Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 23

Aydınlar Ocağı ve Şuraların Şuuru

Av. Mustafa ÖZKURT

Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL’ın “Şuralarda Yerli İlaç Ve Aşı Konusu” başlıklı yeni makalesini okudum. Her zaman olduğu gibi coronavirüs’lü  gündeme doğru ışık tutan bir makale.       Aydınlar Ocakları düzenli olarak tertiplediği şuraları ve özellikle bu şuralarda belirlenen tespitler, aynı zamanda da idareci kadroları ve ilgililere tavsiye niteliğindedir.

“Yerli İlaç ve Aşı Konusu” sanki coranavirüs salgını, bir kabus gibi dünya ve ülkemizde görülmesinden önce gündeme alınmıştı.

Şura Sonuç Bildirilerinde belirlenen bu tespitlerin ne kadar yerinde olduğunu zaman bize bir kere daha göstermiştir.

Şura sonuç bildirilerinde maddeler halinde belirlenen hususlar, Türkiye ve içinde yaşadığımız dünya meselelerini bir taraftan tespit ederken, diğer taraftan onlara çözüm yollarını da yer vermektedir.

Cumhuriyetle birlikte devletin üstün gayretleriyle hızla okuma yazma oranımız artmıştır. Okuryazar oranımız yüzde doksanların üstüne çıkmıştır. Bu oran gelişmiş ülkelerle at başı gitmektedir.

Ancak gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda, ülkemizde okumaya yeteri kadar önem vermediğimiz de bir gerçektir.

Aydınlar Ocakları kurulduğu 1970 yılından bu yana bir sivil toplum kuruluşu olmanın yanında, kamuya yararlı faaliyet gösteren, kısır iç politikadan oldukça uzak duran, siyaset üstü kurumsal bir kuruluştur. Bu konu her toplantımızda sürekli dile getirilmektedir.

Aydınlar Ocaklarının siyaset üstü kalmasının bir özelliği de öz kaynakları olan üyelerinin dışında hiç kimseden maddî beklentisinin olmamasıdır. Yarım asırlık geçmişi de bunu ispatlamaktadır.

Gönül istedi ki ülkemizdeki siyasi yelpazede bulunan partilerin, ülke gerçeklerine uygun fikir üreten bu kuruluşundan bedelsiz yaralanmaları gerekirken maalesef göz ardı edildiği de acı bir gerçektir.

Yeni anayasa çalışmaları devam ederken bir anayasa taslağı hazırlaması Meclis Başkanı Sayın Cemil Çiçek tarafından Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığından da istendi. Hazırlanan taslak Ankara’da TBMM’ne Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL Beyefendinin başkanlığında bir heyetle gidilerek sunum gerçekleştirildi.

Bu münferit talep dışında hiç kimseden başka talep gelmedi.

Siyasetle ilgilenen gerek parti üyeleri ve gerekse idarecileri tarafından Aydınlar Ocaklarının ülke meselelerindeki hakkındaki görüşleri merak konusu edilmelidir.

Normal akıllı insanlar başkalarının da aklından yararlanmasını bilirler. Başka akıllara ihtiyaç duymayanlar hata yapmaya daima mahkûmdurlar.

Bütün şûra sonuç bildirileri aydılar ocağı internet sitesinde kamuya açık incelenmeye hazır bulunmaktadır.

Genelde ülke meselelerinin, özelde vatandaş odaklı meselelerden soyutlanamayacağı için şûra sonuç bildirileri okur ve yazar takımı için ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir.

Her şûra sonuç bildirileri Aydınlar Ocaklarının 50 yıllık birikiminin sonucunun mahsulüdür.

Belediyeler dâhil, bütün kamu kurum ve kuruluşlarından Aydınlar Ocaklarının beklentisi bu kamusal faaliyeti çerçevesinde şûra toplantılarını yapabilecekleri salonları, o toplantılara mahsus bedelsiz tahsis etmeleridir. Bu tahsis işlemi aynı zamanda kamu kurumların anayasal görevlerindendir.

Diğer taraftan otel toplantı salonu kirası külfetinden kurtulacak olan Aydınlar Ocakları, bu imkânlarını kitap ve diğer neşriyat faaliyetlerde kullanacaktır.

Netice olarak, her şûra sonuç bildirisi ilgililerin, bilgi ve ferasetine sunulan hacimli bir kitabın özeti gibidir. Selam ve saygılarımla.

Nis 10

Bugün 05 Nisan…’Atatürk’ün Diyarbakır’ın Fahri Hemşeriliği’ni kabul edişinin 94.yıldönümü.

Edip TEKKOL

Diyarbakır ;  Selçuklu, Eyyübi,  Artuklu, Timurlu, Akkoyunlu ve Osmanlı Türk devletlerinde önemli bir Türk kültür ve medeniyet merkezi olup, Türk büyüklerinden Uzun Hasan (Akkoyunlu hükümdarı), Molla Gürani (Fatih’in hocası), İbrahim Gülşeni (Mutasavvıf), Ziya Gökalp (Sosyolog-Fikir adamı-Milletvekili), Süleyman Nazif (Edebiyatçı-I.Cihan Harbinde Musul, Basra, Bağdat Valisi), Ali Emiri Efendi (Tarihçi- Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nin kurucusu- Osmanlı Defterdarı), Cahit Sıtkı Tarancı (Şair), Celal Güzelses (Musiki üstadı) gibi nice Devlet-Sanat ve Fikir Adamlarını yetiştirmiş bir Türk şehridir.

Yine Diyarbakır, Mart 1916’dan Temmuz 1917’ye kadar (17 ay) Atatürk’ü 2.Ordu Komutanı olarak bağrında barındırmış bir şehirdir. Bundan dolayı, Diyarbakır Belediye Meclisi 02 Nisan 1926’da ‘Atatürk’ü Diyarbakır’ın Fahri Hemşerisi’ olarak kabul eden bir Karar alır ve bunu Atatürk’e bildirir. Atatürk te 05 Nisan 1926’da Diyarbakır’ın fahri hemşeriliğini kabul ettiğini Diyarbakır Belediye Başkanlığına bildirir ve Diyarbakır halkına aşağıdaki Hitabeyi yollar. (Bu Hitabe Diyarbekir Gazetesinin 26 Eylül 1932 tarih ve 566/66 sayılı baskısında yayınlanmıştır.)

Atatürk bu Hitabesinde özetle; Ben Türk elinin kahraman bir bucağındanım. Bizim diyarımız Oğuz Türk’ün has konağıdır. Biz de bu yüce konağın çocuklarıyız. Türkeli büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür. Her yanı aydınlatan Türk’ün yüzüdür. Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları ve hep ayni cevherin damarlarıdır… Gazi Mustafa Kemal Atatürk beyanında bulunmaktadır.

Bu nedenle geçmişte, 05 Nisan Atatürk’ün Diyarbakır’ın Fahri Hemşeriliğini Anma Günü, resmi geçit, konferanslar, şiir dinletileri, folklor yarışmaları gibi çeşitli etkinlik ve törenlerle özel olarak kutlanırdı. O bölgenin Türklüğü ile ilgili her şeyin unutturulmaya hatta yok edilmeye çalışıldığı bu dönemde, bu gibi anma günlerinin hatırlanmasının ve kutlanmasının milli birlik ve beraberliğe büyük katkı sağlayacağı unutulmamalıdır.

Atatürk, 15–16 Kasım 1937’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı sıfatıyla Diyarbakır’ı 2.defa ziyaret eder. Ardından Bakanlar Kurulu Kararı ile Diyarbekir ismi Diyarbakır olarak değiştirilir.

Ancak, Atatürk’ün  15-16 Kasım 1937’de Diyarbakır’ı ziyaret edişinin ve Dersim isyanının elebaşı Seyit Rıza’nın 16 Kasım 1937’de Elâzığ’da idâm edilişinin yıldönümünde, 15-16 Kasım 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Mesut Barzani ‘Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı’ sıfatıyla Diyarbakır’a davet edilip ağırlanır ve Barzani’nin ağzından Diyarbakır ‘Amed’ olarak ifade edilir.  Kaçak türkücü Şivan Perver’e Kürtçe “Megri, Megri – Ağama, Ağlama” ağıtı okutulur. Türkiye üzerinde emelleri olan Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’ye ve Osmanlı’ya isyan etmiş olan Amcası Şeyh Abdüsselam Barzani’ye övgüler dizilir.!

            05 Nisan 2020 tarihi itibariyle bizler de “Türk-Kürt Kardeştir” diyerek, Ziya Gökalp’in 1922 yılında söylediği şu veciz ifadesiyle Türk Milleti’ne selâm yollayalım. “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.”

Nis 23

Sosyal Mesafe Değil; Fiziki Mesafe…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            TV ekranlarında bizleri bilgilendiren değerli tıpçılarımız ara ara yabancı kavramları kullandıkları için yeterince anlaşılamamaktadırlar. Bazen de çelişkili kavramlar kullanılmakta ve yanlışlar yayılmaktadır. Londra’da virüs ile ilgili sokak afişlerinde sosyal mesafe kavramı yanlış bir şekilde kullanılıyor diye biz de aynı yanlışı yapmaya mecbur değiliz. Üstünde durulması gereken kavram insanlarımızın birbirine olan fiziki mesafesidir. Fiziki mesafe korunmadan, ara açılmadan öldürücü virüsle mücadele etmek zor olmaktadır. Fertler arasındaki fiziki mesafeyi açabilmek için öncelikle toplumda sosyal mesafeyi fertler arasında daraltmak gerekir. Bunun için fertleri virüsle mücadelede daha fazla bilgilendirmek, farklı yaklaşımlarla zihinleri karıştırmamak, insanları şuurlandırmak ve ortak aklı ve sosyal kabulü işler hale getirmek gerekmektedir. Şu halde; asıl olan fiziki mesafedir. Bunun için sosyal mesafenin ve gerekli davranış şeklinin yaygınlaştırılması gereklidir.

Bunlar yapılmadığı sürece, sosyal mesafeyi açarak fiziki mesafeyi kapamak zorlaşabilir. Ortaya çıkan bazı görüntülerden herkes rahatsız olmaktadır. Şuursuz, tehlikenin belki de tam farkında olmadan ortada dolaşan topluluklar, mevsimi olmamasına ve sokağa çıkmak yasak olmasına rağmen, yasağı çiğneyip denize bile girenler görülmüştür. Yasa ve kural dinlemeyen bu gibi tipler yasakları çiğneyerek kendi kendilerini tatmin etmektedirler.

Ansiklopedik Sosyoloji Sözlüğü isimli kitabımızda da belirtiğimiz gibi, sosyal mesafe konusunda bir örnek üzerinde duralım. Fiziki mesafe çok olsa bile, fertlerin ve sosyal gurupların belirli bir millete, onun değerlerine, sembollerine, çıkarlarına içten bağlılık sürebilir. Bu durum fiziki mesafenin uzaklığına rağmen, sosyal mesafenin az olduğunu gösterir. Diğer taraftan, bunun tersi olarak fert ve sosyal guruplar arasında fiziki mesafe çok az olabilir; fakat bunların belirli bir millete mensubiyet şuuru, ortak milli kültürü paylaşma özelliği, bütün yerine parçanın ele alınması, etnik veya mezhep taassubu öne çıkmış olabilir. İnsanlar fiziki yakınlığa rağmen, birbirinden uzak ve milli kültür ile yabancılaşma durumuna düşerler. Bu durumda, fiziki mesafe sıfır bile olsa, sosyal mesafe çoktur. Fert ve sosyal gurupların milli ve dini bayramları, belirli gün ve ayları paylaşma özellikleri zayıflar.

Aslında milletleşemeyen toplumlarda etnik ve mezhep taassubu öne çıkar. Bu ülkeler milli çıkarlarını değil, etnik veya mezhep çıkarlarını savunur hale gelerek, emperyalist ülkelerin toprak bütünlüklerini çiğneme teşebbüslerine karşı direnemezler. Suriye ve Irak örnekleri bunun tipik misâlleridir.

Nis 04

Önce Türk Milleti

Ali Kemal GÜL

Arapçı İslamcı teröristler, Ümmetçi Peşmergeler; Türk Milleti’ni kimliksizleştirme, yok etme operasyonunu sürdürüyorlar. Öylesine ki beyinlerini ele geçirdiği işbirlikçi hainlerle, Türk Milleti’ne kurduğu tuzağı zevkle izliyorlar.

Bu hain odaklarca, Türk varlığını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk tarafından belirlenen ‘’kuruluş felsefesinin ’’temeli olan ‘’Türk Milliyetçiliğini’’ sabote etmek, Türk Milleti’nin yılgınlığa, kendine güvensizliğe, hatta çaresizliğe sürüklenerek çökertilmek istenmesi karşısında Türk Milleti; kararlılık içinde yapılması gerekenleri yapacağından emin olmalıdır.

Türk Milleti; varlığını şekillendiren, tarihini, kültürünü, heyecanını, coşkusunu hissettirecek evlatlarının büyük dirilişine tanık olacaktır. Hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Yeter ki, Türk Milleti düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeleri Müslüman diye seçen halk bilinçlendirilebilsin.

Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.

Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.

Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslam’ı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilebilir.

Hür ve yaratıcı düşünceyle, bu coğrafyada ayakta kalmamızın, güçlendirilmiş demokratik kurumlarıyla ‘’gerçek demokratik rejimi’’le huzura kavuşabileceğimizin ön şartı olacaktır.

Ne var ki, Atatürk’ün Türk milletinin güvenini de arkasına alarak ülkede başlattığı kalkınma hamlesi aşamasında önemli gördüğü ilk icraatlarından biri; Köy Enstitülerini kurmak oldu.

Ne yazık ki, Atatürk sonrası köy enstitülerinin kapatılma nedenleri malum; bilinen hikâyeler.

Gelinen süreçte, Köy Enstitülerinin yerine ’’dindar ve kindar’’ gençlik yetiştirmek için İmam-Hatip okullarının açılmasına ivme kazandırdık kuruluş amacından saptırılarak.

Tarım ve hayvancılığın geliştirilmesiyle bilimsel çalışmalar veren; uygulamada başarılı olan Köy Enstitülerini tehlikeli gören emperyal güçleri rahatsız etmiştir.     Nedeni mi? Türk aydını ne diyecekti sefilce alınan bu karara?     ‘’Gerçekte edebiyata, sanata, toprak bilgisine, ezip geçtiği coğrafyanın üzerine titremesi gereken bir tarihi taşıdığını fark edişine, bilginin eyleme dönüşmesini sağlayışına, varoluşun sorgusuna ulaşan birey artık özgürdür, kurtulmuştur. Yeni eğilimlerle yarattığınız prangaları reddeder.

Atatürk ve ardından bu görkemli eğitim sisteminin yaratıcıları, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç modası geçmeyen, her koşula ve devre uyum sağlayabilecek bir metot, program ve değer bırakmışlardır.

Devasa cehalet köylerinin berbat dehlizlerinde savrulan insanımız bu eğitimsizliğin kurbanıdır.

Köy Enstitüleri programı uygulanabilseydi, dingin, huzur dolu, kurnazlık yerine zekâyı taçlandıranların gülümseyerek selamlaştığı, sanat ve kültürle hemhal olmuş bir topluma dönüşürdük.     Sokağa çıkın ve gülümseyin. Mutlulukla yaklaşın insanlara…     Asla yanıt alamayacak hatta cehaletiyle böbürlenenlerce aşağılanacaksınız.

Erdemli ve bilge insan olma programının bu ülkede uygulanmasına emperyalizm asla izin vermeyecek. Ama bu ruhu taşıyan azınlığın farkındalığı bizlere hayatı yaşanır kıldıracak’’.

Türk kültür genlerinden mahrum bu hain kadrolar; unutmayın;

‘’Türk esir olmaz; Türk bayraksız olmaz; Türk devletsiz olmaz; Türk ezansız olmaz, Türk hürriyetsiz olmaz”

Mar 02

Zihniyet Meselesi!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milleti yüz yıllardır karşı karşıya olduğu bir “zihniyet meselesi” dolayısıyla nesilden nesile aktarılan ve birbirine benzer acı olaylar yaşıyor.

 

Bu nedenle Türk Milletini bu acılardan kurtarmak ve istikbalde rahat etmesini sağlamak için binlerce yıllık bu probleme el atmak zorundayız

 

Ancak toplumun geneli tarafından henüz keşfedilmemiş olan bu “zihniyet meselesi” dış güçler ve ülkeyi yönetmek isteyenler tarafından çok iyi analiz edilmiştir. Adeta millet olarak atacağımız her adım öncesinden bunlar tarafından bilinmektedir.

 

Zihniyetimiz yanlışta olsa nerede ise karakterimiz haline gelmiştir. Bu nedenle eğer zihniyetimizde bir problem var ise bu karakterimize de önemli oranda yansımaktadır. Ancak kanaatimce karakter ve zihniyet arasında çok derin uçurumlar vardır. Yani zihniyet bozuk olsa bile karakter düzgün olabilir.

 

Türk Milleti unutkandır. Çoğumuza akşam ne yediğimiz sorulsa doğru cevaplar veremeyebiliriz. O sebeple 10 yıl veya 100 öncesini hatırlamak bile mümkün değildir. Acılar, başımıza gelenler ve ödediğimiz bedeller kolayca unutulur. Savaşlar ve depremler bunun en yakın örnekleridir.

 

Türk Milleti nerede ise aptallık derecesinde saf ve iyi niyetlidir. Olayları gerçeklik ekseninden ziyade duygusallık çerçevesinde değerlendirir. Buna son örnek ise varlığını tehdit eden Suriyeli sığınmacılar konusunda Ensar-Muhacir’in dayatması ile susturulmuş olmasıdır.

 

Allah, din, peygamber, kutsal kitap gibi konularda akılcılıktan uzak neden olduğu bilinmez bir biat anlayışı içindedir. Camilerde Arapça yapılan duaları bilmeden amin der…en azından kendi dilinde dua edilmesinde bile ısrarcı olmaz. Hurafeye inanmaya yatkındır. Ancak cehennemden çok korkar ve cehennemden kurtulsun diye uyduruk şeyhleri Allah ile arasına aracı koyar. Hatta uydurulmuş din ile din arasındaki farkı çok iyi bilir ama dünyevi nedenlerle buna göre yaşamak işine gelmez… Yaptıkları veya yapmadıkları ile cemiyetin zarar gördüğünü bilir de sesini kolay kolay çıkarmaz.

 

Eğitimden bir türlü hoşlanmaz. Cehalet rahatsız etmez. Kadercidir!

 

Çalışkan değildir! Kolaycıdır! Ekmeğini doğrulttuğu zaman şükür eder işi rölantiye alır.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine hitaben söylediği şeylerin çoğu aslında millette gördüğü değil görmeyi arzu ettiği şeylerdir. O kanunlarda yaptığı devrimler kadar aslında Türk Milletinin zihninde de bir devrim yaratmaya çalışmıştır.

 

Türk Milleti sorumluklarını hep başına gelmiş adamlara devretmiştir. Denetim görevinden kaçınmıştır. Halbuki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dillerden düşmez ama ona göre de yaşanmaz. Bu ona çeşitli mihraklar tarafından da telkin edilmiştir. O da işine geldiği için kabullenmiştir.

 

Aslında yanlışın ne olduğunu pek ala bilir. Ancak çoğunlukla işine gelmediğinden bu yanlışları yapmaktan da geri durmaz. Bu durumu veya benzerlerini anlatan Nasreddin Hoca Fıkraları, Karagöz-Hacivat atışmaları, hiciv dolu şiirler, deyimler ve atasözleri çok meşhurdur.

 

Futbol takımı gibi taraf tutar. Yani yanlışlarında bile tutucudur denilebilir. Bu nedenle özeleştiri yapmaktan kaçınır ve topu başkalarının üstüne gönderir. Menfaatleri birçok aile, evlat, vatan, bayrak gibi kutsal sayılabilecek şeylerden önce gelir fakat bu konularda uyarıldığında da hamaset dolu itirazlarda bulunur.

 

Adaletin gerçekleşmesini ister ama adaletin bu dünyada tecelli etmeyeceğini düşünür. Bu nedenle hak arayışını genel de ahirete bırakır. Zulmü ve zalimi sevmez ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile pek de sesini çıkarmaz. Hak, adalet ve hukuk arayışında olanları da Don Kişot olarak niteler! Bilmez dediğimiz bu insan tipi kalkar size durumu İspanyol edebiyatının başyapıtlarından biri olan roman kahramanı Don Kişot ile örnekler…

 

Günlük yaşar yarını düşünmez. Etraflı da düşünmez. Onun için Osmanlı zamanında “etrakı bi idrak” denilmişti. Yani aklı olanın idraki olmayabilirdi!

 

Ezan susmamışsa bayrak inmemişse sanki bir sorun yok gibi görür. Halbuki yıllardır ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin sömürgesi olan İslam ülkelerinin de, bayrağı inmemiş ve ezanı susmamıştı… Mukayeseli değerlendirmelerden uzaktır. Belki de mukayese ne demek farkında bile değildir. Tarih, hukuk, teknoloji ve diğer mukayese etmesi gereken şeylerin önemini de kavramamış olabilir.

 

Dedim ya aslında bilimsel incelemelere konu olacak bir zihniyet meselemiz var. Hemen itirazlarda bulunabilirsiniz. Ben zaten itirazlarda bulunacak insanlar için bu konuyu gündeme getirmedim. Ben böyle bir zihniyete sahip değilim diyecek arkadaşları da saygıyla karşılıyorum. Lafım sözüm bu tür bir zihniyete sahip insanlarımızadır.

 

Eğri oturup doğru konuşalım deriz ama doğrular karşısında yanlış konuşmaya ve yapmaya da devam ederiz!

 

Başarmak ve böylece ülkemize vede Türk Milletine faydamız olsun diyorsak zihniyetimizdeki arızaları gidermek ve kendimizi değiştirmek zorundayız. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapanların topluma önderlik yapması gerekiyor. Haydi bakalım çıkın öne!

Mar 30

Virus Salgını Seferberliği

BUGÜN, KURULACAK BİR “VİRUS SAVAŞ FONU” İLE MİLLETÇE SAVAŞ GÜNÜDÜR.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

 

Dünya birkaç aydır görünmeyen bir düşmanla savaşıyor ve büyük kayıplar veriyor. Korona virusunun dünya çapındaki salgını (pandemi), filmlerde gördüğümüz uzaylılar saldırısını hatırlatıyor. Görülüyor ki, bu salgında devletlerin aldığı önlemler kadar halkın alacağı bireysel önlemler de çok önemlidir. Bu salgın, beraberinde büyük bir ekonomik tahribatı da getirmiş ve bundan sonra da tahribatını sürdürecek gibidir. Bu da Ülke ekonomisi için üretenlerden çok çalışan dar gelirlilerimizi daha da dara sokacaktır. Almanya, Fransa, İngiltere, Kanada, Amerika gibi zengin devletler, tüm fabrikaların, üretim yapan firmaların, dolayısı ile çalışanlarının tüm ekonomik yıkımını gidermeye hazır olduklarını belirtmişlerdir.   Devletimizin de yaraları sarmak için büyük gayret içinde olduğunu görüyoruz. Büyük devletiz fakat tahribatın da büyük olacağı ortadadır. O zaman bu salgın karşısında devletimize milletçe destek olmamız, yani milletçe maddi bir seferberlik içine girmemizin gereği de ortadadır.

Ülkemizde devlet eliyle “Virus Salgını Mücadele Fonu” kurulmalıdır. Bu fonda Devletin aktaracağı bir meblağ yanı sıra tüm bakanlar ve  milletvekilleri önderliği ve katkıları ile bu fonun milletin tüm yaralarını saracak hale getirilmesi esastır.

Bunca hayırseverlerimiz, hayırda yarışan vakıflarımız, Kızılay gibi uluslararası alanda büyük yardımlar için var olan kuruluşlarımız ve devletten maaş almayı beklemeyip maaşını bu fona yatıracak sağ duyu sahibi insanlarımız, işte hepimiz için bir fırsat.

Bu fon ekonomik tahribatı önlemede milletimizin sigortası olacaktır. Türk milleti her zora düştüğünde, azmi, iradesi ve inancı ile milletçe tüm zorlukların üstesinden gelmeyi bilmiştir.

Bu gün ağlamanın, yakarmanın günü değildir. Milletimizin el birliği ile maddi ve manevi tüm varlığı ile savaş günüdür. Bu hastalığa yenildiğimizde her şeyimizi kaybedeceğimiz bilinci ile savaşalım.

 

Nis 23

Virüs, Aşı ve İlaç

Ruhittin SÖNMEZ

Covid-19 denilen yeni koronavirüsün yarattığı salgının Çin tarafından Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) bildirildiği 31 Aralık 2019’dan bu yana yaklaşık 3,5 ay geçti. Virüse karşı bir aşı veya kesin etkili bir ilaç bulunamadı.

Aşı veya ilaç geliştirilme süresinin ne olacağı hakkında tahmin yapabilmek için virüsün laboratuvarda üretilip üretilmediğini bilmek gerekiyor.

Covid-19 virüsünün laboratuvarda üretildiği, hatta 2003 yılında patentinin alındığı iddiaları var. Sosyal medyada yer alan bilgilerin ana kaynaklarına ulaşamadığımız için bu iddia doğru mudur bilmemiz mümkün değil.

Patente dair paylaşılan bilgiler doğruysa zaten virüs laboratuvarda üretilmiştir. Çünkü “şirketler doğal bakteri ve virüslerin patentini alamazlar.”

2011’de çekilmiş Contagion (Salgın) isimli filmde Koronavirüs salgınının konu edilmiş olması ve adeta günümüzün olaylarının anlatılıyor olması ilginç bulundu. 2018 yılında çekilen ‘Venom’ filmindeki bir sahne özellikle çok tartışılıyor.

Bu tür bir küresel salgının (pandeminin) olabileceğine dair Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) bir yıl önce ülkelere uyarıda bulunduğu biliniyor. Nitekim Türkiye’de de 12 Nisan 2019’da küresel grip salgını (pandemi) konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesinin yayınlandığı, genelge ile belli kurumların görevlendirildiği ve Sağlık Bakanlığı’nın kapsamlı bir rapor hazırladığı açıklandı.

DSÖ’nün bildirdiği salgın senaryosunun yapay virüsün kontrol dışı yayılmakta olduğuna dair bir bilgiye mi dayandığı yoksa doğal bir virüs mutasyonu olacağına dair bilimsel bir öngörü mü olduğunu bilemiyoruz.

Ben dünya ticaret hacmini ciddi şekilde düşürecek bir virüs salgınını ABD’nin de, Çin’in de başka ülkelerin de isteyeceğini sanmıyorum. Fakat Başkan Donald Trump’ın ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un DSÖ’nün uyarılarına rağmen başlangıçta olayı hafife alması ve tedbir almakta gecikmesi bana çok ilginç geliyor.

Bu olay dünya dengelerini değiştirecek bir biyolojik silah denemesi ise, bu ikilinin ilgisi ve bilgisi olmadan bu mümkün olamazdı. (Uluslararası şirketler veya ABD derin devleti olabilir mi? Zayıf ihtimal.) Trump ve Johnson beklemedikleri bir olayla karşılaşmış gibiler ve ülkelerinde sıkı tedbirler almaya başladılar. Hatta Johnson virüsten hastalandı.

*******************************

AŞIYA ÜMİT BAĞLAMAYIN

Virüsün yapay veya doğal olması neden önemli?

Virüs yapay olarak üretilmişse, yaymadan/ yayılmadan önce aynı üreticiler tarafından buna karşı aşı veya ilacın da üretilmiş olması gerekir. Çünkü kontrolsüz bir şekilde kendilerinin veya istemedikleri kişilerin ölmesine yol açabilecek bir öldürücü virüsün yayılımını istemezler.

Demek ki, virüs yapay ve salgın kontrollü bir proje uygulaması ise projeyi uygulayanlar çok geçmeden “aşı veya ilaç bulduk” diye piyasaya çıkarlar.

Yeniçağ Gazetesi’nde Arslan Bulut “ciltten vücuda verilebilen moleküller” (biyolojik silah) üreten Pittsburgh Üniversitesi’nden bir ekibin Covid-19 için “aşı bulduk” açıklamasını şöyle yorumladı:

“Virüsü yapay olarak ürettik’ diyen ekibin, ‘aşısını da bulduk’ açıklamasına güven duyulamaz.”

Soner Yalçın’ın Kara Kutu isimli kitabını okuyanların, uluslararası dev ilaç firmaları ile Amerikan Sağlık Örgütlerinin ilaç ve aşılar konusunda yaptıklarını öğrendikten sonra bulunacak aşıya güven duyması daha da zor olacaktır.

Bu aşamada sadece yerli ve milli aşı üretiminin önemini hatırlatalım. Ve yıllarca yerli ve milli aşılarımızı üreten Hıfzıssıha Enstitümüzün önce içinin boşaltılması ve sonunda 2011 yılında kapatılmasının gafletten öte bir şey olduğunu içimiz yanarak tespit edip geçelim.

****

Bu virüs türünün Çin’de hayvanlardan (yarasalardan) insana geçtiği ve buradan yayıldığı iddiası doğru ise yani virüs yapay olarak üretilmemişse aşı ve ilaç üretimi için en az 1-2 yıl beklenmesi gerekecek.

“Aşı piyasaya sunulursa salgın durdurulabilir” deniyor. Fakat burada önemli bir şart var: Diyelim ki aşı 18 ay sonra uygulanmaya başladı. Bu süre içinde Koronavirüs mutasyona uğrar yani yeni bir yapıya dönüşürse geliştirilen aşının yeni tür virüse etkili olma ihtimali çok az.

Nitekim 2019 İnfluanza (grip) aşıları, 2016’da ABD’de görülen 3 tür grip virüsüne karşı geliştirilmiş aşılar olduğundan yeni tür grip virüslerine karşı pek etkili olmuyor.

Mademki aşı ve ilaç geliştirmek bu sene içinde mümkün değil. Bu durumda salgın nasıl duracak?

*******************************

SALGIN NASIL DURACAK?

Bazı uzmanlar toplumun yüzde 60’ında covid-19 bulaşması olduktan sonra toplumsal bağışıklığın oluşacağını söylüyor. Böylece insandan insana kolay bulaşan bu virüsün bulaşma zinciri kopacağından salgın etkisi giderek azalacak. Tabii ki kötü yönde mutasyona uğramazsa…

Bu toplumun yüzde 60’ı hastalanacak demek değil. Virüs bulaşanların dörtte üçü ya farkına varmadan veya çok hafif bir grip gibi geçiriyor. Bunların çoğunda virüs pozitif olup olmadığı tespit edilemiyor. Ama bunlar taşıyıcı olabiliyor.

Herkese test yapılmadığı için halen toplumun ne kadarına covid-19 bulaştığı bilinmiyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, test yapılanların yüzde 15’i pozitif çıkıyor. Koronavirüs pozitif çıkanların (toplam vaka sayısının) yüzde 2,1 kadarı vefat ediyor.

Muhtemelen iki hafta içinde vaka sayısı artışı ve vefat sayıları artışı önce duracak, bir süre sonra da inişe geçecek.

Bir ihtimal de yaz ayları geldikçe virüsün etkisi azalacak. Belki de, en iyi ihtimal olarak, 2003’de SARS virüsünün Temmuz ayında mutasyona uğrayıp tehlikeli olmaktan çıkması gibi bir değişim olacak.

Bu arada tedavi yöntemlerinden en etkili olanları uygulanacağı için can kayıpları azalacak.

Ama Mart ayından önceki normal hayatımıza dönmemiz kısa zamanda mümkün olmayacak.

Nis 23

Kimlik, Sağcı ve Milliyetçi Farklılaşması

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türk’ü milli kimlik ve milliyetin adı olarak değil de, etnik guruplardan biri olarak düşünmek; Türk Milleti gerçeğinin ve milli devlet anlayışının reddidir. Etnisiteleri kültürel ve sosyal açıdan ele almalıyız. Siyasi anlamda tanıma, milli devleti ve üniter yapıyı zaafa uğratır. Farklılıkların ve ayrılıkların hukuken tescil edildiği federal bir yapıya yol açabilir. Bu bakımdan, bu yanlışı yapanlar, malum etnik tekerlemeye ve yanlış ezbere takılanların tek devlet ve tek millet tezleri de temelsiz kalır.

T.C. Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce kurulmuş, kurucu unsuru Türk olan milli bir devlettir. Kendi kendilerini ötekileştirip ayrı görenler zaten Milli Mücadelede ya ülkeyi terk etmişler, ya da Milli Mücadeleye karşı kullanılmışlar, ortak milli değerleri paylaşmamışlardır.

Günümüzde yapılan araştırmalarda milli kimliği ve milli kültürü reddedenlerin, paylaşmayanların oranı %5 ile %6 arasında değişmektedir. Bazılarının ana dili Türkçe olmamasına rağmen, milli kimliğe ve vatanlarına sahip çıkma oranı %90’ı aşmaktadır.

Bir dönem çok kültürlü politikaları çözüm olarak gören batılı ülkeler, artık sosyal bütünleştirici politikaları uygulamakta, milli kimlik kaybını ve gettolaşmayı önlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de ise bunun tam tersi yapılmaktadır. Bütünden parçaların siyasi varlığını kabul ve korumaya gidilmektedir. Dış telkinlerle hayali AB üyeliği sürecinde etnik taassup hortlatılmıştır. Bütünün reddedildiği yerde parçanın değeri ve varlığı kalamaz; emperyalizme yem olur.

Andımızın Yargıtay kararına uyularak tekrar okullarımızda okutulması kadar tabi bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin çocuklarımıza önemli bir mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu pekiştirir. Çocuklarımız andımızı okumalı ve başarı yolunda şartlandırılmalıdırlar. ABD ve Japonya dahil birçok ülkede antlar vardır. Farklı milletlere mensup olanlarda yeni bir Amerikan milleti ve kimliği yaratan ABD’de, ABD’ye sadakat, bayrağa bağlılık ahidi, yemini okullarda 1892 yılından beri okutulmaktadır. Hiçbir ciddi ülke tek tipçiliktir diye milli kimliğinden,  ideallerinden ve eğitimin temel ilkelerinden vazgeçmez.

Vatandaşa rağmen etnik taassup ve yobazlığa sapanlar silahsız terör örgütü gibidirler. Türkiye’deki asıl terör milli kimliği hedef alan terördür. Farklılıklar bütünü tamamladıkları oranda anlam kazanırlar. Türkiye’nin balkanlarda Ortadoğu’da ve Türk dünyasındaki kültürel ve siyasi tesirliliği zayıflatılmak ve kardeş ülkeler yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Bir millet içinde farklı milletler değil; farklı etnik guruplar bulunabilir. Bunlar milli kimliğin rakibi de değildirler. Etnikliğin ırki, dini ve etnik gerekçelere dayalı olarak ayırımcı, husumet ve nefrete, şiddeti tahrik edici eylemleri Batılı hukuk sistemlerinde de reddedilmektedir. Devletlerin milli birliklerini, toprak bütünlüklerini korumak için gerekli yasaları çıkarmaları ve tedbirleri almaları esas kabul edilmektedir. Bir etnik gurubun veya o gurubu kullanmak isteyenlerin doğrultusunda gurup üyelerinin ülkeleri ile sözde demokratikleşme adına adeta savaşmaları kabul edilmemektedir.

15 Temmuz 2016’daki hain işgal ve darbe teşebbüsünün ekmeğine yağ sürmenin ve hedeflerine hizmet etmenin gereği yoktur. Türkiye’nin başarısız yeni açılımlara ve sözde barış süreçleriyle oyalanmasına fırsat verilmemelidir.

Türk Milleti neseb-i gayri sahih bir kalabalık veya sürü değildir, Anayasalarımızda  -66.maddede olduğu gibi-  devletin kurucu unsuru olan Türk kimliği birleştirici ve kucaklayıcı olmuş, kimseyi ötekileştirme ihtiyacı da duyulmamıştır. Sık sık II. Abdülhamitten bahsedenler ve ona sığınanlar 1876 Teşkilat-ı Esasiye’yi incelemelidirler.

Bir zamanlar aşırı sol kendinden olmayan ve amaçlarına hizmet etmeyen herkesi faşistlikle suçlardı. Şimdi ise bu suçlama sağ eğilimli bazı çevrelere geçmiş gözüküyor. Türkiye’de sağcı ile milliyetçi arasındaki fark birçok konuda olduğu gibi andımız ve T.C. konularında da ortaya çıkmıştır.

Aşırı solun beynelmilelci, sınıfcı, vatansız, devletsiz, milli kimliksiz ve anti-milliyetçi kesimi ile sağın milli kimliksiz, devletsiz, vatansız, seccadeyi serdiği her yeri vatan zanneden, anti-milliyetçi kesimi arasında paralellik doğmuştur. Fetö de sağdır; milli mücadele de Yunan kazansaydı diyebilenler, İslamcı Kürtçüler ve Damat Ferit ile devamı olanlar da sağcı idi.

Bu bakımdan, Türk milliyetçileri çoğu kere kendilerine sağcı olarak ifade etmeyi eksik ve yanlış bulmuşlardır. Günümüzde her alanda yükselen, iktisattan dış politikaya kadar milliyetçiliği ve Milli Mücadele ve Cumhuriyeti reddetmek olmaması gereken muhafazakârlığı fark edelim.

Nis 16

Şehadetinin 101. Yılında Kaymakam M. Kemal Beyi Anıyoruz

ŞEHİT KAYMAKAM KEMAL BEY

1 Mart 1884-10 Nisan 1919

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

(Sivil Toplum Örgütleri Adına)

  1. YILINDA MİLLİ ŞEHİDİMİZ KAYMAKAM KEMAL BEYİ ANIYORUZ.

 

  1. DÜNYA SAVAŞINDA OSMANLI DEVLETİNİ SIRTINDAN VURAN OSMANLI VATANDAŞI ERMENİLERİN SON KURBANI MİLLİ ŞEHİDİMİZ KAYMAKAM KEMAL BEYİ RAHMETLE ANIYORUZ.

Birinci dünya savaşı günleri ve öncesi, Ermeniler Azerbaycan ve Anadolu’da 2 milyon insanımızı emsali görülmemiş bir vahşetle katletmiştir. Osmanlı Devleti, 24 Nisan 1915 günü bir kanun çıkararak, bu hainlerin bir kısmını Anadolu’dan, Osmanlı Devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç ettirmiştir.  Ermenilerin suçu büyüktür. Anadolu’nun birçok yerinde erkeği savaşa gitmiş, erkeksiz kalan köylerimizde ve şehirlerimizde insanlarımızı katletmiş, samanlıklara, camilere doldurarak diri diri yakmış milyonla insanımızın canına kıyılmıştır. En önemlisi, cepheye giden silah ve mühimmatı engellemişler ve bu silahlar ele geçirilerek Müslüman halka karşı kullanmışlardır. Bu hainlerin başında genellikle Osmanlı Devletinin Ermeni milletvekilleri yer almıştır. Bu göç sırasında Ermenilerin tüm ihtiyaçları karşılanmış, belirli istasyonlarda dinlendirilmiş, yaraları sarılmış ve gittikleri yerlerde ekecekleri buğdayına kadar her ihtiyaçları yanlarına verilmiştir.

1919 yılında müttefikler İstanbul’u işgal ettiğinde, Kana susamış Ermeniler işgal kuvvetlerini kandırarak, bütün bu mecburi göç olayından Yozgat Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyi sorumlu tutmuşlar ve işgal kuvvetleri işbirlikçisi Nemrut Mustafa Paşa mahkemesinde yargılanmasını sağlayarak 10 Nisan 1919 günü Beyazıt meydanında idam ettirmişlerdir.

Bu kahraman vatan evladı; “beni haksız yere idam ediyorlar, ben masum bir devlet memuruyum, tek suçum bana verilen görevi yerine getirmek olmuştur. Kimsenin de burnunun kanamasına sebep olmadım. Adalet buna diyorlarsa kahrolsun adalet. Ben şimdi cephede düşman üzerine giden bir nefer gibi şehadet şerbetini içmeye gidiyorum. Çocuklarımı yüce Türk milletine emanet ediyorum. Allah vatana millete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Yaşasın Türk milleti” demiştir.

Kaymakam kemal bey, Kadıköy’de Kuşdilindeki ebedi istirahatgahında yatmaktadır.

Atatürk 14 Ekim 1922 de TBMM’nde çıkmasını sağladığı özel bir kanunla Kaymakam Kemal Beyi milli şehit ilan etmiştir.

Kaymakam kemal beyin idam kararı, Şahsında Türk milleti ve devletinin idam kararıdır. Fakat onun şehadeti, onu değil, ona kast edenleri boğmuş ve yok etmiştir.

NOT: Kaymakam Kemal beyi yıllardır kabri başında, aşağıda isimleri bulunan kurum ve sivil toplum örgütleri ile hep birlikte anıyorduk. Bu yıl virus salgını nedeni ile törenimizi gerçekleştiremedik. Katılımcı arkadaşlarım ve Türk milleti adına Kaymakam Kemal Bey ve şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Nur içinde yatsınlar.

KATILAN KURULUŞLAR VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ

Kadıköy Kaymakamlığı, Kartal Belediye Başkanlığı, Kadıköy Belediye Başkanlığı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, Emekli Subaylar Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Kazım Karabekir Kültür ve Araştırma Vakfı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Emekli Subaylar ve Muharip Gaziler Derneği, Türkiye Azerbaycan Dev Kardeşlik, Candaşlık ve Strateji Platformu, Artvin Kemal Paşa Belediye Başkanlığı, Türkiye Kamu-Sen İl Başkanlığı ve Şube Başkanlıkları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Hoca Ahmet Yesevi Vakfı, Koop-İş Sendikası Başkanlığı, Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu, Sarıkamış Şehitleri Gönüllüleri, Sarıkamış Dayanışma Grubu, Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu, Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile Mücadelede Kültür ve Spor Birliği, Türk Ocakları Kadıköy Ümraniye Beykoz Maltepe Pendik Şube Başkanlıkları, Türkiye-Kıbrıs Türk Cumhuriyeti İşbirliği Cemiyeti, Kartal Cumhuriyet Kadınları Derneği

Türk Hukuk Enstitüsü Derneği,  Turan Araştırmaları Derneği, Doğu Karadenizliler Derneği, Uludağ Üniversitesi Mezunları Platformu, Kartal Atatürkçü Düşünce Derneği, Azerbaycan Kültür Evi, Arif Şanlı Musiki Derneği, Milli Düşünce Derneği, Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı, Revnak Sanat Derneği, Yozgat Dernekleri Federasyonu, Kartal Yozgatlılar Derneği, Anadolu İrfan Ocağı, Altıntepe Kültür Sanat Platformu, Şehit Anneleri Derneği, Mevlana Eğitim ve Kültür Derneği, İstanbul Üniversitesi Ed.Fak.   Mezunları ve Mensupları Derneği, Yozgat Sanayici ve İş Adamları Derneği, Yozgat Kültür ve Dayanışma Derneği, Yozgat Boğazlıyan’lılar Derneği, Boğazlıyan Kaymakam Kemal Bey Anadolu Lisesi Öğrenci Temsilciliği, İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu, Kazak Türkleri Eğitim ve Araştırma Derneği

Kırım Türkleri Dernekleri, Turkuaz Kulübü, Milliyetçi Hekimler Derneği, Ülkü Der Maltepe, Hopa Sanayi ve Ticaret Odası Başkanlığı, Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı İstanbul İl Başkanlığı

Asılsız Ermeni İddiaları ile Mücadele Federasyonu, Tüm Siyasi Partilerimizin Temsilcileri

Yerel Sendikalar

 

 

Nis 16

Salgın Ortamında Ekonomi

Ruhittin SÖNMEZ

Dünya Ticaret Örgütü, koronavirüs salgını nedeniyle küresel ticaretin bu yıl yüzde 13 ila yüzde 32 arasında düşmesinin beklendiğini bildirdi.

En büyük tehlike tedarik zincirinin kırılmasıdır. Bunun için devlet müdahalesi şart. En liberal ekonomistler bile reel ekonominin ayakta kalması ve bu zincirin kırılmaması için devletin piyasaya müdahalesini şart görüyor.

Bütün dünya ekonomilerinde salgınının ağırlığına uygun tedbirler alınmaya çalışılıyor. Kapitalist sistemin en acımasız uygulandığı ülkelerde bile devletin büyük ölçekli müdahalelerini görüyoruz.

Mesela ABD Merkez Bankası bilançosu son yıllarda 4,5 trilyon dolar iken, 2019 ortalarından itibaren 4 trilyon doların altına düşmüştü. 2020 Mart ayında uygulamaya başlanan yeni politika ile 5,9 trilyon dolara kadar çıktı. Bunun 8-9 trilyon dolara kadar çıkacağı bekleniyor. Yani ABD para basmaya devam edecek.

Bu paralarla hem işsiz, geliri olmayan veya salgın nedeniyle gelirini kaybeden kişilere doğrudan nakit yardım yapılacak. Ve hem de salgın sonrası üretimin devamı için işletmeler ayakta tutulacak.

Bu ortamda ekonomik tedbirlerin normal dönemlerde alınan benzer kararların yarattığı etkiyi yapmayacağı veya yapsa bile göze alınması gerekli olduğu düşünülüyor. Mesela ABD bu bastığı paraların enflasyon yaratmayacağını öngörüyor. Enflasyon yaratacak olursa şartlar normalleştikçe fazla parayı piyasadan çekerek olumsuz etkileri en aza indirmeyi planlıyor.

ABD doları rezerv para olduğu için bu planını uygulama şansı yüksek. Zaten bu kadar para bastığı halde doların değeri düşmedi, yükseldi. Fakat TL rezerv para değil, TL basmak çok daha riskli ve tek başına yeterli olmayacak.

Sonuçta yüzyılda bir görülen böylesine bir küresel krizde büyük ekonomiler de zarar görecek. Ama asıl zararı bizim gibi ve daha fakir ülkeler görecek.

Felaket tellallığı değil bu. Hatırlayınız, ABD merkezli 2008 krizinde bile dünya ekonomisi yüzde 1 küçüldü. ABD yüzde 2,7 daraldı, Türkiye teğet geçti denilmiş olsa da 4,7 daraldı.

2008’de dolar/TL 1,1 -1,2 seviyelerinde iken bugün dolar kuru 6,73 TL’ye kadar çıktı. Yani TL değeri dolara göre yaklaşık 6 kat düştü.

Bu defa fırtına çok daha sert esiyor. Bakalım bizden neleri alıp götürecek?

*******************************

DAR GELİRLİLER İÇİN ALINAN TEDBİRLER DOĞRU AMA YETERSİZ

Kapanan veya geçici olarak faaliyetine ara verilen işletmelerde çalışanların bir kısmı artık işsiz, bir kısmı ücretsiz izinde. Diğer yandan günübirlik çalışma ile sokak ekonomisini oluşturan 6 milyon vatandaşımız evine ekmek götüremez oldu.

Bu insanlarımızın da salgından korunması ve başkalarına da bulaştırmaması için evde kalması ve mümkün olduğu kadar iyi beslenmesi gerekiyor. Bu yüzden devletin bu kesimlere destek olması şart.

Ancak salgın başladığında Türkiye Hazinesinde ihtiyat akçesi dahi kalmamıştı. İsraf, yolsuzluk, gösteriş yatırımları ve hovardalığın bedelini ödeme zamanımız gelmişti.

Üstelik para basmak da çok riskli idi. Bunun için CB Erdoğan ve hükümeti vatandaşa doğrudan yardım konusunda çekimser kaldı. Ama gördü ki tedarik zinciri koparsa telafisi mümkün olmaz. Yani birbirine dayalı dizilmiş domino taşları gibi birbiriyle irtibatlı olan işletmeler ve sektörler çöker. Bunun için devlet sosyal yardımları artırmaya başladı.

Kısa çalışma ödeneği uygulamasını, geçici olarak işçi çıkarmaların yasaklanmasını, ücretsiz izne çıkarılan çalışanlara devletin ayda 1.177 TL ödeyeceğini açıklamasını kesinlikle olumlu buluyorum. (15 Mart’tan itibaren işten çıkarılan ve işsizlik maaşı alamayan kişiler de bu haktan faydalanabilecek.)

Keşke işsiz kalan ve ücretsiz izne çıkarılanlar ile yaklaşık 5 milyon dar gelirli hanenin belli bir meblağa kadar elektrik, su ve doğalgaz ücretlerini de devlet ödeyebilse.

Ama bunların bir maliyeti var. Hazine nakit açığı Mart ayında 40,4 milyar TL’ye ulaştı. Uzmanlar yılsonuna kadar bu açığın 10 katına çıkacağını tahmin ediyorlar.

Bu yüzden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamasına göre, “orta ve düşük gelir grubunda olanların elektrik, doğalgaz ödemelerini yapabilmeleri için” 3 ay ödemesiz yüzde 8 faizli kredi/borç verilebilecek.

Bu yüzden devlet vatandaşa yardımdan önce IBAN numaraları verdi.

*******************************

BELİRSİZLİK ÇOK KÖTÜ

TÜİK’e göre, zaten Türkiye’de ayda kişi başına 835 TL’nin altında geliri olan 16 milyon 888 bin kişi vardı. Yine TÜİK 2018 rakamlarına göre, Türkiye’de 1 milyon kişiden 704 bininin borcu vardı. Her bin kişiden 396’sı ısınamıyordu. (2019 rakamları henüz bilinmiyor. 2019 rakamlarının daha kötü çıkacağı malum ama ne kadar kötü bilemiyoruz.)

Türkiye’de zaten her 3 kişiden biri (9,5 milyon insan) kayıt dışı çalışıyordu. 2019’da resmi rakamlara göre 658 bin kişi işsiz kalmıştı. Korona sonrası rakamlar nereye kadar çıktı bilmiyoruz.

Devlet azalan gelirleriyle, artan giderlerini nasıl karşılayacak?

IMF’den borç alma, para basma ve hatta Tekalif-i Milliye benzeri diğer konuşulan tedbirlerden hangileri hayata geçecek? Hiçbirini bilmiyoruz.

Bizler azalan gelirlerimizle, azaltamadığımız giderlerimizi nasıl karşılayacağız? Bilemiyoruz.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar