Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 30

Aydınlar Ocağı “Türk Dünyasının Sorunları”nı Tartıştı

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi 26 Ocak 2019 tarihinde İstanbul Vatan Caddesindeki Akgün Otelinde” Türk Dünyasının Sorunları” konulu bir açıkoturum düzenledi.
Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Süleyman Uluocak tarafından açılan açıkoturum başkanlığını Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal yaptı. Oturumda Karabağ ve Hocalı Katliamı konusunda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Irak ve Suriye Türkleri konusunda Dr. Cüneyt Mengü ve Doğu Türkistan Türklerine Çin Zulmü konusunda Hamit Göktürk konuştular.
Konuşmalarda bütün Türk Dünyasının Sorunları ele alındı ve bu konuda önerilerde bulunuldu. Prof. Dr. Erkal kapanış konuşmasında “Türk Dünyasının Sorunları ile ilgili bir bakanlık kurulmalı, milliyetçi kuruluşlar etkinliklerle bu sorunları ülkenin ve dünyanın gündeminde tutmalıdırlar” dedi.

Mar 13

Kadın Yüceltilirse Vatan Güçlenir

A.Kemal GÜL

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.

İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.

Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.

Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.

Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.

Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kadınların erkeklerle eşit haklarla sahip olduklarını hatırlatan, öğreten çok önemli bir gündür.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirmesi ve ekonomik, siyasi ve sosyal başarıları için kutlanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.

3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

 

Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.

Güzel ahlakın tamamlayıcısı sıfatıyla görevlendirildiğini vurgulayan ahlak Peygamberinin verdiği nitelikli kavganın başlıcaları aile kavramını yücelterek oturtmak, kadına layık olduğu mevkii vermekti içinde bulunduğu cahiliye dönemi denen o ilkel bedevi kültüründe.

Yüce Rabbimiz eksiksiz yarattığı ve zatına muhatap aldığı insana sesleniyor ahlak Peygamberine indirdiği Kur’an aracılığıyla:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır”

Kur’an’ın ayetlerinin peyler peyi indiği Peygamberimiz ise gelen ayetlere vurgu yaparak sesleniyor kendisine inananlara:

“Biliniz ki, sizin, hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır”.

O halde insan, akıllı, sorumluluk sahibi ve en şerefli varlık olmakla Allah katında özel bir değere sahiptir. Elbette insanoğlunun erkek ve kadın olarak farklı niteliklerle yaratılmasında sayısız hikmetler vardır. Ancak şu bir hakikattir ki, kadın ve erkek, insan olma itibariyle aynı şerefi paylaşır; kul olma itibariyle de aynı sorumluluğu üstlenir. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamak; dünyada iyilik, adalet ve merhametin yayılması, kötülük, zulüm ve haksızlığın önlenmesi için çalışmak hem kadının hem de erkeğin vazifesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kimse insanı onurlandıracak işlerde bulunmakla mükelleftir’’uyarısında bulunur.

Kur’an-ı Kerim’de kadının toplum içindeki konumundan, Allah katındaki değerinden ve haklarından bahseden çok sayıda ayet vardır. İnsanlığın annesi Hz. Havva’dan itibaren tarihte iz bırakan nice kadın Kur’an’da anlatılır. İmanı ve cesaretiyle Hz. Asiye, iffeti ve sabrıyla Hz. Meryem, sadakati ve teslimiyetiyle Hz. Hacer hepimize örnek gösterilir. Sevgili Peygamberimize ilk inanan ve onu bütün gücüyle destekleyen Hz. Hatice’dir. Yüreğindeki tevhit aşkıyla İslam yolunda ilk kadın şehit Hz. Sümeyye’dir. Peygamberimizin hanesinden ilmi, sünneti ve hikmeti insanlığa taşıyan ise Hz. Ayşe’dir. Bu nâdîde örneklerin ışığında dinimizin, milletimizin ve medeniyetimizin kadına bakışı daima onun saygınlığını ve haklarını korumak üzerinedir. Kadına dair nerede köhne bir anlayış ve zalim bir davranış varsa, o cahiliye döneminin kalıntısıdır.

Her insan en temel hakları ile doğar ve cinsiyeti yüzünden bu hakları bir insandan esirgemek İslam’a da insafa da sığmaz. Sırf kız olduğu için bir çocuğun doğumuna üzülmek, onu hor görmek, eğitimden mahrum bırakmak, zorla ve küçük yaşta evlendirmek zulümdür. Hâlbuki dört kız babası olan Sevgili Peygamberimiz kız çocuklarımızın bizim için rahmet ve mağfiret vesilesi olduğunu müjdeler ve: “…Her kim şu kız çocuklarını yetiştirirken birtakım zorluklara katlanırsa bu kızlar onun için cehennem ateşine siper olur”  buyurur. Annelerimiz ise, bizim sevgi kaynağımız, dua kapımızdır. Emeğinin hesabını tutmayan, karşılık beklemeden veren, ayaklarının altına cennet serilen her anne, iyiliği ve ihsanı hak eder.

Erkek ve kadın için, aile kurmanın huzura kavuşmak anlamına geldiği hakikati bir ayette şöyle anlatılmaktadır: “İçinizden kendileri ile huzur bulacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi, Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için dersler vardır.”  Eşimiz, dünya hayatının yükünü birlikte taşıdığımız, üzüntü ve kedere beraber katlandığımız dert ortağımızdır. Yuvamızı, sevincimizi ve mutluğumuzu paylaştığımız hayat arkadaşımızdır.

Peygamber Efendimiz kadın ve erkeği “Bir bütünün birbirini tamamlayan iki yarısı”  olarak tanımlar. Birbirine sevgi ve güvenle bağlanan, birbirini koruyan ve destekleyen bir tutumu bizlere öğretir. Zira sağlıklı, huzurlu ve güçlü bir toplumu kadın ve erkek birlikte inşa eder.

Ne yazık ki bugün insanlık her konuda olduğu gibi, kadın hakları konusunda da çetin bir imtihandan geçiyor. Dünyanın birçok yerinde savaş, şiddet ve zorbalık herkesten çok kadınları vuruyor. Acıyla kıvranan, hapsedilen, göçe zorlanan kadınlar yardım bekliyor. Diğer yandan “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adını anarak (nikâh kıyıp) kendinize helâl kıldınız”  buyuran bir Peygamber’in ümmeti olarak kimi zaman onun hassasiyetine sahip çıkamıyor. Hayatında tek bir defa bile kadına el kaldırmayan Ahlak Peygamberinin yolundan gitmemiz gerekirken, onlara karşı merhametli davranmamız gerektiğini unutuyoruz. Ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır”  buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.

***

Nasıl oluyorsa Diyanet Başkanlığının sessizliğinden yararlanan türedi bir kısım ilahiyatçıların yorumlarından dinin arındırılması gerekir kanaatindeyim.

–Bu zavallı bilgiçlerin, zihniyetlerini bel altından bel üstüne taşımaları gerekir.

–Bu çağ dışı bilgiçlerin, asansörde halvetle ilgilenmek yerine hak, hukuk, adaletle beyinlerini yormaları gerekir.

–Bu megaloman bilgiçlerin, erkek egemen bakışla kadınlara çerçeveler çizmek yerine biraz da kadın egemen bakışa öncülük vermeleri gerekir.

–Bu sözde bilgiçlerin, cinsellik diye tutturma yerine yetim hakkına, kamu hakkına, hayvan hakkına, çevre hakkına öncelik vermeleri gerekir.

–Bu zihniyeti karmaşık bilgiçlerin, kadın dövmenin inceliklerine kafa yordukları kadar kadın istismarına kafalarını yormaları gerekir.

–Bu sözde bilgiç beyinlerin, İslam’ı alay konusu haline getiren çağın idrakine uzak meseleleri bırakıp çağın idrakine uygun meselelerle beyinlerini yormaları gerekir.

Böylece Din İşleri Yüksek Kurulunun bu çerçevede konuya hâkim sesini yükseltirse büyük bir reforma imza atmış olur kanaati toplumu da rahatlatır.

 

 

Şub 06

Söylemler ve Eylemler

Av. Mustafa ÖZKURT

Söze iki kıssa ile başlamak istiyorum.

Yaşanmış ve yaşanması varsayılan bir olayın insanda zevk ve heyecan uyandıracak şekilde kısaca anlatımına edebiyatımızda hikâye ( Öykü) denir.

Kıssa ise; Bir hikâyeden zevk ve heyecanın dışında, ondan ders alınması için anlatılan kısa hikâyelerdir.

Kıssa anlatım tarzı Kur’an’ıKarimde de Allah’ın uyguladığı bir tarzdır. Bununla dini ve ahlaki konularda insanların dersler alması amaçlanmıştır. Bu kıssalarda; öğüt verme, aydınlatma, doğru yolu gösterme, uyarma, özendirme, sakınma ve ibret alınması gibi çeşitli amaçlar güdülmüştür.

İslam âleminde edebiyat ve nasihatlerde sıklıkla başvurulan etkili bir yol olmuştur.

Bizim bu yazımızda böyle bir amacımız haddi aşmak olduğundan, sadece bir tespite vurgu yapmak içindir.

Tasavvuf geleneğimizde “kıssadan, her insan kendince nasibi doğrultusunda bir pay çıkartarak, ondan yararlanır.” Sözü vardır.

***

Rivayet olunur ki; Ebu Hanife zamanında, balcılık yapan bir ailenin küçük çocuğu bal yemeyi çok seviyormuş.

Ancak şifalı olan bu yiyecek, çocuğun vücudunda bir takım döküntü ve yaralara sebep oluyormuş. Buna rağmen bal yemeyi de bırakamıyormuş.

Hekimler çocuğun bu derdine bir çare bulamadıkları için, çevreden bir kerede Ebu Hanife hazretlerine de götürmelerini tavsiye etmişler.

Aile  tavsiye üzerine, Ebu Hanife Hazretlerine gitmiş ve çocuklarının durumunu Ona anlatmışlar. Ebu Hanife Hazretleri çocuğun anne ve babasına kırk gün sonra çocukla birlikte kendisine gelmelerini söylemiş.

Kırk gün sonraEbu Hanife Hazretlerinin huzuruna varmışlar.

İmam-ı Âzam, çocuğu karşısına alıp, biraz onunla sohbet ettikten sonra çocuğa – Oğlum bal sana dokunuyor, bundan böyle bal yeme olur mu? Demiş.

Küçük çocuk cevaben

– Olur bal yemem demiş.

Anne ve baba şaşkınlık içinde ve biraz da tepkili olarak, ilk geldiğimizde bu nasihati yapsaydınız da oğlumuz kırk gün daha fazla eziyet çekmedi demişler.

Bunun üzerine Ebu Hanife onlara dönerek,

– Siz bana gelmeden evvel, bende bal yiyordum. Sözümün çocuğa tesir etmesi için, bal yemeyi kırk gün terk ettim. Demiş.

***

Kasabanın birinde Cuma günleri pazar kuruluyormuş. Köylünün biride ürettiği yağı, kaymağı satacak nesi varsa kasabaya getirip pazarda satıyor ve Cuma namazını kılıp, köyüne dönüyormuş.

Ancak adamın köyü ile kasaba arasında köprüsü olmayan dereden her geçtiğinde ıslanıyormuş.

Bir Cuma günü işi erken biten köylü, kasaba camisine gittiğinde o amda imam efendi de vaaz veriyormuş.  Vaazın konusu inancın etkisiymiş.

Hoca efendi vaazını bir yerinde;

– Bir insan inanarak ve içinden gelerek Bismillahirrahmanırahim dese Hz. Musa gibi suya batmadan üzerinde yürür. Demiş.

Bizim köylünün de aradığı buymuş. Artık köyden gelir ve giderken suya batıp ıslanmayacağı için sevinçle cumadan sonra yola koyulmuş.

Dereye gelince içten bir Bismillahirrahmanırahim diyerek suyun üzerinde yürüyüp dereyi aşmış.

Bir dahaki cumayı sabırsızlıkla bekleyen köylü, dönüşünde kendisine bu iyiliği yapan hocayı ağırlamak istemiş.

Cumadan sonra hocaya yaklaşıp, köyüne davet etmiş. Hoca işim var gelemem dese de aşırı ısrar karşısında dayanamamış ve köylü önde hoca arkada yola koyulmuşlar.

Dereye geldiklerinde köylü Bismillahirrahmanırahim  deyip suyun üzerinde yürümeye başlamış. Derenin ortasına geldiğinde hocayı dere kenarında şaşkın, şaşkın baktığını görünce hocaya seslenmiş.

Haydi,Hoca karşı tepeyi geçince köyümüz orada az bir yolumuz kaldı. Demiş.

Hoca şaşkınlığını üzerinden atamamış olmasına karşılık ben bu dereyi nasıl geçeyim demiş. O da hocaya senin bana öğrettiğin gibi Bismillahirrahmanırahim diyerek geç demiş.

Ben sana öğrettim amma hani o dil, hani o gönül, hani o kalp. İşte o bende yok demiş.

* * *

İster felsefi, ister ilahî olsunlar dinlerin ortak özelliği ahlaki olmalarıdır.

İslam’a gelince Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’e din nedir? Diye sorduklarında

– “Din güzel ahlaktır” demiştir.

Toplumlarda değer seviyesine ulaşan ortak kanaat ve davranışlar güzel ahlaka uygunsa İslam dininde de yerini bulur. Değerler içlerinde bir güzellik taşımıyorsa İslam ile bağdaşmaz. Bunlar sadece kıymetleri teşkil ederler.

2018 yılı itibariyle ülkemizde 90.000 Cami, 937 Cem Evi olduğu resmi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Camilerimizde ve gerekse Cem Evlerinde yetkin kimseler tarafından ahlaka ait vaazlar verilerek toplumun güzel ahlaklı olmasına gayret edilir.

Ancak bu gün için toplumsal yapımıza baktığımızda yeteri kadar bunlardan yarar elde etmediğimiz acı bir gerçektir.

2018 yılı sonu itibariyle nüfusumuz 82 milyonu aşmış. Buna karşılık, Yirmi milyondan fazla İcra dosyası, 250000 Boşanma davası, 2.500.000 Malvarlığına Karşı İşlenen suçlar karar beklemektedir. Daha fazla örneklemeye gerek yok. Borçlarımıza sadık değiliz, tahammülsüzün, sabretme gibi özelliklerimizi yitirdik.

Vaazı nasihat edenlerin, sözlerinin dinleyenler üzerinde etkili olup, tutulmamasının nedenlerini nefislerine sormaları gerektiği kanaatindeyim. Bal yemeyi öncelikle onlar terk etmeliler ki, sözleri tesir edip bal yiyip hastalananlara derman olsunlar.

Toplum önderlerinin her şeyden evvel hal ve hareketleri ve sözleriyle bizlere örnek insan olmaları gerekir. Sözleriyle davranışları uyumsuz olanların sözlerinin tesiri olmaz. Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma lafının çıkış kaynağı sağlıklı bir kaynak olmadığından geçerli değildir.

Elbette istisnalar kaideyi bozmaz, içlerinde düzgün yaşantısı olanlarda vardır.

Diyanet’in, öğrencilere ücretsiz dağıttığı, “Peygamber ve Gençlik” kitabında eğitim seviyesi yükseldikçe dinden uzaklaşıldığının savunulması doğru olmayıp, İslam’a zarar verici olup, gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Öyle bir zamandayız ki İslam’ı değil, Müslümanı sorgulamamız gerekir.

“Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır” hadisini unutmamak gerekir. Müftüler, İmamlar da tahsilli olup, İlahiyat mezunudur.

Diyanet İşleri Başkanı da Yüksek Tahsilidir. Aksini söylemek insanın kendini inkârı olur. Bu söylem cehaleti teşvik eder. Nüfusu İki milyara yaklaşan İslam   toplumunun sıkıntısı budur.

Yüksek tahsil yapanlar İslam’ı değil, Müslüman’ı sorgulamaktadırlar. Sorgulama akıl sahibi insana, Allah’ın bahşettiği en büyük lütuftur.

Hulasa; Burada yapılması gereken nefis muhasebesidir. İçki veya sigara gibi kötü alışkanlıkları olan bir babanın oğluna içki ve sigara sağlığa zararlıdır demesinin çocuk üzerinde etkisi olmaz.

Haram olduğu bilindiği halde banka faizini kâr sayan birilerinin faizin haram olduğunu vaaz ettiğinde pak tesiri olamaz.

Bir insanın söylemi, eylemine uymuyorsa, sözü tesirli olmaz.

Söylenecek çok şeyden vaz geçtik. Yukarıda haddi aşmayacağımızı söyledik. Bu söze sadık kalmaya çalıştık.                                                                                                                      Sağlıcakla kalın “Güzel ahlaklı insanlar”

 

Oca 30

Düşman Yaratma Stratejisi

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Yıllar önce yazdığım “Küçük Düşman Faydalıdır Ama” başlıklı bir yazımda anlattığım Japon balıkçıları üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Japon balıkçılarının avladıkları balıkları taze tutmak için buldukları ilginç bir metottan bahsedilir.

“Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için büyük tekneler yaptırıp uzaklara açılmak zorunda kaldılar. Uzaklardan dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.

Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurup balıkları dondurmaya başladılar. Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine balık havuzları yaptırdılar. Bu defa balıklar canlı kalıyordu. Fakat sıkışık ortamda, hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti kötüydü.

Japonlar, balıkları ülkelerine taze ve lezzetli bir şekilde getirmek için, alışılmadık bir çözüm yolu buldular. Balıkları yine teknelerindeki havuzlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.”

 

KÜÇÜK DÜŞMANIN SAĞLADIĞI DİNAMİZM

Japon balıkçıların bu hikâyesinden çıkarılabilecek derslerden biri de şudur:

Çok fazla hasar/ zarar vermeyen düşman veya rakip, verdiği zarardan çok dinamizm ve canlılık gibi, faydalar sağlayabilir.

Bu vakıa devletler için de, şirketler, kurumlar ve fertler için de geçerlidir.

Necip Fazıl Kısakürek‘e şu mısraları söyleten bu gerçekti:

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”

Eğer rakibiniz veya düşmanınızı belli bir ölçekte yani size verdiği zararı tolere edilebilir boyutta tutabilirseniz, bu musibetten hayırlı netice çıkarmak mümkün olabilir.

***

ABD‘nin her on senede bir dünyanın bir köşesinde savaş çıkarması ve bu savaşların sonucunda dünyada en güçlü emperyal devlet olarak kalmanın yollarını bulması tesadüf değildir.

ABD, Japon balıkçıların metodunu çok iyi uyguluyor. Kendisine büyük zarar verdirebilecek yakın güçte olan devletlerle savaşmadan ama savaşa girebilecekmiş gibi gerilimler yaratıyor. Bu arada küçük boyutlu devletlerle savaşmaktan çekinmiyor. Böylece toplumunu diri, ekonomisini canlı tutuyor. Hem de silah sanayisinin sürekli gelişmesini sağlıyor, enerji, madenler vd ekonomik kaynakları sömürebiliyor.

***

PKK terörü de bir nevi Türkiye havuzu içindeki köpekbalığı yavrusu idi. Fakat havuzun içine köpekbalığı yavrusunu koyan ise havuzun sahibi değil, rakipleriydi. Çok can kaybına ve ekonomik zararlara sebep oldu.

Buna rağmen terörün, zinde ve her an savaşa hazır, operasyonel gücü yüksek bir ordumuz olmasına katkısı oldu. Milli duygularımız, Cumhuriyete bağlılığımız ve demokrasi kültürümüz gelişti.

 

Şub 06

Mutluluk Hormonlarını Nasıl Salgılayabiliriz?

Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Mutlu olabilmemiz için mutluluk hormonları olarak bilinen serotonin, dopamin, oksitosin ve erdorfin hormonlarını iyi yönetebilmemiz gerekir. Mutluluk bu dört hormondan geliyor. Bu mutluluk hormonlarını doğal yöntemlerle salgılayabilir ve stres hormonu olarak bilinen kortizolü en alt seviyeye çekebiliriz.

Beynimizde endorfin dolaştığında yaşama sevincimiz büyük oranda artar. Endorfin olmaksızın dünya çok fazla gri olurdu. O zaman hiçbir şeyin tadını alamazdık ve hiç bir şey bizi eğlendiremezdi.

Endorfin artışına paralel olarak en sıradan yiyeceklerden bile çok fazla lezzetler alırız. Bu durumda tok olsak bile iştahımız giderek artar ve giderek şişmanlarız.

Olumlu duygulardan sorumlu olan dopamin ve serotonin hormonlarıdır. Bize haz, lezzet ve sempati hissi veren bu maddeler beynin yeniden şekillenmesinde de etkili rol oynar.

Beynimizin hangi maddeden ne kadar üreteceği serotonin tarafından belirlenir. Kendimizi üzgün hissettiğimizde serotonin seviyemiz düşer ve gri hücreler (nöronlar) ölür. Olumlu duygular ise beyni canlı tutar. Beynin içinde serotonin ve dopamin bol miktarda bulunurken yeni bağlantılar çok kolay kurulur ve öğrenme kolaylaşır. Öğrenme ile mutluluğun deneyimlenmesi birbirine ayrılmaz biçimde bağlanmıştır. Bu sebeple mutluluk beynin sonsuz gençlik iksiridir (Stefan Klein, Mutluluğun Formülü, s. 76).

Her şeyi dostane ve aydınlık bir şekilde görebilsek ve her şeyin iyi yanlarına odaklanmış olsak,sevgi kapasitemiz çok artar ve tüm dünyayı kucaklamak isteriz. O zaman insanların yüzüne kocaman bir ışıltıyla bakabilir ve mutluluğumuzun bir kısmını severek diğer insanlara verebiliriz.

Peki bu dört mutluluk hormonunu doğan yöntemlerle nasıl salgılayabiliriz?

Vücudunuzdaki dopamin oranını aşırıya kaçmadan nasıl arttırabiliriz? Araştırmalara göre egzersiz yapmak bu yoldaki en büyük yardımcıdır. Faydalarından sürekli bahsedilen egzersiz, vücutta dopamin salgılanması konusunda da önemli bir uyarıcı olarak görülüyor. Bunun yanında sağlıklı beslenmek, bol bol C vitamini almak ve güneş ışığından yararlanmak vücudunuzdaki dopamin oranını arttırır ve kendinizi daha mutlu hissetmenizi sağlar.

Bir maraton koşucusu bitiş çizgisini gördüğünde dopamin salgılanır. Gol atan sporcu dopaminle doludur. O zaman sporcunun beyni bedenine “ başardım!” der. Sporcu bu duyguyu yeniden tetiklemek için başla yollar.

Demek ki dopamin seviyesini artırmak ve iyi hissetmek için, ödül peşinde olmamız, çaba harcamamız, kendimize hedefler ve amaç tayin etmemiz gerekiyor.

Sürekli endorfin salgılayacak şekilde tasarlanmış değiliz. Spor bunu biraz sağlar. Gerinmek, gülmek, ağlamak, daha fazla güvenlik endorfini tetikler. Endorfin fiziksel acıyı örter, ama sosyal acıyı örtmez.

Saygı görmek, kendini önemli hissetmek, yaptığından gurur duymak, serotonini tetikler ve kişiyi iyi hissettirir. Bu iyi his daha fazla saygı aramamıza sebep olur. Bu da hayatta kalmamızı teşvik eder. Seratonun iyi hissettirdiği için insanlar ve hayvanlar sosyal üstünlüğü ararlar. Sosyal üstünlük sağlayarak serotonini yakalamaya çalışırlar.

Oksitosini birine yaslanabileceğimizi hissettiğimiz zaman salgılarız. Birine güvendiğimizde veya birinin bize olan güveninin hissettiğimizde oksitosini tetiklemiş oluruz. Ait olma ve güven hissi oksitosinle ilgilidir.

Memeliler doğumlu oksitosin salgılar ve böylece yavruya bağlanma devreleri kurulmuş olur. Tüyleri okşanan bir maymun oksitosin salgılar.

Sosyal ittifaklar da oksitosini tetikler. Gruptan ayrılan insanların beyni oksitosin ister.

Memeli hayvanlar grup arkadaşlarından ayrıldıklarında oksitosin azalır, kendilerini kötü hissederler. Gruba katıldıklarında ise oksitosin salgılamaya başlarlar ve kortizol yok olur ( Loretta Graziana Breuning, Mutlu Beyin, s. 45).

Sonuç olarak, kendi mutluluk hormonlarımızı tanıyarak mutluluğa ulaşabiliriz.

 

Şub 06

Devlet Bilinci

A.Kemal GÜL

Osmanlının yıkıntıları arasından çıkartılarak kurulan Cumhuriyetin icra ettiği başlıca inkılâplardan biri de Diyanet Başkanlığının kurulmasıdır. Camilerimizde, mescitlerimizde, icra edilen mevlitlerde, hutbelerde din göevlilerinin yaptıkları dualarda Cumhuriyetimiz ve kurucuları ile alakalı her nedense bir söz duyamazsınız genelde.

Örneğin;

–Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ruhları şad olsun.

–Yüce Allah milletimiz arasında ve bütün insanlık âleminde Mustafa Kemal sevgisinin daha da artmasını nasip eylesin.

–Yarabbi Cumhuriyetimizi payidar eyle!… Gibi.

 

Sahi Türkiye’de din adamlarnın / hocaların büyük bir bölümü neden Atatürk’e karşı olumsuz duygular beslerler? Ona dua etmekten neden imtina ederler? Diye düşünürsünüz.

Kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e neden sırt çevirir?

Neden milli günlerde camilerde okunan hutbelerde Atatürk’ün adı anılmaz?

Oysa bağımsızlığımızı ona borçluyuz.

O bizi esaretten kurtarmakla kalmadı, yaptığı büyük devrimlerle de ufkumuzu açtı. Milletçe ilerlememiz için gerekli olan pek çok düzenlemeyi yaşama geçirdi.

Dilimiz onunla aydınlandı. Yazımız onunla güzelleşip gelişti.

Eğitimde, bilimde ve fende onun devrimleriyle atılım yaptık.

Kadın erkek eşitliği, çağdaş yasalar, çağdaş toplum yaşamı hep onun sayesinde hayatiyet buldu.

Hal böyleyken neden bu nankörlük?

Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve saygıyla anmak milli bir vazife değil midir?

Hatta insanî ve İslamî bir vazife değil midir?

Ne var ki,1925 lerde vuku bulan Şeyh Said isyanlarında olduğu gibi İngilz’in pompalamasıyla halkı isyana teşvik eden probogandaların, yakıştırma sözlerin dini çevrelerde/ cemaat arasında bugün de fısıldadığını görüyoruz.

Dün olduğu gibi bugün de, İngiliz’in rolünü üstlenmiş ABD’nin resmi sınırlarımızın bitişiğinde işledikleri mafya içerikli oynanan oyunların 1925 lerde yapılanlardan farkı var mı?

Dün olduğu gibi bugün de din bezirgânlarının Atatürk hakkında, dinsizdi / ateist di gibi yakıştırmalarının asıl amacı üzerinde sağlıklı analizler yapabiliyor muyuz?

Bakıyorsunuz kimileri de bu iddiaları şiddetle reddedip Atatürk’ün çok  samimi bir Müslüman olduğunu hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelen bir SEYYİD olduğunu ileri sürüyor.

Ben bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını biliyorum.

Atatürk’ün neye inanıp inanmadığının da çok önemli olduğunu düşünmüyorum.

Bu nedenle hiçbir şeyin onu saygı ve rahmetle anmaya asla engel olmaması gerektiğine inanıyorum.

O büyük Türk milletinin ve bütün insanlık âleminin en değerli evlatlarından olup milletimizin ebedi başkomutanı ve ölümsüz önderidir. Günümüzde hala kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyetini filde yöneten O dehanın olduğunu biliyoruz görüyoruz.

Bağımsız bağlantısız ve Laiklik kavramı üzerine kurulmuş Cumhuriyetimizin kurulma sürecini esastan bilir Cumhuriyetin bize kazandırdığı nitelikleri kavrayabilirsek daha insaflı ve gerçekçi oluruz, gönülden kutlarız Atatürk’ün ‘’En Büyük Eserimdir’’ dediği Cumhuriyet bayramlarımızı.

Milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti,23 Ekim 1923’ün yıldönümlerinde yalnız rejimin kutlamasını yapmaz. Bu tarih aynı zamanda Yeni Türk Devleti’nin de kuruluşudur. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonucunda, adeta yıkıntılar arasından taze bir bilinçle yeniden oluşturulan bir irade, bir ruhtur. Aydınlanmadır, akıldır ve bir kültürleşme projesidir. Fikirlerin bir yüzü vardır; Cumhuriyet Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesinde tezahür eder.

Atatürk’ün yüzünü Batı’ya çevirmesini eleştirenler, Türklerin tarih boyunca ilerleyişinin Batıya doğru olduğunu unuturlar. Yüzümüzü Batı’ya çevirmek, Batı’nın güdümüne girmek değildir. Entelektüel seviyeye, bilime, eleştirel düşünceye, insani kalkınmışlık düzeyine yüzümüzü çevirmektir. Kaldı ki, nereye yüz çevirecektik, Ortadoğu’ya mı?

Cumhuriyet Bayramı, bize, devlet bilincinin ve devlet geleneğinin ne demek olduğunu da hatırlatır.

Devlet bilincini ve devlet geleneğini Irak, Suriye, Libya gibi ülkeler üzerinden düşünürsek konu daha net anlaşılacaktır. Hakeza son dönemlerde yaşadığımız sorunların temelinde devlet geleneğinin ve kurumlarının aşındırılmasının yattığını da unutmayalım.

Demem o ki Cumhuriyet, yok olmakla karşı karşıya kalmış bir devletin ve bir milletin diriliş öyküsüdür.

Şub 13

Mösyö Makron Borcunuzu Böyle mi Ödeyeceksiniz?

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

 

 

FRANSA CUMHURBAŞKANI MÖSYÖ MAKRON, SİZ TÜRK’Ü SOYKIRIMLA SUÇLAMAK YERİNE HER YIL TÜRK’E ŞÜKRAN GÜNÜ DÜZENLEMELİSİNİZ.

NE YAPARSANIZ YAPIN TÜRK’E MİNNET BORCUNUZU HİÇBİR ZAMAN ÖDEYEMEYECEKSİNİZ.

SENİN 24 NİSAN’I ERMENİ SOYKIRIMI İLAN ETMEN NANKÖRLÜKTEN VE İHANETTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

Mösyö Makron, 494 yıl önce kralınız Fransuva’nın, annesinin ve tüm Fransız milletinin cihan Padişahı Türk Kanuni Sultan Süleyman’a yakarışlarını, yalvarışlarını ve  minnet borcunuzu böyle mi  ödeyeceksiniz?

Anlatacağım şu tarihi bilgi tüm devletlerin tarih kitaplarda mevcuttur; Roma German kralı, daha doğrusu tüm Avrupa’nın kralı Şarlken, 1525 yılında Pavia savaşında Fransa’yı yendi ve Fransa kralı Fransuva’yı esir ederek, hapsetti. Bunun üzerine Fransuva’nın annesi esir oğlunun kurtarılması için Cihan İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’a yalvarış ve yakarış mektubu gönderdi. Fransa halkı da elçiler göndererek, yalvarmalarını sürdürdü.  Bunun üzerine Türk Hakanı 1526 Mohaç meydan savaşı ile Şarlken’i ve Avrupa haçlı ordusunu iki saat içinde perişan etti. Şarlken’e de şu haberi saldı; “Fransuva’yı hemen serbest bırak, yoksa cengaverlerimin atlarının nal seslerini Berlin sokaklarında duyarsın”.

 

Mösyö Makron, sen ve milletin Türklere minnetinizi böyle mi ödeyeceksiniz, halbuki siz her yıl Türklere şükran günü düzenlemelisiniz.

 

Mösyö Makron, siz 1830 yılında Cezayir’i işgal ettikten itibaren 1962 Cezayir bağımsızlık gününe kadar on milyon Cezayirliyi katletmediniz mi?  O masum insanların kafataslarından müze yapmadınız mı? Milyonla kadına kıza tecavüz etmediniz mi?, 1830’lu yıllardan itibaren halen 15 Afrika ülkesinde devam eden her çeşit sömürü ve kölelik sisteminizle insanlık gururunu yok etmediniz mi? Milyonla Müslüman halkı diri diri yakarak, Nazileri aratmayacak eylemlerde bulunmadınız mı?  Çok değil daha 25 yıl önce Ruanda’da 800 bin Tutsi ve Hutu soykırımını gerçekleştirmediniz mi?

 

Birinci Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşımız günlerinde Rusya ve İngilizlerden sonra siz Fransızlar, Ermenileri azdırıp, üstümüze salmadınız mı?  Amerika Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanı Akademisyen Bruce Fein’ in kanıtları doğrultusunda yalnız 1915 yılında Ermenilerin katlettiği Müslüman Türk ve Kürt nüfusu tam 2 milyondur.

 

Mösyö Makron, neyin acısını çıkartmaya çalışıyorsun, Senin yapacağın en doğru hareket Fransa Parlamentosundan Türk’e şükran günü düzenleme kararı çıkartmandır.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Şub 06

Uyarılar

A.Kemal GÜL

‘’Sahipsiz vatanın batması haktır; sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır’’

Diyen milli şairimiz M.Akif Ersoy’un ünlü eseri SAFAHAT’ından Türk Gençliğine ışık olmayı öngören bir kısım kesitler;

İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım” (A’raf Sûresi, 155) ayetinden esinlenerek:

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!

“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

(Safahât, s.236).

“EY MİLLET, UYAN! CEHLİNE KURBAN GİDİYORSUN!”

Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Sûresi, 9) ayetinden esinlenerek:

Olmaz ya… Tabi’i… Biri insan, biri hayvan!

Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından,

Kurtulmaya azmetmeli baştan sona millet.

Kâfi mi değil, yoksa bu son ders-i felâket?

***

Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,

Silkin de: Muhîtindeki zulmetleri yak, yık!

Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!

(Safahât, s.239, 240).

“BİR PARÇA KIMILDAN, DİYORUM, MAHVOLACAKSIN!”

Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a dayan…” (Âl-i İmrân Sûresi, 159) ayetinden esinlenerek:

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…

Ma’na-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

***

Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!

Dünyâ koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Davranmayacak kimse bu meydâna atılmaz.

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da;

Mâziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda.

(Safahât, s.489, 490).

“EŞİN VAR, ÂŞİYÂNIN VAR…..”

İstiklal marşı yarışması açıldığında marşı yazması için Âkif’i ikna eden, millî mücadeleye de katılmış gazeteci, bilim insanı ve Birinci Meclis’te Balıkesir milletvekili olan Hasan Basri Çantay’a (1887-1964) yazdığı “Bülbül” şiirinden:

Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?

O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

(Safahât, s.494).

**

Bugün yine yurdumuz üzerinde oynanan oyunlar karşısında, Mehmet Âkif’in 83 yıl önceki uyarılarından ders alınır mı sorusunun yanıtını, özellikle milliyetçilik ve Türkçülük üzerine eserler veren Ziya Gökalp’ın ‘’KIZILELMA’’adlı manzum hikâyesinde görelim;

‘’Maksadı gitmektir birliğe doğru,/Milli düşünceye, dirliğe doğru, /Bilir bir gün milli irfan doğacak, /Yeni Orhun, yeni Tufan doğacak’’ diyor. Gökalp, yeni bir medeniyet projesinden söz ediyor. Türkler, kendi tarihlerine yakışan ATATÜRK gibi liderleri bulup başının üzerine çıkardığında yeni medeniyet yolculuğunun önü açılmış olur!

Şub 06

Kadının Kariyeri: Annelik!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu satırları okumaya başlarken, size yoz yobaz fikirler arz edeceğimi zannetmeyin. Yada kadına dinin verdiği önemi de anlatacak değilim. Kadını ikinci sınıf bir insan olarak da, görmüyorum veya sadece doğurganlık açısından da bakmıyorum. Ben bütün bunların aksine kadının annelik özelliğine ve bunun bir millet için önemine vurgu yapmak istiyorum.

 

Türk Milleti ve özellikle ırken Türkler günümüzde şuursuz bir şekilde yaşıyor ve ne yazık ki, bir yaşam felsefesine de sahip değiller. Onun için memleketlerinin sevk ve idaresini Türk gibi gözükenlere bırakmış durumdalar. Bunun en büyük nedeni, kadınlarımızın cahil bırakılması ve buna paralel olarak ne yaptıklarını bilmez halde oluşları ve bununda çocuklarına ile aile yaşamlarına yansımasıdır.

 

Türkler hakkında doğru bilinen bir yanlış ataerkil bir toplum olduklarıdır. Halbuki Türkler anaerkil bir topluluktur. Yani toplumu kadınlar çekip çevirir. Kadın tökezlemeye başlamışsa toplumda çatırdamaya başlar. Bu nedenle günümüzdeki hasta halimizin ana nedenlerinden biri de, kadınlarımızdır!

 

Türk kadını, bilgi ve şuur açısından tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ne yaptığını bilmez bir haldedir. Evine, kocasına ve çocuklarına sahip çıkamamaktadır. Üreticiliğini, yapıcılığını ve çekip çeviriciliğini kaybetmiştir. Az kaldı doğurganlığını da, kaybetmek üzerinedir.

 

Halbuki Türk topluluklarında kadının en büyük kariyeri anneliktir ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde Türk, kendi topraklarında esir hale düşecektir.

 

Günümüzde Türk kadını göreceli olarak rahata kavuşmuştur ve kendisi ile birlikte çocukları içinde daha rahat bir arayış içerisindedir. Ancak tarih bize göstermektedir ki, Türk için rahat ve rahatın peşinde koşmak ona iyi gelmemektedir. Türkler daima uyanık ve hareket halinde olmak zorundadır.

 

Aile planlaması, nüfus sağlığı, ekonomik sıkıntılar ve “sen çocuk doğurmak veya çocuklar için mi, dünyaya geldin” telkinleri Türk kadınının doğurmaktan ve annelikten vazgeçmesine neden olmuştur. Buna karşılık etnik azınlıklar, azınlık psikoloji ile daha fazla doğum yapmakta ve nüfus olarak çoğalmaktadır. Örneğin artık Türkiye’ye yerleştikleri varsayılan Suriyeliler bu doğurganlıkla Türk’ün vatanını kısa bir müddet sonra sadece doğurarak ele geçirebilecek hale gelebilecektir.

 

Türk anneleri artık kızlarına doğurmak için değil doğurmamak için telkinde bulunmaktadır. Çocuk doğurmak ve ona bakmak, büyütmek, okutmak kadınlara artık zor gelmektedir. Eğer kadınlarımız bu yanlışlardan vazgeçmezlerse, vatan ve devlet elden gideceği için arzuladıkları tatlı hayat onlar için adeta bir kabusa dönüşecektir.

 

Türkiye’de milyonlarca Türk kızı üniversitelerde okumakta ve iş hayatında yer almaktadır. Ancak yüksek tahsil yapmış olmaları veya bir mesleklerinin olması onların çok çocuk sahibi olmasına engel olmamalıdır. Eğer böyle engeller varsa biz Türk toplumu olarak ayağa kalkmalı ve kadınlarımızın en büyük kariyeri olan anneliği hakkıyla yapabilmeleri için gereken tedbirlerin alınmasını sağlamalıyız.

 

Biliniz ki; Türk kadınlarını yaşamlarının en büyük kariyeri olan, anneliği hakkıyla yapamazlar ve geniş aileler kuramazlar ise Türklerin bu topraklarda geleceği yoktur.

 

Türk kadını; televizyonlarda dizi, kadın ve yemek programları olmak üzere abuk sabuk şeyleri seyretmekten kurtarılmalıdır. Din duygularının cemaat ve tarikatlar tarafından istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Kadınlarımız arasında Türklük duygu ve düşüncesi pekiştirilmeli ve bunların çocuklara intikali öncelikle sağlanmalıdır. Çünkü biz biliyoruz ki; ilk öğretmen annedir.

 

Eğer bugün Türkiye topraklarında azalıyorsak, Türklük şuurunda veya millet olma yolunda sıkıntılar yaşıyorsak, sıkıntılara kadınlarımız çare olmuyorsa; felakete yol alıyoruz demektir. Bu nedenle Türk kadını yeniden annelik kariyerinde bizim ihtiyacımız için gerekli olan mükemmelliğe ulaşmalıdır.

 

Bizim için gerekli olan mükemmellikten kastımı; kadının iyi eğitimli ve meslek sahibi bir iş kadını olmasından öte Türklük adına büyük bir şuurla üstün duygu ve düşüncelere sahip olması ve bunları çocuklarına aktarmasıdır diye tanımlıyorum.

 

Gelin ülkemizi büyük bir yanlıştan kurtaralım ve Türk kadınının mankurtlaşmasını hep birlikte önleyelim. Onu yeniden toplumun inşasının baş mimarı olarak önümüze koyalım. Türk kadınına, kendini ve vazifelerini fark ettirelim. Gerisi Allah’ın izni ile çorap söküğü gibi gelecektir.

 

Ben Türk kadınlarına ve Türk annelerine inanıyorum. Onlarda kendilerinin ve güçlerinin farkına vardıkları an Türkiye’de her şey değişmeye başlayacaktır. Gelin işe onlara en büyük kariyerlerinin doktor, mühendis, akademisyen, mimar, avukat, vali, büyükelçi olmaktan öte annelik olduğunu anlatarak başlayalım.

Oca 08

Yazdıklarımın Hiç Bir Önemi Yok! Akıl Tutulması Devam Ediyor…

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayat Sahnesinde Siyaset Oyunu! (17.Kasım.2016)

 

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

 

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

 

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

 

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

 

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

 

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

 

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

 

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

 

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık alemine sunacak bir yeterliktedir.

 

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

 

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

 

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

 

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

 

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

 

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

 

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

 

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hakim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

 

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

 

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

 

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegane nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

 

Halbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

 

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

 

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar