Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 14

Eğitimde Başarının Değerlendirilmesi

Cafer GENÇ

 

Milli Eğitim Bakanlığımız, eğitimin kalitesini artırmak ve eğitim politikalarına yön vermek amacıyla “Öğretmen Performans Değerlendirme Sistemi” ile ilgili çalışmaların başlatıldığını açıklamıştır. Bu konuyu, 03. 03. 2018 tarihi köşe yazımda ele almıştım ve yanlış olduğunu belirtmiştim. Sadece eleştirmekle kalmamış, önerilerde de bulunmuştum. Eğitimdeki başarısızlığın sebeplerini öğretmenin başarısızlığında düşünmek doğru değildir. Böyle bir anlayış ve algı yaratılmış olması, perişan durumdaki eğitimimizi ayakta duramayacak hale getirecektir.

Öğretmenlerin performanslarının değerlendirilmesine kesinlikle karşı değilim. Değerlendirmede teşvik, moral ve motivasyon esas alınmalıdır. Aksi bir uygulama, öğretmenin üretmesini sağlamak yerine, kariyerini bitirmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla, eğitim kesintiye uğrayacaktır ve eğitimin kalitesi düşecektir. Başarısız öğretmeni bulmaya yönelik arayış yerine, başarılı öğretmeni öne çıkarmanın, örnek olma ve teşvik için daha isabetli olacağını düşünüyorum.

Nasıl ki, eğitimdeki kalite ve başarı, sistemin uygulanması ve MEB’in icraatları ile ilgili ise, öğrencinin başarısı da öğretmenle ilgilidir. Burada, “öğrenci başarısız olduğuna göre öğretmen başarısızdır” demek haksızlık olur. Öğretmenin başarılı olması için, MEB’in ve eğitim sistemin öğretmene sağladığı imkanları, şartları, hakları ve ortamı sorgulamak gerekir.

Öğretmenlerin başarısının değerlendirilmesi gerekir derken, öğrencilerin başarısının değerlendirilmesini de göz ardı etmemek gerekir. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nin (OKY), “Ölçme ve Değerlendirme” ile ilgili 43 – 60 arası Maddelerinde, öğrenci başarısı sayısal figürlerle ifade edilmektedir. 8, hatta 9 zayıfı olan öğrencilerin not ortalamasıyla geçtiklerine şahit oldum. Sınıf geçmenin çok kolay olduğu, sınıfta kalmanın daha zor olduğu,

bir sistemde, öğrenci başarısının ölçülmesinin ve değerlendirilmesinin ne derece sağlıklı olacağını sizlerin takdirlerinize bırakıyorum. Bizde, yazılı sınavların, performans ve proje puanlarının aritmetik ortalamasına göre bir başarı değerlendirmesi söz konusu iken, dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da yazılı sınavların olmadığını, başarı tespiti için sayısal ölçütlerin bulunmadığını söylemek istiyorum. Bizdeki eğitim sistemi, not konusunu, öğrenci için önemli hale getirmektedir. Not, sadece bir eğitim aracı olup öğrenip – öğrenmeme durumu ile ilgili seviyenin tespitidir. Değerlendirme sistemi, sadece bilgiyi ölçmekle kalmamalı, başarılı olacağı durumları tespit ederek bu alanda yönlendirmelidir. Hayallerini ve becerilerini (yeteneğini) ortaya koymasına imkan ve fırsat vermelidir.

Söz, sınavdan açılmışken, sosyal medyada şöyle bir soru dikkatimi çekmişti. “Bir sütçü, litresini 75 kuruşa aldığı süte, dörtte bir oranında su ilave ederek litresini 85 kuruştan satmaktadır. Buna göre, sütçünün karı yüzde kaçtır?” Durun, hemen hesap yapmayın. Burada, ahlaksızlığın sınav sorusu olduğu bir anlayışta, ahlaklı nesiller yetiştirmenin zorluğunun hesabını yapın. Böyle bir soru ile öğrenci başarısını ölçmek mümkün müdür?

Eğitim sistemi öğrenciyi, öncelikle hayata hazırlamalıdır. Beraberinde ilgi alanına, yeteneğine, kapasitesine, bilgi ve becerisine göre yönlendirerek bir meslek sahibi olmasını amaçlamalıdır. Öğrencinin, bilginin hamalı değil, günlük hayatında yapanı, yaşayanı olması sağlanmalıdır. Öğrenci başarısının tespiti için ezberciliğe, kitabi bilgilere, sınava, not (puan) almaya dayalı bir eğitim sistemi sorun ve sıkıntı yaşatmaktadır. Öğrencilerdeki sınav korkusu, not kaygısı, sınıfta kalma endişesi, aile baskısı ve mezun olunca iş bulamama kaygısı psikolojilerini bozmaktadır ve strese sebep olmaktadır. Bu da, öğrenci başarısını engellemektedir. “Bir kesime göre değil, kişiye göre eğitim sistemi” ile “yaparak öğreten, yaşayarak eğiten” bir eğitim sistemi, öğrencinin başarılı olmasını sağlayacaktır. Matematik’e, Fen’e ilgisi olmayanve bu tür sayısal dersleri sevmeyen bir öğrenciye, ısrarla “öğreneceksin, doktor, mühendis olacaksın” demenin bir anlamı, mantığı yoktur.

Eğitim sistemimizdeki şöyle bir durumu söylemiş olursam, ne demek istediğimi anlatmış olurum diye düşünüyorum. İlkokulların 1. sınıfları, öğrencilerin okula niçin geldikleri anlayışının oluşması için tamamen eğitim ağırlıklı olmalıdır. Sadece, “Hayat Bilgisi” dersi verilmelidir.. Henüz ana kucağının sıcaklığından ve evin sıcak ortamından, buz gibi büyük bir binaya (okula) ve kalabalık bir topluluk içerisine gelmiş olan bir öğrenci, ısrarla, “okuma-yazma” öğrenecek diye zorlanmamalı, daha ilk yılda bıktırılmamalıdır. Ödevini yapamadığı zaman ağlatılmamalıdır. Nefret duygusu ve düşüncesi içerisinde olmamalıdır. Daha ilk adımında bunları yaşayan bir öğrencinin başarılı olmasını düşünmek mantıklı değildir. Oyun, müzik… vs. sosyal etkinliklerle eğiterek, öğreterek eğitime hazırlanması ve okula severek, koşarak gelmesi sağlanmalıdır ki, başarılı olması gerçekleştirilmiş olsun.

“EĞİTİM” konusunda dünya sıralamasında çok gerilerde olmamız, PİSA raporlarının üzücü sonuçları, eğitimde, “köklü” ve “kalıcı” çözüm arayışı içerisinde olmamız gerektiğini göstermektedir. MEB’in, eğitim alanına ilişkin faaliyetlerinin çok yönlü olarak değerlendirildiği 2017 Faaliyet Raporu’nda, eğitimde önceden belirlenen hedeflerle ulaşılan sonuçlar arasında beklentilerin gerisinde kalan bir dengesizlik olduğu görülmektedir. Tahminlerini tutturamamış, hedeflerine ulaşamamış olmanın itirafı ile, eğitim sisteminin içinde bulunduğu içler acısı durum ortaya konulmaktadır. Demek ki, eğitimdeki sorunları ve sıkıntıları çözmeye öz eleştiri yaparak sistemden ve uygulamalarından başlamak gerekiyor. Arkasından öğretmen ve öğrenci başarısı kendiliğinden gelecektir.

SÖZÜN ÖZÜ: Kolay olan bir şeyi (bir iş) herkes yapar, önemli olan zoru başarmaktır. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi ölçme ve değerlendirme aracı ahlak ve vicdandır

Oca 02

Marksizm

Doç Hasan GÜNAYDIN

 

Komünist Ekonomi                                                

Komünizm mülkiyet anlamında “tüm malların ortak mülkiyetine (ortakçılığa)” dayanan

 

  1. Sınıfsız toplum,
  2. Ortak mülkiyet,
  3. Her anlamda eşitlik,
  4. Son aşamada devletin ortadan kalkmasıdır.

 

Marks’ın ve yeni Marksistlerin ileri sürdüğü sınıfsal tasnife göre toplumlar 3 sınıfa ayrılmaktadır:

 

  • Üretim araçlarına sahip olan ve emekçi istihdam eden kapitalistler,
  • Bazı mülkiyet araçlarına sahip olmakla birlikte kendi emeklerini de üretime katan orta sınıf veya küçük burjuvazi,
  • Ücretli emekçiler ya da proleterya.

 

Aslında her sınıfın “Sınıf Bilinci” bulunmaktadır ve çatışmalarında Açık Çıkar ya da Gizli Çıkar etkili olmaktadır. Bu 3 sınıf arasında eşitsizlikler ve çıkar mücadeleleri söz konusudur. İşçi sınıfı (proleterya) ile kapitalistler (burjuvazi) arasında sömürüye dayalı bir ilişki yaşanmaktadır. Toplumsal bölünme ve tabakalaşmanın altında yatan çatışma ekonomik nitelikli olup özel mülkiyete sahiplikle ilişkilidir.

 

Diyalektik Tarihsel Materyalizm ise toplumların (tez-antitez-sentez sonucunda) doğrusal bir biçimde değişip geliştiklerini ileri sürmektedir. Değişim ekonomik sınıflar arasındaki üstünlük mücadelesinden kaynaklanır ve devrimci karakterdedir. Toplumlar, İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Burjuva Toplumu ve Sosyalist Toplum gibi değişik aşamalardan geçeceklerdir. Nihai aşama kaçınılmaz bir biçimde Sosyalizm olacaktır.

 

Marks’ın görüşlerine felsefi ve sosyolojik bağlamda pek çok eleştiri getirilmiştir. Örneğin;

 

  • Bu yaklaşım Hindistan’daki kast sistemini, Asya Tipi Üretim Tarzını ve İslam ülkelerindeki sınıfsallaşmayı doğru ve gerçekçi bir biçimde açıklayamamaktadır.
  • Toplumsal değişimin altında sınıfsal mücadeleden başka pek çok farklı faktör de yer almakta ve yatmaktadır.
  • Özel girişimciliğin olmaması insanın doğasına (fıtratına) uygun değildir. Üstelik özel sektörün olmaması gelişimi engelleyici bir etki yaratacaktır.
  • Toplumsal gelişim daima ileriye doğru ve mutlak gelişmeci değildir, yani bazen geriye doğru değişim de olabilmektedir.

 

Marksizmin uygulaması olan Stalinizm; büyük bir kamulaştırma faaliyeti ve hızlı sanayileşme hamlesiyle pek çok kişi tarafından ütopya olarak görülen komünizmin gerçekleştirilebileceğini savunuyordu. Ancak Stalin tarihe bu fikirleriyle değil kurduğu baskıcı rejim, öldürdüğü insanlar, sürgüne gönderdiği milyonlar ve yaptığı zulümlerle geçti.

 

Komünizme ulaşmanın aşamalarından biri olarak kabul edilen Sosyalizm ise; sosyal ve siyasal eşitlik ilkesinden hareketle, iktidarın ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edilmesini savunan iktisadi ve siyasi bir sistemdir. Marx’a göre sosyalizm kapitalizmin yerini alacak ve sonra kendiliğinden komünizme dönüşecektir. Sosyalizm;

 

  1. Azınlık yararına ve çoğunluk zararına işlediği için serbest piyasanın kamulaştırmalarla önlenmesi,
  2. Ekonominin geniş halk kitleleri tarafından idare edilmesi, ve,
  3. Özel mülkiyetin sahip olduğu büyük şirketlerin ekonomi içinde bulunmaması gerektiğini savunur.

 

80 yıl süren komünizm yolculuğu sonunda görüldü ki;

 

  1. Devlet memurları arasında rüşvet ve rantiyecilik artmıştır,
  2. Ahlaki yozlaşma toplumun her kesimine hakim olmuştur,
  3. Ekonominin gücü zayıflamış, üretim azalmış ve teknolojik yarışta geri kalınmıştır,
  4. Kaynakların önemli bir kısmı silahlanmaya ayrılmıştır,
  5. İnsan hakları ihlalleri had safhaya çıkmıştır,
  6. Silahlı gerilla mücadeleleriyle başka ülkelerin iç işlerine müdahale edilmiş, rejimleri değiştirilmeye çalışılmıştır,
  7. Sözde sömürü karşıtlığına rağmen Orta Asya’nın yer altı ve yer üstü kaynakları alabildiğince sömürülmüştür.

 

Maoculuk

 

Maoizmi Marksizm ve Leninizm’den ayıran özelliklerden bazıları şunlardır:

 

  • Kalkınmada sanayiinin yanı sıra tarımın ön plana çıkartılması,
  • Mücadelede kitlelerin gücüne daha fazla önem verilmesi (halka dayalı halkçı mücadele, halk savaşı),
  • Asya’nın Avrupa’dan farklı olan mülkiyet ve üretim yapısı,
  • Kültür devrimi,
  • Üç Dünya Kuramı (ABD’nin yürüttüğü kapitalist emperyalizm, SSCB’nin yürüttüğü sosyal emperyalizm ve her ikisi dışında kalan -Çin’in de içinde bulunduğu- ezilen ülkeler).

 

Ancak; Maoculara şu soruyu sormak gerekir: Doğu Türkistan’da zulüm ve asimilasyon politikaları uygulayan, hatta kasıtlı olarak nükleer denemeler gerçekleştiren Çin gerçekten ezilen bir ülke midir?

 

Ekonomide Değer Belirleyici Kuvvetler

 

Bilindiği üzere Karl Marx; kapitalist ekonomilerdeki değer belirleyici kuvvetleri incelemiş ve 2 değer biçimi ileri sürmüştür: Kullanım değeri ve mübadele değeri. O’na göre kullanım değeri yoksa mübadele değeri de olamaz. Kullanım değeri mal sahibinin yararlanma derecesini gösterir. Mübadele değeri ise bir malın hangi malla hangi oranda mübadele edildiğinin ifadesidir. Doğal değer (gerçek değer) bir malın uzun dönemli ortalama değeridir ki piyasadaki arz ve talep kuvvetlerinin etkisiyle çoğu zaman piyasa değerine uymaz.

 

Yukarıda söz ettiğimiz Marksist ekonomi yaklaşımı yüzeysel ve eksiktir. Zira, başta komünist rejimin uygulama gayretleri olmak üzere, dünyanın yaşadığı deneyimler bize değer belirleyici kuvvetleri başka bir perspektiften ele almamız gerektiğini göstermektedir:

 

  1. Kural Koyucular,
  2. Kurala Uyucular.

 

Kural koyucular nispeten azınlıktaki hakim ve örgütlü güçtür. İster kapitalist ister sosyalist olsun tüm sistemlerde mevcuttur. Kurala uyucular ise, her iki sistemde de yer alan, ekonomik gücü, yetkileri ve/veya bilgi seviyesi düşük, ekonomiye ilişkin asimetrik bilgi sahibi halk çoğunluğudur.

 

Kurala uyucular açısından Marx’ın ifade ettiği değer belirleyiciler geçerlidir. Yani kullanım değeri ve mübadele değeri. Ancak bunlara bir de yatırım yada spekülatif amaçlı SAKLAMA DEĞERİ’ni ilave etmemiz gerekir.

 

Kural koyucular açısından ise değer belirleyici 3 fonksiyon söz konusudur:

 

  1. Kar maksimizasyonu,
  2. Satışların fiyat esnekliği, ve,
  3. Sistemin yönetilebilirlik (kontrol altında tutulabilirlik) sınırı.

 

Kar maksimizasyonu yatırımlar için sermaye birikimi, iktisadi büyüme vb. sebeplerle gerekli görülecek, satışların fiyat esnekliği tüketimi ve buna bağlı olarak üretimi arttırma açısından ele alınacak, sistemin kontrol altında tutulabilirliği ise toplumsal tepkiler, kargaşa ve sistemin çöküşü açısından önemsenecektir.

 

Sonuçta, yukarıda zikredilen kuvvetlerin etkileşimiyle piyasa değeri oluşacaktır.

 

Şekil – 6. Değer Belirleyiciler.

 

 

 

 

 

Karl Marks Kapital adlı kitabında 3 iktisadi kuram ileri sürmüştür:

 

  • Değer Kuramı (Değer – Emek Kuramı): Malın değeri o malın üretimine katılan emek miktarıyla özdeştir. Her ne kadar malın değerinin arz ve talep miktarına göre değiştiğini kabul etse de, bir hata yapar ve kuramını her zaman normal bir talep varmış gibi kurgular. Malın değeri ile o malın üretiminde kullanılan emek arasında bir oran belirler. Yani emek miktarı malın değerini ölçmek için gerekli tek unsurdur.

 

  • Ücret Kuramı: Aynen malın değerinin ölçülebilmesi gibi emeğin değeri de ölçülebilir. Ücretli çalışan emeğini kapitaliste satar. Kapitalist te bu emek gücüne bir ücret öder. Ödenen ücret emek miktarının karşılığıdır. Ancak bu ödeme yapılırken toplumsal mübadele anlayışı değil biyolojik mübadele anlayışı hakim olmalıdır. İşçinin alacağı ücret hem kendisinin hem de ailesinin ihtiyaç duyduğu malların miktarına karşılık gelmelidir.

 

  • Artı Değer Kuramı: İşçinin çalışma süresi aldığı ücret karşılığından daha fazladır. Yani işçi ücretin karşılığı olan gerçek süreden daha fazla çalışmakta ve emeğinin karşılığını alamamaktadır. Zamanının yarısında kendisi için diğer yarısında ise kapitalist için çalışmaktadır. Fazladan çalışma ve emek karşılığında üretilen bu fark (Artı Değer) işverene kar olarak gitmektedir.

 

Karl Marks’a göre kapitalizmin özü kar arayışıdır. Marks iki değişim türünden bahseder:

 

  • Para Kullanılarak veya Kullanılmayarak Mal (Meta) Değişimi: Bu tür mübadele fazladan paraya (surplus) veya kara yol açmaz. Şöyle şematize edebiliriz:

 

MAL        <–>          MAL

 

  • Maldan Geçen Para Değişimi: Bu değişim mükemmel ve gizemli bir kapitalist değişimdir. Zira başlangıçtan daha fazlaya sahip olma imkanı tanır. Yaratılan Artı Değer kapitaliste kar olarak gider. Şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA      ->        MAL              -> PARA

 

Ancak Marks üçüncü bir değişimi ele almamıştır ve görüşleri bu yönüyle eksiktir: PARA DEĞİŞİMİ YANİ PARA SPEKÜLASYONU. Günümüzde global sermayenin özellikle az gelişmiş ekonomilere para ile girip yine para üzerinden kar elde ettiğini söylemeye bile gerek yoktur. Bunu da şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA (Örneğin Dolar)         ->     PARA (Örneğin Türk Lirası)       ->      PARA (Örneğin Dolar)

 

 

 

 

 

 

 

Şub 20

Değişiklik Yaşama Sevincini Artırır

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

İnsan yeni olanı aramak üzere programlanmıştır. Bu sebeple zengin duygular yaşayabilmemiz için, yeniliklere açık olmamız gerekir.
Değişiklik mutluluğun kapısını açar. Tavuk döner yiyen kimse, tekrar tavuk yemektense kuru fasulyeden daha fazla zevk alır.
Goethe’nin ifadesiyle. “ Hiçbir şey üst üste gelen güzel günlerden kötü olamaz.” Çünkü hedonik adaptasyon aynı şeyden sürekli zevk almamızı önler. Ruhumuz yenilik ister.
Farklı gruplarla bir faaliyete katılmak, farklı bir şeyler yapmak, aynı grupla faaliyet yapmaktan daha iyidir.
Bir sürpriz, yaşayabileceğimiz en coşkulu haz duygularından biridir.
Diğer yandan yeni olana karşı korku duyarız. Gerçi bu korkular da geçer. İnsanlar, iyi deneyimin çekiciliğindense bir rahatsızlık tehlikesine karşı daha duyarlı olurlar. Tehlike olmasa da eski programlar işlemeye devam eder. Bu korkular da kısa sürer.
Her gelen belediye otobüsünün yeni yolcularla gelmesi gibi, her değişiklik de yeni duygularla gelir.
Yaşadığımız heyecan, farklı ruh halleri getirir ve konuşmalarımıza malzeme sağlar. Her deneyim, kazanılan her bilgi, yeni keşiflerin kapısını açar. Bu yolla kişinin yaşadıgı keyif yerini başka bir keyfe bırakır.
Bu yenilikler ve değişiklikler kişiyi ömür boyu süren mutluluk yolculuğuna çıkarır.

Mar 05

Durum Değerlendirmesi

A. Kemal GÜL

Ülkemizin de içten ve dıştan değişik adlar alında örgütlenmiş hainlerin tehditleriyle muhatap olduğu yaşadığımız sıcak günlerin perde arkasında kendini dünyanın süper gücü gören müttefikimiz(!) Amerika’yı, dost gördüğümüz(!) bazı Avrupa ülkelerini sıralayabiliriz maalesef…

Evet, Dünyanın süper gücü Amerika… İngiliz geleneğinden gelen alışkanlığıyla güçsüz ülkelerin doğal kaynaklarıyla beslenen emperyalist ülke Amerika… Orta Doğu ülkelerinin üzerinde yaşadığı petrolleriyle beslenerek kendi ülkesini imar eden sömürgeci Amerika… Evangelish Bush Başkalığında petrol ülkesi Irak Devletine demokrasi getireceğim vadiyle milyonlarca Iraklının ölümüne sebep olan katil Amerika… Büyük Orta Doğu Projesi(BODP) kapsamında müttefik sıfatıyla Türkiye’yi de kullanarak Suriye’deki işbirlikçilerle birlikte iç savaş çıkartıp milyonlarca Suriye halkını yerinden yurdundan edip komşu ülkelere göç ettiren, binlerce Suriyelinin öldürülmesine sebep olan, Türkiye’ye milyonlarca lira külfete mal olmasına sebep olan gözü doymaz bir ülke Amerika. Diğer adıyla ABD…

Son marifeti bilindiği gibi, üç semavi dinin merkezi sayılan Kudüs’ün İsrail Devletinin başkenti olmasıyla alakalı bu ülkenin emlakçılar kıralı yeni başkan Trump’ın tek taraflı aldığı kararı Birleşmiş Milletler’ in (BM) ret etmesinin en önemli yaptırım gücü ‘’güvenilmeyen. Uluslar arası arenada itibar kaybeden’’ bir Amerika’’’… Birleşmiş Milletlerin bu kararıyla, Amerika’yı yalnız bırakan başkanına hattını ve hukukunu da bildirmiş oldu.

Öyle hassas bir süreç yaşanıyor ki bu İslam Coğrafyasında, bölgenin iki güçlü devleti Türkiye ve İran başta olmak üzere bölge ülkelerinin liderleri BM nezdinde dengeleri oluşturacak barışı güçlendirecek hamlelerde bulunmalarına şiddetle ihtiyaç görülmektedir. Gelişmeler gösteriyor ki, ABD’nin kendi çıkarları açısından bölgede PKK ve diğer terör örgütlerinden teşekkül edecek, müttefiki İsrail’in güvenliğini sağlayacak güçlü silahlarla donatılı bölgenin hainlerinden oluşan bir devlet kurmayı hedeflediği aşikârdır. Bu durum Türkiye’ye karşı güneyden cephe açma hamlesidir aynı zamanda.. Çünkü Türkiye kendi güvenliği açısından ABD nin bu hamlesine karşı önlemleri almak zorundadır.

Batıdan ülkemize cephe açabilecek komşumuz Yunan’ın (!) Ege Adalarını işgâli ve onlarca adanın silahlandırılmasının bu projenin bir parçası olduğu şüphesiz güvenlik güçlerimizin odağındadır. Savaş kapıda. Irak’ın ve Suriye’nin haline bakın. Başta Türkiye olmak üzere bölgesinde ülkeleri güven adına rahatlatacak barışı sağlama, bölge ülkelerinin liderleri bir araya gelerek bölgenin güvenliğini sağlayacak enstrümanları BM nezdinde harekete geçirmeleri iktidarların ana gündemlerini teşkil ediyor olmalı. Dünyayı kana bulayan iki dünya savaşının rekabet ve ekonomik krizden kaynaklandığını bilelim.

Zira Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ABD’nin tek taraflı karar alması, İşleri Arap saçına çevirdi… Bugünlerde dış politika ve Ortadoğu gündemi bildiğiniz çok bilinmeyenli denkleme dönüştü. Ne var ki Türkiye bölgede etkin ancak oyun kurucu olabilmesi için tüm ülkelerle iletişim kanallarımızın açık olması iktidarın ana gündemidir sanırım. Basından ve yayından izlenen bu süreçlerde yorum yapmanın yanıltıcı olabileceği doğaldır. Üretilen politikalarla bazen doğru bildiklerimiz yanlış, yanlış yorumladıklarımız doğru olabiliyor.

Yaşadığımız coğrafyamızda özet tablo bu iken, bugünlerde dostluk mesajlarıyla yakından tanıdığımız Orta Doğu Coğrafyasının davetli aktörlerinden Rusya Devlet Başkanı Viladimir Vladimiroviç Putin ki, biz ona kısaca Putin diyoruz, fıkra anlatmayı seven bir siyasetçi olduğu söylenir… Fıkralarını da genelde basın önünde anlatıyormuş…

Putin, bir basın toplantısında Rus ekonomisinin kötü gidişatıyla ilgili “geçen yıl ekonominin düzelmesi için 2 yıl süre vermiştiniz, görüşleriniz değişti mi?” sorusuna fıkrayla karşılık vermiş.
Fıkra şöyle;
“İki kişi karşılaşıyor.
Birisi, diğerine soruyor, nasılsın?
Diğeri cevap veriyor, çizgili siyah ve beyaz gibi.
Aylar geçiyor.
Peki, şimdi hangisi?
Cevap siyah!
Aradan yarım sene geçiyor ikisi tekrar karşılaşıyor.
Biri, diğerine soruyor, bu sefer nasılsın siyah mı beyaz mı?
Cevap siyah.
O zaman da siyahtı?
Hayır, şimdi anlıyorum ki o zaman beyazmış.”
***
Putin’in bu fıkrasından kim nasıl bir çıkarım yapar veya aslında bu bir “fıkra mı” yoksa “kıssa mı” bilinmez ama, aynı durumun ülke içinde geçerli olduğu kesin… Ülke adına, yaşam adına, “hukuk adına” bugün doğru görünenler, savunulanların bir süre sonra yanlış olduğunu görebiliriz… Bu sınav dünyasında hata ve yanlış elbet olur! Esas olan kastın olmaması… Esas olan yanlıştan erken dönmek… Esas olan yanlış yolda gideni uyarmak… Esas olan hatayı kabul edip çıkarımlar elde etmek…

Ha! Edemiyorsanız kendinizce gücün hangi tarafında olduğunuza bakın! Gerçi herkes kendince gücün “Aydınlık Taraf”ında… Aslında tarafımızın aydınlık mı, karanlık mı olduğuna gelecek, belki de tarih karar verecek…

Ve bütün bu çözüm bekleyen sorunların yegâne çözümü liyakatli ellerde ‘’adalet’’ kavramının layıkıyla işleyişinden geçecektir.

Sonuç itibarıyla bilinmelidir ki Adaletsizlik toplumların bünyesinde tamir edilemez yaralar açar.  Adaletin önemiyle alakalı bir örnekle yazımızı tamamlayalım:

Bir ülkede bir vatandaş ölürse kilisenin çanı iki kere, ölen bir asilzade ise çan üç kere, ülkenin kralı ölürse dört kere çalınırmış. Günün birinde hak kapısı bilinen mahkemede bir vatandaş haksız yere mahkûm edilmiş. Kilisenin çanı tam beş defa çalmış. Meraka düşen ahali kiliseye koşmuş, papaza “Kraldan daha önemli biri var mı ki, o kişi ölünce çanı beş defa çaldın?” diye sormuşlar. Papazın cevabı ise: “Evet, Kraldan daha önemli bir şey var! Bu gün adalet öldü.”
***

Milli Görüş lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan, şu ifadelerle birlikte uyarılarda bulunmuştu:

“Şimdi bakınız, dış mihraklar Afganistan, Irak, Suriye ve İran’daki bütün planlarını adım adım uygulamaya koyarken asıl hedef hakkındaki hazırlıklarını da ihmal etmemekte… Asıl hedef nedir? Türkiye’dir! Türkiye’nin parçalanması, yumuşak lokma yapılması ve Arz-ı Mevud’un bir parçası olması dolayısıyla da İsrail’e katılması hususundaki planlar harıl harıl yürütülmektedir.”

 

Şub 27

14 Şeker Fabrikası Satılmamalı

Dr. Sakin ÖNER

Merhum Turgut ÖZAL’ın Başbakan olduğu 1980’li yıllardan beri hükümetler, “serbest piyasa ekonomi gereği özelleştirme” diyerek Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’e kadar yapılan bütün fabrikaları, barajları, rafinerileri, elektrik santrallerini, telekomünikasyonunu, bankaları, iktisadi devlet teşekküllerini, kupon hazine arazilerini özel sektöre satıyor. Böyle giderse gelecek kuşaklara satılacak hiçbir maddi varlığımız kalmayacak.

Sıra şimdi de şeker fabrikalarına geldi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) Resmi Gazete’de devletin elinde bulunan 14 şeker fabrikasının 2018 yılı Nisan ayı içinde ihaleyle satılacağını açıkladı.  Bu fabrikalar; Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat Şeker Fabrikalarıdır.

Şeker, tuz, ekmek ve yağ gibi temel tüketim maddelerindendir. Eğer bu 14 şeker fabrikası özelleştirilirse, hem ülkemizin şeker pancarı üretimi, hem bu fabrikalarda çalışan personel, hem de şeker fiyatları olumsuz anlamda etkilenecektir. Bunun için bu kararın yeniden gözden geçirilerek bu satıştan vazgeçilmesi ülkemiz yararına olacaktır.

Şub 21

Hukukçu Olmak…

Ruhittin SÖNMEZ

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine pek ilgi duyduğumu söyleyemem. Bu seneye kadar, zaman zaman birinci sayfaya kaymış ilginç olaylar ile ulusal gazeteleri internetten okuduğumda ana sayfaya yerleştirilmiş benzer haberleri okumanın dışında cinayet, hırsızlık, tecavüz, dolandırıcılık gibi adli vakalar bana cazip gelmedi.

Otuz yıllık mühendislik ve yöneticilik hayatımda çok “steril” olarak tanımlayabileceğim bir çevrede yaşadım. Bu çevrede herkesin duymasını gerektirecek ilginçlikte adli vakalar pek yaşanmadığı için, üçüncü sayfa haberi olabilecek olayların hayatımda pek bir yeri olmadı. Sadece, hekim olan eşimin “adli nöbetlerinde” gece olan vakalarda karakola veya olay mahalline birlikte gitmek durumunda kaldığımız için birçok olaya şahitlik etmiştim.

Cinayet, intihar, kanlı kavgalar yanında aile içi kavgalar, kız kaçırma, tecavüz, hırsızlık, trafik kazası vd çok sayıda adli vaka sonrası yaşananları gözleme imkânım olmuştu.

Bu olayları gördükçe her defasında bir akvaryum gibi gerçek dünyanın çirkin olaylarından soyutlanmış nezih bir çevrede yaşamanın şükrü içinde olmamız gerektiğini düşünürdüm.

İş hayatımı devam ettirirken çok büyük bir zevkle hukuk tahsilimi yapmış, fakülteden mezun olarak “hukukçu” unvanını kazanmış olmama rağmen, mahkemelere intikal eden pratik olaylar ve hukuk uygulamalarının doğrudan içinde bulunmamıştım.

STERİL HAYATTAN ÇIKIŞ

Şimdi bir avukat olarak doğrudan adli vakalar, mahkemelere intikal eden uyuşmazlıklar ve yargılama süreçlerinin içindeyim. Kendimi avukatlık öncesi yaşadığım steril hayattan çok farklı bir dünyanın içinde buldum.

Bu dünyada, eşini para karşılığı başka erkeklere satarak kendi gözü önünde tecavüz edilmesini izleyen kocalar, kocasının yeğenini ayartıp ilişkiye giren ve eşinden boşanarak yeğenle evlenen kadınlar var.  Uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve terör örgütü üyeliği gibi iç içe geçmiş örgütlü suçlar; sahte nüfus cüzdanı düzenleterek işyeri açıp, bankalardan çek ve kredi kartı alan, çok sayıda esnafı dolandırarak kaybolan dolandırıcılar ve daha nice suç makineleri var. Birkaç tane yakınını zehirleyerek öldüren sıradan köylü kadın, hastane tuvaletinde düşürdüğü çocuğunu çöpe atarak ölümüne sebep olduğu için müebbet hapse mahkûm olan bir başka genç kadın da var.

Bunların yanında sıradan insanların başına gelebilen çeşitli vakaları da hatırlatmam lazım. Ödenemeyen veya ödenmeyen borçlar sebebiyle olan ihtilaflar, hacizler; Belediyeye ait arsa üzerindeki suyun veya elektriğin kaçak kullanımı sebebiyle cezalandırılanlar; ölen eşinden almakta olduğu SSK emekli maaşını, yeniden evlendiğinde SSK’ya bildirip kestirmeyi unuttuğu için, devletin herhangi bir zararı olmadığı halde, sadece tazminat değil, hapis cezası alanlar. Kardeşinin yeşil kartını kullanarak tedavi olup, devleti 30 TL zarara uğrattığı için iki sene hapse mahkûm olanlar da var.

Şahit olduğunuz binlerce çeşit hukuki ihtilafta farklı duyguların sizi sarması mukadder. Yıllarca bir arada yaşamış, çocukları olmuş çiftlerin boşanma davaları ile üzülürsünüz. Bin bir ümitle ev sahibi olmak ümidiyle senelerce aidat ödeyip, kooperatif yöneticilerince dolandırılanlara acırsınız. Devletin kamulaştırma yapması sonucu hak kaybına uğrayıp çare arayanlar; haksız tayin ve disiplin cezaları için yürütmeyi durdurma ve işlemin iptali için idare mahkemelerinde uzun yıllar mücadele edenler; idare aleyhine sonuçlanan davaları uygulamayan idarecilere karşı yeniden mücadelelerde devletimizi daha adil olmasını özlersiniz. Kardeşlerinin miras paylarının üstüne konanlara kızarsınız.

Muvazaalı satışlar, mal kaçırmalar, kaçak yapılaşmalar, çevre suçları ve yazmaya yerimin müsait olmadığı nice dava çeşitlerinde farklı duygular yaşarsınız.

ADALETİ TESİS ETMEK KOLAY DEĞİL

Dava türleri insanlar arası ilişkilerdeki çeşitliliği gösterdiği gibi, birbirinin benzeri olduğunu sandığımız ve davanın konusu başlığı altında aynı kelimelerle tanımlanan her bir davanın kendine mahsus farklılıkları da söz konusudur. Adeta birbirine benzer saydığımız bütün Çinlilerin parmak izlerinin farklı olması gibi.

Adalet terazisini dengeli tutmaya çalışan hâkim, savcı, avukatlar ile diğer yargı mensuplarının işlerinin zorluğu buradan kaynaklanıyor olsa gerektir. Çünkü hem bir yandan, her bir olayın kendisine mahsus özelliklerini dikkate almak ve hem de (kara kaplı kitabın yazdığı) yazılı hukuk normlarını uygulamak zorundasınızdır.

Her bir somut hukuki ihtilafta tarafların hepsinin adalet anlayışına uygun bir çözüm bulunması mümkün değildir. Hatta nihai kararı veren hâkimlerin bile, sık sık verdikleri karardan bir iç huzuru duymadığı olabiliyor. Çünkü adaletin tam tecelli edememesi sadece “vicdan ile cüzdan arasında sıkışmaktan” kaynaklanmıyor.

Adalet, hukuk normlarına ve hukuki eşitliğe sıkı sıkıya bağlı kalmakla sağlanamayabiliyor. Çünkü bazen hukuk düzeni adil olmayabilir. Ayrıca hukuk insanların sadece toplum içindeki davranışları ile ilişkili olmaktan ibaret değil. Ahlak ve din kuralları ile de ilişkilidir. Onun içindir ki her hukuk tartışılır bir alandır.

Adalet anlayışı zamana ve taraflara göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bir adamı öldürenin idam edilmesi, maktulün yakınlarınca adaletin tecellisi sayılabilirken, günümüz hukukçularının çoğunluğu idamı adil bulmamaktadır.

Bir müteahhidin bir başkasının arazisine, imar planına aykırı şekilde yaptığı binaya ait daireleri satması durumunda, arsa sahibini koruyup binayı yıkmak mı adildir, daireleri satın alan iyi niyetli üçüncü kişileri korumak mı daha adildir? Böyle somut olaylarda hukuk sistemi belirli tercihleri yapmak zorunda kalıyor. Bu tercihin, menfaatine uygun olmayan taraflarca adaletsiz olarak değerlendirilmesi de kaçınılmaz.

Bütün bunlara rağmen adaletin sağlıklı bir toplum ve sağlam bir devlet yapısı için vazgeçilmez olduğu muhakkak. Onun içindir ki adaletin tecellisi için çalışan bütün meslek dallarının kutsal olduğu da ortada.

Haksızlığa veya zulme uğramış olanın da, suçlu ve zalim görünenin de savunulması adaletin tam tecellisi için vazgeçilmez bir gereklilik.

Sevgili dostlar, bu yazıyı yaklaşık dokuz yıl yazmışım. Bütün bu anlattıklarıma ilaveten “memlekette hukuk mu kaldı ki?” kanaatinin yerleştiği bir atmosferi soluyoruz. Böyle bir durumda hukukçu olmanın faydalarını ve zorluğunu sizlerin takdirine sunuyorum.

Oca 02

Yeni Yıl 2018’e Girerken

A.Kemal GÜL

Orta Doğu Coğrafyasında özellikle ülkemizin önemli bir geçiş köprüsü, stratejik bir kavşak konumunda yer aldığı, bu coğrafyada var olan zengin petrol ve doğal gaz yatakları aşkına, tatlı su ve debisi yüksek nehirleri aşkına küresel ihanet odaklarının desteğinde yaşanan çatışmalar nedeniyle onbinlerce insanın öldüğü, yaralandığı ve gözyaşı döktüğü, yerini/ yurdunu terk ettiği bu coğrafyada yaşamanın tabiatıyla bir bedeli vardır. Bu bedeli karşılamanın birlik, bütünlük şuuruna haiz güçlü olmaktan geçtiğini yaşayarak görüyoruz.

Teknolojik gelişmelerin insana maddi alanda birçok nimetler sunması yanında insanlığa kan kusturduğu, yaratılmışların en şereflisi o insanın manevi yönünün dikkate alınmaması sebebiyle yalnızlığa, huzursuzluğa mahkûm edildiği talihsiz bir yılı daha geride bırakmış oluyoruz. Karamsar duygularla yeni bir yıla giriyoruz.

Ülkemiz ve insanımızın, gerek tarihi birikimi ve gerekse milli ve manevi dinamikleriyle, kendi içimizde ve dünya ölçeğinde her alanda var olan problemlerin çözümünde potansiyel tecrübelerimizin insanlığa önemli katkı sağlayacağından emin olmak millet olarak vaz geçilmez düsturumuz olmalıdır.

Zira Türk Milleti olarak tarihte yaşadığımız topraklarda, ulaşabildiğimiz yerlerde, hak ve adaletin tesisi, İslam’ın izzet ve şerefini korumak için büyük gayret içinde olduğumuz onur duyulacak tarihi bir gerçeğin kendisidir.

***

Yaşadığımız günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla birbirini takip etmesi; ekonomik endişe ve menfaatlerin ön plana çıkmasıyla manevi ve ahlaki değerlerin aşınmaya yüz tutması ve bunun sonucu olarak da çıkar çatışmalarının yaşandığı bir dünyada, insanlığın huzurlu ve mutlu geleceği için; ahlak ve dayanışma, barış ve hoşgörü kavramlarının içinin ideolojik ve politik olarak değil, tamamen evrensel insani değerler açısından doldurulması ve hayata geçirilmesi insanlığın hararetle beklediği bir üst yapıdır.

***

İşin gerçeği, hem kişi hem de toplum düzeyinde bir analiz yapıldığında geleceğin yaşanan günde var olduğu fark edilir. Gelecek bugünle o kadar bağlantılıdır ki, bu bağlantı, düşünceleri ister istemez bir değerlendirme yapmaya sevk ediyor. Gelecek bugünde saklıdır çünkü yarına ait yapılması gerekenlerin temellerinin atıldığı bir başlangıçtır bugün.

Bu kişiler için de, kurumlar için de milletler için de böyle.

Bu bağlamda, ülkemizin içte yaşadığı hezeyanların, dış ülkelerle yaşadığı sorunların çözümüne yönelik kısır görüşlülüğü, lafazanlığı içeren,  ortak akıldan uzak, devletin kuruluş felsefesinin stratejik öngörüsüyle örtüşmeyen keyfiliğin ön plana çıktığı yanlışının, geç de olsa, farkına varılmış olduğu sanılmaktadır.

 Bir milletin kendi öz vatanında ne kadar özgüvende olduğunu saptayan parametrelerden başlıca biri de o milleti oluşturan bireylerin ölüm şekillerine, tanımlamalarına bakmaktır.

Milli birlik, kimlik ve beraberlik anlayışını, yorumunu Laik cumhuriyetin ‘’Kurucu İradesinin’’ koyduğu ilke ve devrimlerde görüyorum.

Türk Milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin milli egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve ilmin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzey üzerine çıkarılması amacı ile temel esasları yine’’ Kurucu İrade’’ tarafından belirtilen devlet hayatına, fikir hayatına ve ekonomik hayata, toplumun temel müesseselerine ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere dayanan ‘’Türk Milliyetçiliği’, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini esas alır.

Orta doğu coğrafyasının yeniden dizayn edilmesi ile alakalı küresel güçlerin yerli işbirlikçilerini de kullanarak orta ve uzun vadede sürece sokmaya çalıştıkları sinsice projelerinin üniter yapımızı bölmeye, parçalamaya yönelik yaşanan bu alçakça, kahpece oyunları bozacak iradenin, dün olduğu gibi, bugün de ‘’Kurucu İrade’’ dediğimiz o güçlü’’ Kuvay-ı Milliye ruhunun’’ güçlendirilmesi Türk Milletinin üzerinde bir sorumluluktur, vebaldır.

*** 

Yaşadığımız iyi ve kötü günleriyle birlikte bir yıl daha geride kaldı. Bir nefes alıp verecek kadar kısa bir süre geçirdik sanki. Kör kurşunlarla, kahpece kurulmuş tuzaklarla şehit edilen canlarımız hüzünlendirdi bizi. İnsanların yaşadığı acılar acımız oldu, gözyaşları gözyaşımız. Her ilde şehit tabutları, her ilde ağlayan şehit çocukları… Yeter artık diyoruz. Bu gözyaşlarının hesabı sorulacaktır mutlaka.

Hüznün yanında neşeyi, acının yanında sevinci de yaşadık.  İnsan olmanın gereğiydi bu yaşadıklarımız. İnsani vecibelerin gereği olarak da bize düşen geleceğin imarı için çok çalışmak, başarıya ulaşmak açısından da sabretmek ve tevekkül etmek.

***

Milli birlik ve güven duygusuna yaşayarak ihtiyaç duyduğumuz bu zaman diliminde birlik inancının, vahdaniyet âleminden sağanak sağanak vicdanlara akıp insan ruhunda coşkun duygulara dönüşmesini ve bu duyguların fert ve toplum hayatında merhamet, adalet, insaf, hakkaniyet gibi üstün değerler şeklinde karşılık bulması başlıca dileğimizdir. 

Unutmayalım ki kimseye kalmayacak olan bu dünyada en büyük saadet, insanların saygı ve sevgi duyduğu bir mezarda yatabilmektir.

 2018 yeni yılının devletimize dirlik düzenlik, milletimize huzur ve refah silahlı kuvvetlerimize, emniyet güçlerimize zaferler getirsin. Her birimiz karşımızdakine sevgiyle, saygıyla değer verelim.

Fitne ve ihtilaftan uzak kalarak, kardeşlik, bütünlük, sevgi, huzur ve samimiyet zemininde siz mümtaz değerlerimizin, okurlarımızın yeni yılını kutlar esenlikler dilerim.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şub 13

Bölünerek Birlik Olamayız

Dr. Sakin ÖNER

Türkiye Barolar Birliği, Türkiye’nin milli kuruluşlarındandır. Bugüne kadar bütün milli meselelerde gerekli hassasiyeti ve tepkiyi göstermişti. Türk Tabipleri Birliği ise, “Zeytin Dalı Harekâtı” ile ilgili olarak yayınladığı bildiride, gerçekten milletimizi rencide edecek ifadeler kullanmıştır. Bu konuda TTB yöneticileri hakkında yasal işlem yapılması doğru bir işlemdir. Fakat bu olayı fırsat bilerek, muhalif görülen kurumları cezalandırmak, bu iki meslek birliğinin isimlerindeki “Türkiye” ve “Türk” sözcüklerini çıkarmak ve kurumsal yapılarını bozmak son derece yanlıştır.

Türkiye, içeride PKK Terörü ile dışarıda da Suriye’de Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı Harekâtı” ile uğraşırken, milli birlik ve beraberliğin en güçlü olması gerektiği bir dönemde, iki büyük meslek birliğinin ismindeki “Türkiye” ve “Türk” sözcüklerinin çıkarılması, milli hassasiyetleri büyük ölçüde rencide edecektir. Bu tutum meslek birlikleri arasında da büyük bir bölünmeye yol açacaktır.

Birçok meslek birliği ve sendikanın isminde “Türkiye” ve “Türk” sözcüğü bulunmaktadır. Mesela,   Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye Eczacılar Birliği, Türkiye Noterler Birliği, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) ve Türk Eğitim Sendikası’nı bu kuruluşlara örnek gösterebiliriz. Acaba iktidar, bu kuruluşların ismindeki “Türkiye” ve “Türk” sözcüğünü kaldıracak mı? Kaldırılması toplumdaki tepkiyi daha da arttıracaktır. Kalması ise bu kuruluşları, adında “Türkiye” ve “Türk” olan kuruluşlar ve olmayan kuruluşlar olarak ikiye ayıracaktır.

Türkiye Barolar Birliği de, Türk Tabipleri Birliği de  birer yasa ile kurulmuş olup, meslek mensuplarının tamamını bünyesinde barındırmaktadır. Hükümet bu yasaları değiştirip, bu kuruluşları parçalı bir yapıya yöneltmek istiyor. Bu düzenleme, avukatları ve doktorları “siyasi, etnik, dini ve ideolojik” görüşlere göre küçük birlikler halinde teşkilatlanmaya götürecektir. Bu da, bu meslek gruplarının toplumdaki etkinliklerini iyice azaltacaktır. Meslek birliklerindeki bölünmenin faturasını 12 Eylül 1980 öncesinde çok acı olaylar yaşayarak öğrendik.

Kuruluşların yöneticilerinin konuşmaları, bildirileri ve eylemlerinden rahatsız olarak, isimlerini değiştirmek, yapılarını bozmak veya kapatmak son derece yanlıştır. Suçlular hukuk yoluyla yargılanır ve suçlu oldukları kesinleşince cezalandırılır. Ama o kurumların adı ve yapısı değiştirilmez.  Bu yola geçmişte de çok rastladık. Bünyesinde rahatsızlık görülen kurumlarda suçluların cezalandırılması yerine, o kurum ve kuruluş ya kapatıldı ya da devredildi. Mesela Köy Enstitüleri, Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okullarının kapatılması, bunun en güzel örneğidir.

Bir taraftan milliyetçi bir tavır sergilerken, diğer taraftan bazı kuruluşlardan  “Türkiye” ve “Türk” sözcüklerinin kaldırılması son derece sakıncalıdır. Meslek kuruluşlarının bir kısmında bu kelimeler kaldırılırken, bir kısmında bırakılması, ciddi bir bölünmeye yol açacaktır. Ayrıca meslek birliklerinin bölünmesi, siyasi iktidar tarafından rahat yönetilmelerini sağlar, ama milli birliği olumsuz etkiler.

Meslek birliklerinin adından “Türkiye” ve “Türk” sözcüklerinin kaldırılmasından da, yasalarının değiştirilerek parçalı bir yapıya yönlendirilmesinden mutlaka vazgeçilmelidir. Aksi takdirde, kuruluşları “parçala, böl, yönet” politikası uygulayan totaliter ülkelerden farkımız kalmayacaktır. Şunu asla unutmayalım, BÖLÜNEREK BİRLİK OLAMAYIZ.

 

Şub 20

Soy Ağacı Merakı ve Soyadları

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Son günlerde soy ağacı tespitinin ilgi uyandırdığı, e-devlet sitesinin kilitlendiği bir gerçektir. Bunun önemli sosyal boyutları vardır.

Öncelikle şunu ifade edelim ki; insanlarımızın göç ettikleri coğrafyalar tek başlarına kimlik tayin etmezler. Coğrafi faktörün kültürel kimlik ve yaşama tarzı üzerinde mutlak değil; ama sınırlı etkileri vardır. Bu gerçek reddedilemez. Ancak kimliği sadece coğrafyaya bağlama yanlışı, bizi milli kimlik dışı yapay arayışlara da götürebilir. Türkiye’ye bir zamanların Yugoslavya’sından gelmekle veya orada doğmakla Yugoslav olunmazdı. Batı Trakya’da yaşamakla Müslüman Yunanlı olunamaz. Aynı durum Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra izinle bağımsızlığa kavuşturulmuş devletçikler için de aynıdır. Bulgaristan’dan gelmiş olmakla da Bulgar olunmuyor.

Türk kimliği sadece Anadolu’da değil; Balkanlarda ve Orta Avrupa’da, Orta Asya’da yaşamış ve yaşamakta olan bir kimliğin adıdır. Hala bazı tahribata rağmen, birçok tarihi eser dimdik ayaktadır ve o bölgelerde hizmet vermektedir.

Osmanlı döneminde Anadolu’dan belirli bölgelerden Devletin uç beyi olarak tayin ettiği aileler Avrupa içlerinde sınır bölgelerine gider ve uç beyi olurlardı. Bunlar savaşta orduya öncülük ederdi. Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerinde bu geniş Türk unsurları ana vatanları olan Türkiye’ye dönmek zorunda kalmışlardır. Mal ve mülkleri yabancı ellere geçen bu insanlarımız çok can kaybı vererek Anadolu’ya ulaşabilmişlerdir. Bu durumu yoğun yabancı etnik göç alan Kanada, Avustralya ve ABD gibi ülkelerle bir tutamayız. Bizde vatana dönüş acı olmakla beraber ,bir gerçektir. Rumeli göçlerinde “Evlad-ı Fatihan” zora katlanmış ve Avrupa’nın güneyine mesela İtalya’ya giderek kolayı tercih etmemiştir.

Belirli bir yaşama tarzının –kültürün- damgasını vurduğu coğrafyada hakim kültür gerçekleşir. Coğrafyaya kültürel izlerini vuramamış toplumlar maddi ve manevi kültürel damgalarını, eserlerini kaybedebilir ve hakim kültür olamazlar. Anadolu’da yaşadığımız örf ve adetleri aynen Balkan coğrafyasında da görebiliyorsak bazı yıpratılmalara rağmen, Türk Kültürü oralarda da yaşıyor demektir. Türk Kültürünün yaşadığı ve yaşatıldığı coğrafyalar aslında manevi olarak vatandan birer parçadır.

Soy ağacı tespiti ve soyadları konusunu incelersek karşımıza 1934 tarihli Soyadı Kanunu çıkar. Bu kanun oldukça aceleye getirilmiş ve nüfus memurları tarafından gayenin her ferde yeni ve modern bir ad takma olduğu zannedilmiştir. Kanunun tatbikatı, milli dayanışma ve sosyal bütünleşmeyi altüst edici olaylara gebe olmuştur. Aynı aile ismini muhafaza etmesi gereken fertlerden her biri ayrı birer soyadı almıştır. Amcaların, dayıların ve kardeşlerin, dedelerin soyadları değişmiştir. Soyadı bollaşması sosyal dayanışmayı ve ilişkileri zedelemiş ve insanları birbirine başkalaştırmıştır. Her yeni yeni olduğu için geçerli olmaz; her eski de eski olduğu için atılmaz. Eski lakap, unvan ve asalet çağrışımı yapan soyadlarında değişikliğe gidilirken; bu defa ilgisiz, anlamsız ve tesadüfi kelimeler soyadı olarak verilmiş ve alınmıştır.

Asistanı olmaktan daima gurur duyduğum 3000 civarında yazılı esere imza atmış olan Ord.Prof.Dr.Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 1950-1952 yılları arasında içtimaiyat derslerine girmiştir. Bu yıllarda öğrencilerinin ilgisi sayesinde araştırma yapılmış ve 4253 anket formu doldurulmuştur. Bu 4253 cevap 4 bölüme göre tasnife uğramıştır: (Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İçtimaiyat Dersleri, 1.Cilt, İstanbul 1971, sh.221-230)

  • Eskiden aile isimleri bulunanlar ve Soyadı Kanunu’nun tatbiki sırasında bunları muhafaza edenler;
  • Eskiden aile isimleri bulunanlar ve Soyadı Kanunu’nun uygulanması sırasında bunları terk edip yenilerini alanlar;
  • Eski aile isimlerini Soyadı Kanunu’nun tatbikatı esnasında kısaltmak suretiyle muhafaza edenler;
  • Eskiden aile isimleri bulunmayanlar ve yenisini alanlar.

 

Bu guruplar içinde en çok ikinci gurup %44.2 paya sahip olmuştur. Bunu %34.1 ile dördüncü gurup; %11.2 ile birinci gurup; %10.5 ile üçüncü gurup takip etmiştir. Görüldüğü gibi, 1934 Soyadı Kanunu’nda aile isimleri bulunanlar bunları terk edip yenilerini almışlardır (%44.2). Bu durum ailelerin soy ağacı alanında belirsizlikle karşılaşmalarına sebep olmuştur.

Hayatı eser vermek ve araştırma yapmakla geçmiş olan rahmetli Hocamızı burada saygı ile anıyoruz. Gerçekten bugün ortaya çıkan sosyal bir yaraya 1950’li yılların başında işaret etmiş ve sorunu ortaya koymuştur.

Asistanlığımın ilk yıllarında Hoca neden bu soyadı konusunda önemle duruyor derdim. Zamanla hele bugün bunun ne kadar toplumda sosyal bir sorun haline geldiği ortaya çıkmıştır. Aslında bir sosyolog, bir toplum hekimi olarak sosyal gerçekler üzerinde durmalı ve onlara ışık tutucu araştırmalar yapabilmelidir.

 

Şub 09

Stratejik Hedef ve Ulus-Devlet!

                                                                                                               A. Kemal GÜL

Ulus-Devlet!

Meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şekli…

Yani vatandaşı olduğumuz ülkemizin yapısı…

Osmanlının küllerinden var olan bir ulusun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti…

***

Muktedirlerin, Emperyal güçlerin/ Dünya Efendilerinin zaviyesinden politikalar üreterek Suriye topraklarında ülkemize komşu yapılan tehdit grupları Amerikan/ Batı destekli terörizme karşı TSK nin savaşmak zorunda bırakıldığı gerçeğinden bahisle ki bu durum, Güneyimizde Batı devletlerinin teşvikiyle bir Kürt devletinin kurulması yönünde yaklaşık 150 yıl öncesine inen bir proje olduğu Tarihçilerimizin ifadesidir.

Malum SERV’ dayatmasıyla bu projenin gerçekleşmesinin sağlanması aşamasında Çanakkale Zaferinin ünlü komutanı M.Kemal, ‘’Kuvayı Milliye’’ruhuyla bütün Türk Halkını arkasına alarak ekibiyle başlattığı ve zaferlerle noktaladığı Kurtuluş Savaşları nihayetinde SERV paçavrası çöpe atılmıştı.

ABD/ BATI bu projeden vaz geçmiş değil. Değişik adlar altında destekledikleri terör örgütleriyle uzun yıllardır ülkemizin başı belada…

Malum yaşanan açılım süreçleri… Ümraniye, Balyoz, Ergekon olayları… İhanet odaklarınca düzenlenen kumpaslar sonucu TSK nin itibarsızlaştırma operasyonları… FETÖ denilen dini ihanet şebekelerinin darbe teşebbüsleri sonucu SERV’ den sonra muktedirlerin öngörüsüz / başarısız Suriye politikası sonrası güney sınırımızda tasarlanan bir Kürt Devletinin kurulmasıyla alakalı ilgili güçler tarafından yeşil ışık yakıldığını Türk halkı izlemekte, ülkenin beka sorununu yüreğinde taşımaktadır.

***

Özellikle muktedirlerin oluşturdukları Suriye politikası sonucu bugün TSK nin icra etmek zorunda kaldığı ‘’Zeytin Dalı Operasyonu’’ zorunlu hale gelmiştir.

Bölgede stratejik belirsizliklerin nasıl aşılacağı her Türk yurttaşını tedirgin etmektedir.

***

Ülkenin onuru ve bekası için Suriye topraklarında terörist hainlerle savaşan Mehmetçiğimizin Allah yar ve yardımcısı olsun!

***

Ülkenin ulusal bütünlüğünü koruma adına Suriye, Irak ve İran’ın ulusal bütünlüklerini koruma zorunluluğumuz bir gerçeğin kendisidir. Nitekim ülkemizin kurucusu Başkomutan ATATÜRK’ÜN ilke olarak saptadığı ‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’kavramının işlerliği güçlü olmayı gerektirdiği gibi, ülkemize komşu olan ülkelerin de ulusal bütünlüğüne saygılı olmayı gerektirir.

Ülkenin Kurucu Kadrosunun koyduğu ilkelerine rağmen izlenen vizyonsuz ve ilkesiz politikaları görmeye çalışalım:

Türk Milleti kavramı alehinde politikalar üretildiğini gördük… Türkiye Cumhuriyetinin kurucularına karşı gözden düşürme politikalarının üretildiğini gördük… Doğal sonucu olarak Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısı alehinde olacak dolaylı söylemler kulaklarımızı tınlattı…

Ulus-Devlet ile sorunu olanların, ulusu etnik gruplara ayırarak birbirinden nefret etmelerini sağlamak suretiyle yok etmeye çalıştıkları Türkiye Cumhuriyeti hayal edildi…

Ulusçuluğu, ‘ayrıştırıcı bir kültür’ olarak gösterenlerin, ‘hesaplaşma zamanı geldi’ diyerek Ulus-Devlet’i hedef gösterenlerin kendi düşünce derinliklerinden çukura düştükleri günleri yaşıyor olmamız tesellimiz oldu…

‘Ulus-Devlet’in modası geçti’ zihniyeti ile ‘demokratik özerklik’ yalanı etrafında birleşenler bir araya gelerek ‘Türkiye’nin içerisinden yeni bir Ulus-Devlet çıkart(tır)ma’ çabası gün yüzüne çıkmış olduğunu anlamış olduk…

Bu yolda ilerleyenlerin en büyük oyunu; ulusu oluşturanları kendilerince ‘etnik gruplara, halklara ayırarak’, sözde ‘halkların kardeşliği’ veya ‘etnik unsur’ söylemleri ile tarafları birbirinden nefret ettirerek ‘yılan hikâyesine’ dönüşecek durumu, geri dönüşü olmayan bir yola iterek Ulus-Devlet’ten intikam almaya çalışanları gördük…

***

İşte tam da bu noktada ayrışmayalım, Ulus-Devlet yapısını koruyalım, ‘küresellerin oyununa gelmeyelim’ derken, kucağımızda ‘başkanlık sistemi’ tartışmalarını buluverdik…

Dünya ülkeler tarihinde başkanlık sistemi, parçalı yapıların, kavgaların ve savaşların birleştirilme aracı olarak kullanılmış…

Federasyon yapılı başkanlık sistemi toplumda karşılık bulmayınca söylemler ‘Türk Tipi Başkanlık Modeli’ne dönüştü…

Dünyada başkanlık sistemi modeli zorunluluklar sonrası oluşmuş bir model…

Örneğin; ABD ve Almanya (Hitler Almanyası) gibi başkanlık sistemi ile yönetilen devletlerde, yıllarca savaşmış, bölünmüş olan eyalet veya devletçiklerden bütünleşmeye gitmek için başkanlık sistemine gidilmiş…

Bu durumlar konuşulduğunda savunacak alan bulamayanlar hemen patlatıyor bir “Osmanlı modeli” hikâyesi…

Söylem belli; ‘Osmanlı da eyalet sistemiydi’ …

Osmanlı’da ki eyalet sistemlerini araştırdığımızda, günümüz eyalet sistemleri ile aynı görmek tarihi bir cehalet gibi görünüyor…

Bu fikrinde ısrar edenler Osmanlı’nın son yıllarında Doğu Rumeli Eyaleti ve Girit’in özerklik ilanı sonrasında nasıl koparıldıklarının hikâyesine bakmalarını önermek gerek…

Dünyada hiçbir ülke üniter devlet yapısından başkanlık sistemine geçiş yapmamış…

Yapmadığı gibi dünyada hiçbir rejim darbe, savaş veya devrim olmadan değişmemiş…

Bu derecede dünyada pratiği olmamış bir rejim değişikliğini nasıl yapacağız veya sonrasında neler ile karşılaşacağız?

Bunların hepsi bir muamma!..

***

Dönelim konumuza;

Günümüzde, Birleşmiş Milletler (BM)’e üye devletlerin tamamı, ulus devlet modeline göre, ulus devlet kurgusu esas alınarak yapılanmış…

Dünyada 5 bine yakın etnik grup ve 6 bine yakın farklı dil bulunuyor…

Dünyada 206 ülke var ve bunların yaklaşık 200’ü Ulus-Devlet yapısında…

Bu devletlerden 193’ü Birleşmiş Milletlere üye bunlardan ise çok azı etnik kültür açısından homojen Ulus-Devlet yapısında…

Geçmişte ve günümüzde, siyasi bağımsızlık elde etmek amacıyla, hareket eden ve ayrışan birçok etnik temeldeki akım da, bir ulus devlet kurma hedefine yönelerek Ulus-Devlet olmuştur.

Dünyadaki genel kanaat, Ulus-Devlet’i modern dünyanın şekillenmesindeki en temel kurumu olduğu şeklindedir…

Etnik ve ırki manada kurulan devletçiklerin yürümeyeceğine en iyi örnek kuruluşu hem dini hem de ırki olan İsrail’dir;

İsrail bile bu yapıya dayanamadı…

Geçtiğimiz yılda İsrail kabinesi, İsrail’i ‘Yahudi Ulus-Devleti’ olarak tanımlayan yasa tasarısını onayladı…

Tüm bu bilgilerde şu çıkıyor; modern dünyada gerçek manada devlet olmak için Ulus-Devlet modelini benimsemek ve korumak gerekiyor.

***

Terörün, ekonominin ve krizin sınır tanımadığı günümüzde, ‘küresel efendilerin’’ oluşturmaya çalıştığı küçük devletçiklerin çıkarlarını küreselcilerin çıkarları ile aynı göstermeye çalışma hedefini son noktası ‘Yeni Dünya Düzeni’ içerisinde yok olmaktır…

Küreselleşmenin isteği büyük yapılarda olan ulus devletleri, yutabileceği küçük etnik yapılı devletçiklere çevirmektir…

Yakın tarihte bunun en büyük deneyi Yugoslavya’da uygulandı…

Yugoslavya, ulus devlet iken etnik kimliklerine göre bölünüp ayrıştırıldı.

Sonrasında ise tüm dünyanın gözü önünde, Avrupa’nın göbeğinde birbirine ‘yılan hikâyesi’ misali bir ömür düşman özerk bölgelere ve devletçiklere parçalanarak yok edildi…

***

Parçalanmak ve yok olmamak adına riskleri yüksek sesle dillendirmeli, gelişmeleri tartışmalıyız…

Ulus-Devlet’i asimilasyon ve etnik-dinsel temizlik gibi gösterenlere fırsat vermemeliyiz!

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar