Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 22

Eğitimde Etki ve Tepki Meselesi

Cafer GENÇ

Son günlerde basında, “Öğrencisini döven öğretmen” ile “Öğretmenini döven öğrenci” haberlerini sıkça duymaya başladık. Elbette, bunun sebeplerini sosyologlar ve psikologlar çok daha iyi bileceklerdir. Yılların eğitimcisi ve yöneticisi olarak tecrübelerime istinaden, eğitim sisteminin yaşattığı strese bağlı olarak “ilgi” ve “sevgi” eksikliğinden kaynaklandığını söylemek istiyorum. Eğitim sistemindeki belirsizliklerin neticesinde biriken sorunların ve sıkıntıların şiddet olarak yansımalarını görmekteyiz.

Geçen hafta, “ÖLÇME” ve “DEĞERLENDİRME” konusunu yazmak istiyordum. Öğretmenlerimizin notlarını verdikleri günler olduğunu düşünerek etkilememek, yönlendirmemek adına daha sonraki günlerde yazmayı uygun gördüm. Geçen hafta, Denizli, Çivril ilçemizdeki bir okulumuzda, kendisine verilen notu düşük bulan 15 yaşındaki 9. sınıf öğrencisinin, “NOT” yüzünden öğretmeniyle tartışmasının ve öğretmenini dövmesinin affedilir tarafı yoktur. Öğretmenin öğrencisini dövmesi ne kadar yanlışsa, öğrencinin öğretmenini dövmesi bir o kadar çirkin ve vahim bir durumdur. Bu olay, “NOT” konusunda bir anımı hatırlattı. Bu anımı anlattıktan sonra, değerlendirmelerimi sıralamak istiyorum.

Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi’nde performans ödevlerini kontrol ediyordum. Öğrenciler sırasıyla ödevlerini gösteriyorlardı. Ben de inceledikten sonra ödevlerin sonuna, “Görüldü” diye verdiğim puanı yazıp imzalıyordum. Bir öğrenciye 70 puan verdim. Sıradaki öğrencinin ödevini kontrol ederken 70 puan alan öğrenci, “Hocam, benim puanımı not defterinize yazdınız mı?” dedi. Ben de biraz da espri olsun diye, “Ben seni gönlüme yazdım, notunu unutur muyum?” dedim. Öğrenci de, “Hocam, sizin benim notumu e-okula yazmanız, benim için, gönlünüze yazmanızdan daha önemli” demez mi? İşte, sistemin eğitim anlayışı; not, puan, sayı, rakam üzerine kurulmuş bir düzen… Kendi kendime, “Çocuk da haklı..!” demek zorunda kaldım.

*Eğitim sistemi, not konusunu, öğrenci için önemli hale getirmektedir. Not, sadece bir eğitim aracı olup “öğrenip öğrenmeme” ile ilgili durum (seviye) tespitidir.

*Eğitimde not konusu, öğretmen ve öğrenci için, “Hak etmek, adil olmak, dürüstlük, çalışmaya (öğrenmeye ve öğretmeye) teşvik etmek, bilgi durumunun ve ilgi alanının değerlendirmesini yapmak açısından bir amaç ve araç meselesidir. Bir çeşit, muhasebenin ahlâk ve vicdan terazisidir.

*Eğitimde önemli olan amacı gerçekleştirmektir, hedefe ulaşmaktır. Bu noktada sadece sayı (rakam) olarak düşünülmelidir. Not ile tehdit etmek, gözdağı vermek, korkutmak… vs. şeklinde kesinlikle kullanılmamalıdır.

*Dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da sınav yapılmadığını, ileri yaşlarda, nadiren yapılan sınavın sonuçlarının öğrenciye duyurulmadığını söylemiş olursam, ne demek istediğimi daha iyi açıklamış olurum diye düşünüyorum.

*Düşük not verdiği gerekçesiyle öğretmeniyle tartışan ve şiddet uygulayan öğrencinin durumu ile ilgili, söylenecek çok söz vardır. Konuyu (olayı), tam olarak bilmiyor olmama rağmen genel olarak şunları söylemek mümkündür. Öğrenci notunu bilmelidir. O notu aldığına, hak ettiğine inanmalıdır. İtiraz edemeyecek kadar adil, dürüst, açık olunduğu öğrenciye hissettirilmelidir. Gerekirse, yazılı kâğıtları birlikte incelenip değerlendirilmelidir. İnandırıcı olmak için, güvenme duygusu verilmelidir, ikna etme düşüncesi oluşturulmalıdır. “Hak etme” gerekçelerini bilmesini sağlayarak, tedbir almasına ve teşvik edilmesine imkân ve fırsat verilmelidir. Bu açıklamalarım çerçevesinde, öğretmenin düşük not vermediği konusunda inandırıcı olması gerekirdi. Öğrenci de öğretmenine inanmış, güvenmiş olmalıydı. Anlayış ve yaklaşım ile böyle bir durum ortaya çıkmamış olacaktı.

*Yukarıdaki anımı bu sebeple anlattım. “Terbiyesiz, saygısız, sana mı soracağım, yazmıyorum, bu notu sana vermiyorum… vs.” demedim. “Seni gönlüme yazdım, unutur muyum” dedim. Düşük not verdiğim, sınıfta bıraktığım öğrencilerim de oldu. 35 yıllık meslek hayatında not konusunda hiçbir sıkıntı yaşamadım. Çünkü notu, eğitimde en son unsur olduğunu düşündüğüm için önemsemedim. Öncelikle, eğitimin önemini ve gerekliliğini vurguladım. İnanmalarını, güvenmelerini sağladım. İtiraz edemeyecekleri kadar dürüst, adil ve şeffaf oldum.

*15 yaşında, ergenlik döneminde olan bir öğrencinin bazı davranış farklılıkları göstermesi normaldir. Öğrenciyi tanımak, kazanmak, sosyal yapısını ve psikolojik durumunu bilmek bir eğitim işidir. Öğretmen de bunun için vardır. Bu mesleği aklıyla, bilgisiyle ve becerisiyle yapmaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Eğitimde olumlu (veya olumsuz) ETKİLER, olumlu (veya olumsuz) TEPKİLER doğurur. Bir yanlışa, yanlışla karşılık verilirse, iki yanlışın çatışmasıyla ortaya çıkan sonucun telafisi mümkün olmayabilir! Yanlış davranışların açtığı derin yaraların izleri kolay kolay silinmez!..

Öğrencilerimize ve öğretmenlerimize, “dinlenmeleri” temennisiyle iyi tatiller dilerim.

Oca 26

Vatanseverliğe Dayanan Birleştirici Milliyetçilik Üzerine

Dr. Sakin ÖNER 

Günümüzde, küreselleşme, ABD ve AB dayatmaları, “insan hakları, azınlık hakları, demokratik haklar vb.” arkasına sığınılarak, “Siyasi İslâmcılık”, “İkinci Cumhuriyetçilik”, “Etnik-Mozaikçilik” ve “Yeni Osmanlıcılık”  gibi gayrımilli akımlar ele vermişler, milliyetçiliğe savaş açmışlardır. Bu akımların bazıları, milliyetçiliğe karşı oldukları halde,  özellikle son günlerde iç ve dış politikanın oluşturduğu ülke şartlarını ve siyasi çıkarlarını gözeterek, milletin milliyetçilik duygularını istismar etmektedirler.

Milliyetçilik; milleti sevmek ve onun gelişmesi, güçlenmesi  için çalışmak istek, duygu ve düşüncesinin adıdır. Samimiyet derecesi, “Ben Türk milliyetçisiyim” diyen kişinin söylem, eylem ve üretimi ile ölçülür. Milliyetçilik fikri, kişiye, kurum veya kuruluşa, siyasi partiye mahsus bir fikir  değildir. Milliyetçilik, hepsinin üstünde, milletin bütününü kapsayıcı bir fikirdir. Milli birliği sağlayan ve milletin bekasını temine yönelik bir fikirdir.

Milliyetçilik, milletin yaşama ve yükselme iradesini ifade eder. Millete millî kimliğini kazandıran bütün maddî ve manevî değerleri sevmek, yaşatmak ve geliştirmek de, milliyetçiliğin bir gereğidir. Sadri Maksudi Arsal “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli esrinde, milletlerin var olma azim ve iradesine, “Millî şuur”, “Milliyet duygusu” veya “Milliyetçilik” adlarını vermektedir.

Bir milletten olmak başka, milliyetçi olmak başka şeydir.  Bir milletten olmak tabii bir hadise, milliyetçi olmak ise kültür, şuur ve irade meselesidir. Milliyetçi, mensup olduğu milleti tanıyan, seven ve onu yükseltmeye çalışan insandır. Mehmet Kaplan’ın “Nesillerin Ruhu” isimli eserinde belirttiği gibi, “Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve  ıstıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur.

Milliyetçilik, diğer milliyetçiliklere ve hümanizme (insaniyetçiliğe) karşı değildir. Milletini yükseltmeyen, insanlığı nasıl yükseltebilir. Milliyetçilik, aynı zamanda ferdiyetçiliktir (bireyciliktir). Ferdiyeti ve şahsiyeti kuvvetli olmayan bir kimsenin ne milletine, ne de insanlığa bir faydası olur. Kısacası, milliyetçilik, pratik  insaniyetçiliktir.

Türk milliyetçileri, hiçbir dönemde ırkçı olmamışlar, yabancı düşmanlığı yapmamışlardır. Kendi ırkını üstün tutup, diğer ırkları küçük ve hor gören ırkçılık anlayışının, Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Milliyetçilikte hareket noktası, milletin tarih içinde meydana getirdiği kültürdür. Milliyetçi, milletin kültür bütünlüğünü savunur, bu manevi yapıyı korumayı ve geliştirmeyi amaçlar.

Türk milleti, tarihin en eski çağlarından günümüze kadar, milliyetçilik duygusunu, milli kimliğimizi oluşturan (dil, vatan, soy, kültür vb.) unsurlardan birini diğerinin önüne çıkarmak suretiyle oluşturmuştur. Günümüz Türkiyesinin özel şartları içinde Milliyetçilik düşüncesi, bütün etnik ve dini farklı kimliklerin “vatanseverlik” ortak paydasında buluştuğu,  ‘yeni bir kimlikle’ ilgilidir. Milletin bütününü kucaklayan milliyetçilik anlayışı, “vatanseverlik” bağlamındaki milliyetçiliktir. Türk tarihinin Oğuz Kağan’dan Atatürk’e kadar devam eden döneminde ortak değer “vatan” olmuş, bütün savaşlar “vatan savunması” için yapılmıştır. Çünkü, vatan, milletin üzerinde yaşadığı toprağa, kan ve can pahasına kazandırdığı milli bir kimlik ve kutsal bir ortak değerdir.

Vatanseverlik, “Türkiyelilik” ve sadece “vatandaşlık” demek değildir. Vatan da, sadece coğrafi bir kavram değildir. Vatan, üzerinde uzun yıllar yaşayan insanların, ortak tarih, mazi ve kültür oluşturdukları manevi bir mekandır. Vatan, farklı etnisite, inanç ve kültürlere sahip insanlar arasında saygıya dayalı ortak yaşama kültürünü oluşturur. Bu kültür, farklı gelenek, görenek ve ritüellerin ortak değerler olmasını sağlar. Anadolu coğrafyasında üç inancın ibadet mekanları olan cami, kilise ve havra yüzyıllarca birlikte inananlarına hizmet vermiştir. Milletimizin “Yaradılanı hoş gör / Yaradandan ötürü” düşüncesine ve “sevgi, saygı, hoşgörü” anlayışına dayanan insanlığı kuşatıcı İslâm anlayışı, hem vatandaşlık bağını kuvvetlendirmiş, hem de vatanseverlik duygusunu güçlendirmiştir.

Milliyetçiler, “Türk” kavramını, bir etnisite olarak değil, ortak vatanda oluşan kültürel bir kimlik ve milletler ailesinde kullanılan ortak ad olarak görmektedirler. Bu yüzden, Türkiye’yi vatanı bilen, seven, kendisini bu vatanın ayrılmaz bir parçası kabul eden herkesi, bu milletin bir ferdi kabul etmişlerdir. Atatürk de, Türk milletini tarif ederken, “Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halka, Türk milleti denir” diyerek hiçbir etnisiteyi öne çıkarmamıştır. Bu sebeple, yurttaşlarımızı kökenine göre “Türk olan” ve “Türk olmayan” diye ayırmamış, kendini bu vatanın ve bu milletin bir ferdi görenler için “Ne mutlu Türküm diyene!” demiştir. ortak paydasını öne çıkaran milliyetçilik, milletin bütününü bir sevgi kuşağıyla kuşatan birleştirici bir düşüncedir.

Devleti yönetenlerin görevi, milli birlik ve beraberliği, her türlü imkân ve vasıtayı kullanarak güçlendirmektir. Bunu sağlayacak olan da, ““Vatanseverlik” odaklı milliyetçilik anlayışıdır.  Bunu millete benimsetme görevi, Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bakanlık da bunu, siyaset üstü tutulması şart olan milli eğitim eğitim sistemi ve bu duyguyla yetişmiş öğretmenler vasıtasıyla hayata geçirilmelidir. Müfredatın buna göre düzenlenmesi ve ders kitaplarının buna göre hazırlanması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı, bugünkü yapısı, anlayışı ve müfredatla bu fonksiyonu gerçekleştiremez.

Milliyetçilik, maalesef son günlerde bazı siyasiler tarafından günlük siyaset malzemesi olarak kullanılmaktadır. Burada önemli olan, milliyetçilik fikrinin kişisel veya kurumsal tekele alınmaması ve günlük siyasetin üstünde tutulmasıdır. Çünkü milliyetçilik, milletin bir bölümünü değil, bütününü kucaklayan bir fikirdir. Bu kutsal düşünce, milletin milli duygularının istismar vasıtası yapılmamalı, günlük siyasetin malzemesi olmamalıdır. Milliyetçilik günlük siyasetin malzemesi yapılarak ucuzlatılmamalıdır.

 

Şub 01

Hayatımızdaki Roller ve Pencerelerimiz

Ruhittin SÖNMEZ

Hepimizin hayatımızda üstelendiğimiz çeşitli sayıda rollerimiz vardır. Değişik alanlarda kendiliğinden veya sonradan kazanılmış (yeteneklerimiz, karakterimiz ve çevremizin belirlediği) rollerimiz ilgi alanlarımızı da belirler.

Bu rollerin kendimize kazandırdığı bakış açıları ile hayatı değerlendiririz.

Bir sosyal veya siyasi olayı değerlendirirken de üstlendiğimiz rollerin bize açtığı pencerelerden gördüklerimiz etkili olur.

Diyelim ki “Afrin Harekâtını” değerlendireceğiz. Hepsi de Türk vatandaşı olan, bir şehit anası ile bir gazino işletmecisinin, bir asker ile bir sanatçının, mühendisin veya doktorun değerlendirmeleri farklı olabilir.

Esasen hepimizin hayatımızda tek bir rolü ve hayata baktığımız tek bir penceremiz yoktur. Çoğunluğumuz ana-baba, kendi ana-babamızın oğlu veya kızı rollerimizin yanında mesleğimiz sebebiyle avukat/ doktor/ esnaf/ patron/ işçi vd gibi bir rolümüz daha var.

Ayrıca spor merakı olanların futbolcu/ güreşçi/ tenisçi gibi rolleri olabiliyor. Müzikle ilgilenenleri tamburi/ gitarist, bağlamacı/ korist/ solist gibi isimlerle tanıyoruz. Spor kulüpleri taraftarı olarak Beşiktaşlı, Fenerbahçeli/ Galatasaraylı vd taraftar isimleri benimseyebiliyoruz.

Bazılarımızın özel hobileri var. Hayvanlarla, tabiatla, bitkilerle ilgilenenlerimiz var.

Bütün bunların üstüne hepimiz ülkemizin vatandaşıyız. Ülkemizin meseleleri vatandaş olarak çoğumuzun ilgi alanımızda. Fakat bunları çözmek için etki alanımız çok sınırlı.

Bu yüzden etki alanımızı birleşerek genişletmek istiyoruz. Siyasi partilerimizin yöneticisi/ üyesi / taraftarı oluyoruz.

Kimimiz Ak Partili, kimimiz CHP’li, kimimiz İYİ Partili, kimimiz MHP’li/ SP’li/ HDP’li, BBP’liyiz. Hangi partiyi seçtiğimiz dünya görüşümüzle ilgili. Fakat bu rollerimizin bize kazandırdığı bakış açılarımız da var.

Hayatımızdaki rollerin sayısı arttıkça hayata baktığımız pencereler de çoğalır. Bunu yaptıkça diğer insanlarla ve kendi içimizde denge ve uyum sağlarız.

Kendimizi bir role kaptırmamak, hayatımızda aynı derecede hatta daha önemli rolleri de etkin tutmak önemlidir.

*********************************

EMPATİ YAPABİLMEK İÇİN

Ben sohbet ettiğim gençlere genellikle yukarıda yazdığım ve benzeri konuları anlatıyorum. Bu konuları içselleştirmeleri için Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” adlı kitabını tavsiye ediyorum.

Daha önce çalıştığım Türkiye’nin en büyük şirketinde, bütün yöneticilere bu kitapta yazılanlar üç tam günlük eğitim olarak verilmişti.

Bu eğitimde çok tecrübeli müdürlerden bazılarının “hayatınızdaki rolleri yazar mısınız?” denildiğinde ana-baba/ müdür rolleri dışında iki üç tane daha rol yazmakta zorlandıklarını görmüştüm.

Oysa iş hayatının dışında hepimizin üstlenebileceği o kadar çok rol var ki… Oysa hepimizin hayatlarında farklı başka pencereler açmaya o kadar ihtiyaçlarımız var ki…

Belki bir sivil toplum kuruluşunda, bir hayır işinde, çevreye ve topluma hizmet alanında çalışmak… Belki hobi olarak bahçede çalışmak, maket yapmak, müzikle uğraşmak… Belki bilgi ve birikimlerimizi gençlerle ve toplumla paylaşmak için yazmak, konferans vermek gibi işlerle uğraşmak gerekiyor.

Ya da tamamen sizin hayal gücünüz ve yeteneklerinizle sınırlı çeşitli roller üstlenebilirsiniz.

Hayattaki rollerimizi tanımlar, hedefler belirler ve belli bir program dâhilinde bu hedeflere yönelik çalışırsak “etkili insan olma” yolunda önemli bir mesafe kazanmış oluruz.

“İnsanlar arası iletişim alışkanlığında gerçekten etkili olmak istiyorsanız, bunu sadece teknikle başaramazsınız. Açık yüreklilik ve güven sağlayan bir karakter temeli üzerine, empatiyle dinleme becerisini yerleştirmelisiniz.”

Empati yapabilmek için karşınızdakinin üstlendiği rolün ve hayata baktığı pencereden neler gördüğünü bilmek veya anlamak gerekir.

“Genellikle, önce anlaşılmak isteriz. Çoğu insan karşısındakini anlamak değil, cevaplamak amacıyla dinler. Çoğumuz, kendi hayat hikâyemizle ve haklı olduğumuz düşüncesiyle dolu oluruz. Empatiyle dinlemekten kastedilen, anlama niyetiyle dinlemektir. Empatiyle dinlemenin özü, karşınızdakiyle aynı fikirde olmanız değildir. Onu tam anlamıyla, derinlemesine, hem duygusal, hem de zihinsel açıdan anlamanızdır.” (Stephen Covey)

Böyle yapabilirsek yani önce anlamaya çalışırsak, muhataplarımızın bizi anlaması kolaylaşır.

Ben bu yazdıklarımı hayatımda uygulamaya çalışıyorum. Dilerim siz de uyguluyorsunuzdur.

(Gençlere bir örnek olsun diye kendi rollerim ve pencerelerimden bir kısmını açıklıyorum: Bir mühendis olarak çalışırken hukuk tahsili yaptım. Olayları bir de hukukçu kimliğiyle değerlendirme şansı elde ettim. Halen Avukatlık ve Arabuluculuk yapıyorum. 33 senedir Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın üye ve başkan olarak faaliyetlerinin içindeyim. On seneyi aşkın bir süredir yerel gazete ve internet sitelerinde köşe yazısı yapıyorum. TV programı yapımcılığı ve sunuculuğu yaptım. İYİ Parti kurucularındanım. 11 senedir Tüpraş Türk Sanat Müziği Korosu’nun bir mensubuyum vs.)

********************************

BİR EMPATİ ÇALIŞMASI

Yukarıdaki yazıyı yazmamı etkileyen şeyler son üç günde yaşadıklarım.

Önceki gün sosyal medyada benimle ilgili bir haber altına yapılan hakaret, iftira ve küfür dolu yorumlarla ilgili bir köşe yazısı yazdım. Bu onlara cevap niteliğinde değildi.

Onların bu tavırlarını anlamaya (empati / duygudaşlık yapmaya) çalıştığım bir düşüncenin ürünü idi.

Umarım o yazımı okudularsa muhataplarım da beni daha iyi anlamıştır.

***

TÜPRAŞ TSM KOROSU KONSERİ

Diğer yaşadığım olay ise, Tüpraş Türk Sanat Müziği Korosu olarak S. Demirel Kültür Merkezinde verdiğimiz konserde teneffüs ettiğimiz muhteşem hava idi.

Salondaki farklı görüşlerden insanlarımızı, kültürümüzün nadide eserlerini dinlerken, ortak duygular içinde görmenin mutluluğunu yaşadık.

Şef Coşkun Açıkgöz’ün muhteşem yorumlarıyla sunduğumuz şarkılarla, içinde bulunduğumuz karamsarlıktan, sosyal ve siyasi çekişmelerin gerginliğinden uzak saatler yaşadık.

Bir tatlı huzur aldığımız bu geceyi yaşatan herkese (Tüpraş yetkilileri, Coşkun Açıkgöz Hocamız, saz heyeti, koro arkadaşlarım ve salonu dolduran müzik dostlarına) şükranlarımı sunuyorum.

Oca 26

Kaynatılan Ortadoğu Kazanı Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Dış politika yanlışları ve çelişkileriyle dolu yılları geride bırakmayı ümit ediyoruz. Yine de geçmişten ders alma huyumuz pek yok. Bundan dolayı Irak’ta yaptığımız yanlışları Suriye’de de tekrar etmediğimiz söylenemez. Ayn’el Arap’a (Kobani) silahlı peşmerge sürülerini yasaları çiğneyerek sınırlarımızdan geçirerek ülkenin itibar ve caydırıcılığını kırdık. İŞİD ‘e karşı sanki görevimizmiş gibi bizi vuran terör örgütü PKK’ya dolaylı destek olduk. Ülkenin Başbakanı bunlara başarı dileklerini sundu, bununla da kalmayıp alınlarından öptüğünü belirtti.

Dış politikayı iç politika ile bir düşünüp yanlış beyanlarda bulunmamız ülke çıkarlarını zora soktuğu gibi, ülkemize itibar da kaybettirmiştir. Kurumlar arası rekabet ve gizli çatışma da doğru kararlara varmamızı engelleyen metod hatalarıdır. Nedense ihtisas ve liyakata uyma hep unutulmuştur. Birbirini tamamlama değil de rakip görme ve dışlama hastalığını terk edemedik. Bazı haklı sebepler de olsa Dışişleri Teşkilâtını dışlamak, onları “monşerler” olarak görmek, istifade etmemek, yakın ve yandaş aramak doğru bir yol değildi. Büyükelçi ve konsolos tayinlerinde bu yanlışa düşenler, tayin ettiklerini daha sonra değiştirmek zorunda kalmışlardır.

Türkiye dış politikada ve bilhassa Ortadoğu’daki yanlışlarının bedelini ödemektedir. Türkiye karşıtlığını kendimiz adeta teşvik ettik. Irak’ın kuzeyinde Barzani’yi müttefik tayin ettik. Herkesle kavgalı olduk. Olmadık insanlara aşırı değer verdik. Daha sonra onlarla çatışır olduk. Aşırı Esad düşmanlığı Ortadoğu’daki karmaşaya tuz ve biber ekti. Bir ara ABD’liler bile aşırı Esad düşmanlığı konusunda bizi uyarmak ihtiyacını duydular.

Bağdat ve Şam yönetimleriyle Ankara’nın karşılaştığı tehdit aynı idi. Her bir ülkeden koparılacak parçalarla ABD ve onun bölgedeki vekili İsrail güdümünde bir siyasi oluşum hazırlanmıştı.

Mezhepçi bakış tarzı, Suriye ve Irak’da demokrasi ve laiklik de olmadığından öne çıktı. Demokrasi ve laiklik eksikliği dolayısıyla dış tehdit yerine içte birbiriyle uğraşıldı. Neticede yabancı işgale imkân sağlandı. ABD ve Rusya mezhepçi ve içte çatışmacı yapıyı kullanarak Bölgedeki krizi daha da arttırdılar. Aralarında bir rekabet de doğdu. Son birkaç yıldır bunlara 1940’lara kadar Bölgenin emperyal gücü olan Fransa da katıldı ve ben de varım dedi. BM’ye yaptığı son toplantı başvurusu kendisini ispat içindir. Bazı kaynaklar bu başvuruyu Afrin’e yapılan Zeytin Dalı harekatına bağladı.

Irak ve Suriye’nin kuzeyinde emperyal güçlerce teşvik edilen terör koridoru –Kürt koridoru değil- mutlaka ortadan kaldırılmalı ve tehdit altındaki üç ülke işbirliğine gitmelidirler. Terör koridorunun Kürt koridoru olarak adlandırılması maksatlıydı ve bu tuzağa maalesef bazıları da düşmüştür. Tabi ki akla hangi Kürtler sorusu geliyor. Suriye ve Irak Kürtleri’nin temsilcisi PYD ve YPG olamazdı. Bu terör örgütlerine karşı Afrin’de halkın protesto gösterisi kolay kolay unutulamaz.

ABD’nin yanlış ve karıştırcı politikası ve tahrikleri kurduğu ve kurdurduğu terör örgütlerini kullanarak Bölgede vekalet savaşlarına yol açmıştır. Yeni Suriye, Yeni Irak ve maalesef Yeni Türkiye yaratma merakına bizde de bazıları kapıldı. Oysa bu, bu ülkelerin sosyal dokularını ve toprak bütünlüklerini parçalama niyeti güdüyordu. ABD’nin yanlışları Rusya’ya imkânlar sağlamıştır. Rusya, müttefiki Şam yönetimi dışında Bölgede ister istemez yeni ortaklar bulmuştur.

Yeni Türkiye sloganı Türkiye’de de taraftar bulmuş; aldatılan ve kandırılanlar artmıştır. Graham Fuller’in aynı adı taşıyan kitabından etkilenenler olmuştur. Ne enterasandır ki; AB karşıtı olarak bilinen bazı çevreler bu ABD’ci modelin emrine girmişlerdir. Yeni Türkiye için yeni anayasa peşine düşülmüştür. 1923 Türkiye’si ve Cumhuriyet, ara rejim olarak görülmüştür. Terörle barışa yanaşılmış, hayali barış süreçleri, açılımlar, Batılıların vesayeti altında sürdürülmüştür. Bu yanlış ve geleceği göremeyen politikadan FETÖ terör örgütü faydalanmış ve ülke 15 Temmuz kalkışma ve yabancı işgal olayına getirilmiştir. Yıllarca ılımlı İslam ile ülkenin dönüştürülmesi ciddiye alınmamıştır. Ülkenin kurumları tahrip edilmiş ve içleri boşaltılmıştır. Yeni kadrolarca işgal edilmiştir. Birçok kuruluş gibi TSK da bundan çok etkilenmiştir. Ülkemizde Yeni Türkiye modasından etkilenen gazete logosunu değiştirerek ayyıldızı atan, son dönemde ise tekrar ayyıldıza dönen sözde muhafazakâr gazeteler görülmüştür. Onlara göre, herhalde Ayyıldız Türkiye’yi bütünüyle temsil etmekten uzaktı! Devletin kurucu unsuru ve büyük çoğunluğu etnik gurup zannediliyordu.

Afrin’e “Zeytindalı Harekatı”na dönersek; bu harekat geç kalmakla beraber mutlaka yapılmalıydı. Bölücü terör örgütlerinin Akdeniz’e çıkışı ve ülkemizi kuşatması engellenmeli, terör koridoru yok edilmeli, Türkiye yeni bir mülteci akını ile karşılaşmamalı, güney sınırımız ve ülke güvenliğimiz korunmalı, siyasi tesirliliğimiz ve bölgesel aktör oluşumuz güçlendirilmeli idi. Harekat uluslararası hukuka uygundu ve bir meşru müdafa idi. NATO ortaklarımız sınırımızdan yapılan saldırıları engellemeyi hiç düşünmediler. ABD yönetimi ise; siyasi, askeri ve gelişmiş silah gücü ile terör örgütüne içgüveysi gitti ve terörü destekledi. Son günlerde terör örgütlerine “benim sözümü dinlemezseniz her türlü yardımı keserim” şeklindeki uyarısı gerçeği ortaya koymaktadır. Türkiye Zeytin Dalı Harekatı ile sadece kendi sınırlarını değil; Suriye, Irak ve İran’ın da toprak bütünlüğünü koruyan konuma girmiştir. Oysa İran Bölgede Türkiye’yi rakip gördüğü için harekattan rahatsız olmuştur.

ABD’nin ve bazı ülkelerin taraflara itidal ve sükûnet tavsiyelerini de anlamak zordur. ABD etnik temizlik de yapan bu terör örgütleriyle iç içe olması, onları Türkiye karşısında taraf yapamaz. İŞİD’e savaş aç; bu tehlikeyi öne sürerek Bölgede işgali sürdür; PYD ve YPG ile işbirliği yapan İŞİD’lileri TSK ve ÖSO ile savaşmak şartı ile serbest bırakan PKK uzantılarına destek ver; bu çelişki ve ayıp ABD’ye yeter. Bölgede İŞİD bitince ABD ile YPG ve PYD ortaklığı sona erecekti. İŞİD bitti ama; ABD’nin ortaklığı devam ediyor.

Türkiye’nin haklı müdahalesi ABD’yi olduğu kadar Rusya’yı da rahatsız etmiştir. Harekatın biran evvel bitirilmesini istemişlerdir. Ortadoğu karmakarışıktır. ABD hem İŞİD ile savaştadır; hem de İran’ı hedef alır. İran ise İŞİD’e düşmandır. Bölge böyle karıştırılıp istikrarsızlaştırılmıştır.

İnsanlık tarihi kabul etsek de, etmesek de; içimize sindirsek de sindirmesek de; milli menfaat çatışmalarının tarihidir. Sorun mezhep farklarından ziyade milli çıkarlara sahip çıkıp çıkmama ile ilgilidir. Aynı ümmete dahil toplumlar arasında da milli seviyede menfaat çatışmaları olabilir. Aynı ümmete mensubiyet milli menfaatlerden vazgeçerek sürdürülemez. Bu durum dayanışma ve ilişkilerde öncelik tanıma ile karıştırılmamalıdır. Bu gerçekler bazı muhafazakar guruplarca öğrenilemediği gibi, ideolojik esaret altındaki sosyalistlerce ve romantik liberallerce de anlaşılmış değildir.

Oca 22

Afrin’e Harekât

Ruhittin SÖNMEZ

Silahlı Kuvvetlerimiz Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” harekâtını başlattı. Öncelikle operasyonu yürüten kahraman askerlerimizin kayıp vermeden görevlerini başarıyla tamamlamasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.

Böyle bir durumda devletin yanında olmamamız düşünülemez.

Devletimiz bir savaş içindeyken, TSK’nı müdahale mecburiyetine getiren diplomasi yanlışlarını konuşamayız.

“Kardeşim Esad’ın, katil Esed”e dönüştüğü süreçteki hataları anlatamayız. Suriye ve Irak politikasında ilk düğmenin yanlış iliklenmesinden dolayı bugün yaşadığımız sıkıntılar sebebiyle iktidarı eleştirmeye devam edemeyiz. Şimdilik bunlara ara vereceğiz.

***

CAYDIRICI OLMAK

Türkiye büyük devlettir, Türk Silahlı Kuvvetleri de dünyanın en güçlü ordularından biridir.

Ancak devletlerin büyüklüğü ve asıl gücü düşmanlarına karşı caydırıcı olabilmesiyle ölçülür.

Bu olmadı. Sözde “stratejik ortağımız” ABD, Türkiye’ye rağmen, terör örgütü PKK’nın uzantılarını hemen sınırımıza yerleştirdi ve ağır silahlarla teçhiz etti. Açıktır ki, bu çapulculara bir devlet kurdurmak niyetinde.

Keşke, bu niyetlerinden vazgeçirebilseydik.

Sınırlarımızda PKK uzantılarının 60 bin kişilik bir silahlı güç oluşturmasına diplomasi yoluyla mani olabilseydik.

Ama şu anda bir gerçek var. Türkiye Afrin’e bir harekât yapıyor.

*************************************

HAREKÂT MEŞRUDUR

Hiç şüphesiz, bu harekât uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında harekâtın “meşru müdafaa hakkı çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra ediliyor” denilmekte.

“Toprak bütünlüğüne saygılı” olacağımıza göre anlaşılan şartlar olgunlaşınca Suriye’den çekileceğiz.

Ama şimdiden planlamamız lazım. Suriye’de kontrol ettiğimiz bölgeleri buradan çekilirken kime terk edeceğiz?

Bu coğrafyanın son siyasi haritası Türkiye için çok riskli bir yapılanma olduğunu gösteriyordu. Bu harekât PKK uzantısı terör örgütlerinden bölgeyi temizlemek için zaruri idi.

Ancak bu hedefin yanında harekâtın Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü sağlayacak bir siyasi çözüme ulaşmak için de yapıldığı anlaşılıyor.

“Toprak bütünlüğünü korumak ve siyasi çözüm”, Suriye / rejim / Esad ile müttefikleri Rusya, İran ve Çin olmadan mümkün değil. Çünkü Suriye’deki diğer unsurlar Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Koridoru ve Kürt Devleti oluşturmaya niyetli ABD ve O’nun örgütlediği teröristlerden ibaret.

Afrin (El Bab gibi) Fırat’ın batısında bir bölge. PKK uzantılarının Fırat’ın doğusunda da hâkimiyet sağladığı malum.

Bu sebeple Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Afrin’den sonra Münbiç ve Fırat’ın doğusu da var’ dediğine göre çok daha geniş bir alanda temizlik yapmamız gerekecek. Bu da çok ağır bedeli olabilecek bir işlem.

Suriye (Esad) kendi ülkesinin bir bölümünde başka bir devlet kurulmasını istemeyeceğine göre PKK/PYD/YPG’nin Suriye topraklarından çıkarılması işini Suriye yapsa ve biz de destek versek bizim için daha az maliyetli bir çözüm olmaz mıydı?

Keşke, Devletimiz Esad’la barış yaparak PYD/YPG ile mücadeleyi tüm sınır boyunca Şam’la birlikte yapsaydı. Suriye bataklığından çekilseydik.

Keşke, Türkiye’deki sığınmacıların güvenlik içinde ülkelerine geri dönmelerini sağlayabilseydik.

Umuyorum ve diliyorum ki, Türkiye bu aşamadan sonra mezhepsel dış politika anlayışını terk eder. Devletimizi yönetenler dış politikamızı iç politikanın ve seçim süreçlerinin aracı olmaktan çıkarır.

*************************************

SAVAŞ, DİPLOMASİ VE ORTAK AKIL

Savaş bir silahlı diplomasidir. Diplomasi ise silahsız bir savaştır.

Savaş sürerken ve sonrasında başarıyla yürütülecek bir diplomasi mücadelesine ihtiyacımız var.

Türkiye binlerce yıllık devlet tecrübesinin mirasçısıdır. Eğer kişisel kararları değil, devlet tecrübemizi kullanabilecek kurumlarımızın ortak aklı ile politikalar üretebilir ve uygulayabilirsek bu sıkıntılı durumu fırsata dönüştürmemiz bile mümkün olabilir.

Bütün bunları tartışacak daha epey zamanımız olacak gibi.

Şimdi içimden sadece Mehmetçiğimizin zaferi için dua etmek geliyor.

“Zeytin Dalı” Harekâtının en kısa zamanda, en az zayiatla, milli menfaatin en yüksek mertebede gerçekleştiği bir neticeye ulaşmasını diliyorum.

Allah askerlerimizi korusun. Milletimizi yüceltsin.

*************************************

ZAFER KAZANMANIN SIRRI

Sinan Meydan’ın Kurtuluş Savaşımızla ilgili yaptığı değerlendirmelerini okumanın tam zamanıdır:

“Zaferin sırrı en ufak bir karar alırken bile danışmaktı.

Zaferin sırrı tartışmaktı, sormaktı, sorgulamaktı, denetlemekti; gerektiğinde yetkilendirmek, gerektiğinde frenlemekti, gerektiğinde hesap sormaktı…

ZAFERİN SIRRI ORTAK AKILDI. Zaferin sırrı millî egemenlikti.

Zaferin sırrı bir ölüm-kalım savaşında tüm yetkiyi ve sorumluluğu BİR ADAMA değil BİR MECLİSE vermekti.

Atatürk, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının’ yani Türk milletinin, tüm farklılıklarıyla Meclis çatısı altında bir araya gelerek, omuz omuza vererek bir ölüm-kalım savaşını kazanabileceğini kanıtladı.

Durum bu kadar açıkken, hangi akıl ve vicdan sahibi gerçek yurtsever, Meclis’le, ortak akılla, millî iradenin gücüyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini BİR ADAMIN aklına, insafına, vicdanına teslim edebilir? Milletin canı pahasına kurduğu bu ülkeye ve bu ülkenin Gazi Meclisi’ne bundan büyük saygısızlık olur mu?

….  Demem o ki, egemenliğini asla bir adama devretme ve hiçbir zaman özgürlüğünden vazgeçme…

İstiklâl Harbi’nin sırrı güçlü Meclis’ti. Tüm adımlarını milleti düşünerek, milletle birlikte atan ve sürekli ‘millî egemenliğe’ dayanan Atatürk gücünü, güçlü Meclis’ten alıyordu.

24 Nisan 1920’de Atatürk, Meclis’e bir önerge sundu… 3. Maddesinde ‘Meclisin üstünde hiçbir güç yoktur.’ (dedi).

Atatürk, 4 Mayıs 1920’de yayımladığı bir genelgede, ‘Millî irade fiilen vatanın mukadderatına el koymuştur’ dedi.

Kazanılamaz denilen İstiklâl Savaşı’nı Meclis’le kazanan Atatürk, ‘Büyük millî dertlerin şifa bulacağı yer Meclis’tir’ diyordu…  Atatürk çok haklıydı.

Gerçekten de Türkiye Meclis’le kurtuldu; Meclis’le kuruldu.”

(Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı, İstanbul, 2018)

Oca 11

Bitmeyen Hasret: Spor ve Türk Birliği

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Bir Türk Ata Sporu; Uluslararası Aba Güreşinin Mucizevi Cazibesi

 

Spor; toplumları, milletleri ve devletleri yakınlaştıran en önemli organizasyonlardır. Bunların içinde bazı sportif organizasyonlar vardır ki, Avrupa ve Dünya şampiyonaları resmiyetini bir kenara bırakıp, gerçek kardeşliği ve candaşlığı öne çıkaran samimi organizasyonlardır. Bunlardan biri de 8 yıldır Dünya Kupası adı altında Hatay’da yapılan Uluslararası Aba Güreşi şampiyonasıdır. Bu şampiyona 2010 yılında Türkiye, Azerbaycan, Suriye ve Özbekistan olmak üzere dört ülke ile başladı. Bugün katılan ülke sayısı Almanya’dan Kazakistan’a, Sibiryadan Moğolistan’a kırk ülkeye ulaştı. Davetli ülkeler arasında her ne kadar Almanya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Rusya, Ukrayna, Belarus, Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, polonya  gibi Avrupa ülkeleri bulunuyorsa da asıl çoğunluk Asya ülkelerindedir. Bunlar Bağımsız veya Özerk Türk Cumhuriyetleri ile Türk topluluklarından oluşan  Acara/Gürcistan, Altay özerk cumhuriyeti, Azerbaycan, Balkar özerk cumhuriyeti, Başkurdistan özerk cumhuriyeti, Çuvaşistan özerk cumhuriyeti, Dağıstan özerk cumhuriyeti, Gagauzya/ Moldova, Hakasya/ Hakas, İran, Karaçay özerk cumhuriyeti, Kazakistan,  Kırgızistan, Kırım özerk cumhuriyeti‏, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kosova, Mari-el özerk cumhuriyeti, Moğolistan, Nogay eli, Özbekistan, Sancak özerk cumhuriyeti, Tataristan özerk cumhuriyeti, Tuva özerk cumhuriyeti, Tümen özerk cumhuriyeti, Türkmenistan, Udmurt özerk cumhuriyeti, Yakutistan özerk cumhuriyeti gibi ülkelerdir. Sanırım bir çoğumuz bu isimlerin bazılarını ilk kez duyuyordur.

Aba güreşinin 5000 yıllık veya çok daha eski bir tarihi vardır. Çünkü bu spor elbiseli güreştir ve dünyadaki en eski spor çeşididir. Türkler Yıkışma, yani güreş, binicilik, ok atma ve kılıç kullanımına yönelik sporlara, yani savaş beden eğitimine önem verdikleri  sürece dünya hakimiyetini ellerinde tutmuşlar, cihana hükmetmişlerdir. Güreş; alpliğin, yiğitliğin, cengaverliğin,  kaptutiliğin (Hitit’lerde) ilk adımıdır. Bu nedenle Aba Güreşini tüm Türk devletleri veya milletleri benzer şekli ile asırlardır yapmaktadırlar. Onun için biz, oluşturduğumuz federasyon ve spor dalımızla tüm Türk devlet ve topluluklarını bir araya getirebileceğimiz, hiç birinin yabancılık çekmeyeceği bir spor dalı olarak Aba güreşini tercih ettik.

Kurduğumuz federasyon;  Dünya Aba Güreşi ve Ananevi Sporlar Federasyonudur. Aba güreşini ise geleneksel yapısını bozmadan disipline ederek, adına Uluslararası Aba Güreşi dedik. Kitaplar yazarak, uluslararası kurallarını belirledik ve sporumuzu atmışa yakın ülkeye öğrettik. Kitaplarımız Rusça ve Romenceye çevrildi. Her ülkede Uluslararası hakem ve antrenörler yetiştirdik . Onları diploma sahibi ettik. Her yarışma öncesi seminer ve kurslar düzenlemekteyiz. Yeniden şekillendirdiğimiz ve disipline ettiğimiz bu Türk sporunu yeniden dünyaya yayıyoruz. Misafirlerimizi üç gün Hatay’da ağırlıyoruz. Onlara Hatay’ımızı, Hatay’ın güzelliklerini, tarihi ve turistik yerlerini, dünyaca meşhur, mozaik açısından son derece zengin müzesini, Dünyanın en eski kilisesi olan Sen Piyer Kilisesini, Habibi Naccar Camiini, Hatay’ın özel yemek çeşitlerini, Anadolu Türk’ünün misafirperverliğini, kardeşliğimizi ve candaşlığımızı sunuyoruz. Ayrıca misafirlerimizin dönüşlerinde birkaç gün İstanbulda kalarak, hem  alış veriş yapmalarına hem de  Türk dünyasının özlemini duyduğu İstanbulun güzelliklerini görmelerine yardımcı oluyoruz.

Biz kimmiyiz? Federasyonun kurucu başkanı ve eşbaşkanı bendeniz Prof. Dr. İbrahim Öztek, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı,Federasyon  Başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş, Yönetim Kurulu Üyeleri; Spor adamı gazeteci Olimpian Muzaffer Ilıcak, İhlas Haber Ajansı Spor Müdürü Olimpian Mustafa Karagöl, Hatay Büyükşehir Belediyesi Daire Başkanlarından Ramadan Sever, Spor Kulup başkanı Sabri İnalöz, Spor adamı antrenör Ahmet Kural ve organizasyon kurullarımız. Arkamızdaki güç ise, Hatay büyükşehir Belediye Başkanı Doç Dr. Lütfü Savaş’ın maddi ve manevi gayreti, Aba Güreşini yüceltme çabası içinde olan sporsever iş adamlarımızın yardımları ve Türk birliği için vuran yüreğimiz ve  aşkımızdır.

 

38 ülkenin katılımı ile 3 eylül 2017 günü gerçekleştirdiğimiz 8. Dünya Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası sabahın dördüne kadar sürdü ve seyirciler bu saate kadar Mersah’ı (Aba Güreşi özel yarışma alanı) terk etmediler. Yine bu yıl 3 kez Romanya’da birer kez de Gürcistan, İran ve Almanya’da uluslararası turnuvalar düzenledik. Almanya’da yapılan aynı zamanda Avrupa turnuvası özelliğindeydi. İrandaki federasyon başkanımız Seyed Hadi Arabi Tebriz’li bir Türk kardeşimizdir. Romanyada yapılan üç turnuvadan üçüncüsü ise Kurultay kapsamında gerçekleştirilmiştir. Romanya Aba Güreşi başkanı kardeşimiz Naim Belgin, aynı zamanda Romanya Demokratik Türk Tatar Birliğinin de başkanıdır.  Düzenlediğimiz Kurultay, her ne kadar Macaristanda düzenlenen kurultay ile mukayese edilemeyecek kadar küçük olmakla beraber bir adımdır ve gelecek için ümitvardır. Düzenlemiş olduğumuz Kurultay kapsamında Aba güreşi, Atlı gösteri ve yarışlar, ok atma ve bahadırların savaş gösterileri yer aldı. Bununla beraber katılan ülke idareci ve sporcuları, son derece samimi bir ortamda tanıştılar, kaynaştılar, sporun sağladığı yakınlık ve kardeşlik yanı sıra bir çoğu aynı soydan ve aynı kandan olmanın mutluluğunu yaşadılar.

 

Romanya’da yapılan turnuvalar, İran ve Almanya Aba Güreşi turnuvalarında hep aynı güzellikler yaşandı. Sağlanan samimi ahenge batılı sporcu ve yöneticiler de zevkle katıldılar.

Karınca kararınca bir spor organizasyonu ile birkaç yıldır sağlamış olduğumuz birlikteliğimiz ve kardeşlerimizle bir araya gelmiş olmamız bize onur vermektedir.

Dünyamız; kültürel, dine dayalı, ekonomik, siyasi ve askeri işbirlikleri ile donanmıştır. Bu donanımlar, aslında milliyet, din ve ideoloji temellidir. Son kurulan Şanghay iş birliği örgütü önce askeri, sonra kültürel ve ekonomik işbirliğine dönüştürülmüş, Çin ve Rusya’nın başı çektiği bu örgüte Asyadaki bağımsız Türk devletleri de dahil edilmiştir. Birleşmiş milletler, tüm dünya devletlerini içermekle beraber, burada daha çok gelişmiş batılı devletlerin sözü geçmektedir. İslam İşbirliği örgütü geçimsizlik nedeni ile işbirliğinden uzaktır. Peki kökü onbin yıllara veya daha eskilere dayanan Türk milletinin herhangi bir özellik çerçevesinde kurulmuş ikili, üçlü veya çoklu işbirliği örgütü varmıdır? Üzülerek belirtebiliriz ki, böyle bir örgütümüz olmadığı gibi, ilerisi için de ümitsiz görülmektedir. Tarih bilgisinden yoksun Özbekistanlı veya Kazakistanlı bir insanla Türklük konusunda konuşurken halen ortak yönlerimize tereddüt ve şüphe ile bakıbmakta, ilgisiz kalınmaktadır.

Öncelikle kişisellikten kurumsallığa, sivil toplum örgütlerinden devletler arası ilişkilere tüm soydaşlarımızla hep birlikte öncelikle kültürel, sonra siyasi işbirliği ve el birliği yapmalıyız. Bu konuda Üniversitelerimize ve onların içinde yer alan edebiyat/tarih fakülteleri ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi kuruluşlara büyük görev düşmektedir. Türkistan veya Turan anlayışı yeniden ele alınmalıdır. Zira bu iki yüce kavram, Türk düşmanlarınca öylesine karalanmıştır ki, Türkiye Türkleri bu kavramlara iyice yabancılaştırılmış, hatta bu kelimelere düşman edilmişlerdir.

Türk birliği için Türk kültürü en önemli unsurlardandır. Tarihçilerimiz Ergenekon, Bozkurt, Oğuz Kağan, Bilge Kağan destanlarının ayrı ayrı Türk devletlerinin destanları olmadığını, bu destanların tüm Türk Ulusunun ortak destanları  olduğunu işlemelidirler. Kazakistan’ın Astana’sında, Kırgızistanın Çolpan Ata’sında Cengiz Aytmatov parkında üzerinde gürbüz bir çocuğu taşıyan Bozkurt’un, Hatta son yıllarda bağımsız  Türk devletlerinin şehir meydanlarını süsleyen Atatürk anıtlarının, Alp Er Tungaların, Hoca Ahmet Yesevilerin, Dede Korkutların, aynı tarihin ürünü olduğu kabullenildiğinde birbirimizi daha iyi anlayacak, sevecek ve işler son derece kolaylaşacaktır.

 

Avrupanın en çok genç nüfusuna sahip Türkiye, çağdaş bilimsel eğitimle modern teknolojiye dayanan ağır sanayini, özellikle ağır harp sanayini geliştirmek zorundadır. Almamız gereken ilim, bugün Amerikadadır, Almanyadadır, Çindedir. Onların ürettikleri ile yükselmemiz mümkün değildir.  Bugün kime karşı kullanacağımız belli olmayan, Rusya, Fransa ve Amerikaya şirin gözükmek için ödenen füze paraları tarlalarımızda üretilen tüm ürünlerimizi elimizden almakta ve milleçe beslenmemiz zora sokulmaktadır.

Türk gencine muhakkak ecdadı tanıtılmalıdır. Zira gençlerimiz ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler başarmak için kendilerinde daha çok kuvvet ve cesaret  bulacaktır. Ecdadımızın torunları Asya ve Avrupa kıtalarında üçyüz milyona varmaktadır. Bu üçyüz milyon insanın sporla, edebiyat ve şiirle, tarihle, kültürle, turizmle, ortak konularda konferans ve sempozyumlarla, eğitim kurumları ile, üniversitelerimizle veya ticaretle bir araya geleceği iş birliği ve el birliği yapacağı o kadar çok konu varki, bunları hep birlikte harekete geçirmek, ben Türküm diyen herkesin görevidir. Ne mutlu Türküm diyene.

Sonsuz selam, sevgi ve saygılarımla.

 

 

*Türkiye Olimpian Derneği Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Altın rozetli üyesi

Dünya Uluslararası Aba Güreşi ve Ananevi Sporlar Federasyonu Eşbaşkanı

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile mücadelede Kültür ve Spor Birliği Başkanı

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Türkiye Avrupa ve Dünyada judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu-Kungfu  gibi birçok mücadele sporlarının eski başkanı

Oca 26

Cephe Gerisinde Birlik!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Ordusu zorunlu nedenlerden dolayı komşu bir ülkenin sınırlarından içeri girerek harekat başlattı. Askeri hareketlerde savaşan cephe kadar bir de geride kalan cephenin fevkalade büyük bir önemi vardır.

 

Onun için Türk Milleti, topyekün silahlı kuvvetlerinin ve ülkeyi yönetenlerin yanındadır. Bu bir zorunluluktur ve yaşamsal nitelik içermektedir. Milli birlik ve beraberlik içinde davranılmadığı takdirde, ordumuzun silahlı mücadelesi hedefe varamaz.

 

Ancak bu cephe gerisindeki birliğin sadece savaş zamanlarında ve yüzeysel olarak sağlanması yeterli değildir. İnsanlarımız savaşta olduğu kadar barış ve huzur zamanında da, milli birliğini ve beraberliğini korumalı, adımlarını öyle atmalıdır.

 

Ne yazık ki, insanlarımız arasında milli birliği ve beraberliği engelleyici suni ayrılıklar vardır ve bu ayrılıklar son yıllarda özellikle derinleştirilmiştir.

Bunları son yaptığım Belçika ve Almanya seyahatlerinde bir kez daha müşahade ettim. Ancak bunu nerede bir Türk topluluğu yaşıyor ise istisnasız görmek mümkündür. Yani sadece Belçika ve Almanya için geçerli bir husus değildir.

 

İnsanlarımız mualesef; Sünni, Alevi, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Karadenizli, Doğulu, Balkanlı, Fetöcü, Menzilci, Süleymancı, Atatürkçü, sosyalist, komünist vs. gibi bir ayrışma içine girmiştir.

 

Buna yurt dışında yaşayan Türklere seçme yani seçimlerde oy kullanma hakkının verilmesi ile particilik odaklı bölünmelerde eklenmiştir.

 

Bu insanlar adeta birbirleri ile selamı sabahı kesmişler, birbirlerinin gelip gittiği yerlere uğramaz olmuşlar hatta camilerini ve diğer ibadet yerlerini de ayırmışlardır. Ortak idealler nerede ise tükenmiş gibidir.

 

Bu hayra alamet değildir. Nerede ise yüzde yüze yakın müşterekleri olan bu insanların bu ayrışmaya uğratılması, Türk toplumuna nerede olursa olsunlar büyük zararlar verir.

 

Bu suni ayrışmalar böyle devam ettiği müddetçe bugün Afrin Operasyonu ile gördüğümüz milli birliği ve beraberliği çocuklarımızın ve torunlarımızın görmesi ancak bir hayal olur.

 

Onun için devletimizi ve siyasetimizi yönetenlerin bu konuda acilen tedbir almaları ve toplumun kaynaşması için gerekenleri yapmaları lazımdır. Eğer bunun aksini yapıpta bu ayrışmadan kendi lehlerine bir sonuç çıkarmaya çalışanlar olursa da, bunları alenen teşhir etmekten hiç kaçınmamak gerekir. Ancak bu ayrışmada, sorumlulukları ve rolleri olanların bütünleşmeyi nasıl sağlayacakları da, benim için ayrı bir merak konusudur.

 

Belçika ve Almanya’da sabahlara kadar sarkan sohbetlerde dinlediklerimiz, milli varlığımızın istikbali açısından bizi epeyce üzdü. Ancak üzülmek para etmeyeceğinden hemen neler yapmak gerektiğini düşünmeye ve bu sorunu sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hem bir de bunun üzerine “Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri”nin Afrin Operasyonu gündeme girince…

 

Biz Türk Milletinin askerimize firesiz “Gazanız Mübarek Olsun” dediğini biliyoruz ve bu duygu ve düşüncelerin kıyamete kadar da sürmesini diliyoruz.

 

Bunu sağlamak içinde, başta Türkiye olmak üzere nerede bir Türk topluluğu yaşıyorsa, barış ve huzur ortamında da, bu birlik ve beraberliği sağlamak ve korumak zorunda olduğumuzun bilincindeyiz.

 

Onun için Türk Milletine yürekten bağlı olanlara diyorum ki, cephe gerisindeki birliği barış ve huzur zamanında da, daima koruyun. Bunu hem kendiniz hem de ülkeniz için yapın.

 

Kas 27

Nato’dan Çıkmak Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Son yıllarda NATO üyeliği oldukça tartışılır hale geldi. Bunda bizden çok sözde dost ve müttefiklerimizin rolü olmuştur. Norveç’teki rezaletin amacı Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya tetiklemek olabilir. Önümüzdeki dönemde bu gibi oyunlar artabilir. NATO’cu olmak ve NATO teslimiyetçiliği ile NATO’da saygın bir ortak olarak devam etmeyi birbirine karıştırmayalım. NATO’dan çekilirsek politikalarımızı anlatabileceğimiz çok önemli bir platformu da kaybederiz.

Türkiye’ye Yunanistan ve ABD tarafından kumpaslar kurulması daha da hızlanabilir. Ege’de ve Kıbrıs’ta aleyhimize gelişmeler artabilir.

NATO üyeliği Türkiye’ye açık veya gizli ülkelerin politikalarını engelleyici bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin bazı kararları veto etme hakkı vardır.

NATO üyeliği aslında Türkiye’yi Rusya’ya karşı korumaktan çok diğer ülkelere ve sözde dost ve müttefiklere karşı korumaktadır. Türkiye’nin demokratik standartlardan sapma göstermesi düşman ülkelere koz vermiştir.

Türkiye’nin NATO’da siyasi tesirliliğini artırmanın yolu çok taraflı siyasi ilişkileri geliştirmektir.

Doğu komşularımızla ilişkilerimizi ülke yararına kılabilmenin yolu da NATO üyeliğini kullanabilmektir.

NATO içinde ilişkilerimizi gözden geçirelim. Hukuk devletinden ve kuvvetler ayrılığı prensibinden vazgeçmeyelim. Temel hak ve hürriyetler konusunda hassas olalım. Ülkenin itibarını ve gururunu kırıcı gayretleri tahrik etmeyelim.

Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına karşılıksız dönüşü Kenan Evren ve yönetiminin büyük bir yanlışı değil miydi? Yanlışları biraz da kendimizde arayalım.

Yunanistan’ın olduğu her yerde Türkiye de olmalıdır. Bu bir zorunluluktur. Yarın akıllanır da Ege’de Yunan işgalindeki adacık ve kayalıkları kurtarma gayreti içine girersek NATO’nun 5. Maddesi önümüze büyük bir engel olarak çıkar. Elimiz kolumuz bağlanır.

Kısaca bizden hem kurtulmak ve hem de bizi kuşatmak isteyenlere imkan yaratmayalım. NATO’dan çıkmayı, bir yerlere girmeyi AVM değiştirme gibi görmeyelim. Oyuna gelmeyelim.

Oca 22

Yahya Galip’in Mirası; Eyüp Stadı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yahya Galip’i tanırmısınız diye sorsam, bugün tanıyan insan sayısının çok az olacağını tahmin ederim. Hele Eyüp’lü olmasına rağmen yaşayan Eyüplülerin bir çoğunun tanımadığına eminim…

 

Halbuki Yahya Galip; Türk İstiklal Mücadelesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve de Eyüp’e yaptığı hizmetler bakımından çok önemli bir şahsiyettir.

 

Atatürk, 27 Aralık 1919’ta Ankara’ya geldiğinde Ankara Valisi olarak onu karşılıyor ve ölünceye kadar da, yanında oluyor. İlk altı dönem Kırşehir ve Ankara milletvekili… Çok önemli hizmetleri var.

 

Kendisi 1876 yılında Eyüp Düğmeciler Mahallesinde Ümmi Sinan Külliyesi’nde doğuyor. Bir Halveti Şeyhinden bahsediyoruz yani… 1942 yılında öldüğünde de, Eyüp’te defnediliyor.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakan” lakabı ile Ankara Valisi olarak gördüğü mübarek bir insan Yahya Galip…

 

Yahya Galip Bey Eyüp’e sık sık gelir, Eyüplülerin hatırlarını sorar, istek ve arzularını dinler, sorularını çözmeye çalışırdı. Eyüp Spor’un kurulmasında katkıda bulunan Yahya Galip Bey, Eyüp sahasının alınması, Ankara’dan kaynak sağlanması ve saha içi bostan sahiplerinin ikna edilmesinde de büyük yardımları olmuştur. Ayrıca kendisi toprak bağışlamıştır. Kırık çeşmelerin açılmasında ve birçok konuda mütevazı kişiliğiyle, Eyüp’ün ve Eyüplülerin her zaman yanındaydı.

 

Şimdi böyle bir şahsiyetin, maddi varlığından da, bağış yapmak sureti ile gençler ve çocuklar spor yapsın diye bağışladığı Eyüp Stadı, uyduruk nedenlerle kapatıldı ve kaldırılmaya çalışılıyor.

 

Semtteki söylentiler o ki; stadın yanı başındaki AVM Dubaililere satılmış onlarda bu stad yerini de yapacakları yeni komplekse katıp sözde halka spor yapacakları bir alan yaratacaklarmış! Gelde inan…

 

İyi de, 1919 yılında kurulmuş bulunan Eyüp Spor takımı maçlarını nerede yapacak? Ona da, Eyüp’ün dışında bir yer gösterecekler ya da borç batağına saplanan bu 100 yıllık kulübü kapatacaklar! Bu hafta Eyüp Spor maçını, cumartesi günü Esenler’de oynayacak…

Tabii siz şimdi Eyüp Spor Kulübünün tarihini ve kuruluş nedenini bilmediğiniz için bunun ne önemi var diyebilirsiniz!

 

Eyüp Spor Kulübü, 1919 yılında İstiklal Mücadelesi için insanlarımızı örgütlemek, savaşacak insanları ve silahları Anadolu’ya geçirmek ve kurtuluş ateşini canlı tutmak için kurulmuştu. O günleri Eyüp’ün ilk futbolcularından emekli MİT mensubu 101 yaşındaki rahmetli Neşet Güriş’ten dinleyince gözlerimin yaşlanmasını hiç unutamam…

 

Şimdi Eyüp Stadını kapatmak ve kaldırmak, Eyüp Spor Kulübünü karanlık bir geleceğe doğru itelemek aslında Yahya Galip’i ve İstiklal Mücadelesini bilerek veya bilmeyerek yok etmeye çalışmak demektir.

 

Mualesef birileri her nedense değerlerimizle ve özellikle Cumhuriyete dair değerlerle uğraştıkları acı bir gerçektir. Kanaatimce bunun son örneği de Eyüp Stadının, toplum için bir değer olduğu göz edilerek rant canavarlığı sebebi ile ortadan kaldırılmak istenmesidir.

 

Eyüp Stadının yok edilmesinin ve Eyüp Spor ile semtin bağının kopartılmasının, burada yaşayan ve Eyüplü olan herkese olumsuz etkileri olacaktır.

 

Bunlardan sana ne derseniz; hasbelkader bu garip Eyüp’lüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin gururlu ve onurlu bir yurttaşıdır. Atatürk’e bağlı ve Milli Mücadeleye sonsuz derecede saygılıdır. O stad da, sporcu olarak ter akıtmış ve eflatun sarı renklerle duygulanmıştır.

 

Bırakın bu değer yıkıcılığını! Yıkmadığınız, yok etmeye çalışmadığınız ne kaldı? Çekin ellerinizi değerlerimizden! Benden söylemesi, Yahya Galip’in duası Allah katında makbuldür… Yapamazsınız bazı şeyleri. Gücünüz ve siyasi ömrünüz yetmez buna!

 

Bilin bunları istedim, siz de bu değerleri ortadan kaldırmak isteyenlerin yarattığı karanlığa bir kibrit çakarak aydınlığa ulaşmamızı sağlayın…gönlünüz ve aklınız biz Eyüplülerle olsun!

 

 

Ara 25

Eğitimi Sorgulama ve Vurgulama Durumu

                                                                            Cafer GENÇ

Günümüzde bilim, teknoloji, spor, sanat alanındaki gelişmeler, yenilikler, başarılar; bilgiyi kullanmakla, beceriyi ortaya çıkarmakla, yeteneklerin kullanılmasını sağlamakla mümkün olur. Bu da eğitimde medeni ve modern anlayışlarla, ciddi ve bilimsel yaklaşımlarla gerçekleştirilir. Her öğrencinin kavuşmak istediği hayalleri, başarılı olacağı ilgi alanları vardır. Bütün mesele, öğrenciye bu imkanı, fırsatı, ortamı sağlayacak yapılanmayı mümkün hale getirmektir. Bu bağlamda, “kime göre, nerede, nasıl?” sorularının, “bana göre, benim için, her yerde, her zaman, ideal, çağdaş, bilimsel eğitim olması” şeklinde cevap bulacağı bir eğitim sistemini uygulamamız ile mümkün olacağını bilmemiz gerekmektedir.

Dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya ve Japonya eğitim sisteminin örnek gösterildiğini belirtmiştim ve özelliklerini yazmıştım. Bizlerin de bunların başarılarından alacağımız derslerin olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan hareketle, Finlandiya’nın az ve öz müfredatı gibi yaparak yaşayarak öğreten, bilgi ve becerisini kullanmasını sağlayan, sosyalleşmesini amaçlayan sınavsız, ödevsiz, kitapsız bir eğitim sistemi ile Japonya’nın ciddiyete, disipline, kurallara uymaya dayalı, ekip (grup) ruhuyla kontrolü ve öğrenmeyi sağlayan, milli kültürü, değerleri önemseyen, çalışmayı, ahlâkı, davranışı, karakteri öne çıkaran, hayat bilgisi dersi vermeyi ihmal etmeyen eğitim anlayışını bizim bünyemize uygun haliyle harmanlayarak yeni bir yapılanma içerisinde mükemmel bir eğitim sistemini gerçekleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Nüfus, kültür, coğrafya, sosyal ve dini yapı, ekonomi…vs. gibi sebeplerle mümkün olamayacağının belirtildiği görüşlere de katılmıyorum. Bu sebepler, 6 milyon nüfuslu, vasat ekonomisi olan Finlandiya ile 127 milyon nüfuslu, süper ekonomisi olan Japonya için de geçerlidir. Eğitim farklı bir durumdur. Bu sebeplere bağlı olarak etkilenmesi mümkün olsa bile niyet, ciddiyet, kararlılık, önemseme, sahiplenme, fedakârlık, güven, sosyal ve ekonomik destek ile üstesinden gelineceğine inanıyorum.

Eğitimdeki sorunlarımızın ve sıkıntılarımızın sorgulanmasını, öncelikle şu önemli konuların halledilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.

1) TEMEL MESELELER OLARAK:

  1. a) EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ BELİRSİZLİKLERİN GİDERİLMESİ: Yönetime gelen her siyasi partiye ve Milli Eğitim bakanlarına göre değişen bir eğitim sistemi olmamalıdır. Kalite, başarı ve verimlilik esasına dayalı, oturmuş bir eğitim sistemi, siyasilerin el atamayacağı bir şekilde düzenlenmeli ve ulaşamayacakları bir yerde olmalıdır!..
  2. b) ALTYAPI EKSİKLİĞİNİN, FİZİKİ YETERSİZLİĞİN VE OKUL İHTİYAÇLARININ KARŞILANMASI: Nüfus artışı ile birlikte günümüzün ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılacak istatistiklerle ve planlamalarla bu sorun, altından kalkılamayacak ağırlığa ulaşmadan halledilmelidir.
  3. c) MÜFREDATIN GÜNCELLEŞTİRİLMESİ, İHTİYACA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE DÜZENLENMESİ: Müfredat, öncelikle okulu ve okumayı sevdirmelidir. İlgi alanlarına göre, hayata ve mesleğe hazırlayacak şekilde düzenlenmelidir. Güncellenmelidir ve gerekli bilgiler az ve öz verilerek hafifletilmelidir.
  4. d) İKİLİ EĞİTİM-ÖĞRETİM (SABAHÇI, ÖĞLECİ) VE DERS SAATLERİ DURUMU: Ders saati, sabah 3 saat, öğleden sonra 3 saat olmak üzere, günde 6 ders saati, haftada 30 saat olmalıdır. Eğitimin önemine istinaden, yılın üçte ikisine yakın (220 iş günü) eğitim olmalıdır. Çarşamba öğleden sonra, cumartesi öğleye kadar sosyal etkinlikler, eğitim faaliyetleri düşünülmelidir.
  5. e) YÖNETİCİ VE ÖĞRETMEN YETİŞTİRİLMESİ: Öğretmen yetiştiren müstakil yüksek eğitim-öğretim kurumları olmalıdır. Maaş ve özlük hakları itibarıyla cazip hale getirilerek öğretmenin itibarı, öğretmenliğin gözde meslek olması düşünülerek öncelikle tercih edilir hale getirilmesi gerekmektedir. 5 yıllık müstakil bir eğitim fakültesinin son senesi, yöneticilik ile ilgili olmasının, bilimsellik ve kalite açısından anlamlı olacağına ve ihtiyaca cevap vereceğine inanıyorum. Öğretmen ve yönetici yetiştirmede bilimsellik ve profesyonellik esas alınmalıdır.

2) OKUL ÇEŞİTLERİ MESELESİ:

  1. a) OKUL ÖNCESİ EĞİTİM VE İLKOKUL
  2. b) ORTAOKUL
  3. c) LİSELER: (*BİLİM-TEKNOLOJİ, SPOR VE SANAT LİSELERİ, *ANADOLU-FEN LİSELERİ, *GENEL LİSELER VE *MESLEK LİSELERİ

(Bu düzenlemeyi daha önceki köşe yazımda ayrıntılarıyla açıklamıştım)

Okul öncesi eğitimin önemine binaen, zorunlu hale getirmekten ziyade, teşvik edilerek cazip hale getirilmesi ön planda olmalıdır. 10-11 yaş, ergenliğe geçiş dönemidir. 7-11 yaş grubu ilkokulun, ortaokuldan ayrı olması uygun olur.

Ortaokullar, tamamen bilgi, beceri, yetenek gibi ilgi alanlarının tespitini yapmayı ve buna göre yönlendirmeyi amaçlamalıdır.

Liseler, 4 bölüm olarak şu şekilde düzenlenmelidir.

Bilim – Teknoloji Liseleri ile Spor ve Sanat Liseleri: Her ilden, çok üstün zekalı, yetenekli seçilmiş öğrenciler için eğitim verecek okullar olmalıdır. Bu öğrenciler, teknoloji üretecek ve geleceğin bilim adamı, sporcusu ve sanatçısı olacak şekilde eğitim-öğretim almalıdırlar. En iyi imkânlarla devlet tarafından yetiştirilmelidir.

Anadolu-Fen Liseleri: Bu okulların fen bölümüne sayısal ağırlıklı (mühendis, doktor, sayısal branş öğretmeni… vs.), Anadolu bölümüne sözel ağırlıklı (hakim, kamu yönetimi, sözel branş öğretmeni… vs.) öğrenciler alınmalıdır.

Genel liseler: Kamu kurum ve kuruluşlarının ara eleman, memur ihtiyacı amacıyla, akademik eğitim yapamayacak olan öğrenciler için zorunlu lise eğitimi olarak düzenlenmelidir.

Meslek Liseleri: İllerin ve bölgelerin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre, öğrenci ve velilerin istek ve talepleri doğrultusunda açılacak bölümlerin olacağı kurumlar şeklinde planlanmalıdır. Bu okullarda, meslek ve iş eğitimiyle, sanayi ve iş sektörünün eleman ihtiyacı karşılanmalıdır. Her ilde, hangi meslek liselerinin ve bölümlerinin olması gerektiği, Milli Eğitim müdürlüklerinde bir komisyon tarafından kararlaştırılmalıdır.

AYRICA;

Öğrencinin başarısı sınavlarla değil de okul ve sınıfındaki performansına göre değerlendirilmiş olursa, okulların önemi, ağırlığı öne çıkarılarak ideal, başarılı, iyi öğrenci olması için çalışmaya teşvik edilmiş olunacaktır.

“Ölçme” ve “Değerlendirme” konusunda, 8, 9 zayıfı olan bir öğrencinin sınıf geçtiği bir sistemde, berbat durum ortada olunca söylenecek pek bir şey de yok gibi görünüyor. Bunu derken, öğrencinin sınıfta kalması gerektiğini söylemiyorum. “Mutlaka başarılı olacağı bir ilgi alanı vardır, o yönde değerlendirilmelidir” demek istiyorum. “Çalışırsan kazanırsın” anlayışının kavratılması gerektiğini söylüyorum…

Okullardaki ders sınavlarının yeni düzenlemelerle seviye tespitine yönelik yapılmasının yeterli olacağını, sonucunu öğrencinin bilmesine gerek olmadığını, sınavsız sistemle kaygısız, korkusuz, stressiz rahat eğitim ortamı ile öğretmenin gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmek istiyorum.

Mutlaka, bütün sınıflarda “Hayat Bilgisi” dersi bulunmalı ve Türkçe-Türk Edebiyatı ile Yabancı Dil dersleri ağırlıklı temel dersler olmalıdır. Öğrenciler, ezberci olmamalı, “bilginin hamalı” değil, yapanı, yaşayanı olmalıdır.

SÖZÜN ÖZÜ: Sistem, öğrenciyi eğiterek hayata, öğreterek mesleğe hazırlamalıdır. Meslek seçimi evlilik gibidir. Kişinin, bir ömür boyu birlikte olacağı, yaşayacağı mesleğini sevmesi ve mutlu olacağı işi yapması, verimlilik ve başarı açısından da önemlidir. Eğitimi amacına uygun gerçekleştirmek gerekir. Aksi takdirde, böbrek nakli ticareti yapan doktorun, devleti yıkmak için temeline dinamit üreten kimyagerin eğitimlerini ve varlık sebeplerini sorgulamamız gerekir.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar