Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 27

Hayır, Türk Dil Bilgisi Kuralları Yıpratılamaz! (Kanal İstanbul ve Şehr-i Şifa Örneği)

     Prof. Dr. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

Dilin ve Türk Dilinin Tanımı:

Dil “İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş sosyal bir kurum” olarak tanımlanır.[2]

Türk Dili, Türkler arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, Türklerin özellikleriyle örtüşen kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli Türklerin bilinmeyen zamanlarında Türklerin arasında atılmış gizli antlaşmalar sistemi, Türk dünyasının Türk coğrafyasının seslerinden örülmüş sosyal bir kurumdur.

Dilin ve Türk Dilinin Kanunları

Dilin, Türkçenin en önemli özelliklerinden biri kendisine mahsus kanunları olup bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık olmasıdır. Bu kanunlar, dili ayakta tutan, onu diğer dillerden ayrı bir yapıya sahip kılan o dilin dil bilgisi kurallarıdır. Bu kurallar dilin yapısına hakim olan dilin yapı ve bünyesinden, eğilimlerinden doğmuş, dilin tarih içindeki istikametini gösteren özelliklerdir.

Dil bilgisi kuralları, dilin doğuşundan itibaren o dili konuşan milletin özelliklerinden doğmuş, o dili konuşan milletin tarihi seyrine uygun olarak gelişmiş kaidelerdir.

Her dilde ses bilgisi, şekil bilgisi, cümle bilgisi kuralları bulunmaktadır. Bu kuralların en önemlisi söz dizimi cümle bilgisi kanunlarıdır. Dili ayakta tutan özellikle söz dizimi yapısıdır.

Bir dilin söz dizimi kuralları o dili kullanan milletin düşünce, anlayış ve anlatım özelliklerini gösterir. Türkçenin uzun tarihi boyunca oluşan söz dizimi kuralları, Türk milletinin düşünce, mantık ve kainatı algılama anlayışının belirtisi olarak dilimize aksetmiştir.

Türkçenin Söz Dizimi Kuralları

  1. Kelime Sırası kuralı (Yardımcı ögenin başta, asıl ögenin sonda olması)
  2. Kelime Sırası ve Zaman Sırası Kuralı (yardımcı hareketlerin önce, asıl hareketin sonra ifade edilmesi)
  3. Kelime Sırası ve Ekler Sistemi Kuralı (kelimelerde kapsamı dar olan eklerin önce, kapsamı geniş olan eklerin sonra dizilmesi)

Türkçenin Söz Dizimi Kurallarının Yıpratılması

Dilde kelime dünyasından daha önemli olan söz dizimi kurallarının yıpratılması dilin bozulup iletişimi sağlama görevini yıpratmaktadır.

Son yıllarda küreselleşme akımları sıfat tamlaması şekli ve anlayışı ile Türkçenin söz dizimi kurallarına aykırı kullanımların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İki örnek:

 

1.1. İlk örneği santral İstanbul, son meşhur örneği Kanal İstanbul[3] olan kelime grupları görünüşe göre sıfat tamlaması gibidir. Fakat bu şekiller Türkçe sıfat ve sıfat tamlaması tanımı ve yapısına uymamaktadır.  “santral” ve “kanal” kelimeleri vasıf bildirmedikleri halde sıfat gibi kullanılışlardır.  Bu isimlendirme eskiden bir hükümet programında İstanbul Kanalı olarak adlandırılmıştı.[4]

Örnek olarak incelediğimiz Kanal İstanbul,  şekli

  1. Türkçe sıfat tamlaması şekli ve anlayışına aykırıdır.
  2. Türkçe söz dizimi şekline aykırıdır.

İstanbul Boğazı, Haliç Köprüsü, Doğan Kanalı, İstanbul Kanalı, İstanbul Santralı,  İstanbul Vadisi, İstanbul Forumu,  gibi doğru yapılmış belirtisiz isim tamlaması şekillerinin Boğaz İstanbul, Köprü Haliç, Kanal D, Kanal İstanbul, Santral İstanbul, Forum İstanbul şekillerine sokulması, Türkçe sıfat tamlaması ve söz dizimi kurallarına aykırıdır. Çünkü:

  1. Nesnelerin dış ve iç vasıflarını belirten isim cinsi kelimeler Türkçede sıfat olarak sınıflandırılıp bunlarla sıfat tamlaması yapılır. Vasıf bildirmeyen isimlerin, özel isimlerin Türkçede sıfat olarak kullanılmaması bir kuraldır. “Sıfatlar, adlardan önce gelerek onları niteleyen, nasıl olduklarını gösteren veya çeşitli yönlerden belirten adlardır. Onlar kendi başlarına bir varlığı bir nesneyi temsil etmeyip, varlık ve nesnelerde var olan niteleme ve belirtme özelliklerini soyut olarak gösterirler. Nitelik bildirmeye elverişli olmayan adlar sıfat olarak kullanılamazlar”[5] “Sıfatlar nesnelerin vasıflarının adlarıdır. Hiç vasıf ifade etmeyen, sadece ad olarak kullanılan mücerret isimler sıfat olarak kullanılmaya elverişli değildirler. Has isimler sıfat olarak kullanılmaya hiç elverişli değildirler. Has isimler esas itibariyle kelime olarak manası bulunmayan isimlerdir.”[6]

Süveyş Kanalı, Panama Kanalı, İstanbul Kanalı, İstanbul Santralı, Doğan Kanalı, (Aydın Doğan’ın TV. Kanalı) İstanbul Boğazı, Emirgan Parkı, Gülhane Parkı, Boğaziçi Köprüsü ve FSM Köprüsü şeklindeki Türkçenin söz dizimine uygun olarak yapılmış ve belirtisiz isim tamlamasından oluşmuş bu isimlerdeki iyelik eklerini attığımızda, karşımıza Süveyş Kanal, Panama Kanal, İstanbul Kanal, Doğan Kanal, İstanbul Boğaz, Emirgan Park, Gülhane Park, Boğaziçi Köprü ve FSM Köprü gibi anlamsız, mantıksız, özel isimlere sıfat görüntüsü veren şekiller çıkmakta, bu şekillerdeki tamlayan ve tamlananın arasında herhangi bir gramer bağı bulunmamaktadır. İyelik eklerini attığımız şekillerin bir de yerlerini değiştirelim: Kanal Süveyş, Kanal Panama, Kanal İstanbul, Kanal Doğan, Boğaz İstanbul, Park Emirgan, Park Gülhane, Köprü Boğaziçi ve Köprü FSM.

  1. Bu yanlış yapıların birini Kanal İstanbul şeklindeki kelime grubunu- Türk dil bilgisi söz dizimi bakımından daha geniş olarak inceleyelim: Türkçede isimler 1. sahiplik, aidiyet, iyelik bildirmek, 2. niteleme, vasıf bildirmek üzere yan yana gelirler. Bütün nesnelere altı şahıstan biri sahip olduğundan sahiplik bildiren iyelik grubunun da altı şekli vardır: (Benim kanalım, senin kanalın, onun kanalı, bizim kanalımız, sizin kanalınız onların kanalları gibi). İyelik grubunun üçüncü şahsındaki o şahıs zamiri, birinci ve ikinci şahsın dışında her şeyin yerine geçebildiğinden, yerine bir isim konduğunda ortaya isim tamlaması adı verilen kelime grubu çıkar. (O-nun kana-lı – İstanbul’un Kanal-ı gibi.) İsim tamlaması, ekli veya eksiz ilgi halindeki bir tamlayan isimle, mutlaka iyelik eki almış tamlanan bir ismin sahiplik, mülkiyet kavramı üzerinde birleşmesi ile kurulur. İstanbul-un Kanal-ı bir belirtili isim tamlamasıdır: İstanbul tamlayan isim, yardımcı öge;  kanal tamlanan isim, asıl öge,  “-un” ilgi hâli eki, “-ı iyelik ekidir. Bu anlatımda asıl söylenmek istenen kanaldır, bu kanalın İstanbul’a ait olduğu belirtilmektedir. Birçok yer adları belirtisiz isim tamlaması ile yapılır. Belirtisiz isim tamlamasında tamlayan, eksiz ilgi hâlindedir. İstanbul-un Kanal-ı şeklindeki belirtili isim tamlamasındaki “-un” ilgi hâli eki kullanılmayınca ortaya belirtisiz isim tamlaması olan İstanbul Kanalı şekli çıkar. Türkiye Cumhuriyeti, Türk Cumhuriyetleri, Türk Milleti, Türk Dili, Türk Bayrağı, Türk Edebiyatı, Türk Tarihi, Türk Gençliği, Türk varlığı, Türk yemini, İstiklal Marşı, milletvekili yemini, Ziya Gökalp Bulvarı, Ergenekon Destanı, Kızılelma Caddesi gibi isimler aynı yapıdadır. Belirtisiz isim tamlaması birleşik isim durumuna geçmeğe de uygundur: Ayak kabı>ayakkabı, dana burun-u> danaburnu, kahve değirmeni, cam göbek- i>camgöbeği, kahve renk-i> kahverengi, bel kemiği vb.

İstanbul Kanalı şeklindeki belirtisiz isim tamlamasının sonundaki “-ı” iyelik ekini çıkardığımızda bütün yapı ve anlam bozulmaktadır: İstanbul Kanal. Bu şekil bir sıfat tamlaması gibi görünse de özel isimler (İstanbul, özel isimdir) sıfat olamayacağı için bu yapı tamamıyla Türk dil mantığına aykırıdır. Sıfat tamlaması belirtme ve nitelendirme özelliğine sahip bir isim cinsi kelime ile (sıfat), belirtilen veya nitelenen bir ismin eksiz olarak yan yana gelmesi ile kurulur. Sıfat önce, isim sonra gelir: Güzel İstanbul, Üç İstanbul, taşı toprağı altın İstanbul, gibi.

İstanbul Kanal başka dillerin mantıklarına uyabilir. Türkçemiz dünyanın en mantıklı ve sağlam yapılı dillerinden biri, belki de birincisidir. Türkçemiz kendi mantığı ile vardır ve başka dillerden çok daha üstündür.

İstanbul Kanal şeklindeki bozuk ve anlamsız yapıdaki isimlerin yerlerini değiştirdiğimizde ise karşımıza bir dil ucubesi çıkar:  Kanal İstanbul. Tıpkı, Kanal D (Kanal Doğan, bu Aydın Doğan’ın TV kanalının kısaltmasıdır),  Kanal Süveyş, Kanal Panama gibi.

Doğru ve Türkçeye uygun şekiller: İstanbul Kanalı, D Kanalı (Aydın Doğan’ın Kanalı)

1993 yılında Kanal D isimlendirmesinin yanlış olduğunu, bu ve benzeri şekillerin Türkçemize Batı dillerinden geldiğini, Türkçenin mantığını anlayıp kavrayanların bunları kullanmadığını yazmıştım.[7] Sağır kulaklar tamlamaları bu hâle getirdi.

05/05/2011 tarihli genel ağ sayfalarında bir de yapılacak kanalın hafriyatından çıkan artıklarla Marmara Denizi ortasında bir piknik adası yapılacağı haberleri de vardı. Bu adanın ismini de şımarık medya hemen koymuş. İkinci bir dil ucubesi:  Mangal İstanbul (!)

 

1.2.VAKIF KATILIM (İstanbul Eminönü Meydanı’na asılan afiş)

Bu anlatım acaba “Vakıf katılımı” demek mi yoksa “katılım vakfı” demek mi anlaşılmıyor.

Bu anlatımda vakıf ve katılım kelimeleri, arasında bir gramer ilgisi yok. İki kelime de yalın halde. Yalın halde sıfat niteliğinde bir isimle yalın bir ismin yana gelerek bir birlik oluşturma şekli sıfat tamlaması demektir. Bu sıfat tamlaması değil. Sıfat tamlamasında birinci kelime vasıf bildiren bir isim olup ikinci kelimeyi nitelendirmesi gerekli. “vakıf” kelimesi  cins ismi niteliğinde bir kelime. Katılım kelimesini nitelendirmiyor. Bu birleşme şekli yanlış. Doğru şeklin belirtisiz isim tamlaması şeklindeki Vakıf katılım-ı olması gerekiyor.

Belirtisiz isim taml: = İlgi (genitif) halinde tamlayan isim +  tamlanan isim + iyelik eki

Vakıf katılım-ı    =   (vakıf ) + (katılım) +  (- ı)

“Vakıf katılım” şeklindeki yan yana gelmede iyelik ekinin kullanılmaması anlatımı anlaşılmaz hale sokmaktadır.

İyelik eklerinin atılması Türk insanında aidiyet, sahiplik, benimseme ve mülkiyet duygusunun zayıflaması demektir. Başka dillerde en az iki kelimeyle ve sadece şahıs zamirlerinin ilgi halli şekillerinin yalın haldeki isimlerin önüne gelmesiyle (your book: senin kitap) şeklinde yapılan iyelik ifadesinin Türkçede şahıs zamirlerinin ilgi hali şekillerinin  iyelik eki almış tamlanan ismin önüne gelerek yapılması  (senin kitap-ı-n) Türk dilinde iyelik sisteminin çok kuvvetli olduğunun bir delili olup bu da mülkiyeti reddeden siyasi sistemlerin Türk milleti, Türk düşüncesi bakımından benimsenmediğini ve benimsenemeyeceğini göstermektedir.[8]

2.1.Türkçe Söz Dizimine Aykırı Şekiller:

Anadolu’nun ortasında Afyonkarahisar ilinin Sandıklı ilçesinde 19 Ağustos 2014’te başlatılan projenin adı Şehr-i Emin Şehr-i Şifa Sandıklı’dır. Türkçenin isim tamlaması kuralı varken Farsçanın izafet terkibini kullanmak “bir gecede cahil kaldık” diye Osmanlı Türkçesine heves edenlerin arzusudur.

Şöyle ki:

“Şehr-i Emin Şehr-i Şifa Sandıklı” tamlayanları Farsçaya göre yapılmış iki tamlamadan oluşan bir sıfat tamlamasıdır.

“Şehr-i Emin, Şehr-i Şifa” şekilleri,   Emin Şehir şeklinde sıfat tamlaması ve Şifa Şehri şeklinde belirtisiz isim tamlaması olarak kullanılmalıdır. Şehr-i Emin Şehr-i Şifa,  şekilleri Türkçenin asıl öge sonda yardımcı öge başta şeklindeki söz dizimi kuralına aykırı olup bir Hint Avrupa dili olan Farsçanın söz dizimine uygundur.

Bu isimlendirmede “emin şehir” şeklindeki Türkçe sıfat tamlaması Farsça olan “şehr-i emin” şekline; “şifa şehri” şeklinde olması gereken Türkçe belirtisiz isim tamlaması Farsça olan “şehr-i şifa” şekline sokularak Türkçe söz diziminin sıfat ve isim tamlamaları yapım kuralları terk edilip Farsça olan şekiller tercih edilmiştir. Türkçede yerleşmiş olan, “şehir, emin, şifa” gibi yabancı asıllı kelimeleri “Türkçeleşmiş” olarak kabul edip kullanmaktayız. Ancak bu kelimelerle yapılan Farsça ve Arapçaya uygun isim ve sıfat tamlamaları şekillerini, Türkçe isim ve sıfat tamlamaları yerine kullanamayız. Kullanırsak burada olduğu gibi Türk cümle yapısının bir kuralını yıkmış olmaktayız.

2.2. 4. Levent, 2. Cumhurbaşkanı, 3. Selim, 2. Abdülhamit, 1. Madde, 2. Kat, 4. Soru, 11. Bölüm, 3. Sınıf,… (Dördüncü Levent, İkinci Cumhurbaşkanı, Üçüncü Selim, birinci madde, ikinci kat, dördüncü soru, on birinci bölüm, üçüncü sınıf,…) gibi “–ıncı, üncu… eklerini alarak yapılmış sıra sayı sıfatlarıyla Türkçeye uygun olarak yapılmış sıfat tamlaması şeklilerini ters çevirip yani sıfat + isim = sıfat tamlaması (birinci +  madde = birinci madde) şeklini, isim + sıfat (madde + bir, “Levent 4, Selim 3, Abdülhamit 2, Madde 1.kat 2, soru 4, bölüm 11, sınıf 3) şekline sokarsak Türkçenin sıfat önce isim sonra gelir, yardımcı öge sıfat önce, asıl öge isim sonra gelir şeklindeki Türkçe söz dizimi kuralını yıkmış oluruz. Bu şekillere alışıldı, üstünde durmayalım demek bir tür yanlışı doğru kabul ederek yanlışta israr etmek demektir.

3.Yabancı kelimelerle Türkçe isimler birleştirilerek yeni dil ucubeleri ortaya çıkmaktadır. Ülkemize dikilen zevksiz, kaba gökdelenler Türk Mimari üslubuna ne kadar yabancı ise bu isimlendirmeler de Türkçeye Türk dil zevkine yabancı, uygun değildir. Örnekler: WE HALİÇ, SKAYLAND İSTANBUL, HANCI CENTER, TORUN CENTER, DENTSİSTANBUL”

Türkçe harf adlarını, İngilizce adlarıyla söylememiz de moda oldu. NTV adını ENTİVİ şeklinde, BMC adını BİEMSİ diye kullanmamız gibi.

Türk Dil Bilgisi kurallarının yıpranması üzerinde en çok durulması gereken konudur ve Türkçenin geleceğini tehlikeye sokmaktadır.

 

Sonuç:

Türkçenin hiçbir kusuru, eksiği ve noksanı yoktur. Türkçeyi bilmeyenlerin Türkçe ile ilgili mantıksız, anlamsız kullanımları ve Türkçeyle kavgaları, Türklükle kavgaları vardır.

Türkçenin yapısını ve mantığını anlamayanlar, tabiatın dengesini de değiştirmeye kalkmaktadırlar.

Türk Dil Bilgisi kurallarının yıpratılması ile ilgili şahsım ve meslektaşlarım tarafından yazılan yazılarda ve Türkiye’de etkin bir sivil toplum kuruluşu olan Aydınlar Ocaklarının 27-29 Ekim 2017 tarihinde Ankara’da yapılan 46. Büyük Şurası Sonuç Bildirisi’nde de belirtildiği gibi genel olarak TDK Başkanlığınca yaptırım gücü olan çalışmalarla bu kullanımlara engel olunabileceği şeklinde olup, bu da siyasi iradenin TBMM raflarında beklemekte olan Türk Dilini Koruma Kanunu’nu çıkararak Türkçemizi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin koruması altına almasıyla mümkün olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözlerinde de belirttiği gibi “Türk dilini şuurla işlemek, Türklük duyguları ile Türk dilinin bağlarını daha çok sağlamlaştırmak” için Türk Dil Kurumunun  Türk Dil Akademisi haline getirilmesi gereklidir.

[1] Yeni Türk Dili Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Fen-Edb. Fak. TDEB Öğretim Üyesi, e-posta: metrinkaraors@yahoo.com  0532 5699816

[2] ERGİN, Prof. Dr. Muharem, Türk Dil Bilgisi,s.3-4

[3] Karaörs, Prof. Dr. M. Metin, Bir Türk Dil Bilgisi Dersi: Kanal İstanbul’dan Mangal İstanbul’a, Türk Dünyası Tarih Dergisi, TDAV yayını, İstanbul, S. 297,  Eylül 2011, s. 51-52

[4] Bülent Ecevit, 1994 yılında parti beyannamesinde İstanbul Kanalı diye isimlendirmişti.

[5] Korkmaz, Prof .Dr. Zeynep, Türkiye Türkçesi Grameri, TDK yay. Ankara 2009, s. 333-335

[6] — Ergin age. s .208

[7]Karaörs, Prof. Dr. M. Metin Talas Aşağı, Talas Yukarı, Yayın : 1. Erciyes, (dergi) Kayseri, 1993 Kasım, S: 191, s: 19

 

[8] Ergin, Prof. Dr Muharem, Türkçede Millet Felsefesi, Kubbealtı Akademi Mecmuası Ocak.1986.sayı 1. s.64-65

 

Mar 21

Değerleri (Değerlendirmeyi) Bilmek

Cafer GENÇ

Sevgili okurlarım;

Eğitim, hepimizi yakından ilgilendiren önemli bir konudur. Köşe yazılarımı, rahat okunması ve faydalı olması düşüncesiyle cumartesi ve pazar günleri yazıyorum. İki haftadır, öğretmenlerin performans değerlendirmelerinden hareketle, öğrencilerin ve eğitimin durumunu da “değerlendirme” konularına değinmiştim ve sıkıntıları sizlerle paylaşmıştım.

Bu konu gündemdeyken, MEB’in empati, öz eleştiri yaparak değerlendirmeye önce kendisinden başlamasının isabetli olacağını da belirtmiştim. Hazır yeri gelmişken yaşadığım bir “değerlendirme!” olayını anlatmak ve durumu sizlerin takdirine bırakmak istiyorum.

Gazi Anadolu Lisesi müdürü iken 2009 yılında görevden alındım. 22 Temmuz’da, görevden ayrılmadan bir gün önce, personelle vedalaşırken Aile Birliği’ne, “Yarın ayrılacağım, imzalamadığım evrakınız kalmasın” dedim. Onlar da, “Servisle anlaştıklarını, sözleşme hazırlayıp imzaladıklarını, benim görüp onaylamamı” istediler. Ben de bu iş onların işi olmakla birlikte, okulun müdürü olarak bilgimin olması gerektiği anlayışından hareketle, servis sözleşmesine bakıp en alt kısmını “görülmüştür, uygundur” anlamında onayladım.

“Ne var bunda, gayet normal!” diyeceksiniz. Hayır, hiç de öyle değil, bakın neler oldu.

2009 yılının aralık ayında, teftiş kurulundan bir müfettiş aradı.

Servisle ilgili bir şikaâyet olduğunu, sözleşmede benim de imzam olduğu için ifademi almak istediğini söyledi.

Görevden alınmam sebebiyle moralim bozuk olduğu için, “okuldan ayrılalı 5 ay olduğunu, konunun beni ilgilendirmediğini, ifade vermeyeceğimi” söyledim.

Aradan 5 ay geçti. 2010 Mayıs ayında görev yaptığım okula bir müfettiş geldi. Bu konuyla ilgili “ifademi almak istediğini, önemli bir şey olmadığını, formalitenin yerine getirileceğini” söylemesi üzerine ifade verdim.

Bir ay sonra, Yıldırım İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Şube Müdürü, (arkadaşımdır ve halen görevdedir) beni aradı. Servis konusuyla ilgili 4 tane, en hafif ceza olan “uyarı” cezamın olduğunu söyledi.

Şaşırmıştım. Kabul etmediğim için tebliğ etmeyeceğimi söyledim. “Ne yapabiliriz” noktasında, “savunmamın yeterli görülerek cezaların uygulanmaması” kararlaştırıldı.

Nitekim öyle oldu. Şimdi sıkı durun. 10 gün sonra, şube müdürü, “2008 yılında da servis sözleşmesini aynı şekilde imzaladığım için 4 zarfın daha olduğunu” söyledi.

Bu defa, cezalardan birisi, uyarmanın bir üstü olan “kınama” idi.

Önceki 4 cezaya çok kızmamın ardından, sonraki bu 4 cezaya tepkimi tahmin edemezsiniz!

Aynı şekilde cezalar verilmedi. “Kınama” cezasını da kaymakamla görüşüp itirazımı izah etmem neticesinde uygulamadı, iptal edildi.

2008 ve 2009 yılları için 4’er ceza verdikleri konular (suçlamalar) şunlardı:

  1. Komisyonda olmadığım, görevim olmadığı halde sözleşmeyi imzalamış olmam.
  2. Belediyenin tespit ettiği fiyatlara uyulmamış olması (sözleşme, fiyat tespitinden önce yapıldı.)
  3. Servis ücretinin yüksek olması (en uygun teklifle anlaşılmıştı.)
  4. Velinin ve öğrencinin mağdur edilmiş olması.

Aslında hiç de öyle değildi. Şikâyet, servis firmalarının rekabetinden kaynaklanıyordu. Neyse, bana 8 ceza verildi ama uygulanmadı. Uygulanmaması, suçu işlemediğim anlamına da gelmiyordu.

Bu cezaları bana, FETÖ olayından tutuklanmış olan İl Milli Eğitim Müdürü verdirdi.

Görevden alınmam ile ilgili davam mahkemede olduğu için, “hemen hemen her yıl ve hatta 1 yılda 4 defa, 3 yılda da 3’er defa ödüllendirilmiş bir müdür olarak, hiç cezamın olmamasına karşılık, mahkemeye, 8 cezamın olduğunu göstermek istemesine bir gerekçe olduğunu sonradan öğrendim.

Bu ve benzeri olumsuz durumlar, başta eğitime zarar vermekte olup görevden alanları da alınanları da yıpratmaktadır. Böyle bir değerlendirme anlayışı ve yaklaşımı adına ne söylenir bilemiyorum. Yorum sizin. Eğitimde, ödüllendirmeyle teşvik ederek moral ve motivasyon sağlanmalıdır. Tecrübeli, idealist değerlerin değerlendirilmesini bilmek gerekir.

SÖZÜN ÖZÜ: Şahsi ve siyasi emeller uğruna “değerlerimiz” yok edilmemelidir. Bir şeyin kıymeti yokluğunda anlaşılmamalıdır. Değerleri değerlendirmesini bilmeniz, sizin başarılı olmanız anlamına gelecektir. Değerlere değer verdiğiniz sürece, siz de değer (saygınlık) kazanırs

Mar 28

Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bazı Düşünceler

Dr. Şahin CEYLANLI

Osmanlı Devleti’nde, Miri Toprak Sistemi’nin esasını Tımar Sistemi oluşturmaktadır. Tımar, Osmanlı Devleti’nden önce var olan bir sistemdir. Belirli bir görev karşılığı ve devlete yapmış olduğu iyi hizmetlerinden dolayı kişilere tahsis edilen ve senelik geliri yirmi bin akçeye kadar olan dirliklere tımar, kendisine böyle imkanlar sağlanan kişiye de sipahi denmektedir.

Tımar Sistemi, Osman Gazi ile birlikte başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en üst seviyeye ulaşmış ve 1839 tarihinde, Tanzimat Fermanı’yla ortadan kaldırılmıştır. Tımar Sistemi’nin en önemli özelliklerinden biri, tımar topraklarından faydalananların, bu topraklardan ancak geçici olarak yararlanmaları hususudur. Bu husus, toprağı işleyenlerin durumlarına göre belirlenmektedir. Tımar Sistemi’nde iki taraf mevcut olup, bunlar sipahi ve reayadan ( köylüden ) oluşmaktadır. Birbirlerine karşı münasebetleri, kanunlarla düzenlenmiştir. Ne sipahi ve ne de reaya, bu toprakların mülkiyet hakkına sahip değildir.

Mülkiyet, ancak devletindir. Reaya, bu toprakları işlediği müddetçe tasarruf hakkına sahiptir. Sipahi ise devletin memuru sıfatıyla, reayadan lüzumlu olan vergileri toplamakta, barış zamanında köylerin asayişini sağlamakta, harp sırasında ise askerleriyle (cebelüleriyle) birlikte, padişahın emrinde harbe katılma sorumluluğundadır. Bu sistem ile devlet, büyük bir masrafa girmeden askeri kuvvet oluşturmuş ve iktisadi hayatın güçlenmesinde çok büyük faydalar sağlamıştır. Zaman içinde tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordu düzeninde de bozulmalar olmuş ve bu durum; Celali İsyanlarının doğmasında önemli rol oynamıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Selçuklu Devleti’nde ve bazı İslam ülkelerinde görülen İkta Sistemi arasında önemli benzerlikler vardır. Ancak İkta Sistemi’nde, savaşa asker göndermek mecburiyeti yoktur. Bu sistem, bazı değişikliklere uğrayarak Osmanlı Devleti’nde Tımar Sistemi adını almıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi’ni karşılaştırdığımız zaman, birbiriyle ilgisinin olmadığı görülür. Tımar Sistemi’nde reaya hürdür. İşlemiş olduğu toprağı bırakarak başka bir yere gitme hakkına sahiptir. Batı Feodal Sistemi’nde serf hür olmayıp köle durumundadır. Sipahi toprağın sahibi olmayıp, onu ancak devletin adına reayanın tasarrufuna vermekle yükümlüdür. Feodal Sistemi’nde ise, toprak senyörün mülküdür. Feodal Sistem, bir idari, askeri ve sosyal yapıdır. Tımar Sistemi ise, bir toprak rejimi, bir vergi sistemi ve aynı zamanda önemli askeri ve idari yönleri de olan bir sistemdir. Tımar Sistemi’nde devletin gücü hakim, Feodal Sistem’de devletin gücü yok denecek kadar az. İşte  bu açılardan bakıldığında, Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi arasında çok büyük ayrılıklar vardır.

Osmanlı Tımar Sistemi’ni Asya Tipi Üretim Tarzı’yla da ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde Pazar mevcut tu. Asta Tipi Üretim Tarzında Pazar mevcut olmayıp, mülkiyet hakkı da yoktur. Toprak mülkiyetinin varlığını kabul etmemek, düşünce yönünden sakat bir yaklaşımdır.

 

 

Şub 27

Türkiye Olimpian Derneği Liseli Gençlerle

ÖZTEK’TEN GELENEKSEL TÜRK SPORLARI VE GENÇLİĞİN DÜŞMANI

SİGARA ALKOL VE UYUŞTURUCU KONULU KONFERANS

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek 22 şubat Çarşamba günü Bakırköy Kartaltepe Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde Geleneksel Türk Sporları ve Gençliğin düşmanı Sigara alkol ve uyuşturucu konusunda bir konferans verdi. Okul müdürü Ali Fuat Sönmez ve Tarih öğretmeni Ahmet Orhan’ın davetlisi olarak okul öğrencilerine verilen konferansta Türkiye Olimpian Derneği Genel Sekreteri Dario Porsemay, Uz. Dr. Behçet Kara ve Eğitimci Hicabi Meral hazır bulundular.

Öztek, Geleneksel Türk sporları deyince akla ilk gelen Yıkışma yani güreş, binicilik, ok atma ve kılıç kullanma gelmektedir. Oğuz Kağan çocuklarına “oğullar; ben çok yaşadım, çok savaştım, çok ata bindim, çok ok attım, çok güreştim” diyerek, bu sporların önemine değinmiştir. Türkler başta bu dört spor dalına verdikleri önemle ve benzer sportif eğitimlerle alpler, kaptutiler, nice cengaverler ve yenilmez savaşçılar yetiştirmişlerdir. Bu cengaverler, üç kıtada at oynatmışlar, dünyaları fethetmişlerdir. İşte şimdi o cengaverler o alpler Afrin’de, devletimize ve milletimize kast eden, vatan topraklarımıza göz diken hainlere ve onları azmettirenlere gereken dersi vermektedirler dedi.

Öztek daha sonra Çevgandan (bu günkü adı polo) Cirite, Matraktan Aba Güreşine tüm geleneksel sporları üç yüz kadar slayt eşliğinde anlattı. Daha sonda Modern spor dallarının önemini, gençlerin yarışmasalar bile muhakkak bir spor dalı ile ilgilenmelerini, sporun beden ruh ve akıl gelişimine etkilerini, derslerini de çok çalışarak yüksek eğitim veren üniversiteleri  hedeflemelerini söyledi.

Sigara alkol ve uyuşturucunun zararlarını sıralarken, bayilerin raflarını dolduran Amerikan sigaralarının genetiği ile oynanmış tütünden imal edildiğini ve bunun da Türk gençliğini kısırlaştırmayı amaçladığını belirtti. Patoloji ve Sitoloji yani kanser teşhis uzmanı olan Prof.Dr. İbrahim Öztek son derece önemli bir konuyu dile getirerek, bu tütünün eskisinden daha çok ve tedavisi daha güç kanserlere neden olduğunu açıkladı.

Şub 18

Patagonya’da Yaşamanın Dayanılmaz Hafifliği!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Ben uzun zamandır hepinizin merak ettiği Patagonya’da yaşıyorum. Hani bazen konuşurken “oğlum sen Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye denilen yerde!

 

Çok konuşuruz Patagonya’yı, çok söyleriz ama tahminim o dur ki, bir çoğumuz buranın nerede olduğunu bile bilmeyiz. Bilmeyiz ama yine de, bir Patagonya der geçeriz…

 

Patagonya, Güney Amerika’nın Arjantin ile Şili tarafından paylaşılan güney bölgesindeki uçsuz bucaksız coğrafyaya verilen isim. El değmemiş doğası ile Patagonya; yeryüzünde cenneti yaşayabileceğiniz birkaç yerden biridir.

Patagonya’nın yüzölçümü yaklaşık olarak 1.5 Türkiye’ye denk geliyor. Nüfus yoğunluğu ise çok düşük, kilometrekareye ikiden az insan düşüyor. Bu, eğer görmek istemiyorsanız günlerce hiçbir insan görmeden, dünyadaki tek kişi sizmişsiniz gibi yaşayabileceğiniz anlamına geliyor. Hatta bazı günler görmek isteseniz de kimseyi göremeyebiliyorsunuz…

 

Ancak her şey tahmin edemeyeceğiniz kadar yolunda!

 

Eğitim süper! Devlet okulları parasız ve kaliteli… Özel okul falan yok, binlerce liranız cebinizde kalıyor… Zaten daha çocuk doğar doğmaz sosyal devletin gereği olarak ailelere yardım başlıyor. Çalışan annelere kreş ve anaokulu desteği var.

 

Eğitim planlı, herkes kabiliyetine göre okuyor. Ülke ekonomisi öyle yapılanmış ki, işsizlik diye bir şey yok! Okulunu bitiren hemen işini buluyor. Hem de insanca geçinebileceği bir paraya!

 

Rantçı yerel belediyecilik anlayışı burada yok. Rantın ne demek olduğu da bilinmiyor.

 

Gittiğimde rant dedim, rüşvet dedim, adam kayırma ve yolsuzluk dedim anlamadılar, aval aval suratıma baktılar.

 

Burada emek ve fikir hırsızlığı da yok. Sermayedarlar halka karşı son derece anlayışlı ve adaletli. Çalışanlar ezilmiyor.

 

Terör falan da buralarda kol gezmiyor. Türkiye ve etrafında olan ve adına “terör” denilen olayları bana sorup duruyorlar. Herkesin temel ilkesi; birinin hakkının bittiği yerde diğerinin hakkının başladığının farkında olmaları.

 

Hem siz Patagonya’nın adını uluslararası bir tartışmada hiç duydunuz mu? Komşular ve tüm dünya ile “sıfır sorun”!

 

Yargı son derece objektif. Hakim ve savcılar ülkenin en saygın kişileri. Onları sokakta görenler inanılmaz hürmet ediyorlar. Boşa hapise atılıp sonra da kusura bakma denilen vatandaşları da yok…

 

Siyasetçiler de, keza öyle çünkü tek amaçları ülkeye ve topluma hizmet etmek. Göreve bir toplu iğne ile gelip bütün Patagonya’yı ele geçirmek gibi bir amaçları yok. Bu konuları anlamıyorlar zaten. Ben de bazen bunlar zeka geriliğine mi, düçar oldular diye derin derin düşünüyorum.

 

Karun diyorsun bilmiyorlar, firavun diyorsun bilmiyorlar, tek adam diyorsun anlamıyorlar! Olsa olsa eğitim sisteminde bir aksaklık var diye düşünüyorum çünkü bu hususta bir yönleri cehalet içeriyor…

 

Milli gelir çok yüksek. Adaletli ve eşit bir şekilde dağıtılıyor. Kimse istatistiki rakamları şişirmiyor veya eksiltmiyor.

 

Asayiş son derece kontrol altında. Sokaklarda kavga yok, kadın cinayetleri yok, çocuklara cinsel istismar yok! Ne bileyim işte yok böyle şeyler!

 

Kimse dilenmiyor. Ben asgari ücrete geçinip gidiyorum hem de kira da oturuyorum. Açlık ve yoksulluk bilinmiyor bile… Kraliçe’nin veya Evangelistlerin uşaklığını yapan cemaat, tarikat, şeyh ve mürid bozuntuları da, yok burada!

 

Patagonya’ya benim gibi bunalım adamlar dışında sürü ile gelen insan göçleri de yok. Belki mevsimine göre kuşlar ya da leylekler geliyordur.

 

İnsanlar siyaset yapsın, bunun için partiler kursun diye iktidar tarafından teşvik ediliyor hatta destekleniyor. Malum siyaset zor zenaat…

 

Ülkenin dış borcu yok. Yeterli zenginlikler mevcut. Anlayacağınız çar çur yok. Büyük bir tasarruf var.

 

Of be kardeşim, yazarken bile sıkıldım bunlardan. Patagonya’da şöyle bir ağız tadı ile yaşayamıyoruz. Onun için Patagonya’da yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Öyle birbirinize “Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye soracağınıza atlayın gelin Patagonya’ya… Görün halimizi!

 

Şub 01

Milli Mutfağa Buyurun!

Hicabi MERAL*

Buyurun, buyurun Türk Mutfağına buyurun, fiyatlarımız son derece uygun. Sağ olsunlar kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında gümrük vergisi oranları sıfıra indirildi. Neden diye sormayın? Dar gelirli vatandaşlarımız ucuza karınlarını doyurabilsinler diye. Milli iradeye hizmet için sizlere bu hizmet sunuldu. Aklınıza şu gelebilir. Milli Mutfak ne demek? Milli Piyango oluyor da Milli Mutfak neden olmasın.

 

Buyurun, buyurun, hoş geldiniz, beyefendi, hanımefendi doyamayacağınız, gittiğiniz her yerde tavsiye edeceğiniz Türk usulü milli kuru fasulyemizi size tavsiye ediyorum. Servis hizmeti öncesi müşterilerimizi önce bilgilendiriyoruz. Umarım beğeneceksiniz.

 

 

  • 2 su bardağı dolusu Güney Kore Kuru fasulyesi.
  • 2 kaşık Tunus zeytinyağı.
  • 300 gram Sırbistan kırmızı eti.
  • 1 adet İran kuru soğanı
  • 2 adet KKTC sivri biberi
  • 1 kaşık Ukrayna domates salçası
  • 2 adet Çin sarımsağı.
  • Yanında 3 bardak Amerikan pirinci ve Kanada mercimeği ile yapılan mercimekli pilav.

 

 

Tatlımızı da unutmayalım. Osmanlı Tulumbası nasıl hazırlanıyor? El değmeden Rus doğal gazı ve Fransız düdüklü tenceresi ile hijyenik ortamda. Ne dersin hanım? Bu menü reddedilir mi? Tıpkı milli piyango gibi. Biz burayı daha önce neden keşfetmedik. Garson bey bize tadına doyamayacağımız sözünü ettiğiniz milli kuru fasulye, pilav ve Osmanlı tulumbası söyleyiniz. Afiyet olsun, Afiyet olsun. Bu tüketiminizle Türk tarımına ve çiftçisine de hizmet sunuyorsunuz.

 

Beslenme sağlıklı nesillerin yetişmesinde son derece önemlidir. Bu kapsamda iki olaya değinmek istiyorum. Bir televizyon kanalında toplum psikolojisine değerlendiren bir bilim adamı, ama süsü verilen bir figüran ile para bozdurarak sokaktaki vatandaşın nabzını tutmaya karar veriyor. Ama cebinde 50TL’yi çıkarıp, sokakta hareket halindeki insanlara bilerek 5 (beş TL)mi bozar mısınız talebinde bulunuyor. Yaşları 50’nin üzerinde olan bir erkek ve bir kadın evladım, bu 5 TL değil 50 TL bozuk paramız yok cevabını veriyorlar. Yaşları 18-25 arasında değişen iki bay ve iki bayanın davranışları çok ilginç. Paranın 50TL olduğunu görerek 5 TL bozuk para veriyorlar amaya. Biri kız, diğer erkek ise 50 TL’yi alarak kaçıyorlar. Ama arkalarından bağırıyor fakat aldırış eden yok.

 

Diğer hadise ise karı-koca anlaşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelen evli çiftten, baba 2 ve 4 yaşındaki kızlarını görmek ister. Anne çocukları teslim eder. Daha sonra telefon ile aralarında tartışırlar. Baba pompalı tüfek ile iki çocuğunu canına kıyar, kendisini de öldürür.

 

Mutfak ile alakası ne? Genetiği ile oynan besinlerle sağlıklı nesillerin yetiştirildiğine örnek olsun diye seçtim. Sorumlu kim? Kamuoyunun takdirlerine arz ediyorum.

 

AFİYET OLSUN!

 

 

*Dz. Öğr. Alb.

Anadolu Aydınlar Derneği BŞK. V.

Oca 17

Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve NATO’nun Stratejik Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler  komutası altında, ABD ve Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katıldı. Daha sonra askeri birlik takviyeleri yapıldı. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının nedeni NATO’ya üye olarak girebilmek ve böylece NATO üyeliği konusundaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı. Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul edildi. İşte bu tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi böylece değişecekti.

 

NATO , düşmanca baskı, tehdit, yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin Birleşmiş Milletler Yasası çerçevesinde oluşturduğu bir savunma ittifakıdır. Türkiye’de aynı ihtiyaçla bu ittifaka üye  olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok defa başarılı da olmuştur. NATO üyeliği Türkiye için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu bakımdan Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da artmaktadır. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük fedakarlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri , NATO Savunma Organizasyonu’nun Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları  yapmaları gerekmektedir.

Son günlerde Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması veya Türkiye’nin NATO’dan kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar yapılmakta. Bu hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemektedir. NATO üyeliği, Türkiye’nin komşuları ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

Şub 09

Afrin’de Amerika İle Savaşıyoruz

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK      

*Afrin’de bir canlı bomba terörist kadın kendisini patlatıyor. Amerikada yüksek tirajlı bir gazete

”bu kendilerini patlatanlar bizim müttefikimizse, Hiç şüphe yok ki, biz teröristlerle müttefikiz” diye yazııyor.

*Eski Amerika Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Orta Doğu uzmanı Michael Doran; “PYD, PKK’ dır kendimizi  kandırıyoruz, Türkiye’ye karşı dürüst davranmadık” diyor.

*Amerikan Genel Kurmayı; “Suriye’nin kuzeyinde 30 bin kişilik ordu kurduk” diyor ve Amerika ile yandaşı ülkeler  bölgeye 3000 tır dolusu silah gönderiyor.  Bu silahları kullanmak için 30 bin değil, en az 60 bin kişilik insana ihtiyacı var.

Zeytin Dalı Harekatı’nda Afrin’in kuzeydoğusundaki stratejik Burseya Dağı, PYD/PKK’dan ele geçirildi. ( Ömer Koparan – Anadolu Ajansı )

*Pentagon; “Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) (PKK’nın yeni adı) Afrin’e kuvvet kaydırdığını biliyoruz. Fakat bu, bizim dışımızda gelişmiştir” diyor.

*Bir Amerikan televizyon kanalı da Türkiye’yi NATO’dan atalım diyor.

Diyorar ve güçlü bir devlet olarak, akılları sıra dünyayı kandırdıklarını sanıyorlar.

*Diğer yandan Amerikalı eski asker aktivist Kenneth N.O’Keefe; “El Nusra neyse, El Kaide’de odur. PKK, PYD, İŞİD, hep bunlar bizim küçük ortaklarımızdır. Bunlar çok acımasızdır ve ruh hastalarıdır. Biz bunları silahlandırıyorduk. Amaç Büyük İsrail’dir” diyor.

Türk askerinin Fırat Kalkanı harekatı ile başlattığı ve bu gün Afrin harekatı ile sürdürdüğü harekat, hiçbir zaman Suriyenin toprak bütünlüğüne tecavüz veya burada yaşayan halka karşı yapılan bir işgal harekatı değildir. Bu savaş doğrudan Türkiye’yi bölmeye, parçalamaya ve yutmaya çalışan ve bu amaçla Türkiyeyi güneyden kuşatan, Büyük Ortadoğu Projesini yürüten Amerikaya karşı verilen bir savaştır. Amerikanın eğitip donattığı, silahlandırdığı ve maaşa bağladığı El Kaide, El Nusra, PKK, PYD, YPG veya İŞİD adı altında oluşturduğu Amerikan Kara Kuvvetlerine karşı verilen bir savaştır. Bu terörist grupların tamamı Amerikan patentlidir ve bölgemizde 25 yıldır planlı bir şekilde Türkiyenin başına bela olarak yetiştirilmektedir. Türkiye bu teröre 40 000 kurban vermiştir. Amerikanın, Irak savaşında 25 000 ölüsü vardır. Irakta savaşan 1,5 milyon askerinin bugün beşyüzbini ruh hastasıdır. Onun içindir ki, Amerika bu bölgede teröristlerden ordu kurmuştur.

Amerika, terör örgütleri aracılığı ile Suriyenin kuzeyini boydan boya işgal ederek, bölgenin gerçek sahiplerini yurtlarından etmiş, Irak ve Suriye’deki Kürt gruplarını buralara taşımış, kantonlar kurarak, Iraktan Akdenize uzanan bir işgal bölgesi oluşturmuştur. Yeniden oluşturulan bu yaşam alanlarına kürtlerin hiç bir zaman ihtiyaçları olmamıştır. Kuzey Suriyede yaşayan 3,5 milyon Türk de bu arada yurtlarından edilmiş, bir taraftan Amerika, diğer taraftan Rusya uçaklarıyla bombalanarak kıyıma uğramışlardır.  Rojova adı altında ortaya çıkan bu yeni koridor, gelecekte Ortadoğu ve Hazar petrollerini gasp etme hayalini sürdüren Amerikanın, Türkiyeyi dışlayarak, sahip olacağı petrol ve gazı dünyaya pazarlayacağı yeni yol ve platformun projesidir.

Amerikanın silahlandırarak teröristlerden oluşturduğu 50-60 bin kişilik ordu Türkiye ile savaşmak için hazırlanmaktadır.  Bunu görmemek için gaflet içinde olmak lazımdır. NATO’ya ısrarla bu nasıl NATO birlikteliğidir diye yüksek sesle sormak gerekmezmi?

Amerikalıların İncirlikten kaldırdığı uçaklarla Kobanide kürt gruplara  attığı silahları İŞİD ile PKK paylaşmıştı. Bu paylaşım geçtiğimiz günlerde Rakkada da devam etti. İŞİD, işgal ettikleri yerleri PKK’ya devretmekle başından beri olan ortaklıklarını bir daha göstermiş oldu. Biz bu kantonlar kurulurken, çok saf bir şekilde alet edildik, oyuna getirildik, Hatta Amerika tarafından aldatıldığımız gibi NATO tarafından da aldatıldık.

Fırat harekatı ile Cerablusa girdiğimizde Munbiç’e de Afrin’e de girmeliydik. O gün bölge bu günkü kadar Amerikan bayrakları silahları ve teröristleri ile donatılmamıştı.  Fakat  zararın neresinden dönülürse kardır. Amarika, NATO birlikteliğine saygılı ise, bir an evvel bayraklarını ve silahlarını alarak Munbiç’i terk etmelidir.

Bugün Afrin Zeyin Dalı harekatı, Türkiyenin nefsi müdafaasıdır. Meşru müdafaasıdır. Ülkemize yönelik bir işgal hareketine karşı koyma  harekatıdır. Hiçbir kişi, kuruluş, Sivil Toplum Örgütü  veya siyasi partinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yürütmüş olduğu bu harekatı siyasi çıkar olarak kullanması, bu harekata karşı çıkması ve bunu açık açık ilan etmeye kalkması son derece yanlıştır. Hele hele askerimizin moralini bozmaya yönelik açıklamalar affedilemez.

Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri  savaştadır. Devletimiz karar vermiş, ordumuz görevini yapmaktadır. Bu savaş milletçe hepimizindir.  Gün birlik ve beraberlik günüdür. Milletçe Kahraman Ordumuza ve Güvenlik Güçlerimize destek olma günüdür. Bunun aksini düşünmek, bildiriler yayınlamak sadece Türk  düşmanlarını sevindirir. Allah kahraman ordumuzu bu harekâtta ve daima muzaffer eylesin. Şehit düşen Mehmetciklerimize Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun.

Kızılelmaya gidiyoruz, yolumuz bahtımız açık olsun. Allah vatanımızı, milletimizi, ordularımızı korusun,

Amin.

KIZILELMA TURAN

Türküz tarihimiz binlerce yıllık                                                                                                                                   Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Hep egemen olduk yapmadık kulluk                                                                                                                          Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Cihana hükmetmek bizim ülkümüz                                                                                                                           Altay’dan Tuna’ya yansır türkümüz

Tarih boyu tükenmez ki öykümüz

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Oğuzhan Atilla Sencer Alparslan

Osman bey Yıldırım büyük kahraman

Fatih Atatürk’le değişti zaman                                                                                                                                         Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Her dönemin farklı Kızılelması

Atilla’da Vatikan’ı alması

Alparslan’da Anadolu yaylası                                                                                                                                      Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Fatih’in ülküsü İstanbul şehri

Kanuni’de Viyana’nın ötesi                                                                                                                                           Bağımsız Türkiye Ata ilkesi

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Sandılar ki ruhumuzu çaldılar                                                                                                                                  Cevabını Sakarya’da aldılar

Türk’ü dimdik görüp şaşakaldılar

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Kızılelma Turan ellerde Kur’an

Türklük aşkı gönüllerde tutuşan

Vatan millet sevdasında buluşan

Güneş bayrağımız, gök çadırımız

Sakin ÖNER (30.01.2018)

Mar 06

Eğitimde Efsaneleşmek Üzerine

Cafer GENÇ

 

Mevcut eğitim sisteminde öğretmenin ve öğretmenlik mesleğinin anlamı, önemi, değeri ve varlık sebebi tam olarak anlaşılmış değildir. Eğitimin ağır yükünü sırtlamış olan ve eğitimin ayakta durmasını sağlayan bu adsız kahramanların “kim?” olduklarını bilmediğimizi düşünüyorum. Nitekim dünkü köşe yazımda dile getirdiğim “öğretmenin performans değerlendirmesini”, öğrencilerin ve velilerin de yapacak olması bu görüşümü doğrulamaktadır. Böyle bir değerlendirmenin yanlış olduğunu, öğretmen başarısının bu şekilde tespit edilmesinin sağlıklı ve mantıklı olamayacağını belirtmiştim. Ayrıca, bunun sebeplerini sıralayarak çözüm önerilerimi de ifade etmiştim. Burada bütün mesele, başarısız öğretmen tespitinden ziyade, başarılı öğretmenlerin teşvik edilmesidir. Çünkü eğitimdeki yapılanma, başarısız öğretmeni zaten dışlayacaktır veya sistem, başarılı olmaya zorlayacaktır. Başarılı öğretmeni ödüllendirirseniz hak etmeyi, örnek olmayı, başarılı olma anlayışını gerçekleştirmiş olursunuz. Şunu da bilelim ki, başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öderler.

Öğretmene hak ettiği değeri vermek ve öğretmenlik mesleğinin itibarını korumak konularında sıkıntılarımız vardır. Bu da, eğitimi olumsuz yönde etkilemektedir. Başarıyı olmayı ve kaliteyi gerçekleştirmeyi engellemektedir. Öğretmenlere, maaş ve ücret durumları ile ilgili ekonomik iyileştirme başta olmak üzere özlük hakları, sosyal imkânlar, itibar ve kariyer gibi konularda düzeltmeler ve düzenlemeler yapılmalıdır. Bunlar sağlandığı takdirde, başarısızlık söz konusu olursa sebepleri sorgulanmalıdır.

Son günlerde çok sık duyduğumuz taciz, tecavüz ve şiddet olaylarının eğitimde de yaşanmasından derin üzüntü duyuyoruz. Bu tür olaylar, eğitimin ruhuna aykırıdır, eğitimde yeri yoktur ve mesleki anlayışla çelişkilidir. İnsana hayat veren bir mesleğin, insanın hayatını karartan mensuplarının olmasını izah etmek mümkün değildir. Bu kişilerden nefret edilmekle birlikte, eğitimle bağdaştırılmasından da utanç duyulmaktadır.

Öğrencilerin, “ilgiyi ve sevgiyi yaşayamamak, anlaşılmamak, değer verilmemek, aile ve okul baskısı görüyor olmak, hapsedilmiş hissetmek, hayallerini ve kendini ifade edememek…” gibi, sosyal ve psikolojik olarak ortak dertleri vardır. İşte, insanla uğraşmanın zorluğu göz önünde bulundurulursa, öğretmenlerin eğitimin birer fedaileri, birer adsız kahramanları olduğunu söylememiz mümkündür. Ben de bir öğretmen olduğum ve pek çok olay yaşadığım için meslektaşlarıma “efsane” olmaları için şu 10 tavsiyesinde bulunacağım.

1) Özel hayat sorunlarınızı bir kenara bırakın, meslek hayatınıza yansıtmayın.  Güler yüzlü, bakımlı, titiz, temiz ve hareketli hallerinizle örnek olun.

2) Öğrenciyi azarlamaktan, öğrenciye kızmaktan, bağırmaktan kaçının. Sınıf ortamında, arkadaşlarının yanında rencide etmeyin, küçük düşürmeyin.

3) Öğrenciye karşı samimi ve dürüst olun, güven verin. Bilmediğiniz konularda yanlışı söylemek yerine, “Bilmiyorum, araştırır sana bilgi veririm” deyin.

4) Öğretmen taklit ediliyorsa sevilmiş ve etkilemiş demektir. Ders anlatırken jest ve mimiklerinizi kullanın. Ses tonunuz tek düze olmasın; vurguyu ve tonlamayı kullanın. Dersi monoton olursa, konuyu rutin anlatırsanız sıkılırlar. Öğrencilerin de derse dahil olacağı ortamı yaratın.

5) Sınıfınız farklı seviyedeki öğrencilerden oluşuyorsa derslerinizde kolay-orta-zor sorularla örneklendirme yapın. Öğrencilerin anlattıklarınızı ezberlemelerini değil, anlamalarını amaçlayın. Onların başarısı sizin başarınızdır. Unutmayın düşük not alan öğrenci “hoca verdi” der, yüksek not alırsa “ben aldım” der. Bırakın onlar alsın yeter ki öğrensinler. Not, en son düşüneceğiniz işiniz olsun.

6) Derslerinizde soyut kavramları örneklerle somutlaştırmanız onların “gerçek hayatta bu ne işimize yarayacak?” sorularına karşı hazırlıklı olmalarını sağlayacaktır. Onlara balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretin ki, (öğrenmeyi öğretmek) başarısı, azmi sürekli olsun. Yaparak, yaşayarak öğretin.

7) Öğrencilerinize dersinizle ilgili proje-sunum hazırlamalarını söyleyin ve yaratıcılıklarına şahit olun. Onların ne kadar kabiliyetli olabildiklerine inanmalarını sağlayın. Öğrencilerinize başarma duygusunu tattırdığınızda, siz de, özgüvenli bireyler yetiştirmenin haklı gururunu yaşarsınız.

8)Öğrencilerin hayalleri vardır. Hayal kurmalarına ve bunları gerçekleştirmelerine imkân ve fırsat verin. “Boş ver, yapamazsın” diyenlere inat siz, hayalleriyle fark yaratmasını sağlayın. Duygu ve düşünce dünyalarında gezinerek yüreklere dokunun.

9) Selam verin, sohbet edin. Dersinize başlamadan önce kısa bir hal-hatır sorma muhabbeti yapın. Dertlerini dinleyin, ilgilenin ve sıkıntılarını paylaşın.

10) Konuşturun, rahat hareket etmelerini sağlayın, kitap okutun, yazdırın, ilerde yazar, şair, sanatçı olursa hep sizi hatırlayacaktır.

Bunları yaparsanız, sahiplenirseniz, farkındalık yaratırsanız saygınlık kazanırsınız. Eğitimde unutmamanın ve unutulmamanın adı efsaneleşmektir.

SÖZÜN ÖZÜ: Öğretmen, her sabah evden çıkarken “işe gidiyorum” demez. Evi bildiği, “okuluma gidiyorum” der. Elbette ki, bir anne-baba kendi evladını karşılıksız sever. Ruhu zengin, gönlü engin olan öğretmenler ise, başkalarının evlatlarını karşılıksız sevmektedir.

Şub 14

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yönetimi Kocaeli Aydınlar Ocağı’nca ağırlandı

Kocaeli Aydınlar Ocağı, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi ve Anadolu Aydınlar Ocağı yönetimlerini kahvaltıda ağırladı. Aydınlar Ocağı Genel Merkez Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal ve Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek ile her iki Ocağın Yönetim Kurulu ve İlim İstişare Kurulu  üyeleri, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın misafiri oldular. Sekapark Sahil Restoran’da yapılan kahvaltılı sohbet toplantısına Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın üyeleri ve gönül dostları da iştirak etti.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’in ev sahipliğindeki programda konuklar uzmanlıklarıyla ilgili bilgiler verdiler.   Entelektüel birikimi yüksek, kendi alanlarında iyi yetişmiş çeşitli mesleklerden aydınların katıldığı toplantının moderatörlüğünü ev sahibi sıfatıyla Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez yaptı. Ruhittin Sönmez toplantıyı açarken Afrin’den gelen 12 şehit haberi üzerine duygu ve düşüncelerini paylaştı.

Sönmez, “Şehit olan kahraman askerlerimize Allah mutlaka rahmetiyle muamele edecektir. İnşallah şehitlerimiz bizlere hakkını helal eder” dedi. Ruhittin Sönmez daha sonra Arif Nihat Asya’nın ‘Bir bayrak rüzgâr bekliyor’ şiirini okuyarak, “Şair şiirde meçhul askere seslenirken ‘Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar, kasideler’ demiş. Maalesef şu anda12 şehit verdiğimiz günde bile nutukların sesi daha çok çıkıyor” diye üzüntüsünü ifade etti.

“BİRLEŞTİRİCİ DİL KULLANILMALI”

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, birlik ve beraberliğe bu kadar muhtaç olduğumuz dönemde iktidar veya muhalefet olsun bütün siyasilerin üslubuna dikkat etmesi, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir dil kullanması gerektiğini vurguladı.

Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Türk Tabipler Birliği seçimlerinde oy kullanım oranının artırılması için bilgisayar ortamında oylamanın yapılabileceğini,  yöneticilerine kızarak TTB ile TBB isimlerinden “Türk” ve “Türkiye” adlarının kaldırılmasının yanlış olduğunu belirtti.

Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Dr. Sakin Öner, eğitimdeki başarısızlıkların sebepleri üzerinde durdu, eğitim sisteminin milli ve siyaset üstü olması gerektiğini belirtti ve “Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yozlaştırmayalım” dedi.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sevil Sargın, Türk dünyası ile yakından ilgilenilmesi ve kültür birliğinin sağlanması gerektiğini örneklerle ifade etti.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi İlim İstişare Kurulu Üyesi Prof. Dr. M. Metin Karaörs, tabelalarda Türkçenin dilbilgisi kurallarına uyulmadığını, yabancı dil kurallarına uyularak Türkçenin yapısının bozulduğunu, bunun  yasal düzenleme ile önlenmesi gerektiğini belirtti.

Anadolu Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı Hicabi Meral ise Türk milletinin şu anda birlik ve beraberlik içinde hareket edip bölünmemesi gerektiğini örneklerle açıkladı.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar