x
ACI KAYBIMIZ
Aydınlar Ocağı Genel Merkez Kurucular Kurulu Üyesi, milliyetçi ilim ve fikir adamı,
Vefa Lisesi mezunu Prof. Dr. Cevat BABUNA vefat etmiştir.Cenazesi 18 Eylül 2017
Pazartesi günü (bugün) Fatih Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Sakızağacı Şehitliğinde
defnedilecektir. Ailesine, Aydınlar Ocağı camiasına başsağlığı dileriz.Allah rahmet
eylesin, mekanı cennet olsun.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 28

2.8 Milyar TL ve Türk Bayrağı

Halil ALTIPARMAK

Bugün iki konudan bahsedip Türk Milleti’nin içine düştüğü durumu özetlemek istiyorum.

Ahmet Necdet SEZER, 167.4 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Abdullah GÜL, 722.3 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Recep Tayyip ERDOĞAN göreve gelir gelmez harcama yetkisi yüzde yüz artırıldı ve son dakika önergesi ile de bütçenin binde beşine denk gelen 2.3 milyar TL harcama yetkisi verildi ve 16 ayda harcama yetkisi 2.8 milyar TL oldu.

Basına yansıyan bu bilgiler ışığında, insanımızın neyi, nasıl düşünmesi, değerlendirmesi gerekir?

Her şeyden önce Dinimizde, İsraf Haramdır.

Dinî değerler ışığında bakarsak, 16 aylık olağanüstü harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Ekonomik ölçüler ışığında bakarsak, borç batağına sürüklenmiş, dövizin olağanüstü yükselişini önleyemeyen, yediği ekmeği bile borçlanan ve bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi haline gelmiş ülkemizde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

İnsanî değerler açısından bakarsak, asgarî ücretin 1000 TL olduğu, işsizliğin zirve yaptığı, insanların çöpten yiyecek aradığı, insanımızın borç ödeme imkânının yüzde elli azaldığı, iş hayatının durma noktasına geldiği böyle bir dönemde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Bu harcama ve israf ne için? Bu para ile ne yapılmaktadır? Bu para nereye harcanmaktadır?

Bu sorular bir sır olarak mı kalacaktır?

Eğer, bu konu da bazılarının gözünü açmasını sağlayamayacaksa, ne yapalım, onlar da kör kalsın!

Bir de şu Türk Bayrağı meselesine değinelim.

17 Eylül 2015 Perşembe günü, TOBB önderliğinde Türkiye’nin bazı büyük Sivil Toplum Kuruluşları, Türk Bayrağı ile yürüyüş yaparak terörü lanetleyecekler.

Beyanatlarında, aslında Türk Milleti için yürüyüş yaptıklarını söylemeleri gerekirken, herhangi bir ayırım yapmamalarına rağmen, sadece, Türk Bayrağı ile yürümeleri Pkk’nın siyasî kanadının başı olan Selahattin DEMİRTAŞ’ı çok rahatsız etmiş.

Çok ilginç değil mi?

Seçimden önce, birkaç tane Türk Bayrağı ile miting yaparken, bu nasıl oluyor diye soranlara, bu bayrak bizim de bayrağımız diyen kişi, bugün, Türk Bayrağı taşıyanların bölücülük, ayrımcılık yaptığını söylemektedir.

Anadolu Türklüğü, çok zor bir dönemeçten geçmektedir.

Kırk katır mı, kırk satır mı dayatması tam da budur.

Bir tarafa dönüyorsun, israflarla, kandırılmalarla, yolsuzluklarla, yalanlarla, korkutmalarla, dayatmalarla, aldatmalarla, hakaretlerle zorla yürütülmeye çalışılan bir düzen, bir tarafa dönüyorsun, hem öldürüp, şehit edip, hem de barış isteyen bir düzen.

Türk milleti için, 1918 yılının Millî Mücadele, Millî Müdafaa şartları yeniden oluşmuştur.

Yani, Anadolu Türklüğü için, meşru müdafaa hakkı doğmuştur.

Eyl 12

Yüce Türk Milleti Başımız Sağolsun!

Halil ALTIPARMAK

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NA AÇIK MEKTUP

“Ordu, Türk ordusu. İşte bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan şanlı ad. 1937”

“Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. 1937”

“Sizin gibi kumandanları, subayları ve erleri olan bir millet için yâd elleri altında köle olmak mümkün değildir. 1925”

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN sadece üç parçasını aldığım bu sözlerin muhatabı Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun ana karargâhı olan Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay Başkanlığı, bu sözlerin muhatabı olarak gerekeni yapmak zorundadır.

Genelkurmay Başkanlığı, ATATÜRK’den bahsedecek ise, onun emirlerini yerine getirecektir.

Türk Milleti, çocuklarını, ne Recep Tayyip ERDOĞAN’a, ne de Ahmet DAVUTOĞLU’na tesim etmektedir. Çünkü, Türk Milleti, Rabia’ya hüngür hüngür ağlayıp, Tük Şehidine kelle diyenlere canı çocuğunu emanet etmez. Çünkü, Türk Milleti, canları çocukları Şehit olurken, maça gidenlere, 400 milletvekilinin hesaplarını yapanlara zaten teslim etmez.

Bu gerçeği, Adana’daki son iki ŞEHİT Cenazesi dahil Şehitlerin gözlerden kaçırılarak defnedilme gayretlerinden anlıyoruz. Toplum Mühendisliği, Algı Yönetimi bu sefer tutmamış ve Şehitlerin vebali olarak teröristlerle görüşüp onları besleyen ve güçlenmelerine göz yumanların kimler olduğu her cenaze töreninde açıkça ortaya konmaktadır.

Bu yüzden, Türk Milleti, gözbebekleri, canlarının parçası çocuklarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı, bu aşamadan sonra, mutlaka, ama, mutlaka terör örgütünün yok olmasını sağlamak zorundadır.

Bunu yapmamanın hiçbir bahanesi yoktur.

Bu kadar çocuğumuz şehit olurken, bu kadar canımız yanarken, bu kadar içimiz kavrulurken vur emri var-yok, validen izin aldık-almadık gibi bahaneleri kabul etmek, artık mümkün değildir.

Türk Milleti’nin artık tek güvencesi kalmıştır: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, hiçbir engel tanımadan, hiçbir bahane üretmeden terör örgütünü yok etmesidir.

Bu aşamadan sonra, Türk Milleti’nin tek beklediği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neye mal olursa olsun, akan kanların yerde kalmamasını sağlamasıdır.

Bu aşamadan sonra, yeniden barış süreci, çözüm süreci gibi oyalama, kandırmaca, yutturmaca ve soytarılıklarına kulaklarını tıkamalı ve gözlerini kapamalıdır.

Terör örgütü ya bitecek, ya bitecektir.

Türk Milleti, bütün yaşananlara rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenini sürdürmeye devam etmekte ve bu güvenin artmasını arzu etmektedir.

Tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.

Bu dönemeçte kimin ne yaptığı tarihe bir not olarak düşecektir.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk Milleti ile irtibat halinde olacaktır.

Bu aşamadan sonra, hesabın sadece Türk Milleti’ne verilebileceği düşünülerek hareket edilmelidir.

Devletin yönetiminde, Tük Milleti’nin üstünde bir güç yoktur, olamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran irade, Türk Milleti’ne güvenerek yola çıkmış ve Türk Milletini kurtarmak ve korumak üzere hareket etmiştir. Sonuçta “HAKİMİYET, KAYITSIZ ŞARTSIZ TÜRK MİLLETİNİN” olmuştur.

Bugün de gelinen nokta budur.

Türk Milleti’nin yaşaması ve yücelmesi için var olan ve onun bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Ordusu, yine Türk Milletini korumak ve kollamak noktasına gelmiştir. Bunun geri dönüşü yoktur, bunun durması ve tereddüdü yoktur.

Balyoz, Ergenekon yutturmacaları yaşanırken bugünlerin geleceğini gören bizler, o gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasında dimdik durduk. Hem de, TSK’nın en tepesinde olan bazılarının bizim gibi dimdik durmamalarına rağmen…

Bugünlerin geleceği çok belli idi.

Keşke, bugünler gelmese idi.

Ama, perşembenin gelişi çarşambadan belli idi.

Sayın Genelkurmay Başkanlığı; bugüne kadar ne oldu ise, oldu, olanlar oldu. Artık, bu aşamadan sonra, çığırından çıkmış olan bu kanlı gidişi durdurmak, hiçbir engel tanımadan sana bağlıdır.

Türk Milleti, Ali-Veli ile değil, canlarının yanmaması ile ilgileniyor.

Bu arada hemen belirtelim ki, bu açık mektupta TÜRK POLİSİ ihmal edilmiş değildir. Devletin ve Türk Milleti’nin bekası deyince bütün kadrolar, Türk Silahlı Kuvvetlerine dâhildir anlamında bir anlayışla hareket edilmiştir.

Yani, tarihî ORDU-MİLLET kavramı göz önüne alınarak yazılmıştır.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra, HER ŞEYE RAĞMEN Hukukun üstünlüğü ve Hukuk Devleti olma özelliğimiz gereği, Hukukî altyapının da hazır olduğunu söylemeliyim.

Buyrun; 1982 Anayasası’nın 120 ve 122. Maddeleri hukukî altyapı için tamamen uygundur.

Olağanüstü hal ile ilgili olarak 120. Madde ve Sıkıyönetim ile ilgili olarak da 122. Madde hukukî altyapıyı tamamen hazırlamakta ve beklemektedir.

Şimdi değil ise, ne zaman?

Bu maddeleri, yürürlüğe koymamanın bu aşamadan sonra, yürürlüğe koymayanlar açısından ne anlama geleceğine Türk Milleti karar verir.

Eyl 07

Bir Tek Problem Var

Halil ALTIPARMAK

Ülkede 7 Hazirandan beri yaşananlara, söylenenlere, yapılanlara bakıyorum ve gerçekten şaşırıyorum.

Sanki, problem ve problemin kaynağı belli, açık, aleni, aşikar değilmiş gibi herkes farklı pencerelerden değerlendirmeler yapıyor.

Sanki, herkes, gerçekleri görmüyormuş gibi, her şey olağan işliyormuş gibi fikirler üretiliyor.

Sanki, hükümet kurmaya resmî olarak yetkili ama, gayrı resmî olarak yetkili olmayan bir DAVUTOĞLU olduğu bilinmiyormuş gibi yapılıyor.

Bakın, açık ve net:

Cumhurbaşkanı, ne koalisyonlu, ne de şartlı destekli bir AKP hükümetine asla razı olmaz, olamaz.

Bakın, Cumhurbaşkanı, AKP’nin tek başına iktidar olmadığı bir Türkiye’yi asla istemez, isteyemez.

Ülkenin bütün meselesinin kaynağı budur.

Bu nedenle, kimse, şu parti neden şöyle yapmadı, şu kişi neden böyle yaptı, şu insan neden bunları yaptı gibi yorumlarla ne kendisini üzsün, ne başkalarını üzsün.

Türkiye’de şartlar ne olursa olsun, ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın Ahmet DAVUTOĞLU, kendi inisiyatifi ile hükümet kuramaz.

Zaten kuramadı.

AKP-CHP koalisyon görüşmelerinde, AKP’nin sözcüsü kim idi?

O kişi, neden, kim tarafından oraya kondu?

Bunları düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Ahmet DAVUTOĞLU hükümeti kuramayınca, görev, teamül gereği CHP’ye verilmesi gerekmez miydi?

Neden verilmedi, bunu düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Bir konu var, mutlaka onu da konuşmalıyız.

Doğru, RTE’nin karşısında, şu meclis aritmetiğinde yüzde 60  blok var.

Ama, bu bir blok değil.

Bu bloktan bir ortaklık çıkamaz.

Yani, bölücü terör örgütünün siyasî uzantıları ile Türkiye’yi böldürmeyeceği samimi ve gerçek iddiasında bulunanların ortaklık kurması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu durum da, RTE’nin maalesef şansıdır.

Seçim, RTE için son şans. Tek başına AKP iktidarını elde edebilmenin son fırsatı olarak erken seçim kullanılıyor.  Ülke şartları ne olursa olsun, erken seçim  yapılmaya çalışılıyor.

Bütün bu anlatılanlardan sonra, geriye iki soru kalıyor:

Birincisi, birileri neden AKP’nin tek başına hükümet olmadığı bir Türkiye’yi istemez, isteyemez?

Bunun cevabını herhalde 2013 yılının 17/25 Aralıktan beri yaşananlara, gizlenen gerçeklere bakmak gerektir, cevabı orada.

İkinci soru; çözüm ne?

Bölücü olmayan, teröre destek vermeyen meclisteki kadroların ortak hareket edebilecekleri bir sayıyı bulabilmeleri.

Aksi takdirde, çözüm, başka mecralara kayabilir.

VERİN 400 MİLLETVEKİLİNİ BU İŞ HUZUR İÇİNDE BİTSİN.

YOKSA  !!!!! ?????

Eyl 07

Bu Bir Tuzak

Halil ALTIPARMAK

Gelişmelere bakıyorum da, o kadar açık bir tuzak kurulmuş durumda ki, insanın görmemesi için nasıl bir durumda olması gerekir, doğrusu söyleyemiyorum.

Yahu!

Pkk, silah mı bırakmış?

Pkk ve onun siyasî uzantıları, terörden şikâyetleri mi var?

Pkk, dağdan inip teslim olmayı mı kabullenmiş?

Pkk’nın siyasî uzantıları, pkk’ya terör örgütü mü diyor?

Pkk’nın siyasî uzantıları, Anayasa’nın temel maddelerini değiştirmekten vaz mı geçmiş?

Pkk’nın siyasî uzantıları, Kandil’den ve İmralı’dan emir almayı mı bırakmış ve onlara karşı olduklarını mı ilan etmiş?

Daha bunun gibi sorulacak soruların cevapları ‘HAYIR’ olduğuna göre, biz ne yapalım?

Bu gerçekleri görmezden gelip, hiçbir şey olmamış gibi mi davranalım?

Bakın!

Bu açık, seçik bir tuzak!

Hem de, dışarıda hazırlanıp, içeride uygulanmak istenen bir tuzak. Hem de yıllar önce hazırlanmış bir tuzak.

Bu tuzağa düşmemek gerektir.

Ülke, hükümetsiz mi kalsın?

Akp’nin yaptıklarını nasıl düzelteceğiz?

Gibi akıl karıştırıcı sorularla, ilk bakışta iyi niyetli görünen mantık oyunları ile yutturulmaya çalışılan bu oyuna gelmemek gerektir.

Akp’nin yaptıklarını, verdikleri zararları, geri dönülemez yıkımları çok iyi biliyoruz. Bunu bildiğimiz, gördüğümüz için de bugüne kadar, olağanüstü ve mertçe, açıkça mücadele verdik.

Bu başka bir şey.

Ama, öyledir diye de, pkk’yı kabullenmek, meşrulaştırmak, yaşananları yok saymak, unutmak gibi bir durumda olmayı toplumdan kimse isteyemez, bekleyemez.

Bu kadar ŞEHİT ne için verildi?

Bu kadar, GAZİ’ye ne diyeceğiz?

Yaşananları bu kadar basitçe unutur ve kabullenirsek, bu memlekette bundan sonra VATAN, MİLLET, BAYRAK, DİN uğruna nasıl savaşabiliriz?

Yaşananları bu kadar basitçe unutur ve kabullenirsek, bundan sonra her eline silahı alanın isteklerini kabul mü edeceğiz?

O zaman bu nasıl bir DEVLET olur?

O zaman bu nasıl bir MİLLET olur?

O zaman bu nasıl bir VATAN olur?

Dünya egemen güçlerinin kurduğu tuzağa seçimde düşenler oldu, bari bundan sonra daha bilinçli hareket edilmelidir.

Siz, inanıyor musunuz ki, seçime kendi parti adı ile girenler, kendi iradeleri ile bu riske girdiler?

Olur mu öyle şey!

Neden riske girsinler?

Bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu?

Akp ve Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yıktıklarını, bozduklarını, mahvettiklerini düzeltmenin yolu, silahlı terör örgütünü ve siyasal uzantılarını normalleştirmek değildir.

Silahlı terör örgütünün sanki tüm Güneydoğu’yu temsil ediyor gösterisi tesadüf mü?

Yani, ne güzel değil mi?

Zoraki insanlara oy verdirin, bunu kimse dert etmesin sonra da, seçim oldu…

Hadi oradan be!

O vatandaşlarımızın hepsi terör örgütüne destek mi veriyor, bunu kabul etmek mümkün mü?

Bu bir tuzaktır.

Türkiye’deki 7 Haziran seçimlerinden birkaç gün sonra, Suriye’nin kuzeyinde yaşananlar bir tesadüf mü zannediyorsunuz?

Işid diye bir taşeron terör örgütüne karşı mücadele eden özgürlük savaşçıları(!), bakın Türkiye’de de hüsnü kabul görmektedir oyununun, tiyatrosunun sahnelenişini seyrediyoruz.

Peki, tamam da çare nedir?

Çare; yeniden Millî Mücadele şartlarının oluştuğunu anlamaktır.

TAMAM MI?

Tem 31

Mevlitler

10  Ocak 1999, 16 Aralık 1999, 17 Aralık 2000, 09 Aralık 2001, 01 Aralık 2002, 16 Kasım 2003, 31 Ekim 2004, 29 Ekim 2005, 21 Ekim 2006, 09 Ekim 2007, 27 Eylül 2008, 12 Eylül 2009, 04 Eylül 2010, 27 Ağustos  2011, 11 Ağustos 2012, 03 Ağustos 2013, 19 Temmuz 2014, 11 Temmuz 2015, 25 Haziran 2016, 17 Haziran 2017 tarihlerinde, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin vefat eden değerli üyeleri için Fatih Dülgerzade Camii’nde Öğle Namazını müteakiben mevlit okutulmuş ve rahmetle anılmışlardır.

Tem 09

Doğu Türkistan

Halil ALTIPARMAK

Önce, Doğu Türkistan’ın kısa bir tarihçesini verelim;

12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying‘in ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır.

12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık1949‘da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti‘ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir.

1953 yılında Türkiye 900’den fazla Doğu Türkistanlı ilticacıyı Kaşmir ve Pakistan‘dan kabul etmiştir.

Çin devleti aldığı karar çerçevesinde Doğu Türkistan bölgesinde başörtüsü takan, burka giyen kadınların ve uzun sakallı olan erkeklerin toplu taşınmadan yararlanmasını yasaklamıştır. Karara göre kıyafetinde hilal ve yıldız sembolü olan herkes bu yasak kapsamında toplu taşımadan yararlanamayacaktır.

İşte bu Doğu Türkistan, yani, Büyük Türkistan’ın doğu kısmı 1949 yılından beri Çin işgali ve zulmü altında inlemektedir.

Nüfusu çok büyük oranlarda azaltılmış, soykırıma tabi tutulmuştur. Hem de, öyle az bir nüfus değil, iddialar 35 milyon kadar Uygur Türkü’nün katledildiği yönündedir. Bu iddiaları o tarihteki ve bugünkü nüfusla karşılaştırdığımızda, doğruluğuna inanılacak iddialar olarak görmek gerektir.

Çin, acımasız, zalim, kan dökücü, kan emici ve tarihten gelen kinci anlayışını her fırsatta Türkler üzerinde uygulamaktan çekinmemekte ve geri durmamaktadır.

İki video seyrettim ve bir insanın dayanamayacağı bu görüntülerde, Çinli çocukların bile, nasıl bir kin, nefret dolu ve insanlıktan çıkmış olduklarını dehşetle gördüm.

Bir insan, hem de o yaşlardaki bir insan ve kendi yaşındaki, hatta çocuk yaştaki bir insana, herhangi bir canlıya bu zulmü, işkenceyi, katilliği, hayvanlığı yapması mümkün değildir.

İnanın, o görüntüleri gördükten sonra, insanlığımdan utandım. Allah’ım dedim; bunlar da, ben de mi insanım ve bu çocuklarla, aynı dünyada yaşıyor ve aynı havayı mı soluyorum?

Böyle bir vahşeti, yırtıcı hayvanların yapabileceğinden bile şüpheliyim.

Bu zulüm, bu işkence, bu insanlık dışı katliamlar mutlaka durmalıdır.

Bu zulüm, bu işkence, bu insanlık dışı katliamlara dünya mutlaka, ama mutlaka duyarsız kalmamalı ve derhal ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Oradaki insanların Türk ve Müslüman olmaları, yeryüzündeki hiçbir insan için ilgisizlik nedeni olmamalıdır.

Hele, ülkemizde, Uygur Türkü’ne yapılan bu zulüm, işkence, soykırım, katliam; tartışma, birbirine çalım atma konusu asla olmamalıdır.

Uygur Eli Türklerinin yaşadıkları, başka yaşanan zulümlerle kıyaslanmamalı ve mutlaka Çin zulmü herkesin nefretini ve tepkisi çekerek, ortak bir görüntü sergilemeliyiz.

Diğer taraftan, Türk Dünyası diye bugüne kadar diretmemizin en önemli nedenlerinden biri budur. Yani, koskoca bir Türk Dünyası’nın ortak bir bildiri ve tepkisi ile karşılaşacak bir ülkenin, herhangi bir Türk’e bu zulümleri yapması mümkün müdür? .

Türk Dünyası birlikteliği, sadece ideolojik bakış açısı ile değerlendirilecek bir konu değildir.

Türk Dünyası birlikteliği, sadece Türkler için değil, Müslümanlar için ve hatta insanlık için gerekli bir birlikteliktir.

Doğu Türkistan Trüklerinin yaşadıklarını, ülkemiz içinde basit, sıradan ideolojik farklılıklara kurban etmemeli ve bu farklılıklar nedeniyle görmezden gelmemeliyiz. Bu konuda tam bir birlik ve beraberlik içerisinde olduğumuzu açık bir şekilde göstermeliyiz. Yapılacak her türlü tepki ve etkinlikleri desteklemeliyiz.

Çünkü, bu insanlar, her şeyden önce bir insan.

Kahrolsun Çin zulmü!

Tem 01

Sen Cehennemliksin!

Halil ALTIPARMAK

Evet! Biliyorum, benden şu anda koalisyon seçeneklerinin neler olduğu ve nasıl bir hükümet kurulabileceği ile ilgili görüş ve düşüncelerimi yazmam bekleniyor. Çünkü her gittiğim yerde konu bu. Hatta telefonlarla arayarak sorulan soru da bu.

Ancak, bugün yazacağım konu, ihmal edilebilecek bir konu değil ve hatta belki de ülkenin geldiği durum açısından da oldukça önemli bir konudur. Bu nedenle, sıcağı sıcağına konuya girmek gerekir diye düşünüyorum.

Bir Cehennemlik adam şöyle bir yazı yazmış:

SICAK DİYE ORUCUNUZU BIRAKMAYIN, BURASI DAHA SICAK

İMZA: MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Yani, o zavallı adama göre, Mustafa Kemal ATATÜRK, cehennemden konuşuyor ve cehennemde olduğunu söylüyor.

Be zavallı, o insan ne yapmış da cehenneme gitmiş? Eğer, yaptığı iş senin, bugün kiliseye gitmene engel olmak idi ise, sen nasıl bir Müslümansın?

Be zavallı adam, eğer o insanın verdiği mücadele sonucunda bugün ismin, Peter, Hans, David değil ise, sen nasıl bir Müslümansın?

Be zavallı adam, eğer o insanın verdiği mücadele olmasa idi, kadınlarımızın namusunu azgın Yunan’ın, sömürgeci ve işgalci Hıristiyan güçlerin elinden kim koruyacak idi?

Şimdi bakın;

Siyasi iktidarın  ülkeyi on üç yılda getirdiği nokta, kültürel olarak ayrışmanın ve bölünmenin son noktasıdır.

Vicdanın, aklın, mantığın işlevini yitirmesi ve üstüne bir de milliyet duygusunu ortadan kaldırma gayretleri ile oluşan bir kesim, şahsî menfaatlerini de katarak saldırdıkça saldırmaktadır.

Bu şekilde oluşan kesim, normal bir insanda olması gereken düşünme ve akıl yürütme yeteneğini kaybetmiş, kendini, şeytana teslim etmiş, daha doğrusu dünya egemen güçlerinin ülkemizdeki temsilcileri konumuna sokmuştur.

Ancak, artık, bu kesim, daha önceki dönemin olmadığını bilmek, öğrenmek, anlamak zorundadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK ve diğer Millî Mücadele kahramanları toplumun önemli bir kesimi tarafından çok iyi anlaşılmıştır.

Artık, Mustafa Kemal ATATÜRK deyince;

Öyle, dinden kopukmuş gibi gösterilen bir kişi anlaşılmıyor.

Artık, Laiklik deyince;

Dinsizlikmiş gibi gösterilen anlayış yok.

Artık, Mustafa Kemal ATATÜRK deyince;

Ne olduğu belirsiz bir adam anlaşılmıyor.

Peki, Mustafa Kemal ATATÜRK deyince, artık, ne anlaşılıyor?

Dönemin en önemli âlimlerinden ELMALILI Hoca’ya 400 sene sonra yeniden, kutsal kitabımızı Türkçeye çevirten ve hem de Hoca’ya ileri sürdüğü şartlara bakınca dinimizi çok iyi bilen bir insan anlaşılıyor.

12 Ciltlik Sahih-i Buharî’yi Türkçeye çevirten adam anlaşılıyor.

Laikliğin, dinsizlik için düşünülmediği, tam aksine, dinimizi korumak ve insanımızı Allah’a doğrudan bağlamak(yani, misyonerlerden korumak) için düşünüldüğü anlaşılıyor.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Yüksek İslam Enstitüleri kurmanın yolu olduğu anlaşılıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı (şimdiki gibi boğazına kadar siyasete bulaşmayan) kurularak, Türk Milleti’nin dinini kendi insanından öğrenme gayretlerinin güdüldüğü anlaşılıyor.

Halifeliğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahsında kaldığı kararı anlaşılıyor.

Dinimiz İslâm’la kavga değil, tam aksine, dinimizin kendi insanımız tarafından daha iyi anlaşılması için, Arap Milleti’nin din dışı kültürel etkisinden kurtulmak gerektiği için gösterilen çabalar anlaşılıyor.

Mustafa Kemal ATATÜRK deyince;

Artık, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ anlaşılıyor.

Bu nedenle, artık, Mustafa Kemal’le haksız yere mücadele edenler, Millî Mücadele’ye savaş açanlar, laikliği çarpıtanlar, karşınızda ne olduğu, ne düşündüğü belirsiz, din düşmanlığını Mustafa Kemal sırtından yürütmeye çalışanlar yok.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ü bahane ederek, din sömürücülüğü yapanlar,

Din istismarcılığı yaparak, TÜRK düşmanlığı yapanlar, artık, bu işleri bırakma zamanı geldi, çünkü kaybettiniz.

Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Milleti’nin millî-manevî bütün değerlerini kabullenmiş, özümsemiş, muhteşem bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ’dir ve biz de bunu çok iyi biliyoruz.

Bu yazdıklarımın muhatapları,

“Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyen mi cehennemlik, Mustafa Kemal ATATÜRK mü?

Bakara, makara diyerek Kuranımızla alay edenler mi cehennemlik, Mustafa Kemal ATATÜRK mü?

İsrafa, talana, yolsuzluğa, soyguna, yalana, kul hakkı yemeye boğazına kadar batmış olanlar mı cehennemlik, Mustafa Kemal ATATÜRK mü?

Bütün bu nedenlerle diyorum ki, kaybettiniz. Her şeyden önce, inandırıcılığınızı kaybettiniz

May 13

Bunlar Gerçekler; Dayanabilirseniz!

Halil ALTIPARMAK

“…Bunlar Milliyetçi falan değil, bunlar ırkçı, bunlar ayrımcı, bunlar kafatasçı…”

Ne diyorsunuz? Dayanılır gibi mi? Kabul edilir gibi mi?

“…Bunlar önünü kestiği adama, sağcı mı, solcu mu diye öğrenmek için Fatiha’yı biliyor musun diye sorarlar. Sonra da yanındakine doğru mu okudu diye sorarlar…”

Türk Milliyetçileri, Ülkücüler Fatiha’yı bilmezlermiş…

Ağlar mısınız, güler misiniz?

“…Türk Milliyetçiliğini de ayaklarımızın altına alıyoruz.”

Bu nasıl bir ayakmış, asırlardan beri dünyanın alt edemediği bu düşünceyi, birkaç yılda altına alabiliyor?

“…Irkçılık yaptınız, kavmiyetçilik yaptınız, kabilecilik yaptınız, şeytanî olan bir anlayışa hizmet ettiniz. Ondan dolayı bu ülkede sıkıntının hep kaynağı oldunuz…”

Türk Milliyetçiliği, şeytanî bir anlayışmış, Türk Milliyetçileri bu anlayışa hizmet ediyormuş…

Türk Milliyetçileri, bu ülkede sıkıntının kaynağı olmuşlar.

Türk Milliyetçiliği, kavmiyetçilik, kabilecilik gibi bir Arap anlayışının ucuzluğu ile tarif ediliyormuş.

“…Kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın…”

Türkiye’yi yönettiğini iddia eden kişi, karşısına Türklükle çıkılmamasını söylüyor.

Bu devlet, nasıl kuruldu ise?

“…Sen Bozkurtlarınla mı dolaşıyorsun? … Ben eşref-i mahlûk olan insanlarla dolaşıyorum.“

Bozkurt, bu durumda nasıl bir mahlûk oluyor acaba?

“…Bizim gençliğimizin geçmişinde illegal hiçbir iş olmamıştır. Ama sizin geçmişinizde bunlar var. Bunu biliyoruz.”

Bu suçlama, bu ağır sözler, bu kadar çile çekmiş bir harekete nasıl yapılır?

“…Bunlar Milliyetçi değil mi? Senden olsa, olsa ancak kafatasçı milliyetçisi olur…”

Türk Milliyetçileri, kafatası milliyetçiliğinin ne olduğunu biliyor musunuz? Hiçbir ortamda bu sözleri duydunuz mu? Duymadıysanız, bu sözler ne için söyleniyor?

“…Geçmişte sokakta sergiledikleri o kavgacı tavrı, şimdi siyasette sergiliyorlar, Meclis’e taşıyorlar. Bunların Cemaziyelevvelini biz iyi biliriz.”

Bu kadarını Türk Milliyetçilerine bugüne kadar kimler söyledi, hiç düşündünüz mü?

“…Ağızlarından hakaret, tehdit, aşağılama hiç eksik olmaz.”

Bu sözleri Türk Milliyetçilerine söylemek, bugüne kadar kimin aklına gelmiştir?

“…İşte sivil faşizm diye bir şey varsa, temsilcisi bu zihniyettir(ülkücüler)”

İnanın bu kadarı akla zarar.

Yukarıdaki tırnak içerisine alınan sözler, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bugüne kadar mitinglerde yaptığı konuşmalardan bazı örnekler.

Türk Milliyetçiliğine yapılan bu ağır hakaretler, dayanılabilir gibi mi?

Nis 28

Biraz Ara Verdik

Halil ALTIPARMAK

Yazılarımıza biraz ara verdik.

Neden?

Çünkü, particilikle ilgili bir deneme yaptık. 2 ay kadar yoğun bir tempoda bu konu ile meşgul olduk ve sonuç kamuoyunun bildiği şekilde olunca biz de normal hayatımıza geri dönmeye karar verdik.

Şahsen, fikir mücadelesinin daha önemli olduğunu, fikir ve düşünce doğrultusunda hareket etmenin daha gerçekçi olduğunu biliyorum ve bugüne kadar da bu anlayışla hareket etmeye çok gayret gösterdim.

Ancak, bazen, şartlar dayattığında, fikir ve düşünce mücadelesinin yanında, bahsettiğim icraatları yapmanın gerektiğini de kabul ediyorum. Zaten, bunun için bir girişimde bulundum.

Türk Milliyetçisi düşüncesine sahip ve Ne Mutlu Türküm Diyene veciz ifadesine inanan bir anlayışın mensubuyum ve bu anlayışın her zaman, her yerde, her vesile ile ve her fırsatta mücadelesini veriyorum.

Gerçek bu olunca, diğer yaşanan her şey ayrıntı olarak kalmaktadır.

Ne diyor Mustafa Kemal ATATÜRK;

“Mevzuubahis olan vatan savunması ise, gerisi teferruattır.”

Biz de bu anlayışa inandık, iman ettik.

Bunu neden söylüyorum, biliyor musunuz?

Zaman, zaman bazı sorularla muhatap oluyorum ve kafalarda bu tip soruların kalmaması için kamuoyu önünde bir açıklama yapma gereği hissediyorum.

Dünya görüşümüze, şahsî menfaat hesapları için sahip olmadık.

Türk Milliyetçiliği anlayışımıza, koltuk ve unvan hırslarıyla ulaşmadık.

Türk Milleti’nin yücelip yükselmesi düşüncesine kişilere, kurumlara, gruplara göre yön vermek için inanmadık.

Böyle düşündükten, buna inandıktan, böyle hareket etmeyi düstur edindikten sonra, bu düstura, bu inanca, bu düşünceye kırılmak, darılmak, küsmek nasıl izah edilebilir?

Millete hizmet etmenin çok değişik yolları vardır.

Biz, bu yolların birçoğunu uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz ve bundan sonra da devam edeceğiz.

Sadece, istedik ki, Türk Milleti’ne hizmet etmenin yollarından bir diğerini de hayata geçirelim. Olmadıysa, ne yapalım, o da eksik kalsın der ve diğer yolları kullanmaya devam ederiz.

Şimdi bakın; Türk Milleti’nin yerleşme alanları Avrupa’da Adriyatik Denizinden başlar.

İşte biz, Adriyatik Denizinde ayağını, Hazar denizinde yüzünü yıkamış bir insanız.

Çok şükür, bize bunlar nasip oldu.

Suriye Türkmenleri, Irak Türkmenleri, yeniden dirilmeye çalışan Urfa Türkmenleri ve diğer Türk Dünyası ilişkileri bizi yeteri kadar ciddi sorumluluklar içerisine sokmaktadır zaten.

Böylesine büyük bir dünyanın sorumluluğunu hissetmek, şahsî hesaplar yapmaya ister istemez engel olmaktadır.

Bakın, 14 Mart 2015’de Halep Türkmenlerinden bir kardeşimle yaptığımız bir mesajlaşmada onun son cümlesi nedir?

“….İnşaallah bir gün olur başkanım, siz bir tohum ektiniz, elbet bir gün yeşerecek…”

İnançları doğrultusunda yaptıklarının bu sonucunu gören hangi insan, şahsî hesaplarla hareket edebilir?

Ne Mutlu Türküm Diyene diyebilen herkesle yolumuz aynıdır. Bu, değişmez, vazgeçilmez, kopulmaz, tartışılmaz bir kuraldır.

Mar 11

Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddet

Av. İzzet DOĞAN

 (Kahdem Gönüllü Çalışma Grubu Üyesi)

  Anayasamızın 41. maddesinde, “devlet ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” denilmektedir. Aile Mahkemelerinin kuruluşunu ile Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Yasayı Anayasamızın 41. maddesi kapsamında değerlendirmek zorunludur. Bu nedenle Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair  Kanunun esas amacının öncelikle kadınların ve sonra da çocukları şiddetten korumak olduğu düşünülmelidir.

Anayasa Mahkememizin 1999/35 Esas 2002/104 Karar sayılı 4320 Sayılı Ailenin Korunması Yasası ile ilgili iptal davasındaki gerekcesinde: “Anayasa’nın Ailenin Korunması başlıklı 41. maddesinde, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu vurgulandıktan sonra, Devletin ailenin huzur ve refahı, özelikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı öngörülmüş. Devlete aileye yönelik bazı görevler yükleyerek aile kurumuna Anayasal güvence sağlamak istemiştir. Devlete yüklenen tüm koruma görevlerinin aile içi koşulların düzeltilmesi, iyileştirilmesi ile ilgili olduğu açıktır. Amaç karı, koca ve çocuklardan oluşan ailenin birlik ve bütünlüğünü korumaktır. Bu nedenle 4320 Sayılı Yasa’yla kanun koyucu Anayasa’nın 41. maddesinin emrettiği düzenlemelerden birini yerine getirmiştir.” Denilmektedir. Burada amacın yalnızca aileye korumak olmadığının ayrıca kadının korunması olduğunu anımsatmak isteriz.

“Kadınlara Karşı Şiddet’i Önleme, Cezalandırma ve Ortadan Kaldırmaya İlişkin İnter Amerikan Sözleşmesi’nde” şiddetin fiziksel, ruhsal ve cinsel şiddet biçiminde olabileceği belirtilmiş ve Aile İçi Şiddetin: Dayak, hakaret, cinsel istismar, evlilik içi tecavüz ve benzeri eylemler olarak gerçekleştirildiği açıklanmıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Aralık 1993 tarihli ve 44/104 sayılı kararı ile ilan edilen Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildiri’nin 1. maddesinde kadınlara karşı şiddet; ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir diye tanımlanmış, 2. maddesinde de kadınlara karşı şiddetle sınırlı olmayarak şu örnekleri vermiştir.

a) Aile içinde meydana gelen dövme, kız çocuklarının cinsel istismarı, evlenirken verilen başlıkla ilgili şiddet, evlilik içi tecavüz, cinsel organları dağlama ve kadınlara zarar veren geleneksel uygulamalar, eşi olmayanlar arasındaki şiddet ve sömürmek için uygulanan şiddet de dahil fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet uygulanması;

b) Toplum içinde meydana gelen tecavüz, cinsel istismar, çalışma hayatında, öğretim kurumlarında ve diğer yerlerde cinsel taciz, kadın satışı ve zorla fahişeleştirme de dahil, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet;
c) Nerede meydana gelirse gelsin devlet tarafından işlenen veya hoş görülen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin 2 Şubat 1996 tarihli Kadınlara Yönelik Şiddet, Sebepleri ve Sonuçları Özel Raportörü Radhika Coomaraswamy’nin 1995 85 Sayılı İnsan Hakları Komisyonu Kararı Uyarınca Sunulan: Aile İçi Şiddete İlişkin Çerçeve Mevzuat Örneğinde ise, aile içi şiddet eylemleri basit saldırılardan, ağır dayak, kaçırma, tehdit, gözdağı, zorlama, üzerine yürüme, küçük düşürücü sözlü taciz, zorla veya hukuka aykırı olarak haneye girme, kundaklama, mülkün tahribi, cinsel şiddet, evlilik içi tecavüz, drahoma ya da başlık parasına bağlı şiddet, kadın sünneti, fahişelik yaptırmak sureti ile istismara bağlı şiddet, evde çalışan kadın hizmetlilere karşı şiddet ve bu eylemleri gerçekleştirmeye teşebbüse dek, bir aile üyesi tarafından kadınlara uygulanan, cinsiyete dayalı tüm fiziksel, psikolojik ve cinsel kötü muamele eylemleri “aile içi şiddet” olarak tanımlanmaktadır.

Genel olarak aile içi şiddet; aile bireylerinin yaralanmasına, sindirilmesine, öfkelendirilmesine veya duygusal baskı altına alınmasına yol açan fiziki veya herhangi bir şekildeki hareket, davranış ve eylemler bütünüdür. Şiddet yöntemleri ise özet olarak şöyledir.

a) Fiziksel şiddet, fizik gücün bir sindirme, korkutma veya ceza verme yöntemi olarak kullanılmasıdır. Fiziksel şiddet olarak kabul edebileceğimiz bazı eylemler şunlardır: İtmek, tokat atmak,ısırmak, boğmaya çalışmak, tekmelemek, yumruklamak, eşya fırlatmak, fiziksel kuvvet kullanarak evden çıkmasına veya eve girmesine engel olmak, işkence yapmak, bıçak veya silahla tehdit etmek… gibi.

Uluslararası Af Örgütünün (Amnesty International) 2004 yılında yayınlanmış rapora göre: “Dünyada üç kadından birinin fiziksel şiddete yada cinsel tacize maruz kaldığı, bu durumun sadece geri kalmış ülkelerde yaşanmadığı, örneğin İngiltere’de her dört kadından birinin erkeklerin şiddetine maruz kaldığı ayrıca dünyada cinayete kurban giden kadınların %70 nin eşleri tarafından öldürüldüğü” bir gerçektir.

b) Sözel Şiddet, söz ve hareketlerin düzenli bir şekilde korkutma, sindirme, cezalandırma ve kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. Sözel şiddete ilişkin davranışlardan en belirgini, kişinindeğer verdiği konulara yönelik güven sarsmak ve kişiyi yaralamak amacı ile belirli aralıklarla çok ağır hakaret içeren sözler söylemektir. Kişiyi küçük düşürücü adlar takmak ve sık sıkolumsuz bir şekilde eleştirmek ve alay etmek de sözel şiddet kapsamında değerlendirilmektedir.

c) Cinsel Şiddet, kişinin isteğine aykırı olarak cinselliğin bir sindirme denetleme ve tehdit aracı olarak kullanılmasıdır. Örneğin kadınla zorla ilişkide bulunmak, aşırı kıskançlık, evlilik içi tecavüz, ensest ve ayrıca15′ kişiye bir eşyaymış gibi davranmak, cinselliğin bir cezalandırma yöntemi olarak kullanmak açıkça karşı cinse ilgi göstermek, duygusal baskı kurarak cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz etmek, istenmeyen cinsel pozisyonlara zorlamak, fuhuşa zorlamak.

Avrupa Birliği’nde, Topluluk müktesebatı içinde yer alan 76/207 sayılı yönergede, 2002 de yapılan değişiklikte cinsel taciz, bir kişinin cinsiyeti ile ilişkili olarak yapılan “istenmeyen bir davranış” olarak tanımlanmıştır.

Bu davranışın “kişinin onurunu zedeleme” ya da “sindirici, düşmanca, küçük düşürücü, aşağılayıcı ve saldırgan bir ortam yaratma” amacıyla yapılmış olması dışında, bu etkiyi doğurması da yeterlidir. Cinsel taciz ise cinsel nitelikli “sözlü, sözsüz ya da fiziksel istenmeyen davranış” olarak herhangi bir biçimde ortaya çıkabilir. Kişinin onurunu zedeleme amaçlı ya da etkili cinsel nitelikli davranışlar, özellikle sindirici, düşmanca, küçük düşürücü, aşağılayıcı ve saldırgan bir ortam yarattıkları zaman, cinsel taciz kapsamına girerler.

d) Duygusal Şiddet, duyguların ve duygusal ihtiyaçların, karşı tarafa baskı uygulayabilmek için tutarlı bir şekilde istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit aracı olarak kullanılmasıdır. Duygusal şiddetin amacı, kurbanın kendine ait saygısını kaybettirmek, korkutmak, kendini güçsüz hissetmesini sağlamaktır.18′ Sevgi, ilgi yokluğu, sevecen davramamak, aşağılama, beceriksizlikle suçlama, küçük görme, insanın içindeki umutları yok etme, zor günlerde, hastalıklarda destek vermeme-yardımcı olmama, yaşanacak güzellikleri paylaşmama, inandığı önem verdiği değerleri görmezlikten gelme, yabancı gibi davranma gibi örnekler, duygusal şiddet kapsamındadır.

e) Ekonomik Şiddet: Kadının emeği kapalı kapılar arkasında çoğu zaman hiçe sayılmıştır. Emek sözcüğü ilk kez ve bir devrim niteliğinde Türk Medeni Yasasında ancak 01.01.2002 gününden sonra kullanılmıştır. TMK 186. maddesine göre; “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılırlar.”
Ekonomik şiddet, ekonomik kaynakların ve paranın kişi üzerinde bir yaptırım, tehdit ve kontrol aracı olarak düzenli bir şekilde kullanılması-dır. Örneğin, kadının gelirine-mallarına el koymak, kadını ailesinden katkı sağlamaya zorlamak, kadının gelirini kumarda, içkide harcamak, kadının ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamamak, kazancı olduğu halde erkeğin kadına ve çocuklarını yokluk içinde bırakması gibi tutumlardır.

Avrupa Ülkelerinden çoğu, ayrıca Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada l970’li yıllardan sonra kabul ettikleri yasalarla aile içi şiddeti önlemeyi amaçlamışlardır.. Gerek uluslararası gelişmeler ve gerekse ülkemizde yapılan çalışmalar sonucu l4 Ocak l998 tarihinde “4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” kabul edilmiştir. İşte bu yasa ile aile içi şiddet ilk kez bir hukuksal kavram olarak karşımıza çıkmıştır. 4320 sayılı bu yasanın genel gerekçesinde; “Aile içi şiddetin zararları sadece toplum açısından değil, birey açısından da tehlikeli sonuçlar yaratmaktadır. Aile İçi Şiddet, sevgi, şevkat ve merhamet göstermesi gereken bir kişi tarafından uygulandığından, şiddete maruz kalan aile bireyinin ruhi yapısında hayatı boyunca silinmesi zor izler bırakmaktadır” denilmektedir.

1998 yılında yürürlüğe giren 4320 Sayılı Yasadan sonra, 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasamızda yapılan değişiklikler kapsamında “Kanun önünde eşitlik” başlıklı l0. Maddesinde değişiklik yapılarak; “Kadın ve Erkek eşit haklara sahiptir, devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmü getirilmiştir.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına İlişkin Kanun, Aile içi şiddet önleme konusunda hiç şüphesiz ki reform niteliğinde çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu yasanın uygulamada görülen eksikleri nedeniyle 6284 sayılı yasayla değiştirilmiştir. 6284 sayılı Kanuna ilişkin Adalet komisyonu Raporu’nda da “En temel insan hak­kı olan yaşama hakkının korunması konusunda Devletin yükümlülükleri, sadece yasama faaliyeti ile kalmamalı, aynı zamanda bu yönde toplumsal bilincin uyandırılması ve ge­liştirilmesi amacıyla gereken her türlü koruyucu ve giderici tedbirin alınmasının gerek­tiği” belirtilmiş, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı da “…bunu hazırlayan ve buna emek çekmiş bir Bakan olarak biliyorum ki uygulamada bunu hızlı bir şekilde çözmemiz çok kolay değil. Bu, topyekûn bir seferberlik istiyor, iyi bir zihinsel dönüşüm istiyor. … zihinlerimizi bu şekilde aydınlatmadığımız sürece, dünyanın en iyi, hakikaten en kapasi­teli bir yasasını da çıkarmış olsak, … buna mutlaka toplumun inanması, bilincinin yük­selmesi, farkındalığının artırılması gerektiğini” vurgulamıştır. Öğretide de “Ülkemizde çeşitli kesimlerin karşı karşıya kaldığı sosyal, kültürel, iktisadi sorunların ve eğitim seviyesinin düşüklüğünün aile içi şiddetin önemli sebeplerini teşkil ettiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla, söz konusu sorunlar ortadan kaldırılmadığı sürece, tek başına kanuni düzenlemelerin, aile içi şiddet sorununun tam olarak çözülmesinde yeterli olamayacağı” gerçeğine dikkat çekilmiştir.

İlk insanla ortaya çıkan şiddet olgusu yıllardır hepimizi sarsacak boyutlarda olmak üzere, her zaman gündemimizde yaşamaktadır. Görsel ve yazılı basını izleyenlerin tanık oldukları dayak, işkence ve cinayetler tüyler ürpertici nitelikte ve acımasızdır. “Töre ve namus cinayetleri” adı altında kadına yönelik şiddet kadının en güvenceli yaşayacağı “aile içinde” de, kadının bazen de çocukların fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik bakımdan acı çekmelerine neden olan ve onların insanlık onurunu yaralayan bir olgudur.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar