Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 03

İran’da Olanlar

Ruhittin SÖNMEZ

1978’in sonlarında komşumuz İran’da Şah rejimini yıkan kitlesel eylemler başlamıştı. Şah Pehlevi çok güçlü bir liderdi, sokak hareketleriyle devrilemez diye düşünüyorduk. Üniversitedeki İran’dan gelen öğrenci arkadaşlarım “bu defa iş başka, Şah gidecek” demişti. Onlar haklı çıktı.

Gerçekten Şah Pehlevi (16 Ocak 1979’da) ülkesini terk etti, Fransa’da sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni (1 Şubat 1979’da) İran’a döndü.

Ayetullah Humeyni yapılan referandumla İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ve dini lideri olarak seçildi. Ülkede muhalifleri tek tek ortadan kaldırdı. Kadınların başlarını örtmesi zorunlu kılındı. Şeriat yasalarını tekrar uygulamaya koyarak, alkol tüketimini ve içilmesini yasakladı.

İran’da 1979 devriminden bu yana “Şii mezhebinin görüşlerini esas alan” bir İslam Cumhuriyeti rejimi hâkim.

Şimdi “Mollalar rejimi” diye de adlandırılan İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan 39 sene geçti. İran çok ciddi sokak gösterileriyle sarsılıyor. Olaylarda 20 civarında ölen olduğu bildiriliyor.

Eylemler ekonomik sebeplerle başladı. Ama toplumsal muhalefetin fay hatlarında biriken enerjinin açığa çıktığı, derin dip dalgalarının kıyıya vurmaya başladığı izlenimi veriyor. Rejime karşı oluşan toplumsal tepki ülke sathına yayılıyor.

ABD ve İsrail eylemcileri açıkça destekliyor.

Acaba bu defa toplumsal protestolar mevcut rejimi yıkmaya yetecek mi?

Bunu kestirebilmek için İran’ı iyi tanımak gerekiyor. Fakat Türkiye’de aydınlarımızın da en az bildiği ülkelerden biridir komşumuz İran.

******************************

İRAN’I TANIMAK İÇİN

İran’da parlamento var, seçimler yapılıyor, anayasalarında kuvvetler ayrılığı ilkesi kabul edilmiş. Fakat dini lider, Ayetullahlar ve müçtehitler sistemi vesayet altında tutuyor.

Seçimler için başvuru yapan aday adaylarının adaylığına dini bir kurul karar veriyor. Talep edenlerin yaklaşık üçte birine izin veriliyor.

Rejimin görünen yüzünü ilk olarak beş yıl kadar önce bir grup arkadaşımla yaptığımız İran seyahatinde görüp etkilenmiştim.

Havaalanından itibaren ilk gözümüze çarpan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney’in sarıklı, cüppeli ve sakallı fotoğrafları olmuştu. Kurucu dini lider Humeyni ile zamanın dini lideri Hamaney’in resimlerini İran’da resmi ve resmi olmayan birçok mekânda (hatta türbe / Cami içinde bile) görmek mümkündü. Cumhurbaşkanının portresini ise hiç görmemiştik.

***

Beş sene önce yaptığımız İran seyahati sonrasında yazdığım yazılarımdan bazı bölümleri hatırlamanın zamanıdır.

  • 2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında. Başkent Tahran da Türk oranı yüzde 50’nin biraz üzerinde. Yani Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.
  • İran’da 6 adet resmi TV kanalı var. Haberler besmele ve salâvatla başlıyor. Hemen arkasından “Hazreti Ayetullah Hamaney” in mesela kabir ziyaretini anlatan bir haber, takiben de Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la alakalı bir açış haberi devam ediyor.
  • Uydu yayını yasakmış. Hatta cezasının idam olduğu söylendi. Buna rağmen milyonlarca insan uydu yayını izlemekteymiş. İnternette de birçok yasak söz konusu. Mesela Google ve Faceboook yasak. Hatta Türkiye gazetelerinin internet sitelerine de erişemedik. Facebook yasak ve bir yıl hapis cezası söz konusu olmasına rağmen İran’da 22 milyon Facebook kullanıcısı varmış.
  • Türkiye’ye yerleştirilen Patriot’ları vurabilecek füzeler yapılmış, Ay’a bir maymun gönderilerek sağ salim dönüşü sağlanmış, nükleer alanında başarı neticeler alınmış. Buna karşılık ABD’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ambargo sebebiyle ilaç ve gıda sıkıntısı çekilmekte. Bir tavukçu dükkânının önünde 70-80 kişilik bir kuyruk olduğunu gördük. Ambargodan sonra benzin fiyatları dört katına çıkmış, ancak litresi 60 kuruş olan fiyat bize göre hala çok çok ucuz.
  • İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim verildiğini öğrendik. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylendi. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değilmiş. (Nitekim İran bilimsel yayın bakımından Türkiye’yi geçmiş durumdadır.)
  • Şehir duvarlarında bazı sloganların yazıldığı, duvarların çoğunda yazılmış sloganların kazındığı veya boyayla örtüldüğü görülüyor. Bu sloganlar rejim muhalifi gençler tarafından yazılırmış, devlet çok kısa zamanda yazıları yok edermiş. Ciddi cezaları olmasına rağmen devlet bu slogan yazma eylemlerine mani olamamış.
  • Molla rejiminden çok rahatsız olan ve daha fazla özgürlük isteyen gençlerden bir kısmı İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlar. “Sizin anladığınız İslam’ı yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlarmış.

************************************

CUMHURBAŞKANI İLE MOLLALARIN TAVRI FARKLI

İran’ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani nispeten ılımlı bir devlet adamı. Zaten iktidara “itidal” sloganıyla gelmişti. Ambargonun kötü tesirlerinden kurtulmak için Obama yönetimindeki ABD ile anlaşarak İran’ın nükleer çalışmalarını sınırlandırmıştı.

Gösteriler henüz başlamadan Ruhaniartık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanmayacağını ve mahkemeye verilmeyeceğini” duyurmuştu. Dini lider Hamaney ve mollaları bu karara itiraz ettiler.

Son olaylar başlayınca ılımlı Cumhurbaşkanı Ruhani “İran halkının protesto hakkı vardır. Ancak vandallığa, şiddete izin veremeyiz” dedi.

Ruhani’nin kontrolündeki devlet televizyonu ve haber ajansı protesto gösterilerini vermeye devam ederken, Hamaney kontrolündeki İslami İrşad Bakanlığı twitter ve sosyal medyayı yasakladı.

İran halkının demokrasi ve ekonomik talepleriyle başlayan kitlesel hareketlerin nereye gideceği, ılımlı Ruhani ile teokratik vesayet makamı radikal mollalar arasındaki bu tavır farkına göre belli olacak.

Düdüklü tencerede yükselen basıncın tencereyi patlatması için henüz erken olabilir. Ama gerekli tedbirler alınarak, basınç kontrollü bir şekilde boşaltılamazsa patlama kaçınılmaz gözüküyor.

 

Ara 25

Gurur ve Komplo Teorileri!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayatta hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inananlardanım. Bu sebeple etrafıma “ne olup gidiyor” diye hep dikkatli bakarım.

 

Görevini tamamlayıp ülkesine dönen son İngiliz Büyükelçi Richard Moore, gitmeden önce FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın programına sefire hanımla birlikte katılıp bir söyleşi yaptı ve Türkler’de gördüğü en önemli handikapların “fazla gururlu olmaları ile komplo teorilerine düşkünlük” olarak açıkladı.

 

Yani keşke fazla gururlu ve komplo teorilerine düşkün olmasaydınız demeye getirdi! Ya da ben söylenilenleri, böyle okudum.

 

Şöyle bir düşündüm iyi ki, gururluyuz da ve işin perde arkasında ne var diye çok şüpheliyiz de, binlerce yıldır milli varlığımız ile devlet yapımızı koruyoruz dedim.

 

İngiliz Büyükelçi aslında bize “İngiliz Kurnazlığı” ile bu sizi var eden güzel ve önemli hasletlerinizi terk edin de, sizi kolay yutalım demek istiyor ama ne yapalım ki, ben ve bana benzer birileri de bunu gurur yaparak ve bir komplo teorisi üreterek yemiyor…

 

Son günlerde gazeteci Murat Yetkin’in “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” adlı eseri neşredildi. En azından onun yazdıkları ile pek çok komplo teorisinin aslında gerçek olduğunu ve nerelerde hazırlandığını bir kez daha öğrenmek fırsatımız oldu.

 

Aslında Erol Mütercimler’in de, komplo teorilerine ilişkin yazdıklarını belirtmek isterim.

 

Murat Yetkin; ‘Komplo teorisi’ olduğu söylenerek müstehzi bir gülüşle bir kenara itilen bazı gelişmelerin arkasında gerçekten de, bir yada birden fazla komplonun bulunabileceği gerçeğini, o komploları kuran kişilerin, kuruluşların isimleriyle, tarih örgüleri içinde bulabileceksiniz.” diyor.

 

Murat Yetkin, bunları 2017’de yazmış. Dönelim 1970’li yılların gençlik hareketi önderlerinden ve CHP Milletvekilliği de yapmış olan Süleyman Genç’in 1978’de “Bıçağın Sırtındaki Türkiye” kitabında yazdıklarına yani 40 yıl öncesine; “D.Vise ve B. Ross; CIA’yı şöyle tanımlamaktadır. Bugün ABD’de iki hükümet var; biri görünen diğeri görünmeyen. Birinci hükümet, yurttaşların gazetelerden, çocukların yurttaşlık bilgisi kitaplarından öğrendikleri hükümettir. İkincisi ise soğuk savaşta ABD’nin politikasını yürüten, birbiri içine geçmiş, gizli mekanizmadır. Bu ikincisi istihbarat toplar, casusluk yapar ve bütün dünyada gizli hareketler planlar ve bu planları uygular.”

 

Yine farklı bir kaynağa bakacak olursak Mehmet Bilgin kaleme aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” adlı kitabında “… ‘Doksanüç Harbi’ olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı aslında Osmanlı’ya karşı İngiltere ve Rusya’nın önceden tasarlamış olduğunu, Osmanlı’nın savaş sonucu Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da toprak kaybederken, İngilizlerin hiç kurşun atmadan Osmanlı’dan Kıbrıs’ı aldığını gördük. Önceden planlanmış bu işbirliğinin temelinde Kafkasya Petrollerinin işletilmesi ve Avrupa’ya sevk edilmesi olduğuna…” şüphe yok demektedir.

 

Bu kere aynı Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere’nin çağrısı ile 1959 yılında garantör ülke yapılmıştır. Demek İngiliz politikaları dün aldığını bir müddet sonra iade eden ve bizler tarafından bir türlü anlaşılamayan bir hüviyete sahiptir.

 

Yine elimde 52 yıl önce Selahattin Salışık tarafından yazılmış bulunan “Türk Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik’i Eterya” adlı kitap var. Orada da, İngiltere’nin; Yunanistan’ın kuruluşu, Türk topraklarının işgali ve Ege’deki adaların kaybındaki rolü belgelere dayanılarak anlatılmış . Ve Türk-Yunan sorunlarının bugünde Türkiye’nin aleyhine aynen sürdüğünü görmek oldukça düşündürücü…

 

İngiltere, verdiğimiz bir kaç örnekte bile hep baş rolde! Sayın Büyükelçi isterse, Avam Kamarası’nda alenen Türklük aleyhine yapılan konuşmaları da burada sayabiliriz. Yani komplo teorilerine bile gerek yok!

 

Hem daha 2006 yılında John Perkins tarafından yayımlanan ve adeta Türkiye’deki ekonomik gelişmelere ve krizlere de ışık tutan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”na gelemedik…

 

Peki Richard Moore, kendisi de doğru olmadığını bilmesine rağmen niye böyle konuşmuştur? Onunda cevabını Prof. Dr. Ümit Özdağ “Algı Yönetimi” adlı kitabında veriyor; “Algı yönetiminin en kısa tanımı, hedef insan veya toplumu, hedef alanın istediği şekliyle düşünmeye ikna etmek için etkilemektir… Algı yönetiminin amacı; insanların en güçlü organları olan beyinlerine nüfuz ederek onların dış dünyayı ‘istenilen şekilde’ algılamalarını ve böylece yargılarının da istenilen şekilde yönlenmesini sağlamaktır.”

 

Bilmem anlatabildim mi, Sayın Beşiktaşlı (!) Richard Moore?

 

Sizi bilmem ama ben, Türklük gurur ve şuuru içinde yaşamaktan, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olmaktan ayrıca da her şeyin arkasında bir bit yeniği aramaktan pek mutluyum. Size de şiddetle tavsiye ederim!

Ara 14

Tek Dil Olmadan Tek Devlet ve Millet Olmaz

Dr. Sakin ÖNER

Milli dil, milli kimliği kazandıran ve milli birliği sağlayan en önemli unsurdur. Bunun için resmi dil tekdir, tek olmalıdır. Bu gerçeği gören ilk devlet adamı olan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 tarihinde bir ferman yayınlayarak, o tarihten sonra bütün resmi ve özel mekanlarda Türkçeden başka dilin kullanılmasını yasaklamıştır. 13 Mayıs tarihi, 1960 yılından bu yana, dilimize sahip çıkma şuurumuzun güçlenmesine katkıda bulunması dileğiyle Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

 

Milli dil, bir egemenlik ve bağımsızlık göstergesidir. Eğitimin dili, milli birlik ve beraberliği sağlamak ve koruyabilmek için, resmi dilimiz olan Türkçe olmalıdır. Eğitim dili, birden fazla olursa, milli birliğimiz tehlikeye girer. Bu sebeple Anayasanın değiştirilemez maddeleri arasındaki “Türk milletinin resmi dili Türkçedir” maddesi, tartışmaya açılmamalıdır.

Son yıllarda bölücü terör örgütleri ile onların siyasi ve sivil uzantılarının, “Anadilde eğitim” söylemiyle “Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabulü” dayatmaları, bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza yapılan bir saldırıdır. Türk milletine ait olan egemenlik hakkı, kimse ile paylaşılamaz. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi “Türkçe bizim ses bayrağımızdır.”

Son yıllarda kullanılan bir dörtleme var: “Tek devlet / Tek millet / Tek vatan / Tek bayrak”. Fakat Ziya Gökalp “Lisan” şiirinde diyor ki: “Türklüğün vicdanı bir / Dini bir, vatanı bir / Fakat hepsi ayrılır / Olmazsa lisanı bir”. 1990’lı yılların başında çöken Sovyet İmparatorluğu’ndan sonra ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerini yetmiş yıl ayakta tutan “dil ve din” olmuştur. Bu yüzden bu dörtlemeye mutlaka “Tek dil” söylemi de eklenmelidir. Bu yüzden Yahya Kemal Beyatlı:Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Vatanın gövde ve ruhu Türkçedir. Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” demiştir.

Milletimizin geçirdiği tarihi süreçte dilimize girmiş, Türkçeleşmiş kelimelerin ve kavramların atılması dilimizi yoksullaştırır. Esas olan milletimizin bütününün anladığı, “yaşayan Türkçe”nin kullanılmasıdır. Bu yüzden, Türkçe, özellikleri  yaşatılmalıdır. Ortak dilimiz olan Türkçenin öğretimine önem verilmeli, dilimizin yabancılaştırılmasına kesinlikle karşı çıkılmalıdır.

Küreselleşen dünyada çocuklarımızın, bilim ve teknolojideki gelişmeleri takip edebilmeleri, dünya ile iletişim kurabilmeleri ve iş yapabilmeleri için, uluslararası   geçerliliği olan  bir veya birkaç  yabancı   dili öğrenmeleri gerekir. Bu yüzden, yabancı dil öğretimini sonuna kadar destekliyoruz. Fakat, yabancı dille eğitime karşıyız. Çünkü, bu dilimizin bilim yapmak için yetersiz olduğunu kabullenmektir. Ayrıca, dilimizin yeni bilimsel ve teknolojik kavram ve terimleri üretme yeteneğini engellemektir.

Atatürk ““Türk dili zengin bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Türk dili dünyada en güzel dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve yükseltmek için çalışır” diyerek Türkçenin zenginliğini ve yükseltilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Alman dil bilgini ve filozof Max Müller, “Türk dilini incelerken, insan zekâsının dilinde başardığı büyük mucizeyi görürüz.” der. Bu vesileyle “Türkçenin matematikçilerin dili ve bilim dili olduğunu” söyleyen ve bozulmadan yaşatılması konusunda büyük mücadele veren  yakın bir tarihte kaybettiğimiz Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu saygı ve rahmetle anıyoruz.

Son yıllarda Türkçenin çeşitli yabancı dillerin etkisiyle bozulmakta olduğunu görmekteyiz. Son yıllarda Türk dilinin yazımı ve telaffuzu konusunda büyük bir yozlaşma yaşanmaktadır. Bazı işyerlerinin tabelalarında Türkçe kelimelerin bile bozularak yabancı dillerin kelimesi gibi kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca, yabancı markaların isimleri dışında, yerli firmalara isim verilirken de, yabancı dillerden gelen kelimeler kullanılmaktadır. Bu gelişmeler, dilimizin geleceği bakımından son derece sakıncalıdır.

Türkçemizin bozulması ve yozlaşmasını önlemek için, dillerinin korunması konusunda hassas olan Fransızlar ve Macarlar gibi, bizim de en kısa zamanda, dilimizi koruma altına alacak “TÜRK DİLİNİ KORUMA YASASI” adıyla bir yasa çıkarılmalıdır. Bu konuda görev, öncelikle kendini Türk milliyetçi olarak tanımlayan parlamenterlere düşer.

 

Ara 25

Sivillere Darbe ve Terör Önleme Görevi

Ruhittin SÖNMEZ

Son çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede çok dikkat çekici bir madde yer alıyor.

Bu KHK’da 8 Kasım 2016’da çıkarılan 6755 sayılı kanunun 37. Maddesine bir ek yapıldı. Bu ekle daha önce resmi görevlilere getirilen yargı zırhı SİVİLLERİ de kapsadı.

8 Kasım 2016 tarihli, 6755 sayılı kanunun 37. maddesinde, “15 Temmuz darbe teşebbüsü ve devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasında yer alan resmi görevliler hakkında hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluk doğmayacağına” dair bir düzenleme yapılmıştı.

Daha önceki, resmi görevlilere getirilen yargı zırhı 1982 Anayasasının Geçici 15. Maddesini hatırlatıyordu:

GEÇİCİ 15. MADDE: “2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmalarından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.”

Bu madde sebebiyle 1980 darbecileri uzun süre yargılan(a)madı. 2010 referandumu ile bu Geçici 15. Madde kaldırıldı. Soruşturma yapıldı, dava açıldı, Evren ve Şahinkaya darbe suçundan mahkûm edildi.

Yeni yapılan ekten önceki haliyle, 15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrası çıkarılan kanun ile 12 Eylül Darbesi sonrası kabul edilen 1982 Anayasası’nın Geçici 15. Maddesi benzerlik taşıyordu.

Her iki halde de devleti yönetenler ülkenin içinde bulunduğu ağır şartları dikkate alarak, “olağanüstü tedbirler” almak durumunda kaldıklarını beyan ediyordu. Yargı zırhı getiren düzenlemeler “insan hak ve hürriyetlerini kısıtlayan ve hatta kaldıran” bu tedbir kararlarını alan ve uygulayan resmi görevlilerin “ülkenin beka problemi” ortadan kalktıktan sonra suçlu olarak tanımlanmaması için getirilmişti.

Ülkenin olağanüstü tehditlerle karşılaştığı durumlarda güvenlik / özgürlük dengesi güvenlik yönüne doğru bozulur. Böyle durumlarda normal demokratik hukuk devleti ilke ve kurallarından uzaklaşmak zorunda kalan resmi görevlileri korumak amaçlı yasal düzenlemeler yapılması anlaşılabilir bir durumdur.

Ancak devlet olmanın vasfı, darbe ve terörle mücadele dâhil, her türlü davranışının hukuk kapsamında olmasıdır.

Darbe ve terörle mücadelede bile, resmi görevli de olsalar, kimse suç teşkil eden eylemler yapamaz. Yaparsa cezalandırılır.

Bu düzenleme yürürlükte kaldığı sürece 15 Temmuz 2016 sonrası resmi görevde olanlar suç işlemiş olsalar dahi cezalandırılamayacak.

Fakat yıllar sonra, nasıl ki 1982 A.Y. Geçici 15. Madde kaldırılarak Kenan Evren ve arkadaşları yargılandı ise, bu KHK ileride hukuka ve anayasaya aykırı bulunup kaldırılabilir. Suç işlemiş olanlar varsa cezalandırılabilir.

******************************

HUKUK DEVLETİNDE OLMAZ

Yeni çıkarılan 696 sayılı KHK ile 15 Temmuz’la ilgili yargılanamazlık sivilleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Darbe girişimini ve bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden sivil kişiler hakkında, resmi sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, hiçbir idari, mali veya cezai işlem yapılamayacak.

Bu madde hukuk devleti açısından kabul edilemez. Demokrasimiz açısından da tehlikeli bir özellik arz etmektedir.

İktidar şu eleştirileri dikkate alarak düzenlemeyi gözden geçirmelidir:

“Halka eylem bastırma, kolluk gücü sergileme görevi yüklenmiş” olması hukuk devleti olma iddiasında olan bir devlette kabul edilemez. Hukuk devletinde bir ceza verilecekse onu devlet verir.

Bu düzenleme ile vatandaşa “bir eylemin niteliğini belirleme, müdahale etme yetkisi ve cezasızlık” getirilmektedir.

Sivillerin bir eyleme müdahalesinde olayla alakası olmayan kişiler de zarar görürse bu sorumluluğun kime yükleneceği belirsizdir.

Nitekim 15 Temmuz gecesi, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde gerçekleşen linç olayları ya da başka olayları kapsamaktadır. O gece Boğaz Köprüsünde linç edilenler darbe ile alakası olmayan askeri öğrencilerdi.

Düzenleme sivil linç eylemini meşru kılmak riski taşımaktadır.

“Diğer terör olayları” kavramı da son derece tehlikelidir. Bu düzenleme ile sivil vatandaşlar “terörü destekliyorlar, terörle ilgili slogan atıyorlar” diyerek eylemlere saldırabilecektir.

*********************************

ARIBOĞAN VE AKŞENER’İN UYARILARI

Son KHK ile ‘terör olaylarını önleyen sivillere yargı muafiyeti’ getirilmesi kötüye kullanıma son derece açık ve tehlikeli bir karar. Güvenlik ve asayişi sağlama görevi devletin tekelinden çıktığı andan itibaren ‘devlet’ aygıtının gerekliliği/yeterliliği tartışmaya açılır. (Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan)

Yeni KHK ile sivillere darbe kalkışması isnadıyla silah kullanma hakkı verilmesi ülkeyi bir iç savaşa çekmek olur. Son derece kritik bir yasayı, iktidarın Meclis’te açık ara çoğunluğa sahip olmasına rağmen, parlamentodan kaçarak KHK ile yapmasının çok vahim sonuçları olabilir. (İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener)

*********************************

KHK İLE YÜKSEK YARGININ DÜZENLENMESİ

696 sayılı son KHK ile Yargıtay ve Danıştay’da yeni düzenlemeler yapıldı.

“Bu düzenlemeyle Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 yeni üye atanıyor. Hukuk ve Ceza Genel Kurulu üyeleri sabitleniyor. Yürütme organı açıkça yargıyı yeniden dizayn ediyor.”

Böylece “hem Yargıtay ve Danıştay seçimlerinde iktidar lehine oy nisabı oluşturmak, hem de Hukuk ve Ceza Genel Kurulu kararlarına etki edebilme yolunu açılmaktadır.”

Kanun Hükmünde Kararname ile yüksek yargının tanzim edilmesi KHK çıkarma yetkisinin kötüye kullanılmasıdır.

Aynı KHK’de diğer bir düzenleme ile bütçesi olağanüstü artırılan Savunma Sanayi Müsteşarlığı Savunma Bakanlığından alınarak Cumhurbaşkanlığına bağlandı.

Bunlar kanun ile yapılması gereken düzenlemelerdir. Devleti KHK’lar ile yönetmek, olağanüstü yöntemleri kullanmaya devam etmek muhalefetin “sivil darbe” iddialarını haklı kılmaya yarar.

Oysaki dünyadaki saygınlığımız ve ekonomimizin sağlığı ülkemizin demokratik hukuk devleti görüntüsü vermesine bağlıdır.

Kas 27

Beka Dedikleri Şey!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Uzun süredir birilerinin ağzında sakız olmuş bir “beka” sözcüğü var. Nedir bu beka kelimesinin anlamı diye bakınca; “kalıcılık, ölümsüzlük, ölmezlik, devamlılık, evvelki hal üzerine kalma, daim ve sabit kalma”yı görüyorsunuz.

 

Türk Milleti için devlet ve millet varlığının, ölümsüz olması bir ideal ve hedef olarak daima halkın önüne konmuştur. Bu sebeple Türk Milletinin her ferdi kendi yaşamını önemsediği kadar milletin ve devletin varlığını da önemser. Hatta devletin ve milletin kalıcılığı bir çoğumuzda her şeyin önünde yer alır.

 

“Devlet-i Ebed Müddet” kavramı bu anlayışın bir dışa vurumudur. Ya da halk arasında çok sık kullanılan “ya devlet başa ya kuzgun leşe” deyimi, devlet ve millet varlığının ne kadar önemli olduğunu anlatır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

 

Yarım asrı geçen ömrüm süresince, en çok duyduğum sözcüklerden biri bu “beka” kelimesidir. Okulda, camide, kışlada, siyasette, çarşıda, kahvede herkesin ağzında adeta sakız olmuştur.

 

Onca siyasetçi, asker ve bürokrat gördüm hep “beka” deyip durdular!

 

İnsan ister istemez soruyor ve sorguluyor; bu beka sorunu kıyamete kadar mı, sürecek diye?

 

Dış dünyada herkesin düşman, içeride hainin dolu olduğunu, beceriksizler ve kifayetsizlerin etkili bulunduğunu anladık ama Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “hırsızın hiç mi, suçu yok?” misali, bunu diyenlerin ve gerekli tedbirleri al(a)mayanların bir sorumluluğu yok mu?

 

Kimse çıkıp demiyor ki; bu beka sorununun oluşmasında kimin veya kimlerin payı var? Yoksa “beka” topunu oraya buraya atmanın kimseye ve özellikle de “beka sorunu”nun ortadan kalkışına hiç bir faydası yok.

 

Biz ömrümüz boyunca “beka sorunu” ile yaşadık. Doğrudur, dünyevi şartlar nedeni ile kendiliğinden doğan bir beka sorunumuz vardır. Ancak bunu hafifletmek veya ağırlaştırmak bizlerin elindedir.

 

Eğer bugün bekamızı tehdit eden sorunlarımız ağırlaşmışsa, bunun altında bizi yönetenlerin vizyonsuzluğu, misyonsuzluğu, yanar döner söylemleri, politika bilmezliği, şuursuzluğu ve hatta ihanete uzanan davranışları vardır.

 

Benim gibi binlerce insan, Türkiye’yi beka sorununa iten uygulamalar hakkında yıllardır yazarak, çizerek, anlatarak uyarılar yapıyor. Bunları dinlemeyenlerin bugün kalkıp “beka” diye sızlanmaları hiç inandırıcı değildir.

 

Yapamıyorsunuz, yönetemiyorsunuz yada yapmak istemiyorsunuz ama “yumurta kapıya gelince” dönüp saf ve temiz insanlara “beka” diye sızlanıp, ağlıyorsunuz…

 

Türkiye’nin bugün ağır bir “beka” sorunu vardır ama bizim bu noktaya gelmemize sebep olanlarda vardır. Onlar kendi “beka”larını Türkiye’nin bekası olarak görür hale gelmişlerdir. Bizi onların şahsi bekaları ilgilendirmez. Biz devletin ve milletin bekasına bakarız. Onların kendi bekalarını kurtarmak için koskoca bir devletin ve milletin bekasını tehlikeye atmalarına ne gönlümüz ne de vicdanımız el verir.

 

Türk insanı, yıllardır bu konuda aldatılmakta ve kandırılmaktadır. “Devletin ve milletin bekası tehlikededir” diyenlerin bu memlekete neler yaptıklarına, koltuklarına yapıştıklarına ve nasıl zenginleştiklerine bir bakın, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

 

Onun için gelin bu “beka istismarcıları”ndan kurtulalım! Türk Miletinin, devletinin ve kendisinin bekasını koruyacak gücü ve kudreti vardır. Yeter ki; milletin ve devletin bekasını tehlikeye sokanların gerçek yüzünü görelim ve anlayalım…

 

 

Ara 25

Çöl Aslanı Fahrettin Paşa

A.Kemal GÜL

 
Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed, Medine Müdafaası kahramanı Fahrettin Paşa ve Osmanlı’yı ‘hırsızlıkla’ suçlaması Türk Milletine karşı duydukları tarihi husumetlerinin bir başka ifadesi olmalı.
Arabistanlı Lawrence adlı İngiliz kırmasının peşine düşüp din kardeşini arkadan hançerleyen bu arsız, bu görgüsüz güruhu tanıyoruz tarihi ihanetlerinden…
Arabistan çöllerinde, Yemen’de, Filistin’de Müslüman atamıza işgalci deyip İngiliz’le iş tutan ahlaksızların mahdumlarının fıtratına tanığız yakından..
Sanırım İktidarlarının ilk günlerinden beri, dolarcıklar yüzünden diplerinden ayrılmadıkları adamların ne mal olduğunu yeniden anlamış olmalı muktedirlerimiz..
Ne yazık ki ‘Açılım’ rezaletinde, bu adamlar gibi bir İngiliz uşağı olan Şeyh Sait’in adının meydanlara verilmesine de sessiz kalmayı yeğlemişti  muktedirlerimiz..
Eh, kendi tarihindeki ihanetin adının meydanlara yazılmasına sessiz kalırsan, dedesi gibi kendi de İngiliz uşağı olan bir adam, atana hayda  laf eder..
Evet ülkemiz kazansın ama gavur parasıyla beş para etmez adamları, sırf gavur parasının hatırına bu kadar cilalarsan, bu cüretle karşılaşman kaçınılmaz olur..
Yıllardır dünyayı, dolar milyarderi bu mirasyedi güruhtan ibaret gibi algılaman, bugün yaptıkları ahlaksızlığın açık bir cesaret çeki olmalı… Tarihin gerçeklerine rağmen.. Bu adamların kıvraklıklarına rağmen, Mukaddes kitabımızı onların dilinden okumaktan başka hiçbir ortak yanımız yokken, bu kadar yüz verir, gavur parası hatırına bu kadar adam yerine koyarsan..
Kendi vatanından, kendi milletinden çalan bu ahlaksızlar da, küffar yağmalamasın diye, Peygamber efendimizin kutsal emanetlerini can siperine koruyup İstanbul’a gönderen Fahrettin Paşa’yı hırsızlıkla suçlar. Aslında hedef Türkiye’yi karalamaktır… Demek ki devletlerarasında dostluk yanlış bir terim…’’ Devletlerarasında karşılıklı çıkarlar vardır’’ kavramı en sağlıklı yol ve yöntem olmalı… Zamanında İngilizler tarafından her petrol kuyusunun başına kurdurulmuş ve kendinden olan kırmaları başına getirdiği bu suni devletlere devlet diyebilirsek…

Bu vesileyle tarihi kaynakların ışığında Fahrettin Paşayı yakından tanımaya çalışalım:
Medine Müdafii Gazi Ömer lakaplı bu çöl aslanı bir Tuna boyu çocuğudur. Rusçuk doğumlu. Harbiye’den Erkânıharbiyeye kadar hep birinciliklerle mezun olmuş asker. Balkan savaşlarındaki başarısı, imzası bulunan ilk destandır. Çatalca muharebelerindeki olağanüstü karşı taarruzuyla Bulgarları bozguna uğrattı. Edirne’nin geri alınmasının yolunu açtı.

  1. Dünya Savaşı başladığında Musul’daki 12. Kolordu’yu yönetiyordu. İngilizlerin kışkırtmasıyla Suriye’nin çeşitli bölgelerinde başlayan Arap isyanlarını bastırdı.
    Daha sonra bugünkü Ürdün kralının büyük dedesi Şerif Hüseyin’in ayaklanmasında Medine’yi savunma görevi aldı. Müslümanlığın kutsal emanetlerinin İngilizlerin eline geçmesini engelledi ve İstanbul’a nakledilmesini başardı.
    Mondros Mütarekesi’nin -Osmanlının teslimi- imzalanmasından iki ay sonra Medine’yi teslim etti. Sürgüne gönderildiği Malta’dan Mustafa Kemal Paşa’nın çabalarıyla kurtuldu. Kars üzerinden Türkiye’ye girdi. 12. Fırka’nın başına getirildi. Başkomutanlık Meydan Savaşı’na katıldı. Büyük Zafer’den sonra Afganistan’ın başkenti Kabil’e büyükelçi olarak atandı.

Fahrettin Paşa’nın Medine’yi terk edişinde bile büyük asalet vardır. İngilizlere el sürdürmez. Kılıcını dahi isteyemezler. Onu 1948 yılında Eskişehir’e giderken bindiği trende kaybettik. Geçirdiği kalp kriziyle Hakk’a yürüdü. Dualarımız her zaman onun için.

 

Suudi Arabistan yönetiminin, yani Suudların Türk düşmanlığı bilinen bir gerçek. Milyonlarca altın sarf ederek yaptığımız kutsal yapıları yıkıp duruyorlar. Bunun gerçek sebebi 450 yıl yönetmemizin kompleksi. Ortaylı Hocanın dediği gibi, “Bunlar nankör“. Arkadan vurmaya hazırdırlar. Zaten tembel bir millettir, bakalım petrolleri tükenince ne halt karıştıracakları merak konusudur.

Formun Üstü

 

 

 

 

 

 

 

 

Oca 02

Sorunlarımızın Kök Sebebi

Ruhittin SÖNMEZ

 

Daha önce yazdığım bir yazıda 80 / 20 kuralından bahsetmiştim. Pareto ilkesi de denilen bu kurala göre “ortaya çıkan etkinin %80’i, etkenlerin sadece %20’sinden kaynaklanıyordu.”

Bu yazımda çeşitli örnekler verdikten sonra, “Türkiye’nin temel meselelerinin yüzde 80’i, bunlara sebep olabileceğini düşündüğümüz ilk on sebepten ikisinden kaynaklanıyor” sonucuna varmıştım.

Bunlardan birincisi kurumların işletilmemesi, ikincisi ise devletin kurallarının her zaman ve herkese eşit uygulanmamasıdır.

Kurumların işletilmemesine de Pareto ilkesini uygularsak, ilk iki sebep olarak,

  1. a) Devletimizin bin yıllık bilgi ve tecrübesinin heba edilmesi,
  2. b) Kurumlarda liyakat yerine lidere / partiye sadakatin esas alınmasını gösterebiliriz.

Kuralların uygulanmaması sorununa ise ilk iki sebep olarak da,

  1. a) Kuralların kime uygulanacağı, objektif hukuk normlarına göre değil, güç sahiplerinin işaretine göre belirlenmesi.
  2. b) Yargının tam bağımsız ve tarafsız olmaması, yürütmenin kontrolüne girmesi veya yargı kararlarının muktedir olan tarafından, işine gelmediği zaman, “yok hükmünde” sayılabilmesini kabul edebiliriz.

Bütün bunların hepsinin kök sebebini araştırdığımızda ise meselelerimizin yüzde 80’ini doğuran ana sorunun devlet yönetiminde ortak akıl yerine bir tek kişinin aklının ve ihtiraslarının esas alındığı bir sistemle yönetilmemiz olduğunu tespit ederiz.

Toplumumuz gergin ve kutuplaştırılmış vaziyette. Siyasette ayrıştırıcı ve seviyesiz bir üslup hâkim. Devleti yönetenler mizahı ve espriyi unutmuş halde. Bütün TV kanallardan her an karşımıza çıkıveren asık suratlı, sokak ağzıyla suçlayan, tehdit eden adamlar gerilim üretmekte.

Adalete güven kalmamış. “Senin hırsızın, senin teröristin” tehlikeli suçlu fakat birilerinin hırsızı “hayırsever iş adamı”, onların Fetöcüsü hala devlet görevlisi.

Devletle işi olan herkes parti kanalından gitmeden hakkını alamıyor. Devlet kadrolarında görev alma ve devlet imkânlarının paylaşılmasında tam bir partizanlık hüküm sürmekte.

Devleti yönetenler halka kolayca yalan söyleyebilmekte. “3 ay bile sürmez” diye yetki alarak getirdikleri OHAL’i yedi defa uzatarak, ülkeyi OHAL- KHK’ları ile yönetmeye devam edebiliyorlar.

Dış politika bile iç siyasetin oy hesabına göre günlük olarak değişmekte. İstikrarsız ve rotasız dış politika sonucu düşmanlarımız çoğalmakta, dostlarımız azalmakta.

Bir an bu anlayışın muktedir olamadığı bir Türkiye düşünün. Hatta bu muktedirlerin bir ay konuşmadığı bir Türkiye düşünün.

Toplumsal tansiyonun birden nasıl düşeceğini, devletin temel meselelerinin kurumlarda ortak akıl işletilerek çözülmeye çalışılacağını, kısaca normalleşmenin huzurunu tasavvur ediniz.

Böyle bir huzuru o kadar çok özledik ki…

O halde Türkiye’nin meselelerinin kök nedeni devleti yönetenlerdir.

2018’de erken seçim olur mu bilemiyoruz. Ancak ilk seçimde bu kök sebebi çözemezsek sorunlarımızın en az yüzde 80’i devam edecek demektir.

 

Ara 25

Boğaz’daki Aşiret

Ruhittin SÖNMEZ

Prof. Dr. Anıl Çeçen’in yıllar önce Yankı Dergisi’nde yayımlanmış yazısını WhatsApp grubumuzdan bir arkadaşımız bizimle paylaştı.

Önce bahsi geçen Prof. Dr. Anıl Çeçen yazısının özetini ve bu yazıya grubumuzdan Yard. Doç. Dr. Sakin Öner’in eleştirilerini aktararak bir sonuca varmaya çalışacağım.

“Mahmut Çetin’in 1997 yılında yayınlamış olduğu kitabında bir büyük ailenin İstanbul Boğazı kıyısındaki serüvenini anlatmaktadır.

Boğaz’daki Aşiret” isimli bu kitabında yazar Polonya göçmeni Yahudi asıllı bir yabancı ailenin, sülale boyutundaki Boğaz macerasını dile getirmektedir. Osmanlı İmparatorluğuna göç ettikten sonra Mustafa Celalettin Paşa adını alan Polonyalı Konstantin Borzecki merkezli Polonyalı Yahudi ailesinin Lehistan’dan kalkıp gelerek Osmanlı ülkesine yerleşmesi, İstanbul Boğazının kıyılarında kendilerine bir gelecek kurmaları, hem Osmanlı İmparatorluğunun hem de Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki merkez bölgedeki devlet olduğu içindir ki, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha sonra da göç eden aileler, isim değiştiren sülaleler ve dinlerinden ya da etnik kökenlerinden dönen zengin ye aydın kesimler fazlasıyla görülmüştür.

Rus işgali sonrasında Polonya’dan kaçan başka bazı aileler de Beykoz’un arkalarında Polonezköy’ü kurarak bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Boğaz’daki Aşiret bir buçuk yüzyılı geçen zaman diliminde, Osmanlı ve Türk devlet yaşamında birçok önemli kişiyi Türkiye’ye kazandırmıştır.

Mustafa Celalettin Paşa’nın oğlu Hasan Enver Paşa, Nazım Hikmet, TKP kurucusu Zeki Baştımar, Orgeneral Turgut Sunalp, yazar Refik Erduran, Oktay Rıfat, Samih Rıfat gibi yazarlar, Orgeneral Ali Fuat Cebesoy, Mehmet Ali Aybar, Rasih Nuri İleri, Nihat Sargın, Celal Nuri İleri, Suphi Nuri İleri, Abidin Dino, Namık Kemal, Abidin Paşa, Numan ve Nermin Menemencioğlu, Halikarnas Balıkçısı, Şirin Devrim, Prof. Dr. Suna Kili, futbolcu Sabri Dino, Ali Niyazi ve benzeri birçok tanınmış isim, Borzenski sülalesinden gelen Polonya asıllı olup, daha sonraları Boğaz’daki Aşiret üyeleri olarak Türk toplum ve siyaset yaşamında önde gelen roller oynamışlardır.

İmparatorluktan, Cumhuriyete geçerken ve Batı dünyasından modernizm Türkiye’ye gelirken, bu gibi göçmen ve dönme ailelerin öncülük ve taşıyıcılık görevi üstelendikleri görülmüştür.

Boğaz’daki Aşiret, bir kitabın adı ve o kitaba adını veren bir ailenin tanımlamasıdır ama günümüzde İstanbul Boğazının kıyılarında yaşayan beş yüz aileye verilen ortak isim haline de gelmiş durumdadır. TÜSİAD’a üye olan beş yüz zengin işadamı aileleriyle beraber yaşadığı İstanbul Boğazı o kesimin akrabalarıyla birlikte zaman içerisinde yeni bir Boğaz Aşireti yaratmıştır.

İstanbul’u aynı zamanda borsa ve sermaye merkezi konumuna getiren Boğazdaki yeni aşiret, İstanbul üzerinden bütün Türkiye’yi yönetebilmenin arayışı içindedir.

Boğaz Aşireti, aynı zamanda bütün basın ve medya organlarını da satın alarak, özel çıkarları doğrultusunda bunları kullanmaktan çekinmemektedirler. Para gücü medya gücüne dönüşürken, aynı zamanda siyaseti yönlendirmekte ve aşiretin çıkarlarına uygun düşen yeni siyasi modeller ya da politikalar, Boğaz kıyısındaki yalılardan ortaya çıkmaktadır.

Misakı Milli sınırları içinde, Boğaz’daki Aşiret’in değil ama Türk milletinin ulusal egemenliği geçerli olmalıdır.

Önümüzdeki dönemde; ya Türk milleti yeniden egemen olacak ve Boğazdaki Aşiret’in çıkarları sınırlanacak ya da Boğaz’daki Aşiret, küresel sermaye ile ortaklık içerisinde hegemonyasını artıracak, bunun sonunda Türk devleti ve milleti sıkıntı çekmeye devam edecektir. Türk devletinin güçlenmesi ve Türk milletinin mutlu bir düzene kavuşabilmesi için; Boğaz’daki Aşiret’in anayasa ve yasal çerçevede denetim altına alınması gerekmektedir.”

Prof. Dr. Anıl Çeçen değerli bir bilim adamıdır. Bu yazı içinde çok önemli gerçekler var. Fakat bu yazıdaki yöntem tarihi okuma ve bugüne uyarlama açısından sorunlu bir yaklaşımdır.

************************************

BİRİNE HAİN DEMEK O KADAR KOLAY OLMAMALI

Yard. Doç. Dr. Sakin Öner’in Anıl Çeçen’in, yazısındaki toptancı yaklaşım yerine ismi geçenlerin tek tek değerlendirilmesi gerektiğine dair eleştirilerine aynen katılıyorum.

Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Yard. Doç. Dr. Sakin Öner tam bir Türk Milliyetçisidir. O’nun bu yaklaşımı Türk Milliyetçilerinin ırkçı olmadığını gösteren, “Ne mutlu Türk’üm DİYENE” sözüne inanmışlığın bir belgedir.

Bakın Sakin Öner Hoca “Birine Hain Demek O Kadar Kolay Olmamalı” başlığıyla görüşlerini nasıl anlatıyor?

“Ben yıllardır Türkçülük Tarihi üzerinde çalıştım. Mustafa Celaleddin Paşa Fransızca Türk tarihi ve grameri üzerine yazdığı ‘Eski ve Modern Türkler’ kitabıyla Türkleri Avrupa’ya tanıtmıştır. Yusuf Akçura, Paşa’nın bu eseriyle Türkçülük Tarihine geçtiğini ‘Türkçülük’ isimli eserinde belirtmiştir.

Polonya leh asıllı iyi eğitim almış Mustafa Celaleddin Paşa 1848 yılında Rus ve Prusya zulmüne başkaldırmış ve 1849’da Osmanlı’ya sığınmıştır. Üstün harita bilgisi dolayısıyla Yüzbaşı rütbesiyle orduya alınmıştır. İki yıl sonra 1851’de İslamiyet’i kabul etti. Bektaşi oldu. “Mustafa Celaleddin” ismini bizzat Şeyhülislam verdi.

Çalışmasından memnun olan Mirliva Ömer Paşa büyük kızı Saffet Hanım ile evlendi. 1875 yılında çıkan Hersek İsyanına karşı savaşırken Karadağ’da yaralandı ve 1876 yılında 50 yaşında şehit düştü. Kendisinin leh değil, Gagavuz (Gökoğuz) Türk’ü olduğu konusunda ciddi iddialar var. Atatürk’ün de Mustafa Celaleddin Paşa’nın çalışmalarına büyük değer verdiği belirtilir.

Bu yüzden Türklük için eser vermiş ve şehit düşmüş devlet büyüklerini yanlış tanımayalım.

Nasıl Türkçeleşmiş kelimeleri Türkçe kabul ediyorsak, Türkleşmiş ve Türklüğe hizmeti geçmiş kişileri de Türk kabul etmemiz gerekir. İhanet, hain kelimelerini kolay kullanmamak gerekir.

Yazıda ismi geçen Mustafa Celaleddin Paşa Nazım Hikmet’in büyük dedesidir. Bizi kimin dedesi olduğu değil, kendisinin yaptıkları ilgilendirir. (Nazım Hikmet, beğensek de beğenmesek de, hatasıyla sevabıyla bir Türk şairidir. RS)

O yazıda Namık Kemal bile dönme olarak gösterilmiştir. Böyle saçma bir şey olamaz.”

Sakin Öner Hoca, solun ve İslamcı kesimlerin tarihi, sosyal ve siyasi olayları kalıplaşmış önyargılarla açıklayan zihinsel hastalığından ne kadar uzakta.

Türkiye’nin bütün meselelerini kapitalist veya Siyonistlere bağlayarak, genellemelerle açıklama hastalığına düşmeden, akılcı ve ilmi bir yöntemle anlamaya ve anlatmaya çalışmak…

İşte gerçek bir aydın olmanın ilk şartı budur.

Ara 14

18 Ada Yunan İşgali Altında

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

                                                    

Misâk-ı Milli ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı, 2004 yılından beri tam 13 yıldır Yunan işgali altındadır. İşgalin sona erdirilmesi için gerekli girişimlerde bulunulmalı ve vatan topraklarına sahip çıkılmalıdır.

 

 

 

KIBRIS

Kıbrıs görüşmeleri, Birleşmiş Milletler Temsilcilerinin katılımı ile KKTC ve GKRY Cumhurbaşkanları arasında sürdürülmektedir. Rum tarafının kabul edilemez istekleri ve ENOSİS heves ve arzusu kaygı ile karşılanmaktadır. Mevcut durum itibarı ile adil bir çözüm beklentisi tam bir hayaldir. Rum tarafının istekleri asla kabul edilmemeli ve özellikle Rum tarafında, Gazi Baf, Limasol ve Larnaka bölgelerinde kalan Osmanlı Vakıf Arazileri için egemenlik talebinde bulunulmalıdır.

 

 

İrlanda Adası, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasında paylaşılmakta ve ada üzerinde ikili devlet düzeni sürdürülmektedir.

Yeni Gine Adası da, Endonezya ve Papua Yeni Gine arasında paylaşılmakta ve ada üzerinde ikili devlet düzeni sürdürülmektedir.

Kıbrıs Adası üzerinde de ikili devlet düzenine devam edilmeli ve KKTC üzerindeki ambargolar kaldırılmalıdır.

GKRY’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğinde bulunan 7 bin kilometrekarelik Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölgesini 2004 yılında işgal ettiği ve bu işgali de Birleşmiş Milletlere Şubat 2004’te tescil ettiği unutulmamalıdır. GKRY’nin bu işgaline karşıda gerekli girişimlerde bulunulmalı ve işgal sona erdirilmelidir.

IRAK

5 Haziran 1926 ve 1946 Antlaşmaları ile 2007 Yılında Irak ile yapılan Mutabakat Muhtırasından ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız bağlamında Irak’ta yaşayan Türk soydaşlarımızın haklarına sahip çıkılmalıdır. TSK, Irak’ta yaşayan Türk soydaşlarımızın güvenliğini sağlamak için insani müdahalede bulunmalı ve Kızılay, Kızılhaç gibi uluslararası yardım kuruluşları ile soydaşlarımızın iskân ve iaşesi sağlanmalıdır.

Irak kuzeyinde yapılmak istenen tek taraflı bağımsızlık referandumu engellenmelidir. Referandumun yapılması ve bağımsızlığın kabul edilmesi halinde 5 Haziran 1926 tarihli Antlaşmanın yürürlükten kalkarak statüko ante’ye yani savaş öncesi duruma dönüleceği ve bu bağlamda Kerkük ve Musul bölgesinin Türkiye’ye katılması gerektiği deklare edilmelidir.

 

SURİYE

Süleyman Şah Türbesi eski yerine taşınmalı ve taşınma sonrasında Fırat nehrinin her iki tarafında 50 km. derinliğinde güvenli bölge oluşturulmalıdır. Böylece, Suriye kuzeyinde oluşturulmak istenen koridorun önüne geçilmelidir. TSK, Suriye’de yaşayan Türk soydaşlarımızın güvenliğini sağlamak için insani müdahalede bulunmalı ve Kızılay, Kızılhaç gibi uluslararası yardım kuruluşları ile soydaşlarımızın iskân ve iaşesi sağlanmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kas 27

24 Kasım, Öğretmenlerimizin Günü

Cafer GENÇ

Bugün 24 Kasım, Öğretmenler Günü… Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, hemen hemen her gün, “Dünya ……. Günü” diye bir gün var. İyi, tamam, olsun da aslında, “yılın bütün günlerinin öğretmenlerin günü olduğunu (veya olması gerektiğini) biliyor muyuz?” diye sorsam, 25 Kasım’da, bugün, “Dünya Kanaryalar Günü” denilmesinden endişe duyacağımı belirtmek isterim. Her 24 Kasım’da, yine, “övgü dolu sözlerle” öğretmenlerimizi teselli edeceğiz. Yere göğe kondurmayacağız; şiirlerle, şarkılarla avutacağız. “Moral” ve “motivasyon” adına bir günü, bütün gün anlatacağız da, “bir maaş ikramiye” vermeyi bir türlü akıl edemeyeceğiz. Olsun… Senin canın sağ olsun öğretmenim. Sen ki böylesine malum bir eğitim sistemi içerisinde “var olma” adına, mesleğinin manevi yönüyle yetinmeyi biliyorsun ve ayakta durmayı beceriyorsun ya; ben, sana daha ne diyeyim?.. Sana koşup gelen, gülen, gül veren, “şarkım, şiirim” diyen evlatlarına “Dünyanın Bütün Çiçekleri” demenin mutluluğunu bilirim…

Bu sebeple, -klasik olacak ama- uzun süre müdürlük yaptığım yıllarda öğretmenlerime seslenişimi, günün anlamına uygun olması düşüncesiyle sizlerle de paylaşmak istiyorum.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Aklıyla, bilgisiyle, becerisiyle para kazanılan bir mesleğin mensuplarısınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Peygamber mesleği” ile örnek insan olunan, “Bir harf öğretenin kölesi olurum” denilen, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”  ilahi hitapta anlam bulan mesleğin muhataplarısınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Alan el, veren elden üstündür” iltifatına gönül verenlersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” sözünü insan üzerinde uygulayan bahçıvanlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “İnsan yetiştiren insan” olarak mühendis, bilge kişiliğinizle mimar, akıllara ve ruhlara şifa dağıtan doktor ve neticede, ham maddeyi işleyen emek işçilerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Dün, bugün, yarın” köprüsünün yılmayan, yorulmayan, yıkılmayan fedailerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Bilmek ve yapmak” sanatını en iyi icra eden, şaheserlerine paha biçilemeyen muhteşem sanatkârlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Bilgiyi davranış biçimine dönüştüren, insanı hayata hazırlayan, yol gösteren eğitim rehberlerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Sadece konuşarak, yazarak değil, aynı zamanda yaşayarak, yaşatarak öğreten idealist uzmanlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Gönlü engin, kafası ve ruhu zengin olan mukaddes görevin talibi ve sahibi bahtiyarlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: İnsanın gerçeğine uygun hale gelmesi için bıkmadan, usanmadan, iğne ile kuyu kazan, bu uğurda dağları delmeyi bile göze alan azim ve sabır temsilcilerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Karanlığın ışığı, gözlerin nuru, dizlerin dermanı, gönüllerin fermanı, sevdalı, kara sevdalı erenlersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Öğrencileriyle birlikte, gençliğin hayat sırrını ebediyen yaşayan dervişlersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Yeni neslin emanet edildiği, emanete hıyanet etmeyen, güvenilen, inanılan, saygı duyulan, eli öpülen huzur sahibi kutsal görevlilersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Görevini maddi refah ve menfaat için yapmayan, işini bilerek ve severek yapan, ilgi ve sevginin sahiplerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: İnsanlık idealinin fedakâr ve cefakâr neferlerisiniz.

 

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Malazgirt’in Alparslan’ı, İstanbul’un Fatih’i, Süleymaniye’nin Sinan’ı, Çanakkale Destanı’nın Mustafa Kemalisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Dillerde türküsünüz, şiirsiniz; gönüllerde güftesiniz, bestesiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Kalemin ve kelamın anlatmaya yetmeyeceği övgüye layık adsız kahramanlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Şairin, “Yasak, teslim hür gönüle, / Gül nefesi sır gönüle, / Koca dünya bir gönüle, / Sığar mıydı öğretmenim.” dediği gibi, koca dünyayı gönlüne sığdıran bahtiyarlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER, SİZLER, SİZLER… Anlatmakla bitirilemeyecek kadar övgüye layık insanlarsınız.

İçinde bulunduğumuz zamanın şartları gereği, bilgi üreten insanların üstün meziyetlere sahip olması gerektiğini, medeniyetlerin vasıflı ve bilgili insanlar sayesinde kurulup geliştiğini hepimiz biliriz. Öğretmenler Günü’nün bir anlamı ve amacı da ihtiyaç duyulan bir zamanda ve ortamda bilgili, vasıflı, fedakâr insanlar olduğunuzu göstermektir.

Öğrencilerini, öğreterek meslek sahibi yapmanın yanında, eğiterek de hayata hazırlayan, ideal (mükemmel) insan olmaları için olağanüstü gayret gösteren ve bu uğurda her türlü fedakârlığı yapan, mesleğini sanatkârane anlayışla yerine getirerek şaheserler yaratan sevgili öğretmenlerimiz, selam sizlere… Uzaklardan dertleşenler, gönülleri birleşenler selam sizlere…

Sevgili öğretmenlerimiz, ebediyen yaşamak için, geride paha biçilmez, ölümsüz eserler bırakmanızı temenni ediyorum. Benim, “dünyanın en ağır işi” dediğim bu zor görevinizde, kolaylıklar ve başarılar diliyorum. Yolunuz ve bahtınız açık olsun. (Cumartesi ve pazar günleri de sizleri anlatmaya devam edeceğim.)

Eski yazılar «

» Yeni yazılar