Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 24

Türk Düşmanı Dimitri’den, Türk Büyükelçilerine Konferans !…

Ümit YALIM*

Türkiye Cumhuriyeti böyle bir aymazlık, böyle bir ihanet görmedi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Türkiye’ye davet ettiği Türk düşmanı, işgalci Dimitris(Dimitri)  Avramopoulos, Türk Büyükelçilerine konferans verdi. Konferans duyurusu Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yayımlandı.

Yurt dışında görev yapan Türk Büyükelçileri ile Türkiye’de görev yapan Türk Büyükelçilerinin katıldığı XI. Büyükelçiler Konferansı’nın 08 Ağustos 2019 Perşembe günü yapılan oturumuna, Göç, İçişleri ve Vatandaşlıktan Sorumlu AB Komiseri sıfatıyla katılan Dimitris Avramopoulos’un tanıtımını bizzat Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptı.

Konuşmasını İngilizce olarak yapan Çavuşoğlu, Dimitri’yi Yunanca kalimera (günaydın) diyerek selamladı. “Bugün komşumuz Yunanistan’dan özel bir misafirimiz, iyi bir dostumuz var, uzun süredir benim dostum” diyerek Dimitri’ye övgüler düzen Çavuşoğlu, davetini kabul ettiği için Dimitri’ye çok teşekkür etti.

Çavuşoğlu Dimitri’nin beş kez bakanlık yaptığını ve Atina’nın eski Belediye Başkanı olduğunu da vurguladı. Tanıtımdan sonra Dimitri Türk Büyükelçilerine konferans verdi.

 

Konferans bitiminde Çavuşoğlu ve Türk Büyükelçilerinin, Türk Düşmanı, işgalci Dimitri’yi hararetle alkışlamaları dikkat çekti. Topraklarımızı işgal eden Yunanistan’ın eski Savunma Bakanı’nı alkışlayan Çavuşoğlu ve Türk Büyükelçilerine yazıklar olsun.

DİMİTRİS(DİMİTRİ) AVRAMOPOULOS KİMDİR ?

Dimitri, Yunan diplomat ve siyaset adamıdır. 1994’te Atina Belediye Başkanı seçilen Dimitri daha sonra 25 Haziran 2013 – 01 Kasım 2014 tarihleri arasında Yunanistan Milli Savunma Bakanlığı görevini yürüttü. Dimitri 02 Kasım 2014’te Avrupa Birliği Göç İşleri Komiserliği’ne atandı ve halen bu görevi sürdürüyor.

Dimitris Avramopoulos, Yunan Savunma Bakanı olduğu dönemde gerçek yüzünü göstermiş ve Türk Düşmanı olduğunu kanıtlamıştı. Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Yunan askerine teslim ettiği İzmir Koyun Adası ve Aydın Eşek Adası’na 26 Haziran 2014’te gelen Dimitri, Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile birlikte Türkiye’ye meydan okudu. Adalarda konuşlu Yunan Askeri Üslerinde denetlemelerde bulunan Dimitri, egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU İHANETTE SINIR TANIMIYOR !…

29 Ağustos 2014’te Dışişleri Bakanlığı görevine atanan ve bu görevi beş yıldır sürdüren Mevlüt Çavuşoğlu, ihanette sınır tanımıyor ve sürekli olarak suç işliyor. İşte Çavuşoğlu’nun ihanet dosyası;

*Yunanistan, 2014’te Doğu Akdeniz’deki 42 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığını parselleyerek satışa çıkardı. Satış duyurusu 08 Ağustos 2014’te Yunan Resmi Gazetesi’nde, 13 Kasım 2014’te de AB Resmi Gazetesi’nde yayımlandı. Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı satış duyurularına itiraz etmedi, Yunanistan ve AB’ye nota vermedi.

*Yunanistan, İsrail ile birlikte, 2015’de, Taşoz Adası Türk  Karasularındaki Türk petrolünü çalmaya başladı. Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı hırsızlığa itiraz etmedi, Yunanistan ve İsrail’e nota vermedi.

*Çavuşoğlu, 28 Ağustos 2016’da, Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias’ın davetlisi olarak Girit Adası’na gitti. Çavuşoğlu bu ziyareti ile Girit Adası’nın etrafında işgal altında bulunan 5 Türk adasının işgaline meşruiyet kazandırdı. Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde yapılan 205 numaralı açıklama ile Girit Adası’nın Yunanistan’a ait olduğu iddia edildi.

*Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve TBMM Onayı olmadan gayri meşru bir şekilde 18 Mart 2019’da Birleşmiş Milletler’e gönderilen Resmi Yazı ile Girit Adası’nın etrafında Yunan işgali altında bulunan 5 Türk Adası ve bu adalara ait 92 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı Yunanistan’a terk edildi. Çavuşoğlu TCK Md. 302’de tanımlanan vatana ihanet ve TMK Md. 3’te tanımlanan terör suçunu işledi.

*Yunan işgali altında bulunan Türk adalarına Yunan Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Savunma Bakanı ve Yunan general ve amiraller ile Hollandalı Bakanlar defalarca gelip gittiler. Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı  Yunanistan ve Hollanda’ya nota vermedi.

*Çavuşoğlu, topraklarımızı işgal eden ve bizim topraklarımızda bize meydan okuyan Dimitris Avromopoulos’u dost olarak tanımladı ve Avromopoulos’un Türk Büyükelçilerine 08 Ağustos 2019’da  konferans vermesini sağladı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ve menfaatlerini ısrarla ve inatla korumadığı ve sürekli olarak Yunanistan hesabına çalıştığı açık bir şekilde görülmektedir. Çavuşoğlu derhal istifa etmelidir.

 

 

*

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Tem 22

İnsanın En Büyük Düşmanı Kendisidir” Sözü Doğru mu?

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN 

 

Bu sorunun cevabını”ego” kavramı üzerinden verebiliriz. Ego, kişinin benlik duygusunu ve kendine duyduğu saygıyı karşılamaktadır. Egosuz insan yoktur. Yalnızca düşük ya da yüksek egolu insan vardır. Ego veya nefis insanın kendisidir. Nefis,ego, öz benlik, her şeyi fazlasıyla ister ve asla doymak bilmez. İnsan, egosunun ya kölesi ya da efendisidir.
Başarılı ve mutlu insanların hayatlarını incelediğimiz zaman, onların iş yaparken egolarından tamamen veya kısmen kurtulmuş olduklarını görürüz. Bu kişiler işlerini yaparken şimdiki an’ı yaşarlar. İş esnasında kısa bir süre özel hayatlarına dönmüş olsalar da hemen geri dönüp kendilerini işlerine verirler. Genel olarak akış yaşantısı içindedirler. Egolarının etkisinde fazla kalmadan görevleriyle bütünleşir ve nizamın akışıyla birlikte akıp giderler.
Bazı insanlar da, yaptıkları işte çok iyidirler, ama egoları yüzünden çalışmalarını kendileri sürekli sabote ederler. Bu kişiler işlerinden çok kendileriyle ilgilenirler. Egoları tanınma ister, ilgi görmek ister, önemsenmek ister, daha fazlaya sahip olmak ister…
Bu süreçte huzurdan uzaklaşırlar. Başka bir ifadeyle kendileri olamazlar.
Platon diyor ki “Nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol.”
Ego akıllı olabilir, ama zeki değildir. Akıllılığın kendi küçük hedefleri vardır. Zeki insan ise, tüm şeylerin birbirleriyle bağlantılı ve bir bütün olduğu tabloyu görür. Akıllı insanı menfaatleri motive eder. Bu sebeple akıllı insan çok dar görüşlüdür, uzağı göremez. Pek çok politikacı ve iş adamı akılıdır, ama zeki değildir. Akıllılık böler, zekilik birleştirir. Ego ayrılık üretir ve ayrılık da acıya sebep olur (Tolle, s. 119).
Egolarının etkisinde fazla kalan kişiler, en başarılı ve mutlu oldukları zamanlarda bile “Başkaları benden daha fazla itibar görüyor?” şeklinde düşünerek kendi huzurlarını kendileri kaçırırlar. Bu kişiler yaptıkları işlerinde bir sorun çıktığında, hemen duruma tepki gösterir ve geri çekilirler. Onların içlerinde küskün ve rencide edilmiş bir ben vardır. Bu ben faydasız itirazlarda bulunarak ve öfkelenerek büyük bir enerji harcar. Bu anti-enerji yeni bir muhalefet ve yeni engeller oluşturur. İşte bu sebeple derler ki, “ Bir insanın en büyük düşmanı başkaları değil, kendisidir.”
Egonun özünde yatan, “yeterli değilim” duygusu, başka birinin başarısına da tepki gösterir. Sanki o başarı kendisinden bir şeyler alıp götürüyormuş gibi… Oysa başka birinin başarısına gösterilen tepki kişinin kendi başarısını engeller. Zeki insanlar her gördüğü yerde başarıyı kucaklar ve sıcak karşılar. Böylece güçlerine güç katarlar.
İnsanların çoğu, ego temelli düşünceleri ve duygularıyla kendilerine büyük zarar verirler. Ego oldukça büyük miktarda enerji harcar. Bu sebeple pek çok hastanın, güçlenen egoları yüzünden iyileşmeleri uzun zaman alır.
Şüphesiz egonun ihtiyaçları giderilmelidir. Aksi durumda, duygularımızda ve fizyolojimizde dengesizlik ve bozukluk oluşur. Kendini önemli hissetme, takdir görme, onaylanma, yüreklendirme ve sevilme egonun en büyük ihtiyaçlarıdır. Ego tatmini insanlar için büyük ihtiyaçtır. Zararlı olan şişirilmiş egodur. Bütün zamanını egosunu çevresinde, kendisinin önemli olduğunu hissetme ve hak ettiği ilgi görme çabası içinde olan insan, asıl işlerini tam olarak yapamaz. Zamanını ve enerjisini ego tatmini peşinde koşarak boşuna harcar. Bu sebeple kişi kendisine düşmanlık etmiş olur.
Şişirilmiş egolu kişi, insanları kendilerine yarayanlar ve yaramayanlar şeklinde böler ve işine yaramayan insanlarla sürtüşmeye başlar. Onlara cephe alır. Oysa bütün insanlardan ders almamız gerekir.
Ego tatmin olamayınca, dış dünyadan bu açlığını gidermek istiyor. Kendisine “Başkaları ne der” anlayışına göre ayarlıyor. Bu durum, kişinin gücünü azaltıyor ve verimini düşürüyor. Sürekli dış kaynakları suçluyor. Başkalarını suçlamak bir zaman kaybıdır. Kişinin kendisine odaklanmasını engeller.
İnsanların % 75′ i duygularının sorumluluğunu dış kaynaklara veriyor. Geriye kalan %25’i duygularının sorumluluğunu üzerine alıyor. Yaşadığınız anlardaki duygusal durumunuzun sorumluluğunu kendiniz dışındaki bir varlığa yüklüyorsanız dışsalsınız demektir. Dışsal düşünce tarzı insanı çekingen yapar ( Dyer, s. 170).
Lynne Crowford’ a göre, insanların yüzde altmışı çekingendir. çekingen insanlar, kendi kusurları üzerinde odaklandıklarından güçlü noktalarını görmezden gelir ve başarısızlığa eğilimli olurlar. Kendi yeteneklerini etkiler ve eşsiz olduklarını hissedemezler. Çoğu zaman diğerlerinin ne düşündüğü üzerine odaklanır ve endişelenirler. Bu sebeplerle egonun açlığını ad gidermek gerekir.
“İyi veya kötü olan bir şey yoktur, öyle düşünmek onları öyle yapar” der Shakespeare. Kişinin kendi düşüncesiyle, kendisine verdiği zararı başka kimse veremez.

Hacı Bektaş-ı Veli (1281 – 1338), ”Hikmet arar isen özüne bir bak”, “Her ne arar isen kendinde ara” sözler ile bu gerçeği yüzyıllar önce keşfetmiş ve gözler önüne sermişti.

Özetle, içten dışa prensibine göre kendi üzerimizde çalışmayarak ve kendimizi işe yarar konuma getirmeyerek kendimize en büyük zararı vermiş oluyoruz.

Kaynaklar

TOLLE, Eckhart, Var Olmanın Gücü, çev. Handan Ünlü Haktanır, Koridor yayınları, İstanbul, 2019.

DYER, Weyne W., Hatalı alanlarımız, Arion Yayanları, İstanbul, 1995.
ÖZKAN, Zülfikar, Kendinle Barışmak, KOCAV Yayınları, İstanbul, 2017

 

 

                 İNSANLARLA HAYVANLAR ARASINDAKİ YARADILIŞ FARKLARI

 

Bu farkların bilincinde olursak, hayatımızın manasını ve amacını daha iyi fark edebilir ve kendi hayat programımızı kolayca oluşturabiliriz.

İşte insanlarla hayvanlar arasındaki farklardan bazıları:
• Hayvanlarla insanlar arasındaki en büyük fark bilinç durumundadır. Hayvanlar önceden programlanmış ve çoğunlukla sabit bir yaşama biçimine sahiptirler. İçgüdülerine yani bilinçsiz davranışlarına dayalı olarak hayat sürerler.
• İnsanlarda bilinç vardır. İnsanlar, düşük bilinçli ve yüksek bilinçli olmak üzere iki grubu ayrılırlar.
Düşük bilinçli insan, ego merkezlidir. Özne-nesne ayırımına dayanarak ve alışkanlık haline gelmiş gelenekleri takip ederek yaşar.
Yüksek bilinçli insan ise, geniş kapsamlı bir içgörü ve derin sezgisel anlayışa dayanarak hayatını sürdürür. Bu kişiler egolarını kontrol altına almışlardır.
• Hayvanlara her şey Yaratıcı tarafından hazır olarak verilmiştir. Onlar için ortam, besin, dost-düşman ve cinsel işler yeterlidir. Başka bir şeye ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple onlarda ilerleme veya gerileme olmaz. Çünkü hayvanların hazır bir çevreleri vardır. İnsan ise kendi çevresini kendisi yapar.
• Hayvanların başarıları, çoğalma, besin sağlama, düşmandan kaçma ile sınırlıdır. Hayvana ne yapacağı ve neyi başaracağı hazır olarak verilmiştir. İnsan ise her türlü yetenekten yoksun olarak dünyaya gelir.
• Hayvanlarda değer duygusu yoktur. Onlar iyi ve kötüden anlamaz. Onlar için haksızlık, hırsızlık, zalimlik olmaz. İnsan ise değerlerin etkisi altında sürekli gerginlik içindedir. İnsanlar geliştikçe değer duygusu da gelişir.
• İnsan deneyimlerini saklamak, geliştirmek ve başkalarına aktarmak zorundadır. Hayvanlar ise kendilerine hazır ve yarı hazır olarak verilen şeylere konarlar.
Hayvanların, başlarından geçen olayları tespit edip saklaya ihtiyaçları yoktur. Onların herhangi bir amaçları ve hedefleri olmaz. Deneyim onlara hiçbir şey kazandırmıyor. Gelişme olmadığı için yaşlanmanın da onlara faydası yoktur. Hayvanlar için deneyim değil, becerikli ve kurnaz olmak önemlidir. Hayvanların kendilerine bir amaç ve hedef koymaya da ihtiyaçları yoktur. Yaratıcı hiçbir yerde gereksiz iş yapmaz. Nerede hayvana bol düşman vermişse, orada o hayvan türüne savunma araçları da vermiştir. Savunma araçları yoksa onların yığınla üremesi sağlanmıştır.
• İnsan öleceğini bilmesine karşılık, hayvanda böyle bir bilgi yoktur. İnsanın ölüm korkusu, bir içgüdü değildir. İnsan, hayatının ne zaman tehlikeye girdiğini ve gireceğini önceden kestirebilir. Hayvan ise kendi ölümü ve kendi türünden bir hayvanın ölümü karşısında kayıtsız kalıyor, ilgi duymuyor. Eğer hayvanda ölüm karşısında bir korku görülüyorsa, bu ona verilen bir içgüdüdür. Bu bilgi ile beslenen bir korku değildir. Onlarda akrabalık veya dostluk da yoktur.
• İnsan hayatı boyunca gelişme ve oluş içindedir. İnsan eğilebilen bir varlıktır. O plastisite özelliğine sahiptir. İnsan hayatının sonuna kadar alıcı olan bir varlıktır. İnsan hiç bir zaman “olmuş- bitmiş” değildir. Onu sürekli olarak başkaları eğitir. Aynı zamanda insan kendisini de eğitir.
• Hayvanların isi plastisite özelliği yoktur. Onlar hazır veya yarı hazır yeteneklerle dünyaya gelir. Bu sebeple hayvan kısa bir müddet sonra son şeklini alır. Hayvanlar, olmuş bitmiş varlıklardır. Onların eğitime ihtiyaçları yoktur. Onlar yaşlı hayvanlardan da, kendilerinden önceki kuşakların deneyimlerinden de bir şey öğrenemezler ( Mengüçoğlu, s.527).

Bu bilgilerin ışığında, bir insan olarak kendimizi yenilemek, geliştirmek ve tekamül etmek zorundayız.
Faydalanılan Kaynaklar
* KEYES, Ken, Yüksek Bilinç Kılavuzu, çev. Birol Çetinkaya, Akaşa Yayınları, İstanbul,1991.
• MENGÜÇOĞLU, Takiyettin. İnsan Felsefesi, Doğubatı yayınları, İstanbul 2015.
• ÖZKAN, Zülfikar, Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü, Üsküdar Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2018.

Eyl 04

30 Ağustos Zafer Bayramı Türk Milletine Kutlu Olsun

A.Kemal GÜL

Büyük Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de başlayıp 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesinde kazanılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Büyük Zafer’in, 97. Yıldönümünü millet olarak vatanın her köşesinde onurla, gururla kutluyoruz bugün.

Çanakkale Savaşlarının efsane komutanı O muhteşem Türk Dumlupınar’dan ordularına en kritik emini veriyordu: Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir; İleri!!!

Kütahya, Dumlupınar, Eskişehir, Alaşehir, Denizli, Çal… Ve nihayet İzmir.

Bir ayağını Ege’ye, diğeri Akdeniz’e demir attı, gölgesi bütün Anadolu yarımadasını kapladı.

Askeri düşmandan az, topu az, tüfeği az milletin, bir elinde bu davetiye, diğerinde kılıcıyla koştuğu barutu tükenmiş cephelerden doğrulan bir devletin temeli onun adı, sonra payandası, sonra kilit taşı, sonra çatısı kuruluyordu.

Evet, sırtını, kendi karargâhında, kendi emrindeki askerlerce rehin alınmış komutanlara dayayarak…

Evet, Komutansız bir orduyla girdiği savaştan “süresiz başkomutan” olarak çıkan bir askeri/siyasi dehanın yenilebileceği düşünülemezdi.

Çünkü O büyük Deha diyordu ki ‘’Türk Neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk Neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki onun başında bulunan en büyük kumandan kaçmıştır.”

*

Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:
…Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri
Çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

*

Büyük usta, o kurtuluş gününü dizeleriyle tasvir eden gönlünden akanı seslendirecekti.

*

Sözü Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım.
‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

*

Evet, bir ayağını Ege’ye, diğeri Akdeniz’e demir attı, gölgesi bütün Anadolu yarımadasını kapladı.

Şimdi… Güya… Sözüm ona…

“30 Ağutos’tan” sileceklermiş adını!

Silerlerdi belki; adı yazılı olsaydı;

Ama O’nun adı bu toprağa kazılı!

Taşa, toprağa…

Akla, fikre, kalbe ve zihne…

*

Destandaki “Ali Onbaşı”nın gönlünden diline akan dizeleriyle;

“Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e

Bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

Yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim…”

Coşkusunu dillendirecekti.

*

Milletle ümmeti birbirine karıştıran, ihvancılarla işbirliğine giren, açılım politikası diyerek devleti bölücülerle masaya oturtma saflığında bulunan Türk kültür genleriyle yeterince beslenememiş aydın ve siyasetçi geçinen günümüz zavallılarına önerim;

Meşrutiyet dönemindeki ve Cumhuriyetin ilk on yıllarındaki Türkçülere, milliyetçilere bakınız. Gökalp’lara, Ömer Seyfettin’lere, Yusuf Akçura’lara, Hamdullah Suphi’lere, Sadri Maksudi’lere, Atsız’lara, Nihat Sami’lere, Hüseyin Namık’lara, Necdet Sançar’lara, İsmet Tümtürk’lere, Alparslan Türkeş’lere, Fethi Tevetoğulları’na, Dündar Taşer’lere, Muzaffer Özdağ’lara bakınız; ne demek istediğimi anlarsınız. Fakat sözü uzatmaya hiç hacet yok; Atatürk’e bakınız ve ne demek istediğimi anlayınız.

Bilmem anlaşıldı mı?

 

Ağu 08

Erzurum Kongresi’nin Önemi Ve Özellikleri Nedir? 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi’nin Yıldönümü!

23 Temmuz – 7 Ağustos tarihleri arasında Erzurum’da toplanan kongre, Erzurum kongresidir. 2 hafta süren kongrede birçok karar alınmış ve Kurtuluş Mücadelesi’nde emek verilen yol için büyük bir adım atılmıştır. Kongreye işgal altındaki 5 ilden 62 delege katılmış olup ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Peki Erzurum Kongresi’nin önemi nedir? İşte ayrıntılar..

Bugün yıldönümü olan Erzurum Kongresi ilk kez 23 Temmuz 1919 yılında Erzurum’da toplanmıştır. 2 hafta süren kongrede birçok önemli kararlar alınmış ve Kurtuluş Mücadelesi’nde emek verilen yolda çeşitli adımlar atılmıştır. 5 Doğu ili Trabzon, Erzurum, Sivas, Bitlis ve Van’dan gelen 62 delege katılmış olup bu iller işgal altındaki iller olmuştur. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış; yoklamanın ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa kongre başkanlığına getirilmiştir. Peki Erzurum Kongresi’nin önemi nedir?

ERZURUM KONGRESİ’NİN ÖNEMİ VE ÖZELLİKLERİ

1- Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.

2- İlk kez milli sınırlardan bahsedilmiş ve Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı açıklanmıştır.

3- Toplanış şekli bakımından bölgesel olmasına karşın aldığı kararlar bakımından milli bir kongredir.

4- İlk defa geçici bir hükümetin kurulacağından bahsedilmiştir.

5- Erzurum Kongresi Sivas kongresine bir ön hazırlık çalışması niteliğindedir.

6- İlk kez başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı dokuz kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu Temsil Heyeti bir hükümet gibi görev yapacaktır. (Temsil Heyeti’nin görevi TBMM’nin açılmasına kadar devam edecektir.)

7- Erzurum Kongresinin bir önemi de Batı Anadolu’da Yunan kuvvetlerine karşı mücadele eden Kuva-yi Milliye üzerinde büyük moral etkisi yaptı.

8- Erzurum Kongresi Mustafa Kemal’in sivil olarak görev aldığı ilk yerdir. Bölgesel bir kongredir.

Erzurum Kongresi’nde “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz” kararı ile milli sınırlar ifadesi ilk kez kullanılmış, vatanın bir bütün olarak savunulacağı ilk kez belirtilmiştir. Bu sene 100. yıldönümü olan Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar verilen Kurtuluş Savaşı’nı da şekillendirmiştir.
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasından gerçekleştirilen Erzurum Kongresi Milli Mücadele’nin dönüm noktalarından biri olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk de kongredeki kapanış konuşmasında; “Tarih şüphesiz bu Kongremizi ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.” sözleriyle ortaya koymuştur. Türkiye’nin parçalanmasına ve işgaline karşı direnmenin ilk örneklerinden biri olan Erzurum Kongresi alınan kararları ve önemi ile büyük önem taşıyor.

ERZURUM KONGRESİNİN  100. YILI KUTLU OLSUN

Aydınlar Ocakları Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk yönetiminde, “Milli sınırlar içinde vatan, bölünmez bir bütündür, parçalanamaz” kararıyla Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Erzurum Kongresi’nin 100’üncü yıldönümünü kutluyoruz.

Erzurum Kongresi’nde “milli sınırlar” ifadesi ilk defa kullanılmış, vatanın bir bütün olarak savunulacağı belirtilmiş, alınan kararlarla Kurtuluş Savaşı’nın esasları şekillendirilmiştir.

Bugün özgür ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerinin atıldığı en önemli dönüm noktalarından biri olan Erzurum Kongresi’ne katılan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün üyelerini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

ERZURUM KONGRESİ ÖNEMİ

  1. Toplanış şekli ve amacı bölgesel olmakla beraber aldığı kararlar ulusaldır.
  2. Alınan kararlar Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli kararlarının biçimlenmesinde etkili olmuştur.
  3. İlk kez manda ve azınlıklar konusu ele alınmıştır.
  4. Doğu Anadolu’daki direniş hareketleri birleştirilmiş bu da bütün yurttaki direnişin birleşmesi yolunda ilk adım olmuştur.
  5. Kongreden önce görevinden alınan M.Kemal kongreden milli mücadelenin lideri olarak çıkmıştır.
  6. Kongrenin başarısı Batı Anadolu’daki direniş hareketini de güçlendirmiştir.

ERZURUM KONGRESİ’NDE ALINAN KARARLAR

  1. Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz.

Milli sınırlar ifadesi ilk kez kullanılarak, vatanın bir bütün olarak savunulacağı ilk kez belirtilmiştir.

  1. İst. Hük. ‘i vatanın bağımsızlığını sağlayamazsa, bu amaçla geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümetin üyelerini milli kongre seçecektir. Eğer kongre toplanmamışa seçim işini temsil Heyeti yapacaktır.
  • İst. Hük. ‘e karşı alternatif bir hükümet kurulacağı ilk kez ifade edilmiştir.
  1. Kuvay-ı Milliye yi amil milli iradeyi hakim kılmak esastır.
  • Ulusal egemenliğin koşulsuz olarak gerçekleşeceği hakkında ilk kez karar alınmıştır.
  1. Ulusal irade padişah ve halifelik makamlarını da kurtaracaktır.
  • Halifelik makamına dokunulmayarak onun siyasî ve dini gücünden yararlanılmak istenilmiştir.
  1. Azınlıklara siyasal, sosyal ve ekonomik dengeleri bozucu haklar verilemez.
  • Azınlık hakları ilk kez bir kongrede yer aldı.
  1. Manda ve himaye kabul edilemez.
  • Manda ve himaye ilk kez reddedilmiştir.
  1. Mebuslar Meclisi derhal toplanmalı ve hükümet denetlenmelidir.

 

Ağu 08

Hatay, Türkiye Ve Dünya Uluslararası Aba Güreşi Er Meydanına Hazırlanıyor.

Türkiye Şampiyonası: 20-21 Temmuz 2019

Dünya Şampiyonası: 31 Ağustos-1 Eylül 2019

Uluslararası Aba Güreşi son yıllarda Türkiye’de ve Dünyada büyük bir hizla yayılan ve gelişen bir spor dalı olmuştur. Bunda en büyük pay Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş’ındır. Türkiye ve Dünyada uzun yıllar federasyon başkanlıkları yapmış olan bilim, kültür ve spor adamlarımızdan Prof. Dr. İbrahim Öztek, spor basınımızın tanınmış isimlerinden değerli spor adamları Mustafa Karagöl ve Muzaffer Ilıcak, federasyon genel sekreter yardımcısı Mesut Yılmaz ve çalışkan teknik adamların gayretleri ile 10 yıl içinde Aba Güreşi Tüm illerimize yayılırken, Dünyaya da tanıtılmıştır. Pek çok kurs ve seminer ile değişik ülkelerde yüzden fazla antrenör ve hakem yetiştirilmiş, 50 kadar ülkede de Aba Güreşi Federasyonları kurulmuştur.

Ülke genelinde merkezi Hatay olan Aba Güreşi için yılda birkaç kez Türkiye şampiyonası yapılmaktadır. Bu şampiyonalardan biri, Hatay’ın Anavatana katılışının zafer törenleri günlerinde ve festival kapsamı içinde yapılmaktadır. Bu yıl 23 Temmuzda Hatay’ın Anavatan’a katılışının 80. Yıl kutlamaları yapılacaktır.

Hatay, Fransız işgali altında iken, Atatürk birkaç kez Adana’ya gelerek tüm işgal kuvvetleri ve dünyaya haykırmış “Binlerce yıldır Türk yurdu olan Hatay düşmana terk edilemez, Hatay benim namusumdur ve eninde sonunda Türk’ün olacaktır” demiştir. 80. Yılımız kutlu olsun.

Anma törenleri ve festival çerçevesinde; 20 – 21 Temmuz günleri Hatay Büyükşehir Belediyesi spor kompleksinde yer alan Mersah’ta (Aba Güreşi özel yarışma alanı) Türkiye şampiyonası yapılacaktır. Şampiyonaya yaklaşık 30 ilden 1200 sporcunun katılması beklenmektedir. Bu yarışmaların bir amacı da 1 Eylül günü yine aynı yerde yapılacak olan 10. Dünya şampiyonasında yarışacak sporcuların seçilmesidir.

Şu ana kadar Dünya Şampiyonasına Moğolistan’dan Yakutistan’a, Afganiztan’dan İspanya ve Amerika’ya 50 kadar devlet tam takım olarak kayıtlarını yaptırmışlardır. Bu şampiyona ile Hatay ve Türkiye her yönü ile dünyaya tanıtılmaktadır. Türk’lerin gerçek sporu ve güreşi olan Aba güreşi; bugün artık geleneksellikten çıkmış ve bir Dünya markası olma yolundadır. Bu büyük organizasyon, bir çok resmi federasyon organizasyonlarını geride bırakmıştır. Bu şampiyona ile dünyanın değişik yörelerinden katılan sporcu gençler, sportif ve kültürel anlamda değerli birikimlerini paylaşarak, gelecek için dostça ve kardeşçe ilişkilerin temelini atma fırsat ve imkanını bulmaktadırlar.

Hem Türkiye, Hem de Dünya şampiyonalarının başarısının adil bir hakem yönetimine bağlı olduğu düşüncesi ile bu yıl içinde Hatay ve İstanbul’da pek çok hakem seminer ve kursu  gerçekleştirilmiştir. Er meydanı MERSAH erlerini bekliyor.

Ağu 24

Kırmızı İbikli Küçük Tavuk

A.Kemal GÜL

Serbest Pazar Ekonomisi/ Liberal Ekonomi adıyla seksenli yıllardan başlayıp bu iktidarın elinde ivme kazandırılan ekonomik yapımızın Üretimi değil Tüketimi esas alan; istihdam yaratmayan, liyakate önem vermeyen, Üniversite Mezunu Gençler arasında işsizliğin zirve yaptığı bir süreçten geçiyoruz.
Toprağı zengin Tarım ve Hayvancılığa elverişli topraklarımızın atıl bırakılarak Hayvansal ve tarımsal ürünleri ithal eder duruma düşürüldük. İthalat ve İhracat arasındaki dengesizlik cari açık vermemizde zirvededir yıllarca. Genç Cumhuriyetimizin ürettiklerini, fabrikalarını satarak ayakta durmaya çalışıyoruz. Denildiğine göre bir Hollanda toprağı kadar Tarım Alanını betonlaştırmış ya da çorak duruma getirmişiz. Gittikçe küçülen ekonomik pastamızdan fert başına düşen kısmının azaldığını; adil paylaşımın dibe vurduğunu halk olarak birlikte yaşıyoruz. İstihdama, üretime dayanmayan İktidarın bel bağladığı İnşaat sektörü de dibe vurdu; Karadeniz yaylaları zengin Araplara kiralanmaya devam ediyor. Kısacası üretmeden varlıklarımızı satarak, kiraya vererek borçlanarak, adaletsiz vergi gelirleriyle ayakta durmaya, ülkeyi yönetmeye çalışıyoruz…
Bu karamsar tablo, ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli bir halk masalını hatırlattı:
Kırmızı İbikli Küçük Tavuk.
Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, kırmızı ibikli küçük tavuk mecburen iş başa düştü der, kendisi eker, kendisi büyütür, kendisi hasat eder, kendisi değirmene taşır, kendisi un yapar, neticede ekmek yapar. Mis gibi ekmek kokusu etrafa yayılır. Kırmızı ibikli küçük tavuk “Beraber yiyelim mi?” diye sorar. O hiç yardım etmeyen öbür hayvanların ağzı sulanır, “Eveeeet yiyelim” derler. Kırmızı ibikli küçük tavuk acı acı gülümser, “Yok öyle yağma” der, bir lokma bile vermez.
Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar kıssadan hisse çıkarırlar, ders alırlar, çalışmayana, üretmeyene, karnını doyurmak için başkasından medet umana ekmek mekmek olmadığını kavrarlar.
E herkes çocuk değil tabii.
Büyüklerin de okuması için bu masalın bir başka versiyonu var.
Küreselleşme karşıtı aktivistler tarafından revize edildi, UNICEF’in sitesinde yayınlandı… Ki, büyükler de anlasın!
Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister.
Ördek “Sen buğdayı filan boş ver, sana kahve tohumu satayım, acayip para kazanırsın, istediğin kadar buğday alırsın” der.
Domuz “Sen buğday yerine kahve ek, nasıl satarım diye merak etme, ben senin adına pazarlarım” diye seslenir.
Fare iyice cesaretlendirir, “Buğdayla uğraşma, kahve ekebilmen için istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.
Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar.
“Kahve üretiminden anlamam ki, nasıl yapacağım” diye sorar.
Ördek “Sana gübre satayım, çok çabuk büyür” der.
Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir.
Fare gene finansal açıdan yaklaşır, “Gübre ve ilaç alabilmen için sana istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.
Neticede hasat vakti gelir.
Kırmızı ibikli küçük tavuk “Şimdi ben ne yapacağım bu kahveyi” diye sorar.
Ördek “Paketlemek için benim fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir.
Domuz “Kusura bakma, herkes kahve ekti, fiyatlar acayip düştü, senin kahve beş para etmez” diye seslenir.
Fare ise “Borcunu öde artık” der!
Kırmızı ibikli küçük tavuk, ibiğini kaptırdığını fark edince…
“Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar.
Ördek “Ekmek kolay da, alacak paran var mı” diye sorar.
Domuz “Herkes kahve ekti, buğday karaborsaya düştü, kusura bakma, istersen ekmek yapman için sana ithal buğday tohumu satayım” der.
Fare ise avukatıyla gelir, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin veririm” diye akıl verir.
Şimdilerde maalesef, kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisine ait olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş.
Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek, domuz ve farenin aslında senelerdir şirket ortağı olduklarını öğrenmiş.”
Böyle bu işler.
Dünyanın en bereketli topraklarına sahip olan, kendi kendine yeten yedi mucizevi ülkeden biri olan Türkiye’yi, kırmızı ibikli küçük tavuğa çevirdiler!..

Ağu 23

Biraz da Gündemi Konuşalım…

Kurban Bayramınızı tebrik ederek satırlarımıza başlayalım. Dini ve milli bayramlarımızı bir bütün olarak düşünerek gereğini yapalım. Türk tarihinde yer alan zirve şahsiyetleri de birbirine sanki rakip gibi görme yanlışından kurtulalım. Milli tarihimizde Osmanlı – Cumhuriyet çekişmesine yer olmadığını da fark edelim. Her dönem içinde artılı ve eksili yıllar bulunabilir. Bunları öne çıkararak milli tarihimizin her bir safhasını bütünden ayrı düşünmeyelim. Müstemlekecilerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Türk milletine mensup olma şerefini taşıdığımız gibi İslam ümmetine de mensup olduğumuzu unutamayız. Haklı olarak İslam ümmeti var mı, yok mu sorusu tartışılabilir. Eğer gerçekten farklı milli devletlerin İslam ümmetine ait olma şuuru gerçekleşmiş olsaydı; bir dönem yeşil kuşak hareketiyle Müslümanları kullananlar bugün Yemen’den Ortadoğu’ya Müslümanı Müslümanla savaştırabilirler miydi? Müslüman kardeşini korumak ve kollamak yerine; ABD – İsrail ittifakının uşaklığına soyunanları acaba ümmetin neresinde yer vereceğiz? Artık İslam ümmeti denince akla Türkiye ve Uzakdoğu’da birkaç ülke geliyor. ABD Müslümanlarla adeta çelik çomak oynuyor. Bu böyle olmakla beraber ümmeti sadece TC vatandaşlarıyla sınırlamak hatta daha da ileri giderek iktidar partisinin mensuplarıyla özdeşleştirmek büyük bir yanlıştır. İktidar partisinin içinden dış destekli yeni partileştirme çabaları görülüyor. Ancak AKP’yi bölücü bu çabalar karşısında bulunanları “ümmeti bölecekler” şeklinde garip bir suçlamayı anlamak da zordur. Herhalde ümmet bazı siyasilerin anladığı gibi sadece iktidar partisi teşkilatı ve onun taraftarları değildir. Ümmeti bölecekler diye yeni partileşmelere karşı çıkanlar; acaba kendi dışlarındaki partileri ve vatandaşları İslam dışı mı görüyorlar? Siyasiler kullandıkları kavram ve benzetmelere çok dikkat etmeliler.
Suriye’de çözüm ülkenin toprak bütünlüğünden geçmekte idi. Aynen Türkiye gibi. Ancak biz ABD’den fazla Suriye düşmanı olduk. “İhvan” mantığı ve “Müslüman Kardeşler” bakış açısı ile diplomasinin yönetilemeyeceğini geç öğrendik. Suriye ve Irak’tan ülkemize yönelen planlı ve maksatlı göç dalgasına da sadece gelenleri ümmetçi bir bakışla ele alanlar bugün değişik tedbirler almak zorundadırlar. Ülkemizin nüfus yapısını karmaşık ve çok etnikli kılmayı hedef alıp bizi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırma çabalarının bir parçası olarak mültecilerden medet umanlar az değildir. Hedef, anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak, sözde dostlarımızca Türk – Arap – Kürt Federasyonunun altyapısı hazırlanmaktır. Mültecileri Türkiye’de kalıcı kılabilmek için ABD ve Batılı sözde dostlarımızın büyük çabaları vardır. Bilhassa AB ile anlaşmalar bile yaptık. Üniversite ve çeşitli araştırma merkezlerine para akıtılarak bu sözde mültecilerin toplumla sosyal bütünleşmelerinin sağlanması teşvik edilmektedir. Yaklaşık 90.000 kişiye siyasi amaçlarla vatandaşlık bile verilmiştir. Aslında TC vatandaşlığı açık artırmaya çıkarılmış; maalesef 250.000 dolar getirenlere vatandaşlık sunulmaktadır. Oysa Ortadoğu ülkelerinde bile vatandaşlık verme şartları çok ağırdır. Suriye ve İran en az beş yıl oturma şartından sonra vatandaşlık vermektedir. Aslında bize sığınanlar tam mülteci statüsünü de taşıyamazlar. Bunların önemli bir bölümü dini bayramlarda ülkelerine dönebilmekte, canları istediğinde de geri gelerek Türkiye’deki imkanlardan faydalanmaktadırlar. Geçici koruma altındaki bu Müslüman kardeşlerimizin içinde her türlü terör örgütüne üye ve istihbarat elemanları bulunmaktadır. İleride PKK’nın yerini alacak ve dıştan kumandalı Türkiye ile savaştırılacak iç unsurlar ortaya çıkacaktır. Bugünden mafyasından fuhuş yapılanmasına kadar bir çok suça karışan bu sözde mülteciler, asıl yarın Türkiye’nin başına çok tehlikeli bir iç güvenlik sorunu olarak çıkacaklardır.
Nitekim, daha bugünden temmuz 2019’da İstanbul Saraçhane’de malum bazı sözde İslamcı derneklerin desteğiyle bir miting yapılmış, mültecilerin geri dönmesine karşı çıkılmış ve “asıl Türkler defolsun” kışkırtmaları yapılabilmiştir.
Ülkemiz etnik tuzağın merkezine çekilmek istenirken, milli kimliği Türk olan insanlarımız birbirine yabancılaştırılırken, olup bitenden uzak gaflet içindeki bazı siyasilerimiz 31 Mart 2019’da tekrarlanan İBB seçim propagandasında vatandaşlara “mahalli kimliklerinizle gurur duyunuz ve iftihar ediniz” telkinlerinde bulunmuş öğrendiği mahalli dile ait kelimeleri sırıtarak kullanmışlardır. Mahalli kimliklerini unutmayanlar, milli kimliği ne yapacaklardır? Oysa mahalli sıfatlar ve diller hiçbir zaman milli kimlik ve devletin diline rakip olamaz. Ama Türkiye’de bölücü silahlı terörün yanı sıra yapay bir kimlik terörü de yaratılmıştır.
Ülkemizde terör çeşitlidir. Silahlı olanı kadar, silahsız olanı da milli ve üniter yapıya saldırmakla, dün Osmanlı’yı bugün ise TC’yi hedef alan psikolojik harekat yapmaktadırlar. Nitekim, akademisyen oldukları çok tartışmalı bir grubun dolaylı olarak terörü destekleyici barış bildirisi bu cümledendir. Aslında 15 Temmuz işgal ve saldırı eylemi sürmektedir. Bize Türk milleti olduğumuz unutturulmaya çalışılmaktadır. Sanki Anadolu’da tarih boyu mezhebi gayri sahih bir kalabalık veya sürü yaşamıştır ve yaşamaktadır. Hayatları boyunca TC ile kavgalı farklı etiketler altında silahsız eylemler yapan ve akademisyen diye yutturulmaya çalışılan malum grupları fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında düşünmek, bazı hukukçularımızın dün ve bugün devam eden zaafıdır.
Unutulmamalı ki; 30 Ağustos Zafer Bayramı dahil milli bayramları vatandaşla ilgili görmeyenler, TC ibaresini, Milli Mücadeleyi, Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti, Lozan’ı ve TSK’yı içlerine sindiremeyip dün olduğu gibi bugün de dışarıyla işbirliğine soyunmuş olanlar da “silahsız terör”ün bir parçasıdırlar ve bunların hedef itibariyle 15 Temmuz saldırı ve işgal hareketi ile paralellikleri vardır.

Tem 22

Küreselleşme ve Atatürk Yazı Dizisi – 1

Halil ALTIPARMAK

Yeni bir yazı serisine başlamak düşüncesindeyim. Bu serinin, ilginç olduğu kadar, farklı bir bakış açısı getireceğini de ümit ediyorum.

Sadece bu hafta, konuyu çok özet şekilde yazmayı da düşündüm. Ancak, istenen sonucu veremeyeceği inancıyla bir yazı dizisi şeklinde olmasına karar verdim. Çünkü, dünyanın yaklaşık son iki yüz elli yılından söz ederken, kısa bir yazı ile yetinmek mümkün olamazdı.

Neyse, biz konumuza dönelim…

Bir kere her şeyden önce KÜRESELLEŞME nedir sorusundan başlayalım!

Küreselleşme, çok tarifi olan bir konudur. Yani, tek bir tarif ile küreselleşmeyi anlatmak gerçekten çok zordur. Çünkü, ekonomistler, hukukçular, toplum bilimciler, uluslararası ilişki uzmanları, siyasetçiler, tarihçiler, felsefeciler, hatta teknoloji üreticileri gibi birçok disiplinin uzmanları, kendi bakış açıları ile bir küreselleşme tarifi yapmaktadırlar. Ben ise, aslında, dünyanın geldiği bugünkü zamanda çok kısa bir tarif yaparak konuya yaklaşıyorum: KÜRESELLEŞME, İNSANLIĞI HER KONUDA TEKTİPLEŞTİRME PLANIDIR. Bu planın iyi veya kötü olması bu tariften ayrı bir konudur. Yalnız, benim bu tarifimde bir konu dolaylı vurgulanıyor. O da şudur; bu bir plan ise, bu planın bir yapanı var!

Genel bir toparlayıcı anlayışla küreselleşme ise, ülkelerin, serbest ilişkiler içerisinde birbirleri ile iletişimleridir dersek zannederim, zor da olsa bir çatı oluşturabiliriz diye düşünüyorum. Şu sorulabilir; bir tarif yapmalı mıyız? Evet, yapmalıyız. Çünkü, hem anlatım işi, hem de anlama işi en kolay bu şekilde olur.

Bugün, neredeyse, her olayın içine girecek kadar yaygınlaşmış olan küreselleşmenin, aslında, yeni bir konu olmadığını söyleyebiliriz. ŞÖYLE;

18. Yüzyıl sonlarında başlayan çalışmalar ve gelişmeler, o dönemin şartlarına göre Teknoloji devrimini gerçekleştirip 19. Yüzyılda insanlığı bambaşka bir ortama soktu. Böylece, denizlerde buharlı makinelerin yürüttüğü gemiler, karada demiryollarının devreye girmesi, telgrafın insan hayatına girmesi ile 19. Yüzyılın ilk yarısına varmadan, ulaşım ve iletişim çağı başlamış oldu. 19. Yüzyılın ikinci yarısında telefonun icadı ile birlikte, dünya, inanılmaz bir iletişim ve ulaşım imkânına kavuştu. Mesafeler küçüldü ve her şey birbirine yaklaştı. Bu, o dönem için inanılmaz bir durumdu.

Bu arada, 19. Yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, sömürge zihniyeti de yeni bir aşamaya girmiş ve Avrupa ülkeleri, acımasız sömürü düzenini birbirleri ile yarışırcasına hayata geçirme gayretine düşmüş idi. Daha önceleri sömürü şekli farklı idi. Afrika’nın sahillerinde insan ticareti ile inanılmaz servetler kazanan Avrupa’lılar, söylediğimiz tarihlerde Livingston gibi araştırmacıların macera dolu çalışmaları ile Afrika’nın içerilerini keşfettiler. Sömürü, insan ticaretinden daha çok, doğal kaynakların sömürülmesine dönüştü. Bu sömürü, insan ticaretinden belki de daha ağır bir sömürü idi. Çünkü, Afrika’nın hem kaynakları sömürülüyor, hem de, insanlar katlediliyordu. Hatta, yarışta yeri olamaz diye düşünülebilecek Belçika bile, kralları II. Leopold  sayesinde(!) vahşetin doruğuna çıkan acımasızlıklarla, sömürüden pay kapmaya çalışıyordu.

Sömürü konusunda, tamamlayıcı olmak ve eksik bırakmamak adına şu durumu da söylemeliyiz; sömürü sadece Afrika kıtasında sürmüyordu, elbette. Uzun zamandan beri süren, başta Çin, Hindistan olmak üzere diğer sömürgelerde de sömürü devam ediyordu.

Yine, 19. Yüzyıl içerisinde İngiltere, en son Fransa’yı da devre dışı bırakarak, dünya hâkimi rolünü üstlenmeye başlamıştı. Zaten, ilk ulusüstü şirket demekte beis olmayacak olan Hindistan Şark Şirketi, İngiltere’nin üzerinde güneşin batışını önleyecek bir şemsiye gibiydi. İngiltere, zenginliğini ve dünya hâkimi rolünü o dönem için belki de bu şirkete borçlu idi.

Bir konuyu daha açıklarsak, sonuca yaklaşacağız diye düşünüyorum.

Aslında, hocasından Ahlâk dersleri alan ve önce Ahlâk kitabı yazan Adam SMITH, 1776 yılında kısa adı Ulusların Zenginliği olan bir kitap yazıyor. Liberal Ekonomik Model’in, Klasik İktisat Teorisi’nin temellerini atıyor. Böylece, tam rekabetçi ticaret, serbest sermaye ve işgücü dolaşımı, diğer bir ifade ile üretim faktörlerinin dünyanın her yerinde serbestçe dolaşması gerekir diyerek, yepyeni bir model sunuyor. Ayrıca, SMITH, Görünmez El dediği, insanların hırsını kamçılayan bir anlayışla, refahın artacağını dünyaya sunuyordu. Bu Model, Merkantilistlerin ve takip eden Fizyokratlar’ın sonunu getiriyordu. Adam SMITH’in takipçisi olan David RICCARDO’nun yaptığı ilave düşüncelerle, 19. Yüzyıla Liberal İktisat Teorisi damgasını vuruyor.

Bütün bu anlattıklarımızı bir araya getirirsek, 19. Yüzyılın, ikinci yarısından itibaren bugünkü anlamıyla birebir örtüşmese bile, Küreselleşmenin 1. Dalgası diyebileceğimiz bir dünya gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz.

Bu haftalık bu kadar.

LÜTFEN TAKİP EDELİM!

 

Tem 03

Trump’la Problemleri Çözdük (mü)?.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Japonya’da G-20 zirvesi nedeni ile liderlerimiz Dünya liderleri ile bir araya geldiler. Basında çıkan haberlere göre; Özellikle ABD ile aramızda süregelen önemli problemlerin büyük bir kısmının halledildiği açıklandı.  Rusya’dan alınacak S-400’ ler konusunda Trump olumlu görüş bildirdi. Hatta bu konuda Putin ile de görüştü. Karşılıklı görüş alışverişinde bulundular. Bu arada Suriye, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege Adaları, Libya’daki son gelişmeler gibi konular da ele alındı. Ülkemizin yüksek çıkarlarını ilgilendiren konularda gereken ne ise yerine getirildi.

Yaklaşık bir yıl önce “bir gece ansızın Fırat’ın doğusuna ve batısına girecektik”, giremedik. O günlerde Amerika’dan 40-50 kadar Boing yolcu uçağı ve Patriot füze bataryaları alacaktık, o arada Rus S-400’ leri devreye girdi ve ABD ile alışveriş kaldı. Biz de ansızın bir gece  bir yerlere giremedik.

G-20 zirvesinde Trump’la yapılan görüşmeler sırasında, evet size haksızlık ediliyor, S-400 problemi çözümlenebilir. Hatta nasıl olur da parasını ödediğiniz F-35 ler teslim edilmez hayret dedi. Bu arada bize 40-50 yerine 100 Boing yolcu uçağı pazarlayıverdi. Hatta Patriot satışının önünü de açıverdi. Halbuki Trump, Türkiye’nin  S-400 sistemini alma kararından vazgeçmemesi halinde, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılacağı ve Türk ekonomisini mahvedeceği tehdidinde bulunmuştu. G-20 zirvesinde yapılan görüşmeler sonucunda Türkiye S-400 alsa da almasa da, ABD Türk ekonomisine istediği darbeyi indirdi. Yüksek çıkarlarımız konusunda ne olduğunu anlayamadık.

Şimdi küçük bir hesap yapalım: bir Boing 747’nin fiyatı 300-400 (420) milyon dolardır. Yani 2 milyar dört yüz milyon Tl. Yüz tanesi ise 240 milyar Tl eder. Bir F-35’in fiyatı 90-122 milyon dolar, kabaca 600 milyon lira eder. Bunun yüz adedi ise: 60 milyar liraır. F-35’in emsali, belki daha kapasiteli Rus Su-57 savaş uçaklarının fiyatı F-35’lerin yarısı kadar. Patriotlar ise S-400’lerden üç misli fiyatlı olmakla beraber, S-400’ler çok daha üstün özelliklere sahiptir.

Son yıllarda ABD’nin Suriye sınırlarımızda PKK-PYD ordusu kurmasının nedenlerinden birisi de Türkiye’ye karşı tehdit ve şantaj oluşturmaktır. ABD bu tehdit ve şantajla şimdi Türkiye’nin bir yıllık bütçesinin üçte birine ipotek koymuştur. (2018 yılı bütçe 763 milyon lira), Böyle bir ipotek, gelir gider dengelerini alt üst eder. Böylece Türkiye’nin ekonomisinin geleceği de alt üst olur.

Amerika Orta Doğuda ne arıyor sorusunun cevabı: “silah pazarlıyor” dur. Trump, ABD’nin başına geçmiş en büyük tüccardır. Geçen yıl Suudi Arabistan’ı ziyaretle 84 adet, Japonya’yı ziyaretle 104 adet F-35 satmış, bu ve benzeri silah ve ağır sanayi ürünlerini büyük bir ustalıkla ihtiyaç sahiplerine veya bizim gibi ihtiyacı olmayanlara çeşitli cambazlıklarla pazarlamaktadır. Türkiye’nin bu kadar çok silah edinmesi yerine, komşuları ile iyi geçinmenin yollarını araması ve onlara siyasi üstünlükler sağlayacak kadrolara sahip olması daha ucuza gelecektir.

Peki tehdit ve şantaj bitti mi? Trump’un sözüne güvenilir mi? Acaba Amerika yine bizi kandırıyor mu? Çünkü bir süre sonra Trump şöyle diyebileektir; ben öyle dedim ama bizde senato var, kongre var, Pentagon var, Genelkurmay var, Hatta NATO komutanı böyle düşünmüyor, der mi, demez mi?

Amerika ile silah alış verişi, Irak ve Suriye sınırlarımızdaki gelişmeler, Suriye’de bir PKK devleti kurma çalışmaları, Rojova Koridoru, Kıbrıs çevresi ve Doğu Akdeniz’de daralan çember, İran’a uygulanan ambargo ve hatta Libya’daki son gelişmeler, Türkiye sınırlarındaki dev problemlerdir. Her biri yüksek stratejik tuzaklarla doludur. Bu tuzaklara yakalanmamak ve karşı tuzaklar kurmak için yüksek stratejik kadrolara sahip dış işleri bakan ve uzmanlara ihtiyaç vardır. Uluslararası siyaset bunu gerektirir.

Büyük Orta Doğu projesini başından günümüze inceleyecek olursak, Türkiye’nin hangi durumlarda aldatıldığı ve bundan sonra nasıl bir aldatmacaların içine düşürüleceği şifreleri mevcuttur. Hiç olmazsa bundan sonra bu şifreler çözülmelidir.

Tem 01

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Bir sistem, yasa, anayasa ve benzerleri bir ülkede başarıyla uygulanabilir ve fonksiyonel olabilir. Ancak bunların diğer bir ülkede aynı şekilde uygulamada başarılı olacakları ileri sürülemez. Yasalar ve sistemler her ülkenin sosyal yapısına göre şekillenmek durumundadır. Biz sosyal yapıyı yasalara ve düşündüğümüz sisteme uydururuz diyemeyiz. Hukuk sosyolojisi derslerini hukuk fakültelerinde bunun için okutuyoruz. Maksat konulara basit ve genelleyici yaklaşmamak, ihtiyaçlara ve geleneğe göre hukuk düzenini kurabilmektir. Ancak yaratıcı ve eser verici olamayanlar bu dersi sadece teorik bilgi aktarımı sayarlar ve öğrenciye de yazık olur. Türkiye’de yıllardır yapılan metot yanlışı şu veya bu ülkede başarıyla uygulanan ve fonksiyonel olan yasaları tercüme edip ülkemizde uygulanmasına zorlamaktır.

Türkiye yaklaşık bir senedir mahalli seçimlerle uğraştırılıyor ve asıl gündemdeki konular tartışılamıyor. Ülkemiz dost, düşman değişik ülkeler tarafından kuşatılıyor. Güvenliği tehlikeye sokuluyor. Birçok fabrika yabancılara ve yabancılardan pek farkı olmayan yerlilere satılıyor. Tarım ve hayvancılık çok zor durumdadır. İşsizlik ve şehir yoksullaşması aileleri perişan ediyor. Artan boşanma ve intiharlar sürekli haberlerde yer alıyor. Cinayet ve yaralamalar artıyor. Ahlaki değerlerde yozlaşma, diplomalı işsizlik sürüyor. Türkiye bu defa Akdeniz’de kuşatılıyor.

Bu ve benzer şartlar altında 31 Mart 2019 tarihinde mahalli idareler seçimlerini yaptık. Maalesef 23 Haziran’da İstanbul seçmenini zora sokarak seçimi tekrar ettik. 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi demokrasinin bir fazilet rejimi olduğunu ortaya koydu. Doğru işleyen bir demokraside seçmen iradesi asıldır; tayin edicidir ve geleceğe olan ümidi tazeler. Maalesef ülkemizde devlet imkanlarını rahatlıkla kullananlar, eşit ve adil bir seçimin gerçekleşmesini bir ölçüde engellediler. Ancak yine de umut, demokrasi, İstanbul ve Türkiye kazandı. Tatil rahatını bozup veya programını değiştirerek yurt dışından ve yurt içinden İstanbul’a koşan, demokrasinin tek çözüm olduğuna ve milli iradeye inanan bütün vatandaşlarımıza saygı duymalıyız. Seçime katılma üstün bir vatandaşlık şuurudur. Vatandaş hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konularında hassas olduğunu gösterdi. Garip bir başkanlık benzeri sistem yerine bazı eksikliklerine rağmen; demokratik parlamenter sisteme olan özlemini ortaya koydu. Kibir, gurur, lüks ve şatafata sapılmasını reddetti. Halkla yabancılaşmayı kabullenmedi. Kamu görevlilerini bir partinin değil, devletin görevlisi olarak görülmesini istedi. Mültecilerin işgaline ve imtiyazlılığına hayır dedi. Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyete ve Devletimizin kurucu değerlerine saygılı olunmasını istedi. T.C. ile ve andımızla uğraşılmasın istedi. Her türlü eşitsizliği ve adaletsizliği, kamplaşmayı kabullenemedi. Ülkenin iç kısır çekişme ve çatışmalarından çıkabilecek olumlu bir sonucun bulunmadığını haykırdı. Bizi biz yapan mutabakatların güçlendirilmesini istedi. Yer adlarında Türkçeye saygıyı bekledi. Dersimciliği ve etnik taassubu benimsemedi. Sevgi ve hoşgörü peşinde olduğunu belli ederken, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerden tavizi kabullenmedi. Başarılı terörle mücadeleyi desteklediğini gösterdi. Bazı sorunlar  bulunsa da 15 Temmuz FETÖ ihanetini lanetledi. Türkiye sıradan bir Ortadoğu ve Afrika ülkesi değildir. Fikir ve düşünce, basın hürriyetleri konusunda hassasiyetle davranılmalıdır.

Terör örgütüyle iç içe olan malum siyasi partinin Türkiye partisi olabilmesi için önce PKK’nın bir terör örgütü olduğunu kabul ve ilan etmesi gerekir. Bir taraftan terörle iç içe olacaksınız, diğer taraftan demokrasi ve özgürlüklerden bahsedeceksiniz; bu bir çelişkidir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İspanya’da kapatılan terörle bağlantılı bir partiyle ilgili yapılan itirazı reddetmiş, bu partinin kapatılmasını uygun bulmuş, böyle bir partinin demokratik hak ve özgürlüklerden istifade lüksü olmadığını belirtmiştir.

23 Haziran’da uyarı ve tepki oyu kullanan daha önce farklı siyasi partilere veya ittifaka oy vermiş olan vatandaşımız bu tepki oylarıyla ekonominin düzeltilmesini, ülkeyi ithal cenneti yerine üretim alanı kılınmasını, gelir dağılımının düzeltilmesini, israf ve gösterişten kaçınılmasını, Kıbrıs’ta Ege’de ve Akdeniz’de milli çıkarlarımızın kesinlikle korunmasını, nitelikli yetişmiş elemanlarımızın beyin göçüne tabi olmasının önlenmesini, iç ve dış politikada itibar kaybedilmemesini, nefret ve düşmanlık dilinin terkedilmesini beklemektedir. Bağımsız bazı kuruluşların siyasi müdahaleye ihtiyacı yoktur. Güce tapanların ve Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımıyorum diyenlerin olduğu yerde adalet beklenemez. Birbirimizi anlaşılmaz ifadelerle suçlama yarışını bırakmalıyız. FETÖ’cü, terörist ve Pontus sıfatları çok yersiz ve anlaşılmaz bir şekilde kullanılmıştır. Yunan istihbaratının oyunlarına gelinmemelidir. Milli Mücadeleye düşman ve işbirlikçi çete başlarının anıtları yerlerinden sökülüp atılmalıdır. Demokrasiyi ve Cumhuriyeti içimize sindirmek zorundayız. Bundan başka yol yoktur. Cebimizi kolladığımız kadar ülke çıkarlarını da korumalıyız. Demokrasinin sonuçlarına katlanmayı öğrenmeliyiz. Terörle barış ve müzakere olamayacağını artık anlamalıyız. Milli ve askeri zaferler arasında ayırım yapmamalıyız. Türk Milletini etnik parsellere ayırarak ufalamayı ve kalabalıklaştırmayı demokratikleşme olarak gösterme oyunlarını yine bozmalıyız. Milli birlik ve bütünlüğün bulunmadığı bir yerde ne istikrar, ne huzur, ne de demokrasi ve ekonomik gelişme olabilir. Demokrasi de uygulanamaz ama sürekli tartışılır. Milli devlet ve üniter yapıyı bozucu, Kürtlere rağmen Kürtçülük tezgahlarını görmek durumundayız. Kürtlerin diğer bazı gruplar gibi homojen olmadığını ve HDP’nin bunları asla bütünüyle temsil edemeyeceğini fark etmeliyiz. Günümüzdeki emperyal politikaların yeni yüzü ve silahı klasik ideolojiler değil, etnik taarruzdur. Ülkedeki sorun; Türk Milletine mensubiyet duygusunu ırkçı ve etnik gerekçelerle bazılarının kabul edememesidir. Yer, kuruluş ve havaalanlarının isimlerinin Atatürksüzleştirilmesi çok çirkin ve boşuna bir çabadır. Yerli ve milli harp sanayiinin geliştirilmesi çabaları sürdürülmelidir. Türk, Türkiye’de etnik grup değildir. Bulgaristan, Yunanistan, Kosova veya Çin’de yaşamıyoruz. Türk, Osmanlıdan milli devlete geçişte kurucu unsurdur; milletin, milliyetin adıdır. Etnik sıfatlara da rakip değildir. Türkiye, kendilerini Türk Milletine mensup hissedenlerin vatanıdır.

23 Haziran İstanbul seçiminden herkesin alacağı dersler vardır. Özellikle iştirak oranının %84’ü bulması ve birçok seçmenin daha önce verdiği reyin dışında parti veya ittifak arayışı çok dikkat çekicidir. Vatandaş demokratik çözüm yolunda oldukça mesafe alırken, siyasiler ve yönetenler bunun gerisinde kalmamalıdırlar.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar