x

 

ARAMIZDAN AYRILIŞININ 81. YILINDA

ATATÜRK’Ü RAHMET VE MİNNETLE ANIYORUZ

 

Aramızdan ayrılışının 81. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını ve düşünce sistemini   bir defa daha tarihin süzgecinden  geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. Yüce Önder Atatürk’ün milliyetçi düşünce sistemi; birleştirici ve bütünleştirici yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak en büyük güçtür. Türkiye Cumhuriyeti devletinin düşmanlarının, milli birlik ve beraberliğimizi bozma, vatanımızı bölme ve rejimimizi değiştirme çabalarının karşısında en büyük engel, Atatürk’ün  “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünde ifadesini bulan milliyetçilik anlayışıdır.

Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletine düşman unsurlarının saldırılarının hedefinde bulunan “Atatürk, Türk vatanı, Türk kimliği, üniter yapı, milli devlet,  Türkçe, İstiklâl Marşı ve Türk bayrağı”na sahip çıkmalıyız. Milli, manevî ve kültürel değerlerimiz etrafında gerçekleştireceğimiz birlik ve beraberlik ortamı, dış düşmanların ve onların yerli işbirlikçilerinin her türlü oyunun bozacaktır. Milletimizi millet yapan değerlerle, devletimizi devlet yapan değerlerin birlikteliğini sağladığımız gün, Türkiye Cumhuriyeti, bizi küreselleşen dünyanın en seçkin, en saygın bir üyesi haline getirecektir.

                Aydınlar Ocakları olarak Aziz Atatürk’ü 81. ölüm yıldönümünde  bir defa daha rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz ve eserlerine ve düşüncelerine ve milletçe sahip çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.           

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 11

Suriye’de hatalar zinciri ve Rusya

Özcan YENİÇERİ

ozcanyeniceri@gmail.com  31 Aralık 2018

ABD ve Rusya, Suriye’de operasyon üstüne operasyon yaparken Türkiye uzun süre olanı biteni yalnızca seyretti. CIA/MOSSAD’dan devşirdiği akıl ve güçle PYD güney sınırımızda kanton üstüne kanton ilan ederken AK Parti iktidarı Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açarak Suriye’de YPG’nin etnik temizlik yapmasına katkı sağlamış oldu.

Kobani’de “düştü düşecek” beklentisi yaratılması ve ardından Obama’nın baskısıyla Peşmerge’lerin Türkiye üzerinden Kobani’ye yardım için geçmesine izin verilmesi PYD’yi iyice şımarttı.

Türkiye’yi meşgul etmek!

“Çözüm Süreci” adı altında bölücülüğe göz yumma, PKK’yı şirin gösterme ve bölücü unsurlarla Dolmabahçe’de, Oslo’da İmralı’da görüşme yapma Türkiye’nin dikkatini dağıtmıştır.

Çözüm süreci için “baldıran zehri” içmeler, başını gövdesini sürecin altına koymalar alabildiğine devam etti.

Sonuçta PYD/PKK, Suriye’deki gelişmelere dayalı olarak çözüm süreciyle Türkiye’yi meşgul etti.

Kendisini Suriye’nin kuzeyinde yeteri kadar güçlü, ABD ile ilişkilerini de mükemmel hale getiren PYD/KCK/PKK/HDP yeni bir deneyime kalkıştı. Kobani olayları bahane edilerek meydana getirdikleri kaos ve kargaşa 52 yurttaşın ölümüne neden oldu. Bu durum bölücü unsurlarda istedikleri an Türkiye’yi içeriden istikrarsızlaştırabileceği duygusu yarattı.

Bu bir yönü itibarıyla da Türkiye’yi içeride terörle meşgul etmek politikasıydı.

Bu sırada ABD de Türkiye’yi meşgul etme ve oyalama politikası izlemekteydi. “Eğit-Donat”, “Suriye’nin dostları” gibi toplantılar bu amaçla yapıldı.

Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinde olana bitene bakma “cambaza bak cambaza” politikası uygulandı. IŞİD/PYD/ABD’nin bölgede meydana getirdiği olaylar sonucunda Suriye’nin kuzeyindeki halk yerinden yurdundan göç ettirildi. Böylece dört milyonu aşkın Suriyeli mülteci Türkiye sınırlarından içeriye boca edildi.

Fırsattan istifade eden PYD, Suriye’nin kuzeyinde ABD destekli olarak bağımsız yapısını iyice pekiştirmiş oldu. Terörist güruh ABD tarafından eğitilmesi, donatılması ve yönetilmesiyle bölge topraklarını fiilen gasp etti.

Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirmek!

Türkiye vahim hatayı ise Süleyman Şah Türbesi’ni yerinden taşıyarak yaptı. Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması PYD’nin hem önünü açtı hem de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan emrivakilere karşı hareket edemeyeceği duygusu yaratmış oldu.

Suriye’de bir yanda rejimle Rusya/İran, karşısında ise PYD ile ABD/IŞİD ve diğer unsurlar vardı.

Türkiye’nin önceleri Suriye içindeki etkinliği sınırlıydı. ABD, bir yandan Türkiye’nin düşmanı olan terör örgütü PKK/PYD ile iş tutarken diğer yandan da Türkiye’yi Rusya’dan uzak tutmaya özel bir gayret göstermişti.

Bir proje olan Rus uçağının düşürülmesiyle Türkiye ile Rusya ilişkileri olabildiği kadar kötüleştirildi. Bu durum PYD’ye tam bir yıl kazandırdı. Böylece PYD elini kolunu sallayarak bölge üzerinde hâkimiyetini pekiştirmiş oldu.

Uzun zamandır CIA/MOSSAD etkisiyle oluşturulan Ergenekon/Balyoz davalarıyla da TSK’nın operasyon kabiliyeti motivasyon olarak bloke edilmişti. Aynı mihrak bu defa Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirdi.

Bu arada Türkiye-Rusya ilişkilerinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in de katkılarıyla ciddi iyileşmeler oldu.

Bıçak kemiğe dayandı ve Türk ordusu sınırı geçti.

Cerablus, El Bab, Dabık bölgesine gerçekleştirilen ilk başarılı operasyon İsrail/CIA/FETÖ unsurlarını tekrar harekete geçirildi.

Türkiye’yi durdurmanın yolunun Türkiye/Rusya ilişkilerinin koparılmasından geçtiğinin farkında olan bu odak, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a suikast yaptırdı.

Türkiye ve Rusya bu defa oynanan oyunu gördü ve oyuna gelmedi.

O günden sonradır ki Türkiye/Rusya/İran arasında Astana, Türkiye/Rusya arasında Soçi görüşmeleri yapıldı.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik harekâtının an meselesi olduğu şu saatlerde Rusya ve rejimle ilişkilerin sonuç almak yönünde hayati önemi vardır. Süreçte Rusya, İran ve Şam rejimiyle ilişkiler dengeli biçimde götürülmelidir.

Operasyon, diplomatik başarıyla taçlandırmalıdır.

Kaynak Yeniçağ: Suriye’de hatalar zinciri ve Rusya – Özcan YENİÇERİ

Oca 07

Aydınlar Ocağı’nın Kuruluşu ve Yaptığı Faaliyetler

Dr. Şahin CEYLANLI

       1960 – 1970 yılları arası, Türk Milliyetçilerinin bir araya gelerek hizmet vermeleri dönemine rastlamakta. Bu yılların puslu, pusamıklı ve kargaşalı günlerinde güç ve fikir birliğine büyük ölçüde ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu ihtiyacı karşılayacak güçlü bir kuruluş yoktu. Bu bakımdan, bu boşluğu doldurmak için bir araya gelinerek bir durum değerlendirmesi yapılmış ve bir fikir, kültür ve düşünce kuruluşunun oluşturulması fikri ağırlık kazanmıştır. Yapılan bir takım yeni müzakerelerden sonra bu oluşturulacak kuruluşun Aydınlar Ocağı adını alması ve dernek statüsünde çalışması uygun bulunmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli mücadele ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da 14 Mayıs 1970 tarihinde resmen çalışmalara başlamıştır.

Şimdi pek çoğu Hakkın rahmetine kavuşmuş Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşmuştur: Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, M. Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, A. Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, S. Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nazım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, A. Mahzar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati N. Bozkurt, Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, İ. Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Rüknettin Tözüm.

Kuruluş tarihinden bugüne kadar, Tüzüğüne bağlı olarak “milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek” gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Aydınlar Ocağı, bu hedefine ulaşabilmek için yoğun bir faaliyet alanı, ilmi seminer, anma toplantısı, kurultay, şura ve diğer ilmi toplantılarla ülkemizin ilim ve kültür hayatına büyük katkılarda bulunmuştur. Bu açıdan adeta bir okul görevini üstlenmiştir.

Bu arada, sadece İstanbul ile sınırlı kalınmayarak, başta Ankara olmak üzere, ülkemizin dört bir yanında faaliyetlerde bulunarak Türk kamuoyunun ülke meselelerinde fikir ve düşünce sahibi kılınmasına yardımcı olunmaya çalışılmıştır. Elli seneye yakın bir süredir eksilmeden, yıkılmadan, yılmadan, yorulmadan, azalmadan bir vazife idraki içinde ve kaderin aramızdan çekip aldığı dava adamlarımızın kaybına rağmen, çalışmalar hiç sekteye uğratılmadan sürdürülmüştür.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Türk Cumhuriyetlerine, daha sonra Yugoslavya’nın bölünmesinden itibaren Makedonya, Kosova, Bosna – Hersek gibi ülkelere kültür ağırlıklı geziler düzenlenerek buralar yakından görülmüş ve bir takım temaslar sağlanmıştır. Türk Cumhuriyetlerinden üniversite ağırlıklı heyetler Türkiye’ye davet edilmiş, Türkmenistan, Başkurdistan heyetleri ile Aydınlar Ocağı arasında kültür protokolleri imzalanmıştır. Ayrıca Saraybosna’nın Eskişehir Belediyesi ile Fatih Belediyesinin kardeş belediye olmaları hususunda girişimlerde bulunulmuş ve kardeş belediye olunması belediye meclislerinin kararıyla kabul edilmiştir.

Aydınlar Ocağı, günlük siyasetin daima dışında olmuş ve her konuda ilmi ölçülere bağlı kalmış, her zaman devletin ve milletin yanında yer almıştır. Asıl görevini; milletine, millet fertlerine, ülkemizin yetişkin insanlarının ilim, fikir, kültür ve sanat sahasındaki düşünce ve görüşlerini aktarmak suretiyle yapmıştır.

 

Aydınlar Ocağı, zaman zaman kendi üyeleri ile de sohbet tarzında toplantılar yaparak üyelerinin düşünce ve fikirlerinden istifade etmiş, Hakkın rahmetine kavuşmuş mensupları için de her sene Ramazan ayı içinde gerekeni yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Aydınlar Ocağı’nın en önemli çalışma alanlarından biri de yayın faaliyetlerinde bulunmasıdır. Bu yayınlar ülkemizde büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Bu yayınlardan en önemlileri şunlardır:

  • 9 Soru ve 9 Cevapta Ermeni Sorunu,
  • Milli Şehit Kaymakam Kemal Bey,
  • Türk Kültüründe Hoşgörü,
  • İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şura ),
  • İstanbul’da Adıyaman’a ( 24. Şura ),
  • Suriye’nin Etnik Yapısı,
  • Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,
  • Milli Mutabakatlar,
  • Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,
  • Asra Girerken Çağdaşlaşma,
  • Demokrasi ve İnsan Hakları,
  • GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,
  • İslamiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,
  • Sosyo-Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,
  • Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,
  • Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,
  • Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,
  • Din ve Vicdan Hürriyeti,
  • Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,
  • AT’nin Cevabı ve Yeni Alternatifler,
  • Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,
  • Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,
  • İslamiyet ve Millet Gerçeği,
  • Dış Borç ve Türk Ekonomisinde Özelleştirme,
  • Muhafazakarlık Nedir? Ne Değildir?,
  • Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,
  • GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,
  • Ermeni Meselesi,
  • Milliyetçiler III. Büyük İlmi Kurultayı Kararları,
  • Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,
  • Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,
  • Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,
  • Türkiye’de Hukuk Çıkmazı,
  • Siyasi İstikrar ve Topyekün Kalkınma,
  • Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,
  • Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,
  • Güçlü Hükümet İhtiyacı,
  • Üniversite Reformu,
  • Toprak ve Tarım Reformu,
  • Milli Basın Meselesi,
  • Yeni Bir Yüzyıla Girerken Türk İslam Sentezi Görüşünde Meselelerimiz 1, 2, 3.

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocaklarının kurulması yönünde büyük bir hassasiyet gösterilerek bu şehirlerde de yeni ocakların tütmesi sağlanmış ve şu anda sayıları 44’ ü bulmuştur. Bunlar başta Ankara olmak üzere Kocaeli, Bursa, Konya, Adana, Afyon, Alanya (Antalya), Antalya, Amasya, Anadolu (İstanbul), Aydın, Avrupa Yakası (İstanbul), Balıkesir, Bandırma (Balıkesir), Çanakkale, Çorum, Darıca           (Kocaeli), Erzurum, Harput (Elazığ), Hatay, Iğdır, İnegöl (Bursa),İzmir, Kahramanmaraş, Kayseri, Kırıkkale, Kütahya, Malatya, Manisa, Mimar Sinan (Adıyaman), Mustafa Kemal Paşa (Bursa), Niğde, Nizip (Gaziantep), Ondokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Trabzon, New York, Azerbaycan ve Kosova’dan meydana gelmektedir. Daha başka Ocakların doğması için de gayretler sarf edilmektedir.

Aydınlar Ocakları senede 2 kere değişik şehirlerde Aydınlar Ocakları Şuraları düzenlemekte, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler bu şuralarda görüşülmektedir. Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası 2019 yılının Nisan veya Mayıs ayında Antalya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Antalya’da yapılacaktır. Şuralar dışında Aydınlar Ocakları ile yakın temas sağlanarak bir takım fikir alışverişlerinde bulunulmuştur. Zaman zaman Ocaklarımızla ortaklaşa açık oturum ve konferanslar tertiplenmiştir. Ayrıca her Ocak bulunduğu şehirde Türkiye ve dünya gündemini yakından ilgilendiren çok yönlü faaliyetler yürütmektedir.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet dönemi içerisinde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetişmesinde gerekeni yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana, suni etnikleştirme gayretlerine karşı Türk Milliyetçiliği doğrultusunda her alandaki çalışmalarını sürdürecektir.

Oca 13

Lozan 3

Halil ALTIPARMAK

İki Lozan yazısından sonra üçüncüyü yazmak gerektiği için bu konuyu da Lozan olarak seçtim. Aslında, Lozan konusu 2-3 makale ile anlatılması zor bir konu ama daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

İki haftadan beri yazdığım Lozan konusunun bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerektir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır.

Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte iki haftadan beri yayınlanan Lozan ile ilgili yazılarımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım, şimdilik.

Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi. Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fetjhi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu. Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam(bugünün Birleşmiş MİLLETLER’i)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da MONTRÖ Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Bir Düyun-u Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da 3-4 yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

Ara 26

DEĞERLER ve KIYMETLER

Av. Mustafa ÖZKURT

Cengiz Han’ın torunu olan 23 Eylül 1215 yılında doğan Kubilay Han 55 yaşında iken 1260 ta hükümdar olmuştur. Dedesi Cengiz Hanın hedefi olan Çini fethederek bu günkü Pekini başkent yaparak, Çin tarihinde Yuan Hanedanı denilen hanedanlığını kurdu.

Hükümdarlık yaptığı 1260-1294 yılları arasında Japon denizinden Polonya’ya kadar uzanan tarihin gördüğü en geniş İmparatorluğunu kuran Kubilay Han bu günkü Pekin’de 18 Şubat 1294 tarihinde 79 yaşında vefat etmiştir.

 

 BEN KUBİLAY HAN’IN ELÇİSİYİM. BANA KARŞI GELİRSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ ” 

Kubilay hanlığı döneminde altın, gümüş ve kıymetli taşlar yerine bastırdığı kâğıt parayı geçerli para yapmıştır. Çin Halk Cumhuriyetinde kullanılan para birimi yuan ismi Kubilay Hanın kurduğu Yuan Hanedanından gelmektedir.

Kubilay Han hakkındaki ekseri bilgilerimiz Çin kaynaklarındaki Yuan Hanedanlığı dönemine aittir.

Kubilay Han’ın Batıda tanınması Venedikli tüccar bir ailenin çocuğu olan ünlü gezgin Marko Polo’nun 1280’ li yıllarda fantastik bir hikâye türünde yazdığı “Marco Polo’nun Seyahatleri” adlı eseriyle olmuştur.

Marko Polo’nun Türkistan’a seyahati 1271’de Papa 9. Gregorius tarafından Kubilay Han’a iletilmek üzere yazdığı bir mektubu götüren babası ve amcasıyla birlikte gezisiyle başlar.

Bu gezisi esnasında Kubilay Han’ın kendisine verdiği elçilik göreviyle de 17 yıl Doğu ülkelerinde serbestçe dolaşma fırsatı yakaladı.

Yazdığı eserle doğunun zenginlik ve imkânlarını abartılı bir şekilde Batıya tanıtıp onların dikkatini uzak doğuya yönlendirdi. Böylece önce Uzak Doğuda Hristiyan gezgin dilenci vaiz tarikatı mensupları olan Fransisken Keşişlerinin cirit atması başladı.

Doğu ülkeleri, tıpkı ayağa ilk battığında acısı duyulmayan ancak sonradan büyük acı veren tatlı diken gibi Batılılar tarafından ileriki yüzyıllarda İngilizler, Fransızlar ve Portekizler tarafından sömürülmesine ve birçok acıların yaşanmasına zemin hazırladı.

Kubilay Han’ın orduları 1231 ila 1259 yılları arasında Kore’de iktidarda bulunan Goryeo Hanedanını hedef aldı. Ardı arkası gelmeyen saldırılar sonucunda Goryeo Hanedanı Moğollarla bir antlaşma imzalayarak onların hâkimiyetini kabul etti.

Böylece Koreliler ilk defa etkin şekilde Türklerle tanışmış oldu.

12/15 Kasım 2018 tarihleri arasında Güney Kore’nin Busan şehrinde tertiplenen “espor yönetim modelleri ve teknoloji bağımlılığı, e-sporun güncel meseleleri” adlı konferansa Türkiye E-Spor Federasyonu’nu temsilen davetli olarak çağrılan Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi “CAS” Hakemi Av. M. Emin ÖZKURT, Güney Kore’de Kubilay Han’ın elçisine ait 1240 tarihli metal pasaportun resmini temin edince bunu bizimle paylaştı.

Metal Pasaportta kıssa ve öz bir cümle yazmaktadır. “BEN KUBİLAY HAN’IN ELÇİSİYİM. BANA KARŞI GELİRSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ

Cengiz yasalarına göre devletin emirlerine mutlak itaat söz konusudur. Bu pasaportta söz evelenip, gevelenmeden noktayı koymaktadırlar.

Bu sözün bize doğru veya yanlış gelip gelmemesi zannımca o kadar önemli değildir. Önemli olan tarih sahnesinde bir an sayılan bir zaman diliminde Kubilay Hanın iktidarı dönemi olan 35 yılda dünyanın en büyük imparatorluğunu oluşturmasıdır.                                                                            “

Ben Kubilay Han’ın Elçisiyim. Bana Karşı Gelirseniz Ölürsünüz” sözü, ilk bakışta acımasız görülebilir. Ancak emperyalist zihniyeti dile getiren İngiltere eski Başbakanlarından Churchill’in Avam Kamarası’nda ifade ettiği ‘Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.’ Sözünden daha merhametli ve insanidir.                                                                                                                      

“Ben Kubilay Han’ın Elçisiyim. Bana Karşı Gelirseniz Ölürsünüz” sözünde insanlara bir seçme hakkı vermektedir. Hukukta buna şartlı tehdit denir. Oysa Churchill ‘in değer yargısından uzak, kıymete bağlı bu sözünde ise çok sinsi bir katliam yatmaktadır.

Bu gün dünyasında  petrole sahip özellikle İslam ülkelerindeki Batı kaynaklı mevcut kan ve gözyaşının tohumlarını medeni! Batının bu düşüncesinde aramak ve daima akılda tutmak lazımdır.

Sözün özü: “Değerler insanlığın ortak mirasıdır. Kıymetler ise şahsın.”  Vesselam.

Ara 26

Lozan – 2

Halil ALTIPARMAK

                Geçen hafta yazdığım Lozan yazısından sonra, bazı hususlara açıklık kazandırmak için bu ikinci Lozan yazısını yazdım. Aslında, Lozan konusu iki üç makale ile anlatılması zor bir konu ama, daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

“Lozan konusunda yazdığım ilk yazının bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir?” diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerekir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır. Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte Lozan ile ilgili yazımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım. Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi.

Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fethi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu.

Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam (bugünün Birleşmiş Milletler’ine)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da Montrö Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Patriği Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Düyun-ı Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da üç dört yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

Ara 26

Kendi Üzerinde Çalış!

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Başkalarını değiştirme çabası içinde olmak boşuna kürek çekmektir. Merdiveni yanlış duvara dayamaktır. Sen kendini değiştirebildiğin oranda başkalarını da değiştirebilirsin.

Neyi aradığını bil. Hayatının amacını keşfet. Hayatını değerle kıl. “ İnsanın değeri aradığı şey kadardır” der, Hz. Mevlana.
Aradığını doğru yerde ara. Merdivenini doğru duvara yasla. Hz. Mevlana’nın ifadesiyle “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.”

Kendi üzerinde çalış. Kendi üzerinde çalışmayanın üzerinde başkaları çalışır. Başkalarına malzeme olma. Hz. Mevlana’nın şu sözüne kulak ver: “Geminin içindeki su gemiyi batırır. Geminin altındaki su gemiyi yüzdürür.”
Yaradılış gayeni unutma! Ömrünü “Çok çalışıp çok para kazanma” uğrunda tüketme. Hz. Mevlana’nın şu mesajını aklından çıkarma: “İnsan bu dünyaya bir iş için gelmiştir; gaye odur. Eğer onu yapmazsa hiçbir şey yapmamış olur.”

Hiçbir şey yapmadan bu dünyadan gitme….

Formun Üstü

 

Ara 26

İlim ve İnsan

Ali Kemal GÜL

İlim ehlinin açıklamalarıyla “Okumanın ve bilmenin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kuran’ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır” vurgusunu yapmaktadırlar.

“Âyette (Bakara 2/31) Hz. Peygamber’e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir.

Kuşku yok ki yaratanı tanımak, dinin de ilmin de temel gayesidir. Bu sebeple “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyrularak Hz. Peygamber’in okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan rabbinin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Âyete “Yaratan rabbinin adına oku!” şeklinde de mâna verilebilir.

Sonuçta okumanın (veya herhangi bir faaliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için ve Allah adına yapılması emredilmiştir. Âyette “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyurularak özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır.

İnsan, bilgi edinme sürecinde Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda ve onun yarattığı varlıklar üzerinde inceleme ve araştırmalar yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak büyük bir nankörlüktür.”

***

Diğer bir deyişle İnsan için uğrunda yorulmaya, sıkıntı çekmeye, emek vermeye değen en hayırlı gaye bilgi edinmedir. Bilgi,  insanlığın yolunu aydınlatan bir hazinedir ve ilim, insan için en şerefli rütbedir. Okumak, erdemin peşinde koşmaktır. Okumak, hakikate varmaktır. Okumak, yaratılışın anlamını, hayatın manasını ve kâinatı keşif yolculuğunda insanın en yakın yol arkadaşıdır. Nitekim Yüce Kitabımız Kur’an,“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[i] Buyurarak insanlığa bilginin değerini ve ilmin vazgeçilmez olduğunu vurgulamıştır. İlmin ilahî membaı olan Kur’an düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı ve doğru bilgiye ulaşmamızı emretmiştir.  “Cahillerden yüz çevir.” “Sakın cahillerden olma’’! Gibi uyarılarla cehaleti yermiştir. Bu sebepledir ki, dinî ve sosyal sorumluluklarımızı bilmek için okumak, doğruyu yanlıştan ayırmak için Kitaba ve çağın gerektirdiği ilme sarılmak her birimizin asli görevidir.

Çağdaşlaşmanın diğer adı, çağın öngördüğü pozitif bilimleri yakalamak, araştırma ve geliştirmeye öncelik vermektir, üzerinde çalıştığı bilimsel konuda uzmanlaşmaktır, hayatı kolaylaştırıcı çalışmalarıyla eser bırakmaktır.

Üniversitelerimiz, çağın gerektirdiği bilimsel çalışmaları, araştırma/ geliştirme bağlamında disiplinize ederek bulgularıyla insan hayatına değer kazandırmak, milletini çağdaşlaştırma adına güçlendirmektir, katma değer üretmektir, dünya milletler arenasında saygın yerini almakta milletinin önünü açmaktır.

Medeniyetimizde âlim; ilimle hikmeti, hikmetle irfanı, ahlakla adabı, hak ve hakikati tüm insanlığa takdim edendir. Kendi şahsında söz konusu güzellikleri yaşayan ve temsil edendir. Zira âlim bilir ki, hikmetle harmanlanmayan, irfanla yoğrulmayan bilgi, insanlığı tehdit eden bir silahtır.

 

Bilgi ve teknoloji çağında yaşamaktayız. Ancak insanlık çoğu zaman bilgi ve teknolojiyi yeryüzünde medeniyetin hâkim olması için kullanmamış, istismar etmiş, bilgi ahlakından uzak adımlar atmıştır. Bilgi, ahlaktan yoksunlaştıkça insanlık değer kaybetmektedir. Eğitimin ruhundan, ilmin mana ve gayesinden mahrum bırakılan nice genç, bağnazlık, şiddet ve teröre savrulabilmektedir.

Bugün zulmün ve cehaletin kol gezdiği coğrafyalarda huzur ve güveni tesis etmeye yönelik Âlimlerin/ İlim Ehlinin, Yöneticilerin ya da siyasilerin temsil ettikleri milletiyle bütünleşerek dünyaya yeni bir medeniyet takdim etmeleri üzerlerine vacip bir insancıl görevdir. Bu hususta hepimize düşen sorumluluk öncelikle doğru bilginin ve sağlam kaynağın peşine düşmek, ilmi ehil ellerden almak, sonra da öğrendiğimizi hayata geçirmektir.

Ve bilinmeli ki ‘’İnsanda tam anlamıyla insancıl olan şeyin bilincine varmamıza yardım etmeyen her eğitim, her sanat, her siyaset bizleri dünya çapında bir intihara götürür.’’

.

Oca 13

Hayvan Çiftliği

Ruhittin SÖNMEZ

Dünya klasiklerinden biri olan “Hayvan Çiftliği” George Orwell’in bir eseri. 1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği sıralarda yayımlanmış.

“Bir çiftlikte yaşayan hayvanların kendilerini ezen ve sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum oluşturdukları; ama zamanla kurnaz ve iktidar düşkünü domuzların, devrimi yolundan saptırarak, insanların yönetiminden daha baskıcı ve acımasız bir diktatörlük kurduklarını” anlatan bir roman.

Bu hacmi küçük, değeri büyük romanda yer alan “hayvan kahramanlar” bir toplumda tipik davranış biçimlerine sahip olan insanları temsil eder. Hayvanların ayaklanarak çiftlikten kovdukları Bay Jones despot yöneticileri, komşu çiftliklerin patronları da diğer ülkelerin liderlerini sembolize ediyor. Diğer hayvanlar ise toplumdaki farklı kültür ve karakterdeki insanları.

Bakın bu Hayvan Çiftliği’nde olanlar size tanıdık geliyor mu?

********************************

DEVRİMİN BAŞLANGICI

“Beylik Çiftlik” adlı çiftlikte baskıcı bir yönetim altında yaşayan hayvanlar “bu hayatta başımıza gelen tüm kötülükler insanların zorbalığından kaynaklanıyor. Şu insanoğlundan kurtulalım. O zaman özgür ve zengin olacağız” düşüncesiyle ayaklanırlar. Çiftliğin yönetimini ele geçirirler.

Yönetimin başına ayaklanmanın teorisini ve teşkilatlanmasını yapan domuzlar geçer. Domuzların içindeki en akıllı iki domuz (Kartopu ve Napolyon) liderliği alırken, çiftlik ahalisini ikna (propaganda) işini “karayı ak yapar” denilen parlak konuşmacı olan Muhbir (Squealer) adlı bir domuz yürütür.

İktidarı ele geçiren hayvanlar önce çiftliğin adını “Hayvan Çiftliği” olarak değiştirirler. Sonra da herkesin uyacağı 7 ilke (anayasa) belirlerler.

Komşu çiftliklerin sahipleri ve yöneticileri Hayvan Çiftliği’nde olan gelişmelerden kaygılanmışlar, benzeri ayaklanmaların kendi çiftliklerinde de olmasından korkmuşlardır.

Eski sahibinin komşu çiftliklerden aldığı yardımcılarla Çiftliği ele geçirme çabasını hayvanlar kahramanca savaşarak etkisiz bırakır. “Kartopu” da bu savaştaki mücadelesi sebebiyle kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

Komşu çiftlikler ile Hayvan Çiftliği arasında şüpheci ve mesafeli bir tavır devam eder.

********************************

DAVA ARKADAŞLIĞINDAN HAİNLİĞE

Zamanla yönetimin iki domuz lideri arasında ihtilaf çıkar. Napolyon kendisinden daha zeki olan ve sürekli proje üreten Kartopu’nun üzerine, kendine sadık azgın köpekleri saldırtır. Kartopu çiftlikten kaçar.

Bundan sonra yönetimin başında Napolyon rakipsiz kalır. Ancak Kartopu’nun arkasından Napolyon’un çevresi hemen O’nun “hain”, “ajan” olduğu propagandası başlar. Kartopu’nu savunmaya kalkan herkese ağır yaptırımlar uygulanır.

Çiftlikte olan her olumsuz olay “Kartopu’nun kışkırtması, Kartopu’nun ihanetinin sonucu, Kartopu’nun dolaplarından biri” gibi sözlerle açıklanır.

********************************

YÖNETİM TARZI VE ARAÇLARI

Bu arada domuzlar, 7 Emir’deki ilkeye ters olsa da, Çiftlik Evi’ne yerleşir. Önce süt, elma daha sonra istedikleri varlıklar sadece domuzların tüketimine verilir. Başta Napolyon ve diğer domuzlar yedikleri, yattıkları yer ve yaşama tarzları ile çok farklılaşır.

Napolyon “önder” ve diğer yüceltici sıfatlarla anılır, onlarca sadık köpeği yanında olmadan ahali ile görüşmez olur.

Kafasında bazı şüpheler oluşan hayvanları da “hain” diye damgalayarak cezalandırır.

Bu arada işler umulduğu gibi iyi gitmez, üretim düşmüş zorluk başlamıştır. Napolyon’un yaptırmak için Çiftliğin kaynaklarının çoğunu kullandırttığı Yel Değirmeni inşaatı için daha çok çalışan, daha çok yıpranan Çiftlik ahalisi hayvanların (domuzlar ve köpeklerin dışında) tayınlarında kısıntıya gidilir. (Propaganda işini yapan domuzlar hiçbir zaman “kısıntı” sözcüğünü kullanmaz “yeniden ayarlama” demeyi tercih ederdi.)

Bunlara göre “yiyecek sıkıntısı varmış gibi gözükse de gerçek öyle değildi. İnsanların yönettiği eski döneme göre daha çok yediklerini, daha az çalıştıklarını” rakamlarla açıklar, geçmiş dönemi unutan hayvanlar da buna inanırlardı. Üstelik “eskiden köle şimdi ise özgürdüler.”

Daha çok çalışmalarına rağmen daha az beslenme durumunda kalan Çiftlik ahalisi için çeşitli yöntemler uygulanır:

  • Çiftlik hayvanları “yeniden insanların yönetime gelmesini mi istiyorsunuz?” diye korkutulur.
  • Sık sık yapılan toplantılarda “geçmişe nazaran üretimlerin arttığı, refahın yükseldiği, insanların yönettiği zamanda hayvanların baskı altında, fakir, aç olduğu, Napolyon sayesinde her şeyin iyiye gittiği, komşu çiftliklerin Hayvan Çiftliği’ni hayranlıkla izlediği” anlatılır.
  • 7 Emir’de yazılı ilkeler Çiftlik Evinde konforlu bir hayat süren, otoriter domuzların yaptıklarını meşru göstermek için değişikliğe uğrar:

“Hiçbir hayvan yatakta yatmayacaktır” yerine, “Hiçbir hayvan çarşaf serili yatakta yatmayacaktır.”

“Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek” ilkesi, “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.”

“Hiçbir hayvan içki içmeyecek” ilkesi “Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek” şeklinde tevil edilir.

Toplantılarda görevliler Napolyon ve domuzların kurallara uyduğunu, 7 Emir’deki ilkeleri çiğnemediğini anlatırlar.

********************************

bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir

Napolyon bu arada düşman belledikleri komşu çiftliklerle iyi ilişkiler kurar. Birinci çiftlikle iyi ilişki kurarken ikinci çiftliğin sahibinin en azılı düşman olduğunu söyler. “Çiftliğimizi ele geçirme planları yapıyor. Hain Kartopu’nu da o çiftlikte barındırıyor” diye öfkeyle konuşur.

Birden birinci çiftlik sahibi ile arası bozulur bu defa esas düşmanın birinci çiftlik olduğunu, ikinci çiftlik sahibinin dost olduğunu söyler. Propagandacıları bunu Napolyon’un üstün politik zekâsı olarak ahaliye aktarır.

“Artık Hayvan Çiftliği’nde yılgınlık ve korku kol gezmektedir. Hayvanlar Çiftliği’nde yönetimin hayvanlara geçtiğinde konulan 7 Emir’de “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesi garip bir değişikliğe uğramıştır: “Bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”

“Bir baskı biçiminin yerini, başka bir baskı biçimi almıştır.”

Romanın sonunda hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Komşu çiftlik sahipleri Hayvan Çiftliği’ni yöneten Napolyon adlı domuzu kutlarlar.

“Siz aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız; biz de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!” sözüne kahkahalarla hep birlikte gülerek kadeh kaldırırlar.

“İçeride olanları dışarıdan izleyen hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlar ile domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüştür…”

Ara 12

Bilgelik Bilinci

Dr.Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Bilge( wise), bildiğini kendisi ve başkaları için faydalı olacak şekilde kullanabilen kişiye denir.
Bilge, çok iyi muhakeme etme ve yargılama gücüne sahiptir. O bilgili olmanın sorumluluğunun bilincindedir. İnsanlık, tarih boyunca bilgelerin sorumluluğu sayesinde rahat nefes alabilmiştir.
Bilge öğrendiklerini kendi özü ile irtibatlandırır. Karşılaşılan büyük sorunlar karşısında insanları rahatlatır.
Her olay farklı realitedeki insanlara farklı ders verir. Aklını kullanamayan olaylardan çok az ders alır. BİLGE İSE OLAYLARI GELİŞME FIRSATINA DÖNÜŞTÜRÜR. Hiçbir şeyi önemsiz diye atlamaz. Bu bakış açısı bilge ile bulunduğu ortama yüksek bilinç getirir.
Onun bulunduğu ortam çok yüksek ışık veren bir ampulle aydınlatılmış gibidir. Aydınlanmış ortamda bulunan bütün insanlarda aydınlanmış olur. Bu yönü ile bilge iş olsun diye değil, kendilerine ve diğer insanlara faydalı olan bilgileri taşır.
Bilim adamlarının (bilginlerin), bilgileri kadar bilgelikleri de olmuş olsa, bilimsel yollarla elde ettikleri bilgileri gereği gibi insanlığın hizmetine sunmuş olurlar.
Bu konuda biraz eksikliğimiz varmış gibi geliyor bana.

Kaynak: Zülfikar Özkan, Bilgeliğe yöneliş, Hayat Yayınları, İstanbul, 2013.

Oca 08

Kıbrıs Barış Harekatının 45. Yılında Kıbrıs ve Ege’de Çember Daralıyor

 

Em. Tümg. Cumhur Evcil ve Em. Prof. Tbp. Kd. Alb. İbrahim Öztek 45. Yılında Kıbrıs Barış Harekatı ve sonrası ile Doğu Akdeniz’de başlayan Hidrokarbon (Petro-gaz) savaşları ve Ege sahillerimizdeki adalarımızın Yunanlılar tarafından işgali konusunu işlediler. Üsküdar Üniversitesi ve İstanbul Üçyolder’de yapılan açık oturumlar geniş bir izleyici tarafından takip edildi.

Em. Tümg. Cumhur Evcil; Kıbrıs Barış Harekatı sonrası 45 yıldır Adada bir tabanca dahi patlamamışsa, her iki toplum sulh içinde yaşıyorsa, bunu Türk ordusunun düzenlemiş olduğu gerçek barış harekatına borçludur. 1960’lı yıllarda Rumların yaptığı vahşet ve katliamlar, Atlılar ve Sandallar köylerinde günahsız soydaşlarımızı birkaç günlük bebekten, 94 yaşındaki dedeye kadar acımadan katlettikleri unutulmamıştır. Bu katliamların bugün yenileri gün yüzüne çıkmakta ve bazı Yunanlı yöneticiler Türklere karşı yapılmış zulmün itirafı ve pişmanlığı içinde olduklarını belirtmektedirler dedi.

Kıbrıs Rum yönetiminin, tek başlarına oluşturdukları Batı destekli Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu, iki bölgeli eşit haklara sahip ortak devlet haline gelmedikçe geçerliliği olamayacağı, Kıbrıs Türkünün yok sayılamayacağı, Bu şekilde sınırlarını genişletme gayretinde olan Avrupa Birliğinin tutum ve davranışlarının hukukla bağdaşmadığı belirtildi.

Prof. Dr. İbrahim Öztek’de; Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, BOP’nin en önemli ayağıdır. Suriye kara bölgesinden çok, Suriye’nin deniz bölgesi yani Suriye’nin Münhasır (özel) ekonomik alanı çok daha önemlidir. Zira Petrol rezervi açısından ön sıralarda yer alan Venezüella, 301 milyar varil, S. Arabistan 267 milyar varil petrol yatak rezervine sahipken, Kıbrıs’ın güneyinde yalnız Afrodit bölgesinde en az 200 milyar metreküp doğalgaz olduğu belirlenmiştir. İsrail’in Leviathan yatağında 650 milyar metreküp, Mısır’ın Zohr yatağında 850 milyar metreküp doğal gaz olduğu saptanmıştır. Türkiye PKK meselesi, Irak ve Suriye meseleleri ile meşgul edilirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi parsellediği Kıbrıs’ın  güneyini dünyanın en büyük şirketlerine petro-gaz araştırma ruhsatı vermiş ve bu şirketlerin ülkelerini Türkiye ile karşı karşıya getirmiştir. Mısır, İsrail, Lübnan ve Kıbrıs Rum kesimi kendi aralarında anlaşarak, bölgede Türkiye’yi yok saymışlardır. Hatta çıkarılacak kritik enerji maddelerini ABD ve AB ortaklığı ile Kıbrıs’ın güneyinden Girit’e, oradan Yunanistan ve İtalya vasıtası ile Avrupa’ya pazarlama yollarını da belirlemişlerdir dedi.

Öztek, Amerika, Suriye’de 10’a yakın üs kurmuşken buradan çıkması ise hayaldir.

Ayrıca son günlerde basınımızda yer alan İzmir, Muğla ve Aydın envanterine kayıtlı 18 adanın Yunanistan tarafından resmen işgali, Bu adaları silahlandırıp, üs haline getirerek, egemenlik haklarımıza yapılan tecavüz affedilir gibi değildir. Adım adım yapılan bu işgallere neden göz yumulduğu ise anlaşılır gibi değildir. Vatan toprağının elden gittiğinin farkında değilmiyiz? Bir zamanlar Kardak kayalıkları olayının Türkiye ve Yunanistan’ı savaşın eşiğine getirdiği günleri yaşadık. Halbuki bu adalardan bazıları Heybeli adanın beş misli büyüklüğündedir.

Prof. Dr. İbrahim Öztek sözlerine şöyle devam etti: Yunan başbakanı Çipras, son günlerde Yunan meclisinin 12 mil konusunu tekrar ele almaları talimatını vermiştir. Bu durumda Türk karasuları da Yunan işgali altına girecek, Balıkçılarımız ancak balığı kıyıdan tutmak zorunda kalacaktır.

Egede ve Akdeniz’de haklarımız uluslararası hukuk çerçevesinde aranmalıdır. Ege ve Akdeniz’de Münhasır/Özel ekonomik alanlarımız belirlenmeli ve AB ile  BM.’e tasdik ettirilmelidir. AB ve ABD destekli Yunan ve Rum oldubittilerine göz yumulmamalı, Türk adalarının derhal boşaltılması, 12 adanın ise silahtan arındırılması istenmelidir dedi.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar