’DEN SON SÖZ NİYETİNE

  • Biz dindarlığı dini dar bir hale getirdik. Bu dini darlığı aşmamız lazım. Çünkü kimse sığmıyor, biz de sığmıyoruz.
  • Peygamberin bütün insanlığa son hutbesi olan “Veda Hutbesi” sadece bir sayfadır. Üstelik bu hutbe üç yerde (Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da) okunan hutbelerin tamamıdır.
  • Mübarek bir insanın her anı mübarektir. Mübarek bir insanın oturduğu her mekân mübarektir. Biz mübarek olmadığımız için mübarek ay / gün ve mübarek mekanlar arıyoruz.

Oca 14

Kutuplaşmadan Kurtulmak

Mutlu olabilmemiz için kutuplaşmadan kurtulmalı, her alanda orta yolu bulmamız gerekir. Ne aşırı sıcak, ne aşırı soğuk iyidir. Yüce yaratan bize nötr olanı öğretiyor. Negatif yüklü proton ile pozitif yüklü proton sürekli olarak birbirini dengeler. İyilik, orta yoldur.

İyilik, tam orta yol demektir. İyi huyların hepsi ortalama miktarlardır. Normalden ileri veya geri olmak, iyilikten ayrılmak demektir. Peygamberımiz “Doğru yolda olun, orta yolu tutun “ diye buyuruyor (Buhari). Orta yolu bulmamız için bazen yavaşlamalı, aklımızı ve kalbimizi dinlendirmeliyiz.
Bedenimiz kendini koruyacak ve onaracak büyük bir güce sahiptir. Bedenimiz bunu bilinçaltının kontrolündeki otonom sinir sistemi sayesinde sağlıyor. Otonom sinir sistemi iki kısımdan oluşur. Biri uyarıcı olan sempatik, diğeri gevşetici olan parasempatik sistem. Bu iki istem birbirine zıt çalışarak bedeni dengeye getirir. Bir iç doktor gibidir. Korku halinde sempatik sistemin faaliyete fazlalaşır. Uyarıcı etki artar. Asitlenme fazlalaşır. Kişi hasta olur. Beden gevşetici parasempatik sistem etkisiyle dengeye gelirse iyileşme başlar.

İyileşme için sempatik uyarıcı süre, parasempatik uyarım süresine eşit olmalıdır. Sağlıklı bir bedende asit ile baz arasında denge vardır. Sağlıklı bir kanın pH değeri 7,35 ile 7, 45 arasındadır. Kan hafifçe alkalidir. Beden bu değeri dengede tutmak için mücadele eder gerekir.

“pH Mucizesi” kitabının yazarı Dr. Robert Young, alkali beslenmenin önemini anlatırken bedenimizi bir akvaryuma benzetiyor.
Balıklar nasıl akvaryumun içinde yüzüyorsa, hücre ve organlarınızın da vücudunuzdaki sıvıların içinde yüzdüğünü farz edin. Bir araba yaklaşıp, egzozunu akvaryuma oksijen sağlayan hava filtresine dayadığı zaman,su karbon monoksitle dolar ve balıkların yaşaması güçsüzleşir.
Akvaryuma balıkların sindiremeyeceği yanlış besinleri attığınız zaman da bir süre sonra bunlar çürüyüp toksik etkiler oluşturmaya başlar.
Aynı durum bizim hücre ve organlarınız için de geçerlidir. Sağlıklı işleyebilmeleri için, bedenimizdeki sıvıların, aynı akvaryum suyu gibi saf ve temiz olması gerekir.
Sigara, yanlış beslenme, fazla yemek ve alkol tüketimi vücut sıvılarının pH dengesini bozarak asidik bir ortam yaratır. Vücudun fonksiyonlarını sağlıklı sürdürebilmesi için alkali kalması gerekir. Eğer vücudunuz uzun süreli olarak asidik kalırsa, bu kilo problemlerine ve pek çok hastalığın gelişmesine davetiye çıkartır.Vücudumuzun alkali dengesini koruyabilmemiz için beslenmemize dikkat etmeliyiz. Bunun için her tabağınızın % 80’inin alkali, % 20’sinin asidik besinlerden oluşmalı.
Alkali duygular yaşayarak ve alkali uygulamalar yaparak da bu dengeyi sağlayabiliriz. İşte alkali duygular ve alkali uygulamalar: Mutluluk,sevgi, iyi kalplilik, gülme, olumlu düşünme, dinlenme, spor…

Bu duyguları yaşayabilmemiz için toplumumuzda her türlü kutuplaşmadan uzak durmalıyız. Kutuplaşmış toplumlar kireçlenmiştir. Bu toplumlarda kişi kendi varlığını koruyabilmek için empati duygusunu kaybetme eğilimindedir. Kutuplaşan toplumlarda kişi her doğruyu kendi tarafında, her yanlışı da karşı tarafta arar. Sadece kendi gibi insanlarla bir arada bulunur.
Böylece kendini bir tarafın parçası haline getirir ve hayatında dengeyi kaybeder. Bunun sonunda da çeşitli hastalıklara yakalanır.
Hayatımızın her alanında dengeyi sağlamalı ve kutuplaşmadan uzak durmalıyız.

Şub 04

Örfe Dayalı Ayetler, Riba Ve Faiz

Ruhittin SÖNMEZ

Günümüzde bir ayet hükmünün uygulanmaması gerektiğini söyleyen bir siyasetçi veya bilim adamı çıksa, kâfir ilan edilmekten kurtulamaz.

Öyle ya, mademki Yüce Yaratıcımız Kur’an’da emredici bir cümle ile bir buyruk vermişse biz Müslümanlara düşen o emri uygulamaktan ibarettir.

Fakat kaynaklarda gerek Hz. Peygamber döneminde ve gerekse ilk halifelerin farklı uygulamaların olduğu görülüyor.

“Kâbe yanındaki Hz. İbrahim’in ayak izi olarak bilinen yer ile ilgili ‘Makam-ı İbrahim’i namazgâh edinin’ (Bakara,125) ayeti nazil olmuştur. Kur’an’da emir sigasıyla verilen bu buyruğun Hz. Peygamber tarafından uygulanmaması ve hac farizaları arasına dâhil edilmemesi dikkatle düşünülmelidir.” (Prof. Dr. Mehmet Azimli)

Kur’an-ı Kerim’de, Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesine izin verilmişti. (Maide, 6)

Fakat Hz. Ömer Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesini yasakladı.

Taha Akyol bu uygulamayı “Tıpkı modern çağda Medeni Kanun’la ve Ceza Kanunu ile evlenme yaşlarının belirlenmesi ve çok eşliliğin yasaklanması gibi bir “devlet tasarrufu”ydu bu” diye değerlendiriyor ve şu bilgileri de veriyor:

“İkinci Meşrutiyet döneminde bu konular çok tartışılmış, o zamanki açık fikirli İslamcılar devletin yasama yetkisini savunmuşlardı.

Darülfünun’da fıkıh profesörü olan Mansuri-zade Sait Bey sosyal ihtiyaçları esas alarak ve aynı zamanda fıkıhla birlikte modern hukuktan gerekçeler getirerek “devletin yasama yetkisini” savunanların o devirde öncüsüdür.

Hatta o dönemde “örfe dayalı ayetler”in, örfte meydana gelen değişmeleri dikkate alarak yorumlanacağı bile yazılmış, çizilmişti.”

“Hz. Ömer, yine ‘şartlar değişti’ gerekçesiyle ganimet ayetini de uygulamadı.

Hz. Ömer’in gerekçesinin başka bir ayet ya da hadis değil, ‘değişen şartlar’ gibi tamamen ‘dünyevi’ bir olgu olmasına özellikle dikkat etmek gerekir.”

Günümüzde ise bırakın ayetlerde emir kipiyle bildirilen buyrukların yorumlanmasını, bir kısmının uydurma olduğu açık olan hadisler üzerine bile yorum yapanları ve “değişen şartlar” gibi gerekçe sunanları kâfir ilan ettiği bir atmosferde yaşıyoruz.

*************************************

RİBA VE FAİZ FARKI

Kur’an-ı Kerim’de yasaklanan “Riba” tercümelerde genel olarak “Faiz” olarak çevrilmektedir. Esasen Riba’nın yasaklanmasının sebebinin zengin olanın fakiri sömürmesinin, adalet ve hakkaniyete aykırı tefecilik uygulamalarının sona erdirilmesidir.

Mustafa Çağrıcı’nın ifadesiyle “ulemanın, şimdiki faiz kavramıyla Kur’an’daki ‘riba’nın nerede birleştiğini, nerede ayrıştığını bilmeden ‘riba’yı mutlak ‘faiz’ anlamında tanımlaması, Müslüman toplumlar için -ayet ve hadiste gösterilen hedefin aksine- bir zulüm mekanizması üretmiştir.”

“Riba/faiz meselesinde din âlimlerine düşen esas görev, konunun teknik yanlarını ekonomi ve para uzmanlarına bırakıp, ilgili ayet ve hadisin dikkat çektiği asıl ilkeye yoğunlaşmaktır. Yani sistemin zulüm ve mağduriyetler doğuracak şekilde uygulanmasına karşı mücadele etmektir.”

“Cahiliye dönemi” denilen İslam öncesi Arap toplumlarında riba bugün tefecilik dediğimiz anlamda bir merhametsiz bir sömürü aracı olarak kullanılıyordu. Bu bakımdan riba ile ilgili ayetlerin de “örfe dayalı ayetler” olduğunu kabul edebiliriz.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da bu anlamda “riba/faiz” yasaktı. 1789 Fransız ihtilali sonrasında kanunların belirlediği sınırlar içinde faizli işlemlere resmen izin verildi.

Büyük tarihçi Halil İnalcık, “İslam toplumlarında faizle para işletme ve diğer kredi şekillerinin hem çok eski hem çok yaygın olduğunu, Osmanlılarda gayrimüslimler gibi, Müslümanların ve bu arada din adamlarının ve vakıfların da faizle para işletmede ileri gittiklerini” bildiriyor.

“Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussud Efendi yüzde 12’yi geçmemek kaydıyla para vakıflarının faizle ‘muamele’ yapmasını, ‘kamu yararı’  gerekçesiyle, onayladı.”

Ben ayetlerden ve diğer kaynaklardan günümüz meselelerine dair hüküm çıkarma yetkisini kendinde görmeyen sıradan bir Müslüman’ım. Ancak bu meselenin çözülmemesinin İslam dünyasına ve Müslümanlara zarar verdiğini düşünüyorum.

İnsanın insanı sömürdüğünü görmek ve buna karşı çıkmak için illa da din bilgini olmak gerekmez. Dünyada da buna karşı çıkan temiz vicdanlı ve ahlaklı milyarlarca insan var.

Öyleyse her kesimden insanın temel ilkeye odaklanarak günümüzde bankacılık hizmetlerinden haram/ hukuka ve vicdana aykırı olan ve olmayanların iyice tanımlanması gerekir.

Modern bankacılık cahiliye dönemi tefeciliğinden çok farklıdır ve ekonomik sistem bankasız olamaz hale geldi.

Taha Akyol’un ifadesiyle, “kişiler arası tefecilik ayıptır, günahtır, hukuken suçtur. Genel ekonomideki faiz ise sermaye birikimi, verimlilik, döviz, enflasyon gibi birçok faktörün ‘netice’sidir. Onun için modern devlette faiz oranları piyasada oluşur, kararı bağımsız merkez bankaları verir.”

Öyleyse, bu sistemin olumlu yanlarını göz ardı etmeyelim. İnsan sömürüsü için araç olmayan, bilakis dar gelirlinin sıkıntısını gideren, tasarruf sahibinin birikimini güvenli bir şekilde saklayan veya iş yapanlara kredi sağlayan bankaların bu hizmetlerini inancımıza uygun olarak tanımlayalım ve düzenleyelim.

Bu hizmetlerden yararlanan Müslümanlar sömürülmedikleri ve kimseyi sömürmedikleri halde “günah işledim” korkusu içinde yaşamasınlar.

İnançlı vatandaşlarımızın, “faiz haram” korkusuyla birikimlerini döviz ve altına yatırmasına, böylelikle Türkiye ekonomisi yerine yabancı ekonomilere destek vermesine de bir çare bulalım.

Ara 22

Adanmışlık, Kültür ve Bilgi Birikimi

Ruhittin SÖNMEZ

Isparta’nın Eğirdir ilçesinde doğmuş sıradan bir halk çocuğu nasıl oldu da bütün Türk Dünyasında tanınan ve saygı duyulan bir bilge kişi olabildi?

Elbette sıradan bir Anadolu çocuğu olarak, Turan Yazgan da Cumhuriyetin bütün insanlarımıza bahşettiği imkânlarla belli tahsil kademelerini geçebilirdi. DPT gibi kamu kurumlarında çalışabilir, İktisat Fakültesi gibi bir eğitim kurumunda akademik kariyer yapabilir, Prof. Dr. Unvanını da alabilirdi. Fakat bunlar O’nu sıra dışı, olağanüstü bir kişi yapmaya yetmezdi.

Prof. Dr. Turan Yazgan’ı “Türk Dünyasının aksakalı / bilge kişisi” yapan en önemli özellikleri neydi?

Sıradan bir akademisyen olsa, “bu işler beni aşar, bir profesör olarak benim elimden ne gelir ki?” diye düşünebilir; risksiz, konforlu bir huzur adasında mutlu yaşayabilirdi. Ama o böyle biri değildi.

Hiç şüphesiz bu türlü adamların birinci vasfı inanç, sevda, dava gibi yüksek voltajlı bir enerji kaynağını ruhlarında taşımasıdır.

Turan Yazgan Hoca da, Türklük ve Türklüğe değer katan her şeye sevdalı bir dava adamı idi.

Dava adamlarının başarılı olmasının kaynağı, kendisini tamamen davasına adamasıdır. Adanmışlık ruhu Turan Hoca’nın da en belirgin vasfı idi.

“Hayatını Türklüğe, Türk dünyasına ve Türk’e dair her şeye vakfeden” bir gönül ve eylem adamı idi.

“Ömrünü Türk Dünyası’nın ‘DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİĞİ’ne adamıştı.”

“Türk Dünyası’nın birliği, dirliği ve gelişmesi yolunda dünden yarına çok kıymetli aydınlık fikirler üretip akılcı çözüm yolları göstermiş” bir fikir ve ülkü devi idi.

********************************

TURAN YAZGAN HOCA’NIN HİZMETLERİ

Prof. Dr Turan Yazgan’ın “Türk Dünyası mensuplarının birbirini bilmesi, gençlerin eğitilmesi ve lehçeler arasındaki farkların giderilip ortak anlaşma lisanına kavuşulması için” koyduğu hedefler ve uğruna yaptıkları inanılmazdır.

1980’de kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’yla yüksek düzeyde hizmetleri gerçekleştirdi. (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=4094)

Sovyetlerin dağılma sürecinde Türk Dünyası’nın birbirinin her alanda farkına varması için, ilmi, kültürel ve sosyal alanda ilk buluşmaları gerçekleştirdi.

1990 yılı Ağustos ayında daha SSCB yıkılmamışken, İstanbul’dan Azerbaycan’a ilk direkt uçuşla 170 civarında seçkin aydını Azerbaycanlı soydaşlarımızla buluşturdu. Hemen arkasından yine aynı miktar seçkin insanımızı Özbekistanlı ve Azerbaycanlı kardeşlerimizle buluşturdu.

Özbekistan ve Azerbaycan seyahatine İzmit’ten ben ve Sayın Meral Akşener de katılmıştık. Hem bizlerin ve hem de bizleri bekleyen soydaşlarımızın heyecanlarına şahit oldum. Bu seyahatte 80 yıllık hasretin susuzluğu ile kavuşmanın coşkusunu yaşamış olmayı hayatımın önemli şanslarından biri olarak görürüm.

Beraber seyahat ettiğimiz kadro içinde dengeli bir sayıda yazarlar, şairler, bilim adamları, siyasetçiler, dernek- sendika yöneticileri, bürokratlar ve iş adamları bulunuyordu. Turan Hoca Türk milliyetçilerinin aydın kesiminin omurgasını teşkil eden bu kadro ile Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, Fikirde, İş’te Birlik” ilkesinin hayata geçmesi için ilk temelleri atmıştı.

Bu ekibin içinde olmak, Bahtiyar Vahapzade ile Ebulfez Elçibey’le yan yana oturup sohbet etmek büyük şans değil midir?

****

Turan Hoca kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ile Türk Dünyası’nda kurduğu fakülte, bölüm ve liselerle on binlerce çocuğumuzun ve gencimizin Türklük bilinciyle çağdaş eğitim almasını sağladı. 300 civarında ilmi eser, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi ve Akademik Bakış dergileriyle Türklüğün bilimsel hafızasını kayıt altına almak” gibi müthiş işler yaptı…

Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın ifade ettiği gibi, “Prof. Dr. Yazgan’ın başında bulunduğu Vakıf ve Kuruluşlar aslında Devletin yapması gereken önemli kamu hizmetlerini yerine getirmektedir. Ancak, bu çapta hizmet veren bir Vakfın Devlet tarafından yeterince desteklendiği söylenemez.”

********************************

İKİ EBEDİ DOST: NEVZAT ATLIĞ VE TURAN YAZGAN

Turan Hoca’nın “ihtisas alanı genelde “Sosyal Siyaset” özelde “Sosyal Güvenlik ve Çalışma Hayatı” idi. Ancak, sadece ihtisas alanıyla sınırlı kalmamıştı. Yakından tanıyanların vurguladığı gibi, O çok yönlü bir kültür adamı idi.

En büyük hedefi Türk Dünyasında alfabe birliğinin sağlanmasıydı. Heba edilen yıllar için üzüntü ve öfkesini ifade ediyordu.

Türk Dili ve Türk Müziği’ni Türk Dünyasını birleştirecek, işbirliğine sevk edecek en önemli kültür unsurları olarak görüyordu.

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı bu yüzden Turan Hoca’nın sonsuzluğa yürüyüşünün 7. Yılında; 30 Kasım’da yaptığı anma programına, O’nun kültürümüze bakışını yansıtan, bir bölüm ekledi:

“Türk müziğinin korunması ve gelişmesine yüksek hizmetleri olan devlet sanatçısı, Prof. Dr. Nevzat Atlığ’a ‘Türk Dünyası Turan Yazgan Büyük Ödülü’nü takdim etti.

Nevzat Atlığ Klasik Türk Müziğine yeni bir soluk aldıran, Musiki mirasımızın unutulmadan, bozulmadan geleceğe taşınmasında muhteşem hizmetler yapmış, hayatını bu davaya adamış büyük bir sanatçıdır.

Nevzat Atlığ’ın kurduğu Devlet Korosu, hazırladığı nota arşivinin basılması ve klasik eserlerin ses kayıtlarının alınarak CD’lere basılması kültürümüze müthiş hizmetleridir. Ancak Kültür Bakanlığının yapması gereken notaların baskısı ve ses kayıtlarını bakanlık yapmayınca, Atlığ’ın “ezeli ve ebedi dostu” Turan Yazgan bu işin üstesinden gelmiştir.

Törende Turan Hoca’yı anlatan Yağmur Tunalı, “Turan Yazgan’ın adanmışlık ruhu yanında geniş kültürü olmasaydı bu kadar büyük işleri yapamazdı” dedi.

Yağmur Tunalı’nın anlattığına göre, yukarıda bahsettiğim ilk Azerbaycan seyahatinde Ebulfez Elçibey ile buluşan Turan Hoca ve yanındakiler paçalarını sıvayarak gece Hazar Denizi’nde yürürler. Herkes çıktıktan sonra iki ülkü devi Hazar’ın içinde dakikalarca gözyaşlarıyla birbirlerine bakarlar. Sonra 40 dakika kadar karşılıklı şiirleşirler.

İzleyenler Turan Hoca’nın ve Elçibey’in onlarca şiiri ezberden okuyacak kadar geniş kültürüne şahit olurlar.

“Türk milliyetçisi veya Türkçü nasıl olunur?” diye soran olursa, cevaplarımdan biri “Turan Yazgan’ı örnek alın” olur.

Ara 05

(BM-UN) Birleşmiş Milletlerin Kirli Bahçesi…

Emrah BEKÇİ

10 Ocak 1920 tarihinde, yeni bir savaşın önüne geçmek gayesi ilemilletler arası bir teşkilat olarak, Versailles Antlaşmasını imzalayan devletler tarafından İsviçre’nin Cenevre şehrinde, ‘Cemiyet-i Akvam’ Milletler Cemiyeti adı altında kuruluş kuruldu. Kurum, ABD başkanlarından Wilson’un barış prensipleri üzerine geliştirilmiş ve bu görüş esas alınmıştı.

Kısacası kuruluş ABD çıkarlarını prensip alarak kurulmuştu.

1932 yılında Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye olmuş ve fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üyesi olduğumuz milletler arası kuruluşu hiç mi hiç benimseyememiş ve onu zayıf bir kuruluş olarak değerlendirmiştir. Denecektir ki; O halde niçin mevzubahis cemiyete üye olduk?

Cevap basit…

Dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların hayati yönde tetkiki ve ona göre gerekli tedbirlerin alınması açısından bizim de cemiyete girmemiz, milli menfaatlerimiz bakımından elzemdi.

Cemiyet 1939 yılında Avrupa’da savaşın başlaması ile varlığını yitirdi.

***

Biz konumuza dönelim…

Günümüzde bizimde (Türkiye’nin) üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı, yukarıda kısa hikayesini anlattığım ‘Cemiyet-i Akvam’ gibi; Dünya barışı, güvenlik, toplumsal, beşerî, kültürel sorunları çözmede uluslararasıiş birliği yapmak amacıyla, ABD’nin New York kentinde, 51 ülkenin 26 Haziran 1945 tarihindeki imzalarıyla kurulmuş; 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Şimdi diyeceksiniz; ”-Ne güzel, insanlık için, milletler için güzel bir teşkilat kurulmuş kardeşim. Bunda ne var ki?”

Şöyle izah edeyim;

Dünyaca ünlü Amerikan Petrol milyarderlerinden JhonDavisonRockefeller (1839-1937) ABD’de ki ilk büyük tröstü oluşturmuş ve ”Standart OilCompany” petrol şirketi, dünya siyasetinde büyük roller oynamıştır. Buna örnek olarak Sovyet İhtilali döneminde (1905-1917) Çarlık Rusya’daki bütün ihtilal hareketler, JhonDavisonRockefeller’in paralı ajanları tarafından organize edilmiş; Moskova’da açmış olduğu bankalar aracılığı ile ihtilalcilere maddi yardımda bulunmuş. Hatta kendi bankalarını ihtilalcilere soydurmuş, tüm bu soygunların başında bulunan isim ise sonradan Sovyet Rusya‘nın başına geçecek olan Stalin‘dir…

Şaşırdık mı?..

Asla (!)

Şimdi siz: ”-İyi de kardeşim Birleşmiş Milletler ile bu insanların ne alakası var?” diye bilirsiniz…

Okumaya devam, alakaya yaklaşıyoruz…

Birleşmiş Milletler’in51 Ülke imzası ile 26 Haziran 1945 tarihinde kurulduğunu yazmıştım. Hatta ABD’nin New York şehrinde binasının olduğunu. İşte o binayı Birleşmiş Milletler’e hibe eden kişi; JhonDavisonRockefeller’in mahdumu JhonDavisonRockefeller.Jr’dir. (1874-1960)

Birleşmiş Milletler binası, dünyadaki ülkeler hakkında hayati önemde kararların alındığı bir merkez haline geldi. Tüm ambargolar, savaş kararları bu merkezde bulunan ve başta ‘Rockefeller’ve kendisiyle iş yapan tröstlerin menfaatleri doğrultusunda alınan kararların; üye ülkelere uygulanmasının düşünce merkezidir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin ABD’nin New York şehrinde kurulmasının başka bir boyutu daha vardır. New York ‘Siyonizm’in ve Museviliğin ev sahipliğini yapan, şehrin tamamına yakınının yönetimsel olarak Musevi olduğu bir şehirdir. Kısacası siyonizme ve Museviliğe karşı bir gelişme olduğu vakit; ilk mekanizma olarak New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi ivedi harekete geçen bir mekanizmadır.

Birleşmiş Milletlerin, ABD, Çin, Rusya Federasyonu, Fransa, İngiltere tüm yetkileri elinde bulunduran, kurula gelen herhangi bir karar ve teklifi oyları ile; onay-ret verme yetkisine sahip ülkeler olup, geri kalan diğer ülkeler ise uluslararası bir filmin figüranları konumundadır (!)

Dünya 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan Birleşmiş Milletlerin gizli odalarından yönetilmekte olup, ABD, Rusya Federasyonu dahil olmak üzere diğer ülkelerin yöneticileri, bu gizli odalarda alınan ticari-ekonomik çıkarlar üzerine atanan memurlardan farksızdır.

***

Dünya üzerinde güçlü bir aktör olmak isteyen ülkeler Birleşmiş Milletlerin görünmez yöneticilerinin musluğuna, değirmenine su taşımadıkları takdirde ne ülkelerinin ekonomik durumu ne de dünya üzerinde yaptıkları ticari hareketlerinden tam manası ile sonuç alamayacaklardır.

Dünyada geçerli olan ve Birleşmiş Milletlerintanımış olduğu gerçek $ (Dolar)dır. Paranın hareketi, politikayı, savaşı, ambargoyu, siyaseti, dünya üzerindeki açlığı belirlemektedir. $’ın basılması için gerekli olan günümüzdeki en önemli gereç ise ‘enerji’dir. Enerji kaynakları ve enerjinin taşınacağı yol güzergâhı nerelerden geçiyor ise; Birleşmiş Milletlerle o yol güzergahı ile enerjinin çıkmış olduğu sahanın ABD’nin New York şehrinden organizasyonunu yapmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan tüm hadiseler ve ülkemizde yaşananların temelinde Birleşmiş Milletlerde kapalı odalarda ülkemiz aleyhine kurgulanmış olan senaryolardır. Yoksa, 1945 senesinde kurulan ve kuruluşunda kendi arsasını hibe eden, Siyonizm ve Musevilik gibi kuşatılmış bir şehirde Birleşmiş Milletlerinkurulmasını tesadüf mü sayıyoruz?

***

Peki günümüzde Birleşmiş Milletlereliyle ne olmakta ve neler yapılmaya çalışılıyor?

Birleşmiş Milletler5 daimî üyesinden biri olan Rusya Federasyonu, ABD’nin Mısır’da yapmış olduğu darbe sonucu başa getirdiği Sisi’den memnun olmadı. Bu hatasını Suriye için tekrarlamamak Birleşmiş Milletlerinkapalı odalarından mutabakatla yapıldı (!)

Rusya Federasyonu, Şam yönetimine günümüze kadar yaklaşık olarak 20 Milyar Dolar gibi bir rakama varacak silah ve gereç yardımında bulundu. Amacı; ileriki vadede hem coğrafyada tam olarak konuşlanmak hem de ticari olarak Suriye üzerinden ekonomisine katkı sağlamak. Kısacası 1 taşla 2-3-4 kuş vurmak… Ve vurdu…

Rusya, Suriye’nin ‘Tartus’ limanına üstlendi (Tartus çok önemli bir bölgedir)ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere, enerji koridorunun musluğunun başına geçti. Ayrıca, son günlerde Akdeniz’de bulunan Hidrokarbon yataklarına da ortak olmuş oldu…

İşte tüm bu gelişmeler Birleşmiş Milletlerin kapalı odalarında alınan ve yapılan pazarlıklar sonucunda meydana gelmekte…

Belki güzel bir senaryo diye bilirsiniz. Lakin güneş balçıkla asla sıvanmaz…

 

***

 

Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen nasıl bir siyaset gütmeli, bölgede nasıl bir aktör olmalı?

Çünkü önünde Birleşmiş Milletlerin tröstleri yer almakta. Türkiye politikasını ve eksenini kendi kültüründen olan, geçmişte aynı dili, aynı aşı paylaştığı devlet olmuş veya federatif yönetim altında bulunan ülkelere çevirmeli.

Ortadoğu coğrafyasında ise kesinlikle Arap ülkelerine güvenmemeli. Malumunuz Osmanlı Devleti’ni bu bölgede arkasından hançerleyenler; günümüzde ‘İhvan’ dediğimiz gurupların-siyasi uzantıların ataları idi.

Türkiye’nin en büyük avantajı, bu coğrafyayı çok iyi tanımasıdır. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi, evladıdır. Bundan dolayı, günümüzde ‘güvenli bölge’ tartışmaları yerine; ”Güvenlik nedeni ile haklı ilhak” hakkını kullanıp, kendi misaklarını, huzurunu tahsis edene kadar genişletmelidir. Aksi halde Birleşmiş Milletlergibi bir ifrit örgüt, bu bölgede nice bataklık kuracak ve ürettiği haşereleri ülkemize salacaktır.

Tabii ki devletimiz gereken hassasiyeti düşünmekte-düşünüyordur. Yazımızın amacı, hafızalarda Birleşmiş Milletlergibi bir kurumun ne olduğunu, nelere muktedir olduğunun altını çizmektir.

Saygı ve Sevgilerimle

Ara 05

Osmanlı’nın Çöküşü ve Günümüz

Halil ALTIPARMAK

1912 yılında yazılmış bir kitabı  çevirdim ve yayınlandı. Kitabın adı “Tarih-i Tedenniyat-ı Osmanî” idi. Yazarı, o dönemin sosyologlarından Celal Nuru İLERİ’dir. Kitabın adını “Osmanlı’nın Çöküşü” olarak değiştirdim. Kitap, bugün, D&R’dan edinilebilir.

Yılını tekrar yazıyorum: 1912!

Bu kitabın Millî Can Çekişme başlıklı bölümünden bazı kısımları yazarak size sunmayı uygun görüyorum:

“Öncekilerin tarihini iyice okudum. Geçmiş asırlarda hayli dolaştım. Böyle bir millî hezimete, böyle bir ırk çöküşüne şimdiye kadar tesadüf etmedim desem doğru. Milliyetiyle iftihar eden kimse yok. Milliyetini kurtarmak kaydında olan kimseye tesadüf edilmiyor. ZAVALLI TÜRKLÜK! BÜTÜN EVLADIN NANKÖR! BÜTÜN HİZMETKÂRLARIN NİMETİNİ TANIMIYOR. ”

“Ruh sonsuzluğu milletler için de var mıdır? Ölen bir millet tekrar dirilebilir mi? Çöküşten sonra dirilişin tarihî örneği, bilinen geçmişi var mı? Evet! Fakat bu, hassasiyeti itibariyle öyle derin bir tarihî mesele, öyle derin bir ruh davasıdır ki, bu konuda konuşmak, hayli cesaret, büyük bir cüret gerektirir.”

“Evet, mahvolmuş, dünya haritasından silinmiş, geçmiş milletler sırasına girmiş bazı kavimler var ki, siyasî ve ırkî nedenler sonucu olarak şu son zamanlarda yine meydana çıktılar.”

“Biz Türkler, bundan sonra hükümetten, hakimiyetten yoksun, acaba millî hukukumuzu kullanabilecek miyiz? Yoksa milletimiz, devletimizle bitmiş midir? Hükümet elden gittikten sonra, çaresiz, millet de yok olacak mıdır? Yoksa, Osmanlı Saltanatı, Asur, Babil, Fergana, Roma, Kartaca gibi bir daha doğmamak üzere mi yok oluyor?”

“Devlet, ancak, milletin kurtuluşuyla kurtuluşa erebilir. Millet kurtulmaz, bağımsız milletler sıralamasına girmezse, onun oluşturduğu veya yaşamasına bekçi olduğu hükümet heyetinden hayır yoktur.”

“Ne zaman ki, topraklarımızda milleti yetiştirmek hevesi uyanacaktır, işte ancak o zaman, devletin yaşaması ümitleri uyanabilir.”

“Şurasını söylemekten çekinmeyelim ki, millet ve devleti kurtarmak, zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Hele yalnız siyasete kapılıp kurtuluşumuzun çarelerini diplomatik düzende ararsak, işte o zaman aldanır ve batarız.”

“Büyük ve küçük devletler, daha başka bir bakışla sonumuzu bekliyorlar. Onlardan bu alışkanlığı atmak, bu iştihayı kaldırmak için pek büyük bir MİLLÎ HAREKETE ihtiyacımız vardır. Küçük devletler de büyük devletler gibi geleceğimize karışıyorlar.”

“Bunlardan dolayı, boş, beyhude düsturlarla, geçmişe dayanan hükümet şekilleriyle meşgul olmayalım.”

“Millî gayret nasıl uyanır? Bir millî vicdan nasıl düzenlenir ve oluşturulur? Bir milletin yeniden dirilişi için ne gibi fikirlerin, duyguların yayılması lâzımdır? Uyumuş bir millet nasıl uyanır? Bir milleti sonsuz ümitsizliğe girdirmemek için ne gibi çareler vardır?”

“Her nerede devlet çöküyorsa, orada, yerine gelenler son derecede öfke ve şiddetle, vahşilere yakışır bir vahşetle milleti de katliama uğratıyorlar. Şehirleri, köyleri yakıyorlar. Türklüğü süpürüyorlar, mahvediyorlar, çil yavrusu gibi dağıtıyorlar. Kısacası, düşüncemiz daima geleceğe dönük olmalıdır. Gelecek her daim dimağımızda yer tutmalıdır. Yoksa gelecek asra varmaz Türk Milleti tarihin en zavallı, en biçare, en sefil ve hasta bir kavmi olarak Bulgarların, haşin Rusların, sahtekâr İngilizlerin, hain Yunanlıların, iblis Fransızların, korkunç Cermenlerin emirleri altında bir göçebe kafilesi oluşturur.”

GÜNÜMÜZE BİR DE BURADA YAZILANLARDAN, YANİ 1912’DEN BAKALIM!

Kas 24

Sabri Şenel’i Ziyaret Ettik

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, Genel Başkan Yardımcıları Dr. Sakin Öner ve Hikmet İşman, Genel Sekreter Süleyman Uluocak, üyelerimiz Hikmet Kaplan ve Vedat Eryetiş, Müdürümüz Şahin Ceylanlı Ümraniye Sınav Okullarının sahiplerinden milliyetçi iş adamlarımızdan Sabri Şenel’i ziyaret ettik. Eğitime yaptiğı hizmetlerden dolayı (kur’an, bayrak, hançer) hediye ettik.

Ara 30

Dost ve Dostluk Üzerine

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Dostu kısaca, sevilen ve güven duyulan, çok yakın kişi veya iyi ilişki içinde olan, dürüstlüğü kendine şiar edinen, erdem sahibi kimse olarak tarif edebiliriz.

Hayatta parayla, pulla, bir takım menfaatlerle satın alınamayacak en değerli şey; derdinizi kendi derdi gibi gören dosttur. Gerçek dost, yanlış yaptığınızda sizi uyaran ve sonrasında da sizi koruyan kişidir. Yaşadığımız hayatın hangi döneminde olursa olsun mutlaka  bir dost ile karşılaşırsınız. Türkiye’nin pek çok yöresinde, insanlar  muhtelif zamanlarda, diğer insanlarla değişik isimler altında kardeşlik bağları kurmuşlardır. Bu bağların en önemlilerinden birisi   “ahretlik “ bağıdır. Bu söz konusu bağ,  dost anlamında özellikle hanımlar arasında telaffuz edilmektedir. Günümüzde yok denecek kadar azalan ahretlik, ölüme kadar uzanan bir dostluk bağıdır.

İnsanların; samimi, çalışkan, yüreği çağlayanlar kadar temiz ve berrak, fedakâr, yolunuza ışık tutabilen, güneş gibi ısıtan, ay gibi aydınlatan, kar fırtınası gibi havayı temizleyen, su gibi ferahlatan, insanları seven, yüreği vatan ve bayrak sevgisiyle dolu dostları olmalı.  Samimi  bir dost bir takım küçük hesaplar içinde olmaz. Size kırgın bile olsa, ona ihtiyacınız olduğunda kırgınlığını arka plana atar ve sizin yanınızda olmaya çalışır.

Dostlar; aralarında kan bağı olmadığı halde birbirlerine öz kardeş muamelesi yaparlar ve hatta kendilerini kardeşlerinden daha yakın ve üstün görürler. Dostluğa ve dostlara mutlaka sahip çıkmak gerekir. Çünkü, insanların hayatına güç ve enerji kazandırır, kişiler mutlu olur. Dostluk hayatın çileli ve zor yönlerini aydınlatarak insanlara yaşama gücü ve sevinci kazandırır.

Gerçek dostlar gökyüzündeki yıldızlara benzer, onları zaman zaman göremezsiniz. Fakat sizin için her vakit var olduklarını ve sizi düşündüklerini hissedersiniz. Bu bakımdan; dostluklar unutulmayacak kadar güzel ve insanlarla yaşanacak kadar özeldir.

Dost kavramı arkadaşlıktan biraz daha farklıdır. Gerçek bir dost, sizin hakkınızda arkadaştan çok daha fazla şeyleri bilir ve bildiklerini sonuna kadar saklar. Dost bildiğiniz kişiler kötü günlerinizde sizin yanınızda olan kimselerdir. Arkadaşlar ise; çoğu zaman eğlence günlerinde sizinle beraber olan kişilerdir.

Kendilerine dost edinemeyip yalnız yaşayan kişiler için Bayrak Şairi Arif Nihat Asya şunları söylüyor: “ Ben bir garibim anlatacak kıssam yok; Tattan, kokudan ve renkten hissem yok! Kaldım yarı çıplak, yarı aç yollarda; Dünya’da benim “ gel! “ diyecek kimsem yok…” Bu bakımdan; İnsanların bu olayları yaşamamaları için daima dostları olmalı.

Hem yüzü gülen, hem de yüzümüzü güldüren ve Ahde Vefayı bilen gerçek dostlar hayatımızdan eksik olmasın. En büyük mutluluk nedir diye sorulursa; İnsanların dostlarıyla kederde, kıvançta ve tasada birlikte yaşamalarıdır.

22.12.2019, İstanbul

Ara 30

Söğüt Ertuğrul Gazi Anma ve ‘’Yörük Bayramı’’ Unesco Süreci

Emrah BEKÇİ

Efendim bu kısa makalemde 12 Aralık 2019 günü, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Bilecik Ticaret ve Sanayi Odası tarafından organize edilen, ülkemizin ‘taşra’ dediğimiz her bölgesini yakinen ilgilendiren, şahsımın uluslararası prestij olarak değerlendirdiği bir konu hakkında sizler ile dertleşmek istiyorum.

Ülkemizde başta gençler olmak üzere taşrada kasaba ile köylerimizde az bilinen bir kurum ve bizlere olan faydasını kalemim döndüğü kadarı ile siz okuyuculara arz etmeyi hedeflemekteyim.

Kurumun adı: UNESCO

‘’UNESCO’’ günümüzde genellikle ‘Ege Bölgemiz’ başta olmak üzere ‘Marmara Bölgesi’ ve ‘’Göbekli Tepe’’ dediğim vakit ‘’-Evet, Şanlı Urfa’nın 2019 senesi olarak ilan eden kurum…’’ olarak içinizden geçirip, birçok kamu evraklarının üzerinde logosuna 2019 senesinde rast geldiğiniz bir kurum.

Peki ‘’UNESCO’’ Kimdir ve kısaca nedir?

UNESCO kelimesi, İngilizce “United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization” kelimelerinin baş harfleri alınarak oluşturulmuş ve dilimizde “Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu” biçiminde karşılanmıştır.

UNESCO Misyonunu insanlığın zihninde barışı eğitim, doğa bilimleri, sosyal ve beşeri bilimler, kültür ve bilgi ve iletişim aracılığıyla inşa etmek olarak tanımlamaktadır.

Kısacası tüm insanlık için faydalı bir kurum. Ben ise sizlere Unesco’nun ‘’Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması’ süreci ile ‘’Söğüt Ertuğrul Gazi Anma Şenlikleri ve Yörük Bayramı UNESCO Süreci’nden bahsedeceğim.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) 17 Ekim 2003 tarihinde Paris’te düzenlenen 32. Genel Konferansında, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesini kabul etmiş.

Türkiye 19 Ocak 2006 tarihli ve 5448 sayılı Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla bu sürece dâhil olmuş ve 27 Mart 2006 tarihinde resmen taraf olmuş.

Peki Somut olamayan Kültürel Miras Ne demek?

Somut Olmayan Kültürel Miras UNESCO tarafından; toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekânlar biçiminde tanımlanıyor.

Kuşaktan kuşağa aktarılan bu miras, toplulukların ve grupların çevreleriyle, doğayla ve tarihleriyle etkileşimlerine bağlı olarak, sürekli biçimde yeniden yaratılır ve bu onlara kimlik ve devamlılık duygusu verir; böylece kültürel çeşitliliğe ve insan yaratıcılığına duyulan saygıya katkıda bulunur.

Somut olmayan kültürel miras, şu alanlarda beliriyor:

  1. a) Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar (destanlar, efsaneler, halk hikâyeleri, atasözleri, masallar, fıkralar vb.),
  2. b) Gösteri sanatları (Karagöz, meddah, kukla, halk tiyatrosu vb.),
  3. c) Toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler (nişan, düğün, doğum, Nevruz, vb. kutlamalar),
  4. d) Doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar (geleneksel yemekler, halk hekimliği, halk takvimi, halk meteorolojisi vb.)
  5. e) El sanatları geleneği (dokumacılık, nazar boncuğu, telkâri, bakırcılık, halk mimarisi)

 

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Amaçları

Somut olmayan kültürel mirası korumak.

Somut olmayan kültürel mirasın taşıyıcısı konumundaki toplulukların, grupların ve bireylerin somut olmayan kültürel mirasına saygı göstermek.

Somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği sağlamak.

Uluslararası iş birliği ve yardımlaşmayı sağlamak.

***

 

Unesco Türkiye Komisyonu başında vazifeli olarak, Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ Hocamız ‘Yönetim Kurulu Başkanı’ olarak bulunmakta. Sayın hocamızla 12 Aralık 2019 tarihinde Bilecik’te tanıştım. Ve ‘Unesco’ hakkında yapmış olduğu konuşma hakkında kısada olsa bilgi sahibi oldum.

 

Unesco, eğitimden bilime, tarihten kültüre birçok konuda uluslararası görünürlük konusunda ülkemizde anlaşmalar ölçüsünde şubesi bulunan önemli bir kurum. Bu kurumun listesinde olan ülkemiz misakında bulunan her soyut ve somut obje kendine bir prestij sağlamakta.

 

Yaklaşık olarak 4 aydır mukim bulunduğum ‘Söğüt’ İlçemiz ise bu listede yerini çoktan alması gereken bir yer olduğunu düşünmekteyim. Hatta; 2020 veya 2021 senesi Türkiye’de ‘’Söğüt Ertuğrul Gazi Anma ve Yörük Bayramı’’ yılı olarak tarihe geçmeli.

 

Neden mi?

 

Aşağıdaki satırları okuduğunuz vakit ne tür bir değerlerimizin göz ardı edildiğine ve dolayısı ile ‘Unesco’ listesinde bulunmasının geç bile kaldığını vicdanımız tasdik edecektir.

 

Efendim şimdi sizlere ‘’Söğüt Ertuğrul Gazi Anma ve Söğüt Şenlikleri Etkinliği UNESCO Süresi’’ ile alakalı olarak; Söğüt Ertuğrul Gazi Anma Şenlikleri ile ilgili tarihsel kısa bir bilgi vermek istiyorum.

 

Bilecik İli, Söğüt ilçesinde her yıl Eylül ayında düzenlenen ‘Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri’, bilinen en eski Yörük Şenliğidir.

Rudi Paul Lindner’in aktardığı bilgiye göre, Osmanlı Devleti’ni kuran Yörüklerle aynı soydan geldiklerine inanan Karakeçili Yörükleri, her sonbaharda Eskişehir’de toplanıp Söğüt’te Ertuğrul Gazi’ye atfedilen türbeyi ziyaret ederler. Abdülhamid Han Sani’nin saltanat yıllarında bahar aylarında yapılan şenlik, 1950’li yıllardan sonra Eylül ayında yapılmaya başlanmış.

Peki bu şenlikler nasıl yapılıyordu?

Ertuğrul Gazi’yi anma törenleri, Ertuğrul Gazi’nin vefatından itibaren her yıl Söğüt’te onun kabri başından yapıla gelmiş, geleneksel, milli bir ihtifaldir.

Fransalı tarihçi ‘’Babtisin Pourjoulat’’ın ‘’Küçük Asya’’ isimli eserinde ‘’İstanbul’dan Mekke’ye gitmek için yola çıkan her hacı, buraya uğramadan yola devam etmiyor. Mutlaka Ertuğrul’un türbesi önünde diz çöküp, türbeye yüz sürüyor. Müslümanlar için en kutsal alanlardan biri bu türbe. Garip bir şey, hiçbir halk; hükümdarını Tanrı’ya bu kadar yakın görmemiştir.’’ Demektedir.

Kayı Boyundan Karakeçili Yörüklerin her yıl Hıdırellez (5-8 Mayıs) günlerinde Söğüt’e gelerek büyük dedeleri Ertuğrul Gazi’yi ziyaret ettiği törenler, şekil ve içeriği ile İslamiyet öncesi ‘Yuğ’ törenlerinin, İslamiyet’in kabulünden sonra biçim değiştirerek sürdürüldüğü bir adet olmalıdır. Törene katılan Yörüklerin türbe çevresinde konup kurbanlar keserek hazırladıkları yemeklere Söğüt halkını davetleri ‘’Şölen’’ törenlerini hatırlatmaktadır.

  1. Dünya Savaşı öncesine kadar Söğüt’e gelen Karakeçili Yörükler, ihtifalin birinci gününde kabir ziyaretinden sonra Söğüt halkını ziyafete davet ederler, ikinci gün Söğüt halkı Yörükleri türbede ağırlardı. Bu günlerde milli oyunlar, seyirlik oyunlar, cirit oynanır sohbet edilir, üçüncü gün Yörükler ve Söğütlüler vedalaşarak tören sona ererdi.

Bu törenler I. Dünya Savaşının ağır koşulları nedeniyle, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da tekke ve zaviyelerin kapatılması ile 1946 senesine kadar yapılmamıştır.

1946 Senesinden sonra törenler tekrardan ihyası için çalışmalarda bulunan Söğütlü Merhum Hasan Ertekin Hocamız; törenlerin nasıl yapıldığını incelemek için, köy köy kasaba kasaba dolaşarak törenlerin yapılış esaslarını tespit etmiş, 1966’da vefatına kadar 20 yıl boyunca, törenlerde Söğütlüler adına konuşmayı kendisi yapmıştır. Hasan Ertekin Hocamızın Ruhu Şad Olsun!

Usul ve esas olarak tespit edilen tören; 1946 tarihinden itibaren eski uygulamalardan birkaç değişiklik yapılarak Eylül ayı içerisinde yapılmaya başlamıştır.

Tören gününden bir gün önce çevredeki köylerde toplanan milli kıyafetlerini giymiş atlı Yörükler, tören günü sabahı ‘’Yuvakuracağı’’ mevkide toplanırlar. Yörükleri karşılamak için milli kıyafetli atlı Söğütlü efeler ‘’Yuvakuracağına’’ gider.

Kasabanın içine, oradan türbeye gidecek olan konvoy; atların rengine, insanların yaşlarına göre; kır at, doru at ve yaşlı insanlar önde olacak şekilde ikişerli kol halinde düzenlenir. Konvoy, kasabaya mezarlık içinde ki eski hac yolundan davul zurnanın çaldığı, kahramanlık türküleriyle girer.

Hükümet konağı önünde saygı duruşu ve askeri bandonun çaldığı İstiklal Marşından sonra türbeye hareket edilir. Atlı Yörükler ve yaya katılımcılar yaklaşık 1 kilometre yürünür ve türbeye varılır. Ertuğrul Gazi türbesine gelen atlı Yörükler, türbe etrafında atlarıyla üç defa dolanıp tekbir getirirler ve törendeki yerlerini alırlar.

İnsanların tören alanına gelmesiyle tören başlar. Türbe avlusundaki mutfakta pişirilen şifalı etli pilav ile üzümler tüm misafirlere dağıtılır. Öğleden sonra türbe yanında bir tarlada cirit oynanır. İkindi ezanı vakti, tüm Yörükler ve misafirler kasabaya dönmeye başlar. İkindi Namazından sonra Çelebi Mehmed Camii’sinde mevlit okunur. Akşam yemeğinin ardından yapılan eğlence gece yarısına kadar milli kıyafetlerle sürer.

Ertesi gün sabahından Ertuğrul Gazi Türbesini ziyaret eden atlı Yörükler kasabaya dönerek hükümet konağı önünde vedalaşıp dağılırlar. (Kısa bilgiler için, Merhum Hasan Ertekin Hocamızın oğlu, Bilgen Ertekin’e teşekkür ediyorum)

***

Efendim! Anadolu, kültürel ve sanatsal objelerin her alanda açık bir müze gibi kendini gösterdiği dünyanın en büyük hazinesine sahip bir alan. Türkiye’nin herhangi bir bölgesi ve herhangi bir kasaba ve köyüne giderseniz gidin; hem tarihi, hem de kültür ve sanat, edebiyatının ‘UNESCO’ çalışma alanına tümden girdiğine şahitlik edersiniz.

Şahsıma göre UNESCO, dünya milletlerinin ülkemizi ve insanlarımızı yakinen tanımaları için uluslararası alanda matematiksel ve mantıksal olarak dizayn edilmiş formülün adı. Bu formülü ülkemizde bulunan Unesco şubesinde vazifeli hocalarımıza temas ve kulak kabartarak Anadolu’muzun her kasabası çözebilir; sosyal, kültürel, sanatsal ve ekonomik olarak kendine artı katkı sağlaya bilir. Sağlamalıdır da…

Başta Valilik ve Kaymakamlıklarımız olmak üzere, Belediyelerimiz ve hatta muhtarlıklarımız bu konuyu baş ucu dersi olarak çalışıp, her değerlerinin ‘Unesco’nun hangi değerlendirme komisyonuna dahil olacağının temasında bulunmaları gerekmektedir.

12 Aralık 2019 Tarihinde tanışıp, bilgeliklerinden ve muhabbetlerinden mutluluk duyduğum Sayın Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ, Prof. Dr. Muhtar KUTLU, Doç. Dr. Selcan Gülçayır TEKE, Öğr. Gör. Mesut KAPLAN’a selam ve sevgilerimi iletirim.

Siz hocalarımızın kaygısının bizler gibi ‘’ÖNCE VATAN!’’ olması, bizleri çok heyecanlandırdığının altını çizmek isterim.

Efendim sözün kısası; yukarıda kısaca aktarmış olduğum ‘’UNESCO’’ uluslararası görünürlük ve tanınırlık hususunda tüm misakımızdaki insanlarımızı yakinen ilgilendiren bir kurum. Bu mühim kurumu yakinen takip edip hakkında bilgi edinmenin milli bir görev olduğunu düşünmekteyim.

Hatta Unesco Listesine Anadolu’muzun tüm değerlerinin girmesi gerektiğini de ayrıca belirtmek isterim.

Kas 24

Anadolu Aydınlar Ocağı’nın Atatürk’ü Anma Toplantısı

Anadolu Aydınlar Ocağı tarafından Atatürk’ün Vefatının 81. Yılında Bağlarbaşı’nda dernek merkezinde bir anma töreni düzenledi. 13 Kasım akşamı yapılan tören, saygı duruşu ve İstiklal marşı ile başladı. Kısa bir açılış konuşması yapan Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, Aşık Veysel’in  “Ağlayalım Atatürk’e” ağıtının videosunu izletti.

Anadolu Aydınlar Ocağının Yönetim ve İlim-İstişare kurullarının hazır bulunduğu gecenin onur konuğu Em. Tümgeneral Dr. Tarık Özkut, “Ölümsüz Atatürk” isimli bir konferans verdi. Özkut Paşa, yabancı yazarların eserlerinden yararlanarak hazırladığı konuşmasında 150 araştırmacı, 199 ülkeden seçilmiş 1400 lider içinde, liderlerin halkının sevgisi ve dünya devletleri tarafından örnek alınması, askeri dehası veya stratejik uygulamaları, yönetim biçimleri, devrimleri, ekonomiye verdikleri önem, uluslararası saygınlık, halkına karşı davranış,  halkının eğitimi, ülke sanayiine kazandırdıkları dünya barışına hizmet, ülkesine toprak kaybettirme veya kazandırma gibi kriterlere göre yaptıkları araştırmada Atatürk’ü birinci seçmiş olduklarını anlattı. Birçok dünya liderinin ölüm veya görev terkinden sonra ilkeleri ile birlikte tarihten silindiklerini, fakat Atatürk’ün hem Türkiye’de, hem de tüm Dünya devletleri içinde yol göstericiliğinin giderek önem kazandığını belirtti.

Konferans sonrası Prof. Dr. İbrahim Öztek, Tarık Özkut Paşaya Anadolu Aydınlar Ocağının bir şiltini ve bir kitabını armağan etti. Toplantı, Atatürk şiirleri ve anıları ile devam etti.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar