Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’ — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 03

Yeni Yıl 2019

                                                                                                       A.Kemal GÜL

İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.

Son yıllarda yaşanan, TSK itibarsızlaştırma senaryolarını içerir amaçlı fiyasko olduğu tespit edilen Ergenekon, Balyoz, Ümraniye hikâyeleri… Fiyaskoyla neticelenen Çözüm süreçleri… Laik Cumhuriyetimizi değiştirme amaçlı TSK nın, Sivil Kurumlarımızın kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş ve başarısızlıkla sonuçlanan adi FETÖ kalkışması… PKK ya karşı verilen sıcak savaşlar… Verilen nice canlar… Onur intiharları… İtibar kayıpları…

Cumhuriyete karşı işlenen 15 Temmuz FETÖ kalkışması hangi Milleti yönettiğinin bilincinde olmayan seçilmiş muktedirleri uyandırmış oldu. Söylem ve eylemleriyle toparlanma sürecine girdiler. Başarısız oldukları iç ve dış ilişkileri yeniden düzenleme zaruretini gördüler…

FETÖ, PKK-PYD vb… her türlü terör örgütünün ve arkasındaki emperyalist güçlerin hedefinde olan bir ülkede yapılacak en büyük hata; iç barışı, iç cepheyi, iç huzuru sıkıntıya sokmaktır.

Demokratik hak ve özgür düşünce adına bir kısım medyatik kimselerin kanatlarını beyan etmeleri iktidar çevrelerini rahatsız etmiştir ve maalesef hedef gösterilmişlerdir. Bir kısım milletin vekiline de beyanlarından ötürü dava açıldığını görüyoruz. Amaç, tek taraflı bilgilerle donatılı suskun bir topluma dayatma diyebiliriz. Ayrıştırıcı uygulamalarına bakınca tek sesin/ yaptırımın öne çıktığı tek elde toplanan Yasama-Yürütme- Yargı erglerinin çatısı diyebileceğimiz Partili Cumhur Başkanlığı sistemi denen rejimin,  ‘’Tek Adam Rejimine’’ açık olması ihtimali toplum bünyesinde test edileceği, gözden geçirileceği yıl olacaktır kanaatindeyim 2019 yılı yerel seçimlerinin öne çıkarttığı seçmen sandığıyla.

Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.

Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.

Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.

Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.

Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.

Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…

Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.

Elimizdekini yitirmeden, birlik içinde, dirlik içinde…

Umutlarımızın, beklentilerimizin gerçekleşmesi dileğiyle, milli birlik, bütünlüğün sevgi ve muhabbetle harmanlanması adına Yeni Yılınız Kutlu olsun.

Ara 28

Vefatının 82. Yılında Âkif: “KORKMA! EBUBEKİR, ALLAH BİZİMLEDİR

Dr. Sakin ÖNER

 

“İstiklâl Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” gibi iki edebî şahaseri Türk milletine armağan eden Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy bundan 82 yıl önce  27 Aralık 1936 tarihinde aramızdan ayrıldı. Kendisini rahmet, minnet ve şükranla anarken, içinde yaşadığımız ülke şartlarını göz önünde bulundurarak, millî şairimizin İstiklâl Marşı’na niçin “Korkma!” hitabıyla başladığının hikâyesini anlatacağım.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik sayılarak, ordusu dağıtılan ve ülkesi düşman ordularınca işgal edilen Türk milleti büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı ile bayrağı ile ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, böyle bir atmosferde 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklâl Savaşı’nın meşalesini yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden millî bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüven ve moral güçtü. Fakat, o anda orduları dağıtılan, toprakları işgal edilen ve yönetimi tutsak alınan bir ülkenin vatandaşlarında moral güç çok zayıftı, maneviyat çok bozuktu.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın en zengin ve teknolojisi gelişmiş ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Âkif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı millî marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu.

 

Bundan sonrasını millî şairimiz Âkif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “İstiklâl Marşı’nı yazma görevini üstlendikten sonra boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Ebubekir’in endişelendiğini fark edince, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir!” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

2018 Yılının son günlerini idrak ediyoruz. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Fırat’ın doğusunda 500 kilometrelik sınır boyunda, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda Kuzey Irak Kürt yönetimi, bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hattâ bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, korkutulduğu ve sindirildiği bir ortamı yaşıyoruz.

 

2019 Yılına girerken gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. En kötüsü, millet umudunu kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değildir. Milletimiz daha eğitimli, ekonomik durumu daha iyi, daha örgütlü, iletişim daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Yeni bir yıla giriyoruz. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün değildir.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de 2019’un bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!”, Hayatta korkulacak tek şey, korkunun ta kendisidir. Onu yenersen, kurtulacaksın. Başarmak için yeniden ayağa kalkıp, ümidimizi parlatıp heyecanımızı uyandıralım ve başarmaya inanalım.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.                                                                                            

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Oca 03

Olan mı Önemli, Olması Gereken mi? / Uzlaşmanın Şifa Verici Gücü

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Pek çok insan konuşmasında “olanı” değil “olması isteneni” anlatıyor.
Olması istenen anlatılınca insanlar kolayca motive oluyor ve harekete geçebiliyor. Ancak bu işin bilimsel tarafı zayıf olduğu için uzun vadede bu konuşmalar faydalı olamıyor. İnsanlar hayal kırıklığına uğruyorlar.
Bu süreçte “Ben yaptım oldu” mantığıyla hareket edenler ön plana çıkıyor. İnsanların çoğu hayatlarını bilimsel verilere göre değil, bildiklerine göre yönetiyor.

Oysa olana uyum sağlamamız ve onun içindeki hayrı görmemiz gerekir. Allah istemese yaprak kıpırdamaz.
Yüce kuranda şöyle buyuruluyor: “Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir. [Bekara 216].
Vaki olanda hayır vardır demek, irade ve tercihimizin dışındaki sebeplerle, başımıza bir şey gelirse sabretmeliyiz. Şikâyetçi olmamalıyız. Sabredersek, neticesinin hayırlı olacağını görebiliriz. Ama biz yüce Allah’ın verdiği olana değil, kendi isteğimiz olan “olması gerekene “ yoğunlaştığımız için ipin ucunu kaçırıyoruz.
İnsanlar gerçeklerle yüzleşmekten kaçıp, kendilerine göre olası gerekenlere ve hayallere dalmayı seviyor. Bu sebeple hikâye anlatan diziler, bilimsel temelli belgesellerden çok daha fazla izleniyor. Kurgu temelli romanlar bilimsel araştırma kitaplarından daha çok alıcı buluyor.
Türkiye’de genellikle olan gerçekler ihmal ediliyor. Bu yüzden hayallerle gerçekler arasındaki makas her geçen gün açılıyor.

 

 

                                                 Uzlaşmanın Şifa Verici Gücü
Huzur içinde olmak, hayatla tam anlamıyla uzlaşmak demektir. Huzur, rahatsızlık, edişe, sıkıntı ve heyecanlardan uzak durmaktır.
Huzurun zıddı, her şeye direnmekten kaynaklanan iç çatışmadır. Huzursuz kişi, insanlara, olaylara, fikirlere direnir. Direnç ise insanın hayatına karmaşa, kaos ve stres getirir.
Direnç, zehirle oynamaktır. Uzlaşma ise kişiye şifa verir. Direndiğimiz şeyden uzaklaşır, dikkatimizi uzlaşmanın üretici gücü üzerinde yoğunlaştırırsak yeni kaynaklarımıza ulaşabiliriz.
Üretici (yaratıcı) olabilmek için hayatla uzlaşmamız gerekir.
İnsanın aklında birlik ve bütünlük hissi yaratan her şey , o insanda haz ve doyum duygusu uyandırır.
İşini seven insan hayatla uzlaşıyor demektir. El işçisi olsun, bir tezgahta çalışan işçi olsun işine sevgi katan , işinde tatmin olan akış yaşantısına girebilir. Akış, üst düzey yaşantının psikolojisidir. Hayatla uzlaşan kişiler sık sık akış yaşantısına girebilirler.
İnsanlara direnmek, şartlara direnmek, havaya direnmek, çevreye direnmek…. Bunların hepsi huzurun baş düşmanıdır.
Uzlaşmak uyum sağlamaktır. Uyum sağlamak, başkalarıyla birlikte çalışmak, insanlarla bütünleşmek ve bir olmak demektir.
Hayatla uzlaşma , iç güvenliği sağlar, huzurun kapısını açar, gelişmeyi teşvik eder, yaratıcılığı artırır, işe sevgi katmasına sebep olur, şifa verir.
Huzurlu yaşamaya, çevrenizdeki insan ve nesnelerle uyum içinde olmaya ve huzurun keyfini yaşamaya geç kalmadan hemen şimdi başlayalım mı? Yoksa siz çoktan başladınız mı?

Kaynaklar:
• Jack Enign Addington, % 100 Düşünce Gücü.
• Zülfikar Özkan, Kendinle Barışmak

 

Oca 08

Ümmet Soslu Yeni Türkiye Oyunu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Bir yazı gözüme ilişti. Bir dönem gazete logosundan ayyıldızı çıkarmakla Yeni Türkiye’ye uymaktan mutluluk duyan, milliyetçi değil; ama sağ cenahta yer alan bir gazete vardı. Bugün aynı gazetede Ayyıldız yine logoda yer alıyor. Gazetede bir yazar Suriyelilerle ilgili bir yazı kaleme almış. Suriyelileri istemeyenlere çok kızıyor ve hatta yargılanmalarını istiyor. Bu yazarın sorunu bizim alanımızın tamamen dışında olup tıpçıları ilgilendirebilir. Yazar Suriyelilere olan sempatisini ve beklentisini ortaya koyarak yazısında “Türkiye sadece Türklerin değildir” ifadesine sığınıyor. Bu kişi anlaşılan kendisini Türk olarak da hissetmiyor.

Türkiye’ye yeni sahip ve ortaklar arayan bu çarpık zihniyet bir bütünün bir parçasıdır. Yukarıdaki ifadeyi bazı siyasetçiler de kullandı. Anadolu coğrafyasını sözde var olan ama gerçekte varlığı tartışılan ümmete parsellemek isteyenler de görüldü. Yabancılar tarafından önümüze sürülen Türkiye’yi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırıcı Yeni Osmanlıcılık tuzağını unutmuş değiliz. Osmanlı’nın bir bakıma devamı olan Cumhuriyet Türkiyesi Müslüman kardeşlerine ağabeylik yapacak, çevresindeki otonom bölgeleri bünyesine ithal ederek federalleşecek ve ümmeti canlandıracaktı. Bu ümmetin liderini de aramaya gerek yok. Yapılması gereken Anadolu coğrafyasını ezogelin çorbası gibi alt üst etmek, Müslüman ithali yolu ile Türk Vatanını vatan olmaktan çıkarmaktır. Bu anlayışın arkasında olan ve bize tavsiye eden dış güçler, emperyal çevreler, Irak’ta “Irak Arap Cumhuriyetini” günümüzde “Irak Federal Cumhuriyeti” ne dönüştürüverdiler. Ortadoğu’da onlara göre, yapıyı bozan ve birer kambur teşkil eden Türkiye ve İran’a da sıra gelmelidir. Bir dönem ABD ile beraber İŞİD’e karşı bölücü terör örgütü PKK/PYD’yi desteklediğimiz unutulmamalıdır. Ayn-El Arap’a (Kobani) milli sınırlarımız içinden geçen silahlı peşmerge sürülerini İŞİD ile savaşmaya ikramlarla yolcu etmiştik. Ortadoğu politikamızda yaptığımız yanlışlar bugün Şam yönetimini PYD/YPG ile işbirliğine zorlamaktadır. Oysa Irak ve Suriye’ye karşı olan, bunların toprak bütünlüklerini bozmaya dönük ABD güdümlü projeler Türkiye’nin çıkarlarına da tamamen tersti.

Anadolu’da dört milyona yaklaşan, çoğu Suriyeli olan mültecilerin yerleşik hale gelmeleri onlara vatandaşlık hakkının verilme gayretleri, yaşadığımız coğrafyayı milletten sözde ümmete geçirme çabalarıdır. Ümmete mensubiyet şuurunu milli sınırlarımız dışında geliştirmek ve Türkiye merkezli bir dayanışma sağlamak yerine; ülke içini hedef alıyoruz. Anadolu’da sanki Osmanlı sosyal yapısına uygun bir ümmet gerçeği varmış gibi Türk Milleti yerine İslam Milleti kavramını kullananlar var. Bunlar sağ eğilimli ama hiçbir zaman milliyetçi olamamışlardır. Zaten sorun günümüzde milliyetçi ile sağcı arasında ortaya çıkan sosyal mesafeyi kavrayamamaktır. Bazıları hala klasik ideolojik çatışma dönemini, 1960 ve 1970’leri yaşıyor.

Anlaşılan Suriyelileri pek geri göndermek niyeti yoktur. Bazılarına göre, bu Suriyelilere ihtiyacımız varmış. Bunları o kadar şımarttık ki, açtıkları işyeri ve dükkanların isimlerinde Türkçe bulamıyorsunuz. Türk toplumuyla sosyal bütünleşme kanalları tamamen kapalı olan bu insanlara birer dindaş olarak tabii ki destek olmak yanlış bir şey değildi. Ancak bu destek ev sahibinin evini terk etmesi yabancılara açması şekline de bürünmemeliydi. Devletin açtığı kurslarda Arapça eğitim ve öğretim görenler Türk toplumuyla nasıl bütünleşebilir? Ticari alanda her türlü vergi ve harçlardan muaf tutulanlar, sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalananlar, istedikleri okula sınavsız girenler, mafya bile kuranlar yerli insanlarımızın kanına girenler, onları yaralayanlar ülkemizle sosyal bütünleşme yolunda mıdırlar? Bu imtiyazlı hale getirilen mültecilerin ülkelerine dönmelerini yapılan araştırmalar büyük ölçüde desteklemektedirler. Ancak 2023’te eyalet sistemine geçilebileceğini iddia edenler için bunlar birer can simididir. İşin enteresan tarafı, bazı Avrupa ülkeleri mültecileri Türkiye’de kalıcı kılma ve sözde Türk toplumuyla bütünleştirme yolunda teşvik edici projeler vermekte ve desteklemektedirler.

Türkiye Doğu Akdeniz’de ve güney sınırlarında kıskaca alınmak, Kıbrıs dahil milli politikalarından uzaklaştırılmak istenirken; sosyal yapısı üzerinde de dış kaynaklı tezgahlar kurulmakta ve bazılarınca içerden de desteklenmektedir.

Oca 30

Lozan 3

Halil ALTIPARMAK

 

İki Lozan yazısından sonra üçüncüyü yazmak gerektiği için bu konuyu da Lozan olarak seçtim. Aslında, Lozan konusu 2-3 makale ile anlatılması zor bir konu ama daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

İki haftadan beri yazdığım Lozan konusunun bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerektir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır.

Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte iki haftadan beri yayınlanan Lozan ile ilgili yazılarımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım, şimdilik.

Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi. Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fetjhi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu. Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam(bugünün Birleşmiş MİLLETLER’i)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da MONTRÖ Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Bir Düyun-u Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da 3-4 yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

 

 

Oca 11

Suriye’de hatalar zinciri ve Rusya

Özcan YENİÇERİ

ozcanyeniceri@gmail.com  31 Aralık 2018

ABD ve Rusya, Suriye’de operasyon üstüne operasyon yaparken Türkiye uzun süre olanı biteni yalnızca seyretti. CIA/MOSSAD’dan devşirdiği akıl ve güçle PYD güney sınırımızda kanton üstüne kanton ilan ederken AK Parti iktidarı Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açarak Suriye’de YPG’nin etnik temizlik yapmasına katkı sağlamış oldu.

Kobani’de “düştü düşecek” beklentisi yaratılması ve ardından Obama’nın baskısıyla Peşmerge’lerin Türkiye üzerinden Kobani’ye yardım için geçmesine izin verilmesi PYD’yi iyice şımarttı.

Türkiye’yi meşgul etmek!

“Çözüm Süreci” adı altında bölücülüğe göz yumma, PKK’yı şirin gösterme ve bölücü unsurlarla Dolmabahçe’de, Oslo’da İmralı’da görüşme yapma Türkiye’nin dikkatini dağıtmıştır.

Çözüm süreci için “baldıran zehri” içmeler, başını gövdesini sürecin altına koymalar alabildiğine devam etti.

Sonuçta PYD/PKK, Suriye’deki gelişmelere dayalı olarak çözüm süreciyle Türkiye’yi meşgul etti.

Kendisini Suriye’nin kuzeyinde yeteri kadar güçlü, ABD ile ilişkilerini de mükemmel hale getiren PYD/KCK/PKK/HDP yeni bir deneyime kalkıştı. Kobani olayları bahane edilerek meydana getirdikleri kaos ve kargaşa 52 yurttaşın ölümüne neden oldu. Bu durum bölücü unsurlarda istedikleri an Türkiye’yi içeriden istikrarsızlaştırabileceği duygusu yarattı.

Bu bir yönü itibarıyla da Türkiye’yi içeride terörle meşgul etmek politikasıydı.

Bu sırada ABD de Türkiye’yi meşgul etme ve oyalama politikası izlemekteydi. “Eğit-Donat”, “Suriye’nin dostları” gibi toplantılar bu amaçla yapıldı.

Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinde olana bitene bakma “cambaza bak cambaza” politikası uygulandı. IŞİD/PYD/ABD’nin bölgede meydana getirdiği olaylar sonucunda Suriye’nin kuzeyindeki halk yerinden yurdundan göç ettirildi. Böylece dört milyonu aşkın Suriyeli mülteci Türkiye sınırlarından içeriye boca edildi.

Fırsattan istifade eden PYD, Suriye’nin kuzeyinde ABD destekli olarak bağımsız yapısını iyice pekiştirmiş oldu. Terörist güruh ABD tarafından eğitilmesi, donatılması ve yönetilmesiyle bölge topraklarını fiilen gasp etti.

Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirmek!

Türkiye vahim hatayı ise Süleyman Şah Türbesi’ni yerinden taşıyarak yaptı. Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması PYD’nin hem önünü açtı hem de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan emrivakilere karşı hareket edemeyeceği duygusu yaratmış oldu.

Suriye’de bir yanda rejimle Rusya/İran, karşısında ise PYD ile ABD/IŞİD ve diğer unsurlar vardı.

Türkiye’nin önceleri Suriye içindeki etkinliği sınırlıydı. ABD, bir yandan Türkiye’nin düşmanı olan terör örgütü PKK/PYD ile iş tutarken diğer yandan da Türkiye’yi Rusya’dan uzak tutmaya özel bir gayret göstermişti.

Bir proje olan Rus uçağının düşürülmesiyle Türkiye ile Rusya ilişkileri olabildiği kadar kötüleştirildi. Bu durum PYD’ye tam bir yıl kazandırdı. Böylece PYD elini kolunu sallayarak bölge üzerinde hâkimiyetini pekiştirmiş oldu.

Uzun zamandır CIA/MOSSAD etkisiyle oluşturulan Ergenekon/Balyoz davalarıyla da TSK’nın operasyon kabiliyeti motivasyon olarak bloke edilmişti. Aynı mihrak bu defa Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirdi.

Bu arada Türkiye-Rusya ilişkilerinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in de katkılarıyla ciddi iyileşmeler oldu.

Bıçak kemiğe dayandı ve Türk ordusu sınırı geçti.

Cerablus, El Bab, Dabık bölgesine gerçekleştirilen ilk başarılı operasyon İsrail/CIA/FETÖ unsurlarını tekrar harekete geçirildi.

Türkiye’yi durdurmanın yolunun Türkiye/Rusya ilişkilerinin koparılmasından geçtiğinin farkında olan bu odak, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a suikast yaptırdı.

Türkiye ve Rusya bu defa oynanan oyunu gördü ve oyuna gelmedi.

O günden sonradır ki Türkiye/Rusya/İran arasında Astana, Türkiye/Rusya arasında Soçi görüşmeleri yapıldı.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik harekâtının an meselesi olduğu şu saatlerde Rusya ve rejimle ilişkilerin sonuç almak yönünde hayati önemi vardır. Süreçte Rusya, İran ve Şam rejimiyle ilişkiler dengeli biçimde götürülmelidir.

Operasyon, diplomatik başarıyla taçlandırmalıdır.

Kaynak Yeniçağ: Suriye’de hatalar zinciri ve Rusya – Özcan YENİÇERİ

Oca 07

Aydınlar Ocağı’nın Kuruluşu ve Yaptığı Faaliyetler

Dr. Şahin CEYLANLI

       1960 – 1970 yılları arası, Türk Milliyetçilerinin bir araya gelerek hizmet vermeleri dönemine rastlamakta. Bu yılların puslu, pusamıklı ve kargaşalı günlerinde güç ve fikir birliğine büyük ölçüde ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu ihtiyacı karşılayacak güçlü bir kuruluş yoktu. Bu bakımdan, bu boşluğu doldurmak için bir araya gelinerek bir durum değerlendirmesi yapılmış ve bir fikir, kültür ve düşünce kuruluşunun oluşturulması fikri ağırlık kazanmıştır. Yapılan bir takım yeni müzakerelerden sonra bu oluşturulacak kuruluşun Aydınlar Ocağı adını alması ve dernek statüsünde çalışması uygun bulunmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli mücadele ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da 14 Mayıs 1970 tarihinde resmen çalışmalara başlamıştır.

Şimdi pek çoğu Hakkın rahmetine kavuşmuş Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşmuştur: Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, M. Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, A. Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, S. Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nazım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, A. Mahzar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati N. Bozkurt, Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, İ. Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Rüknettin Tözüm.

Kuruluş tarihinden bugüne kadar, Tüzüğüne bağlı olarak “milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek” gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Aydınlar Ocağı, bu hedefine ulaşabilmek için yoğun bir faaliyet alanı, ilmi seminer, anma toplantısı, kurultay, şura ve diğer ilmi toplantılarla ülkemizin ilim ve kültür hayatına büyük katkılarda bulunmuştur. Bu açıdan adeta bir okul görevini üstlenmiştir.

Bu arada, sadece İstanbul ile sınırlı kalınmayarak, başta Ankara olmak üzere, ülkemizin dört bir yanında faaliyetlerde bulunarak Türk kamuoyunun ülke meselelerinde fikir ve düşünce sahibi kılınmasına yardımcı olunmaya çalışılmıştır. Elli seneye yakın bir süredir eksilmeden, yıkılmadan, yılmadan, yorulmadan, azalmadan bir vazife idraki içinde ve kaderin aramızdan çekip aldığı dava adamlarımızın kaybına rağmen, çalışmalar hiç sekteye uğratılmadan sürdürülmüştür.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Türk Cumhuriyetlerine, daha sonra Yugoslavya’nın bölünmesinden itibaren Makedonya, Kosova, Bosna – Hersek gibi ülkelere kültür ağırlıklı geziler düzenlenerek buralar yakından görülmüş ve bir takım temaslar sağlanmıştır. Türk Cumhuriyetlerinden üniversite ağırlıklı heyetler Türkiye’ye davet edilmiş, Türkmenistan, Başkurdistan heyetleri ile Aydınlar Ocağı arasında kültür protokolleri imzalanmıştır. Ayrıca Saraybosna’nın Eskişehir Belediyesi ile Fatih Belediyesinin kardeş belediye olmaları hususunda girişimlerde bulunulmuş ve kardeş belediye olunması belediye meclislerinin kararıyla kabul edilmiştir.

Aydınlar Ocağı, günlük siyasetin daima dışında olmuş ve her konuda ilmi ölçülere bağlı kalmış, her zaman devletin ve milletin yanında yer almıştır. Asıl görevini; milletine, millet fertlerine, ülkemizin yetişkin insanlarının ilim, fikir, kültür ve sanat sahasındaki düşünce ve görüşlerini aktarmak suretiyle yapmıştır.

 

Aydınlar Ocağı, zaman zaman kendi üyeleri ile de sohbet tarzında toplantılar yaparak üyelerinin düşünce ve fikirlerinden istifade etmiş, Hakkın rahmetine kavuşmuş mensupları için de her sene Ramazan ayı içinde gerekeni yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Aydınlar Ocağı’nın en önemli çalışma alanlarından biri de yayın faaliyetlerinde bulunmasıdır. Bu yayınlar ülkemizde büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Bu yayınlardan en önemlileri şunlardır:

  • 9 Soru ve 9 Cevapta Ermeni Sorunu,
  • Milli Şehit Kaymakam Kemal Bey,
  • Türk Kültüründe Hoşgörü,
  • İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şura ),
  • İstanbul’da Adıyaman’a ( 24. Şura ),
  • Suriye’nin Etnik Yapısı,
  • Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,
  • Milli Mutabakatlar,
  • Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,
  • Asra Girerken Çağdaşlaşma,
  • Demokrasi ve İnsan Hakları,
  • GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,
  • İslamiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,
  • Sosyo-Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,
  • Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,
  • Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,
  • Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,
  • Din ve Vicdan Hürriyeti,
  • Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,
  • AT’nin Cevabı ve Yeni Alternatifler,
  • Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,
  • Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,
  • İslamiyet ve Millet Gerçeği,
  • Dış Borç ve Türk Ekonomisinde Özelleştirme,
  • Muhafazakarlık Nedir? Ne Değildir?,
  • Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,
  • GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,
  • Ermeni Meselesi,
  • Milliyetçiler III. Büyük İlmi Kurultayı Kararları,
  • Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,
  • Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,
  • Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,
  • Türkiye’de Hukuk Çıkmazı,
  • Siyasi İstikrar ve Topyekün Kalkınma,
  • Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,
  • Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,
  • Güçlü Hükümet İhtiyacı,
  • Üniversite Reformu,
  • Toprak ve Tarım Reformu,
  • Milli Basın Meselesi,
  • Yeni Bir Yüzyıla Girerken Türk İslam Sentezi Görüşünde Meselelerimiz 1, 2, 3.

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocaklarının kurulması yönünde büyük bir hassasiyet gösterilerek bu şehirlerde de yeni ocakların tütmesi sağlanmış ve şu anda sayıları 44’ ü bulmuştur. Bunlar başta Ankara olmak üzere Kocaeli, Bursa, Konya, Adana, Afyon, Alanya (Antalya), Antalya, Amasya, Anadolu (İstanbul), Aydın, Avrupa Yakası (İstanbul), Balıkesir, Bandırma (Balıkesir), Çanakkale, Çorum, Darıca           (Kocaeli), Erzurum, Harput (Elazığ), Hatay, Iğdır, İnegöl (Bursa),İzmir, Kahramanmaraş, Kayseri, Kırıkkale, Kütahya, Malatya, Manisa, Mimar Sinan (Adıyaman), Mustafa Kemal Paşa (Bursa), Niğde, Nizip (Gaziantep), Ondokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Trabzon, New York, Azerbaycan ve Kosova’dan meydana gelmektedir. Daha başka Ocakların doğması için de gayretler sarf edilmektedir.

Aydınlar Ocakları senede 2 kere değişik şehirlerde Aydınlar Ocakları Şuraları düzenlemekte, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler bu şuralarda görüşülmektedir. Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası 2019 yılının Nisan veya Mayıs ayında Antalya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Antalya’da yapılacaktır. Şuralar dışında Aydınlar Ocakları ile yakın temas sağlanarak bir takım fikir alışverişlerinde bulunulmuştur. Zaman zaman Ocaklarımızla ortaklaşa açık oturum ve konferanslar tertiplenmiştir. Ayrıca her Ocak bulunduğu şehirde Türkiye ve dünya gündemini yakından ilgilendiren çok yönlü faaliyetler yürütmektedir.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet dönemi içerisinde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetişmesinde gerekeni yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana, suni etnikleştirme gayretlerine karşı Türk Milliyetçiliği doğrultusunda her alandaki çalışmalarını sürdürecektir.

Oca 13

Lozan 3

Halil ALTIPARMAK

İki Lozan yazısından sonra üçüncüyü yazmak gerektiği için bu konuyu da Lozan olarak seçtim. Aslında, Lozan konusu 2-3 makale ile anlatılması zor bir konu ama daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

İki haftadan beri yazdığım Lozan konusunun bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerektir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır.

Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte iki haftadan beri yayınlanan Lozan ile ilgili yazılarımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım, şimdilik.

Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi. Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fetjhi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu. Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam(bugünün Birleşmiş MİLLETLER’i)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da MONTRÖ Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Bir Düyun-u Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da 3-4 yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

Ara 26

DEĞERLER ve KIYMETLER

Av. Mustafa ÖZKURT

Cengiz Han’ın torunu olan 23 Eylül 1215 yılında doğan Kubilay Han 55 yaşında iken 1260 ta hükümdar olmuştur. Dedesi Cengiz Hanın hedefi olan Çini fethederek bu günkü Pekini başkent yaparak, Çin tarihinde Yuan Hanedanı denilen hanedanlığını kurdu.

Hükümdarlık yaptığı 1260-1294 yılları arasında Japon denizinden Polonya’ya kadar uzanan tarihin gördüğü en geniş İmparatorluğunu kuran Kubilay Han bu günkü Pekin’de 18 Şubat 1294 tarihinde 79 yaşında vefat etmiştir.

 

 BEN KUBİLAY HAN’IN ELÇİSİYİM. BANA KARŞI GELİRSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ ” 

Kubilay hanlığı döneminde altın, gümüş ve kıymetli taşlar yerine bastırdığı kâğıt parayı geçerli para yapmıştır. Çin Halk Cumhuriyetinde kullanılan para birimi yuan ismi Kubilay Hanın kurduğu Yuan Hanedanından gelmektedir.

Kubilay Han hakkındaki ekseri bilgilerimiz Çin kaynaklarındaki Yuan Hanedanlığı dönemine aittir.

Kubilay Han’ın Batıda tanınması Venedikli tüccar bir ailenin çocuğu olan ünlü gezgin Marko Polo’nun 1280’ li yıllarda fantastik bir hikâye türünde yazdığı “Marco Polo’nun Seyahatleri” adlı eseriyle olmuştur.

Marko Polo’nun Türkistan’a seyahati 1271’de Papa 9. Gregorius tarafından Kubilay Han’a iletilmek üzere yazdığı bir mektubu götüren babası ve amcasıyla birlikte gezisiyle başlar.

Bu gezisi esnasında Kubilay Han’ın kendisine verdiği elçilik göreviyle de 17 yıl Doğu ülkelerinde serbestçe dolaşma fırsatı yakaladı.

Yazdığı eserle doğunun zenginlik ve imkânlarını abartılı bir şekilde Batıya tanıtıp onların dikkatini uzak doğuya yönlendirdi. Böylece önce Uzak Doğuda Hristiyan gezgin dilenci vaiz tarikatı mensupları olan Fransisken Keşişlerinin cirit atması başladı.

Doğu ülkeleri, tıpkı ayağa ilk battığında acısı duyulmayan ancak sonradan büyük acı veren tatlı diken gibi Batılılar tarafından ileriki yüzyıllarda İngilizler, Fransızlar ve Portekizler tarafından sömürülmesine ve birçok acıların yaşanmasına zemin hazırladı.

Kubilay Han’ın orduları 1231 ila 1259 yılları arasında Kore’de iktidarda bulunan Goryeo Hanedanını hedef aldı. Ardı arkası gelmeyen saldırılar sonucunda Goryeo Hanedanı Moğollarla bir antlaşma imzalayarak onların hâkimiyetini kabul etti.

Böylece Koreliler ilk defa etkin şekilde Türklerle tanışmış oldu.

12/15 Kasım 2018 tarihleri arasında Güney Kore’nin Busan şehrinde tertiplenen “espor yönetim modelleri ve teknoloji bağımlılığı, e-sporun güncel meseleleri” adlı konferansa Türkiye E-Spor Federasyonu’nu temsilen davetli olarak çağrılan Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi “CAS” Hakemi Av. M. Emin ÖZKURT, Güney Kore’de Kubilay Han’ın elçisine ait 1240 tarihli metal pasaportun resmini temin edince bunu bizimle paylaştı.

Metal Pasaportta kıssa ve öz bir cümle yazmaktadır. “BEN KUBİLAY HAN’IN ELÇİSİYİM. BANA KARŞI GELİRSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ

Cengiz yasalarına göre devletin emirlerine mutlak itaat söz konusudur. Bu pasaportta söz evelenip, gevelenmeden noktayı koymaktadırlar.

Bu sözün bize doğru veya yanlış gelip gelmemesi zannımca o kadar önemli değildir. Önemli olan tarih sahnesinde bir an sayılan bir zaman diliminde Kubilay Hanın iktidarı dönemi olan 35 yılda dünyanın en büyük imparatorluğunu oluşturmasıdır.                                                                            “

Ben Kubilay Han’ın Elçisiyim. Bana Karşı Gelirseniz Ölürsünüz” sözü, ilk bakışta acımasız görülebilir. Ancak emperyalist zihniyeti dile getiren İngiltere eski Başbakanlarından Churchill’in Avam Kamarası’nda ifade ettiği ‘Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.’ Sözünden daha merhametli ve insanidir.                                                                                                                      

“Ben Kubilay Han’ın Elçisiyim. Bana Karşı Gelirseniz Ölürsünüz” sözünde insanlara bir seçme hakkı vermektedir. Hukukta buna şartlı tehdit denir. Oysa Churchill ‘in değer yargısından uzak, kıymete bağlı bu sözünde ise çok sinsi bir katliam yatmaktadır.

Bu gün dünyasında  petrole sahip özellikle İslam ülkelerindeki Batı kaynaklı mevcut kan ve gözyaşının tohumlarını medeni! Batının bu düşüncesinde aramak ve daima akılda tutmak lazımdır.

Sözün özü: “Değerler insanlığın ortak mirasıdır. Kıymetler ise şahsın.”  Vesselam.

Ara 26

Lozan – 2

Halil ALTIPARMAK

                Geçen hafta yazdığım Lozan yazısından sonra, bazı hususlara açıklık kazandırmak için bu ikinci Lozan yazısını yazdım. Aslında, Lozan konusu iki üç makale ile anlatılması zor bir konu ama, daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

“Lozan konusunda yazdığım ilk yazının bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir?” diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerekir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır. Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte Lozan ile ilgili yazımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım. Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi.

Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fethi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu.

Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam (bugünün Birleşmiş Milletler’ine)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da Montrö Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Patriği Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Düyun-ı Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da üç dört yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar