Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 20

Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Belirli aralıklarla sözde Ermeni Soykırımı iddialarının gündeme getirildiğini görüyoruz. Bazı Batılı ülkeler aslında kendi soykırımlarını örtme çabasıyla hayali bir soykırımı suçlamasında bulunmaktadırlar. Bununla da yetinmeyip bazı sözde dost ve müttefiklerimiz meclislerini mahkeme gibi kullanarak gerçek dışı ve ispatlanamayan sözde Ermeni Soykırımını onaylamışlardır.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türkiye, tarihi ile yüzleşmeli diyenler, başkaları adına ülkelerine savaş açmış siyasi devşirme ve işbirlikçileridir. Osmanlıyı Doğuda Ruslarla bir olup arkadan vuran Ermeni militanlar, terör örgütü mensupları, Ermeni oldukları için değil; asi oldukları için, Osmanlıya savaş açtıkları için öldürülmüşlerdir. Ne Osmanlı’nın, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni vatandaşları ile bir sorunu olmamıştır. Sorun terör örgütleri ile ilgilidir. Ermeni sorunu, Ermenilerin olmaktan çok; Ermenileri dün Osmanlı’ya, bugün de Türkiye’ye karşı kullananların sorunudur.

Bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde Sabancı Üniversitesi’nin de desteği ile,  dış yönlendirmelerle ülkemizi suçlayıcı bir toplantı düzenlenmişti. 2005 Eylülünde yapılmak istenen bu toplantı konuşmacısından dinleyicisine kadar “Ermeni Soykırımı vardır” şartlanması içinde hareket etmiştir. Hatta o kadar ki, o dönem Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’nun konuşma ve tebliğ verme talebi bile reddedilmiştir. Milli ve yerli birçok STK bu tek taraflı fanatik Ermeni tezlerini işleyen toplantıya karşı tepki göstermiş ve mahkeme kararı ile toplantıyı iptal ettirmişlerdi. Maalesef dönemin Cumhurbaşkanı Sayın A. Gül toplantının nasıl bir tezgah olduğundan sanki habersiz gibi toplantıya katılacaklarını bildirmişlerdi.

Toplantı Boğaziçi Üniversitesi’nden Bilgi Üniversitesi’ne alınmak zorunda kalınmıştı. Toplantıyı iptal eden hakim maalesef Elazığ’a sürülmüştü. Ayrıca kararı alan 4 nolu İdare Mahkemesi de kapatılmıştı!

Şimdi yine Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde diğer bazı yabancı üniversitelerin desteği ile Berlin’de Postdam isimli bir üniversitede tek taraflı bir toplantı düzenlenmiştir. Herhalde konu YÖK ve diğer bazı kurumlarımızın ilgi alanına girmektedir. Gerekenin yapılacağını, eski yanlışların tekrarlanmayacağını ümit ederiz.

Kendi ülkesi ve tarihi ile haksız bir şekilde kavgalı sözde ünvanlı bazılarının ve üniversite adını kirletenlerin Ermeni sorununda kullanılması düşündürücüdür ve üzüntü kaynağıdır. Türkiye düşmanları ve işbirlikçiler ne yaparsa yapsınlar; tarihi gerçekleri değiştiremeyecek, yeni bir tarih yazdıramayacaklardır. Bugüne kadar gerçekleri ortaya koyma çabası gösteren her kuruluş ve şahsı saygıyla selamlıyoruz. Bu çirkin ve gerçek dışı soykırımı iddialarını nefretle kınıyoruz.

Bu vesileyle bazı yabancı ülkelerin oyuncağı olan Ermeni militanlarınca şehit edilen Sait Halim, Talat ve Cemal Paşaları, Dışişleri mensuplarımızı ve Devlet görevlilerimizi, Ermenilere kötü muamale yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla işgalci ülkelerin ve işbirlikçilerinin baskı ve fetvalarıyla 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanında idam edilen, Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından Milli kahraman olarak kabul edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i de rahmetle anıyoruz.

Eki 22

Kutup Yıldızı

 A. Kemal GÜL    

Türkiye konumu nedeni ile dört bir yanı fırtınalı denizlerle dolu bir gemiye benziyor…

Geminin dümenindeki kaptan; hem komşuları ile hem de bölgenin enerji ve su kaynaklarına göz dikmiş emperyalistlerle kararlı, dengeli, güvenilir ilişkiler geliştirmek zorundadır…

Oysa muktedirler başından bu yana sürekli yalpalayarak;

Bir gün AB’ci olup en tartışmalı yasalara imza atarak,

Bir gün Avrasyacı olup sırtını Batı’ya dönerek,

Bir gün Rusya ile el sıkışıp Şanghay Birliği’nden söz edip;

Bir başka gün “NATO’dan vazgeçmem” diyerek…

Türkiye’yi, baş döndürücü bir belirsizliğin, komşularımız ve bölge ülkeleri açısından sisli, puslu, tahmin edilemez bir iklimin içine sürüklemiş durumdadır…

Bu çelişkili ve bugün dediğinden yarın vazgeçen politika, besleme basın tarafından “denge” politikası gibi satılmaya çalışılıyor.

Oysa denge “zücaciye dükkânına girmiş fil” gibi her tarafı kırıp dökerek sağlanamaz…

Geldiğimiz noktada hem Rusya hem de ABD’nin güvenini kaybetmiş, komşuları açısından bir sonraki adımı soru işaretleri ile dolu, baş dönmesi yaşayan bir ülke konumundayız.

Çözüm; dümendeki kaptanın bir an önce ülkeyi sakin sulara taşıyacak Kutup Yıldızı’nı bulmasıdır…

O Kutup Yıldızı, son yıllarda artarak, Türk Milletinin hafızasından ve hatırasından silinmeye çalışılan ükenin kurucusu Başkomutan M.Kemal ATATÜRK’ DÜR.

***

Eşsiz bir savaşım ile yaşadığımız coğrafyayı bize vatan yapan, bize bir ulus kimliği ‘’Türk’’ kimliğini kazandıran ve tarihin en büyük devrimleri olan ‘’Cumhuriyet devrimleri’’ ile aklın ve bilimin ışığında çağdaş bir ulus yaratmayı hedefleyen büyük önder Atatürk’ün bugünü de aydınlatan özdeyişlerinden bir demet sunarak uyuyan gayrı milli beyinleri uyandıralım istedim:

*Türk milletinin karakter ve törelerine en uygun olan yönetim cumhuriyet yönetimidir.
*Ülkenin ve devrimlerin içerden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için tüm ulusça ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir.
* Arkadaşlar, Cumhuriyet döneminin verimli çalışması sonucu, tüm bu üzüntü ve sıkıntıların, mutluluk ve esenliğe dönüşeceği bir gerçektir. Gelecekten bunu güvenle bekleyebilirsiniz.
*Cumhuriyet; düşünce, bilim, beden bakımından güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister.
*Adliyemizin emin olduğumuz yüksek yeteneği sayesindedir ki; cumhuriyet olağan gelişmeyi izleyebilecek ve her türlü şekil ve kılıktaki tecavüzlere karşı vatandaşın haklarını ve memleketin düzenini koruyabilecektir.
*Bugünkü devletimizin biçimi, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri bir yana iten en gelişmiş biçim olmuştur.
*Yönetimi halkın eline vereceğiz. Toplumda hak sahibi olmak, herkesin iş sahibi olması kuralına dayanacaktır. Ulus, hak sahibi olmak için çalışacaktır.
*Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek ulusun insanca yaşamayı bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir.
*Ulusal kültürün her çığırda açılarak yükselmesini, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direği olarak sağlayacağız.
*Cumhuriyet; düşünce, bilim, beden bakımından güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister.
***
Atatürk ve Türk düşmanlığını, Kutsal İslam Dini’ni de siyasi emellerine alet ederek, şu ya da bu ucube sebepleri işleyerek suni gündemlerden beslenenler!  Bu ülkeyi kuran Atatürk’ün, arkadaşlarının ve aziz şehitlerimizin ayaklarına pabuç olabilirsiniz. Bu halinizle siz ancak o mübarek değerlerin günahlarına ortak olursunuz.
Onlar bu ülkeyi hayatları pahasına kurdular ve bize emanet ettiler. Bizlere düşen vatandaşı olmaktan gurur duyacağımız ülkemizi temsil etmekten mutlu olmak, ülkemiz insanlarının bilimde, sanatta ve teknikte uygar ülkelerle yarışır olmasından, katma değer üretmesinden onur duymaktır.
Uçlarda değil, tefrikada değil milli değerlerimizin ortak paydasında buluşmak; birleyerek oluşmak millet olgusunun parametresidir.

Çok önemle kavranmalı ki, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini yeni Osmanlıcılık gibi bahanelerle tasfiye etmek isteyenlerin her biri, dün koca Osmanlıyı çökerten gayrı milli çetelerin gayrı milli ve gayrı insani torunlarıdır.

Kurduğu Cumhuriyetin ulusal ve uluslar arası güvenlik kilidi olan‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ parolasıyla Cumhuriyeti emanet ettiği gençliği uyaran başta Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize ve gazilerimize olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak ulusal borcun ödenmesi Türk Milletinin hizmetinde olmakla, vatan için katma değer üretmekle bir nebze tesellimiz olacaktır.

Eyl 20

8. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası Sonuçlandı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek*

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eş Başkanı

40’a yakın ülkenin katıldığı şampiyona, 3 eylül günü saat 17.00 de Halk konseri, Mehter konseri, folklör gösterisi ve Ağaç güreşi gösterileri ile başlayacak, bütün gece devam etti ve şampiyona sabaha karşı 04.00 de sona erdi.

Şampiyona, Aba Güreşine verdiği büyük hizmetlerle bilinen Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş’ın eseri olan Spor Kompleksi içindeki özel Aba Güreşi yarışma alanı Mersah’ta yapıldı. Hataylı Aba güreşi seyircisi, bu muhteşem organizasyona adeta renk kattı. Son müsabakalara kadar kimse Mersah’ı terk etmedi. Bu Aba güreşi alanının dünyada tek olduğunu  belirtmek isterim. Şampiyona, bir çok televizyon ekiplerince canlı olarak yayınlandı. Müsabaka kurallarını ve Uluslararası Aba Güreşini öğrenen ülkeler, artık her kategoride birbiri ile başa baş mücadele vermesini  öğrendiler ve artık her ülke sporcusu derece almaktadır. Yani biz Dünyaya Aba Güreşini öğrettik. Şampiyonanın sürekliliği ve bu şampiyona vasıtası ile medeniyetler beşiği hoşgörü şehrimiz Hatay’ı ve güzel Türkiye’mizi Dünya’ya tanıtmış olmamız, bu şampiyonanın en önemli özelliği oldu. Misafirlerimize Hatay’ımızı, Hatay’ımızın güzelliklerini, yemek kültürünü ve Hatay’da bulunan dünyanın ilk kilisesi Sen Piyer ve dünyanın en muhteşem mozayik ve arkeoloji müzelerini  gezdiriyoruz. Turistik yerlerimizde ağırlıyoruz. Misafirlerimiz  nerede ise Hatay’dan ayrılmak istemiyorlar.

Burada yarışan kırka yakın ülkenin yarısı Türk cumhuriyetleridir. Bundan sonra sıra; MÖ 2500 yıllarında Orta Asyada Kıvışka denilen yerde yapıldığı gibi Hatay çayırlarında veya Kocaeli çayırlarında Türklerin Olimpiyatlarını gerçekleştirmektir. Bunu yapacak kadrolar ve imkanlar mevcuttur. Yeter ki devletimizin desteği olsun.

  1. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası, Türkiye’de yapılan ve ülkelerin tam takım ile katıldığı Dünya’nın en büyük geleneksel güreş spor organizasyonudur.

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu ise Türkiye’de ilk kez kurulan bir Dünya Federasyonudur. Dünya’ya Güreşi öğreten Türkiye, üzülerek belirtmek isterim ki, Dünya Güreş Federasyonuna sahip çıkamamış, Dünya Güreş Federasyonunun İsveç’te kurulmasına müsaade etmiştir. Yarın bir ülke çıkar da, biz Dünya Yağlı Güreş Federasyonunu kurduk. Bundan böyle bize bağlanacaksınız derse hiç şaşmam. Ayrıca, bizim federasyonumuz içinde alt başlık olarak Yağlı Güreş de bulunmaktadır. Yağlı güreşimizi organize eden değerli güçlerimizle bunu da Dünyaya öğretebiliriz.

Selam sevgi ve saygılarımla.

 

ŞAMPİYONADA DERECEYE GİREN SPORCULAR:

 

60 KG.                                                                                 70 KG.

  1. FATİH ÖNALAN        TÜRKİYE                   1. İBRAHİM VALİYAN                            İRAN
  2. ALİ KARABOĞA     TÜRKİYE                    2. AHMET KOSMOV                               TÜRKMENİSTAN
  3. SAGYNDYK ASHİM   KAZAKİSTAN            3. VİTALİ KELİOĞLU                             GAGAUZYA/MOLDOVA
  4. DOULBAY OSPAN       KAZAKİSTAN            3. HASAN KAYA                                      TÜRKİYE
  5. BAXIEV EYVAZ  AZERBAYCAN           5. CUMA AKKUŞ                                     TÜRKİYE
  6. İZAYEV VASIF ASAFOĞLU AZERBAYCAN        5. ENVER SEDAT ÇOLAK                     TÜRKİYE

 

80 KG.                                                                                 90 KG.

  1. IVAN STETENOV  BULGARİSTAN        1. MUNKHJARGEL ERDENEKKHUL   MOĞOLİSTAN
  2. MEVLUT ÇOLAK  TÜRKİYE                   2. DAVLET TAKHİRİDONOV                KAZAKİSTAN
  3. DANİYAR TEMİRKHANOV KAZAKİSTAN     3. İZET KADİROV                                     KIRIM/UKRAYNA
  4. İVAN VASEV  SİBİRYA/RUSYA      3. ALİ RIZA JAHANİAN                           İRAN
  5. RUSLAN KHALİTOV   ÖZBEKİSTAN            5. IVOYLO MANHEY                               BULGARİSTAN
  6. VADIM KOZANOV ALMANYA                 5. MUHAMMET TAVVAB ALAMI         AFGANİSTAN

 

+90/AĞIR/BAŞ PEHLİVAN                                                        TAKIM SIRALAMASI

  1. KALANTARİAN MUŞTABA İRAN    1. TÜRKİYE
  2. GIORGI KOBAIDZE  ACARA/GÜRCİSTAN               2. İRAN
  3. MAHMUT ÇAYIRCI  TÜRKİYE                                    3. BULGARİSTAN
  4. EVGENI ZALNOV  SİBİRYA/RUSYA                       3. SİBİRYA/RUSYA
  5. IVAN SHARYGIN      TATARİSTAN
  6. REZO TSUKULIDZE   ACARA/GÜRCİSTAN

 

 

*Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eş Başkanı

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile Mücadelede Kültür v e Spor Birliği Başkanı

 

 

Kas 06

Yeni Liselere Giriş Sisteminde de Merkezi Sınav Yapılacak

Dr. Sakin ÖNER

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz TEOG’un yerine getirilen yeni liselere giriş sistemini açıkladı. Buna göre, yüzde 10 Nitelikli Lise dışındaki yüzde 90 liseye eğitim bölgesine ve tercihine göre adrese dayalı kayıt yapılacak. Bakan yüzde 10 Nitelikli Lise sayısını 600 lise olarak açıkladı. Bunların hangi okullar olduğunun Mayıs ayında açıklanacağı belirtildi. Bu okullar için ısteğe dayalı sınav yapılacak. Sınava katılanlar 5 tercih yaparak ona göre yerleştirilecek. Yabancı okullar ile özel okulların isterlerse kendi sınavlarını yapabileceği, Bakanlığın sınavını baz alabilecekleri açıklandı.
Nitelikli okullara sınavla öğrenci alınması kararı doğrudur. Fakat “Nitelikli okul” ifadesi yanlıştır. Bu ifade, liselerimizin yüzde 90’ının “niteliksiz” olduğunu iddia etmektir. Bunun için yapılması gereken, okulların niteliğini hızla arttırarak niteliksiz okul sayısını azaltmaktır. “Nitelikli okullar” yerine “akademik başarısı yüksek okullar” ifadesini kullanmak daha şık olurdu. Ayrıca “nitelikli okullar”ı belirlenmesi aşamasında çeşitli sıkıntılar yaşanacaktır. Herkes kendi okulunu bu kategoriye sokmak için Bakanlığa baskı yaptırmaya çalışacaktır. Büyük ihtimalle bu sayı 600’ün üzerine çıkacaktır.
Adrese dayalı yerleştirmede de şu sorunlar çıkacaktır:
1. Her eğitim bölgesinde her tür okul (Fen Lisesi, Sosyal Bilimler Lisesi, Güzel Sanatlar Lisesi gibi) bulunmayabilir. Bu defa öğrenci tercihine yerleşemez, istemediği okul türüne girmek zorunda kalır.
2. Okul kontenjanları korunursa, okul türlerine göre sınıf mevcutların 25, 30, 34 olmak zorundadır. Talep bu kontenjanları aşarsa yerleştirmenin nasıl yapılacağı belli değildir.
3. Bu durumda sahte adres değişiklikleri yaygınlaşacaktır. Ayrıca büyük şehirlerde çevreden merkeze doğru iç göç artacaktır. Yeni emlak rant alanları oluşacaktır. Konut fiyatları ve kiralar artacaktır.
4. Kayıt için torpil ve baskı artacaktır. Okul idareleri ile veliler arasında çok yoğun sürtüşmeler yaşanacaktır.

Yeni liselere geçiş sisteminin önemli bir yönü de,  TEOG’un son uygulamasında sadece 8. Sınıf müfredatından soru soruluyordu. Getirilen yeni sistemde 6-7-8. Sınıf müfredatından soru sorulacak. Yani TEOG’un ilk uygulamasına dönülmüş. TEOG’ tan iki fark var: 1. Her okul için sınava girilmiyor. 2. Sınava girmek zorunlu değil.

Eyl 20

Teog Sınavı Kaldırılmamalıdır…..!!!

Sakin ÖNER

Anadolu Liseleri iyi lisan bilen insan ihtiyacını, Fen Liseleri fen alanında uzman ihtiyacını ve Sosyal Bilimler Liseleri sosyal bilimler alanında uzman ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. Bu okullara kuruldukları günden itibaren özel seçme sınavıyla öğrenci alınmıştır. Sırasıyla Anadolu Liseleri Giriş Sınavı, OKS (Orta Öğretim Kurumları Sınavı), SBS (Seviye Belirleme Sınavı) ve son olarak TEOG (Temel Öğretimden Orta Öğretime Geçiş Sınavı) ile öğrenci seçilmiştir. Bu sınavların son üçü (OKS, SBS ve TEOG) AKP iktidarı döneminde üç ayrı bakan tarafından değiştirilmiştir. Her değişiklikte bu merkezi sınav daha düşük profile çekilmiştir. Her değişiklikten sonra okulların akademik başarısı düşmüştür.

2010 yılında başlayan eğitim yöneticisi rotasyonu ve 2016 yılında Proje Okulu seçilen başarılı okullarda yapılan öğretmen rotasyonu ile okullar, kurumsal kimliğini ve kültürünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bütün okullara yanlı mülakat komisyonları vasıtasıyla tecrübesiz ve ehil olmayan kişiler yönetici olarak atanmışlardır. Bir taraftan okulların yönetici ve öğretmen kadroları zayıflatılırken, bir taraftan da müfredatın içi boşaltılarak rahatça yönlendirilecek yandaş bir nesil yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Son TEOG operasyonunun amacı, özellikli ve başarılı okulları sıradanlaştırmak ve semt okulu haline getirmektir. Başarılı öğrencilerin pozitif ayrımcılık yapılan İmam Hatip Liselerine yönelmelerini sağlamaktır.
Zaten son TEOG Sınavında öğrencilerin kendi okullarında kendi öğretmenlerinin nezaretinde sınava girmeleri, sınavın güvenilirliğini büyük ölçüde kaybettirmiştir.

Türkiye’de eğitimde imkan ve fırsat eşitliği, ölçme ve değerlendirmede objektiflik bulunmadığı için TEOG Sınavının kaldırılması kaliteli eğitimin sonu olacaktır. TEOG’UN KALDIRILMASI TARİHİ LİSELERİ, FEN LİSELERİ VE SOSYAL BİLİMLER LİSELERİNİ BİTİRİR  Ülkenin geleceğini düşünen bütün vatanseverler, her türlü imkan ve vasıta ile TEOG Sınavının kaldırılmasına karşı çıkmalıdırlar.

Eki 09

Mekkeli Yetimin Hikâyesi

                                                                                                         A.Kemal GÜL

Mekkeli bir yetimin hikâyesidir bu… Yaşadığı toplumun ‘’emin’’ sıfatıyla andığı, ‘’Denizlerde bir kılı ıslatacak su bulunduğu, Hıra ve Sebir dağları yeryüzünde dikili durduğu sürece’’ mücadele edecek olan ‘’erdemlilerin’’ önderinin hikâyesi bu.

‘’Gençliğimde Cüda’n oğlu Abdullah’ın evinde öyle bir antlaşmaya katılmıştım ki o, benim için dünyadaki her şeyden daha değerlidir. Allah’a yemin olsun ki bugün de o göreve çağrılsam, hiç tereddüt etmez, giderim’’ diyen Mekkeli bir yetimin sarsılmaz iman gücünün hikâyesidir bu…

Kendisine mal ve servet teklif edildiğinde: ‘’ Bir elime güneşi bir elime de ayı verseler yine de davamdan vazgeçmem’’ diyen Mekkeli bir yetimin ulvi hikâyesi…

Mescidin bahçesindeki hasırın üzerinde uyukladığında, mescide gelen dostlarının üzerinde uyuduğu hasırın izlerinin yüzüne çıktığını görüp, ‘’Sana bir şilte alalım, hasırın izi yüzüne çıkmış’’ dedidiklerinde, ‘’Benim dünya ile ne işim olabilir’’ diyen Mekkeli bir yetimin beşeri aşan hikâyesi…

İsminin önüne övücü sıfatlar eklenmeye başlandığında, övenleri bundan menederek; ‘’ Hıristiyanların Meryem’in oğlu İsa’yı övdüğü gibi beni övmeyin, bana yalnızca Allah’ın kulu ve Resulü deyin’’ diyen Mekkeli bir yetimin zamanlar/ mekânları aşan hikâyesi…

Huzurunda birisi korkuya kapıldığında: ‘’Sakin ol, ben Kral değilim, ben güneşte kurutulan eti yiyen Kureyşli fakir bir kadının oğluyum’’ diyen Mekkeli yetimin mütevazılığinin hikâyesi…

Hıra dağının bir mağarasında inzivaya çekilmiş Yüce Yaratıcısıyla baş başa iken engin sabrıyla, kayıptan bir ses duyar.  O ses Büyük Melek Ceprailin Yüce Yaratandan aldığı seslenişin söze dökül mesiydi. ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku. O insanı bir nüfteden yarattı …’’Ayetiyle peygamber olarak müjdelemenin sorumluluğunu kavramış oldu. İlk ayet’’ ilim yapmayı’’ işaret ediyordu. O Mekkeli yetim, müşrikleri Yüce Yaratanın birliğine davetle mükellef son peygamber Muhammet Mustafa’dır.

O Peygamber ki, Yaratanın yarattığı her şeyin ilmini yapmakla, insanı ve insanlığı doğru yola, ilim yapmaya davet etmekle mükellef kılındı.’’İlim insanın yitik malıdır, bulduğunuz yerde alın’’ diyecekti. ‘’Beşikten mezara kadar ilim edinin’’diyecekti.

***

Hicaz ve çevresinde yaşanan putperestliğin, insanlığı yerlerde süründüren, insanın insana kul olmasını yeğleyen her tülü sömürünün, insani değerleri ayaklar altına almanın, çiğnemenin kırılması noktasında Mekkeli yetim Hz. Peygamberin verdiği tavizsiz kavganın hikâyesidir… Bu, zaman ve mekânları aşan beşer üstü mesajın adı İslam’dır, Mekkeli yetim İslam’ın son Peygamberidir dünya durdukça…’’İslam güzel ahlaktır, ben bozulan güzel ahlakı tamamlamak için görevlendirildim’’diyecektir.

O öyle beşer üstü bir hikâye ki Cennetten yeryüzüne adım atışımızla başlayan hicret hikâyemizidir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Mekkeli yetim Peygamberimiz Muhammet Mustafa’dır. O adalet ve merhamet peygamberini, insanî erdemlerden ve kulluk bilincinden uzaklaşmış cahiliye toplumu hazmedemedi. Mekkeli müşrikler, kendilerine bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Merhamet Peygamberine akla hayale gelmedik baskı ve zulmü reva gördüler.

Ona kucak açmak, onunla yeniden kendilerine gelmek yerine onu dışladılar, Onun hayatına kastettiler. Bu baskı ve şiddet ortamında İslam’ı yayma ve yaşama imkânı kalmadığını gören Peygamberimiz önce sahabeden bazılarını gönderdi, sonra da kendisi gitti fedakâr insanların şehri Medine’ye.

İşte Allah Resulü ve ashabının bu kutlu yolculuğunun adı hicrettir. Bu hicret, sıradan bir göç değildir. Hz. Ömer döneminde takvim başlangıcı kabul edilen hicret, Müslümanlar için bir milattır.

Hicretle beraber İslam’ın yüksek hakikatleri Medine’den bütün yeryüzüne dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Hicret, Müslümanlar için birçok dersler içermektedir. Her şeyden önce bu hicret, bir kaçış değil, yüce değerlerin yeryüzünde neşv-ü nemâ bulması için girişilen kutlu bir yolculuktur. Hicret; şiddetten merhamete, esaretten özgürlüğe gidişin adıdır. Allah’a itaatin, sadece O’na kul olmanın göstergesidir. Hicret, İslam davası uğruna anadan, babadan, evlattan hatta candan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır. Hicret, yârını, diyârını, malını-mülkünü Allah için göz kırpmadan terk eden Muhacir ve onları bağırlarına basan Ensârın destanıdır. Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, sevgi, saygı, paylaşma ve kucaklaşma vardır.

Hâsılı hicret, Allah’a ibadete, insanî erdemlere, rahmet ve medeniyete gönlünü açanların azmi ve kararlılığı, bu değerlere kapılarını kapatanların ise hüsranıdır.  Resûlullah Efendimizin hadisi doğrultusunda asıl hicret, haram ve günahları terk ederek Yüce Allah’a teslimiyettir. Allah Resulüne gönülden bağlılığın, sadakatin, ümmet olabilme gayret ve samimiyetinin ifadesidir. Hicret, insanlık onurunu zedeleyen her türlü süflî duygu ve emellere sırt çevirmektir. Ulvî değerler uğruna mücadele etmektir. Hicret; bâtıldan, boş şeylerden, ömrü israf eden her türlü arzu ve istekten uzaklaşmaktır. Hakk, hakikat ve ahlak yolunda ilerlemektir. Yüce Mevlâ’nın yarattığı tertemiz fıtratımızı muhafaza edebilmektir. Şirkten, küfürden, nifaktan uzak durup, imana sadık kalabilmektir.  Hicret ahlakına sahip olmanın ölçüsü Allah’a kul, Resulüne ümmet olma bilinciyle, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret göstermektir. Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma duygusuyla, samimiyetle kardeşine, milletine, değerlerine gönülden bağlı olmaktır.

Dolayısıyla İslam’ın bütün değerlerini istismar ederek, vatanına ve milletine her türlü hainliği yapanların, hicret kelimesinin arkasına sığınmaları beyhude bir çabadır. Böylelerinin, içine düştükleri acizliği, hicret kelimesini kirleterek müntesiplerine izah etmeye çalışmaları, hicret gibi ulvi bir kavramı istismardan başka bir şey değildir.

Ne mutlu hayat yolculuğunu kutlu bir hicrete dönüştürebilenlere! Ne mutlu bu hicretin sonunda Allah’ın rızasına ulaşabilenlere! Mesajını veren Kur’an ayetlerinin vurgusuyla!…

Hicretin 1439. yılının, İslam ve insanlık âleminin huzur ve kurtuluşuna vesile olması dileğiyle!…

 

Eki 09

Unutulan Türkler! “Kerkük’ü Unutmadık! Kerkük Türk Kalacak”

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu yazıyı yaklaşık 10 yıl önce yazmışım. Türklerle ilgili gerçekler aynen olduğu gibi bugünde önümüzde duruyor. Şimdi Türkmeneli’nden, Kerkük’ten bizi temizlemeye çalışıyorlar. Ne kadar direneceğimizi hep beraber görececeğiz. Dilerim ki, yine bir tarih yazarız… Mesele biter mi? Tabii ki, hayır! Sırada Ege’deki adalarımız, Rodos, Batı Trakya, Doğu ve Batı Balkanlar, Kırım, Doğu Türkistan ve “var oğlu var” bir çok ilimiz var. Allah Türk Milletinin yar ve yardımcısı olsun.

 

Türk Milleti, üzerine oynanan oyunlar sebebiyle akşam yediğini unutur vaziyettedir.

Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ibaret değildir.

Türkiye Türkleri, uzun yıllar, uygulanan karartma politikası yüzünden, kendilerinden başka Türk olabileceğini düşünememişlerdir.

Oysa yeryüzünde, Çin Seddinden Adriyatik’e, Avrupa’dan Amerika, Avustralya ve Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyada sayısı 300 milyona ulaşmış olan büyük bir millet yaşamaktadır.

Üçyüz milyonluk bu büyük insan kitlesini; birbirine unutturmak ve kucaklaştırmamak için bir çok oyun sahneye konmuş ve halende konulmaya devam etmektedir.

Dış güçler ve onların işbirlikçisi yerli ihanet çeteleri, Türk denilince hemen hafife ve alaya almaya başlar, biraz ısrar etseniz sizi hayalci diye nitelendirir, pes etmediğinizi görünce de “ırkçı faşist” damgasını yapıştırıverirler.

İnsanın milletini sevmesi ve uzak düştüğü kardeşini düşünmesi, araması, yardımına koşması suçmudur?

Günümüz de bir çoğu, medyanın köşebaşını tutmuş olan, 1980 öncesinin Maoist denilen dönek solcuları, komünizm baskısı altında ezilen Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu‘nun bir hayalden ibaret olduğunu, aslında böyle bir kişinin hiç yaşamadığını ve Türk Milliyetçileri tarafından uydurularak yaratıldığını anlatıp durdular.

Yıllar sonra Mustafa Cemiloğlu ile aynı masada otururken kendisine bir hayal ile oturduğumu fakat bu hayalin gerçeğe dönüşmesinden dolayı çok mutlu olduğumu ifade ettim.

Bize yalan söylemişlerdi. Kırım Türkleri varolmak için mücadele ediyor ve liderliklerini de Mustafa Cemiloğlu yapıyordu.

Bu zevat bize halen yalan söylemeye devam ediyor.

Hepsi AB, ABD, İsrail ve sahipleri kimse onun yardakçılığına soyunmuş vaziyette.

Tek görevleri var: Türk Milletini aldatmak.

Bahadır Selim Dilek isimli bir gazeteci “Ege’nin Unutulan Türkleri” adında bir kitap yazdı. Çok güzel bir çalışma.

Ancak sadece Ege’de unutulan Türk yok. Dünyanın dört bir köşesinde unuttuğumuz milyonlarca Türk ve kendini Türk gibi gören insan var.

Bahadır Selim Dilek‘i arayıp çalışmasından dolayı tebrik ettim. Biraz sohbet edince bana yerini ve adını, her Türk’ün başına bir şeyler geldiği ve bizimde yardım için elimiz uzanamaz diye belirtmek istemediğim, Ortadoğu’da bir Türk köyünden bahsetti.

II.Abdülhamit bu köyü Girit Adasından o bölgeye topluca gönderip iskan etmiş. Türkçe ve Rumca’dan başka bir dil konuşmuyorlar.

Bu satırları onlar ve onlar gibi bir köşede bıraktığımız insanlarımız için yazmak istedim.

Ne çok insanımızı yalnız bırakıyor ve unutuyoruz!

Oysa nerede bir Türk yaşıyorsa, onu bulup, onunla ilgilenmeliyiz.

Bu sebeble nerede ve ne kadar Türk yaşıyorsa acilen bir envanter çıkartılmalı ve elimizde faydalanacağımız böyle bir kaynak bulunmalıdır.

Birisi kalkıp bize, nerede ve ne kadar Türk yaşıyor, bunlar hangi adla biliniyor yada hangi boya mensup, inançları nedir diye sorsa, vereceğimiz bir cevap mualesef yok.

Biz; Osmanlı – Türk İmparatorluğunun hem bakiyesi hem mirasçısıyız.

Türk olanlar ve Türk gibi görülenler yada kendini Türk gibi görenler bizim özbeöz kardeşlerimizdir.

Bu nedenle kimseyi unutmaya ve yalnız bırakmaya hakkımız yoktur.

Ancak küresel güçler bazı milliyetleri öne çıkartırken bazılarını da unutturmaya çalışmaktadır.

Küresel sermaye baronlarının, çıkarlarının olduğu bölgelerdeki etnik ve dini azınlıklar daima ön planda tutulmaktadır.

Irak’ta Kürtler, Balkanlarda Arnavutlar, Rusya’da Çeçenler(güncel olarak Abhazlar ve Osetler), Çin’de Uygur Türkleri buna iyi birer örnektir.

Küresel güçlerin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir, yada unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy’de bugün sayıları 3-5 bin arasına düşmüş olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi.

Günümüzde Yunanistan’a ait Oniki Ada’da varlığını korumaya çalışan bu bir avuç Türk; susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan milyonlarca Türk arasındaki yerini alıyor.
Onlar; dünyanın dört bir köşesindeki diğer unutulan Türkler gibi ne Ankara’nın ne de Avrupa Birliği’nin gündemindeler.

Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda konu başlığı bile değiller. Yani yok sayılıyorlar.

Bizim unuttuğumuzu veya görmezden gelerek yok saydığımızı, bizim dışımızdaki dünya niye hatırlayarak ortaya çıkarsın?

Bizi birbirimize unutturmalarının altında yatan sebebin, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek olduğu çok açıktır.

Rodos, İstanköy ve Onikiada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, babası Abdurrahman Kaymakçı‘nın başından geçen olayı anlatırken aslında Türklerin birbirine unutturulmasının nedenini de açıklamış oluyor.

Yıl 1921, yer Rodos: Dimitri, arkadaşı Abdurrahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar; “Bre Türko, Yunan Orduları şimdi Polatlı önlerinde, Ankara yakında düşecek. Kemal’in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek.”

İşte bizim unuttuğumuz Rodos Türkleri’nin Yunanlılar tarafından bizden görüldüğüne dair çok güzel bir örnek. Sen unut ama Rum unutmasın!..

Türk Milleti kendisinden bazı gerçekler gizlenmek suretiyle birbirinden uzak tutularak tarih boyunca zayıflatılmaya çalışılmıştır.

Güçsüz ve çaresiz bırakılmış bulunan Türk Milleti, yaşadığı coğrafyalar üzerinde soykırım ve katliamlara maruz kalarak son üçyüz yılda 150 milyon insanını kaybetmiştir.

Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Ebufeyz Elçibey‘in “Türk’e Türk’ü tanış etmek gerektir” dediği gibi yaparak Türk’ün ortak tarihini yeniden yazmalıyız.

Unutulan ve unutturulan Türkleri bulup tanış olmak bunlardan dolayı bizim için en büyük görevlerden biridir.

 

 

*Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM)

Eki 13

Yeni ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ Sade Ama Yetersiz

Dr. Sakin ÖNER

Yüksek Öğretim Kurumu Başkanı Yekta Saraç’ın açıkladığı 2018-2019 eğitim yılında uygulanacak ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ adındaki yeni yükseköğretime giriş sınav sisteminin hem olumlu ve hem olumsuz yönleri bulunmaktadır.

  1. Sınav sayısı ve süresinin sınırlandırması olumludur. Aslında bu konuda başa dönülmüştür. Merkezi yükseköğretime giriş sınavları, 1974 ve 1975yıllarında aynı gün sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki oturumda, 1976-1980 yıllarında aynı günde ve bir oturumda uygulanmış; 1981 yılından itibaren iki basamaklı bir sınav hâline getirilmiştir. Yeni sınav sisteminde sınavların aynı günde ve bir oturumda uygulanması, dört ay aralıklı iki  tarihte yapılmasından kaynaklanan sınav kaygısı, stresi ve baskısını büyük ölçüde kaldıracaktır.
  2. Oturumda 40+40=80 soruluk genel Türkçe ve Matematik sorularından oluşan Temel Yeterlilik Testi (TYT) uygulanıyor. Bu testte 150 puan alanlar önlisans, 180 puan alanlar lisans programlarını tercih edebilecek. Ama bu testin sonucunu öğrenmeden 2. oturuma girilecek olması, öğrencinin motivasyonunu olumsuz yönde etkiliyecektir. Sınavlar Haziran ayı içinde bir veya iki hafta aralıkla yapılmalı, ikinci oturuma, TYT sonucu öğrenildikten sonra girilmelidir.
  3. TYT, öğrencinin zihni becerilerini (anlama, kavrama, analiz, sentez, karşılaştırma ve yorumlama) ölçmesi bakımından yararlıdır. Bu sınav kapsamında sadece Türkçe ve temel Matematik sorusu sorulması yeterli değildir. Bu sınavda soru sayısı arttırılarak (genel yetenek ve genel kültür) soruları da sorulmalıdır.
  4. TYT Sınavının yerleştirmede ağırlığının yüzde 40 olduğu açıklanmıştır. Bu sınavda 200 puandan fazla alanların puanlarının ikinci yıl da geçerli olması sakıncalıdır. Çünkü ikinci yıl yapılacak sınav soruları, birinci yıl yapılan sınav soruları ile aynı değildir. Bu da eşitsizlik doğuracaktır.
  5. Oturumda tercih edilen programa göre: (Edebiyat- Coğrafya-1 40 soru), (Sosyal Bilimler 40 soru), (Matematik 40 soru) ve (Fen Bilimleri 40 soru)sorulacak. Bu oturumda 4 ayrı puan türü oluşturulması, lisans programlarının alan özelliklerine yeterli değildir. Puan türlerinin çeşitlendirilmesi konusu yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle Tıp ve bazı Mühendislik programlarında fen bilimlerindeki başarının da değerlendirilmesi gerekir.
  6. Sözel puan: Edebiyat-Coğrafya-1 ve Sosyal Bilimler testlerinden,
    Sayısal puan: Matematik ve Fen Bilimleri testlerinden,
    Eşit ağırlık puanı: Edebiyat ve Coğrafya-1 ile Matematik testlerinden oluşacak.  Eşit Ağırlık’ta (Tarih) ve (Felsefe) sorularının etkisinin olmaması büyük bir eksikliktir.
  7. Meslek Yüksek Okullarının akademik düzeylerinin ve başarılarının geliştirilmesine büyük önem verildiği belirtilmiştir. Fakat bu okullara, sadece Temel Yeterlikler Sınavında 150 puan alanların kabul edilmesi doğru değildir. Meslek Yüksek Okullarında son yıllarda sağlık bilimleri ile ilgili bölümler çoğalmıştır. Bu alanlara giren öğrencilerin en azından Fen Bilimleri alanındaki puanları da göz önünde bulundurulmalıdır.
  8. Ortaöğretim başarı puanının da sınav puanlarına eklenmesi hususu yeniden gözden geçirilmelidir. Çünkü okulların puanları maalesef objektif değil, sübjektiftir. Kırsal ve varoş okullarında öğretmen kadrosundaki yetersizlikler nedeniyle vekil öğretmenlerle şişirme notlar verilebilmektedir.
  9. Aynı günde yapılacak iki oturum aynı okulda yapılırsa, aradaki sürenin iki saat olması yeterlidir. Fakat farklı okullarda olursa, bu süre büyük metropellerde yeterli olmaz. O zaman bu sürenin üç saatten az olmaması gerekir. Oturumun Cumartesi, 2. Oturumun Pazar günü sabahları yapılması,  Öğrencilerin ancak yüzde 10’unun katıldığı Yabancı Dil sınavının ise, Cumartesi günü öğleden sonra yapılması daha doğru olacaktır.

Sonuç olarak; yeni sistemde sınavların bir günde yapılması sınav stresi yönünden olumlu, fakat baraj sınavının sonuçları öğrenilmeden 2. oturuma girilmesi öğrencinin motivasyonunu bozacağı için olumsuzdur. Test çeşidinin azaltılması bazı özellikli bölümlere öğrenci seçiminde sıkıntı yaratacaktır. Sistem uygulanmadan mutlaka gözden geçirilmelidir. Yeni sınav sisteminde başarılı olunabilmesi için, öğrencilerin müfredatı çok iyi öğrenmelerine bağlıdır. Özellikle Türkçe (Edebiyat) ve (Matematik) derslerinde yoğunlaşılmalıdır.

 

 

 

 

Eki 13

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kostantaniyye-İslambol-İslambul-İstanbul’u

Emrah BEKÇİ

Milli Tarihimizin her anında birçok hadise ile karşılaşırız. İşte bu hadiselerden biri de ‘’İstanbul’’ şehrimizin adının nereden ve nasıl şartlarda verildiğidir. Hatta geçmiş vakitlerde yaşanan hadiselerin, gelecek zamanımıza ve biz Türk Milletine, farklı milletlerin nasıl baktığının fotoğrafını ne bir şekilde çekmektedir?

Fatih Sultan Mehmed Bizans Başşehrini aldığı zaman şehrin adı Kostantinopolis = Kostantinin şehri idi. Araplar Kostantinin beldesi anlamı olarak sevgili İstanbul’umuza Kostantaniyye derlerdi. Fatih zamanında Türk dili, bir taraftan İran’ın öte yandan Arapların tesiri altına girmeye başlamıştı. Daha sonra bu hazin akımın ağır sonuçları ile güzelim Türkçemizin zorlanması devrinin başında olmamıza rağmen, Kostantinopolis’e şeref verecek Türk adı koymayı düşünmedik, Kostantaniyye deyiverdik…

 

Bunlarla da yetinmeyip, daha bir çok isimler ekledik ki, bunların da Türkçemiz ile pek alakası bulunmamaktaydı: Dar-ül-hilafe, Dar-ül-saltana, Der’aliyye, Der-saadet, Asitane, Dar-ül-mülk, Beldet-ül-tayyibe, Payitah-ı saltanat, Südde-i saltanat, Dergâh-ı Selâtin gibi birçok isim verdik…

Bu arada Fetihten iki sene sonra basılan paralara, tek –y- ile Kostantaniye kelimesi, paraların basıldığı yerin adı olarak yazmaktadır. IV. Mehmed’in Saltanatı itibariyle basılan paralarda iki –yy- harfi ile yani ‘Kostantaniyye olarak basılmaya devam etti.

Ve Türkçemize ihanetimiz böylelikle de bitmemiş, paraların üzerine nerede basılı olduğunu anlatmak için İstanbul’da basılmıştır yerine ‘Duribe fi Kostantaniyye’ denilmiştir.

Fatih İstanbul’u fethettiği zaman Rumları toplamış büyük bir nezaket göstermiştir:

  • Dininizde tam bir hürriyet içindesiniz, Patriğinizi seçiniz, kiliselerinizde istediğiniz gibi ibadet ediniz. Size hiçbir Bizans İmparatorunun veremediği hürriyetleri ben veriyorum.

Demiş, ilk olarak Patrik Gnadiyos’a, kendi hassa ahırından zümrütlerle süslü eğerli cins bir at hediye etmiş, kendisini saltanat makamında kabul etmiş, iltifat etmiş, dönerken de inci ile süslü bir asa armağan etmiştir.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in vezirleri ve çevresindeki bazı ilim adamları genç Hakana şöyle bir teklifte bulundular:

  • İslamiyet bu güzel beldede nusrat kazandı. Buradaki Rumlar şimdi azınlıktır. Onlar, batıl yolu üzerindedirler. Dinlerinde Hazret-i İsa’nın onlara gösterdiği yoldan eser kalmamıştır. Bunlar şimdi Frenkistanın dört tarafına dağılacaklar, oralarda fesad saçacaklar, başımıza belalar getireceklerdir. İzin veriniz, bunlara İslam olmayı teklif edelim, razı olmayanları da kılıçtan geçirelim.

Fatih Sultan Mehmed, bu teklifi hiç tereddüt etmeden reddetti ve dedi ki:

  • Bizde iki temel yol vardır: Kur’an—Kerim ve Peygamberimizin takip ettiği yol, yani sünnet-i senniyye… İslamiyet, ‘La ikrah-ı fiddin=Dinde zorlama yoktur’ buyurmuştur. Bizler kim oluyoruz ki, kabulü ve hidayete kavuşmayı akıl ve iz’an yolu olarak insanlığa göstermiş olan bu büyük dinin içine cebri, kılıcı, zorlamayı sokalım? Böyle ifratlar, aşırılıklar hem büyük günah, hem de haddi aşmaktır.

 

Bu şahane cevaptan sonra tedbir almış, şehrin azalan nüfusunu, Türklerle doldurmuş, gelen göçmenlere iş sahaları açmış ve şehrin adını da ‘’İSLAMBOL’’ yani, halkının çoğu Müslüman olan şehir koymuştur. İSLAMBOL adı resmi yazışmalara girmiş, ama kullanılmamıştır. İslambol adı, daha sonraları İslambul olarak kullanılmaya başlanmış, fakat bu arada Kostantaniyye söyleyişi, izahı imkânsız bir umarsamamazlık ve aşağılık duygusu ile asırlarca kullanılmıştır. Hatta İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, bastırılan paralarda Osmanlı Bankasının kefaleti bahis konusu olduğu zaman, İngiliz asıllı Mr. Steg, paraların bastırılma merkezi olarak, İsviçre’deki matbaanın adı ile yetinmemiş ‘Duribe fi Kostantaniyye’yi koydurtmakta ısrar etmiştir.

 

Devlet edebiyatında Kostantaniyye yerine, İslambol’un kullanılmasına, Sultan III. Mustafa zamanında başlanıldığını ve bu konu üzerinde padişahın beyaz üzerine hatt-ı hümayununun iki kere tekrarlandığını görüyoruz. Nizam-ı Cedid hareketi zamanında, tophaneyi açan, tersaneyi ıslah eden Sultan III. Mustafa’nın veziri Koca Ragıp Paşa (1698-1762), ‘Ris-ül-küttab’ günmüz anlamı ile ‘Dış İşleri Bakanı’ Şatır Zade Kâşif Emin Efendiye, 19 Şaban 1174 (Miladi: 1760) tarihinde gönderdiği emirde, basılacak paralarda; Kostantaniyye yerine, İslabol’un kullanılmasını, sadece paralarda değil, bütün resmi haberleşme evraklarında İslambol adına yer verilmesini emretmiştir.  Konuyla ilgili emir evrakı şu şekildedir:

 

  • İzzetlü Reis-ül-küttab Efendi: Bundan akdem ferman-ı hümayun-u hazret-i cihandari ile Sikke-i Hümayunlarından ‘Kostantaniyye’ lafzı ref’olunup onun yetine ‘İslambol’ lafzı vaz’olunup, bu here bu emr-i şeriflerine ilave olarak, emr-ü müstahsenenin kuyudat-ı resmiyede dahi ‘Kostantaniyye’ lafzı yazılmayıp, ‘İslabol’ ismi tahrir olunmak babında ferman-ı hümayun-u melukane şerefsüdür olmağla…

 

(Koca Ragıp Paşa’nın Fermanının Fotoğrafı)

 

Sonuç olarak ne oldu? Bizim ‘Kostantaniyye’ yerine İslambol’u kullanmaya başlamamız, bütün Hıristiyanlığı ayaklandırdı; Frenklar, Kostantaniyye’de ısrar ederken, Ruslar, Türk İstanbul’una yeni isim buldular: ‘Çarigrad (Çar’ın Şehri) dediler. Bu tabir, 1827-1828 ve daha sonra 1877-1878 ile 1914-1918 savaşlarında, Rus basın ve kitaplarında, hatta resmi belgelerinde kullanılan tabir haline geldi. 1944 de Stalin, Karadeniz kıyılarımızı, Gürcü Profesörlerin tarihi belgeleriyle isterken, İstanbul için yine aynı tabiri ‘Çarigrad’ adını kullandılar.

 

Yazı içerisinde görüldüğü üzere tarihlerin değişmesi hiçbir şey ifade etmemektedir. Farklı milletler İstanbul’u geçmişte de, gelecekte de kendi toprakları ve şehirleri görmektedir. Bundan dolayı, üzerinde oturduğumuz aziz vatan topraklarının muhafazası ve atiye emin bir şekilde teslimini candan öte vazife bilmeliyiz.

Kaynak: Emrah Bekçi, Türkiye Kamu-Sen, Kamu Türk Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 21, ‘’ Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kastantanniyye-İslambol-İslambul-İstanbul’u, s. 62, 63, 64, 65.

 

 

 

 

 

 

 

Eki 22

Uzlaşma ve İç Kargaşa

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Yaratıcı fikirler üretebilmemiz için kendimizle ve dünyayla uzlaşmamız gerekir. Ayrıca huzurlu bir ömür için de hayatla uzlaşmamız şart. İçinde bulunduğumuz şartlar ne olursa olsun hayatla uzlaşmayı sağlamalıyız.

Sorunlarımız ağır olabilir. Önemli olan başımıza gelenler değil, onlara nasıl karşılık verdiğimizdir. Tarihe baktığımızda insanoğlunun en yaratıcı dönemlerinin savaş ve diğer krizler gibi büyük stres anlarına denk geldiğini görürüz. Sorunlar varsa, çözümler de vardır.
Her şeyi sorun görmemizin temel sebebi, daha büyük boyutta düşünmesini bilmememizdir. Düşük bilinç düzeyinde uzlaşmayı taviz vermek olarak algılıyoruz. Daha büyük boyutta düşünürsek uzlaşmanın yenilgi olmadığını anlamış oluruz.
Kendi bilinç düzeyimizde yarattığımız bir dünyada yaşıyoruz. Etrafımızda düşmanlar görmeyi seçmişsek, düşmanlarla sarılmış bir dünyada yaşamış oluruz. İlişkileri yönetirken hata yapmamak lazım. Yaptığımız hatalar yüzünden kendi içimizde kargaşa oluşturuyoruz.
C.L. Gascoigne diyor ki:” Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zaferdir.” Kendimize bir de bu perspektiften bakmamızda fayda vardır.
Barışın esas düşmanı kötülük değil kaostur. Özellikle zihinsel karışıklık, kargaşa, karmaşadır. Kaosta akıl ve mantığa yer yoktur. Kaos ortamında kişilere rehberlik eden temel ilkeler, ego ve kişisel dürtüler gibi yüzeysel faktörlerdir.

Bilinç düzeyimiz bu gerçeklerin etrafında şekillenmediği müddetçe kendi hayatımızda ve dünyada barış sağlamamız çok zordur.
Huzurun zıddı, çatışmadır. Her şeye direnmekten kaynaklanan iç çatışmadır. Gereksiz yere insanlara direniyoruz, olaylara direniyoruz, fikirlere direniyoruz… Direnme enerjimizi bitiriyor, yeteneklerimiz köreliyor, üretici özelliklerimiz zayıflıyor…. Çünkü direnç, hayatımıza stres getiriyor. Stres yüzünden sürekli huzuru bulamıyoruz ve yaratıcı özelliklere sahip olamıyoruz.
Atalarımız ne güzel söylemişler: “ Keskin sirke küpüne zarar verir.” Öfkeli kimse, kendi sağlığını bozar, vücudunu yıpratır ve işlerini alt üst eder.
Uzlaşmak yenilgi değildir. Uzlaşmanın şifa verici gücü vardır.
İç çatışma içindeki kişi kimseye faydalı olamaz.
Engin Geçtan’ın ifadesiyle, insanın kendi içinde ürettiği kargaşa dış dünyadaki tehlikelerden çok daha ürkütücüdür.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar