Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 03

Beyinle ilgili Son Bilimsel Gerçekler

                                                                                                                                          Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Şimdi beyinle ilgili bugüne kadar verdiğimiz bilgilerin özetinin özetini sunmaya çalışalım:
• Beynimizde bir kas gibi çalışır. Öğrenilen her yeni bilgi ve beceri beyinde yeni bir kısmı harekete geçirir.
• Sadece düşünceler değil, duygular da beynin yeniden yapılanmasında aktif rol oynar.
• Omega 3 yağ asitleri ve B12 vitaminlerinin beyne yararlı olduğu, beyni iyileştirdiği ve gerilemesini frenlediği bilimsel olarak ispat edilmiştir.
• Biz sadece beynimizden ibaret değiliz. Çevremiz, yediklerimiz, yaşadığımız yer ve ilişkide olduğumuz kişiler, kim ve nasıl bir insan olduğumuzu belirleyen faktörlerdir.
• Fiziksel hareketliliğin zihinsel becerilerimiz üzerinde çok büyük bir etkisinin olduğu ispatlanmıştır.
• Kitap okuma faaliyeti, beynimizin aktif tutulma konusundaki en önemli uyarıcılardan birisidir. Bir kitabı okuyup bitirdiğimizde, beynimiz okumadan önceki durumdan çok farklı görünecektir.
• Maneviyatın, dinin ve farkındalığın ruh sağlığına olumlu etkisinin olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.
• Zihinsel olarak zayıflamaya ve demans hastalıklarına karşı en etkili faktörler, fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak aktif kalmaktır.
• Beynimiz, nöroplastisite özelliğine sahiptir. Nöroplastisite, beynin kendini, değiştirebilme, eğilip bükülebilme, kendini iyileştirme ve yeniden yapılandırma becerisidir.

 

 

 

Eyl 13

Çözüm İçin Karenin Dışına Çıkma Zamanı

Ruhittin SÖNMEZ

Ülkemizin içinde bulunduğu problemler bir “beka sorunu” mertebesine ulaşmış durumda. Ekonomi, eğitim, dış politika, din anlayışı, ahlak, siyaset vd alanlarda bugüne kadar denenmiş çözüm yolları ile iyi bir sonuç alamadığımız ortada.

Devletimizi yönetenler karşılaştığımız problemleri çözmeye çalışırken girdiğimiz çıkmazın farkındalar. Bu sebeple bildikleri bütün çözüm yollarını tekrar tekrar deniyorlar. Ancak çözümsüzlüğün sıkıntısıyla bunaldıkları da açık.

Çünkü alıştıkları yönetim tarzı ve zihinlerinde yer eden çözüm metotları mevcut sorunları çözmeye yetmiyor.

A.Einstein “problemleri doğuran davranış biçimlerini devam ettirerek problemlerimizi çözmemizin mümkün olmadığını” söylüyor.

Ancak insanların alışkanlıklarını ve önyargılarını değiştirmeleri çok zordur. Yeni davranış biçimlerini benimsemeleri ve uygulamaları da çok nadir seçtikleri bir yoldur.

Yaşadığımız ve gittikçe etkilerini daha fazla hissedeceğimiz ağır ekonomik krizden çıkmamız da, dış politikada sıkıştığımız köşeden kurtulmamız da devletimizi yönetenlerin yeni davranış biçimleri benimsemesine ve uygulamasına bağlı.

Eğitimde, devlet yönetiminde, din anlayışımızda, hayatın her alanında problemler yaratan kalitesizlik çemberinden çıkış da aynı şekilde alıştığımız yönetim tarzının değişmesiyle mümkün olacak.

******************************

KARENİN DIŞINDA DÜŞÜNMEK NEDİR?

Alıştığımız çözüm tarzının işe yaramadığı böyle zamanlarda, uzmanların “karenin dışında düşünmek” diye tanımladıkları, yeni bir davranış biçimini seçmek gerekebilir.

Bu kavramın doğuşuna sebep olan şöyle bir problemdir: Aşağıdaki dokuz noktayı, hepsinden geçen kesintisiz dört doğru ile (elinizi kaldırmadan) birleştiriniz.

Bu problemi tek başına çözmeye çalışan insanların çok büyük kısmı noktaların oluşturduğu karenin içinden doğruları geçirmeye çalışmakta ve çözümsüzlük sonucuna ulaşmaktadır. Oysa problemin verilişinde karenin dışına çıkılmayacağı yönünde bir kısıt bulunmamaktadır. İnsanlar zihinlerinde yarattıkları ön yargı ile karenin dışına çıkmayı düşünememektedir.

Zihinlerdeki bu engeli aştığınızda karenin dışına da çıkarak çözüm üretilebiliyor.

Aileniz içindeki ilişkilerinizden, iş hayatınızda karşılaştığımız problemlere kadar çözümsüzlük noktasına gelmenin sıkıntılarını yaşamadan, “bütün yolları denedim, çare yok” demeden önce duraklayıp, derin bir nefes alınız.

Ve “acaba alıştığım davranış biçimlerinin veya düşündüğüm yolların dışında bir çıkış yolu olabilir mi” diye tekrar düşününüz.

Eşinizle, çocuklarınızla, amirinizle veya arkadaşlarınızla çözümleyemediğiniz probleminiz mi var? Mevcut davranış biçiminizi değiştirerek yeni bir yaklaşımın çare olup olamayacağını düşününüz.

Başkasını değiştirmeniz pek mümkün değildir, ancak davranışlarınızı değiştirip geliştirerek çözümler üretmeniz ve etkili olmanız mümkündür.

Ülke yönetiminde de benzer durumlar söz konusudur.

DEĞİŞİME DİRENMENİN BEDELİ

Uzun yıllardan beri ülkeyi yönetenler bir işletme körlüğü içindeler. Yaptıkları hataları görmüyor veya görmek istemiyorlar. Dışarıdan problemleri görüp, çözüm yollarını gösterenleri de dikkate almadılar.

Mesela ekonomiyi çıkmaz sokağa getiren üretime değil, inşaata ve tüketime dayalı modelden ve israftan bir türlü vazgeçemiyorlar..

Ortak akıl yok, Denetim yok, Meclis etkisiz.

Bu durumda son ümidimiz, sorunların zorlamasıyla, devleti yöneten kişinin değişim ihtiyacını görmesi ve “başka çözüm yolları olabilir mi” diye düşünmeye başlaması olabilir.

İnşallah uyguladıkları (hatta bazılarını daha önceden miras alarak devam ettirdikleri) yolların dışında akılcı yöntemler bulmaya çalışır.

Bazı konularda “karenin dışına çıkmaları” bize ümit veriyor.

Mesela terör konusunda uzun yıllar uyguladıkları “çözüm süreci” safsatalarından vazgeçip, milliyetçi söylem ve eylemlerle müzakere yerine mücadelenin tercih edilmesi olumlu bir karenin dışına çıkmadır.

Fakat buna karşılık bir zaman beraber yürüdükleri FETÖ kadrolarını tasfiye ederken, yerine devlet kademelerine başka dini cemaat mensuplarının doldurulması karenin içindeki çözümsüz alanda dolaşmaktır.

Ortak aklın kullanılmadığı bir sistemde çözüm üretme ihtimali her zaman daha düşüktür. Bu denendi, olumsuz sonuçları görüldü. Aynı yöntemde ısrar zihinlerin karenin içine hapsolmasıdır.

Devlet aklının kullanılmaması, ortak aklın kullanıldığı mekanizmaların yıkılması problemlerin çözümünün bulunması ve uygulanmasındaki en önemli engeldir.

Çare belli: Ortak aklı kullanarak, karenin içinde ve dışında olan (alışılmış ve denenmemiş) bütün çözüm yollarını araştırarak bulmak ve uygulamak.

Eyl 13

Ufo Aldatmacası

    Hasan GÜNAYDIN

 

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazıyı yazabilmek için başta Alien Unleash ve Section 51 tarafından yayınlananlar olmak üzere, UFO (Unknown Flying Object, Bilinmeyen Uçan Cisim) görüntüsü olduğu iddia edilen yüzlerce film seyrettim. Sonra bunun zaman kaybı olduğunu düşündüm fakat filmlerde kullanılan güzel müzikleri hatırlayınca pek te üzülmedim. Film teknikleri konusunda bilgi sahibi olmadığım için söz konusu filmleri teknik açıdan analiz etmem mümkün değil ancak bazı mantıksızlıkları gönül rahatlığıyla özetleyebilirim.

 

  • Filmlerin büyük çoğunluğu insansız alanlarda çekilmiş. Mekan ormanlık bir alan fakat ne hikmetse kaliteli (profesyonel) film çekebilecek biri o esnada orada tam teşekküllü bir şekilde hazır bulunuyor. Zaman, mekan ve olanaklar açısından nasıl denk getiriyorsa her defasında kaliteli bir film çekmeyi başarıyor. Çoğunlukla film çekerken elleri dahi titremiyor, korkudan film çekmeyi bile unutmuyor, hatta kaçmıyor.
  • Amatör çekilmiş filmlerde cismin ne olduğu doğru dürüst seçilmiyor. Yakınlaştırınca görüntü kalitesi bozuluyor. Üstelik bu filmleri çeken amatörlerin çoğunda korku ve endişe emaresi görülmüyor.
  • Bazı filmlerde uzaylı olduğu iddia edilen bir şey var. Bu şey çoğunlukla flu görünüyor. Her filmde kısa boylu, zayıf, üzerinde kıyafet olmayan, kafası iri ve amaçsızca yürüyen bir mahluk (?!). Böyle birebir benzerlik filmlerin tek bir elden yönlendirildiği kanaatini oluşturuyor. Üstelik bu mahluk hepsinde robot gibi yavaş adımlarla yürüyor. Esnek davranmıyor, herhangi bir amaca yönelik farklı hareketler yapmıyor. Mesela yerden bir şey almıyor veya yere bir şey bırakmıyor. Amaçsızca ileri geri yürüyor. Eğer bir şey yapmayacaksa neden aracından yere iniyor?
  • Nadiren bu şey (varlık ?) bir insanı görünce kaçıyor. Oysa karşısındaki insanın elinde silah yok. Neden merhabalaşmıyor veya bazı hareketlerle haberleşmeye çalışmıyor? Ayrıca filmi çeken şahıslar neden onlara bağırarak veya el işareti yaparak iletişim kurma çabası sergilemiyorlar? Filmi çekenlerin cesaretleri de doğrusu takdire şayan. Hatta bir uzaylıyı yaralayıp ele geçirme amacını taşıyan kaba tabiriyle kelle avcısı hiç kimse çıkmıyor.
  • UFO denilen bu görüntülerin tamamı birbirinden farklı cisimler. Büyük çoğunluğu disk biçiminde (klasik UFO biçiminde) ama yakından bakıldığında tamamı farklı. Bazı cisimler ise uzun ya da düzgün olmayan bir şekle sahip. Şöyle düşünelim; F16 uçaklarını imal etsek binlerce F16 uçağı birbirinin tıpatıp aynısı olur. Oysa birbirinin aynısı olan 2 UFO bulmak imkansız. Neden?
  • UFO’lar şehrin üstüne geliyor veya ormanlık bir araziye iniyor fakat hiçbir şey yapmadan tekrar yükselip gidiyor. Neden geliyor, neden gidiyor?
  • Fazla yüksekte olmayan ve gözle rahatlıkla seçilen UFO’lar ağaçların arkasına gidince bulutların içine giriyor; oysa bulutların o kadar aşağıda olmaları imkansız.
  • Filmlerin çoğunda yerden kalkan UFO’lar (örneğin helikopterde olduğu gibi) toz kaldırmıyorlar. Halbuki yere itici bir güç uygulamadan havalanmaları yerçekimi kanununa aykırı.
  • Bazı UFO’lar binaların üzerinde ve altından uçak geçiyor. Uçaktakilerin (en azından iniş yapan pilotların) iniş yaparken UFO’yu net bir biçimde görmesi, rotasını değiştirmesi ve durumu kuleye rapor etmesi gerekirken hiçbir UFO vakasında bu olmuyor. Neden?
  • Bazı UFO’lar yerden havaya doğru bir şeyler çekiyor ama çekilen bu şeylerin ne olduğu hep meçhul kalıyor. Oysa cisim çektikleri yerler genellikle insanların yaşadıkları yerler. Neden kimse ne çektiklerini bilmiyor?
  • Pek çok filmde UFO’lar binalara o kadar yakın ki o binalarda yaşayan insanların hiç ses duymuyor olması ve kimsenin camlara çıkıp (ya da sokağa fırlayıp) bakmaması garip ve saçma. Neden bu kadar yakın temas varken ortalıkta hiç kimse yok? Niçin hiç kimse duymuyor, görmüyor ya da korkup kaçmıyor?
  • Öyle UFO filmleri var ki, bu cisim yerden yaklaşık 5 metre yükseklikte, hiç hareket etmeden öylece duruyor, altında gidiş geliş otoyol var, araçlar yavaş yavaş geçiyor ama hiç kimse aracını durdurup kafasını kaldırarak bir dakika bile bakmıyor veya hızlanıp kaçmıyor.
  • Bazı UFO filmlerinde savaş uçakları var. Ancak bu uçaklar UFO’yu taciz etmiyor (UFO da onları taciz etmiyor yani İt Dalaşı yok). Savaş uçakları UFO’yu inişe zorlamıyor ya da ateş açmıyor. Oysa ateş açsalar belki de düşürecekler ve UFO’nun içindekilerin ne menem bir şey olduklarını görebileceğiz. Üstelik ele geçirdiğimiz UFO ile onların teknolojilerinden yararlanabileceğiz. Hatta kendileri de bütün dünyanın tanıdığı kahramanlar olacaklar ama ne hikmetse bir türlü cesaret edemiyorlar.
  • UFO’ların kalkış ve inişlerine baktığımızda pek çok filmde gölge bırakmadıklarını görüyoruz. Halbuki güneşli bir havada herhangi bir cisim havada olsa onun gölgesi çıkar ve bu gölge alçalıp yükselirken değişir. Nadiren gölge olan bazı filmlerde araç yükselip alçalıyor ama gölge hiç değişmiyor, neden?
  • Bazı UFO’lar PORTAL denilen bir aydınlığa girip kayboluyorlar. Portala giriş anlarına baktığımızda cisimlerde hiçbir değişim olmuyor, ayrıca portallerin hepsi birbirinden farklı. Örneğin bazıları şimşek çakar gibi, bazıları içi boş yuvarlak bir ışık halkası şeklinde, bazıları ise yuvarlak ve hareketli parlak ışık alanları. Fizik kanunları neden her vakada değişiyor?
  • Bütün UFO’lar ya havada asılı gibi duruyor, ya da çok yavaş hareket ediyor veya birden bire müthiş bir hızla uzaklaşıyor. Bunların orta hızı yok mu?
  • UFO görüntülerinin büyük çoğunluğu aynı kafanın ürünüymüş izlenimini uyandırıyor.
  • Bu uzaylıların hiç ihtiyaçları olmaz mı? Erzakları veya yakıtları bitmez mi? Ya da hiç hastalanmazlar mı, ölmezler mi? Veya araçları bozulmaz mı? Neden bizlerden hiçbir şey istemiyorlar?
  • UFO’ların geliş gidişini bilinen fizik kanunlarıyla açıklamak mümkün değil. Ne portalları (galaksiler arası hızlı geçiş yollarını) ne de binlerce ışık yılı mesafeleri nasıl aştıklarını bilinen fizik kuralları ile anlatmak imkansız. Ayrıca evrendeki en yüksek hızın ışık hızı olduğu ve en yakın galaksiye gidiş geliş için bile herhangi bir canlının ömrünün yetmeyeceği en azından bugün için kabul edilen bilimsel bir gerçeklik.

 

Sonuç olarak; UFO filmleri mantıksız bir takım görüntülerden ibarettir. Kimler tarafından, nasıl ve niçin yapıldıklarını bilmiyorum ama UFO muammasının pek çok kişiye fazlasıyla para kazandırdığını inkar edemeyiz. Unknown Flying Object ilgi çekici bir oyalama aracı ve kolay yoldan para kazanma yöntemidir.

Kas 10

Eserleriyle Ölümsüzleşenler

Ali Kemal GÜL

Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti Türk geçliğine emanet ederken,’’Cumhuriyeti biz kurduk onu yaşatacak sizlersiniz’’ diyordu. Başka beyanlarının birinde ise

‘’Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.’’diyecekti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sonsuz âleme kanat açarken arkada bıraktığı ve sonsuza dek yaşayacak eseri Cumhuriyetle ölümsüzler kervanına katılmış oluyordu.

Özetle

Türkiye Cumhuriyeti, milletimizin kanıyla canıyla insanlık tarihine altın harflerle yazdırdığı bir mücadelenin ürünüdür.

Bizler birinci vazifemizin Türk İstiklal ve Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve kollamak olduğunun bilincindeyiz.

Varlığımızın ve geleceğimizin tek temelinin bu olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle Cumhuriyete sahip çıkmanın yalnızca törenlerde boy göstermek olmadığına inanıyoruz.

İşkâlcı postallar altında inleyen vatanın kurtuluşudur Cumhuriyet. Semalarımızda ezanın, göklerde bayrağımızın muhafazasıdır Cumhuriyet. Cumhuriyete sahip çıkmanın sağı solu yoktur. Bunun farkına vardığımız gün önümüzde hiçbir engel kalmayacağının bilincindeyiz.

Bağımsız bağlantısız özgür Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk Geçliğine emanet eden Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk hakkında ABD li tarihçi Pof. Dr. Justin Mc Carty ne diyor?

‘’Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu ama Trakya ve Anadolu’da kalmazdı. Yüzyılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovasından sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz? Atatürk olmasaydı ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini kurtardı’’.

ABD’ li yazarın bu ifadesi dramatik bir gerçeğin ifadesiydi. Çünkü Türk milletinin Yunanlılara karşı verdiği Kurtuluş Savaşının aslında ABD ile verildiği tarihi vesikalarla bilinmektedir.

***

Gazi Paşamız Atatürk hastalanmıştır, doktorların koyduğu teşhis, ‘’şistozoma’’türü parazitler yüzünden siroza yakalandığı kanaatidir. Hastalığının ölümcül olduğunu biliyordu. Vasiyetnamesini yazarak noter huzurunda tutanak halinde resmileştirmiştir. Mal varlığının tümünü devlete bağışlamıştır. Durup dururken neden böyle yaptığına, Trabzon’da neden o gün böyle ani bir karar verdiğine kimse anlam verememişti. Hâlbuki… Hastalığının ne olduğunu tam olarak bilmiyordu ama sağlığının iyi olmadığını kesin olarak biliyordu.

Öleceğini biliyordu. Devlet işlerinin aksamaması için kendisinden sonrasına hazırlık yapılması için, yaklaşık ölüm tarihini kestirmeye çalışıyordu.

***

Ne hazindir ki Mustafa Kemal’e içki yüzünden siroz oldu diyen, bunu söylemekten pek hoşlanan karşı devrimciler, hayatında hiç içki almayan İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da aynı hastalıktan rahmetli olduğundan hiç bahsetmezler.

1930’ lu yıllarda Türkiye’de sirozun ne kadar yaygın olduğundan, Gaz i Mustafa Kemal’in Suriye-Filistin cephesinde İngiliz’e karşı savaştığı yıllarda, siroz hastalığının bu coğrafyayı perişan ettiğinden hiç bahsetmezler.

***

29 Ekim 1938…Bitkindi.

Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılabilmesi imkânsızdı.

Manevi evladı kızı Sabiha Gökçen başucundaydı, gözyaşlarını içine akıtarak ‘’gelecek seneki törenlere katılırsınız’’ diye moral vermeye çalışıyordu ki… El işaretiyle sözünü kesti. ‘’Bana gelecek bayramdan bahsetme Gökçen’’ dedi.’’Hatta gelecek aydan da bahsetme, ekim ayını çıkarabilirsem bile kasım ayını çıkarabileceğimi sanmıyorum!’’

O büyük insan artık kendinde değildi. Günden güne kötüleşiyordu. Bir ara başını sağa çevirdi, ‘’aleykümselâm’’dedi. Son kelimesi buydu.

Aleykümselâm.

9 Kasım istem dışı kasılmalar, aşırı ter vardı. 10 Kasım Perşembe saat 9’u beş geçe…

Gazi Paşamız Mustafa Kemal’i kaybettik. Henüz 57 yaşında idi.

***

Kurduğu Cumhuriyetin ulusal ve uluslar arası güvenlik kilidi olan‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ parolasıyla Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğini ve milletini uyarmıştı özellikle.

Başta Gazi Paşamız Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize ve gazilerimize olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak ulusal borcun ödenmesi Türk Milletinin hizmetinde olmakla, O büyük insanın koyduğu devrimleri yaşatmakla, vatan için katma değer üretmekle mümkün olacaktır bir nebze.

Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!

Kas 25

Ziyaret…

Halil ALTIPARMAK

Ali ERBAŞ’ın Kadir MISIROĞLU’nu hasta olduğu için ziyareti üzerine ülkede kıyamet koptu.

Her şeyden önce, kıyametin kopmasına çok sevindim. Neden? Çünkü, son iki önemli konuda bir ortak düşünce birliği sağlanmış olduğunu gördümde unun için sevindim.

Bunlardan biri, ANDIMIZ! Bir diğeri de bu ziyaret meselesi. Her iki konuda da, ülke genelinde birlikte bir tavır alınmasını oldukça önemsedim. İşin bu tarafını her şeyden önce belirtmek istiyorum.

Gelelim ziyarete…

Bu ziyaretle ve olayın müsebbipleri ile ilgili olarak her şey söylendi ve yazıldı. İlgili kişilerin bütün secereleri, yaptıkları ve söyledikleri zaten o kadar çok ortaya döküldü ki – özellikle sanal alemde– tekrara düşmeye gerek yok diye düşünüyorum.

Bu nedenle ben konuyu başka açılardan ele almak istiyorum.

Önceden şunu söylemeliyim ki, bundan sonra söyleyeceklerimin bu temel üzerinde olduğu bilinsin; bu ziyaret bilerek 10 Kasıma denk getirilmiştir ve bilerek resmi elbise ile gidilmiştir. Dolayısıyla, basit bir insani ziyaret değildir. Böyle inanıyor ve düşünüyorum.

Dedim ya ben başka açılardan bakacağım;

Bu Kadir Bey, sürekli hakaret ediyor. ATATÜRK’E  hakaret ediyor, onu sevenlere hakaret ediyor vs. Bir insanın bildiği bir şeyler var ise, onu söylemesi yetmez mi? Bu ülkede, birbiri ile ölümüne mücadele eden taraflar, edilen dönemler oldu, kim kime bu kadar ağır ve sürekli hakaretler ederek mücadele ettiler, hatırlayan var mı? Bu kadirin kendisine onun hakaretlerini eden kimler var? Yok fes tak, yok kenef de, yok leş de, yok Yunan kazansaydı de vs. Edep ya hu! Hani inancımızda ölünün arkasından kötü söz söylemek bile caiz değildi?

Şimdi de bu ziyaret üzerine ülkede bir ortak tepki oluşunca yine kusmuş; bu tepkiyi koyanlar ahmak vs. gibi ifadeler kullanmış. Bir de araya şunu sokmuş; ‘ben Orijinal Nutku, Arap harfleri ile basılan 1927 basımı Nutku okudum. Bana tepki koyanlar, o Nutku okumamışlardır’ demiş.

Sevgili okurlar, ben 1927 Basımı Nutku ikinci defa olarak yeni okudum bitirdim. Yani, çevirisini yeni yaptım. Onun dediği neyse, yani, tepki koyanların aptal olmasını gerektirecek ne ise, onu görmedim. Nutuk, 19 Mayıs 1919’dan başlayıp, yaşananları tek, tek ve belgeleri ile koyan, Türk Milletine hesap verme kaynağıdır. Tıpkı, Orhun Abideleri gibi.

Bir konuyu daha konuşmak istiyorum. Bu da başka bir açıdan konunun değerlendirilişi diye düşünüyorum.

Bu kadiri ciddiye alıp fikir üretmek nasıl olabilir?

Yetiştire, yetiştire, bu ağzı hakaret, küfür dolu bir kişi mi yetişti?

Bu insanı savunmak zorunda kalmak gerçekten üzücü değil mi?

Tıpkı CIA emriyle, zaman gazetesinde ATATÜRK’e, Türk Milliyetçilerine, Türk Milletine hakaret eden  MümtazerTürköney’i ciddiye almak gibi. Tıpkı, hakaret tmekten başka bir yazı yazmayan Engin Ardıç’ı ciddiye almak gibi. Bu ülkenin aydınları bunlar mı? Türk Milletinin bir tek ferdi bile, neye inanırsa inansın, ne düşünürse düşünsün, bu tiplerden nasıl medet umar?

Bunları fikir söyleme anlamında ileri sürmüyorum. Sadece, insani anlamda ileri sürüyorum. Çünkü, ben fikir bazında zaten ciddiye almıyorum. İngiliz İstihbarat Servisi’nin verdiği bilgilerle ileri sürülen fikirleri ciddiye almam mümkün değil. Ben sadece, insani, edep ve haya gerekir açılarından ele alıyorum.Yoksa, fikir mücadelesi, hakaret olmadan, kavga olmadan, kan olmadan yapılırsa, topluma faydalı da olabilir diye düşünenlerdenim.

‘Onların ( yani ATATÜRK’Ü sevenlerin), HEPSİNİN bilgilerini toplasan, benim bilgilerimin zekatı etmez’ diyen bir insanı,önceki gibi psikiyariste teslim etmek yerine resmi elbise ile 10 Kasımda ziyaretine gitmek ve bu ziyaretten de bir fikir mücadelesi oluşturmak konusunu herkesin vicdanına bırakıyorum.

Kas 25

Kendini Gerçekleştirme

Dr.Öğr.Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Ne güzel olurdu: Şu dünyada herkes kendini gerçekleştirme peşinde olsaydı!
Mutluluk kendi kendini gerçekleştirmeye doğru gidişin duygusudur. Mutsuzluk ise kişinin kendini parçalamasının getirdiği duygulardır.
Mutluluk, olumlu düşüncenin duygusudur. Mutsuzluk ise, düşüncelerimizin çoğu zaman olumsuz olmasıdır.
Mutlu insan üreticidir, bir amaç peşinde ilerler, kendine güvenir, dürüsttür.
Mutluluk alışkanlığı kazanmak, her gün diş fırçalama alışkanlığı kazanmak kadar kolaydır. Bu alışkanlığı kazanma tümüyle bize bağlıdır. Yalnızca biz kendimize mutlu bir dünya oluşturabiliriz.

Unutmamak gerekir: Evrende dinamik (hareketli) bir denge vardır. Denge durmuyor, yürüyor, koşuyor… İnsan bir denge halini yakaladığı zaman, hemen başka bir denge arayışı içine giriyor. Bunu fark ettiğimiz zaman kendimizi gerçekleştirme ve mutlu olma sürecine girmiş oluruz.

Kas 10

Gençliğin Yetişmesinde Etkili Olan Kurumlar

Dr. Şahin CEYLANLI

         Gençliğin yetişmesinde  ailenin çok büyük rolü vardır. Aslında aile gencin yetişmesinde ilk sosyal çevre olduğundan çocuğun şekillenmesine yardımcı olabilir.  Anne ve babanın mesleği ve eğitim seviyesi, yaş durumu gencin sosyal hareketliliği üzerinde bazı etkiler oluşturur. Yapılan eğitim durumuna göre toplumda  sosyal  bir statüye kavuşmak yaygın ise de; çocuk anne ve babasından öğreneceği müspet bilgileri başarı yolunda kullanabilir. Hızlı sosyal değişme süreci içinde bulunan ülkemizde,  çekirdekleşen aile tipi çoğunluktadır. Yani, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan aile tipi. Nüfusun özellikle şehirlere kayması , aile yapılarındaki değişme ve dolayısı ile aile içi ilişkiler yeni şekiller almakta, otorite ve itibar farklılaşması doğmaktadır. Çocuk baba ve annesinden daha fazla para kazanmaya başladığı andan itibaren aile içi rollerin ve statülerin değişmesi kaçınılmaz  olmaktadır.

Bir başka husus; gencin akranları veya yaşıtları arasındaki beşeri ilişkiler zaman zaman aile içine de yansıyabilmekte. Genç, ebeveynlerinden daha çok sevgi, hoşgörü, ilgi, şefkat  bekler. Sorumluluk duygusu taşıma ve bağımsız hareket etme arzusu ön plana çıkar. Bu durum bazı hallerde aile içi çatışmalara sebep olabilmektedir. Ancak, Türk ailesinde mesela, farklı müzik anlayışı ve buna benzer konularda ihtilaflar görülüyor diye gençliği mutlaka aile ve toplumla çatışan veya çatışması gereken bir grup olarak değerlendiremeyiz.

Gencin yetişmesinde aile kadar okulunda büyük bir önemi vardır. Burada da bir takım yeni bilgiler öğrenerek daha da sosyalleşir. Daha sonra iş hayatı başlar ve burada da iyice tecrübe kazanır ve yaşadığı sosyal çevre içinde sosyal statü sahibi olur ve böylece dünyaya bakış açısı değişir. Gencin yetişmesi bir bakıma kitle haberleşme araçları ile ailenin eğitiminden de geçmektedir. Zira kitle iletişiminin tesirliliği ve yönlendireceği ortadadır. Kitle iletişimi iyiye organize edilir ise müspet neticeler alınabilir.

Gençlik oldukça canlı , dinamik ve enerjik bir topluluktur ve milletlerin geleceğinin teminatıdır. Gençlikteki çağdaş düşünme ve davranış şekli milli ve manevi değerlerle ters düşmediği sürece yararlı olabilir. Medeniyet ve kültür tarihini bilmeyen genç insanın başarılı olması mümkün olmadığı gibi kimlik krizini de aşamaz.

Gençliğin ilme yönlendirilmesi, Avrupa Topluluğuna girecek  olan  Türkiye için şarttır. Bunun için teknolojinin bilimle desteklenmesi gerekir.  İlim ve teknoloji politikasının en önemli bir unsuru olan bilgi bankalarının mutlaka kurulması gerekir. İlmi zihniyetin oluşması ve gelişmesinde en büyük destek ise milli şuur ve idealler olmalıdır. Gençleri ezberden ve sloganlarla düşünmekten kurtararak, onlara doğru yazma ve doğru düşünme alışkanlığı kazandırılmalıdır.

Sağlam kafa sağlam vücutta olur sloganından hareketle; gençleri zararlı ve bağımlılık yapan her türlü madde ve unsurdan mutlak surette korumak gerekiyor.

Ağu 31

Türk Savaş Sanatı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

“Trump’a hatırlatmalar”

Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.

Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.

Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?

Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.

Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.

Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.

Kimse “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.

Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmıyacakmıyız?

Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kezde öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!

Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.

Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?

Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.

Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.

Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!

Kutadgu Bilig “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?

Kutadgu Bilig bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”

Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?

Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?

Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu‘nun “Türk Savaş Sanatı” adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir “savaş sanatı” haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump‘u bunlardan haberdar edeyim dedim.

Türk Savaş Sanatı’nın bilgesi Kutadgu Bilig‘in şu sözleri ile Trump‘a uyarılarımı bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”

Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız… Haydi Bismillah!

 

Tem 31

Ahiliğin Tanımı, Kuruluşu ve Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

       Ahi örgütlerine Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, 13. Yüzyılda Anadolu, Balkanlar,Türkistan ve İran Türkleri arasında rastlanmaktadır. Bu örgütlerin Kaşgarlı Mahmut’un Divanında Türkçe “cömert,eli açık, yiğit” anlamına gelen Akı kelimesinden meydana geldiği belirtilmektedir.(1) Ahi kelimesi Arapça  olarak da “kardeş” anlamına geliyor. “Ahi” sözcüğünün Türkçe mi ?yoksa Arapça mı ?olduğu tam olarak ortaya konmuş değildir. Bir kısım düşünürler bu sözcüğün Arapçadan geldiğini  düşünmektedirler. Fuat Köprülü ise; Türkçe olan “Akı” kelimesinin zamanla değişerek “Ahi” şekline gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.(2) Fransız Türkolog J. Denny de aynı düşüncededir. Akla yatkın olanı da budur. Çünkü; ahilik  Türklerin meydana getirdiği bir kuruluştur ve kökü Türk töresine dayanmaktadır.

Ahiliğin  ilk belirtilerini ortaya çıkarabilmek için, bu örgütlerin tarikatlar gibi, belirli bir ideolojiye bağlı  olarak faaliyet gösterdikleri gerçeği ortadadır. Söz konusu olan bu örgütlerin toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline geldiğini öne sürmek mümkündür.(3)

Osmanlı Devleti’nde de esnaf ve sanatkârlar birlikte hareket etmek ve aralarındaki dayanışmayı sağlamak için kendi iş alanlarında teşkilatlanmışlardı. İlk başta, Ahilikte dini ve milli bir düzen vardı. Yamak, çırak, kalfa, usta ve pir ilişkileri buna göre organize olmuştu.

Ahilik, ekonomik ve sosyal bir zorunluluk karşısında Anadolu’da köylere kadar örgütlenmiştir.  Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri için, ancak aralarında bir örgüt kurmaları gerekiyordu. Böylelikle aralarında bir dayanışma hasıl olacak , ucuz ve kaliteli mal yapıp satmaları ile yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olabilecekti.(4) İşte bu zorunluluk ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur.

Ortaçağ’da Anadolu’daki Türk esnafları “Ahi” teşkilatı şeklinde kurulmuştur.(5) Ahi teşkilatlarının ilk kuruluşlarını göz önüne getirecek olursak; yüksek ahlaklı, zengin , güçlü , yaşça büyük ve hürmete layık bir lider etrafında toplanmış, esnaf, sanatkâr, işçi v.b. halk guruplarının oluşturduğu birlikler şeklinde düşünülebilir.(6)

Zamanımıza kadar ulaşan yazılı belgelerden anladığımız kadarıyla, ahi lideri seçilen ( ahi baba ) kimse, hemen bir zaviye tesis eder, burasını düzgün bir şekilde dayayıp döşeyerek meslek erbaplarının toplanmalarını temin ederdi. Mithat Günata’nın tesbitlerine göre: “Ahi zaviyelerinde öğretmen, profesör, hâkim, vaiz, silah talimcisi, hattat, şair gibi görgülü ve bilgili kimseler de bulunurdu.” (7)

Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla ortaya  çıkmış olan ahilik, yerleşik hayatın  şekillendirdiği bir sivil toplum kuruluşudur. 13.Yüzyılda rastladığımız ahilik, Türk toplum yapısının ekonomik ve sosyal açıdan örgütlenmesinin de kaynağı haline gelmiştir. Ahi örgütlerinin iç dinamiklerini ele alacak olursak; ekonomik ve ticari hedefleri olduğu ve hatta ahlâki ve manevi yönleriyle de bir bütünleşme gösterdiğini görmek mümkündür. Ahilik sisteminde işçi ve işveren münasebetleri,  tarafların çıkarları açısından birbirlerini tamamlamaktadır. Bu sistemde  hem işçi olacak, hem de işveren olacak. Bir başına işçi veya işveren ahiliğin varlığını devam ettiremez. Kesinlikle günümüzdeki işçi işveren ilişkileri gibi kısır çekişmeler içine girilmemiş ve şahsi çıkarların hüküm sürdüğü yerler olmaktan uzak durulmuştur. Başka bir ifade ile ahilik , dayanışmayı esas kabul eden, bu yüzden de bölünmeye, parçalanmaya imkân vermeyen, aralarında sosyal bütünleşmenin sağlandığı bir kuruluştur.

Ahi kuralları, ahinin mutlaka bir işi olmalıdır esasına dayanmaktadır. Bu  cümleden hareketle, ahilik işsizliğe de karşıdır. Ahilik aynı zamanda dayanışmayı öne çıkarmakta ve herhangi bir ahinin, kazandığı paradan geçimini sağladıktan sonra, arta kalan kısmını yoksullara, garibanlara, fakirlere, kimsesizlere ve işsizlere ayırması gerekmektedir.

Ahilik teşkilatında  toplumun tamamını ilgilendiren bir kalkınma stratejisi vardı. Hatta, devletin yapması gereken birtakım vazifeleri dahi üzerlerine almışlardı. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe ve yoksulluğa karşı da büyük bir mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma yoluna girmiş, yoksulluğun  bir alın yazısı olmadığını, bunun çok çalışarak giderilebileceğini ortaya koymuştur.

Günümüzde de  böylesine fedakarca çalışan  muntazam teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bakımdan; içinde bulunduğumuz zamanda sanatkâr ve meslek teşekküllerinin ahi örgütleri gibi teşkilatlanmaları zaruretine her zaman büyük önem arzetmektedir.

DİP NOTLAR:

  • Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-üt-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları,  Cilt 1, s.90
  • Sabahaddin Güllülü, Ahi Birlikleri, s.18, İstanbul 1977
  • Sabahaddin Güllülü, Aynı Eser, s.20
  • Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56
  • Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s.19
  • Sabahaddin Güllülü, a.g.e., s.78
  • Mithat Günata, Unutulan Adetlerimiz ve Loncalar, s.77, 1975 Ankara

Kas 16

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ 35 YAŞINDA

KKTC’nin kuruluşunun 35’nci yıldönümünde kahraman Kıbrıslı soydaşlarımıza, Aziz Milletimize kutlu olsun. Başta büyük dava ve mücadele adamı KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ ile Kıbrıs mücadelesindeki kahraman Şehitlerimizi, Gazilerimizi, Mücahitlerimizi minnet, şükran ve saygıyla selamlıyoruz. Aramızdan ayrılan kahramanlarımızı rahmetle anıyoruz. Mekanları cennet olsun.

Kıbrıs’ta Rumların anarşi ve terörü başlattıkları 1955’lerden beri kahraman soydaşlarımız, azgın Rum çetelerine karşı 1974’te Türkiye’nin müdahalesine kadar inanılmaz bir şekilde direnmişler, Ada’yı Rumlara teslim etmemişler, Kıbrıs Barış Harekâtı ile kazanılan Şanlı Zafer’in ardından da 10 Eylül 1974’te Otonom Türk Yönetimini, 13 Şubat 1975’te de Türk Federe Devletini ve 35 yıl önce 15.11.1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kabul ve ilan etmişlerdir. Sayın Rauf Denktaş da Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı olmuştu. Böylece 1955-1974 arası anarşi ve terörün kol gezdiği Kıbrıs’ta, 44 yıldır barış ve huzur hakim olmuştur. Barış ve huzuru sağlayan temel unsurlar, Kıbrıs’ta konuşlu TSK’nin varlığı ile Türklerin ve Rumların ayrı bölgelerde yaşıyor olmalarıdır.

Bu açık ve güçlü gerçeğe rağmen barış ve huzurun dünyada hakim kılınması için var olan BM, yıllardır anarşi ve teröre ortam yaratacak düzenlemeler içindedir. Her şeye bütün olumsuzlara rağmen Türkiye’nin de etkili desteği ile Kıbrıslı soydaşlarımız; KKTC ile demokrasi, eğitim, iletişim, sağlık, kültür ve turizm gibi birçok alanda, büyük ve önemli adımlar atmışlardır. Şu anda BM, ABD ve AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını ortadan kaldırmaya ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne peşkeş çekmeye yönelik projeleri sahneye koymaktadırlar. Ama  KKTC’nin varlığını koruması, hem Kıbrıslı soydaşlarımızın selameti, hem de Türkiye’nin güvenliği açısından çok önemlidir. Biz Aydınlar Ocakları ve Türk milliyetçileri olarak, KKTC’nin varlığını sonsuza kadar korumasını arzu ediyoruz.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 35. kuruluş yılını kutluyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar