Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 30

Türkiye Başkanlık Referandumuna Giderken Kazakistan Başkanlık Sisteminden Vazgeçiyor

Kazakistan, ülkede uygulanmakta olan başkanlık sisteminden vazgeçtiğini açıkladı.Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, “Kazakistan, hükümet ile meclisin rolü ve etkisini artıracak bir sistem değişikliğine gidiyor” açıklamasını yaptı.DHA’da yer alan haberde, Nursultan Nazarbayev canlı yayında vatandaşlara, Anayasa’ya reform yapılacağını ve bunun için çalışma oluşturulup işe başlandığını ifade etti. Kazakistan, 25 yıldır başkanlık sistemiyle yönetiliyor

Oca 30

HDP, ‘Evet’ derse görürüz – Ahmet TAKAN

Ahmet TAKAN

 

Tivitırın lideri  Devlet Bahçeli!…

Saray rejimine “hayır” diyenlere, Türkiye’yi uçurumdan aşağı yuvarlamak isteyenlere karşı var gücüyle direnenlere, belden aşağı vurmaktan hiç çekinmemiş. Ortağı AKP’ye etten duvar olmuş!.. Dünü unutmuş, hakaretler yağdırmış.. Mavi kuşun öttürdüğü metinleri, biri isim okumadan anlatsa; “aktiroller yine  sövmüş” dersiniz. Koalisyon ortaklığı demek böyle bir şey!.. AKP söylüyor, Doktor Bahçeli ezber ediyor. Üstüne iki kat ekleyip ortaya karışık hakaretle Don Kişot‘luk vazifesini hakkıyla yerine getiriyor…

Tavan yapan bu hırçınlık, belden aşağı vuruşlar, Türk milletine gerçekleri anlatmaya engel olabilecek mi?.. Herkesi korkudan köşeye çektirip, sindirebilecek mi?.. Tivitırın lideri Doktor Devlet Bahçeli, çok kötü sövüyor, çok acımasızca tehdit ediyor, diye korkudan lal mı olacağız?..

AKP-MHP Genel Merkezinin yürüttüğü kara propagandaya karşı verilecek çok oturaklı cevaplar var. MHP Genel Başkan adayı Gaziantep Milletvekili Ümit Özdağ’a sorduk. O da YENİÇAĞ’a açık seçik net yanıtlar verdi.

— “Hayır”cı Türk Milliyetçileri, HDP ile aynı çizgide diye yürütülen kara propagandaya ne diyorsunuz?..

“Abdullah Öcalan ile aylarca İmralı adasında ‘Yeni Türkiye‘ dedikleri federal-çok milletli devletin anayasasını tartışan ve kaleme alan AKP’dir. Sonunda ulaştıkları anlaşmayı utanmadan ecdadın sarayında Dolmabahçe’de imza töreni ile açıklayan AKP’dir. Ancak bu arada Suriye’de güçlenen PKK, ‘özerklik olmaz, doğrudan konfederasyon‘ diyince AKP-PKK-HDP anlaşması bozulmuştur. HDP bunun üzerine Erdoğan’a ‘Seni başkan yaptırmayacağız‘ demiştir. Şimdi bu AKP Türk Milliyetçilerine HDP ile aynı çizgide olma suçlamasında bulunur ise onlara vereceğimiz cevap kısaca ‘Hadi oradan Öcalan ile başkanlık anayasası yazan siz değil miydiniz?’ der geçeriz. Üstelik hala pazarlığa devam ediyorlar. Hani bir laf vardır ya: Konuşana bak….

Balgat’ın durumu

Peki, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce MHP ‘Başkanlığa Hayır’ derken, HDP’de pazarlık için ‘Başkanlığa Hayır‘ diyor muydu? Evet, diyordu. Başkanlığa ‘Hayır’ demek, Türk Milliyetçilerini 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesinde HDP ile aynı çizgiye getirmedi de şimdi mi getirecek?  Keza CHP, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce Başkanlığa MHP gibi karşı çıkmıyor muydu? O zaman kimse CHP ile aynı çizgide olmayalım başkanlığa karşı çıkmayalım diyor muydu? Bunun üzerinden siyaset üretmeye kalkmak acizliktir.

Üstelik, TBMM’de yapılan oylamada HDP sözcüleri görünürde Başkanlık Anayasası aleyhine konuştular ancak hiçbir HDP’li ‘başkanlığa Hayır‘ oyu vermedi. Çünkü hala Saray ile Öcalan-HDP arasında pazarlık devam ediyor. Referandumdan önce bu pazarlığın nasıl biteceğini bilmiyoruz. Özetle, HDP’nin nerede durduğu hala belli değildir pazarlıkların sonunda HDP referandumda ‘Evet’ diyeceğini açıklar veya gizlice seçmenine ‘Evet’ oyu verin derse görürüz.”

–“FETÖ”cüler ne yaptı?

“Üstelik, AKP içinde Bylockçu diye aylarca reklamı yapılan milletvekilleri de ‘Evet’ oyu verdiğine, FETÖ ‘Evet’ vereceğiz açıklaması yaptığına göre, bu sahte kamplaşmalar üzerinden başkanlığı Türk Milletine yutturmaya kalkmayın. Şundan emin olun; başkanlığı desteklemek, MHP için Öcalan’ın idamı konusunda izlenen politikanın ortaya çıkardığı sonuçlardan çok daha ağır sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Başkanlık sonrasında Allah korusun ‘Evet’ çıkar ise Türkiye’nin başına gelecek felaketlerden MHP sorumlu tutulacaktır.

Tekrar uyarıyorum, bu anayasa değişikliği geçerse tek adam olan başkan özerk bölgeler kurabilir. Eğer Anayasa değişikliği gerçekleşir ise 123. Madde şu şekilde olacaktır: “İdare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulur.” Özetle, Cumhurbaşkanına kararnameler ile nereye gideceği belli olamayacak şekilde devlet teşkilatını düzenleme yetkisini muhafaza ettiği gerçeğinin altını çizmek isterim. Cumhurbaşkanı, 123’ncü  Madde’nin yeni hali ile örneğin bir çok ili içine alan koordinatör valilikler kurup, koordinatör valilerin yetkilerini bölgesel yönetimler kurabilecek şekilde  düzenleyebilir. Erdoğan, bu yetkiyi yeni bir müzakere ve çözüm sürecinde üzerinde İmralı’da ve Oslo’da uzlaşılan, Dolmabahçe’de ilan edilen iki milletli devletin temellerini oluşturacak şekilde kullanacaktır.

Özetle, kimse Türk Milliyetçilerinin aklı alay etmeye kalkmasın. Çünkü Türk Milliyetçileri akılları ile alay etmeye kalkanlardan çok daha akıllıdır. Tarih bunun şahididir. ”

–Başkanlığı, MHP Genel Merkezi ve AKP Dışında destekleyenler?..

“Türk Milliyetçileri başkanlığa karşı çıkıyor. Balgat’ta küçük bir grup kendilerini Ülkücü Hareketten ve Türk Milliyetçiliğinden soyutlayarak Erdoğan’ı başkan yapmak için çırpınıyorlar. Ancak onların dışında Başkanlık için çırpınanlar var. Birincisi Hizbullah’ın siyasi örgütü olan Hüda-Par. Hüda-Par, başkanlık rejimini destekliyor. Saha da AKP ile birlikte çalışacak. Başkanlığı diğer destekleyen ise Mesut Barzani ve partisi KDP. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Ondan dolayı cepheleşme tartışması açanlar bundan zararlı çıkarlar.”

–“ABD ve AB Türkiye’de Başkanlığa Karşı” şeklindeki propaganda doğru mu?

“Hayır, ABD ve AB Türkiye’de başkanlık rejimine karşı değil, hatta bir kişi bütün sistemi kontrol edince o kişiyi kontrol ederek bütün sistemi/devleti kontrol etmek mümkün olduğu için başkanlık sistemine örtülü bir destek veriyorlar. 1 Mart Tezkeresi döneminde Türkiye’de başkanlık sistemi olsaydı, Irak Savaşı’nda ön safta olurduk. Başkanlık sistemi olsaydı, çoktan Türk ordusu Esad’ı devirmek ve Şam’ı fethetmek için Suriye’ye yollanmış olurdu. Özetle, parlamenter rejim Türkiye gibi ülkeler için bir milli güvenlik rejimidir. Bundan dolayı ABD ve AB başkanlık sistemini destekliyorlar. Örneğin; ABD’de devam etmekte olan Rıza Sarraf davasının görülmesi Ocak 2017’den Ekim 2017’ye ertelendi. Neden ise, Rıza Sarraf kendisinin 1 ay daha fazla hapishanede yargılanmadan yatmasını sağlayacak bir düzenleme istediği ve Amerikan yargısı da bunu kabul etti. Böylece Türkiye’de referandum sürecinde ABD’deki Türkiye ile bağlantılı ve siyasal sonuçlar doğurabilecek dava tamamen gündem dışına düştü. Öte yandan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’deki durumu acil görüşme teklifini reddederek görüşmeleri yaz 2017’e erteledi. Ne ABD’den ne AB’den Saddamcı başkanlık sistemi girişimine açık/kapalı bir karşı çıkış gelmedi. ”

***

Acıklı durumunu dile getirdiğimiz gazi polisimiz Bilal Konakci, Çarşamba günü akşam saatlerinde  mahkemece tahliye edildi. Önce sevindik ardından bir daha üzüldük!.. Kahraman polisimize yurtdışına çıkma yasağı ile evden çıkmama cezası da verildi. Yüzde 98 oranında engelli olan kahraman, çocukları ile birlikte parka da gidemeyecek. İnsaf yahu!..

Kaynak: “HDP, ‘Evet’ derse görürüz”… – Ahmet TAKAN

Oca 28

Düşün Adamı Sezai Karakoç ile Bir Kaç Saat

(Nevzat Yalçıntaş’ın vefatı, Darbe girişimi, M. Şevket Eygi ve Yayıncılık üzerine)

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Kuruluşunun 100. Yıldönümü dolayısıyla MTTB Tarihi ile alakalı çalışmalarımın bir bölümünü Cağaloğlu’nda Fatih Gençlik Vakfı arşivinde sürdürdüm. Çünkü Fatih Gençlik Vakfı’nın beş kişiden oluşan ilk mütevelli heyetinden üç isim MTTB Genel Başkanlığını yapmış(İsmail Kahraman, Ömer Öztürk, Raşit Ürper), gençlik meselelerinde sorumluluk almış kimselerdi.

MTTB’nin bir zamanlar Sosyal İlimler Enstitüsü olarak hizmet veren salondaki arşivde epeyi bir süre çalışıp, not aldıktan, fotoğraflarını çektikten sonra ayrıldım. ESKADER merkezinde öykü yazarı başkan Şerif Aydemir ile muhabbetimizin ardından İlim Yurdu Yayıncılık ve Eğitim Hizmetlerinin İstanbul Fındıkzade’deki Mana Yayınevi’ne gittim. Sahibi Latif Kınataşı ile sohbete başladık.

Genelde sıkıntılı günler geçiren entelektüel hayat, yazar, yayın ve okuyucu üzerine oldu sohpetimiz. Çaylarımızı yudumlarken komşu yayınevi Diriliş’e geçtik. Kapalıydı saat 18.00 olmasına rağmen. Yazın aşırı Temmuz sıcakları, bastırılan ahlaksız, çirkin, çıldırmış darbe girişimi sonrasındaki dört gündür süren protesto eylemleri İstanbul’da normal hayatı ve mesaileri de etkilemişti. Çünkü genelde Diriliş Yayınevi ve Gazetesi bu saatten sonra açık oluyordu. Cep telefonumdan Üstad Sezai Karakoç’u arayarak gelip gelmeyeceğini öğrenmek istedim. Telefon açılmadı.Bir müddet sonra Sezai Bey kendisi aradı. Selamlaştık, yarım saat sonra ofisinde olacağını belirtti. Bizden başka iki ziyaretçi daha bekliyordu. Bu gelişmeye sevindim.

 

BOZCAADA’DA BİR SÜRGÜN  KANAAT ÖNDERİ

Yan sokaktaki çay ocağında Latif Kınataş ile sohpetimizi kaldığımız yerden devam ettirdik. Yakın Tarih üzerine sohpetimiz koyulaştı. Tek Rumeli Televizyonunda Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile, hocanın yaşadığı yakın tarihi konu alan 14 program yapmıştık. Birkaç gün önce hakka yürüyen Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş bu programımızın kitap halinde yayınlanmasını istiyor ve genel bir değerlendirme yazısı ile katkı vereceğini söylüyordu. Ömrü kafi gelmedi. Mekanı cennet olsun. Yakın tarihimizin mutlaka yeni nesil tarafından bilinmesi ve öğrenilmesi gerekiyordu. Demokrat Parti zamanında heykellere saldırarak kıran ve Ticani diye şartlandırılan, algı yayını yapılan bir grubun esasında dini bir ekol olduğu, kanaat önderi Kemal Pilavoğlu’nun bu yüzden mahkum edilmesine rağmen değerli yayınları bulunduğunu, önemli bir alim olduğunu çok kişi bilmiyordu. Bu bir örnekti. İktidarda DP hükümeti tasarruflar yapmasına, radyoda Kur’an-ı Kerim okutmasına, ezanın orijinal diline döndürülmesine, imam hatip okullarını açmasına rağmen, yıllarca baskı  atında olan dini bilgi ve gelişmelerin üzerindeki gölge hiç eksik olmamıştı. Kemal Pilavoğlu Bozcaada’ya sürgüne gönderilmişti. Öğrencileri de Bozcaada’ya yerleşen Kemal Pilavoğlu bölgede ciddi bir bağcılık atılımı yaparak adanın bir yandan adını duyuruyor, cazip hale getiriyor, öte yandan da onca insana iş kapısı açıyordu. Söz konusu olay bile doğru bilgilerle aktarılmıyordu. Konuşmamızda tam  “Ben Bozcaada’ya gittim. Kemal Pilavoğlu adına açılan müzeyi gördüm. Sevindim. Geç de olsa hakikat kendini belli ediyor!” diyordum ki çayocağı sahibi söze karıştı, Bozcaadalı olduğunu, orada bir evi bulunduğunu, anlattıklarımın doğru oluğunu tasdik etti. Sevindim.

AHLAK AKLI

Vakit gelmişti. İki bardak çayı da peş peşe bitirdik.

Hemen karşı sokakta tabelası görülen Diriliş’e doğru yürüdük. Karşıdan Sezai Karakoç geliyordu. Gömleği uzun kollu da olsa spor giyinmişti. Her müslümanda olduğu gibi pantolonunun diz yerleri belliydi. Kemeri  giysisiyle uyumluydu. Yeni tıraş olmuştu. Selam verdi. Cebinden anahtarı çıkararak kapıyı açtı. Bizden başka bekleyenlerle birlikte içeri girdik.

Diriliş’in sandalyeleri yenilenmişti. Sezai Karakoç masasına oturdu. Biz de yanına. Mana Yayınları Sahibi Latif Kınataş neşrettikleri eserlerden birkaçını Üstad Sezai Karakoç’a sundu. Sezai Karakoç poşetinden çıkardığı kitaplara baktı. Birkaçı medeniyet ve sanat üzerine tercümelerdi. İslam ile ilgili düşünce eksenli kitaplardı bunlar. Az okunabilen ama düşündüren, fikirde açılım yapabilen, manada derinlik kazandıran eserlerdi. İslam  kültürünün akıl yapısını inceleyen Faslı  Felsefeci Prof. Dr. Muhammet Abid El Cabiri’nin Arap Ahlakı Aklı adlı eseri dikkatini çekti. Şöyle bir baktı, sonra “Daha sonra bu kitaplara teker teker inceleriz” dedi.

-Nerelisiniz? Eğitiminiz nedir?

Sezai Karakoç’un bu sorusuna Latif Kınataş “Giresunluyum, Marmara İlahiyat mezunuyum” diye cevap verdi. Muhabbet burada memlekete ve eğitime döndü;

-Ben ortaokulu Kahramanmaraş’ta okudum.O günlerde ismi sadece Maraş’tı. Giresun’da ortaokul olmadığından okuyan talebeler Maraş’a gelmişti. Dolayısıyla Giresunlu çok arkadaşımım var.

Giresun’dan birkaç isim söyledi konuklardan bazıları. Latif Kınataş bazılarını tanıdı. Sözkonusu yıllarda Türkiye genelinde 17 lise vardı. Bunun önemli bölümü İstanbul’daydı.  Demek ortaokullarda sayıya gelecek kadar azdı.

 

HEM BURSLU VE HEM DE YATILI TERCİHİ

-Ortaokullarda dışardan gelenler genelde yatılı olurlardı. Leyli ve macani diye iki bölümden oluşurdu. Maraş’tan gelen arkadaşlarımız da ortaokulda okurlardı. Ancak yatılı değillerdi. Benim gibi Maraş dışından gelenler hep yatılıydık.

Sezai Bey ortaokuldan mezun olunca Gaziantep Lisesi’ne gidiyor. Bazı arkadaşları ise Adana’ya. Fakat o yıllarda Diyarbakır’da da lise olmasına rağmen Sezai Karakoç’a soruyorum, o da cevap veriyor;

-Diyarbakır’ı ben şahsen tercih ederdim. Benim memleketimdi. Fakat isteğimizle olmuyordu bu gelişmeler. Ama tercihler hep yatılı ve burslu okullardı. Biz Gaziantep’e gittikten bir sene sonra Maraş’a da lise açılmıştı.

-Liseden sonra üniversite için neler yaptınız?

Üstad Karakoç hatıralarını anlatırken hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Sanki  o günleri yeniden yaşıyordu.

-İstanbul’a geldik. Kadırga’daki yurtta kaldık.

-Neden peki?

-Çünkü paramız yok, olan yeterli değil, bir öğrenci için hem yatak, hem yemek konusu çok önemliydi. Bu açıdan burada kaldık bir müddet. Sonra yine arkadaşlarımızla buluştuk.

-Kadırga Yurdu’nu yanında askeri bir yurt da vardı.

-Evet..bizim zamanımızda İstanbul Üniversitesi’nin bitişiğindeki Süleymaniye’ye giden yol üzerinde askeri bir yurt vardı İstanbul’da.

-Yine var. Bir zamanlar Eczacılık Fakültesiydi. Şimdi bilmiyorum. Üniversite öğrencileri için yurtlar hem Kadırga’da, hem de Beyazıt’ta vardı. Çünkü benim Nebi Birinci adında bir Albay çocuğu arkadaşım Beyazıt’taki yurtta kalıyordu.. Subay çocukları öncelikliydi.

Sezai Karakoç anlatmayı sürdürdü.

-Tabii hepimiz üniversiteye giriş telaşındayız. Üniversiteye giriş çok kolaydı. Ancak bizim tercihimiz yurdu ve bursu olan fakültelerdi. Bir dilekçeyle hemen müracaat edebiliyordunuz.

 

BİR MÜLKİYELİNİN ÖYKÜSÜ

-Peki siz böyle bir şey yaşadınız mı?

-Yaşadım. Gaziantep Lisesi’nden sınıf arkadaşım Kilisli Seyfettin Başçılar Veteriner Fakültesi’ne kaydolmuştu. Benden bir fotoğraf ve dilekçe alarak kaydımı yaptırdı. Babam İlahiyat Fakültesi’ne kaydolmamı istiyordu. Benim ve arkadaşlarım için en önemli husus bursu olup olmadığıydı. İlahiyat’ın bursu yoktu. Bazı fakülteler bin kişilik kadrosu vardı. Ancak 150 kadar öğrenci başvurmuştu. Çok boş kadro oluyordu. İmtihanlara girdim. Önce yazılı imtihan yapıldı. Hiç unutmam “Avrupa ve Amerika haritaları çizerek, limanlarını işaretleyiniz. Ayrıca gemiler nereden nereye seyrüsefer yaparlardı harita üzerinde gösteriniz?” diye bir soru vardı. Avrupa ve Amerika  haritalarını çizdim.

-Tahtaya mı kağıda mı?

-Hayır kağıda.. fakat bir türlü beğenmedim. Üzerine bir çizik attım. Keşke öyle verseymişim. Sonradan gördüm ki iyi de olmuştu.

-Başka nelerden imtihan ediliyordunuz?

-Önce kompozisyon, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji, matematik, tarih ve coğrafya gibi altı bölümdü. Ben sıralamada 13 veya 12. olmuştum. Puanım iyiydi. Felsefeye de kaydımı yaptırdım ama mülkiye’ye girdim sonra.

-Peki tıp fakülteleri?

-İmtihanların en zoru ve puanlarının yükseği tıp fakültesiydi. Diploma derecesine göre girilirdi. Önce pekiyi dereceliler tercih edilirdi. Eğer kontenjan dolmazsa iyi derecelilere imkan tanınırdı. Mülkiye’de ise ilk 40’a girene burs verilirdi. Ben de dolayısıyla mülkiyeyi tercih ettim. Kazandım ve kaydoldum.

-Ankara Mülkiye’ye başladınız? Mehmet Şevket Eygi de sizin okuldaydı.

-Şevket Fransızca eğitim yapan Galatasaray Lisesi’nden mezundu. Fransızcası da kuvvetliydi. Dolayısıyla kayıt için bir tercih sebebiydi. Ben 3. Sınıfta iken Şevket Eygi birinci sınıfa başlamıştı.

 

TALABELERİN YENİ AY’I

-Bir aylık dergi girişiminiz var galiba?

-Evet. Şevket Fransız Kültür Merkezinde memur aynı zamanda. Maaş alıyor. Bu para ile bir dergi çıkarmaya karar verdik.
-Adı neydi?

-Yeni Ay’dı.

-Sonra!

-İlk sayıyı hazırladık. Bastırdık. O günün şartlarında görüşlerimizi açıklamak gibi bir hukuk devleti anlayışı yoktu. Hem dergimiz toplatılabilir, hem de bizim hakkımızda soruşturma başlatılma ihtimali fazlaydı. Şevket’e dedim ki?

-Ne dediniz?

-Savcılığa git. Bastığımız dergiyi göster. De ki Yeni Ay’ı dağıtmadan önce size getirdik. Bunun dağıtımına acaba başlayabilir miyiz diye bir sor. Vereceği karar yönünde gerekeni yaparız.

-Şevket Bey Savcıya gitti mi?

-Gitti.. savcı şöyle bir Yeni Ay’a bakmış. “Bunu dağıtamazsınız. Siz çıldırdınız mı? Hakkınızda soruşturma açarım. Bunları hemen yok edin. Yanınıza da bir adam vereyim, bu işi bitirin” demiş.

-Siz ne yaptınız?

-Yok edildi dergiler. Ancak Şevket’e dedim ki “birkaç tane hiç olmazsa ayır da bize kalsın” dedim. Diğer dergiler imha edildi. Oysa ben yeni bir şiir daha yazmıştım ikinci sayıda yayınlansın diye. Şevket’te teslim etmiştim.

-Peki ne oldu, ikinci sayı yayınlanmadı mı?

-Hayır ikinci sayıyı neşredemedik.

-Sizin şiiriniz peki?

-Şevket’ten alamadım. O yıllarda öyle fotokopi falan da yok ki bir nüshasını saklayalım. Her halde kayboldu. Şevket’ten istedim. Bulamadı.

 

ASILAN ALTI KİŞİ

-Konusu ne idi?

-Hatırlarsanız Mısır’da Müslüman Kardeşlerin ileri gelenleri idam edilmişti. Hepimiz üzülmüştük. Şiirin konusu bu idamlardı.

-Hatırladığınız kadarıyla ne demiştiniz?

-Şöyle demiştim “Aslında altı kişiyse/ Asılması gereken bir kişidir”  gibi.

-Üstad müsaade edersin bunu yazayım.

-Hayır hayır yazma, sadece dinle?

-Peki! Kastınız burada esasında Cemal Abdülnasır’ın idamını istiyorsunuz, Müslüman Kardeşlerin de idam edilmemesini?!

-Evet, serbest şiir de olsa idam sayısındaki rakamları da ona göre düzelttik. Sesin bozulmaması gerekti. Üç falan olmuyordu mesela. Serbest şiirin de kendine göre bir ölçüsü, estetiği vardı.

-Peki şiirden hala bir haber yok mu?

-Var. Aklımda kalan bu iki beyti Şevket Eygi daha sonra yayınladığı Yeni İstiklal Gazetesinde manşetten verdi. Tunus istiklali için mücadele veriyordu. Ötesini Söylemeyeceğim dizeleri Tunus’un İstiklal Savaşı’na ait. O yıllarda ayrıca Fransa Cezayir’i işgal etmiş. Müslümanlar katledilmişti.Bir milyon islam mensubu Cezayirli şehit olmuştu. Bende Cezayir İstiklal Savaşı için “Bir Milletin Ba’suBa’del Mevti” yani Diriliş fikri doğmuştu. Bir milletin ölümden sonra dirilmesi. Bedir diye bir şiir yazmıştım. Şevket’in daha sonra kurduğu Bedir Yayınevi’nin adı da buradan kaynaklandı. Diriliş ismi de buradan mülhem oldu bana.(Daha geniş bilgi için Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç/Dr. Şakir Diclehan-Lim yayınları)

 

BİR ALİMİN ÖLÜMÜ

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Sezai Karakoç’un da çok yakın dostu, gönüldaşı, ve yaşıtı idi.

-Nevzat Yalçıntaş da benim gibi 1933 doğumluydu. Allah rahmet etsin. Sağlığına çok dikkat ederdi halbuki. Mutlaka doktora giderdi. Ben ise hayatımda; o da arkadaşlarımın zoruyla iki defa gittim doktora! Nevzat Bey’in hiç bir şeyi yoktu.

-Doğru.. ağabey, sizin doktora gitmemeniz de sağlıklı bir şey değil. Gitmeniz gerek.Nevzat Hocanın gerçekten sağlığı yerindeydi.

Sezai Karakoç sadece başını salladı. Ben devam ettim.

-Nevzat Yalçıntaş Hoca sağlığına çok itina gösterirdi gerçekten. Çekap falan yaptırırdı. Son altı aydır beynine giden damarlardan birinde pıhtı tespit etti doktorlar. Nevzat Hoca’nın tedavisine başlandı. Epeyi bir süre günde 8 saat oksijen verildi. İyileşmişti. Ama iğne ve haplarına devam etmesi gerekiyordu. Doktorlar da Nevzat Hoca’nın sağlıklı ve eskisi gibi olduğunu söylüyorlardı. Buna rağmen kendisi sıhhati konusunda titizdi sağlığına. Buna rağmen kan sulandırıcı ilaçlarını almamış.

-Çok duyarlıydı sağlığına! Nasıl olmuş?

-Vefat ettiği gün Çatalca’daki çiftliğine gitmek için Şerifali’den yola çıktık. Boğaziçi köprüsü kapatılmıştı. Askerler vardı. Fatih Sultan Mehmet Köprüsüne geçiş verdiler. 10 dakikalık yolu 2 saatte aldık. Çakmak’a gelince orasının da kapatıldığını öğrendik. Trafik felç olmuştu. Eşim telefon etti “darbe girişimi” haberini verince geri eve dönebildik. Bu defa da iki saat sürdü yolumuz. Sabaha kadar da uyumadık.

Sezai Karakoç araya girdi.

-Çatışmalar oluyormuş bütün yollar kapatılmış. Biz daha dün aradan birkaç gün geçmesine rağmen araçlaFındıkzade’denkarşıdan karşıya geçemedik.

-Doğru.. bir gün sonra Nevzat Hoca’nın Çatalca’daki evine gittik Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Hüseyin Arslan ile. Yarım saat önce Nevzat Hoca’nın cenazesi Çatalca Devlet Hastanesi’nden alınarak İstanbul Kozlu Mezarlığı Morgu’na götürülmüş.

 

HAKKA YÜRÜMEK

-……………………………..

-Çiftlik’in Bahçıvanı  Selamet Bey karşıladı bizi. Bir yandan da anlattı. “Hocam ile Cuma namazı için Çatalca Ulu Camii’ne gittik. Namazdan sonra her zaman olduğu gibi kitapçıya gittik, hocam gazeteleri açsın açmasın 10 kadar gazete aldı. Yeni yayınlara baktı. Yabancı gazeteleri bulamadı. Yoktu. Eve döndük. Sabah kahvaltıyı geç yaptığından öğle yemeyi yemedi. Hava o gün çok sıcaktı. Serinlemek için havuza girdi. Ben de ağaçlara su vermek üzere yanından ayrıldım. Göz ucuyla baktım hocam yüzü koyun suyun içinde dibe bakıyor, ayakları yerde, kollarını açmış bir vaziyetteydi.

-Eeeeeeee

-Her halde havuzun dibine bakıyor gibi geçti aklımdan. 10 dakika sonra geldim. Baktım. Hocam hala öyle duruyor. “Hocam, Nevzat Hocam” diye eslendim. Cevap vermedi. Elimle dokundum. Tepki göstermeyince, ev halkını çağırdım. Hepimiz panik olmuştuk.

-Sonra!

– Sun’i teneffüs falan yaptırmaya çalıştık. Ben acaba dili ters mi döndü diye düşündüm. Ağzını açtım, dili düzgündü ama mosmor olmuştu. Çatalca Devlet Hastanesi’ne götürdük. Doktor bize 35-40 dakika önce Nevzat Bey’in hakka yürüdüğünü söyledi. Hepimiz yıkıldık.

Bahçıvan Selamet Bey’in anlattıklarını hatırlatınca Sezai Karakoç ve Diriliş konukları  yeniden rahmet ve dua okuduk.

-Sezai Ağabey Nevzat Hoca ile en son  27 Haziran 2016 Pazartesi günü Diriliş’in karşısındaki Ali Yasin Emin no 5’teki AllSeasons Otelde iftardaydık. Hatırlarsanız sizi de davet etmiştik. Ancak siz Diriliş’te iftar yapacağınızı, misafirlerinizin olduğunu bildirmiştiniz. Ben de en son burada görmüştüm rahmetliyi.

-Allah rahmet etsin.

-Nevzat Yalçıntaş, üç beş ay önce beyne giden damarlarından birinde pıhtı tesbit edilmişti. Emboli dendi. Oksijen tedavisi gördü. Tablet ve iğne tedavisine başlandı. Ama Ramazanda oruç tuttuğu için özellikle iğnelerini vurulmadı. Bu pıhtı imkan bulunca beyne giderse felç, kalbe giderse kalp krizi yapıyormuş. Mekanı cennet olsun

-Amin

 

İSLAM AYDINLARININ SORUMLULUĞU

-Üstelik bu darbe girişimini de görmedi. Yoksa çok üzülürdü. Memleketini ve halkını en fazla düşünen aydınlarımızdan biriydi. Darbelere hep karşıydı. 27 Mayıs darbesini yaşadığı için de hep onu örnek verirdi.

-Evet maalesef böylesi darbe girişimleri Türkiye’nin fay hattından kaynaklanıyor. Hiç bir zaman bitti diyemiyoruz. Sanırım sebebi de Cumhuriyet’in çok acele ilan edilmesi ve kurulmasıdır. Çünkü eksikliklerimiz vardı, tamamlanması icap eden hususlar bulunuyordu. Böyle olunca da sıkıntılarımız arttı, devam etti. Fay hattı yeniden faaliyete başladı.

-Amerika’nın parmağı olduğu iddia ediliyor. Gerçi Waşhington geç de olsa açıklama yaptı ama, başarısız bir darbe girişimimin yanında B Planını uygulamaya geçecek diye yerli-yabancı medyada yorumlar yapılıyor.

Sezai Karakoç’un hiç böyle görmemiştim. Öyle bir değerlendirdi ki dikkat kesildik tümümüz;

-Hayır, kim bu girişimi planladıysa, istediği gibi gerçekleştirmiştir. Böyle istediği için böyle yapılmıştır. İsteseydi yapmazdı. Yapmak istediği için yaptı. Öyle konuşulduğu gibi  yok A, yok B planı falan yoktur. Türkiye böyle bir fay hattı üzerindedir. Bu son da değildir. Fay hattı hareketlenince her şey olabilir.

-Peki Üstadım, İslam coğrafyası hiç istikrar ve rahat yüzü görmeyecek mi? Çözümü nedir?

-İslam dünyası da fay hattı üzerinde. Ne zaman fayın hareket edeceği belli olmaz. Her vakit harekete hazır gibidir. Nasıl mı kurtulacağız bu fay  hattındaki hareketlenmeden?

-Evet!

-İslam aydınlarının teşebbüsüyle.

-Bu teşebbüsü gerçekleştirebilecek İslam aydınları var mı ki?

Bu soruyu Latif Kınataş sordu.

-Eh yani..az da olsa var. Çözüm de İslam’da belirtilmiş. Sorunu İslam aydınları çözecek.

Sezai Karakoç üstad biraz düşündü sonra serzenişte bulunur gibi konuştu;

-Böyle şeyleri benim esasında konuşmamam gerek.

Latif Kınataş yolda bana bahsediyordu.

 

HIZIRLA KIRK SAAT

-Sezai Karakoç Ağabey ile bir keresinde sohpet ettik. Kendisine sordum. Siz “seçimlere katılacak mısınız” diye. Bana cevaben “Yasaya göre belli sayıda il teşkilatı kurulmadıkça genel seçimlere girmemize müsaade edilmiyor” demişti. Sonra bir başka soru daha sordum “Yüce Diriliş Partisinin iktidarı hedefleyen bir seçim hazırlığı veya çalışma temposu içinde olmadığı kanaati oluşturduğu için doğal olarak, siz gerçekten iktidara gelmek, ülkeyi yönetmek üzeri mi parti kurdunuz?” deyince şaşırmıştı “Elbette” demişti. Bu soruları bir daha hatırlatabilir miyim?

“Elbette” demiştim. Ancak sormadı. Ben konuya girmek için yavaş yavaş sokuldum.

-Yüce Diriliş Partisi’ni bir defasında hırsız açmıştı.

-Ne bir defası.. iki defa hırsız girdi partiye. Görüntü var, el izi var. Polis geldi. Hepsi o kadar. Emniyet dönüp de her hangi bir bilgi falan vermedi maalesef.

Latif Kınataş Arapça biliyordu. Mısır’daki Ayn Şems Üniversitesi’nden Prof. Dr. AbdülrezzakBerakatÜstad Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’ini tercüme ederek yayınlamıştı. Talebesi Ahmet Abudullah’a da Sezai Karokoç ve İslami Diriliş konusunda master tezi hazırlamasını istemişti. Her iki çalışma da yayınlandı. Diriliş gönüllüsü konuklardan Halil İbrahim arkadaşımız bu kitabı getirerek Latif Bey’e gösterdiler. Latif Bey de ilk sahifelerdeki yazıları okuyarak tercüme etti. Anlattı. Sezai Karakoç Hızırla Kırk Saati Arapça olarak söyledi “Erbeunesaatenmaa Hızır”. Böylece sohpet tercüme faslına girdi. Kahire Kitap Fuarından sohpet ettik. Frankfurt Kitap Fuarından sonra Dünyanın  ikinci büyük kitap fuarı Kahire’de yapılıyor. Tercüme faaliyetlerinin artarak İslam coğrafyası ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesinden konuştuk.

 

DÜNYADA EN FAZLA TANINAN MÜSLÜMAN ŞAİR İKBAL

Türkiye’de çok sayıda Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü var. Keşke Arapçaya tercüme edilen Hızırla Kırk Saat Türkiye’deki Arap filolojilerinde okutulsa. Arap Dünyasının nüfusunun 300 milyon olduğuna hayret etmiş Sezai Karakoç. Bana göre Müslüman Arap Dünyasının nüfusu en fazla o kadar. Hele Mısır’ın “Biz Arap değiliz, Mısırlıyız” dediğine bakılırsa bu rakamdan 90 milyonun çıkarılması gerekecek. Her ne ise ama Arapça İslam coğrafyasında önemlidir. Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim dili dolayısıyla bütün dünyada bilinen bir  İslam ülkelerinde kullanılan değişik dillere, bu dillerden de Arapça’ya tercümeler yeterli değil. Mesela Pakistan’ın Milli Şairi Muhammed İkbal bütün dünyada en fazla tanınan Müslüman edip, müellif ve şair olmasının nedeni İngilizce bilmesi. Sezai Karakoç bu yaklaşımı şöyle değerlendirdi.

-Bir defa söz konusu yıllarda Hindistan vardı. Pakistan yoktu. İkbal İngiltere’de eğitim görmüştü. Çok iyi İngilizce biliyordu. Batıyı iyi tanıyordu.

-Mehmet Akif Ersoy aynı ortak endişeleri taşımasına karşılık İkbal kadar dünyada hatta İslam coğrafyasında çok tanınmıyor.

-Doğru, İkbal daha fazla tanınıyor.

-Sezai Ağabey, yıl sonunda Pakistan’da İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Muhammed İkbal Uluslararası Sempozyumu düzenliyoruz.

-Kim tertip ediyor?

-Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız. Lahor Üniversitesi’nde gerçekleşecek.  Hedef kitlemiz üniversite öğrencileri. Okuyan, düşünen gençlik. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Urduca Bölümü, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi de katkı veriyor.

-Güzel..

-Bu toplantımıza sizi de götürelim. Bugüne kadar hiç bir davetimizi kabul etmediniz. Balkanlar ve Türk Cumhuriyetleri de öyle oldu. Bu defa Lahor’da konuğumuz olun.

-Teşekkür ederim. Hiç vaktim yok. Keşke olsa.

Vedalaşarak ayrıldığımızda saat 21.00’i geçiyordu.

Ancak Diriliş Yazıhanesi hala konuklarla doluydu, gelmeler gitmeler devam ediyordu.

 

 

 

 

 

 

 

Oca 28

Rejim mi, Sistem mi, Başkanlık mı?

Dr. Sakin ÖNER

“Güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı” sistemi diye sunulan gerçekte “Başkanlık” sistemi 9 oy farkla 339 oyla Meclis’ten geçti. Milletvekillerinin çoğunluğu, yetkisi olmadığı halde, milletin kendine vekaleten verdiği egemenlik hakkını, kendi eliyle tek kişiye devretmeyi kabul etti. Eğer bir aksilik olmazsa Nisan ayında ise “Başkanlık Anayasa Değişikliği” halk oyuna sunulacak.

Son sözü, 23 Nisan 1920’den bu yana kayıtsız ve şartsız egemenliğin sahibi olan millet verecek. Ya egemenlik hakkına sahip çıkacak, ya da bir kişiye devredecek. İktidar bu değişikliğe “sistem değişikliği”, muhalefet ise “rejim değişikliği” diyor. Bu değişikliğe, “Meşrutî idareye geçiş” sistemi diyeceğim ama, o da değil. Çünkü, meşrutî idarede bile meclis, padişaha karşı daha çok yetkiye sahiptir.

O zaman referandumda millet neyi oylayacak? Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması gerektiğine inanan bir Türk milliyetçisi olarak bu konu üzerine kafa yordum ve şu sonuçlara vardım.

  1. Sonuç:
    Tek Vatan-Tek Bayrak-Tek Millet-Tek Devlet= EVET
    Tek Adam = HAYIR
  2. Sonuç:

Millet oy atarken şu iki seçenekten birini seçecek :
a. İrademi vekillerim eliyle kendim kullanacağım.
b. İrademi tek adama devredeceğim.

  1. Sonuç:

Bu referandum, Recep Tayyip Erdoğan’ı seçme veya seçmeme seçimi değildir. Çünkü Erdoğan, sonsuza kadar bu görevde kalacak değildir.

Bu seçim, ülkenin geleceğini ve milletin hayatını yakından ilgilendiren önemli bir seçimdir.

  1. Sonuç:
    Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:
    “Demokratik parlamenter sistem” mi?
    b. “Başkanlık sistemi” mi?
  2. Sonuç:
    Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:
    “Yargı-Yasama-Yürütme” bağımsızlığını esas alan “Kuvvetler ayrılığı sistemi” mi?
    b. “Yargı-Yasama-Yürütme”nin tek adamın eline teslim edildiği kuvvetler birliği sistemi mi?
  3. Sonuç:
    Bu referandumda şunun kararını vereceğiz: BAŞKANLIK MI?                                                                                                                             b. MİLLET EGEMENLİĞİ Mİ?

Bu Anayasa değişikliğinin kabulünün ülke zararına olduğunu düşünenler, “Cumhuriyet, Laiklik, Atatürk” argümanlarını fazla kullanırlarsa, sonuç almaları zordur. Çünkü, iktidar, 15 yıllık saltanatında bu kavramları çok yıprattı. Halka sorulacak soru, “Ülke yönetiminde “TEK ADAM” mı söz sahibi olsun, yoksa şimdiye kadar olduğu gibi, Parlamento vasıtasıyla “MİLLET” mi söz sahibi olsun?” olmalıdır.

Oca 28

Dost ve Müttefik Amerika(!)

                                                                              A.Kemal GÜL

Yıl 1786 idi.
İlk defa, ABD bandıralı bir gemi Osmanlı limanlarından birine yanaştı.

Adı “Grand Türk” idi…

İçine taşıdığı yolcular ise, Anadolu’ya ekilmek üzere gönderilen ilk nifak tohumları olan misyonerlerdi.

İlk önce İzmir ve çevresine yuvalandılar.

Türk devletinin geniş hoşgörüsünden (aslında gafletinden) yararlandılar!

Anadolu’da birçok misyoner okulu açtılar. Okullarına öğrenci olarak da daha çok Bulgarları, Ermenileri, Rumları, İngilizleri, Yahudileri ve Kürtleri aldılar!

Yeni kiliseler kurdular etrafında cemaatler oluşturdular, Matbaalar kurdular ve maalesef bu milletin aleyhinde binlerce kitap, dergi vb. basmak suretiyle kararlı bir şekilde faaliyetlerine devam ettiler!

1863 yılına gelindiğinde bu matbaalarda Ermenice, Rumca, Bulgarca, İbranice, Kürtçe ve Türkçe olmak üzere basılan kitap sayısı 160.000’i aşmaktaydı. 1900 yılına gelindiğinde ise sadece Anadolu’da (İstanbul dâhil) 400’ü aşkın okulda 17.500 civarında öğrenci okutmaktaydılar.

Daha doğrusu, nifak tohumlarını bu öğrencileri zehirlemek suretiyle ekmekteydiler!

Bir karşılaştırma yapabilmek açısından aynı dönemdeki Türk okullarının sayılarını da vermek gerekmektedir. 1913-1914 yıllarında sadece Anadolu değil, bütün İmparatorluk dâhilindeki Sultaniye ve İdadilerin sayısı 63 ve buralarda okutulan öğrenci sayısı ise sadece 6.800 civarında idi.

Osmanlı devleti, 1869’dan itibaren her türlü yabancı okulu yakından izlemeye başlayınca, gözdağı vermek için Osmanlı karasularına ABD savaş gemilerinin gönderilmesini dahi gündeme getirdiler!

Çünkü dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt’e göre dünyada herkesten önce ezilmesi gereken bir Türk gücü vardı.

Zaten misyonerlere verilmiş olan talimatta da öz olarak başka bir şey denilmiyordu. Misyonerleri Anadolu’ya gönderen güç, onlara verdiği talimatta: “Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunuzu unutmayın. Ve her ne kadar mücadele manevi alanda, kafanın kafayla, kalbin kalple mücadelesi ise de ve sizin silahınız Tanrı’nın inayeti ile güçlendirilmiş manevi bir silahsa da Napolyon’un askeri girişimleri kadar araştırma, bilgi ve düşünmeye ihtiyaç gösterir. Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir Haçlı Seferi’yle geri alınacaktır” denilmekte idi.

Yani, “Grand Türk”’ün yolcuları aslında; “Büyük Türk”ü “Küçük Türk” yapabilmek için gelmişlerdi…

Bulgaristan’ı kuranlar, başta Robert Koleji olmak üzere bu okullarda yetiştirildiler.

Sonunda bağımsız Bulgaristan kuruldu!

Sonra, sonra ne mi oldu?
Neler olmadı ki?
Bir yandan misyonerler aracılığı ile Anadolu’da nifak tohumları ekilmeye, Anadolu’da yaşayan halklar birbirinden soğutularak düşman edilmeye çalışılırken, bir yandan da Anadolu’da can vermek üzere olan Hıristiyanlığa can suyu verilerek Anadolu yeniden Hıristiyanlaştırılmaya çalışılıyordu!

Yeter mi? Tabi ki yetmez…

1948’den başlayarak, etkileri 1970’li yıllara kadar devam eden Marşal Yardımı kapsamında; o dönemde Anadolu’da her evde koyun, keçi veya sığır (süt hayvanı) bulunduğu halde, içine ne katıldığı bilinmeyen süt tozları bütün Türk çocuklarına (okullarda) dağıtılıp içirilerek geri zekâlı bir nesil oluşturulmaya çalışıldı!

Buna rağmen Menderes döneminde Kore’ye gittik ve onlar için savaştık. Kan döktük can verdik.

Hatta şarkılar bile besteledik. Yaşı 60’ın üzerinde olanlar bu şarkıyı çok iyi hatırlarlar:

“Amerika Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Bu bir dostluk şarkısıdır,
Kardeşliğin yankısıdır.
Kore’de olduk kan kardeşi,
Sönmez bu yangının ateşi…”

Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi.

1960 yılına geldiğimizde ise yeni bir tezgâh daha sahneye konulmuştu.

O yıl ABD büyükelçiliğinde bir albay başkanlığında 18 kişiden oluşan bir Kürt İşleri Bürosu kuruldu ve bu büro aracılığı ile özellikle doğu illerimizde ABD adına görev yapacak çok iyi Kürtçe konuşabilen ve bölge hakkında çok geniş bilgilerle donatılan yeni ajanlar yetiştirilmeye, hiç vakit kaybetmeden Anadolu’ya yollanmaya başlandı!

Bu ajanlara, şeytanın silah arkadaşı olan Fransa Paris’te Kürtçe öğretildi.

Ajanların çok büyük bir bölümü çok zeki, çok genç ve çok güzel kızlardan oluşuyordu. Bu güzel kızları, o yolu yolağı olmayan Kürt köylerinde gören Kürt ve Türk gençlerinin ise içleri gidiyordu. Ne kadar da güzellerdi…

O zamanlar, Türkiye’de devam eden bir savaş olmamasına rağmen, bölgede görevlendirilen bu ajanlara “Amerikan Barış Gönüllüleri” deniliyordu…

1969 yılı itibariyle 69 ilimizde toplam 232 barış gönüllüsü bulunmaktaydı.

Bu sözünü ettiğimiz “Barış Gönüllüleri (Peace Corps) projesi”, ABD tarafından 1961 yılında dönemin ABD Başkanı olan John F.Kennedy tarafından, parlamento kararı ile başlatılan bir projeydi.

Proje kapsamında ülkemize gelen gönüllü (pardon ajan) sayısı resmi rakamlara göre 1201 idi, ancak gerçek sayının ne kadar olduğu hiçbir zaman tespit edilemedi!

Sonrası?

Doğu’daki PKK hareketinin başlangıcı bir 10 yıl sonraya rast gelir!

Yani bu barış gönüllülerinin icraatları bu topraklara saçılan kin tohumlarına mükemmel birer gübre olmuştu!

Bizler ise Amerikan barış gönüllülerinin saçtığı zehri unuttuk. Bu zehre karşı panzehir üretmeyi ve kullanmayı maalesef yeterince akıl edemedik.

Ne mi yaptık?

Sadece zehirlenmiş kardeşlerimize düşman olduk!

Bu Amerikan ajanlarının yıllar önce insanlarımız arasına yavaş yavaş ektikleri nifak tohumlarının zehirli meyvelerini son 20/30 yıldır sık sık yemek zorunda kaldık.

Bu zehirli meyveleri hala yemeye devam etmiyor muyuz?

Biz her şeye rağmen saf saf Amerika’yı dost ve müttefik olarak görmeye devam ederken, 1974 yılında gerçekleştirdiğimiz Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’na karşı çıkan, bu harekâtı durdurmak için Akdeniz’e deniz filosu gönderen ve Harekâttan sonra da uzun yıllar ülkemize silah, mühimmat ve askeri malzeme ambargosu uygulayan da bu dost Amerika idi!

Yine aynı yıllarda, ABD’nin Nihat Erim Hükümetine baskı yaparak Türkiye’de afyon ekimini yasaklattığını ve Ecevit’in iktidara gelmesiyle ABD’ye meydan okuyarak afyon ekiminin 1973 yılında yeniden başlatıldığını, Amerikan ambargosunun sebeplerinden birinin de bu afyon (haşhaş) ekimi krizi olduğunu unutmayalım.

Zaman ilerledi, 1992 yılına geldiğimizde başka bir Amerikan ihaneti ile karşı karşıya gelmiştik. 10 Aralık 1992’de ABD’ye ait Çekiç Güç helikopteri Cudi Dağı’ndaki PKK’lara silah, mühimmat ve malzeme attılar!

Yani ABD’nin PKK, PYD gibi Türk düşmanlarına yardım yapması hiç de yeni değildir.

Bu olayın Türk Jandarma ve İstihbarat Timleri tarafından fotoğraflanıp tespit edilmesi üzerine, Eşref Bitlis Paşa tarafından konu Genelkurmay Başkanlığı’na intikal ettirdi.

Bunun üzerine, 17 Aralık 1992’de Çekiç Güce bağlı ABD helikopterleri, Irak’ın Selahaddin Kenti’ne gitmekte olan Eşref Bitlis’in helikopterine ateş açtılar! Ama Paşa şimdilik kaydıyla kurtulmuştu.

Ve takvimler 01 Ekim 1992’yi gösterirken, ABD tarafından bir muhribimiz resmen (yanlışlıkla) vuruldu! Adı Muavenet idi.

Adını Çanakkale Savaşı’nda İngilizlerin Goliath Zırhlısı’nı batıran ünlü “Muavenet-i Milliye Muhribi”nden alan “Muavenet” adlı muhribimiz; dost ve stratejik ortak olarak bildiğimiz Amerika tarafından; Ege Denizi’nde gerçekleştirilen NATO Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı sırasında, USS Saratoga (CV-60) uçak gemisinden üst üste ateşlenen füzeler tarafından, kaptan köşkü ve savaş harekât merkezinden vuruldu!

Bu elim olayda, yaşamlarının henüz baharında olan beş denizcimiz kalleşçe şehit edildi, 22 denizcimiz de yaralandı!

“Muavenet Muhribi 1 Ekim’de vuruldu, 4 Ekim’de ise Irak’ta Kürt Federe Devleti’nin ilan edildi!

Oysa Türkiye Irak’ta kurulacak bir Kürt devletini asla istemiyor ve hatta bunu savaş nedeni sayıyordu.

Diğer bir gelişme ise; Muavenet vurulduğunda Eşref Bitlis Paşa tarafından; Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı büyük bir harekât başlatılmıştı, ancak ABD bu harekâtın yapılmasını istemiyordu.

Artık bu Eşref Paşa Amerika için çok olmaya başlamıştı…

Nitekim üzeninden çok zaman geçmeyecek ve Eşref Bitlis Paşa; 1993 yılında uçağı düşürülerek (ABD parmağı olduğu düşünülen şaibeli bir uçak kazasında) şehit edilecekti!

1991 Yılındaki 1. Körfez Savaşı’nın ardından, 1996 yılında Saddam Hüseyin bölgedeki gücünü arttırınca, Kuzey Irak’ta barınamayacakları anlaşılan tam 7.500 CIA peşmergesi Kürt, ABD tarafından 1996 yazında bölgeden kaçırılmak zorunda kalındı.

Aynı yıl ABD tarafından Washington’da bir Kürt Enstitüsü kuruldu, başına da Mike Amitay adlı bir Yahudi getirildi…

İşte Irak’taki bugünkü sözde Kürt Devleti Projesi’nin taslak planları, daha önce Güneydoğu Anadolu’da defalarda inceleme gezisi süsü verilen istihbarat faaliyetlerinde yöneticilik görevi yapmış olan bu Yahudi ABD ajanı tarafından hazırlandı.

ABD’nin Kuzey Irak’tan kaçırdığı bu Kürtler ile Avrupa, Türkiye, Suriye ve İran gibi ülkelerden seçilen yetenekli Kürtler; bu Enstitü tarafından, ileride düşünülen işgal sonrası yapılacak operasyonlar için özel olarak yetiştirildiler!

Neler mi öğretildi?

Bir bölgenin demografik yapısı nasıl değiştirilir, nüfus ve tapu kayıtları nasıl sabote edilir, oylar nasıl değiştirilir ve Kerkük gibi kentlere göçmenler nasıl kaydırılır gibi “ince işler” öğretildi.

Aynı Enstitüde başka bir grup ise kurulacak Kürt Devletinin ihtiyaç duyacağı bürokrasiyi oluşturmak üzere yetiştirildi.

2002 yılına gelindiğinde ise 24 Temmuz – 15 Ağustos tarihleri arasında Kaliforniya’daki Nevada Çölü’nde, ABD tarihinin en büyük tatbikatı düzenlendi. Tatbikatın adı “Millennium Challenge-2002”, yani Türkçesi “Bin Yılın Meydan Okuması-2002” idi. Binlerce askerin katıldığı bu tatbikatta; ABD askerlerine, Türkiye’yi işgal eğitimi yaptırılıyordu.

Tatbikatın senaryosu ve başlangıç tarihi ise çok manidardı. Yani ABD, hedef tahtasına Türkiye’yi koyduğu tatbikatın başlangıç tarihi olarak, Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz’u seçiyor ve Türkiye’ye karşı bin yılın meydan okumasını yapıyordu!

Takvimler 20 Mart 2003’ü gösterirken “Özgürleştirme Operasyonu” adı altında ve naklen verilen dehşet dolu görüntülerle beklenen işgal hareketi başlatıldı!

ABD özel kuvvetleri ve ABD’de yetiştirilen Kürt gruplar 09 Nisan’da Kerkük’e, 10 Nisan’da da Musul’a girdiler ve buraları işgal ettiler.

Türk şehirlerine giren CIA Kürtleri 1. Körfez Savaşında olduğu gibi yine Tapu ve Nüfus Dairelerini yağmadılar!

Türk şehirlerindeki Tapu ve Nüfus kayıtlarının yok edilmesinin asıl sebebi ise, bölgedeki Türk kimliğini yok etmekti. Neden mi? Çünkü mevcut belgeler buraların Türklere ait olduğunu gösteriyordu. Öyleyse önce bunlar yok edilmeliydi.

Asıl amaç bölgede bir Kürt Devleti kurmaktı ve bu nedenle bölge Türksüz ve Arapsız hale getirilmeliydi! Öyle de yapıldı!

2’nci Körfez Savaşı ile Irak’ta gücünü ve etkinliğini arttıran ABD artık Irak’ta hiçbir Türk’ü istemiyordu.

Tarihler 04 Temmuz 2003’ü gösterirken ABD askerleri, Kuzey Irak’ta görev yapan Türk Özel Kuvvetlerine baskın yaptılar 11 askerimizi derdest ederek tutukladılar ve başlarına da ÇUVAL geçirdiler.

Bu çuval bütün Türk milletinin başına geçirilmiş bir çuval idi.

ABD tarafından bu baskında hırsızlık da yapılmıştır.

Türk Timi’nin karargâhı darmadağın edildi, odalardaki her şey kırıldı, döküldü, parçalandı. Türk bayrakları ve Atatürk tabloları yerlere atıldı. Karargâhtaki askeri uydu sistemi tahrip edildi, 30 tüfek, bilgisayar, harita, uydu fotoğrafları, çelik kasada bulunan 106.000 dolar para, telsizler, bir adet jeep, iki kamyonet ve bir otomobil çalındı.

Çok daha önemlisi, bu baskında çok önemli bir MİLLİ KRİPTO CİHAZI’mıza da el konuldu.

Daha sonraki yıllarda da Amerika’nın Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ve Türk düşmanlarına yardımları hiç hız kesmeden devam etti.

2016 yılında ABD güdümündeki Irak’taki kukla hükümete gaz verilerek Musul’daki, Başika’daki askeri varlığımız tehdit edildi, tehlikeye sokuldu ve Irak’tan çıkmaya zorlandı.

Aslında geçmişe yönelik anlatılacak çok şey var ama isterseniz kısa keselim ve gelelim bu güne…

Ney yazık ki, Türk milletine zararlı Amerikan faaliyetleri azalmadığı gibi artarak devam etti ve halen de artarak devam etmektedir.

Artık gün; dün değil, bugün…

Gelen haberlere göre;

ABD tarafından, Suriye’nin Afrin bölgesinde bölücü örgüt PKK adına bir ‘TERÖR AKADEMİSİ’ kuruldu!

Şu anda birçok ülkeden gelen Kürtçü teröristler bu kampta Türk milletine karşı eğitilmektedir!

Türk istihbarat birimleri tarafından Başbakan Binali Yıldırım’a sunulan rapora göre; sadece 2016 yılında PKK’ya verilen silahlarla ‘modern bir ordu’ kurulması mümkündür!

Son günlerde PKK/PYD’nin, önemli miktarda cephaneyi Münbiç-El Bab-Afrin hattına naklettiği bilgisi de gelen bilgiler arasındadır!

PKK’ya verilen silahlar arasında uçaksavarlar, roketatarlar, Dockalar, Kaleşnikof, Zagros, Dragunov ve G- 3 otomatik piyade tüfekleri de yer almaktadır!

Bu şu demektir: ABD tarafından PKK/PYD/YPG, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde Türkiye’ye karşı güçlendirilmekte, eğitilmekte, donatılmakta ve silahlandırılmaktadır.

Burada verdiğimiz fotoğraf da zaten her şeyi açıkça ortaya koymaya yetmektedir. Afrin’de yeni çekilen bu fotoğraf, Türkçe Konuşan Ülkeler Uluslararası Gazeteciler Derneği (TKÜUGD) Suriye Medya Ofisi tarafından yayınlanmıştır.

Ne diyelim?

Böyle dost, böyle ortak… Düşman başına…

Aslında en güzelini, yıllar önce Âşık Mahzuni Şerif söylemiştir:

“Devleti devlete çatar,
İt gibi pusuda yatar,
Kan döktürür silah satar,

Su diye yutturur buzu,
Gafil düştük kuzu kuzu!

Bunca milletlere yazık,
Sömürülmüş bağrı ezik,
Seni sevenin fikri bozuk,

Ülkemizi parçalamaya çalışan dış güçlere karşı, Türk milleti ve bu topraklarda yaşayan herkes din, dil, ırk, cinsiyet, milliyet, etnik köken farkı gözetmeksizin el ele, omuz omuza tek vücut olmalı, birlik, beraberlik içinde birbirimize kardeşçe, dostça, sevgi ve saygıyla davranarak bu cennet vatanımızı korumalıyız.
Sevgiyle, akılla, bilinçle ve mutlulukla kalın..

***
Zekice derlenmiş tarihi bir tablo sunumuyla, Osmanlı yönetiminin içler acısı aymazlığını, rehavetini ve devamı cumhuriyet yönetimlerine dayatılan şartlar çerçevesinde içinde bulunduğu kuşatılmışlığı ve acizliği çarpıcı bir anlatımla paylaşarak bizleri şüpheye mahal vermeden bilgilendiren, Türk milleti olarak birliğe ve dayanışmaya dünden daha çok ihtiyacımız olduğunu vurgulayan vatanperver bilge bir kalemi  (Orhan KARAKOÇ) kutluyorum.

Oca 21

Millet Duruma El Koymalı !

  Ruhittin SÖNMEZ

“Rejim değişikliği” anlamına gelen köklü Anayasa değişikliği maddeleri TBMM’de 330’u aşan oylarla kabul edildi. İkinci turda bir sürpriz olmazsa Nisan ayında referandum olacak. Milletin vekillerinin bir kısmı hiç okumadıkları bir metne göstere göstere imza attılar. Anayasanın emredici hükmüne rağmen gizli vermeleri gereken oylarını teşhir ederek, oy kabinine iki nezaretçi eşliğinde girerek verdiler. Milletin vekili olmaya layık olmadıklarını gösterdiler. Referandum ile millet olarak demokrasi ile idare edilmeye layık olup olmadığımızı göstermek gibi bir imtihana tabi olacağız. Milletin de bilmedikleri bir şeye oy vermemesi için hepimize görev düşüyor. Çünkü iş artık milletin kendi kaderine kendisinin karar vereceği bir noktaya gelmektedir. Büyük Türk Milleti büyüklüğüne yaraşır şekilde iradesini ortaya koymalı. Bir kişinin yönettiği bir sistem yerine ortak aklın hâkim olduğu demokratik parlamenter sistemden yana tercihini bildirmelidir. Çünkü geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olabiliriz.

***

Türkiye Barolar Birliği Anayasa değişiklik teklifi üzerine ciddi bir çalışma yapmış. Açtığı anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr sitesinde bilgilendirme yapmakta. Dahası avukatlardan ve diğer vatandaşlardan görüşlerini bildirmelerini istedi.

SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ ZAMANSIZ, LÜZUMSUZ VE TEHLİKELİDİR.

Başkanlık sistemi çalışmaları ülkemizin içinde bulunduğu ağır iç ve dış şartlar içinde yersiz, zamansız ve lüzumsuzdur. Bu şartlarda ve OHAL yönetimi altında sağlıklı bir şekilde yürütülemez. Esasen böylesine köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur. Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Yapılması gereken çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Öncelikli olarak parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu demokratikleştirilmelidir. “Kuvvetler ayrılığı” yerine kuvvetler birliği varsa, “Bağımsız ve tarafsız yargı”dan bahsetmek mümkün değilse, “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir” olmayan bir muktedir varsa, sistemin adı ister parlamenter, ister başkanlık olsun, fark etmez. Bu sistemin adı demokrasi olarak nitelendirilemez. Getirilmek istenen “Cumhurbaşkanlığı Sisteminde”, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri Cumhurbaşkanın şahsında toplanmakta, tam bir kuvvetler birliği tesis edilmek istenmektedir. Değişiklik gerçekleşirse Türkiye’yi tek adam yönetimine dayalı totaliter bir sisteme götürecektir. Bu “Türk tipi Başkanlık” sisteminde  “Bir Cumhurbaşkanı seçiyorsun, geride kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.” Gerçekten teklif kabul edilirse, “Başbakanlık kalkacak, yürütme organı tek başına Cumhurbaşkanı olacak. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve partisinin Genel Başkanlığı görev ve yetkileri aynı kişide olacak. Mevcut Siyasi Partiler Kanunun sağladığı parti disiplininin devamı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili genel seçimlerinin aynı zamanda yapılması seçilecek Cumhurbaşkanının TBMM ve partisine tam hâkim olmasını sağlayacaktır. Yasama gücünün yarısını Cumhurbaşkanı tek başına, diğer yarısını kendi seçtirdiği parti disiplini ile şahsına bağlı milletvekilleri aracılığıyla kullanacak. HSK üyelerinin yarısını kendi, diğer yarısını Meclis’te kendine bağlı milletvekilleri aracılığıyla seçecek. Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 12’ sini yine Cumhurbaşkanı seçecek. Bağımsız ve tarafsız yargıdan bahsetmek mümkün olamayacaktır. Böylece kuvvetler ayrılığı fiilen de, hukuken de sona erecek, kuvvetler birliği tesis edilecek.
Yasama, yürütme ve yargı gücü fiilen Cumhurbaşkanında olacak. Teklif edilen sistemde Başbakan yok, denge yok, denetleme imkânsız, sadece tek yetkili Cumhurbaşkanı var. “Kuvvetler ayrılığı” ilkesinin tahkim edilmesi yerine kuvvetler birliğine geçen bir sistem antidemokratik, otoriter bir yönetim demektir. Bu değişikliğin sebebi olarak “hukuki durumu fiili duruma uydurmak” gösterilmişti. Mevcut Anayasaya rağmen, Anayasaya aykırı olarak yaratılan fiili durum da yetmemiş olmalı ki daha da aşırı yetkilerle donatılmış bir tek adama ülke teslim edilmek istenmektedir. Böyle bir değişimi kabul etmek mümkün değildir. Bu tek adamın kim olduğundan bağımsız bir ilkedir.

Çünkü “güç insanı bozar, mutlak güç mutlaka bozar.”

Oca 21

Kıbrıs Bizim Canımız…

  İbrahim ÖZTEK

 

 

PROF.DR. İBRAHİM ÖZTEK, FEDERASYON BAŞKANI OLDUĞU GÜNLERDE, KIBRISLI TÜRK GENÇLER İÇİN MÜCADELE SPORLARI KONUSUNDA VERDİĞİ DESTEK NEDENİ İLE KIBRIS’IN BÜYÜK MÜCAHİTİ RAUF DENKTAŞ TARAFINDAN,  ÖDÜLLENDİRİLİRKEN (ARKA PLANDA KIBRIS MİLLİ OLİMPİYAT KOMİTESİ BAŞKANI EYÜP ZAFER GÖKBİLEN).

 

KIBRIS TÜRK CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI;

RUM’LARIN SUNDUĞU HARİTAYI KABUL EDECEK KIBRISLI TEK BİR TÜRK DAHİ ÇIKMAZ” .

Bravo sayın Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, o haritalar bugün de yarın da hiçbir  zaman kabul edilemez. Siz de kabul edecek olana, kim olursa olsun şiddetle karşı çıkın. Neden her önüne gelen bir harita hazırlayıp Türk’e sunuyor ? Bizim Kıbrıs’la ilgili bir sorunumuz yoktur. Harita sorunumuz hiç yoktur. Sorunu biz icat ettik. Başkalarının sorununu üstlenmeye kalktık. Lütfen Yeşil hatlı haritalara dönelim. Bizim haritamız odur. Rum’a verecek bir karış toprağımız da yoktur. En basitinden  İsrail’i görmüyormusunuz, işgal ettiği Arap topraklarından kime ne verdi? Türk toprağını işgal eden ve Azerbaycanlı kardeşlerimize soykırım uygulayan Ermenilere bakın, Karabağ’ı ne hale getirdi. Biz Kıbrıs’tan toprak verince Kıbrıs sorunu bitecek mi ? Bitmeyecek, eli daha da kuvvetlenen Rumlar, adanın tamamını istemeye devam edecek. Bizim Kıbrıs’ta ne toprak, ne de harita sorunumuz yoktur.  Biz Kıbrıs’ın her yerinde 500 yıldır varız. Osmanlı Türk orduları 70 000 şehit vererek bu adayı Venediklilerden fetihle aldı. Adanın % 30 dan fazlası Osmanlı vakıf  eserleri ile doludur. 1974 harekatında da 2000 şehit vererek Kıbrıs’ta Rumlar tarafından soykırıma uğratılan soydaşlarımızı  katliamdan kurtarmak için adaya çıktık. Yunan askerleri, EOKA çeteleri ve katliamcı Rumlar Türk ordusunun önünden çil yavrusu gibi dağılarak kaçtılar. O gün adanın tamamına sahip olmak mümkündü. Fakat insanca hakkaniyetle paylaşımcı olduk. Olduk da İnsanlığımız anlaşıldı mı ?

1960 lı yılların başında üniversite öğrencisiydik. Beyazıt ve Taksim meydanları yüzbinlerce Türk gencinin KIBRIS TÜRKTÜR, TÜRK KALACAKTIR-YA TAKSİM YA ÖLÜM-KIBRIS BİZİM CANIMIZ, FEDA OLSUN KANIMIZ haykırışları ile inliyordu. Türkiyeli veya Kıbrıslı Türk gençleri bugün neden sesiniz çıkmıyor? Neden meydanları doldurmuyorsunuz ? Kıbrıs, Türkiye’de veya Kıbrıs’ta yaşayan tüm Türklerin şerefidir, yüksek çıkarlarımız batılı emperyal güçlerce ayaklar altına alınmaktadır.  Türkiye karalardan olduğu gibi denizlerden de kuşatılmaktadır. Kıbrıs’a sahip çık.  Sen sustukça Ege’deki Muğla tapusuna kayıtlı Türk adaları da Yunanlılar tarafından işgal ediliyor. Yunanlı papazlar tarafından kutsanıyor. Yunan askeri tarafından silahlandırılıyor. Neden seyrediyorsun ? Neden malına mülküne sahip çıkmıyorsun ? Kıbrıslı kardeşlerim, yarın dağılması mukadder olan Avrupa Birliği pasaportuna sahip olmak sana hiçbir şey kazandırmayacaktır. Lütfen kendine dön.

Kıbrıs’la ilgili Rum haritalarına bir göz at. Sana bir avuç toprağı bile çok görüyor. İstekleri Kıbrıs’ın Sevr’idir. Girne ve çevresi ile yetinin diyorlar. Karpaz’ın Ruma verildiğini düşünün. O zaman Karpaz’ın kuzeyi de Kıbrıs’ın güneyinde olduğu gibi Rumlarca parsellenecek ve Rumların kara suları Mersin’e dayanacak. Kıyılarımızda Rumların izni verdiği Amerikan şirketleri petrol çıkartacak.

TÜRKLERE LAYIK GÖRÜLEN KIBRISIN HARİTASI

KIBRISTA TERK EDİLMESİ MÜMKÜN OLMAYAN TÜRK BÖLGESİ

 

 

 

 

 

 

 

Böylece Rum, Mısır, Lübnan ve İsrail, çıkardıkları gazı petrolü, Amerika’nın Rojova koridoru ile  oluşturacağı yeni enerji arterleri ve platformları  ile Suriye’nin kuzeyinden Dünyaya pazarlayacaklar. Türkiyeyi de bu arada dışlamış olacaklar. Şimdi Kobani, Kürt Kantonları, hatta Menbiç konularında ne büyük hatalar yaptığımız anlaşılıyor mu?

ABD’NİN PLANLADIĞI YENİ ENERJİ ARTER VE PLATFORMU

PARSELLENEN ADA GÜNEYİ VE ABD ŞİRKETİ NOBLE’NİN PETROL ARADIĞI 12. PARSEL

 

 

 

 

 

 

 

Sayın Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı; “Rum’ların sunduğu haritayı kabul edecek Kıbrıslı tek bir Türk dahi çıkmaz. Durumu BM. Genel Sekreteri Kıbrıs özel danışmanı Espen Eide’ye bildirdim“ diyor. 18 ocakta yeni çalışmalar başlayacak  ve üst seviyedeki toplantılarla devam edecek. Görevimiz devletçe, milletçe, tüm kurumlarımızla, tüm örgütlerimizle Sayın Mustafa Akıncı’ya destek olmaktır.

Türkler Kıbrıs’ta 43 yıldır mücadele vermektedir. Yalnız bu mücadeleyi muzaffer bir devlet değil de mağluplar gibi sürdürmektedir.  Geçmişte Rumların Türklere katliam girişimleri her iki halkın  birlikte yaşayamayacağını göstermiştir.  Ayrıca bu iki toplumun ayrı milliyet, ayrı  kültür ve dine sahip olmaları  da bundan böyle daha da önem kazanacaktır. Ülkeleri bölmekten yana olan batının ille de birleşin ısrarları, ada Türk’lerini asimileye yöneliktir. Kıbrıs meselesi BOP’un yani Büyük Amerikan Projesinin bir parçasıdır.  Çok özel stratejik ortağımız bizi,  bir tarafta PKK ile kandırırken, diğer tarafta Rum’larla kandırıyor. Gözümüzü dört açalım.

Kıbrıs’ta Türk askerinin kısmen de olsa adadan çekilmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, toprak tavizi  ve nüfus hareketleri, asla konu edilmemelidir.

Eğer, birlikte bir devlet oluşturulacaksa, toprak ve nüfus dağılımına bakılmaksızın her konuda eşit, güvenli, hak , adalet ve   insanca yaşamanın garanti edildiği iki kesimli bir sistem çerçevesinde olmalıdır. Bundan sonraki görüşmelerde Türkiye ve Türk Kıbrıs’ın geleceğini  tehlikeye atacak hiçbir konuda taviz verilmemelidir. Kıbrıs bizim haklı davamızdır. Tüm Türkiye Türkü ve Kıbrıs Türkü ile birlikte haklı davamıza sahip çıkalım.

 

Oca 21

Kudüs Perişan, Müslüman Perişan!

  Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu hafta İsrail’e bir seyahat yaptım. Tabii ki İsrail’e gidip Kudüs’e gitmemek olmazdı bizde oralara giderek Mescid-i Aksa’yı ve Peygamber makamlarını ziyaret ettik. Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” adlı eserinde anlattıklarını bizzat yerinde müşahade ettik. Hatta Cuma namazımızı da Mescid-i Aksa’da kıldık.
Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz Mirac Hadisesini Mescid-i Aksa’da yaşamıştır ve bir Hadislerinde “Oraya gidin ve içinde namaz kılın” demiştir. Yani o topraklar bizim için kutsal olan; gidilmesi, ziyaret edilmesi ve elde tutulması gereken topraklardır.
Ancak son durum itibarı ile Peygamber vasiyetini tutabildiğimiz pek söylenemez!
Müslümanlar için önemli olan bu topraklar, aynı zamanda Yahudiler ve Hrıstiyanlar içinde önemlidir. Çünkü onların inançlarına göre bu topraklar, Peygamberlerinin ve milletlerinin ana vatanıdır.
Bu sebeple bahsettiğimiz coğrafya, binlerce yıldır dinler arası büyük bir mücadele alanıdır. Bu mücadele, insanlık tarihi açısından kanla ve göz yaşı ile doludur vede bu durum halen Filistinlilerin uğradığı zulüm ile devam etmektedir. Filistinlilerin içinde bulunduğu cismi ve ruhani hal bu durumdan kurtulmaya yeterli değildir. Tıpkı bizim içinde bulunduğumuz halden kurtulmak için yüz yıldır verdiğimiz mücadelenin yeterli olmayışı gibi!!! Yani çakma bir din anlayışına mağlup olma durumları Türkiye’de olduğu gibi Filistin’de de vardır. Bununda tesadüf olması mümkün değildir…
Günümüzde İsrail dediğimiz topraklar daha dün dediğimiz 1917 yılına kadar Osmanlı – Türk Devletinin elindeydi. Bugün ise “Küresel Güçler”in Yahudiler tarafından ikna edilmesi ile İsrail’in elindedir.
Her zaman söylüyorum, kendisini Türk gören veya görmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bugüne kadar başlarına geleni ve bundan sonra gelecek olanları anlamak istiyorlarsa, Balkanların ve Filistin’in dününü ve bugününü çok iyi bilmek zorundadırlar.
Kudüs ve gittiğimiz tüm yerlerde gördüğümüz o dur ki, Müslümanın hali perişandır. Baskı, zulüm, insan hakları ihlalleri, eğitimsizlik, işsizlik ve diğer sıkıntılar had boyuttadır. Bunu tüm İslam dünyası için söylemek mümkündür.
Haçlı ve Siyonist hakimiyet, Müslümanları çevrelemiştir. İstkbal için öngörüm şudur ki, böyle giderse Mescid-i Aksa’ya belki oğlum girebilir ama torunlarımın girmesi mümkün değildir. Yahudiler bunu milli ve dini şuurları nedeni ile kısa sürede sağlayacaklardır.
Türk Milleti günümüz itibarı ile tarihle ve coğrafya ile ilişkisini kesmiş olduğundan olan biteni anlayamaz haldedir. Çağdaş ve entellektüel kesimler bu topraklar ile yeterince ilgilenmemektedir. Seyahat boyunca gördüğüme göre, bu topraklara giden insanlarımızın ezici çoğunluğu mütedeyyin insandır ve dini amaçla ziyaretlerde bulunmaktadırlar. Hrıstiyan ve Yahudi dünyasından gelen insanlar ise eğitimli ve entellektüel tiplerdir ve gezilerini dini olduğu kadar bilgi edinmek amacı ile yapmaktadırlar. Yani çoktan unuttuğumuz “Kızıl Elma”mız gibi bir stratejik hedefleri vardır.
Kudüs ve Filistin; ABD, İngiliz, Rus, Alman, Yunan kiliseleri ile benzerlerinin hakimiyet kurma mücadelesi verdiği bir alandır ve biz ise bu alanda mualesef yokuz!
Ancak gerek Filistinliler gerekse Yahudiler, “Biz Türküz” deyince sevgilerini ifade ettiler. Bu sevginin ecdatın onlara gösterdiği karşılıksız ilgi ve yardımdan geldiğini düşünüyorum.
Lafın özü şu, biz Türk Milleti olarak İsrail ve Filistin’le çok yakından ilgilenmeli, Peygamber vasiyeti olarak Mescid-i Aksa’yı boş bırakmamalı vede o topraklar ile ilgili milli ve dini hedefler ortaya koymalı, bunları gerçekleştirmek içinde çok çalışmalıyız. Yoksa sadece Filistin’de değil Türkiye dahil tüm İslam Dünyasında yok olur gideriz.
Yine karamsar bir yazı olmuş diyenlerede “ne yapalım bunlar gerçeğin ta kendisi” diye cevap vererek bitirelim!

Oca 21

Yaban Tavukları

  A.Kemal GÜL

Kızılderili kırda gezinirken yumurtaları üzerinde kuluçkaya yatmış bir yaban tavuğuna rastlar. Etrafına bakınırken ileride üç kartal yumurtası görür ve yumurtaları alır yaban tavuğunun üzerinde yattığı yumurtaların arasına koyar. Zamanı gelince yumurtalardan civcivler çıkmaya başlar. Civcivler arasında siyah kanatlı üç civcivde vardır. Tavuk anne yüreğiyle civcivleri büyütür. Civcivler piliç olmuştur. Siyah kanatlı bu üç piliç farklıdır daha iriyarıdır.

Gökte uçuşan kartalları gören siyah kanatlı bu piliçler diğer piliçlerden ayrılarak gördükleri kartallara doğru kanat açarlar. Çükü onlar da birer kartaldır artık.

Yaban tavukları kırlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken yüksek tepelerin hâkimi kartalların yemi olmaya namzettirler artık.

***

Zamanın emperyalist ülkelerince tarumar edilmiş Osmanlının küllerinden bir millet doğacaktı.  O millet Çanakkale Savaşlarından tanıdığı kartalını bekliyordu. Çünkü o millet uçmaya hazır bekleyen bir kartaldı.  Beklediği kartal sarı saçlı mavi gözlü beyaz yeleli müthiş Türk başbuğ Mustafa Kemal’di. O millet, tarihi kahramanlıklarla dolu Hz. Peygamberin methiyesine mazhar olmuş Müslüman Türk Milleti idi.

Başbuğun önderliğinde, kartal yuvasını yeniden yapılandırma sancısını çeken o millet emperyalist güçlere karşı verdiği amansız savaşların sonucunda bağımsız devletini yeniden kurmuştu, yuvasına kavuşmuştu. O yuva, son kalesi Anadolu topraklarında modern bir Türk devleti, bağımsız bağlantısız bir cumhuriyetti.

***

Başbuğ için asıl savaş şimdi başlıyordu. Sıcak savaşlardan yorgun çıkmış, yetişmiş insanını bu savaşlarda kaybetmiş, okur/ yazar oranı yüzde beşi geçmeyen cahil bırakılmış imanı güçlü bir halk.

Cehaletin belini kırmak amaçlı yapılacak ilk iş eğitim seferberliğini başlatmak olacaktı. Muasır medeniyetler seviyesine erişmenin gerektirdiği inkılâplar yapılmalıydı.  Milletleşmenin sağlam omurgasını çağa uygun yeniden inşa etmek gerekirdi. Çağdaşlaşmanın parametrelerini hayata geçirmek gerekirdi.

Başbuğ, deneyimli kadrosuyla birlikte bu inkılâpları kararlı ve tavizsiz bir inançla gerçekleştirerek bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletler camiasında saygın yerine oturtmanın mutluluğuyla çok sevdiği milletine veda ederek erken yaşta sonsuzluğa kanat vurmuştu; genç Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet ederek…

***

Başbuğumuzun, her biri birer kartal olan Türk milletini kırlardan alarak yeniden oturttuğu kartal yuvasını yıkmaya yönelik, dün olduğu gibi bugün de küresel güçlerin güdümünde değişik terör odaklı ihanet şebekeleri işbaşında yıllardır verdikleri asimetrik saldırılarını sürdürmektedirler. Türk kültür genleriyle beslenmemiş sosyal yobazlar ile din yobazları o eşsiz insanın felsefesini kavramak istemedi. Hazmedemedi. Çünkü ihanet odaklarının kuluydular. Küresel güçler bu yumuşak dokuyu kullanarak çoğu kez ülkemize saldırıları sonucu hala kan ve gözyaşı akıtmaya sebep olmaktalar. Stratejik konuma haiz ülkemizle alakalı farklı hesapları vardır. Üniter, bağımsız devlet yapımız iç ve dış ihanet odaklarınca kuşatılmış durumdadır. Onbeş Temmuz darbe girişiminin halkın basiretli hamlesiyle akamete uğratılması Türk milletini yekvücut yapmıştır.

Ne var ki ülke içte ve dışta asimetrik savaşın içerisindedir. Acı veren yeni bir vaka. Yeni yılın ilk sabahına 39 cana kıyan ihanet odaklarının saldırısıyla uyandık.

Son yıllarda güzel yurdumun birçok merkezinde işlenen kaçıncı toplu katliamlar yaşandığını düşündüğümüzde devletin istihbarat kurumunun ya da kurumlarının yetersizliği açıkça görülür haldedir.

Yaşadığımız her hazin vakada muktedirlerin sinir bozucu söylemleri: Vahşettir, dehşettir, cinayettir, katliamdır… Vs. Tamam, anladık ve terörü lanetliyoruz… Ancak gözüken mevcut zafiyeti giderici güvenlik politikalarının performansı hala tartışılmayacak mı?  İç ve dış siyaset politikalarını yürütme adına muktedirlere giydirilen’’ devlet ceketinin’’ düğmeleri mi yanlış yerden iliklendi? Ne dersiniz?

***

Evet, İçinden geçmekte olduğumuz bu karanlık zaman tünelinde millet olarak bütünlüğümüzü koruyarak daha güçlü olma zamanıdır, dayanışmaya güç verme zamanıdır.
Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin güvenliği adına savaşan askerimize, polisimize başarıları için dua ederken, bu uğurda hayatını kaybeden şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum, teröre kurban giden insanlarımıza rahmet diliyorum. Acılı ailelerimize sabırlar diliyorum.

***

Bu aziz milleti parçalamaya yönelik kumpaslar kuranların göremedikleri bir realite: Türk milletinin kültür kodları öyle güçlüdür ki, sabah namazına gidenlerle meyhaneden çıkanların selamlaştığı birbirine hal/hatır sorduğu ülkemizde ayrıştırma hamleleri başarılı olamayacaktır. Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip ülkemize diz çöktüremezsininiz.

Millet olarak ihanet odaklarına karşı, ağababalarına karşı daha da güçlenerek çıkacağımız azim ve kararlığıyla yeni yıl 2017 ye merhaba demenin hazzını millet olarak yaşamak öncelikli hakkımızdır.

Güven veren bir istikrar, sevgi ve saygı dileklerimizle…

 

 

 

Oca 21

Vefat ve Başsağlığı

DEĞERLİ ÜYEMİZ VE DAVA ADAMI NİHAT GÜRER’İ KAYBETTİK.

Değerli dava adamı, hizmet ve mücadele eri, milli hassasiyet sahibi, Türk milliyetçisi, Kocaeli Aydınlar Ocağımızın eski başkanı  ve değerli siyasetçi Sayın Meral AKŞENER’in ağabeyi Nihat GÜRER’i kaybettik. Merhumun cenazesi 22 Ocak 2017 Pazar günü ikindi namazını müteakip İzmit Fevziye Camiinde kılınacak  cenaze namazından sonra Gündoğdu Mezarlığına defnedilecektir. Ailesi ve kardeşi Meral AKŞENER, Pazar günü saat 11.00-16.00 saatleri arası Fevziye Camii karşısındaki İnegöl Köfte Salonunda taziyeleri kabul edeceklerdir. Pazar günü akşam namazından sonra Gündoğdu Merkez Camiinde ruhuna Kur’an okutulacaktır. Başta Sayın Meral AKŞENER olmak üzere ailesine, yakınlarına ve milliyetçi camiaya başsağlığı ve sabır dileriz.

Merhuma Allahtan rahmet dileriz. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar