x

GEÇMİŞ OLSUN

Konya Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜÇLÜ (Tel: 0505 211 6941) kalp ameliyatı geçirmiştir.

Değerli başkanımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 31

Ramazanda Ahlak, Sanat Ve Estetik Konuşsak…

Ruhittin SÖNMEZ

Kutsal Ramazan Ayı “ibadet ayı” olarak anlatılır. Bu ay boyunca medyada genellikle ibadetlerle ilgili bilgiler ve yorumlara yer verilir.

Oysaki Ramazan Ayının birinci önceliği, ibadetlerin nihai hedefi insan nefsinin terbiyesi olsa gerektir. Çünkü insanlara en zor gelen ibadet türleri oruç, fitre ve zekât bu ayın olmazsa olmazlarıdır.

Doyumsuz olan insan yapısı, etkili bir şükür biçimi olan oruçla terbiye edilir. Bizden insanlığın en büyük rütbesinin “Allah’ın kulu” olmak olduğunun idrakine erişme çabası istenir.

Bu ibadetlerle açların halinden anlamak, yoksullara yardım etmenin hazzı öğrenilir.

“Kendi menfaatini maksimize etmek üzere programlandığı” söylenen bencil, homo-ekonomikus insan tipinden “sosyal bir varlık” mertebesine geçilmeye çalışılır.

Böylece diğer insanların da en az bizim kadar saygıdeğer, sadece insan olmaktan, vatandaş olmaktan kaynaklanan eşit haklara sahip olduğunun benimsendiği bir hayat tarzı geliştirmemiz gerekir.

Medyada her Ramazan Ayında ibadetlerin şekliyle ilgili “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” türünden yüzlerce soruya cevap verilmeye çalışılıyor.

Bunların yerine veya bunların yanında güzel ahlakı anlatsak; topluma huzur, mutluluk ve güven veren sosyal insanlar olmamızı teşvik eden programlar yapsak daha İslami olmaz mı?

Son yazımda Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun “bir Müslüman ülkede bir insan dindarsa ahlaklıdır” denilmesi gerekirken, “ülkemizde günümüz insanı ‘dindar, ahlaklı olmayabilir’ diye düşünebiliyor” diye yakınmasını anlatmıştım.

Yargıdaki haksızlıkları yapan, kamu malını çalan, yolsuzluklar, tecavüzler, ticari hayatta sahtecilik ve hileler yapan “dindar” etiketli insanların tuttukları namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin asıl maksada erişmede yardımcı olmadığını gösteriyor.

O halde Ramazan Ayının feyiz ve bereketli olmasının benim için ilk anlamı Müslümanların bu ay boyunca daha ahlaklı davranışları alışkanlık haline getirebildiğini görmek olacak.

Yolsuzluk, haksızlık, kin, nefret, haset, yalan dolan, kutsallara ihanet gibi davranışları alışkanlık edinmiş “dindarlardan” olmak yerine sevgi, saygı, estetik ve zarafet yansıtan dürüst, güvenilir Müslümanlar olabilme çabası…

Hem benim ve hem de hepimizin ortak kaygısı bu olmalı diye düşünüyorum.

***************************************

SANAT VE ESTETİKTEN UZAK

Türklerin İslam’la tanışmasından önce de, Müslüman olduktan sonra da zamanının çok ilerisinde sanat ve estetik değeri olan eserler verdiğini biliyoruz. Bunlarla gurur duyuyoruz.

Ancak birkaç yüz yıldır biz Türkler dâhil tüm Müslümanlar insanlık âlemine bilim, sanat ve estetik değeri olan çok az sayıda eser verebiliyoruz.

Türkiye’de de son 15 senedir “dindar” olduğu söylenen, İslami kimliği öne çıkarılan bir iktidar var. Bu kimlikteki insanlar yaklaşık 30 senedir İstanbul gibi bazı şehirlerdeki yerel yönetimlerde de iktidar.

Şehirlerimizin hali ortada. Bazı iyi uygulamalar olsa da, Dünyanın en kötü şehircilik uygulamaları bizde. Düzensiz, yamuk yumuk yapılaşma, aynı sokaktaki birbiriyle son derece uyumsuz, zevksiz beton yığını yapılar…

Bütün şehirlerde trafik çilesi, zaman israfı ve asabi insanlar yaratıyor. Adaletsiz, kuralsız, adamına göre imar uygulamaları ile haksız kazançlar artarken şehirlerimizin estetiği yok oluyor. Rant hırsı komşu hakkı, kul hakkı kavramlarını unutturuyor.

Yıllardır devletin bütün imkânlarını kullanan bu “dindar” insanların, sanat hayatımıza evrensel değerde bir eser yaratılmasına yardımcı olduğunu göremedik.

Son dönemlerde TV dizileri açısından ciddi bir atılım yaptık. Yurtdışına ihraç edilen diziler önemli bir kazanç kalemi haline geldi. Türkiye dışında yaşayan Türkler bu dizileri izleyerek Türkiye Türkçesini öğreniyor ve kültürümüze dair bilgiler ediniyor. Ancak bu alanda üretilen filmlerde milli bir kültür politikasının izlerini göremiyoruz. Bir saatlik bir film içine gizlenmiş milli kültürümüz ve değerlerimizle ilgili olumlu mesaj veren birkaç dakikalık sahneler görebilsek ne iyi olurdu. ABD film ve dizilerinde bu çok iyi yapılıyor.

Müzik alanında da “dindarların” iktidarı döneminde bir gelişme göremedik. TRT, Türk Sanat ve Türk Halk Müzikleri alanında bir okuldu. Bu dönemde sanatçı kadroları tasfiye edildi. Seviye ciddi anlamda düştü.

TRT’de Ahmet Hatipoğlu’nun başlattığı ve çok güzel gelişim gösteren tasavvuf müziği alanında da “dindarların” iktidarında gerileme söz konusu. Ben tasavvuf müziğini çok seven biri olarak, Camilerin avlularında satılan son derece bayağı, sözde ilahi albümlerini dinlememek için yolumu değiştiriyorum.

Bu dönemde devlet konservatuvarlarının sayısı çoğaldı ama kalite düştü. Batı Müziği alanında da durum aynı.

Büyük şairler ve besteciler yetiştiremez olduk. Günlük tüketilen eserlerle oyalanıyoruz. Klasik, kalıcı, evrensel değere ulaşmış sanata bir yol açamadık.

Bazı sanat dallarında bireysel başarılar görebiliyoruz. Ancak bunlar genel seviyemizi yükseltecek miktarda değil.

Sanat ve estetik için uygun bir iklim oluşturulamadı. Özgür, bağımsız bireylere, rant/ haksız kazanç hırsı, mahalle baskısı gibi etkilerden uzak, uygun bir iklime ihtiyacımız var.

Böyle olduğu için mimarimiz zevksiz. Şiirimiz, müziğimiz kısır. Hayatımızda sanata yer yok, insanımız estetik kaygısından uzak.

Recep İvedik filmlerinin izleyici rekorları kırması tesadüf değil.

Madem durum böyle, bu Ramazan’da ibadetlerin yanında ahlak, sanat ve estetik de konuşsak iyi olur diye düşünüyorum.

May 31

Ahlaklı Olmayan Dindarlar!

Ruhittin SÖNMEZ

Toplumumuzda ahlaki değerlerde tam bir çözülme yaşadığımıza dair örnekleri görmek bana acı veriyor.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) İlahiyat Fakültesi “İlim ve Ahlak Zemininde İslam’ı Anlamak” konulu konferans düzenledi.

Burada konuşan Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Geçenlerde bir hocamız alan araştırması yaptı ve bir soruya çok canım sıkıldı. Soru şuydu: ‘Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?’

Cevap verenlerin yüzde 80’i ‘hayır, gerektirmez’ cevabını verdi. Cevap verenler hâle bakarak cevap veriyorlar.

Bu vahimdir. Bu soruya bir Müslüman ülkede ‘hayır efendim, bir insan dindarsa ahlaklıdır’ denilmesi gerekirdi.

Müslümanlıkla ahlak birbirinden hayli ayrıldı. Günümüz insanı ‘dindar, ahlaklı olmayabilir’ diye düşünebiliyor” dedi.

Tam da Amin Maalouf’un “Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar” diye tasvir ettiği topluma benzedik.

********************************

TEPEDEN TIRNAĞA

Toplumda rol model olarak göstermemiz gereken unvan ve sıfatları taşıyan kişilerin ahlaki değerlerin erozyona uğramasında öncü olduğu ve buralarda başlayan doku iltihabının toplumun alt kademelerine hızla sirayet ettiği görülmekte.

Siyaset, idare, yargı, diyanet, üniversiteler, ticaret, cemaat, tarikat, belediyeler.. gibi her alanda kokuşmuşluğun örneklerini görmek mümkün.

Gelişmiş ülkelerde de, bu boyutta olmasa da, benzeri ahlaksızlıklar olabiliyor. Ancak bu ülkelerde toplum üyeleri önemli kurumlardaki yetkililerin ve kendilerini yönetenlerin ahlaka aykırı davranışlarını asla kabul etmezler. (Mesela ABD’de beş adet avanta maç bileti alan eyalet valisi, topluma yalan söylediği açığa çıkan bakan istifa etmek zorunda kalır.)

Oysaki son dönemde halkımızda, yöneticilerimizin dürüst ve ahlaklı olması talebi bile kalmadı. Bütün olumsuz örnekleri gören, yapılanların ahlaka aykırı olduğunu bilen ve fakat “bizden” dediği, “dindar” gördüğü kişilerin bu fiillerini “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diye savunan “Müslümanların” sayısı oldukça fazla.

Şimdi birkaç somut hırsızlık, yalan, rüşvet vb ahlaksızlıklardan örnek versem, “alnı secdeden kalkmayan” bazı okuyucularımın bunları yapanlara değil, “siyaset yapıyorsun” diye bana tepki göstereceklerini biliyorum.

Bu açıklamalarım ne kadar acı veya acıtıcı olursa olsun, mevcut siyasi ve sosyal gelişmeleri de izah eden sosyolojik bir tespittir.

*************************************

ÜNİVERSİTELERDE AHLAK

Londra merkezli Yükseköğretim Derecelendirme Kuruluşu Times Higher Education (THE) 2016-2017 Üniversiteler Sıralamasına göre dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girebilen sadece 4 üniversitemiz var.

Bütün bir camiayı karalamak doğru olmaz. Gerçekten namuslu, vatansever ve çalışkan akademisyenlerimiz olmasa sistem tamamen çöker. Ancak üniversitelerimizde de ahlaki çözülmenin çok ciddi boyutta olduğu anlaşılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, master ve doktora tezlerinin üçte biri intihal yani çalıntı.

Habertürk eğitim yazarı Pervin Kaplan “Akademide ‘üçkâğıt’ bir türlü bitmiyor, her defasında ‘Bu kadar olmaz’ dedirtecek türden üçkâğıtlar ortaya çıkıyor” diyor.

Akademik alanda bakın ne türlü üçkâğıtçılıklar yapılıyormuş:

500 dolar karşılığında başta Pakistan, Malezya ve Hindistan’da çıkarılan ve yayın kurullarını Türk ‘akademisyenlerin’ oluşturduğu dergilerde 500 dolara makale yayımlatıp bunlarla hem teşvik hem de akademik unvan alınıyor.

Atıf sayılarını yükseltebilmek için ‘çakma dergi’ler kurup, birbirlerine atıf yapılıyormuş. Bu ‘atıf çetelerinin’ ahlaksızlığını sonunda uluslararası kurumlar bile farkına varıp veri tabanlarından atmış. Türkiye akademisinin adını uluslararası arenada kirletenlere ne gibi yaptırımlar uygulandı bilemiyoruz.

Düzmece konferanslar düzenleyenler, bir otel odasında aynı gün hatta aynı saatte birkaç konferans yapılmış ve burada bildiri sunmuş gibi gösterip, bunlardan teşvik alanlar, unvanı yükselenler, CV’leri bunlarla allayıp pullayanlar varmış. Fakat zaten bütün akademi, bunları isim isim biliyormuş…”

Oğuz Çetinoğlu’nun Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde yayımlanan röportajında Yrd. Doç. Dr. Göktan Ay’a göre, “kurumlardaki akademisyenler, çalışanlar; her şeyi görüyor, biliyor, ama susuyor. Çünkü önlerinde ceza almış bir örnek yok.”

**********************************

GÜVENİLİRLİK TESTİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Rektörü Prof. Dr. Sait Bilgiç sözlerimiz ile eylemlerimiz arasındaki zıtlığa dikkat çekiyor: Ahlak zemininde “güzel şeyler konuşuyoruz, ancak hayatın bütün kirliliğinin içerisinde bugün konuştuklarımızı unutup yaşamaya devam ediyoruz. Oysa bir Müslüman’ın en temel özelliği güvenilir olmasıdır. Kendisine güvenilen, emin olunan insan olmayı başarabildiğimiz takdirde belki de en önemli şeyi başarmış olacağız.”

  • Bir Müslüman’ın güvenilir olması için “yaşadığı gibi inanmak yerine inandığı gibi yaşaması; verdiği sözlere sadık olması” gerekir.
  • İktidar kanadının güvenilir olması için önümüzde bir fırsat var: Referandum sonrası yeni yönetim şekli ile mevcut kanunlar arasındaki farklılıkları gidermek için “uyum yasaları” çıkarılacak.

“Uyum yasaları” çıkarılırken, AKP ve hükümet referandum sürecinde söz verdiği “kuvvetler ayrılığını güçlendirmek”, yasama- yürütme ve yargı kuvvetleri arası “denge ve denetim mekanizmalarını geliştirmek” ve “bağımsız ve tarafsız yargı” sözlerini yerine getirirlerse kendilerine güvenebileceğiz.

May 31

Ahiliğin Osmanlı Sosyal Hayatındaki Fonksiyonu

              Şahin Dr. Şahin CEYLANLI

 

Ahilik, 13. Yüzyılın ortalarından başlayarak Anadolu’nun sosyal hayatının şekillenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Türk çocuklarını  işsizlikten ve kötü fikir cereyanlarının etkisinden kurtaran, aynı zamanda  devletin ihtiyacı olan askeri gücü koruyan,  kollayan, katkıda bulunan bu kuruluşlar çok yönlü bir yapıya sahipti. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe karşı mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma çabası içine girmiş ve yoksulluğun çok çalışarak giderilebileceğini, yoksulluğun bir alın yazısı olmadığını savunmuştur.

Esnaf ve sanatkar zümreleri  her şeyden önce, yamak- çırak-kalfa-usta hiyerarşisini kurarak bu kademelerdekilerini, birbirine sarsılmaz ve candan bağlarla bağlamak suretiyle ve mesleklerin en ince noktasını öğreterek sanatı sağlam temellere oturtmuştur.

Üretici ve tüketici ilişkileri dengeli bir şekilde ayarlanmış, köylerde, şehirlerde, kasabalarda konaklama ve toplantı yapma yerleri tesis edilmiş ve buralar bütünüyle donatılıp döşenmiştir. Görüldüğü gibi, ahi kuruluşlarının nasıl bir toplumsal fonksiyon icra ettikleri ortadadır. Böylesine mükemmel ve yaygın olan bir toplumsal teşkilatın asli unsuru olan ahlâk duygusuna başka bir ülkede rastlamak mümkün değildir.

Zaviyelerde yani ahi toplantı yerlerinde işçiler, çıraklar, kalfalar ve ustalardan başka, iyi konuşan hatipler, Profesörler( müderrisler), öğretmenler, hâkimler, hattatlar, şairler, vaizler, v.b. kimseler bulunurdu. ( 1 )  Bu zaviye evlerinde dini, hukuki, ahlâki, sosyal, ekonomik,  v.b. konular konuşulurdu. Akşama kadar çalışarak yorulan sanat erbabından kişilerin ruh yorgunlukları bu konuşmalar sayesinde giderilirdi.

Ahi teşkilatlarında kişilerin sermaye birikimi ve aşırı kazanç isteği kesinlikle önlenmiş ve böylece kişisel kazanç yerine teşkilatın orta sandığında toplanan umûmi sermayeye önem verilmiştir. Bu konuda Sabri Ülgener Şunları söylüyor: “ Bu dönemin insanı madde dünyası ile devamlı temasların doğuracağı her türlü ihtiras taşkınlığından, hatta gelecek kaygısından uzak, iç alemine çekilmiş, telaşsız ve rızkından emin bir insan.” ( 2 )

Ahi kuruluşları,  başlangıçta tarikatlar gibi belirli bir ideolojiye bağlı olarak faaliyet göstermişler ve zamanla toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkar guruplarını içine alan birlikler haline gelmişlerdir.( 3 )

Ekonomik hayatımızın pek iyi gitmediği bu günlerde; bir Türk kuruluşu olan ve böyle fedakarca çalışan ve Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük emeği olan bu teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmakta, zamanımızın meslek teşekküllerinin de ahi birlikleri gibi çalışma hayatı içinde yer almaları çok büyük önem arz etmektedir.

 

DİP NOTLAR:

( 1 )  Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56

( 2 )  Sabri F. Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, s. 73, 1981

( 3 )  Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, s. 18

May 28

AVRUPA ŞAMPİYONU OLAN FENERBAHÇE BASKETBOL TAKIMINI ve VAKIFBANK BAYAN VOLEYBOL TAKIMINI KUTLUYORUZ

Fenerbahçe Basketbol Takımı, THY Euroleague Finalinde Yunan ekibi Olympiakos’u 80-64 mağlup ederek Avrupa Şampiyonu oldu.

Voleybol Kadınlar CEV Şampiyonlar Ligi Dörtlü Final organizasyonunun final maçında VakıfBank, ev sahibi İtalyan ekibi Imoco Volley’i 3-0 yenerek Avrupa Şampiyonu oldu.

AYDINLAR OCAKLARI olarak, Avrupa Şampiyonu olup Türk milletine büyük gurur yaşatan her iki takımımızın yöneticilerini, teknik kadrolarını ve sporcularını kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

AYDINLAR OCAKLARI YÖNETİM KURULLARI

May 20

Her 19 Mayıs’ta Sadece Samsun’a Değil Gereken Her Yere Çıkmaya Hazırız!!!

Büyük Türk Milletinin, “19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik Bayramı” başta Türk Gençliği olmak üzere hepimize kutlu olsun…

 

Olan biten üzerine bir laf söylemek gereksiz. Her bir Türk’ün devrimcilik özelliği ve Ergenekon’dan çıkış karakteri halen mevcuttur. Bu nedenle endişe etmeye lüzum yoktur. Sadece üzerimize ne düşüyorsa, o yapılmalıdır…

 

Bu bayram kutlu olsun, Türk Milleti ve Türk Devleti ilelebet varolsun..

 

Atatürk’ü, onla Samsun’a çıkanları ve bugüne kadar mücadeleyi yürütenleri saygıyla ve rahmetle selamlıyorum…

 

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

 

Av.Özcan PEHLİVANOĞLU

May 20

19 Mayıs 1919, Kurtuluş’un Ve Cumhuriyet’in İlk Adımı

                                                                                                                      Dr. Sakin ÖNER

Şanlı Türk tarihi sayısız zaferlerle doludur. 19 Mayıs 1919’un ise tarihimizde özel bir yeri ve önemi vardır.  19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı, ilk adımıdır.

Milli Mücadele’nin, Atatürk tarafından dile getirilen hikâyesinin ilk cümlesi, “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” diye başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919, Milli Mücadele’nin fiilen başladığı tarihtir. Aslında Kurtuluş’un ilk kıvılcımı, 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasıyla çakılmıştır. Çünkü bu zafer, I. ve II. Balkan Savaşlarında, Trablusgarp Harbinde ve I. Dünya Savaşında ard arda mağlubiyetler yaşayan Türk milletinin, kırılan onurunun yeniden ayağa kalkmasını sağlamıştır. Bu zafer, Türk milletinin, içinde bulunduğu zilletten aydınlığa çıkarıp parlak bir geleceğe taşıyacak lideriyle, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’le buluşmasını sağlamıştır.

Mustafa Kemal, l9 Mayıs l919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe tarih sahnesinden silinecek, egemenlik ve bağımsızlığımızı kaybedecektik.  Her türlü olumsuzluğa rağmen yüksek bir vatan sevgisi ile çıktığımız yolda, bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarak Cumhuriyet’e giden yolda önemli bir adım daha attık. Böylece hem mevcut tek kişi yönetimine son verileceğinin ve egemenliğin Türk milletine geçeceğinin mesajlarını verdik, hem de Milli Mücadele’nin arkasında millet iradesinin olduğunu bütün dünyaya gösterdik. Lozan Barış Antlaşması ile de, bütün dünyaya, milli varlığımızı ve milli vatanımızı kabul ettirdik. 19 Mayıs 1919’da başlattığımız Milli Mücadele’yi 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak taçlandırdık. Ardından toplum hayatımızın her alanında gerçekleştirilen ve birbirini tamamlayan devrimlerle, modern dünyanın saygın bir üyesi haline geldik.

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri olan 19 Mayıs 1919’u, başlattığı bu süreci göz önünde bulundurarak değerlendirmemiz gerekir. Bu tarihleri, sadece tarihi bir olayın yaşandığı günler olarak görür, millet hayatımızda ifade ettiği anlam ve önemi kavrayamazsak, sadece heyecanını duymadığımız sıradan ve şekli bir bayram günü olarak kutlarız. Halbuki, milli bayramlar, milletin bireylerini asgari müştereklerde buluşturan, kaderde ve kıvançta bir olduğumuzun bilincini kazandıran, vatan-millet-bayrak gibi kutsal değerlerimize bağlılığımızı pekiştiren anlardır.

Milli kahramanlarımızı da sadece sevmek, duygusal bir eylemdir ve bir anlam ifade etmez. Onların hangi şartlarda neler yaptıklarını, neler kazandırdıklarını, tarihimizin akışına nasıl etki ettiklerini bilmek, düşünce ve eylemlerinin anlamlarını kavramak, bunları  yaşatmak ve geliştirmek gerekir. Özellikle yakın tarihimizin en büyük kahramanı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz bir biçimde ifade ettiği gibi, “bir kişiyi görmek değil, onun düşünce ve eylemlerinin anlamını kavramak” önemlidir. Bu bilince kavuşan kişilerin  yaptığı ve yeni nesillere bu bilinci aktarmak amacıyla yapacakları kutlamaların bir anlamı vardır. Sadece rozet takarak, bayramlarda anıtlara, büstlere çelenk koyarak, İstiklal Marşı’nı okuyup, şiirler söyleyip, nutuklar atarak, “Atatürkçüyüz, Cumhuriyetçiyiz” diye övünerek kutladığımız bayramların, basit bir gösteriden farkı yoktur.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ki:

Sahipsiz olan memleketin batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır

Şairin dediği gibi, sahip olmadığın, koruyamadığın, terkettiğin her şeyi, her değeri kaybetmeye mahkumsun. Kaybedeceğin, bugün milli bayramların, milli kahramanların, yarın milli egemenliğin, bağımsızlığın, özgürlüğün, birliğin, bütünlüğün, kısacası vatanın, devletin, milli hayatın, dilin, dinin, kültüründür. Bunun için  bugünden milli geleneklerimizin başında gelen milli bayramlarımıza, tarihimize şan ve şeref kazandıran milli kahramanlarımıza ve başlangıçtan günümüze kadar tarihimizin her dönemine sahip çıkmamız gerekir.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramınızı, bu duygu ve düşüncelerle kutluyor, saygılar sunuyorum.

 

 

 

 

May 20

Kıbrıs Bahanesi İle Türkiye Denizden de Kuşatılıyor

“O KADAR ŞEHİT KANI VAR NEYİ VERİYORSUN” !

  1. Tümg. Cumhur Evcil Kıbrıs Gazisi

 

Kıbrıs meselesi giderek, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin en önemli egemenlik sorunu haline gelmiştir.

 2017 Ocak ayına sarkan Kıbrıs müzakerelerinin Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bekasını tehdide varacak boyutlarda gelişmesi; duyarlı tüm vatanseverler, Kıbrıs sevdalıları ve gazileri olarak, kamu oyuna, etkili ve yetkili makamlarla özellikle siyasi partilerimize çağrıda bulunmamızı gerekli kılmıştır.

Bilindiği gibi 2004 yılında Kıbrıs’ta çözüm için referanduma sunulan, Türkiye ve Kıbrıslı soydaşlarımızın hak ve menfaatlerini zedeleyen ve bir çoğunu da ortadan kaldıran Annan Planı’nı maalesef yoğun baskı ve vaatler altında soydaşlarımız kabul etmiş, Rumlar da reddetmişti.

Bilahare Kıbrıs’ın etrafında bulunan zengin petrol, doğalgaz vs. yatakları başta ABD olmak üzere AB’ni yeniden harekete geçirdi ve bölgeyi  parsellediler.  Türkiye ve KKTC üzerinde baskılar yoğunlaşmaya başladı. ABD ve AB’den bakanlar ve yüksek görevlilerin KKTC’yi, Sayın Akıncı’nın da Avrupa’yı ziyaretleri, görüşmeleri devam ediyor.

Kamuoyuna intikal eden bilgilere göre; Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk’ünün şehit kanları ve büyük fedakarlıkları ile kazanılan hak ve hukukları, eşit, adil ve güven içinde gelecekleri büyük ölçüde tehdit altına alınmaya çalışılmaktadır.

Garantiler, iki kesimlilik, eşitlik, mülkiyet, yönetim, toprak konuları ve daha bir çok ayrıntı masadadır.

Bilindiği gibi garantiler Kıbrıslı Türk halkının güvenliği yanında günümüzde Türkiye’nin güvenliğinin de adeta ön şartıdır. AB içinde Federal Kıbrıs’ın bir başka ülkeyle özellikle Yunanistan’la birleşme (AB içinde Enosis) yolunun açık olduğunu, Kıbrıs Rumlar yıllardır açıkça ilan ediyor. Ayrıca AB üyesi olan Federal Kıbrıs’a AB’nin hükümran olmasının, Kıbrıs’ın kiralanmasına razı olmaktan daha öte olduğu da malumlarıdır. AB dağıldığında da, Federal Kıbrıs’ın Yunanistan’ın kucağına atılmış olacağı aşikar gibidir. Görüldüğü gibi her halükarda Batıda Meriç ağzından Meis Adasına kadar Anadolu’yu kavrayan Yunan kuşatma kolu İskenderun’a kadar uzamış ve Yunanistan Türkiye’yi güneyden de kuşatmış olacaktır. Bu kabul edilemez bir durumdur.

Anarşi ve teröre karşı bir zırh gibi kabul edildiğinden TBMM tarafından da oybirliği ile kabul edilen iki kesimlilik ve eşitlik ilkelerinin bol keseden aşındırıldığı üzüntü ile anlaşılmaktadır. Rumların Kuzey’e yerleşmeleri için sürekli formül üretilirken bir müddet sonra Kuzey’de Rumların Türklerin sayısını aşacağı ve Türklerin basit bir azınlık haline getirileceği apaçık ortadadır. Rumların Kuzey’e geçişlerinin büyük bir Türk göçüne daha neden olacağının, Sayın Akıncı’yı pek ilgilendirmediği, olayları takip edenleri incitmekte ve üzmektedir. Rumlar, soydaşlarımızı basit bir azınlık seviyesine indirip, Ada’nın yönetiminden uzak tutarak ilk fırsatta Ada’yı Yunanistan’a bağlamanın peşindedirler. Bu tehlikeye karşı Federal Kıbrıs’ta dönüşümlü başkanlık ve ayrıca karar organlarında etkili temsil ve veto hakkı, olmazsa olmazdır. Rumların veto hakkı ve dönüşümlü başkanlığı devamlı reddetmeleri Yunanistan tarafından  da desteklenmiş ve nedense tüm bu açıklamalara sessiz kalınmıştır.

Bir de masada duygusal bağ  uydurmasıyla Rumlara bol keseden mal-mülk ve tazminat vaadlerinin, olayları takip etmeyenlere neredeyse 1974’te zaferi Rumların kazandığı intibaını verecek hale getirdiğini üzülerek görmekteyiz. Adanın her bölgesinde bulunmakta olan Rumların gasp ettiği ve yıllardır kullandıkları Türk Vakıf arazileri ile 1955’ten 1974’e kadar zorla göç ettirilen Türklerin mal-mülk ve tazminatlarının, acaba masaya getirilmesi zamanı gelmedi mi?

Yine dünyada hiçbir örneği olmadığı halde Rumların nüfus kriteri olarak 4 Rum’a 1 Türk teklifini Sayın Akıncı’nın kabulü derin üzüntü yaratmıştır. Zira bu kriterin dışında kalanların Kıbrıs’tan çıkarılacağının ve her halde doğan çocuklardan bu oranı bozanların da denize atılacağının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. 40 yıldır Kıbrıs’ı vatan bilip yerleşen, vergisini verip askerlik görevini yerine getiren, Kıbrıs’ta doğup büyüyen, evlenip çoluk çocuğa karışan bu insanlar evleri Rumlar’a peşkeş çekilecek diye mi Kıbrıs’ı terk edecek? İnsan hakları, evrensel hukuk yanında hiçbir hak ve adalet duygusuyla bağdaşmayan bu uygulamaya muhatap olan insanlar KKTC vatandaşı, Sayın Akıncı da onların Cumhurbaşkanı değil mi?

Bunlardan başka Rumların çantalarındaki harita için tahminler yapılırken Sayın Akıncı’nın, şehit kanlarıyla alınan bugünkü toprakların hiç verilemeyeceği yerine, sadece Güzelyurt’un verilemeyeceğini beyan etmesi, sanki diğer yerler verilecekmiş gibi şaşkınlık yaratmıştır. Zira 2004’te BMGS olan Kofi Annan tarafından Annan Planının kabul edilmediğinde geçersiz olacağı açıklanmıştı. Ancak görüşmelerin Annan Planı üzerinden yürütüldüğü, Rumlar’ın şimdi Annan Planı’nda öngörülenden daha fazla, mesela Karpaz Yarımadası’nı, nüfus oranına göre Ada sahillerinin 4/5’ini istedikleri dile getirilmektedir. Oysa zafer bizimdi.  İsrail’in Filistin topraklarından, Ermenilerin de Azerbaycan topraklarından bir metrekare iade etmediklerinin dikkate alınması gerekmiyor mu?

Ayrıca malumları 1974’ten beri Yunanistan’la aramızdaki karasuları, kıta sahanlığı, Anadolu’ya yakın Ege Adalarının silahsızlandırılması gibi sorunlar Kıbrıs meselesi ile irtibatlandırılmıştı. Her ne kadar bu görüşmelerin dışında gibi olsa da KKTC’nin AB’ne terk edilmesinin aramızdaki sorunlarda Yunanistan’a önemli avantajlar sağlayacağı ve Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin tehlikeye atılmış olacağı ortadadır. Suriye’de Batılı koalisyonun aldığı pozisyonlar, hain 15 Temmuz kalkışması ve şimdilerde PKK canilerinin saldırıları ile yaratılan inanılmaz vahşet, Türkiye’ye baskı operasyonlarının bir bölümü değil mi?

Bütün bu gelişmeler karşısında kamuoyu ve kanaat önderleriyle yazılı ve görsel basının yanında bazı sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin ve siyasi partilerin sessizliği endişe vericidir. Bu sessizliğin yanında CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun görüşmeleri son derece başarılı bir süreç olarak değerlendirmesi endişeleri daha da arttırmaktadır. Kıbrıs meselesinde ta başından beri canını dişine takarak haklarımıza sahip çıkan kahraman milletimizin, masadaki bu talepleri içine sindireceğini kimse beklememelidir. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “O kadar şehit kanı var neyi veriyorsun?” sözleri Türk milletinin ortak görüşünün ifadesi olarak algılanmıştır. Artık siyasi partilerimiz, TBMM ve bütün yurtseverlerin Sayın Erdoğan’da ifadesini bulan Türk milletinin ortak görüşü çerçevesinde, tarihi sorumluluklarını üstlenmelerinin ve topyekün Kıbrıs’a sahip çıkılmasının tam zamanıdır.

  1. yüzyılda Kıbrıs, Büyük Türkiye için bir dönüm noktası gibidir. Bugüne kadar Türkiye bütün gücüyle oynanan oyunların karşısında yer alarak Kıbrıs’a sahip çıkmış, bundan sonra da sahip çıkmak zorundadır.

1974 den günümüze Adada yaşayan her iki toplum, savaşsız, barış ortamında  yaşamlarını sürdürmektedirler. Orta Doğuda ayırma ve bölmeyi kendine prensip edinmiş ABD ve AB Kıbrıs’ta  ille her iki ayrı milleti, iki ayrı kültürü ve yaşadıkları bölgeleri birleştirmekten yanadırlar. Bu iki milletin birlikte yaşayamayacağını daha önce Rumların katliamları ortaya koymuştur. Birlikte yaşamak mümkün değildir ve bu durum Rum’un Türk’e tahakkümünden başka bir şey olamaz.

Kıbrıs meselesi giderek, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin en önemli egemenlik sorunu haline gelmiştir. Bu konuda daha fazla ödün vermek mümkün değildir.

 

Türkiye haklı ve güçlüdür. Milletçe Kıbrıs’ımıza sahip çıkalım.

Aziz milletimize saygıyla duyurulur.

25 aralık 2016.

 

 

Cumhur Evcil,

E.Tümgeneral

Kıbrıs Gazisi

May 20

Zokayı Yutmuş Bir Millet !

 

 

“Bu yazıyı yaklaşık 2 yıl önce yazmışım. Yuttuğumuz zokanın büyüklüğü, her halde başımıza gelen belalardan ve adımızın “Türkiye halkı” veya “Türkiye toplumu” olarak tescil edilmeye çalışılmasından dolayı bugün daha iyi anlaşılır durumdadır. Yine de belki düşünürüz diye hatırlatayım dedim!”

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

Zoka’nın ne olduğunu bilmeyenler için belirteyim. Zoka; “Büyük balıkları tutmakta kullanılan, küçük balık biçiminde, ucu iğneli kurşun parçası”dır.

 

Türkler, dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri için daima “büyük balık” olmuştur.

 

Olaylar ve sonuçlar bize, büyük balığın Türkiye’de zokayı yuttuğunu gösteriyor.

 

TBMM’de yapılan yemin töreninden sonra HaberTürk gazetesinin attığı “Milletin Koalisyonu” başlıklı haberde, Türkler diğerleri ile beraber üçüncü sırada sıralandı. Yani kendi ülkesinde üçüncü sıraya inen ve diğer etnik ve dini azınlıklarla eşitlenen bir millet, haline geldi. Acaba Türkler bunun ne anlama geldiğini biliyormu? Biliyor ve kabulleniyorsa, bizim de diyecek bir sözümüz yok!

 

Son beş seçimin üçünde milletvekili adayı ve birinde de belediye başkanı adayı idim. Siyaset anlayışım gereği halkın içinde çok bulundum. Gördüm ki, ezici bir çoğunluk için “Türklük” bir şey ifade etmez hale gelmiş.

 

Unuttular! Osmanlı içinde “Türk” bir şey ifade etmiyordu. Bakmayın siz başka şeyler söyleyenlere; hem İslamiyet hem de Osmanlı için her cephede nedense hep “Türk” ölüyordu! Ülke etnik mikro ırkçıların eline geçmişti. Çoğunluk olan Türkler, her fırsatta azarlanıyor ve aşağılanıyordu. Dönemin hikaye, roman ve anılarında bunu görmek çok mümkün! İstiyorsanız gidip bir bakın.

 

Yine Türk adı taşıyan aynı gazete “Meclis’te Müslüman’ı, Süryani’si, Türk’ü, Ermeni’si, Kürt’ü, Roman’ı milleti temsil edecek. 95 yıldır böylesi görülmedi” diye haber yaptı. Ama ne çelişki ki; adsız bir millet tarifi yaparken kendisi utanmadan ve şerefsizce “Türk” adını, adına ek yaparak kullanıyor. Bu da Türk’e karşı yapılan gönül alıcı ufak takiyelerden biri. Tıpkı Hürriyet Gazetesi’nin logosunda “Türkiye Türklerindir” ibaresinin kullanılması gibi…

 

Bunun en büyük sebebi ise, ne yaptığını bilmez bir halde olan Türklerin zokayı yutmuş olmasıdır.

 

Evet, doğrudur. 95 yıldır Türkler hiç bu duruma düşmemişti. Hoş ne durumda olduklarının hala farkında değiller ya!

 

Türkleri bu duruma düşüren, Atatürk’ten sonra gelen bütün hükümetlerin aymazlıkları ile gaflet ve ihanetleridir.

 

Makam, mevki ve para hırsı; Türklerin gözünü kör etmiştir. Kaleler içten feth edilmiştir. Atatürk cumhuriyetinin kazanımlarının sonsuza kadar süreceğini zannedenler halen plajlarda keyif sürmekte ve rakı masalarında demlenmektedir.

 

Dış güçlerin kontrolündeki tüm cemaat ve tarikatlar, Türklerin pelteleşmesi için elinden geleni esirgememiş ve Türklük ruhu uydurma bir din anlayışı ile köreltilmiştir.

 

Bununla beraber, Türk’ün karşısındaki kuvvetler çok çalışmakta ve Türk’ün bileğini bükmek için binlerce insan can vermekten dahi kaçınmamaktadır.

 

Bir kısım Türk, halen asli cehverini korusada, çalışmaları ve gayretleri yetersizdir vede sonuç almaktan uzaktır.

 

Türk’ün karşındaki güçler ideallerini gerçekleştirmek için can, mal, para, aile gibi bütün dünya nimetlerini bir kenara koyabilmektedir. Türk’ün cılız ataklarla buna karşılık vermesi ancak kaçınılmaz sonu ertelemekten başka bir işe yaramaz.

 

Şimdi bunu okuyan bazı Türkler bana çok kızacak. Bunu biliyorum. Ancak bunlar bir gerçek. Bizi yıllar sonra okuyacak olanlar, birilerinin bu gerçekleri gördüğünü ve uyardığını anlayacak vede ona göre tedbir alacak.

 

Sonuç olarak; Türkler 77 yıldır (1938 – 2015) uyumuş yada uyutulmuştur. Afyon yutmuş bir hale gelmiş milletin zokayı yutması anlaşılır bir şeydir.

 

Gezdiğim yerlerde gördüğüm insanlar için, Türklük öncelikli bir husus değildir. Ne tarihte yaşanmış olanlar ne de gelecekte yaşanacaklar onları ilgilendirmemektedir. Cebi ile midesi arasındaki ilişkiden başka bir şey düşünmez hale gelmiş olan Türkler için, senaryosu dışarıda yazılan filmin sonu bellidir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeler  bize bunları açık ve net olarak göstermektedir.

 

Türkleri, Anadolu’da yok olmaktan kurtarmak yine meselenin farkında olan Türklere düşmektedir. Eğer onlar nefislerini ve dünya nimetlerini bir kenara iterek ve her türlü sonu göz önüne alarak çalışırlarsa, Türk’ün makus talihi bir kez daha yenilecektir. Ey Oğuz soylular! Bozkurt bakışlılar! Hazırmısınız?

May 20

ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMINI KUTLU OLSUN

19 Mayıs 1919, Milli Mücadele’nin fiilen başladığı tarihtir. Mustafa Kemal, l9 Mayıs l919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe tarih sahnesinden silinecek, egemenlik ve bağımsızlığımızı kaybedecektik. Bizi egemen ve bağımsız TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ne götüren zorlu ve meşakkatli yolun ilk adımının atıldığı günün 98. yıldönümünde   19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMINI KUTLUYOR, şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ   

May 20

Aydınlar Ocakları Samsun’dan Seslendi

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’de ilk Aydınlar Ocağı İstanbul’da kuruldu. Daha sonra İstanbul dışında da, ilk kurulan Aydınlar Ocağı’nın rehberliğinde, her biri bağımsız birer dernek olarak Aydınlar Ocakları faaliyete geçti. Kocaeli Aydınlar Ocağı 1985 yılında faaliyete başladı, İstanbul ve Ankara’dan sonra kurulan 3. Aydınlar Ocağı oldu. Şu anda ülke içinde 40 Aydınlar Ocağı var. Yurtdışında da Azerbaycan ve Kosova’da Aydınlar Ocakları faaliyette.

Bu Ocakların temsilcileri olarak yılda iki defa bir Ocağımızın ev sahipliğinde (şimdilerde benzerlerine çalıştay adı verilen) bizim Şûra adı verdiğimiz toplantılar yapıyoruz. Bu toplantılarda ülke meselelerini inceleyen, gerçekten “aydın” vasfı taşıyan temsilciler tebliğler sunuyor, konular tartışılıyor ve bir sonuç bildirisi ile kamuoyu ile paylaşılıyor.

Şûralarda yörenin tarih, kültür ve sanatına dair bilgi edinmemizi sağlayan etkinlikler, şehrin gezilip görülmesi gereken yerlerinin görülmesi gibi programlara da katılıyoruz. Böylece3 gün boyunca Aydınlar Ocaklılar olarak birlikte oluyoruz.

Aydınlar Ocağı Dernekleri 45. Büyük Şûrası, 12-14 Mayıs 2017 tarihleri arasında, Atatürk ve arkadaşlarının, 98 yıl önce, 19 Mayıs 1919’da Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet’e giden yolun ilk adımını attıkları Samsun’da, Samsun Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapıldı.

Samsun Aydınlar Ocağı Başkanı Doç. Dr. Taner Tunç ve Yönetimindeki arkadaşlarının mükemmel ev sahipliği ile gerçekleşen Şûra sonucunda yayımlanan “Sonuç Bildirisini” özetleyerek bilgilerinize sunmak istiyorum.

**************************************

AYDINLAR OCAKLARI 45. ŞÛRA SONUÇ BİLDİRİSİ

Yönetim sistemimizde önemli gelişmelere yol açması beklenen 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumunun ardından gerçekleştirilen Aydınlar Ocakları 45. Büyük Şûrası’nda ülkemizin bugün karşı karşıya bulunduğu iç ve dış meseleler görüşülmüş ve alınan kararlar aşağıda Yüce Milletimizin takdirlerine sunulmuştur.

  1. DEMOKRATİK HAYAT VE UYUM YASALARI: 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halkoylaması sonucunda “Parlamenter Sistem”dendünyada ilk defa Türkiye’de uygulanacak bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçilecektir. Toplumsal bir mutabakat sağlanabilmesi için, “uyum yasaları” iktidar – muhalefet işbirliği ile çıkarılmalıdır. “Uyum yasalarıçıkartılırken, yeni sistemin “kuvvetler ayrılığını”, “hukukun üstünlüğünü” ve “insan haklarını” güvence altına alacak düzenlemelerle inşa edilmesine çalışılmalıdır. “Uyum yasaları” kapsamında Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu’nda önemli değişiklikler yapılacaktır. Bu bakımdan öncelikle “temsilde adaleti” öne alan, küçük partilerin de Meclis’te temsil edilmesini sağlayacak tedbirler alınmalıdır.
  2. BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI:“FETÖ ile mücadele” kapsamında boşaltılan yargı kadrolarında “parti yargısı”oluşturacak düzenlemeler ve atamalardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Hâkimler Savcılar Kurulunun (HSK) yeniden oluşturulmasında, yargı mensuplarının ve bürokratların atamalarında ölçüt, sadece adalet, ehliyet ve liyakat olmalıdır.
  3. EKONOMİK DURUM:Türk ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu risklerin başında; cari açık, dış borç, düşük büyüme,işsizlik ve turizm gelirlerindeki gerileme sonucu doğan döviz pozisyonu açığı gelmektedir. İstikrarsızlığın bir göstergesi olan enflasyon, Nisan 2017’deki yüzde 1,31 artışla TÜFE’de yıllık 11,87’ye yükselmiş ve böylece Ekim 2008’den beri en yüksek seviyesine gelmiştir.

Dış borçların ödenmesi için üretime öncelik verilmesi, gelir yaratılması ve döviz açığının kapatılması gerekmektedir. Ekonomimizin sorunlarının çözüme ulaşması için, istihdam üzerindeki yüklerin düşürülmesi, yatırımların canlanması için ortam yaratılması, devletin iş yaratarak istihdama katkıda bulunması gerekmektedir.

Tarıma elverişli araziler korunmalı, tarımla uğraşan faal nüfusun tarım dışına çıkması önlenmeli ve tarıma yeterince destek ve teşvik verilmelidir.

  1. İŞSİZLİK ve KADIN İSTİHDAMI SORUNU:Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, işsizlik ve kadın istihdamıdır. TÜİK verilerine göre, 2017 Ocak ayında işsizlik oranı yüzde 13.3’e çıkmıştır. Gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde 24.5’a yükselmiştir. 3 milyon 985 bin işsiz sayısına, ”iş aramayıp çalışmaya hazır olan” işsiz sayısını da eklediğimizde, fiili işsizlik oranı yüzde 19.6, işsiz sayısı da 6 milyon 493 bin kişidir. Ülkemizde kadınların işgücüne katılım oranıçok düşüktür. Kadınların işgücüne katılım oranının yüzde 50’nin altında olduğu ülkeler arasında kalkınmış ülke pek yoktur. Bu oranı yükseltmeden kadınların siyasi hayatta temsil oranını yükseltmek pek mümkün olamaz.

Şura’da ayrıca “Eğitim, Kadına Şiddet, Uyuşturucu Bağımlılığı ve Ticareti, Türkçenin Korunması, (ABD-AB ile İlişkiler, Rusya ve İran’la İlişkiler – Suriye ve Irak Meselesi- Suriye’den Gelen Göçmenlerin Durumu, Irak ve Suriye Türkmenlerinin Durumu, KKTC ve Ege Adaları, Türk Dünyasının Sorunları alt başlıkları ile) Dış Politika” gibi diğer temel meselelerimiz tartışıldı ve sonuç bildirisinde yer aldı.

Bunları da yeri geldikçe paylaşmaya çalışacağız.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar