Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 04

Atatürk’ün Soyağacı

A. Kemal GÜL

Atatürk’ün doğum tarihi 4 Ocak 1881 salı akşamı doğmuştur. Ali Rıza Efendi 1839’da Selanik’te doğmuş,1893’te vefat etmiştir. Zübeyde hanım1857’de Langaz’a kasabasında doğmuş 1923’te vefat etmiştir. Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım evlenmek için nüfus kaydını Göztepe’ye yaptırmışlardır 1871’de evlenmişlerdir.
Toplamda 6 kardeşi daha vardır
Fatma
Ahmet
Ömer
Naciye
İsmet
Makbule
Toplam 7 kardeşten sadece Mustafa Kemal Atatürk ve Makbule Hanım kalmıştır. Diğerleri genel olarak difteriden çok küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.
ATATÜRK’ÜN BABA TARAFI
Atatürk’ün büyük babası: Kızıl Hafız Ahmet Efendi
Babaannesi: Ayşe hanımdır.
Büyük Babası’nın erkek kardeşi: Hafız Mehmet Efendi
Büyük Babası’nın kız kardeşi: Nimete Hanımdır.
Ali Rıza Efendi’nin kardeşleri
Nimeti
Mustafa
Hatice
Emine
Atatürk’ün baba tarafı Aydın, Söke kocacık Yörüklerindendir. Sökeye’de Konya civarından geldikleri bilinmektedir daha eski bir deyişle söylersek Kızıl Oğuz Yörükleri Adıyla da anılır. Atatürk’ün büyük Babası’nın Makedoncadaki evlide Türkçe ismi hiç değiştirilmeden duran, Osmanlı Trükleri’nin bulunduğu, daha çok Türkçenin konuşulduğu Kocacık Köyüdür. Osmanlı’nın Türkleştirme çalışmaları doğrultusunda Makedonya’ya gönderilmişlerdir. Sonrasında ise Aile’nin bir kısmı Selanik’e göç etmiştir.
ATATÜRK’ÜN ANNE TARAFI
Atatürk’ün dedesinin babası: İbrahim Ağa
Atatürk’ün dedesinin annesi: Ematullah Hanım
Atatürk’ün dedesi: Sofu zade Feyzullah Efendi
Atatürk’ün anneannesi: Ayşe (Atatürk’ün anneanne ve Babaanneleri’nin ismi aynıdır)
Atatürk’ün Annesinin Kardeşleri
Hasan
Hüseyin Ağa
Hatice
Zehra
Dayısı Hasan’ın çocukları
Abdurrahman Aldırma
Hatice Sümerin soyu bugün Osmaniye’de hala devam etmektedir.
Atatürk’ün annesi’nin Soyu Karaman’a dayanmaktadır. Sonrasında ise Osmanlı’nın Türkleştirme çalışmaları doğrultusunda Selanik, Langaza kasabasına gönderilmişlerdir.
Ali Rıza Efendi’nin Sülalesinden Bugün Hala Hayatta Olanlardan bazıları.
Salih Erbatu
Yenigün Eke
Niyazi Olcay
Nermin Kanıpak
Nevin Anul
Ayşe Öz Amar
Oytun Söğütlügil
Yurdakul Altay
Güneş Yorgancı
Müberra Erbatur
Baba Tarafından 184 kişi bulunmuştur.
Zübeyde Hanım’ın Sülalesinden Bugün Hayatta olanlardan bazıları.
Serap Kuzulu
Ağca Kuzulu
Hatice Kuzulu
Figen Aldırma
Feyzullah Aldırma
Hatice Sümer
Anne Tarafından 103 kişi bulunmuştur
Kaynak olarak Genel Kurmay Arşivi Yönetiminden ALİ GÜLER: Atatürk’ün Saklanan Şeceresi Kitabı kullanılmıştır. Arşivden belgeler sunularak hazırlanmış bir kitaptır ve her iddianın cevabı belgelerle kanıtlanmıştır.
2.Kaynak ise Emekli İmam Mehmet Ali Öz Beyin 2,5 Yıllık araştırmaları sonucu Atatürk’ün soyacı ve hayatı ile ilgili bulduğu 20 bin belgeyle hazırlanmış 2014’yılında satışa sunulan. Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü (Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre )İsimli Kitabından yararlanılmıştır. Bu kitapta’ da her iddianın belgeleri ve Arşiv numaraları vardır…
Hani olur olmaz konuşan cahil kesimi var ya….
Buyursunlar belgeleri ile
Araştırıp okusunlar lütfen…..
***
İngiliz ve Yunanlı ajanlara ücretli uşaklık yapan bir kısım kan özürlü Türk ve Atatürk düşmanlarının yakıştırmalar yaptığı gibi Başbuğ ATATÜRK ne Sabetay’dır ne de Yahudi kökenlidir. Asil ve dindar bir Türk ailesinin soylu bir evladıdır.

Ağu 08

Yunanistan, Ege’de 19. Adamızı İşgale Hazırlanıyor !…

Ümit YALIM*

Yunanistan, Doğu Akdeniz’de suni gündem yaratarak Türkiye’yi ve dünyayı oyalarken Ege Denizi’nde 19. Adamızı işgale hazırlanıyor. 02 – 04 Temmuz 2019 tarihleri arasında Türk basını ve yabancı basında çıkan haberlerde, Küçük Çuha Adası’na yerleşeceklere ev ve arsa ile birlikte aylık 500 Avro maaş verileceği belirtildi.

 

 

Haberlerde Küçük Çuha Adası’nın Yunanistan’a ait olduğu iddia ediliyor. Ancak, Girit Adası’nın kuzeybatısında bulunan Küçük Çuha Adası yüzlerce yıldır Türk toprağı olup Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Uydu görüntüsünde, Yunanistan’ın Türkiye’ye ait Küçük Çuha Adası’nı 2004 yılında yerleşime açtığı açıkça görülüyor.

 

 

Küçük Çuha Adası’nın kuzeyine ve orta kısımlarına konut inşa eden Yunanistan adayı turizme açmış.

 

 

Türkiye’ye ait Küçük Çuha Adası’nda 40 kişi yaşıyor. Yunanistan, Küçük Çuha Adası’na belediye başkanı da atamış. Küçük Çuha Adası’nın sözde Belediye Başkanı Andreas Çarçalakis Yunan vatandaşı ve mazbatası yok. Çarçalakis, basına yaptığı açıklamada, geçtiğimiz günlerde üç ailenin çocukları ile birlikte gelerek adaya yerleştiğini belirtti.

KÜÇÜK ÇUHA ADASI’NIN TARİHÇESİ

Girit Adası, Venedik ile yapılan 24  yıllık zorlu bir savaştan sonra Sultan IV. Mehmet döneminde, 1669 yılında fethedildi. Girit Adası ile birlikte adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar da Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdi.

 

 

Fransa, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bulunan Mısır’ı 25 Temmuz 1798’de işgal etti. Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü korumak maksadıyla 23 Aralık 1798’de Rusya ile Savunma Antlaşması imzaladı. Fransa’yı, Mısır’dan ve Adriyatik’ten Akdeniz’e kadar bir dizi halinde uzanan Yedi Ada’dan uzaklaştırmak için Osmanlı Devleti ve Rusya, 1799’da Fransa’ya karşı savaşmaya başladılar. Adriyatik kıyılarında yapılan savaşlarda, Tepedelenli Ali Paşa Fransızları yenerek Preveze ve Parga civarını ele geçirdi. Birleşik Osmanlı-Rus donanması da, bu kıyılarda Fransa’nın elinde bulunan adaları işgal etti. 21 Mart 1800’de imzalanan sözleşmeye göre, ele geçirilmiş bulunan, Korfu, Kefalonya, Zanta, Ayamavro, İtaki, Pakso ve Çuka (Çuha) adalarından meydana gelen Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti kuruldu. Bu devlet, Osmanlı Devleti’ne bağlı olacak ve vergi verecek, aynı zamanda da Rusya’nın kefilliği altında bulunacaktı. ( Dr. Rifat Uçarol, SİYASİ TARİH, Harp Akademileri Basımevi-İSTANBUL, Eylül 1982, S. 57 – 63 )

     1807’de Rusya ile Fransa arasında imzalanan Tilsit Antlaşması ile Yedi Ada üzerindeki Osmanlı egemenliğine son verildi.  Anılan antlaşma ile Yedi Ada üzerindeki yönetim Fransa’ya geçti. 1815’te de Yedi Ada İngiltere’nin himayesine girdi.

İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 1864’te imzalanan antlaşma ile Yedi Ada Yunanistan’a devredildi. İngiltere, Fransa, Rusya ve Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında 8 Nisan 1865’te İstanbul’da imzalanan katılma senedi ile Osmanlı Devleti de Yedi Ada üzerindeki Yunan hâkimiyetini tanıdı.

YEDİ ADA BİRLEŞİK CUMHURİYETİ HARİTASINA GÖRE, KÜÇÜK ÇUHA ADASI, TÜRK ADASI’DIR !…

     1799 Yılında Yedi Ada / Zanta’da konsolosluk açan İngiltere, 01 Ocak 1809’da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarını gösteren bir harita yayınladı.

 

 

Haritanın alt bölümünde Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti’ne ait adalar ile adalara bağlı yerlerin isimleri yazılmış ve harita üzerinde anılan ada ve yerlerin dış sınırları kırmızı renk ile çizilerek işaretlenmiştir. Haritada, Küçük Çuha Adası’nın Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde olduğu ve Yedi Ada Birleşik Cumhuriyeti’ne dahil olmadığı açıkça gösterilmiştir.

 

 

Yedi Ada’nın egemenlik devirlerini düzenleyen antlaşmalarda Çuha Adası ismen ifade edilmekle birlikte, Küçük Çuha Adası’nın ismi antlaşmalarda geçmiyor. Antlaşmalarda, ismen sayılan adalara tâbi adalar, bunların uzantısı sayılan veya bunlara bağlı ada / adacıklar gibi ifadeler Küçük Çuha Adası’nı kapsamaz. Çünkü, Küçük Çuha Adası, Çuha Adası’na 17,5 deniz mili yani yaklaşık olarak 32 km. mesafede olup, Çuha Adası’na tâbi, bağlı ya da adanın uzantısı değildir.

1913 LONDRA VE 1923 LOZAN ANTLAŞMALARI’NA GÖRE KÜÇÜK ÇUHA ADASI TÜRK ADASI’DIR.

30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması’nın 4. Maddesi ile Girit Adası, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’a verilmiş, adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kalmıştır. Bu durum 1923  Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile teyit edilmiştir. Lozan’dan sonraki süreçte Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Girit Adası üzerindeki haklarından fiilen feragat etmiş ve anılan ülkelerin payları aslına rücu ederek Türk toprağı olmuştur.

 

 

Mevcut durum itibarıyla, Girit Adası’nın dörtte üçü ile adanın etrafında bulunan Küçük Çuha ve Gavdos Adası dahil toplam 14 ada ile adacık ve kayalıklar Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Ege Denizi’nde 18 Türk  Adası ve 1 Türk Kayalığını işgal eden Yunanistan, daha önce kullandığı yöntemlerin aynısını kullanarak Küçük Çuha Adası’nı da işgale hazırlanıyor. Küçük Çuha Adası’nı 2004’te yerleşime açan Yunanistan, adaya yerleşeceklere ev, arsa ve ayda 500 avro maaş vaat ederek ada nüfusunu artırmaya çalışıyor. Yunanistan, bundan sonraki aşamada, diğer adalarımızda yaptığı gibi Küçük Çuha Adası’na da asker ve silah yerleştirerek adayı işgal etmeye çalışacak.

     Küçük Çuha Adası, Ege Denizi’nden Akdeniz’e geçişi sağlayan Kitira Geçidini kontrol eden, stratejik öneme haiz bir adadır. Askeri gemilerimiz ile ticari gemilerimiz Kitira Geçidini kullanarak Akdeniz’e çıkıyor. Yunanistan’ın Küçük Çuha Adası’nı işgal etmesi halinde Kitira Geçidinin kontrolü tamamen Yunanistan’a geçecek ve Türk gemilerinin Ege’den Akdeniz’e geçişleri önemli ölçüde zorlaşacak ve engellenecektir.

  Yunanistan’ın Küçük Çuha Adası’nı işgal hazırlığını engellemek için;

*Bakanlar Kurulu tarafından diplomatik ve siyasi tedbirler alınmalı, işgali önleyici askeri tedbirler alması için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne direktif verilmeli,

*Küçük Çuha Adası’na en kısa zamanda Türk Deniz Kuvvetleri tarafından Deniz Üssü kurularak Kitira Geçidi kontrol altında tutulmalıdır.

Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Savunma Bakanı Hulusi Akar uyarılarımıza kulak vererek  Küçük Çuha Adası’nın Yunanistan tarafından işgal edılmemesi için her türlü önlemi almalı ve her türlü girişimde bulunmalıdırlar.

 

*Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Ağu 08

Lozan Antlaşması

                                                                          A.Kemal GÜL

24 Temmuz 2019, bağımsız Türkiye’yi kuran Lozan Antlaşması’nın 96. yıldönümü… Atatürk Cumhuriyeti’nin tapusu, bağımsız varlığımızın uluslararası hukuk belgesidir, Lozan. Bu yüzden hedeftir.
Lozan’ı hedef alarak ileri sürülen yalanların taraftar bulmasının sebebi ise cehalettir.
Lozan’ın 2023’te geçerliliğini yitireceğine, Lozan’da yaklaşık 2 milyon kilometrekare toprak kaybedildiğine, Lozan’ın gizli maddeleri olduğuna, Amerika’nın Lozan’ı imzalamamasına anlam yüklenilmesine, İngiltere’nin Lozan’ı imzalamak için hilafetin kaldırılmasını şart koştuğuna, Ege Adalarının alınabilecekken alınmayarak Yunan’a verildiğine inanmak, Lozan konusundaki bilgisizlikten kaynaklanmaktadır…
Lozan üzerinden yapılan “siyasi” tartışmaları, kıymetli tarihi araştırmalara döndürebilmek için en azından meclisteki görüşme tutanaklarını okumak, taraf devletlerin bu anlaşmaya nasıl bir mana yüklediğini araştırmak gerekir…
Araştırılmazsa, Lozan’ın İngiliz projesi olduğu şeklindeki zırvalığa dahi inananlar çıkabilir!
Oysa yeterince bilgi sahibi olunduğunda, İngilizlerin Lozan’ı zafer olarak görmedikleri, hatta İngiliz diplomasisi açısından hezimet olarak niteledikleri anlaşılır.
I. Dünya Savaşı’ndaki İngiltere Başbakanı Lloyd George, Daily Telegraph gazetesine Lozan’ın bir “bela” olduğunu söylemişti mesela.
Fransız Gazeteleri Lozan’ı, “Hilalin haça büyük darbesi” olarak yorumlamıştı.
Niye mi?
Çünkü onların gözünde, karşılarındaki ülke, kurtuluş mücadelesinden galip çıkmış bir ülke değil, I. Dünya Savaşı’nda mağlup olmuş bir ülkeydi. Onlar, masaya iliklerine kadar sömürdükleri bir ülke oturmuşlardı.
Kapitülasyonlarla avuçlarına aldıkları Osmanlı’da, o dönem, sanayi kuruluşları, bankalar, limanlar, demiryolları, madenler; hepsi yabancıların elindeydi. 1913-1915 sanayi sayımına göre Osmanlı endüstrisinin yalnızca yüzde 15’i Türklerin, Müslümanlarındı. Hal bu iken, Osmanlı, gümrüklerini belirleyemiyor ve hatta yabancıları yargılayamıyordu. Azınlıklar, her açıdan ayrıcalıklı durumdaydı…
Dahası, İstanbul işgal altındaydı… Çanakkale işgal altındaydı…
İşte bu koşullara altında oturdukları masadan ne İngiltere ne Fransa umduğunu bularak kalktı.
Bu açıdan Lozan, bizim için değil ama Avrupa için hezimetti.
Nasıl mı oldu bu?
Lozan heyetinin asla taviz vereden “bağımsızlık” ve “eşitliğe” vurgu yapan tutumuyla!
TBMM’nin talimatıyla belirlenen “asla taviz verilmeyecek hususlarda” ne olursa olsun geri adım atılmayarak…
Nitekim Lozan Konferansı kesintiye de uğradı. Sevr Anlaşması’nın yumuşatılmış versiyonu İsmet Paşa tarafından “bağımsızlığımıza aykırı” denilerek reddedildi. İstanbul’a dönüldü, ordular teyakkuza geçirildi…
Zira…
Birinci hedef barıştı; ama gerekirse, bağımsızlık için savaşılacaktı!
Bağımsızlık isteğiyle kavrulan bu kararlı duruş sonucunda Lozan Anlaşması imzalanarak, kapitülasyonlar kalktı ve bağımlı düzene son verildi.
Atatürk önderliğinde verilen Milli Mücadele sayesinde, savaşarak kazanılan başarılar, Lozan ile hukuki ve siyasi açıdan resmiyet kazandı.
İşte bu yüzden, Lozan’ı iyi araştırmak ve bilmek; tarihi, “ayrıştırma” için kullananlara inat, birleşmemizi ve tarihten ders alarak gelişmemizi sağlayacak

bir zorunluluk.

*
Yazar Fatma ÇELİK hanımın köşesinde ele aldığı Bağımsız Cumhuriyetimizin tapusunun imza altına alındığı ‘’Lozan Antlaşmasını’’ayrıntılarıyla ve gerçekçi bir şekilde işlemiştir.

Görüldüğü gibi bilinen bir kesim var ki Lozan Antlaşması’nı bir hezimet olarak görürler başarısızlıkla suçlarlar.

Aslında be meczupların ana hedefi; Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Başbuğ Atatürk’ü millet nazarında gözden düşürme, beyinlerinin arkasında besledikleri kirli projelerine hayatiyet kazandırma taarruzudur.

Bu meczup kesim sayesinde yıllardır taarruz edilmedik değerimiz kalmadı; oynamamış sinir ucumuz kalmadı; yıkılmadık duvarımız kalmadı. Fesli meczubun basit kopyalarıyla dolu dört yanımız.

Dikkat buyurun, şahsi bir şeyden bahsetmiyorum: ‘’Bizim’’diyorum…’’Ortak değer’’ diyorum.

Bu meczuplar aşağıda sorulan birkaç güncel soru hakkında ne düşünüyorlar merak ediyorum?

-Lozan’ı, “adaları da İtalya’ya bıraktık” diye “hezimet” varsayanlar, Ege’deki adalarımızın hali hazırdaki işgale karşı konulmayarak Yunanistan’a terk edilmesi hakkında ne düşünüyorlar?

– Lozan’ı, “Mısır ve Sudan’ı teslim ettik” gerekçesiyle “hezimet” varsayanlar, o gün “teslim edilmemiş” görüşülmesi sonraya bırakılmış Irak’ın kuzeyindeki Türk illerinin bugün peşmerge ve terör yapılanmalarına “teslim edilmiş olması” yahut Kuzey Kıbrıs’a dair “ver kurtul” politikası geliştirenler hakkında ne düşünüyorlar?

“Masada toprak kaybedildiği” gerekçesiyle Lozan’ı imzalayanlara her nevi hakareti “layık” görenler, İtilaf Devletlerini, Osmanlı topraklarını “işgale davet eden” Mondros’u imzalayanlar/imzalatanlar hakkında ne düşünüyorlar?

– Lozan’ı, “azınlıklara tanınan hakları’’ çarpıtarak karalayanlar, Lozan’da böyle bir hak ve yetki tanınmamış olduğu halde Bursa, İzmir, Isparta, Kütahya ve Tekirdağ’a metropolit atayanlar hakkında ne düşünüyorlar?

Bir de unutmadan;

– İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Lozan” ve “Erzurum Kongresi” kutlama afişlerini “israf” ve “kirlilik” olarak tanımlayanlar, 31 Mart gecesi kazanılmamış bir seçim galibiyetinin kutlandığı malum afişler yahut Türk askerini bir terör yapılanmasıyla neredeyse özdeşleştiren 15 Temmuz afişleri hakkında ne düşünüyorlar?

Bugün, bu soruların -eller vicdandan çekilmemek suretiyle- cevaplanması yeterli olacaktır!

Eki 04

Tesadüfler ve Ötesi

Ruhittin SÖNMEZ

Ziya Gökalp Diyarbakır’da daha 18 yaşında iken intihara teşebbüs etti. Direkt yüreğine sıktığı kurşuna rağmen, doktorunun çabaları sayesinde ölmedi.

İntihar teşebbüsüne sebep okuduğu felsefe kitaplarının ruhunda ve zihninde yarattığı bunalım kadar, sevmediği bir kızla evlenmesi için ailesinin yaptığı baskılar olduğu söylenir.

İntihar teşebbüsü başarılı olsaydı, Ziya Gökalp Türk Milliyetçiliğinin fikir babası olamayacaktı. Ülkemizde sosyoloji biliminin kurulması için başka bir bilim adamı çıkmasını bekleyecektik.

Sadece bu “tesadüf” değil başka kırılma noktaları da Gökalp’in hayatının yönünü çizdi. İntihara teşebbüs olayından bir yıl sonra hiç istememesine rağmen İstanbul’a gitti, Baytar Mektebi’ne kaydını yaptırdı. Orada Jön Türklerden etkilenmese, İttihat ve Terakki hareketine katılmasa yine bildiğimiz Ziya Gökalp olmayacaktı.

Muhalif hareketlere katılması, akabinde hapis hayatı, Diyarbakır ve Malta sürgünleri ve sonrasında yaşadıkları kendi tercihlerinin belirlediği rotalar gibi gözükür.

Siyasete girişi, çıkardığı Küçük Mecmua’da yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi, Meclis-i Mebusan’da ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği, Sosyoloji bilimine alakası, Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer alması ve muhteşem eseri “Türkçülüğün Esasları”nı yazması O’nun iradesinin eseridir.

Bu tercihleri, iradesi, azmi ve çalışması olmasaydı yine Ziya Gökalp diye abide bir şahsiyet olmayacaktı.

Dahası “fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” yerine başka yapıda bir devlet içinde doğacaktık.

******************************

MUSTAFA KEMAL

İşadamı Şarık Tara anılarında anlatıyor: Selanik, Manastır ve Üsküp havalisinde Evrenoszade Rüstem Bey’in kızı Seniha’nın güzelliği dillere destandı. Kim bilir kaç genç ona âşık olmuştu. Bu gençlerden biri de Mustafa Kemal’di.

Şarık Tara şöyle diyor: Türkiye’nin en büyük şansı, Evrenoszade Rüstem Bey’in kızı Seniha’yı Kolağası Mustafa Kemal Bey’e vermemesidir.

Zira güzel Seniha’nın huyu çok kötüydü. Seniha Şarık’ın İstanbul’daki dayısıyla evlenecek, Şarık bu vesileyle Seniha’nın huyunu öğrenecekti. (Taha Akyol, Hayat Yolunda s. 152)

Mustafa Kemal’in iradesi dışında yaşanan bir başka olayı hatırlarsınız. Çanakkale Savaşında Conkbayırı cephesinde 9-10 Ağustos 1915’te göğsüne çarpan şarapnel parçası, cebinde bulunan saatine çarparak vücuduna nüfuz etmemişti.

Eğer bu “tesadüf” olmasa Mustafa Kemal hayatını kaybetse idi tarihin akışı başka türlü olacaktı.

Ancak O’nun hayatında daha 12 yaşında yaptığı bir tercih hem kendisinin ve hem de Türk Milletinin kader çizgisini belirleyecek önemdeydi. Modern eğitimden yana olan babası Ali Rıza Bey’in kaydettirdiği Şemsi Efendi İlk Okulunu tamamladığında babası vefat etmişti. Annesinin dayatmasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne yazılmıştı.

Kaymak Hafız denilen Arapça hocasının “eğitim için kötü örnek” olan tarzına karşı mahalle mektebine gitmemeye ve askeri okula gitmeye karar vermişti. Küçük Mustafa, annesinden habersiz, komşuları olan Binbaşı Kadri Bey’in yardımını istemiş. Bu yolla Selanik Askeri Rüştiyesi’ne yazılarak askerlik mesleğini seçmişti.

Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal Atatürk yapan, sadece 12 yaşında bağımsız karakteri ile yaptığı bu tercih değildi.

Okuma ve öğrenme iştahını yazmak yeter. “Trablusgarp’ta, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, en kanlı çarpışmaların en kritik günlerinde bile elinden kitap düşürmezdi.” Sadece Türkçe değil, Fransızca ve Almanca kitaplar da okurdu. “Kırmızı ve mavi uçlu kalemlerle sayfaların kenarını işaretlerdi, satırların altını çizerdi. Ölüm döşeğinde bile okudu.”

Diğer bütün üstün liderlik yetenekleri ve dehası olduğu halde bu kadar okumamış olsaydı yine Mustafa Kemal Atatürk olamayabilirdi.

******************************

TURGUT ÖZAL

Turgut Özal, 1977 Türkiye genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. Seçilmiş olsaydı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, diğer milletvekilleri gibi siyasi yasaklı hale gelecekti. Dolayısıyla Başbakan ve Cumhurbaşkanı olması mümkün olmayacaktı.

Özal, İzmir milletvekili olarak seçilemeyince, 43. Hükümet döneminde, Başbakanlık Müsteşarı olarak yapısal dönüşümleri içeren, 24 Ocak 1980 Kararlarını hazırladı.

Mehmet Barlas’ın Özal’dan dinleyip yazdığına göre, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından da ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getiriliş hikâyesi şöyle: İhtilal olduktan sonra bir askeri araçla gelen askerlerin başındaki subay Özal’a “Konsey tarafından davet edildiğini” söyler. Turgut Özal her ihtimali düşünerek eşi Semra Hanım’la vedalaşarak Çankaya Köşküne çıkar.

Burada Kenan Evren başkanlığındaki Konsey üyeleri o zaman Meclisin en küçük partisinin lideri Turhan Feyzioğlu’nu Başbakan yapmak istediklerini, Turgut Özal’ı da dışarıdan borç para bulmakla görevli bakan yapmak istediklerini söylerler.

Özal Konsey üyelerini Başbakan olarak Bülent Ulusu’yu atamaya ikna eder. Kendisinin de bütün ekonomik kurumların bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı olması halinde görevi kabul edeceğini bildirerek bu talebini kabul ettirir. Böylece ekonomik kararları alan tek yetkili haline gelir.

Ancak  1982’de istifa eden Özal ANAP’ı kurarak seçimlere girer ve Başbakan olur.

Turgut Özal mevcut bilgisi, tecrübesi, dış destekleri ve risk alma becerisi olmasaydı yine Başbakan ve Cumhurbaşkanı olamayacaktı.

Ancak Özal’ın tarih, hukuk, sosyoloji, edebiyat, felsefe, kültür ve sanat alanındaki eksikliğini, izlediği devlet ciddiyetine uymayan bazı davranışlarında ve ABD paralelinde izlediği dış politikasında hissettik.

Mesela Nutuk’u Cumhurbaşkanı iken okumuş ve hayretler içinde kalmıştı. “Atatürk’ün çok büyük deha olduğunu” anlamış, “değerlendirmeleri, kararları, öngörüleri ve reformistliğini görerek hayran olmuştu…”

SONUÇ: Hayatımızda bir takım kötü görünen tesadüfler ileride bambaşka fırsatların açılmasına sebep olabilir.

Ancak bu fırsatların değerlendirilmesi için kendimizi yetiştirmiş olmak, liderlik yeteneği, risk alma becerisi gibi tesadüfe bağlı olmayan özelliklerimiz olmak zorunda.

Bazı makamlara gelseniz bile yeterli bilgi ve kültüre sahip değilseniz olumsuz iç ve dış etkileri anlamanız ve direnç göstermeniz mümkün olmayabilir.

 

Ağu 24

Küreselleşme ve Atatürk – 2

Halil ALTIPARMAK

Önceki yazımızda, 1. Dalga olarak değerlendirebileceğimiz 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren o zamanki şekliyle bir Küreselleşme’nin oluşumunu, tarihî seyrini anlatmaya çalıştık.

İngiltere, bu 1. dalga Küreselleşme’nin adeta sahipliğini tek başına yapma imkânına kavuşmuştu. İngiliz İmparatorluğu, üzerinde güneş batmayan bir güç haline gelmiş ve dünyaya adeta tek kutuplu yön veriyor gibi idi.

Bu arada bir parantez açmalıyım; gördüğünüz gibi, İngiliz Milleti değil, İngiltere İmparatorluğu demeyi tercih ettim. Neden? Çünkü, İngiltere’nin o dönemki küresel gücünün arkasında, tek başına İngiliz Milleti mi var, yoksa, başka ittifaklar ve yapılar da var mıdır? Bu konu, bugün bile araştırmaya değer bir konudur. Bu konuda daha fazla derine inmeye gerek yoktur. Derine inmek için, tüm 19. yüzyıl dünyasını yeniden taramak gerektir. Bu da şimdilik konumuz dışındadır. Başka bir seride de bu konulara girebiliriz.

Sırası gelmişken bir parantez daha açalım: İngiltere, 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bizi istediği yöne çekme gayretine girmiştir. Hele, 1838 Osmanlı Devleti – İngiltere arasında imzalanan Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması ile zaten büyük sıkıntılar içerisinde bulunan ekonomimiz, tamamen, Avrupa’ya bağımlı hale gelmiştir. Bu Anlaşma’nın İngilizce metninde yer alan bir madde ile, sadece İngiltere değil, diğer ülkelerin de, bizi sağmaları için zemin hazırlanmıştır. Nitekim, önce Fransa ile(1939), sonra da Rusya ile(1946) aynı imtiyazlı Anlaşmalar yapılmıştır.

İki parantezi de kapatıp, 19. yüzyılın son çeyreğine geri dönelim.

Prusya Devleti ve onun Başbakanı Bismark, büyük ve uzun gayretler sonunda, 1870 yılında, hep hayal edilen Alman Birliği’ni sağlamıştır. Aynı tarihte, İtalya şehir devletleri de, Avusturya etkisinden, Fransa sayesinde sıyrılıp, İtalya Birliği’ni sağlamıştır. Ancak, Almanya, birliğini sağladıktan sonra, dünyadaki gelişmelere kayıtsız kalmamış ve Küresel gücün ya içerisinde, ya karşısında olmayı TALEP ETMEYE başlamıştır.

Almanya’nın bu talebi, Küresel güç konusunda, karmaşanın çıkmasına elbette zemin hazırlayacaktı. Maalesef, bu karmaşa’nın  en ağır darbelerinden birini de biz yiyecektik.

Nasıl?

Osmanlı Devleti’ni, o güne kadar kollayan ve adeta hamiliğini yapan İngiltere, son çeyrekte bu tavırlarını tamamen değiştirecek ve küresel güç kavgasında yalnız kalmamıza neden olacaktır. Bu gelişme, 1881 yılında, II. Abdülhamid’in beşinci yılında ekonomik olarak tamamen İFLAS ETTİĞİMİZİ dünyaya ilan etmemiz ve Düyun-u Umumiye’nin, devletimizin 6 çeşit gelirine el koyması ile sonuçlanacaktır. Burada hemen şunu da eklemeliyiz: Osmanlı İdaresi, ülke ekonomisini çok kötü yönetmekle, israf ve lüks hayatın içinde yaşamakla, kendisini adeta aciz, güçsüz, çaresiz duruma düşürmüştür.

Almanya’nın küresel paylaşım talebi, İngiltere’nin kurmak istediği dengelerin bozulmasına, dünyada zemininin kaymasına neden olacak ve dünyada yepyeni birliktelikler, ittifaklar kurularak, dünya hızla karmaşaya doğru gidecektir.

İngiltere, bu yeni zeminde, Osmanlı Devleti’ni kendi başına bıraktığını ispat için, 1880’lerin başında Mısır ve Kıbrıs’ı işgal ederek, dünyaya mesajını vermiş olacaktır.

Kendi başına ayakta durmaya imkânı olmayan, gelirlerinin büyük bir kısmına Düyun-u Umumiye tarafından el konulmuş olan, diğer bir ifade ile egemenliğini hemen hemen kaybetmiş olan ve adeta yarı sömürge durumuna düşen Devletimiz, kurtuluş çareleri aramak için çırpınmaya başlayacaktır. Bu çırpınma, küresel talepte bulunan Almanya’nın da talebine uygun bir durum oluşturacak ve böylece, yavaş yavaş Almanya’ya yakınlaşmaya başlayacağız.

Bu anlattıklarımız, 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın başlarında dünya dengeleri açısından, yani, küresel güç açısından yeni bir döneme  girildiğinin işaret fişeği olmuş ve sonunda dünya, 1914 yılında tarihin en büyük ve en kanlı savaşlarından birine sahne olmuştur.

1914 Ağustos ayından itibaren çıkan dünya savaşı, küreselleşme için yeni bir dönemdir ve tarihî seyrimize gelecek yazıda bu dönemden itibaren devam edeceğiz.

LÜTFEN TAKİP EDELİM…

Ağu 24

Sosyal Medyada Anlamak ve Anlatmak

Ruhittin SÖNMEZ

Sosyal medyada yorum yapan herkes bir bakıma “yazar” sayılabilir. Buna WhatsApp gruplarının üyeleri de dâhil.

Ancak yazarlık riskli bir iştir. Yasal ve hatta sosyal açıdan sıkıntılara da yol açabilir.

Nitekim sosyal medyada bırakın farklı dünya görüşünden olanları, aynı görüşten olanlar arasında bile sert, incitici ve yaralayıcı klavye kavgalarına şahit oluyoruz.

Karşısındakine “ayar vermek, lafı gediğine oturtmak, hak ettiği cevabı vermek” gibi kaygıların yılların dostluklarını yıkabildiğini görebiliyoruz.

Günümüzde tamamen benzer görüşleri paylaşanların, bir dernek, siyasi parti veya bir menfaat grubuna dahil olanların oluşturduğu WhatsApp grupları çok yaygın. Üyelerinin haberleşmek, duygu ve fikirlerini paylaşmak için kurduğu bu gruplarda bile dozu kaçmış tartışmaların çok sayıda örnekleri var.

Kalplerin kırıldığı, alınganlıkların, dargınlıkların ve hatta düşmanlıkların oluştuğu bu tartışmalar yüzünden bazen WhatsApp gruplarının kapatıldığı, iletişimsizliğin tercih edildiği görülüyor.

Facebook, Twitter gibi alanlarda arkadaşlıktan çıkarma, engelleme gibi önlemlere başvuruluyor.

Son derece faydalı ve olumlu birer araç olarak kullanılabilecekken, bu mecralar neden öfkelendiğimiz, kızdığımız, alındığımız veya kavga ettiğimiz birer alana dönüşüyor?

******************************

DEMOKRASİ ZORDUR

Sosyal medya ve kapalı grup haberleşmesini sağlayan mecralar çok demokratik platformlardır. Herkesin eşit şartlarda olduğu, bilgisayar veya cep telefonunun klavyesinden yazarken sosyal ve psikolojik baskı hissetmediği ortamlar bunlar.

Fakat bu avantajlar bazen ölçünün kaçmasının sebebi olabiliyor. Öfkesine yenilen yorumcu küfür, hakaret, yalan ve iftira dolu beyanlar yazabiliyor. Bunların bir kısmı mahkemelerde çözülmek üzere dava konusu oluyor.

“Düşünce ve inanç özgürlüğü” ile “düşündüğünü ve inandığını açıklama hürriyetinin” sınırlarını aşmadan beyanda bulunmak bir özdenetimi gerektiriyor. Kimseye hakaret ve küfür etmeden, şahsiyetini küçümsemeden fikir ve inançlarımızı anlatmayı başarmak herkesin harcı değil.

Sizin için çok değersiz biri de olsa, paylaşımınızın altına yorum yapan birine cevap vermek istiyorsanız sabır ve teenni ile cümleler kurmanız gerekiyor. Mademki o sizin sosyal medya “arkadaşınız”, ya katlanacaksınız veya “arkadaşlıktan” çıkaracaksınız.

WhatsApp gruplarında bu daha da zor bir tercih olacaktır. Çünkü sizin o kapalı grup içinde bulunmanız bir mensubiyet duygusunun olmasını gerektirir. Bu duyguyu kaybettiğiniz için gruptan ayrılıyorsanız sonuçlarına da katlanacaksınız.

Grubu kuran “yönetici” iseniz, grubu kapatma kararı almanız, gruptan beklediğiniz bütün faydalara “elveda” demeniz anlamına gelir.

Gruptakilerin aidiyet duygusu kazanması, ortak akıl ile kararların alınması, sinerji oluşması, içerideki farklı görüşlerin ortaya çıkması, kişisel sorunu olanların belirlenmesi gibi faydalı sonuçlara ulaşma imkânını, kapatma kararı ile kaybedersiniz. Dahası bu kararınız gruptakilerin kendilerinin daha küçük gruplar oluşturmalarına yol açabileceğinden, muhalif grupların oluşması riskini de göze almanız demektir.

******************************

SOSYAL MEDYANIN FAYDALARI

Sosyal medyanın huzurlu ve faydalı kullanımı mümkün.

Gerçekten bilgileri, yorumları ve paylaşımlarıyla hayatımıza büyük renk ve zenginlik katan sosyal medya arkadaşlarımızla mutlu oluyoruz.

Zengin tecrübeleri ve bilgilerinden istifade edilmesi bu değerlerin işe yaramasını sağlıyor. Paylaşımlarımızın beğenilmesi ve takdir edilmek hoşumuza gidiyor. Böylece yazanı da okuyanı da mutlu eden bir süreç yaşanıyor.

Diğer taraftan evinden dışarı çıkmayan bir emekli dostumuz bile yaptığı değerli paylaşımlarıyla faydalı olurken, kendisi de yalnızlık duygusundan uzaklaşabiliyor.

Değerli insanlarla arkadaş veya grupdaş olmanın verdiği haz ve heyecan, ortak bir hedefe erişmek için motivasyon sağlıyor.

******************************

ANLAYAMAYAN VE ANLATAMAYAN HAKARET EDER

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) araştırması da PISA’ya benzer bir sonuç vermiş:

“Türkçe’de 3 öğrenciden 2’si orta düzeyde ve bunun da altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor.”

Yani insanlarımızın çoğu Türkçe yazılmış bir metni okuyup anlayamıyor yahut dinlediği bir konuşmayı anlayamamak gibi bir sorunu yaşıyor.

Taha Akyol, Karar Gazetesi’nde yazdığı yazıda, kısır tartışmalarımızın temel sebebi olarak bu sorunu değerlendiriyor:

“Fen bilimleri ve matematikte durum daha kötü. Türkçe metinde geçen olaylar ve anlamlar arasındaki bağlantıları anlamakta zorlanıyorsak, soyut sayısal veriler arasındaki bağlantıları anlamakta büsbütün zorlanırız tabii.

Önyargılarımızın çok güçlü olduğu, üstelik daha karmaşık siyasi ve ideolojik konuları nasıl anlarız?!

“Anlamak” yerine önyargılarımızı devreye sokarız. “Bizim taraf”ın söylediklerini kayıtsız şartsız doğru zannederiz. “Karşı taraf”ın eleştirilerinde doğru taraflar olabileceğini akıl edemeyiz, toptan suçlarız.

Politikacılar da taraftarlarını pekiştirmek için bunu körüklüyor.

En kolayı, icraat ve fikirleri tartışmak yerine, karşıtlarımızın kişiliklerine hakaret etmektir. Yüz elli yıllık tarihimize bakın, genelde böyle.”

******************************

EN TEMEL SORUN: CEHALET

Sosyal medya kullanımında da en temel sorunumuzun “cahillik” olduğu anlaşılıyor.

Cahillik” kavramından kastımız “tahsil yapmamak” değildir. Çünkü okullarımızın diploma verip mezun ettiklerinin çoğu maalesef cahil.

Cehalet, sadece bilgisizlik veya bilgiye erişme yeteneği eksikliği değildir. Bunun yanında soyut veriler arasındaki bağlantıları anlama becerisinin olmamasıdır.

Bir de “anlamak istemediği için anlamayanlar” var. “Tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” sözü böyleleri için söylenmiştir.

Diplomasız veya “diplomalı cahiller” bu kadar çok iken, böyle bir sosyal malzeme ile kişiler yerine olayları, kuralları, siyaseti, inançları tartışmak çok zordur.

Ama yavaş yavaş da olsa gelişeceğiz. Cehaleti yeneceğiz. Birbirimizi anlamayı ve meramımızı efendice anlatmayı öğreneceğiz.

Tem 22

Çipras ve Avrupa Birliği Boşa Konuşuyor !…

Ümit YALIM*

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Avrupa Birliği, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını engellemeye çalışıyor. Yunanistan Başbakanı Çipras, Türkiye’nin Kıbrıs Adası açıklarındaki petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına ilişkin olarak Avrupa Birliği’nden yaptırım talebinde bulunacaklarını söyledi. 20-21 Haziran 2019’da Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nde de yazılı bir açıklama yapıldı. Avrupa Birliği, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini “yasadışı” olarak tanımlayarak, güçlü bir şekilde kınadığını belirtti.

Geçen ay Fatih Gemisi’nin mürettebatı hakkında sözde tutuklama emri çıkartan GKRY, şimdi de Türkiye ile işbirliği yapan üç şirketin Türk olmadığını belirterek anılan şirketler hakkında sözde yasal işlem başlattı. Çipras ve Avrupa Birliği boşa konuşurken GKRY de akıntıya karşı kürek çekiyor. Çünkü Fatih ve Yavuz gemilerimizin çalışma yaptığı alanlar Türk Kıta Sahanlığında bulunuyor.

GKRY, TÜRK KITA SAHANLIĞINI İHLAL EDİYOR !…

Doğu Akdeniz’i sahiplenmek isteyen GKRY, Mısır ile 17 Şubat 2003 tarihinde Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması yaptı ve anlaşmayı Birleşmiş Milletler’e tescil ettirdi.

 

Türkiye, 02 Mart 2004’te BM’ye bildirdiği karşı nota ile  Türk Kıta Sahanlığı doğu sınırının  32° 16’  18’’ boylamından geçtiğini, GKRY-Mısır arasında imzalanan anlaşmanın Türk Kıta Sahanlığını ihlal ettiğini ve anlaşmayı tanımadığını deklare etti.

 

GKRY, Lübnan ile 17 Ocak 2007 tarihinde Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması yaptı. Anılan anlaşmadan hemen sonra GKRY Parlamentosu, 26 Ocak 2007 tarihinde bir yasa kabul ederek, Mısır ve Lübnan ile çizdiği sınırların içerisinde 13 adet petrol arama ruhsat sahası ilan etti. Rum Yönetimi’nin ilan ettiği sahalardan beş adedi (1,4,5,6 ve 7 numaralı sahalar) Türk Kıta Sahanlığı sınırları içinde kaldı. Bu sahalar, Türkiye’nin 02 Mart 2004 tarihli Notası ile haklarını saklı tuttuğu Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı alanlarının 7 bin km2 lik kısmını işgal etti.

 

 

İŞTE O BELGE !…

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 29 Haziran 2012’de Kıbrıs Raporu yayınladı. Dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon tarafından yayınlanan raporun 7. sayfasında yer alan, “tampon bölge dahil, Kıbrıs Adası üzerindeki ve etrafındaki doğal kaynaklar tüm Kıbrıslılara aittir, doğal kaynaklardan her iki toplum yararlanacaktır” açıklaması BM üyesi devletlere ve bütün dünyaya deklare edildi.

 

 

Halihazırda, BM askerlerinin görev yaptığı Kıbrıs’taki tampon bölge Türk toprağıdır ve güvenliğin sağlanması maksadıyla BM’ye geçici olarak teslim edilmiştir. 29 Haziran 2012 tarihli BM Kıbrıs Raporu’na göre Türkiye, Garantör Devlet sıfatıyla, KKTC adına, Kuzey Kıbrıs’ta, Tampon Bölge’de ve Kıbrıs Adası’nın etrafındaki bütün deniz alanlarında petrol ve doğalgaz arayabilir. Türkiye’nin KKTC adına yapacağı petrol ve doğalgaz arama alanlarına, GKRY’nin ilan ettiği 13 parsel de dahildir.

TÜRKİYE NE YAPMALI ?…

Türkiye, BM’ye gönderdiği  ve Doğu Akdeniz batı sınırı olarak 28 derece boylamını deklare ettiği 18 Mart 2019 tarihli Resmi Mektubu derhal geri çekmeli,

Doğu Akdeniz’de, batı sınırı 345’ 00’’ K enlemi ve  023° 20’ 00’’ D boylamından, doğu sınırı ise 340’ 00’’ K enlemi ve  032° 16’ 18’’ D boylamından geçen Türk Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölgesini derhal ilan ve deklare etmeli,

 

Garantör Devlet sıfatıyla ve KKTC adına, 2012 tarihli BM Raporu ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını sonuna kadar kullanmalı, Kuzey Kıbrıs’ta, Tampon Bölge’de ve Kıbrıs Adası’nın etrafındaki bütün deniz alanlarında petrol ve doğalgaz aramalıdır.

 

*

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Eyl 21

Diyarbakır Anneleri…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Çocuğu değişik bir şekilde kandırılıp kaçırılarak PKK terör örgütüne katılan çocukların annelerinin malum siyasi partinin Diyarbakır İl Merkezi önünde yaptıkları haklı protesto gösterisi devam ediyor. Analar emek verip büyüttükleri çocuklarını zorla örgüte katan ve örgütle iç içe olan siyasi partiden geri istiyorlar.

Bu protesto ve talebin ne anlama geldiğini en iyi anneler bilir. Yavrusunu yetiştiren anne bir gün çocuğunu kaybedebiliyor. Bu tarifi imkansız bir acıdır ve annelere, ailelere yapılan manevi işkencedir. Çocuklarının hayatta olup olmadıkları, hangi kötü muameleyle karşılaştıkları bile belli değildir.

Bu çocukların örgüte göre büyük bir dava ile kaçırılmış oldukları yalanı analara hep fısıldanıyor. Oysa gerçekler artık ortaya çıkıyor. Kürtlere rağmen Kürtçülük yapan ve çıkar peşinde olan bölücü terör örgütü mensuplarının dış güdümlü olarak Türkiye Cumhuriyeti ile kavgaları vardır. Bu mücadele hilale karşı haçın tarihi mücadelesinin bir parçasıdır. Tarih boyu bize düşman olanlara hizmettir. Anlaşılan Şark Meselesi hala değişik boyut ve görüntü ile devam etmektedir. Hedef dün Osmanlı idi; bugün ise Cumhuriyet Türkiyesi’dir. Onun hala anlayamayanlar kısır tartışmalar içinde sözüm ona siyaset yapıyorlar. Suriye’nin kuzeyine ABD’nin patronluğu altında değişik Avrupa Ülkelerinden Türklük ve İslam düşmanı unsurlar, paralı askerler intikam duygusu ile getiriliyor. Bunlar tırlar dolusu silah ve teçhizatla donatılıyor. Hedef Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve milli birlik ve beraberliğidir.

Yönetenlerimiz ise; baştan beri kendimize yönelecek tehdidi yok farz ederek ABD güdümünde kendi ayaklarına adeta kurşun sıkarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve birliğini dinamitleyenlere destek vermiştir. Ortadoğu’da bizim dışımızda yer alan işgalci her ülkenin menfaatleri çok farklı olduğundan mutabakat sağlanamıyor; barış ve huzur gelemiyor. Binlerce insan öldürüldü. Müslüman Müslümanla savaştırılıyor. Ümmet şuuru sadece bizde ve birkaç ülkede var.

Türkiye’nin zarar görmesi herkes için geçerlidir. Kimse bundan karlı çıkamaz. Diyarbakır’da terör örgütü ile işbirlikçi partinin önünde eylem yapan annelerin acılarını ve haklı taleplerine katılıyoruz ve saygı duyuyoruz. Daha yüzlerce ailenin çocuk kaçırma olaylarından perişan olduğunu da biliyoruz. Bölücü teröre karşı evladını şehit vermiş; asker, polis, korucu annelerinin evladı zorla kaçırılan annelere destek olmalarını da yadırgamıyoruz. Ancak işi sulandırmak için İran’dan annelerin gelmesini ve diğer bazı hoş olmayan örnekleri de kabul edemiyoruz. Başkaları adına ülkeleriyle kavgalı ve kullanılan militanların yakınlarının Cumartesi Anneleri adı altında bu aziz şehit anneleriyle bir tutulmalarını da içimize sindiremiyoruz.

Anneler iç siyasete âlet edilmemelidir. Bu iş STK’lara bırakılmalıdır. Türkiye’deki kamplaşmayı azaltacak, karşılıklı sevgi, hoşgörü ve saygıyı artırıcı her iyi niyetli teşebbüse saygı duyarız. Ancak ihanetleri de hoş göremeyiz ve alkışlayamayız. Bu kamplaşmanın temelinde yatan gerçekleri de iyi görmeliyiz. Basit ve kolay genellemelerden kaçınmalıyız. Siyaseti de polemik ve basit kavgalı tartışma ortamında kurtarmalıyız.

Türkiye bugün, var olma kavgası veriyor ve sözde dost ve müttefikleri tarafından kuşatılmaya çalışılıyor. İçeride ve dışarıda dostu ve düşmanı iyi fark edelim. Suçlu oldukları ve ihanet ettikleri kamuoyunda kabul görmüş, terör örgütüne terör örgütü diyemeyen şahısları kurtarma ve topluma hoş gösterme işgüzarlığına girişip komik durumu da düşmeyelim. Terör örgütüyle iç içe olan ve görevden alınan üç belediye başkanını ziyaret edip onlara Atatürk fotoğrafını hediye etme gibi yanlışları da yapmayalım.

Tem 22

Ortak Akıl

Ruhittin SÖNMEZ

Bazı özel yetenekli insanlar yaşadıkları bir sorundan veya meraklarından dolayı icatlar yapar. Yani daha önce bulunmayan bir nesneyi geliştirirler. İcatlar birer hayal gücü, düşünce ve çalışma azminin ürünüdürler.

Ancak ilk başlarda bu icatların insanlık için, toplum için önemi ve değeri kavranamayabilir.

İlk icat edilen ve bir atlı araba hızındaki otomobilin bugünkü seviyeye geleceğini hayal etmek bile çok güçtü.

İlk bilgisayar bir oda büyüklüğünde idi fakat işlemci hızı, kapasitesi sıradan bir cep telefonundan binlerce defa düşüktü. İlk bilgisayarın verdiği izlenimle dünyanın en zeki adamları arasında bile, “bilgisayarların işe yaramayacağını” söyleyenler vardı.

IBM Başkanı Thomas J. Watson, “Dünyada bilgisayar pazarı 5 adedi geçmez” demişti.

Lord Kelvin’in “Havadan ağır uçan makinelerin yapımı imkânsızdır” kehanetine bugün gülüyoruz..

New York Valisi, daha sonra ABD Başkanı olan MartinVan Buren sözü de ilginçtir: “Ülkemizin taşıma sistemi, adına ‘demiryolu’ denen yeni bir taşıma sistemi tarafından tehdit edilmektedir. 24 km/saat gibi inanılmaz bir hızla yol alan ‘makineler’, insanların hayatını tehdit etmektedir. Tanrı elbette insanların böyle korkunç bir hızda gitmesini istememiştir.”

Lee DeForest’in “Televizyonun ticari bir başarı elde etmesi imkânsız, hayal görmeyelim” sözleri de bugün bize gülünç geliyor. Ama bütün bu değerlendirmeleri yapanlar aptal insanlar değildi.

1450’de Gutenberg’in icadı olan matbaa Osmanlı Devleti’ne 1719’da girebilmişti. İstanbul’a matbaanın çok geç gelmesinin sebebi sadece tutuculuk değildi. İstanbul’da yaşayan binlerce hattatın birer sanat eseri niteliğindeki kitapları yanında, matbaada basılan kitapların çok kalitesiz baskısı olması etkili olmuştu.

Fermuardan saate, elektrikli süpürgeden çamaşır makinesine, radyodan telefona kadar her icat ilk yıllarında bugünkü haliyle kıyaslanamayacak kadar ilkel ve kullanışsız idi.

1946’da yapılan oda büyüklüğünde ve 30 ton ağırlığındaki dev bilgisayarın, on haneli 5.000 sayıyı bir saniye içinde toplayabilmesi çok büyük başarı olarak kabul ediliyordu.

Ama bilgisayarlar böyle kalsaydı ne cep telefonları, ne uçaklar, ne otomobiller, ne de üretim, sağlık, bilim, sanat ve eğlence alanlarında kullandığımız otomatik makinelerin hiçbiri olmayacaktı.

Bu konular üzerinde çalışan insanlar, kendisinden önce aynı konu ile ilgili çalışan insanların fikirlerini alarak, o fikirlerin üzerine kendi fikir ve çalışmalarını katarak çalışmalar yaptılar. Bütün bu insanların “ORTAK AKLI” ile icat süreçleri hayallerin bile ötesine kadar gelişimlerini sürdürdü.

********************************

SOSYAL OLAYLARDA ORTAK AKIL

İcatlar ve onları bulan dehaların insanlığa katkıları çok büyüktür. Ama bunların gelişim sürecinde bir önceki birikimin üzerine yeni bir şeyler koyarak ORTAK AKLI büyütenlerin payı bunlardan daha az değildir.

Sosyal olaylarda da durum böyledir.

Tarihte çok değerli insanların ortaya koyduğu fikirler, icat ettiği kurumlar ve düşünüp uyguladığı kurallar çok önemli roller oynamıştır. Ancak bu konular üzerinde çalışan başka insanlar, onların fikirlerini alarak, o fikirlerin üzerine kendi fikir ve çalışmalarını katarak geliştirdiler.

Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, modern hukukun ilkeleri, denge ve denetim sistemleri gibi insanlığın sosyo-kültürel alanda geliştirdiği kavramlar ORTAK AKLIN ürünleri olarak gelişimlerini devam ettirmektedir. Bu kavramlara eşlik eden kurumlar ve kurallar da gelişmeye devam etmekte.

Teknik icatlarda gelişimi sağlayan bilim insanları, diyelim ki LCD TV icat edilmişken, tüplü TV aşamasındaki bilgiyi kullanmakla beraber yeniden tüplü TV yapmaya kalkışmazlar.

Elimizdeki cep telefonlarının gücünde eski model bir bilgisayar yapmaya kalksalar, bir gökdelen boyutunda makine yapmaları gerekirdi. Bu sebeple eskiye özenerek eski teknoloji bilgisayar yapmak anlamsızdır.

Çağımızda yaya veya bir binek hayvanı ile hacca gitmeye kalkışmak akılsızlıktır.

Sosyal alanlarda da insanoğlunun ortak aklı ile ve birçok acı tecrübelerin ışığında geliştirilmiş kavramları, kuralları, yönetim modellerini bırakıp eskiye özenmek de böyledir.

Hukuk alanında Mecelle’nin meşhur hükmü geçerlidir: “Zamanın değişmesiyle hükümler değişir.”

Bu yüzden bir hukuk abidesi olan “Mecelle, tarihimizde büyük bir hukuki atılımdır ve hukuki modernleşmemize katkısı çok değerlidir, fakat günümüzün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.” (Taha Akyol)

Demokrasinin kurum, kural ve teamüllerinden vaz geçmek için daha iyi bir sistem olması lazım. Böyle bir sistem henüz icat edilmedi.

O halde kendimizin ve başkalarının tecrübelerinden yararlanmak, ortak aklın ürünlerini kullanmak mecburiyetimiz devam ediyor demektir.

Günümüzde gelişmiş ülkelerin temel değerleri ve ilkeleri bellidir. Kuvvetler ayrılığı; modern devletlerin temel ilkeleri olan güçler arasında denge ve denetim sistemleri; modern hukukun bağımsız yargı, suçların şahsiliği, hâkim teminatı gibi kavramları; modern ekonomilerin merkez bankalarının bağımsız olması gibi ilkeleri gelişmişliğin sebebi ve teminatıdır.

Türkiye’de bütün bu değer ve ilkelerden vazgeçme çabaları, ortak aklın eseri olan süreci geri çevirmektir, anlamsız ve akıl dışıdır.

Bu akıl tutulmasına “dur!” demezsek çağımız dünyasına ayak uyduramayacağımız kesindir.

Eyl 04

Prof. Dr. Mustafa Kafalı’ya Rahmet ve Bir Kısır Döngü Üzerine…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

30 Ağustos Zafer Bayramı’nı geride bıraktık. Başkomutanlık Meydan Muharebesi istilacı düşmana vurulan son ve en önemli bir darbedir. Bizzat büyük devlet adamı ve asker Mustafa Kemal Atatürk tarafından yönetildiği için muharebe O’nun adına anılmaktadır. Atatürk ve silah arkadaşlarını, büyük çoğunluğu ile Milli Mücadeleyi maddi ve manevi destekleyen nice mücahidi rahmet ve minnetle anarız. Onların sayesinde Anadolu haçlı sürülerinden kurtarılmış; yeniden vatan yapılmış ve Anadolu Dar-ül Harp’ten Dar-ül İslam’a dönüştürülmüştür.

Bu defa 30 Ağustos 2019 Zafer Bayramımızda çok değerli bir ağabey ve hocamızı da toprağa verdik. Türk milliyetçisi, Türklük için kalbi çarpan ve tarihçi olan bu ağabeyimiz Prof. Dr. Mustafa Kafalı idi. Birçok zeminde kendisiyle birlikte olmaktan şeref ve gurur duymuşumdur. Bunların içinde Ülkü-Bir İstanbul Şubesi önde gelir. Kendisi Aydınlar Ocağımızın kurucuları arasında da yer almıştır.

Prof. Dr. Kafalı’nın cemaati Kocatepe Camii’ne sığmadı. Yakınları, sevenleri ve Türklük gurur ve şuurunu taşıyan, İslam ahlak ve faziletine sahip vefalı dostlarımızın çoğu cenazedeydi. Dün de bugün de görüşlerinin doğruluğunu aklı başında olan, peşin hükümlü olmayan herkese kabul ettiren rahmetli Kafalı, fikir çizgisinden asla taviz vermeyen yiğit bir ilim adamı idi. Artık eserleriyle ve hizmetleriyle yaşatılacaktır. Her tarafa zaman zaman yalpalayan ve sırtını dayayacak yer arayan fırıldak tipler ona çok yabancı idi.

İlk tanışmamız 1968 sonbaharında İÜ Edebiyat Fakültesi’nde ağabeyimiz rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz vasıtasıyla olmuştu. Rahmetli Kafalı’nın yanında yine çok değerli bir ağabeyimiz olan rahmetli Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu vardı. Allah bütün kaybettiğimiz bu gibi örnek ve değerli insanlara rahmet etsin.

Cuma namazında Kocatepe tamamen dolu idi. Daha sonra cenaze namazı kılındı. Bayram ve günün önemi dolayısıyla hazırlanan hutbede Diyanete rağmen, Milli Mücadele ve başkomutan M.K. Atatürk’e de yer verilmesi çok isabetli olmuştur. Ancak daha sonra öğreniyoruz ki; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı hutbede Atatürk’e yasak konmuştu. Anlaşılır gibi değil… Diyanetin acaba görevi bu mudur? Vatandaşı bu gibi çirkin örneklerle Cumadan soğutmaya, birlik ve beraberliği bozmaya herhalde kimsenin hakkı yoktur.

Atatürk’e karşı düşmanlık; Milli Mücadeleye de karşı olmak, Sevr’cileri ve işgalcileri savunmak, Türk’e, ülkemizin milli bağımsızlığına ve egemenlik haklarına da karşı olmaktır. Türkiye’yi Türkiye yapan değerleri de dışlamaktır. Milli Mücadeleyle Cumhuriyeti kuran irade, 1299’da Osmanlı’yı da kuran iradedir. Atatürk ve Cumhuriyeti kuranlar Anadolu’yu Dar-ül İslam kıldıkları için Kocatepe gibi camilerimiz yapılabilmiş, eski eserlerimiz korunabilmiş ve bunlara yeni güzel eserler ilave edilebilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığını kuran da büyük Atatürk’tür.

Dün olduğu gibi bugün de Batının paralı askerleri ve uşakları arasından bolca Atatürk düşmanı çıkıyor. Bunlar Lozan ile Ege Adaları’nın kaybedildiğini de cahilce iddia ediyorlar. Bazıları işi çok ileri götürerek Milli Mücadele’de keşke Yunan kazansaydı diyebilecek kadar sapıklığa bulaşıyorlar.

Türkiye’nin bunlara rağmen kardeşliğe, birlik ve bütünlüğünü korumaya, birer kısır döngü halini alan parti kavgalarını ve siyasi polemikleri aşmaya ihtiyacı vardır. Türk tarihinde yer alan lider ve önderlerimizi ya yerin dibine batırır; ya da gökyüzüne çıkarırız. Milli tarihe bir bütün olarak bakamama ve dönemleri birbirine rakip gibi görme yanlışını sürdürmemeliyiz. Herkes durum muhakemesi yapabilmeli; kendine çeki düzen vermeli, hilale karşı haçın temsilcisi olan, bu uğurda mücadele eden Sevr’in peşindeki ülke ve çevrelere meze olunmamalıdır. Türkiye artık fark edilmesi gereken bir kuşatma altındadır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar