Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 01

Stratejik Ortak Amerika, Türkiyeyi Çökertme Peşinde

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkiler Kore Savaşı’ndan bu tarafa daima Amerika’nın lehine, Türkiye’nin aleyhine gelişmiştir. Kıbrıs harekâtında Amerika, Türkiye’nin yolunu kesmiş ve ambargo uygulamıştır. Bir NATO ortağı olmamıza rağmen, NATO tatbikatında Amerikan Saratoga gemisinden atılan iki roketle Muavenet zırhlı gemimiz vurulmuştur. Çekiç güç, Körfez harekâtı, Suriye’deki gelişmeler hep Türkiye’nin aleyhine işlemiştir. Türkiye’nin önemli askeri araştırma ve geliştirme merkezi olan Aselsan’da görevli teknik elemanlarımızın şüpheli ölümleri, Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesi, Suriye’de Amerika’nın PKK, PYD ve hatta IŞİD ile ilişkileri hep Türkiye’nin aleyhine gelişmiştir. NATO ile Amerika bir bütün olarak hareket ettikleri için Amerika ile olan istenmeyen gelişmeler doğrudan NATO’yu da ilgilendirmektedir. Türkiye’de İncirlik Ortak Askeri Üssü çok önemli bir konuma sahiptir. Bununla beraber Malatya Kürecik’te kurulan füze kalkanı bataryaları Amerikan çıkarları ve İsrail’i kollamaya yöneliktir. Bununla birlikte Türkiye’de daha birçok NATO üssü veya ortak üsler bulunmaktadır. Suriye iç savaşı başladığında Türkiye sınırlarına Amerika, Hollanda ve Almanya’dan getirtilen patriot füzeleri yerleştirildi. Suriye’den topraklarımıza düşen bu füzelerden hiçbirisi patriotlar tarafından engellenemedi. Daha sonra Türkiye’yi korumak için gönderilen bu patriot füzeleri Amerika tarafından geri götürüldü. 1998 yıllında Yunanistan, Rusya’dan S-300 füze bataryaları satın aldı ve bunlar Girit’e yerleştirildi. 2013-2014 yıllarında da Yunan ve Rus teknisyenler tarafından ortak tatbikatlar yapıldı. Bu durumda NATO Yunanistan’a hiçbir şekilde ses çıkartmadı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yüzölçümü ve nüfusu açısından büyük bir ülkedir. Buna göre de çevresinde düşmanları vardır. Bağımsız ve özgür bir devlet olarak çeşitli bahanelerle Türkiye’nin istediği silahı üretmesi ve edinmesi hiçbir kuvvet tarafından engellenemez. Türkiye NATO’da da büyük bir güçtür. Amerika’nın en son gelişmiş savaş uçaklarından olan F-35’in 900’den fazla parçası Türkiye’de üretilmektedir. Rusya ile olan S-400 alımı sonuçlandırılmıştır. Ve bugünlerde Türkiye’ye konuşlandırılacaktır. S-400’lerin patriota karşı üstünlüğü tartışılamaz. Rusların bu silahı emsallerinin en mükemmelidir. Amerika bunun yerine Türkiye’ye, daha önce işe yaramamış olan patriotları satma peşindedir. Programda elliden fazla Boing dev yolcu uçakları da vardır. Amerika hala S-400 alırsanız sizi ortak ürettiğimiz F-35 alımından mahrum ederiz, ekonomik ambargolar uygularız demektedir. Türkiye 100 adet F-35 alımını da planlamıştır. Bütün bunlar Amerika’yı zenginleştirmeye yöneliktir. Bu kadar büyük silah alımları Türkiye’nin ekonomisini çökertmektedir.

Başından itibaren ilişkilerimizde sözde stratejik ortağımız olan Amerika, Kore Savaşı’ndan bugüne Türkiye’yi daima kendi çıkarları doğrultusunda aldatmıştır. Son olarak da güney sınırlarımızda teröristleri eğitip, donatarak, Türkiye’ye karşı bir ordu oluşturmuştur. Doğu Akdeniz’de de Rum, Yunan ve AB işbirliği ile Türkiye’nin karşısına dikilmektedir. Amerika Savunma Bakan Yardımcısı Patrick Shanahan, Türk Milli Savunma Bakanlığı’na gönderdiği mektupta, NATO ortaklığına ve stratejik ortaklığa yakışmayan bir dil kullanmıştır. Buna verilen cevap Milli Savunma Bakanlığımız ve Dış İşleri Bakanlığımız tarafından muhakkak aynı üslupta olmuştur. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı General Tod Wolters ise Amerikan silahları bulunan bir ülkede Rus silahlarının bulunamayacağını vurgulamıştır. Geçmişte de Amerika, Türkiye’ye bir takım yaptırımlar uygulamaya kalktığında İncirlik Üssü dahil bütün ortak tesislere Türkiye tarafından el konmuştur. Amerika veya NATO, Türkiye’ye her zaman muhtaçtır. Bugün Amerika dünyadaki tek güç değildir. Tek korkuları 300 milyon Türk’ün birleşmesi ve bu gücün atomu elde etmesidir. Bunun yanı sıra Çin’in başı çektiği Şanghay İş Birliği Örgütü bir başka alternatiftir. Geçmişte bir devlet büyüğümüz “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye burada yerini bulur.” demiştir. Türkiye, iyi yönetildiğinde ve uluslararası siyaset ve stratejisinin hakkını  verdiğinde dünyadaki en büyük güçlerden biridir.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

May 14

Pontus Soykırımı Toplantısı Yaptırılmamalıdır

Ankara’da faaliyette bulunan “Düşünceye Özgürlük Girişimi” isimli grubun 18 Mayıs 2019 günü Kızılay’da sözde “ Pontus Rum / Helen Soykırımının 100. Yılı “ iddiasıyla bir etkinlik düzenleyeceğini öğrenmiş bulunmaktayız.

Yunan Parlamentosu 24 Şubat 1994  tarihli oturumunda 19 Mayıs gününü “Pontus Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etmiştir. Hiçbir tarihi gerçeğe dayanmayan böyle saçma bir iddianın, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a çıktığı güne denk getirilmesi son derece manidardır. 1994 Yılından bu yana Yunanistan’da her yıl 19 Mayıs’ta tarihi çarpıtan, gerçekdışı ırkçı ve şövenist bu tür toplantılar düzenlenmektedir.

Ülkemizin içte terör, dışta savaş tehditleriyle karşı karşıya bulunduğu ve beka sorunun ülke gündeminde bulunduğu bir dönemde, Türk düşmanı bu etkinliğin başkentimiz Ankara’da yapılmasına devletimizin yetkilileri kesinlikle izin vermemelidirler. Hiçbir ciddi devlet bu türlü haksız bir saldırıya müsaade edemez. Aynı şeyi Yunanistan ise hiç yaptırmaz. Bu faaliyet, Yunanistan’ın son dönemde Ege’deki bazı adalarımızın işgal edilmesi, kıta sahanlığımız dahilindeki alanlarda ve Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz aramaları yapması gibi Türkiye’nin milletlerarası hukuktan doğan haklarına karşı sürdürdüğü davranışlarına meşruiyet kazandırma çabalarının da bir devamıdır. Ayrıca bu tür faaliyetler, Türkiye’yi uluslararası camiada yalnızlaştırma politikası güden dış güç odaklarına da hizmet etmektedir.

Türk milliyetçiliği ilkesini benimsemiş Aydınlar Ocakları olarak gerçekler karşısında kör ve sağır kalamayız. Aslında 30 Mayıs’ta Yunanistan ile yapılacak hazırlık maçının da iptal edilmesi gerekir. Geliniz biraz milli hassasiyetlerimize sahip çıkalım. Başımızı kısır çekişmelerden, hakaret yarışından ve seçim kısır döngüsünden kurtararak gereğini yapalım. Bu konuda devlet yetkililerini göreve davet ediyoruz.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

May 25

AYDINLAR OCAĞI İFTARINA KATILIM YÜKSEKTİ

Aydınlar Ocağı Genel Merkezinin Geleneksel İftarı Üsküdar’daki SGK Sosyal Tesislerinde yapıldı. Katılımın çok yüksek olduğu iftara Anadolu Aydınlar Ocağı, Kocaeli ve Sakarya Aydınlar Ocakları, Türk Ocakları, Türk Eğitim Sen yöneticileri katıldılar.

May 21

İlk Adım (19 Mayıs 1919)

Direnişin, Kurtuluşun, Milli Mücadele’nin birinci asrı bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden, Osmanlı’nın küllerinden bir ulus inşa eden ve milli mücadelenin ‘’örgütlü’’ilk kıvılcımının atıldığı gün bugün 19 Mayıs 1919.

Bu anlamlı tarihi günün 100. Yılını kutlama arifesinde Giresun Barosu Yönetim Kurulunun yayınladığı yazıları bize çok şey hatırlatıyor.

İLK ADIMIN 100.YILINDA YAPILACAK MAKSATLI ORGANİZASYONU ESEFLE KINIYORUZ;

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi Adı altında Sözde Pontus Rum Soykırımının 100.yıldönümü iddiasıyla 18 Mayıs 2019 tarihinde Ankara’da yapılacak olan sözde anma konuşmaları ve akabinde gösterimi yapılacak olan Nikos Aslanidis’in Giresun Orkestrası ve Topal Osman temalı Banda (THE BAND) isimli filmin gösteriminin tarihinin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün 19 Mayıs 1919 da Samsuna ayak bastığı ve “İLK ADIM” kabul edilen güne denk getirilmesi tesadüf olmadığı gibi; Milletimize ve Devletimize duyulan 100 yıllık kinin kusulmasından başkaca birşey olmadığı ortadadır. Reddediyoruz; esefle kınıyoruz.

Oysaki tarihe bakıldığında: Yunanistan Parlamentosu, 24 Şubat 1994 tarihli oturumunda 19 Mayıs 1919’u oybirliği ile “Pontus Rumlarının Soykırımı günü” ilan edilmiş; Yunanistan Cumhurbaşkanı yasayı 7 Mart’ta onaylamış ve ertesi gün de Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Ancak ilginçtir ki maksatlı olarak soykırım tarihi olarak 19 Mayıs’ın seçilmiş olması üzerinde düşünülmelidir.

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da kurtuluşa giden yolda attığı İLK ADIM olarak kabul edilir.

Emperyalizmin tetikçiliğine soyunan Yunanistan’ın, Anadolu’nun fethi rüyasıyla başlayıp, “Küçük Asya Felaketi”yle biten işgal girişimi büyük acılara neden olmuştur.

İzmir’den Polatlı’ya kadar Batı ve Orta Anadolu, Atatürk’ün; “Askerlik onurundan yoksun katiller sürüsü” dediği Yunan Ordusu tarafından yakılıp yıkılmıştır.

Ne acıdır ki bu dönemde bazı Ortodoks yurttaşlarımız, uyruğu oldukları ülkeyi savunacakları yerde, Ege Bölgesinde İYONYA, Karadeniz bölgesinde PONTUS devleti kurma hülyasıyla, işgalci Yunan ordusuyla işbirliği yapıp, ülkelerine ve Müslüman komşularına karşı silah çekmişlerdir.

Atatürk “Nutuk” ta, Pontus devleti kurmak için silahlanıp ayaklanan çetelerin 25.000 – 30.000 kişiyle dağa çıktıklarını, Türk köylerini basıp katliamlar yaptıklarını, 9 Eylül 1922’de Yunan Ordusu’nun İzmir’den kovulmasına rağmen Pontus isyanının tam anlamıyla Şubat 1923’te bastırılabildiğini ayrıntılarıyla anlatır.

“Pontus” ve “Küçük Asya Helenleri Savunma Örgütü” adını taşıyan silahlı isyancılar, işler umdukları gibi gitmeyip, işgalciler yenilince ülkeyi terk etmek durumunda kalmışlardır.

Sorumlusu oldukları Anadolu’daki büyük yıkımdan ve katliamdan ötürü özür dilemesi gereken Yunanistan, Küçük Asya Macerasından çifte soykırım mağduriyeti çıkarmayı başarmak üzeredir. Karadeniz Rumları için PONTUS ( 19 Mayıs ) Ege Bölgesi için ( 14 Eylül ) KÜÇÜK ASYA HELENLERİ SOYKIRIMI !

Yunan ordusu ile işbirliği içindeki Pontus çetelerine milli kurtuluş savaşında verilen mücadele de bu yalan organizasyonu düzenleyeceklere göre ‘soykırım’mış meğer. İlk adımın 100. Yılında, Türkiye’nin kalbi Ankara’da Pontus Soykırımı anma toplantısı düzenleyebilmek için, Atatürk’ün deyimiyle; ” Milli histen zerrece nasiplenmiş olmamak” gerekiyor. Daha acısı Polatlı’nın doğusuna geçemediler diye övündüğümüz Yunan zihniyeti 100 yıl sonra Ankara’da zuhur ediyor. Hem de 18 Mayıs’ta, 19 Mayıs’tan bir gün önce…

Tesadüf mü? Tabii ki değil… Yoksa Polatlı’dan yüzgeri edilen Yunan Ordusu, karşı saldırıyla Ankara’ya girip TBMM’yi dağıttı da bizim haberimiz mi olmadı!

Bu gerçek dışı, tarihimize iftira eden maksatlı organizasyonu esefle kınıyoruz ve Milletimizi bu konuda bilinçli olmaya, tarihi değerlerimizi korumaya davet ediyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur! 14.05.2019

Giresun Barosu Yönetim Kurulu

May 03

Topal Molla Olayı

A.Kemal GÜL

1920 yılında, Afganistan’da Topal Molla adıyla, sakallı, cübbeli, şalvarlı, sarıklı ve elinde tespihiyle bir zat ortaya çıkar. Önce dergâh(Tekke) kurar ve bir cemaat oluşturur. Hemen ardından kendi adamlarını Afganistan’ın dört bir yanına salarak ‘’Topal Mollanın şöyle büyük bir evliya, büyük bir ulema ve şeyh olduğu’’ şeklinde yalanlarla reklamını yaptırır.

Üç yıl gibi bir zaman içinde Topal Molla’nın müritlerinin sayısı 200 bini ve 1925 yılına gelindiğinde müritlerinin sayısı 300 bini aşar.

Topal Mollanın müritlerinin sayısı 300 bini aşınca din kullanılarak Afgan Kralına karşı ayaklanma başlatılmış. Bu ayaklanma süresince büyük katliamlar yaptırılarak oluk oluk kan akıtılmıştır; Afgan Kralı Emmanullah Han bu olaylara engel olamaz. Ülkenin menfaati için Kral 1929’da ülkesinden kaçarak ayrılır.

Kral Emmanullah Han, vatanından ayrılmak için, Kabil Hava Limanında İtalya’ya gitmek üzere uçağın hareketini beklerken, aniden yanına esrarengiz bir kişi yaklaşır ve kendisine, ‘’Beni tanıdınız mı, ben meşhur Topal Mollayım der’’. İngiliz ajanı Topal Molla, sarığını, fesini atmış, uzun sakallarını kesmiş, başında İngiliz fötür şapkası ve kravatıyla, kazandığı zaferin mağrurluğu içinde İngiltere’ye yola çıkmıştı. Afganistan’ı karıştırmakla görevliydim, görev

İmi başarıyla bitirdim ve şimdi İngiltere’ye dönüyorum’’der.

Kral Emmanullah Han; acı acı iç çektikten sonra, İngiliz ajanı Topal Mollaya derki; ‘’Ben senin İngiliz ajanı olduğunu ve hangi görevle Afganistan’a gönderildiğini çok iyi biliyordum. Sen, dini kullanarak halkımı öylesine etkilemiştin ve onların gönüllerine girmiştin ki senin İngiliz casusu olduğuna halkıma inandıramadım’’der.

Böylece İngiltere, 1919 yılında, Afganistan, İngilizlerden bağımsızlık hakkını Ravalpindi savaşı ile kazanan Afganistan’dan öcünü almış olur; tıpkı 1. Dünya Savaşı yıllarında Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak için İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’ı din adna kullandığı gibi

Hiçbir zaman İngiliz ve haçlı zihniyetinin İslam devletleri üzerindeki hain emelleri bitmez. Her türlü Bizans oyunları oynanır, oyunlar dün Afganistan’da olduğu gibi bugün de devam etmektedir. 2016 yılı15 Temmuz da olduğu gibi. Ülkemizdeki kalkışma bunun bir örneğidir.

( YESEVİ aylık Sevgi Dergisi, sayı 302, Şubat 2019 )

*

Müslümanların çoğu dünyayı din kaynaklı bilgiler ile anlamaya çalışır. Müslümanlardan hep bu beklenir. ‘’Allaha yapılan amellerin en sevimlisi Kur’an’ı baştan sona kadar okuyup bitirince hemen yenisine başlamaktır.’’ Hadisi, gereği gibi yorumlanamamış önemli bir uyarıdır. İşin üzücü tarafı Kur’an’ı anlamak amacıyla değil, sevap kazanacağım düşüncesiyle ezberden okunması ya da sadece anlamların derinliği ve nedenlerine inmeden okunması, öncelikle İslam Dünyasındaki düşünce boyutlarının kıstaslarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu şekilde dini anlamak mümkün değildir.

İnsanı düşündürme amaçlı, ufkunu genişletme amaçlı nasihate, bilgilendirmeye yönelik Kur’an ayetleri bilim kabul edilmiştir. Esasında Kur’an, Müslüman’ı / İnsanı bilim yapmaya teşvik eden kutsal bir kitabdır.

Bilim / İlim, aklını kullanarak var olan bilinmeyenleri araştırma, geliştirmeyle çalışmalarıyla bilinir duruma getirmek, Yüce Yaratan’ın yarattığı Âlemin unsurlarını keşfederek edinilen yeni terkipleri insanlığın hizmetine sürme çalışmalarıdır Kur’an’ın insandan beklediği. Yüce Yaratan’ın,’’ yaratılmışların en şereflisi yarattığım insandır ’diyerek zatına muhatap aldığı insana verdiği en güçlü nimet olarak aklın fonksiyonel olarak çalıştırılmasıdır insandan beklediği.

Somut bir ifadeyle, matematik ve bilimsel veriler vahiy değildir. Bunların ilahi bir gücü yoktur. Güçlerini akıl ve rasyonellikten alırlar. Sonra insanlık için kutsal sayılacak görevler görürler.

*

Kur’an ‘’yanlış bir inancı, inatla sürdürmeyi’’ kınamış, tartışmaların ve davranışların doğru bilgiye dayandırılmasını öngörmüştür. Cahiliye geleneğinin taassup ruhu ile Hz. Peygamberin, verdiği nitelikli büyük bir mücadelesini görüyoruz. Günümüzde dahi Müslüman’ın mezhepçi taassuptan kendini arındıramadığını görüyoruz.

İslam dünyasında mezhep taassubu baskıları, ölümleri, yakılan-yıkılan şehirleri beraberinde getirmiştir. Gazali ‘’bir inanç veya düşünceye, gerçeğini anlamadan, sıkı sıkıya bağlılığın’’ taassup olduğunu söyler ve  ‘’Bir mezhebin olduğu yerlerde bile liderlik peşinde olanlar, yapay ayrılıklar üreterek, halkı taassuba yöneltirler.’’der. Gazali’nin şu tavsiyesi ise günümüz yobazlarına ve mezhepçi tavırlara adeta bir şamar niteliğindedir.

Mezheplere yönelmeyi bırak, gerçeği düşünce yoluyla kendin bul ki sana ait bir bağımsızlıktadır, özgür düşüncededir… Yalnız kuşkular insanı gerçeğe götürür,

*

Haçlı ruhunu hiçbir zaman terk etmeyeceği gibi, değişik enstrümanları kullanıp İslam coğrafyasını sömürmeyi sürdürecek emperyalist güçlerin, çok iyi tanıdığı Müslüman halkının, Topal Mollalar aracılığıyla, yumuşak karnından girerek, dünyanın merkezi konumunda olan, yer altı kaynaklarınca zengin bu İslam Coğrafyasını rahat bırakmayacaklardır; her türlü hile yoluyla, iç dinamikleri de kullanarak sömürmeye devam edeceklerdir.

*

Başta Başbuğ Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu iradesinin yüzünü batıya çevirmesi, muasır medeniyet demesindeki amaç;  Türk toplumu, bireysel yaşamını din temelli olarak düşünse de, toplumun ve devletin esaslarını zamanın ve mekânın kurallarına uygun olarak düzenlemesidir. Elde ettiği kazanımlardan vaz geçeceğini söylemek ise ihanet olur; gözünün önünde mezhep çatışmaları içinde boğuşan; demokrasi, özgürlükler ve insan haklarının sıfırlandığı Ortadoğu Coğrafyasının hali bu denli ortadayken!

 

Nis 10

İslamofobi İnsanlık Suçudur

Emrah BEKÇİ

İslamofobiye üzerine birçok tanım yapılabilir ve bu isim altında tali olarak çok sayıda alt başlıklar da atılabilir.

 

Peki islamofobi nedir?

 

‘’İslam’dan korku-düşmanlık.’’

 

Çok kısa ve net olarak bu şekilde tarif etmek hem düşmanı hem de mağduru ayırt etmede fayda sağlayacaktır. Dünya insanları İslam’a ve dinin gereğini yerine getiren Müslümanlara neden düşmanlık etmektedirler?

 

Bunun birçok nedeni var. Burada ‘’nedeni var’’ derken; anlatmak istediğim düşmanın zihninden ve gözünden bir işarettir.

 

İslam düşmanı kimler olabilir?

 

Bu soruya cevap olarak vereceğimiz tek gerçek; İslam’ın zarar verdiği, İslam’ın emir ve yasaklarına karşıt; bu yasak ve emirlerden hayatını idame ettiren. Bu yolla kendi yaşadığı coğrafyada, siyaseten ve devlet olarak yönetimi elinde bulundurmak isteyen her şebeke, İslam düşmanıdır.

 

Peki düşman denilen kitlenin düşman olması için neler gereklidir?

 

İnsanların ve devletlerin düşmanları, o devlet ve insanı maddi, manevi, kültürel olarak zarar vermesi ve böylelikle kendi yaşam yerleri içerisinden-dışarısından zarar verip tehdit etmesi gerekmektedir.

 

O vakit akla şu soru gelmektedir; İslam dünya insanlarına ne tür zarar vermektedir?

 

Cevap olarak; kardeşliği, barışı, yardımı, tevhidi, eşitliği, huzuru içinde barındıran İslam’ın; düşman yerine, tam aksine dostunun çok olması gerekmekte.

 

Peki sorun nerede?

 

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte batının içine düştüğü ideolojik boşluğu İslam karşıtlığı üzerinden yeniden kurguladığı bir süreç başlamıştır. Avrupa’nın tarihsel bir mirası olan ırkçılık anlayışı islamofobiye evrilip; Müslüman topluluklara karşı ayrımcı ve dışlayıcı söylem ve politikaları hayata geçirmişlerdir.

 

2000’li yılların sonlarında, Avrupa’yı sarsan ekonomik bunalım, artan göçmen krizi gibi etkenlere; 11 Eylül 2001 tarihinde yapılan saldırı tam bir milat oldu. Bu saldırı ardından İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanca bakış yükselen bir hızla ilerledi.

 

Peki istenen neydi-nedir?

 

İstenenler çok basit; İslam düşmanı kesimlerin soğuk savaş öncesi sömürdükleri coğrafyalara, tekrardan ürettikleri malları satıp-yeni pazarlar kurup, bu bölgeleri tüketici ve bağımlı hale getirirken; kendi dini ve ideolojik milli devletlerinin refahı yükseltmek. Kendi misaklarında yaşayan kendi milletlerinden olmayan; ‘göçmen-azınlık’ olarak tarif ettikleri kitlelerin, yaşamlarında, inançlarında huzursuzluk yaratıp. Bu çabalar karşılığında kendi ülkelerinde yaşamalarına engel teşkil edip, göç etmelerinin zeminini hayal etmektedirler.

 

Küreselleşen dünyada, milliyetçilik duygularının şahlanması ile ‘ırkçılığın’ süratle ilerlemesi; ırkçı tavırlara ve yönelişlere ise dini kurumların tarihsel olarak (Haçlı Seferleri) öncülük etmesi, Avrupa’da ikinci büyük inanç olan İslam’a karşı ‘Haçlı’ çatısı altında birleşmeyi kurtuluş sayıp, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin milletseverlik ile aynı görülmesiyle; ‘’SEN’’ düşman objesi olarak İslam’ı göstermesi, dünyanın kucağında ağlayan; kan, gözyaşı, şiddet, terör doğuran islamofobiyi oluşturmuştur.

 

Avrupa başta olmak üzere, İslam olmayan dünya ülkelerinin yönetimlerinin temelinde, kilise ve havralar, ana kolonlarını oluşturmaktadır. Bu taşıyıcı kolonlar üzerlerine siyasetlerini, yasalarını, ticaretlerini ve sosyal toplum ilişkilerini inşa etmişlerdir.

 

İslam ise; varoluşundaki ilahi gerçekliği hep korumuş olduğundan, Hristiyan ve Yahudi inancı toplumların akli ve gayri ahlaki değerlerini yeksan ettiğinden, düşman olarak görülüp; dünya genelinde finanse ettikleri ve görünüş olarak Müslüman kılığına soktukları guruplar vasıtası ile eylemler yapıp, İslam’a ve inana Müslüman’a karşı düşmanca tavır takınılacak ‘eylemsel algı operasyonlara’ devam etmektedirler.

 

İslam karşıtlığı ve inanan Müslümanlara karşı yapılan söylem ve bütün kötü eylemler, madden güçsüz ülke ve coğrafyalarda yaşayan Müslümanları yaşamsal olarak etkisi altına almış bulunmakla birlikte; aklen islamofobi taraftarı olan dünya insanlarının vicdanlarını kanatan büyük bir leke olacaktır.

 

Unutulmaması gereken en büyük gerçek; her şeyin sonu olduğu gibi, bu dünyanın da bir sonunun olduğu; İslam’a ve Müslüman’a düşman olan her zümrenin elbet bir gün cezasını çekeceğidir.

 

İslamofobi; insanlık suçudur.

 

Vicdanı olan ve kullanmasını bilen ‘insan’ doğruyu karanlıkta bile net görür.

 

Saygılarımla

 

May 03

Sevgi, Değer, Özgüven Ve Sorumluluk Vermek

Ruhittin SÖNMEZ

Çarşamba günü İzmit’te Doğan Cüceloğlu ve Polat Doğru’nun “Aile İçi İletişim” konulu çok etkileyici bir konferansını dinledim.

Konuların sunumu son derece renkli idi. Psikolojik teknik terimlere boğulmadan, hayatın içinden canlı örneklerle anlatılan konuları her kesimden dinleyicilerin kolay kolay unutması mümkün değil.

Konferanstan bazı hususları aktarmaya çalışacağım:

Hayatta başarılı olmak, çocuklarımızın da başarılı olması için ana-baba olarak elimizden geleni, hatta belki de fazlasını yapmaya çalışıyoruz.

Ancak eğitim hayatında başarılı olmayı çok çok önemseyenlere sorunuz: “Çocuğunuzun eğitim hayatında başarılı olmasını mı isterseniz yoksa mesleki alanda başarılı olması daha mı önemlidir?” diye. Mesleki hayatta başarının daha önemli ve değerli olduğunu fark edecektir.

Fakat eğitim ve mesleki hayatında başarılı olduğu halde, aile içi ilişkilerde başarıyı sağlayamamışsanız, diğer bütün başarı hikâyelerinizin anlamsız hale geldiğini görürsünüz. Aile içi ilişkilerde başarısızsanız diğer başarılarınızdan keyif almanız mümkün olmaz.

Bu iki değerli bilim adamı kendi hayatlarından örneklerle aile içi ilişkilerde başarılı olmak için belli ilkeleri anlattılar.

Aklımda kalan en önemli ilkelerden birisi sevgi vermek. Hayata adım atan bebek daha ilk 6 saat geçtikten sonra sevgiyi hissetmeye başlar. Çocuk “sosyal kişiliğinizin” arkasında gerçekten bir “insan kişiliği” olup olmadığını hisseder.

Çocuklar sınıfa giren öğretmenin bir insan mı, içinde insan olmayan öğretmenlik yapan biri mi olduğunu daha birinci dakikada anlar.

Çocukluk dönemi bir insanın anavatanıdır. Çocuklarınızın çocukluğunu doya doya yaşaması için elinizden geleni yapın.

Ağacın köklerini yeterince iyi beslediğiniz zaman dalları ve yaprakları da güçlü ve canlı olur. Dallara ve yapraklara odaklanmak yerine kökleri beslemeye odaklanmalıyız.

Onun için çocuklarınızı seviniz, karşılıksız, şartsız bir sevgi gösteriniz. İletişiminiz sosyal rolünüzle değil, içinizdeki insanla olsun ve hayat boyu çocuklarınızla iletişiminizi kesmeyin.

Çocuklarınız sizinle yani ailesi ile bir ekip olduğunu hissetmeli. Bu ekipte kendisine değer verilen, güvenilen bir ekip üyesi olduğunu ve her sıkıştığında birlikte sorunlarının çözümüne çalışılacağını bilmelidir.

Ancak çocuklarınızın sizden sonrası için hayatta tutunabilmesi için kendilerine özgüven, bilgi, irade ve şevki verirken kendi hayatını şekillendirmede sorumluluk almaya da alıştırmamız gerekiyor.

*****************************

ŞİRKET YÖNETİCİLERİ

Doğan Cüceloğlu ve Polat Doğru’nun konferansının konusu “aile içi iletişim”, hedef kitlesi ana- baba ve öğretmenlerdi.

Ama ben bu anlatılanların başkalarının hayatını etkileyen her türlü kurum, şirket, STK, devlet yöneticilerinin de aynı tavsiyeleri dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.

Diyelim ki, yönettiğiniz bir şirket ise çeşitli kesimlerle iletişim halinde bulunuyorsunuz: Patronlar, amirler, çalışanlar, sendikacılar, tedarikçiler, müşteriler, çevredeki halk, kamu gücünü elinde bulunduranlar gibi.

Bu kesimlerle ilişkilerde patron, yönetici gibi sıfatlarıyla iletişimde bulunanların insani kimliğiyle iletişimde bulunup bulunmaması, bazen şirketin kârlılığını etkilemez gibi görünür. Hatta ne kadar “Nemrut” bir yöneticisi varsa kurduğu otorite ve disiplinle çok verimli sonuçlar alabildiğine dair örnekler verilebilir.

Atları kırbaçlayarak hızlandırabilirsiniz. Ama nereye kadar?

Eski tip ailelerde otoriter bir babanın evde sağladığı sessizlik, problemleri korku ile bastırması gibi, bu türlü şirketlerde de yöneticiler yarattıkları korku ile belli başarılar edinmiş gibi gözükebilir.

Ama günümüzde şirketlerde başarılı olmak için şirketin hissedarlarını mutlu etmek yeterli sayılmıyor. Şirketin diğer paydaşları yani çalışanları, tedarikçileri, müşterileri, tesislerin çevresindeki ahali de mutlu edilebiliyorsa, şirketin kalıcı başarılar elde etmesi mümkün olabiliyor.

Bu paydaşlar şirketin varlığından mutlu ise şirketin daha verimli, daha kârlı olması, marka değerinin yükselmesi için bireysel bilgi, becerilerini de kullanarak katkı sunarlar.

İşyerine gelen insanlar orada olmaktan mutlu oluyorsa daha verimli olurlar.

*****************************

 

SİYASETÇİ VE DEVLET YÖNETİCİLERİ

Şirketler için anlattıklarımız devlet kurumlarının, siyasi partilerin yöneticileri için de geçerlidir.

Devleti, kurumları yönetenler paydaşlar (yol arkadaşları ve halk) üzerinde sevgisini hissettirir, değer verdiğini gösterir, onlara özgüven aşılar, gerekli sorumluluğu verirse karşılığını her türlü zor şartlarda bile sadakat, fedakârlık olarak alırlar.

Kurum içindekiler kendini sevmeyen, değer vermeyen, önemsiz kılan lider veya yöneticisi için fedakârca çalışmayı düşünmez hale gelir.

Rahmetli Süleyman Demirel’in altı defa gidip yedi defa gelmesi kendisine bağlı fedakâr kitleler sayesinde mümkün olmuştu. O’nun her ilde ve ilçede yakın dava arkadaşlarını sık sık araması, onlara sevdiğini, değer verdiğini göstermesi bu başarının temelini teşkil ediyordu.

Rahmetli Alpaslan Türkeş’in Ülkücü Gençliğe sevgisini, onlara verdiği değeri gösteren “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız” sözü liderliğin nasıl olduğunu gösteren bir örnektir.

Gerçek lider yol arkadaşlarına bir ekip olduğunu hissettirir. Bu ekipte kendisine değer verilen, güvenilen bir ekip üyesi olduğunu ve her sıkıştığında birlikte sorunlarının çözümüne çalışılacağını düşündürtür.

Yol arkadaşlarını, kendisine bağlı kurumların yöneticilerini sevmeyen, onlara güvenmeyen, bütün kerameti kendisinden sayan ve bütün yetkileri kendisinde toplayan liderler vardır. Bunlar eski tip otoriter ana- baba modelinin birer yansımasıdır.

Sonuçta verimsiz bir yönetim; sevgisiz, özgüvensiz, korku içinde bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir toplumda mutluluk yerine huzursuzluk ve endişe hâkim olur.

May 21

Atatürk’ün Yol Arkadaşları

Ruhittin SÖNMEZ

Mustafa Kemal Paşa’nın döneminde, bugünkü adıyla albay ve general olan arkadaşları inanılmaz çetin şartlarda yetişmiş, çok nitelikli kurmay subaylardı.

Bunlardan çoğu Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in yol arkadaşları olarak unutulmaz hizmetler yaptı. İlk akla gelenler:

1919 Haziran ayında Amasya Kararlarını imzalayarak Milli Mücadelenin yol haritasını çizen lider kadro…

Mondros Mütarekesi’ni Bahriye Nazırı sıfatıyla imzalamış olan Albay Rauf (Orbay) Bey

Merkezi Erzurum olan 15. Kolordu’nun komutanlığını yapan Kâzım Karabekir Paşa

Ankara merkezli 20. Kolordu’nun başında bulunan Ali Fuat Paşa ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Bandırma Vapuru yolcularından 3. Kolordu Komutanı Albay Refet (Bele)’yi sayabiliriz.

Ayrıca Milli Harekete en baştan katılmayan ancak zafere ulaşmamızda çok değerli katkılar veren Albay İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak) Paşa gibi kurmayları da ilave ediniz.

Albay Refet (Bele) ve Albay İsmet (İnönü) 1921’de tuğgeneral (mirliva) yani Paşa oldu.

Mustafa Kemal (Atatürk), Kâzım Karabekir ve Ali Fuat (Cebesoy) ise Milli Mücadele’nin başında mirliva rütbesinde oldukları için ‘Paşa’ unvanı taşıyordu.

Fevzi (Çakmak) Paşa, Mustafa Kemal’den 5 yaş büyüktü.  1918 Mondros ateşkesinden sonra beş ay kadar Erkanı Harbiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı) Ordu Müfettişliği ve 1920 Şubat-Nisan’ında iki ay Harbiye Nazırlığı yaptı.

İstanbul’un İngilizlerce işgali üzerine 17 Nisan 1920’de Ankara’ya geçip Kozan Milletvekili olarak Milli Mücadele’ye katıldı. Hemen Milli Savunma Bakanlığına ve 1921’de Başbakanlık görevine atandı. 1922-1944 arası aralıksız 21 yıl Genelkurmay Başkanlığı yaptı.

Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’den bir yaş küçüktü. 1918 yılında da Erzincan, Sarıkamış, Kars, Erzurum ve Gümrü bölgelerini Ermeni ile Rus kuvvetlerinden geri aldı. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında dağıtılmamış tek ordu birliği olan 15. Kolordu komutanıydı. Mondros Ateşkes Anlaşması sırasında da Sadrazam Ahmed İzzet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı teklifini kabul etmeyerek Milli Mücadele’ye katıldı.

Milli Mücadelede Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğini kabul ettirmesinde en kritik dönüm noktası Temmuz 1919’da yaşandı. Kazım Karabekir Paşa, Padişah’ın “Mustafa Kemal’in 9. Ordu müfettişliğinden azledildiğini ve derhal tutuklanmasını isteyen” emrini dinlemedi, “Emrinizdeyim Paşam” dedi. Bu Milli Mücadele için tam bir kırılma noktasıdır.

******************************

AKLA GELEN TEK İSİMDİ

Bu bilgileri hatırlatmamın sebebi “Milli Mücadeleye kim liderlik edebilir?” sorusunun cevabında herkesin hemfikir olduğu ismin Mustafa Kemal Paşa olduğunu vurgulamaktır.

Padişah Vahdettin’in Mustafa Kemal’i “Karadeniz bölgesinde asayişi sağlamak” göreviyle göndermesinin arka planında “Vatanı kurtarmak” var mıydı? Bu tartışmalı bir konu. Sonradan Milli Mücadeleyi başarısız kılmak için yaptıklarına bakılırsa bu ihtimal söz konusu değildir. Ancak böyle bir niyeti olsa da olmasa da, Padişah’ın da en güvendiği paşanın Mustafa Kemal olduğu tartışılamaz.

Zaten böylesine kutlu ama son derece riskli davanın liderliğini üstlenecek başka biri de çıkmamıştı.

Ayrıca Mustafa Kemal Anadolu’da başlatılacak bir Milli Mücadelenin başarıya ulaşacağına tam olarak inanan belki de tek kişiydi.

Yedi düvele meydan okuyarak yapılan İstiklal Harbimizin sonlarına doğru bile, yukarıda ismi geçen bütün kahraman, vatansever ve yiğit kurmay subaylarımızdan İzmir’in ve Ege Bölgesinin kurtarılabileceğine inanan yoktu.

İşte Mustafa Kemal’in liderliği bu farkta yatıyordu.

Kimsenin hayal dahi edemeyeceği hedefi koyup, uzun süren stratejik planlar yapmak ve dava arkadaşları ve halkı başarı için motive etmek.

Mazhar Osman’ın bizzat Atatürk’e dediği gibi, bu işe kalkışmak bir “delilikti.”

Ama bu delilik, yiğitliğin zirvesi anlamına gelen bir delilikti.  Yanında kurmay aklı, bilim, deha derecesinde zekâ, istişare ve yönetim sanatı ile desteklendiği için başarılı oldu.

Şükürler olsun ki bütün bunlar bir araya gelebildi.

Yoksa yaşadığımız vatan topraklarında ya azınlık olacaktık. Veya bu topraklara pasaportla gelebilen, Orta Anadolu’da birkaç şehirden oluşan minicik fakir bir devletin vatandaşları olacaktık.

******************************

YOLLARI AYRILANLAR

Mustafa Kemal Paşa ile bazı yakın yol arkadaşları arasında, zaferden sonra görüş ayrılıkları oluştu.

Özellikle saltanatın kaldırılması ve hilafetin ilgası konusunda farklı düşünenler vardı.

Rauf Bey ile Refet Paşa hilafet ve saltanata taraftar oldukları yönündeki düşüncelerini Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça söylemişlerdi.

Rauf Bey ayrıca “padişaha sadakat borcu” olduğunu, “Halifeye bağlılığının ise terbiyesi gereği olduğunu” anlatmıştı. Rauf Bey, “genel durumun ancak hilafet ve saltanat makamı tarafından tutulabileceğini, bu makamın kaldırılarak yerine yeni bir makam getirilmesinin felakete yol açacağını” ifade etmişti.

Refet Paşa da “saltanat ve hilafet dışında bir yönetim şeklinin söz konusu olamayacağını” söylemişti. Ali Fuat Paşa ise net bir fikir açıklamaktan kaçınmıştı.

Kazım Karabekir Paşa ise daha önceden “hilafet ve saltanatı bırakmak suretiyle oldubitti şeklinde cumhuriyetçiliğin benimseneceğinden duyduğu endişeyi” bildirmişti.

Bütün bunlara rağmen Mustafa Kemal’in TBMM’de stratejik hamleleri yüzünden Saltanat ve Halifeliğin kaldırılmasında sorun yaşanmadı, birlik sağlandı.

Ancak Cumhuriyetin İlanı ile ayrılıklar derinleşti.

Cumhuriyetin ilanına giden karar sürecinde (belki de direnecekleri düşünülerek) bu yol arkadaşlarının görüşü alınmadı. Bu arkadaşlar karar alınırken Meclis’te değillerdi. Bu durum onlarda ciddi kırgınlığa yol açtı. Bir dışlanmışlık hissi yaşıyorlardı.

Cumhuriyet’in ilanı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (katılanların oybirliği ile) kabul edilen bir anayasa değişikliği neticesinde gerçekleşti. Atatürk’ün, adını andığım yol arkadaşları bunu ‘acele ile alınmış bir karar’, ‘istibdadı getiren bir gelişme’ ve ‘kendileriyle konuşulmadan alınan bir karar’ şeklinde değerlendirdiler.”

Mustafa Kemal Paşa ile yol ayrımına gelen yol arkadaşları bundan sonra Meclis çatısı altında bir araya gelerek, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adını taşıyan Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisini kurdular.

Ancak bütün bu olanlara rağmen, bu insanlar hatıralarında şu beyanlara yer vermiştir: “Mustafa Kemal Paşa olmasaydı biz Millî Mücadeleyi yapamazdık. Ancak O, biz olmadan da Millî Mücadeleyi başarıyla sonuçlandırırdı.”

Nis 10

Andımız ve Çağrıştırdıkları

Halil ALTIPARMAK

“TÜRKÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM,

İLKEM: KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK, YURDUMU, MİLLETİMİ, ÖZÜMDEN ÇOK SEVMEKTİR.

ÜLKÜM: YÜKSELMEK, İLERİ GİTMEKTİR.

EY BÜYÜK ATATÜRK!

AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME AND İÇERİM.

VARLIĞIM, TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

Bu bizim Andımız. Kim yazdı bunu? Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Milli Eğitim Bakanlarından Dr. Reşit GALİP!

Reşit GALİP, Çankaya’da ATATÜRK’e kafa tutanlardan. Buna rağmen, ATATÜRK tarafından Millî Eğitim Bakanlığı görevi teklif edilen kişi ve o bu teklifi tereddütsüz kabul eden kişidir.

Gördünüz mü, Devlet Adamlığını?

Devlet, Millet, Vatan deyince, şahsî duyguların, şahsî hesapların nasıl terk edildiğini gördünüz mü?

Neyse, konumuz bu değil…

Bu Andımızı yazdıran bir temel düşünce, bir yol gösterici, bir ışık, bir felsefe olmalı değil mi?

İşte, o dediklerimizi NUTUK’un son sayfasında ve son cümlelerinde buluyoruz.

…”görülüyor ki, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir nokta-i nazardan(tek bir görüşten) istifade ederiz. O nokta-i nazar şudur: Türk Milleti, medenî cihanda, layık olduğu mevkie esad etmek(yükselmek) ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha ziyade(fazla) takviye etmek… ve bunun için de istibdat(baskı rejimi) fikrini öldürmek.”

Nutuk tam bu cümlelerle normal olarak bitip, Türk Gençliğine hitabeye geçiyor.

İşte, Andımızı yazdıran ilke, düstur, ışık, anlayış, yol gösterici, görüş budur!

Lütfen, resmin tamamına bakmaya çalışalım!

Nis 10

Ülkenin 2019 Gündemi ve Bazı Çelişkiler

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türkiye 31 Mart 2019 Pazar günü Mahalli İdareler Seçimine gidiyor. Ülke gündemi mahalli seçimlerle kitlenmiş durumda… Oysa Türkiye Ege’den ve Akdeniz’den kuşatılıyor. Güney komşumuz haline gelen ABD terör örgütü PYD ve diğerlerine içgüveysi gitmiş durumda. Irak sınırında koridor oluşturacak mahalli yönetim gerçekleştirildi; şimdi sıra Suriye’nin kuzeyindeki kantoncukların birleştirilerek Türkiye’yi hedef alan bir terör koridorunun açılmasına geldi. Türkiye devamlı oyalanarak Fırat’ın doğusuna müdahale etmesi engelleniyor. Bazı bölgeler ise Fırat’ın doğusundan daha önemli ve öncelikli hale geldi. Bunlara Membiç ve İdlib örnek verilebilir. NATO patronu ve üyesi bir süper güç olarak ABD adeta Türkiye ile savaşıyor. Güneyimizdeki güvenlik bölgesinin kurulmasında Türkiye dışlanıyor.

Kürtleri temsilden çok uzak olan PKK ve PYD gibi oluşumlar Kürtleri sanki temsil ediyor gibi değerlendiriliyor. ABD kağıt üstünde kalan temel ilkelerini reddederek teröre her türlü desteği sağlıyor. ABD sadece bölücü ve ırkçı terör örgütünü değil; patronu olduğu FETÖ’cü terör örgütünü de kullanıyor. Yurt dışına kaçan malum FETÖ’cülerin BM Cenevre Ofisinde konuşturulması, başarısız bir toplantı düzenlenmesi ABD desteği olmadan sağlanamazdı. İster FETÖ’cü, ister diğerleri ABD ve İsrail amaçlarına hizmet ediyor. Malum gizli servislerin emrine giren Türkiye düşmanı FETÖ’cüler daha da ileri giderek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını protesto eden Türkiye’yi suçluyorlar ve ABD’ye şikayet ediyorlar.

Pontus ve İstanbul’da Bizans hortlatılmaya gayret ediliyor. Ege bir Yunan gölü ve İzmir bir Yunan hedefi haline getiriliyor. Ege’de adacık ve kayalıklar Yunan işgali altında. Bu konuda basın toplantılarında soru bile sordurulmuyor. Akdeniz’de Türkiye’nin karasularında petrol avına çıkılmış, milletlerarası hukuk çiğnenerek Türkiye müdahaleye zorlanıyor. Akdeniz’de ülkemiz Antalya, Mersin ve Hatay dolaylarına sıkıştırılıyor. Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi Mısır ve İsrail başta olmak üzere, petrol aramada yeni ittifaklar kuruyor. Başta İslam Aleminin yüz karası Suudi Arabistan olmak üzere, “bazı körfez ülkeleri üzerinde ABD operasyonları tamamlanarak bu ülkeler İsrail hizmetine sokuluyor. Aslında Türkiye olmasa İslam Ümmetini mumla arayacağız.

Kıbrıs’ta KKTC’nin varlığını sonlandırabilmek için her oyun deneniyor. Oyun içinde oyun maalesef bazı KKTC vatandaşlarına çok cazip gelebiliyor. Türkiye için stratejik önem taşıyan Kıbrıs ve KKTC’den Türkiye uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bir  dönem Kıbrıs’ın Türklüğü “adalılık” ve “Kıbrıslılık” sözde kimliklerine sokulmak istenmişti. Birleşmiş Kıbrıs tuzağı ile Rum egemenliği pekiştirilmektedir. Milletlerarası anlaşmaların ve Türkiye’nin garantörlüğü modasının geçtiği ileri sürülüyor. Bu çarpık yaklaşım Rus Dışişleri tarafından da destekleniyor. Birçok dış sorunda Türkiye yalnızlaşıyor ve kendini savunamaz hale sokuluyor. Yunan Başbakanı Türkleri azınlık olarak görüyor. Türkiye’nin muhtemel reddi olmasa Kıbrıs’ı temsil ediyormuş gibi Rum tarafını NATO’ya bile alabilecekler. Aslında Türkiye’nin NATO üyeliği bazı oyunları da bozabiliyor.

AB Türkiye ilişkileri Batılı çevrelerin de hoşuna giden yanlışlarımız karşısında donduruluyor ve Türkiye düşmanlığı yayılıyor. AB ve diğerleri mültecileri Türkiye’de kalıcı kılmak peşinde imkanlar sunmaktadır. Biz ise; buna paralel olarak bazı Güneydoğu illerinde kamu görevlilerine iyi hizmet verebilmeleri için Arapça kurslar açıyoruz. AB araştırma fonları ayırarak mültecilerin nasıl ülkemizle bütünleştirilebileceğinin peşine düşmüştür.  Bazı mültecilere üzücü ama vatandaşlık hakkı bile verilmiştir. Bazı Suriyeli mültecilerce vatandaşlarımıza yapılan saldırıların ve cinayetlerin polis ve hastane kayıtlarına sokulmadığı iddiaları yaygındır.

ABD’nin başkanı eğer istekleri olmazsa Türkiye’yi mahvetmekten çekinmeden bahsediyor. S-400’lerin alımı ambargo tehdidiyle bizi karşı karşıya bırakıyor. Türkiye ABD ve Rusya arasında sıkışıp kalıyor; Suriye ile görüşemiyor.

Diğer taraftan, varlık fonuna dahil son derece önemli kuruluşlarımızın satılacağı tartışılıyor. Uzun yıllar tarımda ve hayvancılıkta kendine yeten ve çeşitli ürünü ihraç eden Türkiye, patates ithal ediyor ama şeker fabrikaları, gümüş  ve tank fabrikası dahil diğerlerini satıyor. Tohum politikası bir perişanlık içinde. GDO’su bozulmuş ithal gıda maddelerinin bolluğu sürüyor. Özelleştirme adı altında genelde üretim dışına çıkan fabrikalarımız işsizliği daha da artırıyor. İş işten geçtikten sonra ve Mahalli Seçimler yaklaşınca teşvik politikaları gündeme getiriliyor. Fabrikalar kapanıyor. İşsizlik geleneksel ve ahlaki değerleri yıpratıyor. Boşanmalar üzerinde ekonomik şartlar etkili oluyor. Kart ve kredi borcunu ödeyemeyen vatandaşların ellerinden çıkan değerler, bankaların ev, daire ve arsa satışında patlama yapıyor.

Kanserojen etki yapabilecek her türlü madde ve bunlarla yapılan gıda ürünlerinin satışı maalesef sürüyor. Gençliğimizi hedef alan uyuşturucu terörü yetkililerin takdir edilecek ciddi çabalarına rağmen devam ediyor. Son yıllarda çocuklarımızın internet sitelerinde saldırılar ile karşılaştıklarını görüyoruz. Gençleri intihara sürükleyen örneklerle karşılaşıyoruz.

Türkiye bazı olumlu dostluk ve ittifak ilişkilerine rağmen, dışarıda henüz diasporasını kuramamış bir ülkedir. Milli mutabakatsızlık örnekleri içerde ve dışarda bunu engellemektedir.

Geçenlerde Yeni Zelanda’da iki camii de cemaate karşı yapılan katliam ve Müslümanlara karşı şiddeti yayma çabaları dikkat çekicidir. Dünya ve Hristiyan gençliği Müslümanlara ve tabii ki özellikler Türklere saldırma şartlanmasına sokulmuştur. Hristiyan dünyasını birleştirecek, ayağa kaldıracak yanlış beyanlardan siyasilerimiz kaçınmalıdır. Batı’ya ve Türkiye düşmanlarına karşı haklı olarak tepki gösterirken, basit ve duygusal ifadelerden, genellemelerden kaçınılmalıdır. İç politikada kullanılan ve istismar edilen konular ve değerler, argo ifadeler dışarıya karşı kullanılmamalıdır. Yeni Zelanda’daki katliam sadece o alçak katille özdeşleştirilemez. Batılı kaynakların malum dolduruşu göz ardı edilemez. Türkiye hedef gösterilmekte; Anadolu bize çok görülmektedir. Son olay Türk’e düşmanlığın aynı zamanda İslam’a da düşmanlık olduğunu ortaya koymuştur. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamıyor.

Seçim dönemi, birçok acı gerçeğin, iç ve dış sorunun üzerine örtü çekildiği, kavgacı, çatıştırmacı beyan ve hakaretlerin sürdüğü, kamplaştırma ve ayrıştırmanın bütün çirkinliklerinin sahnelendiği, kutsal değerlerin istismar edildiği, terör ve terörist kavramlarının sulandırıldığı bir dönem olmaktadır. Oysa ülkenin temel sorunları yukarda belirtilenlerin dışında da mevcuttur.

Bir Büyükşehir Belediye Başkan adayı herhalde açılım ve sözde barış sürecinden kalmış bir alışkanlık olsa gerek; milli kimliği etniklik kapsamında görerek herkese ayrı kimlikleri ile iftihar etmelerini söyleyebiliyor. Bir taraftan beka sorunundan bahsederken diğer taraftan milletleşme sürecini çözücü, etnik taassubu artırıcı ve farklılıkları tahrik edici örnekler çelişki teşkil ediyor. Biz bütün bunlara rağmen, sorunların hedef tahtası yapılan Türkiye’de mutabakatlar sağlanarak aşılacağı inancındayız.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar