Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 28

Biraz Ara Verdik

Halil ALTIPARMAK

Yazılarımıza biraz ara verdik.

Neden?

Çünkü, particilikle ilgili bir deneme yaptık. 2 ay kadar yoğun bir tempoda bu konu ile meşgul olduk ve sonuç kamuoyunun bildiği şekilde olunca biz de normal hayatımıza geri dönmeye karar verdik.

Şahsen, fikir mücadelesinin daha önemli olduğunu, fikir ve düşünce doğrultusunda hareket etmenin daha gerçekçi olduğunu biliyorum ve bugüne kadar da bu anlayışla hareket etmeye çok gayret gösterdim.

Ancak, bazen, şartlar dayattığında, fikir ve düşünce mücadelesinin yanında, bahsettiğim icraatları yapmanın gerektiğini de kabul ediyorum. Zaten, bunun için bir girişimde bulundum.

Türk Milliyetçisi düşüncesine sahip ve Ne Mutlu Türküm Diyene veciz ifadesine inanan bir anlayışın mensubuyum ve bu anlayışın her zaman, her yerde, her vesile ile ve her fırsatta mücadelesini veriyorum.

Gerçek bu olunca, diğer yaşanan her şey ayrıntı olarak kalmaktadır.

Ne diyor Mustafa Kemal ATATÜRK;

“Mevzuubahis olan vatan savunması ise, gerisi teferruattır.”

Biz de bu anlayışa inandık, iman ettik.

Bunu neden söylüyorum, biliyor musunuz?

Zaman, zaman bazı sorularla muhatap oluyorum ve kafalarda bu tip soruların kalmaması için kamuoyu önünde bir açıklama yapma gereği hissediyorum.

Dünya görüşümüze, şahsî menfaat hesapları için sahip olmadık.

Türk Milliyetçiliği anlayışımıza, koltuk ve unvan hırslarıyla ulaşmadık.

Türk Milleti’nin yücelip yükselmesi düşüncesine kişilere, kurumlara, gruplara göre yön vermek için inanmadık.

Böyle düşündükten, buna inandıktan, böyle hareket etmeyi düstur edindikten sonra, bu düstura, bu inanca, bu düşünceye kırılmak, darılmak, küsmek nasıl izah edilebilir?

Millete hizmet etmenin çok değişik yolları vardır.

Biz, bu yolların birçoğunu uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz ve bundan sonra da devam edeceğiz.

Sadece, istedik ki, Türk Milleti’ne hizmet etmenin yollarından bir diğerini de hayata geçirelim. Olmadıysa, ne yapalım, o da eksik kalsın der ve diğer yolları kullanmaya devam ederiz.

Şimdi bakın; Türk Milleti’nin yerleşme alanları Avrupa’da Adriyatik Denizinden başlar.

İşte biz, Adriyatik Denizinde ayağını, Hazar denizinde yüzünü yıkamış bir insanız.

Çok şükür, bize bunlar nasip oldu.

Suriye Türkmenleri, Irak Türkmenleri, yeniden dirilmeye çalışan Urfa Türkmenleri ve diğer Türk Dünyası ilişkileri bizi yeteri kadar ciddi sorumluluklar içerisine sokmaktadır zaten.

Böylesine büyük bir dünyanın sorumluluğunu hissetmek, şahsî hesaplar yapmaya ister istemez engel olmaktadır.

Bakın, 14 Mart 2015’de Halep Türkmenlerinden bir kardeşimle yaptığımız bir mesajlaşmada onun son cümlesi nedir?

“….İnşaallah bir gün olur başkanım, siz bir tohum ektiniz, elbet bir gün yeşerecek…”

İnançları doğrultusunda yaptıklarının bu sonucunu gören hangi insan, şahsî hesaplarla hareket edebilir?

Ne Mutlu Türküm Diyene diyebilen herkesle yolumuz aynıdır. Bu, değişmez, vazgeçilmez, kopulmaz, tartışılmaz bir kuraldır.

Mar 11

Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddet

Av. İzzet DOĞAN

 (Kahdem Gönüllü Çalışma Grubu Üyesi)

  Anayasamızın 41. maddesinde, “devlet ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” denilmektedir. Aile Mahkemelerinin kuruluşunu ile Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Yasayı Anayasamızın 41. maddesi kapsamında değerlendirmek zorunludur. Bu nedenle Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair  Kanunun esas amacının öncelikle kadınların ve sonra da çocukları şiddetten korumak olduğu düşünülmelidir.

Anayasa Mahkememizin 1999/35 Esas 2002/104 Karar sayılı 4320 Sayılı Ailenin Korunması Yasası ile ilgili iptal davasındaki gerekcesinde: “Anayasa’nın Ailenin Korunması başlıklı 41. maddesinde, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu vurgulandıktan sonra, Devletin ailenin huzur ve refahı, özelikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı öngörülmüş. Devlete aileye yönelik bazı görevler yükleyerek aile kurumuna Anayasal güvence sağlamak istemiştir. Devlete yüklenen tüm koruma görevlerinin aile içi koşulların düzeltilmesi, iyileştirilmesi ile ilgili olduğu açıktır. Amaç karı, koca ve çocuklardan oluşan ailenin birlik ve bütünlüğünü korumaktır. Bu nedenle 4320 Sayılı Yasa’yla kanun koyucu Anayasa’nın 41. maddesinin emrettiği düzenlemelerden birini yerine getirmiştir.” Denilmektedir. Burada amacın yalnızca aileye korumak olmadığının ayrıca kadının korunması olduğunu anımsatmak isteriz.

“Kadınlara Karşı Şiddet’i Önleme, Cezalandırma ve Ortadan Kaldırmaya İlişkin İnter Amerikan Sözleşmesi’nde” şiddetin fiziksel, ruhsal ve cinsel şiddet biçiminde olabileceği belirtilmiş ve Aile İçi Şiddetin: Dayak, hakaret, cinsel istismar, evlilik içi tecavüz ve benzeri eylemler olarak gerçekleştirildiği açıklanmıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Aralık 1993 tarihli ve 44/104 sayılı kararı ile ilan edilen Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildiri’nin 1. maddesinde kadınlara karşı şiddet; ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir diye tanımlanmış, 2. maddesinde de kadınlara karşı şiddetle sınırlı olmayarak şu örnekleri vermiştir.

a) Aile içinde meydana gelen dövme, kız çocuklarının cinsel istismarı, evlenirken verilen başlıkla ilgili şiddet, evlilik içi tecavüz, cinsel organları dağlama ve kadınlara zarar veren geleneksel uygulamalar, eşi olmayanlar arasındaki şiddet ve sömürmek için uygulanan şiddet de dahil fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet uygulanması;

b) Toplum içinde meydana gelen tecavüz, cinsel istismar, çalışma hayatında, öğretim kurumlarında ve diğer yerlerde cinsel taciz, kadın satışı ve zorla fahişeleştirme de dahil, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet;
c) Nerede meydana gelirse gelsin devlet tarafından işlenen veya hoş görülen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin 2 Şubat 1996 tarihli Kadınlara Yönelik Şiddet, Sebepleri ve Sonuçları Özel Raportörü Radhika Coomaraswamy’nin 1995 85 Sayılı İnsan Hakları Komisyonu Kararı Uyarınca Sunulan: Aile İçi Şiddete İlişkin Çerçeve Mevzuat Örneğinde ise, aile içi şiddet eylemleri basit saldırılardan, ağır dayak, kaçırma, tehdit, gözdağı, zorlama, üzerine yürüme, küçük düşürücü sözlü taciz, zorla veya hukuka aykırı olarak haneye girme, kundaklama, mülkün tahribi, cinsel şiddet, evlilik içi tecavüz, drahoma ya da başlık parasına bağlı şiddet, kadın sünneti, fahişelik yaptırmak sureti ile istismara bağlı şiddet, evde çalışan kadın hizmetlilere karşı şiddet ve bu eylemleri gerçekleştirmeye teşebbüse dek, bir aile üyesi tarafından kadınlara uygulanan, cinsiyete dayalı tüm fiziksel, psikolojik ve cinsel kötü muamele eylemleri “aile içi şiddet” olarak tanımlanmaktadır.

Genel olarak aile içi şiddet; aile bireylerinin yaralanmasına, sindirilmesine, öfkelendirilmesine veya duygusal baskı altına alınmasına yol açan fiziki veya herhangi bir şekildeki hareket, davranış ve eylemler bütünüdür. Şiddet yöntemleri ise özet olarak şöyledir.

a) Fiziksel şiddet, fizik gücün bir sindirme, korkutma veya ceza verme yöntemi olarak kullanılmasıdır. Fiziksel şiddet olarak kabul edebileceğimiz bazı eylemler şunlardır: İtmek, tokat atmak,ısırmak, boğmaya çalışmak, tekmelemek, yumruklamak, eşya fırlatmak, fiziksel kuvvet kullanarak evden çıkmasına veya eve girmesine engel olmak, işkence yapmak, bıçak veya silahla tehdit etmek… gibi.

Uluslararası Af Örgütünün (Amnesty International) 2004 yılında yayınlanmış rapora göre: “Dünyada üç kadından birinin fiziksel şiddete yada cinsel tacize maruz kaldığı, bu durumun sadece geri kalmış ülkelerde yaşanmadığı, örneğin İngiltere’de her dört kadından birinin erkeklerin şiddetine maruz kaldığı ayrıca dünyada cinayete kurban giden kadınların %70 nin eşleri tarafından öldürüldüğü” bir gerçektir.

b) Sözel Şiddet, söz ve hareketlerin düzenli bir şekilde korkutma, sindirme, cezalandırma ve kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. Sözel şiddete ilişkin davranışlardan en belirgini, kişinindeğer verdiği konulara yönelik güven sarsmak ve kişiyi yaralamak amacı ile belirli aralıklarla çok ağır hakaret içeren sözler söylemektir. Kişiyi küçük düşürücü adlar takmak ve sık sıkolumsuz bir şekilde eleştirmek ve alay etmek de sözel şiddet kapsamında değerlendirilmektedir.

c) Cinsel Şiddet, kişinin isteğine aykırı olarak cinselliğin bir sindirme denetleme ve tehdit aracı olarak kullanılmasıdır. Örneğin kadınla zorla ilişkide bulunmak, aşırı kıskançlık, evlilik içi tecavüz, ensest ve ayrıca15′ kişiye bir eşyaymış gibi davranmak, cinselliğin bir cezalandırma yöntemi olarak kullanmak açıkça karşı cinse ilgi göstermek, duygusal baskı kurarak cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz etmek, istenmeyen cinsel pozisyonlara zorlamak, fuhuşa zorlamak.

Avrupa Birliği’nde, Topluluk müktesebatı içinde yer alan 76/207 sayılı yönergede, 2002 de yapılan değişiklikte cinsel taciz, bir kişinin cinsiyeti ile ilişkili olarak yapılan “istenmeyen bir davranış” olarak tanımlanmıştır.

Bu davranışın “kişinin onurunu zedeleme” ya da “sindirici, düşmanca, küçük düşürücü, aşağılayıcı ve saldırgan bir ortam yaratma” amacıyla yapılmış olması dışında, bu etkiyi doğurması da yeterlidir. Cinsel taciz ise cinsel nitelikli “sözlü, sözsüz ya da fiziksel istenmeyen davranış” olarak herhangi bir biçimde ortaya çıkabilir. Kişinin onurunu zedeleme amaçlı ya da etkili cinsel nitelikli davranışlar, özellikle sindirici, düşmanca, küçük düşürücü, aşağılayıcı ve saldırgan bir ortam yarattıkları zaman, cinsel taciz kapsamına girerler.

d) Duygusal Şiddet, duyguların ve duygusal ihtiyaçların, karşı tarafa baskı uygulayabilmek için tutarlı bir şekilde istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit aracı olarak kullanılmasıdır. Duygusal şiddetin amacı, kurbanın kendine ait saygısını kaybettirmek, korkutmak, kendini güçsüz hissetmesini sağlamaktır.18′ Sevgi, ilgi yokluğu, sevecen davramamak, aşağılama, beceriksizlikle suçlama, küçük görme, insanın içindeki umutları yok etme, zor günlerde, hastalıklarda destek vermeme-yardımcı olmama, yaşanacak güzellikleri paylaşmama, inandığı önem verdiği değerleri görmezlikten gelme, yabancı gibi davranma gibi örnekler, duygusal şiddet kapsamındadır.

e) Ekonomik Şiddet: Kadının emeği kapalı kapılar arkasında çoğu zaman hiçe sayılmıştır. Emek sözcüğü ilk kez ve bir devrim niteliğinde Türk Medeni Yasasında ancak 01.01.2002 gününden sonra kullanılmıştır. TMK 186. maddesine göre; “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılırlar.”
Ekonomik şiddet, ekonomik kaynakların ve paranın kişi üzerinde bir yaptırım, tehdit ve kontrol aracı olarak düzenli bir şekilde kullanılması-dır. Örneğin, kadının gelirine-mallarına el koymak, kadını ailesinden katkı sağlamaya zorlamak, kadının gelirini kumarda, içkide harcamak, kadının ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamamak, kazancı olduğu halde erkeğin kadına ve çocuklarını yokluk içinde bırakması gibi tutumlardır.

Avrupa Ülkelerinden çoğu, ayrıca Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada l970’li yıllardan sonra kabul ettikleri yasalarla aile içi şiddeti önlemeyi amaçlamışlardır.. Gerek uluslararası gelişmeler ve gerekse ülkemizde yapılan çalışmalar sonucu l4 Ocak l998 tarihinde “4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” kabul edilmiştir. İşte bu yasa ile aile içi şiddet ilk kez bir hukuksal kavram olarak karşımıza çıkmıştır. 4320 sayılı bu yasanın genel gerekçesinde; “Aile içi şiddetin zararları sadece toplum açısından değil, birey açısından da tehlikeli sonuçlar yaratmaktadır. Aile İçi Şiddet, sevgi, şevkat ve merhamet göstermesi gereken bir kişi tarafından uygulandığından, şiddete maruz kalan aile bireyinin ruhi yapısında hayatı boyunca silinmesi zor izler bırakmaktadır” denilmektedir.

1998 yılında yürürlüğe giren 4320 Sayılı Yasadan sonra, 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasamızda yapılan değişiklikler kapsamında “Kanun önünde eşitlik” başlıklı l0. Maddesinde değişiklik yapılarak; “Kadın ve Erkek eşit haklara sahiptir, devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmü getirilmiştir.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına İlişkin Kanun, Aile içi şiddet önleme konusunda hiç şüphesiz ki reform niteliğinde çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu yasanın uygulamada görülen eksikleri nedeniyle 6284 sayılı yasayla değiştirilmiştir. 6284 sayılı Kanuna ilişkin Adalet komisyonu Raporu’nda da “En temel insan hak­kı olan yaşama hakkının korunması konusunda Devletin yükümlülükleri, sadece yasama faaliyeti ile kalmamalı, aynı zamanda bu yönde toplumsal bilincin uyandırılması ve ge­liştirilmesi amacıyla gereken her türlü koruyucu ve giderici tedbirin alınmasının gerek­tiği” belirtilmiş, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı da “…bunu hazırlayan ve buna emek çekmiş bir Bakan olarak biliyorum ki uygulamada bunu hızlı bir şekilde çözmemiz çok kolay değil. Bu, topyekûn bir seferberlik istiyor, iyi bir zihinsel dönüşüm istiyor. … zihinlerimizi bu şekilde aydınlatmadığımız sürece, dünyanın en iyi, hakikaten en kapasi­teli bir yasasını da çıkarmış olsak, … buna mutlaka toplumun inanması, bilincinin yük­selmesi, farkındalığının artırılması gerektiğini” vurgulamıştır. Öğretide de “Ülkemizde çeşitli kesimlerin karşı karşıya kaldığı sosyal, kültürel, iktisadi sorunların ve eğitim seviyesinin düşüklüğünün aile içi şiddetin önemli sebeplerini teşkil ettiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla, söz konusu sorunlar ortadan kaldırılmadığı sürece, tek başına kanuni düzenlemelerin, aile içi şiddet sorununun tam olarak çözülmesinde yeterli olamayacağı” gerçeğine dikkat çekilmiştir.

İlk insanla ortaya çıkan şiddet olgusu yıllardır hepimizi sarsacak boyutlarda olmak üzere, her zaman gündemimizde yaşamaktadır. Görsel ve yazılı basını izleyenlerin tanık oldukları dayak, işkence ve cinayetler tüyler ürpertici nitelikte ve acımasızdır. “Töre ve namus cinayetleri” adı altında kadına yönelik şiddet kadının en güvenceli yaşayacağı “aile içinde” de, kadının bazen de çocukların fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik bakımdan acı çekmelerine neden olan ve onların insanlık onurunu yaralayan bir olgudur.

Şub 26

Bozkurt’un Töresi Çakal’ı Taşımaz…

Halil ALTIPARMAK

Dün haftalık yazımı yazmıştım.

Ancak, yaşanan olaylar ve gündem o kadar hızlı ki, bir yazı daha yazmayı gerekli ve şart gördüm. Belki bir yazı daha, bir yazı daha…

AKP iktidara geldiği günden beri kadın ile ilgili o kadar ağır, aşağılayıcı sözler duyduk ki, kadına tecavüz, kadına şiddet, kadına ölüm olaylarını çok fazla yadırgamamak gerektir.

Kadını sadece bir obje, bir meta olarak gören ve kadının manevî dünyasını yok sayan bu anlayışın geleceği durum elbette bu olacaktı.

Düşünün ve hatırlayın;

“namuslu kadın hamile olarak sokağa çıkamaz”

“kadının evdeki işleri kendisine yetmiyor mu?”

“kocama arkadaşımı tavsiye ettim, ben zengin erkek olsam çok kadın alırım” (bunu diyen de bir kadın)

“işsizliğin sebebi, kadının çalışması”

“kadının çalışması ayıptır, günahtır”

“kadının kıyafeti erkeği tahrik eder, erkek haklıdır”

“örtüsüz kadın, perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır, ya kiralıktır”

“TBMM’de kadın cehennemliktir diye kitaplar dağıtılır”

“anası tecavüze uğruyorsa, neden çocuk ölsün, anası ölsün”

Bunun gibi daha birçok ve sürekli kadını aşağılayıcı ifadeler, bugün neredeyse her gün birkaç tane kadın cinayetine ve son yaşadığımız alçaklığa kadar olayların gelmesine sebebiyet vermektedir.

Bir de ülkenin iyi yönetilemediğini buna eklersek, bundan sonra vay halimize…

Fırat’ın kenarındaki kaybolan koyundan sorumlu olduklarını söyleyenler, bu yaşananlar hakkında neden bugüne kadar seyirci oldular acaba?

Peki, KADIN, bu ne idüğü belirsiz insanların dedikleri gibi midir, TÜRK MİLLETİ için?

Türk Milleti, kadına nasıl bakar ve nasıl bakmalıdır?

İşte!

BENGÜTÜRK’de Özgecan kızımızın anısına yayınlanan yazı:

BOZKURT TÖRESİ ÇAKALI TAŞIMAZ…

SAHİP ÇIKMAKTIR…

YOL ARKADAŞLIĞI YAPMAKTIR…

EŞİNİN, BACININ, KIZININ GELECEĞİ İÇİN ÇABALAMAKTIR…

SENİ, SAHİP OLDUĞUN DEĞERLERLE BÜYÜTENE SAYGI DUYMAKTIR…

EL ÜSTÜNDE TUTMAKTIR…

UĞRUNA CAN VERMEKTİR…

ONUN SAÇININ TELİNE ZARAR GELMESİN DİYE ÇABALAMAKTIR…

AİLENİN, TOPLUMUN, MİLLETİN DİREĞİNİN KADIN OLDUĞUNU BİLMEKTİR…

RUHUNDAKİ BİLGELİĞE SAYGI DUYMAKTIR…

KULAK VERMEKTİR DEDİĞİNE…

DİNLEMEKTİR…

MİNNET ETMEKTİR FEDAKÂLIKLARINA…

BİRLİKTE DİRENMEKTİR HAYATA… BİRLİKTE YENMEKTİR ZORLUKLARI…

ONLARA GÜVENLİ YARINLAR GETİREBİLMEK İÇİN ÇALIŞMAKTIR…

KADININ GÖZÜNDEN AKAN BİR DAMLA YAŞ SENİN YÜREĞİNİ KANATIR…

BOZKURT YAPAN EL KADINA KALKMAZ…

O ELLER, DÜŞTÜĞÜNDE TUTMAYI, AĞLADIĞINDA GÖZYAŞINI SİLMEYİ BİLEN ELLERDİR…

KİRLİ ELE BOZKURT YAKIŞMAZ…

BOZKURT TÖRESİ ÇAKALI TAŞIMAZ…

BU VİCDANSIZLIK… BU ALÇAKLIK… BU NAMUSSUZLUK NAMUS IRMAĞINA KARIŞMAZ…

Yüce Türk Milleti, Milletimizin kadına nasıl bakması gerektiğini anlıyor musun?

Şub 16

Bir Millet Direniyor

Halil ALTIPARMAK

Moraller bozuk!

Gerilim had safhada!

İnsanlar, ümitsiz, üzgün ve kızgın!

Kafalar karışık!

İnançlar karmaşık ve çelişkili hale gelmiş!

Gençler, gelecekten endişeli!

Değerler, büyük yıpranmalara maruz kalmış!

Asırlardan beri ayakta duran inançlar bile çok ciddi aşınmalar yaşamaya başlamış!

Ama, olsun!

Ülkeyi bu duruma getiren kişi mutlaka yerinde kalsın!

İnsanlar canavarlaşmış!

Üç sapık, gencecik kızımızı sadece minibüste son yolcu olduğu için kaçırıp, tecavüz edip hunharca öldürmüş!

Bu üç sapık bir takım işaretler yapma hayâsızlığı göstermiş. Bu hayâsızlığın üzerine gidenler oluyormuş ki, bu daha da kötü bir durum. İyi, her suç işleyenin yaptığı işaretlere ve söylediği siyasî sözlere göre değerlendirmeler yapalım, ne güzel. Bakın, bunlar sapıktır ve idam edilmelidir(*).

Neyse, konumuza dönelim…

Aile içi şiddet sosyal patlama çağrışımını bile aşmış!

Ama olsun, birkaç kişi, birkaç evlat geleceğini garantiye almasına devam etmesi için bu olanlar gizlensin!

Ekonominin geldiği durum ortada ve bunun sorumlusu ortada!

Ama olsun, yandaş basında nemalananlar bu haram lokmaları yutmaya devam etmek için yalakalıklarına her gün yalakalık eklesinler!

Ülkemiz, en ağır şartlarında, savaş tehlikesi yaşadığı dönemlerde, kuruluşunun ilk dönemlerinde bile bu kadar ağır bir ortamda bulunmuyordu.

Birkaç kişinin kendilerine dünya egemen güçleri tarafından verilen olağanüstü basın desteği ile oluşturdukları algı yönetimi, nereye kadar gidecek ve nereye kadar başarılı olacak?

Bir toplumda, bir insanda hayatı devam ettirmenin en önemli aracı olan ümit yok olur ve ümidin yerini yoğun bir endişe, belirsizlik alırsa, o toplumu ve o insanı yönlendirmek bir süre sonra mümkün olamaz.

Öyle, algı yönetimi, yalanı doğru gibi gösterme, yapılan namussuzlukları gizleme, olağanüstü hırsızlık ve yolsuzlukları yok sayma gibi gariplikler ve cambazlıklar bir süre sonra işlemez hale gelir.

Her şeye rağmen, bu milletin direndiğini, içten içe gelen dalgaların hafif uğultusunu gören gözlerin, duyan kulakların sahipleri fark etmektedirler.

Net söylüyorum:

TÜRK MİLLETİ, HER ŞEYE RAĞMEN DİRENİYOR.

TÜRK MİLLETİ, ANADOLU’NUN TÜRKLÜK KİMLİĞİNİ KAYBETMEMESİ KONUSUNDA KARARLIDIR.

Herkes, bu gerçeklerin en kısa sürede ortaya çıkacağını görecektir.

Millî Mücadele başlarken yok olup gittiği zannedilen Türk Milleti, Mustafa Kemal ATATÜRK,

Kâzım KARABEKİR ve silah arkadaşlarının önderliğinde dünyaya meydan okumuş ve dünyanın egemen güçleri ve onların maşalarını yenmiştir.

Binlerce yıldan beri Anadolu’da kesintisiz en uzun yaşamayı başarmış olan Türk Milleti, bugün de bir avuç içerideki oligarşik yapı ve onların arkasındaki dünya egemen güçlerine karşı mutlaka, ama, mutlaka direnecek ve kazanacaktır.

*… idam geri gelmelidir tartışılmasının açılmasını istiyorum. Dinimizin istismarını yapmakta hiçbir sakınca görmeyenler, dinimizdeki idam konusunda neden girişimlerde bulunmazlar. Kaldı ki, günümüz hukuk sistemine göre de idam tartışılmalıdır. Çünkü, ABD’de de idam vardır.

Şub 08

Siz İnaniyor musunuz?

Halil ALTIPARMAK

Herkese soruyorum.

Birazcık vicdanı olan, birazcık insafı olan herkese soruyorum.

Ülkede yaşanan olaylara kolaycı bir bakışla bakarak işin içinden sıyrılabiliyor musunuz?

Ülkenin iyi gittiğine inanıyor musunuz?

Gerçekten güzel şeyler oluyor mu?

Hani, Abdullah GÜL demişti ya!

Güzel şeyler olacak diye.

Gerçekten o günden bugüne güzel şeyler olduğuna siz inanıyor musunuz?

Ülkenin ekonomisinin gerçekten güzel olduğuna, güzel gittiğine, herkesin işlerinin iyi olduğuna, emekli ve asgari ücretlinin geçim şartlarının iyi olduğuna gerçekten siz inanıyor musunuz?

Esnafın işlerinin iyi olduğuna, esanafın gelecekten umutlu olduğuna siz gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkenin borçlarının üreterek ödendiğine, kendi kaynaklarımız ile borçlarımızı azalttığımıza, söylenenlerin, yani, ülke ekonomisinin uçtuğu laflarının doğru olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en iyi ekonomilerinden birine sahip olduğumuz yalan ve safsatalarına gerçekten siz, inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi olduğumuzu söyleyen dünya standart belirleme şirketlerinin yalan söylediklerine, bize zarar vermek için bunları söylediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Dünyada çok ciddi bir itibar yükselmesi içerisinde olduğumuza siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, İslam aleminde bizim gıpta ile seyredildiğimize, rol model olduğumuza, bizi örnek alma yarışı içerisinde olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizde insanların, mutlu, müreffeh,

huzurlu ve gelecekten ümitli olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Gençlerin geleceği ümitli karşıladıklarına, gençlerin girdikleri merkezi sınavların güvenilir, hakkaniyetli olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, ülkemizde insanlarımızın, birbirlerine sevgi ile baktıklarına, birbirlerini anladıklarına, birbirlerini fikri anlamda, kültürel anlamda, hayat akışı anlamında, yaşama stnadartları anlamında ötekileştirmediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, insanlarımızın, keskin olmadıklarına, kendi gibi düşünmeyenlere diş bilemediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, doktorundan hastabakıscısına kadar bütün sağlık personelinin sağlığımız için istekle, şevkle iş yaptıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, emniyet personelimizin can ve mal güvenliğimiz sağlamak için istekle ve şevkle çalıştıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, hakiminden mübaşirine kadar bütün adli ve dolayısıyla adalet mekanizmasının sağlıklı işlediğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Sağlık, iç güvenlik ve adalet mekanizması tamamen bozuk bir ülkede, toplumda hayatın normal gideceğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Türk Silahlı Kuvvetler personeli’nin bugün, morallerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızı yetiştirmekle görevli öğretmenlerimizin manevi güçlerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Üniversitelerin bugün, bilim ve irfan yuvası olarak rahatça iş gördüklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Teröristle pazarlık yaparak terörün duracağına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Terörist ile pazarlık yapmanın emperyalistlerin emri olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Kanı durdurma yalanının amacının başka olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bu ülkede, yolsuzluk, hırsızlık, talan, rüşvet olaylarının boğazımızı geçmiş olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Daha soracak çok soru var da…

Sadece bu soruların cevabı olarak hayır inanmıyorum diyorsanız

peki neredesiniz? SES VERİN!

Siz, bu sorulara evet inanıyorum diyorsanız da, size diyecek bir şeyim yok.. Allah ıslah etsin…

Herkese soruyorum.

Birazcık vicdanı olan, birazcık insafı olan herkese soruyorum.

Ülkede yaşanan olaylara kolaycı bir bakışla bakarak işin içinden sıyrılabiliyor musunuz?

Ülkenin iyi gittiğine inanıyor musunuz?

Gerçekten güzel şeyler oluyor mu?

Hani, Abdullah GÜL demişti ya!

Güzel şeyler olacak diye.

Gerçekten o günden bugüne güzel şeyler olduğuna siz inanıyor musunuz?

Ülkenin ekonomisinin gerçekten güzel olduğuna, güzel gittiğine, herkesin işlerinin iyi olduğuna, emekli ve asgari ücretlinin geçim şartlarının iyi olduğuna gerçekten siz inanıyor musunuz?

Esnafın işlerinin iyi olduğuna, esanafın gelecekten umutlu olduğuna siz gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkenin borçlarının üreterek ödendiğine, kendi kaynaklarımız ile borçlarımızı azalttığımıza, söylenenlerin, yani, ülke ekonomisinin uçtuğu laflarının doğru olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en iyi ekonomilerinden birine sahip olduğumuz yalan ve safsatalarına gerçekten siz, inanıyor musunuz?

Bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi olduğumuzu söyleyen dünya standart belirleme şirketlerinin yalan söylediklerine, bize zarar vermek için bunları söylediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Dünyada çok ciddi bir itibar yükselmesi içerisinde olduğumuza siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, İslam aleminde bizim gıpta ile seyredildiğimize, rol model olduğumuza, bizi örnek alma yarışı içerisinde olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizde insanların, mutlu, müreffeh,

huzurlu ve gelecekten ümitli olduklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Gençlerin geleceği ümitli karşıladıklarına, gençlerin girdikleri merkezi sınavların güvenilir, hakkaniyetli olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, ülkemizde insanlarımızın, birbirlerine sevgi ile baktıklarına, birbirlerini anladıklarına, birbirlerini fikri anlamda, kültürel anlamda, hayat akışı anlamında, yaşama stnadartları anlamında ötekileştirmediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, insanlarımızın, keskin olmadıklarına, kendi gibi düşünmeyenlere diş bilemediklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, doktorundan hastabakıscısına kadar bütün sağlık personelinin sağlığımız için istekle, şevkle iş yaptıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, emniyet personelimizin can ve mal güvenliğimiz sağlamak için istekle ve şevkle çalıştıklarına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bugün, hakiminden mübaşirine kadar bütün adli ve dolayısıyla adalet mekanizmasının sağlıklı işlediğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Sağlık, iç güvenlik ve adalet mekanizması tamamen bozuk bir ülkede, toplumda hayatın normal gideceğine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Türk Silahlı Kuvvetler personeli’nin bugün, morallerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızı yetiştirmekle görevli öğretmenlerimizin manevi güçlerinin yerinde olduğuna siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Üniversitelerin bugün, bilim ve irfan yuvası olarak rahatça iş gördüklerine siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Teröristle pazarlık yaparak terörün duracağına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Terörist ile pazarlık yapmanın emperyalistlerin emri olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Kanı durdurma yalanının amacının başka olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Bu ülkede, yolsuzluk, hırsızlık, talan, rüşvet olaylarının boğazımızı geçmiş olmadığına siz, gerçekten inanıyor musunuz?

Daha soracak çok soru var da…

Sadece bu soruların cevabı olarak hayır inanmıyorum diyorsanız

peki neredesiniz? SES VERİN!

Siz, bu sorulara evet inanıyorum diyorsanız da, size diyecek bir şeyim yok.. Allah ıslah etsin…

Oca 16

Ali Bardakoğlu

Halil ALTIPARMAK

Bir süreden beri, ülkemizdeki gelişmelerin dinimize yarar yerine zarar verme boyutlarına ulaşma işaretleri vermeye başladığını ısrarla söylemeye, anlatmaya başlamıştık. Bu gidişatın, güya din adına hareket ettiğini iddia edenlerin, dini referans olarak alanların eliyle yapıldığını da dilimizin yettiğince anlatmaya gayret göstermekte idik.

Ülkede, 2003-2010 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Ali BARDAKOĞLU’nun görüşlerini okuyunca, anlatmaya çalıştığımız konunun tahminimizden daha dehşet verici boyutlara gelmiş olduğunu görmenin üzüntüsünü yaşadım ve iliklerim sızladı.

Ben, ülkemizde kurulmak istenen Laiklik anlayışının doğru temeller üzerine oturtulmuş olduğuna inanan insanlardanım. Fransa’dan sadır olan Laiklik Anlayışı devletin hiçbir şekilde din işlerine karışmaması şeklinde uygulama alanı bulmuşken, ülkemizde ise, devletin İslâm anlayışını topluma anlatma, ama, bunu yaparken, din ve vicdan hürriyetini de koruma üzerine uygulamaya çalışıldığını düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı, Elmalılı Hamdi YAZIR’a hâlâ aşılamayacak değerde Tefsir ve Meal yaptırılması, Sahihi Buharî’nin tercüme ettirilmesi vb. konular benim böyle düşünmeme gerekçe oluşturuyor.

Hal böyle iken, bugün gelinen noktada, Laiklik karşıtı olduğunu iddia edip, din referanslı davrandığını ve dini ideolojik olarak kullanıp istismar edenlerin toplumu ne hale getirdiklerini görmek cidden üzücü, üzücü olduğu kadar düşündürücü ve düşündürücü olduğu kadar kamçılayıcı olmaktadır.

Ali BARDAKOĞLU’na kulak verelim, hem de bütün hücrelerimizle:

“Kendisine güvenen bir medeniyet, özeleştiri kültürünü geliştirir. İslam medeniyeti de tarihte böyleydi. Ama Müslümanlarda ciddi bir özgüven kaybı oldu. Tarihten devraldıklarını bir ayıklama yapmaksızın korumaya ve savunmaya başladılar. Ulemayı ve şeyhleri eleştirilebilir, yanılabilir kişiler değil de Allah’tan özel yetkiler almış ayrıcalıklı kimseler zannettiler. Oysa yanılmaz olan, Kur’an ve sünnetin bilgisidir.”

“Bir sarıklı cübbeli çıkıyor… Kamu düzenini ortadan kaldıracak şekilde ve terörü körükleyecek bir dizi fetva verebiliyor. Din adına kadınlara ayrımcılık yapabiliyor. Öteki gördüklerine ayrımcılık yapabiliyor. Cihat ilan edebiliyor, ölüm fermanı çıkarabiliyor. Bütün bunlar ciddi bir eleştiri ile karşılanmıyor. Böyle bir keyfilik olur mu? İslam tarihinde böyle bir keyfiliğe hiç meydan verilmedi. Bugün niye bu fetvalar kendisine alan bulabiliyor? Bunun bir nedeni de günümüzde ulemanın birbirini idare ediyor ve adeta meslek dayanışması gösteriyor oluşu… Bugün İslam dünyasında tam bir ulema enflasyonu ve dini bilgi keşmekeşliği var. Sorun çözücü olması gereken ulema, sorun kaynağı oluyor. Ulema da dünyevileşti. Siyasete ve dünyaya bu kadar yakın duran ulemanın eğilip bükülmemesi, kirlenmemesi de zaten mümkün değildir.” 

“İslam’ın hükmü kaybolmadı, ama hikmeti kayboldu. Ahlâk ve hikmet zemini olmaksızın İslam’ın şekil ve kurallarının içinin boşalacağını fark edemedik. Ana gövde, ahlâk ve hikmetten soyutlanmış kurallarla boğuşuyor. Dinin kerameti ahlâk ve hikmetten soyutlanmış kurallarda aranmaya başlandı.”

“Batılılar, şiddet olaylarından Müslüman’a, ondan İslam’a, ondan da Kur’an’a giderek sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalışıyorlar, doğru. Ama, Batılılar böyle yapıyor diye bir refleks olarak kendi mahallemizin sorunlarını örtmeye çalışmamalıyız. Çünkü bu fark ediliyor ve inandırıcı olamıyoruz.”

Türkiye’nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri ölçü alırsak, bolca kullanılan dinî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz. Ama dinin insandan beklediği özü ve samimiyeti ölçü alırsak, ahlâkîliği esas alırsak, kendine ve çevresine barış ve huzur veren bir rahmet olmasını esas alırsak… Çok gerilere gittiğimizi söyleyebilirim. Türkiye ve İslam ülkeleri hızlı bir şekilde dünyevileşiyor. Dinî cemaat ve tarikatlar, bugün itibariyle dünyevî olmuşlardırDin adına topladıklarıyla dünyaya yatırım yapıyorlar. İslamî zihin, bugün, Kur’an’ın inşa ettiği süreci tersine döndürdü. Yani, akide(inanç) ve ahlâk sona, muamelat(uygulamalar) başa alındı. Neden? Çünkü dünya, dinin önüne geçti. Böyle olunca da kul ile Allah ilişkisi de bozuldu, insanın insan ile ilişkisi de.”

İdeoloji ile İslam’ı, siyaset ile İslam’ı özdeşleştiren ve bireyleri din konusunda yol ayrımına getiren bir dil benimsenmiş durumda. Bu dil, Kur’an’da ve Peygamber’de olmayan, sonradan üretilmiş siyasal bir dildir, dinî dil değildir. Dinî söylem ideolojik oldu… Din, ideolojilerle yarıştırıldı… Kavgalar din üzerinden verildi. Herkes dinden kendini meşrulaştıracak veya ötekini dışlayacak argümanlar seçme yarışına girdi.

Bireyler özgürlük alanı bırakmak şöyle dursun, kimi sevip kime karşı olması gerektiğine kadar inen prototip Müslüman modeli sunuldu. Oysa bizim kadim geleneğimiz böyle değildi. İslam hep sivil ve özgür ortamda gelişti. Gerçek İslam deniliyor. Kim belirleyecek gerçek İslam’ı? Ulema deniliyor. İyi ama, zaten sorunların arkasında ulemanın zihin yapısı yok mu?

Yapılacak şey belli: Şablonlar ortaya koymak yerine, bireyi Kur’an ve İslam’la zihinsel temas kuracak bir donanıma sahip kılmak. Böylece İslam’ı anlama ve yaşama tercihini ona bırakmak.”

 

(*) Adana Aydınlar Ocağı Eski Başkanı, Gazeteci-Yazar

Oca 14

Türklüğün Kaderi mi?

Üniversite yıllarımızda kendimizi milliyetçi kesimin içinde bulduk. Ne yazık ki fikirlerimize karşı olan gençler ümmetçiliğe öncelik tanıyorlardı. Her nasıl oluyorsa, millet kavramı ile ümmet kavramını ait oldukları mecraya oturtamıyorduk. Son yıllarda yinelenen yoğunluklu bu söylemler, bir kesimin besin kaynağı olduğunu izliyoruz. Yaşamakta olduğumuz enteresan bir süreçten geçiyoruz. Türk ya da Türklük kavramı, Türk Milliyetçiliği belli bir projeye hizmet amaçlı tartışılmaya devam ediyor.

A.Kemal GÜL

Türk kavramının bir milletin adı olmadığı, bir ırkın adı olduğu, millet kavramının farklı ırkları içinde barındırdığı bir kavram olduğu; Türk milleti adının yanlış olduğu, içinde barındırması gereken tüm farklılıkları barındırmadığı; Türk Milletinin sadece Türk’ü tanımladığı, bir kısım entelektüel diye bildiğimiz ağızlardan, aydın dediğimiz insanların söylemlerine kadar paylaşılmakta olduğunu görüyoruz.

Kuşkusuz yerli ve milli olamayan bu ipotekli beyinler din motifi dâhil her türlü enstrümanı kullanarak iktidarda kalmayı severler. Eğer konjonktürel durum gerektiriyorsa ateşli birer Türkçüde olabilirler. Ve kısmen de olsa başarılı oldular kanaatindeyim. Nasıl mı?

Türk Milleti’nin aydınlanmasından ürken sömürücülerin ilk yıkım hedeflerinin eğitimi yozlaştırmak ve ‘’Köy Enstitüleri’’ olması, özellikle kurgulanmış bir gerçektir. Bu okullar kapattırıldı. Bu çok önemli bir ilk kırılma noktasıydı. Bu, kalkınma hamlesinin köylerden başlamasının da kırılma noktasıydı. Bu, feodal sistemin başarısıydı. Bu. ‘’kuvayı milliye ruhunun’’ aldığı acı bir darbe idi.

 

Milletleşme sürecinde, bu ipotekli ve işbirlikçi zihniyetler dâhil, önümüze takoz koyan emperyalist sömürü düzeni, ülkemizde altmış senedir başarıyla uyguladıkları yozlaştırma eylemini, daha da geliştirdikleri yöntemlerle, BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) adı altında daha büyük bir coğrafyada güncellemektedir.

 

Bu noktada Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN hocanın manifesto niteliğini içerir ‘’Ankara Kalesi’’adı altında yazdığı ve çözümüyle sunduğu makalesinden kesit alıntıyla konuyu dramatize etmeye çalışalım:

…Fransız devriminin getirdiği ulusçuluk akımları imparatorlukları bölünce  ve daha sonra da eski sömürgelerde dışarıdan desteklenen ulusçuluk akımları aracılığı ile yeni ulus devletler dünya kıtaları üzerinde yer almaya başlayınca, var olan devlet sayısı kısa bir zaman dilimi içinde  on misli artarak yeryüzü haritası üzerinde fazlasıyla parçalı bir siyasal yapılanma  ortaya çıkmıştır. Bugün geçmişten gelen bu sürecin bir başka benzeri ısrarlı bir biçimde ve dışarıdan desteklenerek ulus devletlere yönelik bir doğrultuda  sürdürülmek istenmektedir. Ulusçuluk akımları sayesinde  öne çıkan ulus devletler imparatorlukların bölünmesine yol açarken, bugün  alt kimlikçi ve etnikçi bir mikro milliyetçilik aracılığı ile var olan ulus devletler parçalanarak dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Yerelleşme ya da yerel yönetim reformları  görünümünde gündeme getirilen yeni bölücülük akımı sayesinde, bugünün dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletlerin  yarısından fazlası ciddi bir bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Özellikle alt kimliklerin kışkırtıldığı ve bunların mikro milliyetçi bir harekete yönlendirilerek, daha küçük bir ulus devlet  olmaya doğru  sürüklenmeleri, küresel emperyalizmin kapitalist merkezleri tarafından açıkça desteklenerek, batının dışında kalan bütün doğu ve güney ülkeleri bölünmeye  doğru  giden yolda  zorlanmaktadırlar. Ulus devletlerin dışa açılmaları teşvik edilerek ekonomik yoldan kapitalist sistemin etkisi artırılmakta ve ekonomi üzerinden ulus devletlerin parçalanmasına giden yolda, hem etnik gruplar hem de yeni oluşturulan cemaatler  büyük parasal olanaklar ile desteklenmektedir. Her ülkenin ekonomisi devletlerin elinden alınarak dışa açılırken, serbest piyasa üzerinden dünyanın her ülkesine kaydırılan sermaye gücü sayesinde, ulus devletlerin bölünerek ortadan kalkmalarını sağlayacak bir  eyaletleşme, etnik gruplar ile cemaat  oluşumlarına  sağlanan büyük maddi olanaklar aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Küresel emperyalizmin örgütleyicisi olan batı kapitalist sistemi, bütün dünya kıtalarını kendi hegemonyası altında bir baskı düzenine bağlayabilme doğrultusunda  evrensel düzeyde bölücülüğü sistemli bir biçimde desteklemektedir…

 

Ulus devletlerin çökertilmesiyle hedeflenen kargaşa ortamının önlenebilmesi  ve  her devletin kendi ülkesindeki kamu düzenlerinin korunması  için, hem devletlerin milli programlar ile toparlanması hem de ulus devletlerin kendi bölgelerindeki komşularıyla ortak bir dayanışma ve güvenlik örgütlenmesine gitmesi gerekmektedir. Silah şirketlerinin  terör örgütleri üzerinden üçüncü dünya savaşını gündeme getirmesi acilen önlenmelidir. Önümüzdeki dönemde  zenginlerin bölücülüğünü, ulus devletlerin örgütleyeceği  yoksul halk kitlelerinin  kardeşlik dayanışması sayesinde önlemek mümkün olacaktır.

***

Müslüman Coğrafyasını kana bulayan, gözyaşına boğan algının bir manifestosu olduğunu içerir bu özet tabloyu çok iyi kavrayalım. Kıssadan hisse almak denir ya…

Bu büyük fotoğrafta, Türkiye ise önemli bir yerde bulunuyor. Bin yıldan buyana Anadolu topraklarında ayakta duruşumuzun iki temel vasfı vardır. Birincisi kaynaşmış bir toplum irfanıdır; Mustafa Kemal Atatürk bu irfana ‘’kültür’’diyor; ikincisi ise devlet geleneğidir. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye aynı devlet geleneğinin farklı rejimleridir. Ve fakat otuz yıldır yaşadığımız terör belasının tam da çözüm noktasında , anlamakta güçlük çektiğimiz bir tabloyla karşı karşıya geliyoruz.. Açılım, çözüm derken, bin yıllık bir milletin adının dâhil tartışmaya açılmasına hayretle baka kalıyoruz.

 

Demokrasi, özgürlükler, açılımlar derken ‘’birliğimiz sıkıntıya giriyor. Neden kendi devlet geleneğimiz içinde bir çözüm aranılmıyor? Asırlardan beri devam ede gelen ve kendi içinde tekâmüle uğramış bir devlet yapımız var bizim. Bu tür sıra dışı çözüm arayışları hangi ihanet şebekelerinin işidir?

 

Bin yılı aşkın bir medeniyetin öznesini oluşturan Türk Milletinin adını tartışmaya açmanın küresel odaklı sömürücü güçlerin bir projesi olduğu noktasında hala şüphemiz mi var?

Yaşanılan tarihi realitelerin bir sonucu olarak Cumhuriyet öncesinden filizlenerek yeşermeye ve gürleşerek var olmaya, Anadolu’yu ikinci defa ebedi yurt edinmemizi sağlayan başlıca kavram olan Türk milliyetçiliği, Milli mücadeleyi yapan ve onu Cumhuriyetle, milli devletle taçlandıran milli iradenin adıdır. Türk milliyetçiliğini etnik seviyede ırkçılık yapanlarla bir görmek Milli Mücadeleyi, milli devleti ve Türk tarihini reddetmektir.

Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve münasebetlerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız birliğini korumaktır.

O halde; hiçbir etnisiteyi veya ırkı veya kafatasçılığını çağrıştırmayan ‘’Türklüğü’’; aynı kültür coğrafyasında bulunan, müşterek bir geçmişi, kültürü, dili olan, istikbalde bir arada yaşama iradesi gösteren, etnik kökeni her ne olursa olsun Ben Türk’üm ya da Türk Milletine Mensubum diyenin aynı milletin şerefli bir mensubu sayıldığı bir anlayış olarak zihinlerde gerçek yerini almıştır.

 

***

Özgürlük ve demokrasi adına açılım diyorlar. Aslında hileli ve ihanet odaklı bir özgürlükten bahsediliyor. Gerçek manada ‘özgürlük’’, kendinden utanmanın, insandan utanmanın, topluluktan çekinmenin, Allahtan korkmanın ortamında uygarlıktır. Bunların olmadığı yerde, özgürlük, en korkunç insanlık hastalığı anlamı kazanabilir.’’( Taşkent)

Tarihi tecrübeler sonucu bilinen gerçekler: Bir ülkeyi içten sıkıntıya sokmak için iki temel kaynak vardır; din ve etnisite… Küresel sömürgeciler her zaman bu argümanları kullanırlar… Küresel emperyalizmin ana hedefi milli inancı yakalamaya çalışan milli güç odaklarını etkisizleştirmek için din motifini kullanmaktadır… Unutmamak gereken bir ilke vardır: Yıkmak kolay, yapmak zordur… Türk Milleti’nin maneviyatı, milli şuuru tahrip edilirse, yozlaştırılırsa çaresizleşir… Milli inanç ve düşüncede olan millici siyasi örgütleri desteklemek gerekir. Milli odaklı Sivil Toplum Kurumlarının çalışma programlarında milli bütünlüğümüzü vurgulayan siyasi iradenin hayata geçirilmesi noktasında olması gereken aktiviteler yer almalıdır.

 

Evet, her namus ve onur sahibi Türk aydınının ve şuurlu halkının ifadesiyle; bu devletin anayasasını benimseyen herkes vatandaşımız, kardeşimizdir. Sabrımız aczimizden değil milyonlarca şehit vererek kurduğumuz vatanın huzuruna verdiğimiz önemdendir, asaletimizdendir. Hürriyetimizin, bayrağımızın, devletimizin kıymetini bilelim… Vatani ahlak şuuruyla beslenerek benliğini oluşturmuş milli şairimiz M. Akif ‘’Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunamayacağını’’söyleyerek günümüze ders verircesine önümüze koyduğu bu tarihi algının neresindeyiz? Düşünelim!

Yineleyelim ki Türklük, Anadolu’nun ortasındaki çorak bozkırlarda boğulmak istendiği zaman küllerinden tekrar doğdu. Mustafa Kemal isimli bir bozkurtun önderliğinde yeni bir Ergenekon’dan çıkış yaşadık. Türklüğü damarlarında ve yüreğinde hisseden Atatürk, Meşrutiyet devri Türkçülerinden aldığı ilhamla Türklük için yeni bir çağın kapılarını açtı. Türklüğü bu yeni yolundan döndürmeye hiçbir’’alçakça davranışın, hile ve kurnazlığın, ikiyüzlülüğün, ihanetin’’  gücü yetmez, yetmeyecektir.

Milletçe birliğe, beraberliğe, bütünlüğe ve dayanışmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımızın var olduğu bir süreçten geçiyor olduğumuzu görelim… Sonumuzun hayır olmasını ümit edelim…

 

Kökü kökeni ne olursa olsun bu ülkede yaşayan herkesi birbirine yapıştırıcı olarak ‘’Türk Milletine Mensubiyet’’kavramı yetmez mi?

 

Oca 04

Türk Gençliğine Hitabe

Halil ALTIPARMAK

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Bu hitabe, kim için söylenmiş?

Türk Gençliği için!

Peki, bu hitabeyi bir de bütün Türk Milleti için düşünelim.

Gelecekte dahi, seni devleti koruma görevinden mahrum bırakacak iç ve dış düşmanlar olacaktır.

Çok ilginç değil mi?

Bir gün devleti korumak zorunda kalırsan, çok ağır şartlar altında olabilirsin ve bu ağır şartlar uygun olmayan bir döneme gelmiş olabilir.

Çok ilginç değil mi?

Devletine kasteden düşmanlar, dünyada müthiş bir güce erişmiş olabilirler ve ülkenin her tarafı işgal edilmiş olabilir ve hatta ordu bile itibarsızlaştırılmış olabilir.

Ne kadar ilginç…

Bütün bu olanlardan daha da kötüsü, ülkeyi idare edenler gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içerisinde olabilirler.

O nasıl iş yahu!

Breh, breh, breh…

Bu arada, millet fakirlik, yoksulluk içerisinde bulunabilir. Yani, asgari ücret ve emeklilik maaşı bin lirayı bile bulmayabilir, bütün şaşaalı saltanat yaşanırken.

Bir de bu durumu düşünün bakalım!

Ne görüyorsunuz, ne düşünüyorsunuz?

1927 yılında Türk Gençliğine yapılan hitap, bütün millete yapılmamış mı?

Çare…

  • İçinde bulunduğun şartları düşünmeyip mücadele edeceksin.
  • Bu mücadele için gerekli güç, damarlarındaki asil kanda vardır, korkma, tereddüt etme.

Ara 20

Bir de Biz Konuşalım

Halil ALTIPARMAK

14 Aralık’ta Gülen Cemaati mensuplarına ait basın organlarının başındakiler, bir kısım polisler ve 4 yıl önce yayınlanması sona eren Stv’deki Tek Türkiye dizisinin yayımcıları gözaltına alındı.

Bu elbette önemli bir konudur.

Tarafsız (!) TRT1’de edenbulur sloganı ile de karşılanan bu olay hakkında birçok kafadan farklı sesler çıkıyor.

Her şeyden önce, farklı seslerin temelinde daha önce yaşananlar olduğu açık.

Yoksa, meselelerin hukuka göre çözümlenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin herkese uygulanması ve eşit uygulanması düşüncesi etrafında birleşmek gerektiğini kimsenin reddetmemesi gerektir.

Yani, asıl olan, hukuk ve hukukun adil, doğru ve eşit uygulanmasıdır.

Peki!

Öyle mi?

AS-LA…

Asker tutuklamalarının başladığı günden beri, hukuksuzluk, adaletsizlik, haksızlık, itibarsızlaştırma olağanüstü boyutlarda yaşanmakta ve hatta bu uygulamalar nedeni ile birçok can kaybı da vermiş bulunmaktayız.

Askeri, yani Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırma ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliğini zaafa uğratma işinin gerçekleşmesi işinde kimlerin nasıl rol aldığını hepimiz biliyoruz.

ETÖ(Ergenekon Terör Örgütü) kısaltmasıyla her gün gazete ve televizyonlarında aşağılayıcı yayınları kimlerin yaptığını çok iyi biliyoruz.

Artık, üzüntüden ve kızgınlıktan televizyon seyredemez ve gazete okuyamaz hallere düştüğümüzü hiç unutamıyoruz.

Bu konuda, kendi adıma, mahalli gazete ve televizyonlarda, verdiğim konferanslarda nasıl mücadele ettiğimi de biliyorum ve unutmuyorum.

Bu mücadeleyi verenlerin, bugün ne kadar haklı olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Tamam da…

Bugün ne diyorsun diye bana sorduğunuzu duyuyorum.

Her şeyden önce, devletin gücü olmadan birilerinin güç kullanmasını mantıklı, tutarlı ve doğru bulmuyorum.

Ergenekon vs. işkencelerinde sorumluluk tek bir noktaya aittir.

Devletin gücünü resmen kullanan kimse esas sorumlu odur.

O zaman da, böyle idi, bugün de böyle.

Hele hele, devletin gücünü geri planda, gizli bir şekilde değil de, açık açık ben bu işkencelerde savcıyım diyerek kim kullanıyorsa, sorumlu her şeyden önce odur.

Cemaat, paralel, birilerin polisi, birilerin yargıcı falan, filan hepsi palavra, hepsi göz boyama, hepsi tezgâh.

Ülkenin bir kısmında paralel devlet kurulmuş, terör örgütü paralel yapı oluşturmuş, sen bunlarla pazarlık yapacaksın, öte yandan 12 yıldır omuz omuza olduğun yapıları paralellikle suçlayıp beni kandırmaya çalışacaksın, öyle mi?

Cemaatin, özellikle, Dinlerarası Diyalog anlayışının yanlışlığı, tehlikesi ve bu düşüncenin kaynağı ile ilgili verdiğimiz mücadele ayrı, ama, yaşananların sorumlusunu doğru koymak ayrı bir konudur.

Evet, paralel düşünen, böyle yapmak isteyen, böyle girişimlerde bulunanlar vardır, var ve olacaktır.

Kaldı ki, biz, paralel dediklerinle fikir mücadelesi yaparken, sen methiyeler dizip gel diye yalvarıyordun.

Peki, böyle düşünen ve davrananlara sen her türlü imkânı verirsen, ne isterlerse evet dersen, yapılanların sorumlusu kim olur?

Aldatılmak, kandırılmak yutturmacası 17-25 Aralık Büyük Yolsuzluk, Hırsızlık, Rüşvet pisliği ortaya dökülünce mi fark edildi?

Senin, kandırılmış, aldatılmış olmanın sorumlusu sade bir Türk Vatandaşı olarak benim meselem mi?

Seni, gerek içeride, gerek dışarıda bugüne kadar başka kimler kandırıyor?

Şu anda bile kimler kandırmaya devam ediyor?

Bundan sonra da kimler kandıracak?

Bundan sonra da kandırılacaksan, biz sürekli elimiz kalbimizde sizleri kimin kandırdığını mı takip edeceğiz?

Şimdi gelelim konunun diğer yönüne…

Daha önce yapılanları unutalım mı?

Hayır!

Ama, ben kendi kendime soruyorum;

  • 17-25 Aralık Büyük Yolsuzluk, Hırsızlık, Rüşvet pisliğini ortaya döken ve dünyanın önüne koyan kim?
  • Bu pisliğin unutulmaması için 17 Aralık 2013’ten beri olağanüstü gayret eden kim?
  • Ben tek olsam, bu pisliği ortaya çıkarabilir miydim?
  • Diyelim ortaya çıkardım, hangi gazeteler, hangi televizyonlar ve hangi taraftarlarla bu pisliği unutturmamayı sağlayabilirdim?

Sadece bu kadar basit soruları sorduğumda bile kendime verdiğim cevap, bugün nerede durmam gerektiğini bana gösteriyor.

Akıl ve mantık süzgecinin, olağanüstü dönemlerde sağlıklı düşünebilmek ve doğru analizler yapıp, doğru sonuçlara varmak için temel olması gerektiğini iyi biliyorum.

Yoksa, Muzaffer TEKİN gibi kahramanların yakın tanışı olma şerefine erişmiş bir kişi olarak dünün yanlışlarını görmeyelim demiyorum, diyemem.

Bir konu daha var;

Ergenekon vs. konularını değerlendirirken, sağ-sol gibi geri kalmış kavramlarla değerlendirmek, son derece sığ, ilerici olduğunu zannederek gericilik yapma, gereksiz şartlanmışlık içeren değerlendirmelerdir.

O davalarda fiilen çile çekenleri, böyle modası geçmiş sağ-sol kavramları içerisinde düşünmek en çok o insanlara zarar vermek demektir.

O davalar, Millî hassasiyeti yüksek insanlara, Millî Mücadele’yi rehber edinmiş olanlara, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefesini temel almış olanlara emperyalizmin iç ve dış güçlerle gözdağı vermek istediği davalardır.

Kaldı ki, henüz her şey bitmiş değildir. Dava sonuçlandırılmamakta ve tehdit, şantaj unsuru olarak kullanılmaya devam edilmektedir.

Ancak, bu davalarda adı geçen bir takım siviller var ki, onlar bu davaların içerisine bilerek ve ustaca serpiştirilmişlerdir. Yoksa, o kişilerin millî ve manevî değerlerimizle hiçbir ilgileri yoktur.

Sorumlu ve suçlu, her şeyden önce, zalim, bencil, hukuksuz, pisliğe bulaşmış, sürekli başkalarını suçlayan, tezgâhçı olandır. Bu evrensel ilkedir.

Her şeyden önce ve her zaman bu ilkeye göre düşünmeli ve hareket etmeliyiz.

Ümit ederim ki, bugün mağdur olanlar da yaşananlardan ders almış olurlar, ümit ederim ki, pisliğe karşı, bencilliğe karşı, hukuksuzluğa karşı herkes, ortak hareket etmek gerektiğini bundan sonra çok iyi anlar.

Bataklıkta yaşamak sağlıklı düşünmeyi kaybetmemiş kimsenin arzusu olamaz.

Hukuksuz yaşamak, aklını kaybetmemiş, pisliğin ve dolayısıyla telaşın batağına saplanmış kişiler dışında kimsenin arzusu olamaz.

(*) Adana Aydınlar Ocağı Eski Başkanı, Gazeteci-Yazar

Ara 17

Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz?

Halil ALTIPARMAK

Bakın, evirip, çevirmeye hiç gerek yok.

Ülkemizde kavga, tamamen Türk düşmanlığı üzerine ku-rul-muş-tur.

Bu kavga, yeni başlamış bir kavga da değil.

Bu kavga, asırlara giden bir kavgadır.

Özellikle, 150-200 yıldan beri zirveye çıkmış, iç ve dış güçler tam Türk’ü bitirdik dedikleri anda, Millî Mücadele’nin başarılması ile yenilgiye uğramış olanların Türk’le kavgalarıdır.

Millî Mücadele’nin başarılması ile birlikte, yeni rejimi kuran irade, devleti Türk Milleti üzerine inşa etmeye başlamıştır. Hem de millî ve manevî değerlerini koruyarak bunu yapmak gayretine düşmüştür.

Ama, manevî değerlerin de düşünülmesi, içerideki ve dışarıdaki Türk düşmanlarına yetmemiştir.

Çünkü, mesele, manevî değerler meselesi değildir. Tamamen Türk düşmanlığıdır.

Türk düşmanlığı o kadar açık ki, sürekli ve gözümüzün içine baka baka yapılmaktadır.

Lozan Antlaşması, sadece Gayrımüslimleri azınlık saydığı halde, yani Müslümanları devletin asli unsuru saydığı halde, sanki tam tersi imiş gibi 90 yıldan beri kara propaganda yapılmaktadır.

Neden?

Dış güçler ve yerli işbirlikçileri, Türk Milleti üzerine bir rejim kurulmasını hazmedememektedirler.

Hele, 1990 yılından itibaren, ortaya koskoca bir Türk dünyasının çıkması, Türkiye ve Anadolu Türklüğü üzerine oynanan oyunların daha da artması, hızlanması ve saldırının çok daha şiddetlenmesini getirmiştir.

Kaçak saraya ilk defa Papa’nın gelişini, Rum Patrikhanesi ile görüşmesini ve 1700 yıldan beri ilk defa ve de İSTANBUL’da kiliselerin birleştirme gayretlerini tesadüf mü sanıyorsunuz?

Din adına hareket ettiğini söyleyenlerle, Kürtçü olduğunu iddia edenlerin al gülüm ver gülüm yapmalarını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Dünyaya ayar vermeye kalkanların, bir avuç teröriste teslim olmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

İnançsız teröristlerin ve siyasî uzantılarının sanki bütün Müslüman kardeşlerimizin temsilcisi imiş gibi muhatap alınmalarını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Herkese, her şeye laf yetiştirenlerin, koskoca Türkiye’de kimlik kontrolü yapan ve paralel devlet oluşturan 3-5 teröriste sessiz kalmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Bir tarafta koskoca Rusya ile pazarlık yapıyor görünürken, bir tarafta dünün onbaşısı Barzani’ye teslim olmayı tesadüf mü sanıyorsunuz?

Yeni-Osmanlıcılık nedir zannediyorsunuz?

Emperyalist güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, iç politikada insanımızı kandırmak üzere değiştirilmiş adı değil midir?

Şimdi bir de, Osmanlıca çıkartılmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Ben, 3 tane Eski Alfabe ile yazılmış Osmanlı Türkçesi kitabını çevirmiş ve bu kitapları yayınlanmış bir kişiyim. Ayrıca, şimdi de, Tarih Bölümünde okuyor ve Osmanlıca Dersleri alıyorum. Osmanlı Türkçesi’nin ne ve nasıl olduğunu bilirim.

Osmanlıca(!) derdine düşenler, Osmanlıca’yı biliyorlar mı, acaba?

Öyleyse, mesele nedir?

Baştan beri söylüyorum, Millî devletle kavga ediliyor.

Benim ecdadımı bana övmeye çalışma anlayışı ne kadar sakat, aldatıcı, sahte bir anlayış değil mi?

Uyan, Türk Milleti!

Yarın çok geç olabilir!

( * )  Adana Aydınlar Ocağı Eski Başkanı, Gazeteci-Yazar

Eski yazılar «

» Yeni yazılar

14 / 15