Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 23

19 Mayıs, Türk’ün Esarete Başkaldırış Günü

Sakin ÖNER

                19 Mayıs1919; Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde aziz milletimizin, emperyalist güçlerin dayattığı onursuzca esaret altında yaşamaya başkaldırdığı kutlu bir tarihtir.

19 Mayıs 1919; “Ya istiklâl ya ölüm!” haykırışıyla bağımsızlık ve özgürlük irademizin ortaya konduğu, milli mücadele ruhunun doğduğu. şanlı bir tarihtir.

19 Mayıs 1919; Kurtuluş Savaşı’ndan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan zorlu yolun Samsun’da ilk adımının atıldığı anlamlı bir tarihtir.

19 Mayıs 1919; Çanakkale Zaferi ile yükselen millî ruhun, milli onur ve gururun, Osmanlı devletine son vererek Türklüğü tarih sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçlere karşı şahlandığı yüce bir tarihtir.

Ve 19 Mayıs 1919; Türk Kurtuluş Savaşı’nın ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözüdür.

Türkiye coğrafyası üzerinde hesapları olan küresel güçlerin tehditleri, plan ve projeleri bugün de devam etmektedir. Bir taraftan sınırlarımızda ülkemizi tehdit eden oluşumları yapılandırırken, bir taraftan da güdümlerindeki terör örgütleri ile millî birliğimizi bozmaya çalışmaktadırlar.  Bunlara karşı uyanık olmak, her halükârda millî birlik ve beraberliğimizi korumak zorundayız.

Bunun için, fıtratımızdan ve yaşadığımız ortamdan kaynaklanan farklılıklarımızı bir zenginlik kabul ederek millî hedeflerimiz etrafında bütünleşmeliyiz. Hepimize düşen görev, sevgi-saygı-hoşgörüye dayanan bir kaynaştırma ortamında milletimizin bütününü buluşturmaktır.

Millî şairimiz Mehmet Âkif’in dediği gibi:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

 

Milli Mücadele’nin başlangıcı olan bu anlamlı gün, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Gençliğine bayram olarak armağan edilmiştir. Tarihimizin bu önemli dönüm noktasını 101. yılında, Yüce Atatürk’ün bize emanet ettiği son Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar birlik ve bütünlük içinde yaşatma azim ve kararlılığı içinde kutluyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle Milli Mücadele’yi Samsun’dan başlatan ve zaferle sonlandıran, bu aziz vatanı bize yurt olarak armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihimizin tüm kahramanlarını, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızı coşkuyla kutluyorum.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!.

 

May 16

Vur Kardeşim(!) Vur

Halil ALTIPARMAK

 Vur kardeşim(!) vur!

Yüz yıldan beri vur! Son yıllarda meydan boş, istediğin gibi vur!

Taşla vur, sopayla vur, silahla vur! Eline ne geçerse vur!

Yaralamaya vur, öldürmeye vur! Zaten ölmüş deme, bir daha ölsün diye vur!

Acımadan vur, düşünmeden vur! Tereddüt etmeden vur!

Vur ha vur!

Çünkü;

Sen vur ki, o büyüsün!

Sen vur ki, o gerçekten daha da iyi anlaşılsın!

Sen vur ki, o daha da değerlensin!

Sen vur ki, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, sadece 20. Yüzyılın değil, 21. Yüzyılın, bundan önceki yüzyılların, bundan sonraki yüzyılların dahisi olduğu daha iyi görülsün!

Şahsen, bir süreden beri, ATATÜRK’e yapılan saldırılar konusunda yeni düşünceler içerisine girmiş ve uygulamaya başlamıştım.

Neydi o düşünceler?

ATATÜRK’e yüz yıldan beri yapılan saldırılar, enerjimizi tüketmiş, artık, bu konuda enerji harcamayalım, işimize bakalım diye yazıyor ve anlatıyordum. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Ama, gerçekleri aramak isteyen iyi niyetli kişilerden gelen soru ve istekler üzerine öyle görünüyor ki, arada bir bunları yazmaya devam edeceğiz.

Vuran! Vururken, hiç soru sorma, düşünme, sorgulama yapma, sadece” inanmaya inanmayı” devam ettir. Yani, neye inanmışsan onu sorgulamadan devam ettir!

Şemsi efendi ilkokuluna gidenler, Yahudi de, 1910 yılına gelindiğinde Müslüman Türk çocuklarının yüzde yetmiş beşinin, yüzlercesi açılmış olan Misyoner okullarına gittiğini görme!

Osmanlı kanunlarında, Gayrı Müslimlerin askere alınıp alınmadığını, paşa yapılıp yapılmadığını, cepheden cepheye komutan olarak gönderilip gönderilmediğini sorgulama!

Vahdettin, şehzade iken, Almanya’ya yaptığı seyahatte, neden bir Yahudiyi(!) kendisine yaver yaptı diye sorgulama!

İngiltere, diğer müttefikleri ile birlikte Osmanlı Devletinin kalbine girip işgal etmişken, Halife-Padişah ve onun tüm yönetim kadrosu ve bürokrasisi tamamen eline geçmişken, onlara istediğini yaptırırken, neden bir paşa ile gizlice anlaşsın diye sorma! Buna neden ihtiyaç duysun diye sorma!

Halifelik kaldırıldı ve dünya yıkıldı diye yalan söyleyen İngiliz ajanlarına inanırken, Osmanlı devletini kuran Osman(belki de Ataman) Bey Halife miydi, dünya tarihinin en büyüklerinden olan, çağ açıp çağ kapatan koca Fatih, bunları yaparken Halife miydi diye sorma!

Türk Tarihini şan ve şerefle dolduran, dönemlerinde dünyanın çehresini ve dengesini değiştiren Metehan, Atilla, Bilge Kağan, İlteriş Kağan,Tomris Hatun, Selçuk Bey, Cengiz Han, Babür, Timur vs Halife miydi diye sorma!

İngiliz ajanlarının, İngiliz’in Çanakkale’de ve Millî Mücadele’de yenilgisinin intikamı için Kuvay-ı Millîyeciler Osmanlıyı yıktı diyerek yaptıkları propagandaya inanırken, koskoca devlet, birkaç günde nasıl yıkılır acaba diye sorma, sorgulama! Koskoca Devletin son 2-3 yüzyılını, Halife-Padişahların kimler tarafından ve nasıl katledildiklerini hiç araştırma, öğrenme!

Kur’an’ı çevirme nedeni olarak 1924 yılından itibaren görüşmediği kişilere bir şeyler söylemiş de, işte bakın diye bu dedikodulara sarıl, ama, o Muhteşem Hoca Elmalılı’nın Tefsir ve Mealinden daha iyisinin hâlâ neden yapıl(a)madığını sorma, sorgulama! 12 ciltlik Sahih-i Buharî’nin Türkçe’ye çevrilmesi ile hiç ilgilenme!

Ve… bütün bu yalan, iftira ve dedikodulara inanarak fikir yürüt, düşünce üret. Olmuyor işte!

Elbette, eleştirilecek yönler olabilir, ancak, akıl, insaf, vicdan ve doğru bilgi elden bırakılarak yapılan eleştiriler, eleştirilenleri yüceltir.

Sonuç:

Vur, vur, sen vur ki; Mustafa Kemal ATATÜRK, daha da büyüsün, hak ettiği yere kadar yükselsin.

Vur, vur, sen vur ki; bizim, doğruları, gerçekleri anlatarak yapmaya çalıştığımızı sen vurarak yapmış ol!

Vur, vur, sen vur ki; hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun Türk Milletinin her ferdi, her geçen gün, geometrik artışla Mustafa Kemal ATATÜRK’e sahip çıksın!

Nis 23

Bilgi Ahlakı

Ali Kemal GÜL

Halef olan insanın genlerine kotlanmış mucizevî nimetlerden biri olan bilgi, bir meta olmaktan çıkarılıp, insanlığın faydasına, hayrına, iyi ve doğru alanlarda kullanıldığında anlamlı hale gelecektir. Bu da ancak bilgiyi üretenlerin, bilgi ahlakı ile donanmış olmalarıyla mümkündür. Bilgili insan, çok bilen değil, yaratıcısından en çok sakınan insandır. Yüce yaratıcısından soyutlanmış, merhameti ve insani değerleri dikkate almayan bir bilgi anlayışının dünyayı sıkıntıların ve acıların merkezi haline getireceğini unutmamak gerekir. Bu yüzden bilim insanı ürettiği bilgi ve değerin yanı sıra, manevi ve ahlaki olarak da kendini geliştirdiği, yani ilim ile amil olduğu zaman insanlığa gerçek anlamda katkı sunacaktır.

Bilindiği gibi, bugün bilginin endüstriye dönüştüğü, ticari bir meta, bir silah olarak kullandığı bir çağda yaşıyoruz. Bilgiyi güce dönüştürenler, onu kendi emelleri uğruna kullananlar ne yazık ki dünyayı yaşanmaz hale getirdiler. Yirminci yüzyılın ikinci büyük savaşında tüm dünya ahlaktan, merhametten yoksun bir bilginin insanlık için nasıl felaketlere sebebiyet verdiğini gördü. İnsanoğlunun bilgisi atomu parçalamayı başardı, ancak bu bilgi iyi, hayır yolunda kullanılmadığında ve ahlakla bütünleşmediğinde nasıl da felaketlerin ve acıların müsebbibi haline gelebildiğini de gösterdi.

*

Yaratılış gayelerinden başlıca biri de, bilgiyi üreten insanın güvenliği ve mutluluğu için bilgi ve ahlakın birbiriyle ilişkili olması zorunluluğu vardır ya da bilginin ahlakla, ahlakın da bilgiyle yakından ilişkili olduğu aşikârdır.

Ahlak, akıllı ve özgür irade sahibi varlıkların, bütün hayatlarında ve bilhassa birbirileriyle ilişkilerinde, iyi duygu, düşünce ve davranışlar içinde bulunmaları amacıyla ilahi vahiy ve nebevi örneklerle geliştirilip, toplumsallaşma sürecinde yeni nesillere aktarılan değerler, erdemler ve kurallar bütünüdür.

Sonuç olarak, bilgi- ahlak ilişkisi yahut ahlaklı bilgi ve bilgili ahlak birlikteliği; ahlaki ve ilmi değerlerine kolay kolay paha biçilemeyen yüksek bilgi ve erdem abidesi insanlardan müteşekkil temiz bir bilgi toplumu ve yetkin bir insanlık ailesi oluşturmak için, çok daha sağlam bir temel, çok daha güçlü bir yapı, çok daha parlak bir umut ışığı ve hepsinden önemlisi çok daha müstakim bir yoldur.

Ve ‘’bilgi ahlak’’ı, yanlış olanı kaldırıp bir kenara atmayı gerektirir olduğunu vurgulayan yaratılış gayesini kavramış insan olduğumuzun parametresi olacaktır.

*

Bu yazıyı kaleme almamın ası nedeni, Kovid-19 olarak formüle edilen ve dünyayı esir almış ölüm saçan bir mikro organizmanın biyolojik bir silah olarak laboraduvarlarda üretildiği iddialarıdır.

Eğer doğruysa, vicdanını para kazanma hırsıyla karartmış bu insan tiplerinin öncülüğünde; Vahşi kapitalizmin yönettiği hâkim zihniyetin laboraduvarlarda virüsün biyolojik gen yapısını dönüştürerek ‘’biyolojik Silah’’imal etmesi normal değil mi?

Nis 23

Sistematik Türkçülüğün Mimarı Diyarbakırlı ZİYA GÖKALP

Edip TEKKOL

Sosyolog, Türkçü düşünür, şair Ziya Gökalp 23 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. 18.yüzyılda Çermik ilçesinden gelip Diyarbakır’a yerleşen bir Türk ailesine mensuptur.
İngilizler tarafından kendisi ile birlikte Malta’ya sürgüne gönderilen, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Nafıa (Bayındırlık) Bakanı olarak görev yapan Fevzi (Pirinççioğlu) Bey, Ziya Gökalp’ın dayısının oğlu olup, Cahit Sıtkı Tarancı’nın annesi de Ziya Gökalp’ın dayısının kızıdır.

1895 yılında İstanbul’a gelerek Mülkiye Baytar-i Âlî Mektebi’ne yatılı girer. II.Abdülhamit aleyhindeki faaliyetlerinden dolayı 1898’de Baytar Mektebi’nden kovulur. 1899’da tevkif edilerek 12 ay Taşkışla’da hapis yatar.

Ziya Gökalp, İttihat ve Terâkki Partisinin 1909 yılında Selânik’te yapılan Büyük Kurultayı’na ‘Diyarbakır Delegesi’ olarak katılır, ardından da İttihat ve Terakki Partisinin genel merkezine seçilir. (Atatürk te bu kongreye ‘Bingazi Delegesi’ olarak katılmış ve kaldığı süre zarfında Ziya Gökalp’ın Kristal Gazinosu’nda milliyetçilik konusunda verdiği konferanslarını takip etmiştir).

Ziya Gökalp, Mart-1912’de Meclisi Mebusan’a Ergani (Maden) Mebusu seçilerek İstanbul’a gelir. Ağustos-1912’de Meclis-i Mebusan kapatılınca İstanbul Dârülfünunu’na –Edebiyat Fakültesi’ne – Sosyoloji Profesörü olarak atanır. Bu arada “Genç Kalemler”, “Türk Yurdu”, “Halk’a Doğru” gibi dergi ve mecmualarda yazı ve şiirlerini yayınlamaya devam eder.

30 Ocak 1919’da sömürgeci İngilizler tarafından tutuklanan Ziya Gökalp 28 Mayıs 1919’da Malta Adası’na sürgüne yollanır. 30 Nisan 1921’de serbest bırakılır, İstanbul’a gelir. Buradan Ankara’ya geçer.1921’in sonlarında Diyarbakır’a gelir, ‘Küçük Mecmua’ dergisini çıkarmaya başlar.

Ziya Gökalp, Nisan-1923’te Atatürk’ün daveti ile Ankara’ya gelir ve “Telif ve Tercüme Heyeti”nde çalışır. Ağustos-1923’te de 2. dönem TBMM’ne Diyarbakır Milletvekili seçilir.

Ziya Gökalp kısa bir müddet sonra rahatsızlanır. Sindirim sistemi şikâyeti ile yattığı İstanbul-Beyoğlu Fransız Hastanesi’nde tedavi görürken 25 Ekim 1924’te (48 yaşında) vefat eder. İst. Çemberlitaş’taki II.Mahmut – II. Abdülhamit Türbesi avlusuna defnedilir.

Atatürk, Ziya Gökalp’ın tedavisi ile yakından ilgilenir. Vefatı dolayısıyla eşine yolladığı taziye telgrafında, Ziya Gökalp’ın vefatının, Türk âlemi için elim bir kayıp olduğunu, Türk Milletinin ve Hükümetinin derin bir üzüntüye kapıldığını belirtir. Atatürk’ün, Ziya Gökalp’ın fikir ve düşüncelerini takdirle karşılayıp benimsediğine dair çeşitli ifadeleri bulunmaktadır. İzmir’de gazetecilerle yaptığı bir konuşmada “Ziya Gökalp’ın Küçük Mecmuası İnkılâbımıza büyük hizmetlerde bulunmuştur” demekte, başka bir vecizesinde de “Benim bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemâl, düşüncelerimin babası Ziya Gökalp’tır” beyanında bulunmaktadır.

Ziya Gökalp, Diyarbakır’ın ve kendisinin Türk olduğunu savunmakta “Bununla beraber, dedelerimin bir Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmezdim” demektedir. “Diyarbakır şehrinde Anadil Türkçe’dir. Karakoyunlu, Akkoyunlu Türkleri’ne özgü Azeri bölgesel dilinden başka bir şey değildir…Bu ilin gerçek halkı, bütün Türkler gibi Hanefi’dir…” tespitini yapmakta, “12 hayvanlı Türk takviminin Doğu’da yaşayan aşiretler arasında da kullanıldığını” söylemekte, 1922 yılında Diyarbakır’da çıkardığı Küçük Mecmua dergisinde yayınladığı “Türkler’le Kürtler” başlıklı makalesinde “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir” demektedir.

Yine Ziya Gökalp;

– Tek kadınla evliliğin şart kılınmasını, kadınlara erkeklerle eşit her türlü hakların tanınmasını, mirasta kadına eşit pay verilmesi gerektiğini ifade ediyordu.

-Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, merkezi bir Din Hizmetleri İdaresi’nin kurulmasını istiyordu.

-“Türkçülük, Türk Milletini yükseltmek demektir” görüşüyle Türk Milliyetçiliği temelinde Kızılelma Ülküsü’nü savunuyordu. “Türk Milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Batı Medeniyetindenim” (Türkleşmek-İslâmlaşmak-Çağdaşlaşmak) düşüncesindeydi.

-Milli kültürün halk’tan alınarak medeniyetin halk’a götürülmesini, bilimin ışığında her alanda gelişmeciliği (İnkılâbçılığı) savunuyordu.

-Arı Türkçeciliği yani Arapça, Farsça sözcüklerin atılıp yerine Türkçe kelimeler kullanılmasını, dil ile ilgili bir kurum oluşturulmasını istiyor, “İstanbul halkının konuştuğu dil (yani İstanbul Türkçesi) esas alınarak ‘Yazı Dili’ oluşturulmalıdır” diyordu.

-1923’teki Ankara garındaki ‘Vagon Toplantıları’nda, müdahaleci ekonomi (Devletçilik) ile serbest ekonomi’yi uzlaştıran “Karma Ekonomi-(Milli İktisat)” modelinin oluşmasına önemli katkılarda bulundu.

-Cumhuriyet’in maddi temellerinde Atatürk’ün, fikri, felsefi ve manevi temellerinde de Ziya Gökalp’ın büyük katkı ve emeği vardır. Çağdaş bir devletin vücuda getirilmesi için milletin bütün fertlerinin tamamıyla birbirine eşit olduğu Cumhuriyet rejimini savunan bir düşünce adamı idi.

Resmi ismi Mehmet Ziya olup, resmi isminde olmayan “Gökalp” takma adını sonraları soyadı gibi devamlı kullandı. Arapça, Farsça ve Fransızca’ya hâkimdi. Hece Ölçüsü (vezni) ile şiirlerini yazdı.

Eserlerinden bazıları; Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı? (1913), Kızılelma (1914), Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak (1918), Yeni Hayat (1918), Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimaî Tetkikler (1922), Türkçülüğün Esasları (1923), Türk Töresi (1923), Altın Işık (1923), Türk Medeniyeti Tarihi (1925), vs. Atatürk’ün isteği üzerine 1923’te “Doğru Yol, Hâkimiyet-i Milliye ve Umdelerin Tasnif, Tahlil ve Tefsiri” adlı bir de Risale yayınladı. Bu eserde, Atatürk’le birlikte oluşturdukları 16 Umde–İlke- açıklanmakta, tahlil ve yorumu yapılmaktadır. Bu 16 Umde-İlke- sonradan 9’a, daha sonra da 6’ya inerek zamanla CHP’nin 6 Prensibi- 6 Ok’u olarak kabul edildi.

“Sorma bana oymağımı, boyumu.

Beş bin yıldır Millet gibi yaşarım.

Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı.

Türk’üm, bu ad her unvandan üstündür.”

 

“Tanrımız bir tek ilâh,

Yok, bize başka penâh,

İkiye tapmak günâh

Lâ İlâhe İllâllah! “

 

May 23

Para ve Tatil Değil; Sağlık Ve Hayat Önceliklidir

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türkiye’nin ve Dünya’nın önüne dikilen virüs salgını binlerce insanı ölüme sürüklüyor. Bu virüs katliamına karşı alınacak tedbirlerde insanlarımızın sağlık ve hayatı mı; yoksa para, menfaat ve tatil konusu mu öne çıkıyor sorusu aklı karıştırıyor. Bazı çelişkili tedbirler de alıyoruz. Doğruları yerine getirirken anlaşılmaz iç ve dış baskılarla gevşemelere de gidiyoruz.

Bunların başında ara verilen futbol maçlarının sürdürülmesi geliyor. Aslında futbol dahil bütün federasyon başkanları seçim görüntülü tayinlerle değil, doğrudan seçimle gelmelidirler. Müteahhitlerin, korunan ve kollanan isimlerin yeri kendi mesleki alanları olmalıdır. Önce seyircisiz daha sonra da Temmuz ayında seyirciliye geçecek olan futbol maçları büyük risklerle doludur. Sürekli haklı olarak maskeden, fiziki mesafeden ve hijyenden bahsediyoruz. Seyircisiz maçları oynatmak, futbolcular arasında fiziki mesafenin korunmasını sağlayamaz. Futbolcular topa girmeyip fiziki mesafeyi koruyamazlar. Fiziki mesafenin korunması ancak maçların açılışında ve İstiklal Marşı’nın söylenmesinde olabilir. Futbol federasyonu başkanının hasta olacakları ayırır maçlara yine devam ederiz ısrarını anlamak zordur. Bunun anlamı ölenler ölür kalanlar bizimdir anlayışıdır. Oysa sporcular dahil her vatandaşımızın sağlığı ve hayatı korunmak durumundadır. Yanlış yönetim dolayısıyla kulüplerin dağ gibi yığılan ekonomik sorunlarının suçlusu vatandaş değildir. Kulüpleri kurtarmak için seyircili maçlara geçmek kadar kaybettiğimiz dört binden fazla vatandaş bizi düşündürtmelidir. Bunun acısını duymaya mecburuz. Bundan dolayı tedbirlerde gevşemek son derece yanlıştır ve erkendir.

Camilerin tekrar ibadete açılması da erken düşünülen bir konudur. Camilerin ibadete geçici olarak kapatılması gayet tabi üzücüdür.  Ancak İslam akıl ve mantık dinidir. Siyasi beklentiler uğruna doğrulardan taviz verilmemelidir.

Üçüncü dikkat çeken bir gevşeme de AVM’ler konusudur. İç ve dış baskılar olsa da doğru tedbirlerden dönmemek gerekir. İleride yanlıştan dönülse bile; virüsün bulaştığı insanlarımızı nasıl kurtaracağız? AVM’lerde göstermelik tedbirler de çözüm değildir. Para ve sermaye insan hayatını ve sağlığını teslim almamalıdır.

AVM gerçeğini iyi değerlendirmek durumundayız. Satın alma gücü zaten düşük olan vatandaşlarımız belirli mağazaların dışında alış veriş yapamamaktadır. Genellikle üst gelir guruplarına hitap eden AVM’lere cesaret edip girememektedirler. AVM’ler  gezme ve boş zaman değerlendirme kapsamına girmiştir. AVM’ler bilhassa geçici sığınmacıların kışın yakıt masrafı yapmadan ısındıkları, yazın ise serinledikleri birer mekan haline gelmişlerdir. Vatandaşa sosyal mesafeyi koruyun, kalabalıklardan kaçın derken AVM’leri sınırlı da olsa açmak bir çelişkidir. Bunun faturası büyük olabilir.

Bir başka konu da okulların açılmasıdır. Yapılan açıklamalara göre, öğrencilere birinci dönem esas alınarak notlar verilecek ve değerlendirme yapılacaktır. Üstelik isteyen veli çocuğunu okula göndermeyebilecektir. Acaba bu göstermelik okul açılışı özel okulları karşılaşabilecekleri mali yükten kurtarmak için midir? Okulların açılışı, virüsü evlere davet etmiş olacaktır. Bugüne kadar alınmış gerekli ve doğru tedbirlerin boşa gitmemesi için gerekenler yapılmalıdır. Türk Milletini bu kadar yakından ilgilendiren hayati bir konuda tıpçılarımızın dışında gerekli tepkinin gösterilmemesi de dikkat çekmektedir. Tehlikeyi uzaktan seyredenler hala hayati konularla değil teferruatla ve birbirleriyle uğraşmaktan bir türlü vazgeçememektedirler. Olumlu veiyimser hava yaratabilmek gayet tabii ki gereklidir; ancak toplumu bekleyen büyük tehlikeyi de görmemezlikten gelemeyiz.

May 02

Soykırımı Yalanı ve Ortak Komisyon Merakı !

Prof.Dr.Mustafa E.ERKAL

            Soykırımı belirli bir topluluğu, etnik gurubu, milliyet mezhep veya din mensuplarını sistemli bir yok ediş sürecidir. Bu yok edişin kültürel ve fiziki yönleri vardır. Soykırımı bir çeşit tarihten silme hareketidir. BM 1948 yılında soykırım suçunu “Uluslararası Soykırımı Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”nde kabul etmiştir. Türkiye de 1951 yılında bu sözleşmeye imza atmıştır. Soykırımı boş vakitleri değerlendirme konusu değil, hukuki bir kavramdır ve yargı konusudur; yargı kararı gerektirir. Bir suç tarifidir. AİHM’nin lehimize olan kapı gibi kararı ortadadır. Bu kararın alınmasında emek verenleri unutmamak ve onlara saygı göstermek gerekir.  1948 öncesi soykırımı (Genocide) kavramı ortada yoktur. Bunun yerine, silahlı isyancı, vatana ihanet ve yabancılarla işbirliği gibi konular gündemdeydi.

Tehcir de soykırımı değildir. Her devlet tarihte böyle bir tedbiri almıştır. Tehcir ile bazı vatandaşlar ülke sınırları dışına da çıkarılmaz. Osmanlı haklı güvenlik gerekçeleriyle terör örgütü mensubu bazı Ermenileri tehcire tabi tutmuştur. Eski bir dışişleri bakanı ve başbakanın Osmanlı tehcirini yanlış bulmasını anlamak da zordur. Yakın tarihi incelemeden ortak araştırma komisyonu talebinde israr etmek, sorunu anlayamamak ve Ermeni iddia ve taleplerini hesaba katmamaktır. Türkiye karşıtı bazı Ermeniler toprak, tazminat ve tanıma beklemektedir. Bu komisyon lafından artık uzaklaşmak ve gerçekçi olmak gerekir. Emperyalist bir yalan olan soykırımı iddialarının peşine takılmak şehitlerimize ve tarihimize hakarettir.

Osmanlı Müslüman vatandaşlarını öldüren, kamu kuruluşlarını tahrip eden Ermeni terör çetelerine karşı meşru müdafaa hakkını kullanmış; bugün biz ne yapıyorsak dün de onu yapmıştır. Dün de bugün de Batıdan farklı olarak Osmanlı’da da, Cumhuriyet Türkiye’sinde de yaşa-yaşat, koru-kolla anlayışı ve engin hoşgörü hakimdir. Ötekileştirme ve ırkçılık Batı’nın sosyal bir hastalığıdır. Eğer Ermeniler ötekileştirilmiş olsaydı Osmanlı’da dışişleri ve asker dahil bürokrasinin üst kademelerine getirilebilir; sarayın altın işleri onlara havale edilebilir ve tab-i sadıka yapılırlar mıydı? Ayrıştırılmayanlar kendi kendilerini ötekileştirip dün Osmanlı’ya bugün de Türkiye Cumhuriyetine ihanet etmemelidirler. Dönem dönem Ruslar ve İngilizler tarafından kullanılma hastalığını terk etmelidirler. Ermeni terör örgütü Asala ve PKK ile mücadele anlayışımız iyi anlaşılmalıdır. Her ciddi devletin yapması gerekenleri dün yaptık ve bugün de yapıyoruz. Bugün de vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini, sınırlarımızı ve kamu düzenini yurt içinde ve yurt dışında haklı olarak koruyoruz. Dün karşılıklı savaş halinde ölen Ermeniler Ermeni oldukları için değil; isyancı ve devleti hedef alan ve kamu düzenini yok etmeye çalıştıkları için öldürülmüşlerdir. PKK da bundan farklı değildir.

Bu bakımdan, tarihi gerçeklerin ışığında mesajlar verirken dikkat etmeye ve Türkiye düşmanı Ermeni cephesini ümitlendirmemeye çalışmalıyız. Osmanlı Ermenilerinin acısını paylaşırken terör örgütlerinin bütünüyle Ermenileri temsil etmediğini vurgulayarak tek taraflı acı paylaşma yanlışlarından da uzaklaşmalıyız. Daha önce “Adil bir insani ve vicdani duruş… bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar” ifadesi 24 Nisan 2020 açıklama ve mektubunda da yer almalıydı.

Not: Bu konuda Sayın Av. Hüseyin Özbek’in ve Milli Merkez Genel Sekreteri Sayın Haluk Dural’ın makaleleri mutlaka okunmalıdır.

Nis 04

Sağlığın Sırrı

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Bedenimiz düşüncelerimizin ürünüdür. “Bir insan bütün gün ne düşünüyorsa, kendisi de odur “ der Emerson. Yunus Emre ‘de sözün gücünü ne güzel vurgulamaktadır. “Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı”.
Hepimiz içimizde kurulu bir programla dünyaya geliyoruz. Bu ” Bedenin kendi kendini iyileştirme programıdır. Yaralandığımızda yaralarımız kendiliğinden iyileşmiyor mu? Enfeksiyon geçirdiğimizde bağışıklık sistemimiz virüs ve bakterilerle mücadele etmek için harekete geçmiyor mu?
Tıp biliminin verilerine göre birkaç yıl içinde bütün bedenimiz yenileniyor. Peki beden yenilendiğine göre hastalık, daha uzun süre, yıllarca bedenimizde nasıl kalıyor?
Hastalığın bedenimizde kalmasının sebebi, bizim onu düşünmemizdir. Sürekli hastalığı düşünerek ve hastalık hakkında konuşarak hastalığın bedenimizde kalmasına sebep oluyoruz.
Hasta olacağız korkusuyla bağışıklık sistemini zayıflatıyoruz. Bağışıklık sistemi zayıflayınca da hastalıklara kapımızı açıyoruz.
Bir hastalığa yakalandığımızda, dikkatimizi hep o hastalığa yöneltip, insanlara bundan bahsederseniz, bunun sonucunda daha fazla hastalıklı hücre yaratırsınız. Her zaman mükemmel sağlıklı bir bedenin içinde yaşadığınızı düşünün. Bırakın hastalıklarla doktorlar ilgilensin ( Rhonda Byrne, Çekim Yasası, s. 131’den Bob Proctor).
Sağlığımıza kavuşmamız için, dikkatimizi hastalıktan sağlığa doğru yöneltmemiz gerekir. Başka bir ifadeyle hastalığı değil, sağlıklı oluşumuzu düşünmemiz ve sağlığı konuşmamız gerekir. Hastalanmak istemiyorum yerine,”Ben her zaman çok sağlıklıyım” demeliyiz. Bu sözün eşliğinde, hayatımızda sevgi ve şükran duygularına bolca yer vermeliyiz. Sağlıklı oluşumuza ve yaşadıklarımıza bolca şükretmeliyiz.
Carl Jung”un ifadesiyle “Neye karşı koyarsan, o ısrarla olmaya devam eder.”
Rahibe Terasa savaş karşıtı bir toplantıya çağrıldığı zaman şöyle demişti, “ Savaş karşıtı bir toplantıya asla katılmayacağım; beni, barışa dair toplandığınızda davet edin.”
Yüz yaşını aşkın bir hanımefendiye uzun yaşamasının sırrını sorduklarında cevabı şu olmuştu: “ Ben hasta organlarımı değil, sağlıklı organlarımı düşünüyorum.”
İşte Hz. Eyüp sabrı ve duası
Hz. Eyüp, bütün malını, mülkünü ve ailesini, çocuklarını kaybetmişti. Istıraplı bir hastalığa yakalanmıştı. Hastalığın yıllarca sürdüğü rivâyet edilir.
Bu hastalık ve sıkıntılardan sonra sadakat ve şefkat timsali hanımı bir gün kendisine, “Allah’a dua etsen de bu hastalık ve dertlerden şifa bulsan olmaz mı? ” demişti, Hz. Eyüp de, “Benim bolluk ve gençlik ve sıhhat içinde yaşadığım müddet seksen senedir. Bu hastalık ve sıkıntılı, gençlik zamanlarıma erişmiş değildir. Ben Allah’tan utanırım. Bu durumdan kurtulmak için Allah’a nasıl dua ederim?
Hz. Eyyûb , başına gelen bu sıkıntılara karşı asla kırgınlık göstermemiş, uzun süre sabır göstermiş, hastalıklara Allah‟ın bir hediyesi nazarıyla bakmış ve sabır içinde şükretmiştir.
Allah’tan gelen her şeye rıza göstermiştir. Bolluk zamanında olduğu gibi, darlık hallerinde nasıl olunması gerektiği hususunda ,hasta ve muhtaç kullar için örnek bir hayat yaşamış ve güzel bir örnek olmuştur. Bedenindeki dayanılmaz dert ve acılara karşı gösterdiği sabır, yüce Allah’a yaptığı dualardan sonra şifâ bulmuştur. Bu sabrından dolayı Hz Eyüp , diğer İlâhî dinlerde olduğu gibi İslâm dininde de sabır ve tahammül sembolü olarak gösterilmektedir.
Hz. Eyüp sabrı en zor zamanlarımda benim hep yolumu aydınlatan ışık olmuştur. Çok ağır hastalıklar geçirdim. Bu anlarda Hz. Eyüp sabrı bana her zaman şifa olmuştur.
Şükrümüz bol, şikayetlerimiz kıt olsun. Dale Carnegie, yıllar önce “Sorunlarınıza üzülmek yerine, sahip olduklarınıza şükredin” demişti.

Nis 23

Ata’nın Emir Aldığı Meclis 100 Yaşında, Kutlu Olsun

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Mustafa Kemal, 1908 yılından itibaren aralıklarla gönüllü olarak gittiği Osmanlı devletinin bir eyaleti olan Libya’yı İtalyanlardan kurtarmak için yaptığı savaşlardan birinde 16 Ocak 1912 günü Bingazi’de Kasrı Harun denilen bölgede tam teşekküllü İtalyan Tümeni’ne saldırır. İtalyanlar bu beklenmedik saldırı karşısında neye uğradıklarını şaşırırlar. Savaş gırtlak gırtlağa sürer ve İtalyanlar geri çekilmek zorunda kalırlar. İtalyan uçakları Türk birliklerinin bulunduğu bölgeyi bombardıman ederler. Mustafa Kemal, sol gözünden yaralanır. Bombalardan seken bir kireç taşı görüne isabet etmiştir.

 

10 Ağustos 1915 günü sabah dört buçukta Çanakkale savaşlarının en kanlı gönlerinde Yarbay Mustafa Kemal elinde kamçısı, süngü savaşına hazırlanan askerlerine şöyle hitap ediyordu; aslanlarım, kahramanlarım, vatanımızı namusumuzu, şerefimizi düşman çizmesiyle çiğnetmeyelim, kamçımı indirdiğimde düşman üzerine hep beraber aslanlar gibi atılalım. Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. Ölürsek şehidiz, kalırsak gazi. Kamçı indi ve Allah Allah nidaları yeri göğü inletirken ölüm kusan bomba parçalarından biri Mustafa Kemal’in sağ göğsünü bulmuş ve yaralanmıştı. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü, merminin mermiyi vurduğu o gün Allahtan şarapnel Mustafa Kemalin göğüs cebindeki saati parçalamış ve göğsüne kan oturmuştu. O günün sonunda Anafartalar ikinci Conk Bayırı zaferi kazanılmış, Nuri Conker; zaferi Mustafa Kemale, Mustafa Kemal’i ise Allah’ın lütfuna borçluyuz diyordu. Asımın nesli işte, namusunu çiğnetmemişti.

Henüz savaş bitmemişti. 25 Ekim 1915 günü İstanbul’da çıkan Tasviri Efkar gazetesi kapağına Cevat Çobanlı Paşa ile Miralay Mustafa Kemal’in fotoğraflarını basmış, sekiz sütun üzerine de şöyle yazmıştı; Boğazları, saltanatı, Hilafeti kurtaran kumandanlar.

Aradan, dünyayı kan ve barutla sarsan koskoca dört yıl geçti. Çanakkale boğazının serin sularına gömülen düşman donanması hortlamış ve İstanbul önlerine demirlemişti. Yedi düvel denilen emperyal güç yurdun dört bir bucağını işgal etmiş, padişahı, saltanatı ve hilafeti esir almıştı. Vatanı kurtarmak bu sefer yine Mustafa Kemal Paşaya düşmüştü. Artık ne sarayın ne padişahın hükmü kalmamıştı. Esas olan milletin iradesiydi. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktı. 19 Mayıs günü Samsun ufkundan ülkeye bir güneş gibi doğan Mustafa Kemal, henüz bir yıl dolmadan 23 Nisan 1920 günü yoktan bir millet, yoktan bir vatan ve kendisinin de emirlerini alacağı modern Türk devletinin temelini oluşturacak Büyük Millet Meclisini kuruyordu. Bu yüce millet, yüce bir meclise sahip olmalıydı. Artık emir verecek tek bir güç vardı. O güç Türk milletinin iradesiydi. Tekbirlerle, dualarla milletin iradesi düşmanını boğmaya hazırlanıyordu. Boğdu da, bu gün yüce Türk milletine zincir vurulamayacağının tüm dünyaya haykırıldığı ulu gündü. Kutlu olsun.

O, her zaman olduğu gibi bir avuç arkadaşı ile TBMM’nin iradesi çerçevesinde yine muhteşem bir teşkilat kurdu. Bu teşkilat dev gibi büyüdü ve vatanın her köşesinden her yönünden düşman üzerine yürüdü. Tek bir amaç, tek bir irade vardı. O da “Ya istiklal ya ölüm” “hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” “Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça bir adım geri gitmek yoktur”. Bir biri ardı sıra gelen kanlı savaşlardan birinde Sakarya’da 12 Ağustos 1921 günü top sesleri arasında atından düşüyor ve kaburgaları kırılıyordu. Mustafa Kemal Paşa üçüncü kez gazi oluyordu. Diğer gazilikleri gibi savaşına devam etti. Sonunda Mareşal Mustafa Kemal savaşın son emrini verdi, “Ordular ilk Hedefiniz Akdeniz’dir ileri”.

6 Ekim 1923 günü Mareşal Mustafa Kemal’in orduları yedi düvelin elinde, yaklaşık 5 yıl işgal altında ve esir bulunan Konstantiniye’ye girdi.

Yüce peygamberimiz; “Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur” dememiş miydi.

Önce Fatih Sultan Mehmet; «ya ben Konstantiniye’yi alırım, ya da Konstantiniye beni» sözleri ile peygamberimizin şefaatine layık olmuştu.

473 yıl sonra ise, üç kez Gazilik mertebesine ulaşmış müjdelenmiş bir diğer komutan Mustafa Kemal Paşa ve onun müjdelenmiş askerleri Konstantiniye’yi Türk milleti adına 4 yıl 10 ay 23 gün sonra yeniden fethediyor ve onlar da yüce Peygamberimizin şefaatine nail oluyorlardı.
Mağrur devletlerin mağrur komutanları, bir kez daha Türk’ün müthiş sillesini yemiş ve sonunda Türk’ün şanlı sancağını selamlayarak geldikleri gibi gitmişlerdi.

Ey millet sakın unutma, 19 Mayıslar, 23 Nisanlar, 30 Ağustoslar yok edilmek istenen bir milletin ikinci kez doğuşudur. Bugün 23 Nisan kutlu olsun.

 

Not: Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar İstanbul, ‘Konstantiniyye’ adıyla yani Constantinople olarak biliniyordu. Padişah Vahdettin zamanında da basılan paralar üzerinde dahi Konstantiiye yazıyordu. Büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1929’da “Bu şehrin adı İstanbul’dur” diyerek, dünyaya ilan etti ve Konstantiniyye-Constantinople isimlerinin kullanımını yasakladı. Hatta yurt dışından gelecek mektuplarda adres kısmına İstanbul yazılmaması halinde bunların iade edileceğini duyurdu. Batı dünyası ayağa kalkmıştı..

May 02

Türk Milliyetçilerine Düşen Görevler ve Sorumluluk Duygusu

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türk milliyetçileri hiç şüphesiz ki, Türk Milletinin sinesinden çıkmış bir büyük fikrin ve davanın temsilcileridir.  Birtakım gruplar bir yana bırakılacak olursa;  toplumun büyük bir ekseriyeti için milliyetçilik, milli tarih, milli kültür, vatan ve bayrak şuurunu içinde barındıran ideal bir düşünce sistemidir ve bu fikrin müdafaasını yapanlar da Türk Milleti’nin vazgeçilmez temsilcileridir. Türk Milliyetçilerinin, savunulan davanın temel değerlerini, düşünce ve fikirlerini öne çıkarıp geliştirerek büyümesini sağlamak en büyük amaçları olmalıdır. Bu kutlu davanın nihai hedefi, insana saygı ve sevgiyi esas kabul eden, hak, hukuk, kardeşlik, adalet, demokrasi gibi kavramları içine alan ve üstün tutan bir nizamı ortaya koymaktır.

Öte yandan 1930’larda tarih ve dil tezleriyle Osmanlıyı ve Selçukluyu göz ardı eden bir milliyetçilik anlayışı başarıya ulaşamamış ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu tezler ortadan kaldırılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına bakacak olursak: “ Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek.” (1) Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ne kadar asil ve kudretli. O günlerdeki anlayışa bakın.

Yine bu konuda  Atatürk’ün manevi kızı ve Cumhuriyetin ilk tarih profesörü olan Afet İnan da şunları söylüyor: “ Türk Milliyetçiliği ilerleme ve gelişme yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber, Türk İştimai Heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır.” (2) Görüldüğü gibi o dönemdeki birlik ve beraberliği ve Türk Milliyetçilerinin dünyaya nasıl baktıklarını çok güzel bir şekilde izah etmiştir. O dönemin şartlarında, Türk Milliyetçileri birbirlerine çok sıkı bir şekilde bağlanmışlardı. Bu konuda müspet düşünmeyenler de elbette vardı. Kambur İzzetler, Hüsniyadisler, Damat Feritler, İskilipli Atıf Hocalar gibi.

Fakat günümüze baktığımızda ve üzülerek belirtmek gerekirse, Türk Milleti’nin büyük çoğunluğunun manevi desteğine sahip olan Türk milliyetçilerinin safları, zararlı, yıkıcı ve bölücü fikir cereyanları ile mücadele de üstün başarı sağlayacak derecede sık değildir. Bu fikri temsil ettiğini belirten kişi ve kuruluşlar, birbirinden habersiz, birbiriyle kavgalı,  irtibatsız, kimin ne yaptığı belli olmayan davranışlar sergilemekte ve aralarında  görüş, düşünce ve metot farklılıkları oluşmakta, bu da  bizleri derinden üzmektedir.

Bu durumdan nasıl ve ne şekilde kurtulmak gerekiyor? İşte burası çok önemli. Milliyetçi Sivil Toplum Kuruluşları’nın bütün gayret, çalışma, faaliyet ve güçleriyle aynı hedefe yönelmeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış ve çalışmanın ise, çok büyük faydalar sağlayacağı zaman içinde görülecektir. Oyunu kuralına göre oynadığınız zaman başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

Meseleye değişik bir cepheden baktığımızda ; her Türk Milliyetçisi üstün görev ve üstün sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve üzerine düşen asli görevleri mutlaka yerine getirmelidir. Bunlar; Bizi biz yapan değerleri korumak, yaymak ve geliştirmek, demokrasiye alternatifsiz bir rejim olarak bakmak, hukuk devletinden ayrılmamak, halka tepeden bakmamak, kendi milli kimliği konusunda kendini özürlü hissetmemek, milli tarihe bir bütün olarak bakmak, Türkiye dışında yaşayan Türklere sahip çıkmak, milli mutabakatların geliştirilmesi için çalışmak, bağımsızlık ve egemenlik konusunda hassas olmak, haksız ve belgesiz sözde Ermeni soykırımı iddiaları karşısında durmak, Türkiye’nin çıkarları karşısında tarafsız kalmamak, bölücü ve ırkçı terörü lanetlemek, ölülerine ve dirilerine sahip çıkarak gelecek nesillere örnek olmak,  v.b. görevler olmalıdır.

Türk milliyetçilerinin tasada, kederde, kıvançta, iri, diri ve tek vücut olmaları ancak bu şekilde sağlanabilir.

29.04.2020, İstanbul

 

Kaynaklar:

  • Atatürk’ün konuşması, Ziraat Bankası Lokali, 29 Ekim 1933, Ankara.
  • Afet İnan, T. T. K. Belleten, Cilt: xxxıı, No: 128, S. 557, 1968, Ankara.

May 02

3 Mayıs 1944 Olayları ve Türkçüler Bayramı

 Dr. Sakin ÖNER

Tarih, insanlık âleminin yaşadıklarının bir özetidir. Bu yüzden, tarihi olayları yaşadığımız günün değil, yaşandığı günün koşulları içinde değerlendirmek gerekir.

Özellikle Cumhuriyetten sonraki tarihimizde, yaşanılan dönemin Türk ve dünya siyasetindeki gelişmelerine göre, bazen solcular ve komünistler, bazen milliyetçiler, bazen İslamcılar, bazen azınlıklar, darbe dönemlerinde de siyasetçiler çok ciddi sıkıntılar çekmişler, mağduriyetler yaşamışlardır. Yeni kuşakların bunları, ön yargılarla değil, bu gerçekler ışığında değerlendirmeleri gerekir. İşte 3 Mayıs 1944 tarihinde ve onu takip eden günlerde milliyetçilerin yaşadıkları haksızlıklar ve zulümler, İkinci Dünya Savaşı sonunda Komünist Rusya lehine değişen şartların bir sonucudur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMEL DÜŞÜNCESİ,  TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

29 Ekim 1923’te Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, üniter yapıda bir milli devletti.  Bu devlet, “Türk milliyetçiliği ve çağdaşlaşma ülküsü” üzerine kurulmuştu. Atatürk, vatanseverlik ve hürriyet fikrini Namık Kemal’den, Türkçülük fikrini Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türkçü düşünürlerden, medeniyetçilik konusunda da, Tevfik Fikret’ten etkilenmişti.

Atatürk ölümüne  kadar geçen on beş yılda, millî devletin kurulması, Türk kimliğinin inşası, Türk dilinin yabancı etkilerden arındırılması, Türk tarihinin köklerinin ortaya çıkarılması için önemli adımlar attı.  Türk insanının yüzyıllarca ihmal edilen eğitimine büyük önem vererek cehalete savaş açtı. Harf, hukuk, kıyafet ve sosyal hayatın çeşitli alanlarında devrimler yaptı.  Kadınların toplumsal ve siyasal hayata katılımının önünü açtı. Dinin anlaşılması için Kur’an’ın  Türkçeye tercüme ve tefsir edilmesini, vaaz ve hutbelerin Türkçe olmasını sağladı.  Ekonominin Türkleşmesine, millî sermayenin oluşmasına önem verdi. Yerli ve milli sanayinin kurulmasına ve gelişmesine gayret etti. Uzun süren savaşlardan çıkan Türk toplumunu, bu düzenlemeler sonucunda dünyada saygın bir konuma taşıdı.

Atatürk’ün vefat ettiği 10 Kasım 1938 tarihinde, dünyanın siyasi şartları oldukça karmaşıktı. Almanya’da Hitler’in Cermen ırkının üstünlüğünü esas alan Nasyonal Sosyalist(Nazi) rejimi, İtalya’da Mussolini’nin Faşist rejimi iktidara gelmişti.  Almanya, Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmayı amaçlıyordu.   Rusya ise, Türkiye’den Boğazlarda egemen olma, Kars ve Ardahan’ı topraklarına katma gibi isteklerde bulunmaya başladı.

İNÖNÜ HÜKÜMETİ ÖNCE MİLLİYETÇİ GÖRÜNDÜ

İşte dünya siyasetindeki bu karmaşık ortamda II. Dünya Savaşı başladı. Bu savaş, dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı, 40 milyonun üzerinde insanın hayatını kaybettiği, Yahudi Soykırımı gibi kitlesel sivil ölümlerin gerçekleştirildiği kanlı bir savaştır. Savaşa, dönemin büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD ve Fransa “Müttefik Devletler”; Almanya, İtalya ve Japonya “Mihver Devletler” olarak katıldılar.

  1. Dünya Savaşı, Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla başladı. İngiltere ve Fransa hemen Almanya’ya savaş ilan ettiler. Almanya kısa sürede Norveç, Danimarka, Belçika, Hollanda, Lüksemburg’u ve ardından Paris’e girerek Kuzey Fransa’yı ve bütün Atlas Okyanusu kıyılarını, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan’ı işgal etti. Alman orduları, 1941 sonunda Türkiye sınırlarına dayandı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Türk hükümeti, uzun yıllar savaşmış ve henüz kendini toparlayamamış Türkiye’yi savaşa sokmamak için büyük gayret gösterirken, savaşın gelişmesine göre iç politikada zikzaklar çizdi.

Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal eden Almanya’nın hoşuna gitme düşüncesiyle  dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 tarihinde Meclis kürsüsünden yaptığı kabine programını sunuş konuşmasında; “Biz Türk”üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.” dedi. Bu konuşmanın yapılmasının bir nedeni de, Türkiye’yi sürekli tehdit eden Sovyet Rusya’ya karşı Almanların desteğini sağlamaktı.

  1. Dünya Savaşı öncesi ve ilk yıllarında Türkiye’de aydınlar arasında iki akımın büyük taraftar bulduğunu görüyoruz. Bunlardan biri, sol-komünist akım, diğeri de Türkçü-milliyetçi akımdı. Atatürk’ten sonra özellikle resmi kültür, sanat ve eğitim kurumlarına sızmayı başaran sol-komünist düşüncenin temsilcilerinin faaliyetleri, Türkçü-milliyetçi camiayı çok rahatsız ediyordu. Bu kesim komünizmi, millet-din-devlet için tehlikeli buluyordu. 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra kendilerinin hamisiz ve sahipsiz kaldığı duygusuna kapılan Türkçü-milliyetçi camia, yeni yönetime muhalifti. Bunlar büyük tarihçi Hüseyin Nihal ATSIZ’ın öncülüğünde çalışmalarını sürdürüyorlardı. Düşüncelerini (Bozkurt, Kopuz, Çınaraltı, Orhun) gibi dergilerde dile getiriyorlardı.

RUSYA GÜÇLENİNCE RÜZGÂR SOLA DÖNDÜ

  1. Dünya Savaşının kaderi, Almanya’nın 1941 Haziran’ında Rusya’ya saldırması ve ABD’nin Aralık 1941’de İngiltere, Fransa ve Rusya’nın yanında savaşa girmesiyle değişti. 1943 yılı ortalarında Rusya, Almanları geri püskürttü ve savaşta dengeler değişti. Savaştaki bu değişim, Türkiye’de de sol-komünist akımın güçlenmesine ve faaliyetlerini arttırmasına sebep oldu. Mevcut hükümet de, Rusya ile ilişkileri geliştirmek ve onların toprak taleplerini durdurmak için bu faaliyetleri destekledi.

Bu gelişmeler üzerine  Atsız, çıkarmakta olduğu Orhun dergisinin 15. ve 16. sayılarında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben “Türkçü Başvekil” diyerek iki “Açık Mektup”  yayımladı. Bu mektupların ikincisinde Atsız, özellikle Millî Eğitim alanındaki komünist faaliyetlerini ve faillerini ele alıyor, onları sırasıyla tanıtıyor, o faaliyetleri destekleyen zamanın Maarif Vekilini istifaya dâvet ediyor ve bunlara “dur” denilmesini istiyordu. Atsız bir yazısında da, “komünist ve vatan haini” olarak suçladığı ve kısa zamanda yükseltildiğini iddia ettiği Devlet Konservatuarı öğretmeni Sabahattin Ali’nin komünist faaliyetlerinden söz ediyordu. Atsız’ın bu açık mektupları ve Sabahattin Ali ile ilgili yazısı milliyetçi camiada coşku ile karşılandı.

“ATSIZ – SABAHATTİN ALİ DAVASI”

Sabahattin Ali, kendisi hakkındaki yazısından dolayı  Atsız hakkında hakaret davası açtı. Bu yüzden bu davanın adı, tarihe “Atsız-Sabahattin Ali Davası” adıyla geçti.  Davanın ilk duruşması 26 Nisan 1944 Çarşamba günü, saat 10.00’da başladı. Fakat katılanların yoğunluğundan mahkeme heyeti salon penceresinden girdi,  Sabahattin Ali de, aşırı taşkınlıktan dolayı o   pencereden çıktı.  İlk iddia ve savunmaların sunulmasından sonra yargıç Saffet Unan, “hakarete dair kelimeler,  ‘vatan haini’ kelimelerinden ibaret olduğuna göre vatan haini olduğunun ispat edilmesini isteyip istemediği sualinin” davacıya sorulmasına karar vererek duruşmayı 3 Mayıs 1944 tarihine erteledi.

3 Mayıs 1944 Çarşamba günü Ankara’nın milliyetçi gençliği ve büyük halk kitlesi, komünizm aleyhtarı büyük gösteriler yaptı. Bu ikinci duruşmada Atsız’ın avukatlarının, “soruşturmanın genişletilmesi” isteği reddedildi ve savcının son iddianamesini sunmasından sonra, duruşma 9 Mayıs 1944 tarihine bırakıldı.

9 Mayıs 1944 Pazartesi günü yapılan son duruşmada, avukatlarının savunmalarını okumalarından sonra, Atsız savunmasını yaptı ve “Başvekile yazdığım açık mektupta rejimi komünistleştirmek istediği için  Sabahattin Ali hakkında vatan haini sıfatını kullandım” dedi. Mahkeme “Mücerret olarak söylenen “vatan haini” tabirini “ hakaret” saymadı, “sövme” olarak kabul etti ve ona göre ceza verdi; o cezada indirim yaptı ve erteledi.

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü  19 Mayıs 1944 Nutku’nda  milliyetçiler hakkında şunları söyledi: “Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır”.

MİLLİYETÇİ AVI VE TABUTLUKLAR

Bu konuşmadan sonra hükümet  bütün yurtta milliyetçilere karşı bir cadı avı başlattı. Başta Atsız olmak üzere  onunla dostluğu olan, mektuplaşan, dergisine yazı yazan ve 3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayı’na katılan milliyetçi aydınlar toplanarak aylar boyunca en ağır zulümlere tabi tutuldular.  “Tabutluklar”a, işkence odalarına, zindanlara atıldılar. “Tabutluk” denilen işkence hücreleri, o dönemde İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bulunduğu Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Han‘daydı.

Tutuklanan milliyetçilerin günlerce işkence gördüğü “Tabutluk” denilen hücreler, yarım metrekarelik bir yerdi. Yani 40 santim genişliğinde, 50 santim uzunluğunda, 2,5 metre yüksekliğinde beton duvar içerisine açılmış oyuklardı. İçine sokulan insan kapı kapandığında yere çömelemez. Bu oyuklara sokulanlar bellerinden ve kollarından demir prangalarla duvara bağlanıyordu. Ayrıca oyuğun tepesinde üç adet beş yüzer mumluk ampul bulunuyordu. Tabutluklara konulanlar burada iki üç gün aç ve susuz bırakılıyor, hatta doğal ihtiyaçlarını gidermesine bile izin verilmiyordu..

Tabutluktaki milliyetçi aydınlar 7 Eylül 1944 günü yargılanmaya başlandı. “Irkçılık-Turancılık Davası” adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlandı ve Atsız  6,5 yıl hapse mahkûm oldu. Atsız, bu kararı temyiz etti ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi kararı esastan bozdu. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edildi.

 

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN ŞEREF LİSTESİ

Bu davada Nihal Atsız’ın dışında şu Türkçüler yargılandı:

Zeki Velidi TOGAN, Hasan Ferit CANSEVER, Hüseyin Namık ORKUN, Dr. Fethi TEVETOĞLU, Necdet SANCAR, Alparslan TÜRKEŞ, Reha Oğuz TÜRKKAN, Orhan Şaik GÖKYAY, Heybetullah İDİL, İsmet Rasim TÜMTÜRK, Cihat Savaş FER, Muzaffer ERİŞ, Zeki SOFUOĞLU, Hikmet TANYU, Said BİLGİÇ, Cemal Oğuz ÖCAL, Cebbar ŞENEL, Hamza Sadi ÖZBEK, Nurullah BARIMAN, Fehiman ALTAN, Fazıl HİSARCIKLI, Saim BAYRAK, Yusuf KADIGİL.

Üç yıl süren duruşmalar sonucunda “Turancılık ve Irkçılık” suçlamasıyla karşı karşıya kalan tüm ‘Türkçüler’ beraat ettiler. Beraat kararının gerekçesinde Turancılığın suç olmadığı belirtildi ve 3 Mayıs 1944 olayları hakkında; “Bu nümayiş (3 Mayıs 1944) milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir” denildi.

TÜRKÇÜLER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar