Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Haz 26

Türkiye’nin Seçimi

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

24 Haziran 2018 günü Türkiye önemli bir seçim gerçekleştirdi. İkisi bir arada olan bu seçimde Millet hem Cumhurbaşkanını, hem de Parlamento üyelerini seçti.

Erken seçim veya baskın seçim olarak isimlendirilen bu seçimde iki ayrı önemli ittifak oluşturuldu.

Birincisi Cumhur İttifakı adı altında; AK Parti (Başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi), MHP (başkanlığını Devlet Bahçelinin yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi) ve BBP (başkanlığını Mustafa Destici’nin yaptığı Büyük Birlik Partisi)

İkincisi Millet İttifakı adı altında; Kemal Kılıçteroğlu’nun Cumhuriyetçi Halk Partisi (CHP), Meral Akşener’in İYİ partisi, Temel Karamollaoğlu’nun Saadet Partisi(SP) ve Gültekin Uysal’ın Demokrat Partisi (DP) idi.

Eş Başkanlıklarını Pervin Buldan ve Sezai Temelli’nin yürüttüğü Halkların Demokratik Partisi (HDP) seçimlere bağımsız girdi.

CHP’den Muharrem İnce ile HDP’den Selahattin Demirtaş parti başkanı olmayıp, partilerince Cumhurbaşkanlığı için aday gösterildi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için kazandığı % 52.4 ve partisinin kazandığı % 42’yi geçen oy oranları 16 yıllık iktidarlarının kazanımları sonucudur.

Sonunda bir sistem değişikliği düşünüldüğünden seçimlere katılım her zamankinden fazla oldu. Halk bilinçli hareket etti.

Bu seçimlerde AK Parti oy kaybına rağmen, MHP desteği ile çoğunluğu sağlayarak, program ve projelerini sürdürecektir.

Cumhurbaşkanını, yeni meclisimizi, partilerimizi ve demokratik bir sistem içinde hareket eden milletimizi, Türkiye’mizin aydınları olarak candan kutluyorum. Tabi bundan sonra Türkiye’yi içeride ve dışarıda bekleyen pek çok sorunlar vardır. Bunlar; İç huzur ve emniyetin tesisi, ekonominin süratle düzeltilerek, halkın refahının sağlanması, iş ve işçi sorunları, Borçlarımız ve borçlanarak zararlarımız, üniversite mezunu milyonla gencin istikbalinin temini, uluslararası siyasette özellikle stratejik ortaklarımızın akıl almaz plan ve projelerine karşı çok daha hareketli ve çok yönlü projeler üretilmesi, sınırlarımızdaki terörden, göçmenlere ekonomimizi altüst eden olayların sonlandırılması, sürekli aldatan AB ve ABD’ ye ciddi yaklaşımlarla vaatlerini yerine getirmelerinin temini, Egede gözümüzün içine bakarak işgal edilen adalarımız, uyutulan Kıbrıs meselemiz,  Azerbaycan ile birlikte yürüttüğümüz enerji arterlerinin gözü olanlara karşı korunması, Ortadoğu ve Hazar Havzası petro-gazının emperyal güçlere karşı korunması gibi çok önemli sorunlarımız vardır. Her şeyden önemlisi artık fabrika yapan fabrikaları kuralım. Uydurma giyecek, yiyecek içecek ithal etmeyelim. Çocuklarımıza İleri teknoloji, Ağır sanayii, yüksek fizik, müsbet ilimler, atom kuantum ve uzay teknolojisi eğitimleri verelim. Füzemizin, Tankımızın, uçağımızın ve denizaltımızın motorlarını kendimiz üretelim. Lüksten sakınalım. Din eğitimini FETO gibi organizasyonlara değil devletin eline teslim edelim.

Yeni Cumhurbaşkanımız, parti liderlerimiz ve parlamenterlerimizin yeni dönemde ve gelecekte tüm sorunların üstesinden geleceği temennisi ile sonsuz başarılar diliyorum.

 

*

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Ağu 12

Bağımsız Medya, Şeffaflık Ve Ekonomi

Ruhittin SÖNMEZ

 

Son zamanlarda bağımsız medyanın ne kadar önemli olduğunu iliklerime kadar hissetmeye başladım.

Eskiden en sevdiğim tartışma programlarını izlemeye tahammül edemiyorum. Sözde “uzman”, “bilim adamı” ve “aydın” sıfatlı kişilerin yalakalık sınırlarını bu kadar zorlamaları, zekâmızla alay edercesine en temel yanlışları bile savunmalarını izlemek bir işkence haline geldi.

Bir sade vatandaş olarak haber alma ve bilgilendirilme hakkımın bu kadar engellendiği, medya gücünün bu kadar kötüye kullanıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

Her geçen gün, farkında olmadan, TV’de haber ve yorum izlemeye ayırdığım zamanı azaltıyorum.

MEDYANIN HALİ

Türkiye medyasını üç kategoride değerlendiriyorduk. Merkez medya, yandaş medya ve sadece 2-3 kanaldan ibaret muhalif medya.

Geride kalan TV ve gazetelerin neredeyse tamamı artık yandaş medya konumunda. Yani SSCB’nin Pravda’sı veya Mısır’ın yarı resmi El Ahram Gazetesi statüsünde.

Memleket çok ağır bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Bir yıl içinde TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 50’yi aşmış. Günlük kurda yüzde 10 mertebesinde dalgalanmalar oluyor. Güdümlü medya muhalefet partilerinin yapacağı veya yapmayacağı kurultayları üzerine tartışmalarla dolu.

Haberler magazin ağırlıklı. Sanki Türkiye’de her şey güllük gülistanlık.

Ekonomiden bahsetmek zaruretinde kaldıklarında “Batı bizi kıskanıyor, ABD bize ekonomik savaş açtı ama millet direnişi ile bu savaştan galip çıktık” yorumları yapan sözde “uzmanları” dinlemek zorunda kalıyoruz.

Dış politikadaki sıkışmamızın siyasi ve ekonomik sonuçları yerine “evangelistler” üzerinden yapılan tartışmalar ile havanda su dövenler de öyle.

UYUŞTURUCU GİBİ

İnsanlar, başlarına geleceğini bilseler bile, kötü haberleri duymak istemiyorlar. Yapılan yayınlar uyuşturucu gibi. İlk dozlardan itibaren insanı mutlu ediyor.

Bazı yandaş haber kanallarını bir hafta izleyen bir vatandaşın mutluluktan uçar hale geldiğini görüyoruz. Şimdi diğer kanallar da o haber kanalı gibi olmaya başladılar.

Uyuşturucu alışkanlığında olduğu gibi bu yayınlar “bağımlılık” yapıyor. Gerçeği duymak istemeyen bağımlı vatandaş “uçuruma gidiyoruz” tarzı haber ve yorumlardan çok rahatsız oluyor. Tekrar uyuşturulmak istiyor.

Necip Fazıl’ın deyişiyle “beyninde zehirli kıymık taşıyan kişi” olan aydınlar ise mutsuz ve çaresiz..

Beyinlerimize bile hükmetmeye karar vermiş olanlar, 1633’de Galileo’yu yargılayan Engizisyon Mahkemesi gibi.

“Galileo inkâr et, dünya dönmüyor!” diye baskı yapıyor.

Ama Galileo gibi –mahkemede tersini söylemek zorunda kalanlar bile- biliyor ki, gerçekler inkâr edilmekle değişmiyor:

“Dünya yine de dönüyor!”

EKONOMİ İÇİN EN BÜYÜK SORUN: ŞEFFAF OLMAMAK

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde bağımsız medya 4. Kuvvet sayılır.  Bu ülkelerde yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinden sonra 4. kuvvet olarak sayılması halkın doğru bilgi alma hakkının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Demokrasiyi içselleştirmeyi bir türlü başaramayan Türkiye’de böyle bir görev yapan medyadan bahsedemeyiz.

Bunda en büyük etken ülkeyi yönetenlerin “şeffaflık” ilkesine inanmamasıdır.

“Finansal şoklar” yaşadığımız bugünlerde ekonomide şeffaflığın, halkın doğru bilgilendirilmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmanın zamanıdır.

İYİ Parti’nin ekonomi kurmayı eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Türkiye’nin en büyük sorununu “ahlâki değerlerin erozyonu” ve ekonominin en büyük sorununu da “şeffaf olmamak” olarak tanımlıyor.

“Yeryüzünde hiçbir din, hiçbir felsefi sistem insanlara yalanı, aldatmayı, zulmetmeyi, kamu malına el atmayı öğütlemez. İşte bu evrensel değerler erozyona uğradı ve her şeyin içi boşaldı.

Günün birinde bugünden çok daha zor ekonomik koşullarla karşılaşabiliriz, bir nesil sıkıntı çeker, düzeltiriz. Fakat ahlaki erozyonun telafisi öyle değil, yüzlerce yıl gerekir.”

Durmuş Yılmaz’a göre, şeffaf olmamaktan sonra önemli meselemiz “karar alma mekanizmasının felce uğraması ve her şeye tek bir sesin karar vermesi.

Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz?’ diye soramıyor. Fren kalmadı.

2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz.

2001’de yaşadığımız krizde de şeffaf olmamak yüzünden önümüzü göremiyorduk.

O dönemde de kamu maliyesi felçti, mali disiplin bozulmuştu, hesap kitap karmakarışıktı ve bütçenin içeriği çok fazla bilinmiyordu. Bugün de aynı koşullar oluşmuş durumda.

Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz.

Varlık Fonu böyle bir şey mesela…

Derhal denetim ve kontrolün hâkim olup Sayıştay’ın çalıştırılması gerekir.”

İlhan Kesici’nin cümlesiyle, “Allah korusun, bütün zamanların en büyük ekonomik daralma ve küçülmesine doğru gidiyoruz.” 

Medyayı “doğru bilgi edinme hakkımızı” önlemek için kullanan, Sayıştay’ı çalıştırmayan, şeffaflık anlayışına bu kadar uzak olan bir yönetimle kriz önlenebilir mi?

Haz 26

İleti Açlığı ve Onanma İhtiyacı

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

 

Bilimsel veriler, duygusal ve fiziksel sağlığımızı koruyabilmemiz için iletilere ihtiyacımız olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor..
İleti (mesaj), söz ya da yazıyla gönderilen ve belli bir anlamı olan haberdir.
İletileri üç şekilde veririz ve alırız:
1. Bedensel iletiler. Sarıma, sırtını sıvazlama, eliin tutma, elini öpme gibi…
2. Sözlü iletiler. Kişinin görünüşü, nezaketi, saygınlığı, iş ahlakı gibi hususlarda sözlü ifadelerde bulunma.
3. Davranışsal ileti. İnsanları dikkatle dinleme, sevgiyle bir buket çiçek sunma gibi…
Günümizde pek çok insan ileti açlığı çekiyor. Bu sebeple İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuştur.

Pek çok insan, olumlu iletiler alamadığı için, olumsuz iletileri aramaya başlıyor. Bunun sebebi varlıklarının onanmasını istemeleridir.
Onaylanma, kendini önemli hissetme, takdir edilme ihtiyacı, yüreklendirme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı egonun ihtiyaçlarındandır. Ego takdirle, yüreklendirme ve sevgiyle beslenir.

Eğer insanın temel ihtiyaçlarından biri yerine getirilmezse, bu durum, kötü sonuçlara, hastalığı ve zayıflığa yol açıyor.
Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde dördüncü basamak Saygı(Değer)-Statü İhtiyaçlarıdır. İnsan ait olduğu grupta saygı görmek ister. Başarısı takdirle karşılanan, saygı duyulan insan kendine güven duyar. Kişi, hem kendine güven ve öz saygı duymak ister, hem de başkaları tarafından böyle görülmeyi arzu eder.
Çoğu insanın olumsuz iletileri aramasının sebebi egonun bu değer görme ihtiyacıdır. Açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan insanların bozulmuş yiyecekleri, yemelerinin sebebi de budur.

Bununla birlikte olumsuz iletiler, tuzlu ve çürümüş yiyecekler gibi insanları hasta edebilir.
İleti açlığı yaşadığımızda, yiyecek ihtiyacı hissettiğimiz gibi temas ihtiyacı hissederiz. Temel iletisini hiç almayan bir insanın durumu anoreksiya rahatsızlığı gibidir. Anoreksiya hiçbir şey yememe şeklindi görülen bir psikolaojk rahatsızlıktır. Ölümle sonuçlanabilir.

Pek çok insan, başkalarından kendisiyle ilgili hiç haber alamadığından, kurumuş bitki gibi olur. Sonra verilen mesajlara karşı da kör ve sağır olur. İyice yalnızlığa itilir.
Temas iletisine aç kişilere sabırla ve kızmadan yardımcı olmamız gerekir. Kurumuş bir bitkiyi canlandırmak için fazladan bakım yapılmalı. Kurumuş bitkide su zamanla toprağın derinliklerine işler.
Başlangıçta temas iletileri yüzeyde durarak derinlere inmez. Usulüne uygun iletiler vererek pek çok insanı canlandırmanın keyfini yaşayabiliriz.

Claude Steiner, Duygusal Okuryazarlık, çev. Muzaffer Şahin, Bilge Sistem Yayınları, Ankara, 2009.

 

Ağu 12

Türk Kültürü ve Milli Kimliğe Bakıştaki Bazı Yanlışlar

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Zaman zaman kültür ve kimlik konuları gündeme getirilip tartışılmaktadır. Özellikle bugün hızını kaybetse de küreselleştirmenin bir bakıma coğrafyaları vatansızlaştırma ve o coğrafyalar üzerinde egemen kültürü dışlama, milletleri uyuşturma, uysallaştırma ve tepkisizleştirme amacı taşıdığı söylenebilir.

Kültür kısaca yaşama tarzıdır. Milletleşme süreci ile birlikte yürür ve zenginleşir. Kültür bütün unsurlarını kapsayan organik bir bütündür. Milli seviyede kabul görmesi ile kültür bölgeselliği aşarak millileşir. Kültür konusunda coğrafi determinizm çoktan aşılmıştır. Coğrafya yaşama tarzını değişik şekillerde etkilese de, kültür yaratıcı, yönlendirici ve zengin ise; o coğrafyaya damgasını vurur ve o coğrafyayı vatanlaştırır. Kültür unsurlarından sadece biriyle mesela dille ifade edilemez. Ancak dil belirli bir kültürün önemli ve mümeyyiz bir vasfıdır.

Kültürler birbirlerine kapalı da değillerdir. Karşılıklı bir alış veriş, temas ve etkileşim vardır. Kelimeler ve bazı gelenek ve görenekler kültürler arası dolaşır. Gerek savaş, gerek barış dönemlerinde etkileşim görülür. Eğer bir kültür daha fazla alıcı durumda ise; zamanla özgün olma özelliğini nispeten kaybedebilir. Sanattan değişik dallara kadar çevreye vurulan damga belirli bir kültürün mührünü ve izlerini taşır. Eğer bir kültür ve yaşama tarzı verici ve çevreye katkı yapıcı değil de; sadece alıcı ise o yaşama tarzı zamanla yaşadığı bölgede egemen kültür olmaktan uzaklaşır. Karışmışlık ve kargaşa yaşama tarzına yansıyabilir. Mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Türk kavmi, Orta Asya menşeili olmasına rağmen, İslam’ın kabulü ile yaşama tarzımız zenginleşmiş, Tanzimat ve sonrası Batılılaşma hareketleri artı ve eksi yönde kültürümüzü etkilemiştir.

Kültürde ve kimlikte coğrafya tek tayin edici değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı; Türk Kimliği yerine Türkiyelilik öne çıkar; Türk Sanatı ve Edebiyatı Türkiye Sanatı ve Edebiyatı olurdu. Yine bazı teorik iddialar ve yeni kimlik arayışları geçerli olsaydı, Türklerin yaşadığı her bir coğrafyada milli kültür izlerimiz zaten Osmanlı Türk eserlerine yönelmiş saldırılarla çoktan kaybolup giderdi.

Türklerin Bizans’tan Arap ve Fars kültüründen ve daha sonra da Batı kültür değerlerinden etkilenmiş olduğunu ne Aydınlar Ocağı reddetmekte ve ne de bu etkileşimi sıfıra bağlamaktadır. Anadolu’da 1071’e ve 11.yy öncesinde de Türk Kültürü yaşamaktaydı. Türk Kültürünün Anadolu’ya girişini sadece 1071’e bağlamak eksik bir yaklaşımdır.

Aynı ümmete mensup milletler arasında da yaşama tarzı farkları ve İslam’ı algılama tarzlarında farklılıklar vardır. Bu bir sosyal gerçektir. Üstünlük ve aşağılama gerekçesi de değildir. Anadolu’da karışmışlık ve mozaik aramak Aydınlar Ocağı çevresinde yer alan aydınlarca kabul edilen bir şey değildir. Böyle bir karışmışlık hele 11.yy’dan itibaren söz konusu olmuş olsaydı; Türk kimliği ve Türk kültürü Anadolu’da çoktan ortadan kalkmış olurdu. Karışmışlık ve mozaik iddiaları, Anadolu coğrafyasını milli kimlikten uzaklaştırmak ve kimliksizleştirmek amacını taşımıştır. Bu konuda romantik sol ve bazı liberal çevreler ve Anadolu’da yeni kimlik ve din arayışına çıkanlar yanılmışlardır. Türk kültürü yerine Türkiye kültürü arayışı, Türk kimliği yerine Türkiyeli veya TC vatandaşlığ somut bir kimlik tanımlayamaz. 1982 Anayasası’nın 66. Maddesine takılıp kalanlar, Bozkurt Güvenç gibi Türk kimliği yerine “insan kimliği”ni öne sürenlerin yanlışlarına düşülmemelidir.

Yaşama tarzı öyle bir kültürel güçtür ki; belirli bir coğrafyada egemen oldukça o coğrafyadaki yer isimlerini de değiştirebilir. Meselâ, Kazakistan’da milli bağımsızlıktan sonra Rusça ve Kosova’da Sırp’ça yer adlarının hemen değiştirilmesi gibi…

Kazakistan somut bir örnektir. Başta değerli devlet adamı ve Türk milliyetçisi Nazarbayev’in milli hassasiyetini bizdeki bazı sağcı ve solcu düşünenlerde göremiyoruz. Bu çevreler eski tüfek bazı yazarların karışmışlık iddialarının etkisinde kalarak Kazakistan’daki kültürün Türk kültürü olmadığını bile ileri sürebilmektedirler. Eğer bunların söyledikleri ve bir kısmının hayalleri gerçek olmuş olsaydı; başta Sayın Nazarbayev Türk kimliğine sarılmazdı.

Bir kültürel kimlik ve milli seviyede kabul görmüş kültür içinde farklı etnisiteler de bulunabilir. Bunların bölgesel yaşama tarzlarında da bazı farklılıklar görülebilir. Ancak bütün bunlar etnik seviyede bir ayırımcılığın ve taassubun kaynağı olamaz.

 

Ağu 02

Milli Eğitim Bakanının Acilen Yapabileceği Bir Şeyler Var

Dr. Sakin ÖNER 

            Liselere geçiş sonuçları açıklandı. Birçok öğrenci ya istediği okula yerleşemedi ya da açıkta kaldı. Buna karşılık bazı okulların kontenjanları yüzde elliye varan oranda boş kaldı. Milli Eğitim Bakanımızın acilen yapacağı bazı uygulamalar sorunu rahatlatabilir.

Şöyle ki;

  1. Genel Liseler yeniden hayata geçirilmelidir. Akademik başarısı düşük Anadolu Liseleri derhal Genel Liseye dönüştürülmelidir. Böylece kontenjan sınırlaması kaldırılmalıdır.
  2. Doluluk oranı düşük ilkokul ve ortaokullar birleştirilerek boşalan mekanlar genel lise olarak açılmalıdır.

3.Doluluk oranı düşük meslek liseleri derhal çok programlı liseye dönüştürülmelidir.

  1. Yeni yapılacak lise binaları mutlaka Genel Lise olarak açılmalıdır.

Bunlar yapılmadığı takdirde her yıl akademik başarısı düşük 300-400 bin öğrenci, açık öğretim lisesine gitmek, yani yaygın öğretime geçmek zorunda bırakılacak. Halbuki lise öğretimi de zorunlu öğretim kapsamına alındığına göre, bu öğrencileri de örgün eğitim kapsamında okutmak devletin görevidir

Ağu 05

Politika İnsan Üzerinden Yapılır!

Türkiye’de siyaset ve politikacılar hakkında düşünülenler açısından temel yanlışlıklar var. Halkın ve de aydınların, bunların varlığından haberi bile yok. Hatta politikacılar bile neyin ne olduğunun farkında değil çünkü onların bir çoğu “koltuk” peşine düşmüş insanlar…
O zaman politikayı nasıl yapacak ve siyaseti nasıl oluşturacağız?
Politikayı yapan insandır. Bu sebeple siyaseti insan faktörü oluşturur. Fikirler ve buna ilişkin eylemler hep insan(lar) tarafından ortaya konulur.
İnsan bu konuda iyi değilse nasıl iyi bir siyaset izlesin? Hangi fikri ortaya koysun? Eylemleri ile hedefe ne şekilde ulaşsın?
Burada insanın iyiliğinden kastımız; karakterli, kişilikli, şahsiyetli, erdemli, ahlaklı, bilgili, tecrübeli, vatansever, objektif, liyakat ve ehliyetli, milliyet sever hususların top yekün bünyede barındırılmasını ifade eder.
İnsanda bunlar yok ise nasıl politika yapacak?
Bana diyorlar ki; eleştirilerini ve görüş açıklamalarını insanlar üzerinden yapma! Nasıl yapacağız o zaman?
Fikirler yanlış! Politikalar yanlış! Ortaya konulan siyaset yanlış! Uygulamalar yanlış! Ama bunları yapan insanlar doğru, öyle mi?
Türkiye’de siyaset açısından bir yanlışı düzeltelim o zaman; eğer bir iş “doğru insan”lar tarafından yapılmıyorsa netice almak imkansızdır. Bunun örnekleri istemediğimiz kadar çoktur.
O zaman hatayı; fikirden önce bunu ortaya koyan ve uygulamayı gerçekleştirenlerde aramak gerekir.
Herkes üzerine düşeni yaptı ise Türkiye niye siyasi bir açmazdadır?
Bunun sebebi insan faktöründe yatmaktadır.
Yanlış adamlarla doğru işler yapılamaz!
Türkiye halen bir orta çağ karanlığındadır. Aşiret anlayışına dayalı feodal yapılar hüküm sürmektedir. Sosyolojik gerçeklerin ve eğitimsizliğin ortaya çıkardığı insan tipi vahim boyuttadır. Türkiye; bırakın dış güçleri, iç güçler tarafından bile bir türlü paylaşılamayan ve bu nedenle güç savaşlarının acımasızca sürdüğü bir ülkedir.
Hal böyle olunca bu siyasete yansımaktadır. Bir de buna yanlış adamların birlikteliği yada koalisyonu eklenince iş siyasette başarısızlığa gitmektedir.
Belki bu siyaset yapan politikacılarla yada ülkeyi dizayn etmeye çalışan “nizam” ile ilgili bir husus olabilir. Ancak politikacı dediğimiz kişilerdeki yanlışlığı görmeden ve bunları isimlendirmeden doğru analizler yapmak mümkün değildir.
Siyasette eleştiriler kişiler üzerinden yapılmalıdır. Başarı ödüllendirilmeli, başarısızlık ise cezalandırılmalıdır. İşin içine vefa, dostluk, arkadaşlık, hemşerilik, menfaatler ve bilhassa nefis girerse gidilecek bir hedef yok demektir.
Israrla kişileri konuşmaktan ve tartışmaktan kaçınanlara bir tavsiyem olur ki; elde ettiğiniz kısmi başarıların geçici olduğunu biliniz… Gerçekle bir an önce yüzleşmezseniz yarınlarda hüsran, kaçınılmaz olacaktır…
Kişileri konuşmayalım sistemi ve yapılanları konuşalım diyenler bir an önce anlasın ki; o sistemi ortaya koyan ve eyleme dönüştüren, neticeyi alan yada alamayan insanlardır. Bunu sorgulamazsanız başarı gelmez.
Ancak Türk siyasetinde ilk düğmeleri yanlış bağlayıp sonra da mükemmel başarılar beklemek tedavi gerektiren bir hastalık haline dönüşmüştür.
Teşhisi doğru yapalım ve ona göre tedavi uygulayalım. Bunu yaparsak ülkeye hizmet etmiş oluruz. Aksi halde tarihin yazdığı “siyaset mezarlığı”nda yerimizi pek iyi bir şekilde almayız.
Dost acı söyler!

Tem 22

Kıbrıs’da “Türk Toplumu”ndan “KKTC”ye…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

20 Temmuz 1974 tarihi, Kıbrıs’ta Türklerin yok edilmesinin engellendiği, insan haklarının en önemlisi olan bir toplumun yaşama hakkının elde edildiği gurur ve şeref günüdür.

Zaferin 44.üncü Yıldönümü’nde, Türk toplumu ifadesini çoktan aşan KKTC’yi korumak ve ona sahip çıkmak kendini Türk olarak hisseden herkesin görevidir. Kıbrıs Barış Harekâtı milletlerarası anlaşmalara uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Yıllardır Türklere yönelen baskı, etnik temizlik ve katliamlar artık geride kalmıştır. Ancak toplu mezarlar hâlâ göz önündedir. Rum tarafı Kıbrıs’ın yakın tarihini 20 Temmuz ile başlatsa da; geçmişe Türklere yapılan saldırılar ve katliamlar göz ardı edilemez. Rum tarafının ve onun fanatik ırkçı, ilkel ve bazı dini gerekçelerle destekçilerinin oyunları 20. Temmuz Barış Harekâtı ile bozulmuştur.

Bütün bunlar ve Türkleri yok etme, yok sayma çabaları bugün de sürmektedir. Rum ve Yunanistan ideallerinden vazgeçmiş değildir. “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” sloganıyla KKTC’deki Türkleri devşirmeye çalışanlar, “Kıbrıslılık” kimliğini öne sürenler, “birleşmiş Kıbrıs” tezi ile Türkleri ikinci sınıf vatandaş ve uşak yapmak isteyenler, mallarına ve mülklerine göz dikenler, onları Adadan kovmak peşinde olanlar, Enosis yani Yunanistan’a bağlanma peşindekiler, bazı Türklere çeşitli menfaatler sağlama gayretinde olup AB vatandaşlığı oyununu oynayanlar, dün aslında lehlerine olan Annan Planına, daha doğrusu Annan tuzağına bile hayır demişlerdi. Maalesef Türkiye’den giden millî davayı içlerine sindirememiş bazı siyasiler ve bazı iktidar mensuplarımız bile Referandum öncesi Rum tezleri lehinde olan bu planın propagandasını yapmışlardı. Bu ayıp unutulamaz.

  1. Temmuz rahmetli Ecevit’in de belirttiği gibi, sadece Türklere değil, Rumlara da faydalar sağlamıştır. Harekât, Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı olan darbeyi ve Kıbrıs’ta kamu düzeninin bozulmasını önlemiştir.

Masa başı tavizler almaya alışık olan küstah Rum tarafı ve onların ekonomik çıkar ortağı bazı Batılı çevreler ve ülkeler, hiçbir zaman niyetlerinden caymış değillerdir. Utanmadan ve sıkılmadan her milletlerarası sorunun çözümünde önümüze Kıbrıs’ta taviz talebini koymuşlardır.

Bizim Türkiye ve KKTC olarak yaptığımız yanlış; düşmanlıkları kolay unutmak, Rumlar gibi kin gütmemek olmuştur. Genç nesillere tarihi gerçekleri, Kıbrıs’ta olup bitenleri yeterince aktaramamış olmamız, genç nesilleri boşlukta bırakmış, arayışa itmiş ve bazılarını pembe hayallere itmiştir. Bu sorumsuzluk affedilir gibi değildir.

  1. Temmuz Barış Harekâtı’nın 44.üncü Yıldönümü’nde, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’i, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı, Türklüğün gurur kaynağı, değerli devlet adamı Rauf Denktaş’ı, Fazıl Küçük’ü, Barış Harekâtı’nda görev yapan komutan ve askerlerimizi, aziz şehitlerimizi, Kıbrıs Türkünün yiğit mücahitlerini (TMT) saygı ve rahmetle anarız. Hayatta olanlara sağlıklı ve hayırlı ömürler dileriz.

Kıbrıs’ta Türklerin egemenlik ve yaşama haklarına saygı, aynı zamanda demokrasiye ve insan haklarına saygıdır.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Haz 10

Birgün Elbet Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar!

Emrah BEKÇİ

 

‘’İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları; Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru, ideolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı ya batağa saplandı.’’

 

Cemil MERİÇ / Bu Ülke, Ötüken 1979, s. 141.

 

Bir ülkede siyaset devletin yönetimini ve milletin refahını hedef alarak yapılmalı. Kişilerin üstünlüğü, halkın kişilere bel bağlaması, bel bağladıkları kişinin karşısında siyaseten kişilerin yer alıp tekelleşmesi, ülkenin felakete sürüklendiğinin ayak sesleridir.

 

Liderleri bulunan siyasi partiler kendi içlerinde demokratik bir anlayış yerine, tek söz sahibi genel başkanlarının söylediklerine dikkat kesiliyor ve harfiyen uyguluyor iseler, o siyaset ve parti mekanizmaları yaşanan ülkeye fayda değil; aksine zarar getirirler.

 

Siyasetin kendi sahasında halkı etkilemek için kullanmış oldukları materyaller arasında ‘inanç, ekonomi, medya, yatırımlar, eğitim, sağlık, güvenlik…’ gibi unsurlar yer alır. Bu başlıklar üzerinden siyasetlerini yürütüp, ideolojilerine düşünce devşirme çabası sarf ederler. Her devşirdikleri düşünce bir sonraki seçim takviminde, halkın sosyal dokusuna sözsel tesir eden propaganda aracıdır.

 

Oysa tefekkür eden ve zihnini şartlanmaya kapalı tutan azınlık aydın zümre, bütün yaşananları sanki; stadyumun maraton tribününden izleyen kişi gibidir. Maçı izleyen aydın zümre her daim taraftır. Çünkü yapılan yanlışları, saha içerisinde geneli görmeyen oyunculardan daha iyi analiz ederek, haksızlık karşısında; mağlup veya hak ederek muzaffer olan tarafa meyil eder.

 

Ülkemizde hiçbir vakit siyaset ve politika lider olmamıştır, bunun aksine siyasi zümreler tarafında seçilen kişiler lider olmuştur. Bundan dolayı ülke siyasetinin net bir ideolojisi bulunmamaktadır. Bu durumu iyi değerlendiren ve ideolojiler üzerine tabir yerinde ise doktora çalışmalarını yapmış bulunan ülkeler, Türkiye sahası üzerinde ‘Doçentlik’ tezlerinin ne derece etkin bir vaziyette tesir edeceğini, her seçimde denek olarak görüp uygulamaktadırlar.

 

Ülkemizde seçim kararı alınmadan önce aynı sofradan yemek yiyen, aynı camii, aynı apartmanda karşılıklı komşuluk ilişkisine göre selam verenler, geldiğimiz zamanda birbirlerini öteleyip, yeri geldiğinde ‘hain’ yaftası bile yakıştırmaktan geri değiller. Kısacası toplum 5-6 parçaya bölünmüş vaziyette. Türkiye bütün olacağı yerde, tümlere ayrılmış her an içsel ve dışsal yapılacak bir provokasyona hazır durumda.

 

İşte merhum C. Meriç’in dediği ‘’İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları; Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru, ideolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı ya batağa saplandı.’’ Sözleri, hem ülkemizin bir asırlık mazisiyle, bugünkü vaziyetimizi, kendimize ‘’…Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru…’’ aşılayacak ve her vakit hatırlatacak olan düşüncelerle hareket etmez isek, bu gemi batacaktır.

 

Ülkemizde siyaset kişiler üzerine kurulmuş, kişileri siyasileştirmiş, ülkemizin kaderini birkaç insan üzerine inşa etmiş vaziyette. Oysa liderler hastalana bilir, liderler öle bilir, liderler satın alına bilir, liderler her olumsuz vaziyeti sezemeyip hata yapa bilirler. Kişi üzerine entegre edilmiş bir devlet yönetimi, kişinin zaafına göre devletin de zaaf vermesi demektir.

 

Geçerli olan ‘Düşüncenin, Bilimin, Aklın, Milli şuurun, Kültürün…’ lider olmasıdır. Aksi takdirde aynı nakaratı asırlarca tekrarlayan bir yapıdan asla öte gidemeyeceğiz. Hal böyle olunca, kişisel menfaat, makam, toplumda saygınlık, içe basık silik kişiliğin kendine hareket alanı bulması, kaosun beslenmesi akabinde şiddet ve terörün artması, ekonominin irade dışı hareketi velhasıl kontrolsüz bir devlet yapısına gitmemek elde bile değildir.

 

Ülkemizin yönetimine talip olan günümüzde kutuplaşmış siyaset ve partilerinin adına demeç veren liderleri, kullanmış oldukları lisan, ahlaki söylemleri ile toplumu olumsuz etkileyecek her türlü seçmen etkileme eylemlerinden uzak durmalıdırlar. Bütün bunların yerine; bilgi, kültür, san’at ve zihni etkilemek dışında ruha temas eden argümanlar ile söylemlerini beslemeliler.

 

Ülkemiz ve birbiri ile barışık olan milletimiz, birkaç kişinin siyaseti kullanarak ‘Hükmetme’ mazbatasını teslim edeceğim diye boş sloganlara ve partizanlığa karşı duyarlı olması sürecin en gerekli refleksidir.

 

Umudumuz; ülkemizde liderlerin değil, düşüncenin lider olmasıdır. Ama bunun için Türkiye’nin önünde daha çok uzun bir yol olduğunu 2018’de bile kapalı gözle görmekteyiz. Bir gün elbet o günleri atinin göreceğini hayal bile etmek huzurun ta kendisi…

 

 

 

Ağu 14

Davet Edilen Kriz

Son günlerde Türkiye bir ekonomik kuşatma ile karşı karşıyadır ve bu kuşatmada dolar silah olarak kullanılmaktadır. Aslında bu kuşatma ile ekonomimizde oluşan krize davetiye uzun süredir takip edilen yanlış ekonomik politikalarla çıkarılmıştır.
AVM’lerde dolarla kiralamalar ve satışlar yapılması, kamu dahil ihalelerde dolarla işlem yapılması ve bazı alt yapı yatırımlarının dolara bağlanması bugünleri hazırlamıştır. Türkiye’nin ekonomik bir kuşatma altında olduğu açıktır. 15 Temmuz 2016’da başarılı olamayanlar, bugün doları kullanmaktadırlar. Türkiye, Ortadogu’da hak ve menfaatlerini koruyamaz ve hareket edemez bir hale getirilmek istenmektedir. Terör örgütleri ABD tarafından koruma altına alınmakta ve silah yardımıyla desteklenmektedir.
Bugünkü ekonomik krizinin sebebinin papaz olarak gösterilmesi bahanedir. Ancak” al papazı, ver papazı” söylemi çok talihsiz bir beyan olmuştur. Hukuk devletinde suçlu veya şüphelinin konumunu siyaset değil, yargı belirler. ABD’nin papazı bahane etmesi, gerçek niyetini perdelemek içindir.
Türkiye uzun süredir alternatif arayışına itilmektedir. Ancak Trump yönetimi bütünüyle ABD kamuoyunu temsil etmemektedir. Yöneticilerimiz ABD kamuoyunu mutlaka aydınlatmalıdırlar.
Suriye’nın kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki aleyhimize gelişmelerde ABD-Rus ittifakı vardır. O bölgede onlar tarafından kullanılan Kürtlere bir Kürt devleti kurdurulmaktadır. Burada oluşturulan ve silahlandırılan 60 bin kişilik PKK/PYD ordusu, tamamen ABD’nın eseridir.
Bunun için, öncelikle Malatya-Kürecik’te İsrail’in güvenliğini sağlamak için kurulan üs, göz önünde tutulmalıdır. “İncirlik üssü” lafı çok bayatlamıştır. Türkiye’nin kullanabileceği birçok önemli koz vardır.
Şu anda Suriye İsrail için tehdit olmaktan çıkarılmıştır. Şimdi sıra Türkiye ve İran’a gelmiştir.
ABD’nin Türkiye’den ithal edilen alüminyum ve çelikten aldığı ithal vergisini aşırı yükseltmesi,hem uluslararası ticarete aykırıdır ve hem de hasmane bir davranıştır.
Türkiye uzun süredir, üretmeyen ve her şeyi ithal eden bir ülke durumuna düşürülmüştür. Oysa Türkiye, dış ticaret fazlasına değil, dış ticaret açığına mahkum olan bir ülkedir. Uygulanan ekonomi politikası, Türkiye’nin lehine olmamıştır. Döviz getirisi olmayan şirketlerin dövizle borçlanmasına izin verilmemesi isabetli olmuştur. Faize yanlış bakış ve değerlendirmeler yabancı sermayenin kaçışına sebep olmuş, ülkeye doğrudan yatırımları azaltmıştır.
Bunun için bu ekonomik kuşatmaya karşı iktidarımızla, muhalefetimizle birlik halinde hareket etmeli ve ortak tavır sergilemeliyiz. Planlı bir kalkınma seferberliği ile üretime dayalı milli bir ekonomiye sahip olmalıyız. Ancak o zaman tam bağımsız bir ülke oluruz.

Tem 19

24 Haziran Seçimlerine Dair Bazı Sonuçlar

Ruhittin SÖNMEZ

24 Haziran 2018 seçimleri üzerinden üç hafta geçti. Bu seçimlerin Cumhuriyet tarihimizin en önemli seçimlerinden biri olacağı belliydi.

Nitekim peş peşe gelen Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile devletimiz yeniden yapılandırılmakta. Bu yapılandırma sadece “Cumhurbaşkanı” adıyla anılan tek kişinin imzaladığı kararnamelerle gerçekleşmekte.

Sistemde öyle bir değişim yapıldı ki, “biz millet olarak bir kişiyi seçtik, geride kalan her şeyin seçimini ve kararını o kişinin yapmasına razı olduk” havası var. En köklü değişimler, en radikal yetki devirleri TBMM’ne uğramadan tek kişinin kararı ile hayata geçirilmeye başlandı.

Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile Bakanlar Kurulunun, Yüksek Askeri Şura’nın bütün yetkileri Cumhurbaşkanına devredildi. Rektör seçimleri kaldırılarak rektörler Cumhurbaşkanı tarafından atanmaya başlandı. Milli Kütüphane, Devlet Tiyatrosu gibi kurumlar kapatıldı.

Bu arada OHAL uygulamasının uzatılmamasına karar verildi. Ancak OHAL yerine Ak Parti grubunun TBMM’ne sunduğu yasa teklifi ile Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanununda yer alan bireysel hakların kullanımıyla ilgili kısıtlamalar artacak. .

Bir yandan ülkemizde neler olmakta bunu çok iyi izlemek; bir yandan da bu sürece nasıl geldiğimizi anlamak, seçim sürecinde dikkatimizi çekmeyen bazı hususları yeniden gözden geçirmekte fayda var.

SEÇİM KAMPANYALARIN BAŞARISI

IPSOS Sosyal Araştırmalar Şirketinin yaptığı anket verilerinden bazı hususlar dikkat çekici.

Önceki seçimlerde, genellikle seçmenin yüzde 90-95’e yakın bir kesimi seçimden iki ay kadar önce kararını vermiş olurdu.

Bu seçimlerde kararını iki aydan önce vermiş olan seçmen sayısı yüzde 75 olmuş. Son bir ay ile iki ay arasında karar veren yüzde 8, son bir hafta ile bir ay arası karar veren yüzde 5, son bir hafta içinde karar veren yüzde 6 ve sandık başında karar veren yüzde 5 olmuş. Yüzde 1 cevap vermeyen seçmen oranı.

Son iki aylık seçim kampanyası süresince karar veren kitlenin yüzde 24 gibi yüksek bir oran olması çok önemli.

Seçimlerin kaderini değiştiren bu kitlenin kararlarında, partilerin ve Cumhurbaşkanı adaylarının yürüttükleri seçim kampanyasının etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Hemen hemen bütün anket firmaları seçimden önce Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu bildiriyordu.

Seçimden bir ay öncesine kadar yapılan anketlerde CHP yüzde 19-20, İYİ Parti yüzde 15-18, MHP ise yüzde 7 civarında görünüyordu. Meral Akşener’in partisinin oyundan yüzde 5-10 kadar fazla oy alacağı öngörülüyordu.

Neler oldu da bir ay içinde CHP oyları yüzde 22,65 ve MHP yüzde 11,10 oldu da, İYİ Parti yüzde 9,96’ya, Meral Akşener yüzde 7,3 oy oranına düştü?

Elbette 7 ay önce kurulmuş olan, seçime ilk defa giren ve dünyanın en adaletsiz bir seçiminde, kendisine uygulanan medya ambargosu ve karartmalara rağmen İYİ Parti’nin aldığı oy oranı başarısızlık değildir.

Ancak gelecekte iddiasını sürdürebilmesi için İYİ Parti’nin, hem kendisinin ve hem de rakiplerinin seçim kampanyalarının strateji ve uygulamasındaki bütün detayları incelemesinde fayda var.

LİDER VE PARTİSİ

Ipsos’un anketinde “Oy tercihinizde en etkili unsur partinin kendisi mi, lideri mi, politikaları mı?” sorusuna verilen cevaplardan Ak Parti’nin tam bir lider partisi olduğu sonucu çıkıyor.

Ak Parti’ye oy veren seçmenlerin yüzde 71’i için oy vermesinde partinin lideri Tayyip Erdoğan etkili olmuş.

Liderin en fazla etkili olduğu ikinci parti İYİ Parti. İYİ Parti’ye oy verenlerin yüzde 43’ü partinin lideri Meral Akşener sebebiyle oy vermiş.

Bu oranlar HDP’de yüzde 36, MHP’de yüzde 29, CHP’de yüzde 21 olmuş.

Demek ki MHP ve CHP ideolojik yönleri ağır bastığı için, seçmenlerinin çoğu partinin lideri kim olursa olsun partinin kendisi ve politikaları sebebiyle oy veriyor.

İYİ Parti’de Meral Akşener’in çok önemli bir liderlik etkisi olduğu açık. Ama İYİ Parti, Ak Parti gibi yalnızca lidere dayanan bir parti değil.

Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı seçiminde partisinin oyundan yüzde 2,5 daha az oy alması Akşener’in liderliği ile ilgili bir sonuç değildir.

24 Haziran’da Maurice Duverger’in 60 yıl önce yayınlanan kitabında belirttiği bir durumu yaşadık. “Başkanlık sistemlerinde her zaman görülen bir şekilde, başa yarışan iki aday etrafında oy birikmesi” gerçekleşti.

Siyasi iktidar bu gerçeğin farkında olduğu için, Meral Akşener’e karartma uygulanırken; birinci turda da, ikinci tura kalınması halinde de kendisine karşı kazanması mümkün olmayan Muharrem İnce parlatıldı.

Partiler arası oy geçişkenliği konusu ayrıca incelenmeye değer bir boyuttur. Şimdilik bu konuyu İpsos verileri ışığında değerlendiren Hürriyet Gazetesi yazarı Sedat Ergin’in sonuç cümlesiyle özetleyelim:

“Özellikle sağ partiler arasında önemli bir oy geçişkenliğinin yaşandığını söylemek mümkündür.

Bu geçişkenlikte trafiğin iki yönlü olarak en yoğun yaşandığı parti MHP’dir.

İYİ Parti de, HDP dışında herkesten oy alabilme kapasitesiyle dikkat çekiyor.”

Eski yazılar «

» Yeni yazılar