Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 22

Kanal İstanbul Kimin Yatırımı?

Ruhittin SÖNMEZ

Kanal İstanbul projesinin telaffuz edilmeye başladığı 2011 yılından beri hep “ekonomik tetikçilerin” Erdoğan’ı ikna etmesiyle gündeme geldiğini düşündüm. (Kanal İstanbul yerine Türkçe dil kurallarına göre İstanbul Kanalı demek doğrudur.)

Ancak ekonomik tetikçilerin bağlı olduğu devletin hangi saikle bu projeyi kabul ettirdiğini anlamakta güçlük çekiyordum. “Ülkemizin başına büyük sorunlar açacağı aşikâr olan, kıt kaynaklarımızı tükettirmeye yönelik bu girişimin arkasındakilerin” gerçek niyetini anlayamıyordum.

Çoğu kimse gibi, ben de olayı ekonomik açıdan, deprem riski, ekolojik denge, etrafında oluşacak yeni şehirleşme ile yaratılacak rant vb hususlar açısından düşündüm.

Var olan doğal suyolundan Montrö Sözleşmesi gereği serbestçe geçen ticari gemiler neden para ile Kanal İstanbul’dan geçiş yapmak istesin? Daha dar bir kanala, üstelik de ücretli geçişe zoraki yönlendirme şansımız olmayacağına göre, bu kanal yatırımı Osmangazi Köprüsü gibi verimsiz bir yatırım olarak kalmaz mıydı?

Trakya’yı kuzeyden güneye bir kanalla böldüğünüz zaman, iki kara parçasının irtibatını sağlamak için köprüler vd ciddi altyapı yatırımları ihtiyacı çıkacaktı. Jeofizik ve zirai açıdan birçok uzmanın aleyhe açıklamaları da ortadaydı.

Bütün bunlara ve yaşadığımız ekonomik sıkıntılara rağmen maliyeti 75 milyar TL olduğu söylenen bu projenin savunulmasını anlamak mümkün değildi.

Gerçi projeyi savunan ekonomiden sorumlu bir bakan değil, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu oldu. Çavuşoğlu “Kanal İstanbul’a kazmayı vurduğumuz zaman, dünyada denizcilik ve ulaşım bakımından tarih değişecek, dönüm noktası olacak” dedi.

Gerçekten dünyada Panama Kanalı, Süveyş Kanalı gibi kanal projeleri dünyada denizcilik ve ulaşım bakımından dönüm noktası” olmuşlardı. Ama bu kanalların alternatifi yoktu, yepyeni ve ekonomik gemi güzergâhları yaratmışlardı. Oysa bizim doğal İstanbul Boğazımızın yakınında yapılacak Kanal İstanbul ekonomik bir suyolu yaratmayacak.

İşte bu ve benzeri sebeplerle Kanal İstanbul için akla uygun ekonomik bir gerekçe bulamıyordum. Tek ekonomik gerekçe, yaratılacak müthiş arsa ve inşaat rantına konma ihtirası olarak kalıyordu. Böyle bir rant için devletimizi yönetenlerin İstanbul’a ve Türkiye’ye ihanet etmeyeceğine inanmak istiyordum.

Fakat ben değerlendirmelerimde hep ticari gemileri dikkate alıyordum. Oysaki meselenin bir başka ve belki de daha önemli boyutu savaş gemilerinin geçişi idi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklaması belki de Boğaz’dan geçişleri düzenleyen 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesinin değişebileceği veya iptalinin söz konusu olabileceğinin işareti olabilirdi.

**************************************

ABD SAVAŞ GEMİLERİ KARADENİZ’E ÇIKMAK İSTİYOR

Karar Gazetesinde Mensur Akgün, Boğazlardan geçişi düzenleyen, Montrö Sözleşmesine dair bilgi veriyor: “Montrö rejimi Rusya Federasyonu’nun çıkarlarını koruyan, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin uçak gemilerinin, denizaltılarının geçmesini engelleyen, bu denizde bayrak gösterebilecek yabancı savaş gemilerinin miktarına, ağırlığına ve kalış sürelerine sınırlama getiren bir düzenlemedir. Bu da Ukrayna’nın, Romanya’nın, Bulgaristan’ın ve Gürcistan’ın güvenlik beklentilerini karşılamaktadır.

ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve diğer pek çok NATO müttefiki özellikle kriz zamanlarında bu bölgede etkin ve gerektiğinde caydırıcı bir şekilde bayrak göstermek istemektedir. Buna tek engel Montrö Sözleşmesi’nin getirdiği kısıtlamalardır. Montrö’nün feshi ya da revizyon talebiyle çöküşü halinde 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin boğazlara ilişkin düzenlemeleri geçerli olacak. Bu da savaş gemilerine neredeyse koşulsuz geçiş hakkı demektir.”

Yine Amiral Türker Ertürk odatv.com da 7 Şubat 2016’da yayımlanan yazısında, “ABD Deniz Kuvvetleri; Karadeniz’de uçak gemileri ve nükleer denizaltıları da dahil olmak üzere, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan, devamlı olarak konuşlanmak istemektedir. Dünya denizleri içinde ABD Deniz Kuvvetleri’nin serbestçe giremediği tek yer, Karadeniz’dir.

ABD; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden memnun değildir ve değişmesini istemektedir. Bu maksatla uygun ortamı kovalamaktadır.

**************************************

KANAL İSTANBUL İLE MONTRÖ REJİMİNİ YIKMAK

Kanal İstanbul’un Montrö Rejimi üstünde bir baskı yaratacağı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışılması ve masaya gelmesine vesile olacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Montrö Sözleşmesi “Türkiye’nin ve Karadeniz’e kıyıdaş diğer devletlerin güvenliklerini esas alan bir çerçevede düzenlemiştir.”

Mensur Akgün “Karşımıza çıkabilecek ilk sorun sözleşmenin feshinin istenmesi olabilir. Kanalın Boğazlar rejiminin yapısını değiştirdiğini iddia edecek, Karadeniz’e kıyıdaş Rusya Federasyonu ve diğerleri dışındaki devletler revizyon ya da fesih talebini gündeme getirebilirler” görüşünde.

  1. Amiral Türker Ertürk de “Kanaatim o ki; Kanal İstanbul projesi ülkemiz dışından belli amaçlara yönelik olarak sufle edildi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışılması ve masaya gelmesi durumunda Türkiye, güvenliği ve boğazlar üzerindeki egemenliği açısından, kazanımlarını çok büyük bir oranda kaybedecektir.

Hiç tereddüt yok ki bu proje; dışarıdan yerli aracılar vasıtası ile Erdoğan’a iletilmiş ve ikna edilmiştir. Esas amacı; Montrö Sözleşmesinin diplomasi masasına gelmesi için doğal şartları hazırlamak ve bu Sözleşme’nin Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine getirdiği kısıtlamaları kaldırmaktır” kanaatinde.

Anlaşılan benim başından beri düşünüp yazdığım gibi, ABD’ye bağlı “ekonomik tetikçiler” veya yerli aracıları ile Erdoğan bu projeye ikna edilmiştir.

Bu proje “İstanbulluların herhangi bir ihtiyacına cevap vermiyor.” Üstelik “şehir planlaması ve ekolojik açılardan ciddi sakıncalarından bahsedilen ve buna karşılık bir kamu yararı söz konusu olmayan” bir proje. Bu yüzden kamuoyunda bir heyecan uyandırmadığı görülüyor.

Erdoğan, inşallah Kanal İstanbul projesi için inat ve ısrar etmez.

Aksi taktirde, “Türkiye’nin kendisine de çıkar sağlayan, güvenlik endişelerine hitap eden, savaş ve pek yakın bir savaş tehdidinde tasarruf hakkı tanıyan”  Montrö Sözleşmesinin iptali veya büyük ölçüde revizyonu Kanal İstanbul’un yaratacağı en büyük zarar olabilir.

Eki 24

Ertuğrul Gazi ve Söğüt Güncesi

Emrah BEKÇİ

Söğüt Anadolu’da yaşayan her Türk Gencinin gezmesi gereken bir ilçemiz. İlçeyi değerli kılan ise ‘’Süleyman Şah Oğlu Ertuğrul Gazi’nin’’ Türbesinin burada yer alması. Birkaç günlük Söğüt gezimi sizlerle paylaşmak isterim. Söğüt, Bilecik ilçemizin şirin ve 14.000 Nüfusuna sahip bir ilçesi. İlçenin tarihi değeri küçüklüğünden daha büyük bir öneme sahip.

(Ertuğrul Gazi Türbesi)

 

Söğüt’e geldiğimde şahsımı misafir eden Sayın Osman Baş ve eşi Gülay Aksa Baş ile yine Söğüt İlçesinde kuruluşunu tamamlayan, başkanlığını Aykut Tosun’un yaptığı ‘’Söğüt Sanat Derneği’’ üyeleriyle tanışma imkânı buldum. Yeni kurulan dernek Söğüt başta olmak üzere ülkemize büyük katkısı olacağı düşüncesindeyim.

(Söğüt Sanat Derneği Heyeti)

 

Söğüt’te geçirdiğim ilk geceden sonra, tarih merakım, ecdadın kuruluş döneminin temellerini attığı yerleri yakinen görmek istedim. Sayın Osman Baş ve Gülay Aksa Baş, Söğüt’ün maskotu ve çok sevilen güzel gönüllü insanı Enis İnönlü. Yine Sivas Gürün’den seneler önce Söğüt’e gelip yerleşen Bülent Yılmaz ile birlikte Dursun Fakih Türbesi (Tursun Fakih), Kuyulu Mescid, Söğüt Müzesi, İsa Sofi ve en önemlisi ‘’Ertuğrul Gazi Türbesi’’ni ziyaret ettim.

Gezi esnasında birçok konuda bilgi sahibi olur iken, eksik kalan bazı noktaları da not alma ihtiyacı duydum. Eksik ve yapılması gerekenler konusunu Söğüt’te faaliyet gösteren Söğüt Sanat Derneği üyeleri ile paylaştım. Söğüt ve Ertuğrul Gazi hakkında sizlere biraz bilgi aktarmak isterim:

 

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemleri ve bu dönemde yaşayan liderlik etmiş Türk büyükleri hakkında ilmi olarak fazla malumat yer almamaktadır. Bunun nedeni, bu dönemin hep göçler ve Selçuklu Devletinin son vakitlerine rastlamasıyla birlikte, kronolojik olarak beyliklerin içerisinde tarih yazıcılığı ile ilgilenen kişilerin bulunmasının azlığından yer almaktadır.

 

Bu makalemizde, mevcut ulaşabildiğimiz ilmi kaynakları tarayarak; yabancı ve o dönem ve sonrasında yazılmış olan metinler içerisinden ‘Söğüt ve Ertuğrul Gazi’yi yakından tanıyarak, günümüzde Bilecik Söğüt ilçesinde bulunan ‘Ertuğrul Gazi Türbesi’ ile ilgili mevcut olan ve ziyaretçilere sunulan tarihi aktarımı, daha bilimsel ve fazla menakıp-rivayetlere- dayandırmadan ayakları üzerine oturtup, böylelikle yedi asırlık bir cihan hakimiyeti kurup tarih sahnesinden çekilen ecdadın ‘çıngı’ gibi nasıl bu kuruluşu gerçekleştirdiğinin kısa özetini sunup; mevcut türbe ve tarihi şahsiyetler ile ilgili son verileri buradan paylaşıp, duyurmak-duyurulmasını-sağlamayı hedeflemekteyim.

(Ertuğrul Gazi Kabri ve Ben)

 

Bu bağlamda ilk olarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile alakalı olarak anlatıla gelen tarihi kısa özete şöyle bir göz atalım:

 

Osmanlı devletinin kurucusu olan Osman Gazi’nin büyükbabası Süleyman Şah’tır. Süleyman Şah, Orta Asya’nın Altay veya Altun Dağı denilen kısmında oturan Kayı Han isimli Türk kabilesine mensup bir beydi. Hicri yedinci asrın başlarında Asya kıtasının Karakurum taraflarında kuvvetli bir hükümet teşkil ederek etrafa zulüm ateşleri saçan Cengiz isimli Moğol hükümdarının kötülüklerinden, yerini yurdunu terk etmiş, Türkistan’da Mahan civarına yerleşmişti.

 

Fakat burada da Cengiz’in şerrinden emin olmadığından önce Ahlat tarafına oradan da Erzincan nahiyesine göçmüştü. Kabilesinde nüfusun elli bin ila yüz elli bin kişiyi bulduğu rivayet edilir. Süleyman Şah buralarda bir vakit durduktan sonra Cengizlerin fırtınası geçip gitmiş zannederek memleketine dönmek kararı vermiş ve Halep civarında Caber isimli kalenin yakınında Fırat nehrini geçerken atından düşerek boğulmuştur.

 

Süleyman Şah’ın na’şı adı geçen yere gömülmüş ve bu kabir Türk mezarı diye meşhur kalmıştır. Bu vaka üzerine Süleyman Şah’ın, Gündoğdu, Sungurtekin isimlerindeki iki oğlu, diğer iki oğlu olan Ertuğrul Bey ile Dündar Bey’den ayrılarak Orta Asya’ya gitmişler. Ertuğrul ile Dündar Beyler de beraberlerinde dört-beş yüz aile olduğu halde Halep taraflarında kaldı.

 

Kalanlar bir müddet Pasin Ovası ile Sürmeli Çukur’da gezindiler. Ertuğrul, oğullarından Sarubatu Savcı Bey’i Konya Sultanı’na gönderip, bir yaylak ile bir de kışlak istedi. İşte bu sıradaydı ki, Ertuğrul Bey yolda birbirleri ile savaşan iki birliğe rast geldi. Bir taraf mağlup olmuştu. Yiğitliğin gereği olarak, mağlup tarafa yanında bulunan beş-altı yüz süvari ile imdada koştu. Bu taraf galip oldu. Meğer imdat edilen ordu, Selçukiye askeri, sonraki yardım sayesinde mağlup edilen de Tatarlar imiş. Bunun üzerine Konya’da bulunan Selçuki hükümdarı II. Alaeddin Keykubat, Ertuğrul Bey’e Domaniç ve Ermani yaylaklarıyla, Söğüt kışlağını verdi. Bu vaka H. 630 / M. 1 233 yılına rasgelir. Ertuğrul, bu taraflarda yerleşmekle beraber bir bakıma, Selçuki’ hükümetinin Rumlara karşı Uçbeyi, yani hudut muhafızıydı.[1]

 

 

 

Ertuğrul Gazi (d. 1198- ö. 1281), Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biridir. Bu önemli tarihî şahsiyetin türbesi Güney Marmara illerinden olan Bilecik’in ilçesi Söğüt’te bulunmaktadır. Osmanlı devletinin de kuruluş yeri olan Söğüt bulundurduğu pek çok tarihî eserle âdeta Osmanlı devletinin kuruluş devrinin bir sembolü gibidir.[2]

 

Bu şehirdeki en önemli tarihî eser de hiç şüphesiz Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi’nin (d. 1258- ö. 1326) babası Ertuğrul Gazi’nin türbesidir. Türbenin yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk olarak Osman Gazi tarafından açık mezar olarak yapıldığı düşünülmektedir. Kimi kaynaklarda da türbenin Orhan Gazi döneminde (d. 1281- ö. 1362) inşa edildiği ifade edilmektedir. Ancak yapının tam bir türbe hâlini alması I. Mehmed (Çelebi)[3] (d. 1382- ö. 1421) döneminde gerçekleşmiştir. Çevresi geniş duvarlarla çevrili, ağaçlandırılmış bir bahçe içerisinde yer alan türbe Sultan III. Mustafa[4] (d. 1717- ö. 1774) zamanında 1757’de onarımdan geçirilmiş ve önemli değişiklikler yapılarak ilk yapılıştaki özelliğini yitirmiştir. Ardından Sultan II. Abdülhamid (d. 1842- ö. 1918) zamanında 1886–1887 tarihlerinde bir kez daha onarılmış, etrafı çeşme ve şadırvanlarla zenginleştirilmiştir.

 

Ertuğrul Gazi Türbesi Osmanlı erken dönem türbe mimarisinin özelliklerini göstermektedir. Türbe binası altıgen planlı üzeri kubbe örtülü olup, beşik çatılıdır. Dikdörtgen bir girişten sonra içeriye ulaşılmaktadır. Duvarlar bir sıra kesme köfeki taşı, iki sıra tuğla ile almaşık düzende örülmüştür. Altıgen şeklindeki gövdenin kıbleye dönük olan yüzüne küçük bir mihrap konulmuş, geri kalan batı ve güneydoğu duvarlarına bir kapı ve üç pencere yerleştirilmiştir. Bir duvar ise boş bırakılmıştır. Dikdörtgen biçimindeki pencerelerin açıklıkları demir parmaklıklarla donatılmıştır. Türbede yalnızca Ertuğrul Gazi’nin lahdi bulunmakta olup, lahid harçla sıvanmış ve baş ucuna alçıdan yapılmış bir Türkmen sarığı yerleştirilmiştir.[5]

 

Türbenin bahçe kısmında da kabir ve makam kabirleri yer almaktadır. Ertuğrul Gazi türbesinin doğu tarafında eşi Halime Hatun’un, batı tarafında kardeşi Dündar Bey ile oğullarından Savcı Bey’in kabirleri, türbenin biraz berisinde oğlu Osman Gazi’nin makam kabri yer almaktadır.

 

Türbe içerisinde ve dışında yer alan kitabeler bulunmaktadır. Bu kitabelerin günümüzde genç neslin anlayacağı şekilde yazılmış olan anlaşılır tabelası bulunmamaktadır.  Bu sonuç ise, türbeyi dışarıdan ziyarete gelen insanların, türbe çevresinde konuya tarihsel ve lisan olarak hâkim olmayan insanlar tarafından rivayet ve efsaneler anlatılarak, bir kirlilik meydana getirilmektedir.

 

Aşağıda konuyla ilgili olarak yapılan bir inceleme ve ilmi araştırmayı okuyucunun ve yetkili ilgililerin görüşüne arz etmek isterim. Amacım, türbe ve türbe içerisinde ve dışarısında günümüze kadar gelmiş olan tarihi yazımsal aktarımların, günümüzde ne şekilde yorumlanıp; aslında olması gereken doğru halini buradan sizlere iletip, en kısa vakitte konu hakkında gerekli çalışmanın yapılıp tedbirin alınmasını sağlamayı amaçlamaktır.

TÜRBE KİTABELERİ:

  1. Satır Mebadı saltanat sahib megazi gazi osman han

 

  1. Satır Yedi yüz yirmi altı dahil-i dar-is-slam oldu

 

  1. Satır Alup da medfeninden bursaya nakletdi orhan han

 

  1. Satır Mahalli medfeni gazii müşar içun makam oldu.

 

Bizim okuyuşumuz şöyledir:

 

  1. Satır Mebâdî-saltanât sâhib-magâzî Gâzî Osmân Hân

 

  1. Satır Yedi yüz yigirmi altı dâhil-i Dârü’s-selâm1 oldu

 

  1. Satır Alup da medfeninden Bursa’ya2 nakletdi Orhan Hân

 

  1. Satır Mahall-i medfeni Gâzî-müşâr içün makâm oldu.[1]

 

Kitabenin Türkiye Türkçesine çevirisi bizim okuyuşumuza göre şöyle olmalıdır:

 

  1. Satır “Ebedî saltanat (ve) gazalar sahibi Gazi Osman Han

 

  1. Satır Yedi yüz yirmi altı da selam kapısından (cennetten) içeri girdi

 

  1. Satır Orhan Han onu defnedildiği yerden alıp da Bursa’ya nakletti

 

  1. Satır Defnedildiği yer adı geçen Gazi için makam oldu.”

[1] Kitabe Ertuğrul Gazi türbesi bahçesindeki asıl yerinden çıkartılmış ve Ertuğrul Gazi türbesinin iç kısmında muhafaza edilmektedir. Kitabedeki kirlenme ve yıpranması kitabe üstündeki yazının okunmasını zorlaştırmaktadır. Yrd. Doç. Dr. Ersin TERES

 

Ertuğrul Gazi’nin Merhum Eşi Halime Hatun’un Mezar Taşı Kitabesi

 

  1. Satır Huv-el-Baki

 

  1. Satır Fatiha-han istiklaliyet ve müessisi

 

  1. Satır Bünyan-ı Devlet-i Osmaniye Sultan Osman Gazi

 

  1. Satır Hazretlerini valid-i mecid-i padişahi Firdevs

 

  1. Satır Makam ertuğrul gazi hazretlerinin

 

  1. Satır Zevcei cihan aşiyanları hanımının halife-i

 

  1. Satır Süleymen bargah-i zaman sultan gazi

 

  1. Satır Abd-ül-hamid han-i sani hazretleri

 

  1. Satır Taraf-i bahir-i eşref-i mülukanelerinden

 

  1. Satır Buldurulan darih-i gufran

 

  1. Satır Sarihleridir ruhiçun fatiha

 

  1. Satır Sene: 1305.

 

Bizim okuyuşumuz şöyledir:

 

  1. Satır Hüve’l-Bâkî

 

  1. Satır Fâtihâ-hvân istiklâliyet ve müessis-i

 

  1. Satır bünyân-ı Devlet-i Osmâniye Sultân Osman Gâzî

 

  1. Satır hazretlerinin vâlid-i mâcid-i kesîrü’l-mehâmidi

 

  1. Satır ve cedd-i a’lâsı Hazret-i Pâdişâh-ı Firdevs-

 

  1. Satır makâm Ertuğrul Gâzî hazretlerinin

 

  1. Satır zevce-i[1] cinân-âşiyânları hanımın halîfe-i

 

  1. Satır Süleymân-bârgâh-ı zamân Sultân Gâzî

 

  1. Satır Abdü’l-hamîd Hân-ı Sânî hazretleri

 

  1. Satır taraf-ı bâhirü’ş-şeref-i mülûkânelerinden

 

  1. Satır buldurulan zarîh-i gufrân-

 

  1. Satır sarîhleridür rûhiçün Fâtihâ.

 

  1. Satır Sene: 1305.[2]

 

Kitabenin Türkiye Türkçesine çevirisi bizim okuyuşumuza göre şöyle olmalıdır:

 

  1. Satır Her şey fânidir

 

  1. Satır Ey Fatiha okuyan! (Devletin) bağımsızlığını ve tesisini

(Sağlayan)

 

  1. Satır Osmanlı Devleti’nin kurucusu Sultan Osman Gazi

 

  1. Satır Hazretlerinin çok merhametli büyük babası

 

  1. Satır Ve Firdevs makam padişah hazretlerinin

 

  1. Satır Büyük dedesi Ertuğrul Gazi hazretlerinin

 

  1. Satır Cennet hanelerindeki hanımının

 

  1. Satır Zamanın Süleyman otağlı halifesi Sultan Gazi

 

  1. Satır İkinci Abdülhamid hazretlerinin

 

  1. Satır Mülklerinin şerefli denizi tarafından

 

  1. Satır Buldurulan mağfiret edilmiş

 

  1. Satır Açık türbeleridir. Ruhu için fatiha.

 

  1. Satır Sene: 1305.

[1] Sözcük silinmiş olmasına ve okunmamasına rağmen gerek önceki okumaları gerekse metnin anlamını dikkate alarak buradaki sözcüğün zevce olması gerektiği kanaatine vardık. Yrd. Doç. Dr. Ersin TERES

[2] Kitabe Ertuğrul Gazi türbesinin ilk girişinde sağ tarafta yer almaktadır.

 

 

Ertuğrul Gazi’nin Oğlu Savcı Bey’in Mezar Taşı Kitabesi

 

  1. Satır Cedd-i büzrükvar-i hazret-i padişah Ertuğrul

 

  1. Satır Gazi hazretlerinin mahdum-ı necabet mevsum-ı

 

  1. Satır Alisi Savcı Bey merhumun

 

  1. Satır Hayratperver sultan gazi abd-ül-hamid

 

  1. Satır Han-i sani hazretleri canib-i meahmenakıbı

 

  1. Satır Mülkanelerinden şeref badir olan idare-i

 

  1. Satır Seniyye mantukınca iaşe ve imar ettirilen

 

  1. Satır Lahd-i pür nur-i alilerdir

 

  1. Satır Ruh İçün Fatiha

 

  1. Satır Sene: 1305.

 

Bizim okuyuşumuz şöyledir:

 

  1. Satır Hüve ni’me’l-gafûr

 

  1. Satır Cedd-i büzürg-vâr-ı Hazret-i Pâdişâhî Ertuğrul

 

  1. Satır Gâzî hazretlerinin mahdûm-ı necâbet-mevsûm-ı

 

  1. Satır ‘âlîsi Savcı Beg merhûmun[1]

 

  1. Satır hayratperver Sultân Gâzî Abdü’l-hamîd

 

  1. Satır Hân-ı Sânî hazretleri cânib-i me‘âl-i menâkıb-ı mülûkâne-

 

  1. Satır lerinden şeref-sâdır olan irâde-i seniyye mantûkınca

 

  1. Satır inşâ ve îmâr etdirilen lahd-i pür-nûr-ı

 

  1. Satır ‘âlîleridir Rûhiçün Fâtihâ.

 

  1. Satır Sene: 1305.[2]

 

Kitabenin Türkiye Türkçesine çevirisi bizim okuyuşumuza göre şöyle olmalıdır:

 

  1. Satır “O, her şeyi bağışlayandır

 

  1. Satır Padişah hazretlerinin yüce atası Ertuğrul

 

  1. Satır Gazi hazretlerinin yüce (olarak) adlandırılmış soylu evladı

 

  1. Satır Merhum Savcı Bey’in

 

  1. Satır Hayırsever Sultan Gazi İkinci Abdülhamid

 

  1. Satır Hazretlerinin mülklerinin menkıbelerinden şerefle ortaya çıkan

 

  1. Satır Padişah emri mantıkınca

 

  1. Satır İnşa ve imar edilen yüce nurlu lahdidir.

 

  1. Satır Ruhu için fatiha.

 

  1. Satır Sene: 1305.”

[1] Kitabenin dördüncü ve beşinci satırlarında yıpranma ve bozulma söz konusudur. Beşinci satırda bu yıpranma herhangi bir okuma zorluğuna yol açmamaktadır. Ancak dördüncü satırın sonu biraz zor okunmaktadır. Anlamı da dikkate alarak bu kısmı merhûmun biçiminde okuduk. Yrd. Doç. Dr. Ersin TERES

[2] Kitabe Ertuğrul Gazi türbesinin girişine göre sağ tarafta yer almaktadır.

 

 

Ertuğrul Gazi Türbesi Giriş Kapısı Kitâbesi

 

Türbe kapısı kitabesinin eski okunuşu şöyledir:

 

  1. Satır Şeref-ü şevket eyle aleme Sultan Hamit

 

  1. Satır Eyledi saye-i ‘umranını medd ü temhid

 

  1. Satır İşte ezcümle olup ahdi hümayununda

 

  1. Satır Türbe-i hazreti Ertuğrul Gazide cedid

 

  1. Satır Sene 1100 dahi 71 iken Ahmet Han

 

  1. Satır Temelinden buni idmişti bina-i tecdit

 

  1. Satır Çok vakit geçmekle münhemdim olmada iken

 

  1. Satır Pederişah zaman hazreti Sultan Mecit

 

  1. Satır Bir iki çeşme vü fevvade ederek şimdi de

 

  1. Satır Şerefi türbeyi tamir ile etmişti mezd

 

  1. Satır Şimdi de mevkiini havi harita yapılıp

 

  1. Satır Nazar-ı âli-i şahanede oldukta bedîd

 

  1. Satır Yeniden eyledi inşaasını emrü ferman

 

  1. Satır Şeref-ü zineti hakkaki olundu teyit

 

  1. Satır Yani bu tarz dilevize Hamit Han kodu

 

  1. Satır Oldu sandukasında böyle ruhamile Ferit

 

  1. Satır Nekadar yar ise kurbinde kuburu şüheda

 

  1. Satır Ziri sanduka hazenede iderler tahmit

 

  1. Satır Bunların yattığı müddetçe bu merkatlerde

 

  1. Satır Şevket-ü saltanatın eylesün Allah medit

 

  1. Satır Kaymakam Zühti kulu kuşesin necetti zida

 

  1. Satır Bunun imarına meşkurkıla ol rabbi-vahit

 

  1. Satır Dedi salik kulu tarih temhidi tevşihin

 

  1. Satır Kıldı bu türbeyi mamur ol Hakkan Hamit.

 

Bizim okuyuşumuz şöyledir:

 

  1. Satır Şeref-i şevket ile âleme Sultân Hamîd

 

  1. Satır Eyledi sâye-i ‘umrânını medd ü temhîd

 

  1. Satır İşte ez-cümle olup ‘ahd-i hümâyûnunda

 

  1. Satır Türbe-i Hazret-i Ertuğrul Gâzî’de cedîd

 

  1. Satır Sene bin yüz dahı yetmiş bir iken Ahmed Hân

 

  1. Satır Temelinden bunı etmişdi binâ vü tecdîd

 

  1. Satır Çok vakit geçmek ile münhedim olmakda iken

 

  1. Satır Peder-i şâh-ı zamân Hazret-i sultân Mecîd

 

  1. Satır Bir iki çeşme vü fevvâre ilâve ederek

 

  1. Satır Şeref-i türbeyi ta‘mîr ile etmişdi mezîd

 

  1. Satır Şimdi de mevkiini hâvî harîta yapılup

 

  1. Satır Nazar-ı ‘âlî-i şâhânede oldukda bedîd

 

  1. Satır Yeniden eyledi inşâsını emr ü fermân

 

  1. Satır Şeref ü zîneti hakkâ ki olundu te‘yîd

 

  1. Satır Ya‘nî bu tarz-ı dil-âvîze Hamîd Hân kodu

 

  1. Satır Oldı sandukası da böyle ruhâm ile ferîd

 

  1. Satır Ne kadar var ise kurbunda kubûr-ı şühedâ

 

  1. Satır Zîr-i sandûka-i hârâda iderler tahmîd

 

  1. Satır Bunların yatdığı müddetçe bu merkadlerde

 

  1. Satır Şevket ü saltanatın eylesün Allâh medîd

 

  1. Satır Kâymakâm Zühdi kulı kûşiş-i bî-hadd etdi

 

  1. Satır Bunun i‘mârına meşkûr kıla ol Rabb-i Vahîd

 

  1. Satır Dedi Sâlik kulı târîh-i güher tevşihin

 

  1. Satır Kıldı bu türbeyi ma‘mûr o Hâkân-ı Hamîd.

 

  1. Satır Sene: 1304.

 

Kitabenin Türkiye Türkçesine çevirisi bizim okuyuşumuza göre şöyle olmalıdır:

 

  1. Satır Aleme büyük bir şeref veren Sultan Hamid

 

  1. Satır İmarı sayesinde şerefini devam ettirdi ve kuvvetlendirdi.

 

  1. Satır İşte bu cümleden olup onun yeminli saltanatında

 

  1. Satır Ertuğrul Gazi hazretlerinin türbesi yenilendi.

 

  1. Satır Sene bin yüz yetmiş birde Ahmed Han

 

  1. Satır Bu türbeyi temelinden inşa etmiş ve yenilemiştir.

 

  1. Satır Aradan çok vakit geçmesiyle (türbe) yıkılmakta iken

 

  1. Satır Zamanın şahının babası Hazreti Sultan Mecid

 

  1. Satır Bir iki çeşme ve fıskiye ilave ederek

 

  1. Satır Türbenin şeferinin tamir ettirmek ile arttırmıştır

 

  1. Satır Şimdi de mevkisini içine alan harita yapılınca

 

  1. Satır Yüksek bakışlardan görülür oldu

 

  1. Satır Yeniden inşasını emir ve fermân eyledi

 

  1. Satır Şeref ve süsü hakikatten kuvvet buldu

 

  1. Satır Yani bu tarz gönülalıcılığı Hamid Han yaptı

 

  1. Satır (Ertuğrul Gazi’nin) sandukası da böylece mermer ile eşsiz oldu

 

  1. Satır (Ertuğrul Gazi’nin) yakınında ne kadar şehit kabri varsa,

 

  1. Satır Sandukanın gerisinde Allah’a hamd ederler

 

  1. Satır Bu mezarlarda bunlar yattığı müddetçe

 

  1. Satır Allah onun (Abdulhamid’in) şeref ve saltanatını uzun eylesin

 

  1. Satır Kaymakam Zühdî kulu (türbe için) çok gayret sarf etti

 

  1. Satır Bir olan Allah onun gayretini de makbul eylesin.

 

  1. Satır Salih kulu süslenmiş cevherin tarihini söyledi

 

  1. Satır O Hakan Hamid bu türbeyi imar etti.

 

  1. Satır Sene: 1304.

 

 

Yukarıda muhteşem mazimizin temellerini atan ‘Gazi Ertuğrul’un günümüzdeki ebedi istirahatgahı olan Söğüt ilçemizde bulunan türbesinden birkaç kitabe metni yer almakta ve okunuşları ile günümüz Türkçesiyle aktarımı yer almaktadır.

 

Günümüzde türbe ve çevresini ‘milli bilinç ve şuur’ kapsamında ziyaret edenler, türbe ve çevresini sadece tarihi yapı ve ruha fatiha okuma riti olarak görmekteler. Oysa türbe ve çevresini gezen ziyaretçilerin, ‘Ertuğrul Gazi’ ve çevresinde makberi bulunan ahfadı ile tüm kitabeler hakkında da bilgi sahibi edilmeleri sağlanmalıdır. Ve böylelikle, hem türbede yatan Türk Büyüğü ve çevresinde kabri bulunan ile türbeyi inşa edenler, tarihsel, san’at’sal, kültürel olarak öğrenilip, gelecek hafızalarımıza daha faydalı bir şekilde aktarım yapılmış olacaktır.

 

Ertuğrul Gazi Türbesi ve Çevresi için yapılması gerekenleri milli bir mütefekkir olarak şu maddeler ile sıralaya bilirim:

 

  • Kitabeler günümüz Türkçesi ile orijinal lisanda yazılması.
  • Kitabelerin günümüz Türkçesi ile gençlerin anlayacağı şekilde yazılması.
  • Türbe çevresi hakkında ilçede bulunan kültür ve san’at konusunda faaliyet gösteren aydın STK’larla Bilecik Valiliğinin iletişime geçip, ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü dahilinde eğitim-öğretim veren Lise: I-II sınıftan talebelerden en az 20 kişi genç tarihsel ve türbe hakkında bilinçlendirilip, türbeyi ziyaret edenlere gönüllü rehberlik yapması sağlana bilir.

 

Bunun haricinde, devletimizin ilgili bakanlık ve kurumları ile müştereken projeler üretilip, genç nesillerin konuyu bayrak yarışı gibi gelecek kuşaklara taşımasına yönelik projeler üretile bilir.

 

Saygılarımla

 

           

 

 

 

 

 

[1] Ahmed Rasim, Osmanlı Tarihi, s.41-42.

[2]Yrd. Doç. Dr. Ersin TERES, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Ertuğrul Gazi türbesi ve civarındaki bazı kitabelerin okunuşuna dair

[3] 788 (1386) veya 789 (1387) yılında dünyaya geldi. I. Bayezid’in Devlet Hatun adlı bir câriyesinden doğma dördüncü oğludur. “Çelebi” veya Yunanca krytsez (genç efendi) kelimesinden gelen “Kirişçi” lakabıyla tanınır. Fetret devrinde kardeşi Süleyman (1402-1411) ve Mûsâ (1411-1413) Edirne’den Rumeli topraklarını kontrol ederken 804-816 (1402-1413) yılları arasında Anadolu’da Tokat, Amasya ve Bursa’ya hâkim olmuştur.

[4] 14 Safer 1129’da (28 Ocak 1717) Edirne’de doğdu. Babası III. Ahmed, annesi Mihrişah Emine Sultan’dır (bazı yerlerde yanlışlıkla Mihrimah olarak geçer, Mufassal Osmanlı Tarihi, V, 2552; İA, VIII, 700).

[5] Tanman, M. Baha (1995). “Ertuğrul Gazi Camii ve Türbesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 11, 316-317.

 

 

Ara 05

Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü

A. Kemal GÜL

Büyük Önder, Kütahya lisesinde öğretmenlere seslenirken söyle konuşur;

“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur… Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür… Bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek… İrfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim…”diyordu.

Ait olduğu kendi toplumunun değerlerine geleneklerine uygun insan yetiştirme sanatının diğer adı Öğretmenlik ulvi bir görevdir. Türk toplumunun güçlenerek milletleştirilmesinde ana öge çocuklarımızın mensup olduğu ailelerinin ellerinde kıvam bulması durumunda anne ve babaların görevlerinin önemi tartışılmazdır;  Çocuklarının eğitiminde aile başlıca birinci istasyondur. Aile içinde O kıvamlı hamur haline getirilmiş saf ve temiz dimağların eğitimi sürecinde aile ve öğretmenin işbirliğiyle işlenmesinin kişilik kazanmasının temelinde öğretmenlik sanatı süreç olarak uzun soluklu ikinci istasyondur. O saf ve temiz dimağlar öngörülen programlar önceliğinde öğretmenlerinin eğitimindedir, gözetimindedir, denetimindedir. Öğretmenler; ülkenin kaderini belirleyecek, ülkenin kalkınmasında milli değerlerin güçlenerek yaşatılmasında yarının saygın ve onurlu, mesleğinde uzmanlaşmış bilinçli insanlarının yetiştirilmesinde emek veren alın teri döken eli öpülecek mümtaz şahsiyetlerdir.

Kanında taşıdığı Türk kültür genleriyle, aldığı eğitimle bir öğretmen görevini icra ederken bilir ki; bin yılı aşkındır vatan edindiğimiz Anadolu topraklarında Türk Milleti bütün unsurlarıyla bir bütündür; manzum bir kültür bahçesidir. Bu kültür bahçemizde vatan sevgisi vardır. İman vardır. Ana sütü gibi saf ve temiz Türkçemiz vardır. Tarihimiz vardır, örf ve adetlerimiz vardır, temiz ahlakımız vardır, büyüklere saygı-küçüklere sevgi, insana saygı, yardımseverliğimiz, dürüstlüğümüz vardır. Bir tek kültür kelimesi değildir, itelenen. . Milli kültür, geçmişten geleceğe yol alan milletimizin rehberidir, ışığıdır, gücüne güç katan cevheridir.

Bu ahval üzere çocuklarımızın eğitim ve öğrenme çağında kültür genlerini besleyen, eğitimlerinde rehber olan, yetişmelerinde emek vererek kutsal görevlerini fedakârca icra eden öğretmenlerimizin,’’Öğretmenler Gününü’’kutluyor icra ettikleri bu kutsal görevlerinde başarılar diliyorum.

Eki 24

1800 – 1923 Lozan Arası Türkiye İktisat Tarihi – 4

Halil ALTIPARMAK

 

Önceki üç yazımızda Kanunî devrinin sonuna gelmiş ve bu arada Osmanlı Ekonomik Sistemi ile ilgili olarak da  İaşe konusuna kısaca değinmiştik.

Bu yazıda, Fiskalizm İlkesini anlatarak devam edeceğiz.

Bu ilke, kısaca şudur: Hazineye ait gelirleri, mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmaya çalışmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesini engellemektir. Bu ilkenin bir uzantısı olarak, harcamaları kısmaya yönelik çalışmaları da zikretmek doğru olur. Fiskalizm İlkesi’nin temel uygulanış şekli böyledir.

Bu İlke’nin diğer İaşe İlkesi ve onu korumak anlamına gelen Gelenekçilik İlkesi ile beraber yürütülmesi zorunludur. Bu nedenle, tüketicilerin korunması için, satıcıların, tüccarların kâr oranlarının da sıkı denetim altında tutulması gerekmektedir. Zaten, Devlet, Loncaların örgütlenmesini desteklemekle bu konuyu sağlama almaya çalışmaktadır. Bunun için de NARH adı verilen sistemle, tüccarın kâr haddi % 5 ile % 15 arasında tutulmaktadır. Bunun yanında, sermayenin, tüccar elinde birikmemesi adına faiz oranları da % 15 ile % 20 arasında sabitlenmiş idi. Bu arada, ithalat gümrük vergisi % 3, ihracat vergisi ise % 8 idi.

Böylece Devlet, ekonomik organları ve oyuncuları tamamen ve sıkı bir denetim altına almış oluyordu.

Şimdi de, Toprak İdaresi ile ilgili kısa bir açıklama yaparak Osmanlı Ekonomik Yapısının daha iyi anlaşılmasını sağlamış olalım.

Osmanlı Devleti, fethettikleri memleketlerde, tıpkı Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları gibi toprağı dağıtmış ve idare etmişlerdir. Osmanlılar, Anadolu Beyliklerinden aldıkları yerleri eski şekilleriyle aynen kabul edip Rumeli’de elde ettikleri yerlerin hepsini Emirî, yani, Devlet’e ait arazi olarak tapulamışlar ve ancak, buradaki kilise ve manastırlara ait dinî vakıfları tanımışlardır.

Arazi-i Emîriyye veya Arz-ı memleket denilen yerler Devlet’e ait topraklar  olup bunlar, Öşür ve Resimlerine(vergi çeşitleri) ve hizmete göre büyük, orta ve küçük parçalara bölünmüştü.

Osmanlılarda, Arazi-i Emîriyyeden başka, Vakıf ve Mülk toprakları da vardı. Bunlar, tesis kurmak için veya hizmet karşılığında bazı kimselere verilmiş yerlerdi.

Vakıf arazisinin vergisi dinî, toplumsal ve ilmî kurumlara ayrılmıştı. Vakıf arazisi satılamaz ve başkasına devredilemezdi.

Daha önceki yazılarda kimlere verildiği belirtilmiş olan Dirlik Sistemi’nde dikkat çeken en önemli konulardan biri şudur: Dirlik sahipleri (Tımar, Zeamet, Has), toprağı işleyen köylünün efendisi gibi görünürse de, aslında, bu köylü ( REAYA) üzerinde haksız ve keyfî bir işlem yapamazdı. Yaptığı takdirde, bunun hakkında soruşturma açılır ve gerekirse elinden dirliği alınırdı.

Sonuç olarak; toprak, ne köylünün, ne de dirlik sahibinin malı olmayıp, Devlet’e ait idi. Köylü ekip biçmek, diğeri de kendisine verilen görevi yapmakla yükümlü idi. Bundan dolayı, o toprak, satılamaz ve bağışlanamazdı. Fakat, padişah, isterse vakfedebilir, isterse, hizmet karşılığı bir kuruma veya kişiye verebilirdi.

Daha önceki haftalarla beraber bu ana kadar anlattığımız, Osmanlı Devleti’nin, kuruluşu aşamalarından itibaren 1800’lü yılların başına kadar geçen zamanın çok kısa İktisat Tarihi niteliğindedir.

1789 tarihinde, yani, o zamanki dünyayı saran Fransız Devrimi günlerinde, I.Abdülhamit’in yerine, bir önceki padişah olan III. Mustafa’nın oğlu III. Selim tahta geçmiştir. III. Selim, şehzadeliği döneminde, babasından aldığı öğütlerle birlikte, Devlet’in içine düştüğü aczi iyi anlamış ve mutlak surette, değişim gerektiğine, hem de Avrupaî bir değişim gerektiğine tam olarak inanmıştı. Bu nedenle, daha şehzadeliği döneminde, Fransa Kralı XVI. Lui ile gizli de olsa temasa geçmiş idi.

Önümüzdeki haftadan itibaren, bu yeni dönemi yazmaya devam edeceğiz…

 

 

 

Eki 18

Suriye’de 30 Km’den Sonrası?

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Türk ordusu kuzey Suriye’de, yani yüz yıl evvel çekilmek zorunda kaldığımız ve halen soydaşlarımızın yaşadığı kuzey Suriye’de destanlar yazıyor. Türk Tolunoğulları 686 yılında Suriye’de devlet olmuştu. Daha sonra bölgede Kölemenler, Memluklular, Selçuklular ve Osmanlılar hüküm sürdü. Bölgedeki son savaşımız: Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşanın Afrin’de İngiliz ve Araplara karşı verdiği meydan savaşıydı. Bu savaşta da Birinci Dünya savaşının son günleri olmasına rağmen Türk orduları destanlar yazıyordu. Aynen Nuri Paşanın Kafkas İslam Ordusunun Azerbaycan’da Rus ve Ermenilere karşı kazandığı zaferler gibi.

 

Hepimiz biliyoruz ki, Suriye’deki savaş, ABD’nin Arap Baharının son halkasıdır. Büyük Amerikan Projesinin (BOP) ana hedefinde bugün Türkiye ve İran vardır. Bu amaçla; El-Kaide’den PKK’ya,  PYD’den İŞİD’e tüm bu terör örgütleri ABD tarafından ABD’nin kara kuvvetleri olarak yetiştirilmiş ve Türkiye’ye karşı cephe oluşturulmuştur. ABD’nin Irak’taki asker kaybı, Amerikan yönetimini zor durumda bırakmıştır. Bu nedenle bugün Suriye’de terör gruplarını kullanmaktadır.

Güney sınırlarımızda palazlandırılan terör grupları, sözde stratejik ortağımız ve NATO ortağımız ABD tarafından desteklenerek, Irak’dakilerle de birleşerek bir Kürt devleti  kurma ve Rojova hattı ile de Akdeniz’e ulaşma gayretinde oldukları sır değildir. 13 Ekim günü sayın cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’a karşı verdiği cevabi mesajda “Yoksa PKK NATO’ya girdi de bizim mi haberimiz olmadı” sözleri ABD’nin PKK seviciliğini en güzel şekilde dile getirmiştir.

Cerablus, Azez, Afrin hareketlerimiz az çok amacına ulaşmış, ordumuz bölgeye barış, huzur ve adalet götürmüştür. Şimdi Fırat’ın doğusunu da içine alan Barış Pınarı Harekatı ile sınırlarımız huzura kavuşacaktır.

ABD’nin Türk ordusuna lütfettiği 30 km. derinlik neyi halledecektir? Neden otuz da 60 km. değil? Terör örgütleri ellerindeki binlerce tırın taşıdığı Amerikan silah ve teçhizatı ile güneye çekilerek yeni ve çok daha tehlikeli bir sınır oluşturmayacak mı? Amerikan askeri bölgede işgalci değil mi? Nitekim, ABD birkaç bin askerle Suriye’de yirmiye yakın üs yönetmektedir.

Mademki Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız diyoruz, o zaman o toprakların siyaseten sahibi durumunda olan Suriye ile neden iş birliği yapmıyoruz? Bu işbirliğinin amacı güneye çekilen terör örgütlerini iki taraftan kıskaca alarak tamamen etkisiz hale getirmek olacaktır. Yoksa teröristler yeniden toparlanıp yine başımıza bela olacaktır. Ya da çizilen sınırların ardına geçerek düşmanı çevirip yok etmeliyiz. Suriye ile yapılacak böyle bir ortak harekat İran’ı da, Rusya’yı da doğrudan  yanımıza çekecek ve bölgede ABD hareketlerini sınırlandıracaktır. Bölgede Amerika sınırlandırılmadıkça Türkiye rahat yüzü görmeyecektir.

Şanlı ordumuz ve tanklarımız Suriye topraklarında uçarcasına destanlar yazarken, jimnastikte ilk kez aldığımız dünya şampiyonluğu altın madalyasını Mehmetciğe armağan eden İbrahim Çolak’ı, Biz de Türk ordusu saflarında savaşa hazırız diyen Azerbaycan’lı gençleri ve Sayın İlham Aliyev’i milletçe ve Anadolu Aydınlar Ocakları olarak kutluyoruz. Öte yandan Türk düşmanlarının ekmeğine yağ sürercesine demeç veren KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya da verdiği o demecini derhal değiştirerek aklını başına toplamasını tavsiye ediyoruz. Yüce Allah ordumuzu muzaffer kılsın, Şehitlerimize de rahmet yağdırsın.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Ara 05

Hayat Tarzımızdaki Değişim

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye 2 binli yıllarda daha da hızlanan bir sosyal değişim içerisinde. Bu değişimi en çok kadınların hayat tarzlarını konu alan araştırmalarda ve kadınlarla erkeklerin mukayese edildiği istatistiklerde hissediyoruz.

“KONDA Hayat Tarzları 2018- Kadınlar, Kasım 2019” başlıklı araştırmadan ilgimi çeken bazı tespitleri paylaşmak istiyorum.

Çünkü on yıl içindeki müthiş değişimin ekonomik, sosyal ve siyasi yansımalarını göz ardı eden ticari işletmelerin, idari kurumların ve siyasi partilerin başarılı olması beklenemez kanaatindeyim.

****

EĞİTİM: Türkiye’de ortalamada kadınlar 7,8 yıl, erkekler 9,3 yıl eğitim görmüştür. Kadınların yüzde 10’u okuryazar değildir, yüzde 51’i ortaokul seviyesinde, yüzde 25’i lise seviyesinde eğitim almıştır. Buna karşılık erkeklerin yüzde 3’ü okuryazar değildir ve ortaokul ve lise seviyesinden eğitimi olanlar sırasıyla yüzde 45 ve yüzde 33 oranındadır.

İlköğretim/ortaokul, lise ve üniversite seviyelerinde, kadınların oranı yüzde 41-42, erkekler yüzde 58 mertebesinde olması kadınlar açısından olumlu bir gelişmedir.

Özellikle 32 yaşa kadar olan genç kadınlarda üniversite mezunlarının oranı yüzde 22’ye çıkmıştır. 32 yaş ve altındaki üniversite mezunu kadınların oranı erkeklerden daha yüksektir.

Kadınların eğitim seviyesinin hızla arttığı ama toplamda aradaki açığın hala kapanmadığı görülmektedir.

****

ÇALIŞMA DURUMU:

Türkiye’de 15 yaş üstü kadınların yüzde 22’si gelir getiren bir işte çalışıyor. Kadınların çalışmayan yüzde 78’lik kalan kesimin ise çok büyük bir kısmı, yani her iki kadından biri ev kadını. Diğer çalışmayan kadınlar ise ya öğrenciler, ya emekliler ya da işsizler.

Son on yılda kadınların çalışma durumunda dikkate değer değişimler söz konusudur. Kadın istihdamında yüzde 13 gibi bir artış gözlenmiştir. Çalışan kadın oranı yüzde 18’den yüzde 22’ye, emekli kadın oranı yüzde 3’den yüzde 17’ye ve öğrenciler ise yüzde 7’den yüzde 11’e çıkmıştır.

Bu değişimlerin bir sonucu ev kadınların oranının 10 yıl içinde yüzde 66’dan yüzde 53’e düşmesidir.”

Artık özel sektördekilerin ve memurların yüzde 32’sini, esnafların ve çiftçilerin ise yüzde 18’ini kadınlar oluşturuyor.

“Kadınların istihdamı artarken erkeklerinki aksine düşmektedir. 2008 yılında 15 yaş üstü nüfustaki erkeklerin yüzde 67’si çalışıyordu. Hâlbuki şimdi yüzde 62’si çalışıyor. Bunun en önemli iki nedeni emekli olan ve öğrenci olan erkeklerin artmış olması.”

Ancak uzun yılların sosyal yapısı çok kısa sürede dengeye kavuşmaya izin vermiyor. “Hala kadınlar çalışanların yüzde 22’sini oluştururken, işsizlerin yüzde 38’ini oluşturuyor.”

Ekonomik krizlerde ilk önce kadınlar işsiz kalıyor.

****

DİNDARLIK DURUMU:

Dindarlık eğilimine bakıldığında kadınların erkeklerden çok daha dindar olduğu görülüyor. Kadınların yüzde 67’si, ev kadınlarının ise yüzde 80’i kendini ‘dindar’ ya da ‘sofu’ olarak tanımlıyor. Bu oran erkeklerde yüzde 56 ile sınırlı kalıyor.

Diğer yandan beklenenin aksine toplumda dindarlaşma genel olarak azalan bir eğilim gösteriyor. Zira 2008 yılında ‘dindar’ ya da ‘sofu’ olduğunu belirten kadınların oranı yüzde 71, erkeklerin oranı ise yüzde 64 düzeyindeydi.

“Kadınların yarısı sık sık veya her zaman namaz kıldıklarını belirtmektedir. Erkeklerin ise ancak üçte biri bu sıklıkta namaz kılmaktadır.”

“Genç erkekler ve özellikle genç kadınlar arasında düzenli namaz kılma alışkanlığında son on yılda önemli bir düşüş gözlenmektedir.”

********************************

BUNCA KONUT YAPILDI, EV SAHİBİ ORANLARI DÜŞTÜ

Konda’nın araştırmasından ilginç bir sonuca göre, inşaat sektörünün adeta uçtuğu son on yıllık dönemdeev sahipliği oranında önemli bir gerileme görülmektedir. On yıl önce görüşülen erkeklerin yüzde 75’i, kadınların yüzde 72’si ev sahibi olduğunu beyan etmiştir. Kiracı olduğunu beyan edenler ise erkeklerin yüzde 19’i, kadınların yüzde 22’i idi.

On yılın sonunda kirada oturanların sayısında da önemli bir artış görülmektedir. Görüşülen erkeklerin yüzde 68’i, kadınların yüzde 65’si ev sahibi olduğunu beyan etmiştir. Kiracı olduğunu beyan edenlerin oranı ise erkeklerin yüzde 28’i, kadınların yüzde 31’ine çıkmıştır.”

Dar gelirlileri ev sahibi yapmak idealiyle yola çıkıldığı söylense de konutları daha çok hali vakti yerinde insanların yatırım amaçlı olarak aldığı anlaşılmaktadır.

********************************

GAZETE YERİNE SOSYAL MEDYA

Konda araştırmasına göre, “Gelişmeleri takip etmek, olan bitenden haberdar olmak için en güvenilir kaynak olarak hâlâ televizyon görülmektedir. Kadınların yüzde 77’si, erkeklerin ise yüzde 67’si haber için televizyona güvenmektedir.

Gazete okuma alışkanlığının ülkede giderek yok olduğu görülmektedir. Özellikle kadınlarda gazete okumayan oranında muazzam bir artış vardır. 2008 yılında hiç gazete okumayan kadın yüzde 48 iken, 2018’e gelindiğinde bu oran yüzde 83’e çıkmaktadır. Erkeklerde de son on yılda gazete okuyanların oranı yüzde 74’den, 34’e düşmüştür.

Erkeklerin yüzde 70’inin, kadınların yüzde 59’unun sosyal medya hesabı vardır. Kadınlarda en çok kullanılan sosyal medya uygulamasının Whatsapp olduğunu görüyoruz. Erkekler arasında Facebook kullanımı daha yaygın görünmektedir. Ancak erkekler hemen hemen her sosyal medya platformunu kadınlardan daha sık kullanmaktadır.

“Tek haber kaynağı” veya “en güvenilir haber kaynağı” yandaş TV kanalları olan kırsal kesim ile kadın nüfusun (özellikle de ev kadınlarının) siyasi iktidarı en çok destekleyen kesim olması tesadüf değilmiş.

 

Kas 24

Aranan Bir Kayıp: İnsan Hakları

Prof.Dr.Mustafa Erkal

Bütün insanların sahip olmaları gereken temel hak ve hürriyetlerdir. En önemli insan hakkı yaşama hakkıdır. İnsan hakları, ırk, milliyet, etnik taassup, din, dil ve cinsiyet ayırımı gözetmeksizin bütün insanların faydalanabileceği haklar olarak kabul edilirler. Bu hakların eşit kullanılması esastır ama Dünyanın birçok bölgesinde ve ülkesinde bu olması gerekenlerin bulunduğu ileri sürülemez ve en azından tartışmalıdır.

İnsan hakları demokrasinin varlığını, bütün kurum ve kurallarıyla işlemesini ve hukukun üstünlüğünü gerektirir. Milli standartları milletlerarası standartlara uydurma ve yükseltme amacı için birçok milletlerarası kuruluş bulunmaktadır. AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı), günümüzde tek patronlu hale gelen BM, Avrupa Parlamentosu, İLO, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kuruluşlar dikkat çekmektedir.

Güçlü ve egemen konumdaki bazı ülkelerin diğer ülkelerin iç işlerine karışmalarında insan hakları bir müdahale aracı olarak da kullanılmaktadır. İnsan haklarını bir vasıta olarak kullanıp hedef ülkelerde işbirlikçileriyle beraber darbe yaptıranlar da insan hakları ve demokrasiye sığınmışlardır. Bu bakımdan kavram milletlerarası alanda istismar edilebilmektedir.

,Türkiye’yi insan hakları ihlalleriyle suçlayan bazı Batılı ülke ve kuruluşlar asıl kendi ihlallerini örtebilmek için Türkiye’yi suçlar durumdadırlar. Tarihi belgelere ve mahkeme kararlarına dayanmayan ve gerçek dışı sözde Ermeni soykırımı iddiaları buna bir örnektir.

Terörle mücadeledeki farklı ve çifte standart tutum sürmektedir. Başta ABD’nin terör örgütlerini kurmak, Ortadoğu başta olmak üzere, Dünyanın değişik bölgelerinde emperyal amaçlar için bunları kullanmak; su ve petrol bölgelerinde egemen olabilmek için yaptığı faaliyetler insan haklarına önemli bir darbedir. Silah satışlarını artırarak ülkeleri birbiriyle savaştırmak, kan akıtmak çirkin ve düşündürücü örneklerdir. Türkiye’nin Akdeniz’de kendi karasularında yasal petrol ve gaz arama faaliyetlerine müdahale ve saldırılar da insan hakları ihlallerine girer. Irak ve Suriye’nin işgali, Kıbrıs ve Ege’de milletlerarası anlaşmaların yok sayılması, devletlerin sınırlarının tartıştırılması, egemenlik haklarının açıkça çiğnenmesi, önü açılan milli ve üniter devletlere etnik tuzakların kurulması, toprak bütünlüklerinin parsellenmesi, emperyal ülkelere boyun eğdirilmesi, çok kültürlülük dayatma ve zorlamaları, ekonomik kaynakların talan edilmesi, Suriye ve Irak Türkmenlerinin yok farz edilmesi, Batıda yükselen ırkçılık ve islamifobi, Osmanlı ve Türk düşmanlığı, AB üyesi Yunanistan’ın Batı Trakya’da Türklere uyguladığı insan hakları ihlalleri, Türklerin topraklarına ve vakıflarına kamulaştırma adına el konulması, müftü seçimlerine bile karışılması, Doğu Türkistan’da Çin Tarafından uygulanan Uygur Türkleri’nin eritilme ve yok edilme çabaları insan hakaları ihlallerinden sadece bazılarıdır. Bütün bunlara ve benzer örneklere rağmen, insan hakları kavramı bir hoş seda olarak aramızda dolaştırılmaktadır.

 

 

Eki 18

Suriyelilerin Güvenli Bölgede İskânı

Av. Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’nin PKK/ PYD güçleri kontrolündeki Suriye topraklarında başlattığı “Barış Pınarı” harekâtının amaçlarını Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan açıkladı:

Bu amaçlardan biri “güneyimizde oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek”, bir diğeri ise “oluşturulacak güvenli bölge sayesinde Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmelerinin sağlamak.”

“Terör koridorunu yok etmek” için bu aşamada zaruri hale gelen askeri harekâtın başarılı olacağına inanıyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerimize ve Mehmetçiğimize güveniyor, zayiatsız olarak görevlerini tamamlamaları için dua ediyorum.

Şimdilik olayın siyasi, askeri ve diplomatik yönlerini değil, sadece Suriyelilerin güvenli bölgede iskânının ekonomik maliyetini ele alacağım. Ancak Suriyelilerin iskânı ve istihdamına dair açıklamalardaki bazı açık olmayan ve yanlış olan hususları tespit ettikten sonra.

**********************************

AÇIKLAMALARDAKİ YANLIŞLIK VE BELİRSİZLİKLER

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce açıkladığına göre, “Türkiye’de yaşayan 3,7 milyon Suriyeli mülteciden 2 milyonu, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak 480 km uzunluğunda ve 30 km enindeki güvenli bölgede iskân edilecektir. Bu 2 milyon insanın 1 milyonu, o bölgede halen mevcut beldelere, 1 milyonu da sıfırdan kurulacak yeni bir kentte yaşayacaktır.”

Öncelikle belirtelim ki 3,7 milyon Türkiye’de yaşayan ve kayıtlı olan Suriyeli sayısıdır. Ülkemizde fiilen kayıtlı-kayıtsız 5,3 milyon Suriyelinin yaşadığı tahmin ediliyor.

Erdoğan daha 02.02.2018’de projenin ipuçlarını vermişti: “Güvenli alanlar oluştuğunda çadır kentleri artık kurmayacağız. Hem kendi bölgemizde hem de sınırın diğer tarafında kalıcı konutlar kuracağız. Burada yaşayan Suriyeli vatandaşları da yeni oluşturacağımız kalıcı konutlara yerleştireceğiz. Artık evlerde yaşayacaklar. Böylece 3,5 milyon Suriyeli mültecinin bir an önce kendi topraklarında yaşaması için de adım atılmış olacak” demişti.

Bu açıklamalardaki bazı belirsizliklerin açıklığa kavuşması gerekir:

  • Kayıt dışı olarak Türkiye’de yaşayan yaklaşık 1,6 milyon Suriyelinin bu projenin kapsamında olup olmadığı tam anlaşılmıyor. Bunlar için devletin nasıl bir planı var bilemiyoruz.
  • Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak gelen ve Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin hukuki statüsü maalesef devleti yönetenler tarafından bile yanlış ifade ediliyor. “Mülteci” ve “sığınmacı” olarak adlandırılsa da bu doğru değildir.

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine göre,  hukuki statünün adı “geçici koruma” ve Türkiye’deki Suriyeliler “Geçici koruma sağlanacak yabancılar”dır. Yanlış olarak “mülteci” veya “sığınmacı” sayılırlarsa uluslararası hukuka göre Türkiye’nin ilave sorumlulukları üstlenmesi söz konusu olur.

  • Neden Türkiye’deki Suriyelilerin yarısının geri döneceği varsayıldığı açıklanmamıştır.
  • İster Türkiye’de, ister Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgede yapılacak yeni şehirlerde iskan edilecek Suriyeliler nasıl seçilecek, iskan mecburi mi olacak, isteğe bağlı mı olacak?

**********************************

İSKÂN VE İSTİHDAMIN MALİYETİ

Cumhurbaşkanı Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyelilerin, Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgede iskanı ve istihdamına dair projeyi açıklarken, “Burada 2 milyon Suriyelinin istihdamını sağlamak hedefimizdir” dedi.

Güvenli bölgede kurulacak yeni şehrin maliyetinin 53 milyar dolar civarında olduğu öngörülüyor. İşin içine istihdam da girince yani yeni iş alanlarının yaratılmasını da hesaba dahil ettiğinizde bu maliyetin iki katına kadar çıkabileceğini göze almak gerekiyor.

Oysaki ne Türkiye’nin böyle bir maliyeti üstlenebilecek ekonomik imkânı var, ne de zengin ülkelerin böyle bir projeyi finanse etmeye niyetleri.

Ah keşke böyle bir kaynak bulunabilse ne kadar güzel olurdu? Bir yandan Suriyelilerin yarısını da olsa göndererek sosyal maliyeti azaltılmış; bir yandan da Saray’a yakın son derece becerikli, büyük projelere imza atmış iş adamlarımızın milyarlarca dolar kazanmasının yolu açılmış olurdu.

**********************************

YENİ ŞEHRİN STATÜSÜ

Ege Cansen, Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde, “güvenli bölgede” yapılması düşünülen “yeni şehir” ile ilgili bazı soru ve sorunları özetlemiş:

  • Kuzey Suriye’de sıfırdan kurulacak bu “yeni şehir” hangi ülkenin (Suriye, Irak, Türkiye) ekonomisiyle bütünleşip diğer kentlerle bağlantı kuracaktır?
  • Bu ilişkiler, iç ticaretin mi yoksa dış ticaretin mi kapsamına girecektir; Gümrük kapıları, hangi komşu ülkelerin sınırlarında olacaktır?
  • Bu “güvenli bölge”, Kuzey Irak Kürt Yönetimi gibi ayrılıkçı mı, yoksa Kuzey Kıbrıs gibi “yavru vatan” mı olacaktır?
  • Burada hangi ülkenin parası, resmi para birimi olacaktır? Vergi salma ve kamu harcaması yapmada son sözü kim söyleyecektir?
  • Bütçe açığı oluşursa kamu borcunu kim alacaktır?
  • Bölgede hangi ülkenin kanunları geçerli olacaktır?
  • Yoksa burası bağımsız bir devlet mi olacaktır?
  • Bu durumda Suriye’nin toprak bütünlüğü nasıl korunacaktır?
  • Ayrı bir ordu ve polis gücü olacak mıdır?
  • İskâna zorlananlar ve burada halen yaşayanlar bu çözüme razı olmazsa, onlara ne yapılacaktır?

Acaba bu projeyi hazırlayanlar bütün bu soruların cevabını biliyor mu?

 

Eki 24

Milliyetçilik

Halil ALTIPARMAK

Nedir Milliyetçilik?

En kısa ve öz ifade ile; bir Millete mensubiyet duygusuna sahip olmaktır. Millet, Milliyetçilik, Millî gibi kavramların köküne inip kelimelerin köken bilgisi kuralları ile ilgilenmeden bu kısa tarifi yapabiliriz.

Ümmet, ümmetçilik gibi kavramlar ise, Millî, Milliyetçilik kavramları ile uyumlu değildir. Çünkü, ümmet kavramı, genel kabul gören haliyle aslında, beynelmilelciliği ifade etmektedir. Bizim açımızdan baktığımızda, Müslüman olan farklı milletlerin ortaklığı anlamını taşımaktadır. Böyle bir ortaklık sürdürülebilir bir ortaklık mıdır? Bu sorunun cevabını, gerek tarihten, gerekse, son Suriye Operasyonumuzdan çıkarabiliriz.

Böyle bir Din, inanç temelli devletler ortaklığı, sadece Müslümanlar arasında sürdürülemez diye bakamayız. Diğer dinler, inanışlar için de aynı sürdürememezlik geçerlidir. Nitekim, daha yakın bir tarihte, 20. yüzyılda, Hıristiyan dünyası, 10 milyonlarca Hıristiyan’ın hayatına mal olan İki Dünya Savaşı yapmıştır.

Peki, aynı dine, aynı inanca mensup olmak hiç bir anlam ifade etmez mi? Eder, elbette! Ama, ne ile neyi karşılaştırdığımıza bağlı olarak ifade eder.

Milletlerin ortaklığının ölçüsü, yani, bir Millet’e mensubiyet duymanın ölçüsünün çok çeşitli görüntüsü ve nedenleri vardır. Tarih birliği, duygu birliği, kültür birliği, coğrafya birliği, zihniyet birliği, dil birliği, gelecek düşüncesi birliği, inanç birliği vs. vs. Bir kişiyi bir Millet’e mensubiyet duygusu ile bağlayan, bu birliklerin varlığıdır. Elbette, bütün bu birliklerin hepsinin aynı anda  yaşanıyor olması şart değildir. Dönemlerin özelliklerine göre bu birliklerden bir kaç tanesi zaman zaman eksik olabilir. Ancak, toplu değerlendirmelerde bu birlikler bir ölçüt olarak kabul edilir.

Bu açıklamaların ışığında, Arap Devletlerinin Türkiye’ye ve Türk Milleti’ne karşı tutumlarının Türk insanını şaşırtmaması gerekir. Çünkü, Mensubiyet duygusu bağlamında aynı noktada değiliz ki!  İyi niyetli bakış açısıyla şu da söylenebilir: Arap Devletleri’nin yönetimleri ayrı, Arap insanı ayrı denebilir. Bu yaklaşım, sadece, içinde, dediğim gibi iyi niyet unsurları taşıyan bir yaklaşımdır. Ancak, Devletler ve Milletler arası ilişkilerde, bu tür iyi niyetli yaklaşımlar çoğu zaman doğru neticeler vermez. Bu nedenle, ölçüt, yukarıda saydığımız şekillerde olmalı ve  bir Millet’e Mensubiyet duyguları temel alınmalıdır.

Son operasyon konusunda, Macaristan Başbakanı’nın Avrupa Birliği’ne karşı tavrı ve sözleri bile anlatmak istediklerimiz için  MUHTEŞEM  bir örnektir.

Şu sorulabilir: Peki bir Millet’e mensubiyet duygusu taşıdığı halde, o Millet’in aleyhine olanlar olmaz mı?  OLUR, OLMUŞTUR ve de OLACAKTIR. İşte onlara da HAİN diyoruz ya!

Bütün bu anlattıklarım şu sonuca çıkıyor: Mensubiyet duygusu taşıdığı bir Millet’in Milliyetçisi olmak, hiç de yadırganacak bir durum değildir. Tam aksi, övünülecek bir durumdur. Hatta öyle ki, Milliyetçilik anlayışının, herhangi bir grup, kişi, zümre tekelinde olmasına engel olmak için bile herkeste Milliyetçilik öne çıkmalıdır.

Bu  konuda bir değerlendirme daha yapmak sanırım yararlı olacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’undan biri de Milliyetçiliktir. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün müthiş gayretleri ve araştırmaları sonucu belirlediği bu İlkelerin birbirinden farkı olmamalıdır. Dolayısıyla, diğer  Beş İlke ne ise, Milliyetçilik İlkesi de odur ve öyle olmalıdır. Çünkü, bu ilkeler, birbirinden ayrılmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti kurucu iradesinin İLKE VE FELSEFESİDİR.

 

Kas 24

İşsizlik Felaketi

Ruhittin SÖNMEZ

İşsizlikle ilgili rakamlar sadece sayılardan ibaret değildir. Artan intiharların, boşanma oranlarındaki yükselişin, suç ve suçlu sayısındaki artışların da işaretidir. Aynı zamanda dava ve icra dosyaları sayılarının rekorlar kırmasının, batan işyerlerinin, devletin azalan vergi gelirlerinin kısacası toplumun huzur ve refahının azaldığının, ekonominin dibe çakıldığının da göstergesidir.

TÜİK’in  Ağustos 2019 raporuna göre işsiz sayımızın 4 milyon 650 bin kişi olduğu açıklandı. Ağustos 2019 ayı işsizlik oranı yüzde 14,0 ile Ağustos dönemleri arasında son 15 yılın en yüksek rakamı oldu. İşsizlik oranı geçen seneye göre ve bir önceki aya göre arttı.

Bir de TÜİK’in işsiz saydıkları yanında, iş bulma ümidini kaybeden işsizleri, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizleri, mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanları da kapsama alan Geniş tanımlı işsizlik tanımını dikkate almak gerekir.

DİSK-AR tarafından hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı krizin başladığı ay olan Ağustos 2018’de 6 milyon 352 bin iken, Ağustos 2019’da 7 milyon 305 bine yükseldi. Geniş tanımlı işsizlik oranı 953 bin kişi artarak, yüzde 20,6 olarak hesaplandı.

Bütün bu rakamları bile tereddütle karşılıyoruz. Durum görünenden de vahim olabilir. Çünkü kayıtdışı çalışanların oranı yüzde 36,1 ve bunların neye göre sayıldığını anlamak kolay değil.

Oysaki dünyada durum bizden çok farklı. 2018 Dünya ortalama işsizlik oranı sadece yüzde 5’tir. (Dünya bizi kıskanıyor!)

Gerçek işsiz vatandaşlarımıza ilave olarak çok kısa süreli çalışan, ancak uzun süreli iş bulsa çalışmaya hazır olanlar ile çalıştığı işten memnun olmayıp, çalışırken bir yandan başka iş arayan mutsuz çalışanları da düşünmemiz lazım.

Bir de bu duruma bizde çalışanların iş kalitesinin gelişmiş ülkelerden çok geri olduğunu ekleyiniz. Asgari ücretin 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının altında kaldığını ve asgari ücrete yakın ücretlerle çalışanların mutlu olmasının söz konusu olamayacağını da unutmamamız gerekiyor.

Bu tabloya felaket denmez de ne denir?

*****************************

ALMANYA’NIN VE TÜRKİYE’NİN İSTİHDAMI

Türkiye’de mevsim etkisinden arındırılmış istihdam bir yılda 762 bin kişi azalarak Ağustos 2019’da 28 milyon 68 bine geriledi. Kayıtlı çalışan sayısı sadece 21 milyon 175 bin kişi. Resmi işsizlik oranı ise yüzde 14.

Görünen o ki, “rakamlarla ve varsayımlarla oynayarak İŞSİZLİK ORANINI düşük göstermeye çalışıyorlar.”

Bakınız, Türkiye gibi 82,8 milyon nüfusu olan Almanya’da çalışan sayısı 45 milyon. İşsiz sayısı ise 2,2 milyon. Almanya’nın işsizlik oranı yüzde 3,1 olarak açıklandı.

Demek ki Almanya Türkiye’nin iki katından fazla istihdam yaratmayı başarmış.

Türkiye’nin kişi başına milli geliri 9 bin dolar iken Almanya’nın 44 bin doların üstünde olması tesadüf değil.

Çok çalışmamız ve verimli çalışmamız gerekiyor. Bu yapı ile bırakın aradaki mesafeyi kapatmayı, farkı korumamız bile bir mucize olur. Üreten bir ekonomi yaratmamız lazım.

Almanya’dan çok Mercedes ve BMW makam aracı kullanarak zengin ve gelişmiş olunmuyor.

*****************************

GENÇLER VE KADINLARDA İŞSİZLİK

TÜİK genç nüfusta (15-24 yaş) işsizliği yüzde 27,3 olarak açıkladı. Genç işsizliği 2018 Ağustos ayında yüzde 20,7 iken bir yıl içinde yüzde 6,6 arttı.

Daha da acısı ne eğitimde ne işte olan gençlerimizin oranı yüzde 30,1 gibi ürkütücü bir rakam. Bir ülkenin en büyük sermayesi olan genç nüfusun ülke için büyük sıkıntıların kaynağı haline getirildiğini görüyoruz.

Aynı şekilde kadın işsizliği de en çok artan grup. Kadın işsizliği bir yıl içinde 2,5 puan artarak Ağustos 2019’da yüzde 17,6 seviyesine yükseldi.

Tarım dışı genç kadın işsizliği en çok artış gösteren işsizlik türü oldu. Genç kadın işsizliği Ağustos 2018’te 26,4 iken bir yıl içinde 8,2 puan artarak yüzde 34,6 oldu.

Bu veriler hepimizin uykularını kaçırması gereken dehşet verici bir tablo oluşturuyor. Türkiye geleceğini emanet edeceği gençlerimizi toplumsal aidiyet duygusunu körelten, değerlerimize bağlılığını kopartan, onları terör örgütlerine, cemaat ve tarikatların kucağına iten bir ortam yaratıyor.

Eğitimli gençlerin de çoğu iş bulamadığı için yurt dışına gidiyor. Bir yandan beyin göçü ile bu gençlere harcadığımız paralar heba olurken, bu gençlerden yararlanamamanın bedelini de ödüyoruz. En zeki ve yetişmiş gençlerimizin yabancılaşmasına zemin hazırlıyoruz.

*****************************

SURİYELİLERİN İŞSİZLİĞE KATKISI

Türkiye’de kayıtlı 3,7 milyon, kayıtsızlarla beraber 5,3 milyon Suriyeli yaşıyor. Bunların çok önemli bir kesimi düşük ücretle ve kayıt dışı çalışarak, vatandaşlarımızın işsiz kalmasına neden oluyor.

Cumhurbaşkanının açıklamasına göre Suriyeliler için harcanan 40 milyar dolar, yani Bütçenin dörtte biri kadardır.

Bakan Berat Albayrak’a göre, içinde yaşadığımız ekonomik krizin en önemli sebeplerinden biri Suriyelilere harcanan 40 milyar dolardır.

Bu miktar kaynak devlet tarafından Suriyelilere değil de yatırımlara harcansaydı, işsiz sayısı yarı yarıya azalırdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “2 milyon Suriyeli sığınmacının evlerine kendi tercihleriyle dönmelerini temin edeceğiz” noktasına gelmesi bir zaruretin sonucudur.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar