Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 24

Tanrı Türkü Korusun Yüceltsin!

A.Kemal GÜL

 Yaklaşık kırk yıldır ülkemizi bölmek, parçalamak amaçlı; daha vahimi; milletimizin birliğini, dirliğini bozarak ayrıştırma amaçlı bir kısım Emperyal güçlerden beslenen Terör örgütlerine karşı savaşmaktayız.

Asıl amaçları, yerli işbirlikçi vatan hainlerinin de destekleriyle’’Cumhuriyetin kuruluş felsefesinden, Atatürk’ten, ulus devletten, üniter devletten vaz geçeceksiniz, federasyona dönüşeceksiniz’’projesinden ibarettir; bir nevi ikinci bir ‘’serv’’ dir; BODP sini uzun vadede sinsi adımlarla gerçekleştirmektir.

 

Türk Milleti olarak birliğimiz, bütünlüğümüz adına gafil düşmemek için, kuşatılmışlığımızı kırma adına, tarihi bütünlüğünde Türk veya Türk Milleti kavramını iyi kavramamız, içselleştirmemiz gerekir; üreten, istihdam yaratan bir ekonomiyi yaratmak zorundayız. Tarımda üretimi güçlendirerek endüstrüsünü genişletmek zorundayız.
Binlerce yıllık tarihi içinde Dili, Kültürü, Töresi, Dini inançları ile yaşayan, asla ve asla zulmetmeyen, hâkimiyet sahasında hayat süren insanların soyu sopu, inancı ne olursa olsun onların da mal, can ve namus emniyetlerini garanti altına almayı insani bir görev bilerek yaşayan, kıyamete kadar da yaşayacak olan Türkler, Cenab-ı Allah c.c. tarafından seçilerek İslâm’a ve mazlum milletlere muhtar kılınan mübarek ve müstesna bir millet olup, insanlık âleminin nadide bir süsü ve paha biçilemez bir kolyesidir!

”Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin” sözü, dünyanın bütün mazlumlarına yapılmış olan en güzel bir duadan ibarettir ki bu duaya karşı çıkanların her birerleri ayrı bir insanlık düşmanı, şeref yoksunu, soyu sopu şaibeli Türk düşmanından başkaca bir şey değillerdir!

Adaleti / Merhameti / Dürüstlük ve Cömertliği / Yiğitlik ve Cengâverliği sayesinde dünya milletler ailesi içinde erişilmesi zor ve müstesna bir mevkiye sahip olmasının beraberinde, Mâide sûresi âyet- 54 de Allah’ın övgüsüne mazhar olmuş olan Türk milleti, ne yazık ki bugün; kahpesi, haini, nankörü, dönme ve devşirmesi, fikir fahişesi, siyasi konsomatrisi ve kancık medyası tarafından kahpe bir saldırıya maruz kalmış, mazlum, mağdur, masum, mahcup ve şansız bir millettir.

Türk’ün, mazlum, masum, mağdur, mahcup oluşu; merhametinden, insaniyetinden, tevazusundan ve yüksek asaletinden ileri gelen özelliklerindendir ki dünyada başka hiçbir millette bu hasletler nasip olmamıştır.

Bu kadar mazlum ve mağdur olan Türk milleti, bir adaletsizlik görmesin ve bir masumun çığlığını duymasın, duyduğunda, anında kükremiş bir aslan kesilir ve yiğitçe dövüşür gaza meydanlarında!

Mazlumları düşünerek,
Dünyadaki arkasızların ve kimsesizlerin felah bulması için,
Irzı ve namusu kirletilen biçarelerin selâmeti adına,
Dünyaya yeniden nizam verilerek, barış, huzur ve adaletin tesisi için, insan olanlara, anası-babası belli olup gönüllerinde İslâm imanı taşıyanlara çağrı yapıyor ve kendilerinin sorumluluklarını her durum ve şartta yerine getirmeleri üzerlerinde milli bir görevdir, vacip bir vazifedir! Diyoruz.

Bu anlamda bizler, genç kuşaklarımızı Türk Milleti’nin geleceğinin ümidi, yarınlarımızın teminatı olarak görüyoruz. Onun için gençliğin maddi ve manevi manada eğitimine büyük önem verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Yine inanıyoruz ki, bir milletin gençliğine, yarınları için yetiştireceği insanlarına yapacağı yatırım, yatırımların en değerlisidir. En büyük ve değerli yatırım insana yapılanıdır…

İmanlı, ahlaklı, ülkü sahibi bir gençlik, o milletin geleceğini teminat altına alması demektir. Bugünkü köşe dönücülüğü, nemelazımcılığı, vurdumduymazlığı telkin eden bir zihniyeti gençlerimize hâkim hale getiren eğitim anlayışı, en az dünün komünizmi kadar tehlikelidir.

‘’Tanrı Türk’ü Korusun; Yüceltsin’’sözü  samimi ve içtenlikli bir duadır!

Eki 24

Ekonomi ve Toplumsal Ahlak

Av. Mustafa ÖZKURT

Toplumlar din ve hukuk kuraları içinde şekillenir. MÖ.

Genel olarak insanda olması gereken güzel huy ve davranışlara ahlak denir. İnsan tarafından yapılan her yer ve eylemde ahlak aranır.

Eğitim ve terbiye yoluyla kazanılan bir erdem olmasına karşılık ahlak kaidelerinin fert ve toplum hayatında yer bulup kabul görebilmesi için sosyal, kültürel ve ekonomik şartlarında bununla uyum içinde olması gerekir.

Ahlak kelimesinin kökeni, Arapça ‘hulk’ kelimesinden türetilmiş huy, karakter anlamına gelen düşünce ve davranışlar bütünü olarak karşımıza çıkar. Bazı düşünürler ahlakı göreceli ahlak ve mutlak ahlak olarak iki kısma ayırırlar.

Göreceli ahlak belli bir coğrafi bölgede, ırk, tabiat şarları, yaşam biçimine göre oluşan ve o toplum tarafından benimsenip kabul gören ve bu nedenle yadırganmayan yazılı olmayan kurallar bütünü olarak karşımıza çıkar. Buna örnek olarak Kuzey Afrika’da bazı toplulukların kız çocuklarına sünnet uygulaması gibi. Mutlak ahlaka gelince; Kaynağını o toplumun dini anlayışından alan ve tartışılmadan kabul gören ahlaki anlayıştır. Gerek göreceli ve gerekse mutlak olsun ahlak insanların diğer insanlarla ilişkilerini uyumlu yönetmesine yardımcı olan toplumsal davranışlar bütünüdür.

Mutlak ahlaka en iyi örnek, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e din nedir diye sorulduğunda bu soruya “Din ahlaktır” diyerek tek bir cümleyle cevap vermesidir. Aslında bu ‘hüküm’ İslam dininin ne olduğunu ve nasıl anlaşılması gerektiğini net bir şekilde açıklamaya yetmektedir.

11.yüzyıldan itibaren İslam anlayışındaki değişik fikir ve yorumların ortaya çıkması Müslüman toplumlarında etkili olmuş, yaşayış ve anlayış farklılıklarını da ortaya çıkarmıştır. Bu yorum ve kabullerden Ebu Hamid el-Gazâlî’nin fikir ve kabulleri zamanında ve sonrasında İslam coğrafyasının büyük bir bölümünde etkisini göstermiştir. Gazalî’nin dinî anlayış ve görüşleri yeni bir ahlak anlayışını da beraberinde getirirken bir toplumsal ahlakı da bazı kesimlerde oluşturmuştur.(1*)

                                                                        ***                                                                                                  

Bu günün çoğu Müslüman Arap ülkelerinde görülen anlayış, 1058-1111 yılları arasında yaşamış İslam anlayışını kendince yorumlayan Varlık Felsefesi görüşüyle Yeni Eflatuculuk’tan nasiplenmiş Ebu Hamid el-Gazâlî’nin nakilci düşünce tarzı, Aristo mantığı ağırlıklı ve özellikle skolastik düşünce benzerinden temellenmiştir.

Gazali Bağdat’taki Nizamiye Medresesinde verdiği derslerle zamanında ve sonrasında etkin olmuştur.

İslam coğrafyasının büyük bölümünde etkili olan ve içtihat kapısını kapayan, akılcılığı red eden nakilci düşünce tarzı günümüze kadar İslam âleminin kaderine ekonomi ve ahlak anlayışına da hükmetmiştir.

1332-1406 yılları arasında yaşayan Tunus’lu büyük bilgin İbni Haldun eserlerin de birçok konu yanında iktisadî ve malî konulara da yer vermesi nedeniyle tarihin ilk iktisatçılarından olduğu kabul edilmektedir.

Ancak verileri akla dayanarak izah etmeye çalışan deha seviyesindeki bu bilgin yaşadığı dönemdeki Gazali düşüncesinin baskın kabulleri nedeniyle İslam coğrafyasındaki aydınlar arasında hak ettiği yeri maalesef bulamamış ve tekfir edilmiştir.

İbn Haldun, ekonomik ilişkileri, toplumun yapılanmasında temel öğe olarak ele alan ilk düşünürdür. İbn Haldun birçok yeni fikri hayatımıza kazandırması açısından önemlidir.

Adam Smith, Karl Marx,  John Stewart Mill, Irving Fisher, Friedrich List, Thomas Malthus gibi belli başlı Batılı iktisatçıların ekonomik hayata ilişkin görüşleri İktisat Tarihinde daima tartışma konusuna açık olduğu gibi İbn Haldun’un da iktisadi görüşleri tartışılsa da onun değerini düşürmez. Her şeyden evvel iktisat tarihinde ilk örnek olması nedeniyle ekonomi konusunda da kafa yoran bir kimsedir. Konumuz iktisatçıların görüşlerinin ne olduğu olmamakla birlikte Ekonomik hayatın fert ve toplum üzerindeki etkileri açısından önemlidir.

Kaynakların kıt, insan ihtiyaçların sonsuz olması Ekonomi bilimini doğurmuştur.

***

Günümüzde olduğu gibi toplumlar din ve hukuk kuralları içerisinde şekillenirler. “Vazedilen din kuralları” zamanla bazı müntesipleri tarafından kendilerince yorumlanıp yeni, yeni anlayışların doğmasına sebep olurken ahlak kuralları da bu yorumlara uygun olarak kendine toplumda zemin bulur.   Ancak yapılan yorumların mutlakmış gibi bazı kesimlerce kabul görmesi sonucu bu farklılıklar mezheplerin doğmasına ve zorlu ihtilaflara da sebep olduğunu tarih bize göstermektedir. (2*)

Gerek Batıda ve gerekse Doğuda vazedilen yeni ahlak kuralları yeni toplum oluşturup, onu şekillendirme aracı olarak daima kullanılmıştır. Batıda ve İslam âleminde tarikat ve mezheplerin işlevleri de bize bunu göstermektedir.

Ahlak ile Ekonominin ilişkisi iktisadi çöküş dönemlerinde kendisini ilk gösteren bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir ülkede uzun süreli ekonomik hayatın dengesinin bozulmasının ilk yansıması toplumsal ahlaktaki çöküşte kendisini gösterir.

Argo içerip, içermediğine bakılmaksızın “Aç köpek fırın deler” atasözümüz buna örnektir.    İç huzur ve barışın tesisinde idarecilerin en büyük korkularının başında ekonomik dengelerin bozulup, ahlakî çöküntüye sebep olması ve dolayısıyla asayişi olumsuz etkisidir.(3*)                                              

Osmanlı İmparatorluğunun duraklama ve gerileme dönemlerinde aşırı saray harcamaları nedeniyle ekonominin bozulmuş, idarî harcamalar karşılanamaz olmuştur. Giderleri karşılamak için idareciler çareyi altın paraya saraydaki bakır kap ve kacak eritilerek altına karıştırılıp ayarı düşük (4*) paraları piyasaya sürmede görmüşlerdir.

Altının ayarıyla oynanması Payitahta Kapalı Çarşı ve Saraçhane esnafında memnuniyetsizlik yaratmıştır. Bunun sonucu 1730 yılında patlak veren Patona Halil isyanıdır. (5*)     

Saray harcamalarının durmaması, esnaf ve köylülerin geçim sıkıntısının artması ekonomik toplumsal huzursuzluğa sebep olurken diğer taraftan karınlarını doyurmakta zorluk çekilen bu ortamda ahlaki çöküntüde almış başını gitmişti. İstanbul’un kenar semtlerinde fuhuş, gasp ve hırsızlıklar artmış, kendi halinde namuslu insanlar evlerinden çıkamaz olmuşlardı.

Ekonomi bozulunca ilk etkisi geçim sıkıntısı çeken ailelerde görülür. Bu ailelerde huzursuzluklar başlar ve aile birliği sarsıntı geçirir.

Bu arada ‘işini bilen’ devlet memurları rüşvet almayı kendilerinde bir hak olarak görürler. Toplumda köşeyi dön de nasıl dönersen dön fikri insanların zihninde yer bulur.

Toplumsal ahlaki çöküntü geçim sıkıntısıyla paralel hareket eder. Bu tür çöküntünün önüne din ve ahlaki değerlere bağlık yeterince kendini göstermez. Bu nedenle toplumsal barışın temelini sağlam ekonomiler oluşturur.

II. Dünya Savaşı sırasında Başta Fransa, Polonya, Almanya ve diğer batılı ülkelerde ahlakî çöküntüyü görmek mümkündür.

Türkiye gibi aile dayanışmasının güçlü olduğu ülkelerde, Batılı ülkelerde görülen çöküntüden daha az yozlaşma hissedilir.

Ekonomik bozulma neticesinde ahlaki sorunların yanında güvenlik meselesi de ön plana çıkmaktadır. Bu nedenlerle Devlet ve Millet hayatında dengeli ekonomi önemlidir.

 

(1*) Sekiz yaşını doldurmuş kız çocuklarıyla evlenebilineceğini var sayan görüşler

(2*) İslam ve Hıristiyan dinî mezhep kavgaları.                                                                                                                   

(3*) 1789 Büyük Fransız İhtilâli temel sebepleri.                                                                                                                                 

(4*) Kalp para                                                                                                                                                                                        

(5*)  Osmanlıda Yeniçeri ayaklanmalarının çoğunda maaşlarını alamayan yeniçeriler çıkartmıştır.

Kas 10

Aramızdan Ayrılışının 81. Yılında ATATÜRK, LAİKLİK VE MÜSLÜMANLIK

Dr. Sakin ÖNER

                Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 81. yılını idrak ediyoruz. 20. yüzyıl; iki dünya savaşının yaşandığı, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, imparatorlukların yerini milli devletlere bıraktığı, çeşitli ideolojilerin ortaya konulduğu ve çeşitli liderlerin dünyanın kaderini derinden etkilediği bir yüzyıldır.

  1. Yüzyılın ilk yarısında dünyayı bloklara ayıran, milletleri birbirine düşman eden komünizm, faşizm, Nazizm ve Maoizm gibi ideolojilerden, Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini, Franco, Mao gibi ideolog ve liderlerden 21. yüzyıla geçtiğimizde hiçbiri kalmamıştır. 20. Yüzyıldan 21. yüzyıla kalan tek lider Mustafa Kemal Atatürk ve onun düşünce sistemidir.  Zaman ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu daha iyi kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden farklı olduğunu fark ediyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bir asker, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran bir devlet kurucu, ilk cumhurbaşkanı, milletinin okuryazar  yapmak için kara tahta başına geçen bir başöğretmen, yaşadıklarını ve düşündüklerini  eserleştiren  ve tarihe not düşen kalemi kuvvetli  bir yazar, etkili bir hatip, din ile dev Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir devrimci ve  devleti ayakta tutacak hedefleri ve ilkeleri ortaya  koyan bir rehber, kendine özgü felsefesi  olan bir düşünce adamı değildir. O, dünya liderlerinin bir veya ikisinin taşıdığı bu özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O, bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini sağlayacak devrimleri yapmış, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine yöneltmiş bir dünya lideridir.

Atatürk, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek ve mesai harcamıştır. Bilgi olmadan fikir sahibi olunamayacağını ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden, savaşırken ve hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitapların ve bunlara bağlı olarak yaptığı işlerin dökümünü şöyle yapıyor:

  • 879 tarih kitabı okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,
  • 535 edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,
  • 197 siyasal bilimler kitabı okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,
  • 195 güzel sanatlar kitabı okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,
  • 139 ekonomi kitabı okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,
  • 169 hukuk kitabı okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,
  • 104 pozitif bilimler kitabı okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,
  • 75 sosyoloji kitabı okuyarak ‘Halkevlerini’ kurmuş,
  • 101 eğitim öğretim kitabı okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Atatürk, hayatı boyunca Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında bütünleşebileceğimiz tek lider O’dur. Artık Atatürk, dil gibi, vatan gibi, bayrak gibi, İstiklâl Marşı gibi bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren milli odak noktalarımızdan biridir.

                Fakat Cumhuriyet rejimine düşman olan zümreler, Atatürk’e özellikle laiklik üzerinden saldırmaktadırlar. Halbuki  Atatürk hem laik, hem müslümandır. Atatürk “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını sağlamıştır” demektedir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında Balıkesir’de hutbe okumuş, halkın dinini öğrenmesi için hutbeleri Türkçe okutmuş, milletimizin dinimizin esaslarını aracısız öğrenebilmesi için Kur’an’ı tercüme ve tefsir ettirmiş, ilk kez radyodan dinî yayın yaptırmış, Ramazan aylarında ünlü hafızlarla Dolmabahçe’de Kur’an sohbetleri düzenlemiş samimi bir mümindir. ”İslâm dini, ilmin ve fennin ışığında incelendiği zaman, en büyük dindir.” ve “Yeryüzünün en büyük insanı Hz. Muhammed’dir.” diyen Atatürk’ün mücadelesi, dindarlarla değil, dini çıkarlarına alet eden siyasal İslâmcılarladır. O, dini inançlara saygılı laikliği benimsemiş bir müslümandır.

Aramızdan ayrılışının 81. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin süzgecinden  geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 21. yüzyılda bizi güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun, 4. Ve 5. Sanayi Devrimi’nin  etkin bir üyesi  olmaya götürecek yol, Atatürk’ün aklı ve bilimi rehber kabul eden  ışıklı yoludur. Bunun için yapılacak iş, yeni nesilleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduran, millî ve manevî değerleri özümsemiş, evrensel değerlere saygılı, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nitelikli ve bilinçli bireyler olarak yetiştirmektir.

Yüce Önder Atatürk’ün düşünce sistemi; demokratik, laik, milli, çağdaş ve evrensel değerlerden oluşan dokusuyla, birleştirici ve bütünleştirici yapısıyla ve bilimsel doğruları esas alan anlayışıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak en büyük güçtür. Türkiye Cumhuriyeti devletinin düşmanlarının, milli birlik ve beraberliğimizi bozma, vatanımızı bölme ve rejimimizi değiştirme çabalarının karşısında en büyük engel Atatürk’tür. O’nun düşünceleri, ilkeleri ve inkılâplarıdır. Yaşadığımız iç ve dış tehdit ve tehlikeler yüzünden beka sorunumuzun tartışıldığı  bugünlerde, her zamandan fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında birleşeceğimiz ve bütünleşeceğimiz tek lider Atatürk’tür.

Aziz Atatürk’ü 81. ölüm yıldönümünde  bir defa daha rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

Eki 04

Dünden Bugüne Ayna Tutmak!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Ahmet Besim Uyal (1931-2017) Urla’nın eski belediye başkanlarından biri. Eline bir vesile ile Urla’dan Yunanistan’a göç etmiş Nıkos Miloris‘in Yunanca yazılmış “Bir Zamanlar Urla” adlı kitabı geçmiş ve cebinden para harcayarak bu kitabı tercüme ettirmiş ve 2003 yılında yayınlatmış… Bu kitabı kaç adet bastırmış ve nerelere dağıtmış bilgim yok. Ancak tercüme eden arkadaş kendinde bulunan bir nüshayı bana hediye edince kitabın varlığından haberim oldu.

 

Bana göre çok önemli bir kitap çünkü dün yaşananları anlatarak bugünümüze ayna tutuyor. Bende sizlere bunları anlatmak istedim. Keşke sizlerde bulup okuyabilseniz ve dün yaşadıklarımızla bugün yaşadıklarımız arasındaki benzerliklere şaşırıp kalsanız. Ama bir toplumu bilgiden mahrum bırakırsanız o toplumu benzer oyunlarla kolayca tuzağa düşürmeniz mümkün oluyor. Bugün bizim yaşadıklarımızda bundan ibaret… Bunun için bunlar bize anlatılmamış ve halen de anlatılmıyor.

 

Bu kitapta Urla’da Yunanlıların yaşadığı bir devir anlatılıyor. Bunlar elbette Rum’dur ama Yunan dememizdeki maksat Yunanistan tebasına mensup Rum oluşlarıdır. Osmanlı’nın yıkılışından önce Urla’ya nasıl ve hangi amaçla gelmişlerdir, mal ve mülklerini nasıl edinmişlerdir, sosyal ve ticari üstünlüklerinin nedenleri nelerdir kitapta geniş olarak üzerinde durulmuştur.

 

Hali ile gün geçip semirdikçe memleketin asil sahibi Türklerle lokal olarak çatışmalar yaşamaya başlamışlardır. Yunanlı Rumlar, Urla’da ciddi ve zengin bir koloni oluşturunca buranın sahibi gibi davranmışlar. Hatta Türklerin, İstiklal Harbi ile vatanlarına sahip çıkışlarını da, çok gereksiz görerek “Urla’da ne işiniz vardı, biz burada rahattık, zengindik ve Urla bizimdi…” demeye getirmişlerdi.

 

Kitapta Yunanlıların Osmanlı Devleti ve Türkler tarafından kabul gördükleri, benimsendikleri, zengin olmalarına izin verildiği hatta teşvik edildikleri, Osmanlı’nın hükümran olduğu bu topraklarda Yunan Kralı için doğum günü kutlamaları yaptıkları ve Türklerin bu şımarıklığın küstahlığa dönüşmesine sessiz kalmaları ve ahmaklık hali içeren bu büyük hoşgörünün ne derece istismar edildiği de, anlatılmaktadır.

 

Ya Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlığına kabul edilmiş gençlerin Urla’dan kaçarak Yunan Ordusunda savaşmalarına, Yunan ordusunun İzmir’i işgalinde gösterdikleri coşkuya ve Yunan askerlerinin Urla’ya gelişinde gösterdikleri sevgiye ne diyelim?

 

Yunanistan’dan ve Ege’deki adalardan gelip Urla’ya yerleşen Rumlar; Urla’yı sanki bir Yunan toprağı gibi algılamışlar ve Yunan ordusu İzmir’i işgale başlayınca önceden hazırlanmış bayraklar sandıklardan çıkarılmış ve binlercesi her yere asılmıştır.

 

Yunanlı Rumların bu hale gelebilmesi için en az yüzyıllık bir hazırlık dönemi geçirilmiştir. Bu süre zarfında Türklerle iyi geçinmişler ve Türk ağalarını topraklarını da satın almak suretiyle kendi işçileri haline getirebilmeyi başarmışlardır.

 

Türkler dört bir cephede savaşıp genç ve üretken nüfusunu yitirirken bu Yunanlı Rumlar; zora düşmüş Türklerin malını, bağını ve tarlalarını yok pahasına ellerine geçirmişlerdir. Askere gitmeyen çocuk ve yaşlı erkekler ile kadınlar çalışıp üretebildiklerini Rum tüccarlara satarak geçinebilirken, Türk toplumu yavaş yavaş eriyerek Yunanlılara çalışan bir azınlık haline düşmüş ve tevekkül içinde gününü gün etmeye başlamıştır. Bu arada Yunanlı Rum nüfusun sayısı 30.000 binin üzerine çıkarken Türklerin sayısı ise 7500’ün altına gerilemiştir.

 

Yazar Nıkos Miloris‘in yazdıklarından anlıyoruz ki; Türklerin “Kurtuluş Mücadelesi” bile Urlalı Rumların “Yunanlılık” hevesine gölge düşürmemiştir.

 

Yunanistan’ın ve Ege adalarındaki sefaletten kaçıp, Urla’da ırgatlık yapanlar, İzmir’e gidip evlerde hizmetçilik yapan Rum kadınları zaman içinde ihya olmuşlar ve kendilerine vatandaşlık veren Osmanlı Devletinin yıkımı ve asli unsur olan Türklerin yok oluşu için ellerinden geleni yapmışlardır.

 

Şimdi gelelim günümüze!

 

100 yıl önce Urla’da ve tüm Osmanlı’da yaşananların günümüz Türkiye’sinde yaşanmadığını söyleyebilirmisiniz?

 

Ülkemiz dört bir yandan göç almakta, vatandaşlık imkanları kolaylaştırılmakta ve ülkemizin demografik yapısı bozularak Türkler azınlık haline getirilmeye çalışılmaktadır. Topraklarımız satılmıştır ve satılmaya devam etmektedir. Toprak sahiplerinin kendi toprakları üzerinde asgari ücretle sürünmeye mahkum edildiği topraklara bir örnek de, Trakyamızdır. Gidin oralara eski toprak sahiplerinin hikayelerini dinleyin ve ne hale düşürüldüklerini görün. Elbette bunlar yaratılan algılar ve bilerek çıkartılan ekonomik krizler nedeniyle kendi rızaları ile olmuştur. Gelenler ile memlekete düşman olan Gayrı Türkler gizli bir el tarafından teşvik edilerek zenginleştirilmekte adeta memleketin sahibi haline getirilmektedir. Dün Urlalı Türk uyumuş bugün ise Türkiye’deki bütün Türkler uyumaktadır.

 

Dün Urla’da bugün Türkiye’de, göç etmiş bütün yabancılar azınlık ve göç psikolojisi ile insan üstü bir çalışkanlık göstermekte, tüm becerilerini ortaya koymakta, dayanışmalarını en üst seviyeye taşımakta ve uluslararası ilişkiler bağını çok iyi kullanmaktadır.. Bu husus Türkler aleyhine büyük bir handikap oluşturmaktadır. Yani bu tür göçlere asla müsamaha ile yaklaşmamak lazımdır…

 

Urla İzmir’den üç gün sonra kurtarılmıştır. Sebebi ise bu Yunanlı Rumların Urla gibi zengin bir yeri bırakmak istemedikleri için gösterdikleri büyük direniştir. Yani bırakıp gitmek istememişlerdir. Anlayacağınız, insanlar kazandıklarını öyle kolay bırakmazlar. Şimdi gelip Türkiye’nin üzerine konan yabancı sermayenin, Suriyeli, Iraklı, Afganlı, Afrikalının kolay bırakıp gideceğini mi zannediyorsunuz?

 

Ben söyleyeceğimi söyledim… Bu bilgilerin bize ulaşmasını sağlayan Ahmet Besim Uyal‘dan Allah razı olsun ve ondan rahmetini esirgemesin. Bu vesile ile Nıkos Miloris‘in yazdıkları doğruyu görmemiz için bir sebep olsun!

 

Ağu 24

Ahlak Hayatın Sanatıdır

Prof. Dr. Hacı DURAN

 

Ahlak, insanın ve insanlığın doğuş, gelişme, olgunlaşma ve var olma bakımından kendisine tabi olduğu ilkeler, kurallar ve değerler anlamına gelir. Bütün insanlar tabii denilen bu ahlaka göre davranırlar. Ahlak insanın hemcinsi, çevresi ve inançlarına ilişkin kuralları ve değerleri kapsar.

Yerin ve göklerin halk edilmesi ile insanın halk edilmesi, yani yaratılması, Cenab-ı Hakkın koyduğu ölçüye göre gerçekleşmiştir. Ahlak kavramı; “halk” yani yaratılış kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla yaratılışa uygun olan davranış ahlakidir. Uygun olmayan ise ahlaki değildir. Bu durumda tabiat kendi yaratılış ilkesine göre işlerken, devinirken, hareketini devam ettirirken, insan da kendi yaratılış ilkesine, kuralına ve yasasına göre davranır, ona göre hareket eder. İnsanlığın tarihi bu evrensel düzenin bir uzanımıdır, bir işlevidir.

İnsan, yerin ve göklerin bir düzeni olduğunu, bu düzenin hem en geniş hem de en küçük parçalar veya kuvvetler düzeyinde belirli yasalara ve ilkelere göre doğduğunu, geliştiğini ve işlediğini bilimsel gözlemlerle yaklaşık olarak tesbit etmiş olmaktadır. Ancak insanın kendisi hakkındaki gözlemi, müşahadesi ve bu faaliyetten elde ettiği veriler, yani bilgiler; tabiat veya evren hakkındaki gözleminden elde ettiği bilgiler kadar nesnel, yani hakiki olamıyor. Daha çok yanılgı barındırıyor. Bu sapmanın sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Şimdi bu söylediğimi bir örnek üzerinde göstereyim. Mesela atom altı kuvvetlerin bir birlerini etkileme ve birbirlerine bağımlı hareket etme sonucunda ortaya çıkan kütlenin ve gücün miktarını sayısal niceliklerle gerçeğe yakın bir ihtimal ile fizik yasalarına göre açıklayabiliyoruz. Bir güneş sistemindeki kütlelerin, kuvvetlerin bir birlerine olan mesafelerini, mesafeye ve kütleye bağlı olarak oluşan cazibeyi yine yaklaşık olarak fizik yasaları çerçevesinde sayısallaştırıp hesaplayabiliyoruz.

Bir insanın genetik kodları ve biyolojik yapısı da diğer insanların benzer yönleri ile ilişkilendirilip açıklanabiliyor. Hastalık ve sağlık sistemlerimiz bilindiği gibi bu mantığa göre işlemektedir. Yaklaşık olarak bir kişinin bedensel dokusunda ortaya çıkan bir virus, mikrop veya hastalık türeten herhangi bir bakterinin etkilerini esas alarak, diğer kişilerin benzer etkiler altında nasıl hastalıkla baş edebileceklerini de tıbbi olarak yaklaşık bir olasılıkla hesaplıyoruz.

Ama bir milletin ortaya çıkmasını, başka milletlere saldırmasını, onların kaynaklarını sömürmesini yukarıdaki örneklere göre çoğu kere bilimsel olarak açıklama imkanı bulamıyoruz. Aynı şekilde bir cemaatin veya sosyal grubun ortaya çıkması, diğer cemaatler, gruplar ve oluşumlarla rekabet ve çatışma içinde olmasını da tabiatı müşahade ettiğimiz gibi müşahade edemiyoruz. Aynı şekilde bir kişinin doğumundan itibaren geçirdiği sosyal ve psikolojik gelişme ve gelişememe aşamalarını  ve bu aşamalar sürecinde başka insanlarla yaşadığı veya kendi kişiliği ile yaşadığı çatışmaları, rekabetleri, özentileri, kinleri ve nefretleri de tam olarak tabiatı müşahade ettiğimiz gibi, gözlemleyemiyoruz.

İnsanın kendisi, üyesi olduğu cemaatler, gruplar, sosyal birlikler, milletler ve bunlarla çoğu kere karşıt durumda olan ötekiler veya diğerleri hakkındaki gözlemi; evren ve tabiat hakkındaki gözleme göre anlaşıldığı gibi yetersizdir. Buna rağmen insan, bu sosyal oluşumlar ve oluşumlar arası etkileşimler hakkında daha çok bilgiye sahip olduğuna inanır ve bu bilgilerin doğruluğundan daha çok emin bir şekilde davranır. Mesela, kendi partisine oy vermeyenleri, kendi cemaatinden olmayanları, kendi grubuna katılmayanları, kendi milletinden olmayanların tümünü; düşman, cahil, hain ve uşak olarak bilir. Ve bu bilgilerinin çok güvenilir olduğuna dair keskin inançlara sahiptir. Halbuki, hayatı boyunca bu sosyal oluşumların bir çoğuna girmiştir, yanıldığını da fark etmiştir, çoğu kere de ben şunları yanlış biliyormuşum gibi bir tecrübeye de sahiptir. Ama buna rağmen yine de mevcut şartlarda, kendisi ve kendisi dışındakilerle ilgili gözlemlerin yetersizliğine rağmen yine de keskin bilgiler ve inançlar taşır.

Yerin ve göklerin yaratılışı ve işleyişinde bulunan ilkeler, insanın yaratılışı, doğuşu, gelişimi ve davranışında da bulunuyor. İnsanın tür olarak yaratılışı ve gelişimi yine Cenab-ı Hakkın belirlediği kurallar ve ilkelere göre gerçekleşir. İşte bu ilkelere ahlak denir. Ama yukarıdaki örneklere göre düşündüğümüzde, insanın tabi olduğu ahlaki ilkeleri, kuralları, yasaları ve değerleri nesnel olarak naif bir şekilde gözlemesi yani müşahade etmesi yanılsamalarla gerçekleşiyor. Bu durum, insanın ahlaki davranmasını olumsuz etkiliyor.

Malum olduğu üzere tabiat düzenindeki her bir kuvvet, kendi dışındaki kuvvetle dengeli bir hareket içindedir. Bu tabii kuvvetlerin yasasıdır, ilkesidir, düzenidir. İnsanın her birisi de, fert olarak, bağlı olduğu grup olarak ve toplum olarak, diğer kişiler, gruplar ve toplumlarla etkileşim içindedir. Bu etkileşimin belirli ilkelere, kurallara, yasalara ve değerlere göre gerçekleşmesi zorunludur. İşte bu ilkeler ve değerler ahlakı; yani, insan türemesininin bağlı olduğu mantıksal düzeni oluşturur. Bu düzene uymak İlahi kurala göre davranmaktır. Bu düzene aykırı davranmak ise yörüngesinden sapan bir meteora, yani akan bir gök taşına veya en doğrusu Kelamı Kadim ile ifade edecek olursak, şeytana dönüşmektir.

Bu durumda, ahlaksızlık şeytanlaşmaktır, yalan söylemek şeytani davranmaktır, ahlaksızlıktır. İnsanlara her ne amaçla olursa olsun iftira atmak, kötü sıfatlar yüklemek, günümüzde kendisine makamın hakkını vermek denilen mevki ve makamla gururlanmak ve bunları bir üstünlük imajı olarak kullanmak, ahlaksızlıktır, yörüngeden sapmadır.

Şimdi ahlaksızlık ile şeytanlık arasındaki ilişkiyi örneklerle gösterelim. Halk zihniyetinde, geleneğinde ve bilgisinde ahlaksız, yani kuralsız davranışlara şeytanlık dendiği malumdur. Şeytan kavramı; her türlü sapmayı açıklamak, göstermek ve örneklendirmek üzere, yörüngesinden çıkan bir gök taşı misaline gönderme yapar. Bilindiği gibi, Araplar yörüngesinden çıkan gök taşına şeytan derlerdi. Kura’nı kerim de de “Şeytanı recim” ifadesi; yörüngesinden çıkarak başkalarını etkileyen ve saptıran bir gök taşının çevresini etkileme, bozma, saptırma, yoldan ve yörüngeden çıkarma misali üzerinden sapkın yani ahlaksız davranışları açıklar.

Yalan söylemek, insanın bir hakikati ve gerçeği gizlemesi olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dışındaki insanı veya insanları yanıltarak saptırmaktır. Bu sapma bir çok insanı bilgi düzeyinde etkilediği için çok hızlı yayılır. Sadece bir kişinin yalan söylemesiyle kalmaz. Bir çok kişinin bilmeden bu yalana itibar etmesiyle sonuçlanır. Yalanı ilk defa söyleyen yaptığı sapkınlığın farkındadır. Ama yalanın içerdiği sahte bilgiyi sosyal olarak dolaşımda iken öğrenenler, bir yalana inandıklarını çoğunlukla fark etmezler. Bundan dolayı bir yalan çok kısa bir sürede, kırılmış bir cam gibi binlerce yalana veya bir kuşun hareketiyle harekete geçen bir kar taneciğinin çığa dönüşmesi gibi bir etkiyi toplumda meydana getirebilir. Bundan dolayı yalan “Recm edilmiş şeytanın” kendisidir. Onun şerrinden, yani onun bizi hakikatten, iyilikten, dürüstlükten, yardımseverlikten, adaletten saptırmasından Allah’a sığınırız, diye çağrıda bulunuruz, dua ederiz.

Ağu 24

Sendikalaşma Hareketleri

Dr. Şahin CEYLANLI

        Sendikalar, işçi sınıfının bir dayanağı olarak Sanayi İnkılabı’ndan sonra ortaya çıkmış ve yeni teknolojik icatların ve gelişmelerin de hazırlayıcısı olmuştur. Başlangıçta işçi eylemlerinin arkasında herhangi bir örgüt yoktu. Ancak,  daha sonra kurulan işçi kuruluşları sayesinde örgütlenme hareketleri hız kazandı. Bu sayede işçi hareketleri giderek güç kazanmaya başladı ve dolayısıyla sendikal hareketlerin yoğunlaşmasına zemin hazırlanmış oldu. Bugünkü  sendikalara benzer sendikalar 1700’lü yılların başında İngiltere’de ortaya çıkmış ve çoğunluğunu mesleki sendikalar oluşturmuştur. Dünya tarihinde önemli bir yeri olan Fransız İhtilâli, Avrupa’nın yaşantısında köklü değişikliklere sebep olmuş ve insan hakları, adalet, eşitlik, demokrasi gibi pek çok kavram sosyal hayatta kullanılmaya başlamıştır.

Türkiye’deki sendikalaşma hareketlerine bakacak olursak; Batı ülkelerindeki örneklere göre çok ileri tarihlerde  ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde işçi sendikaları 1830’lu yıllarda, tarım işçileri arasında olmuş ve ilk grevler de bu dönemde başlamıştır. İmparatorluğun son yıllarında işçi hareketleri ve dolayısıyla sendikal faaliyetlerde bir hareketlenme olmuştur.

Cumhuriyet’in ilânından sonra işçi hareketlerinin ve sendikacılığın gelişmesinde sanayileşme hareketlerinin çok büyük etkisi olmuştur. Sanayileşme alanında esas atılım 1930 yılından sonra büyük fabrikalar kurularak ortaya çıkmış ve sendikal hareketlerin gelişmesine vesile olmuştur. Daha sonraki yıllarda, hak arayışı çerçevesinde, çeşitli meslek kollarında işçi ve işveren sendikaları kurulmuştur.
Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak benimsediğimiz sendikaların, işçileri ve işverenleri temsil hususunda daha demokratik ve daha uygun bir yapıya kavuşturulması için yeni düzenlemelerin yapılması gerekir. Sendikalar çalışanların ve iş verenlerin haklarının korunması, artan gelirden makul bir payın alınması ve gelir dağılımında dengelerin bozulmaması için toplumda çok önemli bir emniyet sibobudur. Geniş bir kitlenin kendi hakları için demokratik ölçüler içinde teşkilatlanması  ve bu yolla toplum huzurunun sağlanmasında sendikalara büyük görevler düşmektedir. Bu bakımdan;  sendikaların zafiyet göstermemeleri için gerekli tedbirler alınmalıdır. Sendikaların her ülkede huzuru bozmak, rejimi tahrip etmek isteyenlerin göz koydukları müesseseler olmaları itibarıyla sendikal problemler hafife alınmamalıdır. Bu yüzden;  konuları dikkatle takip etmek ve sendikaları hayatlarını devam ettirebilecekleri bir düzene sokmak ve devletin denetimini eksik etmemek gerekir. Ülkelerdeki sosyal barışın ve sosyal adaletin sağlanması için bu durum çok önemlidir.

Eki 18

Barış Pınarı Harekâtında Türk Ordusunun Yanındayız

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL*

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi olarak; Türk Silahlı Kuvvetlerinin haklı ve yasal “Barış Pınarı Harekâtı”nı kutluyor ve destekliyoruz. Şehit mehmetçiklerimize ve sivil vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Terörden yana tavır alarak bu harekâta karşı çıkanları da kınıyor ve ayıplıyoruz. Ayrıca “Barış Pınarı Harekatı”nı anlamamakta ısrar eden, KKTC’ye ve Rauf Denktaş’ın makamına yakışmayan Mustafa Akıncı adlı kişiyi de istifaya davet ediyoruz.
Türkiye’yi oyalamaktan utanmayanlar önce “çekiç güç” ile dost ve müttefikliğe ihanet etmişler, daha sonra da “Arap Baharı” harekâtı ile Ortadoğu’nun sınırlarını değiştirmeye çalışmışlardır. PKK ve onun Suriye’deki kolu PYD/YPG terör örgütü, Türkiye ve Suriye’ye karşı kullanılmış ve kendilerine her türlü destek sağlanmıştır. ABD kendi kurduğu IŞID Örgütü sopasını göstererek bölgede kalma peşindedir. ABD  Müslümanı müslümanla savaştıran ve kan döken bu örgütü, aynı PKK gibi kullanmaktadır. ABD ve diğer Batılı müttefiklerinin hedefi, Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de kukla bir Kürt devletçiği kurdurarak İsrail’in güvenliğini teminat altına almaktır. Hedef, Türkiye’nin sadece sınır güvenliği değil, milli varlığı ve bütünlüğüdür. Türkiye bir tuzaklar yumağı ile karşı karşıya bulunmaktadır.
Bölücü ve ırkçı PKK terörü, FETÖ örgütü, ordumuzu hedef alan Ergenekon ve balyoz davaları, terör soslu açılım ve barış tezgâhları, terörle dış müzakere zorlamaları, Suriyeli mültecilerin kalıcı kılınması çabaları, Ege’de 18 adamızın işgali, Akdeniz’de yasal arama alanlarımıza yönelen saldırılar, Kıbrıs’ta KKTC’yi yok etme gayretleri, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı, Türksüz Anadolu çabaları, Pontusçuluk ve Yunan istihbarat oyunları, sözde akademisyen bildirileri, dış güçlerin Türkiye’nin varlığına karşı kurdukları uluslararası tuzağın parçalarıdır. Ayrıca ekonomimizi perişan etme gayretleri, dış borç tuzağı, döviz kuruyla oynamalar, üretimi değil tüketimi arttırma. özelleştirme, ithalati körükleme politikaları da bu tuzağın diğer ayağıdır.
Sözde ümmet kardeşimiz dediğimiz İslam ülkeleri, maalesef Hristiyan Batı ülkeleri ile birlikte “Barış Pınarı Harekâtı”na karşı çıkmışlar ve kınamışlardır. Dün Osmanlıya karşı ne yaptılarsa, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne aynı vefasızlık ve ihaneti yapmışlardır. Aslında Ortadoğu bir ihanet coğrafyasıdır. Türkiye’nin bir Kürt veya Hristiyan sorunu yoktur, ama bazı Kürtleri kullananların sorunu vardır. Kürt bile olmayan Kürtçülerin emperyalizme hizmetleri vardır. Herhalde bazı Arap ülkeleri ve bilhassa Filistin ile ilişkiler tekrar ele alınmalı ve bugüne kadar yapılan yanlışlardan dönülmelidir.
Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtı” ile hedefi, sadece “güvenlik bölgesi” oluşturmak değil, ABD’nin desteklediği PKK terör örgütünün Suriye’de ordu kurma ve devletleştirme projesini tamamen yok etmektir. Sorun uzun soluklu beka meselesidir.
Allah Türk Ordusunu yürüttüğü “Barış Pınarı Harekâtı”nda muvaffak ve muzaffer etsin.

*Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Eki 18

Dost ve Müttefik Amerika(!)

A.Kemal GÜL

Yıl 1786 idi.
İlk defa, ABD bandıralı bir gemi Osmanlı limanlarından birine yanaştı.

Adı “Grand Türk” idi…

İçine taşıdığı yolcular ise, Anadolu’ya ekilmek üzere gönderilen ilk nifak tohumları olan misyonerlerdi.

İlk önce İzmir ve çevresine yuvalandılar.

Türk devletinin geniş hoşgörüsünden (aslında gafletinden) yararlandılar!

Anadolu’da birçok misyoner okulu açtılar. Okullarına öğrenci olarak da daha çok Bulgarları, Ermenileri, Rumları, İngilizleri, Yahudileri ve Kürtleri aldılar!

Yeni kiliseler kurdular etrafında cemaatler oluşturdular, Matbaalar kurdular ve maalesef bu milletin aleyhinde binlerce kitap, dergi vb. basmak suretiyle kararlı bir şekilde faaliyetlerine devam ettiler!

1863 yılına gelindiğinde bu matbaalarda Ermenice, Rumca, Bulgarca, İbranice, Kürtçe ve Türkçe olmak üzere basılan kitap sayısı 160.000’i aşmaktaydı. 1900 yılına gelindiğinde ise sadece Anadolu’da (İstanbul dâhil) 400’ü aşkın okulda 17.500 civarında öğrenci okutmaktaydılar.

Daha doğrusu, nifak tohumlarını bu öğrencileri zehirlemek suretiyle ekmekteydiler!

Bir karşılaştırma yapabilmek açısından aynı dönemdeki Türk okullarının sayılarını da vermek gerekmektedir. 1913-1914 yıllarında sadece Anadolu değil, bütün İmparatorluk dâhilindeki Sultaniye ve İdadilerin sayısı 63 ve buralarda okutulan öğrenci sayısı ise sadece 6.800 civarında idi.

Osmanlı devleti, 1869’dan itibaren her türlü yabancı okulu yakından izlemeye başlayınca, gözdağı vermek için Osmanlı karasularına ABD savaş gemilerinin gönderilmesini dahi gündeme getirdiler!

Çünkü dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt’e göre dünyada herkesten önce ezilmesi gereken bir Türk gücü vardı.

Zaten misyonerlere verilmiş olan talimatta da öz olarak başka bir şey denilmiyordu. Misyonerleri Anadolu’ya gönderen güç, onlara verdiği talimatta: “Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunuzu unutmayın. Ve her ne kadar mücadele manevi alanda, kafanın kafayla, kalbin kalple mücadelesi ise de ve sizin silahınız Tanrı’nın inayeti ile güçlendirilmiş manevi bir silahsa da Napolyon’un askeri girişimleri kadar araştırma, bilgi ve düşünmeye ihtiyaç gösterir. Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir Haçlı Seferi’yle geri alınacaktır” denilmekte idi.

Yani, “Grand Türk”’ün yolcuları aslında; “Büyük Türk”ü “Küçük Türk” yapabilmek için gelmişlerdi…

Bulgaristan’ı kuranlar, başta Robert Koleji olmak üzere bu okullarda yetiştirildiler.

Sonunda bağımsız Bulgaristan kuruldu!

Sonra, sonra ne mi oldu?
Neler olmadı ki?
Bir yandan misyonerler aracılığı ile Anadolu’da nifak tohumları ekilmeye, Anadolu’da yaşayan halklar birbirinden soğutularak düşman edilmeye çalışılırken, bir yandan da Anadolu’da can vermek üzere olan Hıristiyanlığa can suyu verilerek Anadolu yeniden Hıristiyanlaştırılmaya çalışılıyordu!

Yeter mi? Tabi ki yetmez…

1948’den başlayarak, etkileri 1970’li yıllara kadar devam eden Marşal Yardımı kapsamında; o dönemde Anadolu’da her evde koyun, keçi veya sığır (süt hayvanı) bulunduğu halde, içine ne katıldığı bilinmeyen süt tozları bütün Türk çocuklarına (okullarda) dağıtılıp içirilerek geri zekâlı bir nesil oluşturulmaya çalışıldı!

Buna rağmen Menderes döneminde Kore’ye gittik ve onlar için savaştık. Kan döktük can verdik.

Hatta şarkılar bile besteledik. Yaşı 60’ın üzerinde olanlar bu şarkıyı çok iyi hatırlarlar:

“Amerika Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Bu bir dostluk şarkısıdır,
Kardeşliğin yankısıdır.
Kore’de olduk kan kardeşi,
Sönmez bu yangının ateşi…”

Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi.

1960 yılına geldiğimizde ise yeni bir tezgâh daha sahneye konulmuştu.

O yıl ABD büyükelçiliğinde bir albay başkanlığında 18 kişiden oluşan bir Kürt İşleri Bürosu kuruldu ve bu büro aracılığı ile özellikle doğu illerimizde ABD adına görev yapacak çok iyi Kürtçe konuşabilen ve bölge hakkında çok geniş bilgilerle donatılan yeni ajanlar yetiştirilmeye, hiç vakit kaybetmeden Anadolu’ya yollanmaya başlandı!

Bu ajanlara, şeytanın silah arkadaşı olan Fransa Paris’te Kürtçe öğretildi.

Ajanların çok büyük bir bölümü çok zeki, çok genç ve çok güzel kızlardan oluşuyordu. Bu güzel kızları, o yolu yolağı olmayan Kürt köylerinde gören Kürt ve Türk gençlerinin ise içleri gidiyordu. Ne kadar da güzellerdi…

O zamanlar, Türkiye’de devam eden bir savaş olmamasına rağmen, bölgede görevlendirilen bu ajanlara “Amerikan Barış Gönüllüleri” deniliyordu…

1969 yılı itibariyle 69 ilimizde toplam 232 barış gönüllüsü bulunmaktaydı.

Bu sözünü ettiğimiz “Barış Gönüllüleri (Peace Corps) projesi”, ABD tarafından 1961 yılında dönemin ABD Başkanı olan John F.Kennedy tarafından, parlamento kararı ile başlatılan bir projeydi.

Proje kapsamında ülkemize gelen gönüllü (pardon ajan) sayısı resmi rakamlara göre 1201 idi, ancak gerçek sayının ne kadar olduğu hiçbir zaman tespit edilemedi!

Sonrası?

Doğu’daki PKK hareketinin başlangıcı bir 10 yıl sonraya rast gelir!

Yani bu barış gönüllülerinin icraatları bu topraklara saçılan kin tohumlarına mükemmel birer gübre olmuştu!

Bizler ise Amerikan barış gönüllülerinin saçtığı zehri unuttuk. Bu zehre karşı panzehir üretmeyi ve kullanmayı maalesef yeterince akıl edemedik.

Ne mi yaptık?

Sadece zehirlenmiş kardeşlerimize düşman olduk!

Bu Amerikan ajanlarının yıllar önce insanlarımız arasına yavaş yavaş ektikleri nifak tohumlarının zehirli meyvelerini son 20/30 yıldır sık sık yemek zorunda kaldık.

Bu zehirli meyveleri hala yemeye devam etmiyor muyuz?

Biz her şeye rağmen saf saf Amerika’yı dost ve müttefik olarak görmeye devam ederken, 1974 yılında gerçekleştirdiğimiz Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’na karşı çıkan, bu harekâtı durdurmak için Akdeniz’e deniz filosu gönderen ve Harekâttan sonra da uzun yıllar ülkemize silah, mühimmat ve askeri malzeme ambargosu uygulayan da bu dost Amerika idi!

Yine aynı yıllarda, ABD’nin Nihat Erim Hükümetine baskı yaparak Türkiye’de afyon ekimini yasaklattığını ve Ecevit’in iktidara gelmesiyle ABD’ye meydan okuyarak afyon ekiminin 1973 yılında yeniden başlatıldığını, Amerikan ambargosunun sebeplerinden birinin de bu afyon (haşhaş) ekimi krizi olduğunu unutmayalım.

Zaman ilerledi, 1992 yılına geldiğimizde başka bir Amerikan ihaneti ile karşı karşıya gelmiştik. 10 Aralık 1992’de ABD’ye ait Çekiç Güç helikopteri Cudi Dağı’ndaki PKK’lara silah, mühimmat ve malzeme attılar!

Yani ABD’nin PKK, PYD gibi Türk düşmanlarına yardım yapması hiç de yeni değildir.

Bu olayın Türk Jandarma ve İstihbarat Timleri tarafından fotoğraflanıp tespit edilmesi üzerine, Eşref Bitlis Paşa tarafından konu Genelkurmay Başkanlığı’na intikal ettirdi.

Bunun üzerine, 17 Aralık 1992’de Çekiç Güce bağlı ABD helikopterleri, Irak’ın Selahaddin Kenti’ne gitmekte olan Eşref Bitlis’in helikopterine ateş açtılar! Ama Paşa şimdilik kaydıyla kurtulmuştu.

Ve takvimler 01 Ekim 1992’yi gösterirken, ABD tarafından bir muhribimiz resmen (yanlışlıkla) vuruldu! Adı Muavenet idi.

Adını Çanakkale Savaşı’nda İngilizlerin Goliath Zırhlısı’nı batıran ünlü “Muavenet-i Milliye Muhribi”nden alan “Muavenet” adlı muhribimiz; dost ve stratejik ortak olarak bildiğimiz Amerika tarafından; Ege Denizi’nde gerçekleştirilen NATO Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı sırasında, USS Saratoga (CV-60) uçak gemisinden üst üste ateşlenen füzeler tarafından, kaptan köşkü ve savaş harekât merkezinden vuruldu!

Bu elim olayda, yaşamlarının henüz baharında olan beş denizcimiz kalleşçe şehit edildi, 22 denizcimiz de yaralandı!

“Muavenet Muhribi 1 Ekim’de vuruldu, 4 Ekim’de ise Irak’ta Kürt Federe Devleti’nin ilan edildi!

Oysa Türkiye Irak’ta kurulacak bir Kürt devletini asla istemiyor ve hatta bunu savaş nedeni sayıyordu.

Diğer bir gelişme ise; Muavenet vurulduğunda Eşref Bitlis Paşa tarafından; Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı büyük bir harekât başlatılmıştı, ancak ABD bu harekâtın yapılmasını istemiyordu.

Artık bu Eşref Paşa Amerika için çok olmaya başlamıştı…

Nitekim üzeninden çok zaman geçmeyecek ve Eşref Bitlis Paşa; 1993 yılında uçağı düşürülerek (ABD parmağı olduğu düşünülen şaibeli bir uçak kazasında) şehit edilecekti!

1991 Yılındaki 1. Körfez Savaşı’nın ardından, 1996 yılında Saddam Hüseyin bölgedeki gücünü arttırınca, Kuzey Irak’ta barınamayacakları anlaşılan tam 7.500 CIA peşmergesi Kürt, ABD tarafından 1996 yazında bölgeden kaçırılmak zorunda kalındı.

Aynı yıl ABD tarafından Washington’da bir Kürt Enstitüsü kuruldu, başına da Mike Amitay adlı bir Yahudi getirildi…

İşte Irak’taki bugünkü sözde Kürt Devleti Projesi’nin taslak planları, daha önce Güneydoğu Anadolu’da defalarda inceleme gezisi süsü verilen istihbarat faaliyetlerinde yöneticilik görevi yapmış olan bu Yahudi ABD ajanı tarafından hazırlandı.

ABD’nin Kuzey Irak’tan kaçırdığı bu Kürtler ile Avrupa, Türkiye, Suriye ve İran gibi ülkelerden seçilen yetenekli Kürtler; bu Enstitü tarafından, ileride düşünülen işgal sonrası yapılacak operasyonlar için özel olarak yetiştirildiler!

Neler mi öğretildi?

Bir bölgenin demografik yapısı nasıl değiştirilir, nüfus ve tapu kayıtları nasıl sabote edilir, oylar nasıl değiştirilir ve Kerkük gibi kentlere göçmenler nasıl kaydırılır gibi “ince işler” öğretildi.

Aynı Enstitüde başka bir grup ise kurulacak Kürt Devletinin ihtiyaç duyacağı bürokrasiyi oluşturmak üzere yetiştirildi.

2002 yılına gelindiğinde ise 24 Temmuz – 15 Ağustos tarihleri arasında Kaliforniya’daki Nevada Çölü’nde, ABD tarihinin en büyük tatbikatı düzenlendi. Tatbikatın adı “Millennium Challenge-2002”, yani Türkçesi “Bin Yılın Meydan Okuması-2002” idi. Binlerce askerin katıldığı bu tatbikatta; ABD askerlerine, Türkiye’yi işgal eğitimi yaptırılıyordu.

Tatbikatın senaryosu ve başlangıç tarihi ise çok manidardı. Yani ABD, hedef tahtasına Türkiye’yi koyduğu tatbikatın başlangıç tarihi olarak, Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz’u seçiyor ve Türkiye’ye karşı bin yılın meydan okumasını yapıyordu!

Takvimler 20 Mart 2003’ü gösterirken “Özgürleştirme Operasyonu” adı altında ve naklen verilen dehşet dolu görüntülerle beklenen işgal hareketi başlatıldı!

ABD özel kuvvetleri ve ABD’de yetiştirilen Kürt gruplar 09 Nisan’da Kerkük’e, 10 Nisan’da da Musul’a girdiler ve buraları işgal ettiler.

Türk şehirlerine giren CIA Kürtleri 1. Körfez Savaşında olduğu gibi yine Tapu ve Nüfus Dairelerini yağmadılar!

Türk şehirlerindeki Tapu ve Nüfus kayıtlarının yok edilmesinin asıl sebebi ise, bölgedeki Türk kimliğini yok etmekti. Neden mi? Çünkü mevcut belgeler buraların Türklere ait olduğunu gösteriyordu. Öyleyse önce bunlar yok edilmeliydi.

Asıl amaç bölgede bir Kürt Devleti kurmaktı ve bu nedenle bölge Türksüz ve Arapsız hale getirilmeliydi! Öyle de yapıldı!

2’nci Körfez Savaşı ile Irak’ta gücünü ve etkinliğini arttıran ABD artık Irak’ta hiçbir Türk’ü istemiyordu.

Tarihler 04 Temmuz 2003’ü gösterirken ABD askerleri, Kuzey Irak’ta görev yapan Türk Özel Kuvvetlerine baskın yaptılar 11 askerimizi derdest ederek tutukladılar ve başlarına da ÇUVAL geçirdiler.

Bu çuval bütün Türk milletinin başına geçirilmiş bir çuval idi.

ABD tarafından bu baskında hırsızlık da yapılmıştır.

Türk Timi’nin karargâhı darmadağın edildi, odalardaki her şey kırıldı, döküldü, parçalandı. Türk bayrakları ve Atatürk tabloları yerlere atıldı. Karargâhtaki askeri uydu sistemi tahrip edildi, 30 tüfek, bilgisayar, harita, uydu fotoğrafları, çelik kasada bulunan 106.000 dolar para, telsizler, bir adet jeep, iki kamyonet ve bir otomobil çalındı.

Çok daha önemlisi, bu baskında çok önemli bir MİLLİ KRİPTO CİHAZI’mıza da el konuldu.

Daha sonraki yıllarda da Amerika’nın Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ve Türk düşmanlarına yardımları hiç hız kesmeden devam etti.

2016 yılında ABD güdümündeki Irak’taki kukla hükümete gaz verilerek Musul’daki, Başika’daki askeri varlığımız tehdit edildi, tehlikeye sokuldu ve Irak’tan çıkmaya zorlandı.

Aslında geçmişe yönelik anlatılacak çok şey var ama isterseniz kısa keselim ve gelelim bu güne…

Ney yazık ki, Türk milletine zararlı Amerikan faaliyetleri azalmadığı gibi artarak devam etti ve halen de artarak devam etmektedir.

Artık gün; dün değil, bugün…

Gelen haberlere göre;

ABD tarafından, Suriye’nin Afrin bölgesinde bölücü örgüt PKK adına bir ‘TERÖR AKADEMİSİ’ kuruldu!

Şu anda birçok ülkeden gelen Kürtçü teröristler bu kampta Türk milletine karşı eğitilmektedir!

Türk istihbarat birimleri tarafından Başbakan Binali Yıldırım’a sunulan rapora göre; sadece 2016 yılında PKK’ya verilen silahlarla ‘modern bir ordu’ kurulması mümkündür!

Son günlerde PKK/PYD’nin, önemli miktarda cephaneyi Münbiç-El Bab-Afrin hattına naklettiği bilgisi de gelen bilgiler arasındadır!

PKK’ya verilen silahlar arasında uçaksavarlar, roketatarlar, Dockalar, Kaleşnikof, Zagros, Dragunov ve G- 3 otomatik piyade tüfekleri de yer almaktadır!

Bu şu demektir: ABD tarafından PKK/PYD/YPG, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde Türkiye’ye karşı güçlendirilmekte, eğitilmekte, donatılmakta ve silahlandırılmaktadır.

Burada verdiğimiz fotoğraf da zaten her şeyi açıkça ortaya koymaya yetmektedir. Afrin’de yeni çekilen bu fotoğraf, Türkçe Konuşan Ülkeler Uluslararası Gazeteciler Derneği (TKÜUGD) Suriye Medya Ofisi tarafından yayınlanmıştır.

Ne diyelim?

Böyle dost, böyle ortak… Düşman başına…

Aslında en güzelini, yıllar önce Âşık Mahzuni Şerif söylemiştir:

“Devleti devlete çatar,
İt gibi pusuda yatar,
Kan döktürür silah satar,

Su diye yutturur buzu,
Gafil düştük kuzu kuzu!

Bunca milletlere yazık,
Sömürülmüş bağrı ezik,
Seni sevenin fikri bozuk,

Ülkemizi parçalamaya çalışan dış güçlere karşı, Türk milleti ve bu topraklarda yaşayan herkes din, dil, ırk, cinsiyet, milliyet, etnik köken farkı gözetmeksizin el ele, omuz omuza tek vücut olmalı, birlik, beraberlik içinde birbirimize kardeşçe, dostça, sevgi ve saygıyla davranarak bu cennet vatanımızı korumalıyız.
Sevgiyle, akılla, bilinçle ve mutlulukla kalın..

***
Zekice derlenmiş tarihi bir tablo sunumuyla, Osmanlı yönetiminin aşırı özgüvene dayanan aldırmazlığını, rehavetini ve devamı cumhuriyet yönetimlerine dayatılan şartlar çerçevesinde içinde bulunduğu kuşatılmışlığı çarpıcı bir anlatımla paylaşarak bizleri şüpheye mahal vermeden bilgilendiren, Türk milleti olarak birliğe ve dayanışmaya dünden daha çok ihtiyacımız olduğunu vurgulayan vatanperver bilge bir kalemi  (Orhan KARAKOÇ) kutluyorum.

***

PKK yı ve türevlerini kuran ve besleyen stratejik müttefikimiz ABD(!) İsrail adına Tevrat’ta vaat edilmiş topraklar elde edinceye kadar; Birleşik Kürt Devletini kuruncaya kadar tarihinden gelen misyonuyla Orta Doğu coğrafyasında sorumluluğunu icra etmeye devam edecektir.

Yaklaşık otuzbeş yıldır ülkemize kan kaybettiren Bölücü Terörü bitirme amaçlı TSK, doğru zamanlamayla, haklı gerekçelerle ülkemizin bütünlüğü adına başlatılan ‘’Barış Pınarı Harekâtıyla,  Suriye’nin kuzey doğusundaki bölücü terör unsurlarına karşı harekete geçti. Türk Milleti bir ve bütün olarak kahraman ordusunun yanındadır. Allah yardımcıları olsun

 

 

Ağu 24

Bilgi Toplumu ve Beyin Göçü

Av. Mustafa ÖZKURT

İktisadi gelişme tarihçileri geçmişten günümüze toplumların üretimin alanında itici güçlerinin gösterdikleri farklılıklardan hareketle bunları sınıflandırıp devrelere ayırmışlardır. Bu devreler sosyal ve ekonomik hayat değişkenlikleri dikkate alınarak belirlenmiştir.

İnsanlık, toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçtiğinde “tarım toplumu” olarak karşımıza çıkmaktadır. Makinelerin kullanımıyla, fabrikalaşma süreci başlamış ve “Sanayi Toplumu” toplumu dediğimiz toplum tipi ortaya çıkmıştır.

Her toplum tipi kendine özgü yaşam, alışkanlık ve düşünme tarzını da beraberinde geliştirmiştir.

Sanayi Toplumu sanayileşmenin getirdiği üretim tarzı da yerini gelişen sanayi ve teknoloji sonucunda bilginin işlenip, depolanmasında, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin ilerlemesi sonucu yeni bir toplum yapısı olan Bilgi Toplumuna dönüşmüştür.  Bu gün temel üretim ve güç faktörü olarak karşımıza bilgi çıkmıştır.

Başlangıçta toplayıcı ve tarım toplumunda temel öğe insan gücü iken, sanayi toplumunda insan gücü yanına makineyi almıştır. Bilgi toplumuna geçişte ise, insan ve makine gücü yerini düşünce ve akıl gücüne bırakmıştır.

Türkiye bilgiye ulaşımda haberleşme ve bilgisayarın yaygın kullanımının önemini fazla gecikmeden kavramıştır. Bu yönde Yüksek Planlama Kurulu 28 Temmuz 2006 tarihli 26242 Sayılı Resmi Gazetede dört yıllık faaliyet çerçevesini  “Bilgi Toplumu Stratejisi (2006-2010)” belgesiyle belirlemiştir.

Bununla, dünyada üretilen bilgiye daha hızlı erişebilmek, bilgi ağları ve veri tabanları oluşturularak bu arada eğitimin sürekli hale getirilerek bireyselleştirmeye çalışmak amaçlanmıştır.

Bilgi Toplumu Stratejisiyle bunun Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat olduğu belirtilmiştir.

Sermaye ve işgücünün yanı sıra giderek üretimin en önemli faktörü haline dönüşen bilgiyi etkin kullanmanın ve verimlilik seviyesini artırmanın en önemli sağlayıcılarından biri bilgi ve iletişim teknolojileridir. Bilgi ve iletişim teknolojileri; bilgiyi üretme, işleme ve saklama,      paylaşma ve kolay erişim, karar alma süreçlerinde etkin kullanım, yeni organizasyonel yapılar           ve iş süreçlerinin oluşumu ve yeni pazarlara erişim imkanları sunarak verimlilik artışı           sağlanmasında kritik rol oynamaktadır.”

İfadeleriyle geniş bir alanı kapsadığı vurgulanmıştır.

‘Bilgi Toplumu Stratejisi’ dayanan ‘Eylem Planı’ ile bilgi toplumuna dönüşüm süreci nasıl olacağı belirlenmiştir.

Sürece göre“ giderek güçlenen ekonomisi, genç ve dinamik nüfus yapısı, küreselleşen dünya ekonomisinin avantajlarını giderek daha iyi kullanan deneyim sahibi girişimcileri ile Türkiye açısından büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatların etkin şekilde kullanılmasına yönelik    stratejik alanları tanımlayan Bilgi Toplumu Stratejisi, 2010 yılına kadar küresel rekabet gücüne       sahip bilgiye dayalı ekonomik ve sosyal gelişimin sürdürülebilir kılınması ve toplumsal refahın artırılması için         bütüncül bir dönüşümü… “ kapsadığı vurgulanmıştır.

Ancak 2019 yılına gelindiğinde bunun bir temennide kaldığı, insan faktörünün yeteri kadar dikkate alınmadığı görülmektedir.

Bilgi toplumu ile Sanayi toplumu arasındaki farkları, C.Can AKTAN ve Mehtap TUNÇ şöyle sıralamaktadır.: (1*)

1-Sanayi toplumunda kol gücünün yerini, bilgi toplumunda beyin gücü almaktadır.

2- Sanayi toplumunda fiziksel ve düşünsel anlamda insan sermayesinin üretime katılımı söz konusu iken, bilgi toplumunda düşünsel anlamda, yükseköğrenim görmüş nitelikli insanın üretime katılımı söz konusudur.

3- Sanayi toplumunda sanayi mallarının ve hizmetlerin üretimi yapılmaktadır. Bilgi toplumunda ise bilgi ve teknolojinin üretimi gerçekleşmekte ve bilgi sektörünün ürünü olarak bilgisayar, iletişim ve elektronik araçlar, elektronik haberleşme, robotlar, yeni gelişmiş malzeme teknolojileri gündeme gelmektedir.

4- Sanayi toplumundaki fabrikaların yerini bilgi toplumunda bilgi kullanımını içeren bilgi ağları ve veri bankaları (iletişim ağ sistemi) almaktadır. Bilgi, dünyanın her tarafında üretilmekte ve iletişim teknolojisi aracılığıyla anında her tarafa yayılmaktadır.

5- Bilgi toplumu işgücünden tasarruf sağlamakta, bu ise kısa dönemde işsizlik, uzun dönemde ise yeni teknolojilerin global etkilerini ortaya çıkarmaktadır.

6- Sanayi toplumunda genel eğitim, bilgi toplumunda ise sürekli bireysel eğitimin yer almaktadır.

7- Sanayi toplumunda; birincil, ikincil ve üçüncül endüstriler tarım, sanayi ve hizmetler, bilgi toplumunda birincil, ikincil ve üçüncül sektörlerin yanı sıra dördüncül sektör olan bilgi sektörü ortaya çıkmaktadır.

8-  Sanayi toplumundaki özel ve kamu iktisadi kuruluşlardan farklı olarak bilgi toplumunda gönüllü kuruluşlar önem kazanır.

9- Sanayi toplumunda başlıca üretim faktörleri emek, tabiat, sermaye, girişimci iken, bilgi toplumunda üretim sürecinde bu üretim faktörlerinin yanı sıra beşinci üretim faktörü teknik bilgi ön plana çıkmaktadır.

10-  Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin kıtlığı söz konusu iken, bilgi toplumunda bilgi kıt değildir. Bilgi, sürekli artmakta ve artan verimler özelliği içermektedir.

11-  Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin bir yerden bir yere taşınmasında uzaklık ve maliyet önemli iken, bilgi toplumunda bilgi otoyolları ile tüketici ile bilgi arasındaki uzaklık önemini kaybetmekte ve maliyetler en aza inmektedir.

12-  Sanayi toplumunda tüketici taleplerinin karşılanmasında mal ve hizmetlerin mobilitesi oldukça düşük, bilgi toplumunda ise bilginin mobilitesi kolaydır. Bu durum, bilginin sınırsız bir tüketici tarafından tüketilmesine ve yenilikleri teşvik etmesine yol açmaktadır.

13-  Sanayi toplumunda temel bilgiyi, fizik, kimya bilimleri, bilgi toplumunda ise; kuantum elektroniği, moleküler biyoloji ve çevresel bilimler gibi yeni araştırma alanlar oluşturmaktadır.

14-  Sanayi toplumunda politik sistem temsili demokrasi iken, bilgi toplumunda katılımcı demokrasi anlayışının daha belirgin bir önem kazanacağı düşünülmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler neticesinde adına “Tele-Demokrasi” denilen bir değişimin ileriki yıllarda yaşanacağı tahmin edilmektedir.

Bu tespitler ışığında bireysel bilgi ve beceri birikiminin öznesi, iyi eğitim almış ve kendisini sürekli eğiterek yetişen insan teşkil etmektedir. Bu insan tipi kol gücü yerine beyin gücünü kullanan insandır.

2006 yılında bilgi toplumu serüvenini başlatan Türkiye o günden bu yana artarak devam eden bir beyin göçüne sahne olmaktadır. 1960 yıllarında doktorlarla başlayan beyin göçü, geçen zaman içinde beyin avcısı ülkelerin dikkatini çekmiş ve bu göç halen hızla artarak devam etmektedir.    Bu ülkelerin başında ABD, Kanada, Avustralya, İngiltere, Fransa, Almanya gelmektedir. Beyin göçü hamasi söylemlerle ve duygulara hitapla durdurulamaz

Beyin göçünün başlıca sebeplerini şöyle sıralayabiliriz; Hak ettiği ücreti almaması, yaşam standardının düşük olması, iyi eğitim görmüş gençlerin iş bulamaması, alanında çalıp başarı elde edecek bir imkânın olmaması,Ar-Ge çalışmalarının yok denecek kadar olması ve her şeyden önemlisi adam kayırmacılık ve siyasi yapılanmalar.

Bu ve bazı sebeplerle Türkiye beyin göçüne adeta davetiye çıkarıyor. Sürekli beyin göçü veren bir ülkenin çağı yakalaması hayalden öte gidemez. Bir diğer konu da Suriye’deki savaş nedeniyle eğitimli yetişmiş Suriyeli beyinlerin tamamı ABD ve Avrupa ülkelerine koşulsuz kabul edildiler. Bunlardan hiç biri Türkiye’de kalmadı.                        Suriye’nin en büyük zararı yakılıp, yıkılması değil, verdiği beyin göçüdür.Evet orada ağır savaş şartları var. Türkiye beyin göçünü durdurmada daha fazla geç kalmamalıdır.

 

 

  • Can AKTAN ve Mehtap TUNÇ “Bilgi Toplumu ve Türkiye”, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1998. s.118-134.

Ağu 24

(BM-UN) Birleşmiş Milletlerin Kirli Bahçesi…

Emrah BEKÇİ

10 Ocak 1920 tarihinde, yeni bir savaşın önüne geçmek gayesi ilemilletler arası bir teşkilat olarak, Versailles Antlaşmasını imzalayan devletler tarafından İsviçre’nin Cenevre şehrinde, ‘Cemiyet-i Akvam’ Milletler Cemiyeti adı altında kuruluş kuruldu. Kurum, ABD başkanlarından Wilson’un barış prensipleri üzerine geliştirilmiş ve bu görüş esas alınmıştı.

Kısacası kuruluş ABD çıkarlarını prensip alarak kurulmuştu.

1932 yılında Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye olmuş ve fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üyesi olduğumuz milletler arası kuruluşu hiç mi hiç benimseyememiş ve onu zayıf bir kuruluş olarak değerlendirmiştir. Denecektir ki; O halde niçin mevzubahis cemiyete üye olduk?

Cevap basit…

Dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların hayati yönde tetkiki ve ona göre gerekli tedbirlerin alınması açısından bizim de cemiyete girmemiz, milli menfaatlerimiz bakımından elzemdi.

Cemiyet 1939 yılında Avrupa’da savaşın başlaması ile varlığını yitirdi.

***

Biz konumuza dönelim…

Günümüzde bizimde (Türkiye’nin) üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı, yukarıda kısa hikayesini anlattığım ‘Cemiyet-i Akvam’ gibi; Dünya barışı, güvenlik, toplumsal, beşerî, kültürel sorunları çözmede uluslararasıiş birliği yapmak amacıyla, ABD’nin New York kentinde, 51 ülkenin 26 Haziran 1945 tarihindeki imzalarıyla kurulmuş; 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Şimdi diyeceksiniz; ”-Ne güzel, insanlık için, milletler için güzel bir teşkilat kurulmuş kardeşim. Bunda ne var ki?”

Şöyle izah edeyim;

Dünyaca ünlü Amerikan Petrol milyarderlerinden JhonDavisonRockefeller (1839-1937) ABD’de ki ilk büyük tröstü oluşturmuş ve ”Standart OilCompany” petrol şirketi, dünya siyasetinde büyük roller oynamıştır. Buna örnek olarak Sovyet İhtilali döneminde (1905-1917) Çarlık Rusya’daki bütün ihtilal hareketler, JhonDavisonRockefeller’in paralı ajanları tarafından organize edilmiş; Moskova’da açmış olduğu bankalar aracılığı ile ihtilalcilere maddi yardımda bulunmuş. Hatta kendi bankalarını ihtilalcilere soydurmuş, tüm bu soygunların başında bulunan isim ise sonradan Sovyet Rusya‘nın başına geçecek olan Stalin‘dir…

Şaşırdık mı?..

Asla (!)

Şimdi siz: ”-İyi de kardeşim Birleşmiş Milletler ile bu insanların ne alakası var?” diye bilirsiniz…

Okumaya devam, alakaya yaklaşıyoruz…

Birleşmiş Milletler’in51 Ülke imzası ile 26 Haziran 1945 tarihinde kurulduğunu yazmıştım. Hatta ABD’nin New York şehrinde binasının olduğunu. İşte o binayı Birleşmiş Milletler’e hibe eden kişi; JhonDavisonRockefeller’in mahdumu JhonDavisonRockefeller.Jr’dir. (1874-1960)

Birleşmiş Milletler binası, dünyadaki ülkeler hakkında hayati önemde kararların alındığı bir merkez haline geldi. Tüm ambargolar, savaş kararları bu merkezde bulunan ve başta ‘Rockefeller’ve kendisiyle iş yapan tröstlerin menfaatleri doğrultusunda alınan kararların; üye ülkelere uygulanmasının düşünce merkezidir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin ABD’nin New York şehrinde kurulmasının başka bir boyutu daha vardır. New York ‘Siyonizm’in ve Museviliğin ev sahipliğini yapan, şehrin tamamına yakınının yönetimsel olarak Musevi olduğu bir şehirdir. Kısacası siyonizme ve Museviliğe karşı bir gelişme olduğu vakit; ilk mekanizma olarak New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi ivedi harekete geçen bir mekanizmadır.

Birleşmiş Milletlerin, ABD, Çin, Rusya Federasyonu, Fransa, İngiltere tüm yetkileri elinde bulunduran, kurula gelen herhangi bir karar ve teklifi oyları ile; onay-ret verme yetkisine sahip ülkeler olup, geri kalan diğer ülkeler ise uluslararası bir filmin figüranları konumundadır (!)

Dünya 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan Birleşmiş Milletlerin gizli odalarından yönetilmekte olup, ABD, Rusya Federasyonu dahil olmak üzere diğer ülkelerin yöneticileri, bu gizli odalarda alınan ticari-ekonomik çıkarlar üzerine atanan memurlardan farksızdır.

***

Dünya üzerinde güçlü bir aktör olmak isteyen ülkeler Birleşmiş Milletlerin görünmez yöneticilerinin musluğuna, değirmenine su taşımadıkları takdirde ne ülkelerinin ekonomik durumu ne de dünya üzerinde yaptıkları ticari hareketlerinden tam manası ile sonuç alamayacaklardır.

Dünyada geçerli olan ve Birleşmiş Milletlerintanımış olduğu gerçek $ (Dolar)dır. Paranın hareketi, politikayı, savaşı, ambargoyu, siyaseti, dünya üzerindeki açlığı belirlemektedir. $’ın basılması için gerekli olan günümüzdeki en önemli gereç ise ‘enerji’dir. Enerji kaynakları ve enerjinin taşınacağı yol güzergâhı nerelerden geçiyor ise; Birleşmiş Milletlerle o yol güzergahı ile enerjinin çıkmış olduğu sahanın ABD’nin New York şehrinden organizasyonunu yapmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan tüm hadiseler ve ülkemizde yaşananların temelinde Birleşmiş Milletlerde kapalı odalarda ülkemiz aleyhine kurgulanmış olan senaryolardır. Yoksa, 1945 senesinde kurulan ve kuruluşunda kendi arsasını hibe eden, Siyonizm ve Musevilik gibi kuşatılmış bir şehirde Birleşmiş Milletlerinkurulmasını tesadüf mü sayıyoruz?

***

Peki günümüzde Birleşmiş Milletlereliyle ne olmakta ve neler yapılmaya çalışılıyor?

Birleşmiş Milletler5 daimî üyesinden biri olan Rusya Federasyonu, ABD’nin Mısır’da yapmış olduğu darbe sonucu başa getirdiği Sisi’den memnun olmadı. Bu hatasını Suriye için tekrarlamamak Birleşmiş Milletlerinkapalı odalarından mutabakatla yapıldı (!)

Rusya Federasyonu, Şam yönetimine günümüze kadar yaklaşık olarak 20 Milyar Dolar gibi bir rakama varacak silah ve gereç yardımında bulundu. Amacı; ileriki vadede hem coğrafyada tam olarak konuşlanmak hem de ticari olarak Suriye üzerinden ekonomisine katkı sağlamak. Kısacası 1 taşla 2-3-4 kuş vurmak… Ve vurdu…

Rusya, Suriye’nin ‘Tartus’ limanına üstlendi (Tartus çok önemli bir bölgedir)ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere, enerji koridorunun musluğunun başına geçti. Ayrıca, son günlerde Akdeniz’de bulunan Hidrokarbon yataklarına da ortak olmuş oldu…

İşte tüm bu gelişmeler Birleşmiş Milletlerin kapalı odalarında alınan ve yapılan pazarlıklar sonucunda meydana gelmekte…

Belki güzel bir senaryo diye bilirsiniz. Lakin güneş balçıkla asla sıvanmaz…

 

***

 

Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen nasıl bir siyaset gütmeli, bölgede nasıl bir aktör olmalı?

Çünkü önünde Birleşmiş Milletlerin tröstleri yer almakta. Türkiye politikasını ve eksenini kendi kültüründen olan, geçmişte aynı dili, aynı aşı paylaştığı devlet olmuş veya federatif yönetim altında bulunan ülkelere çevirmeli.

Ortadoğu coğrafyasında ise kesinlikle Arap ülkelerine güvenmemeli. Malumunuz Osmanlı Devleti’ni bu bölgede arkasından hançerleyenler; günümüzde ‘İhvan’ dediğimiz gurupların-siyasi uzantıların ataları idi.

Türkiye’nin en büyük avantajı, bu coğrafyayı çok iyi tanımasıdır. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi, evladıdır. Bundan dolayı, günümüzde ‘güvenli bölge’ tartışmaları yerine; ”Güvenlik nedeni ile haklı ilhak” hakkını kullanıp, kendi misaklarını, huzurunu tahsis edene kadar genişletmelidir. Aksi halde Birleşmiş Milletlergibi bir ifrit örgüt, bu bölgede nice bataklık kuracak ve ürettiği haşereleri ülkemize salacaktır.

Tabii ki devletimiz gereken hassasiyeti düşünmekte-düşünüyordur. Yazımızın amacı, hafızalarda Birleşmiş Milletlergibi bir kurumun ne olduğunu, nelere muktedir olduğunun altını çizmektir.

Saygı ve Sevgilerimle

Eski yazılar «

» Yeni yazılar