Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Oca 26

Cephe Gerisinde Birlik!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Ordusu zorunlu nedenlerden dolayı komşu bir ülkenin sınırlarından içeri girerek harekat başlattı. Askeri hareketlerde savaşan cephe kadar bir de geride kalan cephenin fevkalade büyük bir önemi vardır.

 

Onun için Türk Milleti, topyekün silahlı kuvvetlerinin ve ülkeyi yönetenlerin yanındadır. Bu bir zorunluluktur ve yaşamsal nitelik içermektedir. Milli birlik ve beraberlik içinde davranılmadığı takdirde, ordumuzun silahlı mücadelesi hedefe varamaz.

 

Ancak bu cephe gerisindeki birliğin sadece savaş zamanlarında ve yüzeysel olarak sağlanması yeterli değildir. İnsanlarımız savaşta olduğu kadar barış ve huzur zamanında da, milli birliğini ve beraberliğini korumalı, adımlarını öyle atmalıdır.

 

Ne yazık ki, insanlarımız arasında milli birliği ve beraberliği engelleyici suni ayrılıklar vardır ve bu ayrılıklar son yıllarda özellikle derinleştirilmiştir.

Bunları son yaptığım Belçika ve Almanya seyahatlerinde bir kez daha müşahade ettim. Ancak bunu nerede bir Türk topluluğu yaşıyor ise istisnasız görmek mümkündür. Yani sadece Belçika ve Almanya için geçerli bir husus değildir.

 

İnsanlarımız mualesef; Sünni, Alevi, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Karadenizli, Doğulu, Balkanlı, Fetöcü, Menzilci, Süleymancı, Atatürkçü, sosyalist, komünist vs. gibi bir ayrışma içine girmiştir.

 

Buna yurt dışında yaşayan Türklere seçme yani seçimlerde oy kullanma hakkının verilmesi ile particilik odaklı bölünmelerde eklenmiştir.

 

Bu insanlar adeta birbirleri ile selamı sabahı kesmişler, birbirlerinin gelip gittiği yerlere uğramaz olmuşlar hatta camilerini ve diğer ibadet yerlerini de ayırmışlardır. Ortak idealler nerede ise tükenmiş gibidir.

 

Bu hayra alamet değildir. Nerede ise yüzde yüze yakın müşterekleri olan bu insanların bu ayrışmaya uğratılması, Türk toplumuna nerede olursa olsunlar büyük zararlar verir.

 

Bu suni ayrışmalar böyle devam ettiği müddetçe bugün Afrin Operasyonu ile gördüğümüz milli birliği ve beraberliği çocuklarımızın ve torunlarımızın görmesi ancak bir hayal olur.

 

Onun için devletimizi ve siyasetimizi yönetenlerin bu konuda acilen tedbir almaları ve toplumun kaynaşması için gerekenleri yapmaları lazımdır. Eğer bunun aksini yapıpta bu ayrışmadan kendi lehlerine bir sonuç çıkarmaya çalışanlar olursa da, bunları alenen teşhir etmekten hiç kaçınmamak gerekir. Ancak bu ayrışmada, sorumlulukları ve rolleri olanların bütünleşmeyi nasıl sağlayacakları da, benim için ayrı bir merak konusudur.

 

Belçika ve Almanya’da sabahlara kadar sarkan sohbetlerde dinlediklerimiz, milli varlığımızın istikbali açısından bizi epeyce üzdü. Ancak üzülmek para etmeyeceğinden hemen neler yapmak gerektiğini düşünmeye ve bu sorunu sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hem bir de bunun üzerine “Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri”nin Afrin Operasyonu gündeme girince…

 

Biz Türk Milletinin askerimize firesiz “Gazanız Mübarek Olsun” dediğini biliyoruz ve bu duygu ve düşüncelerin kıyamete kadar da sürmesini diliyoruz.

 

Bunu sağlamak içinde, başta Türkiye olmak üzere nerede bir Türk topluluğu yaşıyorsa, barış ve huzur ortamında da, bu birlik ve beraberliği sağlamak ve korumak zorunda olduğumuzun bilincindeyiz.

 

Onun için Türk Milletine yürekten bağlı olanlara diyorum ki, cephe gerisindeki birliği barış ve huzur zamanında da, daima koruyun. Bunu hem kendiniz hem de ülkeniz için yapın.

 

Kas 27

Nato’dan Çıkmak Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Son yıllarda NATO üyeliği oldukça tartışılır hale geldi. Bunda bizden çok sözde dost ve müttefiklerimizin rolü olmuştur. Norveç’teki rezaletin amacı Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya tetiklemek olabilir. Önümüzdeki dönemde bu gibi oyunlar artabilir. NATO’cu olmak ve NATO teslimiyetçiliği ile NATO’da saygın bir ortak olarak devam etmeyi birbirine karıştırmayalım. NATO’dan çekilirsek politikalarımızı anlatabileceğimiz çok önemli bir platformu da kaybederiz.

Türkiye’ye Yunanistan ve ABD tarafından kumpaslar kurulması daha da hızlanabilir. Ege’de ve Kıbrıs’ta aleyhimize gelişmeler artabilir.

NATO üyeliği Türkiye’ye açık veya gizli ülkelerin politikalarını engelleyici bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin bazı kararları veto etme hakkı vardır.

NATO üyeliği aslında Türkiye’yi Rusya’ya karşı korumaktan çok diğer ülkelere ve sözde dost ve müttefiklere karşı korumaktadır. Türkiye’nin demokratik standartlardan sapma göstermesi düşman ülkelere koz vermiştir.

Türkiye’nin NATO’da siyasi tesirliliğini artırmanın yolu çok taraflı siyasi ilişkileri geliştirmektir.

Doğu komşularımızla ilişkilerimizi ülke yararına kılabilmenin yolu da NATO üyeliğini kullanabilmektir.

NATO içinde ilişkilerimizi gözden geçirelim. Hukuk devletinden ve kuvvetler ayrılığı prensibinden vazgeçmeyelim. Temel hak ve hürriyetler konusunda hassas olalım. Ülkenin itibarını ve gururunu kırıcı gayretleri tahrik etmeyelim.

Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına karşılıksız dönüşü Kenan Evren ve yönetiminin büyük bir yanlışı değil miydi? Yanlışları biraz da kendimizde arayalım.

Yunanistan’ın olduğu her yerde Türkiye de olmalıdır. Bu bir zorunluluktur. Yarın akıllanır da Ege’de Yunan işgalindeki adacık ve kayalıkları kurtarma gayreti içine girersek NATO’nun 5. Maddesi önümüze büyük bir engel olarak çıkar. Elimiz kolumuz bağlanır.

Kısaca bizden hem kurtulmak ve hem de bizi kuşatmak isteyenlere imkan yaratmayalım. NATO’dan çıkmayı, bir yerlere girmeyi AVM değiştirme gibi görmeyelim. Oyuna gelmeyelim.

Oca 22

Yahya Galip’in Mirası; Eyüp Stadı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yahya Galip’i tanırmısınız diye sorsam, bugün tanıyan insan sayısının çok az olacağını tahmin ederim. Hele Eyüp’lü olmasına rağmen yaşayan Eyüplülerin bir çoğunun tanımadığına eminim…

 

Halbuki Yahya Galip; Türk İstiklal Mücadelesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve de Eyüp’e yaptığı hizmetler bakımından çok önemli bir şahsiyettir.

 

Atatürk, 27 Aralık 1919’ta Ankara’ya geldiğinde Ankara Valisi olarak onu karşılıyor ve ölünceye kadar da, yanında oluyor. İlk altı dönem Kırşehir ve Ankara milletvekili… Çok önemli hizmetleri var.

 

Kendisi 1876 yılında Eyüp Düğmeciler Mahallesinde Ümmi Sinan Külliyesi’nde doğuyor. Bir Halveti Şeyhinden bahsediyoruz yani… 1942 yılında öldüğünde de, Eyüp’te defnediliyor.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakan” lakabı ile Ankara Valisi olarak gördüğü mübarek bir insan Yahya Galip…

 

Yahya Galip Bey Eyüp’e sık sık gelir, Eyüplülerin hatırlarını sorar, istek ve arzularını dinler, sorularını çözmeye çalışırdı. Eyüp Spor’un kurulmasında katkıda bulunan Yahya Galip Bey, Eyüp sahasının alınması, Ankara’dan kaynak sağlanması ve saha içi bostan sahiplerinin ikna edilmesinde de büyük yardımları olmuştur. Ayrıca kendisi toprak bağışlamıştır. Kırık çeşmelerin açılmasında ve birçok konuda mütevazı kişiliğiyle, Eyüp’ün ve Eyüplülerin her zaman yanındaydı.

 

Şimdi böyle bir şahsiyetin, maddi varlığından da, bağış yapmak sureti ile gençler ve çocuklar spor yapsın diye bağışladığı Eyüp Stadı, uyduruk nedenlerle kapatıldı ve kaldırılmaya çalışılıyor.

 

Semtteki söylentiler o ki; stadın yanı başındaki AVM Dubaililere satılmış onlarda bu stad yerini de yapacakları yeni komplekse katıp sözde halka spor yapacakları bir alan yaratacaklarmış! Gelde inan…

 

İyi de, 1919 yılında kurulmuş bulunan Eyüp Spor takımı maçlarını nerede yapacak? Ona da, Eyüp’ün dışında bir yer gösterecekler ya da borç batağına saplanan bu 100 yıllık kulübü kapatacaklar! Bu hafta Eyüp Spor maçını, cumartesi günü Esenler’de oynayacak…

Tabii siz şimdi Eyüp Spor Kulübünün tarihini ve kuruluş nedenini bilmediğiniz için bunun ne önemi var diyebilirsiniz!

 

Eyüp Spor Kulübü, 1919 yılında İstiklal Mücadelesi için insanlarımızı örgütlemek, savaşacak insanları ve silahları Anadolu’ya geçirmek ve kurtuluş ateşini canlı tutmak için kurulmuştu. O günleri Eyüp’ün ilk futbolcularından emekli MİT mensubu 101 yaşındaki rahmetli Neşet Güriş’ten dinleyince gözlerimin yaşlanmasını hiç unutamam…

 

Şimdi Eyüp Stadını kapatmak ve kaldırmak, Eyüp Spor Kulübünü karanlık bir geleceğe doğru itelemek aslında Yahya Galip’i ve İstiklal Mücadelesini bilerek veya bilmeyerek yok etmeye çalışmak demektir.

 

Mualesef birileri her nedense değerlerimizle ve özellikle Cumhuriyete dair değerlerle uğraştıkları acı bir gerçektir. Kanaatimce bunun son örneği de Eyüp Stadının, toplum için bir değer olduğu göz edilerek rant canavarlığı sebebi ile ortadan kaldırılmak istenmesidir.

 

Eyüp Stadının yok edilmesinin ve Eyüp Spor ile semtin bağının kopartılmasının, burada yaşayan ve Eyüplü olan herkese olumsuz etkileri olacaktır.

 

Bunlardan sana ne derseniz; hasbelkader bu garip Eyüp’lüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin gururlu ve onurlu bir yurttaşıdır. Atatürk’e bağlı ve Milli Mücadeleye sonsuz derecede saygılıdır. O stad da, sporcu olarak ter akıtmış ve eflatun sarı renklerle duygulanmıştır.

 

Bırakın bu değer yıkıcılığını! Yıkmadığınız, yok etmeye çalışmadığınız ne kaldı? Çekin ellerinizi değerlerimizden! Benden söylemesi, Yahya Galip’in duası Allah katında makbuldür… Yapamazsınız bazı şeyleri. Gücünüz ve siyasi ömrünüz yetmez buna!

 

Bilin bunları istedim, siz de bu değerleri ortadan kaldırmak isteyenlerin yarattığı karanlığa bir kibrit çakarak aydınlığa ulaşmamızı sağlayın…gönlünüz ve aklınız biz Eyüplülerle olsun!

 

 

Ara 25

Eğitimi Sorgulama ve Vurgulama Durumu

                                                                            Cafer GENÇ

Günümüzde bilim, teknoloji, spor, sanat alanındaki gelişmeler, yenilikler, başarılar; bilgiyi kullanmakla, beceriyi ortaya çıkarmakla, yeteneklerin kullanılmasını sağlamakla mümkün olur. Bu da eğitimde medeni ve modern anlayışlarla, ciddi ve bilimsel yaklaşımlarla gerçekleştirilir. Her öğrencinin kavuşmak istediği hayalleri, başarılı olacağı ilgi alanları vardır. Bütün mesele, öğrenciye bu imkanı, fırsatı, ortamı sağlayacak yapılanmayı mümkün hale getirmektir. Bu bağlamda, “kime göre, nerede, nasıl?” sorularının, “bana göre, benim için, her yerde, her zaman, ideal, çağdaş, bilimsel eğitim olması” şeklinde cevap bulacağı bir eğitim sistemini uygulamamız ile mümkün olacağını bilmemiz gerekmektedir.

Dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya ve Japonya eğitim sisteminin örnek gösterildiğini belirtmiştim ve özelliklerini yazmıştım. Bizlerin de bunların başarılarından alacağımız derslerin olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan hareketle, Finlandiya’nın az ve öz müfredatı gibi yaparak yaşayarak öğreten, bilgi ve becerisini kullanmasını sağlayan, sosyalleşmesini amaçlayan sınavsız, ödevsiz, kitapsız bir eğitim sistemi ile Japonya’nın ciddiyete, disipline, kurallara uymaya dayalı, ekip (grup) ruhuyla kontrolü ve öğrenmeyi sağlayan, milli kültürü, değerleri önemseyen, çalışmayı, ahlâkı, davranışı, karakteri öne çıkaran, hayat bilgisi dersi vermeyi ihmal etmeyen eğitim anlayışını bizim bünyemize uygun haliyle harmanlayarak yeni bir yapılanma içerisinde mükemmel bir eğitim sistemini gerçekleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Nüfus, kültür, coğrafya, sosyal ve dini yapı, ekonomi…vs. gibi sebeplerle mümkün olamayacağının belirtildiği görüşlere de katılmıyorum. Bu sebepler, 6 milyon nüfuslu, vasat ekonomisi olan Finlandiya ile 127 milyon nüfuslu, süper ekonomisi olan Japonya için de geçerlidir. Eğitim farklı bir durumdur. Bu sebeplere bağlı olarak etkilenmesi mümkün olsa bile niyet, ciddiyet, kararlılık, önemseme, sahiplenme, fedakârlık, güven, sosyal ve ekonomik destek ile üstesinden gelineceğine inanıyorum.

Eğitimdeki sorunlarımızın ve sıkıntılarımızın sorgulanmasını, öncelikle şu önemli konuların halledilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.

1) TEMEL MESELELER OLARAK:

  1. a) EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ BELİRSİZLİKLERİN GİDERİLMESİ: Yönetime gelen her siyasi partiye ve Milli Eğitim bakanlarına göre değişen bir eğitim sistemi olmamalıdır. Kalite, başarı ve verimlilik esasına dayalı, oturmuş bir eğitim sistemi, siyasilerin el atamayacağı bir şekilde düzenlenmeli ve ulaşamayacakları bir yerde olmalıdır!..
  2. b) ALTYAPI EKSİKLİĞİNİN, FİZİKİ YETERSİZLİĞİN VE OKUL İHTİYAÇLARININ KARŞILANMASI: Nüfus artışı ile birlikte günümüzün ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılacak istatistiklerle ve planlamalarla bu sorun, altından kalkılamayacak ağırlığa ulaşmadan halledilmelidir.
  3. c) MÜFREDATIN GÜNCELLEŞTİRİLMESİ, İHTİYACA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE DÜZENLENMESİ: Müfredat, öncelikle okulu ve okumayı sevdirmelidir. İlgi alanlarına göre, hayata ve mesleğe hazırlayacak şekilde düzenlenmelidir. Güncellenmelidir ve gerekli bilgiler az ve öz verilerek hafifletilmelidir.
  4. d) İKİLİ EĞİTİM-ÖĞRETİM (SABAHÇI, ÖĞLECİ) VE DERS SAATLERİ DURUMU: Ders saati, sabah 3 saat, öğleden sonra 3 saat olmak üzere, günde 6 ders saati, haftada 30 saat olmalıdır. Eğitimin önemine istinaden, yılın üçte ikisine yakın (220 iş günü) eğitim olmalıdır. Çarşamba öğleden sonra, cumartesi öğleye kadar sosyal etkinlikler, eğitim faaliyetleri düşünülmelidir.
  5. e) YÖNETİCİ VE ÖĞRETMEN YETİŞTİRİLMESİ: Öğretmen yetiştiren müstakil yüksek eğitim-öğretim kurumları olmalıdır. Maaş ve özlük hakları itibarıyla cazip hale getirilerek öğretmenin itibarı, öğretmenliğin gözde meslek olması düşünülerek öncelikle tercih edilir hale getirilmesi gerekmektedir. 5 yıllık müstakil bir eğitim fakültesinin son senesi, yöneticilik ile ilgili olmasının, bilimsellik ve kalite açısından anlamlı olacağına ve ihtiyaca cevap vereceğine inanıyorum. Öğretmen ve yönetici yetiştirmede bilimsellik ve profesyonellik esas alınmalıdır.

2) OKUL ÇEŞİTLERİ MESELESİ:

  1. a) OKUL ÖNCESİ EĞİTİM VE İLKOKUL
  2. b) ORTAOKUL
  3. c) LİSELER: (*BİLİM-TEKNOLOJİ, SPOR VE SANAT LİSELERİ, *ANADOLU-FEN LİSELERİ, *GENEL LİSELER VE *MESLEK LİSELERİ

(Bu düzenlemeyi daha önceki köşe yazımda ayrıntılarıyla açıklamıştım)

Okul öncesi eğitimin önemine binaen, zorunlu hale getirmekten ziyade, teşvik edilerek cazip hale getirilmesi ön planda olmalıdır. 10-11 yaş, ergenliğe geçiş dönemidir. 7-11 yaş grubu ilkokulun, ortaokuldan ayrı olması uygun olur.

Ortaokullar, tamamen bilgi, beceri, yetenek gibi ilgi alanlarının tespitini yapmayı ve buna göre yönlendirmeyi amaçlamalıdır.

Liseler, 4 bölüm olarak şu şekilde düzenlenmelidir.

Bilim – Teknoloji Liseleri ile Spor ve Sanat Liseleri: Her ilden, çok üstün zekalı, yetenekli seçilmiş öğrenciler için eğitim verecek okullar olmalıdır. Bu öğrenciler, teknoloji üretecek ve geleceğin bilim adamı, sporcusu ve sanatçısı olacak şekilde eğitim-öğretim almalıdırlar. En iyi imkânlarla devlet tarafından yetiştirilmelidir.

Anadolu-Fen Liseleri: Bu okulların fen bölümüne sayısal ağırlıklı (mühendis, doktor, sayısal branş öğretmeni… vs.), Anadolu bölümüne sözel ağırlıklı (hakim, kamu yönetimi, sözel branş öğretmeni… vs.) öğrenciler alınmalıdır.

Genel liseler: Kamu kurum ve kuruluşlarının ara eleman, memur ihtiyacı amacıyla, akademik eğitim yapamayacak olan öğrenciler için zorunlu lise eğitimi olarak düzenlenmelidir.

Meslek Liseleri: İllerin ve bölgelerin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre, öğrenci ve velilerin istek ve talepleri doğrultusunda açılacak bölümlerin olacağı kurumlar şeklinde planlanmalıdır. Bu okullarda, meslek ve iş eğitimiyle, sanayi ve iş sektörünün eleman ihtiyacı karşılanmalıdır. Her ilde, hangi meslek liselerinin ve bölümlerinin olması gerektiği, Milli Eğitim müdürlüklerinde bir komisyon tarafından kararlaştırılmalıdır.

AYRICA;

Öğrencinin başarısı sınavlarla değil de okul ve sınıfındaki performansına göre değerlendirilmiş olursa, okulların önemi, ağırlığı öne çıkarılarak ideal, başarılı, iyi öğrenci olması için çalışmaya teşvik edilmiş olunacaktır.

“Ölçme” ve “Değerlendirme” konusunda, 8, 9 zayıfı olan bir öğrencinin sınıf geçtiği bir sistemde, berbat durum ortada olunca söylenecek pek bir şey de yok gibi görünüyor. Bunu derken, öğrencinin sınıfta kalması gerektiğini söylemiyorum. “Mutlaka başarılı olacağı bir ilgi alanı vardır, o yönde değerlendirilmelidir” demek istiyorum. “Çalışırsan kazanırsın” anlayışının kavratılması gerektiğini söylüyorum…

Okullardaki ders sınavlarının yeni düzenlemelerle seviye tespitine yönelik yapılmasının yeterli olacağını, sonucunu öğrencinin bilmesine gerek olmadığını, sınavsız sistemle kaygısız, korkusuz, stressiz rahat eğitim ortamı ile öğretmenin gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmek istiyorum.

Mutlaka, bütün sınıflarda “Hayat Bilgisi” dersi bulunmalı ve Türkçe-Türk Edebiyatı ile Yabancı Dil dersleri ağırlıklı temel dersler olmalıdır. Öğrenciler, ezberci olmamalı, “bilginin hamalı” değil, yapanı, yaşayanı olmalıdır.

SÖZÜN ÖZÜ: Sistem, öğrenciyi eğiterek hayata, öğreterek mesleğe hazırlamalıdır. Meslek seçimi evlilik gibidir. Kişinin, bir ömür boyu birlikte olacağı, yaşayacağı mesleğini sevmesi ve mutlu olacağı işi yapması, verimlilik ve başarı açısından da önemlidir. Eğitimi amacına uygun gerçekleştirmek gerekir. Aksi takdirde, böbrek nakli ticareti yapan doktorun, devleti yıkmak için temeline dinamit üreten kimyagerin eğitimlerini ve varlık sebeplerini sorgulamamız gerekir.

Oca 26

Afrin Harekâtı Hakkında Gerçekçi Olalım

Ruhittin SÖNMEZ

TV’lerde, her gün bir kısım “uzmanları” dinliyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” harekâtını askeri yönden değerlendiriyorlar.

Bunlardan bir kısmı çok pembe tablolar çizip, kısa zamanda harekâtın başarıya ulaşıp sona ereceğini anlatıyor.

Bazı uzmanlar ise son derece temkinli. Operasyonun çok çabuk bitmeyeceğini, ciddi bedelleri olabileceğini anlatıyorlar.

Nitekim ilk şehit haberlerimiz gelmeye başladı.

Temkinli olanların gerekçeleri mantıklı.

“Bölgedeki PKK güçleri ABD (daha önce de Rusya) tarafından çok gelişmiş silahlarla donatılmış durumda. Karşımızda çoğu savaş tecrübesi yüksek 11 bin kişilik bir kuvvet bulunmakta. Coğrafyanın bir bölümünün arazi yapısı ve iklim şartları sert.. Teröristler sivil yerleşim alanlarında ihtiyaç duydukça sivil halkın arasına karışabiliyor, TSK’nın sivil halka zarar vermeme konusundaki özeni harekâtı yavaşlatıyor.

Bunlar ve diğer sebeplerle operasyon uzayabilir, şehit haberleri alabilir, zayiat verebiliriz.”

Zayiatsız bir başarıya şartlandığınızda şehitler gelince moraller bozulur. İlk günkü coşku ve milli heyecanın yerine karamsarlık hâkim olabilir.

Bu bakımdan toplum psikolojisini olabilecek kötü senaryolara göre hazır tutmak gerekir.

Elbette Silahlı Kuvvetlerimiz dünyanın en güçlü ordularından biridir. Kahraman askerimizin moral değerleri de düşman teröristlerle kıyaslanamayacak kadar yüksektir. PKK’nın (PYD/YPG) ordumuza karşı kazanma şansı yoktur.

Ancak gerçekçi olmak zorundayız. Milletimize verdiğimiz bilgiler hayali olmamalı.

2012’de zamanın Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “En kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız” sözleri halkımızı heyecanlandırmıştı.

Fakat bu anlayışla yürütülen, “Esed” düşmanlığı üzerine kurgulanmış Suriye dış politikasının Suriye’yi ve Türkiye’yi getirdiği nokta belli.

Bu sözlerin üzerinden yaklaşık 5,5 sene geçti. “Emevi Camiinde namaz kılacağız” sözünü eden kalmadı.

Şimdi geçmişten ders çıkarmanın zamanıdır. Zorlu bir süreçte olduğumuz, ülkemizin güvenliği, milletimizin geleceği için yapmak zorunda olduğumuz bu harekâtın bedellerinin olabileceği bilinmelidir. Bu gerçek halkımıza lisanımünasiple anlatılmalıdır.

Zamanla operasyonu genişletecek ve Fırat’ın doğusunu da içine alacak bir temizleme harekâtı yapacaksak (ki yapılmalıdır) ön yargılarımızdan kurtulup müttefiklerle birlikte bu işi yapmayı başarmalıyız.

************************************

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

“Emevi Camiinde Cuma namazı kılma” hayali üzerine inşa edilen Suriye politikamızın bize yüklediği külfetlerden biri ülkemize sığınan Suriyelilerdir.

Sözcü Gazetesinde Murat Muratoğlu bu konuda yazdığı yazıda bazı bilgi ve rakamlar veriyor:

  • Bizim topraklarımızda 5 milyon Suriyeli yaşıyor.
  • Bunlar için 30 milyar dolar harcanmış! Bu harcamanın hesabı tutulmamış. Daha fazla para harcayamayacağımıza göre sorunlar baş gösteriyor. Türkiye bu yükü kaldıramıyor!
  • Türkiye’de 26 mülteci kampında yaşayan Suriyelilerin sayısı 260 bin kişi… Gerisi nerede kendine yaşama alanı bulmuşsa orada yaşıyor.
  • Türkiye’de askerlik çağında 450 bin Suriyeli yaşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri personel sayısı 2017 verilerine göre 360 bin kişi! Haliyle onlar yerine bizim savaşmamız ayıp oluyor! Askerlik yok.
  • Biz bir ölüyoruz onlar bin doğuyor. Bugüne kadar kayıtlı 225 bin doğum yaptılar. Doğum ücretsiz.
  • Suriyeli sığınmacılara hastane ücretsiz. İlaç ücretsiz. Tüp bebek yapan var. Başı ağrıyan Suriyeli, özel hastanenin acil kapısından beleşe dalıyor içeri…
  • Suriyelilere aylık maaş yatan kartlar Adamlar kaçak işyeri kuruyor, yetkililer göz yumuyor. Kayıt dışı faaliyet gösteren 12 binden fazla Suriyeli şirket var. Kaçak işçi çalıştırıyorlar hiçbiri vergi vermiyor. Ruhsat dahi istenmiyor. Haliyle bizim esnaf onlarla rekabet edemiyor. Dükkânı kapıyor, gidiyor.
  • Suriyelilere toplu taşımalar ücretsiz. Okullar ücretsiz. Ders kitapları ücretsiz. Bizimkilerin üniversiteye girmek için anası ağlasın, onlardan canı çeken istediği bölüme kapak atıyor.

Bütün bunların devlete bir maliyeti var. Ekonomi artık bu yükü kaldıramıyor. Hele bir de yeni göçler olursa!

Bir de toplumda “bu külfeti neden çektiğimiz” sorgulanmaya başladı. “Neden bunlara ayrıcalık sağlanıyor?” sorusu güçlü bir şekilde sorulmaya başlandı.

Erdoğan için önümüzdeki seçimler hayati derecede önemli.

Her zaman olduğu gibi seçim anketleri yaptırarak toplumun nabzını tutuyor. Anketlerin sonucunu gördükçe can havliyle çalışıyor.

Askerimiz Suriye’de savaşırken bile “başkomutan” AKP’nin il kongrelerinde, Gençlik ve kadın kolları toplantılarında seçim hazırlığı yapıyor.

Başarılı bir siyaset taktisyeni olduğu için “nabza göre şerbet vermeye” devam ediyor.

Erdoğan günümüze uygun bir açıklama yapıyor: “Bizim hedefimiz nedir? Var mı? Var. Bizim topraklarımızdaki Suriyeli kardeşlerimizi kendi topraklarına bir an önce göndermek!”

Gönderir mi, gönderebilir mi? Seçimden önce göndermek ister mi?

Murat Muratoğlu “Suriyelilerin hiçbir yere gideceği yok! Bayramlarda ülkelerine gidip, gezip, akrabalarıyla bayramlaşıp, tatil yapıp yeniden Türkiye’ye dönüyorlar. Git deyince giderler mi sence? Acelesi yok, oy verecekler önce!” diyor.

Siz de aynı kanaatte değil misiniz?

Ara 25

Sigara Alkol Uyuşturucu ve Spor Konferansı

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof.Dr. İbrahim Öztek tarafından

Çayırova  İmam Hatip Ortaokulunda öğrenci ve velilerine

Sigara Alkol Uyuşturucu Ve Spor Konferansı VERİLDİ

 

Prof. Dr. İbrahim Öztek ve arkadaşları Çayırova imam Hatip Ortaokulunda öğrenci ve velileri ile buluştu.Öztek, sigara  alkol ve uyuşturucunun zararlarını tüm yönleri ile anlattı. Yapılan istatistiki çalışmaların sigarayı deneme yaşının 7-13 yaş arasında %27,  sigaraya başlama yaşının 8-13 arasında % 15 olduğunu ve Türkiyede her yıl 600 000 çocuğun sigaraya başladığını, Alkole ve Esraraya başlama yaşının ise 9-13 yaşları arasında  % 5 olduğunu belirtti.

Ayrıca önemli sonuçları vurguladı ve şöyle söyledi:

*Yurdumuzda her yıl sigara içimine bağlı kalp damar hastalıkları ve kanserden ikiyüz bin kişi hayatını kaybetmektedir.

*Sigara içen hamile kadının yavrusuna kan yolu ile ulaşan nikotin, çocuğun sigara tiryakisi olarak doğmasına neden olmaktadır.

*Nikotin damarları büzüştürdüğü için ana rahmindeki çocuğa giden kan ve dolayısı ile oksijen azalması nedeni ile doğacak çocukta beyin arazları  çokça görülür.

*Dünyada 2 milyar kişi alkol kullanmaktadır. Bunların 76 milyonu alkol bağımlısıdır.

*Dünyada yılda bir milyon sekizyüzbin kışı alkol kullanımı nedeni ile hayatını kaybetmektedir.

*Türkiyede alkol kullanan sayızı  17 milyondur.

Türkiyede Bir yılda sigara içimine ve sıgaranın yol açtığı hastalıkların tedavisine yaklaşık 20 milyon dolar harcanmaktadır. Bu para,nerede ise İstanbula yapımı süren 3. Havalimanının maliyetine yakındır.  Bu para ile üç tane kanal İstanbul yapılabillir.

Şehirlerimizin sokaklarını kırk bin kadar başı boş çocuk doldurmaktadır. Önce kağıt mendil, su ve ciklet satan, otomobil camı silen, ayakkabı boyayan küçük çocuklar, kolaylıkla çeteleşmekte, tiner ve uyuşturucu alışkanlığına yakalanmakta, Bir süre sonra bu çocuklardan kapkaç grupları ve uyuşturucu satıcıları oluşturulmaktadır.

Ayrıca, Bonzai deniler cinayet aracını yurda sokan ve satanlar cinayete teşebbüsten yargılanmalıdır. Zira Bonzai alışkanlık yapmaz, kullanıcısını doğrudan öldürür.

2017 yılında Yurdumuzda  yaklaşık bin kişi uyuşturucuya bağlı hayatını kaybetmiştir. AMATEM’e başvuran Bonzai tutkunu sayısı ise 6000 kadardır dedi.

Son olarak, uyuşturucu konusunda velileri uyarırken, çocuklarına gözleri gibi bakmalarını, her çocuğun kötü arkadaş etkisinde kalabileceğini, uyuşturucu konusunda; arkadaşa, aileye, öğretmene, medyaya ve devlete düşen görevler olduğunu, çocuklara spor alışkanlığının kazandırılmasını, özellikle atletizm, cimnastik, yüzme ve mücadele sporları yapmalarının sağlanmasını, folklör müzik sanat edebiyat ve kültürel faaliyetlerle ilgilenmelerinin uyuşturucuya karşı kalkan olacağını vurguladı.

Daha sonra ilahiyatçı hocalarımızdan Ahmet Tekin, sigara, alkol ve uyuşturucunun dini açıdan zararlarını anlattı. Konferans sonunda okul müdürü Hacı Osman Küçükgül, konuşmacılara armağanlar taktim etti.

Oca 02

Türkan Bebek !.

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milleti diğer insanlarla birlikte yeni bir yıla girdi. Gelecekte bizi neler bekliyor, üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Nereden biliyoruz derseniz, geçmişte yaşadıklarımız önümüzü aydınlatıyor da, ondan!

 

24-26 Aralık tarihlerinde yani eski yılın son günlerinde davetli olarak, Bulgaristan’a gittim. Orada “Türkan Bebek”le sembolleşen törenlere katıldım. Köylerde şehitler için yapılan anmalarda, mevlitlerde ve kabir ziyaretlerinde bulundum.

 

Ne olmuştu bu 24-26 Aralık 1984 tarihinde, gelin bir hatırlayalım isterseniz. Çünkü ya bilmiyorsunuz yada çoktan unutup gittiniz.

 

Halbuki, yanı başınızda bir milyonun üzerinde Türk, halen Bulgaristan’da yaşıyor!

Bulgaristan’da Türkler, 1984-1989 yılları arasında isimleri ve dinleri değiştirilerek zorla asimile edilmek istenmişti. Gerçi bu Bulgaristan Türklerinin başına gelen ilk felaket değildi. Onlar “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından bu yana inanılmaz baskı, katliam, soykırım, sürgün, acı ve göz yaşı ile karşı karşıya kalmışlardı. Yine başlarına aynı felaketlerden biri geliyordu…

 

Düşünün bir kere, bugün Bulgaristan’da bir çok Müslüman olarak doğmuş, yaşamış insan; dinleri zorla değiştirildiği ve 1984-1989 yılları arasında öldüğü için Hristiyan mezarlıklarında haçın altında yatıyor!!! Bunları konuşan insan hakları derneklerimiz var mı?

 

Ancak her insanın ve her toplumun basılınca ayağa kalkacağı damarları vardır. Bunları ortadan kaldıramazsınız. Bulgaristan Türkleri içinde bu böyleydi. Ne zaman yüzyıllardır taşıdıkları isimlerine, Türkçelerine ve inançlarına dokundular, onlarda buna karşılık her türlü imkansızlığa rağmen ayağa kalktılar ve haklarını demokratik taleplerle aramaya başladılar.

 

Bulgaristan’ın o dönem eli kanlı yöneticileri, bu masumane ve insanca hak arayışlarını hiç kabullenmedi, Türklerin üzerine namluları yöneltti ve katliamlara başladı. “Türkan Bebek”te annesinin kucağında daha bir buçuk yaşlarında iken bir Bulgar askerinin üzerilerine öldürmek amaçlı doğrultulan silahından çıkan kurşun ile katledildi. Bir tek o mu? Tabii ki, hayır; köylerde, kasabalarda, şehirlerde katledilen Türk’ün sayısı epeyce çok…niye sayı vermiyorum çünkü bu olayların üstü örtülmek isteniyor ve şehitlerin hakkı aranmıyor da, ondan!

 

Özgür dünya, katledilen ve insan hakları ihlal edilen bu insanları, sırf Türk oldukları için uzun süre görmezden, duymazdan gelmeye çalıştı. Buna karşılık Bulgaristan Türkleri yılmadan büyük bir mücadele verdi ve bütün dünyaya uğradığı zulmü ve mağduriyeti göstermeyi başardı.

 

Bunun üzerine Türkiye sınırlarını açtı ve tarihin en büyük göçlerinden biri zorunlu olarak yapıldı. Kimse ezilmese, hakları çiğnenmese köyünü, evini barkını, vatanını bırakıp; elde avuçta ne varsa bir bilinmeze doğru yol almaz. Bulgaristan Türkleri, bu nedenlerle buna mecbur bırakıldı.

 

Bulgaristan Türkleri, o günlerden bu yana, zulüm yıllarını anmaya devam ediyor. Amaç geçmişi unutmadan geleceği inşa etmek. Ancak sıkıntılar, oyunlar ve kurulan tuzaklar yoğunlaşarak aynen sürüyor.

 

Dönemin şehitlerini ve gazilerini hep hatırlıyorlar. Gençlere ve çocuklara yaşananları aktarıyorlar. Şehitler için çeşmeler yapılmış. Kabirleri de bakımlı. “Türkan Bebek Çeşmesi” ise sembol bir anıt…

 

Bu arada Bulgaristan Türklerinin oluşturduğu siyasal, kültürel ve ekonomik birlik birilerini hem Bulgaristan’da hem de Türkiye’de rahatsız ediyor. Her seçimde onları bölmek ve zayıflatmak için değişik planlar uygulamaya koyuluyor. Sadece dışarıdan gelen hücumlar olsa ne ise, esas ihanet hep içeriden geliyor.

 

Benim Bulgaristan Türklerine daima bir tavsiyem olmuştur. Bölünmeyin, parçalanmayın ve dağılmayın. Sorunları, eksiklikleri, hataları, yapılamayanları içinizde konuşun, tartışın ve bunlar hiç bir zaman bölünmenize neden değildir. Bakın iki üç bin oyla Bulgaristan siyasetinde düşülen duruma! Kimin işine yarıyor bu?

 

Nasıl ki; Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak dünyamızı ve ahiretimizi kurtarıyorsa, Bulgaristan’da Türklerin bölünmeden birbirine sarılmaları; onları her türlü sıkıntıdan kurtaracak, rahat, huzurlu ve mutlu yaşamalarına neden olacaktır.

 

Ben bugüne kadar akla gelmedik her türlü zulme rağmen  isimlerini, dillerini, kültürlerini, milliyetlerini ve dinlerini korumayı başarmış olan Bulgaristan Türklerinin, şehitlerin, gazilerin ve “Türkan Bebek” nezdinde tüm mağdurların önünde saygıyla eğiliyor ve Türk Milletinin gözlerini bu mücadeleye çevirmesini diliyorum.

 

Siz başardınız, biz de başaracağız!

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

ozcanpehlivanoglu@yahoo.com

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

 

 

Oca 03

2018’in Şifre Sözcüğü: “Korkma!”

Dr. Sakin ÖNER

 

Yeni bir yıla girdik. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni ve temiz bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün de değildir, hakkı da değildir.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda, müttefiklerimizle birlikte biz de  yenik sayıldık. Ordumuz dağıtıldı ve ülkemizin dörtte üçü düşman ordularınca işgal edildi. Tarih boyunca esarete düşmemiş, hür ve bağımsız yaşamış Türk milleti, büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı, bayrağı  ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. En kötüsü, Türk milleti özgüvenini ve umudunu kaybetmiştir.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan böyle bir atmosferde yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüveni ve moral gücü kazandırmak, maneviyatı güçlendirmekti.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın ekonomisi en büyük ve teknolojisi en gelişmiş ülkelerinin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı, böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Akif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı milli marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu. Onu bulunca, gerisinin akıp geleceğini biliyordu.

 

Bundan sonrasını milli şairimiz Akif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “Boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı başka bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, birden Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye yaptığı Hicret olayı aklıma geldi. Peygamberimizi öldürmeye gelen Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Peygamberimizin, endişelendiğini fark edince,  Ebubekir’e “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” deyişini hatırladım. Peygamberimizin, bizden daha büyük bir zorlukla karşılaştığı halde, teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

Yıl 2018. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Sınırımızın büyük bir kısmında, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda, Kuzey Irak Kürt yönetimi bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hatta bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da, yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, susturulduğu ve sindirildiği bir korku ortamını yaşıyoruz.

 

2018 Yılına geldiğimizde; gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. Kurumların içinin boşaltıldığına inanıyor, adalete ve emniyet güçlerine güvenmiyor. En kötüsü, millet umudunu ve özgüvenini kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Yalnız bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değil. Bugün milletimiz daha eğitimli, daha örgütlü,  ekonomik durumu daha iyi, sanayisi daha güçlü, iletişimi daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. Ayrıca, ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de, 2018’in bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!” Hayatta korkulacak tek şey, korkunun kendisidir. Onu yenersek, bütün korkularımızdan kurtulacağız.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

 

Ara 04

BASINDAN SEÇMELER Üretmeyen tüketen ve borçlanan Türkiye

Remzi ÖZDEMİR

Dolar hemen hemen her gün tarihi rekor kırarak 4 lira seviyesine geldi.

Gerek başbakan gerekse ekonomiyi yöneten bakanlar bu yükselişin geçici olduğunu ve dengenin mutlaka oluşacağını söyledi.

Doğru bir cümle, dövizde yükseliş ömür boyu sürmez. Bir noktada fiyat oluşacaktır. Ancak bu nokta neresi? Ucu açık bir yorum.

Dövizdeki yükseliş sadece dövizi olan veya döviz borcu olanı ilgilendirmiyor. 80 milyonluk Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Sosyal paylaşım sitelerinde “TL ile ticaret yapıyorum döviz beni ilgilendirmiyor” gibi saçma sapan paylaşımlar var. Döviz bal gibi seni de ilgilendiriyor. Hatta Kars’ın bilmem hangi köyündeki insanı bile ilgilendiriyor.

Dolardaki her kuruş artış hayatın biraz daha pahalılaşması anlamına geliyor. Benzinin 1 litresi 5.75 kuruşa geldi. Mazot 5 lirayı geçti. Yediğin ekmek, şeker ve daha yüzlerce ürün senin ayağına neyle geliyor sanıyorsun?

Elbette yakıt harcanarak naklediliyor. Bu nedenle dövizdeki en basit hareketin bu olumsuz yönü var. Yediğin etten, tuza kadar bir çok ürün döviz verilerek ithal ediliyor.

Üretmeyen sadece tüketen bir ülke var. Tüketmek için de ithal eden.

O halde döviz senin yumuşak karnın olacaktır. Anne kucağındaki bebeği bile ilgilendiriyor bu artış. Çünkü onun da hayatını olumsuz etkileyecek.

Türkiye neden böyle bir duruma düştü?

Daha 20 yıl öncesine kadar kendi kendine yeten nadir ülkelerden olan Türkiye niçin bu kadar dışa bağımlı hale geldi?

Bunun tek sorumlusu AKP’nin büyüme modelidir. Üreterek değil tüketerek büyüme. Çalışıp kazanarak değil borçlanarak. Vatandaş borçlandı, şirketler borçlandı ve dahası ülke borçlandı.

Ersin Özince İş Bankası’nın en önemli ismi. Özince son 10 yıldır her fırsatta dile getiriyor. Türkiye’nin inşaat sektörü ile büyümesinin yanlışlığına dikkat çekiyor. Söyleyen sadece Özince değil aynı zamanda aklı başında tüm ekonomistler.

Ancak biz el gömleği ile düğüne gittik ve parayı toprağa gömdük. İşte şimdi el üstümüzdeki bu gömleğini geri istiyor.

Adıyaman Sümerbank fabrikası

İşsizlik Adıyaman’da Türkiye ortalamasının üstünde. Genç nüfus işsiz. Ancak Adıyamanlı çok mutlu. AKP’nin en çok oy aldığı illerin başında geliyor.

Binlerce kişiye iş imkânı sağlayan sadece bölge ekonomisine değil Türk ekonomisine katkısı olan Sümerbank Adıyaman Pamuklu Sanayi Müessesesi özelleştirme ile satıldı. Satın alanlar fabrikanın makinalarını satıp, arsasına da binlerce ev yaptılar.

200 metrekarenin üzerindeki evler Adıyamanlılar tarafından bankalardan kredi çekilerek adeta kapış kapış satın alındı.

Adıyaman’da sadece kapatılan Sümerbank olmadı. Tekel Tütün İşletmeleri gibi çok önemli iş sahası da. Son yasa ile bireysel tütün ticareti yapan köylülere yasak getirildi ve 3 yıla kadar hapis cezası veriliyor. Yani kendi tütününü üretip içemeyeceksin. Sigara içeceksen Amerikalının sigarasını alacaksın. 1 kilo katkısız tütün 70 lira civarında satılıyordu. Sarma tütün ile 1 paket sigaranın fiyatı 2 TL’nin bile altına geliyordu. Oysa Amerikalının sigarası 10 liranın üzerinde bir fiyata satılıyor.

Tüm bunlara rağmen Adıyamanlı dediğim gibi mutlu. Çünkü geniş geniş oturabileceği ev sahibi oldu. Bir de Güneydoğu’nun en büyük AVM’si açılıyor. Gerçi AVM’nin yeri verimli tarlaydı, oraya bir çok şey ekiliyordu ama olsun. Nasıl olsa her şey yurt dışından ithal geliyor.

İşte anladınız mı dolar neden yükseliyor.

AKP, Türkiye’nin yaşam felsefesi ile oynadı. Üretmeyen tüketen ve borçlanan bir ülke yarattı.

Şimdi siz kendi kendinize sorun bu ülkede döviz yükselir mi yoksa düşer mi?

Yeniçağ Gazetesi – 25.11.2017

Ara 04

BASINDAN SEÇMELER NATO: Dışardan seyretmek yerine içeriden yönetmek

Armağan KULOĞLU

Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinin gerginleştiği bir dönemde, Norveç’te düzenlenen bir NATO dijital tatbikatında, Atatürk ve Cumhurbaşkanı, dolayısıyla Türkiye aleyhinde bir durum yaratılması Türkiye’de büyük infial uyandırmış ve NATO’da kalıp kalınmaması sorgulanmaya başlanmıştır.

Türkiye’nin tepkileri ve NATO’nun tutumu

Türkiye’ye karşı düzenlenen bu çirkin olay, iktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplum örgütleriyle Türk Milletinin tümü tarafından nefretle ve tepkiyle karşılanmış ve bu konuda siyasi, hukuki, askeri ve sosyal alanda gerekli girişimlerde bulunulmuştur.

NATO Savunma Koleji’nde, haritada Türkiye’nin parçalanmış olarak gösterilmesi unutulmamıştır. Füze tehdidi arttığında NATO’dan talep edilen Patriot füzeleriyle ilgili tutum ve daha sonra yine bu konudaki nazlı ve kısıtlı davranışlar da akıllardadır. NATO birçok konuda çifte standart içinde hareket etmektedir.

Bu kötü sicili de dikkate alındığında, aşağılamaya yönelik olay karşısında ne kadar tepki gösterilse azdır. Bu nedenle ortaya konan söylemler ve eylemler desteklenmeli, bu konuda gerektiğinde neler yapabileceğimiz hususundaki kararlılığımız, bizi sıkıştırmaya kalkışanlara gösterilmelidir.

NATO makamları bu konuda özür dilemiş ve ilgililer yapanları görevden uzaklaştırmıştır. Ancak NATO ve ilgili ülkeler hiçbir mazeretin arkasına sığınmadan, sıralı sorumluların ortaya çıkarılması ve yargılanması hususunda gerekli adımları atmalıdır. Türkiye bunun takipçisi olacağını her fırsatta ifade etmektedir. Bir daha böyle bir şeye tevessül edilmemesi için olayın peşi bırakılmamalıdır.

Olayın muhtemel nedenleri

Kabul edilemeyecek bu olayın yarattığı kızgınlık ve buna gösterilen infial, doğal olarak Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

Olayın, güvenlik sorunları karşısında Batı’nın sorumsuzca ve aleyhimizde davranışları karşısında Türkiye’nin inisiyatif alarak hareket etmesinin, Batı tarafından hazmedilememesinden kaynaklandığı, bu nedenle Türkiye’yi gözden düşürmeye ve zayıflatmaya yönelik olduğu düşünülmektedir.

Ancak bunun bireysel bir eylem olduğu üzerinde de durulmaktadır. Nitekim Norveç makamlarınca yapılan araştırmada fail subayın Türkiye bağlantılı bir bölücü çıkması bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.

Başta İsveç’in ve Norveç’in bu nitelikteki birçok insana kucak açtığı bilinmektedir. Bu olayın, Türkiye’nin Batı’yla arasını daha da açmayı, belki de NATO’dan uzaklaştırmayı amaçlayan bölücüler/FETÖ’cüler tarafından, bizim de son dönemde NATO’da oluşturduğumuz boşluktan istifadeyle tezgâhlanmış olabileceği de dikkate alınmalıdır.

NATO’ya devam etmeli mi?

NATO Soğuk Savaş dönemindeki misyonunu tamamlamıştır. Varlığını devam ettirebilmek için yeni misyonlar edinmeye çalışmaktadır. Ancak bilinen en organize bir ittifak olduğu da malumdur. Türkiye’nin bu pakta girmek için zamanında bedeller ödediği, son yıllarda bir çok ülkenin de bedel ödemeden bu ittifaka dahil olduğu düşünülmelidir.

NATO üyesi her ülke eşit haklara sahiptir. Ancak buna sahip çıkmak gerekir.  Siyasi, askeri ve ekonomik açıdan güçlü olmamız halinde her durumda hakkımızı alma ve korumada daha da etkili olabiliriz. Bu nedenle öncelikle bunu sağlamalıyız.

İttifak, 28 ülkenin her biri için konuları müzakere etme, karar alma veya veto etme hakkını tanımaktadır. Kararlar oy birliğiyle alınmaktadır. Bu nedenle dışarıda kalıp seyretmek yerine, içinde bulunup onun yönetimine ortak olmamızın ve arzu etmediğimiz kararları veto etme imkânını elde tutmamızın uygun olacağı değerlendirilmektedir. Bizi bölgede farklı kılanın NATO üyeliğimizden kaynaklandığı da bilinmelidir.

Üye olmamız, Suriye’deki gibi, konu bazında başka müttefiklikler oluşturmamıza, kendi güvenliğimiz için, S-400 gibi, gerekli tedbirleri almamıza ve çıkarlarımızı gözetmemize engel değildir. NATO’ya fazla güvenmeden yönetime ortak olarak menfaatlerimizi korumak, haksızlığa uğradığımızda da, şimdiki gibi, NATO karşıtı söylem ve eylemlerle de gözdağı vermek yararlı olacaktır.

Yeniçağ Gazetesi – 25.11.2017

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar