Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 17

Kahramanlar Ve Hainler

Av. Mustafa ÖZKURT

Vatanperverlerin unutmaması gereken en önemli husus Türk’ün kızı, kadını ve erkeğinin yaman olduğudur. Fakat bunun yanında Türk kimliğini taşıyan haini de çok yamandır.

Düşmanla mücadele kolaydır. Ona göre tedbir alınır. Asıl zor olanı ve en tehlikelileri, senden gözükürken, sana hain olanlardır.

Çoğu masal şeklinde yazılan tarih kitaplarında hep kahramanlar ön plana çıkarılır. Bunları okuduğumuzda tarihi yazanların kahramanlar olduğu izlenimi ediniriz. Oysa gerçekte iz bırakan kahramanlar kadar hinlerde tarihe yön vermişlerdir.

Belki hainler olmasaydı aklını kullananlar için ders alınacak bir tarihte olmayacaktı.

Tarihi doğru kavrayabilmemiz için gerçek tarihçilere büyük iş düşmektedir. Tarihçiler olayları aktarırken, kahramanlar kadar hainleri de yazmalıdırlar ki, gelecekte insanlar yanlışa düşmesin.

Tarih yalnız devlet ve milletlerin tarihinden ibaret değildir. Özelde ailelerin ve boylarında tarihleri vardır.

Bu vesileyle genç kardeşlerimle konuşurken benden yaşam hakkında tavsiyeler istediklerinde; onlara “Bir resim çektiriniz ve evinizin en göze çarpan yerine bir çerçeve içine asın. Her sabah kalktığınızda resminize bakın. Bu gün ne yapmalıyım ki yarın çocuklarım ve torunlarım resmime baktıklarında benimle iftihar etsinler. Demelisiniz”  diye ilk önce bunu tavsiye ederim.

Çocukları ve torunları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf DENKTAŞ’ın resmine baktıklarında onunla iftihar ettiklerinden eminim.

Ne yazık ki, aynı şeyi bazıları için söylemek mümkün olmamaktadır.

Devletin başında olanlar; ülkelerini temsil ederler. Bu nedenle şahsi fikirleri, zaafları, dini, felsefi, politik inançları ne olursa olsun, duygusallıktan uzak kendi ülke menfaatlerini, halde ve gelecekte ön planda tutmakla sorumludurlar.

Bu sorumlulukları kanunları bir tarafa bırakalım, öncelikle ahlaki görevleridir.

Devlet adamları ülke menfaatini günlük çıkarlara göre değil, ülkenin geleceğini düşünerek davranmak zorundadırlar. Bu aynı zamanda onların namus ve şereflerine bırakılmış vazgeçemeyecekleri bir alandır.

Özellikle devletin başında olan bir şahsın milli tarih şuuruna mutlak olarak sahip olması şarttır. Bundan yosun olanlar rüzgârda savrulan çöpler gibi bir sağa, bir sola savrulur durur. Ancak günü kurtarmış olur, düşmanın ekmeğine yağ değil, kaymak ve bal sürmüş olurlar.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine kaderin bir cilvesi olarak Cumhurbaşkanı olan Mustafa AKINCI için milli tarih şuurundan bahsetmek mümkün gözükmemektedir.

AKINCI, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde aşırı solun hâkim olduğu dönemde öğrenimden çok, eğitim görmüş olan 68 kuşağından bir kimse olup, halen 1968 de bırakılan kırsal alanda gezinmektedir.   Böyle durumlar beni hiç şaşırtmamaktadır. Zira Türk Milletini tanıma konusunda birçok bilimsel araştırma ve kanaatler ortaya konulmuştur. Ancak üzerinde en az durulan hususta haininin ne kadar çok olduğudur.

Ehli vicdan sahibi ve uzun zaman dışişlerinde görev yapmış bulunan Rahmetli Kamran İNAN “Haini en çok olan ülke Türkiye” diye bir tespit yapmıştı.

Sayın Kemal ÖZTÜRK ihanetin edenlerini şöyle sıralamaktadır.

1. Milli şuuru olmayanlar ihanet eder, 2. Güce tapanlar ihanet eder, 3. Vatansız ideolojiler ihanet ettirir, 4. Kişisel menfaatini düşünenler ihanet eder, 5. Kibir, nefret ve kin ihanet ettirir.
Demektedir.

Kırk yılı aşkın bir süreden beri siyasetin içinde olan ve Kıbrıs gerçeğini herkesten daha iyi bilmesi gereken kişilerin başında Mustafa AKINCI gelmektedir.

Öyle ki; Rumların adayı Enosis’e götürme yolunda Kıbrıs Türk’ünün başına 1963 yılından beri neler getirdiğini ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti’nin hangi şartlar altında kurulduğunu çok iyi bilmektedir.

Cumhurbaşkanı olduğu devlet bütçesinin %36’sını Türkiye’nin ekonomik yardımları olduğunu, (Anadolu Türkleri kendi refahlarından kısarak) aldığı maaşın da Türkiye’den karşılandığını, görmezden gelmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayat veren su ihtiyacı 2015 yılından beri Türkiye tarafından karşılandığı unutulmamalıdır.

Mustafa Akıncı, İngiliz The Guardian’a verdiği mülakatta kısaca  ”Kıbrıs’ta federal çözüme varılması gerektiğini, federal çözüm üretilmezse bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceğini” ileri sürmekle başında bulunduğu bağımsız devleti inkâra yönelerek, devlet başkanlığına, Rum Valisi olmayı yeğlemiştir. Tarih onu Türk’ten fazla, Yunan yanlısı bir siyasetçi olarak daima anacaktır.

Oca 14

Mondros mu? Sevr mi?

Halil ALTIPARMAK

Ülkede, bugüne kadar, ne vicdanî, ne hukukî, ne tarihî, ne millî hiç bir değeri olmayan bazı tartışmalar süre gelmiştir.

Bu tartışmaların en önemlilerinden birisi; Lozan Anlaşması’nın tartışılmasıdır. Bir diğer tartışma konusu; Sevr imzalandı mı, imzalanmadı mı? Vahdettin imzaladı mı?

Bir kere Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin TAPUSUDUR! Bu anlaşmadaki eksiklikler, fazlalıklar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul edip benimseyenler arasında yapılabilir. Lozan’da, İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmiş bir ülke olarak masaya oturmadık. Kanımızın son damlasını kullanarak, onların maşası olan Yunanistan’ı yenerek oturduk. I. Dünya Savaşı’nın galip büyük devletleri, Türk Milleti’nin verdiği Millî Mücadelesi ile Sevr’i kabul etmeyeceğini anlatması yüzünden biraz yumuşatılmış bir Sevr uygulayabilmek için masaya oturdular. Bu gerçekleri ayrıntıları ile zamanı geldikçe anlatırız, anlatıyoruz. Millî Mücadele başladığı için galip devletler, 1921 ve 1922 Martlarında Sevr’i yeniden gözden geçirme girişiminde bulunmuşlar ve bu girişimlerini de İstanbul Hükümeti nezdinde yapmışlardır. Ama, bu girişimler, Ankara nezdinde ciddi bulunmamıştır ve oyunları bozulmuştur.

Sevr Anlaşması, bize sorularak, bizim fikrimiz alınarak, kabul edip etmeyeceğimiz merak edilerek hazırlanmış bir anlaşma değildir ki, senin imza edip etmemen onlar için önemli olsun! Almanya ile Versay, Avusturya ile Sen German, Macaristan ile Triyanon ve Bulgaristan ile Nöyi Anlaşmaları için o yenilen devletlerden izin  mi aldılar? Onlara, yahu bu maddeleri kabul eder misiniz diye sorarak bir incelikte mi bulundular?

Bırakın artık, bu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Düşmanlığını!

Bırakın artık, Çanakkale’de sarsılan, Millî Mücadele ile dünya hakimliğinin sonu görünen İngiltere ağzı ile konuşmaları!

Sevr anlaşmasını imzalasan ne olur, imzalamasan ne olur? Vahdettin imzalasa ne olur, imzalamasa ne olur?

Sevr, 433 madde olarak hazırlandı ve önümüze, UYGULANMAK üzere konuldu! Türk Milleti de, diğer yenilen devletler ve milletlerden daha büyük bir cesaret ve yiğitlik göstererek Lider Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları sayesinde SEVR’i yırttı ve tarihin çöplüğüne attı.

Lozan’ı tartışabilmek için önce Sevr’i bir masaya yatırmak gerektir. Gerçekten, iyi niyetli bir tarihçi için Lozan ile ilgili konuşmak, ancak, Sevr ile karşılaştırması yapılarak olmalıdır. Bu karşılaştırmayı yapmadan Lozan’ı kötüleyen tarihçi, İngiliz ağzı ile konuşuyor demektir, kimse kusura bakmasın.

Ben de bugüne kadar, Lozan – Sevr karşılaştırması anlayışıyla bakmıştım. Halbuki, Mondros’u da gayet iyi biliyorduk. Ancak, EZBER BOZMA DÜŞÜNCESİ HAKİM OLMAYA BAŞLAYINCA gördük ki, Lozan’ı, zaten bu anlaşmalarla karşılaştırmaya bile gerek yok.

Esas olan; Mondros ile Sevr’i karşılaştırmaktır.

30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan Ateşkes Anlaşması maddeleri nelerdir ona bakmalıyız. Bu Anlaşma, Agamemnon Zırhlısı’nda, İtilaf Devletleri adına İngiliz Amiral Caltrop ve bizim adımıza da Bahriye Bakanı Rauf Bey imzaladı. 25 maddelik bu Anlaşma’nın bazı maddelerine bakalım:

– Boğazlarımız, galip devletler için açılacak ve istihkamlarımız işgal edilecek

– Savaşta aldığımız esirler geri verilecek

– Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli olandan fazla asker terhis edilecek

– Savaş Gemilerimiz Limanlarda göz hapsinde tutulacak

– Galip devletler, güvenliklerinin tehdit altında olduğunu gördükleri yerleri işgal edebilecekler

– Limanlar ve demiryolları bu devletlere açılacak, ancak, başka devletlere kapatılacak

– Bu devletler isterse, Kafkasları boşaltacağız, Toros Tünellerini işgal edebilecekler

– Telsiz ve telefon hatları denetlenecek

– Hicaz, Asir, Yemen, Suriye, Irak, Bingazi, Trablus’taki Türk birlikleri teslim olacak

– Almanya ve müttefikleri ile bütün ilgimizi keseceğiz

– Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas’ta karışıklık çıkarsa bu devletler tarafından işgal edilebilecek

Silahlarımız zaten, asker terhis olacağı için gereği kadar kalacak ve gerisi teslim edilecek.

Şimdi herkes, Mondros mu, Sevr mi düşünmeye başlasın bakalım…

Gelecek hafta aynı konuya devam edeceğiz.

 

 

Oca 09

2020’de Ekonomik Tablo

 Esfender KORKMAZ

                2019 üçüncü çeyreğinden sonra, GSYH da başlayan büyüme, 2020’de devam edecektir. 2020 birinci ve ikinci çeyreğinde baz etkisi nedeniyle daha yüksek büyüme olur. Ancak, 2020 büyüme oranı, İMF tahminine yakın yüzde 3 dolayında gerçekleşir.

Son verilere göre, Türkiye de nüfus artış hızı yüzde 1.47 olarak açıklandı. Bu şartlarda 2020 global büyüme oranı yüzde 3 olursa fert başına büyüme oranı da yüzde 1.51 olacaktır. Ekonomide gelir artışının göstergesi fert başına büyüme oranıdır. Yüzde 1.5 oranında bir gelir artışı ile Türkiye’nin yatırım yapması ve dış borçlar için TL olarak kaynak yaratması zordur. Türkiye’nin kalkınmayı sürdürmesi için sanayi sektöründe  yatırım yapması ve en az yüzde 6 büyümesi gerekir.

 

 

2020 enflasyon oranı yüzde 10 dolayında olur. 2004 yılından bu güne kadar Türkiye bu seviyede bir kronik enflasyon yaşıyor. 2020 yılı için siyasi iktidarın yapısal sorunları çözmek için ilan ettiği bir program ve bir planı yoktur.

2020 de, döviz kurları artar ve fakat yeni bir kur şoku yaşamayız. Çünkü 2019 son günlerinde Dolar/TL kuru 5.95 dolayındadır. Bu demektir ki, MB TÜFE bazlı reel kur endeksine göre TL yüzde 25 daha düşük değerdedir. Yani riskleri de katarsak Dolar denge kurunun 5 lira ve altında olması gerekir. TL’nin yüzde 25 daha düşük değerde olması yeni bir kur şokunun etkisini azaltacaktır. Buna rağmen MB beklenti anketi, 2020 sonu dolar kuru tahmini olan 6.3527 tahmini düşüktür. Zira, 2019 sonuna göre kurdaki yıllık artış yüzde 6,77 oranında oluyor.· Döviz, Türkiye’nin yumuşak karnıdır. Kur artışı yönünde de etkili olabilecek sorunlar vardır;· Büyüme başlayacağı için ithalat talebi artacaktır. Yeniden cari açık oluşacaktır.· Döviz kazanma imanları sınırlı olduğu için dış borçları çevirmekte yeni dış borçlanmaya ve taze dövize ihtiyaç vardır.· 2020 enflasyon oranı yüzde 10’un üstündedir.

Hükümetin MB döviz kararlarına müdahale edeceği, ”faizin tek rakama ineceği açıklaması ile anlaşılmıştır. Faizler tek rakama iner ve mevduat faizleri eksiye dönerse döviz talebi artar ve kur artar. Bu şartlarda, iç siyasette ve dış politikada önemli bir sorun yaşamazsak, dolar kuru 2020 sonunda 6.54 dolayında olur. Dış ticaret açığı 2019 yılında geriledi. 2020 dış ticaret açığı 2018 seviyesinin üstünde yaklaşık 220 milyar dolar, ihracat 190 milyar dolar ve dış ticaret açığı da 30 milyar dolar olur.

Cari açık MB beklenti anketinde olduğu gibi 13 milyar dolar  dolayında gerçekleşir.2020 ihracatta daha yüksek artış olmaz… Çünkü 2019 yılında, iç talebin düşük olması firmaları ihracata zorladı, dış talebin de elverişli olması ihracat imkanlarını artırdı.2020 de, ihracat için dış talepte daralma bekleniyor. Zira ABD’de son imalat sanayii verileri sektörel bir daralmaya işaret ediyor. Amerikan Merkez Bankası FED resesyon riskini düşürmek için faiz indirimine gittiğini açıkladı. En çok ihracat yaptığımız Almanya da  resesyona riski arttı.

Avrupa Birliği (AB) çapında büyüme hızının 2019’da yüzde 1.8’den 2020’de yüzde 1.2’ye gerilemesi bekleniyor. Bu şartlarda ihracatta yüksek bir artış olmaz. GSYH’da büyüme ile ithalat artıyor ve cari açık oluşuyor. 2019 da aşırı değerli kur nedeniyle ithalat daha pahalı oldu… GSYH’da küçülme de ithalat talebini düşürdü. Dış ticaret açığı daraldı. Cari fazla oluştu. Ekonomi yönetimi üretimde ithal girdi payını düşürmek için bu güne kadar plan ve proje yapmadı. Gerçekte ithal girdi sektörlerinde ithal ikamesi politikası uygulanması ve yatırım teşviklerinin bu alanlara yönlendirilmesi gerekir. İşsizlikte, üretimde ithal girdi oranının yüksek olması nedeni ile enflasyon gibi kronik yapı kazanmıştır. Bu alanda da ufukta bir istihdam politikası görünmüyor. Yüzde 13 veya 14 olması sorunun büyüklüğünü değiştirmez.

(Yeniçağ- 29 Aralık 2019)

Oca 09

İstanbul İçin ABD Raporu!

Arslan BULUT

                Kanal İstanbul Projesi hakkındaki yazılarım üzerine okurlardan, “konunun derin bağlantılarını da yazın” diye talep geldi. Aslında “İstanbul senaryoları”nı, yıllar önce “Küresel Haçlı Seferi” adlı kitabımda Aytunç Altındal’ın verdiği bilgileri de ekleyerek incelemiştim.

Altındal’a göre “Büyük Ortadoğu Projesi ile İstanbul tarafsız bir komisyon tarafından yönetilecek. Kurulması tasarlanan Birleşik Ortadoğu Devleti’nin böylece başkenti olacak. Türklüğün izleri silinecek. Bölge uluslararası serbest bölge haline getirilecek. Nüfus çoğunluğu Türklerden gayrimüslimlere geçecek. Sur içi Vatikan tarzı bir yapıya kavuşacak.”tı…

Bu tespiti doğrulayan bir açıklama da Barzani ve adamlarından gelmiş, “İstanbul’u ortak başkentimiz olarak görmek istiyoruz” denilmişti. Talabani de 1996 yılında, “Hayalim, İstanbul’un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri” demişti.

Altındal ise şöyle diyordu:

1948’de Max Weston Thornburg, ‘Türkiye nasıl yükselir?’ adlı bir rapor hazırlıyor, 1949’da da yayınlanıyor. Bu raporda ‘1950 yılında seçimler yapılacak ve Demokrat Parti iş başına geçecek’ deniliyor. Raporda, yapılacak işler arasında birinci olarak, İstanbul’da istimlak var. İstimlak sonunda İstanbul’un üç vilayete bölünmesi, Kadıköy-Üsküdar’ın bir vilayet, Eminönü, Fener, Balat, Edirnekapı’ya kadar, Sultanahmet ve Ayasofya’nın da içinde olduğu merkez bölgenin bir vilayet ve geride kalan bölgelerin bir vilayet olması planlanıyordu.

Ortadaki merkez bölge ise üç dinin merkezi olacaktı. Fener Patrikhanesi’nin Vatikan modeli ile genişletilmesi, aynı şekilde Yahudiler için büyük bir sinagog inşa edilmesi ve Sultanahmet Camii’nin de Müslümanların merkezi yapılması öngörülüyordu. Ayrıca Kariye Camii de ‘Makarrı Hilafet’ olarak tespit ediliyordu. Bütün istimlak faaliyetleri bu merkezlere göre planlanıyordu. İşte bu üç din merkezinin çevresinde bulunan yerlerin açılması için… Demek ki, 1949’da İstanbul’un Bizanslaştırılmasını gündeme getiren ABD’dir. Ancak bir de 1919’da bir Marmara devleti projesi de vardı.

İşte Menderes’in milletvekillerine hitaben “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz?” demesinin ardında yatan cüret, bu Amerikan planından kaynaklanmıştır. Menderes, bu istimlaklerin neredeyse tamamını yaptı. Gerçi, proje yarım kaldığı için iyi de oldu. Eminönü’ndeki pislik de istimlak edilerek ortadan kaldırıldı.

– 1963-1964 yıllarında Haşim İşcan, belediye başkanı iken bu proje yeniden gündeme getirildi. Haşim Bey öldü, ondan sonra ilginçtir 84 gün süre ile İstanbul Belediye Başkanlığı’na Fenerbahçe kulübünün başkanı Faruk Ilgaz vekâlet etti. Ondan sonra da Fahri Atabey belediye başkanı seçildi. 84 günlük vekâlet döneminde bu proje, o kadar taraftar bulmuştu ki, Faruk Ilgaz İstanbul belediye başkanlığına seçilebilseydi, bu projenin taraftarları, İstanbul’un üçe bölünmesi ve üç ayrı vilayet haline getirilmesini çok zorlayacaklardı.

-Demirel ise bu projeye başlangıçta çok sıcak bakıyordu ama sebebini bilmediğim bir şekilde birdenbire çark etti.

Bugün en büyük problem, İstanbul’un Büyük Orta Doğu projesi için merkez üs olarak görülmesidir. Neden merkez görülüyor, işte geçmişte var olan projeler gereği ve Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olarak kabul görmesine itirazlar veya “Ankara, Türkiye’nin başkenti olabilir ama Büyük Orta Doğu projesinin başkenti İstanbul’dur” şeklindeki görüştür.

Siyaseten İstanbul’un statüsü uluslarüstü olacak! Bunu nasıl sağlayacaklar? En yakın zamanda Montrö Antlaşması’nı da gündeme getirecekler ve Boğazlar’ın kontrolü uluslararası bir komisyona devredilecek. Bunun için en çok çalışan da Rahmi Koç’tur!” (Bu röportaj, 2004 yılında yapılmıştır!)

Kanal İstanbul projesi ile birlikte Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması da tamamlanacak! Bütün işler Thornburg raporuna göre yapılıyor!

 

 

Oca 09

ABD’nin Karadeniz Hedefi

Ahmet GÜRSOY

Yeniçağ-28 Aralık 2019

                Rahmetli Aytunç Altındal, yıllar önce bugünkü kanal projesini bir röportajda dile getirmiş. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Türkiye’yi ziyaret etmişti. Bu ziyaretle ilgili Aytunç Bey, Rice’nin niçin Türkiye’de bulunduğunu ve ne istediğine dair bir değerlendirmede bulunmuş.

Aytunç Altındal şöyle demiş:”Türk basınında ne hikmetse yer verilmeyen fakat muhtemelen yarın veya öbür gün en geç Condoleezza Rice’ın açıklayacağı başka bir olay var. Bu geliş gidişler içinde bundan hiç söz edilmedi. Nedir o? ABD Deniz Kuvvetleri’nin donanmasının Karadeniz’e çıkma isteği var. Ve bu bizim Montrö anlaşmamızın 11 ve 12. maddelerinin ihlal edildiği takdirde çıkabiliyor. Demek ki Montrö gündemde. Ve diyor ki ABD; ‘Benim Akdeniz’deki donanmamı ben Karadeniz’e çıkartacağım’. ‘Bana izin vereceksin’ diyor Türkiye’ye…

“Türkiye’de bağımlı basının elbette milli çıkarlarımızla ilgili meselelerde gerekli bilgileri duyurmasını beklemiyoruz. Nitekim o günlerde bu bilgileri vermediler. Halen daha, Kanal İstanbul projesini savunmaya devam ediyorlar.

Etsinler bakalım. Sürüp gelen gelişmeler işin içinde ABD olduğunu  doğruluyor. Hatırlayalım:6 Şubat 2003 tarihinde AKP Hükümetinin TBMM’ye sunduğu “Türkiye’deki askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme, geliştirme, inşaat ve tevsi çalışmaları ile altyapı faaliyetlerinde bulunmak amacıyla ABD’ye mensup teknik ve askeri personelin 3 ay süreyle Türkiye’de bulunmasına (…) Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca izin verilmesi” diye bir tezkere hazırlığı vardı. Yine hatırlayalım. Bu savaş tezkeresi, “62.000 yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de kalmasını istiyordu.

“Başka? Ayrıca, yabancı askerlerin önemli stratejik merkezlerde konuşlanmasına izin vermesini istiyordu. Özellikle Akdeniz ve Karadeniz limanları büyük önem arz ediyordu. İstenen liman listesi içinde özellikle Trabzon limanı çok çok mühimdi. ABD, Orta Doğu’da kendine alan açıyordu ama, Karadeniz’den liman istiyordu. Neden? Çünkü ABD, Karadeniz’de varlık göstermek istiyordu. Asıl amacı 6 aylığına izin alıp, sonra bu izni sürekli hale getirmekti.

Sözü nereye getireceğim? Şuraya: ABD Montrö’yü sevmiyordu. Montrö Karadeniz’de varlık göstermesinin önünü kesmekteydi. Bu sebeple ya Montrö’yü delecek bir formül bulacaktı ya da Kanal İstanbul Boğazları benzeri sadece Türkiye’deki iktidarların geçiş iznine tabi olacak, bir başka suyolu açılmasını önerecekti. İşte ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Türkiye’yi bu sebeple ziyaret etmiş ve Aytunç Altındal’ın o günlerde açıkladığı şeyi istemişti. Hatırlanacağı gibi, o tarihte TBMM 1 Mart 2003 günü tarihin akışını değiştirecek bir karara imza attı. Tezkereyi onaylamadı. O günden sonra Amerika’nın nevri döndü. Türkiye’den istediklerini alamamanın öfkesi büyüktü. Yerli işbirlikçilerini devreye sokarak Türkiye’de birçok operasyona imza attı. En son operasyonu 15 Temmuz sürecine giden yolu hazırlamaktı. Balyoz, Ergenekon davaları, adalet sisteminin bozulması vb. operasyonlarla Türkiye’yi dönüştürme yoluna girdi. Kısaca “pembe devrimler”, küçük dönüşümler yaşadık.

Mart Tezkeresinin hazırlandığı süreçte işbaşındaki hükümet Amerikan talepleri karşısında ne yaptı? “Hemen iki gün sonra 8 Şubat’ta ABD ile bir “mutabakat muhtırası” imzalayan AKP hükümeti, ABD muharip birliklerinin taleplerine uygun olarak “üs ve limanların modernizasyonu”na girişmişti. 1 Mart tezkeresinin geçeceği konusu o kadar garanti görülmekteydi ki, ABD birlikleri ve askeri teçhizatı İskenderun limanına indirilmeye başlanmış (bir bölümü zırhlı ve paletli 522 araç indirilmişti), ABD bölgede askeri depo ve tesisler oluşturmaya başlamıştı. Kızılay, 9 Şubat’ta, Silopi’deki deposuna olası sığınmacılar için 100 bin çadır göndermişti. Ama tıpkı Amerika gibi iktidar da şaşkındı. 1 Mart’ta meclis vatanı gerektiği gibi savunmuş ABD’ye izin vermemişti.

Şimdi birileri çıkmış diyor ki: “Kanal İstanbul projesinden rahatsızlık duyanlar gayrı millîdir. “Gayrı millileri tarih yazacak. Şüpheniz olmasın

 

Ara 30

Siyasi-Kültürel Hayat ve İslam

A.Kemal GÜL

İslam’ın başına bela olan, toplumu zaafa uğratan, kamplara bölen önemli mesele, dinin siyasileşmesi, siyasetin dinileşmesidir. Bu, siyasal İslam veya İslamcılık( İslamizim) şeklinde bir ürün de vermiştir. Bu mesele, artık dinin meşru olarak toplumla ve onun kültürüyle ahengi, meşru alış-verişi değildir. Milli kimlikler üzerine İslam’ın oturtulması da değildir. Bu, İslam’ın ana direğini sarsan, din ile din olmayanı birbirine karıştıran, çoğu kez zalimliklerle sonuçlanan bir meseledir.  Dini anlamama ve siyasileşme birbirini doğurdu, birbirini etkileyerek bir süreç oluşturdu.

Kur’an der ki: İş başına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, harsı ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez;’’ 8Bakara 205). Emeviler bunlara aldırmadılar. Güçlerinin yettiği kavim ve grupları Araplaştırdılar. İktidar meselesini başından beri dinin önünde tutmuşlardır. Bir valilik için (Horasan Valiliği) Hz. Hüseyin’in kafasının kesilmesi, bu zihniyetin eseriydi.

Hz. Muhammet’in Peygamberliği yanı sıra Medine şehrinde kurduğu Site Devletinde;’’Şura-Adalet-Liyakat’’kavramlarıyla özetlenebilecek devleti yönetme biçimi Kerbela Katliamıyla sonlanmış; diktatörlüğe dönüşen Emevi dönemi başlamış oldu.

Günümüz dünyasında Arap devletlerine bir bakın; ne değişti? Halktan kopuk yöneticilerinin statülerini koruyabilmeleri için egemen güçlerin uşaklığını yapmak zorundalar.  Osmanlı’ ya işbirlikçi İngiliz’le arkadan vuran onlar değil miydi?

Kırk yıla yakındır PKK belasıyla uğraşan Ülkemiz güney sınırını güven altına almak amacıyla PKK / PYD yi bertaraf etme maksadıyla başlattığı ‘’Barış Pınarı Harekâtı’’yla, geçici olarak Suriye topraklarına girmek zorunda kaldı.  ABD ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Müslüman Arap ülkelerinin de karşı gelerek aynı safta yer aldıklarını yaşadık. Müslümanlar kardeşti ve haktan yanaydı… Neredeeee!

BU meşru ve haklı davamızda arkamızda Türk dünyasını gördük; Umarım ümmetle millet kavramlarını birbirine karıştıran yöneticilerimiz Müslüman Arap kardeşlerini yakından tanımışlardır.

 

Kur’an dininin ruhunu kavrayamayan, İslam Peygamberi Hz. Muhammet’in o ilkel toplumunda canı pahasına verdiği nitelikli mücadeleyi göremeyen mütedeyyin dindarlarımızın verdiği destekle, dini güçlendirme hikâyesiyle Emevi diktatoryasınının günümüzde yaşatılmaya yönelik siyasallaşmayı sürdüren zihniyetlere tanık oluyoruz.

 

Anladığım odur ki; her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz.

İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda. İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.

Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldubittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın.

Ama öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz

Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanların üzerinde durdukları; ‘’Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattılar. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.

Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor.

Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır elbette; bu anlayışı üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri peşindeler algısı kendilerinde hâkim olacak

Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.

Ana konu, dinin anlaşılma problemi ki, rasathaneyi topa tutan, medreselerden tabiat bilimlerini ve matematiği kaldıran, Arapça öğrenimini bilim zanneden, gerçek dinden uzak bir anlayışın doğurduğu zihniyet; hiçbir toplumun ve devletin dayanamayacağı bu sebepler, sonuçta Osmanlı Devletini tarih sahnesinden çekti.

Dini kavramada ana gerçek şu ki;

Yaratılmış olan insan, Allah’ın doğasını bilemez. O nedenle insani hiçbir yetkinlik, Allah’ın doğası hakkında söz söyleme cüretinde bulunamaz. O’nu ancak O’nun kendisini bize açtığı kadar bilebiliriz. Bunun da tek imkânı vahiydir. Bu nedenle insanoğlu O’nun halk, takdir ve tercihleri konusunda ancak vahiy temelli konuşabilir. O da anladığı kadarıyladır.

Ve son vahiy olan Kur’an der ki:

‘’ Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene;  ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene andolsun! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzuları ile baş başa bırakan da ziyan etmiştir (Şems,7-10)

‘’ Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Sonunda kötülük işleyenleri amellerine karşılık cezalandıracak, iyilik edenler de daha güzeli ile mükâfatlandırılacaklardır.( Necm, 31)

‘’Her nefis ölümü tadacaktır. Kötülük ve iyilikle imtihan ederek sizi deneriz. Sonunda bize döndürüleceksiniz’’(Enbiya,35)

‘’ Kötülük ve iyilik olarak yaptıklarını, kıyamet günü herkes karşısında hazır bulacak ve kötülükleriyle kendisi arasında bir uzaklık olmasını isteyecek’’(Al-i İmran, 30)

‘’Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan o’dur’’( Mülk,2)

Burada iyiliğin zıttı kötülük kavramı; fayda üretmeyen, sömüren,  özellikle insan hakları, kamu hakları, çevre hakları, yetim hakları, hayvan haklarıyla alakalı kasıtlı duyarsızlık,bozguncu, merhametsizlik… Gibi kavramları içerir.

Bu ayetlerin neresindeyiz sorgusuyla kendimizi yargılamalıyız sanırım.

 

Ve ne yazık ki,  Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.

Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslam ülkesi var, paramparçayız vesselam.

Oca 09

Aydın Olma Sorumluluğu

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İçinde yaşadığımız 21. yüzyılda veya başka bir ifade ile “ Enformasyon Çağı’nda “ , Türkiye ve dünyada sosyal olaylar ve toplumsal değer yargıları çok hızlı bir şekilde değişmektedir. Hedeflerini belirlemiş, sosyo- ekonomik ve sosyo – kültürel  dayanışmasını sağlamış ülkeler bile bu değişmelerden ister  istemez  etkilenmektedir. Bu değişim ve sapmaların önüne geçebilmek için, yaşadığımız sosyal çevrenin meselelerine çözümler bulabilmek için, öncelikle tespitlerin

doğru yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu yöndeki çalışmalar milletler seviyesinde ele alındığı gibi, artık milletlerarası zeminlerde de değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır.

Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; Türkiye’de topluma yön vermeye çalışan ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının çok hassas davranarak, topluma yol gösterici olmaları gerekir. Bu bakımdan; ülke insanlarını bu dalgalanma ve sapmalardan korumak için, siyaset ile uğraşanlar, siyaseti şahıs ve zümre hakimiyeti için değil, milletin ve ülkenin geleceğini aydınlatmak için yapmalılar. Sanat faaliyetlerinde bulunan sanatçılar, sanatı sanat için değil,  toplumu biliçlendirmek ve yönlendirmek için yapmalılar. İlim, fikir ve düşünce adamlarının topluma milli kültürün, milli tarih şuurunun ve İslam’ın bütün vecibelerini doğru olarak öğretmeleri gerekmektedir.

Şayet,  ilim, fikir ve düşünce adamları aydın olma özelliklerini kaybederlerse eğer;  hem kendilerine ve hem de içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış olurlar. Bu durum da; toplumun çözülmesi ve sonunda da yok olması anlamına gelir.

Meselelere yabancı entelektüel gözüyle bakan bazı çevreler tarafından, milliliğe ait ne kadar değer yargısı varsa yozlaştırılıp evrenselleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çevreler; ülkede doğru söylemeyi, namuslu olmayı, ülke ve dünya meselelerinde milli çıkarlar doğrultusunda tavır almayı kendilerine ilke edinememişlerdir. Yalan ve yanlış tarih tezleriyle Türkiye’de mozaik ırkçılığı yaparak Türk’e cephe almışlardır. Onlara göre; Türk Milliyetçisi olmak, tutsak olmuş ve zulüm gören soydaşların özgürlüklerini savunmak suç teşkil etmekte ve bu şekilde düşünenleri de şovenistlik ve ırkçılıkla suçlamaktalar.

Fakat şurası önemle bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyetini kuran milli irade Türklüktür. Dolayısıyla, Cumhuriyet Türklüğün asli unsurudur ve sonsuza kadarda öyle olacaktır. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk Devletini temsil eden yıldızlar da elbette tesadüf değildir.

Siyasi ve ekonomik çıkarların, millet ve ülke çıkarlarının üstünde tutulduğu günümüzde, gerçek Türk aydınlarına çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu da birlik, beraberlik, dayanışma ve aydın sorumluluğu içinde hareket ederek, milli ve manevi değerlere sahip çıkmayı gerektiriyor. Bu bakımdan; Türkiye’nin sağlıklı, huzurlu ve başarılı yarınlara ulaşması hepimizin en büyük ideali olmalıdır.

Mar 02

Büyük Davalar ve Küçük Meseleleri Dert Edinmek

Ruhittin SÖNMEZ

Tarihte iz bırakmış, kitlelerin gönlünde yer etmiş, uzun yıllar saygı ve sevgi ile anılan büyük insanların hep bir davaları, bir dertleri oldu.

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bütün peygamberlerin, ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş liderlerin dertleri vardı.

Sadece bunların değil, çevresinde suç işlemeye yönelmiş kişilerin ıslahını, mahallesinde fakir ve aç insanları doyurmayı veya yoksul ailelerin çocuklarının eğitimini kendisine dert edinmiş yüksek ahlaklı kişilerin de vicdanlarda bıraktığı izler derindir.

Kendisini Türkiye’nin yeşil alanlarının çoğalıp gelişmesine adayan “Toprak Dede” Hayrettin Karaca’nın da, cüzzamla savaşa adayan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın da, Türk Dünyasına gönül köprüleri kurmaya çalışan Prof. Dr. Turan Yazgan’ın da bir derdi vardı.

Önceki yazımda anlattığım İlahiyatçı Osman Egin “Kur’an’dan sapmalarımızı din görevlilerinin ve dindarların bir derdi olmamasına” bağlıyor.

Kendisi de Diyanet mensubu bir din görevlisi olan Osman Hoca özeleştiri yapıyor: “Karşıdan bize yani dini anlatanlara bakanlar bizim dertli olmadığımızı, zevk u safa içinde olduğumuzu görüyorlar. Sohbet bittikten sonra nerelere gittiğimizi görüyorlar. O zaman kitle ile bağlantımız kopmuş oluyor.”

Osman Egin TV programında o kadar güzel şeyler söyledi ki, O’nun sözlerini temel alarak aşağıdaki meseleleri de yazmadan edemedim.

********************************

ÜCRET İSTEYENLERE TABİ OLMAYIN

Osman Egin, TV’de “Gençler dinden soğuyor, Deizme kayıyor diye din görevlilerinin bir kaygıları var mı?” sorusuna olumlu cevap veremedi.

“Problem var ama bunu tam da dert edindiğimizi söyleyemem. Bunun dert edilmesi, uykularımızı kaçırması lazım ki etkili olalım.”

“Gençlik yoldan çıktı deniyor. Sümer kitabelerinde de aynı şeyi yazıyor. Gençliği yoldan çıkaran kim? Cevabı belli, ben. Çünkü bu işin derdini dert etmiyorum” dedi.

Böyle meseleleri dert edinenlerin, dava sahibi olanların maddi menfaat beklentisi olmaz. Zaten Yasin Suresinde “sizden bir ücret istemeyenlere tabi olun” deniyor.

İslam’daki ‘tabi olmak’ körü körüne tabi olmak değildir. Bilinçle ve bilgi ile sorgulamakla tabi olmaktır.”

Ama bugün dini tebliğ ettiğini ifade edenler ister Diyanet camiasından, isterse tarikat ve cemaatlerden ve isterse İslamcı geçinen siyasiler olsun bizden sürekli para ve destek istiyorlar.

“Kuruma zekât verilmez, camiye zekât olmaz, Kur’an kursuna zekât olmaz, medreseye zekât olmaz. Kime olur? İnsana…”

Buna rağmen hep yardım topluyorlar. Ama camilerde, dernek ve vakıflarda veya belli fonlarda toplanan paraların akıbetinin, hatta devlet adına depremzedeler için toplanan fonların akıbetinin sorulmasını dahi istemiyorlar.

Aklını, iradesini, vicdanını kendilerine devretmiş, karşılarında “gassal karşısındaki meyyit gibi” yani ölü yıkayıcı karşısındaki ceset gibi davranan müritler/ şakirtler/ taraftarlar olmamızı istiyorlar.

İbnü’l Cezvi “Şeytanın Ayartmaları” kitabında, Şeytanın ayarttıkları arasında tam da böylelerini sayıyor: “Vakıflar, dernekler kurarlar, ‘insanlardan hayır yapacağız’ diye alırlar ama kendi menfaatleri için kullanırlar.”

Ayette de “Allah’ın yolunda infak edeceğiz deyip de infak etmeyenler, aldıklarını yerine ulaştırmayanlar azapla müjdelenmiştir.”

“Şeytanın ayarttıkları” arasına giren ve “azapla müjdelenenleri” desteklemeyenlerin ise sözde Müslümanlar tarafından “sapık” ilan edilmesi de garip bir tecelli olsa gerektir.

********************************

İSLAM’I ANLATMA YÖNTEMİ

Mehmet Akif “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” demişti. Yani çağdaş anlayışa uygun bir tebliğ yöntemi geliştirmeliyiz diyordu.

Acaba modern araç ve gereçleri kullanarak, sosyal medya, cep telefonu ve bilgisayarlar üzerinden anlatmak etkili bir tebliğ sonucu verebilir mi?

Hadis-i şerifte “olayları sonuçları ile değerlendirin” buyuruluyor. Diyanetin ve dini tebliğ ettiği iddiasında bulunan bütün kurumların, İmam Hatiplerin, Kur’an Kurslarının, camilerin, derneklerin, vakıfların ve cemaatlerin maddi imkanları ve devlet destekleri diğer bütün kurumlardan daha fazla. Her türlü çalışmalarına rağmen “İslam’dan soğuma” olayı bir gerçek.

Çünkü gerçek dindar insanların birinci vasfı özü sözü bir olması ve güzel ahlak örneği olmalarıdır. Bu faaliyetleri yapan “dindarların” örnek olma özelliği yok.

Bakın, onbin dolar değerinde (25 asgari ücrete eşdeğer fiyatlı) çanta ve ayakkabılar kullanmasıyla eleştirilen bir hanımefendi var. Bu hanımefendi, kadın il müftü yardımcıları ve baş vaizlerle yaptığı yemekli toplantıda onlara, “ağızlarınızdan dökülecek her bir kelimeye ve göstereceğiniz örnekliğe bütün toplumun ihtiyacı var. İslam der ki israftan kaçının, ölçülü yaşayın” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı kendisi milyonluk makam araçları kullanıyor. Eşine vakıftan araç tahsis ediyor. Ama vatandaşa “ucuza almak için akşam pazarına çıkın” tavsiyesinde bulundu.

Örnek olmayanların din üzerinden tavsiyeleri ters etki yapıyor, din kisveli sözler öfke biriktiriyor.

“Adalet, hak ve hukukun üstünlüğü diyoruz. Hukuk asgari ahlaktır. Hukukun üstünlüğü yerine ahlakın üstünlüğünü koymamız lazım.” Ama hukuku bile mumla arıyoruz.

Sahabenin peygambere sorusu “hangi davranışı yaparsam daha güzel olur?” şeklinde idi.

Bize hangi sözü kaç sefer tekrarlarsak, maddi taleplerimize kavuşacağımız öğretiliyor. “Onlar yapmanın peşinde idi, biz söylemenin peşindeyiz.”

Demek ki, “Müslüman oldum demekle Müslüman olmak farklı şeylerdir.”

********************************

OSMAN EGİN’DEN SON SÖZ NİYETİNE

  • Biz dindarlığı dini dar bir hale getirdik. Bu dini darlığı aşmamız lazım. Çünkü kimse sığmıyor, biz de sığmıyoruz.
  • Peygamberin bütün insanlığa son hutbesi olan “Veda Hutbesi” sadece bir sayfadır. Üstelik bu hutbe üç yerde (Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da) okunan hutbelerin tamamıdır.
  • Mübarek bir insanın her anı mübarektir. Mübarek bir insanın oturduğu her mekân mübarektir. Biz mübarek olmadığımız için mübarek ay / gün ve mübarek mekanlar arıyoruz.

Oca 14

Kutuplaşmadan Kurtulmak

Mutlu olabilmemiz için kutuplaşmadan kurtulmalı, her alanda orta yolu bulmamız gerekir. Ne aşırı sıcak, ne aşırı soğuk iyidir. Yüce yaratan bize nötr olanı öğretiyor. Negatif yüklü proton ile pozitif yüklü proton sürekli olarak birbirini dengeler. İyilik, orta yoldur.

İyilik, tam orta yol demektir. İyi huyların hepsi ortalama miktarlardır. Normalden ileri veya geri olmak, iyilikten ayrılmak demektir. Peygamberımiz “Doğru yolda olun, orta yolu tutun “ diye buyuruyor (Buhari). Orta yolu bulmamız için bazen yavaşlamalı, aklımızı ve kalbimizi dinlendirmeliyiz.
Bedenimiz kendini koruyacak ve onaracak büyük bir güce sahiptir. Bedenimiz bunu bilinçaltının kontrolündeki otonom sinir sistemi sayesinde sağlıyor. Otonom sinir sistemi iki kısımdan oluşur. Biri uyarıcı olan sempatik, diğeri gevşetici olan parasempatik sistem. Bu iki istem birbirine zıt çalışarak bedeni dengeye getirir. Bir iç doktor gibidir. Korku halinde sempatik sistemin faaliyete fazlalaşır. Uyarıcı etki artar. Asitlenme fazlalaşır. Kişi hasta olur. Beden gevşetici parasempatik sistem etkisiyle dengeye gelirse iyileşme başlar.

İyileşme için sempatik uyarıcı süre, parasempatik uyarım süresine eşit olmalıdır. Sağlıklı bir bedende asit ile baz arasında denge vardır. Sağlıklı bir kanın pH değeri 7,35 ile 7, 45 arasındadır. Kan hafifçe alkalidir. Beden bu değeri dengede tutmak için mücadele eder gerekir.

“pH Mucizesi” kitabının yazarı Dr. Robert Young, alkali beslenmenin önemini anlatırken bedenimizi bir akvaryuma benzetiyor.
Balıklar nasıl akvaryumun içinde yüzüyorsa, hücre ve organlarınızın da vücudunuzdaki sıvıların içinde yüzdüğünü farz edin. Bir araba yaklaşıp, egzozunu akvaryuma oksijen sağlayan hava filtresine dayadığı zaman,su karbon monoksitle dolar ve balıkların yaşaması güçsüzleşir.
Akvaryuma balıkların sindiremeyeceği yanlış besinleri attığınız zaman da bir süre sonra bunlar çürüyüp toksik etkiler oluşturmaya başlar.
Aynı durum bizim hücre ve organlarınız için de geçerlidir. Sağlıklı işleyebilmeleri için, bedenimizdeki sıvıların, aynı akvaryum suyu gibi saf ve temiz olması gerekir.
Sigara, yanlış beslenme, fazla yemek ve alkol tüketimi vücut sıvılarının pH dengesini bozarak asidik bir ortam yaratır. Vücudun fonksiyonlarını sağlıklı sürdürebilmesi için alkali kalması gerekir. Eğer vücudunuz uzun süreli olarak asidik kalırsa, bu kilo problemlerine ve pek çok hastalığın gelişmesine davetiye çıkartır.Vücudumuzun alkali dengesini koruyabilmemiz için beslenmemize dikkat etmeliyiz. Bunun için her tabağınızın % 80’inin alkali, % 20’sinin asidik besinlerden oluşmalı.
Alkali duygular yaşayarak ve alkali uygulamalar yaparak da bu dengeyi sağlayabiliriz. İşte alkali duygular ve alkali uygulamalar: Mutluluk,sevgi, iyi kalplilik, gülme, olumlu düşünme, dinlenme, spor…

Bu duyguları yaşayabilmemiz için toplumumuzda her türlü kutuplaşmadan uzak durmalıyız. Kutuplaşmış toplumlar kireçlenmiştir. Bu toplumlarda kişi kendi varlığını koruyabilmek için empati duygusunu kaybetme eğilimindedir. Kutuplaşan toplumlarda kişi her doğruyu kendi tarafında, her yanlışı da karşı tarafta arar. Sadece kendi gibi insanlarla bir arada bulunur.
Böylece kendini bir tarafın parçası haline getirir ve hayatında dengeyi kaybeder. Bunun sonunda da çeşitli hastalıklara yakalanır.
Hayatımızın her alanında dengeyi sağlamalı ve kutuplaşmadan uzak durmalıyız.

Şub 04

Örfe Dayalı Ayetler, Riba Ve Faiz

Ruhittin SÖNMEZ

Günümüzde bir ayet hükmünün uygulanmaması gerektiğini söyleyen bir siyasetçi veya bilim adamı çıksa, kâfir ilan edilmekten kurtulamaz.

Öyle ya, mademki Yüce Yaratıcımız Kur’an’da emredici bir cümle ile bir buyruk vermişse biz Müslümanlara düşen o emri uygulamaktan ibarettir.

Fakat kaynaklarda gerek Hz. Peygamber döneminde ve gerekse ilk halifelerin farklı uygulamaların olduğu görülüyor.

“Kâbe yanındaki Hz. İbrahim’in ayak izi olarak bilinen yer ile ilgili ‘Makam-ı İbrahim’i namazgâh edinin’ (Bakara,125) ayeti nazil olmuştur. Kur’an’da emir sigasıyla verilen bu buyruğun Hz. Peygamber tarafından uygulanmaması ve hac farizaları arasına dâhil edilmemesi dikkatle düşünülmelidir.” (Prof. Dr. Mehmet Azimli)

Kur’an-ı Kerim’de, Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesine izin verilmişti. (Maide, 6)

Fakat Hz. Ömer Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesini yasakladı.

Taha Akyol bu uygulamayı “Tıpkı modern çağda Medeni Kanun’la ve Ceza Kanunu ile evlenme yaşlarının belirlenmesi ve çok eşliliğin yasaklanması gibi bir “devlet tasarrufu”ydu bu” diye değerlendiriyor ve şu bilgileri de veriyor:

“İkinci Meşrutiyet döneminde bu konular çok tartışılmış, o zamanki açık fikirli İslamcılar devletin yasama yetkisini savunmuşlardı.

Darülfünun’da fıkıh profesörü olan Mansuri-zade Sait Bey sosyal ihtiyaçları esas alarak ve aynı zamanda fıkıhla birlikte modern hukuktan gerekçeler getirerek “devletin yasama yetkisini” savunanların o devirde öncüsüdür.

Hatta o dönemde “örfe dayalı ayetler”in, örfte meydana gelen değişmeleri dikkate alarak yorumlanacağı bile yazılmış, çizilmişti.”

“Hz. Ömer, yine ‘şartlar değişti’ gerekçesiyle ganimet ayetini de uygulamadı.

Hz. Ömer’in gerekçesinin başka bir ayet ya da hadis değil, ‘değişen şartlar’ gibi tamamen ‘dünyevi’ bir olgu olmasına özellikle dikkat etmek gerekir.”

Günümüzde ise bırakın ayetlerde emir kipiyle bildirilen buyrukların yorumlanmasını, bir kısmının uydurma olduğu açık olan hadisler üzerine bile yorum yapanları ve “değişen şartlar” gibi gerekçe sunanları kâfir ilan ettiği bir atmosferde yaşıyoruz.

*************************************

RİBA VE FAİZ FARKI

Kur’an-ı Kerim’de yasaklanan “Riba” tercümelerde genel olarak “Faiz” olarak çevrilmektedir. Esasen Riba’nın yasaklanmasının sebebinin zengin olanın fakiri sömürmesinin, adalet ve hakkaniyete aykırı tefecilik uygulamalarının sona erdirilmesidir.

Mustafa Çağrıcı’nın ifadesiyle “ulemanın, şimdiki faiz kavramıyla Kur’an’daki ‘riba’nın nerede birleştiğini, nerede ayrıştığını bilmeden ‘riba’yı mutlak ‘faiz’ anlamında tanımlaması, Müslüman toplumlar için -ayet ve hadiste gösterilen hedefin aksine- bir zulüm mekanizması üretmiştir.”

“Riba/faiz meselesinde din âlimlerine düşen esas görev, konunun teknik yanlarını ekonomi ve para uzmanlarına bırakıp, ilgili ayet ve hadisin dikkat çektiği asıl ilkeye yoğunlaşmaktır. Yani sistemin zulüm ve mağduriyetler doğuracak şekilde uygulanmasına karşı mücadele etmektir.”

“Cahiliye dönemi” denilen İslam öncesi Arap toplumlarında riba bugün tefecilik dediğimiz anlamda bir merhametsiz bir sömürü aracı olarak kullanılıyordu. Bu bakımdan riba ile ilgili ayetlerin de “örfe dayalı ayetler” olduğunu kabul edebiliriz.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da bu anlamda “riba/faiz” yasaktı. 1789 Fransız ihtilali sonrasında kanunların belirlediği sınırlar içinde faizli işlemlere resmen izin verildi.

Büyük tarihçi Halil İnalcık, “İslam toplumlarında faizle para işletme ve diğer kredi şekillerinin hem çok eski hem çok yaygın olduğunu, Osmanlılarda gayrimüslimler gibi, Müslümanların ve bu arada din adamlarının ve vakıfların da faizle para işletmede ileri gittiklerini” bildiriyor.

“Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussud Efendi yüzde 12’yi geçmemek kaydıyla para vakıflarının faizle ‘muamele’ yapmasını, ‘kamu yararı’  gerekçesiyle, onayladı.”

Ben ayetlerden ve diğer kaynaklardan günümüz meselelerine dair hüküm çıkarma yetkisini kendinde görmeyen sıradan bir Müslüman’ım. Ancak bu meselenin çözülmemesinin İslam dünyasına ve Müslümanlara zarar verdiğini düşünüyorum.

İnsanın insanı sömürdüğünü görmek ve buna karşı çıkmak için illa da din bilgini olmak gerekmez. Dünyada da buna karşı çıkan temiz vicdanlı ve ahlaklı milyarlarca insan var.

Öyleyse her kesimden insanın temel ilkeye odaklanarak günümüzde bankacılık hizmetlerinden haram/ hukuka ve vicdana aykırı olan ve olmayanların iyice tanımlanması gerekir.

Modern bankacılık cahiliye dönemi tefeciliğinden çok farklıdır ve ekonomik sistem bankasız olamaz hale geldi.

Taha Akyol’un ifadesiyle, “kişiler arası tefecilik ayıptır, günahtır, hukuken suçtur. Genel ekonomideki faiz ise sermaye birikimi, verimlilik, döviz, enflasyon gibi birçok faktörün ‘netice’sidir. Onun için modern devlette faiz oranları piyasada oluşur, kararı bağımsız merkez bankaları verir.”

Öyleyse, bu sistemin olumlu yanlarını göz ardı etmeyelim. İnsan sömürüsü için araç olmayan, bilakis dar gelirlinin sıkıntısını gideren, tasarruf sahibinin birikimini güvenli bir şekilde saklayan veya iş yapanlara kredi sağlayan bankaların bu hizmetlerini inancımıza uygun olarak tanımlayalım ve düzenleyelim.

Bu hizmetlerden yararlanan Müslümanlar sömürülmedikleri ve kimseyi sömürmedikleri halde “günah işledim” korkusu içinde yaşamasınlar.

İnançlı vatandaşlarımızın, “faiz haram” korkusuyla birikimlerini döviz ve altına yatırmasına, böylelikle Türkiye ekonomisi yerine yabancı ekonomilere destek vermesine de bir çare bulalım.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar