Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 25

Mutluluk Bir Bilim midir?

                                                                     Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Tüm insanların, düşünürlerin, sanatçıların, bilim adamlarının yüzyıllar boyu aradıkları bir duygu ve bir yaşantı olan mutluluğun temeli, erdemli ve ölçülü olmaktır.

Kişinin temel görevi, potansiyelini artırmak ve bilincini geliştirerek mutlu olmaktır. Ana- babaların, toplumun ve devletin temel görevi de bu doğrultuda insanlara yardımcı olmak ve onların gözünün açılmasını sağlamaktır.

Bir insanın sağlıklı yetişmesinden, ürün vermesinden ve bu ürünlerden yeni tohumlar elde etmesinden, yani mutlu yaşamasından önemli ne olabilir?

Mutlu insan, kendi değerlerinin farkındadır ve bu değerlerini insanlığın yararına kullanır. Kişi mutluluğun bilincine vardığı zaman, kendi beyni mutluluk programını yapar. Bu mutluluk programının kalıcı olabilmesi için beyindeki nöronlar arasında kalıcı bağlantılar oluşturması gerekir. Bunun için de iyi yönlendirilmiş zihinsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Zihinsel alıştırmaların tekrar edilmesi var olan nöral bağlantıların güçlenmesini ve yenilerin yaratılmasını sağlar.

Peki, mutluluk bir bilim midir?

Bilimin, tarafsız gözlem ve deneylerle elde edilen düzenli bilgiler topluluğudur. Bilimse bilgi elde etmek için tümevarım yöntemini kullanılır. Bilimsel bilgiye, yasa ve genellemelere ulaşıymaya çalışılır. Bilimsel biligi, evrenseldir, nesneldir, kesindir, doğrulanabilme özelliği vardır, birikimli olarak ilerler, akıl ve mantık ilkeleri kullanılarak elde edilir, uygulanabilir, değişebilme ve kendini yenileme özelliğine sahiptir.

Ken Keyes, muhteşem eseri “Yüksek Bilinç Yolculuğu” nda “mutluluk bilimi”nden bahsetmektedir. Keyes, mutluluk biliminin, tüm dünyada yer alan büyük uyanışa katkıda bulunmak için formüle edildiğini ifade ediyor. Yazara göre mutluluk, yüksek bilince giden sevgiyi yaşama yoludur.

Keyes’in ifadesiyle, mutluluğa giden yolu oluşutran unsanların çoğu binlerce yıldır değişik zamanlarda test edilmiş ve denenmiştir. Bu sebebeple mutluluk bir bilimdir.

Mutluluk öncelikle kendi içimizde aranması gereken bir iç huzur ve hoşnutluk duygusudur. Kendi iç huzurumuz doğrultusunda, kendimizi ve diğer insanları mutlu edecek bir takım kurallar şüphesiz vardır. Tarih boyunca bütün düşünce sistemleri, bütün dinler, anlaşmazlıkları giderecek, kötülüğü önleyecek, insanları mutlu edecek kurallar getirmeye çalışmışlardır.

Mutlu olmak için öncelikle bazı erdemleri kazanmak gerekir. En önemli erdemler, kendine karşı doğru ve saygılı, başkalarına karşı dürüst, tolerans sahibi, topluma hizmet götüren, iyilik yapan, namuslu, iyimser, kendini yenileyen, adaletli, insaflı, güvenilir ve paylaşımcı insan olmaktır.

Epikür diyor ki: “Akıllı, namuslu ve doğru olmadıkça mutlu yaşamak imkansızdır. Mutlu olmadıkça da akıllı, namuslu ve doğru yaşamanın imkânı yoktur.”

Mutluluk üzerine en çok düşünmüş yazarlardan biri olan Bertrand Russel, “Mutluluğa ulaşmak için kendimizi onarmamız gerektiğini” vurguluyor.

Erich Fromm mutsuzluğun temel sebebini, kişinin sadece sahip olma düşüncesi kendisi olmayı unutmasında aramaktadır.

Mutluluk, sadece kazanılan bir ödül, geçici icra edilen görevler, işgal edilen makam ve odalar değildir. Mutluluk, özgürce sevgi ve ilgi duymaktır. Mutluluk, paylaşmaktır, fedakârlıktır…

Bu sebeplerle mutlu olamnın bir takım kuralları vardır ve mutluluk bir bilimdir.

Mutluluk bilimi, kısaca pozitif psikolojidir. Geleneksel psikoloji eksiklere ve kusurlara bakar. Bunun sebebi, problemleri anlamak ve çözmek için bilimsel çalışmalar yapmaktır.

Pozitif psikoloji ise, doğrulara ve olması beklenen faktörlere odaklanır. Mutluluk bilimi, kişiyi güçlü olduğumuz yanlara yoğunlaştırır. Zayıf yanlarımızı da fark ettirir, ama güçlü yönlerimiz üzerinde çalışmalar yaptırır. Amaç kişiyi motive ederek daha iyiye ulaşmasını sağlamaktır.

Psikoloji bilimi mutluluğu uzun zamandan beri araştırmaktadır. Mutluluğu bilimsel olarak incelerken şu sorulardan yola çıkmaktadır.

Seni mutlu eden nedir?

Mutluluğunu diğerlerine de nasıl aşılayabilirsin?

Oysa geleneksel psikolojinin yaptığı araştırmalarda odak noktasında şu sorular bulunuyordu: “Mutsuzluğunun sebebi nedir?

“Yaşadığın bu sorunu nasıl çözebilirsin? Epikür bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve felsefenin ana düşüncesi mutluluktur. Ona göre insan, tabiatı itibarıyla acıdan, üzüntüden, kaygıdan kaçıp neşe ve haz peşinde koşmaktadır.

Mutsuzluk bulaşıcıdır.

Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık gibidir. Hastalığın kişisel olmaktan çıkıp toplumsal bir sorun haline dönüştüğünü düşünenlerin sayısı artmaktadır: Kavgacı, gürültücü, suç oranı yüksek, yardımlaşma, şefkat, hoşgörü oranı düşük bir toplum haline gelmemizin sebebi mutsuzluktur. Aşktan, dostluk ve arkadaşlıktan, sevgi, başarı, takdir ve iltifattan çok çelme takmayı, kazıklamayı, kıskançlık, düşmanlık, kin, nefret ve aşağılamayı daha çok kullanmamızın nedeni de büyüyen toplumsal huzursuzluk ve mutsuzluktur.

Mutlu olmaya hazır bir toplumuz. Kolay, uysal, heyecanlı, hareketli ve inançlıyız. Ama ne yazık ki hayatımızdan memnun değiliz! Eğer mutluluk ölçümü yapılabilse ülke olarak çok arka sıralarda yer bulabileceğiz. Bundan 20-30 yıl öncesine oranla refah düzeyimiz, sağlık sistemimiz, yaşam kalitemiz daha iyi gibi görünüyor ama kişisel ve toplumsal mutsuzlukta en üst noktalardan birindeyiz.

Neden yaygınlaşıyor

Mutsuzluğun dalga dalga yayılmasının pek çok sebebi var. Bakın Dalai Lama bunun için neler diyor:

“Sakin ve barış dolu bir zihinsel durumu koruyabilirseniz, sağlığınız kötü iken de mutlu biri olabilirsiniz. Olağanüstü zengin biri de olsanız, yoğun bir öfke ve hiddet anında sahip olduklarınızın tümünü kırıp atmak da isteyebilirsiniz. O anda elinizdeki zenginliklerin hiçbir anlamı yoktur. Diğer yandan, sakin-dingin bir ruha ve içinizde belirli bir dengeye sahipseniz dışsal imkânlarınız eksik olsa bile mutlu ve neşeli bir hayat yaşamanız mümkündür.”

Mutsuzluk virüsünü yaygınlaştıran sebeplerin birincisi ve en önemlisi tatminsizlik gibi görünüyor. Olan ile yetinmemek, olmak-olgunlaşmak yerine sahiplenmeye öncelik vermek, eskilerin deyimi ile “hırsı aklının önünde gitmek” hep sorun olmuştur. Daha büyüğünü, yenisini, hızlısını, güçlüsünü, farklısını istemek mutluluğun önündeki en büyük engeldir.

Ne yapmalıyız

Mutlu olmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Mutluluk daha iyi bir hayata yolculuk olmaktan çıkıp, ulaşılması güç bir dağ, varılması güç bir çöl haline geliyor.

Mutlu olmak için biraz yavaşlayıp, soluklanıp, gülün, nergisin, kirazın, baharın ve aşkın tadına daha çok bakmalıyız.

Kötüyü unutmalı, iyiye sarılmalı, birbirimize daha çok yaklaşmalı, yaslanmalıyız.

Birbirimize ve hayata daha çok inanmalı, güvenmeli, paylaşmalıyız.

Kızmamalı, öfkelenmemeli, darılmamalıyız.

Yaşamaktan daha çok hoşlanmalı, “keşke”lere ,”oysa”lara “ben”lere daha az takılmamalıyız. Pişman olmamalı, pişmanlık duyacağımız şeyleri yapmamalıyız.

Geride kalan keyifsiz, neşesiz ve acılı zamanlara takılıp kalmamalı, üzülmemeli, yanmamalıyız. Sporcuların dedikleri gibi önümüzdeki maçlara bakmalıyız!

Yaşayan ve var olan her şeye hayranlık duymalı ve kucaklamalıyız.

Daha az istemeli, daha çok vermeli, daha az küsüp daha çok sevmeliyiz.

Üzüntüden kaçmalı, kendini bilmeli, fazlalıklarımızı atıp hafiflemeli, köşelerimizi, sivriliklerimizi törpülemeliyiz.

Olumlu düşünmeli, güzel ve hoş şeyler düşlemeli, zihnimize bize iyi ve güzel gelecek beklentiler yüklemeliyiz.

Sosyal ilişkilerimizi geliştirip güçlendirmeli, aidiyet duygusuna önem vermeli, inanç dünyamızı güçlendirip geliştirmeliyiz.

En zor zamanlarda bile “Bu da geçer” deyip dik durmayı becerebilmeliyiz.

Kendimize ve ailemize zaman ayırmalı, kişisel gelişimimizi sürdürmeliyiz.

 

Ara 25

TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’

Emrah BEKÇİ

         Bir ülkenin ve milletin geçmiş tarihlerde neler yaptığını günümüz gençliğin bilmesi, gelecekte neler yapacağına-yapması gerektiğine yol gösterir. Kayseri ve ‘’TOMTAŞ’’ yakın tarihimizde bizlere örnek alınarak kılavuzluk edecek bir misaldir.

Bizler Türk Milleti olarak geçmişte harikalar yaratan ataların çocuklarıyız. Lakin bu övünme ve sözsel hal uygulama aşamasına geçmediği müddetçe edebi bir vaziyetten kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Türk çocukları geçmiş tarihlerde harikalar yaratan atalarını örnek alarak, fezanın derinliklerinde keşifler yapma kudretindedir. Bunuda kendi yerli sermaye ve öz düşüncesi ile yoğurduktan sonra, farklı milletlerin teknolojilerine bağımlı kalmayacaktır.

İşte bu yazımız Kayseri’de bütünüyle yerli üretim için hedeflenen bir projenin tarihsel serüvenini anlatmakta. Yazıyı bizlere sunan Havacılık Tarihi Araştırmacısı-Yazar Sayın Mustafa Kılıç Beyefendidir. Sözü kendisine bırakarak Saygılarımı iletiyorum.

**

 

Atatürk’ün büyük hayallerinden biri havacılıktı.. 6 Ekim 1926 yılında ilk uçak fabrikası Atatürk tarafından Kayseri’de kuruldu.. 1950’li yıllarda Türkiye ABD ile çok yakınlaşmıştı.. ABD Hükümetini, Marshall yardımı adı altında uyguladığı yardım çerçevesinde, hazır uçak ve motor verince, Türk yetkililer uçaklarının üretimi durdurmuştur.. Dönem Adnan Menderes dönemidir.. (Ancak ABD ile yakınlaşma 40’lı yılların sonlarında başlamıştır..)

1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile ülkenin yolu da artık iyice belli olmuştur.. Aynı zamanda, Köy Enstütüleri o dönem kapatılmıştır. Böylece aydınlama çağı da yarım kalmıştır.. Emperyalizm bu atakla, gericilerin önünü de açmış oldu.. Adnan Menderes döneminde kabul edilen ABD MARSHALL YARDIMLARI’nın her alanda çok etkisi vardır.

 

Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel’in 1946’da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etmiştir. Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür.

Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954’te kapatılmıştır.

“1952’de uçak fabrikası, 1954’te uçak motoru fabrikası Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir, yani kapatılmıştır.

1950 yılında, özellikle ABD askeri Marshall yardım projesi nedeniyle, yeterli siparişi ordudan alamayınca, fabrika mali zorluklara düşmüştür. Haziran 1952 tarihinde faaliyetlerine son verip Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir. 1956 yılına kadar mevcut uçak üretim projesine devam eden fabrikada, 1962 yılında tüm havacılık faaliyetleri durdurulmuştur.

1952 – 54 yılında MKE, Türk Hava Kurumu THK’nın geliştirdiği, aralarında Model 3 olarak yeniden adlandırılan Mehmetçik‘in de bulunduğu 6 ayrı modeli imal etme kararı aldı. Mehmetçik projesinin jet motorlu bir eğitim uçağıydı..

Aynı yıl ABD, Lockheed T-33 tipi jet eğitim uçaklarını Türk Hava Kuvvetleri’ne hibe etmesiyle projenin uygulanmasından vazgeçildi. 1957 yılına gelindiğinde ABD Yardımının ön gördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükümetin emri sonucunda Türkiye’deki uçak üretimi tamamen durduruldu.

**

ÖYKÜSÜ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Uçak Fabrikası Kurma Mücadelesinde İlk Girişim: Tayyare Ve Motor

Türk Tayyare Cemiyeti’nin kuruluşundan sekiz ay sonra Kayseri’de bir uçak fabrikasının kurulması yönünde kesin direktif vermiştir.

Gazi Paşa, eski ve gelişmiş ülkelerde demode olduğundan çöp olarak görülen teknolojilerin üstüne bir de para verilerek ülkeye sokulmasına karşıydı.

Türkiye bütçesi ile mukayese edildiğinde meblağın ne kadar yüksek olduğu açıktır. Junkers ile 15 Ağustos 1926 yılında yapılan anlaşma ile Eskişehir’de de bir küçük tesis ile onarım işlemlerinin yapıla-bileceği bir atölyenin kurulması kararlaştırılmıştır. Fabrika 6 Ekim 1926 tarihinde yapılan devlet töreni açılmıştır.

1927 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan A–20, F–13 ve G–23 uçaklarının bakım ve onarım-revizyon kabiliyeti başlamıştır. Fabrika kısa süre içinde yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu iflas etmiş ve kapanmıştır. 1931 yılında Kayseri Tayyare Fabrikası adı ile yeniden açılmıştır. 1939 yılına kadar yaklaşık 200 civarında uçak üretilmiştir. Burada üretilen uçaklardan biri Atatürk’ün emri ile İran’a hediye edilmiştir.

Fabrika 1939’dan bugüne bakım onarım faaliyetlerini sürdürmektedir. Hv.K.K.lığı Hava Lojistik bağlısı bir askeri fabrikadır.

Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)’nin Kuruluşu

Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)’nin Faaliyete Geçmesi

TOMTAŞ’ın resmi açılışı 6 Ekim 1926’da icra edilen devlet töreni ile yapılmış ve törene devletin zirvesinden yoğun bir katılım olmuştur. Heyet Ankara’dan Kayseri’ye uçakla gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa çok önem verdiği bu tesisin açılışına katılamamış ancak daha sonra Kayseri’ye yaptığı ziyaretlerde tesisleri ziyaret etmiştir. Fabrikanın açılışında; TOMTAŞ İdare Reisi Konya Vekili Refik Bey, Milli Savunma Bakanı Recep Bey birer konuşma yaparak bu büyük girişimin önemine değinmişlerdir 50 Türk, 120 Alman personel ile fabrika çalışmaya başlamıştır. Burada istihdam edilen Türk personelden bir kısmı gruplar halinde Almanya’ya gönderilerek eğitim almışlardır. Bu dönemin en önemli sorunu yetişmiş personel sıkıntısıydı. Eğitim ile bu sorunun çözülmesi için çalışılmıştır.

1927 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan A–20, F–13 ve G–23 uçaklarının bakım ve onarım–revizyon kabiliyeti başlamıştır. Tabii bu faaliyet hava araçları ve teknolojilerini yakından tanı-mayanlar için çok da önemli görünmeyebilir. Ancak, bir uçak için en önemli gereksinim uçuşa veril-mesi için teknik bakımının çok iyi yapılmasıdır. Kara taşıtlarında bazı bakımlar ihmal edilse bile bir süre sorun olmayabilir ama hava taşıtlarında raf ömürlü malzeme kullanımı, “Zaman aşımı malzeme” değişimi ve saatlik bakımlar uçuş ve yer emniyetinin vazgeçilmezidir. Çok basit olarak görülen bir vida bile uygun torklanmadığı zaman bu gün fiyatı 100 milyon Amerikan doları olan bir uçağın düşmesi için ye-terli bir sebeptir. Bu nedenledir ki uçak bir pilot tarafından uçurulur ama bu uçuş için onlarca farklı meslek sahibi zamanla yarışarak görev yapar. Bunun için TOMTAŞ’da da başlama noktası bakım, ona-rın-revizyon faaliyeti ile devreye girmiştir.

Kayseri Tayyare Fabrikası’nın Açılması

Daha önce belirtildiği gibi Kayseri Uçak Fabrikası 1931 yılında tamamen Milli Savunma Bakanlığına devredilerek yeniden bir açılış yapılmıştır. 1935 yılında üç farklı tipte 50 adet planör Türkkuşu için üretilmiştir. 1936 yılında Alman Gothaer Waggon Fabrik A.G. ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren toplam Gotha 145 uçaklarından 45 adet üretilmiştir. Yine aynı yıl Polonya Panstwowe Zaklady Lotnicze firması ile lisans anlaşması yapılmış ve 1937 yılından itibaren 20 adet PZL-24A-24C ti-pi uçak üretilmiştir. Bu firma ile anlaşma yapılması hususunda zamanın Polonya Ha¬va Kuvvetleri olan ve Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Osmanlı vatandaşı Ludomil Raysk’nin katkıları olmuştur. Kayseri Uçak Fabrikası faaliyette olduğu zaman ayda dört uçak üretilecek bir kapasite kazanılmıştır.

Milliyet Gazetesi’nin haberi ise söyle:

Türkiye’nin ilk uçak fabrikası Central park oluyor

ATATÜRK’ün emriyle 1926 yılında Kayseri’de kurulan, Türkiye’nin ilk uçak fabrikası Milli Savunma Bakanlığı (MSB) onay verdiği takdirde 2 milyon metrekarelik yeni alana taşınacak. 2 milyon 700 bin metrekarelik alanda, Havacılık Müzesinin de bulunduğu hava sporlarının yapıldığı Central Park’a dönüşecek…

Atatürk’ün emriyle Kayseri’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan ve Türkiye’nin ilk milli uçaklarını imal eden Hava İkmal Bakım Merkezi, buradan emekli olan ve ayrılıp kendi özel işini kuranlar sayesinde Kayseri’nin Türkiye sınaisinde önemli bir yere sahip olması ve adeta bir okul görevi görmesiyle de biliniyor

Birinci Dünya Savaşı ve daha sonra Kurtuluş Savaşı süresince uçak sanayinin bulunmayışı büyük sıkıntılara sebep oldu. Atatürk, savunma ve harp sanayi konusundaki son teknolojiyi temsil eden havacılık sanayinin kurulması için Cumhuriyet’in ilanından sonra direktif verdi.

Çalışmaların sonucunda, Türk Tayyare Cemiyeti ile Alınan uçak üreticisi Junkers Flugzeugwerke A.G. arasında 15 Ağustos 1925 tarihinde yapılan anlaşma gereğince, Türkiye’de uçak ve motorlarını imal etmek amacıyla Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAS) kuruldu. Türk Hava Kuvvetleri’nde bulunan Junkers uçaklarının kapsamlı bakımlarını yapmak ve üretimini gerçekleştirmek amacıyla Kayseri’de bir fabrika kurulması kararlaştırıldı. Bu fabrikanın Kayseri’de kurulmasında, etrafı dağlarla çevrili bir ovadaki şehrin stratejik konumunun ve havacılık için 1’inci derecede önemli olan, şehrin güney kesimindeki geniş ve düz bir alanın varlığı önemli birer etken oldu. Kurulacak fabrika için her türlü teçhizat Almanya’dan getirildi. Gerekli malzemeler Hamburg’dan Mersin’e kadar denizyolu ile, Mersin’den Ulukışla’ya kadar trenle, Ulukışla’dan Kayseri’ye dek ise zamanın en çok kullanılan ulaşım aracı kağnı ve develerle taşındı. Tamamını çelik konstrüksiyon olan 11 hangar içine tezgahlar monte edildi. Fabrikanın kurulmasında ve işletmeye açılmasında kalifiye insan gücü ihtiyacı, Almanya’dan getirilen 5 mühendis, 120 Alman işçisinin yanı sıra 240 Türk isçisi ile karşılandı. Fabrika 6 Ekim 1926’da açıldı. Fabrikanın açılmasıyla birlikte, JUNKERS A 20, F 13 ve G-23 uçaklarının bakım, onarım ve revizyon işlemlerine başlanmıştır. Ancak, şirket 28 Haziran 1928 tarihinde kapatıldı.

1930 yılında yeniden faaliyete geçmiştir..

1930 yılında Tayyare Cemiyeti, şirketi hesabına tasfiye ederek fabrikayı Milli Müdafaa Vekaleti’ne devretmiş ve yıl sonuna doğru tekrar uçakların bakim ve onarımına devam edildi. Mevcut tesisler 1932 yılında Tayyare Fabrikası adım atmıştır. 1932 yılında Milli Müdafaa Vekaleti ile Amerikan İle Curtiss Aeroplane and Motor Company mc. Firması arasında yapılan anlaşma sonucu, Curtiss Hawk ve Fledgllng uçaklarının üretimine başlanmıştır. Toplam 33 adet Curtiss Hawk ve 8 adet Fledgling uçağı imal edildikten sonra bu uçakların üretimine son verildi. 1933 ortalama doğru fabrika tümüyle Milli Müdafaa Vekaleti’ne devredilerek yeniden bir açılış yapıldı. 1935 yılında 3 ayrı tipte toplam 50 adet planör, Türkkuşu adına imal edildi. 1933-34 yıllarında fabrika sahasındaki meydan uçuşa açıldı. 1936 yılında Alman uçak üreticisi Gothear Waggoii Fabrik A.G. ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren Gotha 145 uçaklarının, üretimine başlanmış ve bu uçaklardan toplam 45 adet imal edildi. Yine 1936 yılında Polonya’nın Panstwowe Zaklady Ionicze firması ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren PZL- 24A -24C uçaklarının imalatına başlandı. Bu uçaklardan da toplanı 24 adet üretildi. 1940 yılında ise İngiliz Philhips And Powis Aircraft Ltd. firmasıyla lisans anlaşması yapılarak Magister imalatına başlanmıştır. Bu uçaktan toplam 24 adet imal edilmiştir. Yaklaşık 10 yıl içerisinde 5 farklı tipte toplam 134 uçak üretilmiştir. Ayrıca 1937-1947 yılları arasında 24 tip uçak fasbatı ve 14 tip motor revizyonu gerçekleştirildi.

1950 yılında Fabrika kapatıldı, Hava İkmal Merkezi oldu..

1950 yılından itibaren Tayyare Fabrikası’nın adı kaldırılarak Hava ikmal Merkezine dönüştürülmüştür. Tesis, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait pervaneli uçakların, onarım ve fasbatların, muhtelif tip taşıt araçları ile yer teçhizatı onarım ve revizyonlarını üstlenmiştir.

1974 ABD ambargosundan sonra, dış kaynaklardan yedek malzeme temini güçleştikçe, Hava Kuvvetlerinin ikmal, bakım ve onarım gücünün devam için fabrika geliştirilerek bir kısmı malzemenin üretimine geçilmiştir. Türkiye’deki üç ikmal merkezinden biri olan Kayseri 2. Hava İkmal Bakini Merkezi’nde günümüzde yüksek teknolojik sistemlerle Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaçları yönünde üretim yapılıyor.

1954 nihayi son oldu..

İkinci Dünya Savaşı sonrasında; 1948 -1952 yılları arasında ABD hükümetinin, Marshall Planı adı altında, Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yardım çerçevesinde uçak ve motor vermesi THK Uçak ve Motor Fabrikaları’nın üretim faaliyetlerini sekteye uğratmıştır.

THK fabrikalarının yeterli sipariş alamamasında dönemin yöneticilerinin yerli üretime olan güvensizliği büyük rol oynamıştır.

1952’de uçak fabrikası, 1954’te uçak motoru fabrikası Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir, yani kapatılmıştır.

**

T.H.K. UÇAK MOTORU FABRİKASI:

Tesis, 1945 yılında Ankara Gazi Orman Çiftliği yakınında kuruldu. 29 Ekim 1948 tarihinde motor üretimine başladı. Yıllık motor üretim kapasitesi 200 idi. Polonyalı mühendis ve teknisyenlerinin de görev aldığı fabrikada, İngilizlerin 145Hp.lik De Havilland Gipsy Mayor 10 tipi uçak motorları üretildi. Bu motorlar, Uğur tipi eğitim uçaklarında başarıyla kullanıldı. 25 adet üretilen bu motorların devamı için Milli Müdâfaa Vekâleti’nden yeterli sipariş alınamayınca, mali zorluklara düşüldü. Akabinde fabrikada motor üretim faaliyetlerine son verildi. Devam etmekte olan 60 adetlik MKEK-4 Uğur uçakları projesini tamamlamak için, İngiltere’den 35 adet motor satın alındı!

Fabrika 1951 yılında M.K.E.K.’na devredildi. 1955 yılından itibaren tesislerde, traktör üretimi başladı.

**

ANKARA RÜZGÂR TÜNELİ (ART) Kapatılması

Polonyalı teknik elemanların yardımıyla Ankara Beşevler semtinde ses altı (subsonik) ölçümler için, Ankara Rüzgâr Tüneli inşaatına 1947 yılında başlandı. 1949 yılında donanım ve diğer teçhizatın montajına başlanarak, tesis 1950 yılında kullanıma hazır hale getirildi; tamamlandığı zamanlarda Avrupa’nın en büyük rüzgar tüneli idi…

Burada uçak modeli, kanat, profil ve pervane üzerine aerodinamik araştırmalar yapılacaktı…

Büyük bir talihsizlik olarak 1950 yılında Türkiye’de uçak üretim faaliyetlerine son verildiği için, A.R.T. de çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı. Tesis 1956 yılında Savunma Bakanlığı’na devredildi. Uzun yıllar çalışmadan atıl kalan A.R.T. bir ara depo olarak da kullanıldı.

1998’de yeniden faaliyete geçti..

1998 yılında geniş çaplı bakım, onarım, hatta yenileme çalışmalarından sonra faaliyete geçti. TÜBİTAK’a bağlı SAGE (Savunma Sanayi Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü) tarafından yerli roket üretim çalışmaları için kullanılmaktadır.

 

 

 

Faydalanılacak Kaynaklar

1-Havacılık Tarihinde Türkler ( Yavuz KANSU, Sermet ŞENSÖZ, Yılmaz ÖZTUNA)

2-Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikasını Kuran Adam Nuri DEMİRAĞ ( Semih İNCEÖZ )

3-Aksiyon Dergisi; 15 – 21 Haziran 1996 Türk Havacılık Sanayii ( H. Nadir BIYIKOĞLU )

4-Ankara; 1991 Etimesgut Uçak Fabrikası ve Endüstrimiz ( Şükrü ER )

**

AYRICA… ÇOK ÖNEMLİ BİR BAŞKA TARİHİ GERÇEK TARİHSEL SIRA İLE ABD-TÜRK HAVACILIK İLİŞKİLERİ

9 Ocak 1929

ABD’li tayyareci Charles Augustus Lindbergh’e T.Ta.C. Murassa Madalyası verilmiştir. “ Şanslı Lindy ” ve “ Yalnız Kartal ” olarak adlandırılan Amerikalı pilot 1927 yılında Atlas Okyanusunu tek başına geçen ilk pilot olarak tarihe geçmiştir. (New York-Paris uçuşu) Madalyası annesi Evangeline Lodge Lindbergh’e T.Ta.C. Başkanı Fuat Bulca tarafından takdim edilmiştir. Bu konuda Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Koçak’ın ön ayak olduğu söylenebilir.

30 Temmuz 1931

Amerikalı pilotlar Yeşilköy Hava Alanına indiler. Vali ve Belediye Başkanının yanı sıra T.Ta.C.  İstanbul Başkanı Hasan Fehmi Bey ve diğer havacılar Amerikalı pilotları karşıladılar.

31 Temmuz 1931

ABD’li pilotlar Russel N. Bordmann ve John L. Polanda Atlantik okyanusunu aşarak İstanbul’a inmişlerdir. Uzun mesafe rekoru kırarak T.Ta.C. İst. Şb. Md. Hasan Fehmi Bey Pera Palas Otelinde kendilerini ziyaret eder. Atatürk Yalova’ya davet eder.

1 Ağustos 1931

Pilot Russel N. Bordmann ve John L. Polanda Yalova’ya Fuat Bulca tarafından getirilirler. Önce Başbakan İsmet İnönü tarafından 131 pırlanta taşlı T.Ta.C. Murassa madalyaları havacılara törenle takdim edildi. Ardından Atatürk’le sohbet edildi.

Atatürk New York’tan – İstanbul’a uçan havacılar ile yaptığı konuşmasında:

“Siz gökyüzünde güzel bir yol çizdiniz. Bu geziniz Türk havacılarına da hazırlanmak için büyük bir isteklenme olacaktır…’’ der…

Atatürk daha sonra akşam ki yemek sırasında sohbette ise:

“Türk ulusunun her şeyin üstünde tapındığı bir şey varsa o da yüksek kahramanlıktır. Bu sözlerim kuşkusuz bu günkü uyanık Türk gençliğinin kulaklarında yüksek ve etkili yankılar yapacaktır. Yüksek hasletlerine güvenle baktığım Türk çocuklarından daha az şey istemem…’’ diye konuşur.

 

3 Ağustos 1931

ABD’li pilotlar Russel N. Bordmann ve John L. Polanda onuruna İstanbul Pera Palas Otelinde T.Ta.C. İstanbul Şubesi bir akşam yemeği düzenledi. Yemekte T.Ta.C. İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi Nakiye Hanım ve pilotlar konuşma yaptılar.  9 Ağustos 1931 tarihinde Amerikalı pilotlar Türkiye’den ayrılmışlardır.

9 Haziran 1932

Amerikalı Mr. Jim (William Robertson) ile Vecihi Hürkuş Ankara civarında meydan araştırması için uçarlar. Güvercinlik mevkiinde uçuş alanı tespitinde bulunurlar.

1942-43 yılları arasında Nuri Demirağ’ın Yeşilköy’deki Gök Okulu ve Beşiktaş’taki fabrikasını ziyaret eden Amerikalıların bazıları şunlardır.

Prof. Diyak: Nuri Demirağ ile Türk Amerikan Seyrüsefer Hava Limanı Mukavelesini imzalayan Amerikalı Profesör.

Mr. William Todd: Amerikan Fotoğraf Servisi Şefi.

Prof. Bills Hum Tington: Amerikan Koleji Müdürü. Prof. Brown ile birlikte Demirağ’ın tesislerini gezmiştir.

15 Ekim 1943

Amerikalı Prof. Brown; Washington Notrdam Üniversitesi Havacılık Profesörü Türk basınına yaptığı açıklamada “Bilhassa N. Demirağ Gök Okulundan bahsetmek isterim. Bizim de böyle okullarımız olmasaydı 2. Dünya Savaşında başarılı olamazdık” demiştir.

26 Mayıs 1944:

Nu.D-38 ilk tanıtım seferini 26 Mayıs 1944 tarihinde İstanbul-Ankara arasında yaptı. Uçağın yolcuları arasında pilotlar Basri Alev ve Mehmet Altunbay’ın yanı sıra Nuri Demirağ, Tasviri Efkâr Gazetesi’nin sahibi Ziyat Ebuziyya ve Vatan Gazetesi muhabiri Faruk Fenik bulunuyordu.

NuD-38 uçağını Ankara’da Güvercinlik Hava alanında karşılayanlar arasında Devlet Hava Yolları (DHY) Genel Müdürünün yanında bir Amerikalı da bulunmaktaydı. Gazetelere Amerikalı tayyare uzmanı olarak geçen bu şahıs hakkında her hangi bir bilgiye ulaşılamamıştır denilmekte. O tarihte niçin ve hangi sıfatla orada bulunmaktadır. Adı bile öğrenilemeyen Amerikalı uzman kimdir?

21 Eylül 1944

Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Laurence Steinhardt 21 Eylül 1944 tarihinde ABD hükümetine gönderdiği “ Irkçılık-Turancılık ” davasında yargılanan 23 kişi ile ilgili raporunda sivil uçak sanayini kuran Nuri Demirağ hakkında da bilgiler aktarmaktadır.

9 Kasım 1944

ABD Chicago’da yapılan İlk Sivil Havacılık (ICAO) Toplantısına THK Başkanı Şükrü Koçak katılmıştır.

23 Şubat 1945

ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında ilk yardım anlaşması yapılmıştır. ABD Hükümeti TC Hükümeti’ne ABD Cumhurbaşkanı’nın devir veya tedarikine yetki vereceği savunma maddelerini, savunma hizmetlerini ve savunma bilgilerini vermeye devam edecektir.

1945 – 1946 yılı:

Hava endüstrisinin yüksek mühendis ihtiyacını karşılamak için THK’nun tavsiyesi ile İTÜ’de açılmış olan havacılık şubesinden 19 yüksek mühendisten 15’i fabrikalarda vazife almışlardır. Bunlardan 6 tanesi ABD’ye gönderilmiş ve uzmanlık çalışmalarını tamamlayarak yurda dönmüşlerdir.

27 Şubat 1946

ABD ile TC arasında imzalanan ikinci anlaşma gereği; ABD 10 milyon dolarlık kredi verecektir. Bu kredi ABD savunma malzemeleri alımında kullanılacaktır.

4 Haziran 1947

Amerikan Askeri Heyeti başlarında Tümg. Hall olmak üzere (5 kişilik hava subayından oluşan  heyet) THK Etimesgut Uçak Fabrikasını gezmişlerdir.

12 Temmuz 1947

Turuman anlaşması ABD ile TC. Hükümeti arasında imzalanmıştır.

19 Mart 1948

Amerikan Hava Ataşesi Yardımcısı Yüzbaşı Handsinger’e THK’da aldığı eğitim sonucu turizm uçak pilot lisansı verilmiştir.

13 Şubat 1952

Türkiye NATO üyesi olmuştur.

5 Nisan 1952

THK’nın Ankara Gazi Çiftliği’ndeki Uçak ve Motor Fabrikası yeterli miktarda uçak siparişi alamadığı için krize girmiş ve 5 Nisan 1952’de yapılan anlaşma ile 4 milyon lira karşılığında MKE’ye satılmıştır.

Fabrika Yavuz Kansu müdürlüğünde yeniden yapılandırılmıştır.

MKE, THK’nın geliştirdiği aralarında Model 3 olarak yeniden adlandırılan Mehmetçik’in de bulunduğu 6 ayrı modeli imal etme kararı aldı. Mehmetçik projesinin jet motorlu bir eğitim uçağı olduğunu hatırlatmakta fayda var…

Aynı yıl ABD’nin Lockheed T-33 tipi jet eğitim uçaklarını Türk Hava Kuvvetleri’ne hibe etmesiyle projenin uygulanmasından vazgeçildi. 1957 yılına gelindiğinde ABD Yardımının ön gördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükümetin emri sonucunda Türkiye’deki uçak üretimi tamamen durdurulmuştur. Fabrika daha sonraları uçak üretimi yerine traktör ve çeşitli makine parçaları üretmeye devam etmiştir.

31 Aralık 1953

Amerika ile öğrenci değişim programı kapsamında ilk giden öğrenci grubuna Sabiha Gökçen başkanlık etmiştir. İkinci heyetin başkanı ise Edibe Sayın – Subaşı (Kutucuoğlu)’dur.

23 Temmuz 1954

Amerika seyahatine katılanlar THK Gn. Bşk. Mustafa Zeren, Bşk. V. Halit Zarbun, Öğrt. İzzet Eryoldaş, Edibe Subaşı, 4 Öğrenci. 14 Ağustos 1954 Yurda Dönüş.

21 Eylül 1954

FAI 47. konferansı nedeniyle Türkiye’ye gelen Amerikalı Bayan Jacguline Cochran THK ve Türkkuşu’nu ziyaret etmiştir.

19 Temmuz 1955

FAI tarafından İstanbul Konferansında kabul edilen ABD’nin verdiği bursla Tennessee eyaletinin Knoxville kentinde yapılan havacılık kursuna Türkiye’den Nezihe Viranyalı ve Milli Eğitimden Nezihi Erkol katılmışlardır. Dönüş 19 Ağustos.

23 Temmuz 1955

23 Tem – 15 Ağu 1955 tarihlerinde ABD Sivil Havacılık Teşkilatı Bnb. Lawrence M. Greenhaw Başkanlığında bir grup öğrenciyle Eskişehir, Erzurum. İstanbul ve İzmir’de gezi ve incelemelerde bulunmuşlardır.

25 Temmuz 1955

25 Tem – 14 Ağu 1955 ABD Sivil Havacılık İzci Teşkilatının davetlisi olarak ABD’ne yapılan geziye Yönetim Kurulundan Sivas Milletvekili ve 7 kişilik öğretmen ve öğrenci grubu katılmıştır. (Edibe Subaşı ve Nezihe Viranyalı)

30 Eylül 1955

1954 ve 1955 yıllarında yerli öğrencilerin yanı sıra 3 ABD, 5 Alman, 4 Hollandalı, 5 Yunan ve 1 Irak’lı öğrenciye de planör bröveleri verilmiştir.

9 Ağustos 1957

21 Temmuzdan beri Amerika’da bulunan THK Genel İdare Kurulundan İbrahim Kirazoğlu başkanlığındaki 5 kişilik öğrenci değişim programı öğrencileri yurda dönmüştür.

30 Ocak 1958

Sabiha Gökçen ABD Miami’de yapılan uluslararası hava gösterilerine davet edilmiştir.

16 Temmuz 1959

16 Temmuz – 11 Ağustos 1959 tarihleri arasında ABD, İngiltere ve Hollanda Havacılık Kulüplerinin Öğrencileri THK’nın misafiri olarak Türkiye’de bulundular.

Mustafa KILIÇ

Havacılık Tarihi Araştırmacısı-Yazar

Oca 22

Eğitimde Etki ve Tepki Meselesi

Cafer GENÇ

Son günlerde basında, “Öğrencisini döven öğretmen” ile “Öğretmenini döven öğrenci” haberlerini sıkça duymaya başladık. Elbette, bunun sebeplerini sosyologlar ve psikologlar çok daha iyi bileceklerdir. Yılların eğitimcisi ve yöneticisi olarak tecrübelerime istinaden, eğitim sisteminin yaşattığı strese bağlı olarak “ilgi” ve “sevgi” eksikliğinden kaynaklandığını söylemek istiyorum. Eğitim sistemindeki belirsizliklerin neticesinde biriken sorunların ve sıkıntıların şiddet olarak yansımalarını görmekteyiz.

Geçen hafta, “ÖLÇME” ve “DEĞERLENDİRME” konusunu yazmak istiyordum. Öğretmenlerimizin notlarını verdikleri günler olduğunu düşünerek etkilememek, yönlendirmemek adına daha sonraki günlerde yazmayı uygun gördüm. Geçen hafta, Denizli, Çivril ilçemizdeki bir okulumuzda, kendisine verilen notu düşük bulan 15 yaşındaki 9. sınıf öğrencisinin, “NOT” yüzünden öğretmeniyle tartışmasının ve öğretmenini dövmesinin affedilir tarafı yoktur. Öğretmenin öğrencisini dövmesi ne kadar yanlışsa, öğrencinin öğretmenini dövmesi bir o kadar çirkin ve vahim bir durumdur. Bu olay, “NOT” konusunda bir anımı hatırlattı. Bu anımı anlattıktan sonra, değerlendirmelerimi sıralamak istiyorum.

Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi’nde performans ödevlerini kontrol ediyordum. Öğrenciler sırasıyla ödevlerini gösteriyorlardı. Ben de inceledikten sonra ödevlerin sonuna, “Görüldü” diye verdiğim puanı yazıp imzalıyordum. Bir öğrenciye 70 puan verdim. Sıradaki öğrencinin ödevini kontrol ederken 70 puan alan öğrenci, “Hocam, benim puanımı not defterinize yazdınız mı?” dedi. Ben de biraz da espri olsun diye, “Ben seni gönlüme yazdım, notunu unutur muyum?” dedim. Öğrenci de, “Hocam, sizin benim notumu e-okula yazmanız, benim için, gönlünüze yazmanızdan daha önemli” demez mi? İşte, sistemin eğitim anlayışı; not, puan, sayı, rakam üzerine kurulmuş bir düzen… Kendi kendime, “Çocuk da haklı..!” demek zorunda kaldım.

*Eğitim sistemi, not konusunu, öğrenci için önemli hale getirmektedir. Not, sadece bir eğitim aracı olup “öğrenip öğrenmeme” ile ilgili durum (seviye) tespitidir.

*Eğitimde not konusu, öğretmen ve öğrenci için, “Hak etmek, adil olmak, dürüstlük, çalışmaya (öğrenmeye ve öğretmeye) teşvik etmek, bilgi durumunun ve ilgi alanının değerlendirmesini yapmak açısından bir amaç ve araç meselesidir. Bir çeşit, muhasebenin ahlâk ve vicdan terazisidir.

*Eğitimde önemli olan amacı gerçekleştirmektir, hedefe ulaşmaktır. Bu noktada sadece sayı (rakam) olarak düşünülmelidir. Not ile tehdit etmek, gözdağı vermek, korkutmak… vs. şeklinde kesinlikle kullanılmamalıdır.

*Dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da sınav yapılmadığını, ileri yaşlarda, nadiren yapılan sınavın sonuçlarının öğrenciye duyurulmadığını söylemiş olursam, ne demek istediğimi daha iyi açıklamış olurum diye düşünüyorum.

*Düşük not verdiği gerekçesiyle öğretmeniyle tartışan ve şiddet uygulayan öğrencinin durumu ile ilgili, söylenecek çok söz vardır. Konuyu (olayı), tam olarak bilmiyor olmama rağmen genel olarak şunları söylemek mümkündür. Öğrenci notunu bilmelidir. O notu aldığına, hak ettiğine inanmalıdır. İtiraz edemeyecek kadar adil, dürüst, açık olunduğu öğrenciye hissettirilmelidir. Gerekirse, yazılı kâğıtları birlikte incelenip değerlendirilmelidir. İnandırıcı olmak için, güvenme duygusu verilmelidir, ikna etme düşüncesi oluşturulmalıdır. “Hak etme” gerekçelerini bilmesini sağlayarak, tedbir almasına ve teşvik edilmesine imkân ve fırsat verilmelidir. Bu açıklamalarım çerçevesinde, öğretmenin düşük not vermediği konusunda inandırıcı olması gerekirdi. Öğrenci de öğretmenine inanmış, güvenmiş olmalıydı. Anlayış ve yaklaşım ile böyle bir durum ortaya çıkmamış olacaktı.

*Yukarıdaki anımı bu sebeple anlattım. “Terbiyesiz, saygısız, sana mı soracağım, yazmıyorum, bu notu sana vermiyorum… vs.” demedim. “Seni gönlüme yazdım, unutur muyum” dedim. Düşük not verdiğim, sınıfta bıraktığım öğrencilerim de oldu. 35 yıllık meslek hayatında not konusunda hiçbir sıkıntı yaşamadım. Çünkü notu, eğitimde en son unsur olduğunu düşündüğüm için önemsemedim. Öncelikle, eğitimin önemini ve gerekliliğini vurguladım. İnanmalarını, güvenmelerini sağladım. İtiraz edemeyecekleri kadar dürüst, adil ve şeffaf oldum.

*15 yaşında, ergenlik döneminde olan bir öğrencinin bazı davranış farklılıkları göstermesi normaldir. Öğrenciyi tanımak, kazanmak, sosyal yapısını ve psikolojik durumunu bilmek bir eğitim işidir. Öğretmen de bunun için vardır. Bu mesleği aklıyla, bilgisiyle ve becerisiyle yapmaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Eğitimde olumlu (veya olumsuz) ETKİLER, olumlu (veya olumsuz) TEPKİLER doğurur. Bir yanlışa, yanlışla karşılık verilirse, iki yanlışın çatışmasıyla ortaya çıkan sonucun telafisi mümkün olmayabilir! Yanlış davranışların açtığı derin yaraların izleri kolay kolay silinmez!..

Öğrencilerimize ve öğretmenlerimize, “dinlenmeleri” temennisiyle iyi tatiller dilerim.

Oca 26

Vatanseverliğe Dayanan Birleştirici Milliyetçilik Üzerine

Dr. Sakin ÖNER 

Günümüzde, küreselleşme, ABD ve AB dayatmaları, “insan hakları, azınlık hakları, demokratik haklar vb.” arkasına sığınılarak, “Siyasi İslâmcılık”, “İkinci Cumhuriyetçilik”, “Etnik-Mozaikçilik” ve “Yeni Osmanlıcılık”  gibi gayrımilli akımlar ele vermişler, milliyetçiliğe savaş açmışlardır. Bu akımların bazıları, milliyetçiliğe karşı oldukları halde,  özellikle son günlerde iç ve dış politikanın oluşturduğu ülke şartlarını ve siyasi çıkarlarını gözeterek, milletin milliyetçilik duygularını istismar etmektedirler.

Milliyetçilik; milleti sevmek ve onun gelişmesi, güçlenmesi  için çalışmak istek, duygu ve düşüncesinin adıdır. Samimiyet derecesi, “Ben Türk milliyetçisiyim” diyen kişinin söylem, eylem ve üretimi ile ölçülür. Milliyetçilik fikri, kişiye, kurum veya kuruluşa, siyasi partiye mahsus bir fikir  değildir. Milliyetçilik, hepsinin üstünde, milletin bütününü kapsayıcı bir fikirdir. Milli birliği sağlayan ve milletin bekasını temine yönelik bir fikirdir.

Milliyetçilik, milletin yaşama ve yükselme iradesini ifade eder. Millete millî kimliğini kazandıran bütün maddî ve manevî değerleri sevmek, yaşatmak ve geliştirmek de, milliyetçiliğin bir gereğidir. Sadri Maksudi Arsal “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli esrinde, milletlerin var olma azim ve iradesine, “Millî şuur”, “Milliyet duygusu” veya “Milliyetçilik” adlarını vermektedir.

Bir milletten olmak başka, milliyetçi olmak başka şeydir.  Bir milletten olmak tabii bir hadise, milliyetçi olmak ise kültür, şuur ve irade meselesidir. Milliyetçi, mensup olduğu milleti tanıyan, seven ve onu yükseltmeye çalışan insandır. Mehmet Kaplan’ın “Nesillerin Ruhu” isimli eserinde belirttiği gibi, “Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve  ıstıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur.

Milliyetçilik, diğer milliyetçiliklere ve hümanizme (insaniyetçiliğe) karşı değildir. Milletini yükseltmeyen, insanlığı nasıl yükseltebilir. Milliyetçilik, aynı zamanda ferdiyetçiliktir (bireyciliktir). Ferdiyeti ve şahsiyeti kuvvetli olmayan bir kimsenin ne milletine, ne de insanlığa bir faydası olur. Kısacası, milliyetçilik, pratik  insaniyetçiliktir.

Türk milliyetçileri, hiçbir dönemde ırkçı olmamışlar, yabancı düşmanlığı yapmamışlardır. Kendi ırkını üstün tutup, diğer ırkları küçük ve hor gören ırkçılık anlayışının, Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Milliyetçilikte hareket noktası, milletin tarih içinde meydana getirdiği kültürdür. Milliyetçi, milletin kültür bütünlüğünü savunur, bu manevi yapıyı korumayı ve geliştirmeyi amaçlar.

Türk milleti, tarihin en eski çağlarından günümüze kadar, milliyetçilik duygusunu, milli kimliğimizi oluşturan (dil, vatan, soy, kültür vb.) unsurlardan birini diğerinin önüne çıkarmak suretiyle oluşturmuştur. Günümüz Türkiyesinin özel şartları içinde Milliyetçilik düşüncesi, bütün etnik ve dini farklı kimliklerin “vatanseverlik” ortak paydasında buluştuğu,  ‘yeni bir kimlikle’ ilgilidir. Milletin bütününü kucaklayan milliyetçilik anlayışı, “vatanseverlik” bağlamındaki milliyetçiliktir. Türk tarihinin Oğuz Kağan’dan Atatürk’e kadar devam eden döneminde ortak değer “vatan” olmuş, bütün savaşlar “vatan savunması” için yapılmıştır. Çünkü, vatan, milletin üzerinde yaşadığı toprağa, kan ve can pahasına kazandırdığı milli bir kimlik ve kutsal bir ortak değerdir.

Vatanseverlik, “Türkiyelilik” ve sadece “vatandaşlık” demek değildir. Vatan da, sadece coğrafi bir kavram değildir. Vatan, üzerinde uzun yıllar yaşayan insanların, ortak tarih, mazi ve kültür oluşturdukları manevi bir mekandır. Vatan, farklı etnisite, inanç ve kültürlere sahip insanlar arasında saygıya dayalı ortak yaşama kültürünü oluşturur. Bu kültür, farklı gelenek, görenek ve ritüellerin ortak değerler olmasını sağlar. Anadolu coğrafyasında üç inancın ibadet mekanları olan cami, kilise ve havra yüzyıllarca birlikte inananlarına hizmet vermiştir. Milletimizin “Yaradılanı hoş gör / Yaradandan ötürü” düşüncesine ve “sevgi, saygı, hoşgörü” anlayışına dayanan insanlığı kuşatıcı İslâm anlayışı, hem vatandaşlık bağını kuvvetlendirmiş, hem de vatanseverlik duygusunu güçlendirmiştir.

Milliyetçiler, “Türk” kavramını, bir etnisite olarak değil, ortak vatanda oluşan kültürel bir kimlik ve milletler ailesinde kullanılan ortak ad olarak görmektedirler. Bu yüzden, Türkiye’yi vatanı bilen, seven, kendisini bu vatanın ayrılmaz bir parçası kabul eden herkesi, bu milletin bir ferdi kabul etmişlerdir. Atatürk de, Türk milletini tarif ederken, “Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halka, Türk milleti denir” diyerek hiçbir etnisiteyi öne çıkarmamıştır. Bu sebeple, yurttaşlarımızı kökenine göre “Türk olan” ve “Türk olmayan” diye ayırmamış, kendini bu vatanın ve bu milletin bir ferdi görenler için “Ne mutlu Türküm diyene!” demiştir. ortak paydasını öne çıkaran milliyetçilik, milletin bütününü bir sevgi kuşağıyla kuşatan birleştirici bir düşüncedir.

Devleti yönetenlerin görevi, milli birlik ve beraberliği, her türlü imkân ve vasıtayı kullanarak güçlendirmektir. Bunu sağlayacak olan da, ““Vatanseverlik” odaklı milliyetçilik anlayışıdır.  Bunu millete benimsetme görevi, Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bakanlık da bunu, siyaset üstü tutulması şart olan milli eğitim eğitim sistemi ve bu duyguyla yetişmiş öğretmenler vasıtasıyla hayata geçirilmelidir. Müfredatın buna göre düzenlenmesi ve ders kitaplarının buna göre hazırlanması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı, bugünkü yapısı, anlayışı ve müfredatla bu fonksiyonu gerçekleştiremez.

Milliyetçilik, maalesef son günlerde bazı siyasiler tarafından günlük siyaset malzemesi olarak kullanılmaktadır. Burada önemli olan, milliyetçilik fikrinin kişisel veya kurumsal tekele alınmaması ve günlük siyasetin üstünde tutulmasıdır. Çünkü milliyetçilik, milletin bir bölümünü değil, bütününü kucaklayan bir fikirdir. Bu kutsal düşünce, milletin milli duygularının istismar vasıtası yapılmamalı, günlük siyasetin malzemesi olmamalıdır. Milliyetçilik günlük siyasetin malzemesi yapılarak ucuzlatılmamalıdır.

 

Şub 01

Hayatımızdaki Roller ve Pencerelerimiz

Ruhittin SÖNMEZ

Hepimizin hayatımızda üstelendiğimiz çeşitli sayıda rollerimiz vardır. Değişik alanlarda kendiliğinden veya sonradan kazanılmış (yeteneklerimiz, karakterimiz ve çevremizin belirlediği) rollerimiz ilgi alanlarımızı da belirler.

Bu rollerin kendimize kazandırdığı bakış açıları ile hayatı değerlendiririz.

Bir sosyal veya siyasi olayı değerlendirirken de üstlendiğimiz rollerin bize açtığı pencerelerden gördüklerimiz etkili olur.

Diyelim ki “Afrin Harekâtını” değerlendireceğiz. Hepsi de Türk vatandaşı olan, bir şehit anası ile bir gazino işletmecisinin, bir asker ile bir sanatçının, mühendisin veya doktorun değerlendirmeleri farklı olabilir.

Esasen hepimizin hayatımızda tek bir rolü ve hayata baktığımız tek bir penceremiz yoktur. Çoğunluğumuz ana-baba, kendi ana-babamızın oğlu veya kızı rollerimizin yanında mesleğimiz sebebiyle avukat/ doktor/ esnaf/ patron/ işçi vd gibi bir rolümüz daha var.

Ayrıca spor merakı olanların futbolcu/ güreşçi/ tenisçi gibi rolleri olabiliyor. Müzikle ilgilenenleri tamburi/ gitarist, bağlamacı/ korist/ solist gibi isimlerle tanıyoruz. Spor kulüpleri taraftarı olarak Beşiktaşlı, Fenerbahçeli/ Galatasaraylı vd taraftar isimleri benimseyebiliyoruz.

Bazılarımızın özel hobileri var. Hayvanlarla, tabiatla, bitkilerle ilgilenenlerimiz var.

Bütün bunların üstüne hepimiz ülkemizin vatandaşıyız. Ülkemizin meseleleri vatandaş olarak çoğumuzun ilgi alanımızda. Fakat bunları çözmek için etki alanımız çok sınırlı.

Bu yüzden etki alanımızı birleşerek genişletmek istiyoruz. Siyasi partilerimizin yöneticisi/ üyesi / taraftarı oluyoruz.

Kimimiz Ak Partili, kimimiz CHP’li, kimimiz İYİ Partili, kimimiz MHP’li/ SP’li/ HDP’li, BBP’liyiz. Hangi partiyi seçtiğimiz dünya görüşümüzle ilgili. Fakat bu rollerimizin bize kazandırdığı bakış açılarımız da var.

Hayatımızdaki rollerin sayısı arttıkça hayata baktığımız pencereler de çoğalır. Bunu yaptıkça diğer insanlarla ve kendi içimizde denge ve uyum sağlarız.

Kendimizi bir role kaptırmamak, hayatımızda aynı derecede hatta daha önemli rolleri de etkin tutmak önemlidir.

*********************************

EMPATİ YAPABİLMEK İÇİN

Ben sohbet ettiğim gençlere genellikle yukarıda yazdığım ve benzeri konuları anlatıyorum. Bu konuları içselleştirmeleri için Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” adlı kitabını tavsiye ediyorum.

Daha önce çalıştığım Türkiye’nin en büyük şirketinde, bütün yöneticilere bu kitapta yazılanlar üç tam günlük eğitim olarak verilmişti.

Bu eğitimde çok tecrübeli müdürlerden bazılarının “hayatınızdaki rolleri yazar mısınız?” denildiğinde ana-baba/ müdür rolleri dışında iki üç tane daha rol yazmakta zorlandıklarını görmüştüm.

Oysa iş hayatının dışında hepimizin üstlenebileceği o kadar çok rol var ki… Oysa hepimizin hayatlarında farklı başka pencereler açmaya o kadar ihtiyaçlarımız var ki…

Belki bir sivil toplum kuruluşunda, bir hayır işinde, çevreye ve topluma hizmet alanında çalışmak… Belki hobi olarak bahçede çalışmak, maket yapmak, müzikle uğraşmak… Belki bilgi ve birikimlerimizi gençlerle ve toplumla paylaşmak için yazmak, konferans vermek gibi işlerle uğraşmak gerekiyor.

Ya da tamamen sizin hayal gücünüz ve yeteneklerinizle sınırlı çeşitli roller üstlenebilirsiniz.

Hayattaki rollerimizi tanımlar, hedefler belirler ve belli bir program dâhilinde bu hedeflere yönelik çalışırsak “etkili insan olma” yolunda önemli bir mesafe kazanmış oluruz.

“İnsanlar arası iletişim alışkanlığında gerçekten etkili olmak istiyorsanız, bunu sadece teknikle başaramazsınız. Açık yüreklilik ve güven sağlayan bir karakter temeli üzerine, empatiyle dinleme becerisini yerleştirmelisiniz.”

Empati yapabilmek için karşınızdakinin üstlendiği rolün ve hayata baktığı pencereden neler gördüğünü bilmek veya anlamak gerekir.

“Genellikle, önce anlaşılmak isteriz. Çoğu insan karşısındakini anlamak değil, cevaplamak amacıyla dinler. Çoğumuz, kendi hayat hikâyemizle ve haklı olduğumuz düşüncesiyle dolu oluruz. Empatiyle dinlemekten kastedilen, anlama niyetiyle dinlemektir. Empatiyle dinlemenin özü, karşınızdakiyle aynı fikirde olmanız değildir. Onu tam anlamıyla, derinlemesine, hem duygusal, hem de zihinsel açıdan anlamanızdır.” (Stephen Covey)

Böyle yapabilirsek yani önce anlamaya çalışırsak, muhataplarımızın bizi anlaması kolaylaşır.

Ben bu yazdıklarımı hayatımda uygulamaya çalışıyorum. Dilerim siz de uyguluyorsunuzdur.

(Gençlere bir örnek olsun diye kendi rollerim ve pencerelerimden bir kısmını açıklıyorum: Bir mühendis olarak çalışırken hukuk tahsili yaptım. Olayları bir de hukukçu kimliğiyle değerlendirme şansı elde ettim. Halen Avukatlık ve Arabuluculuk yapıyorum. 33 senedir Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın üye ve başkan olarak faaliyetlerinin içindeyim. On seneyi aşkın bir süredir yerel gazete ve internet sitelerinde köşe yazısı yapıyorum. TV programı yapımcılığı ve sunuculuğu yaptım. İYİ Parti kurucularındanım. 11 senedir Tüpraş Türk Sanat Müziği Korosu’nun bir mensubuyum vs.)

********************************

BİR EMPATİ ÇALIŞMASI

Yukarıdaki yazıyı yazmamı etkileyen şeyler son üç günde yaşadıklarım.

Önceki gün sosyal medyada benimle ilgili bir haber altına yapılan hakaret, iftira ve küfür dolu yorumlarla ilgili bir köşe yazısı yazdım. Bu onlara cevap niteliğinde değildi.

Onların bu tavırlarını anlamaya (empati / duygudaşlık yapmaya) çalıştığım bir düşüncenin ürünü idi.

Umarım o yazımı okudularsa muhataplarım da beni daha iyi anlamıştır.

***

TÜPRAŞ TSM KOROSU KONSERİ

Diğer yaşadığım olay ise, Tüpraş Türk Sanat Müziği Korosu olarak S. Demirel Kültür Merkezinde verdiğimiz konserde teneffüs ettiğimiz muhteşem hava idi.

Salondaki farklı görüşlerden insanlarımızı, kültürümüzün nadide eserlerini dinlerken, ortak duygular içinde görmenin mutluluğunu yaşadık.

Şef Coşkun Açıkgöz’ün muhteşem yorumlarıyla sunduğumuz şarkılarla, içinde bulunduğumuz karamsarlıktan, sosyal ve siyasi çekişmelerin gerginliğinden uzak saatler yaşadık.

Bir tatlı huzur aldığımız bu geceyi yaşatan herkese (Tüpraş yetkilileri, Coşkun Açıkgöz Hocamız, saz heyeti, koro arkadaşlarım ve salonu dolduran müzik dostlarına) şükranlarımı sunuyorum.

Oca 26

Kaynatılan Ortadoğu Kazanı Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Dış politika yanlışları ve çelişkileriyle dolu yılları geride bırakmayı ümit ediyoruz. Yine de geçmişten ders alma huyumuz pek yok. Bundan dolayı Irak’ta yaptığımız yanlışları Suriye’de de tekrar etmediğimiz söylenemez. Ayn’el Arap’a (Kobani) silahlı peşmerge sürülerini yasaları çiğneyerek sınırlarımızdan geçirerek ülkenin itibar ve caydırıcılığını kırdık. İŞİD ‘e karşı sanki görevimizmiş gibi bizi vuran terör örgütü PKK’ya dolaylı destek olduk. Ülkenin Başbakanı bunlara başarı dileklerini sundu, bununla da kalmayıp alınlarından öptüğünü belirtti.

Dış politikayı iç politika ile bir düşünüp yanlış beyanlarda bulunmamız ülke çıkarlarını zora soktuğu gibi, ülkemize itibar da kaybettirmiştir. Kurumlar arası rekabet ve gizli çatışma da doğru kararlara varmamızı engelleyen metod hatalarıdır. Nedense ihtisas ve liyakata uyma hep unutulmuştur. Birbirini tamamlama değil de rakip görme ve dışlama hastalığını terk edemedik. Bazı haklı sebepler de olsa Dışişleri Teşkilâtını dışlamak, onları “monşerler” olarak görmek, istifade etmemek, yakın ve yandaş aramak doğru bir yol değildi. Büyükelçi ve konsolos tayinlerinde bu yanlışa düşenler, tayin ettiklerini daha sonra değiştirmek zorunda kalmışlardır.

Türkiye dış politikada ve bilhassa Ortadoğu’daki yanlışlarının bedelini ödemektedir. Türkiye karşıtlığını kendimiz adeta teşvik ettik. Irak’ın kuzeyinde Barzani’yi müttefik tayin ettik. Herkesle kavgalı olduk. Olmadık insanlara aşırı değer verdik. Daha sonra onlarla çatışır olduk. Aşırı Esad düşmanlığı Ortadoğu’daki karmaşaya tuz ve biber ekti. Bir ara ABD’liler bile aşırı Esad düşmanlığı konusunda bizi uyarmak ihtiyacını duydular.

Bağdat ve Şam yönetimleriyle Ankara’nın karşılaştığı tehdit aynı idi. Her bir ülkeden koparılacak parçalarla ABD ve onun bölgedeki vekili İsrail güdümünde bir siyasi oluşum hazırlanmıştı.

Mezhepçi bakış tarzı, Suriye ve Irak’da demokrasi ve laiklik de olmadığından öne çıktı. Demokrasi ve laiklik eksikliği dolayısıyla dış tehdit yerine içte birbiriyle uğraşıldı. Neticede yabancı işgale imkân sağlandı. ABD ve Rusya mezhepçi ve içte çatışmacı yapıyı kullanarak Bölgedeki krizi daha da arttırdılar. Aralarında bir rekabet de doğdu. Son birkaç yıldır bunlara 1940’lara kadar Bölgenin emperyal gücü olan Fransa da katıldı ve ben de varım dedi. BM’ye yaptığı son toplantı başvurusu kendisini ispat içindir. Bazı kaynaklar bu başvuruyu Afrin’e yapılan Zeytin Dalı harekatına bağladı.

Irak ve Suriye’nin kuzeyinde emperyal güçlerce teşvik edilen terör koridoru –Kürt koridoru değil- mutlaka ortadan kaldırılmalı ve tehdit altındaki üç ülke işbirliğine gitmelidirler. Terör koridorunun Kürt koridoru olarak adlandırılması maksatlıydı ve bu tuzağa maalesef bazıları da düşmüştür. Tabi ki akla hangi Kürtler sorusu geliyor. Suriye ve Irak Kürtleri’nin temsilcisi PYD ve YPG olamazdı. Bu terör örgütlerine karşı Afrin’de halkın protesto gösterisi kolay kolay unutulamaz.

ABD’nin yanlış ve karıştırcı politikası ve tahrikleri kurduğu ve kurdurduğu terör örgütlerini kullanarak Bölgede vekalet savaşlarına yol açmıştır. Yeni Suriye, Yeni Irak ve maalesef Yeni Türkiye yaratma merakına bizde de bazıları kapıldı. Oysa bu, bu ülkelerin sosyal dokularını ve toprak bütünlüklerini parçalama niyeti güdüyordu. ABD’nin yanlışları Rusya’ya imkânlar sağlamıştır. Rusya, müttefiki Şam yönetimi dışında Bölgede ister istemez yeni ortaklar bulmuştur.

Yeni Türkiye sloganı Türkiye’de de taraftar bulmuş; aldatılan ve kandırılanlar artmıştır. Graham Fuller’in aynı adı taşıyan kitabından etkilenenler olmuştur. Ne enterasandır ki; AB karşıtı olarak bilinen bazı çevreler bu ABD’ci modelin emrine girmişlerdir. Yeni Türkiye için yeni anayasa peşine düşülmüştür. 1923 Türkiye’si ve Cumhuriyet, ara rejim olarak görülmüştür. Terörle barışa yanaşılmış, hayali barış süreçleri, açılımlar, Batılıların vesayeti altında sürdürülmüştür. Bu yanlış ve geleceği göremeyen politikadan FETÖ terör örgütü faydalanmış ve ülke 15 Temmuz kalkışma ve yabancı işgal olayına getirilmiştir. Yıllarca ılımlı İslam ile ülkenin dönüştürülmesi ciddiye alınmamıştır. Ülkenin kurumları tahrip edilmiş ve içleri boşaltılmıştır. Yeni kadrolarca işgal edilmiştir. Birçok kuruluş gibi TSK da bundan çok etkilenmiştir. Ülkemizde Yeni Türkiye modasından etkilenen gazete logosunu değiştirerek ayyıldızı atan, son dönemde ise tekrar ayyıldıza dönen sözde muhafazakâr gazeteler görülmüştür. Onlara göre, herhalde Ayyıldız Türkiye’yi bütünüyle temsil etmekten uzaktı! Devletin kurucu unsuru ve büyük çoğunluğu etnik gurup zannediliyordu.

Afrin’e “Zeytindalı Harekatı”na dönersek; bu harekat geç kalmakla beraber mutlaka yapılmalıydı. Bölücü terör örgütlerinin Akdeniz’e çıkışı ve ülkemizi kuşatması engellenmeli, terör koridoru yok edilmeli, Türkiye yeni bir mülteci akını ile karşılaşmamalı, güney sınırımız ve ülke güvenliğimiz korunmalı, siyasi tesirliliğimiz ve bölgesel aktör oluşumuz güçlendirilmeli idi. Harekat uluslararası hukuka uygundu ve bir meşru müdafa idi. NATO ortaklarımız sınırımızdan yapılan saldırıları engellemeyi hiç düşünmediler. ABD yönetimi ise; siyasi, askeri ve gelişmiş silah gücü ile terör örgütüne içgüveysi gitti ve terörü destekledi. Son günlerde terör örgütlerine “benim sözümü dinlemezseniz her türlü yardımı keserim” şeklindeki uyarısı gerçeği ortaya koymaktadır. Türkiye Zeytin Dalı Harekatı ile sadece kendi sınırlarını değil; Suriye, Irak ve İran’ın da toprak bütünlüğünü koruyan konuma girmiştir. Oysa İran Bölgede Türkiye’yi rakip gördüğü için harekattan rahatsız olmuştur.

ABD’nin ve bazı ülkelerin taraflara itidal ve sükûnet tavsiyelerini de anlamak zordur. ABD etnik temizlik de yapan bu terör örgütleriyle iç içe olması, onları Türkiye karşısında taraf yapamaz. İŞİD’e savaş aç; bu tehlikeyi öne sürerek Bölgede işgali sürdür; PYD ve YPG ile işbirliği yapan İŞİD’lileri TSK ve ÖSO ile savaşmak şartı ile serbest bırakan PKK uzantılarına destek ver; bu çelişki ve ayıp ABD’ye yeter. Bölgede İŞİD bitince ABD ile YPG ve PYD ortaklığı sona erecekti. İŞİD bitti ama; ABD’nin ortaklığı devam ediyor.

Türkiye’nin haklı müdahalesi ABD’yi olduğu kadar Rusya’yı da rahatsız etmiştir. Harekatın biran evvel bitirilmesini istemişlerdir. Ortadoğu karmakarışıktır. ABD hem İŞİD ile savaştadır; hem de İran’ı hedef alır. İran ise İŞİD’e düşmandır. Bölge böyle karıştırılıp istikrarsızlaştırılmıştır.

İnsanlık tarihi kabul etsek de, etmesek de; içimize sindirsek de sindirmesek de; milli menfaat çatışmalarının tarihidir. Sorun mezhep farklarından ziyade milli çıkarlara sahip çıkıp çıkmama ile ilgilidir. Aynı ümmete dahil toplumlar arasında da milli seviyede menfaat çatışmaları olabilir. Aynı ümmete mensubiyet milli menfaatlerden vazgeçerek sürdürülemez. Bu durum dayanışma ve ilişkilerde öncelik tanıma ile karıştırılmamalıdır. Bu gerçekler bazı muhafazakar guruplarca öğrenilemediği gibi, ideolojik esaret altındaki sosyalistlerce ve romantik liberallerce de anlaşılmış değildir.

Oca 22

Afrin’e Harekât

Ruhittin SÖNMEZ

Silahlı Kuvvetlerimiz Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” harekâtını başlattı. Öncelikle operasyonu yürüten kahraman askerlerimizin kayıp vermeden görevlerini başarıyla tamamlamasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.

Böyle bir durumda devletin yanında olmamamız düşünülemez.

Devletimiz bir savaş içindeyken, TSK’nı müdahale mecburiyetine getiren diplomasi yanlışlarını konuşamayız.

“Kardeşim Esad’ın, katil Esed”e dönüştüğü süreçteki hataları anlatamayız. Suriye ve Irak politikasında ilk düğmenin yanlış iliklenmesinden dolayı bugün yaşadığımız sıkıntılar sebebiyle iktidarı eleştirmeye devam edemeyiz. Şimdilik bunlara ara vereceğiz.

***

CAYDIRICI OLMAK

Türkiye büyük devlettir, Türk Silahlı Kuvvetleri de dünyanın en güçlü ordularından biridir.

Ancak devletlerin büyüklüğü ve asıl gücü düşmanlarına karşı caydırıcı olabilmesiyle ölçülür.

Bu olmadı. Sözde “stratejik ortağımız” ABD, Türkiye’ye rağmen, terör örgütü PKK’nın uzantılarını hemen sınırımıza yerleştirdi ve ağır silahlarla teçhiz etti. Açıktır ki, bu çapulculara bir devlet kurdurmak niyetinde.

Keşke, bu niyetlerinden vazgeçirebilseydik.

Sınırlarımızda PKK uzantılarının 60 bin kişilik bir silahlı güç oluşturmasına diplomasi yoluyla mani olabilseydik.

Ama şu anda bir gerçek var. Türkiye Afrin’e bir harekât yapıyor.

*************************************

HAREKÂT MEŞRUDUR

Hiç şüphesiz, bu harekât uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında harekâtın “meşru müdafaa hakkı çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra ediliyor” denilmekte.

“Toprak bütünlüğüne saygılı” olacağımıza göre anlaşılan şartlar olgunlaşınca Suriye’den çekileceğiz.

Ama şimdiden planlamamız lazım. Suriye’de kontrol ettiğimiz bölgeleri buradan çekilirken kime terk edeceğiz?

Bu coğrafyanın son siyasi haritası Türkiye için çok riskli bir yapılanma olduğunu gösteriyordu. Bu harekât PKK uzantısı terör örgütlerinden bölgeyi temizlemek için zaruri idi.

Ancak bu hedefin yanında harekâtın Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü sağlayacak bir siyasi çözüme ulaşmak için de yapıldığı anlaşılıyor.

“Toprak bütünlüğünü korumak ve siyasi çözüm”, Suriye / rejim / Esad ile müttefikleri Rusya, İran ve Çin olmadan mümkün değil. Çünkü Suriye’deki diğer unsurlar Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Koridoru ve Kürt Devleti oluşturmaya niyetli ABD ve O’nun örgütlediği teröristlerden ibaret.

Afrin (El Bab gibi) Fırat’ın batısında bir bölge. PKK uzantılarının Fırat’ın doğusunda da hâkimiyet sağladığı malum.

Bu sebeple Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Afrin’den sonra Münbiç ve Fırat’ın doğusu da var’ dediğine göre çok daha geniş bir alanda temizlik yapmamız gerekecek. Bu da çok ağır bedeli olabilecek bir işlem.

Suriye (Esad) kendi ülkesinin bir bölümünde başka bir devlet kurulmasını istemeyeceğine göre PKK/PYD/YPG’nin Suriye topraklarından çıkarılması işini Suriye yapsa ve biz de destek versek bizim için daha az maliyetli bir çözüm olmaz mıydı?

Keşke, Devletimiz Esad’la barış yaparak PYD/YPG ile mücadeleyi tüm sınır boyunca Şam’la birlikte yapsaydı. Suriye bataklığından çekilseydik.

Keşke, Türkiye’deki sığınmacıların güvenlik içinde ülkelerine geri dönmelerini sağlayabilseydik.

Umuyorum ve diliyorum ki, Türkiye bu aşamadan sonra mezhepsel dış politika anlayışını terk eder. Devletimizi yönetenler dış politikamızı iç politikanın ve seçim süreçlerinin aracı olmaktan çıkarır.

*************************************

SAVAŞ, DİPLOMASİ VE ORTAK AKIL

Savaş bir silahlı diplomasidir. Diplomasi ise silahsız bir savaştır.

Savaş sürerken ve sonrasında başarıyla yürütülecek bir diplomasi mücadelesine ihtiyacımız var.

Türkiye binlerce yıllık devlet tecrübesinin mirasçısıdır. Eğer kişisel kararları değil, devlet tecrübemizi kullanabilecek kurumlarımızın ortak aklı ile politikalar üretebilir ve uygulayabilirsek bu sıkıntılı durumu fırsata dönüştürmemiz bile mümkün olabilir.

Bütün bunları tartışacak daha epey zamanımız olacak gibi.

Şimdi içimden sadece Mehmetçiğimizin zaferi için dua etmek geliyor.

“Zeytin Dalı” Harekâtının en kısa zamanda, en az zayiatla, milli menfaatin en yüksek mertebede gerçekleştiği bir neticeye ulaşmasını diliyorum.

Allah askerlerimizi korusun. Milletimizi yüceltsin.

*************************************

ZAFER KAZANMANIN SIRRI

Sinan Meydan’ın Kurtuluş Savaşımızla ilgili yaptığı değerlendirmelerini okumanın tam zamanıdır:

“Zaferin sırrı en ufak bir karar alırken bile danışmaktı.

Zaferin sırrı tartışmaktı, sormaktı, sorgulamaktı, denetlemekti; gerektiğinde yetkilendirmek, gerektiğinde frenlemekti, gerektiğinde hesap sormaktı…

ZAFERİN SIRRI ORTAK AKILDI. Zaferin sırrı millî egemenlikti.

Zaferin sırrı bir ölüm-kalım savaşında tüm yetkiyi ve sorumluluğu BİR ADAMA değil BİR MECLİSE vermekti.

Atatürk, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının’ yani Türk milletinin, tüm farklılıklarıyla Meclis çatısı altında bir araya gelerek, omuz omuza vererek bir ölüm-kalım savaşını kazanabileceğini kanıtladı.

Durum bu kadar açıkken, hangi akıl ve vicdan sahibi gerçek yurtsever, Meclis’le, ortak akılla, millî iradenin gücüyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini BİR ADAMIN aklına, insafına, vicdanına teslim edebilir? Milletin canı pahasına kurduğu bu ülkeye ve bu ülkenin Gazi Meclisi’ne bundan büyük saygısızlık olur mu?

….  Demem o ki, egemenliğini asla bir adama devretme ve hiçbir zaman özgürlüğünden vazgeçme…

İstiklâl Harbi’nin sırrı güçlü Meclis’ti. Tüm adımlarını milleti düşünerek, milletle birlikte atan ve sürekli ‘millî egemenliğe’ dayanan Atatürk gücünü, güçlü Meclis’ten alıyordu.

24 Nisan 1920’de Atatürk, Meclis’e bir önerge sundu… 3. Maddesinde ‘Meclisin üstünde hiçbir güç yoktur.’ (dedi).

Atatürk, 4 Mayıs 1920’de yayımladığı bir genelgede, ‘Millî irade fiilen vatanın mukadderatına el koymuştur’ dedi.

Kazanılamaz denilen İstiklâl Savaşı’nı Meclis’le kazanan Atatürk, ‘Büyük millî dertlerin şifa bulacağı yer Meclis’tir’ diyordu…  Atatürk çok haklıydı.

Gerçekten de Türkiye Meclis’le kurtuldu; Meclis’le kuruldu.”

(Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı, İstanbul, 2018)

Oca 11

Bitmeyen Hasret: Spor ve Türk Birliği

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Bir Türk Ata Sporu; Uluslararası Aba Güreşinin Mucizevi Cazibesi

 

Spor; toplumları, milletleri ve devletleri yakınlaştıran en önemli organizasyonlardır. Bunların içinde bazı sportif organizasyonlar vardır ki, Avrupa ve Dünya şampiyonaları resmiyetini bir kenara bırakıp, gerçek kardeşliği ve candaşlığı öne çıkaran samimi organizasyonlardır. Bunlardan biri de 8 yıldır Dünya Kupası adı altında Hatay’da yapılan Uluslararası Aba Güreşi şampiyonasıdır. Bu şampiyona 2010 yılında Türkiye, Azerbaycan, Suriye ve Özbekistan olmak üzere dört ülke ile başladı. Bugün katılan ülke sayısı Almanya’dan Kazakistan’a, Sibiryadan Moğolistan’a kırk ülkeye ulaştı. Davetli ülkeler arasında her ne kadar Almanya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Rusya, Ukrayna, Belarus, Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, polonya  gibi Avrupa ülkeleri bulunuyorsa da asıl çoğunluk Asya ülkelerindedir. Bunlar Bağımsız veya Özerk Türk Cumhuriyetleri ile Türk topluluklarından oluşan  Acara/Gürcistan, Altay özerk cumhuriyeti, Azerbaycan, Balkar özerk cumhuriyeti, Başkurdistan özerk cumhuriyeti, Çuvaşistan özerk cumhuriyeti, Dağıstan özerk cumhuriyeti, Gagauzya/ Moldova, Hakasya/ Hakas, İran, Karaçay özerk cumhuriyeti, Kazakistan,  Kırgızistan, Kırım özerk cumhuriyeti‏, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kosova, Mari-el özerk cumhuriyeti, Moğolistan, Nogay eli, Özbekistan, Sancak özerk cumhuriyeti, Tataristan özerk cumhuriyeti, Tuva özerk cumhuriyeti, Tümen özerk cumhuriyeti, Türkmenistan, Udmurt özerk cumhuriyeti, Yakutistan özerk cumhuriyeti gibi ülkelerdir. Sanırım bir çoğumuz bu isimlerin bazılarını ilk kez duyuyordur.

Aba güreşinin 5000 yıllık veya çok daha eski bir tarihi vardır. Çünkü bu spor elbiseli güreştir ve dünyadaki en eski spor çeşididir. Türkler Yıkışma, yani güreş, binicilik, ok atma ve kılıç kullanımına yönelik sporlara, yani savaş beden eğitimine önem verdikleri  sürece dünya hakimiyetini ellerinde tutmuşlar, cihana hükmetmişlerdir. Güreş; alpliğin, yiğitliğin, cengaverliğin,  kaptutiliğin (Hitit’lerde) ilk adımıdır. Bu nedenle Aba Güreşini tüm Türk devletleri veya milletleri benzer şekli ile asırlardır yapmaktadırlar. Onun için biz, oluşturduğumuz federasyon ve spor dalımızla tüm Türk devlet ve topluluklarını bir araya getirebileceğimiz, hiç birinin yabancılık çekmeyeceği bir spor dalı olarak Aba güreşini tercih ettik.

Kurduğumuz federasyon;  Dünya Aba Güreşi ve Ananevi Sporlar Federasyonudur. Aba güreşini ise geleneksel yapısını bozmadan disipline ederek, adına Uluslararası Aba Güreşi dedik. Kitaplar yazarak, uluslararası kurallarını belirledik ve sporumuzu atmışa yakın ülkeye öğrettik. Kitaplarımız Rusça ve Romenceye çevrildi. Her ülkede Uluslararası hakem ve antrenörler yetiştirdik . Onları diploma sahibi ettik. Her yarışma öncesi seminer ve kurslar düzenlemekteyiz. Yeniden şekillendirdiğimiz ve disipline ettiğimiz bu Türk sporunu yeniden dünyaya yayıyoruz. Misafirlerimizi üç gün Hatay’da ağırlıyoruz. Onlara Hatay’ımızı, Hatay’ın güzelliklerini, tarihi ve turistik yerlerini, dünyaca meşhur, mozaik açısından son derece zengin müzesini, Dünyanın en eski kilisesi olan Sen Piyer Kilisesini, Habibi Naccar Camiini, Hatay’ın özel yemek çeşitlerini, Anadolu Türk’ünün misafirperverliğini, kardeşliğimizi ve candaşlığımızı sunuyoruz. Ayrıca misafirlerimizin dönüşlerinde birkaç gün İstanbulda kalarak, hem  alış veriş yapmalarına hem de  Türk dünyasının özlemini duyduğu İstanbulun güzelliklerini görmelerine yardımcı oluyoruz.

Biz kimmiyiz? Federasyonun kurucu başkanı ve eşbaşkanı bendeniz Prof. Dr. İbrahim Öztek, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı,Federasyon  Başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş, Yönetim Kurulu Üyeleri; Spor adamı gazeteci Olimpian Muzaffer Ilıcak, İhlas Haber Ajansı Spor Müdürü Olimpian Mustafa Karagöl, Hatay Büyükşehir Belediyesi Daire Başkanlarından Ramadan Sever, Spor Kulup başkanı Sabri İnalöz, Spor adamı antrenör Ahmet Kural ve organizasyon kurullarımız. Arkamızdaki güç ise, Hatay büyükşehir Belediye Başkanı Doç Dr. Lütfü Savaş’ın maddi ve manevi gayreti, Aba Güreşini yüceltme çabası içinde olan sporsever iş adamlarımızın yardımları ve Türk birliği için vuran yüreğimiz ve  aşkımızdır.

 

38 ülkenin katılımı ile 3 eylül 2017 günü gerçekleştirdiğimiz 8. Dünya Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası sabahın dördüne kadar sürdü ve seyirciler bu saate kadar Mersah’ı (Aba Güreşi özel yarışma alanı) terk etmediler. Yine bu yıl 3 kez Romanya’da birer kez de Gürcistan, İran ve Almanya’da uluslararası turnuvalar düzenledik. Almanya’da yapılan aynı zamanda Avrupa turnuvası özelliğindeydi. İrandaki federasyon başkanımız Seyed Hadi Arabi Tebriz’li bir Türk kardeşimizdir. Romanyada yapılan üç turnuvadan üçüncüsü ise Kurultay kapsamında gerçekleştirilmiştir. Romanya Aba Güreşi başkanı kardeşimiz Naim Belgin, aynı zamanda Romanya Demokratik Türk Tatar Birliğinin de başkanıdır.  Düzenlediğimiz Kurultay, her ne kadar Macaristanda düzenlenen kurultay ile mukayese edilemeyecek kadar küçük olmakla beraber bir adımdır ve gelecek için ümitvardır. Düzenlemiş olduğumuz Kurultay kapsamında Aba güreşi, Atlı gösteri ve yarışlar, ok atma ve bahadırların savaş gösterileri yer aldı. Bununla beraber katılan ülke idareci ve sporcuları, son derece samimi bir ortamda tanıştılar, kaynaştılar, sporun sağladığı yakınlık ve kardeşlik yanı sıra bir çoğu aynı soydan ve aynı kandan olmanın mutluluğunu yaşadılar.

 

Romanya’da yapılan turnuvalar, İran ve Almanya Aba Güreşi turnuvalarında hep aynı güzellikler yaşandı. Sağlanan samimi ahenge batılı sporcu ve yöneticiler de zevkle katıldılar.

Karınca kararınca bir spor organizasyonu ile birkaç yıldır sağlamış olduğumuz birlikteliğimiz ve kardeşlerimizle bir araya gelmiş olmamız bize onur vermektedir.

Dünyamız; kültürel, dine dayalı, ekonomik, siyasi ve askeri işbirlikleri ile donanmıştır. Bu donanımlar, aslında milliyet, din ve ideoloji temellidir. Son kurulan Şanghay iş birliği örgütü önce askeri, sonra kültürel ve ekonomik işbirliğine dönüştürülmüş, Çin ve Rusya’nın başı çektiği bu örgüte Asyadaki bağımsız Türk devletleri de dahil edilmiştir. Birleşmiş milletler, tüm dünya devletlerini içermekle beraber, burada daha çok gelişmiş batılı devletlerin sözü geçmektedir. İslam İşbirliği örgütü geçimsizlik nedeni ile işbirliğinden uzaktır. Peki kökü onbin yıllara veya daha eskilere dayanan Türk milletinin herhangi bir özellik çerçevesinde kurulmuş ikili, üçlü veya çoklu işbirliği örgütü varmıdır? Üzülerek belirtebiliriz ki, böyle bir örgütümüz olmadığı gibi, ilerisi için de ümitsiz görülmektedir. Tarih bilgisinden yoksun Özbekistanlı veya Kazakistanlı bir insanla Türklük konusunda konuşurken halen ortak yönlerimize tereddüt ve şüphe ile bakıbmakta, ilgisiz kalınmaktadır.

Öncelikle kişisellikten kurumsallığa, sivil toplum örgütlerinden devletler arası ilişkilere tüm soydaşlarımızla hep birlikte öncelikle kültürel, sonra siyasi işbirliği ve el birliği yapmalıyız. Bu konuda Üniversitelerimize ve onların içinde yer alan edebiyat/tarih fakülteleri ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi kuruluşlara büyük görev düşmektedir. Türkistan veya Turan anlayışı yeniden ele alınmalıdır. Zira bu iki yüce kavram, Türk düşmanlarınca öylesine karalanmıştır ki, Türkiye Türkleri bu kavramlara iyice yabancılaştırılmış, hatta bu kelimelere düşman edilmişlerdir.

Türk birliği için Türk kültürü en önemli unsurlardandır. Tarihçilerimiz Ergenekon, Bozkurt, Oğuz Kağan, Bilge Kağan destanlarının ayrı ayrı Türk devletlerinin destanları olmadığını, bu destanların tüm Türk Ulusunun ortak destanları  olduğunu işlemelidirler. Kazakistan’ın Astana’sında, Kırgızistanın Çolpan Ata’sında Cengiz Aytmatov parkında üzerinde gürbüz bir çocuğu taşıyan Bozkurt’un, Hatta son yıllarda bağımsız  Türk devletlerinin şehir meydanlarını süsleyen Atatürk anıtlarının, Alp Er Tungaların, Hoca Ahmet Yesevilerin, Dede Korkutların, aynı tarihin ürünü olduğu kabullenildiğinde birbirimizi daha iyi anlayacak, sevecek ve işler son derece kolaylaşacaktır.

 

Avrupanın en çok genç nüfusuna sahip Türkiye, çağdaş bilimsel eğitimle modern teknolojiye dayanan ağır sanayini, özellikle ağır harp sanayini geliştirmek zorundadır. Almamız gereken ilim, bugün Amerikadadır, Almanyadadır, Çindedir. Onların ürettikleri ile yükselmemiz mümkün değildir.  Bugün kime karşı kullanacağımız belli olmayan, Rusya, Fransa ve Amerikaya şirin gözükmek için ödenen füze paraları tarlalarımızda üretilen tüm ürünlerimizi elimizden almakta ve milleçe beslenmemiz zora sokulmaktadır.

Türk gencine muhakkak ecdadı tanıtılmalıdır. Zira gençlerimiz ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler başarmak için kendilerinde daha çok kuvvet ve cesaret  bulacaktır. Ecdadımızın torunları Asya ve Avrupa kıtalarında üçyüz milyona varmaktadır. Bu üçyüz milyon insanın sporla, edebiyat ve şiirle, tarihle, kültürle, turizmle, ortak konularda konferans ve sempozyumlarla, eğitim kurumları ile, üniversitelerimizle veya ticaretle bir araya geleceği iş birliği ve el birliği yapacağı o kadar çok konu varki, bunları hep birlikte harekete geçirmek, ben Türküm diyen herkesin görevidir. Ne mutlu Türküm diyene.

Sonsuz selam, sevgi ve saygılarımla.

 

 

*Türkiye Olimpian Derneği Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Altın rozetli üyesi

Dünya Uluslararası Aba Güreşi ve Ananevi Sporlar Federasyonu Eşbaşkanı

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile mücadelede Kültür ve Spor Birliği Başkanı

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Türkiye Avrupa ve Dünyada judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu-Kungfu  gibi birçok mücadele sporlarının eski başkanı

Oca 26

Cephe Gerisinde Birlik!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Ordusu zorunlu nedenlerden dolayı komşu bir ülkenin sınırlarından içeri girerek harekat başlattı. Askeri hareketlerde savaşan cephe kadar bir de geride kalan cephenin fevkalade büyük bir önemi vardır.

 

Onun için Türk Milleti, topyekün silahlı kuvvetlerinin ve ülkeyi yönetenlerin yanındadır. Bu bir zorunluluktur ve yaşamsal nitelik içermektedir. Milli birlik ve beraberlik içinde davranılmadığı takdirde, ordumuzun silahlı mücadelesi hedefe varamaz.

 

Ancak bu cephe gerisindeki birliğin sadece savaş zamanlarında ve yüzeysel olarak sağlanması yeterli değildir. İnsanlarımız savaşta olduğu kadar barış ve huzur zamanında da, milli birliğini ve beraberliğini korumalı, adımlarını öyle atmalıdır.

 

Ne yazık ki, insanlarımız arasında milli birliği ve beraberliği engelleyici suni ayrılıklar vardır ve bu ayrılıklar son yıllarda özellikle derinleştirilmiştir.

Bunları son yaptığım Belçika ve Almanya seyahatlerinde bir kez daha müşahade ettim. Ancak bunu nerede bir Türk topluluğu yaşıyor ise istisnasız görmek mümkündür. Yani sadece Belçika ve Almanya için geçerli bir husus değildir.

 

İnsanlarımız mualesef; Sünni, Alevi, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Karadenizli, Doğulu, Balkanlı, Fetöcü, Menzilci, Süleymancı, Atatürkçü, sosyalist, komünist vs. gibi bir ayrışma içine girmiştir.

 

Buna yurt dışında yaşayan Türklere seçme yani seçimlerde oy kullanma hakkının verilmesi ile particilik odaklı bölünmelerde eklenmiştir.

 

Bu insanlar adeta birbirleri ile selamı sabahı kesmişler, birbirlerinin gelip gittiği yerlere uğramaz olmuşlar hatta camilerini ve diğer ibadet yerlerini de ayırmışlardır. Ortak idealler nerede ise tükenmiş gibidir.

 

Bu hayra alamet değildir. Nerede ise yüzde yüze yakın müşterekleri olan bu insanların bu ayrışmaya uğratılması, Türk toplumuna nerede olursa olsunlar büyük zararlar verir.

 

Bu suni ayrışmalar böyle devam ettiği müddetçe bugün Afrin Operasyonu ile gördüğümüz milli birliği ve beraberliği çocuklarımızın ve torunlarımızın görmesi ancak bir hayal olur.

 

Onun için devletimizi ve siyasetimizi yönetenlerin bu konuda acilen tedbir almaları ve toplumun kaynaşması için gerekenleri yapmaları lazımdır. Eğer bunun aksini yapıpta bu ayrışmadan kendi lehlerine bir sonuç çıkarmaya çalışanlar olursa da, bunları alenen teşhir etmekten hiç kaçınmamak gerekir. Ancak bu ayrışmada, sorumlulukları ve rolleri olanların bütünleşmeyi nasıl sağlayacakları da, benim için ayrı bir merak konusudur.

 

Belçika ve Almanya’da sabahlara kadar sarkan sohbetlerde dinlediklerimiz, milli varlığımızın istikbali açısından bizi epeyce üzdü. Ancak üzülmek para etmeyeceğinden hemen neler yapmak gerektiğini düşünmeye ve bu sorunu sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hem bir de bunun üzerine “Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri”nin Afrin Operasyonu gündeme girince…

 

Biz Türk Milletinin askerimize firesiz “Gazanız Mübarek Olsun” dediğini biliyoruz ve bu duygu ve düşüncelerin kıyamete kadar da sürmesini diliyoruz.

 

Bunu sağlamak içinde, başta Türkiye olmak üzere nerede bir Türk topluluğu yaşıyorsa, barış ve huzur ortamında da, bu birlik ve beraberliği sağlamak ve korumak zorunda olduğumuzun bilincindeyiz.

 

Onun için Türk Milletine yürekten bağlı olanlara diyorum ki, cephe gerisindeki birliği barış ve huzur zamanında da, daima koruyun. Bunu hem kendiniz hem de ülkeniz için yapın.

 

Kas 27

Nato’dan Çıkmak Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Son yıllarda NATO üyeliği oldukça tartışılır hale geldi. Bunda bizden çok sözde dost ve müttefiklerimizin rolü olmuştur. Norveç’teki rezaletin amacı Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya tetiklemek olabilir. Önümüzdeki dönemde bu gibi oyunlar artabilir. NATO’cu olmak ve NATO teslimiyetçiliği ile NATO’da saygın bir ortak olarak devam etmeyi birbirine karıştırmayalım. NATO’dan çekilirsek politikalarımızı anlatabileceğimiz çok önemli bir platformu da kaybederiz.

Türkiye’ye Yunanistan ve ABD tarafından kumpaslar kurulması daha da hızlanabilir. Ege’de ve Kıbrıs’ta aleyhimize gelişmeler artabilir.

NATO üyeliği Türkiye’ye açık veya gizli ülkelerin politikalarını engelleyici bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin bazı kararları veto etme hakkı vardır.

NATO üyeliği aslında Türkiye’yi Rusya’ya karşı korumaktan çok diğer ülkelere ve sözde dost ve müttefiklere karşı korumaktadır. Türkiye’nin demokratik standartlardan sapma göstermesi düşman ülkelere koz vermiştir.

Türkiye’nin NATO’da siyasi tesirliliğini artırmanın yolu çok taraflı siyasi ilişkileri geliştirmektir.

Doğu komşularımızla ilişkilerimizi ülke yararına kılabilmenin yolu da NATO üyeliğini kullanabilmektir.

NATO içinde ilişkilerimizi gözden geçirelim. Hukuk devletinden ve kuvvetler ayrılığı prensibinden vazgeçmeyelim. Temel hak ve hürriyetler konusunda hassas olalım. Ülkenin itibarını ve gururunu kırıcı gayretleri tahrik etmeyelim.

Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına karşılıksız dönüşü Kenan Evren ve yönetiminin büyük bir yanlışı değil miydi? Yanlışları biraz da kendimizde arayalım.

Yunanistan’ın olduğu her yerde Türkiye de olmalıdır. Bu bir zorunluluktur. Yarın akıllanır da Ege’de Yunan işgalindeki adacık ve kayalıkları kurtarma gayreti içine girersek NATO’nun 5. Maddesi önümüze büyük bir engel olarak çıkar. Elimiz kolumuz bağlanır.

Kısaca bizden hem kurtulmak ve hem de bizi kuşatmak isteyenlere imkan yaratmayalım. NATO’dan çıkmayı, bir yerlere girmeyi AVM değiştirme gibi görmeyelim. Oyuna gelmeyelim.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar