Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 02

Kur’anın Aynasında Türkler

A.Kemal GÜL

Yüce Yaratanın Doğu ciheti ve Turan yurduna yerleştirdiği Türk Milletinin, Orta Asya’nın kendine has doğal iklimi ve çok zor şartları ve bir ilahi inayetin tasarrufu altında nasıl büyüyüp geliştiği, insanları idare etme, büyük millet olma ve koca, koca büyük devlet ve imparatorluklar kurma geleneğinin nasıl geliştiği ilahi bir bakışla incelemeye alınmalıdır.
Kuranın imanı ile Müslüman Türk Milleti’nin asil kanının birleşmesi, onun İslami Şahsiyetinin nasıl teşekkül ettiği, bunun temel yapı taşları ve bu büyük hizmeti göğüslemek için, nasıl ehil ve şerefli bir millet haline getirdiği üzerinde tefsircilerin çalışma yapması üzerlerine vacip olmalı.
İslam dini ve onun verdiği yeni iman gücüyle, Türk Milleti, milli bütünlüğünü sağlamış, İslam dini onun millet varlığına kefil, onu her türlü büyük bela ve felaketlerden koruyacak bir iman gürlüğü vermiş ve ona çelikten bir zırh olmuş, ona yeni bir şahsiyet kazandırmış, onun bütün hücrelerine yeni bir iman dokusu kazandırmış ve Kur’ani bir tabirle bir cehennem çukuruna düşerek bu ateşte yanıp yok olmasını önlemiştir. Artık bu yeni oluşumda Türk deyince İslam ve İslam denilince de Türk gelecekti.
Nitekim Cenab-ı Hak El-Maide Suresinin 54. Ayetinde ufukları dolduran gür bir seda ile bu yeni devirde Müslüman Türk Milleti’ne hitap etmiş:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfüdür, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”
Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah’ı severler, itaatine koşar, isyandan kaçarlar.
Öyle bir kavim ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar.
Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm’a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır.
***
Şimdi asıl mesele; Kuran-i Kerim’e birde bu açıdan bakmak ve Kur’an aynasında Müslüman Türk Milleti’nin muhteşem bu ilahi şahsiyetinin görüntülerini ortaya koymak, ona insanlığın hayrına olan tarihi yüce misyonunu bir kere daha hatırlatmak ve onu yeniden Türk ve İslam Dünyasının ümidi haline getirmektir.
Bilinmelidir ki, Kuran-ı Kerim’in bir sahabe neslinden sonra bu şekilde övgüsüne mazhar olan dünyada tek millet, Türk Milleti’dir.
Zaten, Kuran-ı Kerim’in Müslüman Türk Milletinden asıl beklediği de budur ve emperyalistlerin asıl korktuğu değişik eylemlerle durdurmaya çalıştığı da bu asil milletin Orta Doğu İman hâkimiyetini bir cihan hâkimiyetine dönüştürecek gen yapısına haiz olmasıdır.
Diyanetin ve tefsircilerinin ana misyonu bu anlayışta vuku bulmalıdır. Ve Gür Sesle sormak gerekir: Ey tefsirciler! En büyük payı bütçeden alan Ey Diyanet Teşkilatı!
Şayet siz! On asır Kuran-ı Kerimin bayraktarlığını yapan, Kaşgar’dan Viyana önlerine kadar yayılan bu geniş coğrafyayı mübarek kanı ile sulayan yeni, yeni birçok İman Destanları yazan, Kuran-ı Kerim’i mübarek kanı ile tefsir eden, Müslüman Türk Milleti’ni göz ardı edeceksiniz! Onun mübarek kanını Kuran- Kerim’le asla

 

 

Mar 31

Gaflet Meslek Olursa…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

 

Bütün ülkeler gibi biz de çok zor günler yaşıyoruz. İnşallah bugünleri de birlikte sorumluluk anlayışı içinde aşacağız. Yeter ki küçük hesaplara, devamlı nükseden eski yanlışlara hiç olmazsa bugünlerde takılıp kalmayalım.

Az da olsa kimimiz malum öldürücü virüse karşı alınan gerekli tedbirlerden rahatsız ve sözde habersiz, spora ve yürüyüşe, balık tutmaya başlamış veya tatil yapma merakındayız. Bazıları ölüm öncesi sokak özgürlüğünü oynuyor! Protesto partileri düzenliyor, sokağa inip halaylar çekiyor ve sözde tatmin oluyor. Ancak ücretsiz izinli ve işten çıkarılan işsiz ve ekmeksiz kalan vatandaşımız, ödenemeyen kredi kartları, açılamayan okullar, ödenemeyen faturalar onları pek ilgilendirmiyor. Bunlar sanki Türk Milletine mensup olma şuurunu kaybetmişler.

Kimileri Osmanlı-Cumhuriyet kavgasını körüklemekle sanki görevli… Kuruluş, Kurtuluş ve Abdülhamid filmlerinden rövanş almak için sanki “Ya İstiklal Ya Ölüm” filmi çevrilmiş ve Atatürk methediliyormuş… Bunun hesabı sorulurmuş! Milli tarihe bir bütün olarak bakamayanlara adeta Osmanlı-Cumhuriyet maçı oynatılıyor. ABD’li sözde dostlarımız ve AB çevreleri de hakem rolünde… Bunlar dün Osmanlı’nın düşmanı idiler; bugünde Cumhuriyet Türkiye’sinin… Dün Osmanlı’yı Balkanlardan çözenler bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Ortadoğu’dan çözmeye uğraşıyor. Osmanlı’yı savunur gibi görünenler dünün işgalcileri ile iç içe, yine teslimiyetçiliği ve mandacılığı oynuyorlar. Millî Mücadele’de keşke Yunan kazansaydı diyebilen meczupların devamı bunlar… Bunların duvarlarda Atatürk resminin bulunmasından şikayetçi olan Kumkapı meraklısı AB yetkililerinden ne farkı var? Belki sadece isimleri bizden. Atatürk, Millî Mücadele ve Cumhuriyet düşmanlığında o kadar hızlılar ki; sanki Osmanlı iç ve dış ihanetle ve emperyal saldırılarda değil de; bir ihtilal ve darbe ile yıkılmış ve iktidar değiştirilmiş. Çöken bir devletimizden yeni bir milli devlet doğmuş… Üstelik bedel ödeyerek… Kan ve can vererek… izinle değil!

Millî Mücadeleyi kırmak için ellerine İngiliz silah ve mühimmat verilerek savaştırılıp kullanılanların torunları bunları anlayamaz. Onlar, 1299’da Osmanlı’yı kuran irade ile 1923’de Millî Mücadele ile Cumhuriyeti kuran iradenin aynı olduğunu fark edemezler. Bunlar Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağını da kavrayamazlar.

Kimilerimiz ise şahsi kapris, menfaat ve sorunları uğruna birbiri ile uğraşma hastalığını terk edemiyor. Üniversite yönetiminde sayıları azalan değerli bazı yöneticilerle uğraşılıyor. Türkiye’ye dönüp burada yaşamaktan şikayetçi olanlarımız ve vatanını küçümseyenlerimiz görülüyor. Hayal etmek fena değildir ama onlara fazla kapılmamak da gerekir.

Bugün çöken, kan kaybeden küreselleştirme afyonunu tekrar canlandırma çabaları var. Güçlenen rakipler dünya egemenliği peşinde… Öldürücü virüs bir bakıma uysallaştırılamayan milli devletlere, milli menfaatlere ve milliyetçiliğe sıkılan bir silahtır. Tıkanan küreselleştirme tezgahının yolu zorla açılmak isteniyor. Dünya küresel hükümeti tasarıları bunun için ortada dolaştırılıyor. Türkiye’de sığınmacılara vatandaşlık verilmesi tuzak ve baskıları sebepsiz mi? Milli devletlerin içi boşaltılmalı ve milli direnç kırılmalı… Dünyaya patronluğa soyunmuş eski ve yeni patron adayları nelerle uğraşıyor; biz ise nelerle meşgul oluyoruz. İşin üzücü tarafı ve gerçeği budur.

 

Nis 10

Çiftbozan

Ruhittin SÖNMEZ

Osmanlı Devleti tarım arazilerini üç yıl üst üste, mazeret bildirmeden, ekim için kullanmayan çiftçilerden “Çiftbozan Vergisi” denilen bir vergi alırdı.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devletinin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Bu yüzden vergiler halktan daha çok bu mal varlıkları üzerinden alınırdı. Tarım vergilerinden biri de çiftbozan vergisi idi.

Bu verginin maksadı sadece devletin bütçesine katkı değildi. Birinci hedef halkın gıda maddesi sıkıntısı yaşamaması, ikincisi ise şehirlere göçü önlemekti.

Bu arazilerin ekilmemesinin temel sebebi çiftçilerin tembelliği değildi. Devletin doğru dürüst bir üretim planı yapmaması, üretici ile pazar arasında yeterli ulaşım ve ticari ağın olmaması idi. Tarımla uğraşan köylü, bol ürün alınan yıllarda ürün para etmediğinden, kurak yıllarda da kıtlık gerekçe göstererek ekim yapmaz, şehirlere göçerlerdi.

Kaynaklarda “Ev Göçü” olarak geçen bu hareketlilik, bir yandan gıda üretiminin azalmasına yol açarken, diğer yandan göç alan şehirdeki düzeni de sıkıntıya sokardı. Devlet bu durumu önlemek için, ekonomik plan ve programlar ile gerekli yatırımları yapmak yerine, kolay olanı seçmiş ve Çiftbozan Vergisi koymak zorunda kalmıştı. (Günümüzde köyden şehre göç için alınan hiçbir tedbir yok. Osmanlı Devletini yönetenlerin en azından böyle bir derdi varmış!)

Fakat daha Sultan 1. Ahmed (1590-1617) döneminde bile yoksul köylüler çiftini bozar, “çiftbozan” olurlar. Vergi ödeyecek hatta karınlarını doyuracak durumları da olmadığından, Büyük Tarihçi Halil İnalcık’ın ifadesiyle büyük kaçgunlara veya asilere katılır, Celali olurlar.”

Yani asker kaçakları ve işsiz medrese öğrencisi gibi isyancılara dâhil olurlar veya “dağlara, ormanlara, imparatorluk güçlerinin ulaşamayacağı yerlere, İran’a doğru kitlesel kaçışlara katılırlar.”

Bu tarihi olayların arkasında 1500’lü yılların ikinci yarısından itibaren Doğu-Batı ticaret yollarının güney güzergâhlara kayarak, Osmanlı hâkimiyetinin dışına çıkmış olmasının yarattığı etki çok önemlidir.

Ayrıca aynı dönemden itibaren denizaşırı ülkelerin sömürgeleştirilmesi ve oralardan getirilen kölelerin üretimde kullanılması Avrupa ekonomisinin öne çıkmasına sebep oldu.

Değişen şartlara göre yeni üretim modelleri ve ticari ağlar oluşturmayı başaramayan Osmanlı devlet maliyesi daha 2. Beyazıt (1447-1512) döneminde dahi iflasın eşiğine gelmişti. Devlet çareyi hep vergiye yüklenmekte bulmuştu.

*******************************

EN AZ KENDİNE YETECEK KADAR GIDA ÜRETİMİ

Halen Türkiye’de ekilmeyen iki Trakya büyüklüğünde tarım arazimiz var. Köyden şehirlere göç sebebiyle tarım ve hayvancılık yapan insan sayımız gün geçtikçe azalıyor.

Salgın döneminde gördük ki, tarımsal üretimde kendi kendine yeterli olmak hayati derecede önemlidir.

Zannetmeyin ki bu şartlarda çiftbozan vergisi benzeri bir tedbir alınmasını isteyeceğim. Hayır.

Bunun çaresi vergi vb zorlamalarla insanları sefalet içinde de olsa köyde tutmak değildir.

Konya Ovası büyüklüğünde bir ülke olan Hollanda gibi yapmak yani gıda üretimini bilimsel yöntemlerle, verimli bir şekilde, çeşitlendirerek ve ucuza üretmek, marka değeri oluşturarak pazarlamaktan geçiyor. Bunun için devletin vergi kolaylıkları, planlama ve bilgi desteği de şart.

Öyleyse, şimdi Koronavirüs salgını sebebiyle evimize kapandığımız ve bütün dünya ekonomileri gibi bizim ekonomimizin de ciddi daralma beklentisinde olduğu bir dönemde neden çiftbozan vergisini anlatıyorum?

Büyük kırılma yaratan böyle olaylarda öncelikle mevcut hatalarımızla yüzleşerek yeni bir yol çizmemiz lazım. Sonra da olacakları önceden kavrayıp, devlet ve bireyler olarak üzerimize düşen görevleri tam yapabilirsek, bu değişimlerden ayakta ve güçlenerek çıkmak mümkün.

Yoksa geçici ve meselenin özünden uzak kolay çözüm yolları ile bu badireden çıkmamız mümkün olmaz.

*******************************

SAĞLIK SEKTÖRÜ

Koronavirüs salgını sonrası en önemli değişimin sağlık sektöründe olacağı öngörülüyor. Mevcut sistem insanların hastalanması sonrası tedavi süreçlerini esas alıyor.

Yani insanlar hastalandıktan sonra gidebilecekleri hastaneler, bu hastanelerde tedavi yapacak hekimler ve diğer sağlık personeli ile ilaçların, tıbbi teşhis ve tedavi cihazlarının planlanması, yatırımları ve hizmetin sunulması zinciri esas alınmakta.

Bu zincir çok büyük meblağlı ekonomik bir değer yaratıyor. Dünyada sadece ilaç sektörü bile toplam silah sektörü harcamalarından çok daha fazla.

Sistem insanların hastalanması, sürekli ilaç kullanıcısı olacak şekilde kısmen tedavi edilmesi, dev ilaç firmalarının gelirlerinin artarak devamı için sentetik gıdaların teşvik edilmesi şeklinde bir zincir oluşturuyor.

Yapısı tam bilinmeyen bir virüsün yarattığı bu salgında en gelişmiş ülkelerin bile sağlık sistemleri çökme noktasına geldi.

Bundan sonra koruyucu hekimlik, halk sağlığı, aşılar gibi hastalanmayı önleyici tıbbi hizmetlerin öne çıkması bekleniyor.

Bir de genel sağlığın korunması için çevrecilik, temiz su, temiz hava, doğal ve organik ürünlere, temizlik, hijyen ve mahremiyet mesafesine verilen önem artacak gibi.

Ama bakalım ilaç sektörü ile tıbbi teşhis ve tedavi cihazları üreticileri böyle bir değişime ayak uyduracaklar mı?

Mar 26

18 Mart Çanakkale Zaferi

İdris TÜRKTEN

“600 Yıllık mazisi şan ve şerefle dolu Osmanlı İmparatorluğu, Enver Paşa’nın kollarında can verdi” diyor Turgut Özakman.

Doğrudur, Her ne kadar Enver Paşa’yı biz, romantik karakteri ve milliyetçiliği ile sevmiş olsak ta, aşırı romantizm, ütopya ve üzerine bir de tek adam kararları eklenince klişe sözdür ama hatırlamakta fayda var: “Söz konusu vatansa geri kalanı teferruattır.”

Evet, Enver Paşa sadece kendi kararıyla Osmanlı imparatorluğunu(Almanların değimiyle: Enverland, Enver’in ülkesi olarak adlandırırlar.) Alman genelkurmayından gelen “savaşa girin” raporunun altına imza atıyor. Eğer kendisinden başka Cemal Paşa’ya, Talat Paşa’ya sadrazam veya vezirlere danışsaydı, belki savaşa girmeyecek, savaş mağlubu sayılmayacaktık. (Ah şu imzalar derken kendimi alamadığım, tarihin affedilmez hataları aklıma geliyor: Falih Rıfkı: “Rumeli’yi kaybedişimizin sebebi olarak, Cemal Paşa bir faslı tespit ettiğini gösterir ehemmiyetli bir tavırla kaşlarını çatarak: “Kabahat ve cürüm Kâmil Paşanındır, o bana: -“Devletler, Balkanlar’da statükoyu muhafaza edecekler” demişti; ben ona: – İngiliz elçisinden senet al dedim ama o almadı.” )Falih Rıfkı Atay(Zeytin Dağı)

İşte bir diğeri de Enver Paşa’nın savaşa girme kararı. Ne yaman bir çelişki, bu böyle! Birinde imza atmıyoruz kaybediyoruz, diğerinde attıktan sonra kaybediyoruz.

MUSTAFA KEMÂL’İN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI

1 Şubat 1915 yılında 3. Kolorduda yarbay olarak göreve başlayan Mustafa Kemâl, Balkanları kaybetmiş, bozguna uğramış bir ordunun içerisinden yepyeni bir Çanakkale ruhu taşıyan ordu çıkarıyor, bu yenilmiş, moral değerleri sıfırlanmış ordunun içinden. Anadolu adeta erkeksiz kalmış, 13 yaşındaki çocuklar tartılıyor, 45 kilonun üzerindeyse askere alınıyorlar.

Bir de Çanakkale’nin arkasında müthiş kadın desteği var. Cepheye giden evlatlarına her türlü giyecek, mendil çamaşır, kazak çorap örerlerken, adeta birbirleriyle yarış ediyorlar.

Burada Turgut Özakman’a kulak verelim: “Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir kadın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberlerinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıklarını duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından başka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik geçen namuslu subayları düşündü. Günahsa günaha girmeyi, ayıplanmayı, hor görülmeyi, çirkin olmayı göze aldı; o kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti’ne yetiştirdi.”

Bu gün dahi ellerini erkek bedenine sürmekten imtina eden bayan doktor ve hemşireler varken,

O yıllarda gönüllü hemşirelik kursları açarak hepsi cepheye gidip, asker evlatlarının yarasını sarıyorlar.

İşte millet olarak top yekûn milli gurur ve onuru şaha kalkmış vatan evlatları, bir destan yazmanın azim ve kararlılığıyla, Çanakkale zaferinden, Kurtuluş Savaşının muştusunu veriyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kıvrak zekâsının ürünü müthiş taktiklerle askerlerine seslenerek: “”Süngü tak!” Komutuyla: “ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum, biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler, başka komutanlar gelir.” Sözleriyle birlikte; Allah Allah nidaları yeri, göğü inletir ve zafer böyle kazanılır.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ruhları şadolsun.

Nis 10

“Post-Modern” Büyü de Bozuldu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Türkçesi modern-ötesi olan klasik modernleşmeyi tenkit eden, bazılarının çok şey beklediği bir kavramı sizinle görüşmek istiyorum. Gerekli açıklamalar sosyoloji ders kitabımın ilaveli 18.baskısında ve Etnik Tuzak Kimlik ve Açılımlar kitabımda yer almaktadır.

Küreselleşme gibi post-modern kavramı da uzun süre maskeli olarak ortada dolaştırılmıştır. Bu akım modernleşmeye ve onunla özdeşleşmiş fikir akımlarına, kurumlara, sosyal değer ve milli normlara Batı’dan yükselen tenkittir ve bir protestodur. Bazı aydınların boşluğu doldurmaya dönük seçkinci bir tavrıdır. Bilimsellik, rasyonellik, faydacılık, determinizm, Lâiklik ve çöken ideolojileri tenkit edilmektedir. Önemli tarafı; bütüne karşı marjinali, parçayı, sapma davranışları savunmaktadır. Batı’da fikri kargaşa doğuran bu hareket; sanat, estetik ve mimaride başlasa da diğer sahalara da sıçramıştır.

Milli kimlikleri ve önü açılmış milli devletleri hedef alan, işbirlikçilerini kendi devletleriyle hesaplaşmaya yönlendiren küreselleştirmenin yakın akrabasıdır. Bilindiği gibi küreselleşme çok uluslu şirketleri ideolojisidir. Küreselleşmenin ideolojisi de çok kültürlülük tezleridir.

Modernleşmeye karşı olmak birtakım sorunları ortaya koymayı ve bunlara karşı çözüm projelerini de getirmeyi gerektirir. Bu hareket sanayi toplumunun sosyal hastalıklarını, ferdin yalnızlaşması ve topluma yabancılaşmasını, emeğin istismar edilmesini, adil gelir dağılımını, yüksek intihar ve boşanma oranlarını, uyuşturucu bağımlılığını, şiddet ve terörü, manevi tatminsizliği, insanların sadece ürettiği ile hatırlanmasını, insanı bir makinenin maddi bir parçası gibi görmeyi ortaya koyarak çözümler getirmemiştir.

Asıl çözülmesi gereken; maddi tatmine ve geniş sosyal güvencelere rağmen manevi tatminsizliği giderici politikaların uygulanabilmesidir. Ferde toplumun bir parçası olduğunun fark ettirilmesidir. Bu büyü de tutmamış gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Çözüme gidecek olan yol küreselleşmenin yarattığı sorunları aşabilmek, etnik taassup ve federalleşme değil; milletleşme sürecinde mesafe alabilmektir. Farklılıklar yaratmayı zorlamak ve onları kutsallaştırmak kimseye yaramaz. Tekrar emperyalizmi besleyici ve iç bünyede kavga ve çatışmalarla milletleri zayıflatıcı bir yol çözüm olamaz. Bu gerçekler hesaba katılmadan içten içe çöken Batı’nın modern toplumunu tenkit etmenin ne anlamı kalır ki? Bu hareket, sadece lokomotifi değiştirip aynı yanlış hatta israrla devam eden bir trenden farksızdır. Günümüzde çözümü eski ve pratiği olamamış ideolojilerde aramak da zaman kaybetmektir. Soyut ve gerçeklememiş iddialı tezler, izim’ler sadece gençlik döneminde insanları oyalayabilmiş; gençlik hastalığı olarak değerlendirilmiştir.

İnsanlık tarihi içimize sindirsek de sindirmesek de, milli menfaat çatışmalarının tarihidir. Milletleşme, millet düşmanlığı olan etnik ve mezhep taassubunu ve ırkçılığı da aşmadır. Miletleşmeyi zayıflatacak açılımlar, o coğrafyayı emperyal amaçlara daha da açık hale getirmektir.

Nis 10

Korona Virusu, Rahmete Kavuşan Hocalarımız ve Görev Şehitliği

Prof. Dr. İbrahim Öztek

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

Son birkaç gün içinde üç üniversite hocamızı Korona’ya kurban verdik.

Feriha ÖZ; Çerrahpaşa Üniversitesinde yıllarca Patoloji Anabilim dalı başkanlığı görevinde bulundu. Koyduğu tanılarla milyonla insanın yaralarına merhem oldu. Türk patolojisine olduğu kadar dünya patolojisine de ilim kattı. Dünya çapında bir bilim insanı olarak, ilimde mesleğinin zirvesine ulaştığı gibi aynı zamanda değeri unutulmaz bir insanlık abidesi idi. Tevazü timsali idi. Çapa ve Cerrahpaşa tıp fakültelerinde sayısız hekim yetiştirdi. 87 yaşındaydı.

Fevzi AKSOY; Birçok hastanede başhekimlik, hastane yöneticiliği ve uzun yıllar spor yazarlığı yapmış değerli bir hocamız, Prof. Dr. olarak yaptığı hizmetler nedeni ile Almanya ve Avusturya tarafından devlet nışanına layık görülmüştü 90 yaşındaki bu çınar hekimimiz de tahminen bir klinikte kaptığı virus nedeni ile vefat etti.

 

Cemil TAŞCIOĞLU; İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyelerindendi. Tıp dünyasında Öğrencileri ve hastaları tarafından çok sevilen ve de “hocaların hocası” olarak anılan bir bilim adamıydı. Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu, Türkiye’deki ilk koronavirüs vakasına bakan hekimdi. Bir süredir tedavi gördüğü hastanede corona virüsten dolayı 68 yaşında hayatını kaybetti. Üzerimde her çeşit ilacı deneyebilirsiniz diyebilen dünya tıbbı adına bir fedai idi.

 

Yerleri zor doldurulacak bu değerli hocalarımıza Allah’tan rahmetler, kederli ailesine ve sevenlerine sabırlar diliyorum.

 

2018 yılında bir devlet hastanemizde görevli iken ambulansın kaza yapması sonucunda hayatını kaybeden bir personel sağlık bakanlığınca görev şehidi’ kabul edilmiş ve belgelenmiştir.

 

Korona salgını ile milletçe bir savaş veriliyor. Prof. Dr. Cemil TAŞÇIOĞLU ise bu savaşın mücahitlerindendir. Kendisini adadığı insanlık adına savaşın içinde canından olmuştur. O bir görev şehidi değil de nedir. Bu amansız savaşta onun yolundan gidecek daha birçok doktor, hemşire, hastabakıcı olacaktır. Onlara bu onur çok görülmemelidir.

 

 

 

 

Nis 16

“Hakimiyeti Nerede Aramalıyız?”

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            İÜ İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsü’nde eser veren, hem yazan, hem de hitabeti iyi olan, milli endişe sahibi öğretim üyelerinin bulunduğu bir kürsüye asistan girdiğim için kendimi hep şanslı görmüşümdür. Çok şükür ki böyle değerli insanlarla muhatap oldum. Birçok kitap ve makale yazabildiysem bunu onlara borçluyum. Akademik hayat bilimsel bir çevredir. Başarı ve verim çevre ile değerlendirilir. Hocalarım; başta diğergam, halk adamı ve egosuz bir insan olan Ord. Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’nu, görüştükçe ufkunuzu açan Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven’i, değerli milliyetçi, dürüst ve yiğit insan Prof. Dr. Mehmet Eröz’ü rahmet ve saygıyla anarım. Hocalarımız Allah’ın verdiği ömrü iyi kullandılar. Onlar asla unutulmamalı, unutturulmamalı, eserleri bugün de bize ışık tutabilmelidir.

Bu değerli hocalarımızdan Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven’in bir makalesi bugün de bize yardımcı olmaktadır. 21. 01.1993 tarihli Ortadoğu Gazetesinde çıkan “Hakimiyeti nerede arayacağız?” makalesi benim de bir makale yazmama sebep olmuştu. Bu makaleye Yeni Türkiye ve Etnik Pazarlama isimli kitabımda da ilavelerle yer vermiştim.

Doktora giden bir hasta ameliyat olacak ise; önce Allah’a ve ondan sonra Allah’ın yarattığı, bilgi ve ilimle mükafatlandırılmış doktora teslim olmaktadır.

Bu bakımdan cüz’i irade ile külli iradeyi rakip gibi görmek veya göstermek bazı siyasetçilerin ve sözde aydınların yanlışlarıdır. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” derken milletin kendi geleceğinin iyi veya kötü olması konusunda kullanabileceği cüz’i irade kastedilmektedir. İnsanlarımızı kamplaştırma ve çatıştırma arzusu içinde olanlar bazı değerleri istismar etmeden kaynaştırmaya çalışmış olsalardı; çok mesafe alırdık. Son günlerde virüs dolayısıyla kolonya kullanılması bazılarınca kabullenilmemektedir. Gerekçe olarak da kolonyada alkol bulunduğu ileri sürülmektedir. Bunlara tavsiyemiz; kolonyanın bir içki olmadığıdır. Bizim yaşama tarzımızda kolonya içmek için değil; temizlik ve mikrop kırmada başvurulan bir sıvıdır.

Mar 26

İyi Yönetilen Kriz Fırsatlar Yaratır

Ruhittin SÖNMEZ

Küresel Koronavirüs Salgını ciddi bir kriz. Bizden daha gelişmiş ve zengin ülkelerde bile ciddi zararlara yol açıyor.

Bu kriz iyi yönetilmezse bedeli çok ağır olur. İyi yönetilirse ve her boyutu ile ilgili doğru tedbirler alınırsa, küresel rekabette avantajlar sağlanması söz konusu olur.

Salgının etkilediği vatandaş sayımızın resmi rakamdan fazla olduğuna dair iddialar var. Fakat aksini ispatlayan bilimsel bir veri ortaya konulamadı.

Vatandaşlarımızın devlet kurumlarına olan genel güvensizliğinin haklı ve makul gerekçeleri olsa da bu defa durum farklı gibi. Bu krizde siyasi sorumlu bulunan Sağlık Bakanlığı’nın bir Bilim Kurulu oluşturması bu güvensizliği azalttı.

Çünkü bu Bilim Kurulu sadece iktidar yanlısı kişilerin değil, siyaseten muhalif tavırlı tıp uzmanlarının da ehliyetli, liyakatli kabul ettiği tıp profesörlerinden oluşuyor. Ve krizin yönetim merkezi olarak görev yapıyor.

Türkiye’de tıp bilimi diğer bilim dallarından daha fazla gelişmiştir. Doktorlarımız dünyadaki meslektaşları ile mukayese edildiğinde övünülecek bir seviyededir. Yeter ki, bu alanda yetişmiş bilim adamlarına yetki verilsin, siyasetçiler oy kaygısıyla güven aşındıran beyanlarda bulunmasın. Bu krizi en az zararla atlatabilecek yetişmiş insanımız ve tıbbi altyapımız vardır.

Şu ana kadar alınan tedbirlerin biraz gecikmeli olsa da doğru olduğu tıp uzmanları tarafından kabul ediliyor.

*********************************

CUMA NAMAZI VE KONGRELER

Salgının büyümemesi için ülkemizde alınan tedbirler doğru olsa da, bazı kurumlar uyum sağlamakta geç kalıyor.

Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu “Koronovirüsün görüldüğü ülkelerde yüksek risk grubundaki Müslümanların mazeretli sayılabilecekleri ve bu sebeple cuma namazı yerine evde öğle namazı kılabileceklerini” açıkladı. Ama tehlike geçene kadar Cuma namazlarının kılınmaması şeklinde karar alamadı.

Oysaki “Peygamber Efendimiz veba ve cüzzam olayları duyulduğunda, karantina uygulamış, sosyal temasları durdurmuştu… Hz. Ömer Suriye’ye giderken, orada veba olduğunu öğrenince geri dönmüştü.”

Camiler yakın temasın en çok olduğu, aynı yere birden fazla kişinin secde ettiği, hastalığın bulaşma riskinin en çok olduğu mekânlardır. Bu şartlarda okullar tatil edildi ama camilerimizde Cuma namazı kılındı. Hem de salgının en ağır yaşandığı iki ülke İran ve İtalya tecrübelerine rağmen.

İran’da Koronavirüs ilk olarak 19 Şubat’ta Kum kentinde tespit edilmiş, ardından tüm eyaletlere yayılmıştı. Çünkü kutsal sayılan Kum kenti ziyaretlere kapatılmamıştı.

Salgının en ağır zarar verdiği ülke İtalya’da ise Papa’nın yaptığı ayinin iptal edilmemesi salgının boyutunu ciddi bir şekilde artırmıştı.

Bu tür kararlar için krizi yöneten merkezin tek yetkili olması gerektiğini düşünüyorum.

Konferanslar, seminerler, siyasi partilerin il ve ilçe kongrelerinin iptal edilmesi yetkisini, programları düzenleyen kurumların kullanıyor olması da yanlıştır.

Ak Parti il ve ilçe kongrelerini iptal ederken, İYİ Parti’nin, CHP’nin veya diğerlerinin kongrelerini iptal etmemesi yanlıştır. Bu kongreler idari bir kararla iptal edilmelidir.

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu da “dini ve siyasi toplantılar dâhil, hayati olmayan her türlü toplantının iptal edilmesi gerektiğini” söylüyor.

*********************************

KRİZİN DİĞER BOYUTLARI

Yeni tip koronavirüs (Kovid 19) sorunu daha yeni başladı. Alınan ve alınacak tedbirlerin ekonomiden siyasete, sağlıktan turizme, eğitimden dış politikaya kadar etkileri zamanla hissedilecek.

Mal ve hizmet üretimleri aksadıkça, seyahat kısıtlamaları işleri etkiledikçe ekonomik, sosyal ve psikolojik davranışlarımız kaçınılmaz olarak değişecek. Daha şimdiden öncelikle turizm sektöründen başlamak üzere bazı şirketler ödeme güçlükleri yaşamaya başladılar.

Üstelik “virüs” henüz kontrol altına alınmadı. Bütün ümitler mevsim etkisiyle sıcakların artması ve virüsün yayılma hızının düşmesinde. Bir de bulunacak aşı veya ilacın küresel ölçekte üretilip satılmasında.

Tedbirler sokağa çıkma yasağı uygulanması safhasına kadar artırılırsa ve uzun süreli olursa öncelikle küçük esnaf ve KOBİ’ler ve daha sonra büyük şirketlerin ciddi daralmaya gitmesi ve işten çıkarmaların artması gündeme gelebilir.

Benzer olumsuzluklar gelişmiş ülkelerde de yaşanacak. Ama onlar zengin. ABD 1,5 trilyon dolar’lık ve Almanya 500 milyar Euro’luk çok büyük fonlar ayırdılar. Bizim kaynaklarımız sınırlı.

Elbette, “her işin başı sağlık” ama diğer etkiler için de akıl ve bilimi esas alan ciddi tedbirlere ihtiyacımız var.

Burada da “siyasi kurnazlık” yerine akıl ve bilim esaslı ve herkese güven veren bir kriz yönetimi yapabilirsek, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkma fırsatını yakalar.

Mar 08

Batı’nın Savaş Ahlakı

Ruhittin SÖNMEZ

ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt (1901-1909) Amerikalılar tarafından en sevilen ABD başkanlarından biridir. Roosevelt Başkan olmadan 5 sene önce yazdığı kitabında, Kızılderili Soykırımının haklılığını savunmak için kurduğu şu cümleler Batı’nın savaş ahlakını yansıtır:

“Bu büyük kıta, sefil vahşilerin avlakları olsun diye bırakılamazdı. Savaşların en erdemlisi vahşilerle yapılan savaştır.”

ABD’nin 26. Başkanı’na göre, beyaz ve tercihen Germen kökenli halklardan oluşan “Medeniyet cephesi” ile “en aşağılık kovboydan bile ahlaksız” olan Kızılderililerin oluşturduğu “vahşet cephesi” arasındaki ırksal mücadele kaçınılmaz bir olaydır.

Roosevelt’in biz Türklere bakışı da çirkindir: “Müslümanların Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerinin her zaman belayla sonuçlandığı görüldü. Türklerin zaferlerinden mutlak kötülükten başka bir şey çıkmadı.”

Roosevelt “Medeni Cepheyi” oluşturanların Kızılderililer, Rus ve Tatar, Yeni Zelandalılar gibi topluluklara yaptıkları şeyler korkunç olsa bile sonuçta “muazzam bir medeniyetin temelini attıklarını” söyleyerek, bu kötülüklerini meşrulaştırıyor.

“’Kızılderili’nin iyisi, ölü olanıdır’ diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncu Kızılderili’nin akıbeti de umurumda olmaz” diyebilen bir adam bu.

Roosevelt’in bu sözleri bugün de ABD’nin ve kendilerini “medeniyet cephesi” görenlerin dünya görüşünü yansıtıyor. Onlar hala dünyanın bütün petrol, gaz, maden gibi kaynakları ile su, toprak, denizlerini kendilerinin doğal hakkı olarak görürler.

Amerika’da bu yüzden Ortadoğu, Afganistan, Libya gibi yerlerde savaşan askerlerini temsil eden oyuncaklar yapılır, filmlerde özel karakterler yaratılır. Onları “ülkemizin başka ülkelerdeki petrol çıkarlarını koruyan kahramanlar” diye tanıtır ve sevdirirler.

****

1915 yılında Çanakkale’yi ve Boğazları ele geçirip Osmanlı’yı parçalamak isteyen İngiliz E. Başbakanı W. Churchill Avam Kamarasında benzer sözleri Türkler için söyler:

“Savaş hukukuna göre insanlara karşı zehirli gaz kullanmak yasaktır; biliyorum. Amma Türkler Müslüman’dır. Dolayısıyla da insan sayılmazlar! Yani, Türklere karşı rahatça zehirli gaz kullanabiliriz!”

Batılılar Churchill’i de çok ulu bir devlet adamı olarak görür. 1953’de Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, alamadı. Ama O’na Nobel Edebiyat ödülünü verdiler.

*******************************************

RUS SOYKIRIMLARI

Dünya’da en çok soykırım yapan millet Ruslardır. 1500’lü yıllarda Ruslar “Tatar Soykırımı”nı gerçekleştirmişti. Erkek-kadın-çocuk demeden 30 bin kişilik Kazanlı Tatarı kılıçtan geçirip, şehri büsbütün Tatardan arındırdılar. Yüzbinlerce Türk’ü de doğuya sürdüler.

“20. yüzyılda tüm dünyada 170 milyon insan katledilmiş veya yok olmaya terk edilmiştir. Yok edilen bu insan nüfusunun 110 milyonu Komünist rejimin kurbanları olarak tespit edilmiştir. Bu yok edilen 110 milyon insanın üçte ikisi yani 60 milyondan fazlası da Türk soyludur.”

Bu soykırımların hepsini yazmaya yerimiz yetmez. Mesela Kırım Soykırımı ve Sürgünü olayı unutulmaz bir trajedidir. Stalin Kırım Türklerinin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emreder. 18 Mayıs 1944 gecesi gelen emrin ardından 100 binin üzerinde soydaşımız katledilmiştir.

Yine Stalin döneminde 1944 yılında 110 binden fazla Ahıska Türkü kara kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak sürgün edildi. Birçoğu Sibirya soğuklarında öldüler. Kalanlar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtıldılar.

Azerbaycan’da 20 Ocak 1990’da gece yarısı Rus Ordusunun baskınında yüzlerce sivil insan öldü ve yaralandı. Hazar denizine atılanlar, penceresinden bakarken öldürülenler, arabasıyla geçerken kurşunlananlar, vurulanlar, tank paletlerinin altında kalanlar oldu. Çocuklar, gençler ve yaşlılar acımasızca katledildiler.

Rus ordusunun himayesindeki Ermenilerin yaptığı Karabağ bölgesindeki Hocalı soykırımı da esasen Rusya’nın eseridir.

Tıpkı bugün, görünüşte Suriye (rejim) ordusunun sivillere ve askerimize yönelik saldırılarının arkasında Rusya’nın olduğu gibi.

Özetle Ruslar da insana verilen değer yönünden sicili en bozuk milletlerden, Rusya en çok sivil katliam yapan devletlerden biridir.

*******************************************

ATATÜRK’ÜN DIŞ POLİTİKASI

Atatürk dış politika konusundaki ilkelerini dönemin Dışişleri Genel Sekreteri (müsteşara tekabül ediyor) Numan Menemencioğlu’na söylemiş:

  • Komşularınızın iç işlerine karışmayın.
  • Rusya’yı tahrik etmeyin.
  • Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.
  • Sormadan akıl vermeyin.
  • Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

Atatürk yıllarca savaştığı İngiltere ve müttefikleriyle iyi ilişkiler kurdu. Türkiye, Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin neredeyse tamamıyla savaşmıştı. Buna rağmen, 1932 yılında, kendi başvurusu olmadığı halde, bu devletler dahil 28 üye devletin resmi davetiyle, Cemiyet-i Akvam’a (Milletler Cemiyeti’ne) üye oldu.

Atatürk Ruslarla ilişkilerini de iyi tuttu. Komşu devletlerle bölgesel paktlar oluşturdu.

Türkiye son yıllara kadar, Atatürk’ün dış politika alanında ortaya koyduğu bu vizyona, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözleriyle çizdiği hedefe bağlı kaldı ve bu yönde kararlı politikalar izledi.

Bunun sayesinde, Türkiye güvenli bir bölgede, güvenilir bir devlet oldu. Uzun yılları savaşsız geçirerek bölgesel bir güç haline gelebildi.

Son yıllarda çektiğimiz sıkıntılar bu eksenden sapmanın eseridir.

Mar 02

Hocalıda Soykırımın 28. Yılı

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Anadolu Aydınlar ocağı yönetim kurulu 22 Şubat 2020 akşamı yaptığı olağan aylık toplantısında Karabağ’ın işgali ve Hocalı soykırımı için anma töreni düzenledi. Başkan Prof. Dr. İbrahim Öztek, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali ve Hocalı olayları Türk tarihindeki Türk’e soykırım sayfalarından biridir. Bu Kıbrıs Türk’üne yapılan soykırım girişiminden sonraki son soykırım hareketidir dedi.

 

Öztek şöyle devam etti. Ermeniler, 412 gün kuşatma altında tuttukları Hocalı kasabasına, 25/26 şubat 1992 günü sabaha karşı 366. Rus zırhlı alayı desteğinde 2000 kişilik kuvvetle saldırarak,  tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar. Ermeniler, bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden yalnız o gün 613 insanımızı vahşîce katlettiler. Ölenlerin sayısı bin üçyüze ulaştı Binden fazla soydaşımızın ise akibeti meçhul oldu. Bu vahşet Birleşmiş Milletler hukuku çerçevesinde de soykırım olarak ilan edildi. Bu vahşet çerçevesinde yalnız üç örnek vermek istiyorum; hamile kadınların karınları süngülerle yarılarak çocuğun cinsiyeti üzerine kumar oynandı. Yüzlerce insan diri diri yakıldı. 13 yaşında bir kız çocuğu cama çivilenerek diri diri hem de bir doktor tarafından derisi yüzüldü. Bu canavarlığı akşam vakti üç ayrı çocuğa daha uyguladı.

Hocalı soykırımının 28. Yılı arifesinde Sayın Aliyev ve Ermenistan başbakanı Paşinyan 14 Şubat günü Münih’te başlayan 56. Münih güvenlik konferansında ekranların karşısında ilk defa bir araya geldiler. Dünyanın gözleri önünde Azerbaycan toprağı Karabağ’ın mülkiyeti ve tarihi konusunda Paşinyan yalan üstüne yalan söyleyerek, hatta bir ara Karabağ Azerbaycan topağıdır diyerek, Sayın Aliyev’i güldürdü ve gördün mü, gerçeği dile getirdin dedi.

Öztek devamla; Karabağ en az altı bin yıldır Türk yurdudur. Azerbaycan’ın öz toprağıdır. Ermenilerin de isim olarak kullandığı Karabağ veya bölgenin başkenti Hankenti öz be öz Türkçe isimlerdir. Bunların Ermenice isimleri bile yoktur. Bugün Ermenistan’ın başkenti Erivan da kadim Türk şehri Revan’dır. Bu gerçeği hiç kimse saptıramaz. Ermeniler, geleceklerini düşünüyorlarsa Azerbaycan ve Türkiye ile iyi geçinmek zorundadır. Gasp ettiği topraklardan çıkmak zorundadır. Yoksa akıbetleri kötü olacaktır. Dört yıl evvel Azerbaycan’la olan sınır sürtüşmesinde Azerbaycan’ın modern ordusunun ve üstün silah gücünün herhalde farkına varmışlardır. Yarın çok geç olmadan Ermeniler, bir an evvel Karabağ’da Azerbaycanlıların ve Ermenilerin birlikte huzur içinde yaşayacakları ortamı sağlamalıdırlar dedi.

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar