Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 25

Ziyaret…

Halil ALTIPARMAK

Ali ERBAŞ’ın Kadir MISIROĞLU’nu hasta olduğu için ziyareti üzerine ülkede kıyamet koptu.

Her şeyden önce, kıyametin kopmasına çok sevindim. Neden? Çünkü, son iki önemli konuda bir ortak düşünce birliği sağlanmış olduğunu gördümde unun için sevindim.

Bunlardan biri, ANDIMIZ! Bir diğeri de bu ziyaret meselesi. Her iki konuda da, ülke genelinde birlikte bir tavır alınmasını oldukça önemsedim. İşin bu tarafını her şeyden önce belirtmek istiyorum.

Gelelim ziyarete…

Bu ziyaretle ve olayın müsebbipleri ile ilgili olarak her şey söylendi ve yazıldı. İlgili kişilerin bütün secereleri, yaptıkları ve söyledikleri zaten o kadar çok ortaya döküldü ki – özellikle sanal alemde– tekrara düşmeye gerek yok diye düşünüyorum.

Bu nedenle ben konuyu başka açılardan ele almak istiyorum.

Önceden şunu söylemeliyim ki, bundan sonra söyleyeceklerimin bu temel üzerinde olduğu bilinsin; bu ziyaret bilerek 10 Kasıma denk getirilmiştir ve bilerek resmi elbise ile gidilmiştir. Dolayısıyla, basit bir insani ziyaret değildir. Böyle inanıyor ve düşünüyorum.

Dedim ya ben başka açılardan bakacağım;

Bu Kadir Bey, sürekli hakaret ediyor. ATATÜRK’E  hakaret ediyor, onu sevenlere hakaret ediyor vs. Bir insanın bildiği bir şeyler var ise, onu söylemesi yetmez mi? Bu ülkede, birbiri ile ölümüne mücadele eden taraflar, edilen dönemler oldu, kim kime bu kadar ağır ve sürekli hakaretler ederek mücadele ettiler, hatırlayan var mı? Bu kadirin kendisine onun hakaretlerini eden kimler var? Yok fes tak, yok kenef de, yok leş de, yok Yunan kazansaydı de vs. Edep ya hu! Hani inancımızda ölünün arkasından kötü söz söylemek bile caiz değildi?

Şimdi de bu ziyaret üzerine ülkede bir ortak tepki oluşunca yine kusmuş; bu tepkiyi koyanlar ahmak vs. gibi ifadeler kullanmış. Bir de araya şunu sokmuş; ‘ben Orijinal Nutku, Arap harfleri ile basılan 1927 basımı Nutku okudum. Bana tepki koyanlar, o Nutku okumamışlardır’ demiş.

Sevgili okurlar, ben 1927 Basımı Nutku ikinci defa olarak yeni okudum bitirdim. Yani, çevirisini yeni yaptım. Onun dediği neyse, yani, tepki koyanların aptal olmasını gerektirecek ne ise, onu görmedim. Nutuk, 19 Mayıs 1919’dan başlayıp, yaşananları tek, tek ve belgeleri ile koyan, Türk Milletine hesap verme kaynağıdır. Tıpkı, Orhun Abideleri gibi.

Bir konuyu daha konuşmak istiyorum. Bu da başka bir açıdan konunun değerlendirilişi diye düşünüyorum.

Bu kadiri ciddiye alıp fikir üretmek nasıl olabilir?

Yetiştire, yetiştire, bu ağzı hakaret, küfür dolu bir kişi mi yetişti?

Bu insanı savunmak zorunda kalmak gerçekten üzücü değil mi?

Tıpkı CIA emriyle, zaman gazetesinde ATATÜRK’e, Türk Milliyetçilerine, Türk Milletine hakaret eden  MümtazerTürköney’i ciddiye almak gibi. Tıpkı, hakaret tmekten başka bir yazı yazmayan Engin Ardıç’ı ciddiye almak gibi. Bu ülkenin aydınları bunlar mı? Türk Milletinin bir tek ferdi bile, neye inanırsa inansın, ne düşünürse düşünsün, bu tiplerden nasıl medet umar?

Bunları fikir söyleme anlamında ileri sürmüyorum. Sadece, insani anlamda ileri sürüyorum. Çünkü, ben fikir bazında zaten ciddiye almıyorum. İngiliz İstihbarat Servisi’nin verdiği bilgilerle ileri sürülen fikirleri ciddiye almam mümkün değil. Ben sadece, insani, edep ve haya gerekir açılarından ele alıyorum.Yoksa, fikir mücadelesi, hakaret olmadan, kavga olmadan, kan olmadan yapılırsa, topluma faydalı da olabilir diye düşünenlerdenim.

‘Onların ( yani ATATÜRK’Ü sevenlerin), HEPSİNİN bilgilerini toplasan, benim bilgilerimin zekatı etmez’ diyen bir insanı,önceki gibi psikiyariste teslim etmek yerine resmi elbise ile 10 Kasımda ziyaretine gitmek ve bu ziyaretten de bir fikir mücadelesi oluşturmak konusunu herkesin vicdanına bırakıyorum.

Kas 25

Kendini Gerçekleştirme

Dr.Öğr.Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Ne güzel olurdu: Şu dünyada herkes kendini gerçekleştirme peşinde olsaydı!
Mutluluk kendi kendini gerçekleştirmeye doğru gidişin duygusudur. Mutsuzluk ise kişinin kendini parçalamasının getirdiği duygulardır.
Mutluluk, olumlu düşüncenin duygusudur. Mutsuzluk ise, düşüncelerimizin çoğu zaman olumsuz olmasıdır.
Mutlu insan üreticidir, bir amaç peşinde ilerler, kendine güvenir, dürüsttür.
Mutluluk alışkanlığı kazanmak, her gün diş fırçalama alışkanlığı kazanmak kadar kolaydır. Bu alışkanlığı kazanma tümüyle bize bağlıdır. Yalnızca biz kendimize mutlu bir dünya oluşturabiliriz.

Unutmamak gerekir: Evrende dinamik (hareketli) bir denge vardır. Denge durmuyor, yürüyor, koşuyor… İnsan bir denge halini yakaladığı zaman, hemen başka bir denge arayışı içine giriyor. Bunu fark ettiğimiz zaman kendimizi gerçekleştirme ve mutlu olma sürecine girmiş oluruz.

Kas 10

Gençliğin Yetişmesinde Etkili Olan Kurumlar

Dr. Şahin CEYLANLI

         Gençliğin yetişmesinde  ailenin çok büyük rolü vardır. Aslında aile gencin yetişmesinde ilk sosyal çevre olduğundan çocuğun şekillenmesine yardımcı olabilir.  Anne ve babanın mesleği ve eğitim seviyesi, yaş durumu gencin sosyal hareketliliği üzerinde bazı etkiler oluşturur. Yapılan eğitim durumuna göre toplumda  sosyal  bir statüye kavuşmak yaygın ise de; çocuk anne ve babasından öğreneceği müspet bilgileri başarı yolunda kullanabilir. Hızlı sosyal değişme süreci içinde bulunan ülkemizde,  çekirdekleşen aile tipi çoğunluktadır. Yani, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan aile tipi. Nüfusun özellikle şehirlere kayması , aile yapılarındaki değişme ve dolayısı ile aile içi ilişkiler yeni şekiller almakta, otorite ve itibar farklılaşması doğmaktadır. Çocuk baba ve annesinden daha fazla para kazanmaya başladığı andan itibaren aile içi rollerin ve statülerin değişmesi kaçınılmaz  olmaktadır.

Bir başka husus; gencin akranları veya yaşıtları arasındaki beşeri ilişkiler zaman zaman aile içine de yansıyabilmekte. Genç, ebeveynlerinden daha çok sevgi, hoşgörü, ilgi, şefkat  bekler. Sorumluluk duygusu taşıma ve bağımsız hareket etme arzusu ön plana çıkar. Bu durum bazı hallerde aile içi çatışmalara sebep olabilmektedir. Ancak, Türk ailesinde mesela, farklı müzik anlayışı ve buna benzer konularda ihtilaflar görülüyor diye gençliği mutlaka aile ve toplumla çatışan veya çatışması gereken bir grup olarak değerlendiremeyiz.

Gencin yetişmesinde aile kadar okulunda büyük bir önemi vardır. Burada da bir takım yeni bilgiler öğrenerek daha da sosyalleşir. Daha sonra iş hayatı başlar ve burada da iyice tecrübe kazanır ve yaşadığı sosyal çevre içinde sosyal statü sahibi olur ve böylece dünyaya bakış açısı değişir. Gencin yetişmesi bir bakıma kitle haberleşme araçları ile ailenin eğitiminden de geçmektedir. Zira kitle iletişiminin tesirliliği ve yönlendireceği ortadadır. Kitle iletişimi iyiye organize edilir ise müspet neticeler alınabilir.

Gençlik oldukça canlı , dinamik ve enerjik bir topluluktur ve milletlerin geleceğinin teminatıdır. Gençlikteki çağdaş düşünme ve davranış şekli milli ve manevi değerlerle ters düşmediği sürece yararlı olabilir. Medeniyet ve kültür tarihini bilmeyen genç insanın başarılı olması mümkün olmadığı gibi kimlik krizini de aşamaz.

Gençliğin ilme yönlendirilmesi, Avrupa Topluluğuna girecek  olan  Türkiye için şarttır. Bunun için teknolojinin bilimle desteklenmesi gerekir.  İlim ve teknoloji politikasının en önemli bir unsuru olan bilgi bankalarının mutlaka kurulması gerekir. İlmi zihniyetin oluşması ve gelişmesinde en büyük destek ise milli şuur ve idealler olmalıdır. Gençleri ezberden ve sloganlarla düşünmekten kurtararak, onlara doğru yazma ve doğru düşünme alışkanlığı kazandırılmalıdır.

Sağlam kafa sağlam vücutta olur sloganından hareketle; gençleri zararlı ve bağımlılık yapan her türlü madde ve unsurdan mutlak surette korumak gerekiyor.

Ağu 31

Türk Savaş Sanatı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

“Trump’a hatırlatmalar”

Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.

Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.

Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?

Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.

Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.

Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.

Kimse “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.

Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmıyacakmıyız?

Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kezde öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!

Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.

Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?

Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.

Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.

Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!

Kutadgu Bilig “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?

Kutadgu Bilig bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”

Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?

Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?

Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu‘nun “Türk Savaş Sanatı” adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir “savaş sanatı” haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump‘u bunlardan haberdar edeyim dedim.

Türk Savaş Sanatı’nın bilgesi Kutadgu Bilig‘in şu sözleri ile Trump‘a uyarılarımı bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”

Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız… Haydi Bismillah!

 

Tem 31

Ahiliğin Tanımı, Kuruluşu ve Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

       Ahi örgütlerine Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, 13. Yüzyılda Anadolu, Balkanlar,Türkistan ve İran Türkleri arasında rastlanmaktadır. Bu örgütlerin Kaşgarlı Mahmut’un Divanında Türkçe “cömert,eli açık, yiğit” anlamına gelen Akı kelimesinden meydana geldiği belirtilmektedir.(1) Ahi kelimesi Arapça  olarak da “kardeş” anlamına geliyor. “Ahi” sözcüğünün Türkçe mi ?yoksa Arapça mı ?olduğu tam olarak ortaya konmuş değildir. Bir kısım düşünürler bu sözcüğün Arapçadan geldiğini  düşünmektedirler. Fuat Köprülü ise; Türkçe olan “Akı” kelimesinin zamanla değişerek “Ahi” şekline gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.(2) Fransız Türkolog J. Denny de aynı düşüncededir. Akla yatkın olanı da budur. Çünkü; ahilik  Türklerin meydana getirdiği bir kuruluştur ve kökü Türk töresine dayanmaktadır.

Ahiliğin  ilk belirtilerini ortaya çıkarabilmek için, bu örgütlerin tarikatlar gibi, belirli bir ideolojiye bağlı  olarak faaliyet gösterdikleri gerçeği ortadadır. Söz konusu olan bu örgütlerin toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline geldiğini öne sürmek mümkündür.(3)

Osmanlı Devleti’nde de esnaf ve sanatkârlar birlikte hareket etmek ve aralarındaki dayanışmayı sağlamak için kendi iş alanlarında teşkilatlanmışlardı. İlk başta, Ahilikte dini ve milli bir düzen vardı. Yamak, çırak, kalfa, usta ve pir ilişkileri buna göre organize olmuştu.

Ahilik, ekonomik ve sosyal bir zorunluluk karşısında Anadolu’da köylere kadar örgütlenmiştir.  Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri için, ancak aralarında bir örgüt kurmaları gerekiyordu. Böylelikle aralarında bir dayanışma hasıl olacak , ucuz ve kaliteli mal yapıp satmaları ile yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olabilecekti.(4) İşte bu zorunluluk ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur.

Ortaçağ’da Anadolu’daki Türk esnafları “Ahi” teşkilatı şeklinde kurulmuştur.(5) Ahi teşkilatlarının ilk kuruluşlarını göz önüne getirecek olursak; yüksek ahlaklı, zengin , güçlü , yaşça büyük ve hürmete layık bir lider etrafında toplanmış, esnaf, sanatkâr, işçi v.b. halk guruplarının oluşturduğu birlikler şeklinde düşünülebilir.(6)

Zamanımıza kadar ulaşan yazılı belgelerden anladığımız kadarıyla, ahi lideri seçilen ( ahi baba ) kimse, hemen bir zaviye tesis eder, burasını düzgün bir şekilde dayayıp döşeyerek meslek erbaplarının toplanmalarını temin ederdi. Mithat Günata’nın tesbitlerine göre: “Ahi zaviyelerinde öğretmen, profesör, hâkim, vaiz, silah talimcisi, hattat, şair gibi görgülü ve bilgili kimseler de bulunurdu.” (7)

Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla ortaya  çıkmış olan ahilik, yerleşik hayatın  şekillendirdiği bir sivil toplum kuruluşudur. 13.Yüzyılda rastladığımız ahilik, Türk toplum yapısının ekonomik ve sosyal açıdan örgütlenmesinin de kaynağı haline gelmiştir. Ahi örgütlerinin iç dinamiklerini ele alacak olursak; ekonomik ve ticari hedefleri olduğu ve hatta ahlâki ve manevi yönleriyle de bir bütünleşme gösterdiğini görmek mümkündür. Ahilik sisteminde işçi ve işveren münasebetleri,  tarafların çıkarları açısından birbirlerini tamamlamaktadır. Bu sistemde  hem işçi olacak, hem de işveren olacak. Bir başına işçi veya işveren ahiliğin varlığını devam ettiremez. Kesinlikle günümüzdeki işçi işveren ilişkileri gibi kısır çekişmeler içine girilmemiş ve şahsi çıkarların hüküm sürdüğü yerler olmaktan uzak durulmuştur. Başka bir ifade ile ahilik , dayanışmayı esas kabul eden, bu yüzden de bölünmeye, parçalanmaya imkân vermeyen, aralarında sosyal bütünleşmenin sağlandığı bir kuruluştur.

Ahi kuralları, ahinin mutlaka bir işi olmalıdır esasına dayanmaktadır. Bu  cümleden hareketle, ahilik işsizliğe de karşıdır. Ahilik aynı zamanda dayanışmayı öne çıkarmakta ve herhangi bir ahinin, kazandığı paradan geçimini sağladıktan sonra, arta kalan kısmını yoksullara, garibanlara, fakirlere, kimsesizlere ve işsizlere ayırması gerekmektedir.

Ahilik teşkilatında  toplumun tamamını ilgilendiren bir kalkınma stratejisi vardı. Hatta, devletin yapması gereken birtakım vazifeleri dahi üzerlerine almışlardı. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe ve yoksulluğa karşı da büyük bir mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma yoluna girmiş, yoksulluğun  bir alın yazısı olmadığını, bunun çok çalışarak giderilebileceğini ortaya koymuştur.

Günümüzde de  böylesine fedakarca çalışan  muntazam teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bakımdan; içinde bulunduğumuz zamanda sanatkâr ve meslek teşekküllerinin ahi örgütleri gibi teşkilatlanmaları zaruretine her zaman büyük önem arzetmektedir.

DİP NOTLAR:

  • Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-üt-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları,  Cilt 1, s.90
  • Sabahaddin Güllülü, Ahi Birlikleri, s.18, İstanbul 1977
  • Sabahaddin Güllülü, Aynı Eser, s.20
  • Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56
  • Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s.19
  • Sabahaddin Güllülü, a.g.e., s.78
  • Mithat Günata, Unutulan Adetlerimiz ve Loncalar, s.77, 1975 Ankara

Kas 16

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ 35 YAŞINDA

KKTC’nin kuruluşunun 35’nci yıldönümünde kahraman Kıbrıslı soydaşlarımıza, Aziz Milletimize kutlu olsun. Başta büyük dava ve mücadele adamı KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ ile Kıbrıs mücadelesindeki kahraman Şehitlerimizi, Gazilerimizi, Mücahitlerimizi minnet, şükran ve saygıyla selamlıyoruz. Aramızdan ayrılan kahramanlarımızı rahmetle anıyoruz. Mekanları cennet olsun.

Kıbrıs’ta Rumların anarşi ve terörü başlattıkları 1955’lerden beri kahraman soydaşlarımız, azgın Rum çetelerine karşı 1974’te Türkiye’nin müdahalesine kadar inanılmaz bir şekilde direnmişler, Ada’yı Rumlara teslim etmemişler, Kıbrıs Barış Harekâtı ile kazanılan Şanlı Zafer’in ardından da 10 Eylül 1974’te Otonom Türk Yönetimini, 13 Şubat 1975’te de Türk Federe Devletini ve 35 yıl önce 15.11.1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kabul ve ilan etmişlerdir. Sayın Rauf Denktaş da Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı olmuştu. Böylece 1955-1974 arası anarşi ve terörün kol gezdiği Kıbrıs’ta, 44 yıldır barış ve huzur hakim olmuştur. Barış ve huzuru sağlayan temel unsurlar, Kıbrıs’ta konuşlu TSK’nin varlığı ile Türklerin ve Rumların ayrı bölgelerde yaşıyor olmalarıdır.

Bu açık ve güçlü gerçeğe rağmen barış ve huzurun dünyada hakim kılınması için var olan BM, yıllardır anarşi ve teröre ortam yaratacak düzenlemeler içindedir. Her şeye bütün olumsuzlara rağmen Türkiye’nin de etkili desteği ile Kıbrıslı soydaşlarımız; KKTC ile demokrasi, eğitim, iletişim, sağlık, kültür ve turizm gibi birçok alanda, büyük ve önemli adımlar atmışlardır. Şu anda BM, ABD ve AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını ortadan kaldırmaya ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne peşkeş çekmeye yönelik projeleri sahneye koymaktadırlar. Ama  KKTC’nin varlığını koruması, hem Kıbrıslı soydaşlarımızın selameti, hem de Türkiye’nin güvenliği açısından çok önemlidir. Biz Aydınlar Ocakları ve Türk milliyetçileri olarak, KKTC’nin varlığını sonsuza kadar korumasını arzu ediyoruz.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 35. kuruluş yılını kutluyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

Kas 05

Kimin Yanında Kendinizi İyi Hissediyorsunuz?

Dr .Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Başkalarına mutluluk veren insanlar bir daha unutulmuyor. Gerçekten bir insanı unutabilirsiniz, bir insanın size neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın SİZE NE HİSSETTİRDİĞİNİ asla unutamazsınız.
Başarı, gerçek güzelliklerin içinde doğanların değil, çirkinliklerin bile güzel yanlarını keşfedebilecek kadar güzellik kâşifi olanlarındır. Bakış açısı değişince kişinin tüm hayatı değişir. Öfkeyle dolarsanız intikam almak istersiniz.
Hayatınızı paylaşmak zorunda olduğunuz herkesin ve her şeyin güzel yönlerini keşfedebilmek için çaba harcamalısınız. O zaman dünya daha güzel görünür.
İnsanlar üzgün olduklarında, mutlu hatıralarını akıllarına getiremiyorlar. Üzgün ruh hallerinde daha çok, üzücü ve canını sıkan hatıraları hayallerinde canlandırıyor. Mide bulantısı ve kusma son yediğimiz şeyden tiksinmemize sebep oluyor.
Sağlık ve mutluluğun yolu, başkalarının hatalarına değil, iyi yönlerine yoğunlaşmaktan geçer.
Pek çok insan, yıllar geçtikçe kötümser, çabuk gücenen, korku dolu, kıskanç ve gergin oluyor. Çoğu zaman bunların kendi olumsuz düşünce tarzının sonucu olduğunun farkına bile varamıyor.
Oysa kişi, diğer insanların, üstün yönlerini görebilse, sevinçlerini paylaşabilse ve onların başarılarından keyif alabilmeyi öğrenebilse çok daha fazla mutlu ve sağlıklı olabilecektir.

Kaynak: Zülfikar Özkan, Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü, s. 178.

Eki 30

2023 Eğitim Vizyonu Bu muydu?

Cafer GENÇ

Merakla beklediğim 2023 Eğitim Vizyonu açıklandı.

40 yıllık tecrübeli bir eğitimci ve bir eğitim gönüllüsü olarak düşüncelerimi samimi olarak ifade edeceğim.

Beklentilerimin çok fazla olması sebebiyle isteklerimi, beklentilerimi karşılayamamış olması hayal kırıklığım oldu!..

“Her yeni taze bir başlangıçtır” diyerek “eski” olanın işe yaramaması sebebiyle yerine “yeni” denilenin denenecek olması “bekle-gör” anlayışını akıllara getirmektedir.

Yaklaşık 30 yıllık müdürlüğüm süresinde pek çok kurul ve komisyonlarda görevler alarak bakanlığımıza raporlar hazırladım. Eğitim sisteminin sorunlarını ve sıkıntılarını hep dile getirdim. Eğitim meselelerimizi, gazetemde “EĞİTİM DÜNYASI” köşemdeki yazılarımda da belirttim.

2023 Eğitim Vizyonu’nda belirtilen konuları, olumlu ve olumsuz yönleriyle ele alarak değerlendirmek istiyorum.

Beklentilerimi karşılayamamış olmasının en önemli sebebi gerçekçi, somut, inandırıcı ve ikna edici vizyonun ve hedeflerin ortaya konulamamış olmasıdır! Israrla söylediğim “köklü” ve “kalıcı” çözümler yerine, yine, “günü kurtarmaya yönelik” bir izlenimin oluşması, hayal kırıklığım olmuştur!..

“Neden” ve “nasıl?” diye soracak olursanız, ben söyleyeyim, siz değerlendirin.

“Eğitimde devrim” denilen bu vizyondaki konular, yıllardır dile getirilen meseleler olduğu için vizyon yerine revizyon demek daha uygun olur.

Mesela, okul öncesi eğitimin çok ihmal edildiği, önem verilmediği yıllardır söylenmektedir. Öneminin şimdi anlaşılmış olması ve ciddiyetle ele alınması olumlu bir gelişme olmakla birlikte “altyapısı hazırlanarak 3 yıl içerisinde zorunlu hale getirileceğinin” belirtilmesine rağmen mevcut şartlarda uygun ve mümkün değildir. Çünkü aile ortamının ve ana kucağının sıcaklığını yaşamakta olan 5 – 6 yaş grubu çocuğa “zorunluluk” uygulamak zordur. Altyapı olarak okul öncesi eğitim kurumlarının yapılması ve aile eğitimiyle okul öncesi eğitim anlayışının yerleşmesi için en az 10 yıla ihtiyacımız olacaktır. “Zorunlu” hale getirmek yerine, zorunluluğun kendiliğinden oluşması için cazip hale getirerek teşvik etmenin daha mantıklı olacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

Ders saatlerinin ve ders çeşitlerinin azaltılması olumludur ve çok isabetli olmuştur. Yıllardır söylediğimiz ve köşe yazılarımda da ısrarla belirttiğim bu konuya, en son, 21. 10. 2018 tarihli “MEB’e Proje Teklifleri-4” başlıklı yazımda değinmiştim. Emekli ilköğretim müfettişi dostum Enver Demir, “Hocam, sizi duymuş olmalılar, düzenlemelerin yapılacağı belirtiliyor” diye yorum yapmıştı.

Sınavla öğrenci alan okulların kademeli olarak kaldırılacak olmasının belirtilmesi, TEOG’un yerine getirilen LGS’nin devam edeceği anlamına gelmektedir. Bu da yarışın, heyecanın, kargaşanın, kaygının, endişenin, korkunun, stresin… vs. ile sağlık sorunlarının yaşanacağı ve test çözmeye, özel ders almaya devam edileceği anlamına gelmektedir. Bu olumsuz durum, kesin olarak “bu yıl son defa uygulanacak, kaldırılmıştır” denilerek bitirilmeliydi. (Bu konuyu, 14. 10. 2018 tarihli, “MEB’e Proje Teklifleri -2; Sınavsız Eğitim Sistemi” başlıklı köşe yazımda ele almıştım)

2023 Eğitim Vizyonu’nun en çarpıcı bölümü öğretmenlerle ilgili olan kısmıydı.

“Öğretmenlik meslek kanununun çıkarılması. Sözleşmeli öğretmenlerin görev sürelerinin kısaltılması. Elverişsiz şartlarda görev yapan öğretmenlere ve yöneticilere teşvik verilmesi. Öğretmenlerin ve okul müdürlerinin yüksek lisansla olunması. Öğretmen yetiştirme programlarının uygulama ağırlıklı hale getirilmesi. Öğretmenlere yan alan için yüksek lisans imkânı getirilmesi. Başarılı öğretmenlerin yurt dışına gönderilmesi. Okul yöneticiliğine atanmada liyakate dayalı bir değerlendirme getirilmesi. Okul yöneticiliğinin ve öğretmenlerin özlük haklarının, ücret ve maaş durumlarının iyileştirilmesi…” gibi söylemler, her 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, çok sık duyduğumuz sözlerin tekrarı gibiydi. Sözde kalacakmış gibi bir algı oluştuğu için şahsen beni tatmin etmedi. Sözü verilen 3600 ek göstergenin gerçekleştirildiğini, sözleşmeli yerine kadrolu öğretmene geçiş yapıldığını, bölünmüş aileler sorununun atama ile çözümlendiğini ve MEB’e Proje Teklifleri -5: “Öğretmen ve Yönetici Yetiştirme Projesi” başlıklı köşe yazımda belirteceğim öğretmen ve yönetici yetiştirmenin MÜSTAKİL “Eğitim Akademileri” ile yapılacağını da belirtmek gerekirdi diye düşünüyorum. (Başarılı öğretmenlere bizim daha çok ihtiyacımız varken yurt dışına gönderileceğinin belirtilmesini de bir türlü anlayamadım)

Milli Eğitim Bakanımızın edebi, duygusal, bilimsel örneklendirmeli konuşmaları iyi, güzel de, “söz”den çok “öz”de yeniliklere ihtiyacımız olduğu, geç kalmamak için oyalanmamak gerektiği de bilmeliyiz. Söylemler, “saniye” kaybetmeden eylemlere dönüşmelidir.

“Okul ihtiyacı, altyapı eksikliği, donanım yetersizliği, okul çeşitleri meselemiz, ikili öğretim, yönlendirme… vs konular ne olacak?” diye sorayım da bu konuyu yazmaya yarın da devam edeyim.

SÖZÜN ÖZÜ: Bisiklete biniyorsanız düşmemek için devamlı pedal çevirmek zorundasınız. Bu durumda yorulursunuz ve zaman kaybedersiniz. 21. yüzyıldayız, bilim ve teknoloji çağındayız. Adı “Eğitim” olan uzay mekiğinin tuşlarına dokunalım, hızla yol alalım ve sadece parmaklarımız yorulsun…

Kas 05

Amerika’nın İran Ambargosu Türke ve Tüm Dünyayadır

​Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

 

İran bahane, ambargo Türkiye’ye ve Türk milletinedir. Daha sonra Amerika’nın etki alanım dediği, Çin sınırlarına kadar Türk yurtlarıdır.

BOP ile bölgeye çöreklenen Amerika, Orta Doğunun petro-gazını ele geçirmek için Arap Baharı projesi ile Kuzey Afrika ve Irak petrollerini ele geçirdikten sonra sıra şimdi Suriye’dedir. Bundan sonra ise gözü; İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan petro-gazı yani Hazar havzasıdır.

Bugün İran’ın nüfusu 80 milyon kadar olup, bunun öyle veya böyle yarısı Türk’tür. Bu durumda İran aynı zamanda bir Türk ülkesidir. Zira burada yaşayan Türk’ler, Türkiye ile sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik iş birliği içindedirler. Turistik alanda da en çok ziyaret ettikleri ülke Türkiye’dir. İran şahının devrilmesinden sonra da Türkiye’ye gelen İranlı nüfus en az bir buçuk iki milyon kadardır.

Irak’ta Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatu gibi şehirler ile Suriye’nin  kuzeyi de Türklerin ülkesidir. Bunlar Amerika eli ile yok edilmiştir. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu coğrafyası ise tamamen Türk coğrafyasıdır.

Türkiye, petrol ihtiyacının en az yüzde otuzunu İran’dan karşılamaktadır. İran, aynı zamanda bizim doğalgaz kaynağımızdır. İran’a altın, çelik profil, lif levha ve otomotiv yan sanayi ürünleri ağırlıklı olmak üzere her alanda ihracat ve sınır ticareti gerçekleştirilmektedir. Orta Asya yolumuz İran’dan geçmektedir. İran’ın Çin ve Hindistan’ın ardından Güney Kore ile birlikte en çok ticaret yaptığı ülkelerden biri Türkiye’dir. İran petro-gazının da büyük bir kısmı Hindistan ve Çin’e gitmektedir. Hatta Çin, Rusya ve İran işbirliği içinde Hazar Denizi ile Basra Körfezini birleştirecekleri kanal ile Hazar petrolünü kısa ve emniyetli yollardan Çine taşımayı planlamaktadırlar. Yine Trans Hazar ve Nabuk projeleri ile Avrupa’ya uzanacak petro-gaz arterleri de bu ve benzeri ambargolarla engellenmiş veya  engellenecektir.

Almanya ve Fransa başta olmak üzere birçok AB ülkesi de İran’la önemli ticari ilişkiler içindedir. Bu ticari ilişkili ülkeleri çoğaltmak mümkündür.

İran’a yapılacak ambargo önce Türkiye’yi sonra İran’la ticaret yapan Avrupa ülkelerini, Rusya’yı, Orta Doğu ülkelerini, Asya Türk ülkeleri, Hindistan, Çin, Güney Kore gibi pek çok ülkeyi etkileyecektir.

Amerika Türkiye’ye, İran’dan petrol alma, ihtiyacını ben karşılayacağım diyor mu? Böyle bir şey mümkün değil. O zaman Amerika, Türkiye’yi doğrudan, diğer ülkeleri ise dolaylı olarak ekonomik çıkmaza sürüklemeyi hedeflemektedir. Geçtiğimiz temmuz ayında Cumhurbaşkanı ve Dışişleri bakanımız konuya yönelik itirazlarını dile getirmişlerdir. Bir Rahip Brunson olayı ile Türk ekonomisine kasteden Amerika, bu kasıtlı hareketlerini her fırsatta deneyecektir.

Türkiye’nin sözde dostu ve stratejik ortağı olan Amerika, bölgemizde Türkiye ile dost ülke bırakmamıştır. Bugün Türkiye’nin Kardeş Azerbaycan yanı sıra ikinci dostu İran’dır. İran ile Suriye’de de aynı cephedeyiz. Suriye’de Amerika ile ise örtülü bir savaş içindeyiz. Amerika’nın en büyük korkusu ise; Türkiye’nin İran ve Rusya ile oluşturacağı ekonomik ve askeri birlikteliktir. Bu birliktelik sahipsiz Orta Doğuda bundan böyle Türkiye ve bölge için de giderek önem kazanmaktadır.

Amerika’nın oluşturduğu Rojova hattı, ilk planda Irak, Mısır, İsrail, Suriye, ve Kıbrıs Rum bölge petro-gazını dünyaya pazarlayacağı yeni projesidir. Gelecekte ise bu hattı Hazar petro-gazı için kullanmayı planlamaktadır. Bu nedenle yüz yıl daha petrolün bedeli kanla ödenecek ve bu kanı Amerika içecektir.

İran’a ambargo, birinci planda Türk ekonomisine önemli ölçüde darbe indirecektir. İran Türk’leri ile ve dolayısı ile Türkistan Türk’leri ile aramızı iyice açacak, Türk birliğine gidecek yolu da engelleyecektir. Bu ambargo ile Çine ve Hinde giden İran petro-gazını engelleyerek, kısa bir zaman içinde ekonomisini bir numara yapma gayretindeki Çin’i de frenleyecektir. Avrupa’ya taşınacak petro-gaz arterlerini engelleyerek, Avrupa’nın enerji ihtiyacını da kısıtlayacaktır. İran’a uygulanacak Amerikan ambargosu, Tüm Dünyaya ambargodur.

 

Tem 19

Bosna İntibaları

F.Gürbüz YILMAZ

Bosna ve Aliya İzzetbegoviç.

 

Bosna’nın kalbinde yatan Aliya İzzetbegoviç ve Aliya İzzetbegoviç’in kucağında yatan  Bosna Şehitleri…

 

İster Saraybosna diyelim, ister Bosna Hersek, İster Sarayova, istersek de Boşnakca Sarayevo diyelim; burası Saraybosna’dır. Ecdadın büyük yatırımlar yaparak Avrupa’nın göbeğine oturttuğu

bir kültür  merkezi, bir kültür şehri Bosna… Osmanlı’dan devraldığı mirası ellerinden geldiğince bozmadan, zedelemeden, satmadan var güçleriyle koruyan Bosnalıları yürekten kutluyorum. Ve özellikle Aydınlar Ocağı ekibiyle bizleri Cumhuriyetimizin 85’inci yıldönümü kutlamaları çerçevesinde dört günlüğüne Bosna’ya taşıyan, Aydınlar Ocağı Genel  Başkanı sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal Hoca’ya teşekkür ediyorum. Ecdat yadigarı bölgelerin hiç değilse önemli bir bölümünü tanımamıza vesile oldu.

 

Sanayisi olmadığı için havası, suyu da tertemiz.ırmaklarından akan suyu ister bardağa koy, istersen eğil avuçlarınla iç, doyamazsın içmeye. Evlerde, otellerde musluktan akan suyu kana kana içersin. Sokaklardaki bütün çeşmeler akarçeşme içme suyu. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi.

 

Rüyalar kadar güzel olan bu şehirden ayrılırken arkamızda bıraktığımız tercümanımız Fahreta (ben ona, Fahriye diyorum) ve babası Rıdvan Bey, sıcak ilgileriyle ailemden biriymiş gibi geldi bana. Öylesine sıcak ve öylesine candan. Ve arkada bıraktığımız Toroslar kadar eski, Toroslar kadar güzel Dinaridi Dağları. Dağların arasında vadiyi  bölen Dinaridi Nehri… Nehrin bir yanında uzayıp giden tren yolu, diğer yanında karayolu…

 

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Bosna Hersek’teki Osmanlı eserleri arasında çok önemli bir yer tutar. Külliyenin ,Saraybosna Sancak Beyi, Gazi Hüsrev Bey tarafından 1530-1543 yıllarında yaptırılmış olduğu biliniyor. Bir cami, bir medrese, bir  hankâh, han, kütüphane ve  bezistandan ibaret olan bu külliye, günümüze kadar önemini koruyarak gelebilmiş; Hasar görmüş  olsa da yaşayan en güzel örnektir. Hem Osmanlı’nın, hem de  Gazi Hüsrev Bey’in medeniyete  ve sosyal  gelişime verdiği önemin ölçüsünü göstermektedir. Gazi Hüsrev Bey Camii’ne, Bey Camii de denir. Başkent Saraybosna’da Başçarçı civarında bulunmaktadır. Külliyenin hamam  binası, Belediye  Başkanlık binası olarak kullanılmakta. Osmanlı döneminden kalma, antika eserler de orijinalliği bozulmadan korunmuş, aksesuar olarak başkanlık odasını süslemekte.

 

Gazi Hüsrev Bey’in babası  Ferhat Bey Bosnalı, annesi Üsküdarlı ve Sultan  Bayezit II’nin kızıdır. Eşi Bosnalı. Çocuğu olmamış, Bosnalılar, ona yeniden evlenip çocuk sahibi olması için adeta baskı yapmışlar fakat Hüsrev Bey kabul etmemiş ve “Çocuk için evlenmem. Bosna’da doğan bütün çocuklar benim çocuklarım sayılır” cevabını vermiştir. Bu sebeple de Bosnalılar onu çok severler. Her bayram adına bir kurban kesildiğini, çocuklara yemek  dağıtıldığını ve kendi adına yaptırdığı, Gazi

Hüsrev Bey Camii’inde her gün bir hatim indirildiğini öğreniyoruz. Her gün 30 imam gelir, her biri birer cüz okuyarak hatmi tamamlarlar. Bu  durum savaş sırasında dahi ara verilmeden devam etmiş. Öyle ki, savaşta ancak 13 imam bulunur,  gelir, bombalar altında okumaya devam ederler. Dışarıya çıktıklarında üzerlerine bomba yağdırılmasına rağmen imamlardan ölen yaralanan  olmaz.  Buna karşılık yerde 13 ölü güvercin bulurlar… Bu çok önemli  ve düşündürürcü  bir hadisedir…

 

Bosnalılar dinlerine bağlı, samimi müslümanlar. Erkekler, camilere giderler ibadet için. Camiye gidenlerin ekserisinin gençler olduğunu öğreniyoruz. Ve camiler Osmanlı döneminden kalma. Yeni cami yok. Bir tek yeni cami var, onu da Suudiler, savaş sonrası yaptırmışlar. Sosyalist rejim döneminde, erkeklerin ibadet etmelerinin yasak olduğunu oğreniyoruz. Lakin kadınlar  camilerde ibadetlerini sürdürüyorlar o dönemde..

 

Mostar’ın, Osmanlının Avrupa’daki en önemli şehirlerinden biri olduğu bilinir. Mostar  Ovası ve Mostar Çayı, bizi Mostar Köprüsüne götürdü. Ayrıca Mostar Köprüsü, Osmanlı’nın Avrupa’da vücuda getirdiği en önemli sanat eserlerinden biri. Şehri iki yakaya ayıran Mostar Çayı üzerine oturtulmuş bu nadide eser, son savaşta toz-duman olmuş. (Restore edilen bu nadide eser, elbette eskisi gibi değil. Bunu eski fotoğraflardan anlıyoruz.) İki başında camisi ve çarşısı ile bir abide görünümünde… Mostar Ovası. ..Ovayı bölen karayolu, sağlı-sollu yerleşim merkezleri, üzüm bağları ve meyve bahçeleri ile bezeli… Yolun bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında Hırvatlar ve Sırplar yaşıyor. Cami gördüğünüz yerde Müslümanlar, görmediğiniz yerde Müslüman olamayanlar yaşıyordur.  Hırvatlar ve

Sırplar…

 

Bosna-Hersek’te Müslüman olmak zor, İstanbul’da Türkiye’de Müslüman olmak çok kolay, ama Bosna’da zor, diyor Rıdvan Haliloviç Bey. Sonra ilave ediyor: “Müslümanları diğerlerinden ayıran üç önemliunsur var. Birincisi: Müslümanlar dürüsttürler. İkincisi: Müslümanlar  yalan söylemezler. Üçüncüsü: Müslümanlar emanete ihanet etmezler.” Bir bomba yağmuruna tutulmuş tarihi eserlere ve yerle bir edilen Boşnak mahallelerine bakıyoruz, bir de  bu eserlerle birlikte ailelerini yurtlarını, yuvalarını korumak uğruna  şehit düşmüş, şehitlikte yatan binlerce Bosnalıya bakıyoruz. Gerçekten Bosna’da Müslüman olmak çok zor.

 

“Neden Bosna” diye düşündüm hep. Evet. Neden Bosna. Bunca  insanın, bunca tarihi eserin katledilmesi neden? Çünkü burası Osmanlının  büyük yatırımlar yaptığı, Avrupa’nın Kudüs’ü sayılan,

üç semavi dini bir arada barındıran kanton… Bosna-Hersek kantonu…

 

Savaşın yakıp yıktığı Bosna’yı yeniden ayağa kaldırmak için kadın-erkek elele, omuz omuza yürekleri ile çalışıyorlar. Erkekler devlet sektöründe, kadınlar ise her yerde. Dükkan açmış, Boşnak böreği yapan- satan kadınlar, büfelerde garsonluk yapanlar. Otel-motel ve pansiyonlarda çalışan kadınlar . Hepsi bakımlı, hepsi düzgün giyimli… Tesettürlü  olanları  da, modern giyinenleri de şık ve bakımlı…

 

Travnik, çok özel bir yer.Burası, sular ve minareler şehri olmalı. Her yanda topraktan fışkıran su sesleri bestekarı bilinmeyen namelerle doluyor kulaklarımıza… Şehri baştan başa gezemedik ama, minare sayısı hayli fazla idi.  Travnik’te ilk tanıştığım, şehrin girişindeki Elçi İbrahim Paşa Medresesi oldu. 1706 tarihli bu medrese, bugün İmam-Hatip Lisesi görevini yapıyor. Bosna’da halen medreseler faaliyette ve o yüzden olsa gerek İslamiyet ve Osmanlı kültürü değişime uğramamış…Medreseye girdiğim zaman dikkatimi çeken şey, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosnalı Hıristiyanlar için verdiği koruyucu nitelikteki ferman oldu. Medreseden çıkınca karşı tepedeki  Osmanlı Türk  Kalesi bütün ihtişamı ile karşımdaydı. Şehri bu kaleden koruduk, diyor tercümanımız Fahreta. Kaleye çıkma şansım olmadı…

 

Bir başka önemli eser de, Alaca Camisi idi. Balkanlarda dış cephelerinde  ahşap süslemeler olan camilere Alaca Camisi denildiğini biliyoruz. Bu caminin diğer adı da Süleyman Paşa Camisi’dir. 1757 yılında Bosna Veziri Sopasalan Kamil Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.  Travnik şehrine Osmanlı – Türk mührünü vuran üç büyük eserden biri olduğu bilinir. Ayrıca Travnik için “dualı şehir, düşmeyen tek şehir“ deniliyor. Son savaşta daha doğrusu katliamda Bosnalılar şehri kaleden koruduklarını söylüyorlar.

 

Buraları Anadolu’nun herhangi bir şehri ile ne kadar da benzeşiyor. Yollar, göz alabildiğince yeşilliklerle dolu. Karadeniz’de geziyormuşuz hissini uyandırıyor insanda.

 

Blagay denilen yerde, Bujina Nehri’nin kaynağının hemen yanında kurulmuş Alperenler Tekkesi. Muhteşem bir kayanın üzerinde  yükselen dağın  altından çıkan suyun kenarında kurulmuş olan bu tekkeyi, Türklerin en büyük, en önemli tarikat önderi, Yesevi Tarikatının kurucusu, Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi Sarı Saltuk kurmuştur. Bu tekke sayesinde İslamiyetin Avrupa’ya Omanlı’dan önce gittiği bilinir.  Tekkeler ortamı hazırlamış ve Türkler Balkanları kolaylıkla almışlardır. Tekke’nin çok güzel bir mimarisi var. Tipik Safranbulu evlerine benzeyen sade bir konak. Konağın alt ve üst katında çok büyük olmayan iki balkon var. Alt kattaki balkondan merdivenle ırmağa iniliyor. Balkonun parmaklığına asılı duran bakır tası suya daldırıp, doldurduğumuz buz gibi sudan kana kana içtik.

 

Tekkenin tam karşısındaki lokantada taze balık yemenin zevki bir başka idi. Lokantalarda ya

et yersiniz, ya balık. Bir de hamur işleri. Öyle yeşil sebze, kıvırcık, marul filan aramayın, bizim karışık mevsim salatası da uğramaz sofralara. Savaştan çıkan bir millet… Muhtaç olduğu çok şey var ama onlar öncelikle bir alışveriş merkezi istiyorlar. Bir iki bölgede var, ama onlar dost  bilmedikleri bir ülkenin  açtığı müesseseden alış veriş  yapmak istemiyorlar. Blagay’daki Sarı Saltuk, Yesevi Hazretlerinin yüz bine yakın öğrencisinden biridir ve İslam dinini tebliğ için buralarda bulunmaktadır.

 

Buraya kadar, Bosna’da görüp hissettiklerimden bir bölümü paylaşmak istedim. Tamamını yazmaya kalksam ciltlere sığmaz. Burada gerçekleştirilen toplantılar, sempozyumlar, sunulan tebliğler ve törenler erbabınca anlatılacaktır. O sebeple ben bu kadarla yetineceğim.

07.Kasım.2008

 

 

 

Formun Üstü

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar