Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 19

Bakış Açınızı Değiştirin, Hayatınızın Kalitesi Değişsin!

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Bakış açıları, problem çözmede, hastalıkların tedavisinde ve iletişimde önemli rol oynamaktadır.
Olaylara bir den fazla bakış açısıyla bakabilme esneklik ve yeni alternatifler getirir. Bunun tersi de doğrudur. Esnek bir zihin de, sorunlara farklı açılardan yaklaşmamıza yardımcı olur.
Esnek olan kimseler çevreye kolay uyum sağlarlar ve değişimlere karşı dayanıklı olurlar. Çok az stres yaşarlar. Esneklik güçtür.
Esnek zihin yapısı geliştiremeyenler ise, kırılgan olur, yoğun stres altında kalır ve dünya ile ilişkilerine korku hakim olur.

Peki, bakış açımızı nasıl genişletebiliriz?
Bakış açısını genişletmenin en kolay yolu, bağlamı değiştirmektir. Her olayın bağlamını yani yer ve zamanını değiştirerek anlamını değiştirebiliriz. Anlam bağlamsaldır. Anlamın değişmesiyle duygularımız ve davranışlarımız da değişir. Böylece daha çok seçeneğe sahip oluruz. Örnek dört ayaklılar gibi çömelip yürümek bir yönetici için kötü bir davranıştır. Ancak aynı davranış, evde torunuyla oynayan bir dede için iyi bir davranıştır.

Bakış açısını genişletmenin ikinci yolu, sevdiklerimizle yaşadığımız güzel anları aklımızdan çıkarmamak ve bizi rahatsız eden olayları aklımıza getirmemektir. Çünkü tatsız olaylar bakış açımızı daraltır.
Bakış açısını genişletmenin üçüncü yolu, bir olaya takılıp üzülecek yerde, aynı olaya tarafsız bir gözlemcinin gözüyle bakmak ve o gözle yorumlamaktır. Bir kimse attığı adımın, yüzlerce ihtimal içinde sadece biri olduğunu düşünürse “ah keşke” diye yakınır ve pişmanlık duyar mı?

Olaylara dışarıdaki bir gözlemcinin bakış açısıyla ve tarafsız olarak, hiç bir menfaati olmadan bakan kimse, daha çok seçeneğe sahip olur. Olaylara yaklaşan özgür, objektif ve kendini hareketlerden uzak tutan bilim adamları bu pozisyonu kullanırlar.
Yüksek bilinçli insanlar olayları değerlendirirken “Kime Göre?” sorusuyla bakış açısına dikkat çekerler.

Jimm M. Power’in ifadesiyle, “Bir karıncaya göre; arslan, kaplan ve çıngıraklı yılan şefkatli ve iyi huylu hayvandır. Ördekler ve kazlar ise yırtıcı hayvanlardır, her şey sizin görüşünüze bağlıdır.”

Kaynak : Zülfikar Özkan, “AYRILAMAZSINIZ, Ailede Huzurlu Yaşam Önerileri” Hayat Yayınları, İstanbul, 201

Şub 22

Bilgi Kirliliği ve Etniklik

Prof.Dr. Mustafa E. ERKAL

            Ankara’da alçakça gerçekleştirilen son terör olayı istihbarat konusunu öne çıkardı. Ülkemizde maalesef birçok önemli kurum, devletin kurumu olmaktan çıkarılmış; kısır siyasetin oyuncağı yapılmış ve yapıları bozulmuştur. Parti kurumu haline getirilen birçok müessesede kan kaybı tabii ki önlenemez. Siyasi baskı çalışanları görevlerini gerektiği gibi yapmaktan alıkoymaktadır.

Müslüman kardeşlerimizi koruyacağız diye sınırlarımız yol geçen hanı oldu. Sorunun önemi çok geç fark edildi. Hem terörist, hem de terör ithal eder olduk. Bazı il ve ilçelerimiz görmeye alışık olmadığımız şekilde tahrip edildi ve yangın yerine döndü. Bazı terör örgütlerine ileride kullanılabilir ümidiyle sempatiyle baktık; destekler verdik. İleride NATO koridoru olacak Kuzey Suriye’deki Kürt koridorunu önlemek yerine; fanatik bir Esad düşmanlığına soyunduk. Dolaylı olarak Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın kolu olan PYD’yi güçlendirdik. Batılı anlamda işleyen bir demokrasi peşine düştük. Oysa terör örgütleri sahipsiz değillerdi ve sahipleri olan ülkeler bize onları kullandırmazlardı. Ortadoğu’da etkili olmak, ağırlığını hissettirmek ve Dışişlerinde monşerler saltanatını kırmak bir yere kadar belki olumlu bir bakıştı; ama bunun zemini ve altyapısı hazır değildi. İçeride çok farklı, mutabakatları gelişmeyen ve istikrarsızlıklara gebe bir ülkede başarılı bir iç ve dış politika uygulanamaz. Ortadoğu’da bizden habersiz bir şey olmaz dedik ve aşırı iddialı olduk. Hesapsız ve duygusal bakış gerçekçi olamaz. Dışişlerinde tecrübeye ve ihtisasa önem vermeyen personel tayinleri yaptık ve onları yönlendirmeye çalıştık. Milliyetçiliği tehlikeli, ulusalcılığı bölücü görerek milli menfaatleri korumak nerede görülmüştür? Ülkeyi yönetenlerin yetiştirilme tarzındaki yanlışlar, peşin hükümler ve şuuraltı zaafları bu defa yönetime yansımıştır. Bu ortam, Türkiye’yi Ortadoğu’da dostu olmayan bir yalnızlığa sürükledi. Sünnici bakış tarzı, Şii blokunu Türkiye aleyhine çevirdi.

Osmanlı’nın son döneminden ve Balkan bozgunundan hala ders alamıyoruz. Türkiye’nin sorunu ne Yeni Anayasadır; ne de başkancı bir sistem. Bu gibi konularla toplumu meşgul etmek ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmesini engellemektir. Bugün vatandaşın Türk Milletine mensubiyet şuuru yıllardır resmi kanaldan demokratikleşme ve sözde terör soslu çözüm süreci adına zayıflatılmaktadır. Farklılıklar kutsallaştırılmaktadır. Türkiye maalesef terör örgütlerinin ve teröristlerin rahatça eylem yapabileceği sıradan bir Ortadoğu ülkesi haline dönüşmektedir.

Bilgi kirliliği almış yürümüş… Zihinler çok karıştırılmış ve kavramların içi boşaltılmıştır. Meselâ “etnik milliyetçilik” kullanılıyor. Oysa etnik gurubun milliyetçiliği olmaz; olsa olsa etnik taassubu ve ayrımcılığı olabilir. Buna her şeyi etnik gözlükle görmek anlamına gelen etnosantrizm diyoruz. Bir toplumda etniklik ile milliyet birbirine rakip olamaz ki, milliyet etnik çağrışım yapabilsin.

Etnik gurup bütünden, standart ve hakim kültürden sosyal mesafe bakımından uzak olan ırki olmayan kültürel bir sosyal guruptur. Ana kültür kalıbından sosyal hayatın her bir bölümünde ve kültürün her bir unsurunda farklılık varsa bir etnik guruptan bahsedilir. Etniklikkültürel olduğuna göre, kültürün her bir unsurunda ayırt edici bir farklılık söz konusu olmalıdır. Sadece mahalli dil farkı etniklik için yeterli değildir. Kurmançca konuşan Türkmen aşiretleri sadece dil dolayısıyla ayrı bir etnik gurup sayılamaz. Milletleşme sürecinin yani milli seviyedeki ortak değer ve sembollerin kabul görmediği bir yapıda milletleşme olamaz; çatışmalar da etnik ve mezhep seviyesini aşamaz. Bundan dolayı Suriye’de ve Irak’ta birer millet yoktur. Milletleşemeyen toplumlar demokrasiyi de uygulayamaz.

Sayın Başbakanın Erzincan’da 13 Şubat 2016 tarihinde yaptığı konuşmada “… Kürt, Alevi, Türk, Sunni diye bizi bölemeyecekler” ifadesi yanlıştır. Bölücülük bizatihi bu sıfatlardan değil; etnik taassuptan ve aşırı asabiyetten doğar. Bundan dolayı Türk Milleti ifadesi birleştirici ve kapsayıcıdır. Türk Milletine kendini mensup hisseden dini azınlık ve etnik gurup mensuplarımızın birer Türk Milliyetçisi olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Tek engel ırkçılık ve emperyalizmdir.

Şub 15

Yeter Artık!

Halil ALTIPARMAK

Son 24 saat içerisinde tam ON BİR şehit haberi ile sarsıldığımı yazarken, bir haber daha geldi. İki şehit daha var.

Kahroluyoruz.

Kavruluyoruz.

İçimiz yanıyor.

Her bir Şehit haberi bizden bir parça koparıyor.

Bütün bunlara ilave olarak, bugünleri bize yaşatanların, hem de göz göre göre, bilerek yaşatanların, hâlâ bu ülkede yönetici olmaları, konuşuyor olmaları, acımızı, üzüntümüzü daha da artırıyor.

Bu kadar olmaz, olamaz.

ANALAR AĞLAMASIN uyutması, yutturması, kandırması bu ülkeyi bu hale getirdi.

Analar bugüne kadar bu kadar kısa sürede bu kadar ağlamadı.

Türk Milleti ve onun Güvenlik Güçleri tarihin hiçbir döneminde bu kadar aciz duruma düşmedi.

Türk Milleti, bu kadar ümitsiz hale hiçbir zaman gelmedi, getirilmedi.

İnanılmaz, inanılmaz, inanılmaz.

Söyleyecek hiçbir şey yok.

Ey!

Yiğitler(!), dünyaya meydan okuyanlar(!), dünyayı susturanlar(!), dünyaya meydan okuyanlara destek verenler…

NEREDESİNİZ?

Yürüyün, ülkeyi ayağa kaldırın…

Ne zaman yapacaksınız bunları?

Neyi, kimi bekliyorsunuz?

Başkanlık işinin hallolması için mi bekliyoruz?

Tek derdimiz bu mu?

Aleyhte konuşanlar sizinle hareket etmiş olsa bile, sussunlar mı?

Vicdanlar bu kadar mı köreldi?

Beyinlere takılan çiplere emir gelmedi mi?

YETER ARTIK!

YETER ARTIK!

YETER ARTIK!

İsyan ediyoruz.

İsyanımızı haykırıyoruz.

Heyhat!

Elimiz, kolumuz bağlandı.

Dolayısıyla, taşlar bağlandı.

Bu şartlar altında, bu duygularla başka ne yazabilirim ki!

Şub 09

Böyle Topluma Böyle Yöneticiler

Ruhittin SÖNMEZ

Sizin de dikkatinizi çekiyordur.

Kalabalık yaya gruplarının yürüdüğü yerlerde, karşıdan gelenlerle çarpışmadan geçemiyoruz.

Diyelim ki, yaya geçitlerinde yeşil ışığın yanmasını bekledik. (Yayaların kırmızı ışık ihlallerini saymıyorum.) Biz karşıya geçeceğiz, karşıdan gelenler de bizim olduğumuz yere gelecekler. Ama hem biz ve hem de karşıdan gelenler yaya geçidinin tamamını kullanarak geçmeye çalıştığımız için, zikzaklar çizerek karşıya geçmeye çalışırız. Çoğu zaman da birkaç çarpışma veya sürtünme ile karşıya varabiliyoruz.

Oysa her iki taraftaki insanlarımız sağdan geçse, beklerken yığılma olduğunda, önce gelenin önde olmasına saygı göstererek sıraya girsek, son derece rahat ve düzenli bir şekilde geçebileceğiz.

Tren, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında bu araçlardan inerken ve çıkarken başkalarıyla bedensel temas yapmamak pek mümkün değil.

Asansörlerin yoğun kullanıldığı yerlerde de asansöre girip çıkarken birileriyle çarpışmadan bu işi başaramıyoruz.

Oysaki binmek isteyenler kapıda beklerken, çıkanların rahatça çıkabilmesi için kapının bize göre sağ tarafında ve bir metre kadar gerisinde beklesek, inecekler indikten sonra sırayla kabine girsek bu düzensizlikler olmayacak.

Hava güzel, mesela Sekapark’ta sahilde veya Yürüyüş Yolu’nda geziyoruz. Yaya yolunun tamamını kaplayan gruplar, yolun solundan, sağından, ortasından geçen kişiler, çiftler.. Bazısı yavaş yavaş seyrana çıkan, bazıları tempolu yürüyüş yapanlar… Her iki tarafta da yolu böyle kullanan yayalar büyük bir düzensizlik içinde yürümekteler.

Her iki tarafta yürüyenler sağdan yürüse, ortadaki alanı daha hızlı yürüyenlerin sollayarak geçişi için boş bıraksa hiçbir düzensizlik, çarpışma, bekleme olmayacak…

***

EĞİTİM ŞART

Şehirde birlikte yaşamanın bu kadar basit ve temel kurallarını neden uygulayamıyoruz?

Galiba en temel sebep, eğitim sistemimiz hayata ve şehirde birlikte yaşama kurallarına dair hiçbir şeyi öğret(e)miyor.

Yüzmeyi, ilk yardımı, okuma alışkanlığını, yemek yapmayı, dinimizi, ahlak kurallarını, Türkçemizi, bir yabancı dili, trafik kurallarını öğretemediği gibi görgü kurallarını da öğretemiyor.

Sadece Milli Eğitimi kastetmiyorum. Milli Eğitim kadar büyük bir camiayı Diyaneti de dâhil ediyorum.

Camilere giriş çıkışta yaşanan düzensizlik tren ve otobüslerden farksız.

Kirli çoraplar veya ıslak ayaklarla Camiye girme gibi alışkanlıkları olan Müslümanlar kimin eseri?

***

ŞEHİRLİ OLMAK

Çoğumuz köy veya kasabalardan şehirlere geldik. Veya bulunduğumuz kasabalar hızla şehirleşti.

Bu değişime yani şehir hayatına ne kadar uyum sağladık?

Kalabalıkların bir arada yaşaması için farklı kurallar geçerli. Köyde, müstakil evinizde gürültü çıkarabilir, çamaşırı istediğiniz yere asabilirsiniz. Apartmanlarda oturuyorsanız böyle davranmamalısınız.

Yukarıda birkaçını verdiğim toplumsal görgü kuralları şehirli olmanın getirdiği sorumluluklardır.

Şehirli insan başkalarının yaşama alanına yer açmak için, kendi serbest hareket alanını sınırlandırır. Fakat başkalarından da kendisine bir özgürlük, güvenlik ve mahremiyet alanıbırakmasını talep eder.

Medeni bir şehirli, ATM’de bankacılık işlemi yaparken başkasının hesabını ve yaptığı işlemleri merakla izlemez. Mağaza kasalarında önünde ödeme yapan kişinin hesabını gözlemez. Otobüste nefesini bir başkasının ensesine üfleyecek şekilde yanaşmaz. Kendisine de böyle yapılmasını istemez.

Hatta ABD’de bu bir toplumsal kural olmuş. Herkesin bir metre çevresi mahremiyet veya güvenlik alanı kabul ediliyor. Kimse bu alanı ihlal edecek kadar başkasına yaklaşmıyor.

Bu kurallar gelişmiş ülkelerde bütün toplum tarafından benimsendiği gibi, uymayanlar toplum tarafından kınanmaktadır.

Bu ve benzeri konularda davranışlarımızı gelişmiş batı ülkelerindeki uygulamalarla mukayese edince sonuç utanç verici.

Son model arabalarından ambalaj atıklarını yola fırlatanlar, sokağa tükürenler, toplu alanlarda yüksek sesle konuşanlar, cep telefonuyla bağıra bağıra görüşürken bütün mahrem bilgilerini paylaşanlar…

Trafikte, karşıdakinin en küçük kusurunda bağıran, küfreden, kavga eden öfkeli sürücüler…

Ailelerinin, Milli Eğitimin ve Diyanet’in eğitemediği insanlarımız…

***

Televizyonlarda.. Tartışma adabından mahrum “uzman” terbiyesizler..

Birbirlerine en galiz sözlerle saldıran saygısız devletlûlar, ağızlarının kantarı bozuk siyasiler…

Hepsi bu toplumun eseri…

Bu ortak eğitimin veya eğitimsizliğin ürünü…

Belki de yumurta tavuktan değil, tavuk yumurtadan çıktı… Yani toplum bunların eseri…

*************************************************

SÜSLÜMANLARIN AHLAKI

“Süslüman” kavramı “Sıradışı Müftü” olarak bilinen Kırklareli Müftüsü Adnan Zeki Bıyık’a ait.

Sıradışı Müftü, Süslümanların dini (ahlaktan soyutlayarak) yaşama anlayışını “Türedi Müslümanlık” diye tanımlamakta ve çarpıcı tespitler yapmakta.

“Eskiden yetimler görülüp gözetilip onlara sahip çıkılırdı. Onların âhından insanlar çok korkardı. Şimdi adım başı fütursuzca yetim hakkı yiyen hiç de vicdanı sızlamayan kan emici keneler türedi.”

“Eskiden zulüm-haksızlık-yolsuzluk ve sair kötü şeyleri kendi etrafından birileri de yapsa başkaları da yapsa herkes tepki gösterirdi, o şahıs veya şahıslar kınanırdı. Şimdi pisliği yapan kendi etrafından olunca süt dökmüş kedi gibi sessizleri oynayan ikiyüzlü bir nesil türedi.”

Bu ve benzeri tespitleri yapmak ve Müslümanları uyarmak sıradan bir din görevlisinin normal vazifesi idi. Ancak bu hakikatleri ifade edebilen din adamlarının sayısı o kadar az ki Adnan Zeki Bıyık’ın unvanı “Sıradışı Müftü” oluverdi.

***

KUL HAKKI

Kul hakkı” İslam’ın en temel kavramlarından biri.

Ahiret inancı olanlar bilirler ki, Allah kendi haklarını ve kendi emirlerine aykırı davrananları affedebileceğini, ancak kul hakkını affetme yetkisinin sadece kendisine haksızlık yapılan kişiye ait olduğunu bildiriyor.

Kul hakkı yemektoplumun imkân ve değerlerini haksız yere şahsi menfaati için kullanmak ve/ veya toplumun kendilerine emanet verdiği yetkileri kötü kullanarak kamu malını israf etmek şeklinde de olabilir.

Bu halde toplumun her ferdinin hakkı yenmiş olur…

Haksız yere kamu malını yemek veya israf etmek en ağır kul hakkı ihlalidir.

***

HAZRETİ ÖMER’E HESAP SORMAK DAHA KOLAYDI

“Ey cemaat! Dinleyin ve itaat edin” diye hutbesine başlayan Hazreti Ömer’e cemaatten bir kişi “Ey Müminlerin Emiri! Şu sırtındaki gömleğin hesabını vermezsen ne dinleriz, ne de itaat ederiz” demiş.

Devlet Başkanı ve Halife görevlerini yürütmekte olan Hazreti Ömer, sükûnetle herkesin huzurunda gömleğin hesabını vermiş ve böyle Müslümanlar olduğu için şükretmiş.

Şimdi ne böyle kamu malının hesabını devlet başkanından bile sorabilecek Müslümanlar var ve ne de hesap verme konusunda Ömer gibi davranan kamu görevlileri…

Şub 02

Bilinç Gelişiminin En Önemli Faydaları Nelerdir?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 Bilinç gelişimi, her şeyden önce zihinsel faaliyetlerin artırılması anlamına gelir. Zihinsel faaliyet ise daha çok beyin hücresi üretir ve var olanları da geliştirir.

Norman Doidge’nin “Kendini Değiştiren Beyin” kitabında ifade ettiği gibi, zihinsel bakımdan aktif bir hayat süren insanlar daha iyi beyin fonksiyonua sahiptirler.
Bilinç gelişimi yolculuğundaki kişi daha sosyal ve aktif oluyor. Bilindiği gibi zihinsel bakımından uyarıcı faaliyetlere katılmak Alzheimer olma riskini azaltmaktadır.
Beyin de kas gibi alıştırma yaparak gelişim gösteriyor. Zihinsel eğitim ve zenginleştirimiş çevrede yaşamak beyin ağırlığını % 5-9 oranında artırmaktadır.
“Kullan veya kaybet yasası” gereğince, kullanılmayan sinaptik bağlantılar ve nöronlar teker teker ölmeye başlıyor. Beden, kullanılmayan nöronları kan, oksijen ve enerjiyle beslemeyi israf olarak görüyor. Bu sebeple beyin, kullanılmayan bu parçalardan kurtulma yollarını arıyor. Yükünü azaltmak ve daha faal çalışmak için…
Bilinç gelişimi içinde olmayan kimsenin nöronlarını ölüm bekliyor… Mesela içimizdeki müzik aletini çalma potansiyeli vardır. Müzikle ilgili beynimizde nöronlar vardır. Bu nöronlar müzik yoluyla çalıştırılırsa büyür, çoğalır vegelişir. Kullanılmazsa güçsüzleşir ve ölürler.
Beyin içinde kendine yapacak iş bulamayan nöronlar yeterince uyarılmayarak ölüme mahküm olurlar. “Kullan veya kaybet” kuralı gereğince kullanmadığımız veya çalıştırmadığımız nöronları kaybediyoruz.

Zihinsel faaliyet ve gelişim içinde olmayan kimselerde nöronların büyük kısmı kullanılmıyor. Bu sebeple nöral bağlantılar budanıyor, yok ediliyor. Nöronlar, yaşanan olaylar ya da kaydedilen bilgiler ölçüsünde birbirleriyle bağlar kurarak, beraber hareket ederler. Bu yaşantılar ya da bilgiler tekrar tekrar kullanılmadıkları takdirde, nöronlar arasındaki uzantıların oluşturduğu bağ kaybolur ve bilgilerde silinir.
Bu yolla gereksiz doku azalır. Beynin dış kabuğunda da bir azalma, bir incelme görülür. Çünkü bir çok nöron gereksizliklerden dolayı atılmıştır.

Okuduğumuz kitaplar, kurduğumuz ilişkiler, hissettiğimiz duygular, aklımızdan geçenler beynimizin gelişimini etkilemektedir. Süreyya Yılmaz’ın “Beynin Akıllıca Yönetimi” kitabında vurguladığı gibi, beynimizin bağlantılarının yapısını değiştirmek ve yeni bağlantılar kurmak elimizdedir. Fiziksel egzersiz kas geliştirmekte, zihinsel egzersiz yeni nöronlar üretmektedir.

Bilinç gelişimi zihnimizden geçen düşüncelerin zenginleştirilmesi demektir. Bu düşünceler beynimizde değişimlere sebep olmaktadır.
Bu bilgilerin ışığında, kitap okumaya ve kişisel gelişime karşı çıkanların yeniden durum değerlendirmesi yapmalarında fayda vardır. “Kullan veya kaybet yasası” gereğince beyni akıllıca kullanmak ve nöronları uyarmak zorundayız.

Nöron budanmasına uğramamak için kendimizi, beynimizi ve nöronlarımızı işe yarar konuma getirmeliyiz. Aksi durumda Alzheimer gibi hastalıklar kapımızı çalabilir.

    BEYİN BİZE GEREKLİ OLAN İLAÇLARI ÜRETİR

Düşünce sürecimizi değiştirerek, beynimizin kimyasal yapısını etkileyebiliriz. Düşünce şeklimize göre sağlıklı kimyasal değişimleri harekete geçirebiliriz.
Beynimizde olumlu bir değişim yapabilmemiz için, neyin ters gittiği yerine, neyin doğru gittiğini zihnimizde canlandırmalıyız.
Beynimizin kimyasal yapısını bilinçli bir şekilde etlileyebilmemiz, vücut kimyamızı istediğimiz şekilde düzenleyebileceğimizi gösterir. Çünkü psikolojik ve kimyasal yapımızı harekete giçeren düşüncelerimizdir.
Düşüncelerimiz de duygularımızı oluşturur. Bu sebeple nasıl hisssedeceğimiz bize bağlıdır. düşüncelerimizle üzüntü veya neşeyi tetikleyebiliriz. Ne düşünürsek, onu biçeriz.
Düşüncelerimizi başkalarının iyiliğine çevirdiğimiz zaman stres ve bunalımlarımızı azaltabiliriz.
İç konuşmamız olumlu olursa, beynimiz sağlıklı hedef ve amaçlara yönelir. Yani bize huzur ve mutluluk sağlayacak programları yapar ve hayata geçirir. Bizi her zaman neşeli bir konuma getirir.
Neşe, bağışıklık sistemimize güç verir. Neşeli insanlar, diğerlerine göre daha az hastalanır ve hastalıklarını daha rahat geçirirler. Neşeli ve huzurlu insanlar kendi doğal iyileştirme güçlerini harekete geçirirler.
Çünkü neşe endorfin üretir. Mutluluk hormonu da olarak adlandırılan endorfin, vücudun acı, ağrı gibi durumlarla baş edebilmemiz için beynimizden salgılanan bir hormondur. Salgılandığında acı iletimini yavaşlatır ya da tamamen durdurabilir.
Endorfin, bağışıklık sistemini hastalıklara karşı güçlendirir.
Sağlıklı bir kalp ilaç kadar yararlıdır.
Sağlıklı ve mutlu bir ömür sürmenin yolu bilinç gelişiminden ve farkındalığın artırılmasından geçer. 
Şu günlerde bilinç eğitimine çok ihtiyacımız var. Zihniyet eğitimi ve zihinsel gelişim bizi pek çok sıkıntıdan kurtaracaktır.
Bunun nasıl olacağını ise ÜÜtv’deki “Yüksek Bilinç Yolculuğu” programında ve yazılarımızda gözler önüne sereceğiz.
Ne hissedeceğimiz bize bağlıdır. Bu çalışmalarımızda duygularımızı seçme ve değiştirme yollarını göstereceğiz.
Duygular davranışlarımızın yakıtı olan enerjidir. İnsanları yakınında tutmak isteyen hoş ve sıcak duygular üretmelidir. Araya mesafe koymak isteyenler ise soğuk duygular yaratmalıdır.
Duygularımızı üreten de düşüncelerimizdir. Bu yüzden zihnimizden geçen düşünceler önemlidir.
John Milton diyor ki: “ Zihin başlı başına bir güçtür. Cehennemden bir cennet, cennetten bir cehennem yaratabilir.
Kaynak: Gary McKay, Cesur Ol Değişime Ayak Uydur, Kalipso Yayınları, İstanbul.

Ara 31

Felsefe Batıdan mı Doğdu?

Dr. Hasan GÜNAYDIN

             Felsefenin nerede doğduğu konusu uzun bir süre tartışılmıştır. Geçmişe ait bilgilerimiz arttıkça Mısır, Sümer ve Hint medeniyetlerini daha geniş bir biçimde anlıyoruz. Özellikle Mısır ve Sümer’den elimize ulaşan yazılı belgelerin az olması, kendilerinden sonra ortaya çıkan Yunan felsefesinin bir adım öne çıkmasına imkan tanımıştır. Ancak konuya karşılaştırmalı olarak yaklaştığımızda gerçeğin hiç te öyle olmadığını görüyoruz. Aslında Yunan felsefesinin ön plana çıkması kendiliğinden olmamış, Rönesans ve sonrasında Batının kendisine bir kaynak/menşei araması sonucunda bilinçli olarak gerçekleştirilmiştir. Sömürgeci Batı kültürel emperyalizm uygularken dinin yanında felsefe ve bilimi de kullanmak istemiş, netice itibarıyla kafalarda “felsefe ve bilim de batılılara aittir ve onlardan çıkmıştır” inancını yerleştirmeye çalışmıştır. Bu düşünce kültürel istilanın bir aracı olarak kullanılmıştır. Oysa aşağıda belirtmeye çalışacağımız bazı hususlar felsefe ve bilimin Antik Yunan’da yani Batıda doğmadığını açıklıkla gözler önüne sermektedir.

  • Herşeyden evvel Mısır, Mezopotamya, Sümer ve Hint kültürleri Antik Yunan kültüründen daha kadim ve daha eski kültürlerdir.
  • Thales felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Herodotos’a göre Fenikeli olan Thales Mısırlılardan öğrendiği matematik bilgisini kullanarak evren hakkında düşünmeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle; O Mısırlılardan öğrenmeden önce Antik Yunan’da matematik diye bir şey yoktur. Thales güneş tutulmasını da Mısırlılardan öğrenmişti. Zira Mısırlılar güneş tutulmasının periyodik olduğu fikrine ulaşmışlar ve bu yönde hesaplamalar yapmışlardır.
  • Empedokles’in Şam ve Mısır’a gittiği, oralarda uzun bir süre kaldığı bilinmektedir. Hatta Mısır’da Hz. Süleyman’ın öğrencileri ile görüştüğü bile belirtilmektedir. Mısırlılardan geometriyi, Hz. Süleyman’ın öğrencilerinden fizik ve metafiziği öğrenmiş, daha sonra ülkesine dönerek metafizik, fizik ve geometriyi Yunanistan’a getirmiştir. Bundan önce Yunanistan’da ne fizik, ne metafizik, ne de geometri vardır.
  • Pythagoras 18 yaşlarındayken yaşadığı adadan ayrılıp önce Miletos’a, oradan Mısır’a, oradan da Babil’e giderek Memphis ile Juppiter Tapınaklarının rahiplerinden eğitim almıştır. Mısır aslında Fenike dinlerinin de kaynağıdır. Pythagoras 22 yıl Mısır’ın çeşitli tapınaklarında kalarak eğitim görmüş ve bildiği neredeyse her şeyi mesela matematikle ilgili bütün bilim dallarını, astronomi ve geometriyi onlardan öğrenmiştir. Bunun yanı sıra ayrıca Keldanilerden astronomi, Fenikelilerden aritmetik bilgileri edinmiştir. O’un ilk defa Yunanistan’a getirdiği hem sayılar öğretisinin hem de ruh göçüyle (Metempsykhosis) ilgili öğretinin kaynağı aslında Mısır’dır. Eğitim sistemini de Mısır’daki sisteme uygun olarak kurmuştur. Babil’de ise astroloji ve simya gibi gizemli bilimleri öğrenmiştir. Ksenophanes Pythagoras’ı eleştirmiş ve O’nun için “Yalancıların Başı” demiştir.
  • Atomcu Öğreti’nin en büyük temsilcilerinden sayılan Demokritos da Mısır, Babil, İran ve Etopya’ya gitmiş, bilhassa Mısır’da uzun bir süre yaşamıştır. O’nun Yunanistan dışından elde ettiği bilgiler ışığında savunduğu evren iki kısımdan oluşmaktadır: Atomlar ve Boşluk (Mekan). Demokritos’un savunduğu ruh da “bedeni meydana getiren atomlardan farklı olarak ince, düz, yuvarlak, çok hızlı hareket eden, kaygan ve akıcı atomlardan oluşmuştur.” Açıkça anlaşılacağı üzere; Atomcu Öğreti’nin de gerçek kaynağı Yunanistan değildir.
  • Ksenophanes Mısır’a gitmiş ve Tek Tanrı inancını oradan getirmiştir.
  • Tıp ve doğa bilimleri ile ilgili bilgiler Mısır ve Mezopotamya’da alınmıştır. Bunun yanı sıra, Güneş Sistemi ile ilgili ilk bilgiler yine Mısır ve Mezopotamya kaynaklıdır. Ay tutulamasının periyodları Mezopotamya’dan öğrenilmiştir. Anaksimendros’un ilk dünya haritasını yaptığı söylenmesine karşın ilk dünya haritasının Babil’de yapıldığı tespit edilmiştir.

Antik Yunan düşünürlerinin en önemlileri olarak kabul edilen Sokrates, Platon ve Aristoteles’e göre, “felsefe hikmet yani bilgelik sevgisidir”. Ayrıca Karl Jaspers felsefe hakkında “insanın düşünerek kendi varoluşunun bilincine vardığı her yerde felsefe vardır” demektedir. Dolayısıyla, dünyanın herhangi bir yöresinde ve Antik Yunan’dan çok daha önceki zamanlarda bilgelik yani hikmet sevgisiyle dolu insanlar mutlaka vardır; hatta felsefe bu adla anılmasa bile mutlaka ortaya çıkmıştır. Aksini iddia etmek mümkün değildir. Bugün felsefeyle ilgilenenlerin önemli bir bölümü “Yunan bilim ve felsefesinin Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden çok daha sonra ortaya çıktığını ve onların mirasını geliştirip zenginleştirdiğini” ileri sürmektedir.

Yukarıda açıkladığımız hatta değinmediğimiz başka gerekçelerle felsefenin Batıdan yani Antik Yunan’dan doğmadığı aşikardır ve bu yanlış/kasıtlı iddia reddedilmeli, sömürgeciliğin bir aracı olarak kullanılmasına imkan tanınmamalıdır.

Ara 29

Türk Milliyetçiliği Üzerine Bazı Görüş ve Düşünceler

Dr. Şahin CEYLANLI*

 

Türk Milliyetçileri hiç şüphesiz ki, milletimizin sinesinden çıkmış bir büyük fikrin ve davanın temsilcileridir. Yolunu sapıtmış veya yoldan çıkmış birtakım gruplar bir yana bırakılacak olursa;  toplumun büyük bir ekseriyeti için milliyetçilik, milli tarih, milli kültür, vatan ve bayrak şuurunu içinde barındıran asli bir düşüncedir. Bu fikrin müdafaasını yapanlar da Türk Milleti’nin vazgeçilmez temsilcileridir.

Fakat, üzülerek belirtmek gerekirse, Türk Milleti’nin büyük çoğunluğunun manevi desteğine sahip olan Türk Milliyetçilerinin safları, zararlı, yıkıcı ve bölücü fikir cereyanları ile mücadelede üstün başarı sağlayacak derecede sık değildir. Bu fikri temsil eden kuruluşlar, birbirinden habersiz, irtibatsız, kimin ne yaptığı belli olmayan davranışlar sergilemekteler. Aralarında ki  görüş, düşünce ve metot farklılıkları, Türk Milliyetçilerini birbirinden ayırmak için yeterli sebep teşkil edebilmekte ve  bu durum, tabii ki hepimizi derinden sarsmaktadır.

Meseleye siyasi yönden bakacak olursak ; yazılı, sözlü ve görsel basından öğrendiğimiz kadarıyla, yakın zamana kadar birlikte hareket ve mücadele eden, tasada, kederde, kıvançta birlik olan Türk Milliyetçileri,  kısır bir döngünün içine girerek birbirlerine karşı acımasızca  hakarete varan suçlamalar ve laflar edip,milliyetçilik ahlakına ve adabına hiç uymayan davranışlar sergilemekteler.  Siyasi atmosferde  gelinen nokta ve manzara bu.

Bu durumdan nasıl ve ne şekilde kurtulmak gerekiyor? İşte burası çok önemli. Milliyetçi sivil toplum kuruluşlarının bütün gayret, çalışma, faaliyet ve güçleriyle aynı hedefe yönelmeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış ve çalışmanın ise, çok büyük faydalar sağlayacağı zaman içinde görülecektir. Oyunu kuralına göre oynadığınız zaman başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

Meseleye değişik bir cepheden baktığımızda ; her Türk Milliyetçisi üstün görev ve üstün sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve üzerine düşen asli görevleri mutlaka yerine getirmelidir. Türk Milliyetçileri arasında kesinlikle hizipleşme ve ayrışma olmamalı. Art niyetli grup ve kişilerin tuzağına düşülmemeli. Aksi halde ; yürütülen bu kutsal yolda mesafe kat edilemez. Menfaat hesaplarından kesinlikle uzak durulmalı ve Dünya malı Dünya’da kalır mantığıyla hareket edilmeli. Türk Töresine sımsıkı sarılmalı ve buna göre düşünmeli ve fikir üretmeli, anane,  gelenek ve göreneklerimiz mutlaka yaşatılmalı.

Türk Milliyetçileri,  ölülerine ve dirilerine sahip çıkarak gelecek nesillere örnek olmalılar. Milliyetçi Fikrin Ölmez İsimleri adı altında anma toplantıları tertip etmeliler.

Her Türk Milliyetçisinin, milli varlığımızı meydana getiren unsurları koruyarak yaşatabilmesi için, toplumu bir örümcek ağı gibi saran mefhumlar anarşisi ile mücadele edebilecek donanımlara sahip olması gerekir.

İşte  içine düşmüş olunan bu girdaptan, yukarıda kısmen zikredilmiş faaliyetler ve çalışmalar ile   kurtularak  zafere  doğru adım atılacaktır.

( *)  Sosyolog, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Müdürü.

Ara 25

Dibace İmiş

Halil ALTIPARMAK

      AKP yöneticilerinin ısrarla ve neden hâlâ Anayasa ile uğraştıklarını merak ettiniz mi?

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

AKP’lilerin Dibace dedikleri, Anayasa’nın Başlangıç İlkeleri bunlar. NASIL?

Eki 29

Karşılaştıralım Bakalım !

Halil ALTIPARMAK

Almanya Başbakanı Merkel, Yıldız Sarayında, altın varaklı koltuklarda ağırlandı ve bu durum ülke içinde çok ciddi eleştiriler aldı.

Bir kere, İstanbul’da neden ağırlandı?

Yeni Türkiye(!)’nin artık Başkenti de mi değişti?

Neyse…

Artık, bu konuları ayrıca tartışırız.

Bugün tarihten yapraklarla günümüzü karşılaştıralım.

25 Aralık 1915’de dönemin Padişahı bir yemek veriyor.

Yemek, Yıldız Sarayı Çadır Köşkü Kasrı’nda yenecek.

Yemek listesi; bezelye çorbası, kalıpta soğuk hindi, terbiyeli ıspanak kökü, pisi balığı filetosu, çerkez tavuğu, bademli börek, zeytinyağlı lahana dolması, anberbû pilavı, yemişli pasta.

Bu arada, ülke, tarihinin en ağır savaşında, I. Dünya Savaşı içerisinde.

Ülkede korkunç sıkıntı var. Vesika ile günde arpa, yulaf, süpürge tohumu karışımı yüz dirhem (üç yüz gram) ekmek verilmektedir.

Şeker, yağ, et yok gibidir. Varsa da sahip olanlar sıradan vatandaşlar değildir. İmtiyazlı bir sınıf ancak bu yiyeceklere sahip olabilir.

Peki! Bir de gelelim 1921’e.

Millî Mücadele’nin en zor günleri.

Fransız ilişkileri yeni bir ümit dalgası oluşturmuş. Fransızlar, İngilizlerin tek başlarına hâkimiyet kurmalarını istemiyorlar. Bunun için de Franklin Bouillion’u görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya göndermişler.

Hariciye Vekilimiz (Dışişleri Bakanımız) Yusuf Kemal(TENGİRŞEK) Bey, Fransız temsilcisini iyi ağırlamak istiyor. Ama, hiçbir imkân yok. İyi kalitede çatal, bıçak takımı bile yok.

Çok üzgün, her şey danışılan Mustafa Kemal Paşa’ya gidiyor.

“Paşam…ne takım taklavat var, ne de bir orta lokantanın servisi ve mutfağı…inşallah ilk fırsatta şu eksiklikleri tamamlayalım. Mahcup olacağız adamlara…”

Mustafa Kemal gülümsüyor:

“Onlar bizim halimizi bizden iyi biliyorlar. Zaten onları ayağımıza getiren de bu yokluklar içinde başardıklarımız… Askerin mermisi, ayağında çarığı olmadığı, mebusunun koridorda kap karavana yediği hareketin Hariciye Vekili sofrada kristal kadehler içinde şampanya ikram ederse öteki mucizenin sihiri kalmaz. Hariciye Vekili… Sen neyin içinde neyi yiyorsan herife onu ikram et…” diyor.

Yusuf Kemal Bey bu hatırasını anlattıktan sonra;

“Goca Adam!…” diyerek bitiriyor.

Goca Adam nasıl olunurmuş?

Hadi, Padişahı da anlayalım.

Ne de olsa, birkaç yüz yıl önce dünya hâkimi olmamızın etkisini unutamamış diyelim.

Peki, şimdi bize ne oluyor?

Kaçak saraylar, altın varaklar, olağanüstü israflar…

Ne için? Ne pahasına? Ne adına? Kim için? Kime karşı? Şartlar nedir?

Bu durumda kime “Goca Adam” diyeceğiz?

Var mı?

Eki 20

Mesele Nedir?

Halil ALTIPARMAK

Ülkenin kalbinde, birçok insanı öldüren bir bombalama ile karşılaşıyoruz.

Kim attı, neden attı, toplantıya katılanların siyasî kimlikleri nedir filan…

Bunların hepsi tartışılır, bunların hepsi hakkında fikir yürütülür.

Belki de fikir yürütenlerin haklılık payı da olabilir.

Ancak, herkes temel bir konuda ortak noktada birleşmek zorundadır.

Her türlü teröre hayır!

Pkk, ışid vs. terörü fark etmez.

Terör, nereden gelirse gelsin, reddetmeliyiz, karşı durmalıyız.

Terörün tanımı kişiye, gruba, görüşe göre değişmez.

Terör, tektir, kan döker, acımasızdır, vicdanı yoktur, art niyetlidir ve hedefi kandır, gözyaşıdır, acıdır.

Benim terörüm, onun terörü gibi bir ayrımı terör bilmez, anlamaz, görmez.

Şucu terör, bucu terör olmaz.

Binlerce insanın olduğu bir ortamda bomba patlatan bir insanın aklı, mantığı, düşüncesi, şuculuğu, buculuğu olmaz. O insan robottur, duygusuzdur, insan değildir.

Masum bir askeri, polisi şehit eden bir terörist insan değildir, fikir için uğraşıyor olamaz, taşerondur, duygusuzdur, acımasızdır.

Herkes, her türlü teröre karşı olacaktır, karşı durmalıdır, terör ayırımı yapmamalıdır.

Tek ortak noktada durmalıyız.

NEREDEN GELİRSE GELSİN, KİM YAPARSA YAPSIN, TERÖRE HAYIR!

Diğer bütün tartışmalar bu ortak noktada durduktan sonra yapılır, yaparız, yapılmalıdır.

Diğer bir temel mesele de, Recep Tayyip ERDOĞAN meselesidir.

Recep Tayyip ERDOĞAN, bugün geldiğimiz noktada, yıllarca beraber olduğu, yola beraber çıktığı insanlar tarafından bile eleştirilir hale gelmiş, ülkenin sırtındaki ağır sorunların, maalesef odak noktası konumundadır.

Bugüne kadar yaptığı konuşmalar, kendi iktidarını devam ettirmek adına yaptığı her iş, ülkede kutuplaşmanın, kültürel ayrışmanın, düşmanlıklar oluşmasının nedeni olmuş ve nefret tohumlarının toplumda yaygınlaşmasına ve yayılmasına zemin hazırlamıştır.

Artık, bu gerçeklerin ve geldiği geri dönülemez noktanın kendisi bile farkına vardığı için, Türgev holdingin(!) başındaki oğlunun aniden yurt dışında yaşamasına karar vermiş ve doktora yapma kılıfına sığınmıştır.

Hiçbir uyarıya dikkat etmeyen, sadece kendisi ve ailesi için her şeyi göze alan Recep Tayyip ERDOĞAN için ülkenin içinde bulunduğu durum hiç önem arz etmemektedir.

İnsanımızın bugün ülkenin her yerinde terör korkusu yaşaması, askerimizin, polisimizin her gün teröristlerce şehit edilmesi, herhalde Recep Tayyip ERDOĞAN için, Bilal ERDOĞAN’ın kurtulmasından daha önemli değildir.

Yol arkadaşlarının bir kısmının bile geç de olsa farkına vardıkları bu durumu, ülkede herkesin görmesi ve anlaması gerekmektedir.

Yukarıdaki iki konuda ortak bir yaklaşım sergileyemezsek, bundan sonra başımıza gelecekler konusunda ağlamanın, üzülmenin, dövünmenin çözüm olmayacağını maalesef göreceğiz.

Şimdi! Haklı olarak soruyorum; güzel söyledin de, böyle olacağına ümidin var mı?

Ben ısrarla uyarımı yapmalıyım.

Gerçekleşmezse; son adım olarak, Millî Mücadeleyi çok iyi biliyorum.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar

12 / 15