Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 03

Bayram Sevinci

Ruhittin SÖNMEZ

Rahmetli Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi” diye bir şarkısı vardı.

Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevincinin izlerini taşıyordu. Fakat kaybettiklerimizle bu bayramı paylaşamamanın hüznünü de yaşatan bir şarkıydı bu.

Bugün Kurban Bayramı. Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevinci yaşayabiliyor muyuz?

Yoksa içimizde geçmişe olan özlemin sızısıyla ve geleceğe dair titrek bir mum alevi gibi kalan umutlarımızla baş başa mı kaldık?

Bilmem kaç bayramdır kutlama mesajı yerine, “bayram olsun bayramlarımız” temennisini paylaşıyorum.

****

2020 yılı önceki yıllardan da karamsar bir tablo sundu bize. Koronavirüs salgını ile kaybettiklerimiz oldu. Evden dışarıya çıkamadığımız, sevdiklerimizle bile yüz yüze görüşemediğimiz günler yaşadık. Karantina günleri bitti ama hala normalleşemedik. Dostlarımızla, akrabalarımızla bile mesafeli yaşıyoruz.

Ekonomimiz zaten krizdeydi. Dünyada da yaşanan üretim ve talep azalması üstüne geldi. Milyonlarca yeni işsiz evlerinde tencerelerde et değil, dert kaynatıyor. Milyonlarca insanımızın da işleri bozuldu, gelirleri azaldı. Herkes hayat pahalılığından mustarip.

Bu yıl, önceki yıllar kadar da, özgür değiliz. Bu bayrama sosyal medyayı da kısıtlayan yeni yasal düzenlemelerle girdik.

Suriye sınırımızda kurulmakta olan PKK terör devleti kurumlarını tamamlamakla meşgul. İçimizde 5,5 milyon Suriyelinin memleketlerine dönüşü için çözüm üretemedik. İstatistiklerde görünmeyen, kişi başına milli gelir hesabında dikkate alınmayan bir kitle bu. Sosyal, psikolojik, siyasi ve güvenlik meseleleri yaratan bu devasa mesele çözülmeyi bekliyor.

Bütün partilerin desteği ile Ayasofya’nın ana binasının da ibadete açılması birleşme ve kaynaşma vesilesi olamadı. Böyle bir sevinçli günü bile ayrışma ve tartışma sebebi haline getirdik.

*******************************

Bayramlarımız nasıl bayram olacak?

Ekonomide kötüye gidiş durdurulursa… Büyüme artar, döviz kurları yerinde durur, gelir dağılımı düzelmeye giderse… Bölgesel gelişmişlik farkları azaltılırsa…

İşsizlik, fakirlik azaltılırsa… Kurban eti ve zekât verecek insan bulmakta zorlandığımızı görürsek…

Her gün şehit haberleri almazsak, askere gönderdiklerimizin sağ salim döneceğinden endişe duymaz olursak…

Adalet, hak, hukuk kavramlarına inancımız artarsa… “Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu” bir devlet ve sosyal yapı kurabilirsek…

Devletimizi yönetenlerin, din görevlilerinin, kanaat önderlerinin ve yargı mensuplarının dürüst, ahlaklı, vicdanlı olduğuna ve konumlarının gereği olan sorumlulukları taşıdığına inanabilirsek…

Dinimizi ve devletimizi en yüksek mertebede temsil eden şahısların, bizi esaretten kurtaran, Türkiye Cumhuriyeti devletimizin kurucusu Atatürk’e lanet okumak yerine; O’na şükranlarını ifade eden, O’nun ilkeleri doğrultusunda ve O’nun tecrübelerinden yararlandığını görürsek…

Bayramlarımız bayram olacak…

*******************************

BAYRAMLARI HAK ETMEK İÇİN

İktidarların, devleti yönetenlerin asli görevi, sadece bayramlarımızı bayram yapmak değil, her günümüzü bayram sevinci ile yaşamamızı sağlamaktır.

“Biz ve onlar” diye toplumu kutuplaştıran, ayrıştıran; sevgi dili ile değil, öfke ve kindar söylemlerle siyaset yapan muktedirler kimyamızı bozuyor. Birleştirici, toplumu motive edici lider/ liderler çıkarmak zorundayız.

“Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.”

Atatürk’ün bu sözlerindeki gibi, kendisi yerine milleti önceleyen, milletine moral ve özgüven aşılayan yüksek liderlik özellikleri taşıyan ifadelere hasretiz.

Devletin temelini “ben” değil, “Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü” olarak gören, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı” hedef gösteren anlayışa dönmek zorundayız.

Çağdaş medeniyet seviyesini üstüne çıkmanın yolu da “müspet ilim” ve “geçen zamana nispetle, daha çok çalışmaktır.”

Böylece “daha az zamanda, daha büyük işler başaracağımızı” söylemek hakkına sahip oluruz.

Bayramlarımız bayram olsun istiyorsak, “milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmeyi millî ülkü” kabul edeceğiz.

Bunları yapabilmeyi, bundan sonraki bayramlarımızı “daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamak” hakkına ve imkanına sahip olmamızı diliyorum.

Tem 14

Okumuyoruz / Araştırmıyoruz

A.Kemal GÜL

Aslında biz Türkler, tarih kitaplarını açıp okusak, bütün gerçeği göreceğiz. Duyduğuna inanmak yeterli olabiliyor bizler için; okumak bizlere çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız? Amerikalı bir yazar Rockfeller’in itirafları hakkında diyorki;  Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim. Az daha, İngilizlerin yerine Türkleri koyacaktım.
Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.
Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.
Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.
Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.
David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:
“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.
“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.
“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.
İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.
Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız vardı.

İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu? Onlara inandık, onlara benzemeye çalıştık, kişiliğimizi kaybettik, kültürümüzü yitirdik,  kendimizden başkası olmaya çalıştık. Yiğit kadrosuyla Türk Milleti kavramını öne çıkaran Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gösterdiği ‘’Muassır’Medeniyet’’ kavramını bütünüyle rehber edinemedik.

Yüz yıllar öncesinde bu durumu yaşamıştık. O zaman Bilge Kağan “Ey Türk! Silkelen ve kendine dön!” diye haykırmıştı. Galiba bugün de Bilge Kağan gibi haykıracak bir lider arıyoruz; kendimize dönmek ve kendimizi bulmak için!
Kendimizi bulacak mıyız? Toparlanabilir miyiz? Genellikle dindar bir toplumuz; Ne varki İslam dininin ruhunu kavramaktan hala uzağız. Bu safiyetimizden birileri yararlanarak, aldatarak, inandırarak iktidarımız olabiliyor. Kur’an’ın dışında bir dinle altadılıyoruz. Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta adam durumuna düşmemeliyiz Osmalı’nın son yüz ylında olduğu gibi. Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir; Türk Milleti kavramını içselleştirerek; seni sarmalayan Bedevi Kültüründen kurtularak Milli Şahsiyetinle kendin olabilmelisin.

Milli Coğrafyamızı kuşatmaya devam eden tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız.

 

Tem 20

Tarih Yazmak

Halil ALTIPARMAK

Köşe yazılarına baktığımızda, en çok yazılan konulardan birinin TARİH konusu olduğunu görürüz. Bu durumun elbette, yararlı olduğu kadar dikkatli olunmazsa yanlış anlamalara neden olabilecek tarafları da vardır. Bu yanlış anlamalara, yanlış yönlendirmelere neden olan; tarih yazanın durumudur.

Kabul edilir ki, tarih yazanın TARİHÇİ olması öncelikli şart olmalıdır. Ancak, tarih, öyle bir konudur ki, insanın, toplumun sürekli istediği ve bilgisine aç olduğu bir konudur. Bu nedenle, tarih konusunu sadece tarihçilerin yazması hem beklenemez, hem de yet(e)mez.

Gerçekler böyle iken, bu gerçeklerin ışığında, tarih konusunu yazanların, dikkat ve özen göstereceği belirli kurallar, şartlar olması da, yukarıda bahsettiğimiz yanlış anlamalara, yanlış yönelmelere neden olacak TARİH YAZIMI’na engel olabilir.

Aklın kılavuzluğunda hareket edersek, tarih yazmanın kurallarını, şartlarını belirlemek için hem herhangibir merci yoktur ve hem de engellemek mümkün değildir.

O halde, geriye ne kalıyor?

Tarih yazanın vicdanı, karakteri, önyargıları, niyetleri, ezberleri, ruh halleri gibi, tamamen kişisel özellikler tarih yazımında belirleyici olmaktadır.

Bir Tarihçi olarak söyleyebilirim ki, tarih yazanların, bu özelliklerini olumlu yönde sürdürerek işlerini yapmaları gerek ve şarttır.

Örnek olarak, son Ayasofya meselesini gösterebiliriz. Şahsen, bu konuya bugüne kadar hiç girmedim. Çünkü, iç malzeme yapılacağı çok açık idi. Ayrıntıya girmeden şunu söyleyebilirim: Ayasofya’yı, İstanbul’un fethi ile ukdemize aldık. Millî Mücadele ile, işgal altından kurtararak kısa süren bir dönemden sonra yeniden ukdemize aldık. Yani, eser zaten bizim hükümranlığımız altında, tıpkı büyük masraflarla açılan AKDAMAR KİLİSESİ gibi, NOKTA.

Tarih, sadece, yaşanmışlıkların aktarılması olarak da görülemez, görülmemelidir. Yaşanmışlıkların çok yönlü bağlantıları da vardır. Diğer bir ifade ile, yaşanmışlıkları aktarma bilgisi HAM bilgidir, yani işlenmemiştir. Yaşanmışlıkları işleyen, aslında, pek sözü geçmez ise de, TARİH FELSEFESİ’dir.

Tarih yazmak demek, Tarih Felsefesi yapılarak daha doğru aktarımlara ulaşmak demek olmalıdır.

Elbette, Tarih Felsefesi yapabilmek için, yaşanmışlıkların ekonomik, sosyolojik, hukukî, felsefî, ruhî(psikolojik) boyutları da MÜMKÜN olan ölçüde görülebilmesi gerektir.

Kabul edelim veya etmeyelim, uygulayabilelim veya uygulayamayalım, Tarih yazmak için yaşanmışlıkların bütün sosyal disiplinlerle irtibatının görülebilmesi esas olmalıdır.

Peki bu mümkün mü?

Ne yazık ki, çok zor.

Ama, böyle olmayınca da, maalesef, en basit konularda bile birbirinden tamamen farklı ve birbirine zıt görüşler, bakış açıları ortaya çıkmaktadır.

Farklı bakış açıları olmasın mı?

Olsun da, doğrular üzerinde olsun.

Tamamen ilginçlik olsun diye, kişisel tatmin olsun diye, yalan olduğunu bilerek, menfaat için, yalakalık ve dalkavukluk için, haddini bilmeden, art niyetli, uydurma tarihler yazarak olmasın.

TARİH, GEÇMİŞİ ANLATAN, GELECEKTİR. Yani, geleceğimizi karartacak geçmiş anlatımı zehirdir, zararlıdır.

 

Haz 29

Tarihî ve İlginç Bir Belge

Halil ALTIPARMAK

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ONUNCU YIL NUTKU’nu hepimiz biliriz elbette. Kendi sesinden belki sayısız defa dinlediğimiz bu Nutkun içeriğinde neler olduğu pek dikkatimizi çekmez gibi gelir hep bana. Bu nedenle, Onuncu Yıl Nutku’nun herkes tarafından tekrar tekrar ve dikkatle okunmasını hep arzulamışımdır.

Aşağıda, ATATÜRK’ün kendi elyazısıyla yazdığı Onuncu yıl Nutku’nun bir sayfasını göreceksiniz. Bu sayfada bir özellik var. Adı geçen Nutuk aslında 5 sayfadır. ATATÜRK, bu 5 sayfaya iki ek sayfa daha yazmıştır. O iki sayfaya da 5/1 ve 5/2 demiştir. İşte aşağıdaki sayfa 5/1. sayfadır. Bu sayfada önce yazıp sonra karaladığı satırlar vardır.

ATATÜRK, bu satırları neden yazmıştır ve sonra neden üzerini çizmiştir? Bunun cevabını herkes kendi algı ve değerlendirmesi ölçüsünde, bugün gelinen nokta ile karşılaştırarak verebilir diye düşünüyorum.

Aşağıdaki bu sayfada yazılanlar şunlardır:

“asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile, atinin(geleceğin HA) yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır (bu satırlar  ilgili Nutukda vardır.)

Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medenî beşeriyetten dileğim şudur:

            Beni hatırlayınız   (altı çizili yazı, Nutuk’a önce eklenmiş ve sonra üzeri çizilmiştir. Neden? HA)

Türk Milleti

Ebediyete akıp giden Her on senede,  bu büyük millet Bayramını…”

Bu sayfadaki yazının üst kısmı ATATÜRK’ün bir öngörüsüdür. Kesin inanç duyduğu bu öngörüsünün gerçekleşmesi halinde hem Türk Milletinin ve hem de medenî insanlığın kendisini hatırlamasını istemesi neden tereddüde dönüşmüştür?  Lütfen yukarıda da söylediğim gibi bugün gelinen nokta ile karşılaştırarak değerlendirelim.

 

May 23

19 Mayıs 1919’un Yol Haritası

A.Kemal GÜL

19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı ve ilk adımı olan bugünün derin mana ve önemini kavramak her Türk gencinin hafızasına nakşedilmelidir.

*

Dünya tarihinde hiçbir örnek yoktur ki, gericilikten yoksulluğa, işgalden teslimiyete giden yolda, bir ulusun kaderi bir “vapur”un yolculuğu ile başlasın…

Derme çatma bir geminin ufuk çizgisinde kayboluşunu anlatmıyor o vapur…

Tam aksine, o vapur yolculuğunun uygarlık ve aydınlanma için tarihin ufkunu açtığını da kabul ediyor tüm dünya…

Çünkü bozuk pusulasına rağmen, bir ülkenin kaderi için en yaşamsal yolcusundan yine bir ulusun kurtuluşu için en kritik dönemecine kadar hedefine ulaşmış bir vapurdur o…

Türkiye Cumhuriyeti’ni yoktan var eden, dünya tarihini sarsacak boyuttaki Kurtuluş mücadelesinin bir vapurun yolculuğundan bir Meclis’in açılışına kadar geçen süreyle ilgili çarpıcı saptamalar da yapmıştır Atatürk…

Bandırma Vapuru’nun yolculuğunu anlamayanlar, Samsun’a düşen ilk adımı sindiremeyenler; Atatürk’e, laikliğe, cumhuriyete, rejime saldırırken, -hatta bazı tetikçi alçaklar gibi küfür etmeye kalkışırken- aşağıdaki satırları okumadan, sakın ola çizgiyi aşmasınlar!!! Diyor ki Gazi;

“Ulus yorgun ve yoksul bir durumda…”

“Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak…”

“Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış…”

“Başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor.”

“Komutanlar ve subaylar, genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, kurtuluş yolu aramakta…”

“Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmış, son olarak, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmakta…”

“Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.”

“Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!..”

*

Evet; Anadolu’nun hemen her yanı Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar tarafından çiğnenmektedir. Buna bir müddet sonra Yunan çizmeler ide eklenecektir.

Türk milleti ve vatanının düşeceği bu hali gören bir tek kişi vardır, o da Mustafa Kemal’dir. Yönettiği ordulardan kurtarabildiği silahları ile birlikte Anadolu’ya çekilmiş, kendisi İstanbul’a geçerek, dirayetsiz ve ürkek Vahdettin’den Harbiye Nazırlığını koparıp ipleri ele alabilmek için Sara’ya damat olmayı bile istemişti. Saray ise Mustafa Kemal’den çekiniyor, Kazim Karabekir’e güveniyordu. Ve saray, güvenmediği Mustafa Kemal’i Anadolu’ya geçirmemek, İstanbul’da tutmak için her tedbire başvurmuştu. Mustafa Kemal bir yandan Saray, diğer yandan İngilizlerle görüşerek meşruiyet sınırları dâhilinde çözümler ararken, diğer yandan da, Anadolu’daki teşkilatlanmasını güçlendiriyor, hemen her ilde milli hassasiyetlerden emin olduğu eski silah arkadaşlarına ve onların tezkiye ettiği vali ve kaymakamlara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurduruyor,’’Hattı müdafaa yoktur, sathi müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır’’ emrini vereceği günler için il il, ilçe ilçe, sokak sokak vatan savunmasının temellerini atıyordu.

Vatan savunması başladığında ise ‘’İstanbul’’ve ‘’Ankara’’diye iki başlılığı ortadan kaldırmak için ise, Vahdettin’den aldığı yetki ile İstanbul’u terk etmenin gerekliliğine inanmaktaydı.

Lakin Vahdettin’in Mustafa Kemal’i İstanbul’dan çıkartmak gibi bir niyeti yoktu, bunun böyle olmasını İngilizler de istemiyordu.

Çünkü Atatürk Londra ile irtibata geçmiş, İngiliz halkının Çanakkale Savaşlarındaki hezimet dolaysıyla hükümetlerinin Anadolu’da yeni bir maceraya girmesine kesinlikle karşı olduğunu öğrenmiş, hele bu maceranın Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal’e karşı ‘’yeniden’’ deneneceğini öğrendiğinde, zaten kalmayan halk desteğinin hepten ufalanacağını çok iyi görmüştü.

Onun için Vahdettin ve İngilizler Mustafa Kemal’i İstanbul’da Tutmak istedi. Neticede Vahdettin, Anadolu’yu İstanbul’da iken karış karış teşkilatlandırıp Kuvay-ı Milliye ruhunu şaha kaldıran Mustafa Kemal’i teskin etmek gibi bir görevle, İstanbul’dan çıkartmaya mecbur kaldı. Ona bunu icbar eden bizzat Mustafa Kemal’dir. İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ne niyetle geçtiğini bildikleri için onu durdurmaya çalışmış ama başaramamıştır. Zaten Mustafa Kemal’de, Bandırma vapuru kaptanına, böyle bir tehlike olduğunda en yakın yerde gemiyi karaya oturtma talimatı vermiştir. Geminin karaya oturması demek Mustafa Kemal’in Samsun’a olmasa bile herhangi bir noktada Anadolu’ya ayak basması demektir. Anadolu ise, İstanbul’da yapılan Teşkilatlanma vesilesiyle zaten Mustafa Kemal’i beklemektedir.

*

Var olan bir gerçek ki; ‘’Atatürklük’’seçim kazanmakla olmuyor. Atatürk olmak için böyle bir mazi mecburiyeti var vesselam…

*

Parçası olduğumuz Ortadoğu Coğrafyası üzerinde, dün olduğu gibi, bugün de emperyalist güçlerin/ küresel işbirlikçilerinin yerli işbirlikçileriyle birlikte milyonların kanını akıtan, insanlarını denizlerde boğulmaya, yok olmaya mahkûm eden çirkin oyunlarının içinde değilsek ve olmayacaksak eğer; Başbuğ Atatürk’ün koyduğu ana ilke, ‘’yurtta sulh, cihanda sulh’’sözünün devlet hayatımızın öznesi olduğunu, bu netameli coğrafyamızda insan onurunu hiçe

sayarak hayata geçirilmeye çalışılan senaryolara bakınca bir daha yaşayarak görmekteyiz.

Sürdürülebilir kalıcı sulhun/ barışın ise, ekonomik, iktisadi, sosyal, askeri her yönüyle devletimizin güçlü kalmasından, ulusal birlik ve bütünlüğünün sağlanmasından geçtiğini tarihi tecrübelerimizden görmekteyiz.

*

O eşsiz liderin, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı taçlandıralım:

‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.

‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’

*

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Haz 08

Milli Devlet Düşmanlığı Neden?

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Milli devlet ortak iradeleri ve tasavvurları şekillenmemiş ortak bir geçmişe ve geleceğe inanma durumunda olmayan kolayca çözülen kalabalıkların değil; milletin, milletleşme yönünde mesafe almış toplumların örgütlenmiş, halidir. Milletleşme süreci de her türlü boy, kabile, aşiret, etnisite, mezhep, cemaat ve bölgecilik şuurunun üstünde milli seviyede kültürel bir mutabakata ve mensubiyet şuuruna varılabilmesi ve bunlardan pay ve güç alınabilmesidir. Milli devletlerin milli kimliği olur. Kurucu bir iradesi  ve unsuru vardır. Yaşama tarzı belirli bir coğrafyaya damgasını vurmuş ve orayı vatanlaştırmıştır. Milli kimlik herkes tarafında paylaşılır. Etnik çağrışım yapmaz; milli kimlikle yarışmaz ve rakip gösterilemez. Koronavirüs salgını dolayısıyla Türkiye’nin uçaklar göndererek yurt dışındaki vatandaşlarını ülkeye getirme erdemi ve hemen hemen her konuda ayırım yapmaması, milli devlet olmanın gereğidir. Milli Mücadele sonrasında Ankara hükümeti milli bir devletin hükümeti olduğu için Lozan’da milli devlet olarak kabul görmüştür. Büyük çoğunluk ve kurucu unsur, ortak irade dışlanarak etnisiteleri yaşatmak zordur. Bütünün reddedildiği yerde parçalara yaşama hakkı tanınmaz; ama sırası geldiğinde kullanılırlar.

Türk Milletinin kurucu unsuru Milli Mücadeleye soyunmuş Türkler ve kendilerini bu vatanın ayrılmaz bir parçası olarak gören ve kendilerini Türk olarak hissedenlerdir. Virüs salgını dolayısıyla insanlarımızın etnisitelerine bakılmaksızın onlara üstün hizmetler götürülmüştür. Çünkü, onlar TC vatandaşıdırlar ve Türkdürler. Bu durum mahalli sıfatlarının reddi de değildir. Aksi bir anlayış, mahalliliğe takılmak ve farklılıkçı ırkçılığa özenmedir. Bugün Dünyada küresel çapta milli devletler sistemi işlemektedir. Kimsenin amuda kalkarak Dünyayı seyretmesine ihtiyaç yoktur. Milli devletlerin yerini alabileceği ileri sürülen uluslar üstü kurumlar oluşturulamamıştır. AB’nin zayıflama sebeplerinden birisi de budur. BM’nin acıklı durumu da ortadadır.

Önü açılan milli devletlerin üniter yapılarıyla oynandığı bir dönem yaşıyoruz.  Etniklik ve mezhepçilik, yapay cemaatleştirme gibi millet altı unsurlar başta olmak üzere, toplumu ufalayıcı her malzeme artık ideolojik çatıştırmaların yerini almıştır. Anadolu coğrafyasının mozaik olduğu iddiaları da bundandır. Bu coğrafyada ileri sürüldüğünün aksine hakim Türk kültürü egemen olmuş ve kurucu unsur rolü oynamıştır. 1071 öncesinde de Türk toplulukları burada yaşamıştır. Dünyada sınırlar ortadan kalkmamış; Dünya tek devletle birleştirilememiştir. Bölgesel hayali devletler içinde farklı milli devletler eritilememiştir.

Osmanlı Balkanlar’dan çözüldü, TC’de Ortadoğu’dan çözülmeye çalışılıyor. Bundan dolayı mozaik tartışmalarına ve çok kimliklik iddialarına sığınılıyor. Mozaik iddiaları bundan dolayı ortaya atılıyor.

Milletleşemeyen milli devlet olamayan ülkeler yabancı işgallerine gebedir. Suriye ve Irak milli devlet olup içerde etnik ve mezhep kavgalarıyla uğraşmasalardı; ABD ve Rusya bu ülkelerde at oynatamazdı.

Milli devletlere meydan okuyan küreselci tezler büyük yara aldı; ama küreselleştirmenin hedef aldığı, engel gördüğü milli devlet düşmanlığı, çoğu kere başka bir milli devlet adına sürdürülmektedir. Unutulmamalıdır ki; küreselleştirmenin işleyişine tepki gösterenler, Dünyadan soyutlanmayı ve içe kapanmayı savunmamaktadırlar. Bunu isteseniz de yapamazsınız. Siyasi ve ekonomik ilişkilerin ve etkilerin dışında kalamazsınız. Ancak milli çıkarlarınızı da korumak durumundasınız. Günümüzde Dünyada sağlıklı, dengeli, adil, insan haklarına saygılı bir küreselleşme ortamı yoktur. Dünyanın güçlü ekonomik ve siyasi ülkeleri ilişkileri şekillendirmektedir. Serbest piyasa ekonomisi yerini kapalı ve kontrollü piyasa ekonomisine bırakmıştır. Küreselleştirme sadece ekonomik bir konu değildir. Dinler bile şekillendirilmek istenmektedir. Evangelistlerin çabaları bundandır. Bundan dolayı İslam ılımlılaştırılıp yozlaştırılıp kontrol altına alınıp küresel güce bağlanmak isteniyor. Türkiye’de dış güdümlü 15 Temmuz 2016 işgal ve darbe teşebbüsü neden yapıldı?

Milli devleti reddetmek, federal bir yapıya geçmek ve egemenliği paylaşacak yeni ortaklar aramaktır. Milli devleti reddedenler bir süper güç ve patron devlete yanaşmak durumundadırlar. Federal yapı ve eyalet sistemine geçiş bugünlerde kötü örneklerle doludur. Virüs salgını karşısında ABD eyalet sistemi içinde olduğu için bocalamış, çok başlı olmuştur. Bölücülüğün ve toprak bütünlüğünün sorun olmadığı ABD böyle olursa; yarın Türkiye nelerle karşılaşacaktır?

Türkiye açık artırmaya çıkarılmamıştır ve etnik bir havuz da değildir. Etnisitelere kültürel haklar tanımak ile siyasi tanıma farklı şeylerdir.

 

Tem 10

Türk Dünyası Birliği

A.Kemal GÜL

Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’de Çin güvenlik güçleri ve silahlı paramilislerin barışçıl gösterilere kanlı müdahalesinin 11’inci yıl dönümü.

Sürgündeki Doğu Türkistan Milli Meclisi’ne göre 2009 Temmuz’undaki olaylarda, 3 gün içerisinde binlerce Uygur, Çin makamlarına göre ise 197 kişi yaşamını yitirdi.

Olaylar, Çin’in Guangdong eyaletinde bir fabrikada zorla çalıştırılan Uygur Türklerinin beraber çalıştıkları Çinli kadınları taciz ettikleri iddiasıyla patlak verdi. 26 Haziran’da fabrikaya saldıran Çinliler, onlarca Uygur Türkünü öldürdü.

Çinli kadınların taciz edildiği iddiasının ise yalan olduğu ortaya çıktı.

Çoğunluğunu Uygur üniversite öğrencilerinin oluşturduğu kalabalık bir grup, 5 Temmuz 2009’da Uygur Türklerine yönelik baskı, ayrımcılık, ortadan kaybolma, kaçırılma ve fabrikalarda zorla çalıştırmaları protesto amacıyla Urumçi’de protesto gösterisi düzenledi.

Çin Devletinin Uygur Türklerine uyguladığı baskının sosyal medyaya yansıması kadarıyla içimizi sızlatmaktadır; Asimile amaçlı uygulanan eylem ve baskıları sosyal medyadan takip edebiliyoruz.

Güçlü Türk Birliğinin aşamalarla sağlanması yönünde Türk Devletlerinin, özellikle Türkiye Cumhuriyetinin uluslar arası hukuk çercevesinde etkin olma zorunluluğu vardır; Uygur Türk’üne sahip çıkmak, Türkiye Cumhuriyetini ebedi kılmak anlamını taşır.

Ne var ki yıllardır ülkemizi tehtit eden hain odaklarca, Türk varlığını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk tarafından belirlenen ‘’kuruluş felsefesinin’’temeli olan ‘’Türk Kimliğini’’sabote etmek, Türk Milleti’nin yılgınlığa, kendine güvensizliğe, hatta çaresizliğe sürüklenerek çökertilmek istenmesi karşısında Türk Milleti; kararlılık içinde yapılması gerekenleri yapacağından emin olmalıdır.

Türk Milleti; varlığını şekillendiren, tarihini, kültürünü, heyecanını, coşkusunu hissettirecek evlatlarının büyük dirilişine tanık olacaktır. Hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Ne var ki sözde Müslümanlık adı altında Türk Milleti düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeler karşısında halk Kur’an’ın ön gördüğü dinle bilinçlendirilebilsin; Kendisine Ayetlerle indirilmiş Kur’an’ın neşriyatını yapan Peygamberi Hz. Muhammed’in Cahiliye dönemi denilen mensubu olduğu toplumunda verdiği nitelikli uğraşın özünü kavrayabilsin.

Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.

Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.

Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslam’ı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilmelidir.

Hür ve yaratıcı düşünceyle, bu coğrafyada ayakta kalmamızın, güçlendirilmiş demokratik kurumlarıyla ‘’gerçek demokratik rejimi’’le huzura kavuşabileceğimizin ön şartı olacaktır.

Yoksulluk, bağlı olarak yolsuzluk aşılması gereken en önemli bir konu; Yoksulluk hükümetlerin çözmesi gerekli proplemleri arasında ilk sırada olmalıdır. Gerekli politikalar; ekonomik büyüme, insana yatırım yapmak, katılım ve çevre ve sosyal politikalar önceliklidir. Ayrıca uluslar arası ekonomik istikrar; yatırımların teşviki, eşitsizliğin azaltılması ve kurumsal kapasitenin geliştirilmesi yoksulluğu azaltmakta kullanılabilecek politikalardandır.

Bu niteliklere haiz olmadan Türk Dünyasının bütünleşmesi yönünde fikir üretmemiz zayıf ve cılız kalır.

*

Evet; Birleşik Türk Dünyasının öne çıkartılmasıyla alakalı Akademik göüşlerden Örnekliyerek tasvir edersek;

Türk birliği için çalışmak geleceğimiz adına hayırlı ve iyi bir adımdır. Ailenin birliği, doktorların birliği, avukatların birliği için çalışmak nasıl iyi bir şeyse milletin birliği için çalışmak da iyi bir şeydir. Sosyal ve meslekî oluşumları bölmek kötü, birleştirmek iyidir. Bölünmüş, parçalanmış toplulukları bir araya getirmek iyidir.

Demek ki Türk birlikçiliği ve Turancılık en genel çerçevede “iyilik” kavramı içine giren bir ülküdür. Nitekim birçok devletleri olan Almanların ve İtalyanların 19. yüzyılda tek devlet hâlinde birleşmeleri onlar için iyi olmuştur. Soğuk savaşın bitmesinden sonra iki Almanya’nın birleşmesi de Almanlar açısından iyi bir sonuçtur. Amerika Birleşik Devletleri de daha önce birçok küçük devletten oluşuyordu. 19. yüzyılda onlar da Amerika Birleşik Devletleri oldular.

Türkler de tarihte bazen birleştiler, bazen bölündüler. Birleştikleri zaman büyük ve güçlü oldular. Bölündükleri zaman küçük ve güçsüz oldular; sonunda da büyük devletler tarafından yutuldular; tutsak ve köle oldular. Demek ki büyük ve güçlü olmak için, bağımsızlığın devam etmesi için birleşmek gereklidir.

İyi işler aynı zamanda kutsal işlerdir. İnsanların kendi çıkarları yerine mensup oldukları toplumun iyiliği için çalışmaları onların ruhlarında manevi bir yükseliş meydana getirir. İşte bu manevi yükselişi sağlayan, kutsallık duygusudur. İyilik yaparken yüreklerde hissedilen güzel kıpırdanışlar, insanda kutsal bir görev yaptığı duygusunu uyandırır.

Türk birliği için çalışmanın pek çok yolu vardır. Efsane, destan, tarih, dil ve edebiyattaki ortaklıkları göstermek için ilmî çalışmalar yapmak bu yollardan biridir. Aynı amaçla sanat çalışmaları yapmak da bir yoldur. Tek tek insanlarla konuşarak onlarda birlik bilincini oluşturmaya çalışmak da bir yoldur. Yazılar yazmak, yazılı ve görüntülü iletişim araçlarında faaliyette bulunmak, bu amaca yönelik sivil toplum kuruluşları meydana getirmek ve onlar içinde yer almak… Daha fazla ayrıntıya girmek gerektiğini sanmıyorum. Bu amaçla yapılacak her türlü faaliyet, Türk birliği için çalışmak demektir.

Bütün bu faaliyetler iyi ve kutsaldır. Ancak en başta uyulması gereken bir şart vardır: Mevcut durumu doğru bilmek, doğru tespit etmek. Doğru bilgiye dayanmayan hareketler, amaca fayda vermek yerine zarara yol açabilir. Hiçbir şey abartılmadan her şey doğru bilinmelidir. Bütün olgular, sebepleriyle birlikte doğru tespit edilmelidir. Doğru ve sağlam bilgilerden hareket edilerek amaca doğru yürünmelidir.

Bugün için bilinmesi gereken doğrulardan biri, bizim Türk dediğimiz topluluklardan birçoğunun veya o topluluklar içindeki insanlardan birçoğunun kendilerini Türk bilmedikleridir. Aynı şekilde dillerini de Türkçe olarak adlandırmadıklarıdır. Onlar, kendilerinin ve dillerinin bizimle aynı kökten geldiğini biliyorlar, fakat artık ayrı olduklarını düşünüyorlar.

Elbette sadece bu bilgiyle yetinmek doğru değildir. Neden kendilerini ve dillerini öyle biliyorlar? Bu sorunun da cevabını araştırmalı ve sebebini bilmeliyiz. Bunun için, yakın dönemlere kadar onların da genel adlarının Türk, dillerinin adlarının Türkçe olduğunu, durumun başka devletlerin bağımlılığı altına girdikten sonra değiştiğini onlara tarihî delillere dayanarak ve sabırla anlatmamız gerekir.

Özbek, Türkmen, Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt kimlikleri uydurma kimlikler değildir. Bu kimlikleri kullanmakta sorun yoktur. Önemli olan, Türk üst kimliğinin unutulmuş veya hâkim güçler tarafından unutturulmuş olmasıdır. Onlara hatırlatmamız gereken, üst kimlik adlarının Türk olduğudur.

Hâkim güç, Türk adını sadece Türkiye Türklerine, Türkçe adını da Türkiye Türklerinin dillerine inhisar ettirerek kardeşlerimizde yanlış bir imaj oluşturmuştur. Bunun, hâkim güç tarafından zihinlere yerleştirilmiş bir bilgi olduğunu onlara yumuşak ve ikna edici bir dille anlatmamız gerekir.

Özbek, Türkmen, Uygur, Kazak ve diğer kardeşlerimize Türk olduklarını anlatmaya çalışmak bir zorlama değildir. Ortak Latin alfabesinde birleşmek gerektiğini anlatmaya çalışmak nasıl zorlama değilse Türk olduklarını anlatmaya çalışmak da zorlama değildir.

Tabii ki usul ve üslup çok önemlidir. Hiç kimseye zorla bir şeyi kabul ettirmek yetkisine sahip değiliz. Yumuşak bir üslupla, delilleri ortaya koyarak karşımızdakini ikna etmeye çalışmalıyız.

Zaman da önemlidir. Yüz yılların tortusu, on yılda, yirmi yılda giderilemez. 20-25 yılda olmadı diye “bu iş olmaz” yargısına varmak da doğru değildir. Azerbaycan, özellikle Güney Azerbaycan’daki kardeşlerimizin artık kendilerini Türk kabul ettiklerini, hatta Azeri sözüne öfkelendiklerini görüyoruz. O hâlde “olmaz” diye bir şey yoktur. Ülküler, çetin ve zorlu uğraşlardan sonra gerçekleşebilen kutsal dileklerdir.

*

Uygur Türk’ünü asimile etmeye çalışan; yer altı ve yer üstü zengin Doğu Türkistan Topraklarını kendi lehine işletmeye çalışan Çin devletiyle; bu devlete bağımlı Uygur Türk’ünün bağımsızlığı için verebileceğin mücadelede bu devlet kadar güçlü olmak zorunluluğu ortada durururken; ekonomik gücüyle Türk Birliği adına çalışmak geleceğe hâkim Türk Birliğinin sağlanmasıyla mümkün olacaktır.

Haz 23

Virüsle Mücadelede Şartlar Zorlaşıyor Mu?

Mustafa E.ERKAL

            Son günlerde virüse yakalananlarda dikkat çekici bir artış var. Konu sadece değerli tıpçılarımızı değil; değişik meslek erbabını, sosyologları ve psikologları da ilgilendirmektedir. Bilimsel kurullara farklı meslek sahipleri de davet edilebilmelidir. Birçok konuda vatandaşın değer hükümleri, yanlışıyla doğrusuyla davranış kalıpları ve Türkiye’ye has şartlar ve sebepler göz önüne alınmadan sığınılacak tedbirlerde beklenen sonuçlar alınamıyor. Meslek ve branş asabiyetini aşmak gerekiyor. Kurullara bilim adamı davet ederken siyasilere sadakate değil; liyakate bakılmalıdır.

Bazılarına göre zorlayıcı, kısıtlayıcı tedbirler olmadığı sürece, yeni normale dönüş; gevşeme, yönetenlerin zaafı zannedilir ve hafife alınarak tedbirlere uyulmaz. Kamu sağlığı ile ilgili virüs sorununu sadece ülkeyi yönetenlerin aldığı tedbirler gibi görme yanlışından da uzaklaşmalıyız. Beşbine yakın virüse kurban verdiğimiz vatandaşımız ciddiye alınacak bir sayıdır. Bu sayı içinde herkes yer alabilirdi. Kimsenin virüs veya bakteri karşısında özel koruması yoktur. Büyük çoğunluk virüse karşı kurallara uymuşsa da bir gurup son derece ciddi olayı hafife almış, sıkıntıya gelmemiş, zevkinden ve sefasından ayrılamamış, alışamamış, yanlış alışkanlıklarını terk edememiş, tatil hastalığından, gösteriş tüketiminden ve kuralları zorlamaktan ve onlara uymamaktan kendisini kurtaramamıştır. Kurallara uymayanların oranı çok düşük olsa bile; salgın hastalığın yayılmasını sağlayabilmektedir.

Konunun siyasi ortamla ilgili bir boyutu da olabilir. Bazı siyasetçilerin sürekli çatışmacı ortamdan beslenmeleri, fayda ummaları, iç politikadan bunu mesela Ayasofya tartışmaları ile dış politikaya da taşımaları, gündem değiştirmeleri, vatandaşı bunaltmış, bezdirmiş, huzur ve güveni sarsmıştır. Keşke iktidar ve muhalefet ortak bir davranış sergileyerek vatandaşa birlik mesajı ve resmi sunabilselerdi. En ciddi ve hepimizi ilgilendiren sorunlar karşısında bile, bir araya gelen görüntüleri veremiyoruz.

Trafik kurallarına uymayan, ciddiye almayan, kuralları zorlayan, uymamayı üstün zekalılık sanan çarpık zihniyetin virüse bakışı, trafiğe bakışından farklı değildir. Aynı yanlış zihniyet devam ediyor. Hastane yatağında zor durumdaki hastaların ne çektikleri fark edilemiyor. Bu gerçeklerden maskeyi koluna asanın veya onu bilezik yapanın hiç haberi yok.

Tıpçı değerli dostlarımız da alınmasın ama ekranlarda halkın anlamadığı kelimeleri, tabirleri sık sık kullanarak ifadeleri aşırı yumuşatarak başarılı olamayız. Bugüne kadar işleri çok iyi getirdik ama sürdürmek de zorundayız. Türkçeleri varken yabancı karşılıklarını kullanmayı anlayamıyoruz. Acaba baştan itibaren sadece maske dağıtmak ile yetinmeyip halka yabancı tıp terimleri sözlüğü dağıtmak uygun mu olurdu? Bolca dağıtılan maske belki de bedava dağıtıldığı için bazılarınca takılmıyor.

Biz hala fiziki mesafeyle sosyal mesafenin farkını kavrayamadık. Herhalde bunu anlayabilmek epey zaman alacak. Toplumdaki fert ve sosyal gurupların fiziki değil de sosyal açıdan mesafesinin açılması insanların birbirinden uzaklaştırılması ve birbirine yabancılaşmasıdır. Birlik ve beraberlik şuurunu zedeleyecek böyle bir durumda kurallara uyum ve dayanışma da zayıflayacak fertler ben merkezli hareket edecek, kimse toplumu ve kendi dışındakileri değil, sadece kendini düşünür olacaktır. Bundan dolayı kurallara uymayanlar konuya ferdi açıdan bakarak ben hasta olacağım sana ne sorusuna sığınmaktadırlar.

Salgının daha da artmasını önlemek için önce alınmış bazı tedbirlere ve kısıtlamalara gidilmeli; ama bunlarda toptancı olunmamalıdır. Katarlı dostlarımızla anlaşarak TV’deki futbol maçları TRT’den verilmeli; kahve, lokanta, kantin ve lokal gibi alanlarda toplulaşma önlenmelidir. 65 ve üstündeki yaşta olanların her gün sokağa çıkma ihtiyacı ve beklentisi yoktur. Zaten sağlık bakımından da zorlanacaklardır. Pazar günü yeterli olamamış ve ihtiyaçlara ve beklentilere cevap verememiştir. Bir veya iki gün belirli saatlerde dışarı çıkma sağlanabilir. Mesai saatleri ayarlanarak toplu taşıma araçlarında aşırı kalabalıklaşma önlenebilir. Bütün çalışanların aynı saatlerde bu araçları kullanmaları değiştirilebilir. Asker uğurlama, taziye ve zaruri ziyaretler izinle ve sınırlı sayıda yaptırılabilir. Minibüs dahil bazı taşıtlarda aşırı kalabalıklaşmayı önlemek için polis kontrolleri artırılmalıdır. Ancak minibüs sayıları da yeterli olamadığından vatandaş saatlerce araç beklemektedir. 15-25 yaş gurubuna dikkat edilmelidir. Vali ve kaymakamlar kısıtlamalar konusunda yetkilerini kullanabilmelidirler. Ev dışında market ve AVM’lere ilave olarak maske takma mecburi kılınmalıdır. Fiziki mesafe ve hijyen konusunda TV ekranlarında yoğun duyurular yapılmalıdır. Hastanelerde hastaların çektiği acılar konusunda bilgilendirilmeye gidilmelidir.

 

 

 

Haz 26

Vatanseverlik Budur…

Halil ALTIPARMAK

Aylardan beri korona virüs dehşetiyle yaşamaktayız. Bu virüs, verdiği ağır tahribattan daha büyük bir dehşet saçmış bulunmaktadır.

Benim baştan beri görüşüm değişmemiştir. Kovit 19 adı verilmiş olan virüs, adeta, güdümlü füze gibi nereleri vurması gerektiğini biliyor ve sırası ve zamanı geldikçe oraları vuruyor. Herhalde bunun ne demek olduğu da gayet açıktır.

Ülkemizde, ilk defa böyle bir dehşetin olduğunun ilanı 11 Mart’ta olmuştur. O günden beri her iş allak bullak olmuş, hayatlarımız, tereddüt, belirsizlik, imkânsızlık ve hatta korku ile sürmektedir.

Salgın  öncesinde zaten çok ağır şartlar içerisine düşmüş olan ülke ekonomisi, bugün çok daha ağır şartlar içerisine yuvarlanmış bulunmaktadır.

Uydurma işsizlik rakamları, uydurma enflasyon rakamları ile insanımızın gerçeklerini gizlemek mümkün değildir. Toplumumuz, çok ciddi oranda açlığa, yoksuluğa ve sıkıntıya maruz kalmıştır.

Ülkeyi yönettiğini söyleyenler, bütün bu şartlar içerisinde, değişmeyen olumsuz anlayışlarına devam ederek zorlukları aşmak BİRLİKTELİKLİĞİNİ göstermekten ziyade, kutuplaşmayı artırmaya devam etmektedirler.

Bu olumsuz, sıkıntılı, zorluklara ve yaşananlara karşılık içimizi açan, ümit veren, güven veren bir gerçeği anlatmak için bu zor şartları dile getirdim.

İŞTE VATANSEVERLİK BUDUR DEDİRTEN GERÇEK, SAĞLIKÇILARIMIZIN VERDİĞİ OLAĞANÜSTÜ ÖZVERİLİ GAYRETLERİDİR.

Gerçekten, yukarıda verdiğim tarihten itibaren, sağlıkçılarımız, inanılmaz gayretler ve mücadele ile gururumuz ve ümidimiz oldular.

Mevcut yönetimin baştan beri maalesef şaşı baktığı bu görevlilerimiz, bütün kadrolarıya,             “BEN BU ÜLKENİN İNSANIYIM VE İNSANIMIN MUTLAKA YANINDA OLMALIYIM, HİÇ BİR DÜŞÜNCE FARKLILIĞINA BAKMADAN…” anlayışı ile hareket ederek, umudumuz oldular, güvencemiz oldular.

Ey! Doktorlar! ne kadar maaş alıyorsunuz biliyor musunuz diyerek Türk Milletine şikâyet edilenler, bu sözleri unuttular, bravo!

Yakın zamanlarda bölünmeye çalışılan Cerrahpaşa Hastanesi yetkilileri ve çalışanları, bunu hemen unutarak, dünya çapında başarılar elde ettiler, Bravo!

Son derece ekonomik zorluklara itilen, adeta iflas noktasına getirilen bir çok Üniversite Hastanesi, bu durumu derhal unuttu ve bütün kadrolarıyla, tereddüt etmeden derdimize derman oldular, bravo!

Sağlıkçılar, tıpkı, cephede tüm kadrolarıyla dış güvenliğimizi sağlayan Mehmetçiğimiz gibi, Türk insanına güven vermekte son derece başarılı oldular.

Şu sorulabilir belki; onların yönetilmesi yanlış mı oldu?

Batının gelişmiş ülkelerinde yönetim zaafı mı vardı ki?

Hayır! Oralarda, Sağlıkçılar, bizimkiler kadar VATANSEVER değilleri de onun için.

Yani, fark, yönetimden ve yönetmekten çok, görev yapanların anlayışından kaynaklanmaktadır.

Bu yazıyı yazma nedenim, yeni bir dalga ihtimalinin çok yüksek olduğu söylenen bu ortamda, sağlıkçılarımıza sahip çıkmak gerektiğini vurgulamak içindir, çok geç olmadan. Hiç olmazsa böylece, daha önce yapılan hatalar da telafi edilmiş olabilir.

Bir konu daha görüldü ki; öyle, virüsle konuşup gönderme, onu ülkemizden savuşturma gibi tuhaflıklarla BİLİM olmuyormuş.

Haz 26

Ben Kapitalizm!

A.Kemal GÜL

Öncelikle Modern Toplumu tanımlamayabilirsek; Modern Toplum, sorgulayan, eleştirel düşünmeyi beceri haline getiren, öz saygı ve öz yeterliliklerini kazanmış bireyler yetştirmeyi amaçlayan, körü körüne itaat etmeyen, yanlışa doğru demeyen, adil, ahlaki seviyesi yüksek bireylerden oluşan toplumdur. Böyle bir toplum ve onun kültürünü benimsemiş insanlar ancak hukuk devleti kurabilir, kendilerini özgür kılabilir ve adil birtoplum olarak yaşayabilir.

Eğer kabile toplum kütürünü aşamamışsanız, böyle bir toplumda dış kaynaklı kapitalist egemen aktörlerin sömürmeyi hedefleyen ve bağlı olarak artan eşitsizliğin bilimsel ve kolay anlaşılır açıklaması ve aynı zamanda da bazı çözüm önerileri gene bu sömürenlerden gelir ve sizi tüketime özendirecek cazibeli sunumlarla körleştirileştirecektir, köleleştiriliştirecektir, tüketim bağımlısı yapacaktır.

Kapitalizmin egemen aktörü ABD;

Columbia Üniversitesinin Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’in kitabı

The Price of Inequality W.H.Norton&Co. 2012,2013.

Merhaba… Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım! İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO’nun hayat hikâyesi sizin için “azim ve başarı hikayesi” olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1’inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer “aziz” gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu’da 12 -18 yaş arası kızlar $200 gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve “serbest piyasa ekonomisi” dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24’ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum!

Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria’s Secret’a koşun. Victoria’s Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra $80 verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna’nın sadece Londra’da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland’da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland’e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90’ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene $8.5 milyar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar…

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız,

Hindistan’da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64’ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, “ibadet” ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel’i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için “kutlarken”?

ABD’de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV’de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50’si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1’ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1’i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50’sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85’i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?

Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik!

Zavallı tüketim bağımlıları…

Eski yazılar «

» Yeni yazılar