Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 03

Ahiliğin Osmanlı Sosyal Hayatındaki Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Ahilik, 13. Yüzyılın ortalarından başlayarak Anadolu’nun sosyal hayatının şekillenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Türk çocuklarını  işsizlikten ve kötü fikir cereyanlarının etkisinden kurtaran, aynı zamanda  devletin ihtiyacı olan askeri gücü koruyan,  kollayan, katkıda bulunan bu kuruluşlar çok yönlü bir yapıya sahipti. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe karşı mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma çabası içine girmiş ve yoksulluğun çok çalışarak giderilebileceğini, yoksulluğun bir alın yazısı olmadığını savunmuştur.

Esnaf ve sanatkar zümreleri  her şeyden önce, yamak- çırak-kalfa-usta hiyerarşisini kurarak bu kademelerdekilerini, birbirine sarsılmaz ve candan bağlarla bağlamak suretiyle ve mesleklerin en ince noktasını öğreterek sanatı sağlam temellere oturtmuştur.

Üretici ve tüketici ilişkileri dengeli bir şekilde ayarlanmış, köylerde, şehirlerde, kasabalarda konaklama ve toplantı yapma yerleri tesis edilmiş ve buralar bütünüyle donatılıp döşenmiştir. Görüldüğü gibi, ahi kuruluşlarının nasıl bir toplumsal fonksiyon icra ettikleri ortadadır. Böylesine mükemmel ve yaygın olan bir toplumsal teşkilatın asli unsuru olan ahlâk duygusuna başka bir ülkede rastlamak mümkün değildir.

Zaviyelerde yani ahi toplantı yerlerinde işçiler, çıraklar, kalfalar ve ustalardan başka, iyi konuşan hatipler, Profesörler( müderrisler), öğretmenler, hâkimler, hattatlar, şairler, vaizler, v.b. kimseler bulunurdu. ( 1 )  Bu zaviye evlerinde dini, hukuki, ahlâki, sosyal, ekonomik,  v.b. konular konuşulurdu. Akşama kadar çalışarak yorulan sanat erbabından kişilerin ruh yorgunlukları bu konuşmalar sayesinde giderilirdi.

Ahi teşkilatlarında kişilerin sermaye birikimi ve aşırı kazanç isteği kesinlikle önlenmiş ve böylece kişisel kazanç yerine teşkilatın orta sandığında toplanan umûmi sermayeye önem verilmiştir. Bu konuda Sabri Ülgener Şunları söylüyor: “ Bu dönemin insanı madde dünyası ile devamlı temasların doğuracağı her türlü ihtiras taşkınlığından, hatta gelecek kaygısından uzak, iç alemine çekilmiş, telaşsız ve rızkından emin bir insan.” ( 2 )

Ahi kuruluşları,  başlangıçta tarikatlar gibi belirli bir ideolojiye bağlı olarak faaliyet göstermişler ve zamanla toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkar guruplarını içine alan birlikler haline gelmişlerdir.( 3 )

Ekonomik hayatımızın pek iyi gitmediği bu günlerde; bir Türk kuruluşu olan ve böyle fedakarca çalışan ve Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük emeği olan bu teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmakta, zamanımızın meslek teşekküllerinin de ahi birlikleri gibi çalışma hayatı içinde yer almaları çok büyük önem arz etmektedir.

 

DİP NOTLAR:

( 1 )  Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56

( 2 )  Sabri F. Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, s. 73, 1981

( 3 )  Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, s. 18

Mar 28

Sözde Değil Özde Var Olmak!

Cafer GENÇ

Basında, dünyanın en mutlu ülkesinin Finlandiya olduğunu okumuştum. Mutluluklarının temelinde “eğitim” olduğunu düşündüm. Mutluluğun ve başarının eğitimle gerçekleştirildiğini hepimiz biliriz. Finlandiya’daki eğitim sistemi, “en iyi eğitim uygulamasına örnek” olarak dünyada 1. sırada gösterilmektedir.

Bakın, bu başarıyı nasıl yakalamışlar. 1970’li yıllarda ekonomik kriz yaşayan, hiçbir geliri olmayan, kırsal köy hayatı yaşanılan Finlandiya’da, Başbakan, bütçedeki bütün giderleri yarı oranında azaltırken, eğitim bütçesini iki kat artırmış. Bu, onun siyasi hayatına mal olmuş. Bir sonraki seçimlerde kaybetmiş. Ancak, eğitim alanında yaptıklarının sonuçları 10 yıl, 20 yıl sonra alınmaya başlanınca kıymeti anlaşılmış. Finlandiya’nın bugünleri için, o günlerde kendini feda etmiş olmasıyla takdir kazanmış. İşte, büyük devlet adamlığı budur! Bizde, “milletine hizmet” adına, bütün riski göze alıp siyasi hayatını feda edebilecek kadar korkusuz ve kararlı bir “babayiğit” henüz çıkmadı. Milletin mutluluğuna vesile olacak bir cesur yüreğin, Atatürk gibi gönüllerde taht kuracağı, unutulmayacağı bir gerçektir. Tarihteki ve siyasetteki örnekleri de bilinmektedir.

Devlet kademesinin en üstünde olan yöneticiler, bürokratlar dâhil olmak üzere eğitimciler, yöneticiler, öğrenciler ve veliler, eğitim konusunda başarılı olamadığımızı dile getirmektedirler. Mevcut durumdan memnun olanın varlığına ihtimal vermiyorum.

Son yıllarda, sadece liselere geçiş ve üniversiteye yerleştirme ile ilgili pek çok değişiklikler oldu. Bu süre içerisinde, çok sık değişen Milli Eğitim bakanları, bir öncekinin yaptığını beğenmemiş olmalı ki “ben bilirim” diyerek yaptığı değişikliklerle sorunları ağırlaştırdı, çözümsüz hale getirdi. “Öğretmenlerin Performanslarını Değerlendirme Sistemi” bunun son örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir uygulamanın çok yanlış olduğunu ve nasıl olması, değerlendirilmesi gerektiğini, 03. 03. 2018 tarihi köşe yazımda ele almıştım. Başta, eğitim sendikaları olmak üzere köşe yazarları da tepkilerini dile getirdiler.

Benim de Bursa’da, kurucu çalışmalarında bulunduğum Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen ile Eğitim-İş ve Eğitim-Sen sendikalarının eylem kararlarına Eğitim Bir-Sen’in de katılmasını isterdim. Haksızlık da yapmayayım, tasvip etmediklerini, tepki gösterdiklerini biliyorum. “caydırıcılık” ve “ses getirme” açısından ortak eylemin etkili olacağını da söylemiş olayım.

Bizdeki sendikacılık anlayışı tam olarak yerleşmemiştir. Türk Eğitim-Sen temsilcileri Selçuk Türkoğlu’nu ve Metin Öksüz’ü yakinen tanırım. Basında ve kamuoyunda, işini en iyi şekilde yapan, görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları sendikacılık anlayışıyla yerine getiren sendika temsilcileri olarak bilinirler. Kendilerini takdir ve tebrik ediyorum. Millet ve memleket sevdasıyla eğitime hizmet edenlere teşekkür ediyorum.

Öğretmenlerle ilgili olan ve eğitimle bağdaştıramadığımız dövme, dövülme, öldürme, taciz, şiddet, hakaret… vs gibi olumsuz, kötü örneklere üzülüyoruz. Bunların, sendika üyeliğiyle ilgisinin olmadığını, şahsi ve münferit olaylar olduğunu söylemiş olsak bile, eğitim camiasında olunca işin boyutu farklı algılanmaktadır. Üzüldüğümüz bir diğer konu da öğretmenin itibarı ve öğretmenlik mesleğinin saygınlığıdır. Eğitimle ilgili pek çok sorunumuza ve sıkıntımıza karşılık, “hiç mi iyi, güzel şeyler olmuyor?” diye soracak olursanız, onu da aklıma gelen bir Temel fıkrasıyla cevaplandırmış olayım da yorumunu sizlere bırakayım.

Temel, Dursun, Cemal birbirlerini çok seven üç kardeşmiş. Ne alırlarsa, ne yaparlarsa birbirleri için de olmasını isterlermiş. Mesela, Temel gömlek alacağı zaman kardeşleri Dursun ve Cemal için de alırmış. Bu üç kardeş, kendi aralarındaki bu geleneklerini sürdürmüşler. Fıkra bu ya, bir gün ayrılmışlar, başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlar. Bir gün Temel, Almanya’da bir meyhaneye girmiş, garsonu çağırmış, “Bana üç bira getir” demiş. Garson, “Siz bir kişisiniz, neden üç tane istiyorsunuz?” diye sormuş. Temel de, “Biri benim, diğerleri kardeşlerim Dursun ve Cemal için, biz böyle anlaştık” diye cevap vermiş. Bu durum birkaç ay devam etmiş. Yine bir gün Temel garsona, “Bana iki bira getir” diye seslenmiş. Garson şaşırmış. “Hep üç tane isterdiniz, neden iki tane, ne oldu?” diye sormuş. Temel de “Ben içkiyi bıraktım” demiş.

“Ben, yanlış yapmayı bıraktım” demek için inandırıcı olmak gerekir.

SÖZÜN ÖZÜ: Ne iş yaparsanız yapın, yaptığınız işi bilerek en iyi şekilde yapın. Başaracağınıza inanılmasını istiyorsanız, öncelikle size güvenilmesi gerektiğini bilmelisiniz. “Sözde” (lafla) değil, “özde” var olduğunuzu göstermelisiniz.

Mar 29

Vatanseverliğin İlk Mimarı Namık Kemal

Dr. Sakin ÖNER

 

                Tanzimat döneminde  millî edebiyatın oluşmasına Şinasi ile birlikte öncülük yapan şahsiyetlerin başında, Namık Kemal gelir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın deyişiyle: “Namık Kemal, Şinasi’nin kısık sesle söylediği fikirleri, âdeta hoparlörle geniş halk kitlesine yaymıştır.” Namık Kemal, bir edebiyatçı olmakla birlikte, bir dâva, inanç ve ülkü adamıdır. Ateşli bir vatansever, büyük bir hürriyet aşığı ve samimi bir milliyetçidir. Edebiyat onun için, fikirlerini, duygularını ve heyecanlarını millete taşıyan bir vasıtadır. Edebiyat, milleti her yönden eğiten, aydınlatan ve ahlâken yücelten bir unsurdur. Bu yüzden, “Sanat cemiyet için” yapılmalıdır.

 

Namık Kemal makalelerinde ve bazı yazılarında edebiyata dair düşüncelerini açıkça ortaya koymuştur:

 

“Kemal’e göre, her şey millete faydası nispetinde değer kazanır. Edebiyatsız millet de dilsiz insana benzediğine göre, söz konusu disiplinin kendisi için de büyük bir ehemmiyeti vardır. Zira o, “bir milletin kuvve-i nâtıkasıdır”. “Râbıta-yı milliye” de büyük “hizmetleri” görüldüğü gibi “milletin hüsn-i terbiyesi”nde de büyük tesiri vardır. Fakat “müellefât-ı mensûremizde efkâr ve güftârı tabii hiçbir kitap yoktur ki tabiata tesir ile tezhib-i ahlâka hizmet etsin.” Edebiyat, yüzyıllar boyunca “terbiye-i efkâra hizmet etmiş” edipler sayesinde zenginleşir.”[1]

 

ŞAHSİYETİNİN ANA KARAKTERİ: VATAN, MİLLET, HÜRRİYET

 

Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Namık Kemal’in edebiyatımıza, merkezi sıkleti siyaset olan bir efkâr manzumesi getirdiğini, fikrin de edebiyatın maddesini oluşturduğunu belirtmiştir.[2]Tanzimat döneminin en ateşli ve en etkili edebiyatçısı Namık Kemal’dir.  Bugün kullandığımız birçok sosyal kavramı, edebiyat ve fikir dünyamıza sokan Şinasi ile odur. Bu kavramlar içinde Namık Kemal’in şahsiyetiyle bütünleşen üçü “vatan, millet, hürriyet”tir. Tanpınar’a göre, asıl şahsiyetini, sert vurulmuş bir mühür gibi taşıyan kelime, “hürriyet” kelimesidir.

 

Kemal, hürriyetin insan için önemini ve onun için her şeyin göze alınması gerektiğini, meşhur “Hürriyet Kasidesi”nde ortaya koymuştur.

 

Kemend-i cângüdâzı, ejder-i kahr olsa cellâdın

                Müreccahtır yine bin kerre zencir-i esâretten.

                ………………………..

                Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet

                Çalış, idrâki kaldır muktedirsen âdemiyyeten.

               

Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesi” ile hem insan haklarının en önemlisi olan hürriyet üzerindeki baskılara başkaldırmış, hem de vatan ve millet sevgisinin insan için önemi üzerinde durmuştur. “Hürriyet Kasidesi” Tanzimat aydınının baş kaldırı şiiridir. Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesi” ve diğer edebî eserleriyle nesillerin ruhlarını tutuşturarak, Türkiye’de çok mühim sosyal değişmelere sebep olmuştur.

 

Vücûdun kim hamir-i mâyesi hâk-i  vatandandır

                Ne gam, râh-ı vatanda çâk olursa cevr ü mihnetten..

                …………………

                Biz ol ulvî nihâdânız ki meydân-ı hamiyette

                Bize hâk-ı mezâr ehven gelir hâk-i mezelletten.

              ………………

                Felek, her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın, gelsin

                Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten.

               

Şiirde, “hamiyyet” kelimesi, “ vatanseverlik, milletseverlik” anlamında kullanılmıştır.

 

VATAN VE MİLLET AŞKI

Namık kemal, eserlerinin çoğunda vatan, millet ve hürriyet sevgisini en üst düzeyde ve korkusuzca ortaya koymuştur.  O, düşündüğünü ve yazdığını yaşayan bir ülkü adamıdır. “Vatan, millet, hürriyet” kavramlarını yansıtan eserlerinden dolayı müteaddit defalar sürgüne gönderilmiştir. O, sürgünde yaşarken bile:

 

Merkez-i hâke atsalar da bizi

                Kürre-i arzı patlarız çıkarız

 

diyerek bu yolda hiçbir şeyden korkmadığını yüksek perdeden haykırabilme cesaretini göstermiştir.

 

Kâzım Yetiş, Namık Kemal’e “Vatan Şairi” ünvanını kazandıran şiirin          “Vatan Mersiyesi”  olduğunu belirtmiştir. “1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi, neticeleri ve kaybettirdikleri bakımından son derece mühimdir. Bu sırada Akdeniz adalarında bulunan vatan şâirimiz, belki ömrünün en sıkıntılı günlerini yaşar. Meşhur “ Vatan Mersiyesi” bu devrenin mahsûlüdür. Vatan için şiir yazma ve yaşanan hâdiseleri edebiyat yolu ile ebedileştirme. Nitekim onun bu hassasiyeti edebiyat tarihimizde ilk defa şâirimize “vatan şairi” ünvanını kazandırmıştır.”[3]

 

Kemal “Vatan Mersiyesi”nde, vatanın içinde bulunduğu zor durumdan duyduğu ıstırabın ve ümitsizliğin feryadını dile getirmiştir:

 

Kendimizden niçün olduk bu kadar biz me’yûs

                Gidelim dâdına Allah için ehl-i nâmûs

                Sönüyor şem-i emel işte kırıldı fânûs

                Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini

                Yoğimiş kurtaracak bahtı kara mâderini

 

Namık Kemal’in bu şiirindeki son beyiti, I. Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okuyan Atatürk, bu beyite şöyle  bir nazire ile cevap vermiştir:

 

Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

                Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini.

 

“Vatan Şarkısı”nda Kemal, Türk milletine, tarihinin büyüklüklerini ve geçmişteki kahramanlıkları hatırlatarak, milletin ikbâli için hiçbir şeyden korkulmamasını haykırmakta ve moral vermektedir. Şiirdeki “Osmanlı” kelimesi  “Türk” anlamında kullanılmıştır.

 

Âmâlimiz efkârımız ikbâl-i vatandır

Serhaddimize kal’a bizim hâk-i bedendir

Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir

Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz             

Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz

 

Kemal “Vatan Yahut Silistre” piyesinde yer alan “Vatan Türküsü”nde ise, milletin yiğitlerini vatanın imdâdına çağırmaktadır.

 

Yâre nişandır tenine erlerin

Mevt ise son rütbesidir askerin

Altı da bir üstü de birdir yerin

Ârş yiğitler vatan imdâdına!

 

Namık Kemal, vatan sevgisini bütün yönleriyle “ Vatan” makalesinde dile getirmiştir. Bu makalede, insanın vatanını sevmesinin sebeplerini şöyle açıklamıştır:

 

“İnsan vatanını sever; çünkü madde-i vücûdu vatanın bir cüzü’dür.

İnsan vatanını sever; çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaatı vatan sayesinde kâimdir.

İnsan vatanını sever; çünkü vatanında mevcûd olan hâkimiyetin bir cüz’üne tasarruf-ı hakîki ile mutasarrıftır.

İnsan vatanını sever; çünkü vatan öyle bir galibin şemşiri veya bir kâtibin kalemiyle çizilen mevhûm hatlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfaat, uhuvvet, tasarruf, hâkimiyet, ecdâda hürmet, aileye muhabbet, yâd-ı şebâbet gibi birçok hissiyât-ı ulviyyenin içtima’ından hâsıl olmuş bir fikr-i mukaddestir.”[4]

 

Görüldüğü gibi, Namık Kemal milleti, ona milli kimliğini kazandıran bütün unsurlarıyla kucaklayan şuurlu bir milliyetçidir. Fakat, İmparatorluğu çözülme ve çöküşten kurtarmak isteyenlerin Osmanlıcılık siyaseti ve bu siyasetin terminolojisi olan “Osmanlı” mefhumu, Kemal’de “Türk” anlamında kullanılmıştır.

Temiz Osmanlı soyunun aslı olan Kayıhanlı Aşireti…. Oğuz Türkmenleri’nin bir şubesidir”. (Osmanlı Tarihi)

“Sultan Osman gibi, vücudu ile bütün insanlığın övünmesi gereken yüksek irâdeli bir büyük:

 

Osman Ertuğrul oğlusun

Oğuz, Kayı-Han neslisin

 

sözleriyle hem Oğuz’a hem de Kayı-Hanlı’ya mensup oluşunu kendisi için bir iftihar vesilesi saymıştır”. (Osmanlı Tarihi)

 

Namık Kemal’in vatan, millet ve hürriyet sevgisi ile yazdığı eserler, kendisinden sonra gelen nesiller üzerinde büyük etki bırakmıştır. Namık Kemal etkisini en fazla hissedenlerden biri de, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘tür. “Bedenimin babası Ali Rıza, hislerimin babası Namık kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir” diyen Atatürk, Namık Kemal’in üzerindeki  etkiyi şöyle açıklamıştır.

 

“Vatanın kurtuluşu ve istiklâli için ölmeyi bugünkü nesle Namık Kemal öğretti. Harbiye senelerinde siyaset fikirleri başgösterdi. Namık Kemal’den gelen sesin büyüsüne kapılmıştık. Bu ses ruhumuzu şimşek gibi sarsıyordu. Bu ses, şimdiye kadar okuduğum şiirlerdeki sese benzemiyordu. Namık Kemal’in yiğit sesi, önümde bambaşka bir ufkun açılmasına yol açıyordu”.

 

Sonuç olarak Namık Kemal, bizim millî ve vatanî duygu ve düşüncelerimizin ilk mimarıdır. Son bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin temelinde  Namık Kemal’in engin ve coşkun vatan, millet ve hürriyet sevgisinin büyük katkısı vardır. Kurtuluş Savaşını kazanan ordunun kahraman kumandanlarının hepsinin ruhunda ondan izler bulmak mümkündür.

Büyük vatan ve hürriyet şairimiz Namık Kemal, vatan sana minnettardır. Ruhun şad, mekânın cennet olsun. 

[1] Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi,  Edebiyat maddesi,

[2] Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, “Tanzimat Edebiyatında Hakiki Müceddet” Tanzimat I., s.616

 

[3] Prof. Dr. Kâzım Yetiş, Namık Kemal’in Türk Dili ve Edebiyatı Üzerine Görüşleri ve Yazıları, İ.Ü. Ed. Fak. Yayını, İstanbul  1989, s. XLIII.

[4] Namık Kemal, Makalât-ı Edebiyye ve Siyasiyye, s. 321-322

Mar 28

“Makedonya Gamzesi” Oyunu Üzerine…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

            Davet üzerine “Makedonya Gamzesi” isimli iki perdelik tiyatro oyununu Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde izledik. Gala gösterimine davet edildiğimiz için ilgililere teşekkür ediyoruz.

Muhakkak ki emek verilen, çaba gösterilen her güzel faaliyetin takdir edilmesi ve teşviki uygun bir davranıştır. Biz de bu eserin yazarını, yöneticisini, oyunlaştıranını ve oynayan sanatçılarını tebrik ediyoruz. Oyunun yazarı Sayın Üstün İnanç yakından tanıdığımız değerli bir dostumuzdur.

İki perdelik oyunu Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal ortamın ışığında seyretmeye çalıştık. Ülkemizin içinde bulunduğu ortam nedeniyle bazı hususlarda daha fazla hassas olunması gerektiğine inanıyoruz. Oyunda verilen arada, tabancayla ateş açılacağı ve endişe edilmemesi uyarısı bizi epey şaşırttı. Silah kullanımının arttığı, kurşunların leblebi gibi satın alınıp kullanıldığı, internetten silah satışlarının yapıldığı ve artan cinayet ve yaralama olaylarının ortaya çıktığı ülkemizde, silah kullanımının gösterimde yer alması ve buna yer verilmesi doğru olmamıştır.

Diğer taraftan, askerden ayrılan eski bir subayın İstanbul kahvelerinden birinde kabadayı haline dönüşmesi, herhalde örnek ve uygun bir davranış değildir. Bir gün bu kabadayının dini azınlıklardan birine mensup bir kabadayı ile  bıçaklı kavgasına gösterimde yer verilmesi doğru ve isabetli olmamıştır. Herkesi rahatsız edici yaralama ve bıçaklama görüntülerinden kaçınmak daha uygun olurdu.

Ayrıca önemli bir aileye mensup bir evli hanımın hanım arkadaşının kocasına göz koyması, onu elde etme çabaları, hatta konağa daveti Osmanlı-Türk kadınını aşağılayıcı ve itibar kaybettirici olmuştur. Bu örneği genellemek asla mümkün değildir. Bu istisnayı seyircinin önüne koymak ve gayri ahlaki bir davranışı geneller nitelikte oyunda yer vermek doğru olmamıştır.

Bu gibi sosyal içerikli oyunlarda daha dikkatli olmak, insanları yanlış yönlendirici alanlara çekmekten uzak durmak en doğru yoldur. İstisnalar ilgi çeker ümidiyle kullanılmamalı ve kural yapılmamalıdır.

İkinci perdenin ve oyunun kapanışında milli birlik ve bütünlük mesajlarının şanlı bayrağımızla birlikte gösterilmesi takdirle karşılanmıştır.

Biz inanmak istiyoruz ki; eserle doğrudan ilgili olanlar bu ve benzeri tenkitleri dikkate alacaklardır. Bu gibi güzel yapımlara ihtiyaç büyüktür. İyinin ve güzelin daha iyisinin ve güzelinin de sınırı yoktur.

Mar 19

Çanakkale’den Afrin’e

 

ÇANAKKALE; BİN YILLARDAN SONRA 20 YÜZYILDA, YAZILMASI TÜRKLERE NASİP OLMUŞ OLAN BİR DESTANDIR.

BU DESTAN, ÜÇ YÜZ YILDIR YENİLGİ GÖRMEMİŞ DONANMALARIN VE ÜÇ BİN YILLIK TRUVA HAYALLERİNİN ÇANAKKALE BOĞAZINA EBEDİYYEN GÖMÜLDÜĞÜ, HEKTORUN ÖCÜNÜN ALINDIĞI BİR DESTANDIR.

BU DESTAN BOĞAZLARI, SALTANATI, PAYİTAHTI VE HİLAFETİ KURTARAN CEVAT ÇOBANLI PAŞALARIN, ALBAY MUSTAFA KEMALLERİN DESTANIDIR.

BU DESTAN YAHYA ÇAVUŞLARIN, ALİ ÇAVUŞLARIN, SEYİT ONBAŞILARIN ÖLÜME MEYDAN OKUDUĞU VE SAVAŞA BOYUN EĞDİRDİĞİ BİR DESTANDIR.

SONSUZDAN GELİP, PEYGAMBER KUCAĞINA GİDEN MEHMETCİĞİN DESTANIDIR.

BU DESTAN, BİR HİLAL UĞRUNA BATAN NİCE GÜNEŞLERİN DESTANIDIR.

DAĞLARIN TÜRK DOĞURDUĞU, DEVLER SAVAŞININ, HAKİM GÜÇLERİN HEZİMETİNİN DESTANIDIR.

YOK EDİLMEYE ÇALIŞILAN BİR ULUSUN ŞAHLANIŞI VE YENİDEN DOĞUŞUNUN DESTANDIR.

YÜCE BİR KOMUTANIN SAVAŞMAYI DEĞİL, ÖLÜMÜ EMRETTİĞİ BİR DESTANDIR.

TOPRAKLARIMIZDA CAN VERİP, MEHMETCİĞİMİZLE KOYUN KOYUNA YATANLARIN DESTANIDIR.

BU DESTAN İSTİKLAL SAVAŞIMIZIN KAHRAMANLARININ YARATILDIĞI VE 19 MAYISLARIN DESTANIDIR.

BU DESTAN KIZIL ELMA AŞKI İLE AFRİNDE VATANIMIZI SAVUNAN KAHRAMANLARIMIZIN DESTANIDIR.

  1. YILINDA ŞANLI DESTANIMIZ YÜCE MİLLETİMİZE KUTLU OLSUN.

24 MART CUMARTESİ SAAT 14.00 DE TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, ED. FAK. YANI, FARABİ AVRASYA MERKEZİNDE (LALELİ) BİRLİKTE OLMAK ÜMİDİ İLE

SELAM, SEVGİ VE SAYGILARIMLA

PROF.DR.İBRAHİM ÖZTEK

ANADOLU AYDINLAR OCAĞI GENEL BAŞKANI

Mar 29

Sanayileşmenin Sosyo-Ekolojik Tesirleri

Dr. Şahin CEYLANLI

Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, toplumların ve insanların hayatını çok yönlü olarak etkilemiştir. Makineleşmeyle birlikte başlayan hızlı değişme ve gelişmeler, sanayi toplumu insanlarını sosyal değerlerden koparmış ve uzaklaştırmıştır. Bu duruma; sosyologların tabiriyle anomi adı verilmektedir. İnsanlar hem kendine ve hem de kendi toplumuna karşı yabancılaşmış ve böylece sosyal çözülme ortaya çıkmıştır.

Nüfusun hızla artması sonucu, sanayi gelişmiş ve bunun sonucunda da çevre kirlenmiş ve zarar görmüştür. Fabrika bacalarına, otomobillere ve diğer araçlara filitre takılmaması hava kirliliğine yol açmıştır. Çevre sorunları, zamanımızın en büyük problemlerinden birini oluşturmaktadır.Teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz bir şekilde kullanılması,şehirlerdeki büyük nüfus yığılmaları,çevre sorunlarına yol açmıştır. Düzensiz ve plansız olarak yapılan çarpık yapılar çevre kirlenmesini meydana getirmiştir. Düzensiz büyüyen şehirlerde, yetersiz alt yapılar, tahrip olmuş çevrenin başka bir yönünü ortaya koymaktadır.

İleri sanayi toplumlarında, insanın işsiz ve yalnız kalmasından daha önemli bir unsur, insanın amaçsız ve ne yaptığını bilmez olması durumudur. İnsanın bu hale gelmesinde, sosyal uyuşmalıklar ve psikolojik faktörler ön plana çıkmaktadır. Daha az yorularak, daha fazla üretim elde etmek insanları mutlu etmemiştir. Teknoloji araçtan çok amaca yönelmiş. Makineyi yapan ve onu geliştiren insan, kendi buluş ve icatlarının hakimi mi, yoksa esiri mi olmuştur? Bütün bu sebepler göz önüne alındığında, Batı’da ilim ve teknikteki hızlı gelişme ve değişmeler, insanın mutluluğunu sağlayamamıştır. Çünkü bu gelişmeler, insani ölçülerden uzaklaşılmasını, insan hayatının bir kobay gibi değerlendirilmesini, insana değer verilmemesini ortaya çıkarmıştır.Teknolojik ilerlemeler uğruna, manevi değerlerden süratle uzaklaşılmış ve Batı içine düştüğü bu krizi kendi hazırlamıştır.Türkiye aynı hataları yapmamalı ve Batı’nın içine düştüğü bu durumdan ders almalıdır.

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus; teknolojinin üretilirken veya başka bir ülkeden alınırken, toplumun bünyesinde açabileceği zararın ortaya konması gerekmektedir. Sanayi toplumlarında görülen yabancılaşmanın tesirlerini ortadan kaldırabilmek için manevi yönden güçlenmek gerekmektedir.

Hızlı sanayileşmeyle birlikte şehir sorunları yoğunlaşmış ve buda ülke ekonomilerine önemli maliyetler yüklemiştir. Günümüzde konut için yapılan yatırımlar, yekun olarak genel yatırım içinde yüksek bir nisbete ulaşmasına rağmen, halen istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla, konut problemlerinin daha uzun yıllar devam edeceği görülmektedir.

Şehirleşmeyle birlikte ulaşım problemi ortaya çıkmış, gerek şehir içi ve gerekse şehirlerarası ulaşımda toplu taşımacılığa gidilmesi durumunda ulaşım probleminin asgariye  ineceğini söyleyebiliriz.

Sosyo-ekolojik dengenin bozulmasına, geri kalmış ve eskimiş teknolojilerin kullanılması sebep olmaktadır. İnsan mantığına yatkın, güvenilir, sağlıklı, temiz ve cana yatkın buluş ve icatlar, insanlık adına yapılan yeni çalışmalar, ülkelerin kamuoyları tarafından da mutlaka desteklenecektir.Yeter ki bu çalışmalar, insanların mutluluğu ve refahı için yapılmış olsun.

Şub 27

Hocalı Katliamının 26. Yılında 613 Şehit Soydaşımızı Rahmetle Anıyoruz

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL*

Hocalı katliamının üzerinden 26 yıl geçti. 25/26 Şubat 1992 gecesi Ermenistan militanları Dağlık Karabağ’da, Hocalı kasabasında Ermeni kuvvetlerinin saldırılarından kaçarak Akdam’a sığınmak isteyen Türk aileleri ormanlık alanda kıstırarak katletti. Bilinen şehitlerimizin sayısı 613. Bu şehitlerin 16’sı kadın, 63’ü çocuk. Bunların çoğu işkenceyle edilmiştir. Ermeniler Azerbaycan Türklerine saldırırken Ruslardan destek görmüşlerdir. Hocalı kasabasına giren Ermenilere 336. Sovyet Mekanize Alayı yardım etmiştir.

Hocalı şehitlerini aramızdan ayrılışlarının 26. yılında rahmet ve saygı ile anıyoruz. Dünyanın neresinde Türk varsa; 26 yıl önce gerçekleşen ve 613 soydaşımızı kaybettiğimiz bu insanlık dışı cinayetleri ve katliamı çevresine tanıtma görevi vardır. Kana susamış Ermeni militanlarının bu alçakça ve insanlık dışı soykırımını sadece telin etmekle, salon toplantılarıyla yetinmekle şehitlerimize görevimizi yapmış sayılamayız. Çevremizdeki ve yurtdışındaki yayın organlarında, görüntülü ve yazılı basında sivil halka yönelmiş bu katliamı açık ve öz bir şekilde, aşırı ayrıntıya girmeden, ısrarla ve bıkmadan ele almalıyız.

Yaşayanlar şehitlerine lâyık olabilirlerse yaşamanın bir anlamı olabilir; yoksa hayat boş geçmiş sayılır.

 

*

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Mar 21

Bu, öyle bir zafer ki! (Sırrı çözülemeyen destan)

Cafer GENÇ

 İnsanların hayatında doğum, evlenme, ölüm vs. gibi unutulmayan günler vardır.

Ötüken’den yola çıkan atalarımız, 1071 Malazgirt Zaferi ile bu topraklara ayak basmışlar, Anadolu’yu yurt edinmişler, üç kıtaya hükmetmişler, tarihin akışı içerisinde, ölüm-kalım (var olma) mücadelesi vermek zorunda kalmışlardır. İşte, 18 Mart 1915, Türk milletinin hayatında dönüm noktası olan unutulmayan bir tarihtir. Çanakkale, bu toprakların gerçek sahipleri olduğumuzun tapusunu düşmana gösterdiğimiz ve “DUR!” diye haykırdığımız yerdir. Milletimizin yeniden var olduğunu, yaşadığını dünyaya ispat ettiği “Doğum Günü”dür. Bu zafer, itilaf devletlerinin, nasıl kaybettiklerini anlayamadıkları, akıl erdiremedikleri, mucizenin sırrını çözemedikleri, bizim de anlatmakla bitiremediğimiz bir destandır. Bu savaş; vatan ve millet aşkıyla, hürriyet sevdasıyla haklının – haksıza, azın – çoğa, imanın – imkâna karşı galibiyetini sağlayan müstesna bir zaferdir.

Bu, öyle bir zafer ki; “Vatan namustur, ben ezelden beri hür yaşadım” diyen, 7’den 70’e bütün milletin kurtuluşuna inandığı bir azmin ve kararlılığın DESTANIDIR.

Bu, öyle bir zafer ki; “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyen Başkomutan Atatürk’ün emri ile önündekilerin öldüğünü gören, kendisinin de az sonra şehit olacağını bilen ve bile bile ölüme giden Mehmetçiklerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; şanlı, şerefli Türk bayrağı yere düşmesin diye, önde vurulanın arkadan gelene bayrağı vermek için ölüme direnerek efsaneleşen ve birbirlerinin kucağında yatarak şehit yığını içerisinden dalgalanan bayrağa ve sonsuz gökyüzüne gülümseyerek bakarak ebedileşen şehitlerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; cephede açlıktan midelerinin sancısını dindirmek için, ayaklarındaki kurumuş deri çarığı, küçük parçalar halinde kesip yakınındaki birikmiş kirli suda ıslatarak yiyen çaresiz çırpınışların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; yağmurlu, soğuk havada kucağındaki bebeğini değil de, “şimdi buna ihtiyacımız var” diye sırtında taşıdığı mermiye başörtüsünü saran anaların, Elif’in Kağnısı’yla çamurda cepheye mermi taşıdığı bacıların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; savaş için askere düzenlenen yardım kampanyasında, yardım için izdihamın olduğu bir ortamda, lastikçi Ahmet efendinin bütün mal varlığı olan 1000 kuruşu, çerezci Mehmet efendinin, o günkü kazancı olan 10 kuruşu verirken, babasını kaybeden küçük Hasan’ın, kendisine nafaka kalan 500 kuruşu geleceğini, aç kalacağını düşünmeden verdiği bir ruhun ve rızkın destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; bir metrekareye ortalama 6000 merminin düştüğü, mermilerin havada isabet aldığı, kanların ırmak gibi aktığı şiddetli bir savaş ortamında, yaralanmış düşman askerini, ayaklar altında ezilmesin diye kucaklayarak bu izdihamdan kurtarmaya çalışan bir asil yüreğin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; 10 kişinin zor kaldıracağı 250 kg.’dan ağır mermiyi. “Ya Allah!” diyerek iman gücüyle, ilahi kuvvetle sırtlayan Seyit Onbaşıların, taburu ile düşmana tek başına karşı koyan Yahya Çavuşların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; savaş sonrası denetleme yapılan meydanda, yaralı Türk Askeri, elinde annesinin resmi olan Fransız askerine, “Onun bir bekleyeni var” diye gömleğini yırtarak Fransız askerinin yarasını sardığı, göğsündeki kendi yarasına ot tıkayarak can çekiştiği ve bir müddet sonra her ikisinin de öldüğü, bu insanlık sembolü, asil duygunun sahibi adsız kahramanların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; göğüs göğüse çarpışmaların olduğu, birbirlerine yiyecek, içecek, sigara ikram edecek kadar 8-10 metre mesafedeki cephelerde, ateşkes sırasında, dinlenme molasında sazıyla söylediği yanık türküyü dinleyen Türk ve düşman askerlerinin ertesi gün bu sesi duyamamanın üzüntüsünü yaşadıkları hazin durumun destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; çok önemli stratejik bir bölgenin düşmanın ele geçirmekte olduğu haberi üzerine, burayı ancak, Fevzi Çakmak’ın savunabileceği söylenir. Görevlendirilen Fevzi Çakmak’ın da askerleri için, sıcak bir tas çorba ve iki saatlik uyku istemesi şartına karşılık, bir tas sıcak çorbanın belki mümkün olabileceğinin ancak, iki saatlik uyku için zamanın olmadığının söylendiği aç ve uykusuz askerlerin kazandığı zor şartların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; oğlunu cepheye gönderen Edremitli Hasan Efendiye, “karakola gel” diye haber gelir. Adam evine uğrar, karısına, “beni karakola çağırdılar, oğlumdan bir haber var herhalde, sen kuru fasulyeyi ocağa koy, ben hazır olana kadar gelirim” demesi ile karakolda kendisinin de hemen cepheye gitmesi gerektiğini söylerler. Hasan Efendi, eve uğrayıp haber vermek ister. Karakoldan, o kadar zamanın olmadığını söylerler, “biz haber veririz” derler. Daha sonra karakoldan Edremitli Hasan Efendi’nin cepheye gönderildiği haberini verirler. O günden bu güne, torunları, evde her akşam kuru fasulye pişirildiğini, gelecekmiş gibi tabağının sofraya konulduğunu söylemektedirler. Çanakkale, cepheye giden baba ve oğullarının geri dönmedikleri, dönecekleri günün beklendiği bir destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; cephede annesine özem ve sevgi dolu ifadelerle mektup yazan subayın, mektubun sonunda, komşusuna borçlarını ödemelerini tembih eden ve dört saat sonra şehit düşen bir ruhun temsilcisi olan namuslu ve dürüst insanların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; cephede yanındaki arkadaşına tüfeğinin tetiğine bastığı halde çalışmadığını söyleyen askerin, tüfeğine bakmasını istemesi üzerine yanındaki arkadaşının tüfeğinde bir şey yok, senin tetiğe bastığın parmağın kopmuş dediği acıları anlamayan cesur yüreklerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; Kırşehirli Mehmet Çavuş’un, araştırmacılar tarafından tespit edilen yaşadığı bir olay, günümüze kadar şöyle anlatılmaktadır. “Havaların sıcak olduğu bir yaz günü Cesarettepe’deyiz. Düşman bombardımanı var, zor durumdayız ve susuzluktan kıvranıyoruz, kırılıyoruz. Korku Deresi’nde bulunan çamuru eşeleyip susuzluğumuzu gidermek istedik. Bunu gören düşman buraya bomba yağdırdı. Allah’ın bir hikmeti, bombalardan birisi bizim su aradığımız o çamurun içine saplandı. O anda oradan gürül gürül su çıkmaya başladı. Kana kana içtik. Susuzluğumuzu giderdik, kendimize geldik. Allah’ın bizimle olduğuna ve bize yardım ettiğine inandık.” denilen iman dolu göğüslerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; doktor, sağlık çadırına gelen yaralı askerleri muayene etmektedir. Durumu iyi olanları muayene edip tekrar cepheye göndermektedir. Durumu ağır olanlarla, ümit kesilenlerle ilgilenecek zaman yoktur. Yaralı gelen askerlerden birisi doktora “baba” diye güçlükle seslenir. Doktor, evladının ağır yaralı olduğu görür, çaresiz sıradaki yaralının gelmesini ister. Bu, canını, cananını düşünmeyen, “önce vatan” diyen babaların ve evlatların destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; o yıl mezun vermeyen okulların cepheye giden öğrencilerinin olduğu, “vatan için kurban olsun” diye kına yakılan kuzuların bulunduğu, taşlı Tokat yollarında, gözü yaşlı anaların 15’li yavrularını askere yolladığı duygu dolu gönüllerin destanıdır.

Bu, öyle bir zafer ki; Bu zaferi kazanan ruhun, bu topraklarda bizimle savaşıp ölen yabancı düşman askerlerine bile, “bizim toprağımızda, bağrımızda yatıyorlar, onlar bizim evlatlarımızdır” diyen Atatürk’ün ve bütün dünyaya insanlık dersi veren, pek çok mazlum milletlerin kurtuluşuna vesile olan, düşmanın bile övgü dolu sözlerine, takdirlerine muhatap olan asil milletimizin milli ve manevi değerlerine bağlılığını gösterdiği onur ve gurur destanıdır.

Ve daha yüzlerce olay…(NOT: Yukarıdaki olaylar, seminer verdiğim notlarımdan kısaca alınmıştır. Çanakkale olaylarını anlattığım kitabım yayına hazırlanmaktadır.)

Başta, Gazi Başkomutan M. K. Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmet, minnet, saygı ve sevgi ile anıyorum. Ruhları şad olsun, kabirleri nurla dolsun.

SÖZÜN ÖZÜ: Milli ve manevi değerlerimiz, yeni nesillere ulaştırmak istediğimiz, heyecanı canlı yaşamalarını dilediğimiz milli şuur verdiğimiz köprülerimizdir. Onur ve gururunu yaşadığımız değerlerin kıymetini bilmeliyiz. Tarihimizi ve coğrafyamızı değiştirmek isteyenlere karşı, uyuyan destanımızı uyandırmalıyı

Mar 21

Türkiye Nereye Gidiyor?

Emrah BEKÇİ

            Türkiye küreselleşme cenderesi içerisinde kimlik arayışına sürüklenmiş, mazisinde yer alan ve sesi çıkmayan metfunları günah keçisi ilan ederek, yeni kimliğini oluşturmaya çalışan bir ülke yürüyüşünde ilerliyor…

Ülkemizde ‘Siyasal İslam’ öyle bir hale gelmiş durumdaki, ‘Tarikat ve Cemaatlere’ uğramayan; hatta Cuma namazında imam yoklamasına katılmayanların hor görüldüğü bir ülke haline giriyor.

15 Temmuz öncesi cemaatlerin ve bu cemaatlerden, 15 Temmuz sonrası ‘FETÖ’ olarak afişe edilen bölücü örgüt ve taraftarlarının ülkemize verdiği zarar apaçık ortada iken. ‘’Asansörde birbirini tanımayan kadın erkek yan yana olamaz’’ diyen insanlara destek olan, bu yobaz tayfayı destekleyen ve yağcılık tarzında makaleler yayınlayan başta ‘Yeni Akit’ gibi ‘Atatürk ve Türk Milleti Düşmanı’ gazetelerin Ankara temsilcileri; Sayın Başbakan ile birlikte ‘Belerus…’ gezisine kol kola gide biliyor. Hatta tüyü bitmemiş yetimin hakkı ile alınan uçakta yan yana pozlar verile biliyor. Bu hal ‘halen bazı yaşananlardan ders alınmadığının net resmidir’.

Türkiye yakın mazinin hazin ve bir o kadar kötü hafızasını halen taze bir şekilde belleğinde barındırmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin ‘Kavm-i Necib’ dediği, Şerif Hüseyin ve deve çobanı beyaz entarililer ile günümüz neslinden gelen; İngiliz Kraliyetine zevcelik eden ‘Kavm-i Arap, Kavm-i Bedevi, Kavm-i Bilmem ne bela…’’ hainlerin kültürlerini, lisanlarını, yazılarını, örf ve adetlerini ‘Kut’sal’ diye eğitim sistemimize entegre eden ‘eğitim-öğretim yapımız’, atimizin teminatı gençlere zerk edilen ‘Arap Seviciliğini’ daim tutarak kendi neslinin ikinci plana atıldığının farkında mı?

Evet, her şeyin farkında olarak; ‘İslam adına, İslam’ı kılıf olarak kullanarak yapılmakta… Oysa ‘’15 Temmuz’’ dün gibi yanı başımızda durmakta. Bu zümreleri (Tarikat, Cemaat, bunlar adına kurulan dernek, vakıf, sosyal örgüt, birlik…)  devletimiz-ülkemiz en küçük zerresine kadar etkisiz hale getirmesi gerekmektedir. İnsanlarımızın inanç ve kültürlerine, başka milletlerin dillerini, kültürlerini kut’sallaştırarak ‘Bizden olmayan; Türk Milletinin Özü Olmayan’ her ne olur ise olsun, isterse altın tepside sunulsun, mani olmak devletimizin birinci derecede asli vazifesidir.

Devletimizin maddi imkânlarından Tarikat, Cemaatlere ait ‘’Vakıf, Dernek, Sosyal Yardımlaşma…’’ adı altında yararlananların faaliyetlerine son verilmesi öncelikli hedef olmalıdır.

Ülkemizin sınır dışında yedi düvele verdiği mücadele ‘Türk Milletinin Asil Evlatları’ tarafından icra edilmekte olup, bir aspirin tabletinin verdiği faydayı veremeyen-vermeyen ‘Tarikat-Cemaat’ yapıları ve yayın organlarının basmış oldukları gençlerimizi zehirleyen kitap, dergi, medya örgütleri, ‘Türkiye’nin Çağdaşlaşma, Modernleşme, Bilimi yakalama önündeki en büyük düşmanlarıdır.

Türkiye’de İslam adına konuşacak olan kurumun adı ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Ülkemizin bu kurumunu bile ezip geçerek, ‘Cübbesiyle, Entarisiyle, Püsküllü Fesiyle’ zehirli fetvalarını topluma zerk eden bu yapı ve yapılar neden devletimiz tarafından hoş görülmektedir?

Yoksa devletimizi idare eden-edecek olan parlamenter sistemin erkleri bu yapılardan ‘rey adına himmete mi muhtaçlar?’…

 

***

 

2019 Senesi ülkemiz için bir milat olacaktır. Yerel seçimlerle başlayan süreç ‘Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Diriliş Mücadelesi’ demektir…

Dört bir tarafından emperyalist devlet ve milletler ile sarılmış olan ülkemiz, İbn Haldun’un ‘Mukaddime’ isimli eserinde; ‘her ülke doğar, büyür, yaşlanır, ölür…’’ belirttiği gibi çok büyüyecek, yaşlanmayacak, sancılarından kurtulup tekrardan dirilecektir. Her ülkede ve devlette olduğu gibi, yaşamla-ölüm mücadelesi veren devletler; ya dilişini gerçekleştirir, ya da tarih sahnesinde yerlerini tez konusu olarak okutulmak üzere alırlar.

Bir ülke dirilişinin enerjisini-kudretini, kuruluşundaki milletinin adından ve inancından alır. Bu bağlamda dirilişin enerjisi ‘Türk Milleti, Kudreti ise İslam’dır.’ Evrensel bir din olan İslam’ın yorumu ve uygulanması, ülkemizin kuruluş felsefesinde ve kanunlarında belirtilen ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ haricinde şarlatanların diline-eline bırakılmayacak kadar mühim bir meseledir.

Zira Türk Milletinin ruhu İslam ile beslenir, besin içerisinde bulunan çürük, çarık toksinli maddeler, milletimizi halsiz ve zafiyete uğratan temel ve önemli nedenler olarak başı çekecek. Dolayısı ile 15 Temmuz’da olduğu gibi arkamızdan hançerleyen mikropların çoğalmasına neden olacaktır.

Buradan Devletimizi yönetenlerin en alt kademesinden en üst kademesine samimiyetle çağrımdır; Efendiler! Lütfen! Ama lütfen İslam’ı enstrüman olarak kullanan hangi kesim olur ise olsun, devletimiz haricinde izin verilmemeli ve yılanın başı küçükken ezilip, gelecekte oluşacak olan olumsuz ve milletimizi zedeleyecek olaylara zemin hazırlatmayalım!

Türk Milleti ve Devletimiz, adındaki ‘TÜRK’ sıfatının dokunulmazlığı ve yüceliğinin değeri kadar payidar kala bilir…

Şub 27

Hayır, Türk Dil Bilgisi Kuralları Yıpratılamaz! (Kanal İstanbul ve Şehr-i Şifa Örneği)

     Prof. Dr. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

Dilin ve Türk Dilinin Tanımı:

Dil “İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş sosyal bir kurum” olarak tanımlanır.[2]

Türk Dili, Türkler arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, Türklerin özellikleriyle örtüşen kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli Türklerin bilinmeyen zamanlarında Türklerin arasında atılmış gizli antlaşmalar sistemi, Türk dünyasının Türk coğrafyasının seslerinden örülmüş sosyal bir kurumdur.

Dilin ve Türk Dilinin Kanunları

Dilin, Türkçenin en önemli özelliklerinden biri kendisine mahsus kanunları olup bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık olmasıdır. Bu kanunlar, dili ayakta tutan, onu diğer dillerden ayrı bir yapıya sahip kılan o dilin dil bilgisi kurallarıdır. Bu kurallar dilin yapısına hakim olan dilin yapı ve bünyesinden, eğilimlerinden doğmuş, dilin tarih içindeki istikametini gösteren özelliklerdir.

Dil bilgisi kuralları, dilin doğuşundan itibaren o dili konuşan milletin özelliklerinden doğmuş, o dili konuşan milletin tarihi seyrine uygun olarak gelişmiş kaidelerdir.

Her dilde ses bilgisi, şekil bilgisi, cümle bilgisi kuralları bulunmaktadır. Bu kuralların en önemlisi söz dizimi cümle bilgisi kanunlarıdır. Dili ayakta tutan özellikle söz dizimi yapısıdır.

Bir dilin söz dizimi kuralları o dili kullanan milletin düşünce, anlayış ve anlatım özelliklerini gösterir. Türkçenin uzun tarihi boyunca oluşan söz dizimi kuralları, Türk milletinin düşünce, mantık ve kainatı algılama anlayışının belirtisi olarak dilimize aksetmiştir.

Türkçenin Söz Dizimi Kuralları

  1. Kelime Sırası kuralı (Yardımcı ögenin başta, asıl ögenin sonda olması)
  2. Kelime Sırası ve Zaman Sırası Kuralı (yardımcı hareketlerin önce, asıl hareketin sonra ifade edilmesi)
  3. Kelime Sırası ve Ekler Sistemi Kuralı (kelimelerde kapsamı dar olan eklerin önce, kapsamı geniş olan eklerin sonra dizilmesi)

Türkçenin Söz Dizimi Kurallarının Yıpratılması

Dilde kelime dünyasından daha önemli olan söz dizimi kurallarının yıpratılması dilin bozulup iletişimi sağlama görevini yıpratmaktadır.

Son yıllarda küreselleşme akımları sıfat tamlaması şekli ve anlayışı ile Türkçenin söz dizimi kurallarına aykırı kullanımların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İki örnek:

 

1.1. İlk örneği santral İstanbul, son meşhur örneği Kanal İstanbul[3] olan kelime grupları görünüşe göre sıfat tamlaması gibidir. Fakat bu şekiller Türkçe sıfat ve sıfat tamlaması tanımı ve yapısına uymamaktadır.  “santral” ve “kanal” kelimeleri vasıf bildirmedikleri halde sıfat gibi kullanılışlardır.  Bu isimlendirme eskiden bir hükümet programında İstanbul Kanalı olarak adlandırılmıştı.[4]

Örnek olarak incelediğimiz Kanal İstanbul,  şekli

  1. Türkçe sıfat tamlaması şekli ve anlayışına aykırıdır.
  2. Türkçe söz dizimi şekline aykırıdır.

İstanbul Boğazı, Haliç Köprüsü, Doğan Kanalı, İstanbul Kanalı, İstanbul Santralı,  İstanbul Vadisi, İstanbul Forumu,  gibi doğru yapılmış belirtisiz isim tamlaması şekillerinin Boğaz İstanbul, Köprü Haliç, Kanal D, Kanal İstanbul, Santral İstanbul, Forum İstanbul şekillerine sokulması, Türkçe sıfat tamlaması ve söz dizimi kurallarına aykırıdır. Çünkü:

  1. Nesnelerin dış ve iç vasıflarını belirten isim cinsi kelimeler Türkçede sıfat olarak sınıflandırılıp bunlarla sıfat tamlaması yapılır. Vasıf bildirmeyen isimlerin, özel isimlerin Türkçede sıfat olarak kullanılmaması bir kuraldır. “Sıfatlar, adlardan önce gelerek onları niteleyen, nasıl olduklarını gösteren veya çeşitli yönlerden belirten adlardır. Onlar kendi başlarına bir varlığı bir nesneyi temsil etmeyip, varlık ve nesnelerde var olan niteleme ve belirtme özelliklerini soyut olarak gösterirler. Nitelik bildirmeye elverişli olmayan adlar sıfat olarak kullanılamazlar”[5] “Sıfatlar nesnelerin vasıflarının adlarıdır. Hiç vasıf ifade etmeyen, sadece ad olarak kullanılan mücerret isimler sıfat olarak kullanılmaya elverişli değildirler. Has isimler sıfat olarak kullanılmaya hiç elverişli değildirler. Has isimler esas itibariyle kelime olarak manası bulunmayan isimlerdir.”[6]

Süveyş Kanalı, Panama Kanalı, İstanbul Kanalı, İstanbul Santralı, Doğan Kanalı, (Aydın Doğan’ın TV. Kanalı) İstanbul Boğazı, Emirgan Parkı, Gülhane Parkı, Boğaziçi Köprüsü ve FSM Köprüsü şeklindeki Türkçenin söz dizimine uygun olarak yapılmış ve belirtisiz isim tamlamasından oluşmuş bu isimlerdeki iyelik eklerini attığımızda, karşımıza Süveyş Kanal, Panama Kanal, İstanbul Kanal, Doğan Kanal, İstanbul Boğaz, Emirgan Park, Gülhane Park, Boğaziçi Köprü ve FSM Köprü gibi anlamsız, mantıksız, özel isimlere sıfat görüntüsü veren şekiller çıkmakta, bu şekillerdeki tamlayan ve tamlananın arasında herhangi bir gramer bağı bulunmamaktadır. İyelik eklerini attığımız şekillerin bir de yerlerini değiştirelim: Kanal Süveyş, Kanal Panama, Kanal İstanbul, Kanal Doğan, Boğaz İstanbul, Park Emirgan, Park Gülhane, Köprü Boğaziçi ve Köprü FSM.

  1. Bu yanlış yapıların birini Kanal İstanbul şeklindeki kelime grubunu- Türk dil bilgisi söz dizimi bakımından daha geniş olarak inceleyelim: Türkçede isimler 1. sahiplik, aidiyet, iyelik bildirmek, 2. niteleme, vasıf bildirmek üzere yan yana gelirler. Bütün nesnelere altı şahıstan biri sahip olduğundan sahiplik bildiren iyelik grubunun da altı şekli vardır: (Benim kanalım, senin kanalın, onun kanalı, bizim kanalımız, sizin kanalınız onların kanalları gibi). İyelik grubunun üçüncü şahsındaki o şahıs zamiri, birinci ve ikinci şahsın dışında her şeyin yerine geçebildiğinden, yerine bir isim konduğunda ortaya isim tamlaması adı verilen kelime grubu çıkar. (O-nun kana-lı – İstanbul’un Kanal-ı gibi.) İsim tamlaması, ekli veya eksiz ilgi halindeki bir tamlayan isimle, mutlaka iyelik eki almış tamlanan bir ismin sahiplik, mülkiyet kavramı üzerinde birleşmesi ile kurulur. İstanbul-un Kanal-ı bir belirtili isim tamlamasıdır: İstanbul tamlayan isim, yardımcı öge;  kanal tamlanan isim, asıl öge,  “-un” ilgi hâli eki, “-ı iyelik ekidir. Bu anlatımda asıl söylenmek istenen kanaldır, bu kanalın İstanbul’a ait olduğu belirtilmektedir. Birçok yer adları belirtisiz isim tamlaması ile yapılır. Belirtisiz isim tamlamasında tamlayan, eksiz ilgi hâlindedir. İstanbul-un Kanal-ı şeklindeki belirtili isim tamlamasındaki “-un” ilgi hâli eki kullanılmayınca ortaya belirtisiz isim tamlaması olan İstanbul Kanalı şekli çıkar. Türkiye Cumhuriyeti, Türk Cumhuriyetleri, Türk Milleti, Türk Dili, Türk Bayrağı, Türk Edebiyatı, Türk Tarihi, Türk Gençliği, Türk varlığı, Türk yemini, İstiklal Marşı, milletvekili yemini, Ziya Gökalp Bulvarı, Ergenekon Destanı, Kızılelma Caddesi gibi isimler aynı yapıdadır. Belirtisiz isim tamlaması birleşik isim durumuna geçmeğe de uygundur: Ayak kabı>ayakkabı, dana burun-u> danaburnu, kahve değirmeni, cam göbek- i>camgöbeği, kahve renk-i> kahverengi, bel kemiği vb.

İstanbul Kanalı şeklindeki belirtisiz isim tamlamasının sonundaki “-ı” iyelik ekini çıkardığımızda bütün yapı ve anlam bozulmaktadır: İstanbul Kanal. Bu şekil bir sıfat tamlaması gibi görünse de özel isimler (İstanbul, özel isimdir) sıfat olamayacağı için bu yapı tamamıyla Türk dil mantığına aykırıdır. Sıfat tamlaması belirtme ve nitelendirme özelliğine sahip bir isim cinsi kelime ile (sıfat), belirtilen veya nitelenen bir ismin eksiz olarak yan yana gelmesi ile kurulur. Sıfat önce, isim sonra gelir: Güzel İstanbul, Üç İstanbul, taşı toprağı altın İstanbul, gibi.

İstanbul Kanal başka dillerin mantıklarına uyabilir. Türkçemiz dünyanın en mantıklı ve sağlam yapılı dillerinden biri, belki de birincisidir. Türkçemiz kendi mantığı ile vardır ve başka dillerden çok daha üstündür.

İstanbul Kanal şeklindeki bozuk ve anlamsız yapıdaki isimlerin yerlerini değiştirdiğimizde ise karşımıza bir dil ucubesi çıkar:  Kanal İstanbul. Tıpkı, Kanal D (Kanal Doğan, bu Aydın Doğan’ın TV kanalının kısaltmasıdır),  Kanal Süveyş, Kanal Panama gibi.

Doğru ve Türkçeye uygun şekiller: İstanbul Kanalı, D Kanalı (Aydın Doğan’ın Kanalı)

1993 yılında Kanal D isimlendirmesinin yanlış olduğunu, bu ve benzeri şekillerin Türkçemize Batı dillerinden geldiğini, Türkçenin mantığını anlayıp kavrayanların bunları kullanmadığını yazmıştım.[7] Sağır kulaklar tamlamaları bu hâle getirdi.

05/05/2011 tarihli genel ağ sayfalarında bir de yapılacak kanalın hafriyatından çıkan artıklarla Marmara Denizi ortasında bir piknik adası yapılacağı haberleri de vardı. Bu adanın ismini de şımarık medya hemen koymuş. İkinci bir dil ucubesi:  Mangal İstanbul (!)

 

1.2.VAKIF KATILIM (İstanbul Eminönü Meydanı’na asılan afiş)

Bu anlatım acaba “Vakıf katılımı” demek mi yoksa “katılım vakfı” demek mi anlaşılmıyor.

Bu anlatımda vakıf ve katılım kelimeleri, arasında bir gramer ilgisi yok. İki kelime de yalın halde. Yalın halde sıfat niteliğinde bir isimle yalın bir ismin yana gelerek bir birlik oluşturma şekli sıfat tamlaması demektir. Bu sıfat tamlaması değil. Sıfat tamlamasında birinci kelime vasıf bildiren bir isim olup ikinci kelimeyi nitelendirmesi gerekli. “vakıf” kelimesi  cins ismi niteliğinde bir kelime. Katılım kelimesini nitelendirmiyor. Bu birleşme şekli yanlış. Doğru şeklin belirtisiz isim tamlaması şeklindeki Vakıf katılım-ı olması gerekiyor.

Belirtisiz isim taml: = İlgi (genitif) halinde tamlayan isim +  tamlanan isim + iyelik eki

Vakıf katılım-ı    =   (vakıf ) + (katılım) +  (- ı)

“Vakıf katılım” şeklindeki yan yana gelmede iyelik ekinin kullanılmaması anlatımı anlaşılmaz hale sokmaktadır.

İyelik eklerinin atılması Türk insanında aidiyet, sahiplik, benimseme ve mülkiyet duygusunun zayıflaması demektir. Başka dillerde en az iki kelimeyle ve sadece şahıs zamirlerinin ilgi halli şekillerinin yalın haldeki isimlerin önüne gelmesiyle (your book: senin kitap) şeklinde yapılan iyelik ifadesinin Türkçede şahıs zamirlerinin ilgi hali şekillerinin  iyelik eki almış tamlanan ismin önüne gelerek yapılması  (senin kitap-ı-n) Türk dilinde iyelik sisteminin çok kuvvetli olduğunun bir delili olup bu da mülkiyeti reddeden siyasi sistemlerin Türk milleti, Türk düşüncesi bakımından benimsenmediğini ve benimsenemeyeceğini göstermektedir.[8]

2.1.Türkçe Söz Dizimine Aykırı Şekiller:

Anadolu’nun ortasında Afyonkarahisar ilinin Sandıklı ilçesinde 19 Ağustos 2014’te başlatılan projenin adı Şehr-i Emin Şehr-i Şifa Sandıklı’dır. Türkçenin isim tamlaması kuralı varken Farsçanın izafet terkibini kullanmak “bir gecede cahil kaldık” diye Osmanlı Türkçesine heves edenlerin arzusudur.

Şöyle ki:

“Şehr-i Emin Şehr-i Şifa Sandıklı” tamlayanları Farsçaya göre yapılmış iki tamlamadan oluşan bir sıfat tamlamasıdır.

“Şehr-i Emin, Şehr-i Şifa” şekilleri,   Emin Şehir şeklinde sıfat tamlaması ve Şifa Şehri şeklinde belirtisiz isim tamlaması olarak kullanılmalıdır. Şehr-i Emin Şehr-i Şifa,  şekilleri Türkçenin asıl öge sonda yardımcı öge başta şeklindeki söz dizimi kuralına aykırı olup bir Hint Avrupa dili olan Farsçanın söz dizimine uygundur.

Bu isimlendirmede “emin şehir” şeklindeki Türkçe sıfat tamlaması Farsça olan “şehr-i emin” şekline; “şifa şehri” şeklinde olması gereken Türkçe belirtisiz isim tamlaması Farsça olan “şehr-i şifa” şekline sokularak Türkçe söz diziminin sıfat ve isim tamlamaları yapım kuralları terk edilip Farsça olan şekiller tercih edilmiştir. Türkçede yerleşmiş olan, “şehir, emin, şifa” gibi yabancı asıllı kelimeleri “Türkçeleşmiş” olarak kabul edip kullanmaktayız. Ancak bu kelimelerle yapılan Farsça ve Arapçaya uygun isim ve sıfat tamlamaları şekillerini, Türkçe isim ve sıfat tamlamaları yerine kullanamayız. Kullanırsak burada olduğu gibi Türk cümle yapısının bir kuralını yıkmış olmaktayız.

2.2. 4. Levent, 2. Cumhurbaşkanı, 3. Selim, 2. Abdülhamit, 1. Madde, 2. Kat, 4. Soru, 11. Bölüm, 3. Sınıf,… (Dördüncü Levent, İkinci Cumhurbaşkanı, Üçüncü Selim, birinci madde, ikinci kat, dördüncü soru, on birinci bölüm, üçüncü sınıf,…) gibi “–ıncı, üncu… eklerini alarak yapılmış sıra sayı sıfatlarıyla Türkçeye uygun olarak yapılmış sıfat tamlaması şeklilerini ters çevirip yani sıfat + isim = sıfat tamlaması (birinci +  madde = birinci madde) şeklini, isim + sıfat (madde + bir, “Levent 4, Selim 3, Abdülhamit 2, Madde 1.kat 2, soru 4, bölüm 11, sınıf 3) şekline sokarsak Türkçenin sıfat önce isim sonra gelir, yardımcı öge sıfat önce, asıl öge isim sonra gelir şeklindeki Türkçe söz dizimi kuralını yıkmış oluruz. Bu şekillere alışıldı, üstünde durmayalım demek bir tür yanlışı doğru kabul ederek yanlışta israr etmek demektir.

3.Yabancı kelimelerle Türkçe isimler birleştirilerek yeni dil ucubeleri ortaya çıkmaktadır. Ülkemize dikilen zevksiz, kaba gökdelenler Türk Mimari üslubuna ne kadar yabancı ise bu isimlendirmeler de Türkçeye Türk dil zevkine yabancı, uygun değildir. Örnekler: WE HALİÇ, SKAYLAND İSTANBUL, HANCI CENTER, TORUN CENTER, DENTSİSTANBUL”

Türkçe harf adlarını, İngilizce adlarıyla söylememiz de moda oldu. NTV adını ENTİVİ şeklinde, BMC adını BİEMSİ diye kullanmamız gibi.

Türk Dil Bilgisi kurallarının yıpranması üzerinde en çok durulması gereken konudur ve Türkçenin geleceğini tehlikeye sokmaktadır.

 

Sonuç:

Türkçenin hiçbir kusuru, eksiği ve noksanı yoktur. Türkçeyi bilmeyenlerin Türkçe ile ilgili mantıksız, anlamsız kullanımları ve Türkçeyle kavgaları, Türklükle kavgaları vardır.

Türkçenin yapısını ve mantığını anlamayanlar, tabiatın dengesini de değiştirmeye kalkmaktadırlar.

Türk Dil Bilgisi kurallarının yıpratılması ile ilgili şahsım ve meslektaşlarım tarafından yazılan yazılarda ve Türkiye’de etkin bir sivil toplum kuruluşu olan Aydınlar Ocaklarının 27-29 Ekim 2017 tarihinde Ankara’da yapılan 46. Büyük Şurası Sonuç Bildirisi’nde de belirtildiği gibi genel olarak TDK Başkanlığınca yaptırım gücü olan çalışmalarla bu kullanımlara engel olunabileceği şeklinde olup, bu da siyasi iradenin TBMM raflarında beklemekte olan Türk Dilini Koruma Kanunu’nu çıkararak Türkçemizi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin koruması altına almasıyla mümkün olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözlerinde de belirttiği gibi “Türk dilini şuurla işlemek, Türklük duyguları ile Türk dilinin bağlarını daha çok sağlamlaştırmak” için Türk Dil Kurumunun  Türk Dil Akademisi haline getirilmesi gereklidir.

[1] Yeni Türk Dili Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Fen-Edb. Fak. TDEB Öğretim Üyesi, e-posta: metrinkaraors@yahoo.com  0532 5699816

[2] ERGİN, Prof. Dr. Muharem, Türk Dil Bilgisi,s.3-4

[3] Karaörs, Prof. Dr. M. Metin, Bir Türk Dil Bilgisi Dersi: Kanal İstanbul’dan Mangal İstanbul’a, Türk Dünyası Tarih Dergisi, TDAV yayını, İstanbul, S. 297,  Eylül 2011, s. 51-52

[4] Bülent Ecevit, 1994 yılında parti beyannamesinde İstanbul Kanalı diye isimlendirmişti.

[5] Korkmaz, Prof .Dr. Zeynep, Türkiye Türkçesi Grameri, TDK yay. Ankara 2009, s. 333-335

[6] — Ergin age. s .208

[7]Karaörs, Prof. Dr. M. Metin Talas Aşağı, Talas Yukarı, Yayın : 1. Erciyes, (dergi) Kayseri, 1993 Kasım, S: 191, s: 19

 

[8] Ergin, Prof. Dr Muharem, Türkçede Millet Felsefesi, Kubbealtı Akademi Mecmuası Ocak.1986.sayı 1. s.64-65

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar