Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 26

Manevi Gücümüz ve Biyosfer

Ruhittin SÖNMEZ

Arslan Bulut yaygın medyadaki az sayıdaki gerçek gazetecilerden biridir. Muhtelif vesilelerle özel sohbetler de yapma imkânı bulduğumuz bu arkadaşımızı hafta sonu Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansında dinledik.

Ben en çok konferans sırasında bahsi geçen Gumilev’in teorisine takıldım.

Arslan Bulut’u karamsar bir ruh halinden kurtaran, O’na umut veren en önemli konunun Gumilev adlı ünlü yazarın bir kuramı (teorisi) olduğunu algıladım. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı.

“Halkların şekillenişi, yükselişi ve düşüşü kuramı” olan “etnogenez kuramının” kurucusu L. N. Gumilev’e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır…

Gumilev bu kuramda, etnogenez sürecinin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasasını ortaya koymaktadır.

Burada Gumilev (kuramın adını verirken kullandığımız halklar kelimesi yerine) etnos kavramını kullanıyor. Etnos bir dil birliği değildir. Sosyal bir olay da değildir. Irk birliği, ideoloji ve kültür birliği de değildir.

Etnos, ortak içyapıya ve kendine özgü davranış kalıplarına sahip bireyler topluğu olarak tanımlanıyor.

Gumilev, etnosların yükselişini ve çöküşünü biyosferdeki değişimlere bağlıyor, enerji direniş seviyesini koruyabilen etnosların, varlıklarını sürdürebileceklerini belirtiyor.

Arslan Bulut’un önceki yıllarda yazdığı yazılarda da bu kurama dair notlar buldum. O’na bu kuramın nasıl umut verdiğini şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Türk Milleti’nin manevi gücü, ABD’nin veya AB’nin plânları ile bitmez. Bu güç, sadece genetik yapıdan değil, Gumilev’in belirttiği gibi biyosferden doğar. Biyosfer, hava, su, üzerinde yaşadığımız toprağı dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor. Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

“Bu bakımdan olumsuz şartlar karşısında Türk Milleti’nin moralini bozmasına hiç lüzum yoktur.
Evet, çürüyen dokular vardır. Fakat çürükler, kendi kendini imha etmekle birlikte, aynı dokuların yerlerini taze hücreler almakta, milletin genlerinde mevcut bulunan güç, nesilden nesile daha etkin bir oranda ve daha belirgin bir şekilde meydana çıkmaktadır.”

“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen bu görev bitmemiştir ve dünya durdukça bitmeyecektir. Dolayısıyla ilham ve kudretini Anadolu’dan, Trakya’dan, Türk Dünyası’ndan değil, Washington’dan, Brüksel’den alanlar kaybetmeye mahkûmdur.”

Özetlersek, Anadolu coğrafyasının bize verdikleri sadece bereketli topraklar, 4 mevsimin yaşandığı iklimi, stratejik konumu, doğu ile batıyı birleştiren köprü olması değilmiş. Bunların yanında bizi kuşatarak genlerimizi etkileyen, manevi güçlerimizi belirleyen biyosferi imiş.

****

TÜRKİYE DÜZ AKILLA ANLAŞILMAZ

Türk Milleti / Türkiye’ye dair benzer bir tespiti Alev Alatlı’nın şu cümlelerinde gördüm:

“Ülkemizi ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgü atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı adet edinin.

Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.”

Alev Alatlı’nın Gumilev’in kuramına inanıp inanmadığını bilmiyorum. Ama O’nun tarif ettiği Türkiye Gumilev’in bahsettiği kendine özgü etnoslardan biri olsa gerektir.

********************************

BİZE DÜŞEN GÖREV

Arslan Bulut yazılarından birinde “Türkiye’de son dönemlerde sahneye konulan oyun, Türk Milleti’nin ruhunu zapt etmeye yöneliktir. Ekonomik güce dayanıp sanat ve medyayı da kullanarak bir milletin ruhunu zapt etmek mümkün müdür? Bilimsel tespit olarak mümkün değildir. Çünkü bir milletin ruhu, sadece ekonomik güçle veya sanatla, medyayla oluşmamıştır…” demekte.

Fakat bütün ümidimizi biyosfere veya O’nu yaratan Tanrı’ya bağlayıp üzerimize düşen görevleri ihmal edersek herhalde doğru davranmış olmayız. Arslan Bulut da “sonuç olarak, milletin geleceğine dair zerrece endişem yok, ancak bütün arzum, herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesidir…” diyerek uyarısını yapıyor.

Son zamanlarda ülkemiz insanlarının ahlakı, iş yapma tarzı, dürüstlüğü, din anlayışına dair olumsuzlukları tespit eden düşünen insanlarımız var. Bu davranış biçiminin siyasete yansımasının ülkemizin kaderini olumsuz etkilediğine dair tespitler de çok önemli.

Ancak kötü örnekler üzerinden yapılan genellemelerle moral bozmak yerine, Atatürk’ün Türk Milletini anlatırken kullandığı yöntemin uygulanmasını daha doğru buluyorum.

Atatürk döneminde de, Türkler arasında korkak olanlar, asker kaçakları, ahlaksız insanlar da vardı. Ama O, “Türk Milleti cesurdur, çalışkandır, kahramandır, dürüsttür, ahlaklıdır” gibi cümleler kullandı.

“İlham ve kuvvetimin kaynağı milletin kendisidir. Bir sosyal heyetin mutlaka mâşeri (ortak) bir fikri vardır. Varlığımızı, istiklâlimizi kurtaran bütün fiiller ve hareketler, milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi ve eserinden başka bir şey değildir.”

Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin Kuvve-i Maneviyesi, bütün milletlerin Kuvve-i Maneviyesinin fevkindedir”  dedi.

Şub 02

İstanbul Kanalı Üzerine

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Konuları çok kolay siyasileştirerek artı ve eksileri ile onları değerlendirme ortamından uzaklaşıyoruz. Bu kötü alışkanlık sürüp gidiyor. Toplumda kamplaştırma süreci de hızlanıyor. Basit siyasi çekişmeleri aşarak ve konuları çok boyutlu ele alarak gerçekleri ortaya koymak durumundayız. Bazı metot yanlışlarından uzaklaşmaya İstanbul Kanalı tartışmalarında da ihtiyacımız vardır.

Öncelikle dünya dili olan Türkçeye ve onun kurallarına saygılı olmak gerekir. “Kanal İstanbul” yerine “İstanbul Kanalı” ifadesini kullanmak bir yanlıştan dönmek olacaktır.

Konuya İstanbul Kanalı’nın sadece gerekli veya gereksiz olduğu tartışmalarından çok;onun öncelikli bir yatırım olup olmadığı açısından da bakabilmeliyiz. Günümüzde çözüm bekleyen öyle sorunlar var ki onlara yeterince eğilmeyi düşünmeden İstanbul Kanalı’nı ele alıyoruz. Yap işlet ve devret şeklindeki bir yol diğer bazı örneklerinde olduğu gibi sorunlarla doludur. Biz bunu kendi bütçe imkanlarımızla yapabiliriz diyorsak bu da çok büyük bir iyimserliktir.

İstanbul Kanalı sadece İstanbul’u ve Marmara bölgesini değil; ülkenin bütününü de ilgilendirir. İstanbul Kanalı’ndaki bazı belirsizlikleri ve hazırlanan raporlara göre ortaya konan yanlışları gidermek durumundayız.DSİ dahil birçok meslek odasının görüşlerini bir tarafa atamayız. Yönetenler İstanbul’a sürekli ihanet etme veya yanlış yapma huylarından da vazgeçmek durumundadırlar. Yanlışlara yeni yanlışlar katmamak, konuyu siyasi bir zıtlaşma olmaktan çıkarmak, düşünen, vatandaşlık sorumluluğunu hisseden ve önce ülkem diyebilen herkesin görevi olmalıdır.

* Türkiye’de son yıllarda dev bir sorun haline gelen ve çok yönlü etkiler yaratan işsizlik çok daha öncelikli bir konudur. Bu sorunun çözümü için yatırımlara ve istihdam şartlarını iyileştirmeye ihtiyaç vardır. Ülkemizdeki siyasi istikrarsızlıklar ve itibar kaybı ekonomide geleceğe güvenin sarsılması, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çekmemizi zorlaştırmıştır. Yatırımlarda ve desteklerde inşaat sektörünün öne çıkarılması da yanlış olmuştur. Yabancı ve yerli sermayenin Türkiye’den kaçtığı, beyin göçünün arttığı bir gerçektir. Kaldı ki işsizlik sorunu sadece ekonomik boyutu olan bir mesele de değildir. Son yıllarda sosyal devlet anlayışından uzaklaşma, vatandaşı müşteri gibi görme anlayışı bilhassa 1980 sonrası bazı olumsuzlukları da doğurmuştur. Gelir dağılımındaki bozukluklar, her alanda rantı ençoklaştırma gayretleri devletin sosyal fonksiyonlarını ve görevlerini aksatmıştır. Geleceğe güven duygusunun zayıflaması ortaya çıkmıştır. Türk Milletine mensubiyet duygusunun yerine; etnik, mezhep, cemaatleşme (dışa kapalılık) ve aşırı hemşehrilik duygularına nispeten terk etmesi dikkat çekmektedir. İşsizlik moral ve ahlaki değerleri sarsmış, yolsuzluklar ve nepotizm sosyal dokuda kan kaybına sebep olmuştur. İşsizlik artan cinayet, yaralama, öldürme, kadına şiddet, boşanma ve intihar gibi sosyal olayları tetiklemiştir. Yargıya güvenin azalması, silahlanma eğiliminde artışta işsizliğin etkileri dışlanamaz.

* Vatandaşın yaygın işsizliğin yanında toplumla yabancılaşması,geçici koruma altına alınan yabancılar için 40 milyar dolar harcanması, bazı bakımlardan bunların imtiyazlı hale gelmesi, vatandaşlığın açık artırmaya çıkarılır gibi 250.000 dolara satılığa çıkarılması, işsizlikle beraber moral değerleri yıpratmıştır. Toplumumuzda dayanışma ve biz şuurunun yerine ben şuurunun zirve yapması işsizlikle ilgisiz değildir.

* Bize göre, üretim için gerekli ithal girdilerini içeride üretmek, ara malı üretimini Türkiye’de yapmak ve desteklemek, ithal ikameye gitmek İstanbul Kanalı’ndan çok daha önceliklidir.

* Siyasi savurganlık ve kamuda sürekli dikkati çeken israf, fonların amacına uygun kullanılmaması ve kırsal alandaki ağalığa özenme örneklerinin giderilmesi ve zihniyet değişikliğine olan ihtiyaç kanaldan çok daha önceliklidir.

* Özellikle İstanbul’da ulaşım ve otopark sorununun giderilmesi, yüz kızartıcı iş kazalarının ve daha doğrusu iş cinayetlerinin önlenememesi kanaldan çok daha önceliklidir.

* İhtisasa ve liyakata saygı gösterilmesi, kuvvetler ayrılığı prensibine ve hukuk devletine riayet ve iyileştirilmiş demokratik parlamenter sisteme dönüş için gerekli sürecin hazırlanması kanaldan çok daha önceliklidir.

* Ülkemizin özellikle kırılan itibar ve dış güveninin tekrar kazanılması, Türkiye’nin sıradan bir Ortadoğu ülkesi olmadığının tekrar ortaya konulması kanaldan çok daha önceliklidir.

* Tarım ve hayvancılıktaki sorunların giderilmesi, üreticinin diğer bazı ülkelerde olduğu kadar desteklenmesi, tarım alanlarının boşalmaması ve betonlaşmaması yine kanaldan önce düşünülmesi gereken bir konudur.

* Üretim yerine ithalatı çözüm olarak görme yanlışı ve son yıllarda patlayan ithalat anlayışının giderilmesi kanaldan çok daha önceliklidir.

* Asgari ücretin tespitindeki yanlışların giderilmesi ve onun vergi dışı bırakılmasının sağlanması yine öncelikli bir konudur.

* Okul öncesi eğitime ağırlık verilerek çocuklarımızın iyi bir vatandaş ve kendilerine Türk Milletine mensubiyet şuurunun kazandırılması yolunda devletin kaynak ayırması, belediyelerimizin daha fazla kreşler ve anaokulları kurması, gençliği bir takım gurupların elinden kurtarıcı yurtların kurabilmesi için gereğinin yapılması yine kanaldan önce gelir.

* Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirecek ve yeni terör örgütleri doğurabilecek yabancı kaynaklı nüfusun vatandaşlığa geçirilmesi yolunda yeterli maddi destek sağlanmadan dış baskılara boyun eğilmesinin düzeltilmesi yine önceliklidir. Harcanan 40 milyar doları hammadde yatırımlarına ve ara malı üretimine destek de kullansaydık;üretimi dışa bağımlı kılmazdık. Cari açığı da daha kolay azaltabilirdik.

* Geçici koruma altındaki Suriyelilere ve diğerlerine harcanan paranın önemli bir bölümünün başta İstanbul’u depreme hazır hale getirici faaliyetlere ayrılması, iyileştirici faaliyetlerin artırılması ve toplanma alanlarının korunması yine kanaldan önce gelir.

* Yıllardır İstanbul’a yönelen iç göç hareketlerini hafifletmek, göç edenleri göç ettikleri şehirlerde istihdama kavuşturmak yerine, İstanbul’a mevcut sorunları daha da ağırlaştırıcı yeni bir şehir ilave etmek, sorunları ancak büyütebilir ve içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Kanalı konuşurken bunu da hesaba katmak gerekir.

* 1936 tarihli Montrö sözleşmesi ile egemenlik haklarımız boğazlar üzerinde tesis edilmiştir. Milletlerarası bir komisyonun denetimine terk edilmek yerine; bizim boğazlar üzerindeki haklarımızı belirleyen bu sözleşmeden rahatsız olmayı doğrusu anlayamıyoruz. Montrö’nün ne kazandırdığı ortadadır. Bize bu sözleşmenin kaybettirdiklerinden bahsedenleri doğrusu hayretle karşılıyoruz. Türk egemenliğini savunanları “Montrö lobisi” olarak suçlayanların acaba hangi lobilerin mensubu olduklarını da doğrusu merak ediyoruz.

* Çarpık ve üretim dışılığı teşvik eden özelleştirme ve daha doğrusu satılan tesislerimizi yabancılaştırma amacı güden özelleştirmelerden uzak durmayı kanaldan önce düşünmek durumundayız.

* Son yıllarda başarılarla dolu harp sanayiinde yerli ve milli üretimi artırıp çeşitlendirebilmek, çeşitli engellemeleri, hatta muhtemel sabotajları aşabilmek için gereğini yapabilmek ve bu alana daha çok kaynak ve ilgi ayırabilmek kanaldan önce gelir.

* KKTC’de bir deniz üssünün kurulma çalışmaları kanaldan önce düşünülmeli idi.

* Türkiye’nin jeopolitiğini fark edebilmek, bunun doğurduğu imkânları kullanabilmek, değişen dünya ekseninin Atlantik’ten Ortadoğu ve Asya’ya kaydığını görebilmek, jeopolitik gücümüze dayanmak, sadece ittifak merkezli hareket etmemek anlayışı kanaldan önce gelir.

* Gençliğe ve geleceğimize dönük uyuşturucu ve gıda terörüne karşı gerekli tedbirleri almak, yapılan güzel hizmetleri artırabilmek yine kanaldan önce gelir.

* Yerli ve milli ilaç sanayini geliştirebilmek için kaynak ayırmak ve desteklemek kanaldan önce gelebilir.

Anadolu coğrafyası üzerinde egemenlik haklarımızı perçinleyen Montrö Sözleşmesini yapanları ve bu uğurda emeği geçenleri, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saygı ve rahmetle anmayı bir görev biliriz.

Şub 17

Bütün Hocalar Böyle Olsa…

Ruhittin SÖNMEZ

Bazen çorak bir arazide, hiç ummadığınız bir anda, göz alıcı bir çiçek görüverirseniz ve içiniz tatlı bir sevinçle dolar ya.

Ben de “saçının bir teli göründü diye Müslüman kadınları Cehenneme gönderen, Kur’an kursuna bir tuğla koyanı da Cennette köşkle müjdeleyen” din adamlarının arasında İslam’ın özünü / ruhunu anlatan bir hoca/bilim adamı gördüğümde böyle oluyorum. (Belki ismimin “dinin ruhu” anlamına gelmesinin de bir tesiri vardır.)

“Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok! / Allah Resulünün bize anlattığı, yaşadığı ve bize teklif ettiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!”

Bu acı hakikati söyleyebilen Hoca’nın Diyanet mensupları tarafından “dinden sapmışlardan” sayılacağından endişe edebilirsiniz. Fakat bu sözlerin sahibi de Diyanet camiasından. Osman Egin DİB’na bağlı bir eğitim merkezinin (HAGEM) müdürü. Bu ve aşağıda not aldığım sözleri ifade ettiği yer ise Habertürk’te Veyis Ateş’in sunduğu “Büyük Sorular” programı.

Osman Egin’i ilk defa dinledim. İslami bilimlere vakıf olduğu hemen anlaşılan ve meselelerin özünü akıcı, zarif ve naif bir üslupla anlatabilen bir hoca.

Canlı yayında tamamını izleyemediğim için, youtube’dan tamamını yeniden izledim. Ve “keşke bütün hocalar böyle olsa” dedim.

Osman Egin özeleştiriden hiç sakınmayan biri. Diyanetin müftü ve hocalarını da dahil ederek, özellikle “dini anlatarak maişetini temin edenlerin” ve “dindarların” sorumluluğunu vurguladı.

“Din adamlarının ve dindarların dini temsil etme noktasında ciddi problemleri var.”

“Oysaki Hazreti Peygamber dini tebliğ ederken eyleminin sesi söyleminden çok çıktı. Bizim söylemlerimiz var, boğazımızdan aşağı geçmeyen.”

“Diyanet mensupları kendileri model insan olabilmeli.”

“Biz İslam’ı yaşamadığımız gibi, söylemlerimize bile yansıtamıyoruz” dedi.

*************************************

PEYGAMBERİN FAKİR SEVGİSİ, CUMHURBAŞKANININ ZENGİN SEVGİSİ

Programı izlerken birçok yeni bilgi de öğrendim. Şu ana kadar pek duymadığımız bir hadisteki Allah Resulünün duası benim için çarpıcı idi: “Gönlümdeki fakir sevgisini artır.”

Aklıma 80’li yıllarda, dönemin başbakanı ve sonra Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın söylediği “ben zenginleri severim” sözü geldi.

Bir de “Bütün Müslümanlar zengin olmalı, ben de bir Müslüman’ım, o halde ben de zengin olmalıyım” inancıyla “kul hakkı” yemeye doyamayanlar geldi.

*************************************

KOMŞUNUN İNANCINA SAYGI

Osman Egin Almanya’da görev yaptığı sırada yaşadığı mahallede Müslümanların yarısı Sünni, yarısı alevi imiş. Kasaptan alışveriş yaparken, kasabın sorusu üzerine “İmam” olduğunu söylemiş. Kasap elindeki bıçağı bırakıp “ama ben Aleviyim” demiş. Hoca’nın cevabı çok hoş: “Kardeşim ne olursan ol, yeter ki iyi bir et ver” demiş. Alevi dedesi olan bu kasapla yıllardan beri dostluğunu devam ettiriyormuş.

Alevi esnafa bu insani davranış esasen program içinde anlatılan bir hadisteki peygamber tavrı ile ne kadar uyumlu:

Hazreti Peygamberin “en yakın komşularınızdan başlayarak sadaka verin” sözleri üzerine bir sahabi “ben çok fakirim, ancak bir tabak yemek paylaşabilirim. En yakın komşularımdan biri Yahudi diğeri Müslüman, hangisine vereyim” diye sorunca Şanlı Peygamberimizin cevabı “hangisinin kapısı sana yakınsa ona verirsin” olmuş. Sadakada din ayrımı yapılmasını istememiş.

Oysaki günümüzde sadaka verdiği kişinin namaz, oruç gibi ibadetlerini araştıran Müslümanların tavrı bu anlayışa uymuyor. Alevi komşusunun verdiği yemeği yemeyen Müslüman’ın davranışı da öyle.

Osman Egin Hoca “Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!” tespitini boşa yapmamış.

*************************************

SAYI DEĞİL NİTELİK ÖNEMLİ

Bazen yaptığımız sosyal faaliyetler, yazdığım köşe yazılarımdan kaç kişi etkileniyor ki” diye ümitsiz bir merak içine girerim.  “Toplumu etkileyebilecek çapta bir faydası yoksa (herhangi bir maddi kazancı olamayan) bunca emek, bunca gayreti sarf etmeme değer mi?” diye düşünürüm.

Bu kaygımı kovmak için “bir kişi bile olumlu etkilenir, benden öğrendiği bilgiden maddi veya manevi olarak yararlanırsa benim için yeterli olmalı” diye kendimi teselli etmeye çalışırım.

Bu konuda Azerbaycanlı sanatçı dostum İftihar Piriyev’in sözü bana yardımcı olur.

Bundan birkaç sene önce Azerbaycan Devlet Tiyatrosunu Kocaeli’ye davet ettik. Tiyatronun Müdürü ve sanatçısı İftihar Bey’in yönettiği güzel tiyatro eserini izlemeye gelen seyirciler Sabancı Kültür Merkezi salonunu yeterince doldurmadı. Bütün salonu dolduramadığımız için üzüntümü ifade ettiğim İftihar Bey bana unutamadığım o sözü söyledi:

“Hiç üzülmeyiniz. Biz bütün salon doluyken de bazen salondaki bir kişi için oynarız. O bir kişi salonda varsa maksat hasıl olmuştur” dedi.

Bu bakış açısının ne kadar İslami olduğunu Osman Egin Hoca’nın TV programında örneklerle yaptığı değerlendirmeden öğrendim:

“5-6 sene peygamberlik görevinden sonra Hazreti Peygamberin etrafında sadece 15-20 inanan kişi olabilmişti. Bu duruma bakıp ‘acaba görevimi iyi yapmadım mı?’ endişesine kapılan Şanlı Peygamberimiz Yunus Suresinde yer alan bir ayetle uyarılmış.”

“İnsanları mümin olsunlar diye onları zorlayacak mısın?” Bu ayetle Allah “sen benim verdiğim görevi yapmaya yoğunlaş” diye uyarmış oluyor.

Günümüzde “biz dindarların sayısını artırmaya çalışıyoruz. Allah ise niteliğini artırmayı önemsiyor.”

Esasen nitelik artırılırsa sayı arkadan çoğalır.

Bir başka örnek de Nuh Aleyhisselam. “Hazreti Nuh 950 sene peygamberlik yaptı. Küçük bir gemiyi dolduracak kadar inananı olmadı. Hatta eşi ve oğlu bile O’na inanıp gemiye binenlerden olmadılar.”

O halde, kuru kalabalıkların olduğu yerde olmak yerine, nitelikli insanlarla yol arkadaşlığına talip olacağız. “Biz seferle sorumluyuz, zaferle değil” deyip yola devam edeceğiz.

 

 

 

Şub 17

Kahramanlar Ve Hainler

Av. Mustafa ÖZKURT

Vatanperverlerin unutmaması gereken en önemli husus Türk’ün kızı, kadını ve erkeğinin yaman olduğudur. Fakat bunun yanında Türk kimliğini taşıyan haini de çok yamandır.

Düşmanla mücadele kolaydır. Ona göre tedbir alınır. Asıl zor olanı ve en tehlikelileri, senden gözükürken, sana hain olanlardır.

Çoğu masal şeklinde yazılan tarih kitaplarında hep kahramanlar ön plana çıkarılır. Bunları okuduğumuzda tarihi yazanların kahramanlar olduğu izlenimi ediniriz. Oysa gerçekte iz bırakan kahramanlar kadar hinlerde tarihe yön vermişlerdir.

Belki hainler olmasaydı aklını kullananlar için ders alınacak bir tarihte olmayacaktı.

Tarihi doğru kavrayabilmemiz için gerçek tarihçilere büyük iş düşmektedir. Tarihçiler olayları aktarırken, kahramanlar kadar hainleri de yazmalıdırlar ki, gelecekte insanlar yanlışa düşmesin.

Tarih yalnız devlet ve milletlerin tarihinden ibaret değildir. Özelde ailelerin ve boylarında tarihleri vardır.

Bu vesileyle genç kardeşlerimle konuşurken benden yaşam hakkında tavsiyeler istediklerinde; onlara “Bir resim çektiriniz ve evinizin en göze çarpan yerine bir çerçeve içine asın. Her sabah kalktığınızda resminize bakın. Bu gün ne yapmalıyım ki yarın çocuklarım ve torunlarım resmime baktıklarında benimle iftihar etsinler. Demelisiniz”  diye ilk önce bunu tavsiye ederim.

Çocukları ve torunları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf DENKTAŞ’ın resmine baktıklarında onunla iftihar ettiklerinden eminim.

Ne yazık ki, aynı şeyi bazıları için söylemek mümkün olmamaktadır.

Devletin başında olanlar; ülkelerini temsil ederler. Bu nedenle şahsi fikirleri, zaafları, dini, felsefi, politik inançları ne olursa olsun, duygusallıktan uzak kendi ülke menfaatlerini, halde ve gelecekte ön planda tutmakla sorumludurlar.

Bu sorumlulukları kanunları bir tarafa bırakalım, öncelikle ahlaki görevleridir.

Devlet adamları ülke menfaatini günlük çıkarlara göre değil, ülkenin geleceğini düşünerek davranmak zorundadırlar. Bu aynı zamanda onların namus ve şereflerine bırakılmış vazgeçemeyecekleri bir alandır.

Özellikle devletin başında olan bir şahsın milli tarih şuuruna mutlak olarak sahip olması şarttır. Bundan yosun olanlar rüzgârda savrulan çöpler gibi bir sağa, bir sola savrulur durur. Ancak günü kurtarmış olur, düşmanın ekmeğine yağ değil, kaymak ve bal sürmüş olurlar.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine kaderin bir cilvesi olarak Cumhurbaşkanı olan Mustafa AKINCI için milli tarih şuurundan bahsetmek mümkün gözükmemektedir.

AKINCI, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde aşırı solun hâkim olduğu dönemde öğrenimden çok, eğitim görmüş olan 68 kuşağından bir kimse olup, halen 1968 de bırakılan kırsal alanda gezinmektedir.   Böyle durumlar beni hiç şaşırtmamaktadır. Zira Türk Milletini tanıma konusunda birçok bilimsel araştırma ve kanaatler ortaya konulmuştur. Ancak üzerinde en az durulan hususta haininin ne kadar çok olduğudur.

Ehli vicdan sahibi ve uzun zaman dışişlerinde görev yapmış bulunan Rahmetli Kamran İNAN “Haini en çok olan ülke Türkiye” diye bir tespit yapmıştı.

Sayın Kemal ÖZTÜRK ihanetin edenlerini şöyle sıralamaktadır.

1. Milli şuuru olmayanlar ihanet eder, 2. Güce tapanlar ihanet eder, 3. Vatansız ideolojiler ihanet ettirir, 4. Kişisel menfaatini düşünenler ihanet eder, 5. Kibir, nefret ve kin ihanet ettirir.
Demektedir.

Kırk yılı aşkın bir süreden beri siyasetin içinde olan ve Kıbrıs gerçeğini herkesten daha iyi bilmesi gereken kişilerin başında Mustafa AKINCI gelmektedir.

Öyle ki; Rumların adayı Enosis’e götürme yolunda Kıbrıs Türk’ünün başına 1963 yılından beri neler getirdiğini ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti’nin hangi şartlar altında kurulduğunu çok iyi bilmektedir.

Cumhurbaşkanı olduğu devlet bütçesinin %36’sını Türkiye’nin ekonomik yardımları olduğunu, (Anadolu Türkleri kendi refahlarından kısarak) aldığı maaşın da Türkiye’den karşılandığını, görmezden gelmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayat veren su ihtiyacı 2015 yılından beri Türkiye tarafından karşılandığı unutulmamalıdır.

Mustafa Akıncı, İngiliz The Guardian’a verdiği mülakatta kısaca  ”Kıbrıs’ta federal çözüme varılması gerektiğini, federal çözüm üretilmezse bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceğini” ileri sürmekle başında bulunduğu bağımsız devleti inkâra yönelerek, devlet başkanlığına, Rum Valisi olmayı yeğlemiştir. Tarih onu Türk’ten fazla, Yunan yanlısı bir siyasetçi olarak daima anacaktır.

Oca 14

Mondros mu? Sevr mi?

Halil ALTIPARMAK

Ülkede, bugüne kadar, ne vicdanî, ne hukukî, ne tarihî, ne millî hiç bir değeri olmayan bazı tartışmalar süre gelmiştir.

Bu tartışmaların en önemlilerinden birisi; Lozan Anlaşması’nın tartışılmasıdır. Bir diğer tartışma konusu; Sevr imzalandı mı, imzalanmadı mı? Vahdettin imzaladı mı?

Bir kere Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin TAPUSUDUR! Bu anlaşmadaki eksiklikler, fazlalıklar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul edip benimseyenler arasında yapılabilir. Lozan’da, İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmiş bir ülke olarak masaya oturmadık. Kanımızın son damlasını kullanarak, onların maşası olan Yunanistan’ı yenerek oturduk. I. Dünya Savaşı’nın galip büyük devletleri, Türk Milleti’nin verdiği Millî Mücadelesi ile Sevr’i kabul etmeyeceğini anlatması yüzünden biraz yumuşatılmış bir Sevr uygulayabilmek için masaya oturdular. Bu gerçekleri ayrıntıları ile zamanı geldikçe anlatırız, anlatıyoruz. Millî Mücadele başladığı için galip devletler, 1921 ve 1922 Martlarında Sevr’i yeniden gözden geçirme girişiminde bulunmuşlar ve bu girişimlerini de İstanbul Hükümeti nezdinde yapmışlardır. Ama, bu girişimler, Ankara nezdinde ciddi bulunmamıştır ve oyunları bozulmuştur.

Sevr Anlaşması, bize sorularak, bizim fikrimiz alınarak, kabul edip etmeyeceğimiz merak edilerek hazırlanmış bir anlaşma değildir ki, senin imza edip etmemen onlar için önemli olsun! Almanya ile Versay, Avusturya ile Sen German, Macaristan ile Triyanon ve Bulgaristan ile Nöyi Anlaşmaları için o yenilen devletlerden izin  mi aldılar? Onlara, yahu bu maddeleri kabul eder misiniz diye sorarak bir incelikte mi bulundular?

Bırakın artık, bu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Düşmanlığını!

Bırakın artık, Çanakkale’de sarsılan, Millî Mücadele ile dünya hakimliğinin sonu görünen İngiltere ağzı ile konuşmaları!

Sevr anlaşmasını imzalasan ne olur, imzalamasan ne olur? Vahdettin imzalasa ne olur, imzalamasa ne olur?

Sevr, 433 madde olarak hazırlandı ve önümüze, UYGULANMAK üzere konuldu! Türk Milleti de, diğer yenilen devletler ve milletlerden daha büyük bir cesaret ve yiğitlik göstererek Lider Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları sayesinde SEVR’i yırttı ve tarihin çöplüğüne attı.

Lozan’ı tartışabilmek için önce Sevr’i bir masaya yatırmak gerektir. Gerçekten, iyi niyetli bir tarihçi için Lozan ile ilgili konuşmak, ancak, Sevr ile karşılaştırması yapılarak olmalıdır. Bu karşılaştırmayı yapmadan Lozan’ı kötüleyen tarihçi, İngiliz ağzı ile konuşuyor demektir, kimse kusura bakmasın.

Ben de bugüne kadar, Lozan – Sevr karşılaştırması anlayışıyla bakmıştım. Halbuki, Mondros’u da gayet iyi biliyorduk. Ancak, EZBER BOZMA DÜŞÜNCESİ HAKİM OLMAYA BAŞLAYINCA gördük ki, Lozan’ı, zaten bu anlaşmalarla karşılaştırmaya bile gerek yok.

Esas olan; Mondros ile Sevr’i karşılaştırmaktır.

30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan Ateşkes Anlaşması maddeleri nelerdir ona bakmalıyız. Bu Anlaşma, Agamemnon Zırhlısı’nda, İtilaf Devletleri adına İngiliz Amiral Caltrop ve bizim adımıza da Bahriye Bakanı Rauf Bey imzaladı. 25 maddelik bu Anlaşma’nın bazı maddelerine bakalım:

– Boğazlarımız, galip devletler için açılacak ve istihkamlarımız işgal edilecek

– Savaşta aldığımız esirler geri verilecek

– Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli olandan fazla asker terhis edilecek

– Savaş Gemilerimiz Limanlarda göz hapsinde tutulacak

– Galip devletler, güvenliklerinin tehdit altında olduğunu gördükleri yerleri işgal edebilecekler

– Limanlar ve demiryolları bu devletlere açılacak, ancak, başka devletlere kapatılacak

– Bu devletler isterse, Kafkasları boşaltacağız, Toros Tünellerini işgal edebilecekler

– Telsiz ve telefon hatları denetlenecek

– Hicaz, Asir, Yemen, Suriye, Irak, Bingazi, Trablus’taki Türk birlikleri teslim olacak

– Almanya ve müttefikleri ile bütün ilgimizi keseceğiz

– Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas’ta karışıklık çıkarsa bu devletler tarafından işgal edilebilecek

Silahlarımız zaten, asker terhis olacağı için gereği kadar kalacak ve gerisi teslim edilecek.

Şimdi herkes, Mondros mu, Sevr mi düşünmeye başlasın bakalım…

Gelecek hafta aynı konuya devam edeceğiz.

 

 

Oca 09

2020’de Ekonomik Tablo

 Esfender KORKMAZ

                2019 üçüncü çeyreğinden sonra, GSYH da başlayan büyüme, 2020’de devam edecektir. 2020 birinci ve ikinci çeyreğinde baz etkisi nedeniyle daha yüksek büyüme olur. Ancak, 2020 büyüme oranı, İMF tahminine yakın yüzde 3 dolayında gerçekleşir.

Son verilere göre, Türkiye de nüfus artış hızı yüzde 1.47 olarak açıklandı. Bu şartlarda 2020 global büyüme oranı yüzde 3 olursa fert başına büyüme oranı da yüzde 1.51 olacaktır. Ekonomide gelir artışının göstergesi fert başına büyüme oranıdır. Yüzde 1.5 oranında bir gelir artışı ile Türkiye’nin yatırım yapması ve dış borçlar için TL olarak kaynak yaratması zordur. Türkiye’nin kalkınmayı sürdürmesi için sanayi sektöründe  yatırım yapması ve en az yüzde 6 büyümesi gerekir.

 

 

2020 enflasyon oranı yüzde 10 dolayında olur. 2004 yılından bu güne kadar Türkiye bu seviyede bir kronik enflasyon yaşıyor. 2020 yılı için siyasi iktidarın yapısal sorunları çözmek için ilan ettiği bir program ve bir planı yoktur.

2020 de, döviz kurları artar ve fakat yeni bir kur şoku yaşamayız. Çünkü 2019 son günlerinde Dolar/TL kuru 5.95 dolayındadır. Bu demektir ki, MB TÜFE bazlı reel kur endeksine göre TL yüzde 25 daha düşük değerdedir. Yani riskleri de katarsak Dolar denge kurunun 5 lira ve altında olması gerekir. TL’nin yüzde 25 daha düşük değerde olması yeni bir kur şokunun etkisini azaltacaktır. Buna rağmen MB beklenti anketi, 2020 sonu dolar kuru tahmini olan 6.3527 tahmini düşüktür. Zira, 2019 sonuna göre kurdaki yıllık artış yüzde 6,77 oranında oluyor.· Döviz, Türkiye’nin yumuşak karnıdır. Kur artışı yönünde de etkili olabilecek sorunlar vardır;· Büyüme başlayacağı için ithalat talebi artacaktır. Yeniden cari açık oluşacaktır.· Döviz kazanma imanları sınırlı olduğu için dış borçları çevirmekte yeni dış borçlanmaya ve taze dövize ihtiyaç vardır.· 2020 enflasyon oranı yüzde 10’un üstündedir.

Hükümetin MB döviz kararlarına müdahale edeceği, ”faizin tek rakama ineceği açıklaması ile anlaşılmıştır. Faizler tek rakama iner ve mevduat faizleri eksiye dönerse döviz talebi artar ve kur artar. Bu şartlarda, iç siyasette ve dış politikada önemli bir sorun yaşamazsak, dolar kuru 2020 sonunda 6.54 dolayında olur. Dış ticaret açığı 2019 yılında geriledi. 2020 dış ticaret açığı 2018 seviyesinin üstünde yaklaşık 220 milyar dolar, ihracat 190 milyar dolar ve dış ticaret açığı da 30 milyar dolar olur.

Cari açık MB beklenti anketinde olduğu gibi 13 milyar dolar  dolayında gerçekleşir.2020 ihracatta daha yüksek artış olmaz… Çünkü 2019 yılında, iç talebin düşük olması firmaları ihracata zorladı, dış talebin de elverişli olması ihracat imkanlarını artırdı.2020 de, ihracat için dış talepte daralma bekleniyor. Zira ABD’de son imalat sanayii verileri sektörel bir daralmaya işaret ediyor. Amerikan Merkez Bankası FED resesyon riskini düşürmek için faiz indirimine gittiğini açıkladı. En çok ihracat yaptığımız Almanya da  resesyona riski arttı.

Avrupa Birliği (AB) çapında büyüme hızının 2019’da yüzde 1.8’den 2020’de yüzde 1.2’ye gerilemesi bekleniyor. Bu şartlarda ihracatta yüksek bir artış olmaz. GSYH’da büyüme ile ithalat artıyor ve cari açık oluşuyor. 2019 da aşırı değerli kur nedeniyle ithalat daha pahalı oldu… GSYH’da küçülme de ithalat talebini düşürdü. Dış ticaret açığı daraldı. Cari fazla oluştu. Ekonomi yönetimi üretimde ithal girdi payını düşürmek için bu güne kadar plan ve proje yapmadı. Gerçekte ithal girdi sektörlerinde ithal ikamesi politikası uygulanması ve yatırım teşviklerinin bu alanlara yönlendirilmesi gerekir. İşsizlikte, üretimde ithal girdi oranının yüksek olması nedeni ile enflasyon gibi kronik yapı kazanmıştır. Bu alanda da ufukta bir istihdam politikası görünmüyor. Yüzde 13 veya 14 olması sorunun büyüklüğünü değiştirmez.

(Yeniçağ- 29 Aralık 2019)

Oca 09

İstanbul İçin ABD Raporu!

Arslan BULUT

                Kanal İstanbul Projesi hakkındaki yazılarım üzerine okurlardan, “konunun derin bağlantılarını da yazın” diye talep geldi. Aslında “İstanbul senaryoları”nı, yıllar önce “Küresel Haçlı Seferi” adlı kitabımda Aytunç Altındal’ın verdiği bilgileri de ekleyerek incelemiştim.

Altındal’a göre “Büyük Ortadoğu Projesi ile İstanbul tarafsız bir komisyon tarafından yönetilecek. Kurulması tasarlanan Birleşik Ortadoğu Devleti’nin böylece başkenti olacak. Türklüğün izleri silinecek. Bölge uluslararası serbest bölge haline getirilecek. Nüfus çoğunluğu Türklerden gayrimüslimlere geçecek. Sur içi Vatikan tarzı bir yapıya kavuşacak.”tı…

Bu tespiti doğrulayan bir açıklama da Barzani ve adamlarından gelmiş, “İstanbul’u ortak başkentimiz olarak görmek istiyoruz” denilmişti. Talabani de 1996 yılında, “Hayalim, İstanbul’un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri” demişti.

Altındal ise şöyle diyordu:

1948’de Max Weston Thornburg, ‘Türkiye nasıl yükselir?’ adlı bir rapor hazırlıyor, 1949’da da yayınlanıyor. Bu raporda ‘1950 yılında seçimler yapılacak ve Demokrat Parti iş başına geçecek’ deniliyor. Raporda, yapılacak işler arasında birinci olarak, İstanbul’da istimlak var. İstimlak sonunda İstanbul’un üç vilayete bölünmesi, Kadıköy-Üsküdar’ın bir vilayet, Eminönü, Fener, Balat, Edirnekapı’ya kadar, Sultanahmet ve Ayasofya’nın da içinde olduğu merkez bölgenin bir vilayet ve geride kalan bölgelerin bir vilayet olması planlanıyordu.

Ortadaki merkez bölge ise üç dinin merkezi olacaktı. Fener Patrikhanesi’nin Vatikan modeli ile genişletilmesi, aynı şekilde Yahudiler için büyük bir sinagog inşa edilmesi ve Sultanahmet Camii’nin de Müslümanların merkezi yapılması öngörülüyordu. Ayrıca Kariye Camii de ‘Makarrı Hilafet’ olarak tespit ediliyordu. Bütün istimlak faaliyetleri bu merkezlere göre planlanıyordu. İşte bu üç din merkezinin çevresinde bulunan yerlerin açılması için… Demek ki, 1949’da İstanbul’un Bizanslaştırılmasını gündeme getiren ABD’dir. Ancak bir de 1919’da bir Marmara devleti projesi de vardı.

İşte Menderes’in milletvekillerine hitaben “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz?” demesinin ardında yatan cüret, bu Amerikan planından kaynaklanmıştır. Menderes, bu istimlaklerin neredeyse tamamını yaptı. Gerçi, proje yarım kaldığı için iyi de oldu. Eminönü’ndeki pislik de istimlak edilerek ortadan kaldırıldı.

– 1963-1964 yıllarında Haşim İşcan, belediye başkanı iken bu proje yeniden gündeme getirildi. Haşim Bey öldü, ondan sonra ilginçtir 84 gün süre ile İstanbul Belediye Başkanlığı’na Fenerbahçe kulübünün başkanı Faruk Ilgaz vekâlet etti. Ondan sonra da Fahri Atabey belediye başkanı seçildi. 84 günlük vekâlet döneminde bu proje, o kadar taraftar bulmuştu ki, Faruk Ilgaz İstanbul belediye başkanlığına seçilebilseydi, bu projenin taraftarları, İstanbul’un üçe bölünmesi ve üç ayrı vilayet haline getirilmesini çok zorlayacaklardı.

-Demirel ise bu projeye başlangıçta çok sıcak bakıyordu ama sebebini bilmediğim bir şekilde birdenbire çark etti.

Bugün en büyük problem, İstanbul’un Büyük Orta Doğu projesi için merkez üs olarak görülmesidir. Neden merkez görülüyor, işte geçmişte var olan projeler gereği ve Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olarak kabul görmesine itirazlar veya “Ankara, Türkiye’nin başkenti olabilir ama Büyük Orta Doğu projesinin başkenti İstanbul’dur” şeklindeki görüştür.

Siyaseten İstanbul’un statüsü uluslarüstü olacak! Bunu nasıl sağlayacaklar? En yakın zamanda Montrö Antlaşması’nı da gündeme getirecekler ve Boğazlar’ın kontrolü uluslararası bir komisyona devredilecek. Bunun için en çok çalışan da Rahmi Koç’tur!” (Bu röportaj, 2004 yılında yapılmıştır!)

Kanal İstanbul projesi ile birlikte Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması da tamamlanacak! Bütün işler Thornburg raporuna göre yapılıyor!

 

 

Oca 09

ABD’nin Karadeniz Hedefi

Ahmet GÜRSOY

Yeniçağ-28 Aralık 2019

                Rahmetli Aytunç Altındal, yıllar önce bugünkü kanal projesini bir röportajda dile getirmiş. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Türkiye’yi ziyaret etmişti. Bu ziyaretle ilgili Aytunç Bey, Rice’nin niçin Türkiye’de bulunduğunu ve ne istediğine dair bir değerlendirmede bulunmuş.

Aytunç Altındal şöyle demiş:”Türk basınında ne hikmetse yer verilmeyen fakat muhtemelen yarın veya öbür gün en geç Condoleezza Rice’ın açıklayacağı başka bir olay var. Bu geliş gidişler içinde bundan hiç söz edilmedi. Nedir o? ABD Deniz Kuvvetleri’nin donanmasının Karadeniz’e çıkma isteği var. Ve bu bizim Montrö anlaşmamızın 11 ve 12. maddelerinin ihlal edildiği takdirde çıkabiliyor. Demek ki Montrö gündemde. Ve diyor ki ABD; ‘Benim Akdeniz’deki donanmamı ben Karadeniz’e çıkartacağım’. ‘Bana izin vereceksin’ diyor Türkiye’ye…

“Türkiye’de bağımlı basının elbette milli çıkarlarımızla ilgili meselelerde gerekli bilgileri duyurmasını beklemiyoruz. Nitekim o günlerde bu bilgileri vermediler. Halen daha, Kanal İstanbul projesini savunmaya devam ediyorlar.

Etsinler bakalım. Sürüp gelen gelişmeler işin içinde ABD olduğunu  doğruluyor. Hatırlayalım:6 Şubat 2003 tarihinde AKP Hükümetinin TBMM’ye sunduğu “Türkiye’deki askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme, geliştirme, inşaat ve tevsi çalışmaları ile altyapı faaliyetlerinde bulunmak amacıyla ABD’ye mensup teknik ve askeri personelin 3 ay süreyle Türkiye’de bulunmasına (…) Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca izin verilmesi” diye bir tezkere hazırlığı vardı. Yine hatırlayalım. Bu savaş tezkeresi, “62.000 yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de kalmasını istiyordu.

“Başka? Ayrıca, yabancı askerlerin önemli stratejik merkezlerde konuşlanmasına izin vermesini istiyordu. Özellikle Akdeniz ve Karadeniz limanları büyük önem arz ediyordu. İstenen liman listesi içinde özellikle Trabzon limanı çok çok mühimdi. ABD, Orta Doğu’da kendine alan açıyordu ama, Karadeniz’den liman istiyordu. Neden? Çünkü ABD, Karadeniz’de varlık göstermek istiyordu. Asıl amacı 6 aylığına izin alıp, sonra bu izni sürekli hale getirmekti.

Sözü nereye getireceğim? Şuraya: ABD Montrö’yü sevmiyordu. Montrö Karadeniz’de varlık göstermesinin önünü kesmekteydi. Bu sebeple ya Montrö’yü delecek bir formül bulacaktı ya da Kanal İstanbul Boğazları benzeri sadece Türkiye’deki iktidarların geçiş iznine tabi olacak, bir başka suyolu açılmasını önerecekti. İşte ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Türkiye’yi bu sebeple ziyaret etmiş ve Aytunç Altındal’ın o günlerde açıkladığı şeyi istemişti. Hatırlanacağı gibi, o tarihte TBMM 1 Mart 2003 günü tarihin akışını değiştirecek bir karara imza attı. Tezkereyi onaylamadı. O günden sonra Amerika’nın nevri döndü. Türkiye’den istediklerini alamamanın öfkesi büyüktü. Yerli işbirlikçilerini devreye sokarak Türkiye’de birçok operasyona imza attı. En son operasyonu 15 Temmuz sürecine giden yolu hazırlamaktı. Balyoz, Ergenekon davaları, adalet sisteminin bozulması vb. operasyonlarla Türkiye’yi dönüştürme yoluna girdi. Kısaca “pembe devrimler”, küçük dönüşümler yaşadık.

Mart Tezkeresinin hazırlandığı süreçte işbaşındaki hükümet Amerikan talepleri karşısında ne yaptı? “Hemen iki gün sonra 8 Şubat’ta ABD ile bir “mutabakat muhtırası” imzalayan AKP hükümeti, ABD muharip birliklerinin taleplerine uygun olarak “üs ve limanların modernizasyonu”na girişmişti. 1 Mart tezkeresinin geçeceği konusu o kadar garanti görülmekteydi ki, ABD birlikleri ve askeri teçhizatı İskenderun limanına indirilmeye başlanmış (bir bölümü zırhlı ve paletli 522 araç indirilmişti), ABD bölgede askeri depo ve tesisler oluşturmaya başlamıştı. Kızılay, 9 Şubat’ta, Silopi’deki deposuna olası sığınmacılar için 100 bin çadır göndermişti. Ama tıpkı Amerika gibi iktidar da şaşkındı. 1 Mart’ta meclis vatanı gerektiği gibi savunmuş ABD’ye izin vermemişti.

Şimdi birileri çıkmış diyor ki: “Kanal İstanbul projesinden rahatsızlık duyanlar gayrı millîdir. “Gayrı millileri tarih yazacak. Şüpheniz olmasın

 

Ara 30

Siyasi-Kültürel Hayat ve İslam

A.Kemal GÜL

İslam’ın başına bela olan, toplumu zaafa uğratan, kamplara bölen önemli mesele, dinin siyasileşmesi, siyasetin dinileşmesidir. Bu, siyasal İslam veya İslamcılık( İslamizim) şeklinde bir ürün de vermiştir. Bu mesele, artık dinin meşru olarak toplumla ve onun kültürüyle ahengi, meşru alış-verişi değildir. Milli kimlikler üzerine İslam’ın oturtulması da değildir. Bu, İslam’ın ana direğini sarsan, din ile din olmayanı birbirine karıştıran, çoğu kez zalimliklerle sonuçlanan bir meseledir.  Dini anlamama ve siyasileşme birbirini doğurdu, birbirini etkileyerek bir süreç oluşturdu.

Kur’an der ki: İş başına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, harsı ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez;’’ 8Bakara 205). Emeviler bunlara aldırmadılar. Güçlerinin yettiği kavim ve grupları Araplaştırdılar. İktidar meselesini başından beri dinin önünde tutmuşlardır. Bir valilik için (Horasan Valiliği) Hz. Hüseyin’in kafasının kesilmesi, bu zihniyetin eseriydi.

Hz. Muhammet’in Peygamberliği yanı sıra Medine şehrinde kurduğu Site Devletinde;’’Şura-Adalet-Liyakat’’kavramlarıyla özetlenebilecek devleti yönetme biçimi Kerbela Katliamıyla sonlanmış; diktatörlüğe dönüşen Emevi dönemi başlamış oldu.

Günümüz dünyasında Arap devletlerine bir bakın; ne değişti? Halktan kopuk yöneticilerinin statülerini koruyabilmeleri için egemen güçlerin uşaklığını yapmak zorundalar.  Osmanlı’ ya işbirlikçi İngiliz’le arkadan vuran onlar değil miydi?

Kırk yıla yakındır PKK belasıyla uğraşan Ülkemiz güney sınırını güven altına almak amacıyla PKK / PYD yi bertaraf etme maksadıyla başlattığı ‘’Barış Pınarı Harekâtı’’yla, geçici olarak Suriye topraklarına girmek zorunda kaldı.  ABD ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Müslüman Arap ülkelerinin de karşı gelerek aynı safta yer aldıklarını yaşadık. Müslümanlar kardeşti ve haktan yanaydı… Neredeeee!

BU meşru ve haklı davamızda arkamızda Türk dünyasını gördük; Umarım ümmetle millet kavramlarını birbirine karıştıran yöneticilerimiz Müslüman Arap kardeşlerini yakından tanımışlardır.

 

Kur’an dininin ruhunu kavrayamayan, İslam Peygamberi Hz. Muhammet’in o ilkel toplumunda canı pahasına verdiği nitelikli mücadeleyi göremeyen mütedeyyin dindarlarımızın verdiği destekle, dini güçlendirme hikâyesiyle Emevi diktatoryasınının günümüzde yaşatılmaya yönelik siyasallaşmayı sürdüren zihniyetlere tanık oluyoruz.

 

Anladığım odur ki; her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz.

İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda. İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.

Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldubittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın.

Ama öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz

Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanların üzerinde durdukları; ‘’Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattılar. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.

Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor.

Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır elbette; bu anlayışı üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri peşindeler algısı kendilerinde hâkim olacak

Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.

Ana konu, dinin anlaşılma problemi ki, rasathaneyi topa tutan, medreselerden tabiat bilimlerini ve matematiği kaldıran, Arapça öğrenimini bilim zanneden, gerçek dinden uzak bir anlayışın doğurduğu zihniyet; hiçbir toplumun ve devletin dayanamayacağı bu sebepler, sonuçta Osmanlı Devletini tarih sahnesinden çekti.

Dini kavramada ana gerçek şu ki;

Yaratılmış olan insan, Allah’ın doğasını bilemez. O nedenle insani hiçbir yetkinlik, Allah’ın doğası hakkında söz söyleme cüretinde bulunamaz. O’nu ancak O’nun kendisini bize açtığı kadar bilebiliriz. Bunun da tek imkânı vahiydir. Bu nedenle insanoğlu O’nun halk, takdir ve tercihleri konusunda ancak vahiy temelli konuşabilir. O da anladığı kadarıyladır.

Ve son vahiy olan Kur’an der ki:

‘’ Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene;  ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene andolsun! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzuları ile baş başa bırakan da ziyan etmiştir (Şems,7-10)

‘’ Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Sonunda kötülük işleyenleri amellerine karşılık cezalandıracak, iyilik edenler de daha güzeli ile mükâfatlandırılacaklardır.( Necm, 31)

‘’Her nefis ölümü tadacaktır. Kötülük ve iyilikle imtihan ederek sizi deneriz. Sonunda bize döndürüleceksiniz’’(Enbiya,35)

‘’ Kötülük ve iyilik olarak yaptıklarını, kıyamet günü herkes karşısında hazır bulacak ve kötülükleriyle kendisi arasında bir uzaklık olmasını isteyecek’’(Al-i İmran, 30)

‘’Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan o’dur’’( Mülk,2)

Burada iyiliğin zıttı kötülük kavramı; fayda üretmeyen, sömüren,  özellikle insan hakları, kamu hakları, çevre hakları, yetim hakları, hayvan haklarıyla alakalı kasıtlı duyarsızlık,bozguncu, merhametsizlik… Gibi kavramları içerir.

Bu ayetlerin neresindeyiz sorgusuyla kendimizi yargılamalıyız sanırım.

 

Ve ne yazık ki,  Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.

Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslam ülkesi var, paramparçayız vesselam.

Oca 09

Aydın Olma Sorumluluğu

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İçinde yaşadığımız 21. yüzyılda veya başka bir ifade ile “ Enformasyon Çağı’nda “ , Türkiye ve dünyada sosyal olaylar ve toplumsal değer yargıları çok hızlı bir şekilde değişmektedir. Hedeflerini belirlemiş, sosyo- ekonomik ve sosyo – kültürel  dayanışmasını sağlamış ülkeler bile bu değişmelerden ister  istemez  etkilenmektedir. Bu değişim ve sapmaların önüne geçebilmek için, yaşadığımız sosyal çevrenin meselelerine çözümler bulabilmek için, öncelikle tespitlerin

doğru yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu yöndeki çalışmalar milletler seviyesinde ele alındığı gibi, artık milletlerarası zeminlerde de değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır.

Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; Türkiye’de topluma yön vermeye çalışan ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının çok hassas davranarak, topluma yol gösterici olmaları gerekir. Bu bakımdan; ülke insanlarını bu dalgalanma ve sapmalardan korumak için, siyaset ile uğraşanlar, siyaseti şahıs ve zümre hakimiyeti için değil, milletin ve ülkenin geleceğini aydınlatmak için yapmalılar. Sanat faaliyetlerinde bulunan sanatçılar, sanatı sanat için değil,  toplumu biliçlendirmek ve yönlendirmek için yapmalılar. İlim, fikir ve düşünce adamlarının topluma milli kültürün, milli tarih şuurunun ve İslam’ın bütün vecibelerini doğru olarak öğretmeleri gerekmektedir.

Şayet,  ilim, fikir ve düşünce adamları aydın olma özelliklerini kaybederlerse eğer;  hem kendilerine ve hem de içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış olurlar. Bu durum da; toplumun çözülmesi ve sonunda da yok olması anlamına gelir.

Meselelere yabancı entelektüel gözüyle bakan bazı çevreler tarafından, milliliğe ait ne kadar değer yargısı varsa yozlaştırılıp evrenselleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çevreler; ülkede doğru söylemeyi, namuslu olmayı, ülke ve dünya meselelerinde milli çıkarlar doğrultusunda tavır almayı kendilerine ilke edinememişlerdir. Yalan ve yanlış tarih tezleriyle Türkiye’de mozaik ırkçılığı yaparak Türk’e cephe almışlardır. Onlara göre; Türk Milliyetçisi olmak, tutsak olmuş ve zulüm gören soydaşların özgürlüklerini savunmak suç teşkil etmekte ve bu şekilde düşünenleri de şovenistlik ve ırkçılıkla suçlamaktalar.

Fakat şurası önemle bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyetini kuran milli irade Türklüktür. Dolayısıyla, Cumhuriyet Türklüğün asli unsurudur ve sonsuza kadarda öyle olacaktır. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk Devletini temsil eden yıldızlar da elbette tesadüf değildir.

Siyasi ve ekonomik çıkarların, millet ve ülke çıkarlarının üstünde tutulduğu günümüzde, gerçek Türk aydınlarına çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu da birlik, beraberlik, dayanışma ve aydın sorumluluğu içinde hareket ederek, milli ve manevi değerlere sahip çıkmayı gerektiriyor. Bu bakımdan; Türkiye’nin sağlıklı, huzurlu ve başarılı yarınlara ulaşması hepimizin en büyük ideali olmalıdır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar