Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 20

Soy Ağacı Merakı ve Soyadları

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Son günlerde soy ağacı tespitinin ilgi uyandırdığı, e-devlet sitesinin kilitlendiği bir gerçektir. Bunun önemli sosyal boyutları vardır.

Öncelikle şunu ifade edelim ki; insanlarımızın göç ettikleri coğrafyalar tek başlarına kimlik tayin etmezler. Coğrafi faktörün kültürel kimlik ve yaşama tarzı üzerinde mutlak değil; ama sınırlı etkileri vardır. Bu gerçek reddedilemez. Ancak kimliği sadece coğrafyaya bağlama yanlışı, bizi milli kimlik dışı yapay arayışlara da götürebilir. Türkiye’ye bir zamanların Yugoslavya’sından gelmekle veya orada doğmakla Yugoslav olunmazdı. Batı Trakya’da yaşamakla Müslüman Yunanlı olunamaz. Aynı durum Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra izinle bağımsızlığa kavuşturulmuş devletçikler için de aynıdır. Bulgaristan’dan gelmiş olmakla da Bulgar olunmuyor.

Türk kimliği sadece Anadolu’da değil; Balkanlarda ve Orta Avrupa’da, Orta Asya’da yaşamış ve yaşamakta olan bir kimliğin adıdır. Hala bazı tahribata rağmen, birçok tarihi eser dimdik ayaktadır ve o bölgelerde hizmet vermektedir.

Osmanlı döneminde Anadolu’dan belirli bölgelerden Devletin uç beyi olarak tayin ettiği aileler Avrupa içlerinde sınır bölgelerine gider ve uç beyi olurlardı. Bunlar savaşta orduya öncülük ederdi. Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerinde bu geniş Türk unsurları ana vatanları olan Türkiye’ye dönmek zorunda kalmışlardır. Mal ve mülkleri yabancı ellere geçen bu insanlarımız çok can kaybı vererek Anadolu’ya ulaşabilmişlerdir. Bu durumu yoğun yabancı etnik göç alan Kanada, Avustralya ve ABD gibi ülkelerle bir tutamayız. Bizde vatana dönüş acı olmakla beraber ,bir gerçektir. Rumeli göçlerinde “Evlad-ı Fatihan” zora katlanmış ve Avrupa’nın güneyine mesela İtalya’ya giderek kolayı tercih etmemiştir.

Belirli bir yaşama tarzının –kültürün- damgasını vurduğu coğrafyada hakim kültür gerçekleşir. Coğrafyaya kültürel izlerini vuramamış toplumlar maddi ve manevi kültürel damgalarını, eserlerini kaybedebilir ve hakim kültür olamazlar. Anadolu’da yaşadığımız örf ve adetleri aynen Balkan coğrafyasında da görebiliyorsak bazı yıpratılmalara rağmen, Türk Kültürü oralarda da yaşıyor demektir. Türk Kültürünün yaşadığı ve yaşatıldığı coğrafyalar aslında manevi olarak vatandan birer parçadır.

Soy ağacı tespiti ve soyadları konusunu incelersek karşımıza 1934 tarihli Soyadı Kanunu çıkar. Bu kanun oldukça aceleye getirilmiş ve nüfus memurları tarafından gayenin her ferde yeni ve modern bir ad takma olduğu zannedilmiştir. Kanunun tatbikatı, milli dayanışma ve sosyal bütünleşmeyi altüst edici olaylara gebe olmuştur. Aynı aile ismini muhafaza etmesi gereken fertlerden her biri ayrı birer soyadı almıştır. Amcaların, dayıların ve kardeşlerin, dedelerin soyadları değişmiştir. Soyadı bollaşması sosyal dayanışmayı ve ilişkileri zedelemiş ve insanları birbirine başkalaştırmıştır. Her yeni yeni olduğu için geçerli olmaz; her eski de eski olduğu için atılmaz. Eski lakap, unvan ve asalet çağrışımı yapan soyadlarında değişikliğe gidilirken; bu defa ilgisiz, anlamsız ve tesadüfi kelimeler soyadı olarak verilmiş ve alınmıştır.

Asistanı olmaktan daima gurur duyduğum 3000 civarında yazılı esere imza atmış olan Ord.Prof.Dr.Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 1950-1952 yılları arasında içtimaiyat derslerine girmiştir. Bu yıllarda öğrencilerinin ilgisi sayesinde araştırma yapılmış ve 4253 anket formu doldurulmuştur. Bu 4253 cevap 4 bölüme göre tasnife uğramıştır: (Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İçtimaiyat Dersleri, 1.Cilt, İstanbul 1971, sh.221-230)

  • Eskiden aile isimleri bulunanlar ve Soyadı Kanunu’nun tatbiki sırasında bunları muhafaza edenler;
  • Eskiden aile isimleri bulunanlar ve Soyadı Kanunu’nun uygulanması sırasında bunları terk edip yenilerini alanlar;
  • Eski aile isimlerini Soyadı Kanunu’nun tatbikatı esnasında kısaltmak suretiyle muhafaza edenler;
  • Eskiden aile isimleri bulunmayanlar ve yenisini alanlar.

 

Bu guruplar içinde en çok ikinci gurup %44.2 paya sahip olmuştur. Bunu %34.1 ile dördüncü gurup; %11.2 ile birinci gurup; %10.5 ile üçüncü gurup takip etmiştir. Görüldüğü gibi, 1934 Soyadı Kanunu’nda aile isimleri bulunanlar bunları terk edip yenilerini almışlardır (%44.2). Bu durum ailelerin soy ağacı alanında belirsizlikle karşılaşmalarına sebep olmuştur.

Hayatı eser vermek ve araştırma yapmakla geçmiş olan rahmetli Hocamızı burada saygı ile anıyoruz. Gerçekten bugün ortaya çıkan sosyal bir yaraya 1950’li yılların başında işaret etmiş ve sorunu ortaya koymuştur.

Asistanlığımın ilk yıllarında Hoca neden bu soyadı konusunda önemle duruyor derdim. Zamanla hele bugün bunun ne kadar toplumda sosyal bir sorun haline geldiği ortaya çıkmıştır. Aslında bir sosyolog, bir toplum hekimi olarak sosyal gerçekler üzerinde durmalı ve onlara ışık tutucu araştırmalar yapabilmelidir.

 

Şub 09

Stratejik Hedef ve Ulus-Devlet!

                                                                                                               A. Kemal GÜL

Ulus-Devlet!

Meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şekli…

Yani vatandaşı olduğumuz ülkemizin yapısı…

Osmanlının küllerinden var olan bir ulusun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti…

***

Muktedirlerin, Emperyal güçlerin/ Dünya Efendilerinin zaviyesinden politikalar üreterek Suriye topraklarında ülkemize komşu yapılan tehdit grupları Amerikan/ Batı destekli terörizme karşı TSK nin savaşmak zorunda bırakıldığı gerçeğinden bahisle ki bu durum, Güneyimizde Batı devletlerinin teşvikiyle bir Kürt devletinin kurulması yönünde yaklaşık 150 yıl öncesine inen bir proje olduğu Tarihçilerimizin ifadesidir.

Malum SERV’ dayatmasıyla bu projenin gerçekleşmesinin sağlanması aşamasında Çanakkale Zaferinin ünlü komutanı M.Kemal, ‘’Kuvayı Milliye’’ruhuyla bütün Türk Halkını arkasına alarak ekibiyle başlattığı ve zaferlerle noktaladığı Kurtuluş Savaşları nihayetinde SERV paçavrası çöpe atılmıştı.

ABD/ BATI bu projeden vaz geçmiş değil. Değişik adlar altında destekledikleri terör örgütleriyle uzun yıllardır ülkemizin başı belada…

Malum yaşanan açılım süreçleri… Ümraniye, Balyoz, Ergekon olayları… İhanet odaklarınca düzenlenen kumpaslar sonucu TSK nin itibarsızlaştırma operasyonları… FETÖ denilen dini ihanet şebekelerinin darbe teşebbüsleri sonucu SERV’ den sonra muktedirlerin öngörüsüz / başarısız Suriye politikası sonrası güney sınırımızda tasarlanan bir Kürt Devletinin kurulmasıyla alakalı ilgili güçler tarafından yeşil ışık yakıldığını Türk halkı izlemekte, ülkenin beka sorununu yüreğinde taşımaktadır.

***

Özellikle muktedirlerin oluşturdukları Suriye politikası sonucu bugün TSK nin icra etmek zorunda kaldığı ‘’Zeytin Dalı Operasyonu’’ zorunlu hale gelmiştir.

Bölgede stratejik belirsizliklerin nasıl aşılacağı her Türk yurttaşını tedirgin etmektedir.

***

Ülkenin onuru ve bekası için Suriye topraklarında terörist hainlerle savaşan Mehmetçiğimizin Allah yar ve yardımcısı olsun!

***

Ülkenin ulusal bütünlüğünü koruma adına Suriye, Irak ve İran’ın ulusal bütünlüklerini koruma zorunluluğumuz bir gerçeğin kendisidir. Nitekim ülkemizin kurucusu Başkomutan ATATÜRK’ÜN ilke olarak saptadığı ‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’kavramının işlerliği güçlü olmayı gerektirdiği gibi, ülkemize komşu olan ülkelerin de ulusal bütünlüğüne saygılı olmayı gerektirir.

Ülkenin Kurucu Kadrosunun koyduğu ilkelerine rağmen izlenen vizyonsuz ve ilkesiz politikaları görmeye çalışalım:

Türk Milleti kavramı alehinde politikalar üretildiğini gördük… Türkiye Cumhuriyetinin kurucularına karşı gözden düşürme politikalarının üretildiğini gördük… Doğal sonucu olarak Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısı alehinde olacak dolaylı söylemler kulaklarımızı tınlattı…

Ulus-Devlet ile sorunu olanların, ulusu etnik gruplara ayırarak birbirinden nefret etmelerini sağlamak suretiyle yok etmeye çalıştıkları Türkiye Cumhuriyeti hayal edildi…

Ulusçuluğu, ‘ayrıştırıcı bir kültür’ olarak gösterenlerin, ‘hesaplaşma zamanı geldi’ diyerek Ulus-Devlet’i hedef gösterenlerin kendi düşünce derinliklerinden çukura düştükleri günleri yaşıyor olmamız tesellimiz oldu…

‘Ulus-Devlet’in modası geçti’ zihniyeti ile ‘demokratik özerklik’ yalanı etrafında birleşenler bir araya gelerek ‘Türkiye’nin içerisinden yeni bir Ulus-Devlet çıkart(tır)ma’ çabası gün yüzüne çıkmış olduğunu anlamış olduk…

Bu yolda ilerleyenlerin en büyük oyunu; ulusu oluşturanları kendilerince ‘etnik gruplara, halklara ayırarak’, sözde ‘halkların kardeşliği’ veya ‘etnik unsur’ söylemleri ile tarafları birbirinden nefret ettirerek ‘yılan hikâyesine’ dönüşecek durumu, geri dönüşü olmayan bir yola iterek Ulus-Devlet’ten intikam almaya çalışanları gördük…

***

İşte tam da bu noktada ayrışmayalım, Ulus-Devlet yapısını koruyalım, ‘küresellerin oyununa gelmeyelim’ derken, kucağımızda ‘başkanlık sistemi’ tartışmalarını buluverdik…

Dünya ülkeler tarihinde başkanlık sistemi, parçalı yapıların, kavgaların ve savaşların birleştirilme aracı olarak kullanılmış…

Federasyon yapılı başkanlık sistemi toplumda karşılık bulmayınca söylemler ‘Türk Tipi Başkanlık Modeli’ne dönüştü…

Dünyada başkanlık sistemi modeli zorunluluklar sonrası oluşmuş bir model…

Örneğin; ABD ve Almanya (Hitler Almanyası) gibi başkanlık sistemi ile yönetilen devletlerde, yıllarca savaşmış, bölünmüş olan eyalet veya devletçiklerden bütünleşmeye gitmek için başkanlık sistemine gidilmiş…

Bu durumlar konuşulduğunda savunacak alan bulamayanlar hemen patlatıyor bir “Osmanlı modeli” hikâyesi…

Söylem belli; ‘Osmanlı da eyalet sistemiydi’ …

Osmanlı’da ki eyalet sistemlerini araştırdığımızda, günümüz eyalet sistemleri ile aynı görmek tarihi bir cehalet gibi görünüyor…

Bu fikrinde ısrar edenler Osmanlı’nın son yıllarında Doğu Rumeli Eyaleti ve Girit’in özerklik ilanı sonrasında nasıl koparıldıklarının hikâyesine bakmalarını önermek gerek…

Dünyada hiçbir ülke üniter devlet yapısından başkanlık sistemine geçiş yapmamış…

Yapmadığı gibi dünyada hiçbir rejim darbe, savaş veya devrim olmadan değişmemiş…

Bu derecede dünyada pratiği olmamış bir rejim değişikliğini nasıl yapacağız veya sonrasında neler ile karşılaşacağız?

Bunların hepsi bir muamma!..

***

Dönelim konumuza;

Günümüzde, Birleşmiş Milletler (BM)’e üye devletlerin tamamı, ulus devlet modeline göre, ulus devlet kurgusu esas alınarak yapılanmış…

Dünyada 5 bine yakın etnik grup ve 6 bine yakın farklı dil bulunuyor…

Dünyada 206 ülke var ve bunların yaklaşık 200’ü Ulus-Devlet yapısında…

Bu devletlerden 193’ü Birleşmiş Milletlere üye bunlardan ise çok azı etnik kültür açısından homojen Ulus-Devlet yapısında…

Geçmişte ve günümüzde, siyasi bağımsızlık elde etmek amacıyla, hareket eden ve ayrışan birçok etnik temeldeki akım da, bir ulus devlet kurma hedefine yönelerek Ulus-Devlet olmuştur.

Dünyadaki genel kanaat, Ulus-Devlet’i modern dünyanın şekillenmesindeki en temel kurumu olduğu şeklindedir…

Etnik ve ırki manada kurulan devletçiklerin yürümeyeceğine en iyi örnek kuruluşu hem dini hem de ırki olan İsrail’dir;

İsrail bile bu yapıya dayanamadı…

Geçtiğimiz yılda İsrail kabinesi, İsrail’i ‘Yahudi Ulus-Devleti’ olarak tanımlayan yasa tasarısını onayladı…

Tüm bu bilgilerde şu çıkıyor; modern dünyada gerçek manada devlet olmak için Ulus-Devlet modelini benimsemek ve korumak gerekiyor.

***

Terörün, ekonominin ve krizin sınır tanımadığı günümüzde, ‘küresel efendilerin’’ oluşturmaya çalıştığı küçük devletçiklerin çıkarlarını küreselcilerin çıkarları ile aynı göstermeye çalışma hedefini son noktası ‘Yeni Dünya Düzeni’ içerisinde yok olmaktır…

Küreselleşmenin isteği büyük yapılarda olan ulus devletleri, yutabileceği küçük etnik yapılı devletçiklere çevirmektir…

Yakın tarihte bunun en büyük deneyi Yugoslavya’da uygulandı…

Yugoslavya, ulus devlet iken etnik kimliklerine göre bölünüp ayrıştırıldı.

Sonrasında ise tüm dünyanın gözü önünde, Avrupa’nın göbeğinde birbirine ‘yılan hikâyesi’ misali bir ömür düşman özerk bölgelere ve devletçiklere parçalanarak yok edildi…

***

Parçalanmak ve yok olmamak adına riskleri yüksek sesle dillendirmeli, gelişmeleri tartışmalıyız…

Ulus-Devlet’i asimilasyon ve etnik-dinsel temizlik gibi gösterenlere fırsat vermemeliyiz!

 

 

Şub 20

Eğitimde Anlayış ve Yaklaşım

Cafer GENÇ

Eğitimde “anlayış” ve “yaklaşım” esasları çok geniş kapsamlı konulardır. “Anlamak” kelimesinden hareketle, yapılan işi anlamaktan tutun da öğrencinin sosyal ve psikolojik durumunu anlamaya kadar, eğitimin her alanında karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, “öğrencileri anlamak” ve “öğrenciye karşı anlayışlı olmak” eğitimin önemli ve öncelikli değerlerindendir. Öğrenciyi kazanmanın ve başarılı olmasını sağlamanın temelidir. Bütün yönleriyle tanıdığınız ve bütün özellikleriyle anladığınız bir öğrenciye yaklaşımınız da buna göre olacaktır. Bu da, amacınıza ulaşmanızı sağlayacak ve başarılı olmanızı kolaylaştıracaktır.

Eğitimde şiddet, saldırı ve diğer çirkin olayların, “ilgi ve sevgi”, “anlayış ve yaklaşım” eksikliğinden kaynaklandığını söylemiştim. Ayrıca, bunların olması durumunda bu tür olayların olmayacağını iddia etmiştim. Öğrencisine değer veren, ilgilenen, seven, gurur duyduğunu hissettiren bir öğretmene, öğrencinin “saygısızlık” ve “yanlış” yapmasının mümkün olmayacağı konusunda ısrarcı olduğumu belirtmiştim. Bunu iki örnek olayla ve bazı mesajlarla ortaya koyarak duruma açıklık getireyim.

“Bu adam kendini anlatıyor” demezseniz (dememeniz gerekir çünkü eğitimde örnekler evrenseldir ve anlatılır), “Ahmet şunu dedi, Ayşe bunu yaptı” yerine, olayların muhatabı ve canlı şahidi (ispatı, belgesi) olarak yaşadıklarımı yazmamın daha anlamlı olacağını düşündüm. Şu iki olayın, ilgiye ve sevgiye, anlayışa ve yaklaşıma güzel örnek olacağını düşünüyorum.

Müdür olarak Öğretmenler Kurulu Toplantısında, yaşadığım bir olaydan hareketle, iki öğretmen tipini, öğretmenlerime şöyle örnek vermiştim: Bir öğretmen derse girdiğinde ayağa kalkmayan, uyuyormuş gibi duran bir öğrencisini görüp, “Benim geldiğimi görmedin mi? Terbiyesiz, saygısız, bunun hesabını sana sorarım” demesi ile, “buyurun, oturun” dedikten sonra, gördüğü o öğrencinin yanına gidip “derse girdiğimi görmedin herhalde. Hasta mısın? Gece uyumadın mı? Bir sıkıntın mı var? Söylemek, paylaşmak ister misin? Senden böyle bir tavır ve tepki beklemediğim için merak ettim, ne oldu?” demesi arasındaki fark, öğretmenin ve bu mesleğinin inceliğini ifade etmektedir. Öğrenciyi kaybetme ve kazanma noktasındaki bu tür tavır ve tepkilerde, anlayış ve yaklaşımlarda elbette ki, ikinci öğretmen tipi büyük kazanç sağlayacaktır. Öğrenciyi, yanlış davranışında vicdanına mahkûm etmek gerekir. Olumsuz davranışıyla, öğrenciye, mahcup olma duygusu yaşatılarak otokontrol sağlanmalıdır. Eğitimde hiddetin, şiddetin, hakaretin yeri yoktur. Bu ve benzeri davranışlarla disiplin sağlanmaz. Bu durumlar, nefret duygularının yaşanmasına sebep olur. Saygınlık kazanmak, unutulmamak, etkili olmak “ilgiyle” ve “sevgiyle”, “anlayış” ve “yaklaşım” düşüncesiyle sahiplenmekle mümkün olur. Bu işi, mesleklerinin özelliklerini ve güzelliklerini yaşayanlar çok iyi bilirler, demiştim.

Kısa bir süre görev yaptığım bir okulda, “Hababam Sınıfı’ndan” da beter bir sınıfı, “üstesinden sen gelirsin” diye bana vermişlerdi. Adı Cemil olan bir öğrenci, ele avuca sığmıyordu. Görüştüm, konuştum ancak, durum çok vahim görünüyordu. Öğrencileri dövüyordu, küfürler ediyordu. Aramızda şu diyaloglar geçti: “Hadi beni döv, bana küfret, hem hocaya kafa tuttum diye hava atarsın, bir işe yarar, rahatlarsın” dedim. “Gel, kantine gidelim, sana çay-simit ısmarlayacağım” dediğimde , “git hoca, senin başka işin yok mu” diye tepki göstermişti. “Benim işim sensin” sözüme, “sen beni boşver, başka işlerine bak” diye cevap veriyordu. Ben de, “diğer işlerimi de yapacağım ancak, ilk sırada sen varsın” demiştim. Birkaç defa, bu ve benzeri durumlar tekrar etti. En sonunda çay içmeye ikna ettim. Kantinde sohbet etmek, sorun ve sıkıntılarını öğrenmek niyetindeydim. Sohbet ederken öğrenmek istediklerimi arada bir soruyordum. Zorla da olsa ipucu olacak şu tespitlerim oldu: Baba alkol alıyor, eve geç geliyor, evde annesine, kardeşlerine ve kendisine şiddet uyguluyor, harçlık alamıyor ve annenin hastalığı ile ilgili tedavi yaptırılamıyordu. Harçlığını benden almasını söyledim. Elimi omzuna atarak ilgi ve sevgi köprüsü kurdum. Sevimli, samimi, sıcak bir iletişim sağladım. Daha sonraları, samimiyetini ve dürüst tavırlarını görmeye başladım. Daha sonra kendisinin memur olduğunu öğrendim. Bu olayın, “Benim Adım Cemil” adıyla hikâyesini yazdım. Onun adı Cemil’di, benim adım da Cafer Hoca’ydı. Bizler, eğitim adına bunların, bu tür yanlış davranışlarını düzeltmeleri için varız. Ben, anlayışım ve yaklaşımım ile Cemil’i kazandım…

SÖZÜN ÖZÜ: Kaybetmekten korkarsanız kazanmak için bir şey yapmamış olursunuz. Eğitimde olumlu (veya olumsuz) ETKİLER, olumlu (veya olumsuz) TEPKİLER doğurur. Bir yanlışa, yanlışla karşılık verilirse, iki yanlışın çatışmasıyla ortaya, telafisi mümkün olmayacak sonuçlar çıkabilir. Derin yaraların izleri kolay kolay silinmez!..

Ara 25

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Sakarya Aydınlar Ocağı’nı Ziyaret Etti

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yönetim Kurulu’nun diğer Aydınlar Ocaklarına yaptığı ziyaretler kapsamında  17.12.2017 Pazar günü Sakarya Aydınlar Ocağı ziyaret edildi. Ziyarete Anadolu Aydınlar Ocağı ve Kocaeli Aydınlar Ocağı da katıldı. Kahvaltılı toplantıda ilk konuşmayı Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu yaparak ziyarete katılan Ocakların üyelerine teşekkür etti ve Ocağın Sakarya’daki faaliyetleri hakkında bilgi verdi.

Daha sonra söz alan Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve Prof. Dr. Sevil Sargın, Türkiye’nin gündemdeki iç ve dış meseleleri üzerindeki görüşlerini dile getirdiler.

Sakarya Aydınlar Ocağı’nı ziyarete Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nden Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal,  Prof. Dr. Sevil Sargın ve eşi, Hikmet İşman. Ernail Koç, Ünal Sengir, Ahmet Çelik, Şahin Ceylanlı;  Anadolu Aydınlar Ocağı’ndan Başkan  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Başkan Yardımcısı Hicabi Meral, Aynur Saydam, Av. Mürsel Aslan ve Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan Başkan Av. Ruhittin Sönmez ve eşi, İdris Türkten, Hikmet Baltacı, Mustafa Görgün, Yüksel Korkmaz katılmışlardır.

Şub 13

Ortadoğu’da Verilen Milli Mücadele

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Zeytindalı Harekatı’nın öncesinde ve günümüzde olup bitenleri takip ettikçe ABD Başkanı Johnson’un Kıbrıs’a yaptığımız yasal müdahaleye karşı çıkışı ve dönemin Başbakanı rahmetli İsmet İnönü’ye yazdığı malum mektup akla geliyor. Bu mektupla Türkiye diplomatik saygı hudutları aşılarak tehdit edilmiş ve ardından ülkemize Amerikan ambargosu uygulanmıştı.

Bugün de sözde müttefikimiz ABD’nin milletlerarası hukuku çiğneyen davranışları ve kendi yarattığı IŞİD’e (DEAŞ) karşı sözde mücadele eden YPG ve PYD ile çirkin ittifakı açıkça ortaya çıkmıştır. PKK’dan farkı olmayan bu örgütler ile bir NATO üyesi olan Türkiye kuşatılmaya çalışılmaktadır. Amaç Büyük Ortadoğu Projesini işletmek, Ortadoğu’da sınırları değiştirmek ve istikrarı iyice bozmaktır. Ortadoğu Balkanlaştırılmaktadır. Suriye ve Irak federal bir bölünmüşlük ortamına sürüklenecektir. Türkiye’ye bu teklif edilememektedir. Eğer 15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve darbe teşebbüsü başarılı olabilseydi; yerli işbirlikçileri ile Türkiye de federal yapıya zorlanacaktı. Terörle mücadele iyice yerini müzakere ve sözde barış sürecine bırakacaktı. Maalesef ülkemizin bu tehlikeli yolda epey mesafe aldığı da bir gerçektir. Kozmik odalara girilmiş, FETÖ terör örgütü her alanda destek bulmuş, kadrolaşmış ve ABD güdümünde Devleti ele geçirme yoluna koyulmuştu. Akiller heyeti ülkede ikna turlarına çıkmış, barış ve açılım sürecini anlatıyorlardı. Ancak kendilerine soru sormak da yasaktı. Milli ve yerli tezlerle adeta mücadele ediliyordu. Milli kimlik tartışmaları açılmıştı. Bu asıl terörün kendisiydi. Etniklik konusunda cehaletimiz ortaya çıkıyor; milliyet, milli kimlik ve etniklik birbirine rakip zannediliyordu. Milli güvenlik ile ilgili politikalar ütopya halini alan özgürlükçülüğün gerisine düşüyordu.

15 Temmuz ve sonrası olup bitenler, Zeytindalı Harekatı sonrasında siyasilerimizin hiç de yakışık almayacak beyan ve tartışmaları pek uymasa da Balkan Bozgunu faciasını bize hatırlatmaktadır. Her nekadar Yenikapı ruhu hala büyük çoğunlukla sürmekte ise de; milli ittifakları zedeleyici siyasi rant hesapları yine görülmüştür. Bir tabipler birliğinin sözde savaşa karşı çıkıcı, sözde barışçı ama yıpratıcı açıklaması üzücü olmuştur. Ancak sürpriz de değildir.

Harekat milletlerarası hukuka uygun bir meşru müdafaa idi. Türkiye’nin beka sorunu vardı ve müdahalede de geç kalınmıştı. ABD Türkiye’yi terör konusunda Çekiç Gücün Bölgeye yerleştirilmesinden beri oyalamıştır. Diğer taraftan, hayali bir AB üyeliği yolunda terörle barışın demokratikleşme diye yutturulması bize çok zaman kaybettirmiştir. Keşke Türkiye çeşitli oyalamalara fırsat vermeyip Orgeneral Necdet Özel’in ve Genel Kurmayın taleplerine kulak verip bölgeye kısmi bir harekata girişebilseydi. Bizi oyalayanlar sadece ABD değil; diğer bazı Batılı sözde dost ülkelerdi. Bunlar terör örgütlerine mazgallar, tüneller, sığınaklar inşa etmekle kalmayıp her türlü silah ve malzemeyi de vermişlerdi. Yani kendileri adına aslında bir vekalet savaşını hazırlamışlardı. Bu dönemde biz de kanlı terörle barışma yanlışına düşerek mücadele yerine daha çok müzakereyi seçmiştik. Valilerin askere ancak izinle harekat imkanı verdiği ve harekatı geciktirdiği günleri unutmadık. Bu ülkede “ben de dağa çıkardım” diyebilen sözde devlet adamları görmüştük. Bugün bu karmaşadan nispeten uzaklaştık. Milli ve yerli tezlere, milliyetçi bakış tarzına nispeten kavuştuk. Bütün dünyanın yaptığı gibi… Eğer bir ülkenin geleceği büyük bir tehlike ile karşı karşıya ise mücadeleyi ve savaşı bir cinayet ve yanlış olarak kabul edemeyiz. Türkiye Suriye ve Irak’ın potasına sokularak İran’la birlikte federal bir yapıya zorlanmaktadır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de Ankara, Bağdat veya Şamlaştırılamayacaktır. Sosyal dokusu buna da müsait değildir. Milli Mücadele ile milli ve üniter bir devlet olarak kurulmuştur. İzinle bağımsızlığını sağlamamıştır.

Fırat Kalkanı Harekatı ile Türkiye Ortadoğu’da ABD tezgahı olan oyunu bozmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı kumpasları çoğu demokrasi ile yönetilmeyen ve laik bir yapıda da olmayan ülkeleri iç çatışmaya sokmuştur. Bir etnik gurubun veya mezhebin diğerleriyle birlikte yaşaması değil; birinin diğerine mutlaka üstünlük sağlaması körüklenmiştir. Bu plan bazı denemelere rağmen, Türkiye’ye uygulanamamıştır.

Bugün de milli menfaatleri icabı emperyal güçlere karşı birlikte olması gereken Bölge ülkeleri birbirine karşıdır. Hiçbir ülke diğerlerini kendinden bir adım bile ileri geçirmeme gayretindedir.

Suriye rejimine haklı olarak muhalif olan ve topraklarını savunan ÖSO ile harekat bazılarınca yadırganmıştır. Oysa, ÖSO içinde Türkiye’ye bağlılık ve sevgi içinde bulunan unsurlar vardır. Kanlı terör örgütlerinde ise gayrimüslim, paralı asker ve Süryani bolluğu vardır. Türkiye’ye sürekli Esad ile doğrudan görüşmeyi teklif edenler, harekatta bizi yalnızlaştırma amacı mı gütmektedirler? Aslında değişik ve uygun yollarla, vasıtalı şekilde Suriye rejimiyle görüşmenin olmadığı da ileri sürülemez. Silahlı mücadele ile diplomasi çoğu kere birlikte yürütülebilir.

Türkiye’nin sınırlarını ve ülke bütünlüğünü korumak için çaba göstermesi gereken NATO müttefikimiz ABD, NATO sınırlarını bırakın korumayı, Türkiye ile dolaylı bir savaşa girmiştir. Kiralık terör örgütlerinin patronluğunu yapmaktadır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Türkiye NATO dışına çıkarak kimseyi sevindirmemeli, Yunanistan dahil birçok ülkenin elini ve pazarlık gücünü güçlendirmemelidir. NATO’da kalarak, bazı olumsuzluklara rağmen, mücadele sürdürülebilir. Türkiye Batı dünyası ve Doğu komşuları ile ilişkilerinde milli menfaatlerini ençoklaştırabilmek için; iki tarafa da dengeli ve ölçülü yaklaşmalıdır. NATO’dan çıkmak veya başka bir yere girerek maceraya atılmak bir AVM’den çıkıp diğerine gitmek olamaz. Konu bu kadar basit değildir.

Yakın geçmişte bir Dışişleri Bakanımız bölge barışı için Esad ile görüşmeye gider. Görüşmeden sonra Esad’a toplantıyla ilgili soru yöneltilir ve Bakanımızın teklifi sorulur. Esad’ın verdiği cevap ilgi çekicidir: “… misafir bakanın tekliflerini ABD Büyükelçisi de yapmıştı” der. Aracı olduğunuz dönemlerde bile kendi milli ve yerli tezlerinizi savunmanız ve teklif etmeniz gerekirdi.

Aşırı iddialı ve ülkeyi bağlayıcı, suçlayıcı konuşmalar Türkiye aleyhtarı havayı körüklediği unutulmamalıdır. İç politika ile dış politika bir ezogelin çorbası haline sokulmamalıdır. Mezhepler üstü kalma geleneğimiz kesinlikle sürdürülmelidir. Son on yıldır desteklenerek görevler verilen ve sözde Türkiye’nin dışarıda da propagandasını yapan FETÖ’cüler şimdi Türkiye aleyhine ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yabancıların muhatabı bunlardı; onun için bugün yine bunlarla temas kuran yabancılar ülkemizi suçlama yarışına girmişlerdir. ABD güdümlü FETÖ’yü devlette ve değişik alanlarda egemen kılma tarihi bir yanlış idi. Diğer taraftan, Ayn-el Arab’a (Kobani’ye) sınırlarımızdan geçirilen, yedirip içirdiğimiz ve başarı dilediğimiz silahlı peşmerge sürüleri bugün bizimle çatışmaktadır.

Bütün bazı olumsuzluklara rağmen, Türk Milleti büyük çoğunlukla Devletinin, askerinin ve yönetenlerinin yanındadır. Birlik ve beraberlik mesajları vermektedir. Bu mukaddes davada ve Türkiye’nin var olma mücadelesinde hayatını vermekten çekinmeyen düğüne gider gibi vatan savunmasına koşan, Türk Milletinin aziz evlatları olan şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimize şifalar temenni ediyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Ne mutlu Türküm diyene…

Şub 09

Eğitime Bakış Açıları

Cafer GENÇ

Şubat tatili, “dinlenme” ve “değerlendirme” olarak yerine getirildiğine göre, eğitime bakış açılarımızı ortaya koyarak gündemimizdeki eğitim konularını değerlendirmiş olalım. Eğitim sistemimiz, sınavlara ve alınan notlara bağlı bir “Ölçme ve Değerlendirme” ile başarıyı tespit etmektedir. Bunun sağlıklı olup olmadığını tartışmak gerekir.

Eğitim sistemine MEB’in, okul yöneticilerinin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin bakış açıları vardır ve farklıdır. Farklılıklar üzerinde durarak bugün Milli Eğitimimizin, okul yöneticilerimizin ve öğretmenlerimizin bakış açılarını, yarın da, öğrencilerimize ve velilerimize önemli eğitim tavsiyelerinde bulunalım.

MİLLİ EĞİTİMİN BAKIŞ AÇISI:

MEB’imiz, devletin resmi bir kurumu olduğu için eğitime, kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde yaklaşmak zorundadır. Mevzuatta yeri olmayan uygulamalar, sorunların ve sıkıntıların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu yanlışlar basın, kamuoyu, sendikalar, köşe yazarları, eğitim otoriteleri tarafından dile getirilmektedir. Eğitimde, millete ve memlekete hizmet etme düşüncesi içerisinde olmak temel bakış açısı olmalıdır.

MEB’in, kanunları ve yönetmelikleri uzmanları tarafından, “en ideali” olacak şekilde hazırlanmaktadır. Bunu, Milli Eğitim Temel Kanunu’nda ve Milli Eğitimin Amaçları’nda görmemiz mümkündür. Milli Eğitimimiz, yıllardır sistemi oturtmak, eğitim ve öğretim uygulamalarından sonuç almak konularında başarılı olamamıştır. Sebepleri çoktur ve tartışılmalıdır. Dünyanın en iyi eğitim sistemi bile uygulayanı insan olduğu için ilgililerin, “anlayış” ve “yaklaşım” konusunda bakış açılarındaki yanlışlıkları sıkıntıların yaşanmasına sebep olmaktadır.

Not ve sınıf geçme konusunu da MEB’imiz, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Ölçme ve Değerlendirme” bölümünü ihtiyaca cevap verecek şekilde düzenlemelidir ve güncellenmelidir. Öğrencinin bilgi ve becerisini kullanmasına imkan, fırsat, ortam hazırlanarak “öğretim” ile İSTEDİĞİ mesleğin sahibi olması, “eğitim” ile MUTLU OLACAĞI hayata hazırlanması gerçekleştirilmelidir. Not için yazılıdan yazılıya çalışarak ezberci bir anlayışla bilginin hamalı olmak yerine; yapan, yaşayan, uygulayan birey olmasını sağlayacak bakış acısı ile yaklaşılmalıdır. Donanımını değerlendirmesi için seçeneklerle yönlendirilmesi gerekmektedir. “Günü kurtarmak” anlayışı yerine, “geleceğe yatırım yapmak” bakış açısı içerisinde olmak çok isabetli olacaktır.

OKUL YÖNETİCİLERİNİN BAKIŞ AÇISI:

Okul yöneticilerimizin, “Devletin dili belgedir, devlet resmi dille konuşur” diyerek mevzuata göre hareket etmeleri normaldir. Kanunlar ve yönetmelikler, “kurumsallaşma, kurum kültürü, ilkeler, değerler, marka olma” adına önemlidir ve gereklidir. Disiplin, rekabet, ideal ortam ve imkanlar, moral ve motivasyon gibi durumlar başarılı olmanın esasını oluşturmaktadır.

Yönetmeliğe göre, 8 – 9 zayıfı olan öğrencilerin bile (ortalama ve sorumluluk ile) sınıf geçtiği göz önünde bulundurulursa, not ve puan yönüyle bakış açısından ziyade, bilgi ve beceriyi kullanmanın daha önemi olacağı bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. İlgi alanına ve bilgi durumuna göre yönlendirmenin, bunu sosyal etkinliklerle ortaya koymasını sağlamanın kaliteli ve başarılı eğitimin sebebi olacağı gerçeğinden hareketle, öğrenciyi “kaybetmek” yerine “kazanmak” esas alınmalıdır.

Okul yöneticilerimiz, idari tasarruflarını da kullanarak öğrencilerinin hayallerini gerçekleştirmelerine, hedeflerine ulaşmalarına destek vermelidir. İlgi, sevgi, değer verme, paylaşma anlayışına dayalı bir bakış açısı kaliteli ve başarılı eğitimin temelini oluşturacağı bilinmelidir.

ÖĞRETMENLERİN BAKIŞ AÇISI:

Öğretmenlerimizin görev ve sorumlulukları bilinmektedir. Mevcut eğitim sisteminde, “en iyisini yapmak” gayreti içerisinde mesleklerini ifa etmektedirler. Eğitimde başarının sırrı mesleki anlayış, görev bilinci, vicdani ve ahlaki sorumluluk, ilgi ve sevgi yaklaşımı gibi değerlerde düğümlenmektedir. Bu düğümü öğretmen çözmektedir.

Üniversite bitirmekle, diploma almakla, okula gidip gelmekle, derse girip çıkmakla öğretmen olunmadığını biliyoruz. Bazıları, “ne iş yapıyorlar ki, tatilleri de çok… vs” deseler de insanla uğraşmanın zorluğunu bilmediklerini düşünüyorum. Boş zamanlarında, tatilde bile mesleğini, öğrencilerini düşünen öğretmenlerin, “insan yetiştiren insan” olarak bir anne, baba, ağabey, abla, akraba, yakını, tanıdığı, samimi dostu, arkadaşı olduğu da bilinmelidir.

Öğretmenlerimizin eğitime bakış açısı sınav, not, puan üzerine kurulu sayısal (maddi) bir durum değildir. Bunlar, en son düşünülmelidir. Öğretmen, öğrencilerini öğreterek ve yönlendirerek bir meslek sahibi olmalarını sağlamakla birlikte eğiterek hayata hazırlamanın manevi yönündeki mutluluğu da yaşamaktadır.

SÖZÜN ÖZÜ: Yaptıklarımızın deneyimi, yapacaklarımıza “keşke”siz bakış açısı olmalıdır. Gözdeki görme bozukluğuyla görüş bozukluğunu (bakış açısını) karıştırmamak gerekir. Başarılı olmak için, bakış açımızı geliştirmek ve genişletmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz.

Şub 13

Afrin Öncesi ve Sonrası

Ruhittin SÖNMEZ

10 Şubat Cumartesi günü Afrin’den 12 şehit haberi geldi. Bir de Atak helikopterimiz düştü. “Harekât, askerimiz kent merkezine yaklaştıkça, daha riskli olacak” diyenler haklı çıkıyor.

Meselenin içimizi yakan boyutunu şimdilik düşünmemeye çalışarak, soğukkanlı bir şekilde, neler oluyor, neden oluyor ve neler olacak sorularına cevap aramaya çalışıyorum.

TV’lerde konuyu tartışan “uzmanların” bir kısmı savaşın risklerine dikkat çekenleri, hükümetin resmi görüşü dışına çıkanları hemen hain, PKK/ HDP/ ABD işbirlikçisi ilan ediyor. Diğer kısmı ise her konuda sırf karşı çıkmak adına bir şeyler söylüyor. Ben her iki tip “uzmana” da itibar etmiyorum.

Siyasi iktidar cenahı dış politikayı hep iç siyasette avantaj kazanma hesabı düşünerek yapmayı adet edindi. Ana muhalefet tarafı ise bu saldırılara cevap yetiştirmeye çalışmakta. Bunlar arasındaki söz düellosundan da bir şey çıkmaz kanaatindeyim.

AFRİN HAREKÂTININ ÖNCESİ

Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmaya başladığı dönemi hatırlayalım. Büyük Ortadoğu Projesinin Suriye ayağı 2011’de Esad rejimine karşı düzenlenen iç ayaklanmalarla başlatıldı. O zamana kadar  Erdoğan- Esad ilişkisi devletlerarası münasebetten öte iki kardeşin ilişkileri kadar yakındı. Şaşırıyorduk. “Bu adam sağlam pabuç değildir. Biz O’nun babasını da sevmezdik” demeye kalksak “komşularımızla sıfır sorun” politikasına karşı çıkan “hainlerden” olma korkusuna kapılıyorduk. Ne olduysa oldu, birden Esad, Esed oldu. O’nu düşman ilan ettik.

Esad karşısında birden zuhur ediveren türlü çeşitli silahlı örgütün düzenlediği saldırılar, ayaklanmalar ve işgaller ile ayaklanmalarla karşılaştı. Bunlarla en sert şekilde mücadele etmeye başladı.  İç savaş yayıldı. Suriye stratejik bir bölgeydi. ABD’nin planına karşı devreye Rusya, İran ve Çin girdi.

ABD ile Rusya, İran blokunun önce destekledikleri paralı askerlerden oluşan çetelerin vekâlet savaşları… Sonra IŞİD / DAEŞ denen bir ordu Irak ve Suriye’nin topraklarının büyük bir kısmını işgal ediverdi. Arkadan süper güçlerin bizzat kendi silahlı kuvvetlerinin de zaman zaman sürece dâhil olduğu karmaşık bir savaş alanına döndü Suriye.

Türkiye’nin çok keskin bir “Esed gitsin” politikası izlemesi üzerine, Esad ülkesinin kuzeyinde Türkiye ile arasına PKK/PYD’nin yerleşmesine izin verdi.

ABD bir hedef belirlemişti. Bu hedef, İsrail’in güvenliği ve petrolün nakli için bir koridor oluşturmaktı. Bu koridorun kontrolünü oluşturacağı “Kürt Devleti” ile yürütecekti. Irak’ın kuzeyinde Barzani ile yaptığını, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD ile yapacaktı.

Bir gün güney sınırımızda, Fırat’ın doğusundaki Ayn El Arab kenti, “Kobani” kantonu oldu. Türkiye PKK/ PYD’nin burada tutunması için ABD silahlarıyla teçhiz edilmiş teröristlerin kendi topraklarımızdan geçişine izin verdi. Teröristlerin yedikleri lahmacun paralarını bile devletimiz ödedi.

Bu terörist örgütün lideri Salih Müslim’i, devletimiz İstanbul’da devlet başkanı gibi ağırladı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu Diyarbakır mitinginde “Kobani’ye buradan selam ediyorum… Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyor, bağrıma basıyorum” dedi.

Şimdi “alınlarından öpülen kardeşlerin” şehit ettiği evlatlarımızı ebediyete uğurluyoruz. Devletimiz şehit haberleriyle yanan yüreklerimizi, “alınlarından öpülen kardeşlerden” kaç tanesini öldürdüğümüzü açıklayarak yüreklerimizi soğutuyor.

BAŞKA ÇARE YOK MUYDU?

Herkes bilir ki savaş son çaredir.

Siyaset yoluyla çözüm üretemediğinizde elinizi güçlendirmek için silahlı güç kullanılır. Savaşın sonunda da yine diplomasi devreye girer ve düşmanınızla barış imzalarsınız.

Anladığım kadarıyla Suriye meselesinde Rusya ve ABD belli konularda anlaşmış gibi.

ABD Suriye’nin kuzeyinde ama Fırat’ın doğusundaki bölümde bir PKK devletini şimdilik yeterli görmekte.

Rusya, Fırat’ın batısının Suriye’de kalmasını kâr saymaktadır. Afrin Harekâtı başlamadan ilk kazançları, ÖSO’dan Suriye’nin (Esad’ın) devraldığı Halep Havaalanı oldu.

ABD Fırat’ın batısındaki bölgenin PKK/ PYD’den temizlenmesine ses çıkarmayacaktır. Ancak bu temizlik işini yapmaya sürüklediği Türkiye’ye bu işin çok pahalıya mal olacağı bir direniş olmasını istemektedir. Çünkü ABD planına göre, Türkiye Fırat’ın doğusunu temizlemeye cesaret edememelidir.

Bunun için ABD göz göre göre terörist PKK/ PYD’yi binlerce tır dolusu modern silahlarla (uçak hariç her türlü silahla) donattı.

Şehitlerimiz, gazilerimiz ve maddi kayıplarımız bu silahları kullanan ABD maşası teröristlerin eseridir.

Sınırımızda bir “PKK devleti” kurulmasına izin veremezdik. Bu, ülkemizin önümüzdeki on yıllarda güvenliğini tehdit edecek önemli bir tehlikedir.

Bu bakımdan Afrin Harekâtı uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Ancak bu son çare mi idi?

Harekâtı yaparken devletimiz “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğumuzu” açıkladı. Bu demektir ki, eninde sonunda biz buradan çekileceğiz ve Suriye devletine bırakacağız. Zaten Türk nüfusun çok az olduğu topraklarda uzun süre kalmak kolay olmayacaktır.

Şu anda Suriye devletini Esad temsil etmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayabilecek tek güç O’dur. Esad Türkiye için en ehven-i şer seçenektir. Peki, birçok konuda yaptığımız gibi hatamızı kabul edip, bizi “kandıran” bir suçlu bulsak ve Esad ile anlaşsak nasıl olurdu?

Esad ülkesinin bütünlüğünü korumak için, Fırat’ın batısında ve doğusunda, PKK/ PYD’yi kendi temizlese, biz de ona yardımcı olsaydık… Hem kahraman askerlerimiz şehit ve gazi olmasalar, hem de Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeliyi kendi ülkelerine gönderseydik daha iyi olmaz mıydı?

İyimser bir soru soralım: Acaba şu safhada bu seçenek üzerinde çalışılıyor olabilir mi?

 

 

Şub 01

Demokrasilerde Baskı Ve Tehdit!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Demokrasi “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi”dir.

 

Demokrasi aynı zamanda bir “erdemliler hareketi”dir. İçinde hoşgörü, yüksek ahlak, özgürlük, barış, kardeşlik ve eşitlik bulunur. İnsanlar bu sistem içinde birbirilerine karşı saygılı ve anlayışlıdır. Birbirlerinin üzerinde bir tahakküm kurmaya çalışmazlar.

 

Demokrasilerde bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlükleri ile sınırlıdır. Dogmalar değer bulamaz. Irk, etnik, dini ve mezhep, dil farklılıkları belirleyici unsur olmaz.

Ama gelin görün ki, 72 yaşına girmiş bulunan demokrasimizde nerede ise bunların hiç birini bulamazsınız. Bir de, “demokrasi kültürü”müz oluştu diye böbürlenip dururuz…

 

Ülkemiz demokrasisi, tarihimizin en zor günlerinden geçiyor. Siyasi partilerin davranışları ve söylemleri, liderlerin tavırları, hoşgörüsüzlük, ahlaki zaafiyet, yolsuzluk ithamları, iktidarın ne pahasına olursun olsun sürdürülmesi gayretleri, demokrasiden bölücülük çıkarma çabaları ve bütün bunların halkın davranışlarında yansımalar bulması; demokrasimiz için çok üzücü bir tablo ortaya koyuyor.

 

Düşünün ana muhalefet partisinin genel başkanının, Türk Milletinin seçim tercihini “etnik ve mezhep temelli düşüncelerin belirlediğini” ifade etmesi, hangi noktada olduğumuzun bir dışa vurumudur.

 

İktidarın ise muhalefete hem de kendisini iktidardan edebilecek bir muhalefete ve siyasetin yeni yüzlerine hiç tahammüllü yoktur. Sanki ebediyen iktidarda kalınmak ister gibi bir tavır ve davranış içerisindedirler. Bu taraftarlarına da, yansımaktadır.

 

Siyasi partilerin Gazi Meclis(TBMM)’te yapılan grup toplantıları ise futbol maçlarını aratmayacak tezahürata ve tribün şovlarına sahip olmaktadır. Siyaset “ulan ahlaksız” seviyesine inmiştir.

 

Yeni kurulan bir siyasi partinin ilçe başkanı; ilçe binası tutmak için en az yirmi yer baktığını ve tam sekiz kez kontrat yapmak zorunda kaldığını ve insanların parası mukabili boş duran gayrımenkullerini, üzerilerindeki “mahalle baskısı” nedeni ile kiraya vermek istemediklerini bana anlattığında hayretler içinde kaldım.

 

Nerede AB kriterleri, nerede demokrasi, nerede çoğulcu çok partili parlamenter sistem, nerede hukukun üstünlüğü, nerede anlayış ve hoşgörü ve de bütün bunların cem olduğu demokrasi kültürü, nerede? Sadece boş nutuklarda mı, bunlar?

 

Ya da muhalefetin çalışmalarına katılırsanız ve burada yazmak istemediğim; o olur, bu olur baskıları ve de hatta tehditleri! İşinden atılanlar, görevlerinden alınanlar, görev süreleri yenilenmeyenler! Bu nasıl demokrasi? Farklı düşünemeyecek ve farklı hareket edemeyecekmiyiz? Meselelere kendi penceremizden bakamıyacakmıyız? Yasak mı, bunlar? Yasaksa, demokrasi aynı zamanda bir yasaklar sistemimi de, oluyor? Çokbilmiş demokrasi havarileri anlatsın da bir öğrenelim…

 

Olmaz arkadaşlar, olmaz! Aynen hukuk nasıl hepimiz için lazımsa emin olun demokrasi de, hepimiz için lazım… Vazgeçin bu sevdadan! Böyle devam ederseniz, ülkenize ve topluma en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış size de kalmaz. Ama toplumu öyle bir kaos sokarsınız ki; bunun faturasını onlarca nesil öder. Bunu yapmaya hakkınız ve hakkımız yok! Açın yolu, kaldırın demokrasinin önündeki engelleri… Türk Milletine bu yakışır.

Şub 09

2019’un Dönüşü Yok

Dr. Sakin ÖNER

Türk milleti, 2019 yılında üç farklı seçim yapmak zorunda. Mart 2019’da Yerel Yönetimler Seçimi, Kasım 2019’da Milletvekilliği Genel Seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu seçimlerin en önemlisi de, 16 Nisan 2017’de yapılan Referandum sonucunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Partili Cumhurbaşkanlığı bölümü gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemine Geçiş Seçimidir. Bu  seçimle, Türkiye’nin 23 Nisan 1920’den bu yana uyguladığı Parlamenter Sistem ve Tarafsız Cumhurbaşkanlığı Sistemi sona erecektir. Bütün devlet kurumları da bu sisteme göre yeniden yapılandırılacaktır. Dolayısıyla 2019’da yapılacak seçim, normal bir seçim değil, milletin tabi olmak istediği rejimi tercih etme seçimidir.

Eğer seçimler normal tarihinde yapılırsa, Yerel Yönetimler Seçimine bir yıl,  Milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimine 20 ay var. Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri kapsamında düşünülen siyasi ittifakın, Yerel Yönetimler Seçiminde de yapılmasına imkan sağlayacak düzenlemeler üzerinde çalışıyor. İktidar önünü görebilmek için, Yerel Yönetimler Seçiminin tarihini erkene çekebilir.

16 Nisan Referandumunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Milletvekili Genel Seçiminin pek önemi kalmadı. Çünkü, rejim değişiyor, Parlamenter Sistem sona eriyor. Dolayısıyla Parlamentonun işlevi büyük ölçüde sona eriyor.  Yasama ve yürütme erkleri, Partili Cumhurbaşkanının eline geçiyor. Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Kurulu, üyelerinin çoğunluğunu kendi seçeceği için kontrolüne geçiyor. Cumhurbaşkanı yürütme erkini, çoğunluğu parlamento dışından seçilen Başkan Yardımcıları ve Bakanlar eliyle kullanacak. Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, partisiz olacaklarından millete karşı bir sorumlulukları yok, sadece kendilerini atayan Cumhurbaşkanına karşı sorumlukları var.

Sizin anlayacağınız, Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, Cumhurbaşkanı tarafından atandıkları için,  bir nevi bürokrat durumundalar. Ama bunlar, güçlendirilmiş bürokrat durumundalar. Çünkü devlet memuru durumunda olan bürokratlar hakkında idari, mali, hukuki ve disiplin soruşturmaları açılabilir, hapis ve meslekten ihraca varan cezalar verilebilir. Ama atanan Başkan Yardımcıları ve Bakanlar için yasal işlem yapmak çok zor.  Bu seçimlerle ilgili tek gelişme, milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasıdır. Aslında etkisizleşen Parlamentonun milletvekili sayısını arttırmak değil, azaltılmak, mesela 300’e indirmek gerekirdi.

Bu durumda 2019’un en önemli seçimi, Cumhurbaşkanı seçimidir. Bu Cumhurbaşkanı, bugüne kadar seçilenlerden farklıdır. Bu farkı, 16 Nisan Referandumundan sonra, sadece “Partili Cumhurbaşkanlığı” bölümünün hayata geçirilmesiyle gördük. Cumhurbaşkanı, hem ülkeyi, hem partiyi yönetiyor. Partisinin hem Genel Başkanı, hem de partisinin Meclis Grubu Başkanı olarak her türlü siyasi faaliyetine katılıyor. Parti kongrelerinde, Meclis Grubu toplantılarında konuşmalar yapıp, diğer siyasi partilerin liderleriyle polemiğe giriyor. İstediği bakanı, belediye başkanını, partisinin il veya ilçe başkanını istifa ettirebiliyor. 2019 seçimlerinde Parti Genel Başkanı olarak milletvekili listelerini de yapabilecek. Bu şekilde Meclis’i istediği gibi şekillendirecek.

Bu sistem, bu haliyle dünyadaki bütün Başkanlık sistemlerinden farklı, ülkemize has bir sistem. Mesela ABD’deki Başkanlık sistemi, sert kuvvetler ayrılığına dayanır. 2019’da bu sistem tamamen hayata geçerse, bütün yetkiler bir kişinin elinde toplanmış olacak ve egemenlik, milletten alınmış, tek şahsa verilmiş olacak. “Cumhurbaşkanını halk seçiyor, egemenlik neden halktan alınmış olsun?” gibi bir soru akla gelebilir. Cumhurbaşkanı geçerli oyların yüzde 50+1’i ile seçiliyor. Seçimlere seçmenin genellikle yüzde 15-20’si katılmıyor. Bu durumda, milletin yüzde 50’sinin altındaki bir temsil oranıyla seçilmiş olacak.

Bu sistemde Cumhurbaşkanı, bütün bakanları ve bürokratları seçiyor,   bakanlıkları, devlet dairelerini, kurumları kurabiliyor, kaldırabiliyor, ihale yapabiliyor, bölgesel yönetimler kurabiliyor. Meclis’i feshedebiliyor, temel haklar hariç, yürütmeye ilişkin her konuda kararname çıkarabiliyor. Meclis aynı konuda kanun çıkarırsa kararname hükümsüz oluyor. Meclis’in çıkardığı kanunu Cumhurbaşkanı veto edebiliyor. Veto ettiğinde Meclis bunu ancak salt çoğunlukla tekrar kabul edebiliyor.

Partili Cumhurbaşkanı, kontrol ettiği Meclis’te aynı kanunun salt çoğunlukla geçmesini engelleyip, fiilen yasa çıkarma yolunu tıkayarak, kararname yolunu açabiliyor. Cumhurbaşkanı kararname çıkararak, merkezi idare kapsamında bölgesel yönetim birimleri, bölgesel yapılar, bölgesel kamu kurum ve kuruluşları oluşturulabiliyor. Bu sistemde, yargı (Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Kurulu) tamamen siyasetin kontrolüne giriyor.

Görüldüğü gibi, bu sistemde Cumhurbaşkanı, Meşrutiyet dönemi padişahlarının yetkilerinden daha çok yetkiye sahip bir konumda. Parlamenter sistemin dayandığı, “Hakimiyet kayıtsız ve şartsızdır milletindir” sözü, bir anı olarak kalacak. Artık millet ülkeyi, kendi seçtiği vekilleri eli ile kendi yönetemeyecek. Bu yetkiyi seçtiği, aynı zamanda partisinin genel başkanı olan taraflı Cumhurbaşkanına verecek. Her iki sistemde de, seçimi halk yapıyor, kaderini kendi tayin ediyor.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi, adı konulmamış Türk usulü “Başkanlık Sistemi isteyenler” ile “Parlamenter Sisteme dönülsün” diyenler arasında geçecek. Bu seçim partiler arasında değil, rejimler arasında geçecektir. Türk demokrasisi 2019’da büyük bir imtihana hazırlanıyor. Herkesin safını şimdiden belirleyip, halka da iki sistem arasındaki farkları ayrıntılı olarak anlatmaları gerekir.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, geriye dönüş yoktur. Eğer “Başkanlık Sistemi”ni destekleyen biri Cumhurbaşkanı seçilirse, her şey yetkisinde olacağından, bir daha “Parlamenter Sisteme dönülmesi” gündeme getirilemeyecektir. “Parlamenter Sistemi” savunan biri Cumhurbaşkanı seçilirse, tekrar “Parlamenter Sistem”e dönülmesi mümkün olur. Bu yüzden, “Parlamenter Sistemi” savunanların, bunu sürekli millete hatırlatmaları gerekir. Bu seçim, bundan sonraki yönetim biçimimizin, tabi olacağımız rejimin belirleneceği bir kader seçimidir.

Kararımızı, konuya uzun vadeli bakarak, Recep Tayyip Erdoğan’a göre değil, ondan sonra seçilecekleri de göz önünde bulundurarak verelim. Konuyu, günlük siyasetin dalgalanmalarına, siyasi partilerin istikbal hesaplarına göre değil, ülkenin istikbalini düşünerek, rejim tercihimize göre değerlendirelim, safımızı ona göre belirleyelim. Çünkü, 2019’un dönüşü yok.

 

Şub 14

Ortak Akıl ve Devlet Tecrübesi

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’nin büyük meselelerinin ana kaynağı ortak aklın ve devlet tecrübesinin kullanılamıyor oluşudur.

Ülkemizde, son dönemde devlet adına karar verme mekanizmalarının çalıştırılmadığı, bütün kritik kararlar için tek kişinin aklına güvenildiği bir yönetim anlayışı hâkim.

Oysaki Türkiye dünyanın en eski, en köklü devlet geleneğine sahip devletlerinden biridir. Türkler de, devlet yönetme tecrübesi en yüksek olan milletlerin başında gelir.

Fakat halen “kurumlarda ciddi sorunlar var. İş üreten, proje üreten, fikir üreten, inisiyatif alan yeni açılımlar yapan çok az insan kaldı. Bürokratik kadrolarda, siyasi kadrolarda, devlet kadrolarında bir ehliyet sorunu yaşanıyor.”

Bu teşhis iktidara yakın bir yazara, Yeni Şafak’tan Kemal Öztürk’e ait.  Öztürk devam ediyor: “Bunlar doğru. Ancak bu kaht-ı rical, yani ‘devlet adamlığı yoksunluğu’ bu demek değildir. Yaşadığımız sorun, liyakat ve ehliyete göre insan istihdam etmeme sorunudur. Zira Türkiye’nin yetişmiş nitelikli insan kaynağı, devlet adamı bulunuyor.”

“Liyakat ve ehliyet meselesi devletin ciddi sorunu haline geldi.”

“Her dediğime ‘evet’ diyecek, hiç itiraz etmeyecek, hep bana sadık kalacak adam arıyorlar.”

İşte bahsettiğim temel sorun, bu tip adamlarla devleti yönetmektir. Dış politikada da en yetkin kadroları “monşer” diye aşağılayarak tasfiye ettiler. Yerlerine getirilen liyakatsiz kadroların tek derdi iktidara yaranmak..

Diplomatın görevi siyasilerin hatalarını tekrarlamak değildir. Onların hatalarını da örten, gerektiğinde nükteli, gerektiğinde zarif, yeri geldiğinde sert ve kararlı fakat her zaman sakin ve zekice bir diplomatik lisan kullanmasıdır.

Zaman zaman TV’lerde izlediğimiz eski büyükelçiler meğer ne kadar değerli bürokratlarmış. Milli menfaatleri önceleyen, dış politika meselelerine vakıf, meramlarını son derece zarif ve etkileyici bir üslupla anlatabilen bu insanları “monşer” diye aşağılarken meğer ne kadar haksızlık yapmışız.

Ak Parti iktidara geldiğinde dış politika alanında çok doğru bir hedef ortaya koymuştu: “Komşularla sıfır sorun.” Fakat Ahmet Davutoğlu’nun mucidi olduğu bu hedefe ulaşmak şöyle dursun, tam tersine ciddi sorunlar yaşamadığımız komşumuz kalmadı. Yürütülen bu dış politikada en büyük başarısızlık Suriye konusunda yaşandı. “Stratejik Derinlik” kitabının yazarının ülkemizi düşürdüğü durum, şimdi “stratejik çukur” olarak tanımlanıyor.

1980-1988 İRAN- IRAK SAVAŞI ÖRNEĞİ: 8 yıllık İran- Irak savaşında ortak akıl ve kurumlarımızda var olan devlet tecrübesi ülkemizi “Ortadoğu bataklığına” girmekten korumuştu. Her ikisi de komşumuz olan İran ile Irak’ın Savaşında mülteci problemi, ülkemize terör transferi, ülkemizin hedef alınması olayları yaşanmadı. Ekonomik kayıp olmadı. Çünkü devreye devlet aklı girdi.

Türkiye savaşan iki devlet arasında taraf olmadı. Gerektiğinde arabulucu oldu. Hatta BM’de savaşan her iki tarafın temsil yetkisini verdiği devlet oldu. Siyasi itibarı ve bölgesel ağırlığı arttı. Her iki ülkenin de (savaştıkları için) üretimleri düşmüş, ihtiyaçları artmıştı. Türkiye iki tarafa da bol bol ihracat yaparak süreçten ekonomik olarak da çok kârlı çıktı.

Suriye iç savaşında ise ortak akıl ve devlet tecrübesi kullanılmadı. Türkiye taraf oldu. Esed’i devirme gayretkeşliğine girdi. Mezhepsel tercihler kullandı. Suriye’nin stratejik önemini kavrayamadı. Burada Rusya, İran ve Çin’in meydanı ABD’ye bırakmayacağını öngöremedi. Devletimiz yönetenler üç gün içinde Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma hayallerine kapıldı.

Sonuç: Güvenliğimiz, ekonomimiz, sosyal dengelerimiz zarar gördü. Ülkemiz bir beka problemi ile karşı karşıya kaldı.

İş TSK’ya düştü. Siyasi hataları temizleme görevi Mehmetçiğe verildi.

Şehitler.. OHAL… Ekonomik kayıplar… Ve ABD ile savaşın eşiğine geldik.

Görüldüğü gibi devlet tecrübesini, kurumların ortak aklını kullandığınız zaman krizler fırsata dönüşebiliyor. Tam tersine kişilerin şahsi ihtirasları, ideolojik hayalleri, benlikleri ön plana çıkınca stratejik çukura düşebiliyorsunuz. Bunun zararını yanlışları yapanlar çekse pek aldırış etmeyebiliriz. Ama zararını bütün millet çekiyor.

Terörle çekiyoruz. 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı problemi olarak çekiyoruz. En acısı da gencecik fidanlarımızı şehit vererek çekiyoruz. Bütün bu zararlara yol açan politikaları uygulayanlar ise “pişmanlık duymadıkları” gibi, milletimize bir özür dileme borcunu bile yerine getirmiyor.

“Hep yakınıyorsun, çare ne?” diye soranlara cevabım çok kısa: Çare ortak akla dönüşte… Çare kurumların devlet aklını kullanmasının yolunu açmakta… Çare liyakatsiz, ehliyetsiz muhterislerden devleti kurtarmakta…

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar