Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 03

2018’in Şifre Sözcüğü: “Korkma!”

Dr. Sakin ÖNER

 

Yeni bir yıla girdik. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni ve temiz bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün de değildir, hakkı da değildir.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda, müttefiklerimizle birlikte biz de  yenik sayıldık. Ordumuz dağıtıldı ve ülkemizin dörtte üçü düşman ordularınca işgal edildi. Tarih boyunca esarete düşmemiş, hür ve bağımsız yaşamış Türk milleti, büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı, bayrağı  ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. En kötüsü, Türk milleti özgüvenini ve umudunu kaybetmiştir.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan böyle bir atmosferde yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüveni ve moral gücü kazandırmak, maneviyatı güçlendirmekti.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın ekonomisi en büyük ve teknolojisi en gelişmiş ülkelerinin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı, böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Akif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı milli marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu. Onu bulunca, gerisinin akıp geleceğini biliyordu.

 

Bundan sonrasını milli şairimiz Akif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “Boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı başka bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, birden Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye yaptığı Hicret olayı aklıma geldi. Peygamberimizi öldürmeye gelen Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Peygamberimizin, endişelendiğini fark edince,  Ebubekir’e “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” deyişini hatırladım. Peygamberimizin, bizden daha büyük bir zorlukla karşılaştığı halde, teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

Yıl 2018. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Sınırımızın büyük bir kısmında, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda, Kuzey Irak Kürt yönetimi bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hatta bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da, yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, susturulduğu ve sindirildiği bir korku ortamını yaşıyoruz.

 

2018 Yılına geldiğimizde; gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. Kurumların içinin boşaltıldığına inanıyor, adalete ve emniyet güçlerine güvenmiyor. En kötüsü, millet umudunu ve özgüvenini kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Yalnız bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değil. Bugün milletimiz daha eğitimli, daha örgütlü,  ekonomik durumu daha iyi, sanayisi daha güçlü, iletişimi daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. Ayrıca, ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de, 2018’in bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!” Hayatta korkulacak tek şey, korkunun kendisidir. Onu yenersek, bütün korkularımızdan kurtulacağız.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

 

Ara 04

BASINDAN SEÇMELER Üretmeyen tüketen ve borçlanan Türkiye

Remzi ÖZDEMİR

Dolar hemen hemen her gün tarihi rekor kırarak 4 lira seviyesine geldi.

Gerek başbakan gerekse ekonomiyi yöneten bakanlar bu yükselişin geçici olduğunu ve dengenin mutlaka oluşacağını söyledi.

Doğru bir cümle, dövizde yükseliş ömür boyu sürmez. Bir noktada fiyat oluşacaktır. Ancak bu nokta neresi? Ucu açık bir yorum.

Dövizdeki yükseliş sadece dövizi olan veya döviz borcu olanı ilgilendirmiyor. 80 milyonluk Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Sosyal paylaşım sitelerinde “TL ile ticaret yapıyorum döviz beni ilgilendirmiyor” gibi saçma sapan paylaşımlar var. Döviz bal gibi seni de ilgilendiriyor. Hatta Kars’ın bilmem hangi köyündeki insanı bile ilgilendiriyor.

Dolardaki her kuruş artış hayatın biraz daha pahalılaşması anlamına geliyor. Benzinin 1 litresi 5.75 kuruşa geldi. Mazot 5 lirayı geçti. Yediğin ekmek, şeker ve daha yüzlerce ürün senin ayağına neyle geliyor sanıyorsun?

Elbette yakıt harcanarak naklediliyor. Bu nedenle dövizdeki en basit hareketin bu olumsuz yönü var. Yediğin etten, tuza kadar bir çok ürün döviz verilerek ithal ediliyor.

Üretmeyen sadece tüketen bir ülke var. Tüketmek için de ithal eden.

O halde döviz senin yumuşak karnın olacaktır. Anne kucağındaki bebeği bile ilgilendiriyor bu artış. Çünkü onun da hayatını olumsuz etkileyecek.

Türkiye neden böyle bir duruma düştü?

Daha 20 yıl öncesine kadar kendi kendine yeten nadir ülkelerden olan Türkiye niçin bu kadar dışa bağımlı hale geldi?

Bunun tek sorumlusu AKP’nin büyüme modelidir. Üreterek değil tüketerek büyüme. Çalışıp kazanarak değil borçlanarak. Vatandaş borçlandı, şirketler borçlandı ve dahası ülke borçlandı.

Ersin Özince İş Bankası’nın en önemli ismi. Özince son 10 yıldır her fırsatta dile getiriyor. Türkiye’nin inşaat sektörü ile büyümesinin yanlışlığına dikkat çekiyor. Söyleyen sadece Özince değil aynı zamanda aklı başında tüm ekonomistler.

Ancak biz el gömleği ile düğüne gittik ve parayı toprağa gömdük. İşte şimdi el üstümüzdeki bu gömleğini geri istiyor.

Adıyaman Sümerbank fabrikası

İşsizlik Adıyaman’da Türkiye ortalamasının üstünde. Genç nüfus işsiz. Ancak Adıyamanlı çok mutlu. AKP’nin en çok oy aldığı illerin başında geliyor.

Binlerce kişiye iş imkânı sağlayan sadece bölge ekonomisine değil Türk ekonomisine katkısı olan Sümerbank Adıyaman Pamuklu Sanayi Müessesesi özelleştirme ile satıldı. Satın alanlar fabrikanın makinalarını satıp, arsasına da binlerce ev yaptılar.

200 metrekarenin üzerindeki evler Adıyamanlılar tarafından bankalardan kredi çekilerek adeta kapış kapış satın alındı.

Adıyaman’da sadece kapatılan Sümerbank olmadı. Tekel Tütün İşletmeleri gibi çok önemli iş sahası da. Son yasa ile bireysel tütün ticareti yapan köylülere yasak getirildi ve 3 yıla kadar hapis cezası veriliyor. Yani kendi tütününü üretip içemeyeceksin. Sigara içeceksen Amerikalının sigarasını alacaksın. 1 kilo katkısız tütün 70 lira civarında satılıyordu. Sarma tütün ile 1 paket sigaranın fiyatı 2 TL’nin bile altına geliyordu. Oysa Amerikalının sigarası 10 liranın üzerinde bir fiyata satılıyor.

Tüm bunlara rağmen Adıyamanlı dediğim gibi mutlu. Çünkü geniş geniş oturabileceği ev sahibi oldu. Bir de Güneydoğu’nun en büyük AVM’si açılıyor. Gerçi AVM’nin yeri verimli tarlaydı, oraya bir çok şey ekiliyordu ama olsun. Nasıl olsa her şey yurt dışından ithal geliyor.

İşte anladınız mı dolar neden yükseliyor.

AKP, Türkiye’nin yaşam felsefesi ile oynadı. Üretmeyen tüketen ve borçlanan bir ülke yarattı.

Şimdi siz kendi kendinize sorun bu ülkede döviz yükselir mi yoksa düşer mi?

Yeniçağ Gazetesi – 25.11.2017

Ara 04

BASINDAN SEÇMELER NATO: Dışardan seyretmek yerine içeriden yönetmek

Armağan KULOĞLU

Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinin gerginleştiği bir dönemde, Norveç’te düzenlenen bir NATO dijital tatbikatında, Atatürk ve Cumhurbaşkanı, dolayısıyla Türkiye aleyhinde bir durum yaratılması Türkiye’de büyük infial uyandırmış ve NATO’da kalıp kalınmaması sorgulanmaya başlanmıştır.

Türkiye’nin tepkileri ve NATO’nun tutumu

Türkiye’ye karşı düzenlenen bu çirkin olay, iktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplum örgütleriyle Türk Milletinin tümü tarafından nefretle ve tepkiyle karşılanmış ve bu konuda siyasi, hukuki, askeri ve sosyal alanda gerekli girişimlerde bulunulmuştur.

NATO Savunma Koleji’nde, haritada Türkiye’nin parçalanmış olarak gösterilmesi unutulmamıştır. Füze tehdidi arttığında NATO’dan talep edilen Patriot füzeleriyle ilgili tutum ve daha sonra yine bu konudaki nazlı ve kısıtlı davranışlar da akıllardadır. NATO birçok konuda çifte standart içinde hareket etmektedir.

Bu kötü sicili de dikkate alındığında, aşağılamaya yönelik olay karşısında ne kadar tepki gösterilse azdır. Bu nedenle ortaya konan söylemler ve eylemler desteklenmeli, bu konuda gerektiğinde neler yapabileceğimiz hususundaki kararlılığımız, bizi sıkıştırmaya kalkışanlara gösterilmelidir.

NATO makamları bu konuda özür dilemiş ve ilgililer yapanları görevden uzaklaştırmıştır. Ancak NATO ve ilgili ülkeler hiçbir mazeretin arkasına sığınmadan, sıralı sorumluların ortaya çıkarılması ve yargılanması hususunda gerekli adımları atmalıdır. Türkiye bunun takipçisi olacağını her fırsatta ifade etmektedir. Bir daha böyle bir şeye tevessül edilmemesi için olayın peşi bırakılmamalıdır.

Olayın muhtemel nedenleri

Kabul edilemeyecek bu olayın yarattığı kızgınlık ve buna gösterilen infial, doğal olarak Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

Olayın, güvenlik sorunları karşısında Batı’nın sorumsuzca ve aleyhimizde davranışları karşısında Türkiye’nin inisiyatif alarak hareket etmesinin, Batı tarafından hazmedilememesinden kaynaklandığı, bu nedenle Türkiye’yi gözden düşürmeye ve zayıflatmaya yönelik olduğu düşünülmektedir.

Ancak bunun bireysel bir eylem olduğu üzerinde de durulmaktadır. Nitekim Norveç makamlarınca yapılan araştırmada fail subayın Türkiye bağlantılı bir bölücü çıkması bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.

Başta İsveç’in ve Norveç’in bu nitelikteki birçok insana kucak açtığı bilinmektedir. Bu olayın, Türkiye’nin Batı’yla arasını daha da açmayı, belki de NATO’dan uzaklaştırmayı amaçlayan bölücüler/FETÖ’cüler tarafından, bizim de son dönemde NATO’da oluşturduğumuz boşluktan istifadeyle tezgâhlanmış olabileceği de dikkate alınmalıdır.

NATO’ya devam etmeli mi?

NATO Soğuk Savaş dönemindeki misyonunu tamamlamıştır. Varlığını devam ettirebilmek için yeni misyonlar edinmeye çalışmaktadır. Ancak bilinen en organize bir ittifak olduğu da malumdur. Türkiye’nin bu pakta girmek için zamanında bedeller ödediği, son yıllarda bir çok ülkenin de bedel ödemeden bu ittifaka dahil olduğu düşünülmelidir.

NATO üyesi her ülke eşit haklara sahiptir. Ancak buna sahip çıkmak gerekir.  Siyasi, askeri ve ekonomik açıdan güçlü olmamız halinde her durumda hakkımızı alma ve korumada daha da etkili olabiliriz. Bu nedenle öncelikle bunu sağlamalıyız.

İttifak, 28 ülkenin her biri için konuları müzakere etme, karar alma veya veto etme hakkını tanımaktadır. Kararlar oy birliğiyle alınmaktadır. Bu nedenle dışarıda kalıp seyretmek yerine, içinde bulunup onun yönetimine ortak olmamızın ve arzu etmediğimiz kararları veto etme imkânını elde tutmamızın uygun olacağı değerlendirilmektedir. Bizi bölgede farklı kılanın NATO üyeliğimizden kaynaklandığı da bilinmelidir.

Üye olmamız, Suriye’deki gibi, konu bazında başka müttefiklikler oluşturmamıza, kendi güvenliğimiz için, S-400 gibi, gerekli tedbirleri almamıza ve çıkarlarımızı gözetmemize engel değildir. NATO’ya fazla güvenmeden yönetime ortak olarak menfaatlerimizi korumak, haksızlığa uğradığımızda da, şimdiki gibi, NATO karşıtı söylem ve eylemlerle de gözdağı vermek yararlı olacaktır.

Yeniçağ Gazetesi – 25.11.2017

 

Kas 27

Neden Affetmeliyiz ?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Bizi inciten, bize kötülük yapan insanları, kendimizin fiziksel ve duygusal yönden sağlıklı olması için affetmeliyiz. Affetme alışkanlığını kazanmamız gerekir.
Bize kötülük yapanları affetmediğimiz zaman acımız giderek artar. Her gün daha çok acı çekeriz.
Kin ve intikam peşinde koşmak bize bir şey kazandırmaz. Kin tutmanın faydası sigara içmeye benzer. Uzun vadede zarar, kısa vadede keyif verir.
İntikam tutkumuz içimizi kemiren bir arzuya, delice bir tutkuya dönüşebilir.
Bilimsel araştırmalar kızgın ve dargın insanların, kendiliğinden bağışlayan insanlara göre daha sık kalp krizi geçirdiğini gösteriyor. İçlerinde öfke ve dargınlık barındıran insanlar kendini kaybetmeye daha yatkındır. Ayrıca bu insanlar şiddete karşı eğilimlidirler. Alkol ve ilaç kullanma ihtimalleri daha fazla ve uzun süreli pozitif insan ilişkileri kurmada daha beceriksizdirler ( Edward M. Hallowal , Affetmek Üzerine, İstanbul, 2004, s. 46).
Abraham Lincoln diyor ki: “ Düşmanlarımı, arkadaşlarım yaparak mahvettim.”
Affetmek, kişinin kendi üzerinde çalışmasıdır. Başına gelen tatsız olaydan faydalanarak kendini geliştirmesidir. Affetme alışkanlığı, sağlıklı ilişkileri güçlendirmenin kapasını açar. Affedebilen kişiler, aileleriyle, arkadaşlarıyla, ilgilendikleri gruplarla, kısaca herkesle iyi ilişkiler kurmak için kafa yorarlar. Yani kendi üzerlerinde çalışırlar.
Önemli olan kendi hayatımızı güçlerdirmektir. Kin ve intikam duyguları kimseye bir şey kazandırmaz.
Çocuklarımıza affetmeyi öğretmemiz gerekir. Çünkü çocuklarda intikam alma yeteneği kendiliğinden gelişiyor. Oysa affetme yeteneği kendiliğinden gelişmiyor. Onu ayrıca öğretmemiz şarttır. Affetmeyi öğretmek, fen ve matematik öğretmekten çok daha önemlidir.

Oca 11

Bizmişiz Enayisi Bu Dünyanın!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milletinin doğu da batı da, güney de kuzey de yüzyıllardır yaşadıklarına bakıp ve halen bunlardan bir ders çıkarmadan yaşamanın dayanılmaz ağırlığı içindeyim.

 

Biz Türkler, dünya coğrafyasının her yerinde hatta vatan sathında hep aynı tuzaklara maruz kaldık ve kalmaya da devam ediyoruz. Ancak yaşamımızı da, sanki bunların hiç farkında değilmişiz gibi sürdürüyoruz.

 

Türkler, yüzyıldır niye bir “tehcir” meselesi ile uğraşmaktadır ya da niye “mübadele”ye maruz kalmıştır? Veya Kerkük’e yıllardır sırtımız neden dönüktür? Ahıska ve Kırım meselemiz niçin hiç olamamıştır? gibi soruları saymakla bitiremeyiz! O kadar çok hicran yaramız var ki!

 

Elimde Aydın Özgören‘in yazdığı “Osmanlı’nın Son Döneminde Pontus Rumları” isimli kitap var. Dehşet içinde okuyorum!

Trabzon, Ordu, Giresun, Samsun başta olmak üzere Karadeniz bölgemiz, Pontuslu Rumlar nedeni ile yabancı konsolosların, tüccarların, maden arayanların, seyyah kılığında ajanların cirit attığı bir yermiş… Ruslar gelip Trabzon’u işgal ediyor, Rumlara pasaport dağıtıyor, Fransızlar, İngilizler, Danimarkalılar, Hollandalılar konsolosluk açıyor yağma Hasan’ın böreği gibi Müslüman Türklerin her şeyini sömürmeye başlıyorlar.

 

1869 yılında bölgeye gelen Fransız Deyrolle, şehrin Hrıstiyan bölgesini “…bu civarda hanlar, kervansaraylar ve Fransız-İtalyan oteli ve üçüncü sınıf bir Türk şehrinde hiç beklenmeyecek kadar konforlu Levanten tarzında bir lokanta inşa edilmiştir. Gağur Meydanı’na komşu olan yerlerde tüm konsolosluklar, denizcilik şirketleri ve zengin Ermeni ve Rum tüccarların evleri bulunurdu.” diye anlatıyor. Fakirlik kontenjanı da, Türkler tarafından dolduruluyormuş!

 

Yani Karadeniz Bölgesinin hamalı, uşağı, hizmetkarı ve de kağıt üzerindeki sahibi bizmişiz ama efendileri ise Avrupalılar ve onların koruması altındaki Rum ile Ermenilermiş… Günümüzde en büyük fındık üreticisi Türkiye’nin bu fındığa sahip olamadığı gibi!!!!

 

Yine elimde dehşetle ve takdirle okuduğum bir kitap daha var. O da 1934 yılında kurulan İkinci Umumi Müfettişliğin başına getirilen İbrahim Tali Öngören‘in hazırladığı “Trakya Raporu”…tıpkı basım olan bu raporu alıp mutlaka okumanızı öneririm. Orada acziyetimizin, fakirliğimizin, eğitimsizliğimizin ve bunların getirdiği çaresizliğin fotoğrafının ne kadar net çekildiğini göreceksiniz.

 

Eğer bu gün elimizde kalan Doğu Trakya halen Türk toprağı ise bu İbrahim Tali Öngören gibi devlet adamlarının varlığı ile onları sahiplenen Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyeti kuran kadrolar sebebiyledir. Keza aynı şeyler; Karadeniz Bölgemiz ve bu bölgede yer alan şehirlerimiz içinde geçerlidir.

 

Tehcir, iyi ki yapılmıştırki Türkiye’de nispeten huzurlu yaşıyoruz. Keza “mübadele”de öyle! Avrupalıların, ABD’nin ve Rusya’nın himayesine girerek ülkesine ihanet etmeye başlamış Ermeni ve Rumlarla, Türkiye topraklarında birlikte yaşama imkanımız yoktu.

 

Yine bizi sömürmeye dönük eylemlerde bulunan diğerleri ile de, birlikte olma olasılığımız kalmamıştı. Görüyorsunuz, dünün önemli meselelerinin yerine bugün kendilerini koyarak bölücülük meselesini başımıza peydah edenlerin; geçmişte olanlardan bizim enayiliğimiz dışında başka hiç bir farkları yoktur.

 

Günümüzde Türkiye; sosyal, kültürel, ekonomik ve dış tehditler açısından ağır bunalımlar yaşıyor ve ülkemizde yabancı varlığı kendisini Cumhuriyet öncesi dönemde olduğu gibi kesif bir şekilde yeni işbirlikçilerle hissettiriyor. Yalnız bugün taşeronlar değişmiş vaziyette!

 

Bugünün taşeronları ise etnik özürlüler, Suret-i Haktan gözükenler ile Türk Milletine karşı mankurtlaşmış olanlardır.

 

Bizi dünyanın enayisi yerine konulmaktan kurtaran Atatürk, silah arkadaşları ve Cumhuriyeti kuran kadrolardan milyonlarca kez Allah razı olsun. Bizleri okuyup, görüp, tefekkür eden ve bu gerçekleri haykıran kullarından eylesin.

 

Enayi yerine konulsanızda, sizler enayi değilsiniz…silkinin ve enayi olmadığınızı yine bütün dünyaya ispat edin. Bunu yapacak ruh kudretine fazlası ile sahipsiniz, hadi durmayın o zaman!

Oca 03

İran’da Olanlar

Ruhittin SÖNMEZ

1978’in sonlarında komşumuz İran’da Şah rejimini yıkan kitlesel eylemler başlamıştı. Şah Pehlevi çok güçlü bir liderdi, sokak hareketleriyle devrilemez diye düşünüyorduk. Üniversitedeki İran’dan gelen öğrenci arkadaşlarım “bu defa iş başka, Şah gidecek” demişti. Onlar haklı çıktı.

Gerçekten Şah Pehlevi (16 Ocak 1979’da) ülkesini terk etti, Fransa’da sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni (1 Şubat 1979’da) İran’a döndü.

Ayetullah Humeyni yapılan referandumla İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ve dini lideri olarak seçildi. Ülkede muhalifleri tek tek ortadan kaldırdı. Kadınların başlarını örtmesi zorunlu kılındı. Şeriat yasalarını tekrar uygulamaya koyarak, alkol tüketimini ve içilmesini yasakladı.

İran’da 1979 devriminden bu yana “Şii mezhebinin görüşlerini esas alan” bir İslam Cumhuriyeti rejimi hâkim.

Şimdi “Mollalar rejimi” diye de adlandırılan İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan 39 sene geçti. İran çok ciddi sokak gösterileriyle sarsılıyor. Olaylarda 20 civarında ölen olduğu bildiriliyor.

Eylemler ekonomik sebeplerle başladı. Ama toplumsal muhalefetin fay hatlarında biriken enerjinin açığa çıktığı, derin dip dalgalarının kıyıya vurmaya başladığı izlenimi veriyor. Rejime karşı oluşan toplumsal tepki ülke sathına yayılıyor.

ABD ve İsrail eylemcileri açıkça destekliyor.

Acaba bu defa toplumsal protestolar mevcut rejimi yıkmaya yetecek mi?

Bunu kestirebilmek için İran’ı iyi tanımak gerekiyor. Fakat Türkiye’de aydınlarımızın da en az bildiği ülkelerden biridir komşumuz İran.

******************************

İRAN’I TANIMAK İÇİN

İran’da parlamento var, seçimler yapılıyor, anayasalarında kuvvetler ayrılığı ilkesi kabul edilmiş. Fakat dini lider, Ayetullahlar ve müçtehitler sistemi vesayet altında tutuyor.

Seçimler için başvuru yapan aday adaylarının adaylığına dini bir kurul karar veriyor. Talep edenlerin yaklaşık üçte birine izin veriliyor.

Rejimin görünen yüzünü ilk olarak beş yıl kadar önce bir grup arkadaşımla yaptığımız İran seyahatinde görüp etkilenmiştim.

Havaalanından itibaren ilk gözümüze çarpan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney’in sarıklı, cüppeli ve sakallı fotoğrafları olmuştu. Kurucu dini lider Humeyni ile zamanın dini lideri Hamaney’in resimlerini İran’da resmi ve resmi olmayan birçok mekânda (hatta türbe / Cami içinde bile) görmek mümkündü. Cumhurbaşkanının portresini ise hiç görmemiştik.

***

Beş sene önce yaptığımız İran seyahati sonrasında yazdığım yazılarımdan bazı bölümleri hatırlamanın zamanıdır.

  • 2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında. Başkent Tahran da Türk oranı yüzde 50’nin biraz üzerinde. Yani Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.
  • İran’da 6 adet resmi TV kanalı var. Haberler besmele ve salâvatla başlıyor. Hemen arkasından “Hazreti Ayetullah Hamaney” in mesela kabir ziyaretini anlatan bir haber, takiben de Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la alakalı bir açış haberi devam ediyor.
  • Uydu yayını yasakmış. Hatta cezasının idam olduğu söylendi. Buna rağmen milyonlarca insan uydu yayını izlemekteymiş. İnternette de birçok yasak söz konusu. Mesela Google ve Faceboook yasak. Hatta Türkiye gazetelerinin internet sitelerine de erişemedik. Facebook yasak ve bir yıl hapis cezası söz konusu olmasına rağmen İran’da 22 milyon Facebook kullanıcısı varmış.
  • Türkiye’ye yerleştirilen Patriot’ları vurabilecek füzeler yapılmış, Ay’a bir maymun gönderilerek sağ salim dönüşü sağlanmış, nükleer alanında başarı neticeler alınmış. Buna karşılık ABD’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ambargo sebebiyle ilaç ve gıda sıkıntısı çekilmekte. Bir tavukçu dükkânının önünde 70-80 kişilik bir kuyruk olduğunu gördük. Ambargodan sonra benzin fiyatları dört katına çıkmış, ancak litresi 60 kuruş olan fiyat bize göre hala çok çok ucuz.
  • İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim verildiğini öğrendik. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylendi. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değilmiş. (Nitekim İran bilimsel yayın bakımından Türkiye’yi geçmiş durumdadır.)
  • Şehir duvarlarında bazı sloganların yazıldığı, duvarların çoğunda yazılmış sloganların kazındığı veya boyayla örtüldüğü görülüyor. Bu sloganlar rejim muhalifi gençler tarafından yazılırmış, devlet çok kısa zamanda yazıları yok edermiş. Ciddi cezaları olmasına rağmen devlet bu slogan yazma eylemlerine mani olamamış.
  • Molla rejiminden çok rahatsız olan ve daha fazla özgürlük isteyen gençlerden bir kısmı İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlar. “Sizin anladığınız İslam’ı yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlarmış.

************************************

CUMHURBAŞKANI İLE MOLLALARIN TAVRI FARKLI

İran’ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani nispeten ılımlı bir devlet adamı. Zaten iktidara “itidal” sloganıyla gelmişti. Ambargonun kötü tesirlerinden kurtulmak için Obama yönetimindeki ABD ile anlaşarak İran’ın nükleer çalışmalarını sınırlandırmıştı.

Gösteriler henüz başlamadan Ruhaniartık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanmayacağını ve mahkemeye verilmeyeceğini” duyurmuştu. Dini lider Hamaney ve mollaları bu karara itiraz ettiler.

Son olaylar başlayınca ılımlı Cumhurbaşkanı Ruhani “İran halkının protesto hakkı vardır. Ancak vandallığa, şiddete izin veremeyiz” dedi.

Ruhani’nin kontrolündeki devlet televizyonu ve haber ajansı protesto gösterilerini vermeye devam ederken, Hamaney kontrolündeki İslami İrşad Bakanlığı twitter ve sosyal medyayı yasakladı.

İran halkının demokrasi ve ekonomik talepleriyle başlayan kitlesel hareketlerin nereye gideceği, ılımlı Ruhani ile teokratik vesayet makamı radikal mollalar arasındaki bu tavır farkına göre belli olacak.

Düdüklü tencerede yükselen basıncın tencereyi patlatması için henüz erken olabilir. Ama gerekli tedbirler alınarak, basınç kontrollü bir şekilde boşaltılamazsa patlama kaçınılmaz gözüküyor.

 

Ara 25

Gurur ve Komplo Teorileri!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayatta hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inananlardanım. Bu sebeple etrafıma “ne olup gidiyor” diye hep dikkatli bakarım.

 

Görevini tamamlayıp ülkesine dönen son İngiliz Büyükelçi Richard Moore, gitmeden önce FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın programına sefire hanımla birlikte katılıp bir söyleşi yaptı ve Türkler’de gördüğü en önemli handikapların “fazla gururlu olmaları ile komplo teorilerine düşkünlük” olarak açıkladı.

 

Yani keşke fazla gururlu ve komplo teorilerine düşkün olmasaydınız demeye getirdi! Ya da ben söylenilenleri, böyle okudum.

 

Şöyle bir düşündüm iyi ki, gururluyuz da ve işin perde arkasında ne var diye çok şüpheliyiz de, binlerce yıldır milli varlığımız ile devlet yapımızı koruyoruz dedim.

 

İngiliz Büyükelçi aslında bize “İngiliz Kurnazlığı” ile bu sizi var eden güzel ve önemli hasletlerinizi terk edin de, sizi kolay yutalım demek istiyor ama ne yapalım ki, ben ve bana benzer birileri de bunu gurur yaparak ve bir komplo teorisi üreterek yemiyor…

 

Son günlerde gazeteci Murat Yetkin’in “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” adlı eseri neşredildi. En azından onun yazdıkları ile pek çok komplo teorisinin aslında gerçek olduğunu ve nerelerde hazırlandığını bir kez daha öğrenmek fırsatımız oldu.

 

Aslında Erol Mütercimler’in de, komplo teorilerine ilişkin yazdıklarını belirtmek isterim.

 

Murat Yetkin; ‘Komplo teorisi’ olduğu söylenerek müstehzi bir gülüşle bir kenara itilen bazı gelişmelerin arkasında gerçekten de, bir yada birden fazla komplonun bulunabileceği gerçeğini, o komploları kuran kişilerin, kuruluşların isimleriyle, tarih örgüleri içinde bulabileceksiniz.” diyor.

 

Murat Yetkin, bunları 2017’de yazmış. Dönelim 1970’li yılların gençlik hareketi önderlerinden ve CHP Milletvekilliği de yapmış olan Süleyman Genç’in 1978’de “Bıçağın Sırtındaki Türkiye” kitabında yazdıklarına yani 40 yıl öncesine; “D.Vise ve B. Ross; CIA’yı şöyle tanımlamaktadır. Bugün ABD’de iki hükümet var; biri görünen diğeri görünmeyen. Birinci hükümet, yurttaşların gazetelerden, çocukların yurttaşlık bilgisi kitaplarından öğrendikleri hükümettir. İkincisi ise soğuk savaşta ABD’nin politikasını yürüten, birbiri içine geçmiş, gizli mekanizmadır. Bu ikincisi istihbarat toplar, casusluk yapar ve bütün dünyada gizli hareketler planlar ve bu planları uygular.”

 

Yine farklı bir kaynağa bakacak olursak Mehmet Bilgin kaleme aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” adlı kitabında “… ‘Doksanüç Harbi’ olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı aslında Osmanlı’ya karşı İngiltere ve Rusya’nın önceden tasarlamış olduğunu, Osmanlı’nın savaş sonucu Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da toprak kaybederken, İngilizlerin hiç kurşun atmadan Osmanlı’dan Kıbrıs’ı aldığını gördük. Önceden planlanmış bu işbirliğinin temelinde Kafkasya Petrollerinin işletilmesi ve Avrupa’ya sevk edilmesi olduğuna…” şüphe yok demektedir.

 

Bu kere aynı Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere’nin çağrısı ile 1959 yılında garantör ülke yapılmıştır. Demek İngiliz politikaları dün aldığını bir müddet sonra iade eden ve bizler tarafından bir türlü anlaşılamayan bir hüviyete sahiptir.

 

Yine elimde 52 yıl önce Selahattin Salışık tarafından yazılmış bulunan “Türk Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik’i Eterya” adlı kitap var. Orada da, İngiltere’nin; Yunanistan’ın kuruluşu, Türk topraklarının işgali ve Ege’deki adaların kaybındaki rolü belgelere dayanılarak anlatılmış . Ve Türk-Yunan sorunlarının bugünde Türkiye’nin aleyhine aynen sürdüğünü görmek oldukça düşündürücü…

 

İngiltere, verdiğimiz bir kaç örnekte bile hep baş rolde! Sayın Büyükelçi isterse, Avam Kamarası’nda alenen Türklük aleyhine yapılan konuşmaları da burada sayabiliriz. Yani komplo teorilerine bile gerek yok!

 

Hem daha 2006 yılında John Perkins tarafından yayımlanan ve adeta Türkiye’deki ekonomik gelişmelere ve krizlere de ışık tutan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”na gelemedik…

 

Peki Richard Moore, kendisi de doğru olmadığını bilmesine rağmen niye böyle konuşmuştur? Onunda cevabını Prof. Dr. Ümit Özdağ “Algı Yönetimi” adlı kitabında veriyor; “Algı yönetiminin en kısa tanımı, hedef insan veya toplumu, hedef alanın istediği şekliyle düşünmeye ikna etmek için etkilemektir… Algı yönetiminin amacı; insanların en güçlü organları olan beyinlerine nüfuz ederek onların dış dünyayı ‘istenilen şekilde’ algılamalarını ve böylece yargılarının da istenilen şekilde yönlenmesini sağlamaktır.”

 

Bilmem anlatabildim mi, Sayın Beşiktaşlı (!) Richard Moore?

 

Sizi bilmem ama ben, Türklük gurur ve şuuru içinde yaşamaktan, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olmaktan ayrıca da her şeyin arkasında bir bit yeniği aramaktan pek mutluyum. Size de şiddetle tavsiye ederim!

Ara 14

Tek Dil Olmadan Tek Devlet ve Millet Olmaz

Dr. Sakin ÖNER

Milli dil, milli kimliği kazandıran ve milli birliği sağlayan en önemli unsurdur. Bunun için resmi dil tekdir, tek olmalıdır. Bu gerçeği gören ilk devlet adamı olan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 tarihinde bir ferman yayınlayarak, o tarihten sonra bütün resmi ve özel mekanlarda Türkçeden başka dilin kullanılmasını yasaklamıştır. 13 Mayıs tarihi, 1960 yılından bu yana, dilimize sahip çıkma şuurumuzun güçlenmesine katkıda bulunması dileğiyle Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

 

Milli dil, bir egemenlik ve bağımsızlık göstergesidir. Eğitimin dili, milli birlik ve beraberliği sağlamak ve koruyabilmek için, resmi dilimiz olan Türkçe olmalıdır. Eğitim dili, birden fazla olursa, milli birliğimiz tehlikeye girer. Bu sebeple Anayasanın değiştirilemez maddeleri arasındaki “Türk milletinin resmi dili Türkçedir” maddesi, tartışmaya açılmamalıdır.

Son yıllarda bölücü terör örgütleri ile onların siyasi ve sivil uzantılarının, “Anadilde eğitim” söylemiyle “Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabulü” dayatmaları, bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza yapılan bir saldırıdır. Türk milletine ait olan egemenlik hakkı, kimse ile paylaşılamaz. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi “Türkçe bizim ses bayrağımızdır.”

Son yıllarda kullanılan bir dörtleme var: “Tek devlet / Tek millet / Tek vatan / Tek bayrak”. Fakat Ziya Gökalp “Lisan” şiirinde diyor ki: “Türklüğün vicdanı bir / Dini bir, vatanı bir / Fakat hepsi ayrılır / Olmazsa lisanı bir”. 1990’lı yılların başında çöken Sovyet İmparatorluğu’ndan sonra ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerini yetmiş yıl ayakta tutan “dil ve din” olmuştur. Bu yüzden bu dörtlemeye mutlaka “Tek dil” söylemi de eklenmelidir. Bu yüzden Yahya Kemal Beyatlı:Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Vatanın gövde ve ruhu Türkçedir. Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” demiştir.

Milletimizin geçirdiği tarihi süreçte dilimize girmiş, Türkçeleşmiş kelimelerin ve kavramların atılması dilimizi yoksullaştırır. Esas olan milletimizin bütününün anladığı, “yaşayan Türkçe”nin kullanılmasıdır. Bu yüzden, Türkçe, özellikleri  yaşatılmalıdır. Ortak dilimiz olan Türkçenin öğretimine önem verilmeli, dilimizin yabancılaştırılmasına kesinlikle karşı çıkılmalıdır.

Küreselleşen dünyada çocuklarımızın, bilim ve teknolojideki gelişmeleri takip edebilmeleri, dünya ile iletişim kurabilmeleri ve iş yapabilmeleri için, uluslararası   geçerliliği olan  bir veya birkaç  yabancı   dili öğrenmeleri gerekir. Bu yüzden, yabancı dil öğretimini sonuna kadar destekliyoruz. Fakat, yabancı dille eğitime karşıyız. Çünkü, bu dilimizin bilim yapmak için yetersiz olduğunu kabullenmektir. Ayrıca, dilimizin yeni bilimsel ve teknolojik kavram ve terimleri üretme yeteneğini engellemektir.

Atatürk ““Türk dili zengin bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Türk dili dünyada en güzel dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve yükseltmek için çalışır” diyerek Türkçenin zenginliğini ve yükseltilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Alman dil bilgini ve filozof Max Müller, “Türk dilini incelerken, insan zekâsının dilinde başardığı büyük mucizeyi görürüz.” der. Bu vesileyle “Türkçenin matematikçilerin dili ve bilim dili olduğunu” söyleyen ve bozulmadan yaşatılması konusunda büyük mücadele veren  yakın bir tarihte kaybettiğimiz Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu saygı ve rahmetle anıyoruz.

Son yıllarda Türkçenin çeşitli yabancı dillerin etkisiyle bozulmakta olduğunu görmekteyiz. Son yıllarda Türk dilinin yazımı ve telaffuzu konusunda büyük bir yozlaşma yaşanmaktadır. Bazı işyerlerinin tabelalarında Türkçe kelimelerin bile bozularak yabancı dillerin kelimesi gibi kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca, yabancı markaların isimleri dışında, yerli firmalara isim verilirken de, yabancı dillerden gelen kelimeler kullanılmaktadır. Bu gelişmeler, dilimizin geleceği bakımından son derece sakıncalıdır.

Türkçemizin bozulması ve yozlaşmasını önlemek için, dillerinin korunması konusunda hassas olan Fransızlar ve Macarlar gibi, bizim de en kısa zamanda, dilimizi koruma altına alacak “TÜRK DİLİNİ KORUMA YASASI” adıyla bir yasa çıkarılmalıdır. Bu konuda görev, öncelikle kendini Türk milliyetçi olarak tanımlayan parlamenterlere düşer.

 

Ara 25

Sivillere Darbe ve Terör Önleme Görevi

Ruhittin SÖNMEZ

Son çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede çok dikkat çekici bir madde yer alıyor.

Bu KHK’da 8 Kasım 2016’da çıkarılan 6755 sayılı kanunun 37. Maddesine bir ek yapıldı. Bu ekle daha önce resmi görevlilere getirilen yargı zırhı SİVİLLERİ de kapsadı.

8 Kasım 2016 tarihli, 6755 sayılı kanunun 37. maddesinde, “15 Temmuz darbe teşebbüsü ve devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasında yer alan resmi görevliler hakkında hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluk doğmayacağına” dair bir düzenleme yapılmıştı.

Daha önceki, resmi görevlilere getirilen yargı zırhı 1982 Anayasasının Geçici 15. Maddesini hatırlatıyordu:

GEÇİCİ 15. MADDE: “2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmalarından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.”

Bu madde sebebiyle 1980 darbecileri uzun süre yargılan(a)madı. 2010 referandumu ile bu Geçici 15. Madde kaldırıldı. Soruşturma yapıldı, dava açıldı, Evren ve Şahinkaya darbe suçundan mahkûm edildi.

Yeni yapılan ekten önceki haliyle, 15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrası çıkarılan kanun ile 12 Eylül Darbesi sonrası kabul edilen 1982 Anayasası’nın Geçici 15. Maddesi benzerlik taşıyordu.

Her iki halde de devleti yönetenler ülkenin içinde bulunduğu ağır şartları dikkate alarak, “olağanüstü tedbirler” almak durumunda kaldıklarını beyan ediyordu. Yargı zırhı getiren düzenlemeler “insan hak ve hürriyetlerini kısıtlayan ve hatta kaldıran” bu tedbir kararlarını alan ve uygulayan resmi görevlilerin “ülkenin beka problemi” ortadan kalktıktan sonra suçlu olarak tanımlanmaması için getirilmişti.

Ülkenin olağanüstü tehditlerle karşılaştığı durumlarda güvenlik / özgürlük dengesi güvenlik yönüne doğru bozulur. Böyle durumlarda normal demokratik hukuk devleti ilke ve kurallarından uzaklaşmak zorunda kalan resmi görevlileri korumak amaçlı yasal düzenlemeler yapılması anlaşılabilir bir durumdur.

Ancak devlet olmanın vasfı, darbe ve terörle mücadele dâhil, her türlü davranışının hukuk kapsamında olmasıdır.

Darbe ve terörle mücadelede bile, resmi görevli de olsalar, kimse suç teşkil eden eylemler yapamaz. Yaparsa cezalandırılır.

Bu düzenleme yürürlükte kaldığı sürece 15 Temmuz 2016 sonrası resmi görevde olanlar suç işlemiş olsalar dahi cezalandırılamayacak.

Fakat yıllar sonra, nasıl ki 1982 A.Y. Geçici 15. Madde kaldırılarak Kenan Evren ve arkadaşları yargılandı ise, bu KHK ileride hukuka ve anayasaya aykırı bulunup kaldırılabilir. Suç işlemiş olanlar varsa cezalandırılabilir.

******************************

HUKUK DEVLETİNDE OLMAZ

Yeni çıkarılan 696 sayılı KHK ile 15 Temmuz’la ilgili yargılanamazlık sivilleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Darbe girişimini ve bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden sivil kişiler hakkında, resmi sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, hiçbir idari, mali veya cezai işlem yapılamayacak.

Bu madde hukuk devleti açısından kabul edilemez. Demokrasimiz açısından da tehlikeli bir özellik arz etmektedir.

İktidar şu eleştirileri dikkate alarak düzenlemeyi gözden geçirmelidir:

“Halka eylem bastırma, kolluk gücü sergileme görevi yüklenmiş” olması hukuk devleti olma iddiasında olan bir devlette kabul edilemez. Hukuk devletinde bir ceza verilecekse onu devlet verir.

Bu düzenleme ile vatandaşa “bir eylemin niteliğini belirleme, müdahale etme yetkisi ve cezasızlık” getirilmektedir.

Sivillerin bir eyleme müdahalesinde olayla alakası olmayan kişiler de zarar görürse bu sorumluluğun kime yükleneceği belirsizdir.

Nitekim 15 Temmuz gecesi, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde gerçekleşen linç olayları ya da başka olayları kapsamaktadır. O gece Boğaz Köprüsünde linç edilenler darbe ile alakası olmayan askeri öğrencilerdi.

Düzenleme sivil linç eylemini meşru kılmak riski taşımaktadır.

“Diğer terör olayları” kavramı da son derece tehlikelidir. Bu düzenleme ile sivil vatandaşlar “terörü destekliyorlar, terörle ilgili slogan atıyorlar” diyerek eylemlere saldırabilecektir.

*********************************

ARIBOĞAN VE AKŞENER’İN UYARILARI

Son KHK ile ‘terör olaylarını önleyen sivillere yargı muafiyeti’ getirilmesi kötüye kullanıma son derece açık ve tehlikeli bir karar. Güvenlik ve asayişi sağlama görevi devletin tekelinden çıktığı andan itibaren ‘devlet’ aygıtının gerekliliği/yeterliliği tartışmaya açılır. (Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan)

Yeni KHK ile sivillere darbe kalkışması isnadıyla silah kullanma hakkı verilmesi ülkeyi bir iç savaşa çekmek olur. Son derece kritik bir yasayı, iktidarın Meclis’te açık ara çoğunluğa sahip olmasına rağmen, parlamentodan kaçarak KHK ile yapmasının çok vahim sonuçları olabilir. (İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener)

*********************************

KHK İLE YÜKSEK YARGININ DÜZENLENMESİ

696 sayılı son KHK ile Yargıtay ve Danıştay’da yeni düzenlemeler yapıldı.

“Bu düzenlemeyle Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 yeni üye atanıyor. Hukuk ve Ceza Genel Kurulu üyeleri sabitleniyor. Yürütme organı açıkça yargıyı yeniden dizayn ediyor.”

Böylece “hem Yargıtay ve Danıştay seçimlerinde iktidar lehine oy nisabı oluşturmak, hem de Hukuk ve Ceza Genel Kurulu kararlarına etki edebilme yolunu açılmaktadır.”

Kanun Hükmünde Kararname ile yüksek yargının tanzim edilmesi KHK çıkarma yetkisinin kötüye kullanılmasıdır.

Aynı KHK’de diğer bir düzenleme ile bütçesi olağanüstü artırılan Savunma Sanayi Müsteşarlığı Savunma Bakanlığından alınarak Cumhurbaşkanlığına bağlandı.

Bunlar kanun ile yapılması gereken düzenlemelerdir. Devleti KHK’lar ile yönetmek, olağanüstü yöntemleri kullanmaya devam etmek muhalefetin “sivil darbe” iddialarını haklı kılmaya yarar.

Oysaki dünyadaki saygınlığımız ve ekonomimizin sağlığı ülkemizin demokratik hukuk devleti görüntüsü vermesine bağlıdır.

Kas 27

Beka Dedikleri Şey!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Uzun süredir birilerinin ağzında sakız olmuş bir “beka” sözcüğü var. Nedir bu beka kelimesinin anlamı diye bakınca; “kalıcılık, ölümsüzlük, ölmezlik, devamlılık, evvelki hal üzerine kalma, daim ve sabit kalma”yı görüyorsunuz.

 

Türk Milleti için devlet ve millet varlığının, ölümsüz olması bir ideal ve hedef olarak daima halkın önüne konmuştur. Bu sebeple Türk Milletinin her ferdi kendi yaşamını önemsediği kadar milletin ve devletin varlığını da önemser. Hatta devletin ve milletin kalıcılığı bir çoğumuzda her şeyin önünde yer alır.

 

“Devlet-i Ebed Müddet” kavramı bu anlayışın bir dışa vurumudur. Ya da halk arasında çok sık kullanılan “ya devlet başa ya kuzgun leşe” deyimi, devlet ve millet varlığının ne kadar önemli olduğunu anlatır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

 

Yarım asrı geçen ömrüm süresince, en çok duyduğum sözcüklerden biri bu “beka” kelimesidir. Okulda, camide, kışlada, siyasette, çarşıda, kahvede herkesin ağzında adeta sakız olmuştur.

 

Onca siyasetçi, asker ve bürokrat gördüm hep “beka” deyip durdular!

 

İnsan ister istemez soruyor ve sorguluyor; bu beka sorunu kıyamete kadar mı, sürecek diye?

 

Dış dünyada herkesin düşman, içeride hainin dolu olduğunu, beceriksizler ve kifayetsizlerin etkili bulunduğunu anladık ama Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “hırsızın hiç mi, suçu yok?” misali, bunu diyenlerin ve gerekli tedbirleri al(a)mayanların bir sorumluluğu yok mu?

 

Kimse çıkıp demiyor ki; bu beka sorununun oluşmasında kimin veya kimlerin payı var? Yoksa “beka” topunu oraya buraya atmanın kimseye ve özellikle de “beka sorunu”nun ortadan kalkışına hiç bir faydası yok.

 

Biz ömrümüz boyunca “beka sorunu” ile yaşadık. Doğrudur, dünyevi şartlar nedeni ile kendiliğinden doğan bir beka sorunumuz vardır. Ancak bunu hafifletmek veya ağırlaştırmak bizlerin elindedir.

 

Eğer bugün bekamızı tehdit eden sorunlarımız ağırlaşmışsa, bunun altında bizi yönetenlerin vizyonsuzluğu, misyonsuzluğu, yanar döner söylemleri, politika bilmezliği, şuursuzluğu ve hatta ihanete uzanan davranışları vardır.

 

Benim gibi binlerce insan, Türkiye’yi beka sorununa iten uygulamalar hakkında yıllardır yazarak, çizerek, anlatarak uyarılar yapıyor. Bunları dinlemeyenlerin bugün kalkıp “beka” diye sızlanmaları hiç inandırıcı değildir.

 

Yapamıyorsunuz, yönetemiyorsunuz yada yapmak istemiyorsunuz ama “yumurta kapıya gelince” dönüp saf ve temiz insanlara “beka” diye sızlanıp, ağlıyorsunuz…

 

Türkiye’nin bugün ağır bir “beka” sorunu vardır ama bizim bu noktaya gelmemize sebep olanlarda vardır. Onlar kendi “beka”larını Türkiye’nin bekası olarak görür hale gelmişlerdir. Bizi onların şahsi bekaları ilgilendirmez. Biz devletin ve milletin bekasına bakarız. Onların kendi bekalarını kurtarmak için koskoca bir devletin ve milletin bekasını tehlikeye atmalarına ne gönlümüz ne de vicdanımız el verir.

 

Türk insanı, yıllardır bu konuda aldatılmakta ve kandırılmaktadır. “Devletin ve milletin bekası tehlikededir” diyenlerin bu memlekete neler yaptıklarına, koltuklarına yapıştıklarına ve nasıl zenginleştiklerine bir bakın, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

 

Onun için gelin bu “beka istismarcıları”ndan kurtulalım! Türk Miletinin, devletinin ve kendisinin bekasını koruyacak gücü ve kudreti vardır. Yeter ki; milletin ve devletin bekasını tehlikeye sokanların gerçek yüzünü görelim ve anlayalım…

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar