x

AYDINLAR OCAKLARI 47. BÜYÜK ŞURASI 26-28 EKİMDE MALATYA'DA YAPILACAK 

                Haziran ayında yapılacakken seçimler nedeniyle ertelenen Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası 26-28 Ekim tarihleri arasında Malatya'da yapılacak. 
                Şura 26 Ekim Cuma günü saat 14.30'da Malatya Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz'ın açılış konuşması ile başlayacak. Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal'ın genel değerlendirme konuşmasından sonra "Dünya Siyasetinde Yeni Dini Hareketler" konulu açık oturum yapılacak. Akşam yemeğinden sonra saat 20.00'de Ocak Başkanları İstişare Toplantısı yapılacak. 
                27 Ekim Cumartesi günü saat 09.30-12.00 arasında yapılacak 1. Oturumda Türkiye ve dünya gündemindeki konularla ilgili tebliğler sunulacak. Öğle yemeğinden sonra Battalgazi gezisi ve Şehitlik ziyareti yapılacak. Saat 16.00-18.30 arasında yapılacak 2. Oturumda tebliğlerin sunumuna devam edilecek. Akşam da bir konser verilecek. 
                Şura 28 Ekim Pazar günü saat 10.00'da Şura Sonuç Bildirisinin okunması ile sona erecek.
Şurada sunulacak tebliğler Malatya Aydınlar Ocağı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz'a gönderilecektir. Tebliğlerin sunumunun 15'er dakikayı geçmemesi gerekmektedir.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 13

Ortadoğu’da Verilen Milli Mücadele

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Zeytindalı Harekatı’nın öncesinde ve günümüzde olup bitenleri takip ettikçe ABD Başkanı Johnson’un Kıbrıs’a yaptığımız yasal müdahaleye karşı çıkışı ve dönemin Başbakanı rahmetli İsmet İnönü’ye yazdığı malum mektup akla geliyor. Bu mektupla Türkiye diplomatik saygı hudutları aşılarak tehdit edilmiş ve ardından ülkemize Amerikan ambargosu uygulanmıştı.

Bugün de sözde müttefikimiz ABD’nin milletlerarası hukuku çiğneyen davranışları ve kendi yarattığı IŞİD’e (DEAŞ) karşı sözde mücadele eden YPG ve PYD ile çirkin ittifakı açıkça ortaya çıkmıştır. PKK’dan farkı olmayan bu örgütler ile bir NATO üyesi olan Türkiye kuşatılmaya çalışılmaktadır. Amaç Büyük Ortadoğu Projesini işletmek, Ortadoğu’da sınırları değiştirmek ve istikrarı iyice bozmaktır. Ortadoğu Balkanlaştırılmaktadır. Suriye ve Irak federal bir bölünmüşlük ortamına sürüklenecektir. Türkiye’ye bu teklif edilememektedir. Eğer 15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve darbe teşebbüsü başarılı olabilseydi; yerli işbirlikçileri ile Türkiye de federal yapıya zorlanacaktı. Terörle mücadele iyice yerini müzakere ve sözde barış sürecine bırakacaktı. Maalesef ülkemizin bu tehlikeli yolda epey mesafe aldığı da bir gerçektir. Kozmik odalara girilmiş, FETÖ terör örgütü her alanda destek bulmuş, kadrolaşmış ve ABD güdümünde Devleti ele geçirme yoluna koyulmuştu. Akiller heyeti ülkede ikna turlarına çıkmış, barış ve açılım sürecini anlatıyorlardı. Ancak kendilerine soru sormak da yasaktı. Milli ve yerli tezlerle adeta mücadele ediliyordu. Milli kimlik tartışmaları açılmıştı. Bu asıl terörün kendisiydi. Etniklik konusunda cehaletimiz ortaya çıkıyor; milliyet, milli kimlik ve etniklik birbirine rakip zannediliyordu. Milli güvenlik ile ilgili politikalar ütopya halini alan özgürlükçülüğün gerisine düşüyordu.

15 Temmuz ve sonrası olup bitenler, Zeytindalı Harekatı sonrasında siyasilerimizin hiç de yakışık almayacak beyan ve tartışmaları pek uymasa da Balkan Bozgunu faciasını bize hatırlatmaktadır. Her nekadar Yenikapı ruhu hala büyük çoğunlukla sürmekte ise de; milli ittifakları zedeleyici siyasi rant hesapları yine görülmüştür. Bir tabipler birliğinin sözde savaşa karşı çıkıcı, sözde barışçı ama yıpratıcı açıklaması üzücü olmuştur. Ancak sürpriz de değildir.

Harekat milletlerarası hukuka uygun bir meşru müdafaa idi. Türkiye’nin beka sorunu vardı ve müdahalede de geç kalınmıştı. ABD Türkiye’yi terör konusunda Çekiç Gücün Bölgeye yerleştirilmesinden beri oyalamıştır. Diğer taraftan, hayali bir AB üyeliği yolunda terörle barışın demokratikleşme diye yutturulması bize çok zaman kaybettirmiştir. Keşke Türkiye çeşitli oyalamalara fırsat vermeyip Orgeneral Necdet Özel’in ve Genel Kurmayın taleplerine kulak verip bölgeye kısmi bir harekata girişebilseydi. Bizi oyalayanlar sadece ABD değil; diğer bazı Batılı sözde dost ülkelerdi. Bunlar terör örgütlerine mazgallar, tüneller, sığınaklar inşa etmekle kalmayıp her türlü silah ve malzemeyi de vermişlerdi. Yani kendileri adına aslında bir vekalet savaşını hazırlamışlardı. Bu dönemde biz de kanlı terörle barışma yanlışına düşerek mücadele yerine daha çok müzakereyi seçmiştik. Valilerin askere ancak izinle harekat imkanı verdiği ve harekatı geciktirdiği günleri unutmadık. Bu ülkede “ben de dağa çıkardım” diyebilen sözde devlet adamları görmüştük. Bugün bu karmaşadan nispeten uzaklaştık. Milli ve yerli tezlere, milliyetçi bakış tarzına nispeten kavuştuk. Bütün dünyanın yaptığı gibi… Eğer bir ülkenin geleceği büyük bir tehlike ile karşı karşıya ise mücadeleyi ve savaşı bir cinayet ve yanlış olarak kabul edemeyiz. Türkiye Suriye ve Irak’ın potasına sokularak İran’la birlikte federal bir yapıya zorlanmaktadır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de Ankara, Bağdat veya Şamlaştırılamayacaktır. Sosyal dokusu buna da müsait değildir. Milli Mücadele ile milli ve üniter bir devlet olarak kurulmuştur. İzinle bağımsızlığını sağlamamıştır.

Fırat Kalkanı Harekatı ile Türkiye Ortadoğu’da ABD tezgahı olan oyunu bozmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı kumpasları çoğu demokrasi ile yönetilmeyen ve laik bir yapıda da olmayan ülkeleri iç çatışmaya sokmuştur. Bir etnik gurubun veya mezhebin diğerleriyle birlikte yaşaması değil; birinin diğerine mutlaka üstünlük sağlaması körüklenmiştir. Bu plan bazı denemelere rağmen, Türkiye’ye uygulanamamıştır.

Bugün de milli menfaatleri icabı emperyal güçlere karşı birlikte olması gereken Bölge ülkeleri birbirine karşıdır. Hiçbir ülke diğerlerini kendinden bir adım bile ileri geçirmeme gayretindedir.

Suriye rejimine haklı olarak muhalif olan ve topraklarını savunan ÖSO ile harekat bazılarınca yadırganmıştır. Oysa, ÖSO içinde Türkiye’ye bağlılık ve sevgi içinde bulunan unsurlar vardır. Kanlı terör örgütlerinde ise gayrimüslim, paralı asker ve Süryani bolluğu vardır. Türkiye’ye sürekli Esad ile doğrudan görüşmeyi teklif edenler, harekatta bizi yalnızlaştırma amacı mı gütmektedirler? Aslında değişik ve uygun yollarla, vasıtalı şekilde Suriye rejimiyle görüşmenin olmadığı da ileri sürülemez. Silahlı mücadele ile diplomasi çoğu kere birlikte yürütülebilir.

Türkiye’nin sınırlarını ve ülke bütünlüğünü korumak için çaba göstermesi gereken NATO müttefikimiz ABD, NATO sınırlarını bırakın korumayı, Türkiye ile dolaylı bir savaşa girmiştir. Kiralık terör örgütlerinin patronluğunu yapmaktadır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Türkiye NATO dışına çıkarak kimseyi sevindirmemeli, Yunanistan dahil birçok ülkenin elini ve pazarlık gücünü güçlendirmemelidir. NATO’da kalarak, bazı olumsuzluklara rağmen, mücadele sürdürülebilir. Türkiye Batı dünyası ve Doğu komşuları ile ilişkilerinde milli menfaatlerini ençoklaştırabilmek için; iki tarafa da dengeli ve ölçülü yaklaşmalıdır. NATO’dan çıkmak veya başka bir yere girerek maceraya atılmak bir AVM’den çıkıp diğerine gitmek olamaz. Konu bu kadar basit değildir.

Yakın geçmişte bir Dışişleri Bakanımız bölge barışı için Esad ile görüşmeye gider. Görüşmeden sonra Esad’a toplantıyla ilgili soru yöneltilir ve Bakanımızın teklifi sorulur. Esad’ın verdiği cevap ilgi çekicidir: “… misafir bakanın tekliflerini ABD Büyükelçisi de yapmıştı” der. Aracı olduğunuz dönemlerde bile kendi milli ve yerli tezlerinizi savunmanız ve teklif etmeniz gerekirdi.

Aşırı iddialı ve ülkeyi bağlayıcı, suçlayıcı konuşmalar Türkiye aleyhtarı havayı körüklediği unutulmamalıdır. İç politika ile dış politika bir ezogelin çorbası haline sokulmamalıdır. Mezhepler üstü kalma geleneğimiz kesinlikle sürdürülmelidir. Son on yıldır desteklenerek görevler verilen ve sözde Türkiye’nin dışarıda da propagandasını yapan FETÖ’cüler şimdi Türkiye aleyhine ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yabancıların muhatabı bunlardı; onun için bugün yine bunlarla temas kuran yabancılar ülkemizi suçlama yarışına girmişlerdir. ABD güdümlü FETÖ’yü devlette ve değişik alanlarda egemen kılma tarihi bir yanlış idi. Diğer taraftan, Ayn-el Arab’a (Kobani’ye) sınırlarımızdan geçirilen, yedirip içirdiğimiz ve başarı dilediğimiz silahlı peşmerge sürüleri bugün bizimle çatışmaktadır.

Bütün bazı olumsuzluklara rağmen, Türk Milleti büyük çoğunlukla Devletinin, askerinin ve yönetenlerinin yanındadır. Birlik ve beraberlik mesajları vermektedir. Bu mukaddes davada ve Türkiye’nin var olma mücadelesinde hayatını vermekten çekinmeyen düğüne gider gibi vatan savunmasına koşan, Türk Milletinin aziz evlatları olan şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimize şifalar temenni ediyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Ne mutlu Türküm diyene…

Şub 09

Eğitime Bakış Açıları

Cafer GENÇ

Şubat tatili, “dinlenme” ve “değerlendirme” olarak yerine getirildiğine göre, eğitime bakış açılarımızı ortaya koyarak gündemimizdeki eğitim konularını değerlendirmiş olalım. Eğitim sistemimiz, sınavlara ve alınan notlara bağlı bir “Ölçme ve Değerlendirme” ile başarıyı tespit etmektedir. Bunun sağlıklı olup olmadığını tartışmak gerekir.

Eğitim sistemine MEB’in, okul yöneticilerinin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin bakış açıları vardır ve farklıdır. Farklılıklar üzerinde durarak bugün Milli Eğitimimizin, okul yöneticilerimizin ve öğretmenlerimizin bakış açılarını, yarın da, öğrencilerimize ve velilerimize önemli eğitim tavsiyelerinde bulunalım.

MİLLİ EĞİTİMİN BAKIŞ AÇISI:

MEB’imiz, devletin resmi bir kurumu olduğu için eğitime, kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde yaklaşmak zorundadır. Mevzuatta yeri olmayan uygulamalar, sorunların ve sıkıntıların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu yanlışlar basın, kamuoyu, sendikalar, köşe yazarları, eğitim otoriteleri tarafından dile getirilmektedir. Eğitimde, millete ve memlekete hizmet etme düşüncesi içerisinde olmak temel bakış açısı olmalıdır.

MEB’in, kanunları ve yönetmelikleri uzmanları tarafından, “en ideali” olacak şekilde hazırlanmaktadır. Bunu, Milli Eğitim Temel Kanunu’nda ve Milli Eğitimin Amaçları’nda görmemiz mümkündür. Milli Eğitimimiz, yıllardır sistemi oturtmak, eğitim ve öğretim uygulamalarından sonuç almak konularında başarılı olamamıştır. Sebepleri çoktur ve tartışılmalıdır. Dünyanın en iyi eğitim sistemi bile uygulayanı insan olduğu için ilgililerin, “anlayış” ve “yaklaşım” konusunda bakış açılarındaki yanlışlıkları sıkıntıların yaşanmasına sebep olmaktadır.

Not ve sınıf geçme konusunu da MEB’imiz, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Ölçme ve Değerlendirme” bölümünü ihtiyaca cevap verecek şekilde düzenlemelidir ve güncellenmelidir. Öğrencinin bilgi ve becerisini kullanmasına imkan, fırsat, ortam hazırlanarak “öğretim” ile İSTEDİĞİ mesleğin sahibi olması, “eğitim” ile MUTLU OLACAĞI hayata hazırlanması gerçekleştirilmelidir. Not için yazılıdan yazılıya çalışarak ezberci bir anlayışla bilginin hamalı olmak yerine; yapan, yaşayan, uygulayan birey olmasını sağlayacak bakış acısı ile yaklaşılmalıdır. Donanımını değerlendirmesi için seçeneklerle yönlendirilmesi gerekmektedir. “Günü kurtarmak” anlayışı yerine, “geleceğe yatırım yapmak” bakış açısı içerisinde olmak çok isabetli olacaktır.

OKUL YÖNETİCİLERİNİN BAKIŞ AÇISI:

Okul yöneticilerimizin, “Devletin dili belgedir, devlet resmi dille konuşur” diyerek mevzuata göre hareket etmeleri normaldir. Kanunlar ve yönetmelikler, “kurumsallaşma, kurum kültürü, ilkeler, değerler, marka olma” adına önemlidir ve gereklidir. Disiplin, rekabet, ideal ortam ve imkanlar, moral ve motivasyon gibi durumlar başarılı olmanın esasını oluşturmaktadır.

Yönetmeliğe göre, 8 – 9 zayıfı olan öğrencilerin bile (ortalama ve sorumluluk ile) sınıf geçtiği göz önünde bulundurulursa, not ve puan yönüyle bakış açısından ziyade, bilgi ve beceriyi kullanmanın daha önemi olacağı bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. İlgi alanına ve bilgi durumuna göre yönlendirmenin, bunu sosyal etkinliklerle ortaya koymasını sağlamanın kaliteli ve başarılı eğitimin sebebi olacağı gerçeğinden hareketle, öğrenciyi “kaybetmek” yerine “kazanmak” esas alınmalıdır.

Okul yöneticilerimiz, idari tasarruflarını da kullanarak öğrencilerinin hayallerini gerçekleştirmelerine, hedeflerine ulaşmalarına destek vermelidir. İlgi, sevgi, değer verme, paylaşma anlayışına dayalı bir bakış açısı kaliteli ve başarılı eğitimin temelini oluşturacağı bilinmelidir.

ÖĞRETMENLERİN BAKIŞ AÇISI:

Öğretmenlerimizin görev ve sorumlulukları bilinmektedir. Mevcut eğitim sisteminde, “en iyisini yapmak” gayreti içerisinde mesleklerini ifa etmektedirler. Eğitimde başarının sırrı mesleki anlayış, görev bilinci, vicdani ve ahlaki sorumluluk, ilgi ve sevgi yaklaşımı gibi değerlerde düğümlenmektedir. Bu düğümü öğretmen çözmektedir.

Üniversite bitirmekle, diploma almakla, okula gidip gelmekle, derse girip çıkmakla öğretmen olunmadığını biliyoruz. Bazıları, “ne iş yapıyorlar ki, tatilleri de çok… vs” deseler de insanla uğraşmanın zorluğunu bilmediklerini düşünüyorum. Boş zamanlarında, tatilde bile mesleğini, öğrencilerini düşünen öğretmenlerin, “insan yetiştiren insan” olarak bir anne, baba, ağabey, abla, akraba, yakını, tanıdığı, samimi dostu, arkadaşı olduğu da bilinmelidir.

Öğretmenlerimizin eğitime bakış açısı sınav, not, puan üzerine kurulu sayısal (maddi) bir durum değildir. Bunlar, en son düşünülmelidir. Öğretmen, öğrencilerini öğreterek ve yönlendirerek bir meslek sahibi olmalarını sağlamakla birlikte eğiterek hayata hazırlamanın manevi yönündeki mutluluğu da yaşamaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Yaptıklarımızın deneyimi, yapacaklarımıza “keşke”siz bakış açısı olmalıdır. Gözdeki görme bozukluğuyla görüş bozukluğunu (bakış açısını) karıştırmamak gerekir. Başarılı olmak için, bakış açımızı geliştirmek ve genişletmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz.

Şub 13

Afrin Öncesi ve Sonrası

Ruhittin SÖNMEZ

10 Şubat Cumartesi günü Afrin’den 12 şehit haberi geldi. Bir de Atak helikopterimiz düştü. “Harekât, askerimiz kent merkezine yaklaştıkça, daha riskli olacak” diyenler haklı çıkıyor.

Meselenin içimizi yakan boyutunu şimdilik düşünmemeye çalışarak, soğukkanlı bir şekilde, neler oluyor, neden oluyor ve neler olacak sorularına cevap aramaya çalışıyorum.

TV’lerde konuyu tartışan “uzmanların” bir kısmı savaşın risklerine dikkat çekenleri, hükümetin resmi görüşü dışına çıkanları hemen hain, PKK/ HDP/ ABD işbirlikçisi ilan ediyor. Diğer kısmı ise her konuda sırf karşı çıkmak adına bir şeyler söylüyor. Ben her iki tip “uzmana” da itibar etmiyorum.

Siyasi iktidar cenahı dış politikayı hep iç siyasette avantaj kazanma hesabı düşünerek yapmayı adet edindi. Ana muhalefet tarafı ise bu saldırılara cevap yetiştirmeye çalışmakta. Bunlar arasındaki söz düellosundan da bir şey çıkmaz kanaatindeyim.

AFRİN HAREKÂTININ ÖNCESİ

Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmaya başladığı dönemi hatırlayalım. Büyük Ortadoğu Projesinin Suriye ayağı 2011’de Esad rejimine karşı düzenlenen iç ayaklanmalarla başlatıldı. O zamana kadar  Erdoğan- Esad ilişkisi devletlerarası münasebetten öte iki kardeşin ilişkileri kadar yakındı. Şaşırıyorduk. “Bu adam sağlam pabuç değildir. Biz O’nun babasını da sevmezdik” demeye kalksak “komşularımızla sıfır sorun” politikasına karşı çıkan “hainlerden” olma korkusuna kapılıyorduk. Ne olduysa oldu, birden Esad, Esed oldu. O’nu düşman ilan ettik.

Esad karşısında birden zuhur ediveren türlü çeşitli silahlı örgütün düzenlediği saldırılar, ayaklanmalar ve işgaller ile ayaklanmalarla karşılaştı. Bunlarla en sert şekilde mücadele etmeye başladı.  İç savaş yayıldı. Suriye stratejik bir bölgeydi. ABD’nin planına karşı devreye Rusya, İran ve Çin girdi.

ABD ile Rusya, İran blokunun önce destekledikleri paralı askerlerden oluşan çetelerin vekâlet savaşları… Sonra IŞİD / DAEŞ denen bir ordu Irak ve Suriye’nin topraklarının büyük bir kısmını işgal ediverdi. Arkadan süper güçlerin bizzat kendi silahlı kuvvetlerinin de zaman zaman sürece dâhil olduğu karmaşık bir savaş alanına döndü Suriye.

Türkiye’nin çok keskin bir “Esed gitsin” politikası izlemesi üzerine, Esad ülkesinin kuzeyinde Türkiye ile arasına PKK/PYD’nin yerleşmesine izin verdi.

ABD bir hedef belirlemişti. Bu hedef, İsrail’in güvenliği ve petrolün nakli için bir koridor oluşturmaktı. Bu koridorun kontrolünü oluşturacağı “Kürt Devleti” ile yürütecekti. Irak’ın kuzeyinde Barzani ile yaptığını, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD ile yapacaktı.

Bir gün güney sınırımızda, Fırat’ın doğusundaki Ayn El Arab kenti, “Kobani” kantonu oldu. Türkiye PKK/ PYD’nin burada tutunması için ABD silahlarıyla teçhiz edilmiş teröristlerin kendi topraklarımızdan geçişine izin verdi. Teröristlerin yedikleri lahmacun paralarını bile devletimiz ödedi.

Bu terörist örgütün lideri Salih Müslim’i, devletimiz İstanbul’da devlet başkanı gibi ağırladı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu Diyarbakır mitinginde “Kobani’ye buradan selam ediyorum… Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyor, bağrıma basıyorum” dedi.

Şimdi “alınlarından öpülen kardeşlerin” şehit ettiği evlatlarımızı ebediyete uğurluyoruz. Devletimiz şehit haberleriyle yanan yüreklerimizi, “alınlarından öpülen kardeşlerden” kaç tanesini öldürdüğümüzü açıklayarak yüreklerimizi soğutuyor.

BAŞKA ÇARE YOK MUYDU?

Herkes bilir ki savaş son çaredir.

Siyaset yoluyla çözüm üretemediğinizde elinizi güçlendirmek için silahlı güç kullanılır. Savaşın sonunda da yine diplomasi devreye girer ve düşmanınızla barış imzalarsınız.

Anladığım kadarıyla Suriye meselesinde Rusya ve ABD belli konularda anlaşmış gibi.

ABD Suriye’nin kuzeyinde ama Fırat’ın doğusundaki bölümde bir PKK devletini şimdilik yeterli görmekte.

Rusya, Fırat’ın batısının Suriye’de kalmasını kâr saymaktadır. Afrin Harekâtı başlamadan ilk kazançları, ÖSO’dan Suriye’nin (Esad’ın) devraldığı Halep Havaalanı oldu.

ABD Fırat’ın batısındaki bölgenin PKK/ PYD’den temizlenmesine ses çıkarmayacaktır. Ancak bu temizlik işini yapmaya sürüklediği Türkiye’ye bu işin çok pahalıya mal olacağı bir direniş olmasını istemektedir. Çünkü ABD planına göre, Türkiye Fırat’ın doğusunu temizlemeye cesaret edememelidir.

Bunun için ABD göz göre göre terörist PKK/ PYD’yi binlerce tır dolusu modern silahlarla (uçak hariç her türlü silahla) donattı.

Şehitlerimiz, gazilerimiz ve maddi kayıplarımız bu silahları kullanan ABD maşası teröristlerin eseridir.

Sınırımızda bir “PKK devleti” kurulmasına izin veremezdik. Bu, ülkemizin önümüzdeki on yıllarda güvenliğini tehdit edecek önemli bir tehlikedir.

Bu bakımdan Afrin Harekâtı uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Ancak bu son çare mi idi?

Harekâtı yaparken devletimiz “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğumuzu” açıkladı. Bu demektir ki, eninde sonunda biz buradan çekileceğiz ve Suriye devletine bırakacağız. Zaten Türk nüfusun çok az olduğu topraklarda uzun süre kalmak kolay olmayacaktır.

Şu anda Suriye devletini Esad temsil etmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayabilecek tek güç O’dur. Esad Türkiye için en ehven-i şer seçenektir. Peki, birçok konuda yaptığımız gibi hatamızı kabul edip, bizi “kandıran” bir suçlu bulsak ve Esad ile anlaşsak nasıl olurdu?

Esad ülkesinin bütünlüğünü korumak için, Fırat’ın batısında ve doğusunda, PKK/ PYD’yi kendi temizlese, biz de ona yardımcı olsaydık… Hem kahraman askerlerimiz şehit ve gazi olmasalar, hem de Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeliyi kendi ülkelerine gönderseydik daha iyi olmaz mıydı?

İyimser bir soru soralım: Acaba şu safhada bu seçenek üzerinde çalışılıyor olabilir mi?

 

 

Şub 01

Demokrasilerde Baskı Ve Tehdit!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Demokrasi “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi”dir.

 

Demokrasi aynı zamanda bir “erdemliler hareketi”dir. İçinde hoşgörü, yüksek ahlak, özgürlük, barış, kardeşlik ve eşitlik bulunur. İnsanlar bu sistem içinde birbirilerine karşı saygılı ve anlayışlıdır. Birbirlerinin üzerinde bir tahakküm kurmaya çalışmazlar.

 

Demokrasilerde bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlükleri ile sınırlıdır. Dogmalar değer bulamaz. Irk, etnik, dini ve mezhep, dil farklılıkları belirleyici unsur olmaz.

Ama gelin görün ki, 72 yaşına girmiş bulunan demokrasimizde nerede ise bunların hiç birini bulamazsınız. Bir de, “demokrasi kültürü”müz oluştu diye böbürlenip dururuz…

 

Ülkemiz demokrasisi, tarihimizin en zor günlerinden geçiyor. Siyasi partilerin davranışları ve söylemleri, liderlerin tavırları, hoşgörüsüzlük, ahlaki zaafiyet, yolsuzluk ithamları, iktidarın ne pahasına olursun olsun sürdürülmesi gayretleri, demokrasiden bölücülük çıkarma çabaları ve bütün bunların halkın davranışlarında yansımalar bulması; demokrasimiz için çok üzücü bir tablo ortaya koyuyor.

 

Düşünün ana muhalefet partisinin genel başkanının, Türk Milletinin seçim tercihini “etnik ve mezhep temelli düşüncelerin belirlediğini” ifade etmesi, hangi noktada olduğumuzun bir dışa vurumudur.

 

İktidarın ise muhalefete hem de kendisini iktidardan edebilecek bir muhalefete ve siyasetin yeni yüzlerine hiç tahammüllü yoktur. Sanki ebediyen iktidarda kalınmak ister gibi bir tavır ve davranış içerisindedirler. Bu taraftarlarına da, yansımaktadır.

 

Siyasi partilerin Gazi Meclis(TBMM)’te yapılan grup toplantıları ise futbol maçlarını aratmayacak tezahürata ve tribün şovlarına sahip olmaktadır. Siyaset “ulan ahlaksız” seviyesine inmiştir.

 

Yeni kurulan bir siyasi partinin ilçe başkanı; ilçe binası tutmak için en az yirmi yer baktığını ve tam sekiz kez kontrat yapmak zorunda kaldığını ve insanların parası mukabili boş duran gayrımenkullerini, üzerilerindeki “mahalle baskısı” nedeni ile kiraya vermek istemediklerini bana anlattığında hayretler içinde kaldım.

 

Nerede AB kriterleri, nerede demokrasi, nerede çoğulcu çok partili parlamenter sistem, nerede hukukun üstünlüğü, nerede anlayış ve hoşgörü ve de bütün bunların cem olduğu demokrasi kültürü, nerede? Sadece boş nutuklarda mı, bunlar?

 

Ya da muhalefetin çalışmalarına katılırsanız ve burada yazmak istemediğim; o olur, bu olur baskıları ve de hatta tehditleri! İşinden atılanlar, görevlerinden alınanlar, görev süreleri yenilenmeyenler! Bu nasıl demokrasi? Farklı düşünemeyecek ve farklı hareket edemeyecekmiyiz? Meselelere kendi penceremizden bakamıyacakmıyız? Yasak mı, bunlar? Yasaksa, demokrasi aynı zamanda bir yasaklar sistemimi de, oluyor? Çokbilmiş demokrasi havarileri anlatsın da bir öğrenelim…

 

Olmaz arkadaşlar, olmaz! Aynen hukuk nasıl hepimiz için lazımsa emin olun demokrasi de, hepimiz için lazım… Vazgeçin bu sevdadan! Böyle devam ederseniz, ülkenize ve topluma en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış size de kalmaz. Ama toplumu öyle bir kaos sokarsınız ki; bunun faturasını onlarca nesil öder. Bunu yapmaya hakkınız ve hakkımız yok! Açın yolu, kaldırın demokrasinin önündeki engelleri… Türk Milletine bu yakışır.

Şub 09

2019’un Dönüşü Yok

Dr. Sakin ÖNER

Türk milleti, 2019 yılında üç farklı seçim yapmak zorunda. Mart 2019’da Yerel Yönetimler Seçimi, Kasım 2019’da Milletvekilliği Genel Seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu seçimlerin en önemlisi de, 16 Nisan 2017’de yapılan Referandum sonucunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Partili Cumhurbaşkanlığı bölümü gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemine Geçiş Seçimidir. Bu  seçimle, Türkiye’nin 23 Nisan 1920’den bu yana uyguladığı Parlamenter Sistem ve Tarafsız Cumhurbaşkanlığı Sistemi sona erecektir. Bütün devlet kurumları da bu sisteme göre yeniden yapılandırılacaktır. Dolayısıyla 2019’da yapılacak seçim, normal bir seçim değil, milletin tabi olmak istediği rejimi tercih etme seçimidir.

Eğer seçimler normal tarihinde yapılırsa, Yerel Yönetimler Seçimine bir yıl,  Milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimine 20 ay var. Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri kapsamında düşünülen siyasi ittifakın, Yerel Yönetimler Seçiminde de yapılmasına imkan sağlayacak düzenlemeler üzerinde çalışıyor. İktidar önünü görebilmek için, Yerel Yönetimler Seçiminin tarihini erkene çekebilir.

16 Nisan Referandumunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Milletvekili Genel Seçiminin pek önemi kalmadı. Çünkü, rejim değişiyor, Parlamenter Sistem sona eriyor. Dolayısıyla Parlamentonun işlevi büyük ölçüde sona eriyor.  Yasama ve yürütme erkleri, Partili Cumhurbaşkanının eline geçiyor. Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Kurulu, üyelerinin çoğunluğunu kendi seçeceği için kontrolüne geçiyor. Cumhurbaşkanı yürütme erkini, çoğunluğu parlamento dışından seçilen Başkan Yardımcıları ve Bakanlar eliyle kullanacak. Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, partisiz olacaklarından millete karşı bir sorumlulukları yok, sadece kendilerini atayan Cumhurbaşkanına karşı sorumlukları var.

Sizin anlayacağınız, Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, Cumhurbaşkanı tarafından atandıkları için,  bir nevi bürokrat durumundalar. Ama bunlar, güçlendirilmiş bürokrat durumundalar. Çünkü devlet memuru durumunda olan bürokratlar hakkında idari, mali, hukuki ve disiplin soruşturmaları açılabilir, hapis ve meslekten ihraca varan cezalar verilebilir. Ama atanan Başkan Yardımcıları ve Bakanlar için yasal işlem yapmak çok zor.  Bu seçimlerle ilgili tek gelişme, milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasıdır. Aslında etkisizleşen Parlamentonun milletvekili sayısını arttırmak değil, azaltılmak, mesela 300’e indirmek gerekirdi.

Bu durumda 2019’un en önemli seçimi, Cumhurbaşkanı seçimidir. Bu Cumhurbaşkanı, bugüne kadar seçilenlerden farklıdır. Bu farkı, 16 Nisan Referandumundan sonra, sadece “Partili Cumhurbaşkanlığı” bölümünün hayata geçirilmesiyle gördük. Cumhurbaşkanı, hem ülkeyi, hem partiyi yönetiyor. Partisinin hem Genel Başkanı, hem de partisinin Meclis Grubu Başkanı olarak her türlü siyasi faaliyetine katılıyor. Parti kongrelerinde, Meclis Grubu toplantılarında konuşmalar yapıp, diğer siyasi partilerin liderleriyle polemiğe giriyor. İstediği bakanı, belediye başkanını, partisinin il veya ilçe başkanını istifa ettirebiliyor. 2019 seçimlerinde Parti Genel Başkanı olarak milletvekili listelerini de yapabilecek. Bu şekilde Meclis’i istediği gibi şekillendirecek.

Bu sistem, bu haliyle dünyadaki bütün Başkanlık sistemlerinden farklı, ülkemize has bir sistem. Mesela ABD’deki Başkanlık sistemi, sert kuvvetler ayrılığına dayanır. 2019’da bu sistem tamamen hayata geçerse, bütün yetkiler bir kişinin elinde toplanmış olacak ve egemenlik, milletten alınmış, tek şahsa verilmiş olacak. “Cumhurbaşkanını halk seçiyor, egemenlik neden halktan alınmış olsun?” gibi bir soru akla gelebilir. Cumhurbaşkanı geçerli oyların yüzde 50+1’i ile seçiliyor. Seçimlere seçmenin genellikle yüzde 15-20’si katılmıyor. Bu durumda, milletin yüzde 50’sinin altındaki bir temsil oranıyla seçilmiş olacak.

Bu sistemde Cumhurbaşkanı, bütün bakanları ve bürokratları seçiyor,   bakanlıkları, devlet dairelerini, kurumları kurabiliyor, kaldırabiliyor, ihale yapabiliyor, bölgesel yönetimler kurabiliyor. Meclis’i feshedebiliyor, temel haklar hariç, yürütmeye ilişkin her konuda kararname çıkarabiliyor. Meclis aynı konuda kanun çıkarırsa kararname hükümsüz oluyor. Meclis’in çıkardığı kanunu Cumhurbaşkanı veto edebiliyor. Veto ettiğinde Meclis bunu ancak salt çoğunlukla tekrar kabul edebiliyor.

Partili Cumhurbaşkanı, kontrol ettiği Meclis’te aynı kanunun salt çoğunlukla geçmesini engelleyip, fiilen yasa çıkarma yolunu tıkayarak, kararname yolunu açabiliyor. Cumhurbaşkanı kararname çıkararak, merkezi idare kapsamında bölgesel yönetim birimleri, bölgesel yapılar, bölgesel kamu kurum ve kuruluşları oluşturulabiliyor. Bu sistemde, yargı (Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Kurulu) tamamen siyasetin kontrolüne giriyor.

Görüldüğü gibi, bu sistemde Cumhurbaşkanı, Meşrutiyet dönemi padişahlarının yetkilerinden daha çok yetkiye sahip bir konumda. Parlamenter sistemin dayandığı, “Hakimiyet kayıtsız ve şartsızdır milletindir” sözü, bir anı olarak kalacak. Artık millet ülkeyi, kendi seçtiği vekilleri eli ile kendi yönetemeyecek. Bu yetkiyi seçtiği, aynı zamanda partisinin genel başkanı olan taraflı Cumhurbaşkanına verecek. Her iki sistemde de, seçimi halk yapıyor, kaderini kendi tayin ediyor.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi, adı konulmamış Türk usulü “Başkanlık Sistemi isteyenler” ile “Parlamenter Sisteme dönülsün” diyenler arasında geçecek. Bu seçim partiler arasında değil, rejimler arasında geçecektir. Türk demokrasisi 2019’da büyük bir imtihana hazırlanıyor. Herkesin safını şimdiden belirleyip, halka da iki sistem arasındaki farkları ayrıntılı olarak anlatmaları gerekir.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, geriye dönüş yoktur. Eğer “Başkanlık Sistemi”ni destekleyen biri Cumhurbaşkanı seçilirse, her şey yetkisinde olacağından, bir daha “Parlamenter Sisteme dönülmesi” gündeme getirilemeyecektir. “Parlamenter Sistemi” savunan biri Cumhurbaşkanı seçilirse, tekrar “Parlamenter Sistem”e dönülmesi mümkün olur. Bu yüzden, “Parlamenter Sistemi” savunanların, bunu sürekli millete hatırlatmaları gerekir. Bu seçim, bundan sonraki yönetim biçimimizin, tabi olacağımız rejimin belirleneceği bir kader seçimidir.

Kararımızı, konuya uzun vadeli bakarak, Recep Tayyip Erdoğan’a göre değil, ondan sonra seçilecekleri de göz önünde bulundurarak verelim. Konuyu, günlük siyasetin dalgalanmalarına, siyasi partilerin istikbal hesaplarına göre değil, ülkenin istikbalini düşünerek, rejim tercihimize göre değerlendirelim, safımızı ona göre belirleyelim. Çünkü, 2019’un dönüşü yok.

 

Şub 14

Ortak Akıl ve Devlet Tecrübesi

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’nin büyük meselelerinin ana kaynağı ortak aklın ve devlet tecrübesinin kullanılamıyor oluşudur.

Ülkemizde, son dönemde devlet adına karar verme mekanizmalarının çalıştırılmadığı, bütün kritik kararlar için tek kişinin aklına güvenildiği bir yönetim anlayışı hâkim.

Oysaki Türkiye dünyanın en eski, en köklü devlet geleneğine sahip devletlerinden biridir. Türkler de, devlet yönetme tecrübesi en yüksek olan milletlerin başında gelir.

Fakat halen “kurumlarda ciddi sorunlar var. İş üreten, proje üreten, fikir üreten, inisiyatif alan yeni açılımlar yapan çok az insan kaldı. Bürokratik kadrolarda, siyasi kadrolarda, devlet kadrolarında bir ehliyet sorunu yaşanıyor.”

Bu teşhis iktidara yakın bir yazara, Yeni Şafak’tan Kemal Öztürk’e ait.  Öztürk devam ediyor: “Bunlar doğru. Ancak bu kaht-ı rical, yani ‘devlet adamlığı yoksunluğu’ bu demek değildir. Yaşadığımız sorun, liyakat ve ehliyete göre insan istihdam etmeme sorunudur. Zira Türkiye’nin yetişmiş nitelikli insan kaynağı, devlet adamı bulunuyor.”

“Liyakat ve ehliyet meselesi devletin ciddi sorunu haline geldi.”

“Her dediğime ‘evet’ diyecek, hiç itiraz etmeyecek, hep bana sadık kalacak adam arıyorlar.”

İşte bahsettiğim temel sorun, bu tip adamlarla devleti yönetmektir. Dış politikada da en yetkin kadroları “monşer” diye aşağılayarak tasfiye ettiler. Yerlerine getirilen liyakatsiz kadroların tek derdi iktidara yaranmak..

Diplomatın görevi siyasilerin hatalarını tekrarlamak değildir. Onların hatalarını da örten, gerektiğinde nükteli, gerektiğinde zarif, yeri geldiğinde sert ve kararlı fakat her zaman sakin ve zekice bir diplomatik lisan kullanmasıdır.

Zaman zaman TV’lerde izlediğimiz eski büyükelçiler meğer ne kadar değerli bürokratlarmış. Milli menfaatleri önceleyen, dış politika meselelerine vakıf, meramlarını son derece zarif ve etkileyici bir üslupla anlatabilen bu insanları “monşer” diye aşağılarken meğer ne kadar haksızlık yapmışız.

Ak Parti iktidara geldiğinde dış politika alanında çok doğru bir hedef ortaya koymuştu: “Komşularla sıfır sorun.” Fakat Ahmet Davutoğlu’nun mucidi olduğu bu hedefe ulaşmak şöyle dursun, tam tersine ciddi sorunlar yaşamadığımız komşumuz kalmadı. Yürütülen bu dış politikada en büyük başarısızlık Suriye konusunda yaşandı. “Stratejik Derinlik” kitabının yazarının ülkemizi düşürdüğü durum, şimdi “stratejik çukur” olarak tanımlanıyor.

1980-1988 İRAN- IRAK SAVAŞI ÖRNEĞİ: 8 yıllık İran- Irak savaşında ortak akıl ve kurumlarımızda var olan devlet tecrübesi ülkemizi “Ortadoğu bataklığına” girmekten korumuştu. Her ikisi de komşumuz olan İran ile Irak’ın Savaşında mülteci problemi, ülkemize terör transferi, ülkemizin hedef alınması olayları yaşanmadı. Ekonomik kayıp olmadı. Çünkü devreye devlet aklı girdi.

Türkiye savaşan iki devlet arasında taraf olmadı. Gerektiğinde arabulucu oldu. Hatta BM’de savaşan her iki tarafın temsil yetkisini verdiği devlet oldu. Siyasi itibarı ve bölgesel ağırlığı arttı. Her iki ülkenin de (savaştıkları için) üretimleri düşmüş, ihtiyaçları artmıştı. Türkiye iki tarafa da bol bol ihracat yaparak süreçten ekonomik olarak da çok kârlı çıktı.

Suriye iç savaşında ise ortak akıl ve devlet tecrübesi kullanılmadı. Türkiye taraf oldu. Esed’i devirme gayretkeşliğine girdi. Mezhepsel tercihler kullandı. Suriye’nin stratejik önemini kavrayamadı. Burada Rusya, İran ve Çin’in meydanı ABD’ye bırakmayacağını öngöremedi. Devletimiz yönetenler üç gün içinde Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma hayallerine kapıldı.

Sonuç: Güvenliğimiz, ekonomimiz, sosyal dengelerimiz zarar gördü. Ülkemiz bir beka problemi ile karşı karşıya kaldı.

İş TSK’ya düştü. Siyasi hataları temizleme görevi Mehmetçiğe verildi.

Şehitler.. OHAL… Ekonomik kayıplar… Ve ABD ile savaşın eşiğine geldik.

Görüldüğü gibi devlet tecrübesini, kurumların ortak aklını kullandığınız zaman krizler fırsata dönüşebiliyor. Tam tersine kişilerin şahsi ihtirasları, ideolojik hayalleri, benlikleri ön plana çıkınca stratejik çukura düşebiliyorsunuz. Bunun zararını yanlışları yapanlar çekse pek aldırış etmeyebiliriz. Ama zararını bütün millet çekiyor.

Terörle çekiyoruz. 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı problemi olarak çekiyoruz. En acısı da gencecik fidanlarımızı şehit vererek çekiyoruz. Bütün bu zararlara yol açan politikaları uygulayanlar ise “pişmanlık duymadıkları” gibi, milletimize bir özür dileme borcunu bile yerine getirmiyor.

“Hep yakınıyorsun, çare ne?” diye soranlara cevabım çok kısa: Çare ortak akla dönüşte… Çare kurumların devlet aklını kullanmasının yolunu açmakta… Çare liyakatsiz, ehliyetsiz muhterislerden devleti kurtarmakta…

 

Ara 25

Mutluluk Bir Bilim midir?

                                                                     Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Tüm insanların, düşünürlerin, sanatçıların, bilim adamlarının yüzyıllar boyu aradıkları bir duygu ve bir yaşantı olan mutluluğun temeli, erdemli ve ölçülü olmaktır.

Kişinin temel görevi, potansiyelini artırmak ve bilincini geliştirerek mutlu olmaktır. Ana- babaların, toplumun ve devletin temel görevi de bu doğrultuda insanlara yardımcı olmak ve onların gözünün açılmasını sağlamaktır.

Bir insanın sağlıklı yetişmesinden, ürün vermesinden ve bu ürünlerden yeni tohumlar elde etmesinden, yani mutlu yaşamasından önemli ne olabilir?

Mutlu insan, kendi değerlerinin farkındadır ve bu değerlerini insanlığın yararına kullanır. Kişi mutluluğun bilincine vardığı zaman, kendi beyni mutluluk programını yapar. Bu mutluluk programının kalıcı olabilmesi için beyindeki nöronlar arasında kalıcı bağlantılar oluşturması gerekir. Bunun için de iyi yönlendirilmiş zihinsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Zihinsel alıştırmaların tekrar edilmesi var olan nöral bağlantıların güçlenmesini ve yenilerin yaratılmasını sağlar.

Peki, mutluluk bir bilim midir?

Bilimin, tarafsız gözlem ve deneylerle elde edilen düzenli bilgiler topluluğudur. Bilimse bilgi elde etmek için tümevarım yöntemini kullanılır. Bilimsel bilgiye, yasa ve genellemelere ulaşıymaya çalışılır. Bilimsel biligi, evrenseldir, nesneldir, kesindir, doğrulanabilme özelliği vardır, birikimli olarak ilerler, akıl ve mantık ilkeleri kullanılarak elde edilir, uygulanabilir, değişebilme ve kendini yenileme özelliğine sahiptir.

Ken Keyes, muhteşem eseri “Yüksek Bilinç Yolculuğu” nda “mutluluk bilimi”nden bahsetmektedir. Keyes, mutluluk biliminin, tüm dünyada yer alan büyük uyanışa katkıda bulunmak için formüle edildiğini ifade ediyor. Yazara göre mutluluk, yüksek bilince giden sevgiyi yaşama yoludur.

Keyes’in ifadesiyle, mutluluğa giden yolu oluşutran unsanların çoğu binlerce yıldır değişik zamanlarda test edilmiş ve denenmiştir. Bu sebebeple mutluluk bir bilimdir.

Mutluluk öncelikle kendi içimizde aranması gereken bir iç huzur ve hoşnutluk duygusudur. Kendi iç huzurumuz doğrultusunda, kendimizi ve diğer insanları mutlu edecek bir takım kurallar şüphesiz vardır. Tarih boyunca bütün düşünce sistemleri, bütün dinler, anlaşmazlıkları giderecek, kötülüğü önleyecek, insanları mutlu edecek kurallar getirmeye çalışmışlardır.

Mutlu olmak için öncelikle bazı erdemleri kazanmak gerekir. En önemli erdemler, kendine karşı doğru ve saygılı, başkalarına karşı dürüst, tolerans sahibi, topluma hizmet götüren, iyilik yapan, namuslu, iyimser, kendini yenileyen, adaletli, insaflı, güvenilir ve paylaşımcı insan olmaktır.

Epikür diyor ki: “Akıllı, namuslu ve doğru olmadıkça mutlu yaşamak imkansızdır. Mutlu olmadıkça da akıllı, namuslu ve doğru yaşamanın imkânı yoktur.”

Mutluluk üzerine en çok düşünmüş yazarlardan biri olan Bertrand Russel, “Mutluluğa ulaşmak için kendimizi onarmamız gerektiğini” vurguluyor.

Erich Fromm mutsuzluğun temel sebebini, kişinin sadece sahip olma düşüncesi kendisi olmayı unutmasında aramaktadır.

Mutluluk, sadece kazanılan bir ödül, geçici icra edilen görevler, işgal edilen makam ve odalar değildir. Mutluluk, özgürce sevgi ve ilgi duymaktır. Mutluluk, paylaşmaktır, fedakârlıktır…

Bu sebeplerle mutlu olamnın bir takım kuralları vardır ve mutluluk bir bilimdir.

Mutluluk bilimi, kısaca pozitif psikolojidir. Geleneksel psikoloji eksiklere ve kusurlara bakar. Bunun sebebi, problemleri anlamak ve çözmek için bilimsel çalışmalar yapmaktır.

Pozitif psikoloji ise, doğrulara ve olması beklenen faktörlere odaklanır. Mutluluk bilimi, kişiyi güçlü olduğumuz yanlara yoğunlaştırır. Zayıf yanlarımızı da fark ettirir, ama güçlü yönlerimiz üzerinde çalışmalar yaptırır. Amaç kişiyi motive ederek daha iyiye ulaşmasını sağlamaktır.

Psikoloji bilimi mutluluğu uzun zamandan beri araştırmaktadır. Mutluluğu bilimsel olarak incelerken şu sorulardan yola çıkmaktadır.

Seni mutlu eden nedir?

Mutluluğunu diğerlerine de nasıl aşılayabilirsin?

Oysa geleneksel psikolojinin yaptığı araştırmalarda odak noktasında şu sorular bulunuyordu: “Mutsuzluğunun sebebi nedir?

“Yaşadığın bu sorunu nasıl çözebilirsin? Epikür bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve felsefenin ana düşüncesi mutluluktur. Ona göre insan, tabiatı itibarıyla acıdan, üzüntüden, kaygıdan kaçıp neşe ve haz peşinde koşmaktadır.

Mutsuzluk bulaşıcıdır.

Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık gibidir. Hastalığın kişisel olmaktan çıkıp toplumsal bir sorun haline dönüştüğünü düşünenlerin sayısı artmaktadır: Kavgacı, gürültücü, suç oranı yüksek, yardımlaşma, şefkat, hoşgörü oranı düşük bir toplum haline gelmemizin sebebi mutsuzluktur. Aşktan, dostluk ve arkadaşlıktan, sevgi, başarı, takdir ve iltifattan çok çelme takmayı, kazıklamayı, kıskançlık, düşmanlık, kin, nefret ve aşağılamayı daha çok kullanmamızın nedeni de büyüyen toplumsal huzursuzluk ve mutsuzluktur.

Mutlu olmaya hazır bir toplumuz. Kolay, uysal, heyecanlı, hareketli ve inançlıyız. Ama ne yazık ki hayatımızdan memnun değiliz! Eğer mutluluk ölçümü yapılabilse ülke olarak çok arka sıralarda yer bulabileceğiz. Bundan 20-30 yıl öncesine oranla refah düzeyimiz, sağlık sistemimiz, yaşam kalitemiz daha iyi gibi görünüyor ama kişisel ve toplumsal mutsuzlukta en üst noktalardan birindeyiz.

Neden yaygınlaşıyor

Mutsuzluğun dalga dalga yayılmasının pek çok sebebi var. Bakın Dalai Lama bunun için neler diyor:

“Sakin ve barış dolu bir zihinsel durumu koruyabilirseniz, sağlığınız kötü iken de mutlu biri olabilirsiniz. Olağanüstü zengin biri de olsanız, yoğun bir öfke ve hiddet anında sahip olduklarınızın tümünü kırıp atmak da isteyebilirsiniz. O anda elinizdeki zenginliklerin hiçbir anlamı yoktur. Diğer yandan, sakin-dingin bir ruha ve içinizde belirli bir dengeye sahipseniz dışsal imkânlarınız eksik olsa bile mutlu ve neşeli bir hayat yaşamanız mümkündür.”

Mutsuzluk virüsünü yaygınlaştıran sebeplerin birincisi ve en önemlisi tatminsizlik gibi görünüyor. Olan ile yetinmemek, olmak-olgunlaşmak yerine sahiplenmeye öncelik vermek, eskilerin deyimi ile “hırsı aklının önünde gitmek” hep sorun olmuştur. Daha büyüğünü, yenisini, hızlısını, güçlüsünü, farklısını istemek mutluluğun önündeki en büyük engeldir.

Ne yapmalıyız

Mutlu olmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Mutluluk daha iyi bir hayata yolculuk olmaktan çıkıp, ulaşılması güç bir dağ, varılması güç bir çöl haline geliyor.

Mutlu olmak için biraz yavaşlayıp, soluklanıp, gülün, nergisin, kirazın, baharın ve aşkın tadına daha çok bakmalıyız.

Kötüyü unutmalı, iyiye sarılmalı, birbirimize daha çok yaklaşmalı, yaslanmalıyız.

Birbirimize ve hayata daha çok inanmalı, güvenmeli, paylaşmalıyız.

Kızmamalı, öfkelenmemeli, darılmamalıyız.

Yaşamaktan daha çok hoşlanmalı, “keşke”lere ,”oysa”lara “ben”lere daha az takılmamalıyız. Pişman olmamalı, pişmanlık duyacağımız şeyleri yapmamalıyız.

Geride kalan keyifsiz, neşesiz ve acılı zamanlara takılıp kalmamalı, üzülmemeli, yanmamalıyız. Sporcuların dedikleri gibi önümüzdeki maçlara bakmalıyız!

Yaşayan ve var olan her şeye hayranlık duymalı ve kucaklamalıyız.

Daha az istemeli, daha çok vermeli, daha az küsüp daha çok sevmeliyiz.

Üzüntüden kaçmalı, kendini bilmeli, fazlalıklarımızı atıp hafiflemeli, köşelerimizi, sivriliklerimizi törpülemeliyiz.

Olumlu düşünmeli, güzel ve hoş şeyler düşlemeli, zihnimize bize iyi ve güzel gelecek beklentiler yüklemeliyiz.

Sosyal ilişkilerimizi geliştirip güçlendirmeli, aidiyet duygusuna önem vermeli, inanç dünyamızı güçlendirip geliştirmeliyiz.

En zor zamanlarda bile “Bu da geçer” deyip dik durmayı becerebilmeliyiz.

Kendimize ve ailemize zaman ayırmalı, kişisel gelişimimizi sürdürmeliyiz.

 

Ara 25

TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’

Emrah BEKÇİ

         Bir ülkenin ve milletin geçmiş tarihlerde neler yaptığını günümüz gençliğin bilmesi, gelecekte neler yapacağına-yapması gerektiğine yol gösterir. Kayseri ve ‘’TOMTAŞ’’ yakın tarihimizde bizlere örnek alınarak kılavuzluk edecek bir misaldir.

Bizler Türk Milleti olarak geçmişte harikalar yaratan ataların çocuklarıyız. Lakin bu övünme ve sözsel hal uygulama aşamasına geçmediği müddetçe edebi bir vaziyetten kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Türk çocukları geçmiş tarihlerde harikalar yaratan atalarını örnek alarak, fezanın derinliklerinde keşifler yapma kudretindedir. Bunuda kendi yerli sermaye ve öz düşüncesi ile yoğurduktan sonra, farklı milletlerin teknolojilerine bağımlı kalmayacaktır.

İşte bu yazımız Kayseri’de bütünüyle yerli üretim için hedeflenen bir projenin tarihsel serüvenini anlatmakta. Yazıyı bizlere sunan Havacılık Tarihi Araştırmacısı-Yazar Sayın Mustafa Kılıç Beyefendidir. Sözü kendisine bırakarak Saygılarımı iletiyorum.

**

 

Atatürk’ün büyük hayallerinden biri havacılıktı.. 6 Ekim 1926 yılında ilk uçak fabrikası Atatürk tarafından Kayseri’de kuruldu.. 1950’li yıllarda Türkiye ABD ile çok yakınlaşmıştı.. ABD Hükümetini, Marshall yardımı adı altında uyguladığı yardım çerçevesinde, hazır uçak ve motor verince, Türk yetkililer uçaklarının üretimi durdurmuştur.. Dönem Adnan Menderes dönemidir.. (Ancak ABD ile yakınlaşma 40’lı yılların sonlarında başlamıştır..)

1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile ülkenin yolu da artık iyice belli olmuştur.. Aynı zamanda, Köy Enstütüleri o dönem kapatılmıştır. Böylece aydınlama çağı da yarım kalmıştır.. Emperyalizm bu atakla, gericilerin önünü de açmış oldu.. Adnan Menderes döneminde kabul edilen ABD MARSHALL YARDIMLARI’nın her alanda çok etkisi vardır.

 

Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel’in 1946’da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etmiştir. Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür.

Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954’te kapatılmıştır.

“1952’de uçak fabrikası, 1954’te uçak motoru fabrikası Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir, yani kapatılmıştır.

1950 yılında, özellikle ABD askeri Marshall yardım projesi nedeniyle, yeterli siparişi ordudan alamayınca, fabrika mali zorluklara düşmüştür. Haziran 1952 tarihinde faaliyetlerine son verip Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir. 1956 yılına kadar mevcut uçak üretim projesine devam eden fabrikada, 1962 yılında tüm havacılık faaliyetleri durdurulmuştur.

1952 – 54 yılında MKE, Türk Hava Kurumu THK’nın geliştirdiği, aralarında Model 3 olarak yeniden adlandırılan Mehmetçik‘in de bulunduğu 6 ayrı modeli imal etme kararı aldı. Mehmetçik projesinin jet motorlu bir eğitim uçağıydı..

Aynı yıl ABD, Lockheed T-33 tipi jet eğitim uçaklarını Türk Hava Kuvvetleri’ne hibe etmesiyle projenin uygulanmasından vazgeçildi. 1957 yılına gelindiğinde ABD Yardımının ön gördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükümetin emri sonucunda Türkiye’deki uçak üretimi tamamen durduruldu.

**

ÖYKÜSÜ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Uçak Fabrikası Kurma Mücadelesinde İlk Girişim: Tayyare Ve Motor

Türk Tayyare Cemiyeti’nin kuruluşundan sekiz ay sonra Kayseri’de bir uçak fabrikasının kurulması yönünde kesin direktif vermiştir.

Gazi Paşa, eski ve gelişmiş ülkelerde demode olduğundan çöp olarak görülen teknolojilerin üstüne bir de para verilerek ülkeye sokulmasına karşıydı.

Türkiye bütçesi ile mukayese edildiğinde meblağın ne kadar yüksek olduğu açıktır. Junkers ile 15 Ağustos 1926 yılında yapılan anlaşma ile Eskişehir’de de bir küçük tesis ile onarım işlemlerinin yapıla-bileceği bir atölyenin kurulması kararlaştırılmıştır. Fabrika 6 Ekim 1926 tarihinde yapılan devlet töreni açılmıştır.

1927 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan A–20, F–13 ve G–23 uçaklarının bakım ve onarım-revizyon kabiliyeti başlamıştır. Fabrika kısa süre içinde yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu iflas etmiş ve kapanmıştır. 1931 yılında Kayseri Tayyare Fabrikası adı ile yeniden açılmıştır. 1939 yılına kadar yaklaşık 200 civarında uçak üretilmiştir. Burada üretilen uçaklardan biri Atatürk’ün emri ile İran’a hediye edilmiştir.

Fabrika 1939’dan bugüne bakım onarım faaliyetlerini sürdürmektedir. Hv.K.K.lığı Hava Lojistik bağlısı bir askeri fabrikadır.

Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)’nin Kuruluşu

Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)’nin Faaliyete Geçmesi

TOMTAŞ’ın resmi açılışı 6 Ekim 1926’da icra edilen devlet töreni ile yapılmış ve törene devletin zirvesinden yoğun bir katılım olmuştur. Heyet Ankara’dan Kayseri’ye uçakla gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa çok önem verdiği bu tesisin açılışına katılamamış ancak daha sonra Kayseri’ye yaptığı ziyaretlerde tesisleri ziyaret etmiştir. Fabrikanın açılışında; TOMTAŞ İdare Reisi Konya Vekili Refik Bey, Milli Savunma Bakanı Recep Bey birer konuşma yaparak bu büyük girişimin önemine değinmişlerdir 50 Türk, 120 Alman personel ile fabrika çalışmaya başlamıştır. Burada istihdam edilen Türk personelden bir kısmı gruplar halinde Almanya’ya gönderilerek eğitim almışlardır. Bu dönemin en önemli sorunu yetişmiş personel sıkıntısıydı. Eğitim ile bu sorunun çözülmesi için çalışılmıştır.

1927 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan A–20, F–13 ve G–23 uçaklarının bakım ve onarım–revizyon kabiliyeti başlamıştır. Tabii bu faaliyet hava araçları ve teknolojilerini yakından tanı-mayanlar için çok da önemli görünmeyebilir. Ancak, bir uçak için en önemli gereksinim uçuşa veril-mesi için teknik bakımının çok iyi yapılmasıdır. Kara taşıtlarında bazı bakımlar ihmal edilse bile bir süre sorun olmayabilir ama hava taşıtlarında raf ömürlü malzeme kullanımı, “Zaman aşımı malzeme” değişimi ve saatlik bakımlar uçuş ve yer emniyetinin vazgeçilmezidir. Çok basit olarak görülen bir vida bile uygun torklanmadığı zaman bu gün fiyatı 100 milyon Amerikan doları olan bir uçağın düşmesi için ye-terli bir sebeptir. Bu nedenledir ki uçak bir pilot tarafından uçurulur ama bu uçuş için onlarca farklı meslek sahibi zamanla yarışarak görev yapar. Bunun için TOMTAŞ’da da başlama noktası bakım, ona-rın-revizyon faaliyeti ile devreye girmiştir.

Kayseri Tayyare Fabrikası’nın Açılması

Daha önce belirtildiği gibi Kayseri Uçak Fabrikası 1931 yılında tamamen Milli Savunma Bakanlığına devredilerek yeniden bir açılış yapılmıştır. 1935 yılında üç farklı tipte 50 adet planör Türkkuşu için üretilmiştir. 1936 yılında Alman Gothaer Waggon Fabrik A.G. ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren toplam Gotha 145 uçaklarından 45 adet üretilmiştir. Yine aynı yıl Polonya Panstwowe Zaklady Lotnicze firması ile lisans anlaşması yapılmış ve 1937 yılından itibaren 20 adet PZL-24A-24C ti-pi uçak üretilmiştir. Bu firma ile anlaşma yapılması hususunda zamanın Polonya Ha¬va Kuvvetleri olan ve Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Osmanlı vatandaşı Ludomil Raysk’nin katkıları olmuştur. Kayseri Uçak Fabrikası faaliyette olduğu zaman ayda dört uçak üretilecek bir kapasite kazanılmıştır.

Milliyet Gazetesi’nin haberi ise söyle:

Türkiye’nin ilk uçak fabrikası Central park oluyor

ATATÜRK’ün emriyle 1926 yılında Kayseri’de kurulan, Türkiye’nin ilk uçak fabrikası Milli Savunma Bakanlığı (MSB) onay verdiği takdirde 2 milyon metrekarelik yeni alana taşınacak. 2 milyon 700 bin metrekarelik alanda, Havacılık Müzesinin de bulunduğu hava sporlarının yapıldığı Central Park’a dönüşecek…

Atatürk’ün emriyle Kayseri’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan ve Türkiye’nin ilk milli uçaklarını imal eden Hava İkmal Bakım Merkezi, buradan emekli olan ve ayrılıp kendi özel işini kuranlar sayesinde Kayseri’nin Türkiye sınaisinde önemli bir yere sahip olması ve adeta bir okul görevi görmesiyle de biliniyor

Birinci Dünya Savaşı ve daha sonra Kurtuluş Savaşı süresince uçak sanayinin bulunmayışı büyük sıkıntılara sebep oldu. Atatürk, savunma ve harp sanayi konusundaki son teknolojiyi temsil eden havacılık sanayinin kurulması için Cumhuriyet’in ilanından sonra direktif verdi.

Çalışmaların sonucunda, Türk Tayyare Cemiyeti ile Alınan uçak üreticisi Junkers Flugzeugwerke A.G. arasında 15 Ağustos 1925 tarihinde yapılan anlaşma gereğince, Türkiye’de uçak ve motorlarını imal etmek amacıyla Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAS) kuruldu. Türk Hava Kuvvetleri’nde bulunan Junkers uçaklarının kapsamlı bakımlarını yapmak ve üretimini gerçekleştirmek amacıyla Kayseri’de bir fabrika kurulması kararlaştırıldı. Bu fabrikanın Kayseri’de kurulmasında, etrafı dağlarla çevrili bir ovadaki şehrin stratejik konumunun ve havacılık için 1’inci derecede önemli olan, şehrin güney kesimindeki geniş ve düz bir alanın varlığı önemli birer etken oldu. Kurulacak fabrika için her türlü teçhizat Almanya’dan getirildi. Gerekli malzemeler Hamburg’dan Mersin’e kadar denizyolu ile, Mersin’den Ulukışla’ya kadar trenle, Ulukışla’dan Kayseri’ye dek ise zamanın en çok kullanılan ulaşım aracı kağnı ve develerle taşındı. Tamamını çelik konstrüksiyon olan 11 hangar içine tezgahlar monte edildi. Fabrikanın kurulmasında ve işletmeye açılmasında kalifiye insan gücü ihtiyacı, Almanya’dan getirilen 5 mühendis, 120 Alman işçisinin yanı sıra 240 Türk isçisi ile karşılandı. Fabrika 6 Ekim 1926’da açıldı. Fabrikanın açılmasıyla birlikte, JUNKERS A 20, F 13 ve G-23 uçaklarının bakım, onarım ve revizyon işlemlerine başlanmıştır. Ancak, şirket 28 Haziran 1928 tarihinde kapatıldı.

1930 yılında yeniden faaliyete geçmiştir..

1930 yılında Tayyare Cemiyeti, şirketi hesabına tasfiye ederek fabrikayı Milli Müdafaa Vekaleti’ne devretmiş ve yıl sonuna doğru tekrar uçakların bakim ve onarımına devam edildi. Mevcut tesisler 1932 yılında Tayyare Fabrikası adım atmıştır. 1932 yılında Milli Müdafaa Vekaleti ile Amerikan İle Curtiss Aeroplane and Motor Company mc. Firması arasında yapılan anlaşma sonucu, Curtiss Hawk ve Fledgllng uçaklarının üretimine başlanmıştır. Toplam 33 adet Curtiss Hawk ve 8 adet Fledgling uçağı imal edildikten sonra bu uçakların üretimine son verildi. 1933 ortalama doğru fabrika tümüyle Milli Müdafaa Vekaleti’ne devredilerek yeniden bir açılış yapıldı. 1935 yılında 3 ayrı tipte toplam 50 adet planör, Türkkuşu adına imal edildi. 1933-34 yıllarında fabrika sahasındaki meydan uçuşa açıldı. 1936 yılında Alman uçak üreticisi Gothear Waggoii Fabrik A.G. ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren Gotha 145 uçaklarının, üretimine başlanmış ve bu uçaklardan toplam 45 adet imal edildi. Yine 1936 yılında Polonya’nın Panstwowe Zaklady Ionicze firması ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren PZL- 24A -24C uçaklarının imalatına başlandı. Bu uçaklardan da toplanı 24 adet üretildi. 1940 yılında ise İngiliz Philhips And Powis Aircraft Ltd. firmasıyla lisans anlaşması yapılarak Magister imalatına başlanmıştır. Bu uçaktan toplam 24 adet imal edilmiştir. Yaklaşık 10 yıl içerisinde 5 farklı tipte toplam 134 uçak üretilmiştir. Ayrıca 1937-1947 yılları arasında 24 tip uçak fasbatı ve 14 tip motor revizyonu gerçekleştirildi.

1950 yılında Fabrika kapatıldı, Hava İkmal Merkezi oldu..

1950 yılından itibaren Tayyare Fabrikası’nın adı kaldırılarak Hava ikmal Merkezine dönüştürülmüştür. Tesis, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait pervaneli uçakların, onarım ve fasbatların, muhtelif tip taşıt araçları ile yer teçhizatı onarım ve revizyonlarını üstlenmiştir.

1974 ABD ambargosundan sonra, dış kaynaklardan yedek malzeme temini güçleştikçe, Hava Kuvvetlerinin ikmal, bakım ve onarım gücünün devam için fabrika geliştirilerek bir kısmı malzemenin üretimine geçilmiştir. Türkiye’deki üç ikmal merkezinden biri olan Kayseri 2. Hava İkmal Bakini Merkezi’nde günümüzde yüksek teknolojik sistemlerle Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaçları yönünde üretim yapılıyor.

1954 nihayi son oldu..

İkinci Dünya Savaşı sonrasında; 1948 -1952 yılları arasında ABD hükümetinin, Marshall Planı adı altında, Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yardım çerçevesinde uçak ve motor vermesi THK Uçak ve Motor Fabrikaları’nın üretim faaliyetlerini sekteye uğratmıştır.

THK fabrikalarının yeterli sipariş alamamasında dönemin yöneticilerinin yerli üretime olan güvensizliği büyük rol oynamıştır.

1952’de uçak fabrikası, 1954’te uçak motoru fabrikası Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir, yani kapatılmıştır.

**

T.H.K. UÇAK MOTORU FABRİKASI:

Tesis, 1945 yılında Ankara Gazi Orman Çiftliği yakınında kuruldu. 29 Ekim 1948 tarihinde motor üretimine başladı. Yıllık motor üretim kapasitesi 200 idi. Polonyalı mühendis ve teknisyenlerinin de görev aldığı fabrikada, İngilizlerin 145Hp.lik De Havilland Gipsy Mayor 10 tipi uçak motorları üretildi. Bu motorlar, Uğur tipi eğitim uçaklarında başarıyla kullanıldı. 25 adet üretilen bu motorların devamı için Milli Müdâfaa Vekâleti’nden yeterli sipariş alınamayınca, mali zorluklara düşüldü. Akabinde fabrikada motor üretim faaliyetlerine son verildi. Devam etmekte olan 60 adetlik MKEK-4 Uğur uçakları projesini tamamlamak için, İngiltere’den 35 adet motor satın alındı!

Fabrika 1951 yılında M.K.E.K.’na devredildi. 1955 yılından itibaren tesislerde, traktör üretimi başladı.

**

ANKARA RÜZGÂR TÜNELİ (ART) Kapatılması

Polonyalı teknik elemanların yardımıyla Ankara Beşevler semtinde ses altı (subsonik) ölçümler için, Ankara Rüzgâr Tüneli inşaatına 1947 yılında başlandı. 1949 yılında donanım ve diğer teçhizatın montajına başlanarak, tesis 1950 yılında kullanıma hazır hale getirildi; tamamlandığı zamanlarda Avrupa’nın en büyük rüzgar tüneli idi…

Burada uçak modeli, kanat, profil ve pervane üzerine aerodinamik araştırmalar yapılacaktı…

Büyük bir talihsizlik olarak 1950 yılında Türkiye’de uçak üretim faaliyetlerine son verildiği için, A.R.T. de çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı. Tesis 1956 yılında Savunma Bakanlığı’na devredildi. Uzun yıllar çalışmadan atıl kalan A.R.T. bir ara depo olarak da kullanıldı.

1998’de yeniden faaliyete geçti..

1998 yılında geniş çaplı bakım, onarım, hatta yenileme çalışmalarından sonra faaliyete geçti. TÜBİTAK’a bağlı SAGE (Savunma Sanayi Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü) tarafından yerli roket üretim çalışmaları için kullanılmaktadır.

 

 

 

Faydalanılacak Kaynaklar

1-Havacılık Tarihinde Türkler ( Yavuz KANSU, Sermet ŞENSÖZ, Yılmaz ÖZTUNA)

2-Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikasını Kuran Adam Nuri DEMİRAĞ ( Semih İNCEÖZ )

3-Aksiyon Dergisi; 15 – 21 Haziran 1996 Türk Havacılık Sanayii ( H. Nadir BIYIKOĞLU )

4-Ankara; 1991 Etimesgut Uçak Fabrikası ve Endüstrimiz ( Şükrü ER )

**

AYRICA… ÇOK ÖNEMLİ BİR BAŞKA TARİHİ GERÇEK TARİHSEL SIRA İLE ABD-TÜRK HAVACILIK İLİŞKİLERİ

9 Ocak 1929

ABD’li tayyareci Charles Augustus Lindbergh’e T.Ta.C. Murassa Madalyası verilmiştir. “ Şanslı Lindy ” ve “ Yalnız Kartal ” olarak adlandırılan Amerikalı pilot 1927 yılında Atlas Okyanusunu tek başına geçen ilk pilot olarak tarihe geçmiştir. (New York-Paris uçuşu) Madalyası annesi Evangeline Lodge Lindbergh’e T.Ta.C. Başkanı Fuat Bulca tarafından takdim edilmiştir. Bu konuda Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Koçak’ın ön ayak olduğu söylenebilir.

30 Temmuz 1931

Amerikalı pilotlar Yeşilköy Hava Alanına indiler. Vali ve Belediye Başkanının yanı sıra T.Ta.C.  İstanbul Başkanı Hasan Fehmi Bey ve diğer havacılar Amerikalı pilotları karşıladılar.

31 Temmuz 1931

ABD’li pilotlar Russel N. Bordmann ve John L. Polanda Atlantik okyanusunu aşarak İstanbul’a inmişlerdir. Uzun mesafe rekoru kırarak T.Ta.C. İst. Şb. Md. Hasan Fehmi Bey Pera Palas Otelinde kendilerini ziyaret eder. Atatürk Yalova’ya davet eder.

1 Ağustos 1931

Pilot Russel N. Bordmann ve John L. Polanda Yalova’ya Fuat Bulca tarafından getirilirler. Önce Başbakan İsmet İnönü tarafından 131 pırlanta taşlı T.Ta.C. Murassa madalyaları havacılara törenle takdim edildi. Ardından Atatürk’le sohbet edildi.

Atatürk New York’tan – İstanbul’a uçan havacılar ile yaptığı konuşmasında:

“Siz gökyüzünde güzel bir yol çizdiniz. Bu geziniz Türk havacılarına da hazırlanmak için büyük bir isteklenme olacaktır…’’ der…

Atatürk daha sonra akşam ki yemek sırasında sohbette ise:

“Türk ulusunun her şeyin üstünde tapındığı bir şey varsa o da yüksek kahramanlıktır. Bu sözlerim kuşkusuz bu günkü uyanık Türk gençliğinin kulaklarında yüksek ve etkili yankılar yapacaktır. Yüksek hasletlerine güvenle baktığım Türk çocuklarından daha az şey istemem…’’ diye konuşur.

 

3 Ağustos 1931

ABD’li pilotlar Russel N. Bordmann ve John L. Polanda onuruna İstanbul Pera Palas Otelinde T.Ta.C. İstanbul Şubesi bir akşam yemeği düzenledi. Yemekte T.Ta.C. İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi Nakiye Hanım ve pilotlar konuşma yaptılar.  9 Ağustos 1931 tarihinde Amerikalı pilotlar Türkiye’den ayrılmışlardır.

9 Haziran 1932

Amerikalı Mr. Jim (William Robertson) ile Vecihi Hürkuş Ankara civarında meydan araştırması için uçarlar. Güvercinlik mevkiinde uçuş alanı tespitinde bulunurlar.

1942-43 yılları arasında Nuri Demirağ’ın Yeşilköy’deki Gök Okulu ve Beşiktaş’taki fabrikasını ziyaret eden Amerikalıların bazıları şunlardır.

Prof. Diyak: Nuri Demirağ ile Türk Amerikan Seyrüsefer Hava Limanı Mukavelesini imzalayan Amerikalı Profesör.

Mr. William Todd: Amerikan Fotoğraf Servisi Şefi.

Prof. Bills Hum Tington: Amerikan Koleji Müdürü. Prof. Brown ile birlikte Demirağ’ın tesislerini gezmiştir.

15 Ekim 1943

Amerikalı Prof. Brown; Washington Notrdam Üniversitesi Havacılık Profesörü Türk basınına yaptığı açıklamada “Bilhassa N. Demirağ Gök Okulundan bahsetmek isterim. Bizim de böyle okullarımız olmasaydı 2. Dünya Savaşında başarılı olamazdık” demiştir.

26 Mayıs 1944:

Nu.D-38 ilk tanıtım seferini 26 Mayıs 1944 tarihinde İstanbul-Ankara arasında yaptı. Uçağın yolcuları arasında pilotlar Basri Alev ve Mehmet Altunbay’ın yanı sıra Nuri Demirağ, Tasviri Efkâr Gazetesi’nin sahibi Ziyat Ebuziyya ve Vatan Gazetesi muhabiri Faruk Fenik bulunuyordu.

NuD-38 uçağını Ankara’da Güvercinlik Hava alanında karşılayanlar arasında Devlet Hava Yolları (DHY) Genel Müdürünün yanında bir Amerikalı da bulunmaktaydı. Gazetelere Amerikalı tayyare uzmanı olarak geçen bu şahıs hakkında her hangi bir bilgiye ulaşılamamıştır denilmekte. O tarihte niçin ve hangi sıfatla orada bulunmaktadır. Adı bile öğrenilemeyen Amerikalı uzman kimdir?

21 Eylül 1944

Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Laurence Steinhardt 21 Eylül 1944 tarihinde ABD hükümetine gönderdiği “ Irkçılık-Turancılık ” davasında yargılanan 23 kişi ile ilgili raporunda sivil uçak sanayini kuran Nuri Demirağ hakkında da bilgiler aktarmaktadır.

9 Kasım 1944

ABD Chicago’da yapılan İlk Sivil Havacılık (ICAO) Toplantısına THK Başkanı Şükrü Koçak katılmıştır.

23 Şubat 1945

ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında ilk yardım anlaşması yapılmıştır. ABD Hükümeti TC Hükümeti’ne ABD Cumhurbaşkanı’nın devir veya tedarikine yetki vereceği savunma maddelerini, savunma hizmetlerini ve savunma bilgilerini vermeye devam edecektir.

1945 – 1946 yılı:

Hava endüstrisinin yüksek mühendis ihtiyacını karşılamak için THK’nun tavsiyesi ile İTÜ’de açılmış olan havacılık şubesinden 19 yüksek mühendisten 15’i fabrikalarda vazife almışlardır. Bunlardan 6 tanesi ABD’ye gönderilmiş ve uzmanlık çalışmalarını tamamlayarak yurda dönmüşlerdir.

27 Şubat 1946

ABD ile TC arasında imzalanan ikinci anlaşma gereği; ABD 10 milyon dolarlık kredi verecektir. Bu kredi ABD savunma malzemeleri alımında kullanılacaktır.

4 Haziran 1947

Amerikan Askeri Heyeti başlarında Tümg. Hall olmak üzere (5 kişilik hava subayından oluşan  heyet) THK Etimesgut Uçak Fabrikasını gezmişlerdir.

12 Temmuz 1947

Turuman anlaşması ABD ile TC. Hükümeti arasında imzalanmıştır.

19 Mart 1948

Amerikan Hava Ataşesi Yardımcısı Yüzbaşı Handsinger’e THK’da aldığı eğitim sonucu turizm uçak pilot lisansı verilmiştir.

13 Şubat 1952

Türkiye NATO üyesi olmuştur.

5 Nisan 1952

THK’nın Ankara Gazi Çiftliği’ndeki Uçak ve Motor Fabrikası yeterli miktarda uçak siparişi alamadığı için krize girmiş ve 5 Nisan 1952’de yapılan anlaşma ile 4 milyon lira karşılığında MKE’ye satılmıştır.

Fabrika Yavuz Kansu müdürlüğünde yeniden yapılandırılmıştır.

MKE, THK’nın geliştirdiği aralarında Model 3 olarak yeniden adlandırılan Mehmetçik’in de bulunduğu 6 ayrı modeli imal etme kararı aldı. Mehmetçik projesinin jet motorlu bir eğitim uçağı olduğunu hatırlatmakta fayda var…

Aynı yıl ABD’nin Lockheed T-33 tipi jet eğitim uçaklarını Türk Hava Kuvvetleri’ne hibe etmesiyle projenin uygulanmasından vazgeçildi. 1957 yılına gelindiğinde ABD Yardımının ön gördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükümetin emri sonucunda Türkiye’deki uçak üretimi tamamen durdurulmuştur. Fabrika daha sonraları uçak üretimi yerine traktör ve çeşitli makine parçaları üretmeye devam etmiştir.

31 Aralık 1953

Amerika ile öğrenci değişim programı kapsamında ilk giden öğrenci grubuna Sabiha Gökçen başkanlık etmiştir. İkinci heyetin başkanı ise Edibe Sayın – Subaşı (Kutucuoğlu)’dur.

23 Temmuz 1954

Amerika seyahatine katılanlar THK Gn. Bşk. Mustafa Zeren, Bşk. V. Halit Zarbun, Öğrt. İzzet Eryoldaş, Edibe Subaşı, 4 Öğrenci. 14 Ağustos 1954 Yurda Dönüş.

21 Eylül 1954

FAI 47. konferansı nedeniyle Türkiye’ye gelen Amerikalı Bayan Jacguline Cochran THK ve Türkkuşu’nu ziyaret etmiştir.

19 Temmuz 1955

FAI tarafından İstanbul Konferansında kabul edilen ABD’nin verdiği bursla Tennessee eyaletinin Knoxville kentinde yapılan havacılık kursuna Türkiye’den Nezihe Viranyalı ve Milli Eğitimden Nezihi Erkol katılmışlardır. Dönüş 19 Ağustos.

23 Temmuz 1955

23 Tem – 15 Ağu 1955 tarihlerinde ABD Sivil Havacılık Teşkilatı Bnb. Lawrence M. Greenhaw Başkanlığında bir grup öğrenciyle Eskişehir, Erzurum. İstanbul ve İzmir’de gezi ve incelemelerde bulunmuşlardır.

25 Temmuz 1955

25 Tem – 14 Ağu 1955 ABD Sivil Havacılık İzci Teşkilatının davetlisi olarak ABD’ne yapılan geziye Yönetim Kurulundan Sivas Milletvekili ve 7 kişilik öğretmen ve öğrenci grubu katılmıştır. (Edibe Subaşı ve Nezihe Viranyalı)

30 Eylül 1955

1954 ve 1955 yıllarında yerli öğrencilerin yanı sıra 3 ABD, 5 Alman, 4 Hollandalı, 5 Yunan ve 1 Irak’lı öğrenciye de planör bröveleri verilmiştir.

9 Ağustos 1957

21 Temmuzdan beri Amerika’da bulunan THK Genel İdare Kurulundan İbrahim Kirazoğlu başkanlığındaki 5 kişilik öğrenci değişim programı öğrencileri yurda dönmüştür.

30 Ocak 1958

Sabiha Gökçen ABD Miami’de yapılan uluslararası hava gösterilerine davet edilmiştir.

16 Temmuz 1959

16 Temmuz – 11 Ağustos 1959 tarihleri arasında ABD, İngiltere ve Hollanda Havacılık Kulüplerinin Öğrencileri THK’nın misafiri olarak Türkiye’de bulundular.

Mustafa KILIÇ

Havacılık Tarihi Araştırmacısı-Yazar

Oca 22

Eğitimde Etki ve Tepki Meselesi

Cafer GENÇ

Son günlerde basında, “Öğrencisini döven öğretmen” ile “Öğretmenini döven öğrenci” haberlerini sıkça duymaya başladık. Elbette, bunun sebeplerini sosyologlar ve psikologlar çok daha iyi bileceklerdir. Yılların eğitimcisi ve yöneticisi olarak tecrübelerime istinaden, eğitim sisteminin yaşattığı strese bağlı olarak “ilgi” ve “sevgi” eksikliğinden kaynaklandığını söylemek istiyorum. Eğitim sistemindeki belirsizliklerin neticesinde biriken sorunların ve sıkıntıların şiddet olarak yansımalarını görmekteyiz.

Geçen hafta, “ÖLÇME” ve “DEĞERLENDİRME” konusunu yazmak istiyordum. Öğretmenlerimizin notlarını verdikleri günler olduğunu düşünerek etkilememek, yönlendirmemek adına daha sonraki günlerde yazmayı uygun gördüm. Geçen hafta, Denizli, Çivril ilçemizdeki bir okulumuzda, kendisine verilen notu düşük bulan 15 yaşındaki 9. sınıf öğrencisinin, “NOT” yüzünden öğretmeniyle tartışmasının ve öğretmenini dövmesinin affedilir tarafı yoktur. Öğretmenin öğrencisini dövmesi ne kadar yanlışsa, öğrencinin öğretmenini dövmesi bir o kadar çirkin ve vahim bir durumdur. Bu olay, “NOT” konusunda bir anımı hatırlattı. Bu anımı anlattıktan sonra, değerlendirmelerimi sıralamak istiyorum.

Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi’nde performans ödevlerini kontrol ediyordum. Öğrenciler sırasıyla ödevlerini gösteriyorlardı. Ben de inceledikten sonra ödevlerin sonuna, “Görüldü” diye verdiğim puanı yazıp imzalıyordum. Bir öğrenciye 70 puan verdim. Sıradaki öğrencinin ödevini kontrol ederken 70 puan alan öğrenci, “Hocam, benim puanımı not defterinize yazdınız mı?” dedi. Ben de biraz da espri olsun diye, “Ben seni gönlüme yazdım, notunu unutur muyum?” dedim. Öğrenci de, “Hocam, sizin benim notumu e-okula yazmanız, benim için, gönlünüze yazmanızdan daha önemli” demez mi? İşte, sistemin eğitim anlayışı; not, puan, sayı, rakam üzerine kurulmuş bir düzen… Kendi kendime, “Çocuk da haklı..!” demek zorunda kaldım.

*Eğitim sistemi, not konusunu, öğrenci için önemli hale getirmektedir. Not, sadece bir eğitim aracı olup “öğrenip öğrenmeme” ile ilgili durum (seviye) tespitidir.

*Eğitimde not konusu, öğretmen ve öğrenci için, “Hak etmek, adil olmak, dürüstlük, çalışmaya (öğrenmeye ve öğretmeye) teşvik etmek, bilgi durumunun ve ilgi alanının değerlendirmesini yapmak açısından bir amaç ve araç meselesidir. Bir çeşit, muhasebenin ahlâk ve vicdan terazisidir.

*Eğitimde önemli olan amacı gerçekleştirmektir, hedefe ulaşmaktır. Bu noktada sadece sayı (rakam) olarak düşünülmelidir. Not ile tehdit etmek, gözdağı vermek, korkutmak… vs. şeklinde kesinlikle kullanılmamalıdır.

*Dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da sınav yapılmadığını, ileri yaşlarda, nadiren yapılan sınavın sonuçlarının öğrenciye duyurulmadığını söylemiş olursam, ne demek istediğimi daha iyi açıklamış olurum diye düşünüyorum.

*Düşük not verdiği gerekçesiyle öğretmeniyle tartışan ve şiddet uygulayan öğrencinin durumu ile ilgili, söylenecek çok söz vardır. Konuyu (olayı), tam olarak bilmiyor olmama rağmen genel olarak şunları söylemek mümkündür. Öğrenci notunu bilmelidir. O notu aldığına, hak ettiğine inanmalıdır. İtiraz edemeyecek kadar adil, dürüst, açık olunduğu öğrenciye hissettirilmelidir. Gerekirse, yazılı kâğıtları birlikte incelenip değerlendirilmelidir. İnandırıcı olmak için, güvenme duygusu verilmelidir, ikna etme düşüncesi oluşturulmalıdır. “Hak etme” gerekçelerini bilmesini sağlayarak, tedbir almasına ve teşvik edilmesine imkân ve fırsat verilmelidir. Bu açıklamalarım çerçevesinde, öğretmenin düşük not vermediği konusunda inandırıcı olması gerekirdi. Öğrenci de öğretmenine inanmış, güvenmiş olmalıydı. Anlayış ve yaklaşım ile böyle bir durum ortaya çıkmamış olacaktı.

*Yukarıdaki anımı bu sebeple anlattım. “Terbiyesiz, saygısız, sana mı soracağım, yazmıyorum, bu notu sana vermiyorum… vs.” demedim. “Seni gönlüme yazdım, unutur muyum” dedim. Düşük not verdiğim, sınıfta bıraktığım öğrencilerim de oldu. 35 yıllık meslek hayatında not konusunda hiçbir sıkıntı yaşamadım. Çünkü notu, eğitimde en son unsur olduğunu düşündüğüm için önemsemedim. Öncelikle, eğitimin önemini ve gerekliliğini vurguladım. İnanmalarını, güvenmelerini sağladım. İtiraz edemeyecekleri kadar dürüst, adil ve şeffaf oldum.

*15 yaşında, ergenlik döneminde olan bir öğrencinin bazı davranış farklılıkları göstermesi normaldir. Öğrenciyi tanımak, kazanmak, sosyal yapısını ve psikolojik durumunu bilmek bir eğitim işidir. Öğretmen de bunun için vardır. Bu mesleği aklıyla, bilgisiyle ve becerisiyle yapmaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Eğitimde olumlu (veya olumsuz) ETKİLER, olumlu (veya olumsuz) TEPKİLER doğurur. Bir yanlışa, yanlışla karşılık verilirse, iki yanlışın çatışmasıyla ortaya çıkan sonucun telafisi mümkün olmayabilir! Yanlış davranışların açtığı derin yaraların izleri kolay kolay silinmez!..

Öğrencilerimize ve öğretmenlerimize, “dinlenmeleri” temennisiyle iyi tatiller dilerim.

Oca 26

Vatanseverliğe Dayanan Birleştirici Milliyetçilik Üzerine

Dr. Sakin ÖNER 

Günümüzde, küreselleşme, ABD ve AB dayatmaları, “insan hakları, azınlık hakları, demokratik haklar vb.” arkasına sığınılarak, “Siyasi İslâmcılık”, “İkinci Cumhuriyetçilik”, “Etnik-Mozaikçilik” ve “Yeni Osmanlıcılık”  gibi gayrımilli akımlar ele vermişler, milliyetçiliğe savaş açmışlardır. Bu akımların bazıları, milliyetçiliğe karşı oldukları halde,  özellikle son günlerde iç ve dış politikanın oluşturduğu ülke şartlarını ve siyasi çıkarlarını gözeterek, milletin milliyetçilik duygularını istismar etmektedirler.

Milliyetçilik; milleti sevmek ve onun gelişmesi, güçlenmesi  için çalışmak istek, duygu ve düşüncesinin adıdır. Samimiyet derecesi, “Ben Türk milliyetçisiyim” diyen kişinin söylem, eylem ve üretimi ile ölçülür. Milliyetçilik fikri, kişiye, kurum veya kuruluşa, siyasi partiye mahsus bir fikir  değildir. Milliyetçilik, hepsinin üstünde, milletin bütününü kapsayıcı bir fikirdir. Milli birliği sağlayan ve milletin bekasını temine yönelik bir fikirdir.

Milliyetçilik, milletin yaşama ve yükselme iradesini ifade eder. Millete millî kimliğini kazandıran bütün maddî ve manevî değerleri sevmek, yaşatmak ve geliştirmek de, milliyetçiliğin bir gereğidir. Sadri Maksudi Arsal “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli esrinde, milletlerin var olma azim ve iradesine, “Millî şuur”, “Milliyet duygusu” veya “Milliyetçilik” adlarını vermektedir.

Bir milletten olmak başka, milliyetçi olmak başka şeydir.  Bir milletten olmak tabii bir hadise, milliyetçi olmak ise kültür, şuur ve irade meselesidir. Milliyetçi, mensup olduğu milleti tanıyan, seven ve onu yükseltmeye çalışan insandır. Mehmet Kaplan’ın “Nesillerin Ruhu” isimli eserinde belirttiği gibi, “Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve  ıstıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur.

Milliyetçilik, diğer milliyetçiliklere ve hümanizme (insaniyetçiliğe) karşı değildir. Milletini yükseltmeyen, insanlığı nasıl yükseltebilir. Milliyetçilik, aynı zamanda ferdiyetçiliktir (bireyciliktir). Ferdiyeti ve şahsiyeti kuvvetli olmayan bir kimsenin ne milletine, ne de insanlığa bir faydası olur. Kısacası, milliyetçilik, pratik  insaniyetçiliktir.

Türk milliyetçileri, hiçbir dönemde ırkçı olmamışlar, yabancı düşmanlığı yapmamışlardır. Kendi ırkını üstün tutup, diğer ırkları küçük ve hor gören ırkçılık anlayışının, Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Milliyetçilikte hareket noktası, milletin tarih içinde meydana getirdiği kültürdür. Milliyetçi, milletin kültür bütünlüğünü savunur, bu manevi yapıyı korumayı ve geliştirmeyi amaçlar.

Türk milleti, tarihin en eski çağlarından günümüze kadar, milliyetçilik duygusunu, milli kimliğimizi oluşturan (dil, vatan, soy, kültür vb.) unsurlardan birini diğerinin önüne çıkarmak suretiyle oluşturmuştur. Günümüz Türkiyesinin özel şartları içinde Milliyetçilik düşüncesi, bütün etnik ve dini farklı kimliklerin “vatanseverlik” ortak paydasında buluştuğu,  ‘yeni bir kimlikle’ ilgilidir. Milletin bütününü kucaklayan milliyetçilik anlayışı, “vatanseverlik” bağlamındaki milliyetçiliktir. Türk tarihinin Oğuz Kağan’dan Atatürk’e kadar devam eden döneminde ortak değer “vatan” olmuş, bütün savaşlar “vatan savunması” için yapılmıştır. Çünkü, vatan, milletin üzerinde yaşadığı toprağa, kan ve can pahasına kazandırdığı milli bir kimlik ve kutsal bir ortak değerdir.

Vatanseverlik, “Türkiyelilik” ve sadece “vatandaşlık” demek değildir. Vatan da, sadece coğrafi bir kavram değildir. Vatan, üzerinde uzun yıllar yaşayan insanların, ortak tarih, mazi ve kültür oluşturdukları manevi bir mekandır. Vatan, farklı etnisite, inanç ve kültürlere sahip insanlar arasında saygıya dayalı ortak yaşama kültürünü oluşturur. Bu kültür, farklı gelenek, görenek ve ritüellerin ortak değerler olmasını sağlar. Anadolu coğrafyasında üç inancın ibadet mekanları olan cami, kilise ve havra yüzyıllarca birlikte inananlarına hizmet vermiştir. Milletimizin “Yaradılanı hoş gör / Yaradandan ötürü” düşüncesine ve “sevgi, saygı, hoşgörü” anlayışına dayanan insanlığı kuşatıcı İslâm anlayışı, hem vatandaşlık bağını kuvvetlendirmiş, hem de vatanseverlik duygusunu güçlendirmiştir.

Milliyetçiler, “Türk” kavramını, bir etnisite olarak değil, ortak vatanda oluşan kültürel bir kimlik ve milletler ailesinde kullanılan ortak ad olarak görmektedirler. Bu yüzden, Türkiye’yi vatanı bilen, seven, kendisini bu vatanın ayrılmaz bir parçası kabul eden herkesi, bu milletin bir ferdi kabul etmişlerdir. Atatürk de, Türk milletini tarif ederken, “Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halka, Türk milleti denir” diyerek hiçbir etnisiteyi öne çıkarmamıştır. Bu sebeple, yurttaşlarımızı kökenine göre “Türk olan” ve “Türk olmayan” diye ayırmamış, kendini bu vatanın ve bu milletin bir ferdi görenler için “Ne mutlu Türküm diyene!” demiştir. ortak paydasını öne çıkaran milliyetçilik, milletin bütününü bir sevgi kuşağıyla kuşatan birleştirici bir düşüncedir.

Devleti yönetenlerin görevi, milli birlik ve beraberliği, her türlü imkân ve vasıtayı kullanarak güçlendirmektir. Bunu sağlayacak olan da, ““Vatanseverlik” odaklı milliyetçilik anlayışıdır.  Bunu millete benimsetme görevi, Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bakanlık da bunu, siyaset üstü tutulması şart olan milli eğitim eğitim sistemi ve bu duyguyla yetişmiş öğretmenler vasıtasıyla hayata geçirilmelidir. Müfredatın buna göre düzenlenmesi ve ders kitaplarının buna göre hazırlanması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı, bugünkü yapısı, anlayışı ve müfredatla bu fonksiyonu gerçekleştiremez.

Milliyetçilik, maalesef son günlerde bazı siyasiler tarafından günlük siyaset malzemesi olarak kullanılmaktadır. Burada önemli olan, milliyetçilik fikrinin kişisel veya kurumsal tekele alınmaması ve günlük siyasetin üstünde tutulmasıdır. Çünkü milliyetçilik, milletin bir bölümünü değil, bütününü kucaklayan bir fikirdir. Bu kutsal düşünce, milletin milli duygularının istismar vasıtası yapılmamalı, günlük siyasetin malzemesi olmamalıdır. Milliyetçilik günlük siyasetin malzemesi yapılarak ucuzlatılmamalıdır.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar