Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 25

Türküm Demek ve Atatürk’ü Sevmek

Cafer GENÇ

 

Bundan 80 yıl önce Türk milleti, büyük Ata’sını kaybetti.

Zaferlerle dolu Türk tarihinde sevinçleri ve coşkuları yaşayan Türk milleti, her 10 Kasım tarihinde Atatürk’ünü kaybetmenin hüznünü, üzüntüsünü yaşadı.

Dünya, pek çok lider yetiştirdi. Çoğu unutuldu. Çoğu da Lenin, Stalin, Hitler gibi nefret edildi, lanetlendi, linç edildi.

Türk’ün atası Atatürk, her 10 Kasım’da, o gün, yeni ölmüş gibi, her zaman minnet, şükran, sevgi, saygı ve rahmet duygularıyla hep anıldı, hiç unutulmadı.

Unutulmamasının ve sonsuza kadar da yaşatılacak olmasının pek çok sebebi vardır.

O, Türk İstiklal mücadelesinin muzaffer kumandanı, yurdumuzun kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin kurucusu olarak asker ve devlet adamı sıfatının yanı sıra, bir lider ve fikir adamı olarak da milletinin kalbinde müstesna bir yer edinmiştir.

Savaş yıllarında ve savaş sonrası, milletine kazandırdığı maddi güç ve manevi ruhla, Türk milletinin var olmasını, modern Türkiye anlayışındaki ilke ve inkılaplarıyla yurdunun büyümesini, milletinin yükselmesini ve yücelmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmiştir.

O, sadece Türk milletini kurtarmakla kalmamış, mazlum milletlere ışık, ilham, örnek olarak bağımsızlıklarını kazanmalarına vesile olmuştur.

“Atatürk kimdir?” diye sorulduğunda verilecek pek çok cevap içerisinde “Son 100 yılın yetiştirdiği en büyük devlet adamı, milletinin kurtarıcısı, yeni Türkiye’nin kurucusu ve Türk’ün Atası” demek en anlamlı cevap olur diye düşünüyorum.

Atatürk’ü sevmeyenlerin olmasını, kötülemek isteyenlerin bulunmasını anlamış değilim. İnandırıcı ve gerçekçi bir sebep de bulamıyorum. Niyetlerini ve amaçlarını da bilemiyorum.

“Osmanlıyı yıktı” diye düşünüyorlarsa, Osmanlı zaten bitmişti, yıkılmıştı.

“Dinle, din adamlarıyla uğraştı” diyorlarsa, O, dinimizi, peygamberimizi sever ve överdi. Günümüzde FETÖ misali, o dönemin din sömürücülerine, istismarcılarına fırsat vermedi. Dinin bir ibadet olduğunu, siyasetinin olamayacağını anlatmak istedi.

“İçki içerdi” deniliyorsa, günahını ve zararını bildiği tek keyfiydi, belki de. Keşke içmeseydi de, milletine hizmet için ömrü uzun olsaydı. Bunun bir nefret sebebi olacağını düşünmüyorum. Ancak bahane olabilir diyorum. Kul hakkı, yalan, kandırmak gibi haram ve günah olduğu bilindiği halde, yapılanların yanında “alkol”, çok masum kalır.

“İlke ve inkılaplarının rahatsız ettiği” söyleniyorsa, medeni ve modern bir Türkiye’ye anlayışına yakışmadığını söylemek mümkün müdür? Avrupa, yeniliklerle zamana ayak uydurarak kalkındı. Ayrıca, o kişiler unutmasınlar ki, bugünkü varlıklarını ve her türlü haklarını Atatürk’e borçludurlar.

Türk; nankör, vefasız, vicdansız değildir. Milleti için taş üstüne taş koymuş, hizmet etmiş atasını unutmaz.

Kızgın güneşin kavurduğu çöllerden, düşman zırhlılarının ateşi altında cehenneme dönen Çanakkale’ye, Türk’ün ölüm kalım savaşı verdiği Sakarya’dan Dumlupınar’a kadar, cepheden cepheye koşmuş, hayatını milletine adamış olan, efsane kahraman Atatürk’ü hiç unutmaz, kötü laf söylemez, söyletmez.

Çünkü, Atatürk demek Türküm demektir, Türkiye demektir.

Atatürk demek; 100 yıl önceki sözlerinin bugün yol haritası olması demektir.

Atatürk demek; milletin geleceğini kendi şahsi emellerinin üstünde görmek demektir.

Atatürk demek; muhtaç olunan kudretin damarlardaki asil kanda olduğunu bilmek demektir.

Atatürk demek; kudretsiz dimağların, zayıf gözlerin gerçeği göremeyeceğini anlamak demektir.

Atatürk demek; sadece kara tahta başında harf öğreterek değil, her yede ve her zaman öğreten olmak demektir.

Atatürk demek; karanlıkları aydınlığa kavuşturmak demektir. Kalemi ve kılıcı ustalıkla kullanmak demektir.

Atatürk demek; dil bilmek, kitap okumak, geometri yazmak, sanat sevmek suretiyle “aydın” olmak demektir. Zeybek ile bar ile gönüllerde var olmak demektir. Fabrikalarda üreten işçi, tarlada traktör üstünde çiftçi demektir.

Atatürk demek; Samsun’a giden vapurla, azgın dalgalara aldırmadan Anadolu’ya var olma umudunu geleceğe taşımak demektir.

Atatürk demek; Amasya’da Ferhat’ın deldiği dağları sahiplenen yürek demektir.

Atatürk demek; Sivas’ın soğuğuna aldırmadan, sıcak günler vaat eden samimiyet demektir.

Atatürk demek; yüzüstü sürünen, yokluklarla yaşayan, yokuşlarda susayan milletin kaderinde, “Ayağa Kalk Sakarya” demektir. .

Atatürk demek; dünya milletlerinin hayran olduğu, kendilerinde eksikliklerini hissettikleri dolayısıyla, kıskandığı lider olmak demektir.

Atatürk demek; öldükten sonra yaşamak, her 10 Kasım’da yeniden doğmak, ölüm gününde doğum günü kutlamak demektir.

Atatürk demek; “Sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin, nerde…” diye ozanın telinde söz, yüreklerde köz, milletin gönlünde öz olmak demektir.

Atatürk demek; “Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında, cihanın görmediği destanlar yaratıyor, gelmiş geçmiş kahramanlara bedel, uçsuz bucaksız göklere hükmediyor” diyen şairin mısralarında şiir olmak demektir.

Atatürk demek; Ötüken’den Anadolu’ya, Türkiye’den Turan’a giden tarih ve coğrafya yolunda var olan, önde yürüyen büyük Türk demektir,

Atatürk demek,”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” haykırışıyla hayat bulan kimliğimizin, kişiliğimizin, karakterimizin, kabiliyetimizin ve kalitemizin adı olan Türkün atası demektir.

Atatürk demek, Atatürk demek, Atatürk demek… asker, lider, önder, hatip, kurtaran ve kuran fikir ve devlet adamı demektir. Her şeyden önce mükemmel insan, idealist vatan ve millet sevdalısı demektir…

Atamızı rahmetle, sevgi ve saygıyla anıyorum. Minnet, şükran duygularımı ifade ediyorum. Aramak ve anlamak düşüncesi içerisinde olduğumuzun bilinmesini istiyorum.

SÖZÜN ÖZÜ: Dünya basınının ve devlet adamlarının hayranlığını gizleyemediği Atatürk’ü, yabancılar takdir ederken bizlerdeki bazı olumsuz tavırlar çelişki oluşturmaktadır. Milletleri milli ve manevi değerleri, kişileri onurları ve gururları değerli kılmaktadır. İnsanın değerlerini inkâr etmesinden daha aciz bir durum olamaz diye düşünüyorum.

Ara 11

Vatan

Dr. Şahin CEYLANLI

        Vatan; üzerinde yaşadığımız topraklar, varlığımız, memleketimiz, benliğimiz, kısaca her şeyimizdir. Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. “ Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş.”  Vatan,  bizler için de aynı manadadır. Vatan hürriyet, istiklal ve bağımsızlıktır. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış mukaddes bir toprak, garip gurabaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir. Vatan Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan Çanakkale, Kocatepe, Dumlupınar, Sakarya, Al Sancak, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün Türkiye’dir.

Vatana duyulan özlem ve sevgi o kadar yücedir ki, bu özlem ve sevgiyi vatan toprakları içinde cereyan eden doğa, fiziki ve sosyal olaylarda da aramak gerekir. Bu açıdan Vatana duyulan sevgi ve özlem; kimi zaman rüzgarda savrulan bir yaprak, denizde kopan bir fırtına, havada süzülen bir yırtıcı kuş, ormanda kükreyen bir aslan, gökyüzünde yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulut, ufuktan doğan bir güneş, gümüş dereden akan bir su, dağ başını bürümüş bir duman, hasret çekenlerin duygusudur. Kimi zaman, dalgalanmak için rüzgar bekleyen bir bayrak, umutların yeşerdiği ve  yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yer, kana bulanmış bir toprak parçası, aylarca babasını bekleyen bir çocuğun hasreti, bir kadının şehit olan kocası için döktüğü gözyaşı, ciğeri yanan ana ve babanın dinmek bilmeyen ateşi, daha doğmadan yetim kalmaktır. Kimi zaman da vadideki bir zambak, hasret ve duygu dolu bir kervan, gökyüzünde galaksilerden yansıyan bir ışık, çırpınan engin bir deniz, çağlayan bir şelaledir.

Vatan sevgisi üzerine söylenen sözlere bakacak olursak;  Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor: “ Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor bak.”; Bu vatan kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle sesleniyor: “ Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir.”; Mustafa Kemal Atatürk de diyor ki: “ Vatan sevgisi; ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgardır.” Bu konudaki ifadeleri çoğaltabiliriz. Mithat Cemal Kuntay da şöyle diyor: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda  ölen varsa, vatandır.”; Ünlü sosyologumuz Ziya Gökalp’e göre ise: “  Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.”; yazımızı vatan şairimiz Namık Kemal’in sorusu ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bu soruya verdiği cevap ile bitirelim. “ Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-kara maderini.” “ Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini.”

Kas 20

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 35. Zaferin 44. Yılı Kutlu Olsun

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

1571 yılında II. Selim zamanında 70 000 şehit vererek Kıbrıs adasını Venediklilerden aldık. Osmanlı Devletinin giderek zayıflaması ile de, önce İngilizler, İtalyanlar sonra da Rumlar adaya çöreklendiler. Fakat bu süre içinde Kıbrıs adasının her köşesinde Türk vardı. Bugün de adanın %  30 unda Osmanlı vakıfları yani Türk damgaları mevcuttur.

1960 yılında Kıbrıs’ta  Türk ve Rumlar ortak “Kıbrıs Cumhuriyetini kurdular. 1963’ten itibaren Rumlar adanın tamamına hakim olmak için kurdukları EOKA teşkilatı ile sayısız katliamlar ve Türk’e soykırım uyguladılar.  1964 yılında soydaşlarımıza yapacağımız yardım, ABD tarafından engellendi. Kıbrıs Türkleri 29 Aralık 1967’de, ”Kıbrıs Türk Yönetimi’ni kurdu. Katliamların devamı üzerine 1974 yılında Türk ordusu hava, deniz ve kara harekatı ile Kıbrıs’a gerçek barışı götürdü ve 44 yıldır ada halkı kendi bölgesinde sükunet içinde yaşamaktadır. Fakat ABD, AB ve BM. adada daima Türk’ün aleyhinde oldular.

  RAUF DENKTAŞ-EYÜP ZAFER GÖKBİLEN-İBRAHİM ÖZTEK

Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bu güne gelmesinde canını ortaya koymaktan çekinmemiş olan başta Rahmetli Cumhurbaşkanı, büyük mücahit Rauf Denktaş olmak üzere kahraman Kıbrıslı soydaşlarımıza, kahraman Şehitlerimize, Gazilerimize, rahmet, minnet, şükran ve saygıyla selamlar olsun. 15 kasım 1983 günü kurulan Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de sonsuza dek payidar olsun.

 

1960’lı yıllarda, Kıbrıs’ta kardeşlerimiz katledilirken,  İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak, Beyazıt’tan Taksime binlercemiz, “Ya taksim ya ölüm” nidaları içinde yürüdük ve mitingler yaptık. Soydaşlarımızın ölüm haberleri geldikçe yanıp yıkılıyorduk. O zaman adada iki İngiliz üssü vardı. Amerika, Fransa ve Rusya bölgeye uzaktan bakıyordu. Şimdi ise Kıbrıs, Büyük Ortadoğu Projesinin merkezinde bulunmaktadır. Çevresindeki petro-gaz yatakları ABD, Rum Kıbrıs, İsrail ve Mısır tarafından parsellenmiş, bu durumda Doğu Akdeniz ateş denizine dönmüştür. Bölgenin petro-gazı, Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesi, Rojova Koridoru ve Lazkiye terminali birbirini tamamlayan proje parçaları olmuştur.

 

Türkiye olarak biz, Filistin için gösterdiğimiz hassasiyeti kendi Kıbrıs’ımız için göstermekte tereddüt ediyoruz. İslam İşbirliği Örgütünü toplayarak, Kudüs’ün bir kısmını İsrail’e verip, diğer yarısı ile yetinmeyi marifet sayarken, kırka yakın Müslüman devletten Kıbrıs için gayret göstermelerini isteyemiyoruz. Ya üç yüz milyon Türk’ün de bu konuda nefesi kesilmiştir.

 

14 kasım günü akşamı İstanbul Aydın Üniversitesinde, Üniversite mütevelli heyeti başkanı Sayın Dr. Mustafa Aydın’ın misafiri olarak, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı ileri gelenlerinden Em. Tümg. Cumhur Evcil ile birlikte “Kıbrıs’ta Eğitim” konulu toplantıya katıldık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 35. Kuruluş yılı kutlamaları kapsamında yapılan toplantı eski bakanlarımızdan, Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Sayın Egemen Bağış tarafından yönetildi. Misafir konuşmacı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı, Millet Vekili Dr.Özdemir Berova idi. Bizlerinde söz aldığımız toplantı son derece yararlı geçti.

 

EGEMEN BAĞIAŞ-ÖZDEMİR BEROVA-CUMHUR EVCİL-İBRAHİM ÖZTEK

1984 yılından itibaren başlayıp, 2004 yılında biten Judo Karate Kuraş Aikido ve Vuşu federasyon başkanlık günlerimde pek çok kez Kıbrıs’a gitme imkanı buldum. Bu seyahatlerimizin bir kısmı Spor teşkilatımız ile birlikte gerçekleşti. Tüm federasyonlarımız Kıbrıs Türk’üne her çeşit spor dalında ortak çalışma imkanı sağlayacaktı. Bir kısmımız yeterli ve gerekli desteği veremedi. Bazılarımız ise sportif gelişme ve katkıda büyük aşamalar kaydetti. Çalışmalarımız sırasında Cumhurbaşkanı büyük mücahit Denktaş ile bir araya gelme ve elinden ödül alma şerefine ulaştık. Mücadele sporları başkanı olarak benim avantajım, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Tüm Mücadele Sporları Federasyonu Başkanı vi Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Eyüp Zafer Gökbilen’in arkadaşımız olmasıydı. Eyüp, Türkiye’de yetişmiş çok başarılı bir Tekvando sporcu, antrenör ve yöneticisiydi. Barış harekatından sonra Kıbrıs’a gitti ve Kıbrıslı gençlere spor nosyonu, sporcu ruhu, terbiyesi ve sporcu asaleti kazandırdı. Onları şampiyon olarak yetiştirdi ve Mücahitler ordusu kurdu. Çalışmaları ile Denktaş’ın sağ kolu oldu. Avrasya Tekvando Federasyonunu kurarak, sporcularını dünya arenalarına taşıdı.           

 

Ben federasyon başkanı olarak, kendilerine antrenör ve malzeme göndererek, judo, kuraş ve Aikido branşlarının gelişmelerine katkı sağlamaya çalıştım. En önemlisi kimsenin başaramadığını Kıbrıslı Türk sporcuları Türkiye’de yapılan tüm Judo ve Kuraş spor dallarında  Avrupa ve Dünya şampiyonaları ile turnuva müsabakalarına sokmakla başardım. Bunu diğer spor federasyon başkanları da yapabilselerdi bugün Kıbrıslı Türk sporcular, hiç olmazsa tüm sportif organizasyonlara BM. bayrağı altında katılma imkanı bulacaklardı.

 

                                                             EYÜP ZAFER GÖKBİLEN

Başkan Eyüp Zafer Gökbilen

 

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Eyüp Zafer Gökbilen’in sonsuz gayretleri ile tüm engellemelere rağmen Dünya spor ailesi içinde önemli bir yere sahip olmuştur. Çalışmalarını her zaman takdirle karşıladık. Kıbrıs Türk gençliğine daha nice hizmetler vereceğine de inancımız sonsuzdur.

 

Bu vesile ile Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 35. Kuruluş yılını en içten dileklerle kutluyor, sonsuza dek  var olmasını temenni ediyoruz.

Kas 20

Tarih Bu Dönemi Nasıl Yazacak?

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türkiye çok ilginç yılları yaşıyor… Bu yıllar geçecek yeni insanlar ve yeni günler gelecek! Ancak yeni insanlar ve yeni yıllar bugün yapılanlardan etkilenecek. O zaman oturup bugünleri irdelemeye başlayacaklar ve bugünün tarihini yazacaklar. Ellerinde dokümanlar, belgeler, arşivler, görseller, görüntüler, tanık anlatımları onların önünü aydınlatacak…

Bu dönem için neler yazılacak?

Hukuksuzluklar, adaletsizlikler, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkumiyet kararları en başta olacak! Ergenekon, Balyoz, Casusluk başta olmak üzere uyduruk kumpas davaların, insanların hayatını tarumar ettiği anlatılacak…

Fetö terör örgütünün nasıl Türk Ordusunun ve devletin içinde örgütlendiği ve buna siyaset tarafından nasıl destek verildiği yazılacak… Dünyanın sömürgeci ve emperyalist güçleri ile işbirlikçilik yapanlar ortaya çıkacak

Türk Milletinin Cumhuriyet ile birlikte yaptığı dev kuruluşların özelleştirme adı altında nasıl üç kuruşa peşkeş çekildiği ortaya çıkacak…ülkenin nasıl bir beton cehennemine dönüştüğü tüm çıplaklığı ile anlaşılacak…

Halkın uygulanan ekonomik politikalarla nasıl borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacak…koskoca ülkenin topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme serüveni yazılacak.

Yabancılara toprakların nasıl kolayca satıldığı, madenlerin nasıl küreselcilere kaptırıldığı anlatılacak! Ülkenin Ege’deki adalar gibi işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacak.

Göçlerle demografik yapının nasıl değiştiği ve ülkenin Türklerin elinden nasıl alındığı yazılacak! Türk Milletinin cemaatler ve tarikatlar eli ile uydurulan din eli ile nasıl iğdiş edildiği tartışılacak…

Siyasetin aynı odakların kontrolünde olduğu ve bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacak…

Tarih bugünleri mutlaka yazacak… ancak tarih objektif ve milli bir bakış açısı ile yazılabilirse gelecek nesiller bugünleri anlayabilecek… yoksa kısır döngü onlar üzerinde de bugün olduğu gibi devam edecek… çünkü bugün dünü anlayamadığımız için başımıza gelenleri sadece seyrediyoruz.

Biz bu filmi 1800’lü yılların başından 1923’e kadar görmüştük! Bize yine aynı filmi değişik oyuncularla ve benzer bir senaryo ile yeniden gerçekmiş gibi izletiyorlar…

O zaman, Mustafa Kemal gelip sinema salonunda ışıkları açıp bize gerçekliği göstermişti. Biz de onun için ona “Atatürk” adını verdik…

Ümit ederim ki, tarih bu dönemi tüm çıplaklığı ile Türklerin lehine yazsın ki, gelecek nesiller başımıza neler geldi ve biz nasıl direndik öğrensin, bunlar ortaya çıksın…

Tüm kalbimle bunun gerçekleşmesini diliyorum…

Eki 30

Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası Malatya Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapılmıştır. 34. Şuramız da 28-30 Mayıs 2010 tarihleri arasında yine Malatya’da yapılmıştı. Şurayı düzenleyen Aydınlar Ocakları ailesini bir araya getiren Malatya Ocağımızı ve Yönetim Kurulunu tekrar tebrik ediyoruz. Teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Allah’ın rahmetine kavuşmuş hocalarımızı, üyelerimizi ve arkadaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

  1. Şuramızın Cumhuriyetin 95. Yıldönümüne rastlamış olması ayrı bir anlam taşımakta, mutluluk ve gurur kaynağı olmaktadır. Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve Milli Mücadeleye kanıyla, canıyla, malıyla katkıda bulunan nice isimsiz kahraman mücahitlerimizi, büyük Türk Milletinin tarih boyu verdiği aziz şehitlerimizi, son yıllarda terörle mücadeledeki şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Cumhuriyetimiz Milli Mücadelenin tacıdır. Milli Mücadele destanımız Türk Milletinin bir bütün olarak çok zor şartlar altında gerçekleştirdiği şerefli bir milli harekettir. O ne bir sınıf, ne bir zümre, ne de bir etnik harekettir. Milli tarihimize bir bütün olarak bakan Ocağımız, toplumda Cumhuriyetçi ve Osmanlıcı şeklindeki bir kamplaştırmayı reddeder ve bunu iyi niyetle bağdaştırmaz. Rejim, yönetimler ve kurumlar değişebilir; ancak devlet ve millet de aynıdır. 1299’da Osmanlıyı kuran irade ne ise; Milli Mücadeleyi yapan 1923’de Cumhuriyeti kuran irade de odur. Cumhuriyet Türk’ün tarihteki son ve ebedi kılınacak yürüyüşüdür.

– Ortadoğu bir karmaşa ve belirsizlikler içindedir. Bu bölgede olup bitenler geleceğe şekil verecektir. Suriye’nin çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları bazı bakımlardan örtüşmektedir. Her iki ülke de toprak bütünlüklerini koruma ihtiyacındadırlar. Ancak Türkiye’nin Afrin, Fırat Kalkanı gibi başarılı ve gerekli harekatlarında birlikte olduğu rejim karşıtı grup, Şam ve Ankara’nın yakınlaşmasını engellemektedir. İlk başlarda uygulanan aşırı Esad karşıtı politika ABD’nin ve İsrail’in işine yaramıştır. ABD’nin Ortadoğu politikası karıştır, çatıştır ve oyala üzerine kuruludur. Membiç’te olup bitenler bunun bir örneğidir. Her ülke kendi milli menfaatlerini korumakla meşguldür. ABD, Suriye topraklarında aslında İran’la savaşmaktadır. Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirerek bir gecekondu devletçik kurma peşindedir. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması kadar normal bir şey olamaz. ABD, PYD-PKK güçlerini Türk uçaklarından korumak için sınıra elektronik radar sistemi yerleştirmiştir. F-35 uçaklarına ambargo koymuş, malum rahibi bir koz olarak kullanmıştır.

-ABD ile Rusya arasında birçok konuda ittifak ve paylaşım ortaklığı vardır. Rusya Dışişleri Bakanı Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelen asıl tehdidin Fırat’ın doğusundan geldiğini söylemekte ise de; ABD’nin bu yeni müttefikine PYD’ye Moskova’da temsilcilik açılmıştır. ABD, Rusya ve Esat kuzeyde PYD’ye önce özerk bölgeye daha sonra Birleşik Kürdistan’a evet diyebilir. Türkiye’nin aşırı Esat düşmanlığı devreden çıkmasına sebep olmuştur. Ana amaç İslam ülkelerini birbirine düşman kılmaktır. ABD ve İsrail bölgede kârlı çıkmıştır. Suudi Arabistan’ın 2018 Ekim’inde PKK-PYD’ye yaptığı 100 milyon dolarlık yardım da unutulamaz.

-Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD-PYD ikilisi tarafından masum insanlar öldürülmekte, köyler boşaltılmakta ve etnik temizlik yapılmaktadır. Bu boşaltma çok önemlidir. Mülteciler ileride Türkiye’ye karşı kullanılabilir. Türkiye’nin demografik yapısı değiştirilerek mülteciler içinden PKK benzeri örgütlenmeler doğabilir. Bölge üzerindeki tarihi, toplumsal ve ekonomik sorumluluklarımıza rağmen, izlenen iskân siyaseti neticesinde ileride ciddi problemlerle karşılaşılması muhtemeldir. Kurucu Türk unsuru zayıflatılarak milli kimlik tahribata uğratılmak suretiyle, Mültecilere vatandaşlık vererek toplumumuzun temeline dinamit döşenmektedir. Sorun, Suriyeli düşmanlığı veya dostluğu değildir. Türkiye’nin Türk vatanı olarak kalıp kalmamasıdır. Türkiye’de ekonomik krizi tetikleyen bir konu da mültecilere yapılan harcamalardır. Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan “Kutuplaşan Türkiye” adlı araştırmada “Mülteciler Dönsünler” diyenlerin oranı %85’i aşmaktadır.

ABD ve Rusya’nın Ortadoğu’daki politikalarının en önemli sonucu, bölge ülkelerine kendi jeopolitik gerçeklerini ve milli menfaatlerini fark ettirmek olmuştur. Ona buna taşeronluk veya dayanma yerine, milli ve yerli politikaları geliştirmek ön plana çıkmıştır.

-Suriye iç savaşının en büyük mağduru, Suriye Türkmen’leridir. İdlib başta olmak üzere, Suriye’de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi halinde, doğabilecek göç dalgası ve insani dram en çok bölgede yaşayan Türkleri etkileyecektir. Suriye’nin geleceğinde Türkmenlerin güçlü bir siyasi unsur haline getirilmesi Türkiye’nin hayati çıkarlarının başında gelmektedir.

-Çin Uluslararası düzeyde insan hakları ihlallerinin en çok yaşandığı ülkelerden biridir. Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dramına son verilmelidir. Yüz binlerce Uygur Türk’ü esir kamplarında tutsak durumdadır. Doğu Türkistan adeta bir açık hava hapishanesi halini almıştır. Türkiye diplomatik ve hukuki gücünü kullanmalı, Doğu Türkistan’da yaşanan insan hakları ihlallerine karşı uluslararası toplumun harekete geçirilmesi hususunda üzerine düşen insani sorumluluğu yerine getirmelidir.

-Tarihi bir Türk yurdu olan Kırım Rusya’nın hukuksuz işgaline maruz kalmıştır. Kırım yarımadasında Tatarlara yönelik şiddet eylemleri, gözaltılar ve kaçırma eylemlerine sıkça rastlanmaktadır. Kırım Tatar Milli Meclisi Onursal başkanı Mustafa AbdülcemilKırımoğlu başta olmak üzere, Kırım Milli hareketinin önder ve ileri gelenleri Kırım’a sokulmamaktadır. Kırım Türklerine yönelik ağır baskı ve yıldırma faaliyetleri çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Kırım’da yaşanan işgale ve insan hakları ihlallerine karşı Rusya ile arasında gelişen ticari ve diplomatik ilişkileri de ön planda tutarak güçlü adımlar atmalıdır.

-Azerbaycan topraklarının yüzde yirmiye yakını Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Milletler arası hukuk normlarına aykırı olarak Yukarı Karabağ’da süren Ermenistan işgali son bulmalıdır. Kardeş ülke Azerbaycan’la ortak bir Kafkasya politikası geliştirilerek, Karabağ sorununun çözümünde siyasi, hukuki ve askeri iş birliği seçenekleri yoluyla Ermenistan üzerinde ki baskı artırılmalıdır.

-Balkanlarda yaşayan Türk varlığının en önemli sorunlarının başında kültürel haklar meselesi gelmektedir. Türkçe’nin okullarda resmi olarak öğretilmesi, kültürel kimliğin geliştirilmesi önündeki engellerin kaldırılabilmesi için Türkiye aktif bir rol üstlenmelidir.

-Yunanistan, Batı Trakya Türk toplumunun kültürel ve dini imtiyazlarını elinden alan hukuk dışı adımlar atmaktadır. Türk toplumunun müftü seçme hakkı başta olmak üzere, kültürel ve siyasi temsiline yönelik engellerin kaldırılması için etkili bir siyasi tavrın Türkiye tarafından alınması elzemdir.

-Milletlerarası sözleşmelerde Türkiye’nin siyasi egemenliği altındaki Ege adalarında vuku bulmuş Yunan işgaline karşı hukukun ülkemize verdiği yetkiler derhal devreye sokulmalıdır.

– Türkiye’de eğitimde başarı ve istikrarı yakalamanın yolu, TC Anayasası’nın temel ilkelerine, TC’ni kuran iradenin yönünde vatandaş yetiştirmenin ortak kabul görebilmesine bağlıdır. Bazı iktidarlar, küçük büyük bazı cemaatler ve ideolojik oluşumlar kendi politik yurttaşını yetiştirmeye koyulduğu bir ülkede, sağlıklı bir eğitim olamaz. Sadece okur-yazar ve niteliği fazla geliştirilemeyen insangücü öne çıkabilir. Devletten adeta intikam almaya soyunmuş, milli devleti, Cumhuriyeti yıkmada eğitimi araç olarak görmek, eğitimin asıl sorunudur. FETÖ terör örgütü bunun somut örneğidir.

– Günümüzde siyasetten ticarete değerlerin rantına düşkün olan bir anlayış hakim olmaktadır. Gruplara ve kişilere ait amaçlara feda edilen ve bu amaçlara giden yollarda birer araç olarak kullanılan ortak hayatımızın mahsulü değerler, sembolik kalmakta ve içleri boşalmaktadır. Milli değerlerimizin mana derinliği değil, şekil yönü öne çıkarılmaktadır.

-Engelli vatandaşlarımızın toplum hayatı içerisinde yaşamlarını kolaylaştıracak her türlü çalışmaların ivedilikle hayata geçirilmesi elzemdir. Engelliler konusunda bütün bireylerin bilinçlendirilmesi ve engellilere yönelik toplumsal bir hassasiyetin oluşturulması gerekmektedir.

-Türkiye; geçit, köprü, yerli otomobil ve kanallarla uğraşmaktan çok ekonominin ve eğitimin hayati sorunları üzerine odaklanmalıdır. Ülkemiz büyük dış ticaret açığı verdiği başta Çin ve Rusya gibi ülkelerden ithal ettiği bir kısmı gereksiz olan malları ithal ikame anlayışıyla üretebilmeli, bu alanda yatırımlar desteklenmelidir. Dış ticaret ve cari açığı kapama yolları aranmalıdır. Bunun yolu “üretme ithal et” anlayışından ve mevcut fabrikaları özelleştirme adı altında birilerine değerinin çok altında satmaktan geçmez. Özelleştirilen fabrikaların önemli bir bölümü eğer satın alanlarca üretim dışına çıkarılıyorsa burada bir çarpıklık var demektir. ABD dahil artık korumacı politikalar uygulayan ülkeler bize örnek olmalıdır. Borcu borçla kapama kısır döngüsü nereye kadar gidecektir. Cari açığı da sıcak para girişleriyle döndürme çıkar yol değildir. Türkiye dış borç ve cari açığı yatırım malı ithalatında verebilseydi; yatırımların kendi kendini karşılamaları bir bakıma mümkün olabilirdi. Türkiye borç bağımlılığı içine, bir kısır döngüye girmiştir.

-Ülkemizde dikkat çeken bir durum cari açığın arttığı ve enflasyonun yükseldiği dönemlerde büyüme de artmaktadır. Dış borcun rekor düzeye ulaştığı günümüzde, ülkeye kaynak girişi büyümeyi yükseltmektedir. Dış borca, tüketime ve ithalata dayalı büyüme sağlıklı değildir. Dış borcu azaltarak sağlanacak büyüme önemlidir.

-Türkiye, dış ticaret dengesini kurabilmek için son yıllardaki tarım ürünleri ithalatından vazgeçmeli, yerli üretici ve çiftçi korunmalıdır. Tohum, mazot gibi temel girdilerde kolaylıklar sağlanmalıdır. Aksi bir tutum yabancı ülke çiftçilerini zenginleştirmek olur. Tarımda üretime kota engelleri konmamalıdır. Üretmeme ödüllendirilmemelidir. Tarım alanlarının boşalması, çiftçinin üretimden vazgeçmesi ülkemiz için iyi bir gelecek vadetmemektedir. Nitekim,ekili tarım arazileri hızla azalmaktadır. Türk çiftçisinin sorunu hazine arazilerinin kendilerine kiralanamaması değil, temel girdilerce yeterince desteklenmemesidir. Aynı durum hayvancılık alanında da düşünülebilir. Yabancı sermaye girişleri yanlış siyasi söylemlerle caydırılmamalıdır.

–  Ülkemizin ABD ve küresel soygun sistemi güdümündeki şirketlerce denetlenmesi yanlışına düşülmemeli, IMF müfettişi Kemal Derviş örnekleri artık yaşanmamalıdır.

– Birçok kamu kuruluşunu bünyesinde barındıran varlık fonu, Sayıştay ve TBMM denetimi altına alınmalıdır. Şeffaflık esas olmalıdır.

– Dövizle yapılan sözleşmelerin Türk Lirası’na çevrilmesi çok olumlu bir tedbirdir. Buna başta kamu kuruluşları dahil herkes uyabilmelidir.

– Milli Savunma Sanayi’ndeki başarılı yerli ve milli üretim sürdürülmeli, dışa bağımlılık her alanda azaltılmalı, ithalat yoluyla döviz kaybı önlenmelidir.

– AB-Türkiye ilişkilerinde canlanan yeni bir döneme girmekteyiz. AB-Türkiye ilişkilerinde gümrük birliği anlaşması masaya yatırılmalı, bu ilişkilerin ülke yararına gelişebilmesi yolunda ABD ve Rusya ile ilişkiler geliştirilmeli, karşılıklı olarak normalleştirilmelidir.

– Bankalar Kanunu gözden geçirilmeli, krize rağmen bankaların yüksek kârları, kamu yararına ve yatırıma dönük kullandırılmalıdır. İstihdam arttırılmalıdır. Tasarruflara verilen banka faizi ile bankaların verdiği kredi faizleri arasındaki uçurum kapatılmalıdır. Bankalar bir bakıma borcunu ödeyemeyenlerin mal, mülk, işyeri, araç ve gereçlerine el koyan kuruluşlar haline gelmiştir.

-İşsizlik fonu işsizler haricinde hiçbir maksat için kullanılamaz hükmüne rağmen, kamu bankalarının işsizlik fonundan fonlandırıldıkları iddiaları yaygındır. Bu fonlandırmanın belirli ve imtiyazlı medya grupları tarafından TV ve gazete alımında kullanılmaları uygun değildir.

– DASK olarak bilinen doğal afet sigortaları kurumundaki fonun kullanılması konusunda da şeffaflığa ihtiyaç vardır.

– Trakya ve Anadolu’nun belirli bölgelerinde toprakların, yerli ve yabancı fırsatçıların tuzağına düşen köylümüzün elinden çıktığını göstermektedir. Bu durumda çiftçilerimizin çok zor duruma düştükleri ve arazilerini kaybettikleri görülmektedir. Bu süreçte yabancılaştırılan bazı bankaların araç olarak kullanıldığı dikkat çekmektedir. Bu konuya bazı şura sonuç bildirilerimizde de değinmiş bulunuyoruz.

– İstanbul’da yapımı bitmekte olan 3. Havalimanı’na Atatürk ismi verilmelidir. Atatürk isminin yeni yapılan statlardan silinmesi çok düşündürücü ve üzücüdür.

– İnsanlarımız; giyim ve kuşamlarına göre değil, liyakat, ihtisas ve ehliyetlerine göre kamuda göreve getirilmeli, kamplaştırıcı çirkin uygulamalar ve ayrımcı tutum terk edilmelidir.

– Andımızın tekrar okullarımızda okutulması kadar tabii bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin, dayanışmanın genç beyinlere bir önemli mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu yayan andımız çocuklarımıza öğretilmeli ve başarı yolunda onlar şartlandırılmalıdır. Kaldı ki birçok ülkede And’lar bulunmaktadır. ABD ve Japonya bunun sadece 2 örneğidir. ABD’de Amerika’ya sadakat ve bağlılık ahidi (yemini) 1892 yılından beri okullarda okutulmaktadır. Ayrıca Danıştay’ın Andımız ile ilgili vermiş olduğu kararda; kamuoyunda oluşturulan algının tam tersi olarak Danıştay, idarenin yerine kendisini koymamış, hukukilik denetimi yapmak suretiyle andımızın okutulmasıyla ilgili karar vermiştir.

– MİT’in yurt içi ve yurt dışı operasyonları gerektiğinde sürdürülmeli, ülke çıkarları ve caydırıcı olma özelliğimiz korunmalı, ihanet ve tehlike kaynağında kurutulmalıdır. Ancak operasyonlar basın tarafından yabancı istihbaratlara açık hale de getirilmemelidir.

– Dün Osmanlıyı durdurma, engelleme ve çökertme amacı güden İngiliz güdümlü Vehhabi hareketi ne ise; günümüzde de İslam’ı tanınmaz hale getirici, tefrika yaratıcı ve yozlaştırıcı dış güdümlü FETO Terör Örgütü de odur. İslam’ın diğer dinlerden takviyeye ihtiyacı yoktur. Bu konuda başta Genel Merkez olarak yaptığımız uyarılar ve çalışmalar maalesef sonuçsuz kalmıştır.

– Yeni bir FETO tipi örgütlenme ile ileride karşılaşmamak için; emekli asker kökenli veya sivil danışmanlara dikkat edilmeli, yeni yanılma ve aldatılmalara fırsat verilmemelidir. Bu çevrelerin yeni yapılandırılan askeri okul ve üniversitelere öğrenci alımına dikkat edilmelidir.

– Patenti bize ait olmayan birtakım garip açılımlar, barış süreçleri ve sözde demokratikleşme adı altında terörle müzakere çabaları sonuç vermemiştir. Demokrasi ancak milletleşme süreciyle yürütülebilir. Bunda da etnik taassup değil; Türk milletine aidiyet şuuru esas olmalıdır. Tam tersine; etniklik, aşırı hemşerilik, mezhep ve bölgesel arayışlar milletleşmeyi dinamitlemektedir. Milletleşmenin ve ortak mutabakatların kabul görmediği bir yapı etnik ve mezhep çatıştırmalarına açık hale gelebilir; yabancı müdahaleler ile bunlar kullanılabilir. Eğer Suriye ve Irak’ta mezhep ve etnik çatıştırmaları bu kadar kolay körüklenebiliyor ise; bunun sebebi Suriye ve Irak’ın milletleşememesidir. Irak’ın ABD tarafından işgalinde işgalci ABD askerlerinin Bağdat caddelerinde ellerini öpen Iraklıları unutmuş değiliz.

– Tarihe bir bütün olarak bakılmalıdır. Kamplaşmaları körükleyen Osmanlı ve Cumhuriyet karşıtlığı, milli zaferlerimizde ve bayramlarda ayrımcılık yapılması kabul edilemez. Onlar bütünüyle iftihar edilecek şerefli ve gurur duyulan bir geçmiştir.

– Yer ve yöre adlarına son yıllarda sözde özgün isimlerini verme hastalığı nüksetmiştir. Eski bir cumhurbaşkanının Güroymak yerine Norşin isminde ısrar etmesi düşündürücü olmuştur. Bu örnekler çoğaltılabilir. Yakın geçmişte İngiliz güdümündeki Milli Mücadele karşıtlarının, malum eşkıyanın heykellerinin oraya buraya dikilmiş olması üzüntü kaynağı olmuştur. Bu yanlış, Milli Mücadele şehitlerine de hakarettir. Bu eşkıya anıtları kaldırılmalı, terör adeta dolaylı olarak teşvik edilmemelidir.

– Kıbrıs’ta KKTC’yi yok farz eden gaflet örnekleri, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni de yok farz etmektir. Türkiye’nin anlaşmalara dayalı güvenliği ve garantilerinden vazgeçilemez ve bunlar tartıştırılamaz. Sözde hayali AB üyeliği önünde KKTC’nin pazarlık konusu yapılması da çok çirkin olmuştur. Maalesef Annan Planı’na Rumlara rağmen, evet diyenler ve bu yolda KKTC’ye propagandaya gidenler, milli davanın ne olduğunun farkında olmayanlardır. Kıbrıs’ın iki ayrı devlet ve millet arasında iki bölgeli bir gerçeği vardır. Rumların yıllardır anlaşmaları bozucu ve yok sayıcı, Türkleri azınlık yapma gayretlerine rağmen, tekrar müzakere masasına oturmak tavizci bir yaklaşımdır. Tekrar yeni toplu mezarlara sebep olabilecek yanlışlar yapılmamalıdır. Adanın batısında Rum, Yunan, Mısır ortaklığının doğal kaynak aramasında Türkiye’nin ve KKTC’nin egemenlik hakları korunmalıdır.

– Gençlerimize karşı kurulan uyuşturucu terörü ve tuzağı üzerinde şuralarımızda sürekli duruyor ve bunu madde haline getiriyoruz. Transit geçiş yapılan ülke konumundan kullanıcı ülke haline geldik. İrade, karakter ve sosyal bağların zayıflığı, özgüven, ilgi ve sevgi eksikliği genci çevresinden koparıp içe dönük hale getirmekte ve yalnızlaştırmaktadır. Gençlerimizi bu tuzağa düşmekten korurken sosyal medyadaki müzikli uyuşturucu tanıtımlarına da dikkat etmeliyiz. Uyuşturucu tuzağı ile genç nesiller bozulmak ve Türkiye’den intikam alınmak istenmektedir. Başarılı hizmetler veren yetkilileri tebrik ediyoruz. Aileleri de daha uyanık olmaya davet ediyoruz.

–  Son zamanlarda toplumun önemli yarası haline gelen çocuk istismarı ve sömürüsü giderek artmaktadır. Bu konuda ailelere çok büyük görev düşmektedir. Bilhassa çocuklar ile ebeveynlerin arasındaki ilişki ve iletişimin korunması ve geliştirilmesi önemlidir. Aynı zamanda ilgili devlet teşekküllerinin derhal önleyici tedbirler almak suretiyle, bu konunun üstünün kapatılması önlenmelidir. Aynı hassasiyetin kadına şiddet konusunda da gösterilmesi gerekmektedir.

– Bu çerçevede ülke çocuk profiline ilişkin bütün verilerin bilimsel yöntemlerle toplandığı ve bu veriler üzerinden yapılacak değerlendirmelerle, öncelikli olarak çocuk sorunlarının tespiti ve sorunların çözümüyle alakalı bir Enstitü’nün kurulması Türkiye’nin geleceğinin tayininde önemli bir rol üstlenecektir.

– Hukuk devleti korunmalı, hukukî davalar siyasî dava haline sokulup karmaşa ve kriz yaratılmamalıdır. Dava kararlarını siyasiler değil; hâkimler vermelidir. Fikir, düşünce ve basın hürriyeti korunmalı, baskı altına alınmamalı, ülkemiz itibar kaybetmemelidir.

– Kanserojen gıda ve tüketim maddelerinin satışı engellenmeli, toplum sağlığı korunmalıdır. Sağlıktave diğer çalışanlara yönelen şiddet önlenmelidir. Yabancı hekim istihdamının önüne geçilmelidir.

– Siyasette kullanılan hiddet, şiddet ve kavga çağrışımı yapan uygun olmayan üslup, topluma yansımakta, huzuru bozmakta, geleceğe olan ümit ve güveni sarsarak Türk Milleti’ne olan aidiyet şuurunu zedelemektedir.

Ne mutlu Türküm diyene…

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı,  Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı,  Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı,   Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı

 

 

Kas 10

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı ve Andımız Tartışması

Dr. Sakin ÖNER

            Aramızdan ayrılışının 80. yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Atatürk’ün en belirgin yönü, milliyetçiliğidir. Atatürk’ün şu sözü milliyetçiliğinin en açık ifadesidir: “Benim fıtratımda bir farklılık varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir.“ Bu yüzden Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni milliyetçilik temeli üzerine kurmuştur. İlkeleri ve inkılaplarının da temel felsefesi, Türk milliyetçiliğine dayanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran İstiklal Savaşı’nın önderleri Atatürk ve silah arkadaşları, İkinci Meşrutiyet yıllarında bütün aydınları saran Türkçülük akımı içinde yetişmiş Türk milliyetçileridir. Atatürk, milli heyecanını Namık Kemal‘den, milliyetçilik fikrini Ziya Gökalp‘ten almıştır. 26 Mart 1923 tarihli Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yer alan Atatürk’ün şu sözleri, milliyetçiliği bir fikir sistemi olarak benimsediğini açıkça ifade etmektedir: “Milliyet mefkûre ve nazariyesini, yani milliyetçiliği ortadan kaldıracak bir tatbikat bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar, hadiseler ve gözlemler hep insanlar ve milletler arasında milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir.”

Yıllarca Atatürk’ün yakınında bulunan ve Türk Dil Kurumu’nun dört kurucusundan biri olan ünlü romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk Devrimleri  I. Milletlerarası Sempozyumu’nda sunduğu “Atatürk ve Atatürkçülük” başlıklı bildiride, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını şöyle açıklamaktadır: “Atatürk’ün çeşitli yönlerinden birini diğerlerine bağlayarak bir sentezini yapmak istediğimiz vakit, bulabileceğimiz en hâkim vasfı, Türkçülüğü ve milliyetçiliğidir. Millet, gene millet, daima millet, millî mücadele, millî kurtuluş savaşı, millî irade, millet egemenliği ve nihayet millî eğitim ve millî kültür davranışı. İşte Atatürk’ün dilinden hiç düşmeyen ve ölümünden beş yıl önce O’nu ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye sesi kısılırcasına haykırtan slogan hep bu.”

Son günlerde Türkiye’nin gündemindeki en önemli tartışma konusu, “Andımız”ın okullarımızda yeniden okutulup okutulmamasıdır. “Andımız”, Cumhuriyet’in onuncu yılı 1933’ten Ekim 2013’e kadar 80 yıl  ilkokullarımızda, çocuklarımızda millî kimlik duygusunu geliştirmek ve millî  şuuru güçlendirmek amacıyla okutulmuştur. Fakat 2013 yılında, “açılım politikası” sürecinde  “Andımız”ın, okullarda okutulması yasaklanmıştır. Bunun üzerine Kamu-Sen’e bağlı Türk Eğitim-Sen, 2013 yılında Danıştay’a başvurarak bu yasağın kaldırılmasını istemiştir. Danıştay 8. Dairesi, beş yıl sonra 2018 yılında oy çokluğuyla aldığı kararla, “Öğrenci Andı”nın okullarda okutulması uygulamasını kaldıran yönetmelik maddesini iptal etmiştir.

ANDIMIZ’IN IRKÇILIKLA İLGİSİ YOKTUR

Bunun üzerine, “Andımız”ın okutulmasını yasaklayan zihniyet, bu Danıştay kararına da şiddetle karşı çıktı. “Andımız”a karşı çıkanlar, bu metni, “baştan aşağı ırkçılık kokan çürümüş bir metin” olarak nitelendirmekte ve Hitler Almanyası ve Faşist İtalya döneminden esinlenilerek okullarda okutulmaya başlandığını iddia etmektedirler. Bu zihniyettekiler art niyetli değillerse,  “ırkçılık”la “milliyetçilik”in farkını bilmemektedirler. Irkçılık, biyolojik bir kavramdır, kan bağını ifade eder ve sadece hayvanlar için geçerlidir. Çünkü ırki özellikler, hayvanlarda kan bağı ile nesilden nesile taşınır.   Milliyetçilik ise sosyolojik bir kavramdır ve millet dediğimiz, aralarında kültür birliği olan insan topluluğunu ifade eder. Kültür ise; dil, din, hukuk, örf ve âdetleri kapsar. Bu “Ant”ın, Hitler Almanyası ve faşist İtalya ile kesinlikle bir ilişkisi yoktur.

“Andımız”ın okunması, milli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, dağılmış bir toplumu toparlama, bir imparatorluk bakiyesinden bir millî devlet kurma hareketidir. Bu ant, bu hedefe dönük olarak, bu ülkede yaşayanların çocukluktan itibaren, “dağılmayı, bölünmeyi, yok olmayı, emperyalist güçlerin ülkeyi parçalamasını” önleyecek şuura sahip olmalarını sağlamak, milli ilkeler doğrultusunda milli hedeflere yöneltmeleri  için yazılmış ve okullarımızda okutulmuştur.

“Andımız”, çocuklarımızın milli kimliklerini kazanmalarına, insani ve ahlaki değerlerle iyi, vicdanlı ve saygılı bireyler olarak yetişmelerine, milli birlik ve beraberliğimize katkı sağlamak amacıyla okutulan önemli bir gelenektir. Milli devletler, geleneklerini koruyarak yaşarlar. Milli ve dini bayramlar ve günlerin kutlanması, törenlerde İstiklal Marşı’nın okunması nasıl gelenekse Andımız da, milli bir geleneğimizdir.

Başta Amerika ve Japonya olmak üzere birçok ülkede de  okullarda “Ant” okunmaktadır. 1892 yılından bu yana 72 milletten meydana gelen Amerika’da, “tek Amerikan milleti” şuurunu oluşturmak için okullarda her sabah öğrenciler tarafından şu “Ant” okunmaktadır: “Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim.” Amerikalılar diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu, özgürlük ve adalet gibi kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse, insanlar bu değerlere sahip çıkarlar.”

TÜRK, MİLLETİMİZİN ORTAK ADI

            “Andımız”a karşı çıkanlar, “Yıllarca Türkler dışındaki diğer etnik kesimlerden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının varlığını Türk varlığına armağan ettik…. Hatta saf Türk soyundan gelmeden mutlu olunamayacağını çığırdık… Şimdi bu kesim, Andımız’ın geri gelmesini sabırsızlıkla bekliyor” diyorlar. Bu zihniyettekiler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Türk milletine ait bir devlet olduğunu kabul etmiyorlar. “Türk, Kürt, Laz, Çerkez…” diyerek, Türk milletini etnik gruplardan herhangi biri olarak görüyorlar. Halbuki biz herhangi bir etnik grup değiliz, Türk’üz. Türklük, milletimizin ortak adıdır. 

Atatürk, bütün mücadelesinde gücünü, mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinden almıştır. Bunun için, Türk milletinin birlik ve beraberliğini ve Türk vatanının bütünlüğünü, her türlü endişenin üzerinde tutmuştur. Bu yüzden, Türk milletinin ortak bir dil, kültür, sanat ve tarih etrafında bütünleşerek “Türk’üm” diyebilmenin mutluluğunu yaşamasını istemiştir. Vatan savunmasında, bu ülkenin doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi birlikte savaşmış, vatan toprağına birlikte kanlarını dökmüşlerdir. İstiklal Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti devletini birlikte kurmuşlardır. Bu gerçeklerden hareket eden Atatürk, Türk olmayı, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir” diyerek etnik değil, vatandaşlık bağı bağlamında ifade etmiştir.

Andımız, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle sona erer. Bu sözde geçen “Türklük”, bir ırka mensubiyeti değil, hangi etnisiteye ait olunursa olunsun, herkesin  kendini Türk milletinden hissetmesini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şuurunu ifade eder. Ant karşıtlarının bu asılsız iddialarına en güzel cevabı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk değişik zamanlarda yaptığı şu konuşmalarda  vermiştir: “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)”, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)”

Kısacası, Atatürk’ün milliyetçilik düşüncesi, birleştirici ve bütünleştirici bir yapıya sahiptir.  Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak tek düşüncedir. Kurulduğu günden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve milli devlet yapısını bozmak, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğünü parçalamak için çok sinsi planlar yapılmakta, haince saldırılar gerçekleştirilmektedir. Bunun için, “Atatürk, Türk vatanı, Türk kimliği, üniter yapı, milli devlet,  Türkçe, İstiklâl Marşı, Andımız, Türk bayrağı” hedef alınmaktadır. Bu yüzden, bugün milletçe daha çok birbirimizi sevmemiz, birbirimize sarılmamız ve kenetlenmemiz gerekmektedir.

“Andımız”dan rahatsız olanlar, son günlerde tartışmayı çok tehlikeli boyutlara taşımışlardır. “Bizim tek Andımız vardır, o da İstiklâl Marşı’dır. Andımız’ın okunmasını, ezanın Türkçe okunmasını isteyenler istiyor” diyorlar. İstiklâl Marşı ile Andımız’ı karşılaştırmak çok yanlıştır. İkisi de bizim milli değerlerimizdir. Ayrıca şu anda ezanın Türkçe okunmasını isteyen bir tek vatandaşımız yoktur. Bunlar çok tehlikeli söylemlerdir ve gündem saptırmadır. Bugün Andımız’dan rahatsız olanlar, yarın içinde ”kahraman ırkıma bir gül” ve “Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlâl” sözleri geçiyor diye, oradaki “ırk”tan da rahatsız olup, İstiklâl Marşı’nın da,  kaldırılmasını veya değiştirilmesini isteyebilirler.

“Andımız”a, Türklüğe, Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşı olan ve bu değerleri unutturmak isteyen zihniyet, artık bunu başaramayacaklarını anlamalıdırlar. Çünkü bu zihniyet, Türklüğe, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı tavır koydukça, Türk milletinin bu değerlere daha çok sarıldığını görüyoruz. Millî bayramlarda ve 10 Kasımlarda Anıtkabir’e koşan milyonlar, meydanları, caddeleri, evleri Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle süsleyenler, bunun en açık göstergesidir. Halkımız, 2018’in Cumhuriyet Bayramı’nda Edirne’den Ardahan’a  kadar bütün şehirlerimiz ve  kasabalarımızda “Andımız”ı okumuş ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye haykırmıştır.

Görüldüğü gibi, Türklük, Cumhuriyet ve Atatürk Türk milletine asla unutturulamaz! Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı’nın Danıştay’ın kararına uyarak bir an önce “Andımız”ın okullarda çocuklarımıza okutulmasını sağlamasını bekliyoruz.

 

 

Ara 26

Kuzey Ege Adalarının ve Girit’in Mülkiyeti

Ruhittin SÖNMEZ

Egedeki 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali ve ilhakını Türkiye gündemine taşıdığı zaman görmezden, duymazdan geldiler.

O, bıkmadan usanmadan muhalefet liderlerine brifing vererek, kamuoyu oluşturabilecek gazeteler ve TV’lerin yazar ve yöneticilerine sürekli bilgi aktararak, konferanslar vererek anlatmaya devam etti.

İktidara karşı doğruları yazabilen birkaç gazete ile dürüst ve cesur birkaç yazarın haricindekiler O’nun söylediklerini dile getirmeye cesaret edemediler.

Ama birkaç seneden beri, bir tek vatansever ve cesur adamın gayretleriyle 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali ve ilhakından haberdarız. Erdoğan ile Ak Parti’nin sessizliğinden,  muhalefet liderlerinin bu konuda gök kubbeyi yere indirmeyişinden şaşkınız.

Bahsettiğim vatansever ve cesur adam MSB eski Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit YALIM’dır. Ümit Yalım bilginin gücünü ortaya koyan, bağırıp çağırmadan da çığlar yaratılabileceğini gösteren zarif bir üslupla ülkemizin menfaatlerini savunmaya devam ediyor.

***

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın misafiri olarak konuşan Ümit Yalım, bu defa da iki önemli tezi gündeme getirdi. Bunlar da en az 18 ada kadar önemli.

  • Kuzey Ege Adalarının mülkiyeti Türkiye’nindir. Bu adaların etrafındaki kıta sahanlıklarında bulunan petrol Türkiye’nin hakkıdır.

Bu adaların hukuki statüsü 1913 Londra Antlaşması’yla belirlendi. Bu antlaşmaya göre Kuzey Ege Adaları’nın sadece zilyetliğini (kullanım hakkını) verdik, egemenliğini vermedik. Lozan‘da da bu durum tescil edildi; Adalar ve kıta sahanlıkları bizimdir.

Kuzey Ege’de bulunan Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarının mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ile hava sahası Türkiye’nin egemenliğinde kaldı.

Yalım, egemenliği aslen Türkiye’de ve kullanım hakkı Yunanistan’da olan Taşoz’un etrafında Yunanlıların petrol aramasına 1987 yılındaki Türk Hükümeti’nin (Turgut Özal’ın Başbakanlığı zamanında) izin vermediğini oysa şimdilerde Yunanistan’ın buralarda açtığı petrol kuyularıyla günde 3823 varilden tam 111 milyon varil petrolümüzü çaldığını söyleyerek İktidar’ın tedbir almasını istedi.

Yalım, buna karşılık Enerji Bakanı Fatih Dönmez’in “Taşöz adasının Yunanistan’a ait olduğu” açıklamasını “vatana ihanet” olarak değerlendirdi.

  • Girit adasının dörtte üçü hukuken Türkiye’nindir. Ve Girit’in etrafındaki 14 ada ile kıta sahanlıklarının mülkiyeti de Türkiye’ye aittir.

1913 Londra Antlaşması‘yla Yunanistan’ın fiili işgali altında olan Girit dörde ayrılarak Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’a verildi. Lozan‘da Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan Girit üzerindeki haklarından vazgeçtiğinden, bunların hakları hukuken önceki sahibi olan Türkiye’ye geçti. Dolayısıyla da Adanın 4’te 3’ünün tekrar eski sahibine iadesinin gerekiyor.

Ayrıca Lozan’da Girit’in etrafındaki 14 ada Türkiye’ye bırakıldı. Daha sonraki antlaşmalarla İngiltere’yle ABD tarafından da bu 14 adanın Türkiye’ye ait olduğu tescillendi.

Yalım bunları resmi belgeler ve ABD ve İngiltere devletleri tarafından çizdirilen haritaların resimlerini göstererek anlattı. Girit’in dörtte üçü ile etrafındaki adaların Türkiye’nin olması demek. Etrafındaki kıta sahanlığı ve karasularının da bizim olması demek.

Fakat Yunanistan Girit’in etrafındaki Türkiye’nin karasularını parsellemiş ve petrol şirketlerine satışını yapmakla meşgul.

Türkiye ise Turgut Özal ve Tansu Çiller dönemindeki kadar bile vatan topraklarına sahip çıkmaktan uzak.

Bütün bunları anlatan Ümit Yalım devletten bir tepki bekliyor. Ama 18 ada konusunda olduğu gibi tık yok.

********************************

AKP VE MHP’NİN MECLİSTEKİ İŞBİRLİĞİ

Artık MHP kurumsal kimliği itibariyle bağımsız bir siyasi parti hüviyetinden uzaklaştı. Ak Parti ve Erdoğan’ın bekası uğruna, Partisinin temel ilke ve değerlerine aykırı ne varsa yapıyor.

İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği “Fetö’nün siyasi kanadının araştırılması, Emeklilikte Yaşa Yakılanlar, Donarak Şehit olan askerlerimiz olayının araştırılması, Kamu Kurumlarında TC kullanılması, Andımızın okullarda okutulmasının devamı, İstanbul Havalimanının adının Atatürk olarak değiştirilmesi” gibi çok sayıda önergeye AKP red, MHP red veya çekimser oy vererek reddini sağladı.

Hatta MHP bazı konularda HDP ile aynı oyu vermeyi göze alarak AKP’ye destek verdi.

Eski bir yazımda AKP içinde görev yapan veya en azından dışarıdan destekleyen milliyetçilere dönük olarak yazdığım yazıya MHP’lileri de ekleyerek yeniden paylaşma ihtiyacını duyuyorum:

“Benimle aynı kültür kaynaklarından ve manevi iklimden beslenerek yetişen ve Ak Parti ve MHP mensubu/ destekçisi olan dostlarımın sayısı çok fazla. Bu dostlarımız AKP döneminde Türk kimliğine yönelik yapılan saldırılar, ülkenin bir bölümünün PKK terör örgütüne teslim edilmesi gibi milli konularda hassastır ve endişelidir. Bu dostların yolsuzluklardan ve kamu malı, kul hakkı yenilmesi gibi konulardan rahatsız olmamaları mümkün değil. Ama çok çeşitli sebeplerle AKP’yi desteklemeye devam ediyorlar.

Kimisi bu parti sayesinde makam, iş, para elde etmiş. Kimisi muhalefete kızgın ya da yetersiz görüyor. Tayyip Erdoğan’ın tavrına hayran olan da var. Güçlüden yana olmanın dayanılmaz rahatlığından vazgeçemeyen de. Kimisi de alışkanlığını terk edemiyor.

İşte benim yazılarımdan en çok bunlar gibilerin rahatsız olduklarını görüyorum. Çünkü vicdanlarında var olan yarayı kaşıyorum.

Ben bu yaraların kanamasını istiyorum. Çünkü onları seviyorum.

Çünkü vicdanların sesine kulak vermemekle onlar kendilerine olan özsaygılarını yitiriyorlar. Ayrıca AK Parti’ye de, ülkücü harekete de, ülkemize de zarar veriyorlar.”

Kas 25

Geleceğimizin Manevi Mimarları Öğretmenlerimiz

Dr. Sakin ÖNER

            Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, 24 Kasım 1928 tarihinde, Millet Mekteplerinin Başöğretmenliğini kabul buyurmuştur. Cehalete karşı başlatılan eğitim seferberliğinin dönüm noktası olan bu önemli tarih,  24 Kasım 1981 tarihinden bu yana ülkemizde “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmaktadır.

Büyük Atatürk, “en büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini  Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de, “dünyanın en muhterem  varlıkları”  olarak nitelediği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Atatürk’ün 27 Ekim 1922’de, işgal altındaki İstanbul’dan Bursa’ya gelen öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmada, öğretmenlerin millet hayatındaki önemli yerini şu sözlerle ifade etmiştir:

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Hakiki zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka muvaffak olacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir imanla, bütün mevcudiyetimizle sizi takip edeceğiz  ve eğer irfan yolunda herhangi bir engele tesadüf ederseniz, sizin tesadüf edeceğiniz bütün engelleri kıracağız.

Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin sınırı ne olursa olsun, onlara her şeyden evvel milliyetine, Türkiye devletine,  Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetine düşman olanlarla mücadele etme lüzumunu öğreteceksiniz. Fertleri bu mücadele sebepleri ve vasıtalarıyla donanmış olmayan milletler için, beka hakkı yoktur. “

ATATÜRK ÖNCE EĞİTİMCİ

İki Dünya Savaşının yaşandığı 20. yüzyıl, sayısız ideolojinin  ve liderin ortaya çıktığı bir yüzyıldır. Fakat bu ideolojilerin  ve  liderlerin hepsi, biri hariç, 21. yüzyıla girmeden ömürlerini tamamlamışlardır. 21. Yüzyıla kalan tek dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk ve onun düşünceleridir. Çünkü Atatürk, sadece zaferler kazanan bir komutan, bir devlet kurucu, bir devrimci, bir düşünce adamı değil, bizzat kara tahtanın başına geçerek milletini eğiten ve onu,  çağdaş dünyanın onurlu bir üyesi yapmaya  çalışan bir eğitimci, bir başöğretmendir.

Atatürk, memleket meselelerinin görüşüldüğü bir akşamsofrasında,  şair Behçet Kemal Çağlar’dan, bütün özelliklerini kapsayan bir şiir yazmasını ister. Yan odaya geçen şair, yarım saat sonra gelir ve yazdığı şiiri okur. Yüzü asılan Atatürk, “güzel yazmışsın, ama en önemli özelliğimi, öğretmenliğimi yazmamışsın” der. Arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbette de “Eğer Cumhurreisi olmasaydım, Maarif Vekili olmak isterdim” demiştir.

Atatürk’ün birinci önceliği, eğitimdir. Daha Kurtuluş Savaşı’nın birinci yılında, 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da 1. Maarif Kongresi’ni toplar ve savaştan sonra kurulacak yeni devletin  eğitim programının esaslarını belirler. Bu program; sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına ve çağın gereklerine uygun olacaktır. 1923’te Cumhuriyetin ilânından sonra yaptığı ilk inkılâp, eğitim ve öğretim birliğini sağlamak üzere 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ilanıdır. Çünkü, eğitimin amacı, milli birliği ve bütünlüğü sağlamaktır. Ardından 1924’te büyük eğitimci Prof. Dr. John Dewey’e, eğitimimizin sorunlarını ve çözümlerini kapsayan iki rapor hazırlatır.

3 Kasım 1928’de yayınlanan “Türk Harfleri Hakkında Kanun”la, en geç altı ay içinde, yeni Türk Alfabesi’nin öğrenilmesi zorunluluğu getirildi. Bu amaçla, 24 Kasım 1928’de yayımlanan Millet Mektepleri Teşkilatı Talimatnamesi’nde de Cumhurbaşkanının, bu okulların başöğretmeni olduğu, altı ay içinde,16-45 yaş arasındaki, eski yazıyı bilen bilmeyen herkese yeni yazının öğretilmesi hükmü yer alıyordu. Millet Mekteplerinde beş altı yıl içinde 1,5 milyon insanımız okuma yazmayı öğrendi.

Basının yeni yazıya geçme sürecini belirleyecek bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, Atatürk’e sunduğu raporda, bu geçişin beş yılda gerçekleşebileceğini bildirdi. Atatürk, beş yıl hedef alınırsa, bu geçişin gerçekleşmeyeceğini görerek, en kısa zamanda geçilmesini istedi. Tüm basın yayın organları, iki ay sonra, Ocak 1929’da yeni yazıya geçtiler.

EĞİTİM MİLLİ VE SİYASET ÜSTÜ OLMALI

            Eğitim, bir milletin yaşam standardını, tutum ve davranış kalitesini, bilimsel ve ekonomik düzeyini oluşturan yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Eğitim faaliyetleri, bir milletin istikbaliyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimin millet hayatındaki hayati önemini, “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle ifade etmiştir.

Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılından bu yana  maalesef, iktidarların çoğunun eğitime bakışı, her zaman siyasi ve ideolojik olmuştur. İktidarlar, zihinlerinde kurguladıkları kendi politik yurttaşını yetiştirmek için eğitimi bir araç olarak görmüşlerdir. Bunu sağlamak için eğitim sistemi ve müfredat programlarını sık sık değiştirmişlerdir. Türkiye’yi kendi siyasi amaçlarına uygun dönüştürmek isteyenlerin şartlandırmaları sonucu, gençlerimiz arasında siyasal tartışmalar ve çatışmalar bir türlü bitmemektedir.

Halbuki eğitim, milli ve siyaset üstü olmalıdır, milli birlik ve beraberliği sağlamalıdır. Politikacılar, bazı sendikalar, dernekler, vakıflar ve cemaatler ellerini eğitimin üzerinden çekmelidirler. Milli eğitim sistemi ve programları, uygulandığı milletin milli, manevi, ahlaki, insani değerleri ve evrensel değerler ile bilim ve teknolojideki gelişmeler  göz önünde bulundurularak hazırlanmalıdır.

Bırakın başka iktidarların yaptıklarını, aynı iktidarın farklı milli eğitim bakanları dahi, birbirlerinin yaptıklarının aksine kararlar almışlar ve bugün enkaz görünümlü, çağın gerisinde kalan bir eğitim sisteminin ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır. Sık sık değişen sistemler, müfredatlar, kitaplar, yöntemler, kendi siyasi amaçlarına uygun insan yetiştirme girişimleri, eğitim yöneticilerinin ve öğretmenlerin atamalarında mülakatla, ehil ve layık olanların değil, yandaşların seçilmesi, eğitime çok kan kaybettirmiştir.

OECD’nin 15 yaş grubundaki gençler arasında yaptığı PISA sınavlarında, bizim çocuklarımız okuma becerisi, matematik ve fen testlerinde başarı bakımından ilk 50 ülke arasında yoktur. Tüm sıralamalarda Meksika ve Şili ile birlikte tablonun en sonunda yer almaktadır. Buna rağmen, öğrenme motivasyonu bakımından bizim gençlerden isteklisi de yoktur. Yine PISA araştırmalarına göre, dünyada ‘Sınıfımda en iyi öğrenci olmak istiyorum’ diyen gençler, en yüksek oranda bizim gençlerdir. Bizde bu soruya % 89 evet denirken, bizden sonra gelen iki ülkeden İsrail’de %86, ABD’de ise %85 evet denmiştir. OECD ortalaması ise % 59’dur. Öğrenme motivasyonu bu kadar yüksek olan bir ülkede, öğrencilerimizin öğrenme açlığını doyuracak olanlar, sadece ve sadece öğretmenlerdir.

PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki başarısını değerlendirirken, “Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği hem finansal, hem entelektüel açıdan çekici kılmalıdır” diyor. Geleceğin insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli unsurlardan biri olan öğretmenlerin  üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem taşımaktadır. Öğretmenlerimizin toplumda saygın bir yere sahip olabilmeleri için, mali ve sosyal statüleri de mutlaka yükseltilmelidir.

ÖĞRETMEN EĞİTİM KURUMU KALMADI

Türkiye’de geçmişte kapatılan Köy Enstitüleri’nden sonra, 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları, 2014 yılında da 1848 yılında kurulan Öğretmen Liseleri kapatılmıştır. Son elli yılda bir taraftan öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarının kapatılması, bir taraftan  ‘’mektupla öğretim’’ ve “hızlandırılmış eğitim” gibi kısa süreli eğitimlerle öğretmen yetiştirilmesi ve bir taraftan da 1990’lı yıllarda her branştan öğretmen atanması, eğitimde akademik başarının düşmesine sebep olmuştur.

Sistemin sürdürülebilir olması için, daha önce eğitim alanında önemli reformlar yapmış ve çok önemli gelişmeler sağlamış ülkelerin ne yaptıklarına bakmak gerekir. Bu ülkelerin hepsinde öncelikle ‘’öğretmen eğitimi’’ne önem verilmiş ve bunun sonucunda  eğitim kalitesine yönelik başarılı sonuçlar alınmıştır.

Şartları hızla değişen küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. “Bilgi ve Enformasyon toplumu”nu geride bırakan çağdaş dünya, 4. Sanayi Devrimi’ne hazırlanıyor. Robotların sanayide insanların  yerini alacağı, yapay zekanın geliştirildiği, üç boyutlu yazıcılarla üretimin fabrikalardan evlere indirildiği, devasa miktardaki  bilgi yığınının veri analizleriyle ayıklanıp kullanıldığı bir döneme geçiyoruz. İnsan ilişkilerinin ve iletişimin hızla geliştiği, ihtiyaçların değiştiği ve çeşitlendiği,  bazı mesleklerin yerini yeni mesleklere bıraktığı bu dönemde, öğretmen eğitimi daha büyük önem kazanmıştır.

Öğretmenlik, bazı siyasilerin dediği gibi “yan gelip yatma mesleği” değildir. Ellerine ülkenin geleceği teslim edilen insanların, fedakârca yürüttükleri ulvi bir meslektir. Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre öğretmenlik; “Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği”dir. Öğretmenliğin tekrar saygınlığını kazanması ve verimli olabilmesi için, önce öğretmen eğitimine önem verilmelidir. Bu bağlamda Anadolu Öğretmen Liseleri yeniden açılmalı, Öğretmen Üniversiteleri kurulmalıdır. Öğretmenlerin yüksek lisans ve doktora yapmaları desteklenmelidir. “Öğretmenlik Meslek Kanunu’’ çıkarılmalıdır. Öğretmenlerin maaş ve ders ücretleri günün şartlarına göre arttırılmalı ve öğretmenlere 3600 ek gösterge mutlaka uygulanmalıdır.

Dünyanın, jeopolitik olarak en önemli yerlerinden birine sahip, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz insanının, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yeniden kavuşturulduğu, milli değerlerimizin ve ritüellerimizin yaşatıldığı, insan hakları ve özgürlüklerinin tam olarak uygulandığı, sosyal ve hukuk devleti olmanın gereklerinin yerine getirildiği,  iç barış ortamının sağlandığı, komşuları ile sorunların halledildiği bir refah ülkesi yaratmak için yeni bir ‘’eğitim seferberliğine’’ ihtiyaç vardır. Bu konuda da en büyük görev, öğretmenlerimize düşmektedir.

            Değerli Öğretmenlerimiz,

“Peygamberlik mesleği” denilen öğretmenlik mesleği, kutsal bir meslektir. Sevgi, saygı, sabır ve özveri mesleğidir. Öğretmen, engin bir kalp ve gönül zenginliğine sahip olmalıdır. Her şeyden önce öğrencilerini, kendi çocuğu gibi sevmeli ve bu sevgiyi onların gözlerine yansıtmalıdır. Öğrencilerine bilgi aktarımının dışında, vatanını, milletini, devletini, bayrağını, dilini ve milli kahramanlarını sevdirmelidir. Çocuklarımız, Atatürk’ün milletimize gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma” hedefine yönlendirilmelidir. Öğretmen,  giyim kuşamı, konuşması, tutum ve davranışlarıyla öğrencilerine rol model olmalıdır. Öğretmen hiçbir zaman heyecanını kaybetmemelidir. Heyecansız yaşanmaz, heyecanını kaybetmeyen yaşlanmaz.

Başöğretmenimiz bizlere; Öğretmenler; Yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister” demiştir. Öğrenciler sizin eserlerinizdir. Atatürk’ün dediği gibi, ”Eserinin üzerinde imzası olmayan yegâne sanatkârlar” siz öğretmenlersiniz. Sizin imzanız, öğrencilerinizin zihninde ve gönlünde ömür boyu yaşayacaktır..

Saygıdeğer öğretmenlerimizin onur günü olan  Öğretmenler Günü’nü bu duygu ve düşüncelerle kutlarım. Bu vesileyle Millet Mektepleri Başöğretmeni Atatürk’ü, ebediyete göçmüş bütün öğretmenlerimizi, vatan, millet ve devlet düşmanlarına karşı yaptıkları mücadelede ve terör olaylarında şehit düşen bütün öğretmenlerimizi ve 2017 yılında bölücü terör örgütünce şehit edilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın ve sınıf öğretmeni Necmettin Yılmaz ile bugüne kadar rahmet ve minnetle anıyorum.

Kas 25

Yeniden Merhaba…

Halil ALTIPARMAK

Sevgili okurlar,  25 yıl sürekli yazan bir kişi için uzun sayılabilecek bir süre yazmaktan ayrı kaldım. Bu ayrılığın elbette çok geçerli nedenleri var idi. Her şeyden önce, son 4-5 yıldan beri çok yoğun ve yorucu bir ortamda bulunmam, bu nedenlerin başında geliyordu. Buna rağmen uzun süre yazmayı denedim, ama sonunda ara vermek zorunda kaldım.

Bu gerekçeyi neden yazıyorum? Yoğunluğum devam etmesine rağmen yazmaya karar verdim de onun için bu gerekçeyi ileri sürüyorum.

Ülkemin içinde bulunduğu durum, yeniden yazmam gerektiği konusunda beni dürtüyor. Şunu da biliyorum elbette! Ben yazınca her şey düzelmiyor. Ama karınca örneği bu konuda muhteşem bir yol gösterici.

Bu arada, yeniden yazmama neden olan değerli ve beni seven okurlarıma teşekkür ederim. Çünkü, gerçekten bir çok yerde, o insanların ilgilerini görmek beni mutlu ve teşvik etti. Bu arada gazetemizin yetkilisi Sefa SAYGIDEĞER Bey’e de teşekkür etmeyi borç biliyorum. Çünkü, yazamadığım süre içerisinde ilgisini, teşvikini ve desteğini hiç eksik bırakmadı. Dolayısıyla, yoğun çalışma ortamıma rağmen, sanki 5 Ocak Gazetemizin YAZMAYA DEVAM EDEN bir köşe yazarı gibi olmak hissimi onun sayesinde kaybetmedim ve yazma duygum hep diri kaldı.

Değerli okurlar, Yeniden Merhaba demem, çok önemli, anlamlı bir dönemle içi içe geldi.

Türk Milleti’nin ebedi önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN anma Programı Haftası ile bir çakışma oldu.

Türk Milleti’nin En Büyük Başbuğu, ebedi istirahatgahında rahat uyusun!

Çünkü, bu 10 Kasım’da gördük ki, HER NE OLURSA OLSUN, KİM ve KİMLER NE YAPARSA YAPSIN, Mustafa Kemal ATATÜRK, vücut bakımından aramızdan ayrılmış olsa bile, akıl olarak, fikir olarak, mücadele azmi olarak, tarih olarak, felsefe olarak, inanç olarak, milli olarak, devlet kurucusu olarak, düşünce olarak, asker olarak, ama her şeyden önce TÜRK olarak aramızda,önümüzde, yanımızda, kalbimizde yaşamaya devam edecektir.

Bu söylediklerimin en iyi örneğini 10 Kasım Cumartesi günü, Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde yapılan Anma Program’ında gördüm.

Böyle bir Program’ı hazırlayan, emeği geçen herkese, her kuruma teşekkür ederim. Edindiğim bilgi, Rektörlük desteği ile Kültür ve Sosyal Daire Başkanlığı programı hazırlamış. Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin katkısını da gördüm. Atladığım kişi ve kurumlar olursa, onlardan şimdiden özür dilerim. Bilgilendirirlerse, gerekeni yaparım.

Böyle kapsamlı programlarda, eksikler, yanlışlar olabilir. Anca, bu eksiklik ve yanlışlıklar konunun özünü etkilemez, düzeltilebilir.

Eki 06

İlk Borçlanmalar, İlk Yabancı Danışmanlar

Ruhittin SÖNMEZ

Mc Kinsey adlı şirketin Türkiye’ye “danışmanlık” mı yapacağı, “kayyum” olarak mı görev yapacağı tartışılıyor. Doğru bir karar verebilmek için tarihimizdeki benzer tecrübeleri hatırlamak faydalı olacak.

Ecdadımız Osmanlı ilk dış borçlanmasından sonra bakın neler yaşadı?

Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 1854’de yaptı. Bundan önce hiç dışarıdan borç almamıştı. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında başlayan Kırım Savaşında savaş masrafları borç almaya itti. Çünkü Osmanlı Devletinin gelirleri, senede 7.500.000 lira olarak tahmin ediliyordu.

Abdülmecit, 4 Ağustos 1854 tarihli bir irade ile bir borçlanma için yazılı bir anlaşma yapılmasına izin verdi. 3.000.000 İngiliz sterlini tutarındaki ilk borç için 30.000 Türk lirası tutarında Mısır’ın vergisi teminat gösterildi.

Daha sonra yeni borçlanma anlaşmaları yapılmaya devam etti.

Fransa ve İngiltere ile 1855 yılında yeni bir borçlanma anlaşması daha yapıldı. Bu anlaşmaya, İngiliz ve Fransız Hükümetleri, geliri savaşın sürdürülmesinde kullanılmak üzere kefil olmuşlardı. Borçlanmaya teminat olarak Mısır vergisinden artan kısım ile hükümetin umumi geliri ve İzmir ve Suriye gümrük hasılatı gösterildi. Borçlanma Londra’da Rothschild Müessesesine ihale edildi.

İngiliz ve Fransız hükümetleri, Osmanlı Hükümetinden borçlanmayla elde dilecek olan tutarın sadece savaş masraflarına ayrılmasını garanti altına almak istedi. Bunun için bir yaptırım gücü oluşturacak biçimde denetleyecek ve Hazine hesaplarını inceleyecek iki komiser atama hakkı talep ettiler.

Donald Blaisdell’e göre, bu muamele yabancı devletlerin denetimİ kavramının tohumlarını içermektedir.

Bu amaçla İngiltere ve Fransa birer memur görevlendirdi.

***

1858’de Hükümet 5 milyon sterlinlik yeni bir borçlanma anlaşması yapmak istedi ve Londra’da bir Banka ile anlaşma imzaladı.

Anlaşma ile alınan borç 1 Mart 1860’dan itibaren 33 sene içinde tamamen itfa edilecekti. Teminat olarak İstanbul’un gümrük ve dâhili vergileri gösterilmişti.

Bu borç anlaşmasında da dış denetimi öngören bir koşul vardı. Anlaşma uyarınca teminat olarak gösterilen gelirler tahvil sahiplerinin seçecekleri temsilcilerin gözetiminde toplanacaktı.

1859’da maliyenin düzelmesi için ciddi bir adım atıldı. Avusturya Maliye Bakanlığı’ndan M. Lackenbacker, Babıali’nin isteği üzerine 1857 yılından beri Islahat Meclis-i Âlisi’nin idari ve mali danışmanlığını yapmaktaydı.

1859’da Sultan mali durumun incelenmesini emretti, İngiliz ve Fransız hükümetlerinden birer uzman göndermelerini istedi. İngiliz hükümeti Osmanlı Bankası müdürü M. Falconnet’i, Fransız Hükümeti de Marquis de Ploeuc’i görevlendirdi.

Bu uzmanlar Maliye Bakanlığı’nın bir “danışma grubu” durumundaydılar.

  1. Lackenbacher ve dört Osmanlı memuruyla birlikte “Islahat-ı Maliye Komisyonu”nu oluşturdular. Bu komisyonun 3 tanesi yabancı uzmandan oluşmakla beraber 7 üyeye sahipti. Bu komisyonun görevi, memleket maliyesini tetkik, vergilerin miktarını tespit, kamu masraflarını sınırlandırmaktı.

***************************

DÜYUN-U UMUMİYE’YE DOĞRU

Dış borçlanmalar devam etti. 1862’de bir bankadan İngiliz Hükümeti’nin resmi olmayan onayı sayesinde alındı. Teminat olarak tütün, tuz, damga ve temettü resimleri gösterildi.

1863 Borçlanmasında Teminat olarak muhtelif vilayetlerin gümrük hasılatı, Bursa ve Edirne ipek aşarı, Midilli, Karesi ve İzmir zeytinyağı aşarı, tuz resmi ve tütün aşarı,1862 borçlanmasında karşılık gösterilen gelirlerden geri kalan kısmı, daha önce 1860 borçlanmasına tahsis edilen gelirin 7/8’i gösterildi.

Daha sonra devam eden borçlanma ihtiyacının daha düzenli karşılanabilmesi için Osmanlı Bankası’nın kurulması gündeme geldi. Bu banka Osmanlı Devleti’nin Merkez Bankası olacaktı. 1863’te Bankanın imtiyaz hakkı sermayedarları İngiliz ve Fransız olan banka ve bankerlerden oluşan bir gruba verildi.

1865’de yapılan borçlanma için karşılık olarak, Ergani bakır madeni hasılatı, Suriye vergisini ödemeye tahsis olunan para, Anadolu “ağnam resmi / hayvan vergisi” gösterildi.

*********************************

GENEL BORÇLAR İDARESİ

1876’da Hükümet para bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu ve bu tarihten itibaren tahvil sahipleri, hiç bir para alamadılar. Hükümetin acz hali birçok bankada çok büyük buhranlar meydana getirdi.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile yapılan müzakerelerde Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Yapılan ve adına “Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi ve serbest hareket ediyordu. İrade ile yasallık kazandığı halde, uluslararası bir görünüm sergilemekteydi. Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde temyize tabi değildi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar Osmanlı memuru statüsünde oldukları halde, Osmanlı hükümetlerinin bunlar üzerinde hiç bir yaptırım hakkı yoktu.

Tuz, tütün, damga vergisi gelirleri, Alkollü içkilerden alınan vergi gelirleri, Boğazlardan ve Marmara Denizi’nden elde edilen su ürünlerinden alınan vergileri, ipek öşürü gelirleri, gümrük vergileri, Bulgaristan, Kıbrıs, Doğu Rumeli vergi gelirleri Düyun-u Umumiye İdaresi’ne tahsis edildi.

Düyun-u Umumiye yönetiminin en yüksek organı olan Düyun-u Umumiye Meclisi 7 kişiden oluşuyordu. Bunlar İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya- Macaristan, İtalyan tahvil sahiplerinin temsilcileri ile Osmanlı Bankası ve Osmanlı tahvillerinin sahiplerini temsilen birer üyeden oluşuyordu.

Fakat İdare’de görevli yabancı memurların sayısı hiç bir zaman toplam memurların yüzde sekizini aşmamıştır.

**********************************

FAYDASI VE ZARARLARI

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması, gerek Osmanlı Devleti, gerekse alacaklıları önemli ölçüde rahatlatan bir girişim olmuştur. Babıali, önemli kaynaklarını Düyun-u Umumiye İdaresi’ne terk etmekle ekonomik açıdan sıkıntılı bir döneme girmiş, zaman zaman siyasi sorunlar yaşamıştır. Bunun sebebi Düyun-u Umumiye Meclisi’nin kendisini batı kapitalizminin ileri bir karakolu gibi görmesi idi. (Rıfat Önsoy)

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 8.000’e ulaşmıştır. 8.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

 “Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, Düyun-u Umumiye İdaresi için, devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır demektedir. (Rıfat Önsoy)

Avrupa diplomasisi, Düyun-u Umumiye’ye özel bir şirket değil de sanki kendi temsilcisiymiş gibi davranmıştır. Dolayısıyla Ülkede iki maliye yönetimi çıkmıştır ortaya.

Sonuç olarak, Düyun-u Umumiye İdaresi Osmanlı dış borçlarının teminatı olmuştu. Kısa zamanda Osmanlı kaynaklarının önemli bir kısmını denetimi altına almıştı.

“Tedbirlerin uygulanmasına liderlik edeceği” açıklanan Mc Kinsey’in denetimindeki, “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” yeni bir Düyun-u Umumiye İdaresi işlevi görecektir.

04.10.2018

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar