Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 10

10 Kasımlar…

A.Kemal GÜL

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran o büyük Gazi Paşamızın bu fani aleme veda ettiği 10 Kasımlarda milletine bıraktığı eserleriyle yüksek şahsiyetlerine  bağlılığımızı, müteşekkirliğimizi  teyit ediyoruz.

Öyle ki Osmanlının küllerinden bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma zorunluluğunu içerir zor bir karar verilmeliydi. Bu niyet ve amaçla Gazi Paşamız, şerefli kadrosuyla birlikte Anadolu yollarında verdiği üstün efor, inanç ve güven zemininde Türk Milletini harekete geçirerek Kurtuluş Savaşlarını vermiş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmuştur. Bu büyük adam Gazi M. Kemal ATATÜRK, oluşturduğu laik cumhuriyeti ve yaptığı devrimleri Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılışının 79.yıl dönümünde kendilerini, silah arkadaşlarını, vatan için canını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

O büyük dehanın, Osmanlı’yı çağın arkasında bırakan başlıca faktörlerden biri, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için de tehlikeli olabilecek bezirgân dininden beslenen tekke ve tarikatları kaldırması, ‘’en büyük tarikat medeniyet tarikatıdır’’ çıkışıyla ne kadar isabet kaydettiğini 15 Temmuz ihanetiyle yaşadık.

Zira cemaatlerin siyasi iktidarları bile sarmalayarak kandırabilecek güce haiz (!) olmaları itiraflarını; sonucunda FETÖ adı altında devletin kılcal damarlarına işlemiş dinci bir ihanet örgütünün demokratik sistemimizi yok etmeye, laik üniter devlet yapımızı dönüştürmeye yönelik 15 Temmuz akşamı gerçekleştirdiği başarısız darbeyi yaşayarak gördük.

Ne yazık ki Atatürkçü geçinerek dindar halkı dışlayan ve küçümseyen devrim yobazlarıyla, Atatürk’ü din düşmanı göstererek Atatürk düşmanlığı yapan dinci yobazların, cumhuriyet döneminde vuku bulmuş darbelere giden yolların kaldırım taşlarını ören ihanet odakları olduklarını bildiğimiz halde bu odakları besleyen kaynakları hala kurutamadık.

Ne var ki ülkemizi çözme amaçlı içten ve dıştan terör guruplarının kuşatması ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerin Türk milletinin azim ve kararlığıyla aşılacağından şüphemiz yoktur.

***

Günümüzü dramatize etmek üzere Amerikan patentli ‘’Büyük Orta Doğu Projesi’’ kapsamında ‘’milliyetçi ulus devlet’’ yapımızı tehdit amacı içerebilecek varyasyonlarla ilgili bilinç düzeyimizin irdelenmesi adına O büyük adamı düşünce ve felsefesiyle birlikte tanımaya, değerlendirmeye dünden daha çok ihtiyacımız var!

Cumhuriyetimizin kurucusu, üniter devlet yapımızın mimarı, en büyük Türk Milliyetçisi, Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş büyük lider Mustafa Kemal ATATÜRK’ ÜN bu anma gününde atamıza, silah arkadaşlarına ve bu güzel ülkemiz için canını ve malını karşılıksız veren herkesi rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Her asırda tarihin gidişine yön veren, çağ açıp çağ kapatan liderleri sinesinden çıkarmayı başaran büyük bir milletin mirasçılarıyız.

Bana bir millet gösteriniz, Atamızın deyişi ile ‘’cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işkâl edilmiş. Millet fakir ve zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir durumda iken, var olma yok olma kavgasında, var olmayı başarmış bir millet’’olsun.

Hayır, şu ana kadar bizim milletimiz haricinde böyle bir lider çıkaran başka bir millet olmamıştır.

Zaman geçtikçe, içinde yaşadığımız sosyal hadiseler ve zorluklar arttıkça, Atamızın yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuzu anlıyoruz. Ve çünkü Türk milletinin rehber edindiği gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu yegâne meşale müspet ve manevi ilimler bütünüdür.

Atatürk çok iyi bir asker, zamanının en başarılı devlet adamı, içte ve dışta göstermiş olduğu direnç, dirayet ve kararlılıkla iyi bir siyaset adamı olduğunu da ispat etmiştir.

Mustafa Kemal çok iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Türk milletinin bütün kutsal değerlerine canını esirgemeden sahip çıkan bu büyük önder Mustafa Kemal yaşanmalıdır.

‘’ Vatan ve cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ diyerek geleceğimize ışık tutan en güzel mesajını bizlere vermiştir.

Bugün Türk toplumunun önündeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere aranılan çözümler Atatürk’ün gösterdiği hedefler ve ilkelerde mevcuttur.

Başkaca ideolojilerde, toplum hayatında veya felsefelerde çözüm aramak Atatürk’ü anlamamaktır.

Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik, hakçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık gibi değerler manzumesini içerir ilkeler, gerçek manada insanı merkez alan tabii mecrasına oturtulamamış, zaman, zaman bu ilkelerin arkasına saklanılarak Atatürkçülüğün çıkarlar için kullanıldığı görülmüştür ve görülmektedir.

Yabancı kaynaklardan beslenerek devleti bölmek isteyenleri koruyanlar, maalesef, Atatürkçülüğün arkasına gizlenerek kötü emellerini hayata geçirdiklerine tanık olmuşuzdur. Aslında Atatürkçülük bizim özümüz, öz be öz Türk Milliyetçiliğidir.

’Ne mutlu Türküm diyene’’ diyerek O,Türk Milliyetçiliğiyle sentezleşmiş olduğunu veciz bir ifadeyle vermiştir.

Atatürk, devlet anlayışında şu ifadelere önemle yer vermektedir:

Bilelim ki milli birliğini bilmeyen devletler, başka milletlerin şikârıdır.

Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.

Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme, çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur.’’Hükümet millettir ve millet hükümettir’’.

Hükümetin iki hedefi vardır: ‘’Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir, edemeyen fenadır.’’

Atatürk’ün en büyük devrimlerinden laiklikle ilgili anlayışını şu ifadelerle önemle vurgulamaktadır:

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir. Laiklik din özgürlüğüdür.

Düşmanlarımız duraklama ve gerilememizi dine atfediyorlar. Bu bir hatadır. Âlem-i İslam Hakikat-i diniye dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı bu akıbetlere maruz kalmazdı.

Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden felaketler hep din kisvesi altında küfür ve melanetten ileri gelmiştir.

Büyük önder Atatürk’ün devletçilik ve laiklik kavramlar gerçeğinden bizlere verdiği mesajın neresindeyiz?

10 Kasımlar yas tutma günü değil,  Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadarını hayata geçirebildiğimizin vicdan muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.

10 Kasımlar O en büyük Türk Milliyetçisinin bize emanet ettiği bu cennet vatanı ne derece muasır medeniyetler seviyesine çıkarabildiğimizin muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.

Yüce Allah’ın bir takdiri olarak bizlere bahşettiği o eşsiz değerlere sahip insanın bizlerden ayrıldığı 10 Kasım 1938’de kalkınmışlıkta dünya milletleri sıralamasında 6. sıralarda seyrederdik. Geliniz, o büyük insana layık olmak istiyorsak tekrar 6. Sıralara, 1.sıralara çıkmak için beyinlerimizde, gönüllerimizde müthiş bir rahatsızlık hissedelim.

***

Atam izindeyiz. Seni saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Sen, kurmuş olduğun kutsal Türkiye Cumhuriyetinle, bu muazzez Türk milletinin gönlünde ebediyete kadar yaşayacaksın. Ruhun şad durağın cennet olsun.

 

Kas 10

Atatürk, Milli Birliğimizin Sigortasıdır

Dr. Sakin ÖNER

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 79. yılını idrak ediyoruz. Zaman ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu, daha iyi kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden tamamen farklı bir konumda olduğunu görüyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bir asker, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran bir devlet kurucu, ilk cumhurbaşkanı, milletinin okuryazar  yapmak için kara tahta başına geçen bir başöğretmen, yaşadıklarını ve düşündüklerini  eserleştiren  ve tarihe not düşen kalemi kuvvetli  bir yazar, etkili bir hatip, din ile dev Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir devrimci ve  devleti ayakta tutacak hedefleri ve ilkeleri ortaya  koyan bir rehber, kendine özgü felsefesi  olan bir düşünce adamı değildir. O, dünya liderlerinin bir veya ikisinin taşıdığı bu özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O, bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini sağlayacak devrimleri yaparken, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine yöneltmiş bir dünya lideridir.

Atatürk, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek ve mesai harcamıştır. Bilgi olmadan fikir sahibi olunamayacağını ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden, savaşırken ve hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitapların ve bunlara bağlı olarak yaptığı işlerin dökümünü şöyle yapıyor:

  • 879 tarih kitabı okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,
  • 535 edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,
  • 197 siyasal bilimler kitabı okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,
  • 195 güzel sanatlar kitabı okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,
  • 139 ekonomi kitabı okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,
  • 169 hukuk kitabı okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,
  • 104 pozitif bilimler kitabı okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,
  • 75 sosyoloji kitabı okuyarak ‘Halkevlerini’ kurmuş,
  • 101 eğitim öğretim kitabı okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Atatürk, hayatı boyunca Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında bütünleşebileceğimiz tek lider O’dur. Artık Atatürk, dil gibi, vatan gibi, bayrak gibi, İstiklâl Marşı gibi bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren milli odak noktalarımızdan biridir.

Aramızdan ayrılışının 79. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin süzgecinden  geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 21. yüzyılda bizi güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun ve 4. Sanayi Devrimi’nin  etkin bir üyesi  olmaya götürecek yol, Atatürk’ün aklı ve bilimi rehber kabul eden  ışıklı yoludur. Bunun için yapılacak iş, yeni nesilleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduran, ulusal ve evrensel değerleri özümsemiş , “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nitelikli ve bilinçli bireyler olarak yetiştirmektir.

Aziz Atatürk’ü 79. ölüm yıldönümünde  bir defa daha rahmet, minnet ve şükranla anarken, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde ifadesini bulan çağdaş milliyetçilik anlayışına  milletçe sahip çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.

 

Eki 28

“Nerede Bu Devlet?” Anlayışı Ne Kadar Doğru?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Yüzyıllardan beri itaat ve himaye kültürünün etkisi altındayız. Buyruklara uyuyoruz, büyüklerimiz bizi koruyor, esirgiyor ve bize yardım ediyor. Bu itaat ve himaye geleneği Türkler aracılığıyla Osmanlı’ya ve oradan da modern Türk aile kültürüne intikal etmiştir.
Devlet, vatandaşlarının huzuru ve refahı için çalışır. Devlet, vatandaşlarının güvenliğini sağlamak ve her hangi bir vatandaşına yönelen tehdidi önlemek için vardır.
Hemen hemen her toplumda Devlet kutsal olarak kabul edilmiş ve yolunda can verilecek kadar sevilmiştir.
Dünya durdukça devletler varlıklarını sürdüreceklerdir. Devlete karşı olduğumuz sanılmasın. Çünkü insanlar hiç bir zaman kendi başlarına bırakılamazlar. Eğer bırakılırsalar, toplumda tabiat kanunları geçerli olur ki böyle toplumlarda huzurdan eser kalmaz. Yüce milletimiz devlete olan saygısını ve sevgisini “Allah devlete millete zeval vermesin” duasıyla dile getirmiştir.
Ancak onu kutsallaştırmaya ve ona tapınmaya da gerek yoktur. Devleti körü körüne kutsallaştırmanın bir anlamı yoktur. Bu yüzden devlet hatalarını göremiyor. Bu tutum yüzünden Türk insanı zeki olmasına rağmen kendi başına esnek karar verebilme gücünü veya yeteneğini hayata geçirmekte zorlanıyor. Bu durumda modern bilimlerde de yeterli derecede varlık gösteremiyor. Ona itaat etmek daha kolay geliyor.
İtaat ve himaye, taraflardan birine güven ve yaşama kolaylığı sağlarken, diğerine iktidar ve güç sahibi yapmaktadır. İktidar, verir, doyurur, lütfeder. Halk ve kişiler ise alır, kabul eder ve şükran duyar.
Geleneksel Türk kültüründe iktidarlar ve hükümetler, halk için yapılması gerekeni yapmak üzere vardır. Halk kendi için yapılması gerekeni yapmaz. Eğer birileri sizin için bir şeyler yapıyorsa, ayrıca sizin bir şeyler yapmaya ve çalışmanıza gerek kalmaz. Şüphesiz böyle bir kültürden üretken ve girişimci insanlar çıkmasını bekleyemeyiz.
“Hükümet ne güne duruyor?” şeklindeki bu himayeci değer günümüze döne dolaşa vatandaşların tüm kriz anlarında “ Devlet nerede?” sitemlerine dönüşmüştür. Bu gelenek kökleri İslam öncesi döneme giden uzun bir sürece sahiptir (İsmail Doğan, Türk Aile Sosyolojisi, s. 20).
Peki sorunlar baş gösterdiğinde vatandaş olarak bizim yapacaklarımız yok mu?
Unutmamamız gerekir: Doğanın herhangi bir yerinde bir şey yararsızlaştığında orada körelme görülür. Bu bedenimiz için de geçerlidir. Doğada yararsızlaşan bir şey hemen ölür. Doğada ve kendi içimizde yararsız olan bir şeye yer yoktur. Ancak ve ancak gelişime, ilerleyişe katkıda bulunan şeylerle mümkündür sağlıklı oluş. Hayatta kalabilmenin tek yolu ilerlemektir.
Yararlı olduklarını hisseden insanlar çabuk çökmezler, hastalanmazlar. Kendilerinden hoşnut oldukları için ortaklaşa çalışmayı daha da başarılı kılmaya hazırdırlar (Deepak Chopra, Sağlığı Yaratma, s. 145-146). Bu sebeple sürekli olarak kendimizi geliştirmek zorundayız.
Kendimizi yararlı konuma nasıl getirebiliriz?
Gelişim her insan açısından önemlidir. Çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluk dönemine, olgunluktan yaşlılığa kadar hayatın birçok evresinde kendimizi geliştirmeliyiz. Bunun için şu adımları atabiliriz.
• Kitap okumayı alışkanlık haline getirmeliyiz.
• Gelişiminiz açısından bize destek olacak alışkanlıklara sahip olmalıyız.
• Yeteneklerimizi geliştirmeliyiz. Diğerlerinden farklı yönlerimizi göstermeliyiz.
• Başkalarına danışıp fikir almalı ve fikirlerimizi her ortamda paylaşmalıyız.
• Kişisel gelişimi önemsemeli ve kendimizi sürekli geliştirmeliyiz.

 

Eki 22

Romanya’da Kurultay ve Uluslararası Aba Şampiyonası

13-15 Ekim 2017 günleri Romanya’nın Köstence ve Tulça şehirlerinde Birinci Romanya Kültür ve Spor  Kurultayı gerçekleştirildi. Kurultay; Romanya Demokratik Türk Tatar Federasyonu ve Romanya Uluslararası Aba Güreşi Federasyonu Başkanlığınca düzenlendi. Kültür Spor ve Sosyal etkinlikler çerçevesinde yapılan kurultaya, ev ahibi Romanya, Türkiye, Bulgaristan ve Moldava katıldı.

Programın birinci gününde, Köstence ve Tulça’nın tarihi yerleri ziyaret edildi. Tulça ili sınırlarında Babadağ kasabasında Gazi Ali Paşa Camii, Sarı Saltuk Baba ve Koyun Baba türbeleri görüldü. Türbelerde dualar edildi. Mecidiye, Omurça ve Hasança gibi Türk yurtlarına gidildi. Sokollu Mehmet Paşanın, eşi  Esmehan Sultan (II. Beyazıt’ın kızı) adına yaptırdığı cami ile Köstence’deki Kral cami incelendi. Şehir gezileri yapıldı. Akşam yemeklerinden sonra geleceğe yönelik sportif ve kültürel plan ve projeler geliştirildi. Bunlardan en önemlisi 2018 yılı içinde Romanya’da yapılacak olan Balkan Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonasıdır.

Romanya Köstence Belediye Meclis üyeleri, Judo ve Güreş Kulüpleri, Tatar güreşi kulüpleri ve en önemlisi Rusya’nın geliştirmiş olduğu “Hand to Hand Fight Federation” Silahlı Kuvvetler ve Emniyet Kuvvetleri İçin Dövüş Sanatları Federasyonu tam destek vermektedir. Hatta bu federasyonun başkanı Boğdan Neagu ve Asbaşkanı Mihai Gosav Baş güreşler için mindere çıktılar. Gösterdikleri bu yüksek performans ve Uluslararası Aba Güreşine verdikleri destek için, Başkan  Prof. Dr. İbrahim Öztek tarafından kendilerine birer madalya ve bayrak taktim edildi.

İkinci gün sabah deniz kenarında kumsalda atlı gösteriler ve at yarışları yapıldı. Burada tüm sporcular bir araya gelerek tanışıldı ve birlikte anı fotoğrafları çekildi. Öğleden sonra ise spor salonunda Kurultay’ın bir parçası olarak geleneksel okçuluk, ok atışları, geleneksel giysileri ile eski bahadırlar /savaşçılar gösteriler yaptılar. Bu etkinlikler televizyon ekiplerince kayda alındı ve yetkililerle röportajlar yapıldı.

Daha sonra Uluslararası Aba Güreşi yarışmalarına geçildi. Ekipler son derece güçlü ve teknik sporculardan oluşuyordu. Sporcuların yaklaşık tümü 3 Eylül günü Hatay’da yapılan 8. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonasına katılan sporculardı. Uluslararası hakemlerimizin yönettiği yarışmalarda hiç bir hoşnutsuzluk  veya haksızlık yaşanmadı. Yarışmalar; ciddi, disiplinli fakat kardeşlik havası içinde geçti. Türk takımı teknik olarak göz doldurdu. Beyazıt Kemal Halil yönetimindeki Bulgar sporcular da teknik olarak Türk takımından aşağı kalmadı.  Nitekim iki birinciliği de Bulgar sporcular kazandı.

 

 

 

Şampiyonada Türk takımı birinci  oldu. Türkiye’nin ardından Bulgaristan ikinci, Romanya üçüncü ve Moldova/Gagauzya dördüncü oldu.

Türk takımının ferdi dereceleri: 60 kg. Bünyamin Özdal     2.

70 kg. Cuma Akkuş            2.

Şükrü Uygan           3.

80 kg. Oğuz Doğruer        1.

90 kg. Selahattin Karaca  3.

+90 kg. Mahmut Çayırcı     1.

Müsabakalar son derece ciddi, kıran kırana, fakat o derece centilmence ve kardeşçe sürdü. Herkes bir birine son derece saygılı ve hakkına riayet ederek, verilen kararları saygı ile karşıladı.

Müsabakalar; Uluslararası Kuraş ve Uluslararası Aba Güreşi hakemimiz Aydın Öztek, Uluslararası Serbes Güreş ve Uluslararası Aba Güreşi Hakemi  Florin Nistor ve Uluslararası Aba Güreşi Hakemimiz Hikmet Sabuncu tarafından yönetildi.

Sporculara madalya ve diplomaları yanı sıra aldıkları derecelere göre para ödülü verildi.

 

Romanya Uluslararası Aba Güreşi Başkanı ve Romanya Demokratik Türk Tatar Birliği başkanı Belgin Naim ile Romanya eski millet vekili ve Onursal başkan Necat Sali ile organizasyon komitesi üyelerinin çalışmaları ve misafirperverliği misafirlierini son derece mutlu etmiştir.

Bundan sonra sırada 19 kasım günü Almanya’da yapılacak olan 2. Avrupa ve 4. Almanya Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası bulunmaktadır. 2018 yılı başlarında da Balkan Şampiyonası, Macaristan, Bulgaristan, Gürcistan ve İran turnuvaları ile Uluslararası Aba Güreşi, dev adımlarla dünyaya yayılan orijinal bir Türk Sporu olarak, spor dünyasında yeni bir güneş olarak parlamaktadır.

Geleneksellikten modernizasyonla Dünya spor arenalarına taşınan Uluslararası Aba Güreşi sporunun basit ve kolay anlaşılır kuralları ve hakem jestleri ile çok kısa bir zaman içinde birçok güreş tipi sporun yerini alacağına kesin gözü ile bakılmaktadır.

Bu sporun gelişmesinde ve yaygınlaşmasında iki bilim, spor ve kültür adamımız; Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile aynı zamanda Türk sporunun duayenlerinden Türkiye Olimpian Derneği başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek’in verdikleri emek büyük önem taşımaktadır.

Eki 22

Sanayi İnkılabı ve Doğurduğu Sonuçlar

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, ilim ve tekniğin ileri gittiği bir devir olmuş ve bu noktaya Sanayi İnkılabı ile birlikte ulaşılmıştır. Avrupa’da , 16. Yüzyıl’ın sonlarıyla 17. Yüzyıl’ın başlarında yeni icatlar ve buluşlar üretime sokularak yeni teknik gelişmeler ve değişmeler ortaya çıkmış ve bu durum kademeli olarak günümüze kadar sürmüştür.

Sanayi İnkılabı’nı doğuran en önemli sebeblerin başında siyasal,sosyal,bilimsel ve dini düşünceler gelmektedir.1789 Yılında,Fransa’da meydana gelen inkılap,Napolyon vasıtasıyla bütün Avrupa’ya yayılmış ve Sanayi   İnkılabı’nın gelişmesine vesile olmuştur.

Sanayi İnkılabı üç aşamada gerçekleşmiştir.Kas gücünün yerine makinaların hakim olması “BİRİNCİ SANAYİ İNKILABI” nı veya başka bir ifade ile “MAKİNALAŞMA ÇAĞI” nı ortaya çıkarmış ve 18. Yüzyıl’da başlayarak 19. Yüzyıl’ın ortalarına kadar sürmüştür. Bu dönemde; demir ve kömür üretimde kullanılarak büyük fabrikaları ortaya çıkarmış ve böylece, Avrupa’da tarımdan fabrikaya doğru bir değişim olmuştur.Sanayi İnkılabı’nın en önemli gelişmelerinden biri buharlı makinaların icat edilerek üretime sokulması,Makinalaşma Çağı’nın başlangıç noktası olmuştur.

Beyin gücünü makinalaştıran teknik değişmelere “İKİNCİ SANAYİ İNKILABI” denmektedir.Sanayi İnkılabı’nın ikinci aşamasında,üretimde kullanılan ham madde ve enerji kaynaklarında değişmeler olmuş,kömür ve demirin yanında çelik,elektirik,petrol ve çeşitli kimyasal maddeler de üretim araçları içine dahil edilmiştir.19.Yüzyıl’ın sonlarıyla 20.Yüzyıl’ın başlarında,makina yapan makinalar ve kendi kendini kontrol eden makinalar icat edilmiş ve insanı monotonlaştırmaktan ve sıkıcı hareketlerden kurtararak ona boş zaman ve imkan tanımış ve büyük hizmette bulunmuştur.Buradan hareketle; otomasyonun İkinci Sanayi İnkılabıyla birlikte ortaya çıktığını söyleyebiliriz

Gelecek için tasarlanan veya düşünülen Enformasyon Çağı’na da Toffler’in deyimiyle “ÜÇÜNCÜ DALGA MEDENİYETİ” veya başka bir ifadeyle “ÜÇÜNCÜ SANAYİ İNKILABI” denmektedir.Bu dönemde; bilgisayarlar,ileri teknolojik gelişmeler,filmler,slaytlar,bantlar ve benzerleri gelişmiş ve yeni bir çığır açılmıştır.

Sanayi İnkılabı’nın ortaya çıkardığı sonuçlara gelirsek;Avrupa’da burjuva sınıfının yapısı değişmiş ve işci sınıfının doğmasına yol açmış.Şehirleşme dolayısıyla nüfus artışı ortaya çıkmış ve büyük şehirlerde nüfus yığılmalarına sebep olmuş.Dünya’nın ilk gecekonduları bu dönemle birlikte ortaya çıkmış. İşsizlik bir taraftan artarken diğer yandan teknoloji alanında yeni buluş ve icatlar ortaya çıkmış.Avrupa sermaye birikimini artırmış.Sosyalizm ve Liberalizm gibi düşünce akımları ortaya çıkmış.Bazı yeni icat ve buluşara gelince;John Kay,dokuma işlemini makinalaştırmış.James Watt,buharlı makinayı icat etmiş.İngiltere’de buharlı tren yolları açılmış.İlk modern maden ocağı üretime sokulmuş.

Sanayi İnkılabıyla birlikte,toplumların sosyal bünyelerinde gözle görülür önemli değişmeler olmuş.Bütün bunların yanında,son derece önemli sosyal problemleri de beraberinde getirmiştir.ilgisizlik ve ihmallerin sonucunda tırafik,çevre,kirlenme,gürültü vb. hadiseler ortaya çıkmıştır.

Eki 22

Milli Devletlerden Eyalet Devletlere

Ruhittin SÖNMEZ

Barzani’nin Kürt bölgesinde bağımsız bir “Kürdistan” için yaptırdığı referandum mevcut dengeleri değiştirdi.

Barzani’ye İsrail’in açık, ABD’nin örtülü desteğine karşılık, Türkiye, İran ve Rusya yakınlaşarak yeni fakat muhtemelen geçici bir denge oluşturdu. Merkezi hükümet Kerkük’ü peşmergeden geri aldı.

Ancak Irak’ın bölünmesi ihtimali hala çok güçlü.

Çünkü bölge için ABD ve İsrail’in tasarladığı ve uygulamaya çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi, Büyük İsrail Projesi ve Büyük Kürdistan gibi birbirini tamamlayan üç uzun vadeli projenin ilk basamağında Irak ve Suriye’nin bölünmesi var. Muhtemelen her iki devlet de üçer parçaya bölünecek.

Arkasından Türkiye ve İran’ın da bölünmesinin planlandığı muhakkak.

Peki, bölme planları ve bölünme riski sadece Ortadoğu için mi geçerli?

Avrupa Birliği Anayasasının kabul edilmemesiyle başlayan süreçte artık AB’nin bütünleşmesi değil, ayrışması konuşulur oldu.

AB ülkeleri de Ortadoğu benzeri bir ayrışmanın başlangıcında. Ama burada ayrışmanın savaşla değil, psikolojik operasyonlarla yönlendirilen kitlelerin “birlikte yaşamama iradesini” ortaya koyduğu “referandumlarla”, oldukça “medeni” usullerle yapılacak.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması İngilizlerin sağlıklı bir kararı mı, yoksa ABD’nin uzun vadeli bir psikolojik savaş ile etkilediği toplumun aldatılması sonucu mu?

AB ülkelerinde başlayan ayrılıkçı hareketlerin devam edeceğine dair işaretlerin ciddiye alınması gerekiyor.

Geleceği aydınlatan ilk işaret fişeği İspanya’da atıldı. Katalonya’da ayrılık hareketi kuvvetlendi ve yapılan bağımsızlık referandumunda ayrılık kararı çıktı. Katalonya’da ve Barzani Bölgesinde aynı zamanda bağımsızlık referandumu yapılması herhalde tesadüf olamaz.

İspanya’da Bask bölgesi de yakında bağımsızlık isteyebilir.

Sırada halkının kendini Alman olarak görmediği bilinen Bavyera Eyaleti’nin Almanya’dan ayrılması olabilir.

Fransa’da Korsika adasının ayrılması, Belçika’nın Flamanya ve Valonya diye ikiye bölünmesi hiç sürpriz olmayacak.

İtalya’da (Venedik’in başkent olduğu Veneto bölgesinde) Venetolular, Mart 2014’teki gayri resmi referandumda yüzde 89 oranında bağımsızlık fikrine “evet” demişti.

İskoçya’nın İngiltere’den ayrılması, yapılan referandumda yüzde 55 “hayır” oyu çıkması ile şimdilik gündemden kalkmış gibi görünse de, İskoçya’nın yakın gelecekte bu rüzgârdan etkilenmemesi imkânsız.

AB ülkelerindeki bu ayrışma temayülünü besleyen, alttan alta destekleyen ABD’nin bu tavrında ABD Dolarını dünya ticaretinin tek parası olarak kabul ettirmeye çalışmasının payı büyük. Böyle olunca ABD gerekli gördüğünde karşılıksız olarak istediği kadar dolar basabiliyor. Sadece kâğıt basarak ekonomisini canlandırabiliyor, başka ülkelerin ekonomisini manipüle edebiliyor.

Bu sebeple ABD için Dolara karşı rakip olan Euro’nun etkisizleştirilmesi çok önemli.

Fakat daha da geniş bir pencereden bakarsak başka gerçekleri de fark edebiliriz.

***************************************

İKİBİN DEVLETLİ BİR DÜNYA

Ortadoğu ve AB’de güçlenen ayrılıkçı hareketlerin birçok devletin parçalanması ile sonuçlanacağını öngörmek kehanet sayılmamalı. Hatta dünyadaki çok sayıda ülkede ayrışma olabilir. Ulus/milli devletler bölünerek eyalet devletleri diyebileceğimiz devletçikler ortaya çıkarılabilir.

Ocak 2015’de yazdığım “İki Bin Devletli Bir Dünyaya” başlıklı yazımda yer alan bilgilerin bugünkü gelişmeleri anlamada faydalı olacağını sanıyorum. (Bu bilgileri Prof. Dr. Anıl Çeçen‘in on sayfalık “Süper Zenginler Bölücülük Yapıyor” başlıklı makalesinden almıştım.)

  • Yirminci yüzyıla geçerken dünyada sadeceyirmi devlet vardı. Yirmi birinci yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıktı.

Bu nasıl oldu? Birinci ve ikinci dünya savaşları sonucunda imparatorluklar ortadan kalktı, sömürgeler tasfiye edildi ve daha sonra da sosyalist sistem ortadan kaldırıldı.  Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen bu üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal  yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.

  • Bu gibi konularla ilgilenen bazı uzmanlar, küresel emperyalizminhedeflerine göre, iki yüz devletin yeterli olmadığını, geçen yüzyılda olduğu gibi devlet sayısının en az on misli daha artırılması yani 2000 devletli bir dünya olması gerektiğini ileri sürmekte.
  • Devlet sayısının artmasımevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiyle mümkün olabilecektir.
  • Batı kapitalist sistemi tarafından, alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaranmikro milliyetçilikler kışkırtılacak; var olan ulus devletler parçalanarak, dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulacaktır.
  • Bu geçişi sağlamak için ulus devletlerin ekonomik açıdan dışa açılmaları teşvik edilmekte, etnik gruplar ve cemaatlerbüyük para imkânları ile desteklenmektedir.
  • Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alan küçük eyalet devletleri, kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel oluşumların çatısı altında, kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.

İki yüz ulus devletin bölünmesi ile ortaya çıkacak iki bin eyalet devleti, beş kıta üzerinde oluşturulacak on büyük federasyonun çatısı altında birleştirilecek ve en sonunda on büyük federasyonun, bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleşmesiyle de, yüzyıllardır zenginlerin hayal ettiği bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.

İşte bu noktada hepimizin küresel sermayenin ulus/milli devletleri yıkarak eyalet devletlerine parçalama hedefini iyi bilmemiz gerekiyor.

Bu hedef küresel sermayenin başat olduğu ABD’de, dünyanın belli bölgelerinde uyguladığı bir devlet politikası olarak karşımıza çıkmaktadır. “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi.

Böylece, “küresel sermaye Amerikan devletini ve ordusunu kullanarak yeni bir sömürge imparatorluğu peşinde koşmaktadır.”

Birilerinin böyle hesabı var. Ama bizim de bir hesabımız olmalı.

Bir de Allah’ın hesabı olduğuna imanımız olmalı.

  1. yüzyılda kurulan yaklaşık 200 devletin dörtte biri Osmanlı Devletinden ayrılanlardan oluşturuldu. Ama Büyük Atatürk önderliğinde verdiğimiz Milli Mücadele ile emperyal hesapların bir kısmını bozduk.

Öğrenilmiş çaresizliği kırmamız lazım.

Bugün de aleyhimize yapılan dış hesapları bozabiliriz. Yine başarabiliriz.

Eki 13

İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Oranı Belirleme:

 Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun “Temel ilkeler” başlıklı 3. maddesi “(2) Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.” hükmüne amirdir. Yine aynı kanunun “Bilirkişilik sicilinden ve listesinden çıkarılma başlıklı” 13. maddesine göre “ç) 3 üncü maddede belirtilen temel ilkelere aykırı olarak bilirkişilik faaliyetinde bulunulması” Bilirkişilik Listesinden çıkarılma sonucunu doğurmaktadır.

 

Özellikle İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin davalarda İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Oranı Belirleme kaçınılmaz bir işlem olup, hatta, bazen mahkemeler tarafından bilirkişilerden bizzat istenmektedir. Görevlendirme esnasında da “Kusur yönünden incelenmek üzere Kusur Bilirkişisine tevdiine” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Oysa İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Tespit Etme konusu hukuki bir mesele olduğundan yukarıda zikredilen kanun hükmü gereğince böyle bir mahkeme kararını yerine getirme bilirkişilik listesinden çıkarılmaya yol açacaktır. Bilirkişilik eğitiminde verilen bilgiler ve yapılan mütalaalar esnasında “sadece Mahkeme (hakim) kusur belirleyebilir ve illiyet bağı kurabilir” şeklinde uyarılarda bulunulmaktadır.  Fakat her bilim dalının kendi konuları içerisinde “Kusur Tespit Etme” ve “İlliyet Bağı Kurma” fiilinde bulunması kaçınılmazdır. Örneğin;

 

  • Bir ekonomist “Arz ve Talep Kanunu”’ndan söz ettiğinde aslında arz ve talep arasında illiyet bağı kurmaktadır. Yine, bir hekim “sigara kullanımı kalp krizi riskini %20 oranında arttırır” dediğinde sigara kullanımı ve kalp krizi arasında illiyet bağı kurmuş olmaktadır.

 

  • Benzer şekilde; “Malpractice var” denildiğinde kusur tespiti yapılmış olunmakta veya “Kusurlu İmalat” mühendislik uygulamalarında sıklıkla söz konusu edilebilmektedir. “Malpractice Var”diyebilmek içinse o konuda bilimsel ve teknik uzman bilgisine sahip olmak gerekmektedir. Mesela; By-Pass ameliyatı yapan bir doktorun ameliyatı kusurlu yaptığını söyleyebilmek için bu ameliyatın nasıl yapıldığı en iyi şekilde bilinmelidir.

 

Bu durumda, teknik ve bilimsel açıdan illiyet bağı kurma ve kusur belirleme kaçınılmaz bir faaliyettir ve bilimsel ya da teknik bilgi gerektirmektedir. Dolayısıyla, bilirkişilerin kendi alanlarında kusur belirlemeleri ve illiyet bağı kurmaları söz konusu kanunun ilgili hükmü ile çelişmektedir.

 

Klasik Mantığın temel kurallarından birine göre; (a=b) ve (b=c) ise (a=c) önermesinde bulunulabilir. Bu kuralı konumuza uyarlarsak;

 

  1. (İlliyet Bağı Kurma hukuki bir mesele olduğundan) sadece hakimler illiyet bağı kurabilir (a=b),
  1. İlliyet Bağı tüm bilim dallarında kaçınılmaz bir davranıştır (b=c),
  2. Öyleyse sadece hakimler bilimsel faaliyette bulunabilir (a=c).

 

Açıkça görüldüğü üzere; mantık kurallarına göre mantıksız ve geçersiz bir sonuca ulaşılmaktadır. “Sadece hakimler illiyet bağı kurabilir” önermesinde bulunulduğunda ortaya “herşeyi bilen, hiçbir bilginin bilgisi dışında kalmadığı, kusurdan ve bilgisizlikten münezzeh bir hakim” tablosu çıkmakta ve bu sonuç hayatın gerçekleri ile çelişmektedir.

 

Benzer şekilde, diğer bir önermeye göre;

 

  1. (Kusur Belirleme hukuki bir mesele olduğundan) sadece hakimler kusur belirleyebilir (a=b),
  1. Kusur Belirleme (Malpractice’te olduğu gibi) her bilim dalında var olan/teknik bilgi gerektiren bir konudur (b=c),
  2. Öyleyse hakimler her bilim dalını/teknik bilgiyi bilirler (a=c).

 

Burada da görüldüğü gibi; “sadece hakimler kusur belirleyebilir” önermesinde bulunulduğunda yine ortaya“herşeyi bilen, hiçbir bilginin bilgisi dışında kalmadığı, kusurdan ve bilgisizlikten münezzeh bir hakim” tablosu çıkmakta ve bu sonuç yine hayatın gerçekleri ile çelişmektedir.

 

Öyleyse, böyle mantık dışı bir sonuca ulaşmamak için İlliyet Bağı ve Kusur kavramlarını tanımlama ve benzer kavramlarla aralarındaki farkı belirleme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

 

Bazı kaynaklarda “İlliyet Bağı” terimi “Neden Sonuç İlişkisi” şeklinde tanımlanmakta/ açıklanmaktadır. Ancak; hukuki metinlerde daha sık kullanılan “İlliyet Bağı” terimi ile felsefi/ilmi metinlerde daha fazla geçen “Neden Sonuç İlişkisi” terimini birbirinden ayırmak gerekmektedir. Başka bir ifadeyle; Neden Sonuç İlişkisi kavramı teknik ve bilimsel bir anlam taşımalı, İlliyet Bağı kavramı ise hukuki anlamda kullanılmalıdır. Benzer şekilde; “Hata” kelimesi ilmi ve teknik manada ele alınmalı, “Kusur” kelimesi ise hukuki mana içermelidir. Yani Kusur denildiğinde “Hukuki Sonuç Doğuran Bir Hata”, İlliyet Bağı denildiğinde de “Hukuki Sonuç Doğuran Neden Sonuç İlişkisi” anlaşılmalıdır.

 

Böyle kabul edildiği takdirde, başlangıçta belirttiğimiz çelişki ortadan kalkacak ve bilirkişilerin bilimsel ve teknik açıdan neden sonuç ilişkisi kurma hakkı ile yine bilimsel ve teknik hata belirleme yetkisi elinden alınmamış olacaktır. Aksi takdirde tüm adli vakalarda kusur ve kusur oranı belirleme yetkisi sadece hakimlerde kalacak ve pratik/teknik açıdan imkansız bir sonuç doğacaktır.

 

Yukarıda zikredilen kanun maddelerine göre yaşanabilecek bir başka sorun da ilgili kanun maddelerine atıfta bulunabilme yasağının getirilmiş olmasıdır. Zira kanun maddelerine atıfta bulunma aynı zamanda “Hukuki Nitelendirme ve Değerlendirmede Bulunma” faaliyetini içermektedir. Oysa kanun maddelerine atıfta bulunmadan hatalı uygulamaları analiz etmek/değerlendirmek mümkün değildir. Örneğin;

 

  • Sigortalı bir hasta Sosyal Güvenlik Kurumu’na dilekçe vererek kendisinden yasal ücretin üzerinde ilave ücret alındığını belirtmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu da konuyu inceleyip hastanın beyanına dayanarak sözleşme kapsamında cezai müeyyide uygulamıştır. Hastane uygulanan cezanın iptali için dava açmış ve dosya mütalaa vermek üzere bilirkişiye tevdii edilmiştir. İhtilaf konusu, “özel hastanenin yasal sınırın üzerinde ilave ücret alıp almadığıdır”. Bu ihtilaf konusunun açıklığa kavuşturulabilmesinin tek yolu ise, hastanenin aldığı ilave ücret karşılığında kestiği faturanın mahkemeye sunulmasıdır. Zira faturada yazan meblağ ile SGK tarafından resmi fiyatlara göre hastaneye ödenen meblağ arasında oranlama yapılması ve davaya konu ilave ücretin yasal sınırın (%200’ün) üzerinde olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Bunun başka bir yolu yoktur ve faturanın sunulmaması halinde konu muallakta kalacaktır. Bilirkişi yazdığı raporda Vergi Usul Kanunu’nun ilgili maddelerine atıfta bulunarak hastadan alınan ilave ücret karşılığında fatura kesilmesi gerektiğini belirtmeli ve bu faturanın mahkemeye sunulması gerektiğini, aksi takdirde mütalaa verilmesinin mümkün olmadığını vurgulamalıdır. Ancak, böyle yazdığı takdirde, 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun yukarıda zikredilen 3. maddesi ile 13. maddesine aykırı hareket etmiş olacak ve davacı tarafından şikayet edilerek Bilirkişilik Listesinden çıkartılacaktır. Sonuç olarak; bu koşullar altında bilirkişilik hizmeti verilmesi çok zor hatta imkansız görünmektedir.

 

 

 

Kas 06

Balkanlara Yaptığım Gezi ile İlgili İzlenimlerim

Edip TEKKOL

2017-Ekim ayının ortalarında eşimle birlikte “Evlâd-ı Fâtihan Beldesi” denilen Balkanlar bölgesine 8 günlük bir tur gezisinde bulundum.

Türk Milleti sevdalılarının yurtiçi-yurtdışı bazı yerleri görmeleri gerektiğinin yanı sıra, Balkanlar-Rumeli- bölgesini de mutlaka görmeleri gerektiğine inanıyorum.

Gezimiz, l.Murat Hüdavendigâr’ın şehit edildiği ve iç organlarının defnedildiği Kosova’nın başkenti Priştina’dan başladı. Sonra, Makedonya’ya geçerek önce milli şairlerimizden Yahya Kemâl Beyatlı’nın doğduğu yer olan Vardar nehri kıyısındaki Üsküp’ü, ardından Resneli Niyazi’nin (İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden Yüzbaşı Ahmet Niyazi bey’in) sarayını, ardından da “Elveda Rumeli” dizisinin çekildiği Manastır’daki Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün lise öğrenimini gördüğü Manastır Askerî İdadisi ile Müzesi’ni ziyaret ettik.

Sonra, 15.yy’da Osmanlı’ya ihanet eden İskender Bey’in heykelinin dikildiği Arnavutluk’un başkenti Tiran’a geçtik. 18.yy’da yapılan Ethem Bey Camisini gördük.

Ardından, Karadağ’ın Adriyatik kıyısındaki Budva şehrine geldik. Eski şehir’deki Kale’yi gezdik.

Buradan, 1992 yılında Haçlılar’ın desteğinde Hırvatların-Sırpların yaptıkları saldırılarda ~ 150 bin Müslüman Boşnak’ın şehit edildiği Bosna-Hersek’e geçtik. Bu saldırılarda, Hırvat topçusu tarafından yıkılan, sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin katkıları ve UNESCO’nun desteği ile 1997 ~ 2003 yılları arasında yeniden inşa edilen 1557 yapımı Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden Mostar Köprüsü’nü ziyaret ettik. Sonra, içinde Sarı Saltuk türbesinin bulunduğu 1520 yılında inşa edilmiş olan Blagaj Derviş Tekkesi (Alperenler Tekkesi)’ni gördük. Buradan başkent Saraybosna’ya geçtik.

Son durağımız; Mehteran’ın “Asırlar boyunca çınladı serhat/Doğudan batıya Yemen Belgrat/Duyarak bakışan gözler görüyor/Fatih Topkapı’dan şehre giriyor” sözleri ile dillendirdiği Tuna nehri kıyısındaki Sırbistan’ın başkenti Belgrat oldu. İçiçe 3 çepeçevre surdan müteşekkil kalenin bulunduğu Belgrat Kalesini gezdikten sonra İstanbul’a döndük.

25 yıl öncesine kadar Sovyetler’e -Doğu Blok’una- bağlı olan, bugün AB’ye aday olan bu Balkan ülkelerinin hepsinde insanlar aylık 300 ~ 400 euro’ya çalışmaktadırlar. Yiyecek, içecek, giyecek, yakacak Türkiye’den çok pahalıdır. Şehir merkezinin dışındaki yerler ile kasabalarında, hem mimari yönünden hem de sosyal hayat yönünden bir gelişme, bir canlılık görülmemektedir. İnsan temizliği yönünden olsun, çevre temizliği yönünden olsun, moral ve manevi değerler yönünden olsun biz Türklerle mukayese dahi edilemezler. Ancak, dinlerine, dillerine, musikîlerine, tarihi şahsiyetlerine, milli paralarının kullanılmasına çok önem vermektedirler. Her caminin yanına Kilise yapmışlar, dağların tepelerine bile ışıklı Haç dikmişler. Şehir meydanlarını – caddelerini gerçek veya efsanevî tarihi, dinî, edebi veya siyasi şahsiyetlerinin resim ve heykelleri ile donatmışlar. Kısacası milli şuuru ve dinî inancı ayakta tutmak için hem devlet olarak hem de millet olarak büyük bir gayret göstermişler ve göstermektedirler.

Bu Balkan ülkelerinde; biz Türklere hiç te hoşgörü ile bakılmamaktadır. Bizlere ait yüzlerce cami, tekke, han, hamam, çeşme, kale, bedesten, kervansaray, aşevi, medrese vs. gibi dinî, milli, tarihi, sosyal, kültürel eserlerimiz zaman içinde yakılıp yıkılıp yok edilmiş bulunmaktadır. Türklerin yoğun olduğu yerlerde bile çok az insanla Türkçe konuşabildim; Türkçe yön ve işaret ibareleri görmedim, Türkçe tabelalı iş yerlerine rastlamadım. Kuzey Irak’ta ve KKTC’de olduğu gibi, Türkiye’de de, bilhassa Doğu ve Güneydoğu’da bazı yerlerde olduğu gibi burada da canlı-cansız Türklük büyük bir tahribata uğramış…

Biz Türk Milliyetçileri olarak, geçmişte olduğu gibi görev ve sorumluluğumuzu idrâk ederek yapmamız gereken çok şey var. Ancak öncelikle; Bilge Kağan’ın “Ey Türk, Titre ve Kendine Dön” sözüyle Ötüken Kitâbelerindeki (Orhun Abidelerindeki) Hitabesi ile Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüyle Gençliğe Hitabesi’ni tekrar okumamızı ifade etmek isterim.

2017-10-09 Makedonya-Üsküp’te 16.yy’dan kalma Taş Köprü

2017-10-09 Makedonya-Üsküp’te Yahya Kemâl Beyatlı Koleji

2017-10-10 Makedonya-Kalkandelen’de 15.yy’dan kalma Alaca Camisi

2017-10-10 Makedonya-Kalkandelen’de 16.yy’dan kalma Harabati Baba Bektaşi Tekkesi

2017-10-11 Makedonya-Manastır’da Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün mezun olduğu Manastır Askerî İdadisi (Lisesi) ve Müzesi

2017-10-11 Makedonya-Resne’de İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden Resneli Niyazi’nin sarayı

2017-10-12 Arnavutluk-Tiran’da 18.yy’dan kalma Ethem Bey Camisi ve Saat Kulesi

2017-10-13 Karadağ-Budva’da eski şehirdeki Kale

2017-10-14 Bosna Hersek-Poçitel’de 16.yy’dan kalma Kale, Cami ve Hamam

2017-10-14 Bosna Hersek-Saraybosna’da 16.yy’da kurulmuş Baş Çarşı

2017-10-14 Bosna Hersek’te 1557’de inşa edilen, 1993’te Hırvat topçu ateşiyle yıkılan, 1997~ 2003 arasından yeniden yapılan Mostar Köprüsü

2017-10-14 Bosna Hersek’te Sarı Saltuk Türbesi’nin bulunduğu 15.yy’dan kalma Blagaj-Alperenler Derviş Tekkesi

2017-10-16 1521 ‘de fethedilen Sırbistan’daki Belgrat Kalesi

2017-10-16 Sırbistan- Belgrat’ın Kıyısından geçen Tuna Nehri

2017-10-16 Sırbistan-Belgrat Kalesi içindeki 18.yy’dan kalma Damat Ali Paşa Türbesi

Eki 13

Bulgaristan’da “Koşukavak Panayırı”Ndayız!!!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yolumuzu bilerek ve kasden kaybedilmiş Türk yurtlarına çeviriyoruz, Allah’ta nasip ediyor, bizde gidiyoruz…

 

Bu seferde Türklerin ezici bir nüfus çoğunluğuna sahip olduğu Bulgaristan’ın Koşukavak’ına gittik, geleneksel panayırına katıldık ve köylerini gezmeye başladık…

 

100 yıl önce terk ettiğimiz bu topraklarda her şey buram buram Türk kokuyor…

Biz geldik ve bu havayı teneffüs ettik diye çok mutluyuz… Sizde her Ekim ayının ilk haftasında düzenlenen bu panayıra katılmaya çalışın.

 

Görerek ilk anlayacağınız şey bizim Trakyamız ile Yunanistan ve Bulgaristan topraklarının aynı kültür coğrafyasından ibaret olduğudur… Ve bu kültür Türk kültürüdür.

 

Hayat paylaşınca güzel oluyor.. Ben de öyle yaptım… Bulgaristan’daki soydaşlarınızdan gönül dolusu selamlar var…

 

Eyl 20

Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Belirli aralıklarla sözde Ermeni Soykırımı iddialarının gündeme getirildiğini görüyoruz. Bazı Batılı ülkeler aslında kendi soykırımlarını örtme çabasıyla hayali bir soykırımı suçlamasında bulunmaktadırlar. Bununla da yetinmeyip bazı sözde dost ve müttefiklerimiz meclislerini mahkeme gibi kullanarak gerçek dışı ve ispatlanamayan sözde Ermeni Soykırımını onaylamışlardır.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türkiye, tarihi ile yüzleşmeli diyenler, başkaları adına ülkelerine savaş açmış siyasi devşirme ve işbirlikçileridir. Osmanlıyı Doğuda Ruslarla bir olup arkadan vuran Ermeni militanlar, terör örgütü mensupları, Ermeni oldukları için değil; asi oldukları için, Osmanlıya savaş açtıkları için öldürülmüşlerdir. Ne Osmanlı’nın, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni vatandaşları ile bir sorunu olmamıştır. Sorun terör örgütleri ile ilgilidir. Ermeni sorunu, Ermenilerin olmaktan çok; Ermenileri dün Osmanlı’ya, bugün de Türkiye’ye karşı kullananların sorunudur.

Bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde Sabancı Üniversitesi’nin de desteği ile,  dış yönlendirmelerle ülkemizi suçlayıcı bir toplantı düzenlenmişti. 2005 Eylülünde yapılmak istenen bu toplantı konuşmacısından dinleyicisine kadar “Ermeni Soykırımı vardır” şartlanması içinde hareket etmiştir. Hatta o kadar ki, o dönem Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’nun konuşma ve tebliğ verme talebi bile reddedilmiştir. Milli ve yerli birçok STK bu tek taraflı fanatik Ermeni tezlerini işleyen toplantıya karşı tepki göstermiş ve mahkeme kararı ile toplantıyı iptal ettirmişlerdi. Maalesef dönemin Cumhurbaşkanı Sayın A. Gül toplantının nasıl bir tezgah olduğundan sanki habersiz gibi toplantıya katılacaklarını bildirmişlerdi.

Toplantı Boğaziçi Üniversitesi’nden Bilgi Üniversitesi’ne alınmak zorunda kalınmıştı. Toplantıyı iptal eden hakim maalesef Elazığ’a sürülmüştü. Ayrıca kararı alan 4 nolu İdare Mahkemesi de kapatılmıştı!

Şimdi yine Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde diğer bazı yabancı üniversitelerin desteği ile Berlin’de Postdam isimli bir üniversitede tek taraflı bir toplantı düzenlenmiştir. Herhalde konu YÖK ve diğer bazı kurumlarımızın ilgi alanına girmektedir. Gerekenin yapılacağını, eski yanlışların tekrarlanmayacağını ümit ederiz.

Kendi ülkesi ve tarihi ile haksız bir şekilde kavgalı sözde ünvanlı bazılarının ve üniversite adını kirletenlerin Ermeni sorununda kullanılması düşündürücüdür ve üzüntü kaynağıdır. Türkiye düşmanları ve işbirlikçiler ne yaparsa yapsınlar; tarihi gerçekleri değiştiremeyecek, yeni bir tarih yazdıramayacaklardır. Bugüne kadar gerçekleri ortaya koyma çabası gösteren her kuruluş ve şahsı saygıyla selamlıyoruz. Bu çirkin ve gerçek dışı soykırımı iddialarını nefretle kınıyoruz.

Bu vesileyle bazı yabancı ülkelerin oyuncağı olan Ermeni militanlarınca şehit edilen Sait Halim, Talat ve Cemal Paşaları, Dışişleri mensuplarımızı ve Devlet görevlilerimizi, Ermenilere kötü muamale yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla işgalci ülkelerin ve işbirlikçilerinin baskı ve fetvalarıyla 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanında idam edilen, Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından Milli kahraman olarak kabul edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i de rahmetle anıyoruz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar