Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 29

Tuvalet ve Banyo Kültürü

Ruhittin SÖNMEZ

SSCB yıkılmaya başladığı yıllarda, Gürcü kökenli bir doktor arkadaşım Gürcistan’a akrabalarını ziyarete gitmişti. Dönüşte anlattığı bazı olaylar bana çok tuhaf gelmişti.

“Akrabalarımızın evinde uygun banyo olmadığından, birlikte Osmanlı’dan kalma hamama gittik. Hamamın büyük salonunun bir tarafında kadınların, bir tarafında erkeklerin çırılçıplak yıkandığını görünce içeri girmek istemedim. Peştamal istedim, yoktu. Akrabalarım ‘insanın doğal haliyle görünmesinde ne var ki?’ dediler. Ben de, onlar yadırgasa da, mecburen yanımdaki mayo ile girdim.”

“Daha sonra çarşı içinde gezerken umumi tuvaletlerde hiç kapı olmadığını, içinde ihtiyaç gideren insanların görünmekten hiç rahatsız olmadığına şahit oldum.”

“Biz aynı soydan gelsek de akrabalarımla farklı bir kültür ve medeniyete ait olduğumu fark ettim” demişti.

Belki de şimdi Gürcistan’da bu anlayışlar değişmiştir. Ama bu hatıradan tuvalet ve banyo kültürünün bir medeniyet anlayışı olarak ne kadar köklü etkileri olduğunu fark etmiştim.

****

ROMALILARDA UMUMİ TUVALETLER

Küresel virüs salgınının başlangıcında Avrupa ve ABD süpermarketlerinde tuvalet kâğıdı reyonları adeta yağmalandı. Bunun sebebi bu ülkelerde tuvalet sonrası su ile taharet alışkanlığının olmaması ve bu yüzden bol tuvalet kâğıdı kullanılmasıydı.

Ortaçağ Avrupa’sının ömür boyu yıkanmama anlayışı çoktan yıkıldı ve bu ülkelerde insanlar çok sık banyo yapar oldular. Fakat halen Avrupa’da (ABD ve Uzakdoğu ülkelerinde de) tuvalet sonrası su ile taharet alışkanlığı yok.

Oysaki Batı Medeniyetinin kökeni olan Romalılarda bile, mahremiyet anlayışı olmasa da, bugün bize çok garip gelen, bir taharet / temizlik alışkanlığı vardı.

Roma devrinde zengin vatandaşların evinde sandalye şeklinde taşınabilir tuvaletler vardı. Zengin Romalıların ziyafetlerinde bile tuvaleti gelen biri, kölesine işaret edip yanına bir oturak ya da kap getirtip ihtiyacını oracıkta giderebilirdi. Zamanla kanala bağlı tuvaletler yapıldı.

Roma medeniyetinin göstergesi olan antik kentlerde ilginç bulgulardan biri “LATRİNA” denilen umumi tuvaletlerdir. Şehir hayatının vazgeçilmez ihtiyaçlarından olan bu umumi tuvaletlerin bizi en çok şaşırtan özelliği “def-i hacet” yapan insanların arasında bölme olmaması idi. Dahası insanlar buraları küçük veya büyük abdestini yaparken birbirleriyle sohbet ettikleri bir nevi sosyalleşme mekânı olarak kullanıyorlardı.

“Romalılar latrinalarda toplanıp bir yandan ihtiyaç giderirken, bir yandan da komşularıyla dedikodu yapıyor, siyaset tartışıyor ve iş anlaşmaları yapıyorlardı.”

Sandalye yüksekliğinde U şeklinde, taştan veya ahşaptan yapılmış, bir sedir düşünün. Kaynaklara göre, aralarında birer adım mesafe ile açılmış deliklerin üzerinde, insanlar mahremiyet kaygısı olmadan oturup, sohbet ederek dışkı ve idrarlarını boşaltırlardı. Ayaklarını bastıkları kısmın az önünde yapılmış, U şeklindeki dar su kanalından devamlı su akıtılır, bir değneğin ucuna sarılmış bez veya sünger bu suyla ıslatılarak mahrem yerlerin taharet/ temizlik işlemi yapılırdı. Her tuvalete gelene ucunda bez veya sünger sarılı bu değnekten verilir, çıkarken de görevliye geri verilirdi.

Bu tuvaletler ve yapılan işlemler bize çok garip gelse de, umumi tuvaletlerin yapılması ve taharet için su kullanılması önemli bir medeni aşama sayılıyor.

****

AVRUPA’DA TUVALET VE BANYO

Putperest Roma Medeniyeti yıkıldıktan sonra yerine gelen Ortaçağ Hıristiyan Avrupa’sında temizlik daha da kötü hale gelmiş. Evlerinde tuvalet ve banyo olmayan Hıristiyan Avrupalıların lazımlıklara tuvalet ihtiyacını giderdikleri, su ile taharet yapmadıkları ve lazımlıkları sokaklara döktükleri biliniyor.

“Halt etmek” tabiri lazımlıkları evlerin pencerelerinden sokaklara dökenlerin, geçenleri uyarmak için “halt” (dur) diye bağırmasından doğmuş.

Fransa’nın meşhur Versailles (Versay) Sarayında bile tuvalet olmadığı için uzun yılların getirdiği bir kokunun olduğunu gezenlerden duydum. Topuklu ayakkabı ve parfümün icadının sebebi de sokakların pislik içinde olması imiş.

Fransa Krallarının dar bir taht biçiminde yapılmış oturaklarının üst kısmına zil monte edilmesinin amacı da ilginç. Kral oturağı kullandıktan sonra zil ile hizmetçileri çağırır, mahrem yerlerinin temizliklerini yaptırırmış.

Türk ve İslam medeniyetinde ise evlerde tuvalet ve banyo alışkanlığı hep vardı. Şehirlerde ise cami avlularında muhakkak umumi tuvaletler yapılırdı. Bu tuvaletlerde mahremiyet ve su kullanımı olmazsa olmaz özelliklerdir.

İslam toplumlarında sabunun, deterjanın, kaşığın, çatalın olmadığı devirlerde el yıkansa bile tam hijyen olmayacağı düşünülmüş olmalı ki, taharet için sol elin, yemek için sağ elin kullanılması geleneği oluşmuş.

Türkler klozet kullanmaya başladığında ilk yaptıkları şey bu kullanışlı eşyaya bir taharet musluğu monte etmek oldu. İran ve Azerbaycan’da ise bir spiral boru ucuna takılmış kollu bir musluk türü geliştirilmiş.

Günümüzde Müslüman olmayan ülkelerde tuvalet sonrası temizlik için “Bide” denilen bir eşya kullanılmakta. Bide tuvaletin yanında olur ve biraz ona biraz da lavaboya benzer. En çok Japonya, Güney Kore, Güney Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinde kullanılmaktadır.

Ama Avrupa veya ABD’de hala klozetlerde taharet musluğu yoktur. Çoğu tuvalette de “bide” bulunmaz. Bu yüzden bu ülkelerde umumi tuvalete, yanında bir şişe su ile giren birini görürseniz biliniz ki O büyük ihtimalle Türk’tür.

Salgın sebebiyle öğrendik ki, temizlik alışkanlıkları çok önemli.

Bizim insanımızın yemekten önce ve sonra olduğu gibi tuvaletten sonra da mutlaka elini sabunlu su ile yıkamasının sağladığı faydaları virüs salgını dolayısıyla iyice öğrendik.

Son zamanlarda unutmaya başladığımız, gelen misafirlere hemen kolonya ikram edilmesi adetinin güzel bir davranış olduğunu öğrendik.

Uzun süre evden dışarı çıkmayınca böyle “siyaset dışı” konuların da “önemsiz” olmadığını öğrendik.

Öyleyse suya sabuna dokunmaya devam edeceğiz.

 

 

Mar 30

Korona Virüs

Halil ALTIPARMAK

Öyle bir dehşet içerisinde kaldık ki, başka konu yazma imkânım yok. Zaten, galiba yazsam da okuyan az olur.

Dünyayı saran bu virüs dehşeti konusunda söylenenler, yazılanlar gösteriyor ki, daha aylar sürecek bir zaman, bu konu gündemi işgal edecek.

Çin’in en hareketli bölgelerinden birinde başlayan bu dehşet, ilk etapta, sadece Çin’e uygulanan Biyolojik Savaş düşüncesini getirdi. Daha doğrusu, ben öyle düşündüm. Biyolojik Savaş olduğu konusundaki düşüncem hâlâ geçerli olmakla beraber, sadece Çin’e uygulanan bir durum olduğu konusu, şüpheli hale gelmiş bulunuyor.

Neden?

Çünkü, Çin-ABD mücadelesi ile ilgili olarak, sadece Çin’e yapıldığını düşünürken,  sonradan, gerek ABD ve gerekse Avrupa Devletleri’nin içine düştüğü durum, işin daha da büyük bir DENEME olduğu görüntüsü vermeye başladı.

Bu gelişmelerin dayandığı sonuç bana göre şu noktaya ulaşmış bulunmaktadır.

Hangi neden ve gerekçe ile olursa olsun, iş çığırından çıkmıştır. Bilinçli bir abartı, köpürtme bile olsa, artık, engellenebilir ve sonuçları öngörülebilir olmaktan çıkmıştır.

ARTIK, dünya, bu gelişmelerden sonra, önceki düzenin devamını YA-ŞA-YA-MAZ.

Neden yaşayamaz sıralayalım:

  • Bu yaşananlardan sonra, ruh hali, yani psikolojisi bozuk milyonlar, belki de milyarlarca insan, dünyada var olacaktır.
  • Ölenlerin, öleceklerin çevresi, her şeye güvenini kaybedecektir.
  • Avrupa Devletleri arasındaki o yutturulmaya çalışılan Tek Avrupa Devleti politikası iflas etmiştir. Devletler ve Milletler, ayrı ve sadece kendisi için yaşamak gerektiğini kabul edeceklerdir. Çünkü, Avrupa Birliği üyeleri ve birbirlerine yardım etmemişlerdir.
  • ABD, Çin gibi Teknolojisi zirve olduğu söylenen Devletlerin bu yutturmaları çökmüştür. Bir virüs karşısında kaldıkları ACİZ DURUM, bu devletlerin teknolojilerinin kağıttan kaplan olduğunu göstermiştir.
  • Tüm insanlık, artık, bundan sonra ekonomik anlamda hayata bakışını MUTLAKA değiştirmelidir ve değiştirecektir. Çünkü, ne mal, ne mülk, ne makam, ne saltanat, ne şöhret, görünmeyecek kadar küçük bir virüs karşısında başarı sağlayamamış, aksine erimiş, küçülmüş ve aciz kalmıştır.
  • Dünyada elbette, milletler, devletler ayrı ayrı olmuştur ve olacaktır. Ancak, bu ayrılık, başka Millet ve Devletlerin yok olmasını istemek, diğer bir ifade ile onları yok saymak, onları ezmek anlamına gelmediğini herkes anlamış olmalıdır. Çünkü, küçücük bir virüs, HEPİMİZE haddini bildirmiştir.

Bundan sonra bu konuda daha başka yazılar yazacağız gibi görünüyor. Özellikle, ülkemiz ile ilgili konuları sürekli takip edeceğiz ve yazacağız.

Son Söz ile bugünlük bu kadar bırakalım:

Biyolojik Savaşı başlatanlar, isteklerine değil, istemediklerine ulaşmalıdırlar. BU DURUM, BİZLERE BAĞLI.

 

May 09

Eliniz ve Yüzünüz Kendinize ve Başkalarına Rahatlık Versin!

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

                Yüzünüz, kendinize ve diğer insanlara rahatlık versin ve başkalarını olumlu yönde etkilesin. Rahatlamış bir yüz, etkileyicidir.

Gülümseme eşliğinde kendinize ve karşılaştığınız insanlara selam verin. “Tebessüm, iki insan arasındaki en kısa mesafedir” der Victor Borge. Gülmek en iyi ilaçtır. Gülerken bedenimiz dışarıya daha çok karbondioksit atar, daha çok endorfin üretir, daha çok akyuvarların üretilmesini sağlar.

Yüz ifademizin aldığı şekil, o şekle uygun duyguların uyanmasına sebep olur. Bu yöntemle yüzünüzde olumlu duyguları uyandırın ve diğer insanlara yansıtın ki onlarda da aynı duygular uyansın.

Yapılan bir araştırma da üzüntülü ve depresyonlu insanlara her hangi bir gülümseme hissetmeden mekanik olarak gülümsemeleri istenmiştir. Onlardan ağızlarının yanlarındaki kasları gerginleştirmeleri ve ağız uçlarını yukarıya doğru kıvırmaları istenmiştir. Bu çalışma sonucunda bir çoğu depresyordan çıkmış ve kendilerini mutlu hissetmişlerdir (Rowshan, s. 86- Özkan, s. 262).

Ellerimizi de huzur ve rahatlık verecek şekilde kullanmalıyız. Ellerimizle kucaklaşırız, insanlara dokunuruz. Kucaklaşma kendimizi iyi hissetmemiz sağlar. Endorfin denen doğal ağrı kesici dokunma anında ve spor yaparken salgılanır. O zaman kendimizi iyi hissederiz, rahatlarız, gevşeriz… Kucaklaşarak, mutluluğumuzu ve sevincimizi paylaşırız. Kucaklaşma güzel duyguların ifade edilmesinin en iyi yollarından biridir. Kucaklaşmayı, şefkat, anlayış ve güven gibi hislerin karşılıklı olarak aktarılması için araç olarak kullanırız. Virginia Satir diyor ki: “Her insanın yaşamak için günde 4, kendisini iyi hissetmek için günde sekiz ve gelişmek için de günde 12 kez kucaklaşmaya ihtiyacı vardır.”

Sözsüz iletişimin en iyi aracı dokunuştur. Yumuşak bir okşama sevgimizi, sıkı bir el sıkışma dostluğumuzu, hafif bir sıvazlama ise onayımızı dile getirir.

Sağlıklı ve mutlu olmanın yolu elimizi, yüzümüzü rahatlık verecek bir şekilde iyi kullanmamızdan geçiyor.

Kaynaklar:

  • Zülfikar Özkan, Kazandıran Beden Dili, Hayat Yayınları, İstanbul, 2016.
  • Arthur Rowshan, Stres Yönetimi, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2000.
  • Donald Norfolk, Sağlıklı ve Mutlu Yaşayın, Form Yayınları, İstanbul, 1991

May 09

Hayat Devam Ediyor

Halil ALTIPARMAK

            (ŞARTLAR GEREĞİ GECİKMİŞ BİR ÇANAKKALE SAVUNMASI YAZISI)

Doğru, şu aralar, Korona virüsten başka bir konu konuşmuyoruz, düşünmüyoruz ve hatta konuşamıyoruz ve düşünemiyoruz. Bunda da çok haklıyız.

Ancak, HAYAT DEVAM EDİYOR! Ne yaparsak yapalım, ne olursa olsun, HAYAT DEVAM EDİYOR!

Bu nedenle, virüsten başka konuları da hayatımıza sokmaya devam etmek zorundayız. Yani mümkün olan ölçüde kaldığımız yerden devam etmeliyiz. Çünkü, bu günler geçtikten sonra – ki, mutlaka geçecek – en azından önceki bıraktığımız yerden devam edeceğiz.

Bu anlattıklarım, bugünkü yazı konumun alt yapısını hazırlamak içindir. Bugünkü yazım, ÇANAKKALE GEÇİLMEZ tarihini yazmanın 115. Yılını anma yazısıdır.

Evet! 115 yıl evvel, dünya tarihinin en büyük SAVUNMA SAVAŞI’NIN faili olmak biz Türklere nasip olmuştur. Diğer bir ifade ile, öyle müthiş bir savaşın, mazlum tarafı, biz Türkler olmuştur.

Çanakkale Savunması’nın Deniz Savaşları, 1915’in 18 Martında bitmiştir. O dönemin en büyük savaş gemileri, Türk sularında ya batmış, ya ciddi yaralar alıp savaştan çekilmek zorunda kalmıştır. Bu gemilerin sahipleri, o zaman, dünyanın en güçlü egemen devletleri idi. Zaten, gemilerinin adlarını bile, ihtişamlarını ve güçlerini göstermek üzere belirlemişlerdi. Bu şartlarda, Çanakkale’ye saldırdıklarında boğazı geçip İstanbul’a ulaşamamak diye bir düşünceleri asla yoktu.

Ancak, o döneme göre, son iki yüz elli-üç yüz yıldır yenilmesi normal görülmeye başlamış, son yüz elli yıldır da, kazanması imkânsız görülen Türk Milleti, Çanakkale’de adeta, çelikten duvar olmuştur.

İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında yapılan gizli anlaşmalarla,Osmanlı Devleti’nin paylaşılması planlanmış ve bu planın uygulanması için harekete geçilmiştir. Son adım olarak da Çanakkale Boğazı’ndan geçip Başkent’i işgal ederek son noktayı koymak kalmıştır. Ayrıca, bu durumda, Çarlık Rusya’sına destek verilerek o dönem müttefikimiz olan Almanya da yenilecek ve savaş iki sene içerisinde bitmiş olacaktır.

İşte, bütün bu hesaplar, Türk Milleti’nin tarihten gelen çelik iradesi ile beklenmedik, umulmadık bir şekilde bozulmuş ve dünya tarihi bu aşamadan sonra bambaşka bir şekil almıştır.

Daha güzel ifade ile, Çanakkale Savunması, dünya tarihine bugüne kadar devam eden ve uzun süre de etkisini gösterecek olan yeni bir yön vermiştir.

Çanakkale Savunması’nın bir de iç etkisi vardır. O da şudur: Çanakkale Savunması’nda Türk Milleti, yakın gelecekteki Dünya Lideri’ni keşfetmiştir: Mustafa Kemal ATATÜRK!

Anafartalar Kahramanı olarak ünlenen Mustafa Kemal ATATÜRK, Çanakkale Savunması’nın ateşini hep yüreğinde hissetmiş ve bu ateşle Türk Milleti’ne bağlılığı ve güveni en üst seviyelerine çıkarak, Millî Mücadele’nin fitilini tutuşturmuştur.

Çanakkale Savunması’nın dikkati çeken başka bir sonucunu da ortaya koymalıyız.

1915 yılının 18 Martında denizden giremeyen düşman, 24 nisan 1915’de kara savaşlarını başlatmıştır. 8 ay kadar süren kara savaşlarında da büyük bir yenilgiye uğrayarak, 1916 başında çekilmiştir değil, gizlice kaçmıştır. Ancak, aynı düşman, 2 yıl sonra, yani 1918’de o kadar büyük bir yenilgiye rağmen, ellerini kollarını sallayarak, hem de yanlarına Yunan gemilerini de alarak boğazlardan geçmiş ve Dolmabahçe Sarayımızın duvarlarına toplarını dayamışlardır. Ama, bu sevinçleri, yine Türk Milleti’nin çelik iradesine toslamış ve Millî Mücadelenin fitilini tutuşturan Dünya Lideri ve onun yiğit arkadaşlarının önderliğinde “GELDİKLERİ GİBİ GİTMİŞLERDİR”. Bu mağlubiyetler sonucunda, İngiltere, dünya egmenliğini, II. Dünya Savaşı’ında ABD’ye teslim etmek zorunda kalmıştır.

SONUÇ: İNGİLİZLERİN, BİTMEYEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DÜŞMANLIĞI BUNDANDIR VE HER ZAMAN DA KENDİLERİNE YALAKALIK YAPAN SATILMIŞLARI İÇİMİZDE BULMUŞTUR VE BULMAYA DA DEVAM ETMEKTEDİRLER.

Nis 16

Bir Virüsün Ettikleri

Dr. Hasan Günaydın

 

Komplo teorisyenlerine göre Coronavirüs kasıtlı bir şekilde bilerek yayılmıştır (kimilerine göre eş zamanlı olarak insansız hava araçlarıyla/dronlarla). Amaçlanan yeni bir dünya düzenidir. Bu düzende kâğıt paraya yer olmayacak, tamamen dijital paraya geçilecektir. Tüm insanlara çip takılarak uzaktan gözlemlenebilmeleri hatta manuple edilebilmeleri sağlanacak, insanlığa yeni tip bir yaşam tarzı dayatılacaktır. Eğitim ve sağlık on-line olacak, insanlar tamamen yapay zekâya ve robotlara bağımlı hale getirilecektir. Ulus devletler yerlerini tek bir dünya devletine terk edecek, bu yeni dünya devletinde IMF ekonomiyi yöneten tek güç olacak, kararlar da Birleşmiş Milletler tarafından verilecektir. Onlara göre Coronavirüs yüzyıllardır yapılan tüm bu planların gerçekleştirilmesini sağlamak için ortaya çıkarılmış araçtan ibarettir.

 

2019 yılının sonlarıyla 2020 yılının ilk aylarında ortaya çıkarak hızla yayılan Coronavirüs (Covid-19) salgını tüm dünyayı etkisi altına almış ve pek çok zararlı sonuçlar doğurmuştur. Virüsün Çin tarafından mı yoksa Amerika Birleşik Devletlerince mi üretildiği, yoksa virüsü üretenin küresel sermaye sahipleri mi olduğu gibi spekülatif tartışmalar bir tarafa, sadece 3 aylık yıkıcı etkileri bile korkunçtur.

 

  • Coronavirüs tüm dünyada 1,5 milyondan fazla kişide tespit edilmiştir (1.500.830).
  • 87 binden fazla insan hayatını kaybetmiştir (87.706).
  • Salgının global ekonomiye vereceği zararın 1,1 trilyon Dolar olacağı tahmin edilmektedir.
  • Pek çok ülkenin büyüme oranı düşmüştür; örneğin IMF Çin’in büyüme oranını %6,1’den %5,6’ya indirmiştir.
  • Üretim fazlası ve talep azlığı nedeniyle petrol fiyatlarında düşüş olmuş ve 60 Doların altına inmiştir.
  • Başta ABD olmak üzere pek çok ülke Çin’e yaptıkları uçak seferlerini durdurmuş hatta diğer ülkelere uçuşlar da büyük oranda engellenmiştir.
  • Çin’deki mağazalar belli bir süre için kapatılmış, pek çok ülkedeki mağazalar da geçici süreyle kapanmak zorunda kalmıştır.
  • Başta Çin’e olmak üzere yabancı ülkelere bağımlı üretim faaliyetleri durma noktasına gelmiştir.
  • Turizm sektörü büyük bir darbe almıştır.
  • Borsada düşüşler yaşanmış, ABD Dolarına eğilim artmış, bunun sonucunda Dolar Endeksi yükselmiş ve faizlerde düşüşler meydana gelmiştir. ABD Merkez Bankası Tahvilleri de %0,69 gerilemiştir.
  • Altın talebi artmış ve altın fiyatları 1.700 Dolara yükselmiştir.
  • Pek çok yabancı yatırımcı hisse senedi ve tahvil piyasalarından çıkış yapmıştır.
  • 96 ülke IMF’ye başvurarak borç para talebinde bulunmuş, buna karşılık IMF bu ülkelerin çeşitli yer altı zenginliklerini istemiştir. Örneğin;

 

  • Venezüella’dan 5 milyar Dolara karşılık Koltan madenlerini,
  • Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden 2 milyar Dolara karşılık Kobalt maden yataklarını,
  • Gana’dan 2 milyar Dolar borca karşılık altın madeni yataklarını,
  • Lesotho’dan (küçük bir Afrika ülkesi) 1 milyar Dolar karşılığında elmas madenlerini vermeyi şart koşmuştur.

 

Virüs salgınının bundan sonraki zararlarının daha ne kadar süreceği ve hangi boyutlara ulaşacağı meçhuldür. Ancak, ulus devletler için yaşanmakta olan zararların birileri için fırsat kapısına dönüştüğü çok açıktır.

 

Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız…

(Afrika Atasözü, Habertürk’ten)

May 02

23 Nisan 1920

Halil ALTIPARMAK

Evet! Bu yıl 23Nisan 1920,Türkiye Büyük Millet Meclisis’nin kuruluşunun 100. Yılı! Anadolu Türklüğü, yani Batı Türklüğü olarak bu yılı kutladık. Hem de, korona virüsün ağır dehşetinde, belki de tarihte eşine rasytlanmayacak bir şekilde, evimizden kutladık. HER ŞEYE RAĞMEN muhteşem bir kutlama idi.

Büyük Millet Meclisi’nin açılışı nedir?

Önce adından başlayalım. 1876 yılındaki I. Meşrutiyet ile kurulan Meclisimizin adı Meclis-i Mebusan idi. Aralıklarla kurulan bu meclisin adı, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi oldu. Kısa bir süre sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi oldu.

Peki neden Büyük Millet Meclisi?

Çünkü, Bu Meclisi kuran iradenin, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a İlk Adımını atarken kararını uygulamaya başladığı süreçten dolayı Büyük Millet Meclisi oldu.

Neydi bu karar?

“Türk Milleti, kendi kaderini kendi belirleyecektir. Çünkü, İstanbul Hükümeti, Türk Milleti’nin kurtuluşunu ve yeniden dirilişini sağlayamaz.”

Bakın! Bu ifade, Samsun’a çıkıştan yaklaşık bir ay sonra (22 Haziranda) yayınlanan Amasya Tamimi’nde var. Ondan sonraki adım olan Erzurum Kongresi’nde var ve birsonraki adım olan ve tüm ülkeyi kapsayan Sivas Kongresi’nde var.

Yani, Kuvay-ı Milliye Hareketi, Türk Milleti’nin kendi kaderini kendi belirleyeceği inancı, düşüncesi, ideali, kararı ve netliğiyle belirlenmiş ve başlamıştır. Konuya bu gerçeğin ışığında bakıldığı zaman, yalpalamaya, kıvırmaya, oyun oynamaya, gizlemeye ve gizlenmeye hiç gerek kalmıyor.

Bu gerçeğin ışığında bakmazsanız, İngiliz Ajanı, emperyalist uşağı olmaya devam edersiniz.

İşte, 23 Nisan 1920’de kurulan Meclis’in adı bu gerçeğin doğrultusunda, yani hem Türk Milleti’ni diriltmek için Millet Meclisi ve hem de tüm ülkeyi kapsayacağı için Büyük Meclistir. Diğer bir ifade ile, ARTIK, Meclisimiz, Millî Devleti temsil edeceği için Millet Meclisidir.

Yani, Çok milletli, çok dilli bir anlayışın Meclisi olan Meclis-i Mebusan değildir.

Yani, mebuslarından en az yarısının Türkçe konuşamadığı bir Meclis değildir.

Yani, mebuslarından  bir kısmının Müslüman Türk düşmanı olduğu bir Meclis değildir.

Gelelim, 23 Nisan 1920’ye…

Vahdettin tarafından kapatılan Meclis-i Mebusan, Kuvay-ı Milliye Hareketi’nin  zorlamasıyla 1919 yılının son ayında yapılan seçimlerle Ocak 1920’de yeniden açıldı. Açılan Meclis’te alınan en önemli karar, Misak-i Millî kararı olmuştur. Nedir Misak-ı Millî? Millî Yemin’dir. Ne anlama geliyor? 19 Mayıs 1919’da İlk Adımı adılan ve bu adımla başlayan bir Millî Hareket zincirinin en önemli halkalarından birisi oluyor.

Bu halka, işgal güçlerinin ve onların kuklası olan İstanbul Yönetimi’nin işine gelir mi, razı olurlar mı?

OLMAZLAR, OLMUYORLAR…

16 Mart  1920’de, KANLI bir şekilde, Meclis-i Mebusan basılıyor ve kapatılıyor. Meclisteki Kuvay-ı Milliyeci Mebusların ileri gelenleri hemen tutuklanıp Malta’ya sürülüyor. İstanbul Yönetimi, elbette işgal güçlerinin emir eri…

Bu durum, Kuvay-ı Milliye Lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN tahmin edemeyeceği bir durum değildi elbette. O nedenle, Meclis’in açılışını zorlarken, İstanbul’da açılmaması gerektiği üzerinde ısrar etmişti. Onun öngörüsü gerçekleşmiş oldu. Erzurum Mebusu seçilmesine rağmen, bu öngörüye dayanarak İstanbul’a gitmedi, zaten idam edilmek için aranıyordu.

Liderlik odur ki; hem olağanüstü öngörün olacak, hem de bu öngörü doğrultusunda yeni uygulamaların olacak.

İŞTE! 23 NİSAN 1920’DE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN AÇILIŞI, BU ÖNGÖRÜ DOĞRULTUSUNDA UYGULAMAYA GEÇEN YENİ PLANIN SONUCUDUR.

Mar 08

Aydınlar Ocağı 50 Yaşında

                                                              Dr. Şahin CEYLANLI

 

  1. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları 1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arası politik tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış, gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında hızla tırmanışa geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş, Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış ve Aydınlar Ocağı’nın alt yapısını oluşturmuşlardır. Bu yıllarda, milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük çalışma yapılmış, birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında. Yapılan bu toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın temelleri yavaş yavaş atılmaya başlamış.  Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve tartışmalardan sonra ortaya çıkmış ve bir müddet Aydınlar Kulübü olarak faaliyetler sürdürülmüş ve daha sonra Aydınlar Ocağı ismi benimsenmiştir. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da; siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek, milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak, milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak, üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve bunlara benzer düşünceler olmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır. Çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşmuştur: Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemihlioğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt, Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

Kuruluş tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “ gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için  çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları, seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri, mevlidler, iftar programları, ziyaretler  v.b. alanlar.

Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar Ocağı, Zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri “ ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen “ Türk Yürüyüşü “ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır.

Aydınlar Ocağı tarafından,  Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Faruk Sümer’e “ Üstün Hizmet Armağanı “ ; Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer, Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan’a “ Türkiye’nin Ay Yıldızları “ ; Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan’a “ Aydınlar Ocağı Şeref Beratı “ ; Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu, Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit ve Doç. Dr. Ebulfez Elçibey’e “ Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi “ ödülleri verilmiştir. Ayrıca yapılan törenlerle Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e “ Şeyh’ül Müderrisin “ ve Ahmet Kabaklıya da “ Şeyh’ül Muharririn “ ünvanları verilmiştir.

Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı kültürünün etkisi altına girmiş bazı çevrelere karşı kendi milli kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman zaman kitap yardımları da yapılmıştır. Bütün Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “ 29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktır.

Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi ( www.aydinlarocagi.org ) , Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile ilgili makaleler yer almaktadır.

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet gösterilerek bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmış ve başta Ankara ve Kocaeli olmak üzere, Adana, Adıyaman, Afyon,  Alanya ( Antalya ), Amasya, Anadolu ( İstanbul ), Antalya, Aydın, Avrupa,  Azerbaycan,  Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca ( Kocaeli ), Harput ( Elazığ ), Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa ), İzmir, Kayseri, Kırıkkale,  Konya, Kosova, Kütahya, Malatya, Manisa, On Dokuz Eylül ( Giresun ), Ordu, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Trabzon Aydınlar Ocakları faaliyet ve hizmet kervanına katılmıştır. Bahsi geçen bu Ocaklarda da çok yoğun faaliyetler sürdürülmektedir

Kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid okutularak rahmetle anılmışlardır. Bu üyeler: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av. Sait Bigiç, Fethi Gemihlioğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof. Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın, M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın, Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr. M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı, Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey, Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer, Hulûsi Altınyurt, Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr. Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz, Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker, Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av. Celâl Özdemir, Sami Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan, Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever, Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli, Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E. Gnl. Mehdi Sungur, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım ve Dr. Yaşar Akdoğan.

Ocak yayın faaliyetlerine büyük bir önem vererek çok sayıda kitap bastırmıştır. Bu yayınlar:

* GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,

* Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

* Muhafazakarlık Nedir Ne Değildir,

* Dış Borç ve Turizm,

* İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

* 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

* Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

* Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

*  AT’nun Cevabı ve Yeni Alternatifler,

* Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,

* Din ve Vicdan Hürriyeti,

* Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,

* Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,

* Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,

* Sosyo – Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,

* İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,

* GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,

* 21. Asra Girerken Çağdaşlaşma, Demokrasi ve İnsan Hakları,

* Milli Mutabakatlar,

* İstanbul’dan Adıyaman’a ( 24. Şûra ),

* İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şûra ),

* Suriye’nin Etnik Yapısı ve Türkiye-Suriye İlişkileri,

* Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,

* Türk Kültüründe Hoşgörü ve Bazı Örnekler,

* Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,

* 9 Soru 9 Cevapta Ermeni Sorunu,

* Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey,

* Yeni Anayasa ile İlgili Görüşler,

* Üniversite Reformu,

* Toprak ve Tarım Reformu,

* Milli Basın Meselesi,

* Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,

* Siyasi İstikrar ve Topyekun Kalınma,

* Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,

* Güçlü Hükümet İhtiyacı,

* Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,

* Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,

* Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,

* Türk – İslâm Sentezi,

* Ermeni Meselesi.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet döneminde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetiştirilmesinde üzerine düşen görevi yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana ve Türk milliyetçiliği doğrultusunda her türlü çalışmaları sürdürerek yeni ufuklara doğru yol alacaktır.

Nis 26

Egemenlik, Bağımsızlık ve Demokrasi

Dr. Sakin ÖNER

            18 Mart 1915’te kazanılan Çanakkale Zaferi, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan “Ya istiklâl, ya ölüm!” iradesinin ön sözüdür. 19 Mayıs 1919’da ortaya konulan millî kurtuluş iradesi, 1921’de başlayan ve 9 Eylül 1922’de düşmanın denize dökülmesi ile sonuçlanan İstiklâl Harbi’nin ön sözüdür. 23 Nisan 1920’de Ankara’da millî egemenliğin temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ön sözüdür.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yıldönümünü idrak ettik. 23 Nisan 1920 tarihi, Osmanlı devletinden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin en önemli köşe taşıdır. Osmanlıcılık ve İslâmcılık siyasetlerine rağmen çöküşten kurtulamayan ve doğal ömrünü tamamladığı açıkça görülen Osmanlı devletinin tarihimizdeki bırakacağı boşluk,  23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ile önlenmiştir. 20. Yüzyılın başlarından itibaren Türkçülük siyaseti ile yetişen Türk aydınlarında  oluşan “Çanakkale ruhu”, 1915’te Çanakkale Zaferi’ni, o da 19 Mayıs 1919’dan sonra oluşan “Kuvva-yı milliye ruhu”nu doğurmuştur.

Atatürk’ün, 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Samsun’a doğru yola çıktığında, vatanı düşmanlardan kurtarıp sonlanacağı mukadder görünen Osmanlı devletinin yerine yeni bir Türk devleti kurma kararında olduğu, süreç içindeki gelişmelerden belli olmuştur. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra Amasya, Erzurum ve Sivas’ta milletin temsilcileri istişareler sonucunda alınan kararlara göre hareket etmesi de, padişah iradesi yerine millet iradesine dayalı bir devlet projesi olduğunu ortaya koymuştur. 23 Nisan 1920’de Ankara’da milletin temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ise bu sürecin sonunda demokratik yapıda bir Cumhuriyet idaresinin kurulacağının kesin işaretidir.

18 Mart 1915’te Atatürk, “Çanakkale Zaferi” ile Türk milletinin milli kahramanı olmuş ve milletin maşeri vicdanında büyük bir beğeni ve güven kazanmıştır. İsteseydi, millet nezdindeki bu itibarıyla dağıtılmış olan orduyu toplayabilir ve düşmanla sonucu belli olmayan bir mücadeleye girişebilirdi. Gerçekçi olan ve bilimsel düşünen bir insan olan Atatürk, işlerin kara düzen değil, milletin iradesine ve kararına dayalı olarak düzenli bir biçimde yürütülmesine önem vermiştir. Bunun için önce ileride kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin çekirdeğini oluşturacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmıştır.

  1. Yılını kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, ülkemizde demokratik hayata geçişin de ilk adımıdır. Çünkü bu tarihten itibaren, Türk milleti, Padişahın tebaası olmaktan çıkarak, ülkenin vatandaşı olma mevkiine terfi etmiştir. Böylece egemenlik, kayıtsız ve şartsız millete geçmiştir. Millet bu gücünü, millî iradenin temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi eliyle kullanmaya başlamıştır. Millî Kurtuluş Savaşımız, bu meclis eliyle yönetilmiştir. Kurulan yeni Türk ordusu, ”TBMM Ordusu”dur. Bu ordunun Başkomutanı, bu meclis tarafından üçer aylık yetkilendirmelerle tayin edilmiştir. Kısacası, Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde zaferle sonuçlanan istiklâl mücadelesinden sonra hayata geçirilen, Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu meclisin kararıyla kurulmuştur.

“MİLLÎ EGEMENLİK” VE “MİLLÎ BAĞIMSIZLIK”

“Millî egemenlik” ve “millî bağımsızlık” birbirini bütünleyen ilkelerdir. Millî egemenlik, halkın kendi kendini yönetmesi; millî bağımsızlık ise bir devletin, kendisi ile ilgili kararları alma yetkisinin kendisi dışında bir başka uluslararası otoritede değil, bizatihi devletin kendisinde olmasını ifade eder.          Günümüzün en gelişmiş devlet yönetim biçimi, “Demokrasi”dir.  Demokrasi, “halk iktidarı” ya da “halk egemenliği” demektir. Demokrasinin temeli, milli egemenliğe dayanır. Milli egemenlikte, egemenliğin tek meşru kaynağı ve sahibi, millettir. Millet iradesi, bireylerin iradelerinin bir araya gelmesinden, kaynaşmasından, sentezinden oluşmaktadır. Millî egemenlik milletleşme olayına bağlı olarak, milletin bölünmez iradesidir.

Demokrasilerde millet, egemenlik yetkisini şu üç üç organ eliyle kullanır: Yasama, yürütme ve yargı. Millet, yasama, yani kanun yapma yetkisini, TBMM eliyle kullanır. TBMM, açılışından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar geçen sürede 11O yasa çıkarmıştır.  Millet, yürütme yetkisini ise, kendisinin seçtiği devlet başkanı, bakanlar ve devlet kurumlarında görev alan bürokratlar eliyle kullanır. Millet “yargı” yetkisini ise bağımsız yargı organları eli ile kullanır. Demokratik düzen, insan hak ve özgürlüklerinin en iyi şekilde korunduğu ve saygı gördüğü düzendir. Bu düzenin temel nitelikleri; adaletin ve hukukun üstünlüğüdür.  Bu düzen, insan onur ve haysiyetinin, söz, düşünce, kanaat, din ve vicdan özgürlüğünün de, en büyük güvencesidir.

Türk milleti, 23 Nisan 1920’de  millî egemenliğini, 29 Ekim 1923’te millî bağımsızlığını kazanmıştır. Böylece 19 Mayıs 1919’da başlayan yeni Türk devletinin kuruluş süreci, Cumhuriyet’le taçlanarak tamamlanmıştır. Atatürk, millî egemenliğin önemini iki ayrı demecinde şu şekilde ifade etmiştir: “Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir. 1923 (Atatürk’ün S.D. I, s. 300)” “Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. 1929 (Atatürk’ün B. N., s. 82-83)”

ÇOCUKLARINA BAYRAM ARMAĞAN EDEN İLK VE TEK MİLLET

Atatürk, millet iradesinin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan tarihini, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak Türk çocuklarına armağan etmiştir. Dünyada çocuklarına bir bayram hediye etmiş  başka bir millet yoktur. Bu çocuklarımız için en büyük onurdur.  Atatürk, 23 Nisan 1920’de oluşturulan siyasal ve sosyal yeni değerler topluluğunun gelecekteki güvencesi olarak, bugünün küçüğü, yarının büyüğü olan çocuklarımızı görmüş ve onun için bu bayramı onlara armağan etmiştir.

Çocuk; birliğin, beraberliğin, sevginin, doğrunun ve dürüstlüğün simgesidir. Onun gönlünde kin, öfke ve düşmanlık yer etmez. Onun gönlünde açacak  bağımsızlık ve egemenlik çiçeği, sonsuza kadar sönmez. Daha çocuk yaşta egemenliğin değerini ve önemini kavrayan bir kişi, onun sürekli koruyucusu ve kollayıcısı olur, ona sahip çıkar.

Biz büyükler de, devlet ve millet olarak çocuklarımıza ve gençlerimize sahip çıkmalıyız. Onlara, her şeyden önce vatan, millet ve insan sevgisini, aşılamalıyız, Onları hak ve görevlerini bilen bilinçli yurttaşlar olarak yetiştirmeliyiz. Onları, millî ve manevî değerleri, kişisel değerlerin üstünde tutan, ülkesi ve milleti için çalışmayı en kutsal görev bilen yurttaşlar olarak yetiştirmeliyiz.  Onlara temiz ve sağlıklı bir ortamda, mutlu ve huzurlu bir iklimde,  kaliteli eğitim vermeliyiz. Onları, küreselleşen dünyaya ayak uyduran ve gelişen dünyanın çocukları ile rekabet edebilecek bireyler olarak yetiştirmeliyiz.

.           Unutmayalım ki, güçlü toplumlar, birlik ve beraberliğini sağlayabilen toplumlardır. Bu sebeple çocuklarımıza  milli kültürümüze, bağımsız, demokratik ve hür yaşayışımıza, milli ve manevi  değerlerimize, inançlarımıza ve ideallerimize karşı görev ve sorumlulukları olduğu bilincini aşılamalıyız. Başarıda, sürekli ve düzenli çalışmanın çok önemli olduğu gerçeğini kavratmalıyız. Ancak , bu şekilde davranmakla, daha ileri, daha uygar, daha güçlü ve daha zengin bir millet haline gelebiliriz. Atatürk’ün milletimize hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine, ancak her yönden iyi yetiştirilmiş çocuklarımız ve gençlerimizle ulaşabiliriz. Çocuklarımız ve gençlerimiz bizim en büyük zenginliğimizdir. Sevgimizi, emeğimizi, maddi gücümüzü onların en iyi şekilde yetiştirilmesi için seferber etmeliyiz. Onlar, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekleridir. Bu Cumhuriyeti, sonsuza kadar geliştirerek yaşatacak olanlar da onlardır. ,

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. Yılında, o günlerin ruhu, coşkusu ve heyecanıyla kutluyoruz. Önce çocuklarımızın, sonra da onlara sahip çıkması gereken  anne-babaların  ve öğretmenlerimizin ve bütün Türk milletinin 23 Nisan  Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Bu günleri bizlere armağan eden büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi rahmetle, minnetle, şükranla anıyoruz. Mutlu bir tesadüf sonucu aynı gün başlayan Ramazan ayının da hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Nis 16

“Post-Modern” Büyü De Bozuldu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Türkçesi modern-ötesi olan klasik modernleşmeyi tenkit eden, bazılarının çok şey beklediği bir kavramı sizinle görüşmek istiyorum. Gerekli açıklamalar sosyoloji ders kitabımın ilaveli 18. baskısında ve Etnik Tuzak Kimlik ve Açılımlar kitabımda yer almaktadır.

Küreselleşme gibi post-modern kavramı da uzun süre maskeli olarak ortada dolaştırılmıştır. Bu akım modernleşmeye ve onunla özdeşleşmiş fikir akımlarına, kurumlara, sosyal değer ve milli normlara Batı’dan yükselen tenkittir ve bir protestodur. Bazı aydınların boşluğu doldurmaya dönük seçkinci bir tavrıdır. Bilimsellik, rasyonellik, faydacılık, determinizm, Lâiklik ve çöken ideolojileri tenkit edilmektedir. Önemli tarafı; bütüne karşı marjinali, parçayı, sapma davranışları savunmaktadır. Batı’da fikri kargaşa doğuran bu hareket; sanat, estetik ve mimaride başlasa da diğer sahalara da sıçramıştır.

Milli kimlikleri ve önü açılmış milli devletleri hedef alan, işbirlikçilerini kendi devletleriyle hesaplaşmaya yönlendiren küreselleştirmenin yakın akrabasıdır. Bilindiği gibi küreselleşme çok uluslu şirketlerin ideolojisidir. Küreselleşmenin ideolojisi de çok kültürlülük tezleridir.

Modernleşmeye karşı olmak birtakım sorunları ortaya koymayı ve bunlara karşı çözüm projelerini de getirmeyi gerektirir. Bu hareket sanayi toplumunun sosyal hastalıklarını, ferdin yalnızlaşması ve topluma yabancılaşmasını, emeğin istismar edilmesini, adil gelir dağılımını, yüksek intihar ve boşanma oranlarını, uyuşturucu bağımlılığını, şiddet ve terörü, manevi tatminsizliği, insanların sadece ürettiği ile hatırlanmasını, insanı bir makinenin maddi bir parçası gibi görmeyi ortaya koyarak çözümler getirmemiştir.

Asıl çözülmesi gereken; maddi tatmine ve geniş sosyal güvencelere rağmen manevi tatminsizliği giderici politikaların uygulanabilmesidir. Ferde toplumun bir parçası olduğunun fark ettirilmesidir. Bu büyü de tutmamış gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Çözüme gidecek olan yol küreselleşmenin yarattığı sorunları aşabilmek, etnik taassup ve federalleşme değil; milletleşme sürecinde mesafe alabilmektir. Farklılıklar yaratmayı zorlamak ve onları kutsallaştırmak kimseye yaramaz. Tekrar emperyalizmi besleyici ve iç bünyede kavga ve çatışmalarla milletleri zayıflatıcı bir yol çözüm olamaz. Bu gerçekler hesaba katılmadan içten içe çöken Batı’nın modern toplumunu tenkit etmenin ne anlamı kalır ki? Bu hareket, sadece lokomotifi değiştirip aynı yanlış hatta israrla devam eden bir trenden farksızdır. Günümüzde çözümü eski ve pratiği olamamış ideolojilerde aramak da zaman kaybetmektir. Soyut ve gerçeklememiş iddialı tezler, izim’ler sadece gençlik döneminde insanları oyalayabilmiş; gençlik hastalığı olarak değerlendirilmiştir.

İnsanlık tarihi içimize sindirsek de sindirmesek de, milli menfaat çatışmalarının tarihidir. Milletleşme, millet düşmanlığı olan etnik ve mezhep taassubunu ve ırkçılığı da aşmadır. Miletleşmeyi zayıflatacak açılımlar, o coğrafyayı emperyal amaçlara daha da açık hale getirmektir.

Nis 23

Aydınlar Ocağı ve Şuraların Şuuru

Av. Mustafa ÖZKURT

Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL’ın “Şuralarda Yerli İlaç Ve Aşı Konusu” başlıklı yeni makalesini okudum. Her zaman olduğu gibi coronavirüs’lü  gündeme doğru ışık tutan bir makale.       Aydınlar Ocakları düzenli olarak tertiplediği şuraları ve özellikle bu şuralarda belirlenen tespitler, aynı zamanda da idareci kadroları ve ilgililere tavsiye niteliğindedir.

“Yerli İlaç ve Aşı Konusu” sanki coranavirüs salgını, bir kabus gibi dünya ve ülkemizde görülmesinden önce gündeme alınmıştı.

Şura Sonuç Bildirilerinde belirlenen bu tespitlerin ne kadar yerinde olduğunu zaman bize bir kere daha göstermiştir.

Şura sonuç bildirilerinde maddeler halinde belirlenen hususlar, Türkiye ve içinde yaşadığımız dünya meselelerini bir taraftan tespit ederken, diğer taraftan onlara çözüm yollarını da yer vermektedir.

Cumhuriyetle birlikte devletin üstün gayretleriyle hızla okuma yazma oranımız artmıştır. Okuryazar oranımız yüzde doksanların üstüne çıkmıştır. Bu oran gelişmiş ülkelerle at başı gitmektedir.

Ancak gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda, ülkemizde okumaya yeteri kadar önem vermediğimiz de bir gerçektir.

Aydınlar Ocakları kurulduğu 1970 yılından bu yana bir sivil toplum kuruluşu olmanın yanında, kamuya yararlı faaliyet gösteren, kısır iç politikadan oldukça uzak duran, siyaset üstü kurumsal bir kuruluştur. Bu konu her toplantımızda sürekli dile getirilmektedir.

Aydınlar Ocaklarının siyaset üstü kalmasının bir özelliği de öz kaynakları olan üyelerinin dışında hiç kimseden maddî beklentisinin olmamasıdır. Yarım asırlık geçmişi de bunu ispatlamaktadır.

Gönül istedi ki ülkemizdeki siyasi yelpazede bulunan partilerin, ülke gerçeklerine uygun fikir üreten bu kuruluşundan bedelsiz yaralanmaları gerekirken maalesef göz ardı edildiği de acı bir gerçektir.

Yeni anayasa çalışmaları devam ederken bir anayasa taslağı hazırlaması Meclis Başkanı Sayın Cemil Çiçek tarafından Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığından da istendi. Hazırlanan taslak Ankara’da TBMM’ne Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL Beyefendinin başkanlığında bir heyetle gidilerek sunum gerçekleştirildi.

Bu münferit talep dışında hiç kimseden başka talep gelmedi.

Siyasetle ilgilenen gerek parti üyeleri ve gerekse idarecileri tarafından Aydınlar Ocaklarının ülke meselelerindeki hakkındaki görüşleri merak konusu edilmelidir.

Normal akıllı insanlar başkalarının da aklından yararlanmasını bilirler. Başka akıllara ihtiyaç duymayanlar hata yapmaya daima mahkûmdurlar.

Bütün şûra sonuç bildirileri aydılar ocağı internet sitesinde kamuya açık incelenmeye hazır bulunmaktadır.

Genelde ülke meselelerinin, özelde vatandaş odaklı meselelerden soyutlanamayacağı için şûra sonuç bildirileri okur ve yazar takımı için ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir.

Her şûra sonuç bildirileri Aydınlar Ocaklarının 50 yıllık birikiminin sonucunun mahsulüdür.

Belediyeler dâhil, bütün kamu kurum ve kuruluşlarından Aydınlar Ocaklarının beklentisi bu kamusal faaliyeti çerçevesinde şûra toplantılarını yapabilecekleri salonları, o toplantılara mahsus bedelsiz tahsis etmeleridir. Bu tahsis işlemi aynı zamanda kamu kurumların anayasal görevlerindendir.

Diğer taraftan otel toplantı salonu kirası külfetinden kurtulacak olan Aydınlar Ocakları, bu imkânlarını kitap ve diğer neşriyat faaliyetlerde kullanacaktır.

Netice olarak, her şûra sonuç bildirisi ilgililerin, bilgi ve ferasetine sunulan hacimli bir kitabın özeti gibidir. Selam ve saygılarımla.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar