Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 26

Afrin Harekâtı Hakkında Gerçekçi Olalım

Ruhittin SÖNMEZ

TV’lerde, her gün bir kısım “uzmanları” dinliyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” harekâtını askeri yönden değerlendiriyorlar.

Bunlardan bir kısmı çok pembe tablolar çizip, kısa zamanda harekâtın başarıya ulaşıp sona ereceğini anlatıyor.

Bazı uzmanlar ise son derece temkinli. Operasyonun çok çabuk bitmeyeceğini, ciddi bedelleri olabileceğini anlatıyorlar.

Nitekim ilk şehit haberlerimiz gelmeye başladı.

Temkinli olanların gerekçeleri mantıklı.

“Bölgedeki PKK güçleri ABD (daha önce de Rusya) tarafından çok gelişmiş silahlarla donatılmış durumda. Karşımızda çoğu savaş tecrübesi yüksek 11 bin kişilik bir kuvvet bulunmakta. Coğrafyanın bir bölümünün arazi yapısı ve iklim şartları sert.. Teröristler sivil yerleşim alanlarında ihtiyaç duydukça sivil halkın arasına karışabiliyor, TSK’nın sivil halka zarar vermeme konusundaki özeni harekâtı yavaşlatıyor.

Bunlar ve diğer sebeplerle operasyon uzayabilir, şehit haberleri alabilir, zayiat verebiliriz.”

Zayiatsız bir başarıya şartlandığınızda şehitler gelince moraller bozulur. İlk günkü coşku ve milli heyecanın yerine karamsarlık hâkim olabilir.

Bu bakımdan toplum psikolojisini olabilecek kötü senaryolara göre hazır tutmak gerekir.

Elbette Silahlı Kuvvetlerimiz dünyanın en güçlü ordularından biridir. Kahraman askerimizin moral değerleri de düşman teröristlerle kıyaslanamayacak kadar yüksektir. PKK’nın (PYD/YPG) ordumuza karşı kazanma şansı yoktur.

Ancak gerçekçi olmak zorundayız. Milletimize verdiğimiz bilgiler hayali olmamalı.

2012’de zamanın Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “En kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız” sözleri halkımızı heyecanlandırmıştı.

Fakat bu anlayışla yürütülen, “Esed” düşmanlığı üzerine kurgulanmış Suriye dış politikasının Suriye’yi ve Türkiye’yi getirdiği nokta belli.

Bu sözlerin üzerinden yaklaşık 5,5 sene geçti. “Emevi Camiinde namaz kılacağız” sözünü eden kalmadı.

Şimdi geçmişten ders çıkarmanın zamanıdır. Zorlu bir süreçte olduğumuz, ülkemizin güvenliği, milletimizin geleceği için yapmak zorunda olduğumuz bu harekâtın bedellerinin olabileceği bilinmelidir. Bu gerçek halkımıza lisanımünasiple anlatılmalıdır.

Zamanla operasyonu genişletecek ve Fırat’ın doğusunu da içine alacak bir temizleme harekâtı yapacaksak (ki yapılmalıdır) ön yargılarımızdan kurtulup müttefiklerle birlikte bu işi yapmayı başarmalıyız.

************************************

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

“Emevi Camiinde Cuma namazı kılma” hayali üzerine inşa edilen Suriye politikamızın bize yüklediği külfetlerden biri ülkemize sığınan Suriyelilerdir.

Sözcü Gazetesinde Murat Muratoğlu bu konuda yazdığı yazıda bazı bilgi ve rakamlar veriyor:

  • Bizim topraklarımızda 5 milyon Suriyeli yaşıyor.
  • Bunlar için 30 milyar dolar harcanmış! Bu harcamanın hesabı tutulmamış. Daha fazla para harcayamayacağımıza göre sorunlar baş gösteriyor. Türkiye bu yükü kaldıramıyor!
  • Türkiye’de 26 mülteci kampında yaşayan Suriyelilerin sayısı 260 bin kişi… Gerisi nerede kendine yaşama alanı bulmuşsa orada yaşıyor.
  • Türkiye’de askerlik çağında 450 bin Suriyeli yaşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri personel sayısı 2017 verilerine göre 360 bin kişi! Haliyle onlar yerine bizim savaşmamız ayıp oluyor! Askerlik yok.
  • Biz bir ölüyoruz onlar bin doğuyor. Bugüne kadar kayıtlı 225 bin doğum yaptılar. Doğum ücretsiz.
  • Suriyeli sığınmacılara hastane ücretsiz. İlaç ücretsiz. Tüp bebek yapan var. Başı ağrıyan Suriyeli, özel hastanenin acil kapısından beleşe dalıyor içeri…
  • Suriyelilere aylık maaş yatan kartlar Adamlar kaçak işyeri kuruyor, yetkililer göz yumuyor. Kayıt dışı faaliyet gösteren 12 binden fazla Suriyeli şirket var. Kaçak işçi çalıştırıyorlar hiçbiri vergi vermiyor. Ruhsat dahi istenmiyor. Haliyle bizim esnaf onlarla rekabet edemiyor. Dükkânı kapıyor, gidiyor.
  • Suriyelilere toplu taşımalar ücretsiz. Okullar ücretsiz. Ders kitapları ücretsiz. Bizimkilerin üniversiteye girmek için anası ağlasın, onlardan canı çeken istediği bölüme kapak atıyor.

Bütün bunların devlete bir maliyeti var. Ekonomi artık bu yükü kaldıramıyor. Hele bir de yeni göçler olursa!

Bir de toplumda “bu külfeti neden çektiğimiz” sorgulanmaya başladı. “Neden bunlara ayrıcalık sağlanıyor?” sorusu güçlü bir şekilde sorulmaya başlandı.

Erdoğan için önümüzdeki seçimler hayati derecede önemli.

Her zaman olduğu gibi seçim anketleri yaptırarak toplumun nabzını tutuyor. Anketlerin sonucunu gördükçe can havliyle çalışıyor.

Askerimiz Suriye’de savaşırken bile “başkomutan” AKP’nin il kongrelerinde, Gençlik ve kadın kolları toplantılarında seçim hazırlığı yapıyor.

Başarılı bir siyaset taktisyeni olduğu için “nabza göre şerbet vermeye” devam ediyor.

Erdoğan günümüze uygun bir açıklama yapıyor: “Bizim hedefimiz nedir? Var mı? Var. Bizim topraklarımızdaki Suriyeli kardeşlerimizi kendi topraklarına bir an önce göndermek!”

Gönderir mi, gönderebilir mi? Seçimden önce göndermek ister mi?

Murat Muratoğlu “Suriyelilerin hiçbir yere gideceği yok! Bayramlarda ülkelerine gidip, gezip, akrabalarıyla bayramlaşıp, tatil yapıp yeniden Türkiye’ye dönüyorlar. Git deyince giderler mi sence? Acelesi yok, oy verecekler önce!” diyor.

Siz de aynı kanaatte değil misiniz?

Ara 25

Sigara Alkol Uyuşturucu ve Spor Konferansı

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof.Dr. İbrahim Öztek tarafından

Çayırova  İmam Hatip Ortaokulunda öğrenci ve velilerine

Sigara Alkol Uyuşturucu Ve Spor Konferansı VERİLDİ

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek ve arkadaşları Çayırova imam Hatip Ortaokulunda öğrenci ve velileri ile buluştu.Öztek, sigara  alkol ve uyuşturucunun zararlarını tüm yönleri ile anlattı. Yapılan istatistiki çalışmaların sigarayı deneme yaşının 7-13 yaş arasında %27,  sigaraya başlama yaşının 8-13 arasında % 15 olduğunu ve Türkiyede her yıl 600 000 çocuğun sigaraya başladığını, Alkole ve Esraraya başlama yaşının ise 9-13 yaşları arasında  % 5 olduğunu belirtti.

Ayrıca önemli sonuçları vurguladı ve şöyle söyledi:

*Yurdumuzda her yıl sigara içimine bağlı kalp damar hastalıkları ve kanserden ikiyüz bin kişi hayatını kaybetmektedir.

*Sigara içen hamile kadının yavrusuna kan yolu ile ulaşan nikotin, çocuğun sigara tiryakisi olarak doğmasına neden olmaktadır.

*Nikotin damarları büzüştürdüğü için ana rahmindeki çocuğa giden kan ve dolayısı ile oksijen azalması nedeni ile doğacak çocukta beyin arazları  çokça görülür.

*Dünyada 2 milyar kişi alkol kullanmaktadır. Bunların 76 milyonu alkol bağımlısıdır.

*Dünyada yılda bir milyon sekizyüzbin kışı alkol kullanımı nedeni ile hayatını kaybetmektedir.

*Türkiyede alkol kullanan sayızı  17 milyondur.

Türkiyede Bir yılda sigara içimine ve sıgaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine yaklaşık 20 milyon dolar harcanmaktadır. Bu para,nerede ise İstanbula yapımı süren 3. Havalimanının maliyetine yakındır.  Bu para ile üç tane kanal İstanbul yapılabillir.

Şehirlerimizin sokaklarını kırk bin kadar başı boş çocuk doldurmaktadır. Önce kağıt mendil, su ve ciklet satan, otomobil camı silen, ayakkabı boyayan küçük çocuklar, kolaylıkla çeteleşmekte, tiner ve uyuşturucu alışkanlığına yakalanmakta, Bir süre sonra bu çocuklardan kapkaç grupları ve uyuşturucu satıcıları oluşturulmaktadır.

Ayrıca, Bonzai deniler cinayet aracını yurda sokan ve satanlar cinayete teşebbüsten yargılanmalıdır. Zira Bonzai alışkanlık yapmaz, kullanıcısını doğrudan öldürür.

2017 yılında Yurdumuzda  yaklaşık bin kişi uyuşturucuya bağlı hayatını kaybetmiştir. AMATEM’e başvuran Bonzai tutkunu sayısı ise 6000 kadardır dedi.

Son olarak, uyuşturucu konusunda velileri uyarırken, çocuklarına gözleri gibi bakmalarını, her çocuğun kötü arkadaş etkisinde kalabileceğini, uyuşturucu konusunda; arkadaşa, aileye, öğretmene, medyaya ve devlete düşen görevler olduğunu, çocuklara spor alışkanlığının kazandırılmasını, özellikle atletizm, cimnastik, yüzme ve mücadele sporları yapmalarının sağlanmasını, folklör müzik sanat edebiyat ve kültürel faaliyetlerle ilgilenmelerinin uyuşturucuya karşı kalkan olacağını vurguladı.

Daha sonra ilahiyatçı hocalarımızdan Ahmet Tekin, sigara, alkol ve uyuşturucunun dini açıdan zararlarını anlattı. Konferans sonunda okul müdürü Hacı Osman Küçükgül, konuşmacılara armağanlar taktim etti.

Oca 02

Türkan Bebek !.

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milleti diğer insanlarla birlikte yeni bir yıla girdi. Gelecekte bizi neler bekliyor, üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Nereden biliyoruz derseniz, geçmişte yaşadıklarımız önümüzü aydınlatıyor da, ondan!

 

24-26 Aralık tarihlerinde yani eski yılın son günlerinde davetli olarak, Bulgaristan’a gittim. Orada “Türkan Bebek”le sembolleşen törenlere katıldım. Köylerde şehitler için yapılan anmalarda, mevlitlerde ve kabir ziyaretlerinde bulundum.

 

Ne olmuştu bu 24-26 Aralık 1984 tarihinde, gelin bir hatırlayalım isterseniz. Çünkü ya bilmiyorsunuz yada çoktan unutup gittiniz.

 

Halbuki, yanı başınızda bir milyonun üzerinde Türk, halen Bulgaristan’da yaşıyor!

Bulgaristan’da Türkler, 1984-1989 yılları arasında isimleri ve dinleri değiştirilerek zorla asimile edilmek istenmişti. Gerçi bu Bulgaristan Türklerinin başına gelen ilk felaket değildi. Onlar “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından bu yana inanılmaz baskı, katliam, soykırım, sürgün, acı ve göz yaşı ile karşı karşıya kalmışlardı. Yine başlarına aynı felaketlerden biri geliyordu…

 

Düşünün bir kere, bugün Bulgaristan’da bir çok Müslüman olarak doğmuş, yaşamış insan; dinleri zorla değiştirildiği ve 1984-1989 yılları arasında öldüğü için Hristiyan mezarlıklarında haçın altında yatıyor!!! Bunları konuşan insan hakları derneklerimiz var mı?

 

Ancak her insanın ve her toplumun basılınca ayağa kalkacağı damarları vardır. Bunları ortadan kaldıramazsınız. Bulgaristan Türkleri içinde bu böyleydi. Ne zaman yüzyıllardır taşıdıkları isimlerine, Türkçelerine ve inançlarına dokundular, onlarda buna karşılık her türlü imkansızlığa rağmen ayağa kalktılar ve haklarını demokratik taleplerle aramaya başladılar.

 

Bulgaristan’ın o dönem eli kanlı yöneticileri, bu masumane ve insanca hak arayışlarını hiç kabullenmedi, Türklerin üzerine namluları yöneltti ve katliamlara başladı. “Türkan Bebek”te annesinin kucağında daha bir buçuk yaşlarında iken bir Bulgar askerinin üzerilerine öldürmek amaçlı doğrultulan silahından çıkan kurşun ile katledildi. Bir tek o mu? Tabii ki, hayır; köylerde, kasabalarda, şehirlerde katledilen Türk’ün sayısı epeyce çok…niye sayı vermiyorum çünkü bu olayların üstü örtülmek isteniyor ve şehitlerin hakkı aranmıyor da, ondan!

 

Özgür dünya, katledilen ve insan hakları ihlal edilen bu insanları, sırf Türk oldukları için uzun süre görmezden, duymazdan gelmeye çalıştı. Buna karşılık Bulgaristan Türkleri yılmadan büyük bir mücadele verdi ve bütün dünyaya uğradığı zulmü ve mağduriyeti göstermeyi başardı.

 

Bunun üzerine Türkiye sınırlarını açtı ve tarihin en büyük göçlerinden biri zorunlu olarak yapıldı. Kimse ezilmese, hakları çiğnenmese köyünü, evini barkını, vatanını bırakıp; elde avuçta ne varsa bir bilinmeze doğru yol almaz. Bulgaristan Türkleri, bu nedenlerle buna mecbur bırakıldı.

 

Bulgaristan Türkleri, o günlerden bu yana, zulüm yıllarını anmaya devam ediyor. Amaç geçmişi unutmadan geleceği inşa etmek. Ancak sıkıntılar, oyunlar ve kurulan tuzaklar yoğunlaşarak aynen sürüyor.

 

Dönemin şehitlerini ve gazilerini hep hatırlıyorlar. Gençlere ve çocuklara yaşananları aktarıyorlar. Şehitler için çeşmeler yapılmış. Kabirleri de bakımlı. “Türkan Bebek Çeşmesi” ise sembol bir anıt…

 

Bu arada Bulgaristan Türklerinin oluşturduğu siyasal, kültürel ve ekonomik birlik birilerini hem Bulgaristan’da hem de Türkiye’de rahatsız ediyor. Her seçimde onları bölmek ve zayıflatmak için değişik planlar uygulamaya koyuluyor. Sadece dışarıdan gelen hücumlar olsa ne ise, esas ihanet hep içeriden geliyor.

 

Benim Bulgaristan Türklerine daima bir tavsiyem olmuştur. Bölünmeyin, parçalanmayın ve dağılmayın. Sorunları, eksiklikleri, hataları, yapılamayanları içinizde konuşun, tartışın ve bunlar hiç bir zaman bölünmenize neden değildir. Bakın iki üç bin oyla Bulgaristan siyasetinde düşülen duruma! Kimin işine yarıyor bu?

 

Nasıl ki; Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak dünyamızı ve ahiretimizi kurtarıyorsa, Bulgaristan’da Türklerin bölünmeden birbirine sarılmaları; onları her türlü sıkıntıdan kurtaracak, rahat, huzurlu ve mutlu yaşamalarına neden olacaktır.

 

Ben bugüne kadar akla gelmedik her türlü zulme rağmen  isimlerini, dillerini, kültürlerini, milliyetlerini ve dinlerini korumayı başarmış olan Bulgaristan Türklerinin, şehitlerin, gazilerin ve “Türkan Bebek” nezdinde tüm mağdurların önünde saygıyla eğiliyor ve Türk Milletinin gözlerini bu mücadeleye çevirmesini diliyorum.

 

Siz başardınız, biz de başaracağız!

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

ozcanpehlivanoglu@yahoo.com

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

 

 

Oca 03

2018’in Şifre Sözcüğü: “Korkma!”

Dr. Sakin ÖNER

 

Yeni bir yıla girdik. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni ve temiz bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün de değildir, hakkı da değildir.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda, müttefiklerimizle birlikte biz de  yenik sayıldık. Ordumuz dağıtıldı ve ülkemizin dörtte üçü düşman ordularınca işgal edildi. Tarih boyunca esarete düşmemiş, hür ve bağımsız yaşamış Türk milleti, büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı, bayrağı  ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. En kötüsü, Türk milleti özgüvenini ve umudunu kaybetmiştir.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan böyle bir atmosferde yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüveni ve moral gücü kazandırmak, maneviyatı güçlendirmekti.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın ekonomisi en büyük ve teknolojisi en gelişmiş ülkelerinin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı, böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Akif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı milli marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu. Onu bulunca, gerisinin akıp geleceğini biliyordu.

 

Bundan sonrasını milli şairimiz Akif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “Boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı başka bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, birden Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye yaptığı Hicret olayı aklıma geldi. Peygamberimizi öldürmeye gelen Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Peygamberimizin, endişelendiğini fark edince,  Ebubekir’e “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” deyişini hatırladım. Peygamberimizin, bizden daha büyük bir zorlukla karşılaştığı halde, teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

Yıl 2018. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Sınırımızın büyük bir kısmında, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda, Kuzey Irak Kürt yönetimi bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hatta bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da, yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, susturulduğu ve sindirildiği bir korku ortamını yaşıyoruz.

 

2018 Yılına geldiğimizde; gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. Kurumların içinin boşaltıldığına inanıyor, adalete ve emniyet güçlerine güvenmiyor. En kötüsü, millet umudunu ve özgüvenini kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Yalnız bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değil. Bugün milletimiz daha eğitimli, daha örgütlü,  ekonomik durumu daha iyi, sanayisi daha güçlü, iletişimi daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. Ayrıca, ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de, 2018’in bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!” Hayatta korkulacak tek şey, korkunun kendisidir. Onu yenersek, bütün korkularımızdan kurtulacağız.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

 

Ara 04

BASINDAN SEÇMELER Üretmeyen tüketen ve borçlanan Türkiye

Remzi ÖZDEMİR

Dolar hemen hemen her gün tarihi rekor kırarak 4 lira seviyesine geldi.

Gerek başbakan gerekse ekonomiyi yöneten bakanlar bu yükselişin geçici olduğunu ve dengenin mutlaka oluşacağını söyledi.

Doğru bir cümle, dövizde yükseliş ömür boyu sürmez. Bir noktada fiyat oluşacaktır. Ancak bu nokta neresi? Ucu açık bir yorum.

Dövizdeki yükseliş sadece dövizi olan veya döviz borcu olanı ilgilendirmiyor. 80 milyonluk Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Sosyal paylaşım sitelerinde “TL ile ticaret yapıyorum döviz beni ilgilendirmiyor” gibi saçma sapan paylaşımlar var. Döviz bal gibi seni de ilgilendiriyor. Hatta Kars’ın bilmem hangi köyündeki insanı bile ilgilendiriyor.

Dolardaki her kuruş artış hayatın biraz daha pahalılaşması anlamına geliyor. Benzinin 1 litresi 5.75 kuruşa geldi. Mazot 5 lirayı geçti. Yediğin ekmek, şeker ve daha yüzlerce ürün senin ayağına neyle geliyor sanıyorsun?

Elbette yakıt harcanarak naklediliyor. Bu nedenle dövizdeki en basit hareketin bu olumsuz yönü var. Yediğin etten, tuza kadar bir çok ürün döviz verilerek ithal ediliyor.

Üretmeyen sadece tüketen bir ülke var. Tüketmek için de ithal eden.

O halde döviz senin yumuşak karnın olacaktır. Anne kucağındaki bebeği bile ilgilendiriyor bu artış. Çünkü onun da hayatını olumsuz etkileyecek.

Türkiye neden böyle bir duruma düştü?

Daha 20 yıl öncesine kadar kendi kendine yeten nadir ülkelerden olan Türkiye niçin bu kadar dışa bağımlı hale geldi?

Bunun tek sorumlusu AKP’nin büyüme modelidir. Üreterek değil tüketerek büyüme. Çalışıp kazanarak değil borçlanarak. Vatandaş borçlandı, şirketler borçlandı ve dahası ülke borçlandı.

Ersin Özince İş Bankası’nın en önemli ismi. Özince son 10 yıldır her fırsatta dile getiriyor. Türkiye’nin inşaat sektörü ile büyümesinin yanlışlığına dikkat çekiyor. Söyleyen sadece Özince değil aynı zamanda aklı başında tüm ekonomistler.

Ancak biz el gömleği ile düğüne gittik ve parayı toprağa gömdük. İşte şimdi el üstümüzdeki bu gömleğini geri istiyor.

Adıyaman Sümerbank fabrikası

İşsizlik Adıyaman’da Türkiye ortalamasının üstünde. Genç nüfus işsiz. Ancak Adıyamanlı çok mutlu. AKP’nin en çok oy aldığı illerin başında geliyor.

Binlerce kişiye iş imkânı sağlayan sadece bölge ekonomisine değil Türk ekonomisine katkısı olan Sümerbank Adıyaman Pamuklu Sanayi Müessesesi özelleştirme ile satıldı. Satın alanlar fabrikanın makinalarını satıp, arsasına da binlerce ev yaptılar.

200 metrekarenin üzerindeki evler Adıyamanlılar tarafından bankalardan kredi çekilerek adeta kapış kapış satın alındı.

Adıyaman’da sadece kapatılan Sümerbank olmadı. Tekel Tütün İşletmeleri gibi çok önemli iş sahası da. Son yasa ile bireysel tütün ticareti yapan köylülere yasak getirildi ve 3 yıla kadar hapis cezası veriliyor. Yani kendi tütününü üretip içemeyeceksin. Sigara içeceksen Amerikalının sigarasını alacaksın. 1 kilo katkısız tütün 70 lira civarında satılıyordu. Sarma tütün ile 1 paket sigaranın fiyatı 2 TL’nin bile altına geliyordu. Oysa Amerikalının sigarası 10 liranın üzerinde bir fiyata satılıyor.

Tüm bunlara rağmen Adıyamanlı dediğim gibi mutlu. Çünkü geniş geniş oturabileceği ev sahibi oldu. Bir de Güneydoğu’nun en büyük AVM’si açılıyor. Gerçi AVM’nin yeri verimli tarlaydı, oraya bir çok şey ekiliyordu ama olsun. Nasıl olsa her şey yurt dışından ithal geliyor.

İşte anladınız mı dolar neden yükseliyor.

AKP, Türkiye’nin yaşam felsefesi ile oynadı. Üretmeyen tüketen ve borçlanan bir ülke yarattı.

Şimdi siz kendi kendinize sorun bu ülkede döviz yükselir mi yoksa düşer mi?

Yeniçağ Gazetesi – 25.11.2017

Ara 04

BASINDAN SEÇMELER NATO: Dışardan seyretmek yerine içeriden yönetmek

Armağan KULOĞLU

Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinin gerginleştiği bir dönemde, Norveç’te düzenlenen bir NATO dijital tatbikatında, Atatürk ve Cumhurbaşkanı, dolayısıyla Türkiye aleyhinde bir durum yaratılması Türkiye’de büyük infial uyandırmış ve NATO’da kalıp kalınmaması sorgulanmaya başlanmıştır.

Türkiye’nin tepkileri ve NATO’nun tutumu

Türkiye’ye karşı düzenlenen bu çirkin olay, iktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplum örgütleriyle Türk Milletinin tümü tarafından nefretle ve tepkiyle karşılanmış ve bu konuda siyasi, hukuki, askeri ve sosyal alanda gerekli girişimlerde bulunulmuştur.

NATO Savunma Koleji’nde, haritada Türkiye’nin parçalanmış olarak gösterilmesi unutulmamıştır. Füze tehdidi arttığında NATO’dan talep edilen Patriot füzeleriyle ilgili tutum ve daha sonra yine bu konudaki nazlı ve kısıtlı davranışlar da akıllardadır. NATO birçok konuda çifte standart içinde hareket etmektedir.

Bu kötü sicili de dikkate alındığında, aşağılamaya yönelik olay karşısında ne kadar tepki gösterilse azdır. Bu nedenle ortaya konan söylemler ve eylemler desteklenmeli, bu konuda gerektiğinde neler yapabileceğimiz hususundaki kararlılığımız, bizi sıkıştırmaya kalkışanlara gösterilmelidir.

NATO makamları bu konuda özür dilemiş ve ilgililer yapanları görevden uzaklaştırmıştır. Ancak NATO ve ilgili ülkeler hiçbir mazeretin arkasına sığınmadan, sıralı sorumluların ortaya çıkarılması ve yargılanması hususunda gerekli adımları atmalıdır. Türkiye bunun takipçisi olacağını her fırsatta ifade etmektedir. Bir daha böyle bir şeye tevessül edilmemesi için olayın peşi bırakılmamalıdır.

Olayın muhtemel nedenleri

Kabul edilemeyecek bu olayın yarattığı kızgınlık ve buna gösterilen infial, doğal olarak Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

Olayın, güvenlik sorunları karşısında Batı’nın sorumsuzca ve aleyhimizde davranışları karşısında Türkiye’nin inisiyatif alarak hareket etmesinin, Batı tarafından hazmedilememesinden kaynaklandığı, bu nedenle Türkiye’yi gözden düşürmeye ve zayıflatmaya yönelik olduğu düşünülmektedir.

Ancak bunun bireysel bir eylem olduğu üzerinde de durulmaktadır. Nitekim Norveç makamlarınca yapılan araştırmada fail subayın Türkiye bağlantılı bir bölücü çıkması bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.

Başta İsveç’in ve Norveç’in bu nitelikteki birçok insana kucak açtığı bilinmektedir. Bu olayın, Türkiye’nin Batı’yla arasını daha da açmayı, belki de NATO’dan uzaklaştırmayı amaçlayan bölücüler/FETÖ’cüler tarafından, bizim de son dönemde NATO’da oluşturduğumuz boşluktan istifadeyle tezgâhlanmış olabileceği de dikkate alınmalıdır.

NATO’ya devam etmeli mi?

NATO Soğuk Savaş dönemindeki misyonunu tamamlamıştır. Varlığını devam ettirebilmek için yeni misyonlar edinmeye çalışmaktadır. Ancak bilinen en organize bir ittifak olduğu da malumdur. Türkiye’nin bu pakta girmek için zamanında bedeller ödediği, son yıllarda bir çok ülkenin de bedel ödemeden bu ittifaka dahil olduğu düşünülmelidir.

NATO üyesi her ülke eşit haklara sahiptir. Ancak buna sahip çıkmak gerekir.  Siyasi, askeri ve ekonomik açıdan güçlü olmamız halinde her durumda hakkımızı alma ve korumada daha da etkili olabiliriz. Bu nedenle öncelikle bunu sağlamalıyız.

İttifak, 28 ülkenin her biri için konuları müzakere etme, karar alma veya veto etme hakkını tanımaktadır. Kararlar oy birliğiyle alınmaktadır. Bu nedenle dışarıda kalıp seyretmek yerine, içinde bulunup onun yönetimine ortak olmamızın ve arzu etmediğimiz kararları veto etme imkânını elde tutmamızın uygun olacağı değerlendirilmektedir. Bizi bölgede farklı kılanın NATO üyeliğimizden kaynaklandığı da bilinmelidir.

Üye olmamız, Suriye’deki gibi, konu bazında başka müttefiklikler oluşturmamıza, kendi güvenliğimiz için, S-400 gibi, gerekli tedbirleri almamıza ve çıkarlarımızı gözetmemize engel değildir. NATO’ya fazla güvenmeden yönetime ortak olarak menfaatlerimizi korumak, haksızlığa uğradığımızda da, şimdiki gibi, NATO karşıtı söylem ve eylemlerle de gözdağı vermek yararlı olacaktır.

Yeniçağ Gazetesi – 25.11.2017

 

Kas 27

Neden Affetmeliyiz ?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Bizi inciten, bize kötülük yapan insanları, kendimizin fiziksel ve duygusal yönden sağlıklı olması için affetmeliyiz. Affetme alışkanlığını kazanmamız gerekir.
Bize kötülük yapanları affetmediğimiz zaman acımız giderek artar. Her gün daha çok acı çekeriz.
Kin ve intikam peşinde koşmak bize bir şey kazandırmaz. Kin tutmanın faydası sigara içmeye benzer. Uzun vadede zarar, kısa vadede keyif verir.
İntikam tutkumuz içimizi kemiren bir arzuya, delice bir tutkuya dönüşebilir.
Bilimsel araştırmalar kızgın ve dargın insanların, kendiliğinden bağışlayan insanlara göre daha sık kalp krizi geçirdiğini gösteriyor. İçlerinde öfke ve dargınlık barındıran insanlar kendini kaybetmeye daha yatkındır. Ayrıca bu insanlar şiddete karşı eğilimlidirler. Alkol ve ilaç kullanma ihtimalleri daha fazla ve uzun süreli pozitif insan ilişkileri kurmada daha beceriksizdirler ( Edward M. Hallowal , Affetmek Üzerine, İstanbul, 2004, s. 46).
Abraham Lincoln diyor ki: “ Düşmanlarımı, arkadaşlarım yaparak mahvettim.”
Affetmek, kişinin kendi üzerinde çalışmasıdır. Başına gelen tatsız olaydan faydalanarak kendini geliştirmesidir. Affetme alışkanlığı, sağlıklı ilişkileri güçlendirmenin kapasını açar. Affedebilen kişiler, aileleriyle, arkadaşlarıyla, ilgilendikleri gruplarla, kısaca herkesle iyi ilişkiler kurmak için kafa yorarlar. Yani kendi üzerlerinde çalışırlar.
Önemli olan kendi hayatımızı güçlerdirmektir. Kin ve intikam duyguları kimseye bir şey kazandırmaz.
Çocuklarımıza affetmeyi öğretmemiz gerekir. Çünkü çocuklarda intikam alma yeteneği kendiliğinden gelişiyor. Oysa affetme yeteneği kendiliğinden gelişmiyor. Onu ayrıca öğretmemiz şarttır. Affetmeyi öğretmek, fen ve matematik öğretmekten çok daha önemlidir.

Oca 11

Bizmişiz Enayisi Bu Dünyanın!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milletinin doğu da batı da, güney de kuzey de yüzyıllardır yaşadıklarına bakıp ve halen bunlardan bir ders çıkarmadan yaşamanın dayanılmaz ağırlığı içindeyim.

 

Biz Türkler, dünya coğrafyasının her yerinde hatta vatan sathında hep aynı tuzaklara maruz kaldık ve kalmaya da devam ediyoruz. Ancak yaşamımızı da, sanki bunların hiç farkında değilmişiz gibi sürdürüyoruz.

 

Türkler, yüzyıldır niye bir “tehcir” meselesi ile uğraşmaktadır ya da niye “mübadele”ye maruz kalmıştır? Veya Kerkük’e yıllardır sırtımız neden dönüktür? Ahıska ve Kırım meselemiz niçin hiç olamamıştır? gibi soruları saymakla bitiremeyiz! O kadar çok hicran yaramız var ki!

 

Elimde Aydın Özgören‘in yazdığı “Osmanlı’nın Son Döneminde Pontus Rumları” isimli kitap var. Dehşet içinde okuyorum!

Trabzon, Ordu, Giresun, Samsun başta olmak üzere Karadeniz bölgemiz, Pontuslu Rumlar nedeni ile yabancı konsolosların, tüccarların, maden arayanların, seyyah kılığında ajanların cirit attığı bir yermiş… Ruslar gelip Trabzon’u işgal ediyor, Rumlara pasaport dağıtıyor, Fransızlar, İngilizler, Danimarkalılar, Hollandalılar konsolosluk açıyor yağma Hasan’ın böreği gibi Müslüman Türklerin her şeyini sömürmeye başlıyorlar.

 

1869 yılında bölgeye gelen Fransız Deyrolle, şehrin Hrıstiyan bölgesini “…bu civarda hanlar, kervansaraylar ve Fransız-İtalyan oteli ve üçüncü sınıf bir Türk şehrinde hiç beklenmeyecek kadar konforlu Levanten tarzında bir lokanta inşa edilmiştir. Gağur Meydanı’na komşu olan yerlerde tüm konsolosluklar, denizcilik şirketleri ve zengin Ermeni ve Rum tüccarların evleri bulunurdu.” diye anlatıyor. Fakirlik kontenjanı da, Türkler tarafından dolduruluyormuş!

 

Yani Karadeniz Bölgesinin hamalı, uşağı, hizmetkarı ve de kağıt üzerindeki sahibi bizmişiz ama efendileri ise Avrupalılar ve onların koruması altındaki Rum ile Ermenilermiş… Günümüzde en büyük fındık üreticisi Türkiye’nin bu fındığa sahip olamadığı gibi!!!!

 

Yine elimde dehşetle ve takdirle okuduğum bir kitap daha var. O da 1934 yılında kurulan İkinci Umumi Müfettişliğin başına getirilen İbrahim Tali Öngören‘in hazırladığı “Trakya Raporu”…tıpkı basım olan bu raporu alıp mutlaka okumanızı öneririm. Orada acziyetimizin, fakirliğimizin, eğitimsizliğimizin ve bunların getirdiği çaresizliğin fotoğrafının ne kadar net çekildiğini göreceksiniz.

 

Eğer bu gün elimizde kalan Doğu Trakya halen Türk toprağı ise bu İbrahim Tali Öngören gibi devlet adamlarının varlığı ile onları sahiplenen Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyeti kuran kadrolar sebebiyledir. Keza aynı şeyler; Karadeniz Bölgemiz ve bu bölgede yer alan şehirlerimiz içinde geçerlidir.

 

Tehcir, iyi ki yapılmıştırki Türkiye’de nispeten huzurlu yaşıyoruz. Keza “mübadele”de öyle! Avrupalıların, ABD’nin ve Rusya’nın himayesine girerek ülkesine ihanet etmeye başlamış Ermeni ve Rumlarla, Türkiye topraklarında birlikte yaşama imkanımız yoktu.

 

Yine bizi sömürmeye dönük eylemlerde bulunan diğerleri ile de, birlikte olma olasılığımız kalmamıştı. Görüyorsunuz, dünün önemli meselelerinin yerine bugün kendilerini koyarak bölücülük meselesini başımıza peydah edenlerin; geçmişte olanlardan bizim enayiliğimiz dışında başka hiç bir farkları yoktur.

 

Günümüzde Türkiye; sosyal, kültürel, ekonomik ve dış tehditler açısından ağır bunalımlar yaşıyor ve ülkemizde yabancı varlığı kendisini Cumhuriyet öncesi dönemde olduğu gibi kesif bir şekilde yeni işbirlikçilerle hissettiriyor. Yalnız bugün taşeronlar değişmiş vaziyette!

 

Bugünün taşeronları ise etnik özürlüler, Suret-i Haktan gözükenler ile Türk Milletine karşı mankurtlaşmış olanlardır.

 

Bizi dünyanın enayisi yerine konulmaktan kurtaran Atatürk, silah arkadaşları ve Cumhuriyeti kuran kadrolardan milyonlarca kez Allah razı olsun. Bizleri okuyup, görüp, tefekkür eden ve bu gerçekleri haykıran kullarından eylesin.

 

Enayi yerine konulsanızda, sizler enayi değilsiniz…silkinin ve enayi olmadığınızı yine bütün dünyaya ispat edin. Bunu yapacak ruh kudretine fazlası ile sahipsiniz, hadi durmayın o zaman!

Oca 03

İran’da Olanlar

Ruhittin SÖNMEZ

1978’in sonlarında komşumuz İran’da Şah rejimini yıkan kitlesel eylemler başlamıştı. Şah Pehlevi çok güçlü bir liderdi, sokak hareketleriyle devrilemez diye düşünüyorduk. Üniversitedeki İran’dan gelen öğrenci arkadaşlarım “bu defa iş başka, Şah gidecek” demişti. Onlar haklı çıktı.

Gerçekten Şah Pehlevi (16 Ocak 1979’da) ülkesini terk etti, Fransa’da sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni (1 Şubat 1979’da) İran’a döndü.

Ayetullah Humeyni yapılan referandumla İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ve dini lideri olarak seçildi. Ülkede muhalifleri tek tek ortadan kaldırdı. Kadınların başlarını örtmesi zorunlu kılındı. Şeriat yasalarını tekrar uygulamaya koyarak, alkol tüketimini ve içilmesini yasakladı.

İran’da 1979 devriminden bu yana “Şii mezhebinin görüşlerini esas alan” bir İslam Cumhuriyeti rejimi hâkim.

Şimdi “Mollalar rejimi” diye de adlandırılan İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan 39 sene geçti. İran çok ciddi sokak gösterileriyle sarsılıyor. Olaylarda 20 civarında ölen olduğu bildiriliyor.

Eylemler ekonomik sebeplerle başladı. Ama toplumsal muhalefetin fay hatlarında biriken enerjinin açığa çıktığı, derin dip dalgalarının kıyıya vurmaya başladığı izlenimi veriyor. Rejime karşı oluşan toplumsal tepki ülke sathına yayılıyor.

ABD ve İsrail eylemcileri açıkça destekliyor.

Acaba bu defa toplumsal protestolar mevcut rejimi yıkmaya yetecek mi?

Bunu kestirebilmek için İran’ı iyi tanımak gerekiyor. Fakat Türkiye’de aydınlarımızın da en az bildiği ülkelerden biridir komşumuz İran.

******************************

İRAN’I TANIMAK İÇİN

İran’da parlamento var, seçimler yapılıyor, anayasalarında kuvvetler ayrılığı ilkesi kabul edilmiş. Fakat dini lider, Ayetullahlar ve müçtehitler sistemi vesayet altında tutuyor.

Seçimler için başvuru yapan aday adaylarının adaylığına dini bir kurul karar veriyor. Talep edenlerin yaklaşık üçte birine izin veriliyor.

Rejimin görünen yüzünü ilk olarak beş yıl kadar önce bir grup arkadaşımla yaptığımız İran seyahatinde görüp etkilenmiştim.

Havaalanından itibaren ilk gözümüze çarpan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney’in sarıklı, cüppeli ve sakallı fotoğrafları olmuştu. Kurucu dini lider Humeyni ile zamanın dini lideri Hamaney’in resimlerini İran’da resmi ve resmi olmayan birçok mekânda (hatta türbe / Cami içinde bile) görmek mümkündü. Cumhurbaşkanının portresini ise hiç görmemiştik.

***

Beş sene önce yaptığımız İran seyahati sonrasında yazdığım yazılarımdan bazı bölümleri hatırlamanın zamanıdır.

  • 2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında. Başkent Tahran da Türk oranı yüzde 50’nin biraz üzerinde. Yani Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.
  • İran’da 6 adet resmi TV kanalı var. Haberler besmele ve salâvatla başlıyor. Hemen arkasından “Hazreti Ayetullah Hamaney” in mesela kabir ziyaretini anlatan bir haber, takiben de Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la alakalı bir açış haberi devam ediyor.
  • Uydu yayını yasakmış. Hatta cezasının idam olduğu söylendi. Buna rağmen milyonlarca insan uydu yayını izlemekteymiş. İnternette de birçok yasak söz konusu. Mesela Google ve Faceboook yasak. Hatta Türkiye gazetelerinin internet sitelerine de erişemedik. Facebook yasak ve bir yıl hapis cezası söz konusu olmasına rağmen İran’da 22 milyon Facebook kullanıcısı varmış.
  • Türkiye’ye yerleştirilen Patriot’ları vurabilecek füzeler yapılmış, Ay’a bir maymun gönderilerek sağ salim dönüşü sağlanmış, nükleer alanında başarı neticeler alınmış. Buna karşılık ABD’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ambargo sebebiyle ilaç ve gıda sıkıntısı çekilmekte. Bir tavukçu dükkânının önünde 70-80 kişilik bir kuyruk olduğunu gördük. Ambargodan sonra benzin fiyatları dört katına çıkmış, ancak litresi 60 kuruş olan fiyat bize göre hala çok çok ucuz.
  • İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim verildiğini öğrendik. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylendi. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değilmiş. (Nitekim İran bilimsel yayın bakımından Türkiye’yi geçmiş durumdadır.)
  • Şehir duvarlarında bazı sloganların yazıldığı, duvarların çoğunda yazılmış sloganların kazındığı veya boyayla örtüldüğü görülüyor. Bu sloganlar rejim muhalifi gençler tarafından yazılırmış, devlet çok kısa zamanda yazıları yok edermiş. Ciddi cezaları olmasına rağmen devlet bu slogan yazma eylemlerine mani olamamış.
  • Molla rejiminden çok rahatsız olan ve daha fazla özgürlük isteyen gençlerden bir kısmı İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlar. “Sizin anladığınız İslam’ı yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlarmış.

************************************

CUMHURBAŞKANI İLE MOLLALARIN TAVRI FARKLI

İran’ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani nispeten ılımlı bir devlet adamı. Zaten iktidara “itidal” sloganıyla gelmişti. Ambargonun kötü tesirlerinden kurtulmak için Obama yönetimindeki ABD ile anlaşarak İran’ın nükleer çalışmalarını sınırlandırmıştı.

Gösteriler henüz başlamadan Ruhaniartık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanmayacağını ve mahkemeye verilmeyeceğini” duyurmuştu. Dini lider Hamaney ve mollaları bu karara itiraz ettiler.

Son olaylar başlayınca ılımlı Cumhurbaşkanı Ruhani “İran halkının protesto hakkı vardır. Ancak vandallığa, şiddete izin veremeyiz” dedi.

Ruhani’nin kontrolündeki devlet televizyonu ve haber ajansı protesto gösterilerini vermeye devam ederken, Hamaney kontrolündeki İslami İrşad Bakanlığı twitter ve sosyal medyayı yasakladı.

İran halkının demokrasi ve ekonomik talepleriyle başlayan kitlesel hareketlerin nereye gideceği, ılımlı Ruhani ile teokratik vesayet makamı radikal mollalar arasındaki bu tavır farkına göre belli olacak.

Düdüklü tencerede yükselen basıncın tencereyi patlatması için henüz erken olabilir. Ama gerekli tedbirler alınarak, basınç kontrollü bir şekilde boşaltılamazsa patlama kaçınılmaz gözüküyor.

 

Ara 25

Gurur ve Komplo Teorileri!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayatta hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inananlardanım. Bu sebeple etrafıma “ne olup gidiyor” diye hep dikkatli bakarım.

 

Görevini tamamlayıp ülkesine dönen son İngiliz Büyükelçi Richard Moore, gitmeden önce FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın programına sefire hanımla birlikte katılıp bir söyleşi yaptı ve Türkler’de gördüğü en önemli handikapların “fazla gururlu olmaları ile komplo teorilerine düşkünlük” olarak açıkladı.

 

Yani keşke fazla gururlu ve komplo teorilerine düşkün olmasaydınız demeye getirdi! Ya da ben söylenilenleri, böyle okudum.

 

Şöyle bir düşündüm iyi ki, gururluyuz da ve işin perde arkasında ne var diye çok şüpheliyiz de, binlerce yıldır milli varlığımız ile devlet yapımızı koruyoruz dedim.

 

İngiliz Büyükelçi aslında bize “İngiliz Kurnazlığı” ile bu sizi var eden güzel ve önemli hasletlerinizi terk edin de, sizi kolay yutalım demek istiyor ama ne yapalım ki, ben ve bana benzer birileri de bunu gurur yaparak ve bir komplo teorisi üreterek yemiyor…

 

Son günlerde gazeteci Murat Yetkin’in “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” adlı eseri neşredildi. En azından onun yazdıkları ile pek çok komplo teorisinin aslında gerçek olduğunu ve nerelerde hazırlandığını bir kez daha öğrenmek fırsatımız oldu.

 

Aslında Erol Mütercimler’in de, komplo teorilerine ilişkin yazdıklarını belirtmek isterim.

 

Murat Yetkin; ‘Komplo teorisi’ olduğu söylenerek müstehzi bir gülüşle bir kenara itilen bazı gelişmelerin arkasında gerçekten de, bir yada birden fazla komplonun bulunabileceği gerçeğini, o komploları kuran kişilerin, kuruluşların isimleriyle, tarih örgüleri içinde bulabileceksiniz.” diyor.

 

Murat Yetkin, bunları 2017’de yazmış. Dönelim 1970’li yılların gençlik hareketi önderlerinden ve CHP Milletvekilliği de yapmış olan Süleyman Genç’in 1978’de “Bıçağın Sırtındaki Türkiye” kitabında yazdıklarına yani 40 yıl öncesine; “D.Vise ve B. Ross; CIA’yı şöyle tanımlamaktadır. Bugün ABD’de iki hükümet var; biri görünen diğeri görünmeyen. Birinci hükümet, yurttaşların gazetelerden, çocukların yurttaşlık bilgisi kitaplarından öğrendikleri hükümettir. İkincisi ise soğuk savaşta ABD’nin politikasını yürüten, birbiri içine geçmiş, gizli mekanizmadır. Bu ikincisi istihbarat toplar, casusluk yapar ve bütün dünyada gizli hareketler planlar ve bu planları uygular.”

 

Yine farklı bir kaynağa bakacak olursak Mehmet Bilgin kaleme aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” adlı kitabında “… ‘Doksanüç Harbi’ olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı aslında Osmanlı’ya karşı İngiltere ve Rusya’nın önceden tasarlamış olduğunu, Osmanlı’nın savaş sonucu Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da toprak kaybederken, İngilizlerin hiç kurşun atmadan Osmanlı’dan Kıbrıs’ı aldığını gördük. Önceden planlanmış bu işbirliğinin temelinde Kafkasya Petrollerinin işletilmesi ve Avrupa’ya sevk edilmesi olduğuna…” şüphe yok demektedir.

 

Bu kere aynı Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere’nin çağrısı ile 1959 yılında garantör ülke yapılmıştır. Demek İngiliz politikaları dün aldığını bir müddet sonra iade eden ve bizler tarafından bir türlü anlaşılamayan bir hüviyete sahiptir.

 

Yine elimde 52 yıl önce Selahattin Salışık tarafından yazılmış bulunan “Türk Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik’i Eterya” adlı kitap var. Orada da, İngiltere’nin; Yunanistan’ın kuruluşu, Türk topraklarının işgali ve Ege’deki adaların kaybındaki rolü belgelere dayanılarak anlatılmış . Ve Türk-Yunan sorunlarının bugünde Türkiye’nin aleyhine aynen sürdüğünü görmek oldukça düşündürücü…

 

İngiltere, verdiğimiz bir kaç örnekte bile hep baş rolde! Sayın Büyükelçi isterse, Avam Kamarası’nda alenen Türklük aleyhine yapılan konuşmaları da burada sayabiliriz. Yani komplo teorilerine bile gerek yok!

 

Hem daha 2006 yılında John Perkins tarafından yayımlanan ve adeta Türkiye’deki ekonomik gelişmelere ve krizlere de ışık tutan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”na gelemedik…

 

Peki Richard Moore, kendisi de doğru olmadığını bilmesine rağmen niye böyle konuşmuştur? Onunda cevabını Prof. Dr. Ümit Özdağ “Algı Yönetimi” adlı kitabında veriyor; “Algı yönetiminin en kısa tanımı, hedef insan veya toplumu, hedef alanın istediği şekliyle düşünmeye ikna etmek için etkilemektir… Algı yönetiminin amacı; insanların en güçlü organları olan beyinlerine nüfuz ederek onların dış dünyayı ‘istenilen şekilde’ algılamalarını ve böylece yargılarının da istenilen şekilde yönlenmesini sağlamaktır.”

 

Bilmem anlatabildim mi, Sayın Beşiktaşlı (!) Richard Moore?

 

Sizi bilmem ama ben, Türklük gurur ve şuuru içinde yaşamaktan, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olmaktan ayrıca da her şeyin arkasında bir bit yeniği aramaktan pek mutluyum. Size de şiddetle tavsiye ederim!

Eski yazılar «

» Yeni yazılar