x

KASIM AYINDAKİ ACI KAYIPLARIMIZ

Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Dairesi Başkanlığı, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ve Müsteşar Yardımcılığı yaparak Türk milli eğitimine uzun yıllar başarılı hizmetler yapan, ayrıca geçmişte Adana Türk Ocağı, Ülkü-Bir Başkanlığı yapan büyük Türk milliyetçisi Necdet Özkaya 03.11.2017 Çarşamba günü vefat etmiş ve 05.11.2017 Pazar günü Adana’da Asri Mezarlık’a defnedilmiştir.

Aydınlar Ocağı Kurucu Üyelerinden Türk milliyetçiliğine büyük hizmetler yapmış olan Necati Bozkurt büyüğümüz 10.11.2017 Cuma günü vefat etmiş ve 11.11.2017 Cumartesi günü Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camiinde kılınan cenaze namazından sonra defnedilmiştir.

Her iki Türk milliyetçisi büyüğümüze Allahtan rahmet diler, mekanlarının cennet olmasınI niyaz ederiz. Ailelerine ve Türk milliyetçisi camiaya sabır ve başsağlığı dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

  

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 23

İlmi Seminerler

Türkiye’nin Sosyo-Kültürel ve Ekonomik Meseleleri ( 28-29 Nisan 1979  ANKARA )

Milli Kültür ve Sanat Şenliği ( 14-17 Mayıs 1980  İSTANBUL )

Milli Eğitim ve Din Eğitimi ( 09-10 Mayıs 1981  ANKARA )

Demokrasi ve Türk Devleti Üzerinde Oynanan Oyunlar ( 09 Şubat 1985  ANKARA )

Türk Gençliği ve Meseleleri ( !8 Mayıs 1985  İSTANBUL )

Nis 20

Atatürk’ü Azeri Kardeşinden Öğren

Ruhittin SÖNMEZ

Azeri şivesiyle konuşan iki Paşa’yı, Mustafa Kemal Atatürk ile Kazım Karabekir’i gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın.

Erzurum Kongresinin toplanmasından Cumhuriyet’e giden yolun önemli olaylarını.. Dönemin tarih yapan diğer kişilerinin de yine aynı lehçeyle anlattığı bir tiyatro oyununu hayal edin.

“Böyle bir oyun ancak Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından yapılan veya desteklenen bir proje olabilir. Bu projeye göre Atatürk önderliğinde kazanılan İstiklal Harbimizin Azerbaycanlı kardeşlerimize anlatılması için, Azerbaycan’da sahnelenmesi planlanmış olabilir” diye düşünürsünüz.

Böyle bir hayali gerçekleştirmek için çalışan devletinizin Kültür Bakanlığı ile de gurur duyarsınız, değil mi?

Evet, böyle bir proje var ve uygulanıyor. Hem de çok başarılı bir şekilde. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının bunda bir dahli, katkısı yok.

Bu hayal Azerbaycan’ın Devlet Dram Tiyatrosu tarafından hayata geçiriliyor. Hem de sadece Azerbaycan’da değil, Türkiye’de yaşayan Türklere de kendi tarihinin hakikatlerini anlatmak için.

Bir yıldan beri Azerbaycan’da sahnelenen “Cumhuriyet’in İlk Sadası” isimli tiyatro oyunu Türkiye turnesine çıktı. Azericeye çevrilmiş senaryo Türkiyeli iki Türk öğretim üyesinin, Demet Çizmeli ve Pınar Çelebioğlu’nun eseri.

Atatürk adının silinmeye, Cumhuriyet’in kurucu iradesini oluşturan O’nun ve arkadaşlarının getirdiği ilkelerin unutturulmaya çalışıldığı, 23 Nisanların, 19 Mayısların bayram olarak kutlanmaması için bahanelerin üretildiği bir zaman diliminde Türkiye’ye geldiler. 13 ayrı ilde 16 oyunla Cumhuriyetin ilk sedasını Türkiyeli Türklere hatırlatmaya çalışıyorlar.

Tamamen Azerbaycanlı sanatçıların oynadığı eser 16 Nisan Cumartesi günü de İzmit’te sahnelendi.

İzleyiciler olarak çok karmaşık ve farklı duygular yaşadık.

Can Azerbaycan’ın gerçekten Türkiye’nin ruh ikizi olduğunu bir kere daha anladık.

*****************************************************

DUYGU VE ÜLKÜ BİRLİĞİ LEHÇE FARKINDAN ÖNEMLİ

Azerbaycanlı kardeşlerimiz Türkçenin farklı bir şivesini kullanıyor. Dilimizdeki ayrılıklar, lehçede olduğu kadar fazla değil. Fakat Onlar bizim kullanmadığımız bazı harfleri, kelimeleri, bazı ekler ve takıları kullanıyor. Bazı kavramları farklı anlamlarda kullanıyoruz.

Ama gördük ki tiyatro eserini baştan sona izlerken izleyicilerin dikkatleri bir an olsun eksilmedi.

Çünkü eserde anlatılan her şeyi herkes anlıyordu.

Çünkü sanatçılar ve izleyiciler arası iletişim sadece kelimelerle değil, duygularla da kuruluyordu.

Mehmet Akif’in “Ezelden aşinanım ben / Ezelden hem-zebanımsın (hem-zeban=aynı dili konuşan) / Beraber ahde bağlandık/ Ne yapsan yar-i canımsın” mısralarıyla tarif ettiği hal zuhur ediyordu.

Bu hal sahnede en başköşeye asılan “Bir millet iki devletiz” sözünün ispatı gibiydi.

******************************************************

İYİ Kİ VARLAR DEDİĞİM İKİ İNSAN

Azerbaycan Tiyatrosu’nun Türkiye turnesi projesi dostluğuyla gurur duyduğum iki büyük insanın eseri. Oyunu sahneye koyanAzerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun direktörü İftihar Piriyev. (Halen Ermenistan’ın başkenti olan Erivan eski bir Türk şehri olup, Türkçe adı Irevan’dır. Bir Azerbaycan toprağı olan Irevan/Revan Türk Hanlığının arazisinde bugün yapayErmenistan Devleti kuruludur.)

Aziz dostum İftihar Bey, Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini aldığı proje hakkındaki bilgileri Prof. Dr. İbrahim Öztek’le paylaşıyor.

Prof. Dr. İbrahim Öztek İstanbul Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı, çok yönlü bir bilim, kültür ve spor adamı. Mesleğinde çok başarılı bir tıp profesörü. Dünyada birincilik, üçüncülük gibi dereceler almış ilmi araştırmaları var. Judoda 8. Dana,  Karate, Tekvando, Aikido, Vuşu dallarında 6. Dana ulaşmış dünya çapında bir sporcu. Bu dallar dâhil çok sayıda spor alanında federasyon başkanlıkları yapmış bir yönetici.

İbrahim Öztek Hoca Azerbaycan’da çok sayılan, sevilen bir isim. Ermeni Sorunu ve Karabağ Soykırımı üzerine yazdığı iki kitabı geçen sene Bakü’de yapılan törenlerle tanıtıldı.

İbrahim Hoca çeşitli illerdeki Aydınlar Ocakları yöneticileri ile irtibata geçerek tiyatronun Türkiye turnesini organize etti. Kocaeli ayağı içinKocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak beni aradı.

Türkiye’deki Azerbaycan Derneklerinin çatı kuruluşu olan, bir başka deyişle “diaspora” olarak faaliyet gösteren TADF (Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu) Genel Merkezi Kocaeli’ndedir. Ben de bu organizasyon için Federasyon Başkanı Sayın Bilal Dündarile görüştüm.

Sonuçta, TADF Azerbaycan Devlet Tiyatrosunun “Cumhuriyet’in İlk Sadası”nı Kocaeli’nde (İzmit’te) sahneye koyması için organizasyonu üstlendi. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın da destek olması konusunda mutabık kaldık. Böylece ilgi duyan İzmitliler bu önemli olaya şahitlik edebildiler.

***

Azerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun bu tiyatro eserinin Sabancı Kültür Merkezi’nde sahnelenmiş olması tek başına çok önemli bir olaydır.

Sadece sanat değeri ile değil, aynı zamanda Azerbaycanlı kardeşlerimizin “ruh ikizimiz” olduğunu hissettiren, rollerinin hakkını veren samimi tavırlarını Türkiye Türklerinin izlemesi bu olayı daha da önemli kılmakta.

Böyle büyük ve önemli bir projeye katkı sağlamak bizim için gurur kaynağıdır.

Başkan Bilal Dündar’ın şahsında Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu’na teşekkür ediyorum.

***************************************************

BAŞARI TESADÜF DEĞİL

Tiyatronun oyuncuları arasında alaylı olan yok. Hepsi üniversitede tiyatro eğitimi almış olan gençlerden seçilmiş.

Ekibin içinde Atatürk rolünü başarıyla oynayan Natig Heziyev Atatürk’ün hayatını çok iyi araştırıp okumuş. Kazım Karabekirrolünün çok yakıştığı Ehliiman Erşadlı da Karabekir Paşanın hayatını ve yaptıklarını incelemiş. Diğer rollerdeki sanatçılar da kendilerini rollerine iyi hazırlamışlar. Genç yönetmen Nicat Qarip yönetimi kadar, aynı zamanda oynadığı Rauf Orbay rolünde de başarılıydı.

Programdan sonra ekiple birlikte yemek yedik. Yemeği takiben İftihar Bey’in işaretiyle ekipteki sanatçılar bazen solo, bazen koro halindemahnılar (türküler) ve marşlar söylediler.

Sanatçılar seçtikleri eserler ve yürekten, coşkuyla söyleyişleri ile içlerindeki vatan sevgisini, Türklük gurur ve şuurlarını yansıttılar.Eğlenmenin Türkçesi nasıl olur çok güzel ortaya koydular. Unutulmaz, müthiş bir gece yaşadık.

“Azerbaycanlı kardeşlerimizde gördüğüm milli duygu ve şuur yüksekliğini keşke bizim gençlerimizde de görebilsek” demekten kendimi alamadım.

Tiyatronun direktörü İftihar Piriyev rollerine uygun sanatçılar seçmekle kalmamış, iyi bir sanatçı, iyi bir ekip olmanın sırlarını da öğretmiş.

***

İstanbul’daki oyun öncesi Pazar günü ekip için Boğaziçi’nde tekne gezisi düzenlenmişti. Tiyatronun sanatçıları gördükleri güzelliklerden müthiş etkilendiler, adeta kendilerinden geçtiler. İki sanatçının ifadesi benim için unutulmazdı.

Biri coşkuyla ellerini semaya V şeklinde açarak “haykırmak istiyorum” derken, bir diğeri gözleri buğulanmış olarak “şükürler olsun ki bu güzel yerler Türklerin vatanı” dedi.

İçinde bulunduğumuz güzellikleri, şanlı tarihimizi, büyük bir millete mensup oluşumuz ve geniş bir coğrafyada aynı duyguları paylaştığımız kardeşlerimizin var olduğunu hatırlatan Azerbaycanlı kardeşlerimize binlerce teşekkür ediyorum.

Ve bize bu nimetleri veren yaratanımıza sonsuz şükürler olsun.

Nis 20

İyilik Yaparak Beynin Mutluluk Kısmını Harekete Geçirin!

Yrd: Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Pozitif psikolojinin babası Martin Seligman’a göre, mutluluğu artırmanın en güçlü yolu “şükran ziyareti” yapmaktır.

Şükran ziyareti, hayatımızda bir değişikliğe sebep olan bir insana teşekkür mektubu yazıp bunu ona okumaktır. Seligman’a göre bunu bir kez bile yapan kişi bir ay sonra ölçülebilir derecede mutlu ve daha az bunalımlı oluyor.

Bu şükran ziyareti, bize geçmişimizin pozitif bir hatırasını sunuyor. Neşemizi yükseltiyor, hayatımızı pozitif enerji ve anlamla dolduruyor. Biz güzel anları ve insanları hatırladığımız zaman enerjimiz artıyor.

Peki enerjimiz niçin artıyor? Şu sebepten…

ZİHNİMİZİ AYNI ANDA İKİ FARKLI DÜŞÜNCE MEŞGUL EDEMEZ. Bu sebeple minnettar olduğumuzda ve birine iyilik yaptığımızda üzülmeye zamanımız kalmıyor. Enerjimizi tüketen insanları değil, yükselten insanları düşünerek, hem kendimize hem de düşündüğünüz o güzel insanlara iyilik yapmış oluyoruz.

Paylaştığımız bu pozitif enerji herkesi harekete geçirebiliyor, az da osa dünyadaki enerji ve mutluluk artışına katkıda bulunmuş oluyoruz… Mutluluk dalgalar halinde yayılıyor. Bundan daha önemli ne olabilir?

Seligman’a göre, bir şükran ziyaretinin etkileri birkaç ay kadar devam ediyor.

Ziyaret etmek mümkün değilse mektup yazabiliriz, telefonla da konuşabiliriz…

Seligman diyor ki, merak ya da öğrenme isteği gibi zihinsel özelliklerin mutlulukla fazla ilgisi yoktur. MUTLULUĞU SAĞLAYAN, İYİLİK YAPMAK, DEĞERBİLİRLİK VE SEVGİ GİBİ İNSANİ ERDEMLERDİR.

O halde iyilik yapalım. Kuyruktaki yaşlı bir kadına sıramızı verelim. Haftada bir güzel yemekler yapıp insanlarla paylaşalım.

Seligman’ ın yaptığı bir araştırma, mutlu kişilerin en büyük mutluluk kaynağının, arkadaşlarına ve ailelerine bağlılık ile onlarla geçirdikleri zaman olduğunu ortaya koymuştur.

BEYİN ÜZERİNDE YAPILAN BİLİMSEL ÇALIŞMALARA GÖRE, İYİLİK YAPMAK; BEYNİN ZEVK, HEYECAN, GÜVEN, İŞBİRLİĞİ VE MUTLULUKLA İLGİLİ BÖLÜMLERİNİ HAREKETE GEÇİRİYOR.

Hemen hemen herkes başkalarıyla birlikte olduğu zaman mutlu olur, diyor Mihaly Csikszentmihalyi.

Mutsuzluğun panzehiri, şükran mektuplarıdır.

Nis 08

Anadolu Son Kaledir

A. Kemal GÜL

Türk-İslam kültürüyle haşrolmuş ana yurdumuz Anadolu, tarihi boyunca mazlumlara, yurdunu kaybetmiş insanlara, özgürlüğünü yitirenlere, can güvenliği endişesi duyanlara daima Ensar olmuştur.

Bu noktada değerli bir akademisyen Prof. Dr. Salih AYNURAL Bey’in Nevruz Bayramı vesilesiyle kaleme aldığı ibretli yazısını birlikte değerlendirelim:

“Biliyorsunuz bendeniz Ata yurdumuz Ulu Türkistan’ın Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra, Ana yurdumuz Türkiye’ye göç eden bir ailenin evladıyım. Bu aziz millet, bu aziz vatan bizim en zor zamanımızda, en müşkül durumumuzda bize kucak açtı vatan oldu. Sadece bize mi? Balkanlar elden gitti, yüz binlerce Arnavut’una, Boşnak’ına, Makedon’una, Pomak’ına ve Roman’ına kucak açtı vatan oldu. Kırım Ruslar tarafından işgal edildi, yüz binlerce Kırımlıya kucak açtı vatan oldu. Doğu Türkistan Çinliler tarafından işgale uğradı, binlerce Uygur’u, Kazak’ı bağrına bastı vatan oldu. Batı Türkistan Ruslar tarafından işgal edildi, yine binlerce Özbek’ine, Kazak’ına, Kırgız’ına, Türkmen’ine, Tacik’ine kucak açtı vatan oldu. Kafkaslar Ruslar tarafından işgal edildi, yüz binlerce Adige’sine, Abhaz’ına, Kabartay’ına, Çeçen’ine, Oset’ine, İnguş’una, Karaçay’ına, Malkar’ına, Avar’ına, Dargin’ine, Lezgi’sine, Kumuk’una, Nogay’ına, Azeri’sine, Gürcü’süne, Acar’ına kucak açtı vatan oldu. Afganistan Sovyetler tarafından işgal oldu. Binlerce Kırgız’ına, Özbek’ine, Türkmen’ine, Tacik’ine kucak açtı vatan oldu. İran’da Humeyni devrimi gerçekleşti, devrim muhalifi olan bir milyona yakın İranlıya kapılarını açtı onları korudu kolladı. Saddam Halepçe’de katliam yaptı, katliamdan kaçan yüz binlerce Kürt kardeşimizi bağrına bastı onları katliamdan korudu.

Birkaç senedir Esed’in zulmünden kaçan iki milyondan fazla Suriyeli kardeşlerimize kapısını açtı, ekmeğini, aşını paylaşıyor. Bu güne kadar Suriyeli kardeşlerimiz için harcanan para 10 milyar doları buldu. Yine Aynel Arap’ta, İŞİD’in saldırılarına maruz kalan yüz binlerce Kürt’üne ve Yezidi’sine kapılarını açtı, onları büyük bir felaketten kurtardı. Sadece Türk dünyasına mı, İslam dünyasına mı kucak açtı? Elbette ki hayır; bin üç yüzlü yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa’ da horlanan, itilip kakılan; 1492 de İspanya’dan, 1497 de Portekiz’den kovulan iki yüz bine yakın Musevi’ye kucak açtı vatan oldu.

1789 ihtifalinden sonra binlerce Fransız’a kucak açtı. 1830-31 senesinde Ruslara karşı isyan eden; fakat başarısız olan binlerce Polonyalıya sahip çıktı. (Bugünkü Polonez köy, o dönemde gelen Polonyalıların kurduğu bir köydür.) 1849 da Almanlara isyan eden ve başarısız olan 16 bin Macar’a kapılarını açtı. 1917 de Bolşevik ihtilalından sonra kaçan binlerce Çar taraftarı Rus’a kucak açtı. 1933 de Nazi zulmünden kaçan Yahudi ilim adamlarına üniversitelerinin kapısını açtı. İkinci dünya savaşında, Almanlar karşısında bozguna uğrayan ve Türkiye’ye sığınan on binlerce Yunanlı askere sahip çıktı. Kısacası dostlarım, bu aziz vatan sadece İslam dünyasının, Türk dünyasının değil, bütün mazlumların sığındığı son limandır. Eğer bu aziz vatanın bir kılına halel gelirse; sadece bu ülkede yaşayanların değil, bütün Türk ve İslam dünyasının, bütün mazlumların kolu kanadı kırılır. Bu nedenledir ki sevgili dostlarım; bu aziz vatanın kıymetini bilmek, bu aziz vatanda birlik beraberlik içinde yaşamak, son zamanlarda güzel ülkemizi ve insanlarımızı terörle yıldırmaya çalışan hainlere karşı dimdik ayakta durmak, huzur içinde yaşamak ve bu aziz vatanı yüceltmek ulu bir görevdir aynı zamanda kutsal bir ibadettir. Bu duygularla hepinize en derin sevgi ve saygılarımı sunuyor, Nevruz bayramınızı kutluyorum”.demektedir.

O Halde;

Bin yıllık Türk yurdu vatanımız Anadolu, milli tarihimiz, milli kimliğimiz, vatani sınırlarımız, dinimiz, komşularımız ebediyen baki kalacağı varlık gerçeğimizdir.

Bu netameli coğrafyanın verdiği doğal sancılarla yaşamamak için yapmamız gereken olmazsa olmazlarımız birlik ve bütünlüğümüze sahip çıkmaktır; bilgi ötesi toplumlar arasına girmek, teknoloji üretiminde öncelik almak, güçlü ekonomiye, tabiatıyla güçlü orduya ulaşmak, küresel güç olmak şaşmaz hedefimiz olmalıdır

Çünkü
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın altıda, üstü de tehlikelerle dolu.

Deprem kuşağında yaşıyoruz. Dış destekli iç ihanet odaklarının kurduğu tuzaklarla, ihanet projeleriyle mücadele etmek zorunda kaldığımız zor bir coğrafyada hür ve bağımsız kalabilmenin zorluğunu yaşıyoruz.Bu topraklarda, kiminin Helenizm, kiminin Bizans, kiminin Haçlı, kiminin vaat edilmiş topraklar, kiminin enerji koridoru, kiminin Kürdistan hayali, kiminin mezhep sevdası, kiminin büyük Ermenistan hayali ve hedefleri var iken, düşünün…

Bu zor coğrafyada güçlü kalabilmenin yegâne şartı siyasi iradenin kültür genleriyle, milli ideolojisiyle güçlü olması vazgeçilemez bir gerçektir. Türk’ü hazmedemeyen merdiven altı kültürüyle,hem beslemiş hem de beslenmiş ve adına cemaat denilen menfaat güruhunu iktidara taşırsanız ne olur?

“her şeye ticari kafa ile bakan, Cumhuriyet değerlerine saldırarak beslenen yönetimlerin itibar gördüğü ülkemde kan emici ihanet odaklarına gün doğar.  Haramzadelere gün doğar. Çağdaş Lavrens’lere gün doğar.”

***

Acı bir gerçektir ki, ülküsüne sahip olamayan, amacından sapmış/ saptırılmış, kendini tanımayan, tarihini yanlış yazan ve tarihini okumayan bozuk zihniyetlerle toplumda peydahlanmış ve ülkeyi parçalamaya yönelik bir algı operasyonunun yapıldığını biliyoruz ve yaşıyoruz…

***

Evet, ülkemin bütünlüğü ve ebediliği insanımın güvenliği ve mutluluğu adına vurguluyorum:
Kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (din’i siyasi beslenme aracı olarak kullanan münafıkların değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil, namertlerin değil, maddeye ve şöhrete tapınanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara, ‘’yiğit’lere, DNA sı Türk-İslam kültür genlerini ihtiva eden ‘’siyasi liderlere’’ ne kadar da ihtiyacımız var. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ kavramında billurlaşır, gerçek yerini alır.

Ve görüyoruz ki, Türk’ün son kalesi olan Anadolu hala Ensar görevini icra etmeye devam ediyor…

Nis 04

Aramızdan Ayrılışının 19. Yıldönümünde Düşünce ve İnanç Adamı Türkeş

 sakinhocaDr. Sakin ÖNER

Milliyetçi Hareket Partisi‘nin kurucu genel başkanı olan  Alparslan TÜRKEŞ, Cumhuriyet dönemi siyasi hayatımızın en önemli simalarından biriydi. Onun önemi, klasik bir politikacı olmasından çok, bir misyon adamı olmasından kaynaklanıyordu. O, Tanzimat’tan bu yana ilmî, fikrî ve edebî bir hareket olarak toplum hayatımızı etkileyen Türk milliyetçiliği düşüncesini, siyasi platforma taşımıştır. Bu yönüyle Türkeş, siyaset adamı olmasının yanısıra aynı zamanda bir düşünce ve inanç adamıydı.

25 Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya gelen ve 4 Nisan 1997 tarihinde Ankara’da aramızdan ayrılan Türkeş’in 79 yıllık hayatı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin siyasi iktidara  taşınması mücadelesiyle geçmiştir. Bu mücadele sırasında sık sık yargılanmış ve hayatının değişiklik dönemlerinde mahkumiyetler ve sürgünler yaşamıştır. Bu süre içinde  1965-1969 yılları arasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, (1969 –1981) ve (1993-1997) yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve 1987-1993 yılları arasında Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı yapmıştır. Ayrıca yine bu süre içinde 1965’te Ankara, 1969 –1973 ve 1977’de Adana ve 1991’de Yozgat Milletvekilliği yapmıştır.

1878’den itibaren İngiltere sömürgesi durumunda olan Kıbrıs’ta 16 yaşına kadar çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçiren Türkeş, ilk milli duygularını, oradaki ilk ve ortaokul öğretmenlerinden aldı. Yabancı bir idare altında yaşamanın insan ruhunda oluşturduğu bunalım, onda Türklüğe, tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Atatürk’e karşı yoğun bir sevgi ve ilgi uyandırdı. Bu, zamanla kendisinde Türk milletine, tarihine ve kültürüne mensubiyet şuurunu doğurdu. Bu şuur, genç Türkeş’i, daha Kıbrıs’ta iken romantik bir Türk milliyetçisi yaptı. Bu duygularla ailesi ile birlikte 1933 yılında Türkiye’ye, İstanbul’a döndü.

1933’te Kuleli Askeri Lisesine  kaydolan Türkeş, 1936’da oradan, 1938’de Harp Okulu‘ndan mezun oldu. Bu arada Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık düşüncesinin o dönemdeki en önemli temsilcisi Nihat Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar’la tanıştı. Onların fikri çalışmalarını ve yayınlarını takip etti. 1944’te Isparta’da üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız’a yazdığı bir mektuptan dolayı  “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılandı. 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde ve bir süre de “Tabutluk” denilen hücrelerde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947’de beraat etti.

Türkeş’in hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle geçti. O, Türk ve dünya gerçeklerinden kopmayan bir idealistti. Bir özelliği de, öngörüsünün kuvvetli olmasıydı. “Irkçılık-Turancılık” davasının duruşmalarında yapılan “Türk Birliği” tartışması sırasında hâkime söylediği şu sözler onun öngörüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Meselâ, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1990’da, Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilir.” Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği, 1980’lerin sonunda dağıldı ve egemenliği altındaki Türk Devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Türkeş, Türkiye dışındaki Türklerle daima ilgilenilmesini, “dilde, fikirde, işde birlik” yapılmasını, fakat bunları yaparken, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin tehlikeye sokulmamasını istemiştir.

Türkeş, hayatı boyunca Türk milliyetçiliği ülküsünü siyasi hayatımıza hakim kılmaya çalıştı.  Ona göre Türk milliyetçiliği, her çeşit taklitten arınmış, kendi cemiyetinin değerlerine bağlı ve o değerleri geliştirici bir düşüncedir. Türk milliyetçiliği, Türk milletine bağlılık ve sevgi, Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat ve hizmettir. “Her şey Türk milleti için, Türk milletiyle beraber ve Türk milletine göre” ilkeleri, onun milliyetçiliğinin özetidir. Türkeş, Türk milletini en ileri, en medeni ve en kuvvetli varlık haline getirme ülküsünü benimsemişti. Bu ülkü, Atatürk’ün “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma” hedefinden esinlenmişti. Türkeş,  Türkiye’nin bu ülküye ulaşabilmesi için kendine özgün bir milli doktrin oluşturdu.  “9 IŞIK” adını verdiği doktrininin  dokuz ana ilkesi şunlardı: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik, Endüstri ve Teknikçilik”.

Türkeş, gençliğe çok büyük bir önem verirdi. Çünkü ona göre, “Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali gençliktir”. Bu yüzden, savunduğu Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk gençliğine benimsetmeyi birinci amaç olarak benimsedi. Bu sebeple 1965 yılında siyasi hayata atıldıktan sonra sürekli gençlere yönelik konferanslar verdi. 1968’den sonra kurulan Ülkü Ocaklarında da, gençlere Türk milliyetçiliği, Türk tarihi ve kültürü ile Türkiye’nin meseleleri konularında seminerler verilirdi. Türkeş, etkili  karizmasıyla milliyetçi ve ülkücü bir gençlik grubunun yetişmesini sağladı. Gençlik, her zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin dinamik gücü oldu. O, bilinenin aksine, gençliğin birbiriyle çatışmasını değil, bozgunculuk, tembellik, ahlaksızlık, cehalet ve yalancılıkla savaşmasını ve sürekli kendilerini geliştirmelerini istemiştir.

Türkeş’in milliyetçilik anlayışı, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Türkeş,  Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bütün insanları, Türk milletinin ferdi kabul eder. Kürt vatandaşlarımız konusunda da, çok yapıcı ve tutarlı bir politika izlemiştir. Hayatı boyunca Kürt vatandaşlarımızla bölücü terör örgütünü büyük bir özenle ayırmıştır. Her zaman Kürt vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve “Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Türkle Kürt etle tırnak gibi kardeştir. Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türk, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. Aynı kutsal kitaba sahibiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Laz, Kürt, Çerkez, Abaza Çeçen bir ağacın dallarıdır. Bu ağacın adı da, Türktür” demiştir. O, her zaman “ulus devlet” ve “üniter yapı”dan yana olmuştur.

Türkeş, hiçbir zaman taraftarlarını kin ve nefret duygularıyla kutuplaştırma yoluna gitmemiştir. Çünkü kin ve nefret dilinin, toplumu kutuplaştıracağını ve böleceğini biliyordu. O, her zaman Türk milletinin birlik, beraberlik ve bütünlüğünden yanaydı ve sürekli bu duyguları güçlendirmeye çalışırdı. Bunun en somut örneklerinden birini, son döneminde bir toplantıda milliyetçi kesimin “vatan haini” olarak gördüğü Nazım Hikmet’in, Kuvayı Milliye Destanı isimli kitabından “Dört nala gelip uzak Asyadan/ Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan/ Bu memleket bizim…” mısralarını okuyarak, bu şairimiz hakkındaki tabuları yıkmıştır. Onun ömrünün son yıllarında gerek merkez sağda, gerekse bazı sol muhitlerde ülkücü camiayı aşan bir saygı görmesi ve bir “siyaset bilgesi” kabul edilmesi, onun yapıcı ve birleştirici politikalarının eseridir.

Türkeş, kendisini tanımayan karşıt düşünceli kişiler tarafından sert ve kavgacı mizaca sahip bir kişi olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Halbuki o, yapıcı, uzlaştırıcı ve ılımlı bir politikadan yanaydı. Onu yakından tanıyanlar, ne kadar sağduyulu, hoşgörülü ve demokrat bir insan olduğunu çok iyi bilirler. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapanlar arasında bulunmasına rağmen, “En kötü hukuk düzeni, en iyi ihtilal düzeninden daha iyidir” diyerek demokrasiden yana olduğunu ortaya koymuştur. İhtilali yapan Milli Birlik Komitesinin  Başkanı Cemal Gürsel ve arkadaşlarının, kendisini ve arkadaşlarını yurt dışına sürmelerine rağmen, hiçbir zaman onların aleyhinde konuşmamıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra “MHP Davası”ndan 4,5 yıl hapis yatmış, ama hapisten çıktıktan sonra bir gün bile Kenan Evren ve arkadaşları, özellikle de Türk ordusu aleyhinde hiçbir olumsuz söz söylememiştir.

Alparslan Türkeş, karşılaştığı sayısız olumsuzluğa rağmen, inandığı davadan ve ülküden dönmeyen, sabırla, tahammülle, cesaretle ve inatla hedefine yürüyen bir inanç ve dava adamıydı. Aynı zamanda inandığı davanın felsefesini oluşturan, dünya görüşünü belirleyen ve bu bağlamda Türk ve dünya meselelerine çözüm reçeteleri sunan bir düşünce adamıydı. Ülkesinin bütünlüğünü ve milletinin birliğini her şeyin üstünde tutan bir devlet adamıydı. Bu çok yönlü  kimliğiyle, politikaya atıldığı 1965’ten vefat tarihi olan 1997’ye kadar geçen sürede, Türk milletinin siyasi kaderini derinden  etkilemiştir. Alparslan Türkeş’i aramızdan ayrılışının 19. yıldönümünde rahmetle anıyoruz.

________________________________________________________________________

Dr. SAKİN ÖNER (Kısa özgeçmiş)

1947 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Doktorasını da İstanbul Üniversitesinde yaptı. 1971 yılında Denizli Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak başladığı eğitimcilik hayatı, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Şehremini, Pertevniyal ve Vefa Liseleri ile İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünde yönetici olarak devam etti.  2012 yılında İstanbul Lisesi Müdürü iken emekli oldu. 2012-2016 yılları arasında İstanbul Kavram Meslek Yüksekokulu Müdürü olarak çalıştı. Halen aynı Yüksekokulda öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Lise ve üniversite yıllarında basın ve yayın hayatında çalışan Sakin Öner’in edebiyat alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

Mar 20

Her Nevruz Yeni Bir Başlangıçtır

Dr. Sakin ÖNER[1]

Nevruz Bayramı, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Her Nevruz, yeni bir başlangıçtır. Nevruz. Farsça “Yenigün” anlamına gelir. Nevruz, Azerbaycan‘da Novruz, Kazakistan‘da ve Tacikistan‘da Navrız meyrami, Kırgızistan‘da Nooruz, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türklerinde Mevris, Arnavutluk’ta ise Sultan Nevruz olarak kullanılır.

Nevruz, aynı zamanda “yılbaşı” kabul edilmiştir. Büyük Selçuklu hükümdarı Celalettin Melikşah‘ın yaptırdığı takvimde bu yılbaşı eski martın 9. gününe (bugünkü martın 22. gününe) rastlar. İranlıların takviminde de yılbaşı, aynı zamanda baharın ilk günüdür. Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Bazı topluluklar bu bayramı, 21 Mart’ta kutlarken, diğerleri Kuzey yarımkürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart’ta kutlarlar. Bu gün aynı zamanda, hem Zerdüştler, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır.

 

Nevruz, Çin‘den Avrupa içlerine kadar kuzey yarımküre insanlar[2]ının ortak bayramıdır.Tarihte özellikle eski Mısır, İran, Safavi, Moğollar, Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılarda bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır.

NEVRUZ’A YÜKLENEN İSLÂMÎ ANLAMLAR

 

Nevruz, Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışıanlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Nevruz, Türk kavimleri tarafından M.Ö. VIII. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart‘ta kutlanır. Oniki Hayvanlı Türk Takvimi ve Melikşah‘ın Celali Takvimi‘nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, ilk sözlük ve ansiklopedimiz kabul edilen Divânü Lügati’t-Türk‘te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Kürtler de, Nevruz bayramının Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi’ne dayandığına inanırlar.

 

Türklerin İslamiyeti kabulünden sonraki dönemde, Nevruz’a bazı  yeni anlamlar yüklenmiştir. Bu anlamları şöyle özetleyebiliriz: Tanrı yeryüzünü Nevruz gününde yaratmış olup, Hz. Ademçamurdan yine o gün yaratılmıştır. Cennetten dünyaya sürülen Hz. Adem ile Hz. Havva o gün Arafat’ta buluşmuşlardır. Hz. Nuh tufandan sonra ilk defa o gün karaya ayak basmıştır. Hz. Yusuf o gün atıldığı kuyudan kurtarılmıştır. Hz. Musa Kızıl Denizi o gün geçmiştir. Bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus o gün karaya bırakılmıştır.

Ayrıca Alevi-Bektaşi kültüründe Nevruz; Hz. Ali’nin doğum günü, Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın evlilik günü veya Hz. Ali’nin Hz. Muhammed tarafından Müslümanlara vasi olarak tayin edildiği gün, Hz. Hüseyin’in doğum günü, dargın olanların barışması için Hz. Ali tarafından bayram olarak ilan edilen gün olarak kabul edilmektedir.

 

NEVRUZ’UN EDEBİYATIMIZA YANSIMALARI

 

Selçuklular ve Osmanlılarda milli bayram olarak kutlanan Nevruzda, “Nevruziye” adlı şiirler okunur, «Nevruziye» denen ve insanı o yıl hastalık ve sakatlıklardan koruyacağına inanılan bir macundan yenilir ve şenliklerde ziyafet verilirdi. Nevruz geleneğinin edebiyatımıza yansımalarını, Divan ve Halk Edebiyatımızın değerli şairlerinin Nevruz münasebetiyle yazdıkları, “Nevruziyye” adı verilen şiirlerinde görüyoruz. Bunlara örnek olmak üzere önce Nef’î‘nin “Nevruz” redifli gazelinden bir beyit okuyalım: “Erişdi bahâr oldu yine hemdem-i nevruz/ Şâd etse n’ola dilleri câm-ı Cem-i nevruz”.

Râmi Paşazade Refet Bey‘in, Damat İbrahim Paşa’ya yazdığı “Nevruz” redifli kasidesinden de birkaç beyite göz atalım: “Hayat-ı taze verüp dehre makdem-i nevruz/ Hoşâ irişti meşâmm-ı deme dem-i nevruz / Dağıttı leşkeri sermâyı sahn-ı gülşenden / Kurunca bârgâhın şâh-ı ekrem-i nevruz… Açıldı bahtı yine siyah-ı dilin / Olup karîn-i atâya-yı hürrem-i nevruz / Harîm-i bağ o kadar cilverîz-i şevk olmuş ki / Görse bâğ-ı Behişt ola mahrem-i nevruz”.

XVI. yüzyılın büyük halk şâirlerinden Pîr Sultan Abdal da, “Nevruziyye”sinde şöyle diyor: “Sultan Nevruz günü canlar uyanır / Hal ehli olanlar nura boyanır / Muhib olan bu gün ceme dolanır / Himmeti erince Nevruz Sultan’ın…  Âşık olan canlar bu gün gelürler / Sultan Nevruz günü birlik olurlar / Hallâk-ı cihandan ziya olurlar/ Himmeti erince Nevruz Sultan’ın”.

III. Ahmed döneminde, elçilikle İran’a gönderilen Dürrî Efendi “Sefaretnâme”sinde, yine bir Türk devleti olan Safevîlerde de Nevruz’un kutlandığını şöyle ifade ediyor: “Birkaç gün sonra Nevruz-ı Sultanî hulûl edecek. Onlar nevruza gayet itibar ederler ve ıyd-i ekber(büyük bayram) diye isimlendirirler”.

Türk musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba makamları ile girmiştir.

CUMHURİYET VE NEVRUZ

Nevruz Bayramı, II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında milli bir mahiyet kazanmaya başlamıştır. 19. Yüzyılın başlarından itibaren meydana gelen olaylar, önce Osmanlıcılık, daha sonra da İslamcılık siyasetlerinin gündemden düşmesine yol açmıştır. Bunların yerine önem kazanan Türkçülük düşüncesi, toplumda milli şuuru kuvvetlendirmek amacıyla milli sembolleri ön plana çıkarmaya başlamıştır. Bu sembollerden biri olan “Ergenekon Destanı”ndan hareketle de, Nevruz Bayramının “Ergenekon Günü” olarak kutlanmasına başlanmıştır. II. Meşrutiyet sonrasında özellikle Türk Ocaklarının öncülüğünde “Ergenekon Nevruz Bayramı” kutlamaları yaygınlaştırılmış ve iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu bayramı bir devlet töreni haline getirmiştir.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin  imzalanmasından sonra, Anadolunun İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar tarafından  işgal edilmeye başlanması ve buna karşı Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattıkları Milli Mücadele,  Ankara TBMM Hükümeti tarafından “İkinci Ergenekon”a benzetilmiştir.  Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Zaferi’nden sonra 4 Mart 1922 tarihinde cepheye gitmiş, hazırlıkları yerinde incelemiş ve bütün okullardan “Nevruz Ergenekon”un milli bir bayram olarak en üst seviyede kutlanmasını istemiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, ülke içinde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapıdaki sorunların artması ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın patlaması üzerine, 21 Mart itibariyle kutlanmaya başlanan Nevruz, “çiftçiliğe kıymet ve ehemmiyet bayramı” yani “Toprak Bayramı” olarak değerlendirilmiştir. Roma’daki Milletlerarası Ziraat Enstitüsü’nde Bulgar murahhasının teklifi üzerine bütün dünyada her senenin 21 Mart’ı “Toprak Bayramı” olarak kabul edilmiş ve bunun üzerine çiftçi memleketi olan Türkiye de, bu karara uyarak 21 Mart’ı Toprak Bayramı olarak ilan etmiştir.  1938 yılı Kasımıyla birlikte Atatürk’ün vefatından sonra yarı resmi nitelikte Nevruz kutlamaları devam etmiştir. Nevruzla başlayan bu ay, halk arasında  “Ekin Ayı” olarak kabul edilmekteydi. 21 Mart’ın girişiyle birlikte köylü, bir gün toprağı dinlenmeye bırakırdı.

1951 sonrasından 1980’li yılların sonuna kadar ülkemizdeki Nevruz kutlamalarına uzun dönem ara verilmiştir. 80’li yıllarda tekrar canlanan Nevruz kutlamaları yeni bir sürece girmiştir. Nevruz’un “Newroz” adıyla anıldığı bu yeni dönemde bayram kutlamalarına yeni siyasi bir anlam yüklenmiştir. Bugün  Türk Cumhuriyetleri‘nde resmî bayram olarak kutlanan Nevruz,  1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından da, bayram olarak kabul edilmiştir.

28 Eylül – 2 Ekim 2009 arasında Abu Dhabi‘de  hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu, “Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi”ne dahil etmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da, 2010 yılından itibaren 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmiştir.

NEVRUZ DUASI

Nevruz Bayramı, Türk topluluklarında bir aksakalın yaptığı Nevruz Duası ile başlar. Biz de bugün ülkemizin içinde bulunduğu koşullara uygun bir Nevruz duası ile Nevruz Bayramımızı kutlayalım.

“Ey hanlar hanı, ey yüceler yücesi, her şeye kâdir Tanrım!

Ak yüzümüze kara çalınmasın.

 Yeşil umutlarımız kırılmasın.

Bizleri namerde muhtaç etme.                                                                    

Malımız çok, düşmanımız yok olsun.

Bölücüye, yıkıcıya aman verme.

Evimiz yıkılmasın, ocağımız sönmesin.

Yiğitlerimiz ölmesin.

Vatanımız  bölünmesin.

Milletimizi ereksiz, yiğitlerimizi yüreksiz bırakma…

Halkımız dilde, fikirde, işde birlik olsun.

Geleceğimiz aydınlık ve mutlu olsun.

Gönüllerde hoşluk olsun.

Barış olsun, birlik olsun, dostluk olsun.

Ey tanrım!

Üstte mavi gök basmayıp, altta yağız yer çökmeyince

İlimiz, töremiz bozulmasın…

Türk dünyasının,  Ergenekon’dan çıkış bayramı,

Nevruz yeni gün bahar bayramı

Kutlu olsun…”

 

[1] )Kavram Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi

Mar 19

Bakış Açınızı Değiştirin, Hayatınızın Kalitesi Değişsin!

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Bakış açıları, problem çözmede, hastalıkların tedavisinde ve iletişimde önemli rol oynamaktadır.
Olaylara bir den fazla bakış açısıyla bakabilme esneklik ve yeni alternatifler getirir. Bunun tersi de doğrudur. Esnek bir zihin de, sorunlara farklı açılardan yaklaşmamıza yardımcı olur.
Esnek olan kimseler çevreye kolay uyum sağlarlar ve değişimlere karşı dayanıklı olurlar. Çok az stres yaşarlar. Esneklik güçtür.
Esnek zihin yapısı geliştiremeyenler ise, kırılgan olur, yoğun stres altında kalır ve dünya ile ilişkilerine korku hakim olur.

Peki, bakış açımızı nasıl genişletebiliriz?
Bakış açısını genişletmenin en kolay yolu, bağlamı değiştirmektir. Her olayın bağlamını yani yer ve zamanını değiştirerek anlamını değiştirebiliriz. Anlam bağlamsaldır. Anlamın değişmesiyle duygularımız ve davranışlarımız da değişir. Böylece daha çok seçeneğe sahip oluruz. Örnek dört ayaklılar gibi çömelip yürümek bir yönetici için kötü bir davranıştır. Ancak aynı davranış, evde torunuyla oynayan bir dede için iyi bir davranıştır.

Bakış açısını genişletmenin ikinci yolu, sevdiklerimizle yaşadığımız güzel anları aklımızdan çıkarmamak ve bizi rahatsız eden olayları aklımıza getirmemektir. Çünkü tatsız olaylar bakış açımızı daraltır.
Bakış açısını genişletmenin üçüncü yolu, bir olaya takılıp üzülecek yerde, aynı olaya tarafsız bir gözlemcinin gözüyle bakmak ve o gözle yorumlamaktır. Bir kimse attığı adımın, yüzlerce ihtimal içinde sadece biri olduğunu düşünürse “ah keşke” diye yakınır ve pişmanlık duyar mı?

Olaylara dışarıdaki bir gözlemcinin bakış açısıyla ve tarafsız olarak, hiç bir menfaati olmadan bakan kimse, daha çok seçeneğe sahip olur. Olaylara yaklaşan özgür, objektif ve kendini hareketlerden uzak tutan bilim adamları bu pozisyonu kullanırlar.
Yüksek bilinçli insanlar olayları değerlendirirken “Kime Göre?” sorusuyla bakış açısına dikkat çekerler.

Jimm M. Power’in ifadesiyle, “Bir karıncaya göre; arslan, kaplan ve çıngıraklı yılan şefkatli ve iyi huylu hayvandır. Ördekler ve kazlar ise yırtıcı hayvanlardır, her şey sizin görüşünüze bağlıdır.”

Kaynak : Zülfikar Özkan, “AYRILAMAZSINIZ, Ailede Huzurlu Yaşam Önerileri” Hayat Yayınları, İstanbul, 201

Şub 22

Bilgi Kirliliği ve Etniklik

Prof.Dr. Mustafa E. ERKAL

            Ankara’da alçakça gerçekleştirilen son terör olayı istihbarat konusunu öne çıkardı. Ülkemizde maalesef birçok önemli kurum, devletin kurumu olmaktan çıkarılmış; kısır siyasetin oyuncağı yapılmış ve yapıları bozulmuştur. Parti kurumu haline getirilen birçok müessesede kan kaybı tabii ki önlenemez. Siyasi baskı çalışanları görevlerini gerektiği gibi yapmaktan alıkoymaktadır.

Müslüman kardeşlerimizi koruyacağız diye sınırlarımız yol geçen hanı oldu. Sorunun önemi çok geç fark edildi. Hem terörist, hem de terör ithal eder olduk. Bazı il ve ilçelerimiz görmeye alışık olmadığımız şekilde tahrip edildi ve yangın yerine döndü. Bazı terör örgütlerine ileride kullanılabilir ümidiyle sempatiyle baktık; destekler verdik. İleride NATO koridoru olacak Kuzey Suriye’deki Kürt koridorunu önlemek yerine; fanatik bir Esad düşmanlığına soyunduk. Dolaylı olarak Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın kolu olan PYD’yi güçlendirdik. Batılı anlamda işleyen bir demokrasi peşine düştük. Oysa terör örgütleri sahipsiz değillerdi ve sahipleri olan ülkeler bize onları kullandırmazlardı. Ortadoğu’da etkili olmak, ağırlığını hissettirmek ve Dışişlerinde monşerler saltanatını kırmak bir yere kadar belki olumlu bir bakıştı; ama bunun zemini ve altyapısı hazır değildi. İçeride çok farklı, mutabakatları gelişmeyen ve istikrarsızlıklara gebe bir ülkede başarılı bir iç ve dış politika uygulanamaz. Ortadoğu’da bizden habersiz bir şey olmaz dedik ve aşırı iddialı olduk. Hesapsız ve duygusal bakış gerçekçi olamaz. Dışişlerinde tecrübeye ve ihtisasa önem vermeyen personel tayinleri yaptık ve onları yönlendirmeye çalıştık. Milliyetçiliği tehlikeli, ulusalcılığı bölücü görerek milli menfaatleri korumak nerede görülmüştür? Ülkeyi yönetenlerin yetiştirilme tarzındaki yanlışlar, peşin hükümler ve şuuraltı zaafları bu defa yönetime yansımıştır. Bu ortam, Türkiye’yi Ortadoğu’da dostu olmayan bir yalnızlığa sürükledi. Sünnici bakış tarzı, Şii blokunu Türkiye aleyhine çevirdi.

Osmanlı’nın son döneminden ve Balkan bozgunundan hala ders alamıyoruz. Türkiye’nin sorunu ne Yeni Anayasadır; ne de başkancı bir sistem. Bu gibi konularla toplumu meşgul etmek ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmesini engellemektir. Bugün vatandaşın Türk Milletine mensubiyet şuuru yıllardır resmi kanaldan demokratikleşme ve sözde terör soslu çözüm süreci adına zayıflatılmaktadır. Farklılıklar kutsallaştırılmaktadır. Türkiye maalesef terör örgütlerinin ve teröristlerin rahatça eylem yapabileceği sıradan bir Ortadoğu ülkesi haline dönüşmektedir.

Bilgi kirliliği almış yürümüş… Zihinler çok karıştırılmış ve kavramların içi boşaltılmıştır. Meselâ “etnik milliyetçilik” kullanılıyor. Oysa etnik gurubun milliyetçiliği olmaz; olsa olsa etnik taassubu ve ayrımcılığı olabilir. Buna her şeyi etnik gözlükle görmek anlamına gelen etnosantrizm diyoruz. Bir toplumda etniklik ile milliyet birbirine rakip olamaz ki, milliyet etnik çağrışım yapabilsin.

Etnik gurup bütünden, standart ve hakim kültürden sosyal mesafe bakımından uzak olan ırki olmayan kültürel bir sosyal guruptur. Ana kültür kalıbından sosyal hayatın her bir bölümünde ve kültürün her bir unsurunda farklılık varsa bir etnik guruptan bahsedilir. Etniklikkültürel olduğuna göre, kültürün her bir unsurunda ayırt edici bir farklılık söz konusu olmalıdır. Sadece mahalli dil farkı etniklik için yeterli değildir. Kurmançca konuşan Türkmen aşiretleri sadece dil dolayısıyla ayrı bir etnik gurup sayılamaz. Milletleşme sürecinin yani milli seviyedeki ortak değer ve sembollerin kabul görmediği bir yapıda milletleşme olamaz; çatışmalar da etnik ve mezhep seviyesini aşamaz. Bundan dolayı Suriye’de ve Irak’ta birer millet yoktur. Milletleşemeyen toplumlar demokrasiyi de uygulayamaz.

Sayın Başbakanın Erzincan’da 13 Şubat 2016 tarihinde yaptığı konuşmada “… Kürt, Alevi, Türk, Sunni diye bizi bölemeyecekler” ifadesi yanlıştır. Bölücülük bizatihi bu sıfatlardan değil; etnik taassuptan ve aşırı asabiyetten doğar. Bundan dolayı Türk Milleti ifadesi birleştirici ve kapsayıcıdır. Türk Milletine kendini mensup hisseden dini azınlık ve etnik gurup mensuplarımızın birer Türk Milliyetçisi olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Tek engel ırkçılık ve emperyalizmdir.

Şub 15

Yeter Artık!

Halil ALTIPARMAK

Son 24 saat içerisinde tam ON BİR şehit haberi ile sarsıldığımı yazarken, bir haber daha geldi. İki şehit daha var.

Kahroluyoruz.

Kavruluyoruz.

İçimiz yanıyor.

Her bir Şehit haberi bizden bir parça koparıyor.

Bütün bunlara ilave olarak, bugünleri bize yaşatanların, hem de göz göre göre, bilerek yaşatanların, hâlâ bu ülkede yönetici olmaları, konuşuyor olmaları, acımızı, üzüntümüzü daha da artırıyor.

Bu kadar olmaz, olamaz.

ANALAR AĞLAMASIN uyutması, yutturması, kandırması bu ülkeyi bu hale getirdi.

Analar bugüne kadar bu kadar kısa sürede bu kadar ağlamadı.

Türk Milleti ve onun Güvenlik Güçleri tarihin hiçbir döneminde bu kadar aciz duruma düşmedi.

Türk Milleti, bu kadar ümitsiz hale hiçbir zaman gelmedi, getirilmedi.

İnanılmaz, inanılmaz, inanılmaz.

Söyleyecek hiçbir şey yok.

Ey!

Yiğitler(!), dünyaya meydan okuyanlar(!), dünyayı susturanlar(!), dünyaya meydan okuyanlara destek verenler…

NEREDESİNİZ?

Yürüyün, ülkeyi ayağa kaldırın…

Ne zaman yapacaksınız bunları?

Neyi, kimi bekliyorsunuz?

Başkanlık işinin hallolması için mi bekliyoruz?

Tek derdimiz bu mu?

Aleyhte konuşanlar sizinle hareket etmiş olsa bile, sussunlar mı?

Vicdanlar bu kadar mı köreldi?

Beyinlere takılan çiplere emir gelmedi mi?

YETER ARTIK!

YETER ARTIK!

YETER ARTIK!

İsyan ediyoruz.

İsyanımızı haykırıyoruz.

Heyhat!

Elimiz, kolumuz bağlandı.

Dolayısıyla, taşlar bağlandı.

Bu şartlar altında, bu duygularla başka ne yazabilirim ki!

Şub 09

Böyle Topluma Böyle Yöneticiler

Ruhittin SÖNMEZ

Sizin de dikkatinizi çekiyordur.

Kalabalık yaya gruplarının yürüdüğü yerlerde, karşıdan gelenlerle çarpışmadan geçemiyoruz.

Diyelim ki, yaya geçitlerinde yeşil ışığın yanmasını bekledik. (Yayaların kırmızı ışık ihlallerini saymıyorum.) Biz karşıya geçeceğiz, karşıdan gelenler de bizim olduğumuz yere gelecekler. Ama hem biz ve hem de karşıdan gelenler yaya geçidinin tamamını kullanarak geçmeye çalıştığımız için, zikzaklar çizerek karşıya geçmeye çalışırız. Çoğu zaman da birkaç çarpışma veya sürtünme ile karşıya varabiliyoruz.

Oysa her iki taraftaki insanlarımız sağdan geçse, beklerken yığılma olduğunda, önce gelenin önde olmasına saygı göstererek sıraya girsek, son derece rahat ve düzenli bir şekilde geçebileceğiz.

Tren, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında bu araçlardan inerken ve çıkarken başkalarıyla bedensel temas yapmamak pek mümkün değil.

Asansörlerin yoğun kullanıldığı yerlerde de asansöre girip çıkarken birileriyle çarpışmadan bu işi başaramıyoruz.

Oysaki binmek isteyenler kapıda beklerken, çıkanların rahatça çıkabilmesi için kapının bize göre sağ tarafında ve bir metre kadar gerisinde beklesek, inecekler indikten sonra sırayla kabine girsek bu düzensizlikler olmayacak.

Hava güzel, mesela Sekapark’ta sahilde veya Yürüyüş Yolu’nda geziyoruz. Yaya yolunun tamamını kaplayan gruplar, yolun solundan, sağından, ortasından geçen kişiler, çiftler.. Bazısı yavaş yavaş seyrana çıkan, bazıları tempolu yürüyüş yapanlar… Her iki tarafta da yolu böyle kullanan yayalar büyük bir düzensizlik içinde yürümekteler.

Her iki tarafta yürüyenler sağdan yürüse, ortadaki alanı daha hızlı yürüyenlerin sollayarak geçişi için boş bıraksa hiçbir düzensizlik, çarpışma, bekleme olmayacak…

***

EĞİTİM ŞART

Şehirde birlikte yaşamanın bu kadar basit ve temel kurallarını neden uygulayamıyoruz?

Galiba en temel sebep, eğitim sistemimiz hayata ve şehirde birlikte yaşama kurallarına dair hiçbir şeyi öğret(e)miyor.

Yüzmeyi, ilk yardımı, okuma alışkanlığını, yemek yapmayı, dinimizi, ahlak kurallarını, Türkçemizi, bir yabancı dili, trafik kurallarını öğretemediği gibi görgü kurallarını da öğretemiyor.

Sadece Milli Eğitimi kastetmiyorum. Milli Eğitim kadar büyük bir camiayı Diyaneti de dâhil ediyorum.

Camilere giriş çıkışta yaşanan düzensizlik tren ve otobüslerden farksız.

Kirli çoraplar veya ıslak ayaklarla Camiye girme gibi alışkanlıkları olan Müslümanlar kimin eseri?

***

ŞEHİRLİ OLMAK

Çoğumuz köy veya kasabalardan şehirlere geldik. Veya bulunduğumuz kasabalar hızla şehirleşti.

Bu değişime yani şehir hayatına ne kadar uyum sağladık?

Kalabalıkların bir arada yaşaması için farklı kurallar geçerli. Köyde, müstakil evinizde gürültü çıkarabilir, çamaşırı istediğiniz yere asabilirsiniz. Apartmanlarda oturuyorsanız böyle davranmamalısınız.

Yukarıda birkaçını verdiğim toplumsal görgü kuralları şehirli olmanın getirdiği sorumluluklardır.

Şehirli insan başkalarının yaşama alanına yer açmak için, kendi serbest hareket alanını sınırlandırır. Fakat başkalarından da kendisine bir özgürlük, güvenlik ve mahremiyet alanıbırakmasını talep eder.

Medeni bir şehirli, ATM’de bankacılık işlemi yaparken başkasının hesabını ve yaptığı işlemleri merakla izlemez. Mağaza kasalarında önünde ödeme yapan kişinin hesabını gözlemez. Otobüste nefesini bir başkasının ensesine üfleyecek şekilde yanaşmaz. Kendisine de böyle yapılmasını istemez.

Hatta ABD’de bu bir toplumsal kural olmuş. Herkesin bir metre çevresi mahremiyet veya güvenlik alanı kabul ediliyor. Kimse bu alanı ihlal edecek kadar başkasına yaklaşmıyor.

Bu kurallar gelişmiş ülkelerde bütün toplum tarafından benimsendiği gibi, uymayanlar toplum tarafından kınanmaktadır.

Bu ve benzeri konularda davranışlarımızı gelişmiş batı ülkelerindeki uygulamalarla mukayese edince sonuç utanç verici.

Son model arabalarından ambalaj atıklarını yola fırlatanlar, sokağa tükürenler, toplu alanlarda yüksek sesle konuşanlar, cep telefonuyla bağıra bağıra görüşürken bütün mahrem bilgilerini paylaşanlar…

Trafikte, karşıdakinin en küçük kusurunda bağıran, küfreden, kavga eden öfkeli sürücüler…

Ailelerinin, Milli Eğitimin ve Diyanet’in eğitemediği insanlarımız…

***

Televizyonlarda.. Tartışma adabından mahrum “uzman” terbiyesizler..

Birbirlerine en galiz sözlerle saldıran saygısız devletlûlar, ağızlarının kantarı bozuk siyasiler…

Hepsi bu toplumun eseri…

Bu ortak eğitimin veya eğitimsizliğin ürünü…

Belki de yumurta tavuktan değil, tavuk yumurtadan çıktı… Yani toplum bunların eseri…

*************************************************

SÜSLÜMANLARIN AHLAKI

“Süslüman” kavramı “Sıradışı Müftü” olarak bilinen Kırklareli Müftüsü Adnan Zeki Bıyık’a ait.

Sıradışı Müftü, Süslümanların dini (ahlaktan soyutlayarak) yaşama anlayışını “Türedi Müslümanlık” diye tanımlamakta ve çarpıcı tespitler yapmakta.

“Eskiden yetimler görülüp gözetilip onlara sahip çıkılırdı. Onların âhından insanlar çok korkardı. Şimdi adım başı fütursuzca yetim hakkı yiyen hiç de vicdanı sızlamayan kan emici keneler türedi.”

“Eskiden zulüm-haksızlık-yolsuzluk ve sair kötü şeyleri kendi etrafından birileri de yapsa başkaları da yapsa herkes tepki gösterirdi, o şahıs veya şahıslar kınanırdı. Şimdi pisliği yapan kendi etrafından olunca süt dökmüş kedi gibi sessizleri oynayan ikiyüzlü bir nesil türedi.”

Bu ve benzeri tespitleri yapmak ve Müslümanları uyarmak sıradan bir din görevlisinin normal vazifesi idi. Ancak bu hakikatleri ifade edebilen din adamlarının sayısı o kadar az ki Adnan Zeki Bıyık’ın unvanı “Sıradışı Müftü” oluverdi.

***

KUL HAKKI

Kul hakkı” İslam’ın en temel kavramlarından biri.

Ahiret inancı olanlar bilirler ki, Allah kendi haklarını ve kendi emirlerine aykırı davrananları affedebileceğini, ancak kul hakkını affetme yetkisinin sadece kendisine haksızlık yapılan kişiye ait olduğunu bildiriyor.

Kul hakkı yemektoplumun imkân ve değerlerini haksız yere şahsi menfaati için kullanmak ve/ veya toplumun kendilerine emanet verdiği yetkileri kötü kullanarak kamu malını israf etmek şeklinde de olabilir.

Bu halde toplumun her ferdinin hakkı yenmiş olur…

Haksız yere kamu malını yemek veya israf etmek en ağır kul hakkı ihlalidir.

***

HAZRETİ ÖMER’E HESAP SORMAK DAHA KOLAYDI

“Ey cemaat! Dinleyin ve itaat edin” diye hutbesine başlayan Hazreti Ömer’e cemaatten bir kişi “Ey Müminlerin Emiri! Şu sırtındaki gömleğin hesabını vermezsen ne dinleriz, ne de itaat ederiz” demiş.

Devlet Başkanı ve Halife görevlerini yürütmekte olan Hazreti Ömer, sükûnetle herkesin huzurunda gömleğin hesabını vermiş ve böyle Müslümanlar olduğu için şükretmiş.

Şimdi ne böyle kamu malının hesabını devlet başkanından bile sorabilecek Müslümanlar var ve ne de hesap verme konusunda Ömer gibi davranan kamu görevlileri…

Eski yazılar «

» Yeni yazılar