Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 23

19 Mayıs Türk’ün Yeniden Doğuş Destanıdır

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

19 Mayıs bir destandır. Bir milletin yeniden var oluşunun destanıdır. Bir devrin bittiği bir devrin ilanının destanıdır. 19 Mayıs, esir alınmış hükümranlığı sona erdirilmiş son Türk cihan imparatorluğunun yerini alacak Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerinin atıldığı gündür. Bir yüce kumandanın milleti ile bir bütün olduğu, milletinin tüm varlığını canını malını kanını ortaya koyduğu gündür.  Dört bir yanı düşman çizmesi altında karartılmış vatan topraklarının yeşerdiği nevruz günüdür. Asımın neslinin şahlanışı Sakaryaların, Dumlupınarların kanla coştuğu ve düşmanı boğduğu gündür. Türk olduğunu unutan bir millete, Türklüğünün hatırlatıldığı gündür. 30 Ağustosların doludizgin Akdeniz’e ulaştığı, düşmanın denize döküldüğü, kutsal vatan topraklarının düşmandan temizlendiği gündür. Mağrur kendini bilmez devletlerin mağrur komutanlarının şanlı sancağımızı selamlayarak, geldikleri gibi gittikleri gündür. 19 Mayıs, kuzey Afrika’da Çanakkale’de Kafkas cephesinde Suriye ve Filistin’de yaşadığı onca savaşların yenilmez kahramanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün esir milletlerin de kaderini aydınlattığı gündür. 19 Mayıs destanı, Türk tarihindeki en büyük acılardan birinin kanla yazılmış destanıdır. Dünyanın en büyük savaş güçlerine karşı kazanılan ve sömürgecilerin belinin kırıldığı bu destan, yeni bir millet olmanın bilincinin  ortaya konduğu, özgürlük ve bağımsızlığımızın ve de bugünkü güzel  Türkiye’mizin temellerinin atıldığı bir destandır. 19 Mayıs benim doğum günümdür. 19 Mayıs senin doğum günündür. 19 Mayıs Türk gençliğinin doğum günüdür. 19 Mayıs Büyük kurtarıcı Atatürk’ün doğum günüdür. 6500 yıl sonra Türk milletinin yeniden doğuşudur. Ey Türk gençliği bu doğuş sana Atadan armağandır, değerini bil. Her yıl bu armağanla yeniden coş, Sen vatanın umudusun, verilen armağanın ışığında, ilim ve irfan ateşiyle çağdaş medeniyetlerin ufkunda yeni bir güneş gibi doğacağın güne hazırlan. Türkün yeniden doğuş destanı olan 19 Mayıs kutlu olsun.

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi

 

Haz 10

Bu Pik Başka Peak

Ruhittin SÖNMEZ

Bilim adamları Mart ayından bu yana koronavirüs salgınının pik (İngilizce yazılışı peak) yaptığı yani zirveye ulaşma zamanını ve akabinde olacakları tartıştılar.

Haziran ayında ise bambaşka bir Peak gündeme oturdu. Bu Peak 2010 yılında bir grup Türk gencinin kurduğu, Avrupa’dan iki yatırım fonunun da desteğini alarak büyüttüğü bir sanal oyun yazılım şirketi.

Peak şirketi geçtiğimiz hafta 1,8 milyar dolara (12,3 milyar TL’ye) ABD merkezli oyun şirketi  Zynga’ya satıldı.

Sadece 10 sene içinde ve sadece 100 çalışanı olan bir şirketin 1,8 milyar dolar gibi bir değere ulaşması “yeni ekonominin” farkını gösteriyor. Yeni ekonominin değer anlayışı ve büyüme hızlarının eski ölçülerle kıyaslanması mümkün değil.

Yazılım üretiminde sadece bilgisayarlar ve onları kullanmasını bilen yaratıcı beyinlerden oluşan bir sermaye söz konusu. Üretilen ürünlerin bir fabrikası yok, hacmi ve ağırlığı yok.

Yıllardır “ihraç ürünlerimizin kilogram fiyatı çok düşük” diye yakınıyoruz. İhracatta kg başına 1,35 dolar gibi bir gelir elde ediyoruz. İhraç ettiği ürünlerden kg başına 2,54 dolar gelir elde eden G. Kore’yi ve ABD’yi, 3,7 dolar kazanan Almanya’yı ve 4,0 dolar gelir sağlayan Japonya’yı imrenerek izliyoruz.

Bu yüzden mesela Prof. Dr. Kerem Alkin “Türkiye Ekonomisinin odaklanacağı nokta, imalat sanayinin itici güç olmayı sürdürmesidir ve tarıma, imalat sanayine ve hizmetler sektörüne ‘ihracat’ perspektifi kazandırmaktır. 2023’de ‘2 dolar’ katma değer, 2030’da ise ‘3 dolar’ katma değer, ‘dış ticaret fazlası veren Türkiye’ hedefine de ulaşmamız anlamına gelecek” diyordu.

Elbette tarım,  imalat sanayi ve hizmetler sektörü istikrar ve istikbal için çok önemli.

Ancak ağırlığı sıfır kg tutan ürünler üreten bir şirketimizin 1,8 milyar dolar etmesi müthiş bir şey değil mi?

Bu tür şirket satışlarımız ilk de değil. Ancak fiyatı 1 milyar doları aşan ilk teknoloji şirketimiz Peak.

2015 yılında Yemeksepeti Alman Delivery Hero’ya 589 milyon dolara satılmıştı. Trendyol için Çinli e-ticaret devi Alibaba 728 milyon dolar ödemişti. Peak için biçilen 1,8 milyar dolarlık değer bu satın almaların tutarını katladı.

************************************

KOSKOCA ARÇELİK’İN DEĞERİ PEAK’DEN AZ!

Peak şirketinin 1,8 milyar dolarlık fiyatının ne kadar büyük olduğunu anlatmak için, Sözcü yazarı Ege Cansen’in, Arçelik firması ile yaptığı mukayese çok çarpıcı:

“Türkiye’nin gurur kaynağı Arçelik’in firma değeri sadece 1,7 milyar dolar. Arçelik’in 7 ülkede 18 fabrikası, 31 ülkede 33 satış teşkilatı, 11 markası ve 30 bin çalışanı var. 2019 satış hâsılatı 5,5 milyar dolar. Kârı ise 150 milyon dolar civarında. Satış hâsılatının üçte ikisi yurtdışından, üçte biri ise yurt içinden elde ediyor. Yani Arçelik uluslararası bir oyuncu.”

“Cep telefonu ve bilgisayarlarda oynanan “oyunlar” gençler arasında bağımlılık yaratacak kadar tutuldu. Bu uygulamalar (sadece oyunlar değil ve maalesef biraz da kumar) günümüzün “sigarası” veya “otu” oldu. Kullanımın artması ‘reklam dünyası’ için yeni bir ‘mecra’ oluşturdu.”

Arçelik vb sanayi şirketleri ürünlerini sattıkları zaman kârlarını elde ediyor ve ilişki kesiliyor. Oysaki yazılım firmaları ürünlerinin satış bedeli haricinde, ürün kullanıldıkça devam eden bir gelir kaynağı elde ediyor.

Ocak 2019 verilerine göre Peak şirketinin ürettiği Toy Blast ve Toon Blast oyunları ile elde ettiği toplam aylık mobil uygulama gelirinin yaklaşık 35 milyon dolar (yıllık mobil uygulama gelirinin Arçelik’in yıllık kârının yaklaşık üç katı) olduğunu hatırlatalım.

Peak’ı satın alan Zynga bu yüzden daha çok mobil oyunlara odaklanmış durumda. Şirketin gelirinin yüzde 96’sı mobil oyunlardan geliyor.

************************************

YAZILIM VE İMALAT SANAYİ

Peak ve benzeri sanal oyun üreten şirketlerin ürettiği oyunlar benim hiç ilgimi çekmiyor. Hatta vaktin boşa harcanmasına yol açması ve kumara benzeyen yönlerini sakıncalı buluyorum.

Ancak tüm dünyada müthiş bir pazar oluşturan, oyun dâhil, her türlü yazılım alanında Türk firmalarının söz sahibi olması çok önemli ve değerli. Türkiye’nin yıllık 853 milyon dolarlık mobil oyun geliri ile bu alanda dünyada 18. sırada olmasından mutlu oluyorum.

Gerçekten yerli ve milli imalat ve savunma sanayi için güçlü yazılım firmalarımızın olması şart.

Küresel ekonomide parlayan teknoloji firmalarından birçoğunun olağanüstü başarılı bir dönemin arkasından, ortaya çıkan yeni ve çok zorlu rakipleriyle baş edemediklerini görüyoruz.

Zynga da 2007’de kurulmuş, parlak bir dönemden sonra 2013’de düşüş sürecine girmiş. 2016’da yönetici ve yönetim anlayışında değişiklik yaparak son birkaç yıldır yine büyük atak yapmış.

Buna karşılık, Arçelik gibi klasik üretim yapan fabrikalar, makinelerin otomasyonu ve yapay zekâ kullanımı gibi yeniliklere uyarak, devam ediyor. Bu fabrikaların ürünlerini birkaç nesil kullanıyoruz.

Ama rekabette geri kalan yazılım şirketlerinin arkasında hiçbir iz kalmıyor. Yani bu alanda yenilik ve yaratıcılık hayat memat meselesi.

Peak’in kurucusu olan Sidar Şahin gibi ‘vizyoner’ gençlere alan açılmasının da millet olarak bizim için hayat memat meselesi olduğunu görüyorum.

Haz 23

Zamanı Yönetmek

A.Kemal GÜL

Zaman fiili gerçekliğini, evrendeki varlıkların hareketlerinin nispeti ile kazanır. İnsan hayatı açısından zamanın gerçekliği ise, daha pratik bir alt yapıya sahiptir. İnsan, içinde yaşadığı zaman sürecine yapıp etmeleri ile bir şekil vererek kendi hayatını ve olayları düzenler. Bu konuda aktif ve etkili olabildiği ölçüde zamanına hâkim olmuş demektir. Zamanın nesnesi olmakla öznesi olmak arasındaki fark burada yatar.
İnsanın ziyana uğraması, zamanı yönetmek yerine zaman tarafından yönetilmesi devamında ortaya çıkar. Zamanın yönettiği insan planlı bir hayat anlayışından yoksundur ve bu sebeple ‘’zaman dışı bir hayat’’ yaşar. Üretemez, üretemezliğin sermayesi haline gelir. Bu süreç içinde dakika ve saniyeler hızla tüketilirken kişi de’’tükenir’’ve ömür süresi bitmeden zaman tükenir, kişi yaşayan bir ölüye döner.
Zamana teslim olmanın en açık örneği onu ilahlaştırmaktır. Her şeyin öznesi olarak gördüğünüz zamanın elinde kendinizi masum ve çaresiz hissedersiniz. Her şeyi ‘’zamana bırak’’ırsınız ve bundan hoşlanırsınız. Gerçekte bir kaçıştır bu, insanın kendi iradesinden ve haysiyetinden kaçıştır.
Bu anlamda değer üreten sistemleri de üretecek insanın kendisidir. Aslında mükemmel insan yoktur, insanın oluşturduğu mükemmel sistem içerisinde üreten mükemmelleşmiş insan vardır.
Demem o ki, ülkemizin içinde bulunduğu yaşaya gelen ziyan ve hüsran heyelanı değer üreten sistemlerin öznesini oluşturacak insanların önünü tıkamış siyasi yapılanmalara bilerek ya da bilmeyerek öncelik verişimizdendir.

Siyasi iktidarların esas görevlerinden biri de yönettiği milletin güvenliğini, milli bütünlüğünü hassasiyetle korumaktır, güçlendirmektir ve özgür düşünceyi öne çıkararak üretmede önünü açmaktır;

Siyasi iktidarlar devlet değildir. Görevleri, yasal zeminde devletin kendilerine tanıdığı imkânlar harekete geçirerek Türk milletine çağın gerektirdiği hizmeti vermektir. Milletin değerlerini sömürme saçmalığında bulunmamaktır.

Sistem bazında insanımızı durağanlığa, gerilemeye düşmekten koruyacak, maddi manevi her türlü yararlı işi üretecek, değer üretecek zamanı yöneten projelere imza atacak aydınlara, liyakatı öncelyen siyaset yapısına ne kadar da ihtiyacımız var…

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş normlarını güçlendirecek kültür dilini kullanan  aydınlarımızın, gazetecilerimizin sesi kesilmek adına iftiralarla yargılanmalarını görünce; liyakatsız atamalara tanık oldukça,  milletim  adına Millet Vekili seçilen vekillerin görevlerini zamana bırakmadan  meclis çatısı altında, sahada isyan etmeleri gerekmez mi? Gerekli yaptırımlara imza atmaları gerekmez mi?Vicdanları rahat mı? Sivil Toplum Kurumlarımız ne iş yapar?

(16.06.2020)

Haz 23

Tarih ve Ekonomi

Av. Halil ALTIPARMAK

Okurlardan, dostlardan bana sık sık şöyle istekler geliyor; Hukukçusun, bu konuda da yazsan olmaz mı? Ekonomistsin bu konuda da yazsan olmaz mı? Neden Tarih?

İsteklerde bulunanlara teşekkür ederim. Ancak, az da olsa, Ekonomik konularda yazdığım oluyor. Hukuk konusunda ise, ne yazayım diye her zaman kendime soruyorum. Yazılmamış yazısından dolayı gözaltına alınan gazteciyi mi yazayım? Hukuk’un üstünlüğü anlayışını uzun zamandan beri kaybettik, onu mu yazayım?

Her şey bir tarafa…

Sırası geldiğinde her konuda yazarız elbette!

Neden Tarih sorusuna cevap verebilmek için böyle bir giriş yaptım.

Tarih nedir sorusuna önceki yazımızda değinmiştik, tekrar edeyim: Bana göre, Tarih, Geçmişi Anlatan, Gelecektir.

Bugün okurlarımın tatmin olması için, İktisat Tarihi diyebileceğimiz bir konu anlatacağım.

Ülkemizde 1912(Bin Dokuz Yüz On İki) Senesi Bütçesi görüşülüyor. Bütçe 7 milyon altın açık veriyor. 32 milyon gider, 25 milyon gelir. Maliye Bakanı Cavit Bey; bu açığın olağan kabul edilmesini, ordunun masrafı ve donanmanın yeniden kurulması için buna mecbur olunduğunu anlatıyor. Bu nedenle bu açığın borçlarla kapatılmasının zorunlu olduğunu açıklıyor.

Manastır Milletvekili Trayan Nali Efendi de; Bir Devlet, dışarıdan borç buluyorsa, o devletin itibarı var demektir. Çünkü, Avrupa ve Amerika, maddî ve manevî gücü olmayan devletlere borç vermezler diyor.

Bu konuşmalar üzerine Sinop Milletvekili Hasan Fehmi Efendi şu konuşmayı yapıyor:

“evet, borç para almak, belli bir müddet ile sınırlı kalmak kayıt ve şartıyla ve belirli bir hizmetin yapılması için olmak şekil ve suretiyle belki mazur görülebilir. Fakat efendiler, biz öyle miyiz? Mahmut Nedim Paşa’nın bu memlekete bir acı ve çok kötü belâsı olan Dış Borçlanması, İstibdat devrinde de, maliyemizin başlıca işgal konusu olmuştur. Adeta biz, bir yerden borç para bulduğumuz zaman mesut oluyoruz. Fakat bunların torunlarımız tarafından nasıl ödeneceğini düşünmüyoruz. Sonra Efendiler, kapitülasyonlar çok kötü, hem maddî olarak hem de bağımsızlığımızı engelleyen bir belâ. Burası doğrudur. Fakat bir an için, bu kapitülasyonlar belâsının başımızdan def edilmiş olduğunu düşünelim. Netice ne olacaktır? Eğer bizim malî gücümüz, sanayi ve ziraatimizin gücü ihtiyacımızı karşılamaz ise, uygulamada düzene girmiş bir derdimizi ve yok edilmiş bir eksiğimizi görebilmenin hasretini kıyamete kadar bekler dururuz. Efendiler, bir devlet, diğer bir devlete çeşitli sebeplerle borç verir. Bu sebepler ya siyasî olur veya iktisadî ve ticarî olur, yahut da hepsini birden içerir. Borç alan millet ve devlet, kendisine neden borç verildiğini bilmeli ve bu sebebi mümkün olduğu kadar kısa zamanda ortadan kaldırmaya gayret etmelidir. Efendiler, her yapılan dış borç, bu sebeple, gerek millet, gerek devlet için bir ders özelliği taşır. Benim kanaatim, millet namına ve gelecek devirler için dış borç yapıldıkça bunların sebebini ayrıntılarıyla millet bilmeli ve tekrarından kaçınabilmek için neye başvurmak gerekiyor ise, bunu Amentü misali daima hatırında tutmalıdır.”

Sadece kendi Tarih tarifimi tekrar ederek yazımı bitiriyorum: TARİH, GEÇMİŞİ ANLATAN GELECEKTİR.

Not: 1912 yılında Mecliste söylenenleri bugünkü dile sadeleştirdim.

Haz 08

CUMHURBAŞKANLIĞI HUKUK POLİTİKALARI KURULU’NA UYARILAR

Halil ALTIPARMAK

Bir süre önce, yeni sistem ile oluşturulan Cumhurbaşkanlığına bağlı Kurullardan biri olan Hukuk Politikaları Kurulu’nun bir yazısı yayınlandı. Çol ilginç tespitler bulunan bu metnin tamamını her insanımızın mutlaka okuması gerekmektedir.

Yayınlanan bu yazıya, ülkemizin iki Millî teşkilatı Genel Merkezlerinden ikaz da gecikmemiştir. Adana başkanlıklarını yaptığım her iki teşkilatın da açıklamalarından bazı kısımları aşağıda sunuyorum. Yayınlanan bu açıklamaların tamamının okunması daha doyurucu ve aydınlatıcı olacaktır, elbette.

TÜRKOCAKLARI GENEL MERKEZİ

“…Türkiye’de kimliklere göre oy verildiği varsayımının resmî bir mercî tarafından beyan edilmesi itibarıyla, hem Anayasa hem millî kimlik hem de millî birlik açılarından çok ciddi mahzurlar barındırmaktadır. Cumhuriyet’in ortak geçmiş, ortak değerler ve ortak gelecek tasavvurunun “millet” anlayışına dayalı kurucu ilkeleriyle tezat teşkil eden bu açıklamada, “Türk Milleti” yerine “Türkiye Toplumu”ndan dem vurulmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini yansıtan 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyla (Türk) ıtlak olunur” hükmüyle bu ülkede yaşayan halkın bir bütün olarak Türk Milleti olduğu ifade edilmiştir…

…Türk Devletini temsil eden ve yeni sistemde yürütme yetkisini tamamen bünyesinde barındıran Cumhurbaşkanlığı’nın bir kurulunun bu temel şiara aykırı bir dil kullanması tasvip edilemez…

…Gerek ülke olarak son on yıldır yaşadıklarımız gerekse dünyamızın son dönemde maruz kaldığı korona virüsü salgını ve diğer gelişmeler, bir zamanlar küreselleşmecilerin bizleri inandırmaya çalıştığı gibi millî devletlerin modasının geçtiği iddiasının doğru çıkmadığını, tam tersine, “sorun küresel, çözüm ulusal” sloganının da gösterdiği gibi millî devletin ne denli mühim ve gerekli olduğunu ortaya koymaktadır…

Netice olarak, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının behemahal düzeltilmesi, Türk Milleti gerçeğine aykırı beyanlardan sakınılması hususlarını, Yüce Türk Milleti’nin dikaktine arz ederiz.”

                                   AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

“Küresel güç ve bloklarla önü açılmış millî devletlerin mücadelesinin öne çıktığı, önü açılmış millî devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye Toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafî ve siyasî kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk Toplumu ve Türk Milleti’dir.

…Türk Devleti’nin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş bir Devlet’tir. Millî Mücadele, Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı, Sevr Anlaşması’na uyulur, Millî Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı…

…Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz…

Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti, birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama, yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.”

Bu iki AÇIKLAMA, ilgili yerlerin dikkatini çeker ve gerekli düzeltmeler yapılırsa, HER ŞEYE RAĞMEN, ülkemizde birlik ve beraberlik açısından çok önemli bir engel aşılmış olur.

 

Nis 26

Pandemi-Küreselleşme-Emperyalizm-Yeni Dünya

Emrah BEKÇİ

Dünya genelinde ülkeleri ve milletleri aniden yakalayan salgın hastalıkla mücadele halen devam etmekte. Kıtalar üzerinde bulunan devletleri etkisi altına alan salgın, ülkelerin stratejik planları dahil olmak üzere, ekonomik ve psikolojik çöküntülere sebep oldu-olmaya devam ediyor.

Dünya ekonomisinin büyük bölümünü elinde tutma gayretinde olan, ülkelerin yönetim erklerini şekillendirmek için sermayelerini döken dünya para babaları, ‘küreselleşme’ diye icat ettikleri sistemin çöküşünü izleyecekler.

Her şeyin ve düşüncenin madden (para-altın) ile başarılacağını sanan,dünyada %1 bile olmayan bu gurup, asırlardır oluşturmaya gayret ettikleri ‘emperyalist’ sömürü düzenine, ‘küreselleşme’ diye bir kılıf dikmişlerdi. Ama Çin’den tüm dünya ülkelerine yayılan, gözle görülmeyen, ulaştığı noktada; zengin-fakir, patron-işçi, Müslüman-Hıristiyan-Musevi-Hinduayrımı yapmadan tabiatı gereği vazifesini yapan ‘virüs’ (Covid 19), insanlığı, devletleri, milletleri dumura uğrattı-uğratıyor.

‘Pandemi’ sonrası, dünya ve devletlerin eskisi gibi olmayacağı; hatta milletlerin dahi bakış açıları ve düşüncelerinin yerini, ilksel, şahsi, en fazla ailevi (2-3 dereceye kadar) olacağı, yaşamış oldukları devleti yöneten siyasi partilerin ve dolayısı ile iktidara geldiklerinde atamış oldukları bürokratların, kendilerine fayda yerine zarar verdiklerini düşünecekler.

‘Yeni Dünya Düzeni’, millet devletlerin ayakta kalacağı, coğrafi olarak kendine yetecek toprak, su, enerji kaynaklarının fazlalığı ve en önemlisi değerlendirilmesi, ‘Milli Şuurun ve Politikanın’ öncülük ettiği, sorgulandığı, insanları ayrıştıran inanç, mezhep, dil, millet, kültür faktörlerinin öne çıktığı sosyolojik bir sahaya kayacaktır.

Ülkeler eskisi gibi dünya ülkeleri ile yoğun sosyalleşen bir konumdan, kabuğuna çekilen, ticari alışverişlerde sıkı gümrük analizi yapan, insanlarının (Milletini) sağlığını, diğer ülkelerde yaşayan insanlara nazaran, daha dirençli nasıl utarım üzerine kafa yoracaklardır.

Ülkeleri yöneten iktidarlar, günümüzde ve gelecekte tedbir olarak pandemi için uygulayacakları eylemleri ve önlemleri, yönetmiş oldukları ülkelerine uygulamadan önce ‘kırk defa tartıp’ bir defa karar vermelidirler. Bunun nedeni; tecrit halinde olan insanlar, anti-sosyal bir hale geldikleri için ve yaşamlarının prangalandığını (engellendiğini) düşünerek, ekonomik olarak sıkıntılarında etkisiyle bilinç altında ‘istenmeyen yöneticiler’ fotoğrafı yer edecektir. Bu ise ‘iktidar biziz’ diyenlerin, gelecekte siyasi partilerin tarihinde; ‘eskiden bir parti vardı’’ cümlesiyle başlayan paragrafların içinde tecrit edileceklerdir.

Dünya ve ülkeler çok zor bir zamandan geçmektedir.Pandemi, tüm milletleri ruhen, madden tahrip etmiş durumda. Hal böyle olunca, gemisini kurtaranın kaptan olduğu gözükmekte. Türkiye, salgına hazırlıklı yakalanan bahtlı ülkeler arasında yer alıyor.80 Milyonu aşkın insanı ile salgınla mücadeleye devam ediyor.

İnsanlarımızın %60’a yakını evlerinde karantina altında (Gönüllü Karantina-Veya Cezai yaptırım) bulunuyor. Devletimizin ve devleti idare edenlerin, 2020 sonuna kadar, Sağlık Bakanlığının kullanımı için hazineden vermiş olduğu para 60 Milyar Türk Lirası civarında. Bu parayı 80 Milyon nüfuzlu ülkemize böldüğümüz vakit, kişi başına 750 Türk Lirası gibi komik bir rakam çıkıyor. Hesap bununla da kalmıyor. 750 TL’yi, 12 Aya bölünce de 62 TL gibi bir rakam çıkıyor. Kısacası, Türk insanına devletimizin ayırdığı para günlük 2 TL… Ama yine sağlık yönünden dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında çok iyiyiz.

Misal; ABD’nin 2020 Sağlık bütçesi 644 Milyar Türk Lirası (Türkiye’nin toplam bütçesinin, yani; 1 Katrilyonun %60’ı kadar), ama sağlıkta sınıfta kalmak üzereler. Ülke olarak ‘şimdiki iyi halimizi’ düşünerek, geleceğe dair, başta sağlık, güvenlik, eğitim olmak üzere, öncelik gereği ‘İnsanı Yaşatmak’ olan kurumlarımızın bütçelerini daha çok arttırmalıyız. Geriye hazineden paramız artar ise ‘dua eder-mevlit okuturuz.

Dünya yeni bir düzene doğru koşuyor…

Bu yeni dünyada en değerli devlet varlığı ‘tarım yapılacak toprak ile toprağı sulayacak su’ gibi görülüyor. Dünya genelini esir almış olan pandemi nedeni ile ülkelerin gıda stokları yavaş yavaş erimeye başladı. Sağlık-salgın nedeni ile tedbir amaçlı sokağa çıkmamak, evde kalmak, toprağın ekilmemesi (insan gücü), 2021 senesi içerisinde, ekmek dahil gıda sektöründe günümüzde bolca tüketmiş olduğumuz ürünlerin zor bulunacağı; para dahil madden değerli olan varlıklarımızın gıda ile yarıştığına şahitlik ede biliriz.

Coğrafi olarak dört mevsim tarımcılık yapılan ülkemiz toprakları ve çiftçimize devletimizin ‘çok acil’ destek vermesi gerekmektedir. Ekonomik olarak şimdiden zor günler geçiren ülkemiz, pandemi sonrası, ruhen yorulmuş-etkilenmiş-anti sosyal hale gelmiş olan insanlarımıza tasallut edecek, ikinci bir salgına (Mutasyon geçirmiş Covid 19), gıdası, sağlık şartları tam yerinde ve fazlaca yetecek düzeyde yakalanmalıdır. Aksi halde, dünya tarihinde yeryüzünde birden silinen halklar gibi büyük bir trajedi içinde yer alma riskimiz yüksek olacaktır.

Dünyayı kirleten ve insanları köleleştiren, ‘küreselleşme-emperyalizm’in günümüzde sadece ‘kan, gözyaşı, ölüm, salgın vs.’ getirdiği göz önünde bulundurulur ise; kurtuluşun, bilim, sağlık, tarım, ülke içerisindeki insanımıza yapılacak olan yatırım olduğu, yakınlaştıkça netleşen bir fotoğraf halindedir.

Türk Milleti-Devleti bu zor günleri atlatacaktır. Önemli olan, bu günlerimizin iyi günler olduğunu düşünerek, en kötü senaryolara ‘siyasi hizipleşmeyi-çıkar ve kayırmacılığı-cemaat varı ruhbancılığı vs.’ bırakıp, Millet olarak birlik olup kenetlenmeli, devletin ise başta tarım ve sağlık olmak üzere kaynaklarını şartsız bir şekilde sarf etmelidir.

Bir Ata Sözünün dediği gibi: ‘’İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın /Şeyh Edebalı’’

Vazifenin büyüğü devlettedir,insanı (Türk Milletini) yaşatmanın tek yolu, tarım, sağlık ve ekonomiden geçer. Aksi halde devlet bağışıklık sistemini kayıp eder…

            Türk Milleti’ni Rabbim Korusun ve Muhafaza Eylesin!

            #SağlıklıOlanaKadarEvdeKalTürkMilleti

            Saygılarımla

 

May 09

Suriyeliler Virüse Çok mu Dayanıklı?

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’deki Suriyeliler ve Suriye’deki Suriyeliler dünyada virüs salgınına en dayanıklı yani bağışıklık sistemleri en güçlü insanlar olmalı.

Bugüne kadar virüs salgını sebebiyle dünyada 3,5 milyon kişi Covid-19 pozitif çıkarak hastalanmış ve 245 bin kişi hayatını kaybetmiş. Türkiye’de 126 bin vaka, 3.397 ölüm gerçekleşmiş. Fakat Suriye’de vaka sayısı sadece 44, ölüm sayısı ise 3’ten ibaret.

Belki bundan daha ilginç olanı Türkiye’de geçici koruma altında olan ve kayıtdışı olarak ülkemizde yaşayan Suriyelilerin sayısı 6 milyon civarında. Bunların içinde bildirilen Covid-19 vaka sayısı ve ölüm sayısı ise sıfır. Oysaki yurtdışında 6 milyon Türk yaşıyor, koronadan kaybımız 360 kişi.

Bu durumda iki ihtimal var: İlki Suriyelilerin bu hastalığa karşı güçlü ve doğal bir bağışıklık sistemi olabilir. Böyleyse aşı ve ilaç geliştirmek isteyenlerin Suriyelilerin antikorlarını incelemesi çok yararlı olacaktır.

İkinci ve mantıklı ihtimal ise verilen bu veriler gerçeği yansıtmamaktadır. Tamamen test, hasta kayıt sistemi veya yönetim tarzının eseridir. Yani gerçekte Suriyelilerde de vaka ve ölüm oranı en az dünya ortalaması kadar olduğu halde, hastalık tespit edilemediğinden veya gizlendiğinden bu sonuç çıkmaktadır.

*****************************

SIĞINMACI KARŞITLIĞINDA ARTIŞ KORKUSU

Türkiye’deki Suriyelilerin Türk vatandaşlarının yararlandığı bütün tıbbi imkânlardan hem de ücretsiz olarak yararlandığını biliyoruz. Bunlardan yeni koronavirüs etkisi ile sağlık kurumlarına başvuranların ve ölenlerin kayıtları tutuluyor olmalı.

Sağlık Bakanlığımızın açıkladığı veriler TC vatandaşlarını kapsıyor. Fakat geçici koruma altındaki Suriyeliler ve diğer yabancı kişilere Covid-19 etkisi ile ilgili ayrı bir istatistik değerlendirme yaptığını ve fakat bu rakamları açıklamadığı kanaatindeyim.

Bunun sebebini bilmiyoruz ama tahminlerde bulunabiliriz.

Diyelim ki “Suriyeli misafirlerimizde” vaka ve ölümlerin nüfusa oranları Türkiye ortalamasının üzerinde ise (sosyal ortamları itibariyle böyle olması muhtemeldir), salgının büyümesinden Suriyeliler sorumlu tutulabilir. Bu da sosyal ve siyasi problemlere yol açar.

T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin hazırladığı rapora göre, “COVID-19 pandemisi birçok alanı olduğu gibi insan hareketliliği ve göç konularını da etkileyecek.”

“Gelişmekte olan ülkelerde göçmenler ve yabancılar, hastalığı ülkeye yaymakla suçlanmakta; gelişmiş ülkelerde ise zaten var olan göçmen karşıtı gruplar, göçmenleri hastalığın yayılması konusunda daha sorumsuz davranmakla ve sağlık sistemi üzerinde yük oluşturmakla suçlamaktadır.”

“Ekonomik sıkıntı dönemlerinde de göçmen karşıtlığının arttığı düşünüldüğünde, ilerleyen dönemlerde göçmen karşıtlığında küresel ölçekte bir artış beklenebilir” denilmektedir.

Suriyeliler ve diğer ülkelerden gelen (Afgan, Özbek, Türkmen, Gürcü, Ermeni vd) yaklaşık 7 milyon yabancı ile ilgili Covid-19 istatistiklerinin açıklanmaması “sığınmacı karşıtlığında artış” korkusundan olabilir.

*****************************

TEST SAYISI VE REJİMLERİN RAKAMLARA ETKİSİ

Suriye’deki Suriyelilerin ise Covid-19 testi yapılmaması ve diğer teşhis yöntemlerinin yetersiz olması sebebiyle hastalık ve ölümlerin başka isimlerle kayda geçtiğini sanıyorum.

İç savaşın bütün tahribatını yaşayan bir halkın içinde sadece 44 vaka görülmesi hayatın olağan akışına hiç uygun olmayan bir sonuç.

Suriyeliler üzerinden yaptığımız bu tespit, ülkelerin Dünya Sağlık Örgütüne bildirdiği vaka ve ölüm sayılarını dikkate alan değerlendirmelerin ne kadar hatalı olabileceğinin bir göstergesidir.

Dünya Sağlık Örgütüne bildirim yapan diğer ülkelerin de ne kadar doğru rakamlar verdiği tartışmalıdır. Mesela ABD Başkanı Trump Çin’in rakamlarının doğru olmadığını, 1,5 milyar nüfuslu bu ülkede 84 bin vaka ve 4.600 ölüm sayılarının doğru olmasının mümkün olmadığını söyledi.

Rusya son derece düşük rakamlar verirken birden vaka sayısını 134 bine çıkardı. Ölüm sayısı ise sadece 1.280 kişi. İran ve Çin de benzer “düzeltmeler” yaptı.

Fransa ve İngiltere başlangıçta yaşlı bakım evlerinde veya yaşadıkları evlerde ölenlerden, Covid-19 belirtileri göstermiş ve tedavi görmüş oldukları halde istatistiklere dahil edilmeyenleri sonradan rakamlara ilave ettiler.

Devletler iyiniyetli ve şeffaf olmaya çalışsa bile İstatistiklerde hata olmakta. En büyük hata, vaka sayılarının yalnızca test edilip sonucu pozitif çıkan kişileri içermesinden kaynaklanıyor. Test etmeyle ilgili kurallar ve testin mevcudiyeti ülkeye göre değişiklik gösteriyor.

En güvenilir sayılan PCR testi bile yüzde 65 doğru netice veriyor. Daha kesin teşhis sağlayan tomografi sonuçlarına göre Covid-19 teşhisi konulup, tedavisi yapılanlar bile istatistiklerde Covid görülmüyor.

Bazı bölgelerde, veriler yayınlanmadığı veya yakın zamanda test yapılmadığı için veri olmayabiliyor. Uluslararası yayınlarda veriler açıklanırken bu hususlar hatırlatılıyor.

*******************************

İSPANYOL GRİBİ

1918-1920 yılları arasında yaşanan “İspanyol gribi” ya da “İspanyol nezlesi” bir virüsün yol açtığı küresel salgınların en büyüğü idi. 18 ay içinde 50-140 milyon kişinin ölümüne yol açtı.

O dönemde yaşayan dünya nüfusun %15’inin ölmesine yol açan bu salgın İspanya’da başlamamıştı.

Buna rağmen “İspanyol gribi / İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi İspanya’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda yer almamış olması ve askerî sansür nedeniyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır.”

ABD Başkanı Trump Covid-19 Çin’de başladığı için adına “Çin Virüsü” demeyi tercih ediyor.

Fakat devletlerin açıkladığı resmi rakamlar üzerinden isimlendirme yapılacak olsaydı, en çok vaka ve ölüm miktarlarıyla açık ara önde olan ülkenin adıyla anılması ve “ABD Virüsü” olarak adlandırılması gerekirdi.

 

 

May 23

Osmanlı’dan Bugüne Vergi Gelirleri

Ruhittin SÖNMEZ

Osmanlı Ekonomisinin temeli zirai üretime dayanmaktaydı ve devlet harcamalarının ana finansman kaynağı olan vergiler ağırlıklı olarak zirai üretimden ve hayvancılıktan elde ediliyordu.

Şer’i vergiler “Aşar/Öşür” tarım ürünlerinden alınan vergi, “Haraç” işgal edilen ülkelerde Müslüman olmayanlara bırakılan topraklardan alınan devlet hissesi, “Cizye” ise Müslüman olmayanlardan askerlik yapmamaları karşılığında alınan bir vergiydi. Ayrıca “ağnam” (hayvan vergisi) ve “gümrük resmi” en önemli vergiler arasında yer alıyordu. Aşar, ağnam ve gümrük vergi gelirleri 1854’den itibaren alınan dış borçlar için teminat olarak gösterilmiştir.

Ayrıca geleneklere göre konmuş ve din ayrımı yapılmaksızın herkesten yerel ve olağanüstü harcamaları karşılamak için çeşitli isimler altında alınan örfi vergiler devletin temel gelir kaynaklarıydı.

1699 Karlofça Antlaşmasından itibaren büyük toprak kayıpları, savaşılan cephelerde zirai üretim yapılamaması, yıllarca askerlik yapan erkeklerin üretime katkı verememesi, köylerden büyük şehirlere göç gibi sebeplerle Osmanlı vergi gelirleri çok azaldı.

Kapitülasyonlar yerli üretici ve tüccarları yabancılarla rekabet edemez hale getirdi.

Mali yapısı bozulan devletin Batı’da yaşanan sanayi devrimine ayak uydurması mümkün olmadı.

Osmanlı 1875’de borçlarını ödeyemez duruma geldiğinde vadesi gelen borçların tutarı 17 milyon Osmanlı Lirası, vadesi gelen borçları ise 13 milyon Osmanlı Lirası idi. Kalan 4 milyon OL ile devletin harcamalarını karşılamak mümkün değildi. 1876’da devlet mali iflasını ilan etti.

Böyle bir mali yapı ile siyasi ve askeri gücü de azaldığından, imparatorluğun tarih sahnesinden çekilme süreci hızlandı.

*****************************

2002-2020 DÖNEMİNDE VERGİ GELİRLERİMİZ

Değerli dostumuz Rubil Gökdemir bir süreden beri makroekonomik göstergelerden çarpıcı bilgiler paylaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin 2020 yılı vergi gelirlerinin kaynakları ve giderleri karşılama oranları hakkında, devletin resmi rakamlarına dayanarak, verdiği bilgiler ürkütücü.

18 yıllık AKP döneminde, Türkiye 3 trilyon 250 milyar $ lık ithalat yapmış. Bu ithal ürünlerden gümrüklerde, kaynağında yaklaşık 1 trilyon 600 milyar $ karşılığı vergi tahsil edilmiş.

Bu dönemde 2 trilyon 960 milyar $ olan bütçe harcamalarının yüzde 54’ünün gümrüklerden tahsil edilen vergi ile karşılandığı görülüyor.

Bu ithal edilen ürünlerin 350-400 milyar $’lık nihai tüketim malzemelerinden oluşan kısmı AVM’ler, galeriler, mağazalarda satıldı. Burada da yeniden KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler tahsil edildi.

Netice olarak toplam vergilerin yüzde 72-74’ü dolaylı vergilerden oluşmakta. Devlet kendisi için en zahmetsiz, tahsili en kolay fakat vatandaş için en adaletsiz vergi türüne yüklendi.

Bu saadet zincirinden mutlu olan yönetim yerli sanayi ve tarım üretimini katletmek pahasına düşük kur (değerli TL) politikası ile ithalatı teşvik edip, bu değirmeni döndürmeye çalıştı.

İthalat ve lüks tüketim özendirildi. Yerli ve milli üretim yerine ülke ithal ürünlerle doldu. Yerli üreticiler bile rekabet edebilmek için ithal ara mallarına yöneldi. İmalat sanayimiz yüzde 76 oranında dışa bağımlı hale geldi.

Öyle bir yapı oluştu ki, ithalatın yüzde 74-76’sını hammadde ve ara malları ithalatı, yüzde 12’sini de nihai tüketim malları oluşturmakta.  En faydalı ithalat kalemi olan yatırım mallarının toplam ithalat içindeki payı sadece yüzde 13’de kaldı.

Uluslararası ölçekte ve yüksek katma değerli, marka değeri olan ürünler üretip ihracat yapamıyoruz. “İthal ikamesi politikasını” terk ettik. Ama korumasız iç piyasada da dev yabancı şirketlerle rekabet edemedik.

****

18 yıl içinde ithalatımız ihracatımızdan 1 trilyon 071 milyar $ fazla oldu. Yani bu kadar dış ticaret açığımız oldu.

Açığı kapatabilmek için 600 milyar $ dış borç aldık. 220 milyar $’lık varlıklarımızı, şirketlerimizi yabancılara sattık. Üstüne turizm ve müteahhitlik hizmet gelirleri de yetmedi. Halen dış borcumuz 450 milyar $ mertebesinde.

Vergi gelirlerinin bütçe harcamalarını karşılama oranı, 2008-2018 arası yüzde 80 iken, 2020 Nisan ayında yüzde 46’ya düştü. (Son 70 yılın en kötü oranı!)

Şimdi müthiş bir döviz darboğazı içindeyiz. IMF’den veya uluslararası tefecilerden dış borç bulamazsak ithalat yapamaz hale geleceğiz.

Bu yüzden hükümet ithalatı zorlaştırıcı tedbirler almaya mecbur kaldı. Kur artışına izin verildi. 2018 yılbaşında 3,7 TL olan dolar kuru 7 TL’ye çıktı. 3 binden fazla ürünün gümrük vergileri yükseltildi, böylece ithalat kısılacak. Ama hammadde ve ara mallarında ithal ikamesine gidebilmemiz hemen mümkün olamayacak. Çünkü bunları üreten tesislerimiz kapandı. Yeniden üretime başlamak kolay değil.

Ekilip dikilmeyen iki Trakya büyüklüğündeki arazilerimizde yeniden üretim yapmamız lazım. Fakat köylü tarımdan kopmuş, şehirlere göçmüş durumda.

Her şeye rağmen derhal kapsamlı bir “istikrar tedbirleri paketi” ile mevcut ekonomik yapıyı değiştirmek için harekete geçmek zorundayız.

Yoksa borç veren “dış güçler” paralarını tahsil edebilmek için bunu zorla yaptırırlar.

Nis 26

24 Nisan, 105 Yıldır Büyüyen Ermeni Yalanı

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Amerikan başkanı ister soykırım, isterse büyük felaket desin ne fark eder?

Ne diyecek diye her yıl ağızlarına bakıyoruz. Bu yıl, Korona seslerini kesti. 24 Nisan günü Ermeni başbakanı Nikol Paşinyan, sessiz sedasız Erivan’daki büyük yalan anıtına çelenk koyacak. Nerede bu anıtları? Binlerce yıldır Türk toprağı olan ve en son Türk Revan Hanlığının merkezi olan şehirde. Şimdi ona Erivan diyorlar.

 

Kazım Karabekir Paşa; Ermeni mezalimi için, Allah benim gördüklerimi kimseye göstermesin. Bunca savaşlar yaşarım ama Ermenilerin katlettikleri masumların halleri gibi hiçbir vahşet görmedim diyor. Bu vahşeti Karabağ’da ve Hocalı soykırımında da görmedik mi? Hamile bir kadının karnı baştan başa yarılıyor ve karnından çıkan çocuk kız mı, erkek mi iddiasına giriliyor. 13 yaşındaki bir kız çocuğunun diri diri derisi yüzülüyor ve kaç dakika içinde öleceği hesaplanıyor. Üstelik bunu yapan bir doktor. O ve sonradan Ermenistan devlet başkanı olan bu harp suçluları, maalesef bu suçları tüm dünyanın gözleri önünde işlemelerine rağmen yargılanmamışlardır.

1915 yılı, birinci dünya savaşının en kanlı günlerinin yaşandığı bir tarihtir. Osmanlı Devletini yok etmeye kararlı olup, toprakları üzerinde var olan petrole sahip olma niyeti ile hareket eden hakim güçlere karşı Osmanlı tam 15 cephede birden savaş vermiştir. Bununla beraber, Osmanlı tebası, yani Osmanlı devleti üzerinde bin yıldır yaşayan, Osmanlının milleti sadıka (sadık millet, has evlat) dediği Ermeniler ihanet etmiş kendi devletlerine başkaldırmışlardır. Osmanlı devletini sırtından hançerlemiştir. Osmanlı devletinin halkı olan Ermeniler, başlarında Ermeni asıllı Osmanlı milletvekilleri, bürokratlar ve papazlar olmak üzere Osmanlı devletine karşı isyan etmişlerdir. Bu isyanlarda zamanın başkenti olan padişahın oturduğu İstanbul’da çıkardıkları isyanlardan, Van bölgesindeki isyanlara kadar hepsinde silahlı çeteler halinde, erkeği askerde olan, ölüm kalım savaşı veren Türk ve Müslüman halkı katletmişlerdir. Anadolu köylerinde İnsanları ahır, samanlık ve camilere doldurarak diri diri yakmışlar, yapmadıkları işkence bırakmamışlardır. Ayrıca Arabistan, Irak, Filistin ve Süveyş bölgesinde savaşan askerlerimizin ikmal yollarını keserek, cephane ve yiyecek gitmesini engellemişlerdir. Hatta 1905 yılında Sultan Abdülhamid’e bombalı suikast düzenlemişlerdir. Bunun üzerine 24 Nisan 1915 günü çıkarılan bir kanunla Ermeni hainler tutuklamış, bulundukları yerlerden, yine Osmanlı devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç ettirilmişlerdir.

 

Bu göç sırasında da başlarına muhafız konmuş, karınları doyurulmuş, hastaları bakılmış, hatta gittikleri yerlerde ekecekleri tohumuna kadar kendilerine verilmiştir. Ermeniler bu göç tarihini; Türkler 24 nisan 1915 de Ermenilere soykırım uyguladı şeklinde dünyaya büyük yalan olarak yaymışlardır. Dünyanın pek çok ülkesinde 130 kadar bizim aleyhimize sözde soykırım anıtları dikmişlerdir. 2005 yılında Los Angelos üniversitesinde düzenledikleri bir konferans afişine akla gelmeyecek düzmece resimlerle Atatürk’ü monte etmişlerdir. Amerika’da 40 kadar eyalet ve dünyada da 30 kadar devlet bu yalana destek vermektedir. Bu ise bunları yok hükmünde saymak ve elçimizi geri çekeriz diyerek kendimizi avutmaktayız.

 

Halbuki; Büyük savaşta Erzurum’da bulunan Amerikan komseri General James Guthrie Harbord ve Osmanlı devleti Alman komutanlarından Orgeneral Paul Bronsart Von Schellendorf ve ogünleri yaşayan Rus ve Fransız subayların raporları tamamen Ermeni cinayet ve katliamlarını anlatmaktadır. Daha sonra Amerikan başkanlarından Reagen’in hukuk danışmanı Bruce Fein, Amerikalı bilim adamları ve yazarlar Stanfort Shaw, Justin Mccarthy, Guenter Lewy, Michael Gunter, Edward Erickson gibi bir çoğu ve Türk bilim adamları Türkkaya Ataöv, Turan Yazgan, Yusuf Halaçoğlu ve Şükrü Server Aya gibi niceleri, birinci dünya savaşı günlerinde Ermenilerin iki milyon Müslüman Türk ve Kürt’ü katlettiğini, soy kırım uyguladıklarını kanıtları ile belirtmektedirler. Bununla beraber Ermenilerin Azerbaycan topraklarında 1905 yılından itibaren katlettikleri  soydaşımız yüz binlercedir.  1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni kongresinde, Ermenilerin ilk başbakanı Yohannes Kaçaznuni, suçlu bizdik, Osmanlı devletine ihanet ettik demiştir. Lozan antlaşması günlerinde yine Osmanlı paşası olan Ermeni asıllı Bogos Nubar Ermeni kayıplarının göç, savaş ve hastalık sonunda üç yüz bin olduğunu itiraf etmektedir. Mecburi göç ile ilgili olarak işgal kuvvetlerinin Malta’da yargıladığı Paşa ve devlet memurlarının hiç birinin suçlu olmadığı ortaya konmuştur. Peki bu öldürüldüğü iddia edilen Ermeniler mezarlarında mı çoğalıyorlar?

 

Peki bugün bu büyük yalan niye? Bu yalanla Ermeniler birbirine bağlanıyor ve dünyadan silinip gitmemek için bunu  bir yaşam iksiri olarak kullanıyorlar. Ermenistan’da sayıları giderek yok olan Ermeniler şunu çok iyi bilmeli ki, Ermenistan’da hayat bulmak ve geleceklerini temin etmek için Türkiye ve Azerbaycan’a muhtaçtırlar. Ermenistan’da Ermeni çocuklar halen Türk düşmanı olarak yetiştirilirken, Türkiye’de en az elli bin Ermeni hanım Türk çocuklarına dadılık etmekte ve Ermenistan ekonomisine destek olmaktadırlar.   Biz barış içinde yaşamaktan yanayız Yaşadığımız coğrafyanın kıymetini artırmak istiyorsak, Ermeniler sürdürdükleri büyük yalanı terk ederek, Türk’le el ele vermek zorundadır. Artık bunu anlamalıdırlar.

 

Haz 08

Mevlit Okutan Peygamber

Ruhittin SÖNMEZ

Mevlit, Hazreti Muhammed (SAV) için yazılmış, O’nun doğumunu, hayatını anlatan mesnevi tarzı şiir ve bu mesnevinin okunduğu dini tören” anlamına gelmektedir.

Hazreti Peygamber son peygamber olduğuna ve kendisinden sonra yazılmış şiiri okutamayacağına göre, “bu başlık da ne demek oluyor?” diye haklı olarak şaşırmış olabilirsiniz.

Bu “peygamber” ve mevlit hikâyesini Prof. Dr. Ayhan Songar’ın “Çeşitleme” adlı eserinde okudum. Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar (1926-1997) zamanının en tanınmış psikiyatri doktoruydu. Aynı zamanda çok okuyan yazan, gerçek bir aydındı. Gazetede köşe yazılarını okumak ve kendisi ile birkaç defa sohbet etmek benim için önemli bir şans olmuştur.

Ayhan Songar Hoca mesleği gereği yakından tanıdığı paranoya hastaları (paranoyak) hakkında “bu bir hastalık değil, bir çeşit karakter kusuru, muhakeme bozukluğu. Anasından öyle doğmuş, yavaş yavaş inkişaf ederek bugünkü halini bulmuştur” bilgisini veriyor.

Hoca’nın Bakırköy Akıl Hastanesinde tedavisi ile ilgilendiği ve “Eşref Peygamber” denilen böyle bir hastası vardır. Eşref, “bir gün Allah’tan kendisine bir kudret kılıcı geleceğini, bu kılıçla bütün kafirleri kesip, dünyanın idaresinin kendisine vaat edilmiş olduğunu” iddia edermiş.

Şimdi Ayhan Songar’ın kaleminden hikayeyi okuyalım:

“’Eşref Peygamber’ her sene Kadir Gecesinde hastanede Mevlit okuturdu. Bir seferinde ben de davetliydim. Yavaşça dedim ki: ‘Eşref sen peygamberlik iddiasındasın, nasıl oluyor da başka bir Peygamber için mevlit okutuyorsun?’

“Efendim, ne de olsa bir meslektaş, benden daha evvel yaşamış, gönlünü hoş etmek lazım!”

****

Şimdi ben bu hikâyeyi yazdım diye, günümüzde olan olaylarla bağlantı kurmak isteyenler olacaktır. Tabii herkes kendi meşrebine göre yorum yapabilir.

Ama benim maksadım paranoyak hezeyanlar içindeki kişilerin Hz. Peygamber ve kutsallarımızı sıkça ağızlarına almalarının gerekçesinin “Eşref Peygamber” gibi olduğunu iddia etmek değil.

Liderlik iddiasında bulunanların, kendinden öncekilerin gönlünü hoş etmek için, hiç olmazsa “Eşref Peygamber” kadar, güzel anmalarını istemek de değil.

Maksadım sadece, korona sürecinde gerilen sinirlerimizi gevşetmek ve dudaklarımızda bir tebessüm oluşmasını sağlamak.

************************************

YAPIYORUM AMA SOR BAKALIM NEDEN?

Bakırköy Akıl Hastanesinde yatan hastası “Eşref Peygamber” hakkında başka bilgiler de veriyor Ayhan Songar Hoca.

“Eşref’i senelerce önce esrar içerken yakalamışlar. Hastaneye gelişi de bu yüzden… Bir gün sordum, ‘sen bu dünyaya ahlak ve adalet getireceğini iddia ediyorsun, nasıl olur da esrar içersin?’

‘Bakın ne büyük adam olduğum bundan da belli’ diye cevap verdi. ‘Ben ümmetime bir şeyin kötülüğünü iyice anlatabilmem için evvela nefsimde denemek fedakarlığını gösteriyorum, esrarı da ondan kullanmıştım’ dedi.”

****

Paranoyaklar, kendilerinde olduğunu iddia ettikleri değerler ve meziyetler ile tavırları arasındaki çelişkileri için bize göre garip gelen açıklamalar getirir, vicdanlarını rahatlatır ve bunlara kendileri inanırmış.

Hiç ummadığınız kişilerin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, yalan, iftira, ihanet vd. kötülükler içindeyken son derece rahat olmalarının böyle bir psikolojik açıklaması olabilir mi, bilemiyorum.

Keşke rahmetli Ayhan Songar Hocam sağ olsaydı da kendisine sorabilseydim.

************************************

BÜYÜKLÜK HEZEYANLARI

Prof. Dr. Ayhan Songar, 1981’de basılmış “Çeşitleme” isimli bu kitabında, paranoyaklarda görülen büyüklük hezeyanlarından da bahsediyor. “Sapık mantıkları, gururlu ve kibirli ruhi yapıları sonunda hezeyana düşmelerine sebep olur” diyor. Devamında bu hastalıkla ilgili çok ilginç bilgiler veriyor:

“Frengi mikrobu kapanlarda, aptallarda, zekaca geri kalmış kimselerde de büyüklük fikirleri, mağduriyet hezeyanları çok görülür.

Zekası kıt zavallı, ezberciliği ile belirli bir tahsil seviyesine ulaşabilir. Bunlar arasında üniversiteyi bitirebilenler bile zannedildiğinden çoktur. Bir gün bakarsınız derece derece yükselmiş ve bir mesuliyet mevkiini işgal edivermiş.

Böyle bir hastamız İstanbul’un, hava tesirlerinden korunması için, üstüne bir cam kubbe yapmayı teklif ediyordu.

Bir diğeri de, Boğazlar Meselesini halletmek için Samsun ile Antalya arasına bir yeni Boğaz kazdırmayı düşünmüştü.

Kazara birçok mevkilere kadar yükselebilmiş büyüklük cinnetine müptela sayısız insan vardır. Herhalde akıl hastaları içinde cemiyet için en zararlı, en tehlikeli olanlar da, bu tip hastalardır.”

****

Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar’ın yazdıklarını okudukça o meşhur fıkra aklımdan çıkmadı.

Adamın biri, akıl hastanesinin parmaklıklarına yaklaşmış. İçeride gördüğü deliye seslenmiş:

Hey deli! Siz içeride kaç kişisiniz?

Deli şöyle bir durup düşünmüş:

– Bizim içeride kaç kişi olduğumuz mühim değil, demiş. Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?

“İçerideki deliler biliniyor. Ama ya dışarıdaki deliler… Bunlar, hayatın her kademesinde karşımıza çıkabiliyor. Üstelik bu iş, ne yaşa, ne tahsile, ne kariyere bakmıyor.”

Eski yazılar «

» Yeni yazılar