Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 25

Boğaz’daki Aşiret

Ruhittin SÖNMEZ

Prof. Dr. Anıl Çeçen’in yıllar önce Yankı Dergisi’nde yayımlanmış yazısını WhatsApp grubumuzdan bir arkadaşımız bizimle paylaştı.

Önce bahsi geçen Prof. Dr. Anıl Çeçen yazısının özetini ve bu yazıya grubumuzdan Yard. Doç. Dr. Sakin Öner’in eleştirilerini aktararak bir sonuca varmaya çalışacağım.

“Mahmut Çetin’in 1997 yılında yayınlamış olduğu kitabında bir büyük ailenin İstanbul Boğazı kıyısındaki serüvenini anlatmaktadır.

Boğaz’daki Aşiret” isimli bu kitabında yazar Polonya göçmeni Yahudi asıllı bir yabancı ailenin, sülale boyutundaki Boğaz macerasını dile getirmektedir. Osmanlı İmparatorluğuna göç ettikten sonra Mustafa Celalettin Paşa adını alan Polonyalı Konstantin Borzecki merkezli Polonyalı Yahudi ailesinin Lehistan’dan kalkıp gelerek Osmanlı ülkesine yerleşmesi, İstanbul Boğazının kıyılarında kendilerine bir gelecek kurmaları, hem Osmanlı İmparatorluğunun hem de Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki merkez bölgedeki devlet olduğu içindir ki, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha sonra da göç eden aileler, isim değiştiren sülaleler ve dinlerinden ya da etnik kökenlerinden dönen zengin ye aydın kesimler fazlasıyla görülmüştür.

Rus işgali sonrasında Polonya’dan kaçan başka bazı aileler de Beykoz’un arkalarında Polonezköy’ü kurarak bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Boğaz’daki Aşiret bir buçuk yüzyılı geçen zaman diliminde, Osmanlı ve Türk devlet yaşamında birçok önemli kişiyi Türkiye’ye kazandırmıştır.

Mustafa Celalettin Paşa’nın oğlu Hasan Enver Paşa, Nazım Hikmet, TKP kurucusu Zeki Baştımar, Orgeneral Turgut Sunalp, yazar Refik Erduran, Oktay Rıfat, Samih Rıfat gibi yazarlar, Orgeneral Ali Fuat Cebesoy, Mehmet Ali Aybar, Rasih Nuri İleri, Nihat Sargın, Celal Nuri İleri, Suphi Nuri İleri, Abidin Dino, Namık Kemal, Abidin Paşa, Numan ve Nermin Menemencioğlu, Halikarnas Balıkçısı, Şirin Devrim, Prof. Dr. Suna Kili, futbolcu Sabri Dino, Ali Niyazi ve benzeri birçok tanınmış isim, Borzenski sülalesinden gelen Polonya asıllı olup, daha sonraları Boğaz’daki Aşiret üyeleri olarak Türk toplum ve siyaset yaşamında önde gelen roller oynamışlardır.

İmparatorluktan, Cumhuriyete geçerken ve Batı dünyasından modernizm Türkiye’ye gelirken, bu gibi göçmen ve dönme ailelerin öncülük ve taşıyıcılık görevi üstelendikleri görülmüştür.

Boğaz’daki Aşiret, bir kitabın adı ve o kitaba adını veren bir ailenin tanımlamasıdır ama günümüzde İstanbul Boğazının kıyılarında yaşayan beş yüz aileye verilen ortak isim haline de gelmiş durumdadır. TÜSİAD’a üye olan beş yüz zengin işadamı aileleriyle beraber yaşadığı İstanbul Boğazı o kesimin akrabalarıyla birlikte zaman içerisinde yeni bir Boğaz Aşireti yaratmıştır.

İstanbul’u aynı zamanda borsa ve sermaye merkezi konumuna getiren Boğazdaki yeni aşiret, İstanbul üzerinden bütün Türkiye’yi yönetebilmenin arayışı içindedir.

Boğaz Aşireti, aynı zamanda bütün basın ve medya organlarını da satın alarak, özel çıkarları doğrultusunda bunları kullanmaktan çekinmemektedirler. Para gücü medya gücüne dönüşürken, aynı zamanda siyaseti yönlendirmekte ve aşiretin çıkarlarına uygun düşen yeni siyasi modeller ya da politikalar, Boğaz kıyısındaki yalılardan ortaya çıkmaktadır.

Misakı Milli sınırları içinde, Boğaz’daki Aşiret’in değil ama Türk milletinin ulusal egemenliği geçerli olmalıdır.

Önümüzdeki dönemde; ya Türk milleti yeniden egemen olacak ve Boğazdaki Aşiret’in çıkarları sınırlanacak ya da Boğaz’daki Aşiret, küresel sermaye ile ortaklık içerisinde hegemonyasını artıracak, bunun sonunda Türk devleti ve milleti sıkıntı çekmeye devam edecektir. Türk devletinin güçlenmesi ve Türk milletinin mutlu bir düzene kavuşabilmesi için; Boğaz’daki Aşiret’in anayasa ve yasal çerçevede denetim altına alınması gerekmektedir.”

Prof. Dr. Anıl Çeçen değerli bir bilim adamıdır. Bu yazı içinde çok önemli gerçekler var. Fakat bu yazıdaki yöntem tarihi okuma ve bugüne uyarlama açısından sorunlu bir yaklaşımdır.

************************************

BİRİNE HAİN DEMEK O KADAR KOLAY OLMAMALI

Yard. Doç. Dr. Sakin Öner’in Anıl Çeçen’in, yazısındaki toptancı yaklaşım yerine ismi geçenlerin tek tek değerlendirilmesi gerektiğine dair eleştirilerine aynen katılıyorum.

Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Yard. Doç. Dr. Sakin Öner tam bir Türk Milliyetçisidir. O’nun bu yaklaşımı Türk Milliyetçilerinin ırkçı olmadığını gösteren, “Ne mutlu Türk’üm DİYENE” sözüne inanmışlığın bir belgedir.

Bakın Sakin Öner Hoca “Birine Hain Demek O Kadar Kolay Olmamalı” başlığıyla görüşlerini nasıl anlatıyor?

“Ben yıllardır Türkçülük Tarihi üzerinde çalıştım. Mustafa Celaleddin Paşa Fransızca Türk tarihi ve grameri üzerine yazdığı ‘Eski ve Modern Türkler’ kitabıyla Türkleri Avrupa’ya tanıtmıştır. Yusuf Akçura, Paşa’nın bu eseriyle Türkçülük Tarihine geçtiğini ‘Türkçülük’ isimli eserinde belirtmiştir.

Polonya leh asıllı iyi eğitim almış Mustafa Celaleddin Paşa 1848 yılında Rus ve Prusya zulmüne başkaldırmış ve 1849’da Osmanlı’ya sığınmıştır. Üstün harita bilgisi dolayısıyla Yüzbaşı rütbesiyle orduya alınmıştır. İki yıl sonra 1851’de İslamiyet’i kabul etti. Bektaşi oldu. “Mustafa Celaleddin” ismini bizzat Şeyhülislam verdi.

Çalışmasından memnun olan Mirliva Ömer Paşa büyük kızı Saffet Hanım ile evlendi. 1875 yılında çıkan Hersek İsyanına karşı savaşırken Karadağ’da yaralandı ve 1876 yılında 50 yaşında şehit düştü. Kendisinin leh değil, Gagavuz (Gökoğuz) Türk’ü olduğu konusunda ciddi iddialar var. Atatürk’ün de Mustafa Celaleddin Paşa’nın çalışmalarına büyük değer verdiği belirtilir.

Bu yüzden Türklük için eser vermiş ve şehit düşmüş devlet büyüklerini yanlış tanımayalım.

Nasıl Türkçeleşmiş kelimeleri Türkçe kabul ediyorsak, Türkleşmiş ve Türklüğe hizmeti geçmiş kişileri de Türk kabul etmemiz gerekir. İhanet, hain kelimelerini kolay kullanmamak gerekir.

Yazıda ismi geçen Mustafa Celaleddin Paşa Nazım Hikmet’in büyük dedesidir. Bizi kimin dedesi olduğu değil, kendisinin yaptıkları ilgilendirir. (Nazım Hikmet, beğensek de beğenmesek de, hatasıyla sevabıyla bir Türk şairidir. RS)

O yazıda Namık Kemal bile dönme olarak gösterilmiştir. Böyle saçma bir şey olamaz.”

Sakin Öner Hoca, solun ve İslamcı kesimlerin tarihi, sosyal ve siyasi olayları kalıplaşmış önyargılarla açıklayan zihinsel hastalığından ne kadar uzakta.

Türkiye’nin bütün meselelerini kapitalist veya Siyonistlere bağlayarak, genellemelerle açıklama hastalığına düşmeden, akılcı ve ilmi bir yöntemle anlamaya ve anlatmaya çalışmak…

İşte gerçek bir aydın olmanın ilk şartı budur.

Ara 14

18 Ada Yunan İşgali Altında

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

                                                    

Misâk-ı Milli ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı, 2004 yılından beri tam 13 yıldır Yunan işgali altındadır. İşgalin sona erdirilmesi için gerekli girişimlerde bulunulmalı ve vatan topraklarına sahip çıkılmalıdır.

 

 

 

KIBRIS

Kıbrıs görüşmeleri, Birleşmiş Milletler Temsilcilerinin katılımı ile KKTC ve GKRY Cumhurbaşkanları arasında sürdürülmektedir. Rum tarafının kabul edilemez istekleri ve ENOSİS heves ve arzusu kaygı ile karşılanmaktadır. Mevcut durum itibarı ile adil bir çözüm beklentisi tam bir hayaldir. Rum tarafının istekleri asla kabul edilmemeli ve özellikle Rum tarafında, Gazi Baf, Limasol ve Larnaka bölgelerinde kalan Osmanlı Vakıf Arazileri için egemenlik talebinde bulunulmalıdır.

 

 

İrlanda Adası, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasında paylaşılmakta ve ada üzerinde ikili devlet düzeni sürdürülmektedir.

Yeni Gine Adası da, Endonezya ve Papua Yeni Gine arasında paylaşılmakta ve ada üzerinde ikili devlet düzeni sürdürülmektedir.

Kıbrıs Adası üzerinde de ikili devlet düzenine devam edilmeli ve KKTC üzerindeki ambargolar kaldırılmalıdır.

GKRY’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğinde bulunan 7 bin kilometrekarelik Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölgesini 2004 yılında işgal ettiği ve bu işgali de Birleşmiş Milletlere Şubat 2004’te tescil ettiği unutulmamalıdır. GKRY’nin bu işgaline karşıda gerekli girişimlerde bulunulmalı ve işgal sona erdirilmelidir.

IRAK

5 Haziran 1926 ve 1946 Antlaşmaları ile 2007 Yılında Irak ile yapılan Mutabakat Muhtırasından ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız bağlamında Irak’ta yaşayan Türk soydaşlarımızın haklarına sahip çıkılmalıdır. TSK, Irak’ta yaşayan Türk soydaşlarımızın güvenliğini sağlamak için insani müdahalede bulunmalı ve Kızılay, Kızılhaç gibi uluslararası yardım kuruluşları ile soydaşlarımızın iskân ve iaşesi sağlanmalıdır.

Irak kuzeyinde yapılmak istenen tek taraflı bağımsızlık referandumu engellenmelidir. Referandumun yapılması ve bağımsızlığın kabul edilmesi halinde 5 Haziran 1926 tarihli Antlaşmanın yürürlükten kalkarak statüko ante’ye yani savaş öncesi duruma dönüleceği ve bu bağlamda Kerkük ve Musul bölgesinin Türkiye’ye katılması gerektiği deklare edilmelidir.

 

SURİYE

Süleyman Şah Türbesi eski yerine taşınmalı ve taşınma sonrasında Fırat nehrinin her iki tarafında 50 km. derinliğinde güvenli bölge oluşturulmalıdır. Böylece, Suriye kuzeyinde oluşturulmak istenen koridorun önüne geçilmelidir. TSK, Suriye’de yaşayan Türk soydaşlarımızın güvenliğini sağlamak için insani müdahalede bulunmalı ve Kızılay, Kızılhaç gibi uluslararası yardım kuruluşları ile soydaşlarımızın iskân ve iaşesi sağlanmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kas 27

24 Kasım, Öğretmenlerimizin Günü

Cafer GENÇ

Bugün 24 Kasım, Öğretmenler Günü… Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, hemen hemen her gün, “Dünya ……. Günü” diye bir gün var. İyi, tamam, olsun da aslında, “yılın bütün günlerinin öğretmenlerin günü olduğunu (veya olması gerektiğini) biliyor muyuz?” diye sorsam, 25 Kasım’da, bugün, “Dünya Kanaryalar Günü” denilmesinden endişe duyacağımı belirtmek isterim. Her 24 Kasım’da, yine, “övgü dolu sözlerle” öğretmenlerimizi teselli edeceğiz. Yere göğe kondurmayacağız; şiirlerle, şarkılarla avutacağız. “Moral” ve “motivasyon” adına bir günü, bütün gün anlatacağız da, “bir maaş ikramiye” vermeyi bir türlü akıl edemeyeceğiz. Olsun… Senin canın sağ olsun öğretmenim. Sen ki böylesine malum bir eğitim sistemi içerisinde “var olma” adına, mesleğinin manevi yönüyle yetinmeyi biliyorsun ve ayakta durmayı beceriyorsun ya; ben, sana daha ne diyeyim?.. Sana koşup gelen, gülen, gül veren, “şarkım, şiirim” diyen evlatlarına “Dünyanın Bütün Çiçekleri” demenin mutluluğunu bilirim…

Bu sebeple, -klasik olacak ama- uzun süre müdürlük yaptığım yıllarda öğretmenlerime seslenişimi, günün anlamına uygun olması düşüncesiyle sizlerle de paylaşmak istiyorum.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Aklıyla, bilgisiyle, becerisiyle para kazanılan bir mesleğin mensuplarısınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Peygamber mesleği” ile örnek insan olunan, “Bir harf öğretenin kölesi olurum” denilen, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”  ilahi hitapta anlam bulan mesleğin muhataplarısınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Alan el, veren elden üstündür” iltifatına gönül verenlersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” sözünü insan üzerinde uygulayan bahçıvanlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “İnsan yetiştiren insan” olarak mühendis, bilge kişiliğinizle mimar, akıllara ve ruhlara şifa dağıtan doktor ve neticede, ham maddeyi işleyen emek işçilerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Dün, bugün, yarın” köprüsünün yılmayan, yorulmayan, yıkılmayan fedailerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: “Bilmek ve yapmak” sanatını en iyi icra eden, şaheserlerine paha biçilemeyen muhteşem sanatkârlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Bilgiyi davranış biçimine dönüştüren, insanı hayata hazırlayan, yol gösteren eğitim rehberlerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Sadece konuşarak, yazarak değil, aynı zamanda yaşayarak, yaşatarak öğreten idealist uzmanlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Gönlü engin, kafası ve ruhu zengin olan mukaddes görevin talibi ve sahibi bahtiyarlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: İnsanın gerçeğine uygun hale gelmesi için bıkmadan, usanmadan, iğne ile kuyu kazan, bu uğurda dağları delmeyi bile göze alan azim ve sabır temsilcilerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Karanlığın ışığı, gözlerin nuru, dizlerin dermanı, gönüllerin fermanı, sevdalı, kara sevdalı erenlersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Öğrencileriyle birlikte, gençliğin hayat sırrını ebediyen yaşayan dervişlersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Yeni neslin emanet edildiği, emanete hıyanet etmeyen, güvenilen, inanılan, saygı duyulan, eli öpülen huzur sahibi kutsal görevlilersiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Görevini maddi refah ve menfaat için yapmayan, işini bilerek ve severek yapan, ilgi ve sevginin sahiplerisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: İnsanlık idealinin fedakâr ve cefakâr neferlerisiniz.

 

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Malazgirt’in Alparslan’ı, İstanbul’un Fatih’i, Süleymaniye’nin Sinan’ı, Çanakkale Destanı’nın Mustafa Kemalisiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Dillerde türküsünüz, şiirsiniz; gönüllerde güftesiniz, bestesiniz.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Kalemin ve kelamın anlatmaya yetmeyeceği övgüye layık adsız kahramanlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER: Şairin, “Yasak, teslim hür gönüle, / Gül nefesi sır gönüle, / Koca dünya bir gönüle, / Sığar mıydı öğretmenim.” dediği gibi, koca dünyayı gönlüne sığdıran bahtiyarlarsınız.

ÖĞRETMENLERİM, SİZLER, SİZLER, SİZLER… Anlatmakla bitirilemeyecek kadar övgüye layık insanlarsınız.

İçinde bulunduğumuz zamanın şartları gereği, bilgi üreten insanların üstün meziyetlere sahip olması gerektiğini, medeniyetlerin vasıflı ve bilgili insanlar sayesinde kurulup geliştiğini hepimiz biliriz. Öğretmenler Günü’nün bir anlamı ve amacı da ihtiyaç duyulan bir zamanda ve ortamda bilgili, vasıflı, fedakâr insanlar olduğunuzu göstermektir.

Öğrencilerini, öğreterek meslek sahibi yapmanın yanında, eğiterek de hayata hazırlayan, ideal (mükemmel) insan olmaları için olağanüstü gayret gösteren ve bu uğurda her türlü fedakârlığı yapan, mesleğini sanatkârane anlayışla yerine getirerek şaheserler yaratan sevgili öğretmenlerimiz, selam sizlere… Uzaklardan dertleşenler, gönülleri birleşenler selam sizlere…

Sevgili öğretmenlerimiz, ebediyen yaşamak için, geride paha biçilmez, ölümsüz eserler bırakmanızı temenni ediyorum. Benim, “dünyanın en ağır işi” dediğim bu zor görevinizde, kolaylıklar ve başarılar diliyorum. Yolunuz ve bahtınız açık olsun. (Cumartesi ve pazar günleri de sizleri anlatmaya devam edeceğim.)

Ara 18

Büyük Amerikan Projesinin (Bap) Son Ayağı; Kudüs

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Büyük Orta Doğu                                               

 

Mescidi Aksa

 

Bugün Büyük Ortadoğu Amerikan İmparatorluğu, kendi toprakları dışında kurulmuş Dünyadaki en büyük imparatorluktur. Merkezi eski Ortadoğu olmakla beraber, kendi belirlediği etki alanı içinde sınırları; Ekvatorun kuzeyinde bulunan tüm Afrika toprakları, Balkanlar, Türkiye’den İran’a, Suudi Arabistan’a uanan bölge, Hazar havzası ve kafkaslar ile Çın sınırına kadar dayanmış Ortaasya devletlerini de içine alan büyük bir coğrafyadır. ABD, etki alanım dediği bu coğrafyayı 25, 50 veya 100 yıl sonrası için projelendirdiği  planlar çerçevesinde işgal etmektedir.Bu büyük gücün korkulu rüyası Çin’dir. Çin’in nüfusu, yani insan gücü, giderek modernleşen silahlı kuvvetleri, dünyayı etkileyen ekonomisi, atom ve uzay teknolojisi onu daha büyük bir güç haline getirmektedir. Çin, Şanghay İşbirliği topluluğu içinde olmakla da  dünyadaki en büyük birliğin başındadır.  Ortadoğu, Hazar, İran, Türkmen ve Kazak petrogazından yararlanma konusunda Çin, Amerikadan daha avantajlıdır. Çünkü ihtiyacı olanı ikili  ilişkiler, andlaşmalar ve ortak çıkarlar doğrultusunda elde etme çabası içindedir. Bu ortak çıkarlar çerçevesinde İsrail ve İranla yapmış olduğu andlaşmalar çerçevesinde, Çin  senmayesi ile  Tel Aviv’den Kızıl Denize, Hazar Denizinden Basra körfezine, açılacak kanalların projeleri işleme konulmuş, Türkmenistan ve Kazakistan’dan döşenen boru hatları yarılanmıştır. ABD’nin en büyük hamlelerınden biri de bu yolları, dolayısı ile Çin’in enerji ihtiyacını engellemektir.

 

Tel Aviv-Kızıl Deniz                                        

Hazar-Basra körfezi

 

Yüz yıldır bedeli kanla ödenen petrol sahaları genişledikçe,  Amerikanın Ortadoğusu da genişlemektedir. Hazar denizi altındaki Şahdeniz petro-gaz havzası, bu güne kadar bilinen havzaların en kapasitelisi ve en değerlisidir. Çin, bu enerjiyi ülkesine en kısa yoldan, en ucuz ve güvenilir bir şekinde ulaştırmayı gerçekleştirmektedir.

Bölge ve bölge insanı petrolün biteceği yüz yıl sonrasına kadar çıkan petrolün yerini kanı ile dolduracaktır.

Büyük Ortadoğu Projesi tek bir proje değildir. Bu, projeler kompleksidir. Irak petrollerinin ele geçiriliş senoryaları, Arap Baharı, Suriye’de süregelen kıyımlar, Amerika’nın kara kuvvetlerini oluşturan Taliban, PKK, PYD, YPG, El-Nusra, El-Kaide ve İŞİD güçleri ve Rojova koridoru hep bu projenin birer parçalarıdır.

Yine amaca giden yol üzerindeki engeller arasında  Ortadoğunun iki güçlü ülkesi Türkiye ve İran yer almaktadır. Türkiye üzerine oynanan oyunların başında PKK ve türevleri gelmektedir. Ardından bir hoca efendi, onun ardından da hayırsever bir iş adamı bu projeler kapsamında Türkiye’ye CIA tarafından yutturulmuştur. Bu iki kişi üzerinden ülkenin ve yöneticilerinin itibarı iki paralık edilmiştir. Balyozdu Ergenekondu, Kozmik odaydı diyerek önemli engellerden biri olan TSK’nin de beli kırılmıştır. Bu oyunların ardından başka oyunların sahneleneceği de unutulmamalıdır. Karadenize açılmaya çalışan PKK’nın destekçisinin yalnız ABD değil, aynı zamanda Rusya ve Avrupa devletleri olduğu da unutulmamalıdır.

Sırada İran ile Suidi Arabistanın kapıştırılması, Diğer Arap ülke ve Emirliklerinin birbirine düşürülmesi, İran’ın nükleerinin bahanesi ile İran’a ambargo ve yalnızlaştırma gayretlerinin artırılacağı beklenmektedir.

Peygamberimizin Miraç’a yollandığı Kudüs, Hicretten yaklaşık on yedi ay sonrasına kadar Müslümanlar’a kıble olan Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer’in, 1187 yılında Selahattin Eyyubi’nin İslam’a kazandırdığı Kudüs, 1517-1917, 400 yıl Türk mülkü olan Kudüs, bugün aynı projenin bir parçası olarak, birileri tartarafından İsrail’e başkent olarak sunulmaktadır. 1980 yılında da İsrailliler başkent ilan etmişti. On bin kilometre uzaklardan birkaç kelime sarf eden GÜÇ, on bin kilometre uzaklarda Dünyayı bir birine katmaktadır. Dün Türk’ün kılıcı önünde diz çöküp yalvaran Papa, bugün para babası Siyon liderlerinin elini öpmektedir. Bugünkü durum, Yahudi-Hristiyan ortaklığı Evangelizm’in eseridir. Bundan sonra da ateşlenen bu barut, Ortadoğuda yeni büyük yangınlara ve sarsıntılara sebep olacaktır. Bunu engelleyecek hiçbir güç de yoktur. Müslüman alemi, Filistin topraklarında bir İsrail devleti kurulduğu günden beri sadece bağırmaktadır. Birbirini yemekle tükenen sözde İslam liderleri ve İslam alemi her sefer eklenen yeni oyunların esirleri olmaya devam edecektir. Bölgeyi toparlayacak, birleştirecek gerçek bir lidere şiddetle ihtiyaç vardır. İslam birliği birlik olmaktan çok uzaktır. Türk birliği ise halen hayaldir.  Böyle olunca da Büyük Amerikan projesi geleceğimizin cellatı olmaya devam edecek, yüz yıl daha kanımızı emecektir. Kudüs’e yönelik dayatmalara  karşı bugün için tek ümidimiz Birleşmiş Milletler’dir.

 

 

Ara 06

Çevre Bilinci

A.Kemal GÜL

30 Kasım 2015, Paris’te “Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi” için dünya liderleri toplanmıştı. Bu toplantının başlayacağı güne kadar, dünyanın her tarafında sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarıyla binlerce insan, dünya liderlerine “küresel ısınma” başta olmak üzere çevre meseleleriyle ilgili gereken kararları almaları için ses getirebilecek çeşitli faaliyetlerle çağrılarda bulunmuşlardı.
Çevre meseleleri geniş bir konudur; üzerinde önemle durulmalıdır.
Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu çevre afetlerinin en başta gelenleri:
1 – Küresel ısınma,
2 – Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi
olarak ifade edilmektedir.
Küresel ısınma, bilhassa fosil yakıtların fazla kullanılması sebebiyle atmosferde artan CO2 (karbon dioksit) gazının, sera etkisi yaparak dünyanın ortalama sıcaklığını arttırması; bunun neticesi olarak da kutuplardaki çok büyük buz kütlelerinin zamanla eriyerek, okyanusların ve denizlerin seviyesini yükseltmesi ve sahillerdeki yerleşim yerlerinin sular altında kalması tehlikesidir.
Küresel ısınma tehlikesinden ve buna karşı alınabilecek tedbirlerden son zamanlarda çeşitli bilimsel toplantılarda ve medyada çok bahsedilmiştir. Yanma ürünü olarak atmosferde fazlası küresel ısınmaya sebep olabilen CO2 gazını hiç meydana getirmeyen ve sadece su buharı meydana getiren hidrojen gazına “temiz enerji kaynağı yakıt” denilerek önem verilmesi, bu sebeptendir.

Ozon tabakasındaki deliğin büyüme sebeplerine örnek verirsek;
Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Ozon molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı karakteristik özellikler gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10 oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır. Atmosferdeki diğer moleküllerle reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90′ı yeryüzünden itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur.

Bu bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir. Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar azalması, “ozon tabakasının delinmesi” olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol açmaktadır. Ozon tabakasının incelmesine sebep olan ve kloroflorokarbon ihtiva eden maddelerin başında klor türevleri, plastik köpükler (strafor), spreyler, aerasoller ve yangın söndürücüler gelmektedir.

***
Formun ÜGörüldüğü gibi, hayatın lükse yönelik sadece bir kısmı olan cazibeyi içerir çılgın üretimin pazarlanması sonucu ortaya çıkan çılgın tüketimin bile çevreye verdiği onarılamaz en büyük zararın lokal değil global olmasıdır. Söz konusu çevre sorunları din, dil, ırk, yaşlı-genç, kadın-erkek, zengin-fakir, akademisyen-çiftçi, köylü-şehirli gibi bir ayrıma gitmeden herkesi etkiler. Bundan dolayı çevrenin korunması sadece çevrecilerin veya çevre eğitimcilerinin görevi değildir. Çevreninin korunması hepimizin görevidir.

 

O halde çevre sorunları çevre ile alakalı eğitim kurumlarının yanı sıra Sivil Toplum Kuruluşlarının da ana görevleri arasında yerini almalıdır.

Kas 27

Sessizlik Sürecinde Kim Uyudu

Ahmet TAKAN

Durun hele 1 dakika!.. Azıcık sakin olun… Bağırıp çağırmadan önce yavaş yavaş 9’a kadar bir sayın… Tamam, NATO skandalı hepimizin canını çok sıktı. Millî onurumuzu rencide etti. Tepki göstermeyecek miyiz? Elbette, karşılığını en ağır ve hak ettikleri şekliyle vereceğiz. Vermeliyiz de!..

Ancak, doğru soruları sorup doğru cevapları da arayacağız. Skandalın zamanlaması manidar değil mi?.. ATATÜRK ile R. Erdoğan’ın isimlerinin yan yana getirilmesi manidar değil mi?..

Skandalla ilgili bu 2 ana eksendeki soruların yanıtlarını aramadan önce sizleri fazla askeri terimlere boğmadan bazı teknik bilgileri aktarmak isterim;

NATO’nun Norveç’te Müşterek Harp Merkezi’nde düzenlediği “Trident Javelin-2017” tatbikatı bir siber tatbikat.. Yani, katılımcı ülkelerin gönderdiği askerler oralarda dağda bayırda koşuşturup mermiler atmıyorlar. Yani, her şey daha önce kurgulanmış senaryolar üzerinden bilgisayar ortamında gerçekleşiyor. Tatbikatın gerçekleştiği zaman dilimi ise (buraya çok dikkat) 8-17 Kasım…

NATO bu siber tatbikatları yıllardır gerçekleştiriyor. Bunun klasik bir formatı  var. Tatbikatlara katılan ülkelerde bu formata aynen riayet etmek zorundalar. İstisnası falan da asla söz konusu olamıyor. Bu tip siber tatbikatların minimum 3 aylık bir ön hazırlık süreci oluyor. Kaba hatları ile şöyle;

* Önce taslak senaryo hazırlanır.

* Bu senaryo Brüksel’de tartışılır.

* Bu aşamaların ardından katılımcı ülkelerin karargâhlarına sunulur.

* Katılımcı ülkeler kendi içinde senaryoyu inceleyip tartışırken diğer taraftan tatbikata gönderilecek askerlerin seçimi için de çalışmalar başlar.

* Tatbikat senaryoları ülkelerin onay aşamasındayken “sessizlik süreci” diye işleyen bir süreç vardır. Senaryo “sessizlik süreci”ne sunulur. Bu süreç içinde herhangi bir ülkeden itiraz gelmez ise senaryo aynen kabul olunur. Eğer bir ülke bile “sessizlik süreci”nde itiraz ederse yenilenir. Bir daha “sessizlik sürecine” sunulur. Yeni bir itiraz daha gelmez ise aynen kabul görür. Yani, bu tatbikat senaryolarını hayata geçirmek öyle sıradan bir iş, “yaptım oldu”, “aa! biz yeni burada gördük” kabilinden işler değildir.

* Senaryoların onayından sonra da çalışmalar çok titiz bir şekilde yürütülür. Tatbikatın gerçekleşeceği tarihe kadar seçilen askerlerin içinde öncü bir grup harekât merkezine giderek ön toplantılar yapılır. Bu toplantılar da tatbikattan bir gün önce gerçekleşmez. Tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar tekrar tekrar masaya yatırılır. Bunun da uzun sayılabilecek bir süreci vardır.

Bu teknik detayları çok iyi bilen bir Ankara gazetecisi olarak Norveç’te ortaya çıkan kahpeliğin ardından kafamda bazı kuşkular belirdi. R. Erdoğan’ın Zarrab  dosyası ete kemiğe bürünmesiyle birlikte yardımcısı Doktor Devlet Bahçeli ile birlikte girdiği millî maç havası… Ve 10 Kasım 2017 saat 9’u 5 geçtikten sonra birden bire en keskin ATATÜRKÇÜ ve Türkçü olması.. Norveç’teki kahpeliğin patlamasının ardından da, tatbikat senaryosunun havuz medyası tarafından Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400’lere karşı bir tehdit hatta, NATO’nun Türkiye’yi işgal planı olarak bir algı operasyonuna girişilmesi. Durun… Hemen bana saydırmaya başlamayın. Neden, algı operasyonu diyorum? Lütfen, yukarıda sıraladığım teknik prosedüre bir daha bakın. Tamam, bu rezaleti ortaya çıkaran subaylarımızın hepsinin alnından teker teker öpelim. Ancaak!.. Gerçekten Türkiye’yi işgal senaryosu varsa; bu kadar sıraladığım evreler sırasında bunu TSK karargâhında anlayacak kavrayacak, itiraz edecek tek bir Türk subayı yok muydu?.. Orada ilk defa gördüler diye bir şey söz konusu olabilir mi?.. Hazırlık evresinde senaryoyu  Genelkurmay karargâhında inceleyen subaylarımıza hain mi diyeceğiz?.. Bilerek göz yumdular mı diyeceğiz. Böyle bir şey olabilir mi?.. Bir de, Erdoğan hakkında sahte hesap açan kişinin Türk kökenli bir Norveç subayı (söz konusu subay ordudan atıldı) olduğu ortaya çıktı… İktidar çevreleri hain FETÖ parmağına ısrarla işaret ediyor. Tam bu noktada kafalar iyice karışıyor. Neden bu kahpenin geçmişi kimliği ile birlikte açıklanmıyor?.. Genelkurmay karargâhında bilgisine başvurduğum kaynaklar bu kişinin Kürt kökenli olduğuna dikkat çekiyor. Buranın altını çizmemdeki tek gaye; Norveç, Türkiye’den kaçan PKK’lıların önemli bir sığınma limanı ve hamisi olmasındandır. Güya insan hakları söz konusu olduğunda Norveç bunların PKK’lı teröristler olduğunu saklar hep, dünya platformuna Türkiye’de mağdur olmuş zulme uğrayan Türk vatandaşları olarak gösterir. Yok, eğer bu Türkiye’den giden ve daha sonra Norveç vatandaşlığına geçen eski bir Türk subay ise durum daha da vahim demektir. Çünkü, her ne olursa olsun NATO burada Genelkurmay’dan klerans (clearance) ister. Genelkurmay bu onayı vermeden emekli veya istifa ile de olsa NATO o askeri kendi bünyesinde işe başlatmaz.

Tatbikatın gerçekleştiği tarih 8-17 Kasım. Bizim de önce Erdoğan’ın açıklaması ile haberdar olduğumuz vakit ise tatbikatın son günü 17 Kasım. Bu düşmanlık görüldü de neden o güne kadar beklendi diye sormak hakkımız değil mi?..

Karanlık noktaları çok olan, zamanlaması Türkiye’de iktidarın kendi içinde bile hayretle karşılanan ATATÜRK’çülük manevrası ile denk düşen bir olayla karşı karşıyayız. ATATÜRK ve R. Erdoğan… Kıyısından bile aynı kefeye konulabilinir mi?.. Türk milliyetçilerine düşen görev; çok çabuk gaza gelip tribün amigolarının tezahüratlarına iştirak etmek değil… Türkiye’yi yeni bataklıklara sürükleyecek hesaplı/hesapsız yeni maceralara karşı sağduyulu bir duruş sergilemek ve gerçeklerin ortaya çıkması için çaba harcamaktır. İçeride düşman kamplar yaratarak 15 yıldır oy devşirip iktidarda kalan AKP zihniyetinin Türkiye sınırlarında sermayesi tükendi mi ki, Haçlı seferlerinin simgesi Papa’nın heykeli altında Hristiyan anayasasına imza attıklarını unutturup Batı’ya karşı düşman cephesi açıyorlar?..

Eğri oturup doğru konuşalım!..

 

KAYNAK: yenicaggazetesi.com.tr

Kas 27

Cep Herkülü…

Ali Kemal GÜL

Yüz yılın efsane sporcusu,uluslararası arenalarda Türk Bayrağını defalarca dalgalandıran  ‘’ cep herkülü’’ namıyla ünlenmiş milli haltercimiz Naim Süleymanoğlu’nu genç yaşta kaybedişimizle alakalı akademik bir kalemden o hazın dönemi dramatize eden aşağıdaki  yazıyı sunmamdaki asıl amaç, Türk kavramına düşman olan, Osmanlının küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini ortaya çıkartan Baş Komutan M. K. Atatürk ve ekibi alehinde aşağılık laflar üreten yerli bedbahtlara,  kanı bozuklara, rezil yerli dalkavuklara, ‘’Türk Milleti’kavramını içine sindiremeyen  ihanet odaklarına ibretlik bir ders olması niteliğini içermesindendir.
***
Prof. Nesrin Mücahitsüleymanoğlu
Özören
Boğaziçi üniversitesi
Bulgaristan muhaciri
Bugün çok büyük bir adamı, Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nu uğurlarken, kendi hayatıma düşen izinden bahsederek, tüm Bulgaristan Türkleri için nasıl bir özgürlük ve umut meşalesi olduğunu hissettirmeye çalışacağım.
Naim’in bana öğrettiği ders şöyleydi: çok başarılı olursam Bulgaristan’dan kaçabilirdim! Bu yüzden gazeteci olup yurt dışına çıkabilmek için İngilizce öğrenmeye karar vermiş ve Silistre yabancı diller lisesi Ivan Vazov’u kazanmıştım.
Şimdiki yıllarda bu kaçma isteği anlaşılamıyor, çünkü demir perde çöktü, ancak o yıllarda Bulgaristan dışına çıkmak için sporcu, sanatçı veya gazeteci olmak gerekiyordu. Ben de uzun koşu denedim – 1500 m’de bayağı iyiydim aslında. Lisenin başlarında Silistre’de il 4’cüsü olmuştum. Ormanlık alanda iki rakibim virajı koşmak yerine kısa yoldan önüme geçmişti, kimse görmedi. Böylece il 2’cisi olamadım, maalesef kameralar yoktu ispat için, antrenörler de bana inanmamıştı, uydurduğumu düşündüler. Daha sonra bir kaç ay hızlı yürüyüş denedim ve sonrasında da okula odaklandım. Bu konuda da biraz başarılı oldum, önce vatanıma kavuşmam lazımdı…
TÜRKİYE’YE GÖÇ ETMEK İSTİYORDUK
1985 yılında Nesrin Salimova Hasanova olan adım zorla Nadejda Strahilova Handjiyeva olarak değiştirilmişti ve hepimiz ağır bir depresyona girmiştik. Milyonlarca Türk dilekçe kampanyasına katıldı, hepimiz Türkiye’ye göç etmek istiyorduk. Bu insanların hepsi işinden atıldı. Babam da muteber bir tütün eksperi işinden oldu ve beton bordür dökme işini bulabildi aylar sonrasında.
Çıkış yolları yoktu, sınırlar kapalıydı. Rüyamda hiç görmediğim eşsiz güzellikte Boğaz kenarında dolaşıyordum. Bu arada kendi adıma yetişkinlere çok kızgındım-neden başkaldırmıyorlardı, çok korkaktılar.
Buna çözüm olarak Mustafa Kemal Atatürk adında bir gençlik örgütü kurmaya teşebbüs ettim, 7 sınıftaydım. Okuduğum kitaplardan İkinci Dünya Savaşında Nazi’lere karşı savaş veren Rus direnişçilere özenmiştim, onlar da benim yaşlarımda insanlardı sonuçta. Daha sonra herhangi bir faaliyet yapamadan bu örgüt fikri çöktü, fakat tüzük defterim polis tarafından bulunmuştu.
BABAM TÜRKLERE YAPILAN ZULÜMLERE ŞİİRLERİYLE CEVAP VERİYORDU
Babamın şiirlerini aramaya gelen polisler odamda tüzük defterimi görünce el koymuştu. Babam etrafta olan haksızlıklara ve Türklere yapılan zulümlere şiirleriyle cevap veriyordu ve bunları aile meclislerinde okuyordu. Dedem Hasan ise Osmanlı zamanında (1910-1915 arasında) Kırcaali bölgesinde doğmuş bir adam olarak hiçbir zaman kıyafetini değiştirmedi ve belinde kuşak/bıçak, kafasında sarığıyla ‘deli’ Hasan muamelesi görerek ve herkesi şaşırtarak yaşadı ölümüne kadar. Soğuk Deliorman kışlarında annem gelen misafirlere zengin sofralar kurardı. Dedem deli Hasan’dan Plevne savaşının anısına ‘Osman Paşa’ marşı rica ederdi misafirlerimiz, o da seve seve söylerdi; tüm çocuklar korkudan ağlardık. O marş söyledikçe biz kanatlanır, sanki başka bir özgür diyara göçerdik hep beraber. Bu diyarda Türkler şerefli ve kahramandı, Osman Paşa gibi. Dedem de babam da korkusuzdular, bu özellik bize de geçmişti.
Babamın şiirlerini birisi ihbar etmişti ve polis eve aramaya gelmişti. Defterimi okuyan polisler önce kardeşim ve beni sorguladılar, ifademizi yazdırıp bıraktılar, yaşımız küçüktü. Daha sonra bütün sınıf önünde örgüt Yeminimiz okundu ve ben Bulgaristan’daki tüm liselerden kovulmuştum, 9 sınıfta. Yeminimizde baskıcı Bulgar’a karşı savaş edeceğimize yemin ediyorduk. Gazeteci olmam ve kaçmam da imkânsız hale gelmişti.
Aynı yıl veya önceki yıl Naim Süleymanoğlu Türkiye’ye kaçmış ve tüm dünyaya olanları anlatmıştı, bu hepimize bir umut ışığı olmuştu. Büyük Türkiye tabii ki bizi orada yalnız bırakmayacaktı!
SİLİSTİRE’DEN BİZE VATAN OLAMAMIŞTI
Babamın önerisiyle İngilizce bir metin hazırladık – başımıza gelenleri ve yurt dışına, Türkiye’ye çıkmak istediğimizi anlattık. Babam bunları turistik yerlerdeki diplomatlara ulaştırmaya çalışmıştı, geleceğimiz yoktu Deliorman’da, Silistre’den bize vatan olamamıştı.
Daha sonra, gene Türkiye’ye taşınma dilekçesi vermiştik, ancak bir cevap gelmiyordu, sonra da 1989 Mayıs’ta bize cevap geldi, 2 gün içinde ülkeyi terk etmeliydik – bize Avusturya vizesi çıkmıştı, trenle iki gün sonunda toplam 4 bavul ve 250 dolar (daha fazlasına izin yoktu) dört kişi Viyana’ya vardık. Türkiye konsolosluğunu bulduk ve orada Türkiye’ye ailecek iltica ettik. Babama bazı hademeler ve görevliler Avusturya vatandaşlığı teklif etmiş, o da ret etmişti! Naim Süleymanoğlu’na Amerika 2 kere vatandaşlık teklif etmiş, 10 milyon dolar teklif etmiş – ret etmiş. Naim bizim için bir örnek, yanan bir vatan sevdası oldu!
Tüm hatıralar canlandı bugün.. Eskiden anlatmazdım bunları, ancak susmanın hata olduğunu anladım çok yakında. Geçen yıl bir yeğenim, Türkiye vatandaşlığından çıkıp yabancı uyruklu üniversite sınavına girip, tekrar vatandaş olabileceğini (lisede rehber öğretmeninin tavsiyesi olduğunu) söyleyince kalp krizi geçirecektim! Nasıl yani, oturup çalışmak yerine- vatandaşlıktan çıkma planı? Tüm devrelerim alt-üst oldu. Hür vatanda yetişen nesillerimiz nasıl bu kadar kolay “satabiliyorlar” bu ülkeyi, bu toprağı zehirleyen bu zihniyeti yok etmeliyiz!
NAİM SÜLEYMANOĞLU NAUM ŞALAMANOV OLMAYI KABUL ETMEDİ
Neden sustuğumuza gelince, yukarıda anlattıklarım Bulgaristan’da şehit ve gazi olanların fedakarlığı yanında bir hiç sayılır, anlatılmaya değmez aslında. Biz kurtulduk ve hür bir şekilde yaşıyoruz, çok şükür. Direniş yapan sadece bizler değildik. Mesela, Deliorman bölgesi köylerinden cesur bir grup tank kaçırmaya çalışmış, bazı patlayıcıları askeriyeden kaçırmış, daha sonra da turist kaçırmışlardı dikkat çekmek için. Bazısı şehit edildi, bazısı Belene’de çürüdü. Bazı cengaver ‘deli’ Türkler yürüyüşlerde can verdi hem Kırcaali, ve Naim’in şehri Mestanlı’da, hem de Deliorman’da. Bu yiğitlerden özür dileyerek kendi serüvenimi anlatıyorum.
Naim Süleymanoğlu da Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi, bizler de etmedik. Lütfen, bunu hatırlayarak bizlere ‘Bulgar’ demeyiniz, evet size çok garip gelebilir ancak bizim için Türk olmak ayrıca önemli, en temiz vatansever haliyle!
Son söz olarak, Bulgaristan’a kızgın değilim, sosyalist rejimin pek çok kazanımları da oldu benim için – mesela Türkçeyi anamdan, Bulgarca, Rusça ve İngilizceyi onlardan öğrendim. Matematik, fizik, kimya ve edebiyat temellerimi oradaki hocalarıma borçluyum, sağ olsunlar. Her şeyin ötesinde çok çalışmayı ve disiplinli olmayı da orada öğrendim. Bulgaristan’ı affettim çoktan, orada halen toprağımız ve akrabalarımız var. Onlarsız bir parçam yok sayılır.
Sevgiler,
Nesrin Mücahitsüleymanoğlu Özören

 

Kas 27

Nasıl Bir Milli Kültür Politikası İzlenmeli?

Dr.Şahin CEYLANLI

 

Türkiye, görülmemiş bir kültürel yozlaşmayla karşı  karşıya bulunmaktadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibarıyla, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı ve çareler mutlaka aranmalı.

Geçmişe dönecek olursak; Osmanlı Devleti’nin yöneticisi ve aydınları, devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür üstünlükleri karşısında ne yapaklarını şaşırmış ve bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, ona yaşama gücü veren, onu diğer toplumlardan farklı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek kurtulmanın mümkün olacağına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.

Mecburi kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamıyla maddi ve manevi sahalarda Batı taklitçiliğidir. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma   ( kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, bir çok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.

Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesi, Türk Milleti’nin var olma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türkiye milli bir endişe hissederek, yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, var olması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük itici güç kültür olduğuna göre; bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti yüksek, vatansever ve inisiyatif sahibi Türk aydınlarına büyük görevler düşmektedir.

Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir milli kültür politikası izlenmeli hususundaki bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:

-Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.

-Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.

-Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.

-Vatan ve bayrak sevgisi her şeyin üzerinde tutulmalı.

-Her şeyden önce Türkçe’ye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.

-Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.

-Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.

-İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.

-Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.

-Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.

-Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.

-Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.

-Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.

-Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı.

Kas 27

Eğitim Şart Ama Nasıl?

Ruhittin SÖNMEZ

Sıkça kullandığımız bir tabirdir “eğitim şart!” sözü. Peki, hemen herkese bir şekilde eğitim veriyoruz da, niye sık sık bu sözü etmek zorunda kalıyoruz?

İyi eğitim veremiyoruz da ondan.

Çünkü eğitim alanların sayısındaki artış olmakta fakat eğitimin kalitesinde bırakın artış olmayı ciddi düşüşler yaşamaktayız da ondan.

Bu sıralarda herkesin dilinde olan PISA testlerindeki başarısızlığımız, dünya ölçeğinde ne kadar gerilerde kaldığımızı yüzümüze çarptı. Ama zaten şöyle kabaca bir gözlem bile eğitim kalitesindeki düşüşü görmemize yeter.

TV’lerin halk içinden canlı yayınlarına bakınız. Yabancı TV kanalları ülkelerindeki sıradan insanlara mikrofon uzattığında çok akıcı ve düzgün cümlelerle insanların meramlarını anlattıklarını görüyoruz. Oysa bizim halkımızın içinde beş tane düzgün cümleyi peş peşe kurabilenlerin sayısı çok çok az.

PISA testlerinde çocuklarımızın kendi dilinde (Türkçe) okuduğunu anlama ve anlatma becerisi konusunda 72 ülke arasında 50. olması şaşırtıcı olmasa gerek.

Gelişmiş ülkelerde nüfusun en az yüzde beşi dünya klasmanında üst sıralarda yer alabilecek şekilde yetiştirilir. Bizde bu oran yüzde biri geçmez.

Birkaç meslek grubu haricinde ve bazı istisnai özellikli insanlarımızı hariç tutalım. Gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarının bilgi seviyesine erişebilenlerin oranı sizce ne kadardır? Çok az.

Dünya çapında siyasetçi, dünya çapında sanatçı, dünya çapında bilim adamı yetiştirebiliyor muyuz? Çok az.

Gençlerimizin yüzde kaçı alanında dünya çapında olmayı hedefliyor? Onlara böyle bir hedef gösterecek, bu hedefe ulaşmak için motive edecek bir devletimiz var mı? Hayır.

Okullarımızda tarihimizi ve dinimizi de öğretemiyoruz.

Devlet adamlarımız bile milletimizin yetiştirdiği en büyük insanları bir gün aşağılarken, ertesi gün saygı sunmaktalar.

Camilerimizde görevli hocalarımız kendi kutsal kitaplarının mealini bile okumuyor, sadece Arapça aslı ile ilmihal kitaplarını okumakta yeterli görüyor. Dinimizin en temel konularını anlayan ve anlatabilen hoca sayısı çok az.

Hayata dair pratik bilgileri de öğretemiyoruz. İlk yardım, yabancı dil, görgü kuralları, yüzme, yemek, dikiş, basit tamir işleri gibi beceriler edinmeden hayata atılıyorlar.

******************************************

TEMEL BİLGİ VE DEĞERLERİ NEDEN ÖĞRENEMİYORUZ?

Milli ve evrensel değerler ile temel bilgileri gençlerimiz neden öğrenemiyor? İnsanlarımız aptal veya geri zekâlı olduğundan mı? Asla.

İki ana sebebi var bunun:

İlk olarak Eğitim sistemimiz yanlış kurgulanmış, yanlış işletilmekte.

PISA Direktörü Andreas Schleicher Türk öğrencilerin bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek konusunda iyi notlar aldığını fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamakta başarısız olduğunu söylüyor. Ezberlemek ve kâğıda dökmek ise artık dünyada daha önemsiz. Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Ve Türk sistemi buna uyum sağlayamadı.

Adam kibarca bize kibarca “eğitimde çağdışı kaldınız” diyor ki, haksız sayılmaz.

İkinci temel sebep öğretmen kalitesi.

Eğitimin kalitesi öğretmen kalitesi ile ölçülür. “İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Hükümet öğretmenliği hem finansal hem entelektüel açıdan çekici kılmalı.”

“Her okul nitelikli olmalı. Finlandiya’da okullar arasındaki eğitim kalitesi en fazla yüzde 5 oranında değişiyor. Vietnam, Güney Asya keza böyle.”

Finlandiya’da en iyi ve en kötü okul arasındaki fark en fazla yüzde 5 ilken Türkiye’de aynı şehirdeki bir mahallenin okulu ile komşu mahallenin okulu kaliteleri arasında uçurum olabiliyor.

Böyle bir yapıda sınavı kaldırıp, “en iyi okul, evinize en yakın okuldur” demek asla gerçekçi değildir.

Eğitime dair bu temel meseleleri ve diğer sorunları çözmek için öncelikle uzmanların geniş bir çalışması sonucu hazırlanmış uzun vadeli stratejik planların istikrarlı bir şekilde uygulanması ile mümkün olabilir.

Bizde ise en sık değişen bakanlık Milli Eğitim Bakanlığıdır. 15 yılda 6 bakan değiştirdik ve her gelen bakan işe sıfırdan başlayarak kendince reformlar(!) yaptı.

Bu dönemde mesela ortaokuldan liselere geçiş sistemi 5 defa değişti.

Uzun yılların tecrübeleri heba edilerek, Yatılı Bölge Okulları, Askeri Liseler kapatıldı.

Sadece 2017 yılında 176 ders müfredatı iktidarın ideolojisine göre değiştirildi.

Belki bunları bile anlayışla karşılayabiliriz. Ama “Cumhuriyet, Türklük, milliyetçilik, laiklik, çağdaşlık, Atatürk İlke ve İnkılâpları” gibi kavramların ders kitaplarından çıkarılmasını anlamamız mümkün olamıyor.

Türkiye’nin en öncelikli meselesi Milli Eğitim Sistemimiz; eğitim sistemimizin en önemli meselesi ise iktidarın zihniyetinin “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme” hedefinden uzak olmasıdır.

 

 

 

 

Kas 27

“Eserinin Üzerinde İmzası Bulunmayan Tek Sanatkâr”: Öğretmen

Dr. Sakin ÖNER

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, devletin “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini  Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de “Maarif ordusu” dediği  ve “dünyanın en muhterem  varlıkları”  kabul  ettiği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Onun için de, savaştan çıkmış, yeniden yapılanma süreci ve mali sıkıntı içinde olan ülkemizde  öğretmenin mali yönden kimseye muhtaç olmasını istememiş, bunun için de en yüksek düzeyde maaş alan memurlar arasında yer almasını sağlamıştır. Öğretmenlik, dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde en kariyerli mesleklerden biridir ve bu yüzden de mali ve sosyal statüsü yüksektir.

Öğretmen, sadece öğrenim hayatında ve yaşadığı sürede öğrendiklerini, öğrencilerine aynen aktaran bir nakilci değildir. Öğretmen, ailelerin en kıymetli varlığı olan çocuklarını sevgiyle kucaklayan, bilgiyle kuşatan, yeteneklerini geliştiren ve hayata hazırlayan ulvi bir mesleğin sahibidir.  Bütün bilgi, görgü, beceri ve tecrübesini öğrencisiyle paylaşır.  O, yirmi dört saatini öğrencisinin gelişmesine ve başarısına adayan insandır. Çünkü okuttuğu, öğrettiği ve eğittiği çocuğun, ülkenin geleceğinin sahibi olacağını bilir. Bu görev sorumluluğu ve bilinci ile çalışır. Öğretmen, bazılarının dediği gibi “yan gelip yatma mesleği” değil, ellerine ülkenin geleceği teslim edilen insanların fedakârca yürüttükleri ulvi bir meslektir.

Öğretmenin yaptığı çalışmalar, alt yapı yatırımları gibidir, hemen sonuç vermez.  Ama yüzde yedi okuryazarı olan Cumhuriyet Türkiyesi, büyük önder Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği 24 Kasım 1928 tarihinden bir yıl sonra açılan eğitim seferberliği ile 1,5, milyon insanını okuryazar haline getirmiştir. Bütün olumsuzluklara rağmen bugün bir yerlere gelmişsek, ülkemiz Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Ortaasya’daki dost ve komşu ülkelerden daha ileri durumdaysa, bunu Cumhuriyet eğitimine, Atatürk’e ve Türk öğretmenine borçluyuz.

PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki başarısını değerlendirirken, Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği hem finansal, hem entelektüel açıdan çekici kılmalıdır” diyor. Geleceğin insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli unsurlardan biri olan öğretmenlerin  üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem taşımaktadır. Bununla birlikte, toplumda saygın bir yere sahip olabilmeleri için, öğretmenlerimizin mali ve sosyal statüleri mutlaka yükseltilmelidir.

Türk milli eğitiminin öğretmen yetiştirme konusunda oluşturduğu Öğretmen Okulları, Köy Enstitüleri, Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları gibi özgün eğitim kurumları, çeşitli zamanlarda siyasi sebeplerle kapatılmıştır. Bu okullardan yetişen başarılı ve idealist öğretmenler, eğitim hayatımızda oldukça etkili hizmetler yapmışlardır.  Bugün  nitelikli ve donanımlı öğretmenler yetiştirmek istiyorsak, bu eğitim kurumlarını çağın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırarak, Öğretmen Liseleri ve Öğretmen Üniversiteleri adıyla yeniden hayata geçirmeliyiz.

Öğretmenlerin mesleki bilgi ve öğretim teknikleri konusundaki yenilikleri takip edebilmeleri için en az beş yılda bir zorunlu hizmetiçi eğitime tabii tutulmalarında yarar bulunmaktadır. Tüm öğretmenlere “öğrenci merkezli eğitim, yapılandırıcı eğitim, eleştirel ve yaratıcı düşünme, araştırma teknikleri, çoklu zeka, girişimcilik, sınıf yönetimi, zaman ynetimi, gençlik psikolojisi ve sorunları” gibi eğitimdeki yeni yöntem ve kavramlarla ilgili hizmet içi eğitim verilmelidir.

Şartları hızla değişen küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. “Bilgi ve Enformasyon toplumu”nu geride bırakan çağdaş dünya, 4. Sanayi Devrimi’ne hazırlanıyor. Robotların sanayide insanların  yerini alacağı, yapay zekanın geliştirildiği, üç boyutlu yazıcılarla üretimin fabrikalardan evlere indirildiği, devasa miktardaki  bilgi yığınının veri analizleriyle ayıklanıp kullanıldığı bir döneme geçiyoruz. İnsan ilişkilerinin ve iletişimin hızla geliştiği, ihtiyaçların değiştiği ve çeşitlendiği,  bazı mesleklerin yerini yeni mesleklere bıraktığı bu dönemde, öğretmen eğitimi daha büyük önem kazanmıştır.

Öğretmenlerimizin, dünyanın bu hızlı değişim ve dönüşümüne ayak uydurabilmesi için, kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerekir. Lisansüstü eğitimlerle, yan dallar yaparak, yabancı dillerini geliştirerek, çeşitli sertifika programlarına katılarak, branşlarındaki yeni yayınları okuyarak, mesleki panel, sempozyum, konferans ve çalıştaylara katılarak, yeni öğretim tekniklerini takip ederek, eğitim teknolojisini etkin kullanarak, proje hazırlama ve araştırma tekniklerini öğrenerek kendilerini sürekli  geliştirmelidirler. Bu konuda devletin de öğretmenlerimize gerekli desteği vermeleri, imkânları hazırlamaları gerekir. Ayrıca mesleğinde başarılı olan öğretmenler, mutlaka maddi ve manevi olarak ödüllendirilmelidir.   

Bu duygu ve düşüncelerle saygıdeğer öğretmenlerimizin onur günü olan  ÖĞRETMENLER GÜNÜ’nü en samimi duygularımla kutlarım. Bu vesileyle Millet Mektepleri Başöğretmeni Atatürk’ü ve 2017 yılında bölücü terör örgütünce şehit edilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın ve sınıf öğretmeni Necmettin Yılmaz ile bugüne kadar terör olaylarında şehit düşen bütün öğretmenlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar