x

KIBRIS BARIŞ HAREKATININ 45. YILI KUTLU OLSUN


45 Yıl önce gerçekleştirilen ve zaferle sonuçlandırılan Kıbrıs Barış Harekatı'nın 45. yılı kutlu olsun. Megalo idea iddiasıyla Kıbrıs'taki Türk varlığına son vermek üzere her türlü baskı ve zulmü reva gören Rum palikaryaları 20 Temmuz 1974'te Türk ordusunun yaptığı Barış Harekatı sonucunda mağlup olmuşlardır. O zamanki Türk Hükümeti Amerika ve Avrupa'nın her türlü baskı ve ambargosuna karşı bu harekatı başarıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu konuda Kıbrıs Türklerinin Lideri Rauf Denktaş'ın büyük kahramanlık ve fedakarlığını asla unutmamak gerekir. Aydınlar Ocakları olarak Kıbrıs Barış Harekatının 45. yıldönümünü kutlarken Kıbrıs'ın milli kahramanı KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı ve aziz Kıbrıs şehitlerini rahmet ve minnetle anıyoruz. Kıbrıs gazilerimize de saygı ve şükran duygularımızı sunuyoruz.


AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 24

Nasıl Bir Türk Gençliği Olmalı?

Dr. Şahin CEYLANLI

Bu makalede, Türk Gençliğinin  bütün özelliklerinin  belirtilmesi  veya  ortaya  konması    kolay  bir durum  değildir. Bu  cümleden  hareketle; Türk gençliğinde olması gereken  bazı  önemli  özellikleri  ortaya  koymaya  çalışacağız.  Gençlik, milletimizin  en  dinamik  gücü  olduğundan, her zaman  ve  her yerde  milletin  ümidi  ve  geleceğinin  teminatı  olmalı  ve  olmaya  da  devam  etmelidir. Bu  önemli  vazifeyi  yerine  getirebilmesi  için  kendini  devamlı  yeni bilgilerle donatmalıdır.  Gençliğin  sosyalleştiği  ilk  yer  aile, daha sonra  okul, iş  hayatı  ve  son  olarak da  sosyal  çevredir. Gençliğin  yetişmesinde  okul  kadar  ailenin  de  büyük  rolü  var.  Aile, sosyal  bir  kurum  olduğundan, gencin  şekillenmesine  büyük  katkı  sağlamakta. Anne  ve  babanın  eğitim  durumu , mesleği, çalışma  ortamı, çevresi  v.b. özellikleri, genç  insanın  sosyal  hareketliliğini  etkiler  ve  ona  yön  verir. Daha sonra, okul  hayatı  başlar  ve  bu  eğitim  kurumlarında  da  birtakım  yeni  bilgiler  öğrenerek  daha  da  sosyalleşir. Okuldan  sonra  iş hayatına  atılan  gençler, iyice  tecrübe  kazanır  ve  yaşadığı  sosyal  çevre  içinde  sosyal statü sahibi  olur  ve  böylece  çevreye  ve  dünyaya  bakış  açısı  değişir.

Konuya başka bir açıdan  bakacak  olursak; gençliğe  gereken  önemi  veren, 19  Mayıs  1919’u   Türk  Gençliğine  armağan  eden  Mustafa  Kemal’in, gençliğin  nasıl  yetiştirilmesi  hususundaki  görüşleri, dün olduğu  gibi  bugünde  ilgililere  ışık  tutmaktadır. Mustafa  Kemal’in  arzu ettiği  gençlik; çağdaş  demokrasiyi  içine  sindirebilen, birtakım sloganlarla  düşünmeyen, çağdaş  ilim, teknik  ve  fen  bilgilerine  hakim, vatanı  ve  milleti  için  canını  çekinmeden  verebilen, ülke  kalkınmasında  birtakım fedakarlıklar  yapabilen üstün yetenekli  gençliktir. Mustafa  Kemal’in  Türk  Gençliğine  Hitabeti’nde  belirttiği  gibi; gençliğin  birinci  vazifesi, Türk  bağımsızlığını,  Türk  Cumhuriyetini  sonsuza  kadar  korumak  ve  savunmak  olmalıdır. Bunları  yapabilmek  için  gençliğe  şöyle  sesleniyor: İhtiyaç   duyduğun  güç , damarlarındaki  asil  kanda   mevcuttur  diyerek, gençliğe  hem  yol  gösteriyor , hem  de  ona değer   verdiğini  ortaya  koyuyor.

21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, Türk  Gençliğinde  olması  gereken  vasıf  veya  özelliklere  gelince; her şeyden  önce  milli, manevi, tarihi  ve  insani  vasıflar  çerçevesinde  birleşen  ve  Batı  Kültürü  ve  Medeniyeti  karşısında, kendi  kültür  ve  medeniyetine  sahip  çıkan, Türkiye  üzerinde  oynanan  oyunları  ve  tertiplenen  tezgah  ve  tuzakları  fark edebilen, ülkü  ve  ideallerini  hiç  unutmayan  ve  onları  devamlı  yaşatan, Türk  Tarihine  bir  bütün  olarak  bakan, sınıfçı  ve  bölücü  olmayan, emperyalizmin  her türlüsüne  karşı  çıkan, planlı  ve  programlı  çalışan, vatanına, devletine  ve  milletine  candan  bağlı  olan, ülke menfaatlerini  kendi  menfaatinden  üstün  gören, çelik  yürekli, demir  bilekli , üstün  yetenekleriyle  düşmana  korku  salan, mazluma  dost  olan, büyüğünü  sayan, küçüğünü  koruyan  ve  seven , inisiyatif  sahibi, korku  nedir  bilmeyen  v.b. vasıflara  sahip  bir  gençlik  olmalıdır. Bu durumdan, milletimiz büyük bir onur ve gurur duyar.

Konuya  başka  bir  cepheden  yaklaşacak  olursak;  yukarıda  belirtilen  vasıfların  korunması  için  sağlam  kafa  sağlam  vücutta  olur  düsturundan  hareketle; Türk  Gençliğini  zararlı  ve  bağımlılık  yapan  madde  ve  unsurlardan  mutlak  surette  korumalı  ve  gerekli  tedbirler  süratle  alınmalıdır.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Tem 19

Seçimler Sonrası Önümüzdeki Görev

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimlerini geride bıraktık. Seçimlerle ilgili çok şey söylenebilir ve yazılabilir. Bir iki makaleye sığmayacak çapta gelişmelerle karşı karşıya kaldık. Bu seçimler daha önce yapılanlardan çok farklıdır. Türkiye yüz yılı aşkın süredir sürdürdüğü demokratik parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini çağrıştıran bir modele geçmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi adını taşıyan bu sistemde başkana aşırı yetkiler tanınmaktadır. Başbakanlık kalkmaktadır. Politika oluşturacak olan kurul ve ofislerdir. Bunlar bakanlıkların yerini alacaktır. Ortada bir hükümet olmadığı için kabinenin varlığı ve yokluğu tartışılamaz. Bakanlar başkan tarafından ve genelde TBMM dışından tayin edilecektir. Bütçe başkan tarafından yapılacaktır. TBMM’de gensoru verilemeyecek, yasa teklifleri tartışılamayacaktır. Osmanlı’nın meşrutiyet döneminde bile padişahın sahip olmadığı kanun yapma yetkisi yeni sistemde Cumhurbaşkanına yani başkana geçmektedir. Yürütme ve yasama önemli ölçüde başkana geçmektedir. Yargının da partili ve tarafsız olamayacak başkana karşı ne ölçüde bağımsız ve tarafsız olabileceği çok tartışmalıdır.

Türkiye’de yapılan ve yapılmaktan da bıkılmayan bir metot yanlışı bulunmaktadır. Üstelik bu yanlış sürmektedir. Yasa ve anayasa değişikliklerinde biz hep eskiyi atıp dünyayı ve ülkeyi yeniden keşfeder gibi yeninin peşine düşeriz. Bir heyecanlı arayış sürer. Oysa; yasa, anayasa ve sistemin işlerliğini ve bütünü tamamlayan parçaların fonksiyonelliğini engelleyen hususları tespit ederek onları düzeltmek yerine; genelde silbaştancılığa yöneliriz. Böylece zaman ve kaynak israfına sebep oluruz. Siyasi ve iktisadi istikrarı daha da bozarız. Taşları yerli yerine oturtamayız. Hele bir yasa çıksın değiştirme gerekirse ilerde yaparız tekerlemesini sürdürürüz. Oysa, yasa ve anayasalar sürekli üstünde oynanacak ve değiştirilecek belgeler değildir. Sürekli değiştirmeyle uğraştırmak bir kısır döngü şeklinde bize çok şey kaybettirir. Üretici ve yapıcı olmayı engeller. Çatışmacı ve kutuplaştırmacı bir anlayış yerleşebilir.

24 Haziran seçimlerini hala tartışmak, onu bunu suçlamak ve ihtilafları daha da artırmak yerine; iç sahada top oynamayı bırakarak yeni sistem içinde devlet bürokrasisinde en yetkili makamca da belirtildiği gibi, ehliyet ve liyakatin esas alınacağı ifade edildiğine göre, kısır ve ufku dar, duygusal yaklaşımları terketmek durumundayız. Yapılacak iş; ehliyetli ve liyakatlı kadroları ülke yararına tespit ederek onlardan istifade edilecek ortamı yaratmaktır. Bunun yerine, birbirimize çok kolay düşman olma sosyal hastalığını artık bırakmalıyız.

Bir dostumuzun söylediği şu cümle bazılarına ışık tutabilir: “… Biz TBMM’de artık 92 milletvekiliyle temsil ediliyoruz”. Bir gerçek var ki; TBMM’de fikirlerimizi paylaşan sayı bunun çok üstündedir. Özellikle küresel rüzgarların etkisiz hale geldiği, milli devletleri küresel sistemin kölesi yapıcı küreselleştirme, uysallaştırma, dondurma, milli çıkarları koruyamaz hale getirme, tâbi kılma çabalarının kan kaybettiği bir dönemden geçiyoruz. Milliyetçilik artık bağımsızlık, hükümranlık ve milletleri geleceğe taşımanın garantisidir. Milliyetçiliğin ekonomiden sanata kadar yükselen bir değer olduğu günümüzde, milliyetçiyim diyenlerin kısır tartışmalara ve yeni kan davalarına çeşitli taassup örneklerine ihtiyaçları yoktur. Tersine; akılcı ve duygusallığı aşan sosyal mühendislik işlerine ihtiyaç vardır. Türkiye önce Türkiye diyen milliyetçilerden bunu bekliyor.

 

 

May 06

Eğitime, Kıssadan Hisselerle Bir Şeyler Diyelim!

Cafer GENÇ

Eğitimin, içinde bulunduğu sorunları ve sıkıntıları hep dile getiriliyor da, ne hikmetse, bir türlü çözüm bulunamıyor. Başta eğitim sistemi ve uygulamaları olmak üzere, ilgi alanına göre yönlendirme ve yerleştirme, okul çeşitleri, sınıf geçme, fiziki yetersizlik, ikili öğretim…vs. gibi önemli meselelerimizi halletmediğimiz sürece eğitimde kaliteden ve başarıdan söz etmek abesle iştigal olur.
Eğitimci ve yönetici olarak yaklaşık 40 yıldır bu sorunlarımızın giderilmesi için mücadele ettim. Kurul ve komisyonlarda görevler aldım, bakanlığımıza raporlar hazırladım. Sonuç mu? Hep, “ben söyledim ben duydum, ben yazdım ben okudum” durumu ortaya çıktı.
Bu durumları, eğitim konusunda söz söyleme hakkına sahip olanlar dile getiriyor olsa bile, söylenenler sözde kalıyor. Bazı, “kıssadan hisselerin, eğitim olaylarının anekdotlarla anlatılması daha etkili olur” diyerek bugünkü yazımda eğitimi, birkaç anekdotla anlatmayı uygun gördüm.
Almanya’da bir lise müdürü, her yıl, eğitim öğretim yılının başında, öğretmenlerine şöyle bir mektup gönderiyormuş. “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” diyor.
Bu anlamlı sözlere, “devleti yıkmak için ürettiği dinamiti devletin temeline koyan bir Kimyager olmanın, böbrek nakli ticareti yapana doktor demenin bir anlamı ve amacı yoktur” diyerek destek vermiş olayım.
Bir meslek sahibi olmak elbette önemlidir ve gereklidir. Bu mesleği, ahlak ve vicdan anlayışıyla yerine getirmek, insanlara hizmet etme duygu ve düşüncesi içerisinde olmak her şeyden önemlidir. Bunun için, eğitimin bilgi öğretmekle birlikte öncelikle hayata hazırlama yönünün önde ve öncelikli olması gerekmektedir. Bu durumu, şu kısa hikaye çok güzel anlatmaktadır.
Okumuş, yüksek tahsil yapmış meslek sahibi olmuş birisi, (mesela doktor diyelim) elinde çantası ile sahile gelir. Küçük bir deniz motoru kiralar ve denizde yolculuk başlar. Doktor, teknede toplama, çarpma, çıkarma, metre, cetvel… vs görür. Motorcuya, matematikten anlayıp anlamadığını sorar. Cahil olduğunu söyleyen motorcu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte birinin gittiğini belirtir. Yolculuk devam eder. Doktor, teknede yapıştırıcı, boya, alçı… vs görür. “Kimyadan anlar mısın?” diye sorar. Motorcu, “anlamam” der. Hayatının dörtte ikisinin gittiğini söyler. Az sonra, teknede resim, heykel, saz… görür. Güzel sanatlardan anlayıp anlamadığını sorduğunda yine, cahil olduğunu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte üçünün gittiğini belirtir. Motorcunun, kalan dörtte birlik hayatı ile sohbet devam ederken müthiş bir fırtına çıkar, dalgalar coşar, tekne battı batacak duruma gelir. Bu telaş içerisinde motorcu, “Siz yüzme biliyor musunuz?” diye sorar. Her şeyi öğrenmiş ancak yüzmeyi öğrenememiş olan doktorun, “Hayır, bilmiyorum” demesi üzerine motorcu da,              Bir arkadaşım göndermişti. Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı bulunuyormuş. “Bir ülkeyi yok etmek için atom bombasına veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir. Bunun sonucunda;
*Hastalar,doktorlarınelinde can verir.
*Binalar, mühendislerin elinde çöker.
*Para, ekonomistlerin elinde kaybolur.
*İnsanlık, dinci akademisyenlerin elinde ölür.
*Adalet, hakimlerin elinde yok olur.
EĞİTİMİN ÇÖKMESİ, BİR MİLLETİN ÇÖKMESİDİR” diyormuş. Güzel bir eğitim mesajı…
Kopya çekmekten söz açılmışken şu anekdotu da paylaşmam gerektiğini düşündüm.
Bir profesör, öğrencilik yıllarına ait bir anısını anlatıyor:
“Paris’te üniversitede okuyordum. Sınav salonunda, sınav başladıktan bir müddet sonra öğrencilerin dışarı çıktıklarını ve üç beş dakika sonra tekrar geldiklerini gördüm. Sınav süresince, görevlilerden izin almadan girip çıkıyorlardı. Ben de merak edip dışarı çıktım. Dışarı çıkanlar kantinde çay içip sohbet ediyorlardı. Ben de katıldım. Bir ara, yapamadığım soruyu yanımdaki Fransız arkadaşıma sordum. Bana; “sınavda olduğumuzu unutma” dedi. Bizdeki sınavları düşünürken ilerlemiş ülkelerdeki bu eğitim sistemine ve anlayışına hayran kalmıştım” diyor. Biz de, “kopya çekmeyen öğrenci yoktur, öğrenciliğin fıtratında vardır” diyoruz.
SÖZÜN ÖZÜ: Ne yaptığınızı bilirseniz yürüdüğünüz yolda yorulmazsınız, yılmazsınız, yıkılmazsınız. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi değerlendirme yolu ahlak ve vicdandır.
 

 

Tem 15

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu ve Bağımlılık Tuzağı

Dr. Şahin CEYLANLI

       Gençlik, zararlı ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen yayınların yanı sıra; sigara , alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici, gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da kullanılmaktadır. Gençler  genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

Uyuşturucu madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen ana ve babalar  suçludur. Bu konuda aile içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler hakkında bilgi sahibi bile değildir. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak kanuni ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ilgi azaltılabilir. Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce denetlenmelidir. Ayrıca ana ve babalar, çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları, onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları gerekmektedir.  Ancak bu şekilde sağlıklı nesiller yetişririlebilir.

 

Tem 19

Güçlü İnsan Kimdir?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Güçlü insan, kaşısındaki kişileri kendi duygularının peşine takabilen kimsedir. Bu insanlar için “Herkesi sanki avucunun içine aldı” deriz.
Kişisel ilişkilerde, kendini daha kuvvetlice ifade eden kimsenin gücü fazladır. Bu tür insanlar, diğerlerini kendi duygularının peşine takabilir. Bunlardan baskın olanı daha fazla konuşur, boyun eğen ise karşısında olan kişinin yüzüne daha fazla bakar.
Güçlü bir politikacı, duygularını güçlü bir şekilde ifade edebilir. Duygu yüklü kelimeler kullanarak kitleleri peşinden sürükler. Bu kelimelerle özellikle reddedilmiş insanların dünyasına girer. Nötr kelimelerle insanları etkilemek çok zordur.
Güçlü insanlar, her ortamda kendi duygularını başkalarına bulaştırarak onları harekete geçirirler. Duygular bulaşıcıdır. Bu duygusal bulaşıcılığı iyi yapan insanlar güçlüdür.
İşte örnek:
Vietnam savaşını erken dönemlerinde, Vietnamlılanla sıcakbir çatışmaya giren Amerikanmüfrezesi pirinç tarlalarında sipere yatmıştı. Ansızın ortaya çıkan altı rahip, bir sıra halinde tarlaları birbirinden ayırantopram bentler boyunca yürümeye başladı. Tamamen sakin ve ölçülü bir tavır takınan rahipler ateş hattına doğr yürümeğe bayladı.
Amerikan askerlerinden biri olan David Bush’un hatırladığına göre, “ Ne sağa, ne sola baktılar. Dosdoğru yürüyüp geçtiler. Çok garipti kimse onlara ateş etmedi. Onlar toprak bendin üstünden geçtikten sonra, içimdeki tüm savaşma isteği de kayboldu. Bu işi yapmak istemiyordum artık, en azından o gün için. Herkes aynı şeyi hissetmiş olmalı, çünkü herkes durdu. Hepimiz savaşmaktan vazgeçtik.” ( Daniel Goleman, Duygusal Zeka, s. 148).
Rahiplerin sessiz ve cesur huzuru savaşın göbeğindeki askerleri hareketsiz hale getirmişti. İşte güçlü insanlar…. İşte askerleri hareketsiz hale getirebilen sessiz rahiplerin gücü…

Bağırmakla, çağırmakla güçlü insan olunmuyor. Halden anlamak ve zamanın ruhunu iyi yakalamak gerekiyor.

Güçlü insan ifadesi de kişiden kişiye değişir. Beraber olmaktan hoşlandığımız insanlar için “çok çekici” gibi terimler kullanırız. İşte onlar bizim için güçlü insandır. Çünkü o insanların duygusal becerileri bize kendimizi iyi hissettirir. Duygularımızı yatıştırmak için çoğu zaman güçlü insanlardan yardım alırız.

Duygusal bakımdan muhtaç kişiler, güçlü insanlara yaklaşarak duygularını değiştirebilirler. Güçlü insanlar, onların canına can katarlar.

 

Tem 08

Başbağlar Katliamı’nı Unutmayacağız

Türkiye tarihinde yaşanan en büyük katliamlardan biri olan Başbağlar Katliamı’nın 25. Yıldönümünü idrak ettik. Bölücü terör örgütü PKK’nın militanları 5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 sivil vatandaşımızı hunharca öldürüp köyü ateşe verdiler. Örgüt militanları 5 Temmuz 1993 günü köyü basmış, 1.5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekleri kurşuna dizdi. Burada 29 vatandaşımız öldürüldü. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu, köy camii, halkevi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan 1’i kadın 4 kişi de yanarak can verdi.  

Aydınlar Ocakları olarak, milletimizin birliğine ve vatanımızın bütünlüğüne kasteden ve son 34 yılda 30 binden fazla insanımızı öldüren, askerlerimizi,  polislerimizi ve öğretmenlerimizi şehit eden PKK’nın 25 yıl önce gerçekleştirdiği Başbağlar Katliamı’nı ve şehit edilen 33 vatandaşımızın hatırasını asla unutmayacağız.

 Türk milletinin birlik ve bütünlüğü her şeyin üstünde tutan Aydınlar Ocaklılar olarak Başbağlar Şehitlerimizi rahmetle anıyor ve bu katliamı gerçekleştiren vatan hainlerini asla affetmeyeceğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Haz 26

24 Haziran 2018 Seçimlerinin Düşündürdükleri…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türk demokrasi tarihinde hayati bir önem taşıyan 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerini geride bıraktık. Aslında bütün seçimler ülkemizin geleceğinin şekillendirilmesi bakımından önem taşımıştır. Ancak bu defa durum farklıdır. Demokratik parlamenter sistem yenilenmek ve aksaklıklarının giderilmesi yönüne gidilmeden sulandırılmış bir Başkanlık sistemine geçilmiş ve buna da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denmiştir. İnsanlık demokratik parlamenter sistemden daha iyisini bugüne kadar bulabilmiş değildir. Yapılan bazı anayasa değişikliklerinin ve getirilen yeni sistemin sadece bir sistem değişikliği olduğu ve rejim değişikliğine sebep olamayacağı görüşüne katılamıyoruz. Bazı durumlarda sistem değişikliği bir rejim değişikliğine de sebep olabilir.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri ani bir kararla geriye çekilmiş ve ülkenin daha zor şartlarda seçime gitmesinin önü kesilmiştir. Türkiye dış politikada çeşitli kumpasların içine çekilerek tavizler koparılmaya çalışıldığı bir dönemden geçmektedir. Hayali AB süreci, KKTC’yi yok sayıcı sözde bir Kıbrıs barışı ve BOP doğrultusunda ülkemizin sınırlarını değiştirici yeniden terörle pazarlık süreci önümüze konmaktadır.

Ülkenin ekonomik durumunu ortaya koyarken aslında üç dört mendile ihtiyaç vardır. Kötü gidişat ve yeni duyun-u umumiyeler kapıda bekletilmektedir. Cari açığı ve dış ticaret açığı tavan yapan Türkiye’de içerde üretmeyip ithalat yolunu seçmek kaliteli bir intihardır! Dünya ekonomisi korumacı, milli ve yerliyi üretmek ve döviz kaybını önlemek yönündeyken Türkiye savunma sanayi gibi belirli dallar hariç dış ticaret fazlası veren bir ülke gibi ithalat merakına düşmüştür. Bu yolla eş dost daha da zenginleştirilmektedir. Çin ve Rusya ile olan dış ticaret açığımız rekor seviyelere ulaşmıştır. Yapılması gereken; ithal ikame anlayışı içinde açıkları kapamak olmalıdır. İthal ettiğiniz bilhassa tüketim ağırlıklı malları içerde üretenler gerekli teşvike kavuşturulmalı; eğer bunlar yoksa mutlaka boşluk doldurulmalıdır. Üretme ithal et anlayışı akla gelmeyecek malları ithal etme yanlışı ülkenin en büyük çelişkisidir.

Yapılması gerekenler seçim kampanyasında sürekli dile getirilmiştir. Herhalde ülkeyi yöneteler ister istemez gereğini yapacaklardır. Türkiye pırlanta dahil lüks mal ithalatı yanlışından kurtarılmalı, ithalata yeni vergiler konabilmelidir.

24 Haziranda iki ayrı ittifakla ve bazı partilerle seçime gittik. AKP ve MHP’den oluşan ve ona BBP genel başkanının da katıldığı ittifak seçimden başarıyla çıkmıştır. CHP, İP, SP ve DP’nin oluşturduğu millet ittifakının Cumhurbaşkanlığı adayları, Sayın Erdoğan’ın aldığı oyun gerisinde kalmıştır. Ülkenin yaşadığı siyasi ortam ister istemez 2014 sonrası politika değiştirmek zorunda kalan anti emperyalist ve milliyetçi bir çizgi uygulayarak parçacı ve etnikçi değil; bütüncü politikalara, milli birlik ve bütünlüğe önem veren, federalciliği şimdilik reddeden, özgürlükçü ve güvenlikçi politikaları ülke gerçeklerine göre yorumlayabilen iktidarın gerçekleri görmesiyle yön değiştirmiştir. AKP iktidarı bir dönem reddettiği ve dışladığı politikaları daha sonra savunma ihtiyacı duymuş, ülkenin beka sorununu görmüştür. 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü FETÖ terör örgütünün darbe ve işgal ihaneti gözleri açmış yeni aldatılma ve kandırılma yollarını şimdilik kapatmıştır. Batı ve sözde dost ve müttefik ABD’nin Türkiye karşıtı politikaları içerde ve dışarda teröre verdikleri destek ülkemizin güney sınırını ve toprak bütünlüğünü korumayı yasal olarak öne çıkarmıştır. Fırat Kalkanı ve Zeytindalı Harekatları, Afrin’in terörden arındırılması hayati bir ihtiyaç olarak doğmuştur. Zaman zaman Irak’taki ve milli sınırlarımız içindeki dıştan kumandalı terör yuvalarına karşı yapılan yoğun mücadele Sayın Erdoğan’a puan kazandırmıştır. Terörle barışın olamayacağı, onunla müzakere değil; ancak yasal mücadele edilebileceği noktasında uzlaşılmıştır.

Bu çok önemli değişiklikler ve yanılmaların atlatılması seçmende gerekli etkiyi yapmıştır. Seçmenin ilgi odağı, kendisi işsiz de olsa işsizlik olmamış, devalüasyonlar, ekonomik sorunlar ülkemizde seçmen davranışını zannedildiği kadar etkilememiştir. Tarım ve hayvancılığın durumu, ülkenin borç yükü er geç iyileşir şeklinde iyimserlikle savuşturulmuştur. İthalat ve dış borç girişi, tüketime dayalı büyüme rakamlarının cazibesi seçmeni cezbetmiştir. Fabrika yerine AVM’ler tercih edilmiştir. Cari açığın artan rekor seviyesi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve zamanla yabancılaştırılacak olması, bankaların yabancıların eline geçmesi, dövizdeki sıçramalar, borcun daha yüksek faizli borçla kapanma kısır döngüsü seçmen reyini pek etkileyici olmamıştır. Ülkede anlaşılmaz bir iyimserlik hâkimdir ve çok da tehlikelidir.

Vatandaş iktidar dışındaki partiler gelirse senin başörtün ve türbanın tehlikeye girer; inanç dünyan sarsılır şeklinde şartlandırılmıştır. Bu şartlandırma yeni de değildir. Yanlışlar yapmakla rekor kıran ana muhalefet adayı ve parti yetkilileri savaşın olmadığı bir ülkede barışmaktan bahsetmişler ve Merkel’in sözlerine özenmişlerdir. Oysa halk arasında bir savaş yoktur. Savaşın olmadığı yerde barış işgüzarlığı yapılmamalıydı. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı yardımcılarının etnik ayırımcılığa sebep olacak, milli ve üniter yapımızı sarsacak şekilde farklı etnisitelerden seçilmesi teklifleri ülke yönetimine talip siyasetçilere hiç yakışmamıştır. Bu seçimde herhalde bir Ermeni yardımcı unutulmuş olsa gerek!

CHP Cumhurbaşkanı adayı tarafından yapılan bu yanlış seçime iki gün kala Sayın Engin Altay tarafından maalesef tekrar edilmiştir. Paşaların apoletlerinin sökülmesi, saray ve bazı binaların yıkılması, gazetecilerin yargılanması gibi şiddet ve hiddet gösterileri millet ittifakının aleyhine olmuştur. Toplumda CHP yeni bir açılım ve çözüm süreci mi başlatacak soruları akla gelmiştir. CHP Cumhurbaşkanı adayının oyu bu ve benzeri sebeplerle %22.8 olan parti oyunun üstünde %30.7 olarak çıkmıştır. AKP oylarında önemli illerde dikkat çeken düşüşler görülmüştür. Saadet partisinin AKP’den alabileceği oyu alamadığı dikkat çekmiştir. Aslında AKP yeni seçmenden gereken oyu alamamıştır. Muhafazakâr aile çocukları bile mahalle baskısı olarak nitelenebilecek bazı kavram ve değerleri aşarak bir bakıma ütopik özgürlükçü tavır ve seçmen davranışına girmişlerdir. Birçok ilde AKP ve CHP’de oy düşüşü görülmüştür. Özellikle Trakya ve Ege’de CHP’nin oyu düşmüştür. Bu düşüşün HDP’ye gittiği söylenebilir. AKP’nin oylarını azaltmak uğruna HDP’nin barajı geçebilmesinde bazı CHP oylarının rol aldığı söylenebilir. Nitekim bu şekilde AKP milletvekili sayısında altmışın üzerinde düşüş görülmüştür.

MHP seçimden başarıyla çıkmış ve beş partinin temsil edileceği yeni mecliste siyasi tesirliliğini artırmıştır. Anlaşılan ister istemez Cumhur İttifakı sürdürülecektir. İttifak dolayısıyla MHP’nin Güneydoğu’daki oy artışı dikkat çekicidir. Eğer Cumhur İttifakı başarılı olmuşsa; bunda MHP’nin büyük rolü vardır. MHP oyunu da korumuştur.

Diğer taraftan, yeni kurulmuş ve akla gelmedik engellerle karşı karşıya bırakılan İyi Parti, üstelik ilk erken seçiminde adeta zincirleri kıra kıra ve çok çalışarak %10 barajını aşmıştır. İyi Parti’nin MHP’den ziyade CHP’den ve AKP’den oy aldığı söylenebilir. Sayın Akşener’in imkansızlıklara rağmen, sürdürdüğü seçim çalışmaları takdir edilmelidir. Ancak tam bir ekip çalışması örneği verildiği söylenemez. Bir ümit olarak çok değişik çevrelerden bilhassa yüzen oylardan pay almıştır. Bu partinin önüne konan engeller, demokrasimiz için çok üzüntü verici örneklerdir.

Seçimlerin yarattığı üzüntü ve sevinç atlatıldıktan sonra ülkeyi yönetenlerin hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında yeni düzenlemelere gitmeleri şarttır. Fikir ve düşünce hürriyeti ve demokratik standartlar ülke gerçeklerine uygun olarak korunmalı ve geliştirilmelidir. Eğitim sektöründeki keşmekeş ve düzensizlik ortadan kaldırılmalıdır. Sağlık alanında hastaya müşteri gözüyle bakma çarpıklığı giderilmeli, Batıda üniversitelerin birleştirilmesi gündemdeyken bizde muhafazakâr bir anlayışla ters düşen bölünme ve yıpratılma çabaları sona erdirilmelidir. İstişareye önem verilmelidir. Dış kaynak girişine, ithalata ve tüketime dayalı borcun borçla karşılandığı bir yapı düzeltilmelidir. Orta sınıfı güçlendirici tedbirler alınmalı, dar ve sabit gelirliler korunmalıdır. Daha önce olduğu gibi etnik ve mezhep tuzaklarına düşülmemeli, parça bütünün önüne dikilmemelidir. Milli ve üniter devlet anlayışı ve demokrasi korunmalıdır. Terörle mücadele kesinlikle tavizsiz sürdürülmelidir. Komşularımızla iyi ilişkiler geliştirilmeli, Rusya ve ABD ile ilişkilerimiz birbirini dengelemelidir. Genelde İsrail’i koruyan Malatya’daki üs gözden geçirilmelidir. Ege adalarında Lozan’a ve antlaşmalara rağmen süren Yunan işgali kaldırılmalıdır. Yer ve tabela isimlerinde Türkçeye saygılı olunmalıdır. Kıbrıs milli bir davadır, unutulmamalıdır. Kıbrıs’ta geri çekilen, Anadolu’da da geri çekilir. Gençliğe yönelik uyuşturucu terörüyle mücadele, rekora koşan işçi cinayetleri, işsizlik, GDO’lu ürünler, kanserojen etki yapan tatlandırıcılar üzerine gidilmelidir. Ülke hiddet ve şiddetin hakim olduğu bir kamplaşmaya sürüklenmiştir. Bu konu hafifletilmelidir. Küreselleştirmenin kan kaybettiği, milli çıkarların öne çıktığı, yerli ve milliliğin önem kazandığı fark edilmelidir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağı artık anlaşılmalıdır. İslam ümmeti içinde yer alan ülkelerin önemli bir bölümünün İsrail’in müttefiki olduğu göz ardı edilmemelidir.  İç politikadaki alışkanlıklar ve yanlışlar dış politikaya taşınmamalıdır.

May 17

Nerede Bu Ümmet?

Özcan YENİÇERİ

Batı’nın en güçlü ülkeleri ‘Komünizmi yendik bundan sonraki yeni düşmanımız İslamizmdir’ dediler. İslam ülkelerinin tepesindeki kudret elitleri uyanmadılar. Emperyalist ülkelerin aydınları çağı ‘medeniyetler arası çatışmalar çağı’ olarak nitelendirdiler. İslam ülkelerinin tepesine çöreklenmiş köle ruhlu yönetimler bunu da anlamadılar. Batı ülkeleri stratejistleri “İslam’a karşı İslam’ı” kullanma yani Şii İslam’la Sünni İslam’ı çatıştırma üzerine stratejilerini kurduklarını ilan ettiler İslam ülkelerinin yöneticileri bunu da anlamazlıktan geldiler.

Büyük Ortadoğu Projesi küresel sistemin ozon deliği olarak nitelendirilen İslam ülkelerinin küresel sistemi eklemleme süreciydi. Arap Baharı bu sürecin yan ürünüdür. İslam ülkeleri kendilerini parçalamayı esas alan ABD projelerinin parçası haline geldiler.

İslam dünyasındaki gafilliğin, hainliğin, iş birlikçiliğin, satılmışlığın bedelini Müslümanlar ödüyor. Kudüs, İsrail’in başkenti ilan ediliyorsa, kitlesel olarak Filistinliler katlediliyorsa, Suriye ya da Yemen yerle yeksan olmuşsa bunun nedeni İslam ülkelerinin kendisidir. Yöneticilerinin satılmışlığının, gafilliğinin ve iş birlikçiliğinin bedelini Müslüman halklar ödüyor.

Bugün İslam coğrafyası kan kokuyor, Müslümanlar kan ağlıyor, Filistin/Suriye/Yemen kan sızıyor, müminler kan kusuyor.

Ümmetin hali pürmelali!

ABD önce İslam ülkelerini birbirine karşı mevzilendirdi. BAE, Mısır, Suudi Arabistan bir yanda Türkiye, İran, Katar vb. diğer yandadır.

Suudi Prens Salman, İsrail’e dost İran’la savaş ideolojisi edinmiş durumdadır. Yemen’de ABD/Suudi blokuyla İran yanlısı gruplar savaşıyor.

Veliaht Prens Selman, kendi ülkesinin ve İslam ülkelerinin içinde bulunduğu durumu bir kenara bırakmış Medine’de bir Katolik kilisesi inşaa etme kararı almıştır. Suudi Arabistan, sadece Medine’de değil, en az 6 değişik noktada Katolik kilisesi yapmayı planlıyor. Medine’de inşa edilecek kilise etrafında birleşecek olan Katolikler, bölgede ABD’yi en etkin güç haline getirecekler.

Katolik dünyasına yakınlaşmak için soysuz prens 450 milyon 300 bin dolara, Da Vinci tablosunu satın almıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan değil bölgedeki birçok İslam ülkesinin yönetimleri Katolik dünyası ile yakınlaşmaya çalışıyor.

Fransa’da eski başkan, sözde aydınlardan oluşan 300 kişilik bir ekip İslam’ın yüce kitabının bazı ayetlerinin çıkarılması için çağrıdan bulundular.

ABD bu arada İran’la imzalanan ve altında imzası bulunan çok taraflı bir anlaşmadan tek taraflı olarak çekilme kararı aldı.

Trump’ın kararının ardından ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik ilk yaptırım paketinin 6 Ağustos’ta, ikinci yaptırım paketinin ise 4 Kasım’da devreye sokacağını açıklamıştı. ABD’nin sömürgesi gibi hareket BAE derhal Bakanlar Kurulu kararıyla bazı İranlı kişi ve kuruluşlar, ‘terör destekçileri’ listesine aldı.

Müslüman ülkelerin her anlamda dünya üzerinde ağırlığı yoktur. Bu yüzden Müslümanlara yönelik olarak her türlü hakaret, yasaklama kararı rahat biçimde alınabilmektedir.

ABD himayesinde katliam

Trump, İslam ülkelerinin satılmışlığının ve uşaklığının farkında olduğundan Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapan kararın uygulanmasına geçmiştir.

İsrail için de artık gün doğmuştur, fırsattan istifade provokasyonlara ve katliamlara başladı. Önce Suriye’deki İran güçlerini vurdu. Ardından da işgal ettiği toprakların sahipleri olan Filistinlileri katlediyor.

Filistinliler elçilik açılışını protesto için harekete geçen göstericilere karşı gerçek mermi kullanarak katliam yaptı. Gazze’de ölü sayısı elliye yaklaştı. Yemen, Suriye, Filistin birlikte ağlıyor.

ABD’nin himayesinde, dünyanın gözleri önünde İsrail, Filistinlileri katlediliyor. Herkes seyirci, elinden hiç bir şey gelmiyor.

Sözde İsrail’e atıp tutanlar, esip savuranlar ancak yas kararı alabiliyor. Gerçekçi olmak lazım, ellerinden ancak bu geliyor!

İslam coğrafyasının, kentlerinin ve Müslümanların bu denli aşağılanmasının, horlanmasının nedeni Müslüman ülkelerin yönetimleridir.

“Ümmet, ümmet” diyenlere insanın sorası geliyor nerede bu ümmet?

Kaynak Yeniçağ: Nerede bu ümmet? – Özcan YENİÇERİ

Tem 08

Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığına Prof. Dr. Mustafa E. Erkal Yeniden Seçildi

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin 24. Olağan Genel Kurul Toplantısı  30 Haziran 2018 Cumartesi günü, Fatih Belediyesi Çatladıkapı Sosyal Tesisleri’nde yapıldı. Kongre sonucunda seçilen yeni yönetim kurulu görev taksimi yaptı ve  Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığına Prof. Dr. Mustafa E. Erkal yeniden seçildi. İyi Parti İstanbul Milletvekili Hayrettin Nuhoğlu da Genel Kurula katıldı.

Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Mimar Süleyman Uluocak açılış konuşmasında 24 Haziran Seçimleri sonucunda İyi Parti İstanbul Milletvekili seçilen Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu üyesi Hayrettin Nuhoğlu ve MHP Antalya Milletvekili seçilen dolayı Aydınlar Ocağı üyesi Abdurrahman Başkan’ı tebrik etti. Uluocak daha sonra Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ı açış konuşmasını yapmak üzere  davet etti.

Erkal yaptığı açış konuşmasında özetle şunları söyledi: “24. Genel Kurulumuzun hayırlara vesile olmasını diler, vefat eden üyelerimizi ve genç yaşlarında vatan, bayrak ve ezan için canlarını feda eden  şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Dün olduğu gibi bugün de milli birlik ve beraberliğimiz için milli duruşumuzu aynen sürdürüyoruz. Bir süre önce ülkemiz terör ile mücadelede büyük bir hatanın eşiğinde döndü. Terörist ile müzakere değil, mücadele olur. Siyasiler, konuşmalarına eylem ve söylemlerine  dikkat etmek durumundadırlar.

Aydınlar Ocağı hiçbir partinin arka bahçesi değildir. Sivil toplum kuruluşları içerde ve dışarda hiçbir kuruluşun güdümünde olmamalıdır. Bu tür güdümlü oluşumlar hiçbir zaman kendi özgür iradeleri ile hareket edemezler. Biz ülkemizin milli menfaatlerini her şeyin üstünde tutuyoruz. Aydınlar Ocakları olarak her yıl yaptığımız Şûraların Sonuç Bildirilerinde ülkemizin iç ve dış sorunları ile ilgili düşüncelerimizi ortaya koyuyoruz ve o bildirileri bütün siyasi partilere rehber olabileceği düşüncesiyle gönderiyoruz.

Ülkemizde Türk ve Kürt sorunu yoktur. Ülkemizde terör sorunu vardır. Bu ülkenin asli kurucu unsurları, vatanlarını seven Türkler ve Kürtlerdir. Aydınlar Ocağı hiçbir zaman terör ve teröriste yakın durmamıştır. Hiçbir kimse bizim ülke düşmanlarına sempati ile bakmamızı beklemesin. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok sayanları biz de yok sayarız. Bugün içimizdeki bir kesim Muhammedsiz İslâm, Alisiz Alevilik, Atatürksüz Türkiye ve Türksüz Anadolu istemek gibi içi boş bir hayalin peşine düşmüşler.

Aydınlar Ocağı Türkçenin ilim dili olması için çalışmaktadır. Suriyeli sığınmacıların kurdukları işyerlerine astıkları Arapça tabelalarla İstanbul sokaklarını tanınmaz hale getirmelerine dur diyen Esenyurt Belediyesi’ni diğer belediyelere örnek gösteriyor ve bu hassasiyetlerinden dolayı Esenyurt Belediyesi Başkan ve ekibini kutluyorum. Yer adları egemenlikle ilgilidir, bundan dolayı yer isimlerinin eski haline dönmesine karşıyız. Güroymak neden Norşin olsun?

Türkiye’ye göç eden Suriyeli sığınmacılar, “ülkemizde can ve mal güvenliği yoktur” diyerek ülkemize geldiler. Bayramlarda yüz binlerce Suriyeli, ülkelerine bayram tatiline gidip geliyorlar. Mademki orada normal bir hayat var, bunlar neden tekrar kabul ediliyor. Devletimizi yönetenlerin en kısa zamanda bu soruna kalıcı bir çözüm bulmalarını bekliyoruz

Ocağımızın kurullarına asıl ve yedek olarak seçilecek bütün arkadaşlarımı şimdiden kutluyorum. Çalışmalarımızda asıl ve yedek ayrımı yoktur. Hepsini asıl üye olarak görüyor, ona göre hizmet bekliyoruz”.

Genel Başkanın açılış konuşmasından sonra Başkanlık Divanı Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu, Dr. Mustafa Karagöz, Aytaç Taşyürek ve Resul Atılgan’dan oluşturuldu. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra Faaliyet, Muhasebe ve Denetim Kurulu raporları okundu. Raporların müzakeresi ve aklanmasından sonra Tahmini Bütçe de okunarak kabul edildi. Seçim Tasnif Heyeti’nin oluşturulmasından sonra Yönetim, Denetim ve İlim İstişare Kurullarının seçimine geçildi. Dilek ve temenniler maddesinde Prof. Dr. İbrahim Öztek, Nefi Demirci, Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, Erdoğan Aslıyüce söz aldılar.

  1. Olağan Genel Kurul Toplantısında yapılan seçimler sonucunda kurullara şu üyeler seçildi:

Yönetim Kurulu asıl üyeleri:

 Prof. Dr. Mustafa E. Erkal, Süleyman Uluocak, Hikmet İşman, Dr. Sakin Öner, Ünal Sengir, Ernail Koç, Hüseyin Tavukçu, Prof. Dr. Sevil Sargın, Prof. Dr. İbrahim Öztek, Av. Mustafa Özkurt, Fahri Yağlı, Ahmet Çelik, Ahmet Orhan, Ali Armağan, Av Hakan Yalçın.

Yönetim Kurulu yedek üyeleri:

Ahmet Arslan, Av. Şekip Mehan, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Ziya Küçük, Metin Özkan, Mesut Günata, Ali Sezgin, Fethi Ali Koç, Halim Terzi,  M. Numan Başak, Dr. Behçet Kara, Yrd. Doç. Dr. Zeki Severoğlu, Hikmet Kaplan,  Abdurrahman Külünk, Av. Ahmet Serbes ve Dr. Halit Gökalp Küçük

 Denetim Kurulu asıl üyeleri:

Dr. Ali Sırtlı, Murteza Kılıçarslan, Ertuğrul Erden

Denetim Kurulu yedek üyeleri:

Turgut Ergin, Nizamettin Aras ve Serbar Sertaç Aladağ

İlim-İstişare Kurulu üyeleri:

Dr. Nefi Demirci, Prof. Dr.Yümni Sezen, Yakan Cumalıoğlu, Prof. Dr. Ahmet M. Gökçen, Erdoğan Aslıyüce, Aytaç Taşyürek,  Prof. Dr. Sabri Sümer, M. Edip Tekkol, Prof. Dr. M. Sait Gönen, Prof. Dr. Hacı Duran, Prof. Dr. Ahmet Çolak, Prof. Dr. M. Metin Karaörs, Prof. Dr. Ahmet Yörük, Prof. Dr. Ömer A. Aksu, Hayrettin Nuhoğlu, Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, Cevat Saraç, Yrd. Doç. Dr. Zülfikar Özkan, Ramazan Kırkık, Aynur Saydam, Remzi Kozal, Av. Özcan Pehlivanoğlu, Av. Pakize Özbenli, Dr. Ahmet İnan, Dr. Cevdet Aşkın, Dr. Cüneyt Mengü

          Yönetim    Kurulu şu şekilde görev dağılımı yaptı:

Genel Başkan: Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

 Genel Başkan Yardımcıları: Dr. Sakin Öner, Hikmet İşman, Prof. Dr. Sevil Sargın

Genel Sekreter: Süleyman Uluocak

Genel Sekreter Yardımcısı:  Ernail Koç

Genel Sayman: Ünal Sengir

Üyeler: Hüseyin Tavukçu, Prof. Dr. İbrahim Öztek, Av.Mustafa Özkurt, Fahri Yağlı, Ahmet Çelik, Ahmet Orhan, Ali Armağan, Av. Hakan Yalçın

 

 

May 06

Gelişmiş Toplumlar / Gelişmemiş Toplumlar

Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında düşünsel anlamda bazı farklılıklar bulunmaktadır.

 

  • Gelişmiş toplumlar BİZ MERKEZLİ düşünürken gelişmemiş toplumlar BEN MERKEZLİ düşünür. Başka bir deyişle, gelişmemiş toplumlarda insanlar “benden sonrası tufan” anlayışı içerisindedir. Onlar için sadece kendi çıkarları önemlidir ve toplumun ortak menfaatleri pek umurlarında değildir.

 

  • Gelişmiş toplumlar UZUN VADELİ düşünürken gelişmemiş toplumlar KISA VADELİ düşünür. Yani gelişmemiş zihniyetler açısından önemli olan “günü kurtarmaktır”. Yaygın anlayış “bugün benim mefaatime olsun da gerisi Allah kerim” şeklindedir.

 

  • Gelişmiş toplumlar ÖRGÜTSEL BAĞLAMDA düşünürken gelişmemiş toplumlar LİDER BAĞLAMINDA düşünürler. Bu düşünüş tarzı bir nevi “kutsal insan” kültünden gelmektedir. Onlara göre lider mutlak itaat edilmesi gereken toplum üstü kişidir. Oysa modern toplumlarda lider de toplumun bir üyesidir ve toplumun diğer üyeleri gibi yaşamaya özen gösterir.

 

  • Gelişmiş toplumlar İCRAAT ODAKLI düşünürken gelişmemiş toplumlar SÖYLEM ODAKLI düşünür. Süslü laflar, insanların egolarını pohpohlayan güzel sözler, hatta tutulması imkansız vaatler gelişmemiş toplumlarda taraftar bulurlar. Oysa gelişmiş toplumlarda böyle propaganda yapan kişilere kaba tabiriyle “şarlatan” ya da “hasta” gözüyle bakılır.

 

  • Gelişmemiş toplumlarda insanlar MADDİ ODAKLI düşünürken gelişmiş toplumlarda MANA ODAKLI düşünürler. Daha açık bir anlatımla, bireyler değer yargılarını ve kavramları önemserler. Oysa gelişmemiş toplumlardaki bireyler için maddi menfaatler bunlardan daha önemlidir. Sonuçta ortak değer yargıları yozlaşır ve toplumsal çözülmeye doğru gidilir. Zira ortak değer yargıları toplumun üyelerini birbirine bağlayan bağlar gibidir. Bunların giderek yozlaşması birlikte yaşamı zorlaştırır.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar