x

GEÇMİŞ OLSUN

Konya Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜÇLÜ (Tel: 0505 211 6941) kalp ameliyatı geçirmiştir.

Değerli başkanımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Haz 24

Onay= Değerlilik Formülü Doğru Mu?

 Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Pek çok insan, başkaları kendisi için onay vermediği zaman, kendini aşağılanmış hissediyor. İçlerinde onaylanmama korkusu oluşmuş. Bu korku insanları depresyona yatkın hale getiriyor. Mutlu olmaları için başkalarının onayına ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlar.
Bu kişilerin duygusal sağlığı onaylara bağlıdır. Onay alamadıkları zaman ruhen ve bedenen hasta oluyorlar. Onay bağımlılığı, çoğunlukla çocuklukta ediniliyor.
Oysa duygularımızı etkileyecek tek şey, kendi düşüncelerimizdir. Birisi bize onay vermediği zaman bu onun sorunudur.
Onay= Değerlilik formülü doğru mu?
Başkalarının onayı bizi değerli insan mı yapar?
Onay insanı iyi hissettirir. Bunda yanlış bir şey yok. Bu sağlıklı bir durumdur. Ancak onay alıp almama bizim değerimizi ölçmek için kulanılan bir ölçek değildir.
Birini eleştirmeniz veya onaylamamanız diğer kişinin değersiz olduğunu mu gösterir? Hiçbirimiz mükemmel değildir. Başkalarının bizim mükemmel olmadığımızı ve hatalarımızın olduğunu söylemeye hakkı vardır. Ancak birisi bizi eleştirdiği zaman kendimizi sefil, yoksul, çaresiz hissetmek zorunda değiliz.
Başkaları hakkıyla ve bilimsel ölçülere göre değerlendirme gücüne sahip mi? Kim tam ve objektif bir değerlendirme yapabilir? Bu güce sahip olmayan kişilerin, değerlendirmelerini ve onay vermemelerini neden bu kadar önemsiyoruz?
Onay bağımlılığı, delik bir balonu şişirmeye benzer. Hiçbir zaman sonuç vermez. Bütün insanlardan onay alamayız. Dıştan gelen onaya bu kadar önem vermeye gerek yok.
Onay bağımlılığı, mutluluğun kapısını açan anahtar değildir. Çünkü bu içten- dışa doğru gelişme yaklaşımına aykırıdır. İçeriden dışarıya yaklaşımına göre, insan gelişmeye ilk önce kendisiyle başlamalıdır. Bu yaklaşım, sorunun kaynağının insanın kendinde olduğunu söyler.
İçten- yaklaşımı devletler için de geçerlidir. Bazı devletler, sorunların kaynağının dışarıda olduğuna inandığı için, hep başka devletlerle savaşıyorlar. Ama sorunları da ortada duruyor.
Hacı Bektaş Veli’ nin ifade ettiği gibi:

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüste mekkede hacda değildir

Unutmamak gerekir: Genel zaferlerden önce, özel zaferler gelir.

Haz 24

Milletlerin Var Olma Ülkü ve İdealleri

Dr. Şahin CEYLANLI

       Dünya’da millilik vasfını kazanmış her toplumun bir milli ülküsü ve ideali vardır ve olması da gerekir. Bu var olma ülküsü ve idealinin anlamı ve oynadığı rol çok büyüktür. Yürütücü bir güç olduğu herkesin malûmudur. Bu bakımdan; milletleri yaşatan, ilerleten ve yükselten bu ideal ve ülküdür. Bu durumdan yoksun olan toplulukların, dünya milletleri arasında önemli bir yer tutmalarına imkân ve ihtimal yoktur.

Milletler,  kendi milli ideallerinin ardından gittiği zaman, tarihte büyük olaylar ve değişmeler olmuştur. Türk Milleti’nin de milli ülkü ve idealleri  vardır ve bu idealler, geçmişte çok büyük değişmelere sebep olmuştur. Birkaç  Örnek verecek olursak ; Kızıl Elma ideali, Türk Milleti için bir hedefin ve amacın simgesidir. Bu simge,bütün Türklerin bir bayrak altında toplanıp millet olma idealidir. İstanbul’un fethi ile çağ açıp çağ kapatmak, Malazgirt Meydan Savaşı ile Anadolu’nun kapılarını Türk Milleti’ne  açmak birer milli ülküdür. Bir başka örnek; Milli birlik duygusunu devamlı ve bir takım vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’nin bir milli ülküsüdür. Yunanlılar’ın da  Megola  İdea ülküsü vardır. Bu ülkü, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğuna son verdiği günden beri devam eden bir ülküdür. Böylelikle, eskiden Bizans’a ait olan bütün toprakları yeniden ele geçirmek ve İstanbul başkent  olmak üzere Helen İmparatorluğunu yeniden oluşturmaktır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Var olma ideal ve ülküsü, bir millette ne kadar kuvvetli olursa, o millet diğer milletlere nazaran her yönden üstün ve başarılı olur. Bu durum, yüzyıllar öncesinden beri milletleri daima meşgul etmiştir. Bir millet, üstün gelmek  veya  boyunduruğu altına almak istediği bir milletin öncelikle kültürünü ve milli idealini bozmaya ve daha sonra da ortadan kaldırmayı düşünür. Tarih, bu şekilde örneklerle doludur.  Dünya’da ileri teknolojiden de faydalanılarak, bir milletin başka bir millete kültür aşılaması ( kültür emperyalizmi-manevi sömürgecilik ) daha da kolaylaşmıştır.

Türkiye gibi önemli bir coğrafyada yaşayan Türk Milleti de, bulunduğu jeopolitik durum sebebiyle bu tür saldırıların en büyük hedefi haline gelmiştir. Türk Milleti’nin kültürünü ve var olma mefkuresini veya  ülküsünü oluşturan  en önemli itici güçleri dil, din, ülkü birliği, örf ve adetler, gelenek ve görenekler, milli tarih şuuru gibi unsurlardır. İşte emperyalist düşünceli milletler, bu unsurları ortadan kaldırdıkları andan itibaren, Türklük ideali de ortadan kaldırılmış olacaktır. Türk Milleti’nin geçirmekte olduğu sıkıntı ve bunalımın ana kaynağı  burada yatmaktadır. Yukarıda belirtilen bu unsurların sarsıntı geçirmesi, günümüzde ve gelecek için tehlike ve endişe oluşturmaktadır.

İşte bu gerçeklerden hareket ederek, Türk Milleti’nin var olma idealini sonsuza kadar ayakta tutmak, yaşatmak ve geliştirmek istiyor isek, Türk Milleti olarak topyekun aynı duygu ve düşünce etrafında kenetlenmek  gerekmektedir. Bu var olma ideali ve ülküsü  yaşadıkça  millet olarak ilerleyecek ve Dünya’daki  lâyık olduğumuz yere   gelmek en büyük dileğimiz olacaktır.

 

 

Haz 24

İnandık Demenin Dayanılmaz Akıbeti

Prof. Dr. Hacı DURAN

Ankebut süresinin ikinci ayetinde Allah, “Biz inandık diyenleri” kendi hallerine bırakmayacağını açıklar. Onları sınayacağını, imtihan edeceğini veya fitne ile karşılaştırıp samimiyetlerini herkesin anlayacağı şekilde açıklayacağını belirtir.

Üçüncü ayette ise Allah’ın daha önceki toplumlarda da, “Biz inandık diyenleri” sınadığı, imtihan ettiği belirtilir. Bu sınama ile kimlerin gerçekten doğru yani sadık oldukları ve kimlerin yalancı oldukları Allah tarafından kendilerine kesinlikle bildirilmiş olur.

Allah’ın kelamından biliyoruz ki, Allah’ın sözü, Allah’ın fiilidir. Yani Allah söyleyince yapılmış olur. Allah’ın “Olsun” dediği herşeyin anında oluverdiği, birçok ayeti kerimede insan ibret alsın diye beyan edilir. Oysa insanın sözü; insanın fiili, eylemi veya davranışı değildir. Bundan dolayı Cenab-ı hak insanları sözleriyle, iddialarıyla veya söylem olarak savunduğu görüşlerle değil, davranışlarıyla, eylemleriyle, uygulamalarıyla değerlendirir.

İnsanların söyledikleri ve savundukları şeyler ile yaptıkları şeyler arasındaki fark, yalanın düzeyi hakkında bilgi verir. Yukarıdaki ayeti kerimeler, bu durumu açıklıyor. “İnandık demek”, “İnanmış olmak” olmayabilir. Cenab-ı Hakk inandık demenin bir yanıltma yöntemi olabileceğini böylece beyan etmiş oluyor.

Konuyu İslam dünyasındaki güncel ve fiili tartışmalar çerçevesinde örneklendirmek, Allahu Teala’nın muradının anlaşılması açısından daha faydalı olur.

Malum olduğu üzere Müslüman toplumlar, uzun zamandır birbirleriyle çatışıyorlar. Çatışma birçok Arap ülkesinde kanlı ve yıkıcı oluyor. Türkiye ve İran gibi ülkelerde ise bazen kanlı olmakla birlikte, sözlü, ekonomik ve bürokratik dışlama mekanizmalarıyla devam ediyor.

Çatışan tarafların konuştukları, söyledikleri, savundukları veya inandık dedikleri değerlere veya inanç esaslarına baktığımızda, hepsi aynı değerler, inançlar ve hakikatlar için mücadele ediyor görüntüsü vermektedir.

Mesela, Çağdaş selefi akımlar ve bu akımların örgütlenmiş ve çatışan grupları olan, Daiş, Nusra, Ahraru Şam, Alkaide, Aşşabab gibi örgütlerin hepsi, siyonizmle mücadele ettiklerini, emperyalizme karşı olduklarını ve müslüman toplum için savaştıklarını söylüyorlar. Benzer bir durum Şii mezhebi adına örgütlü terör eylemleri yapan, Hizbullah ve Bedir Tugayları adlı örgütler içinde de geçerlidir.Birbirlerine saldıran bu grupların hepsinin sözlü amaçları veya söylemleri arasında hiçbir fark yoktur.

Tabandaki bu terör gruplarını bir yana bırakalım. Bizzat resmî tanınırlığı olan, yasalarla yönetilen ve bir hukuk devleti olarak bilinen İslam ülkeleri iktidarlarının saldırgan tutumları çok daha fazla veri sunmaktadır.

Mesela Trump güdümlü Suud itilafı Arap ülkelerinin Katar’a karşı uyguladıkları sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri ablukada tarafların birbirlerine karşı yaptıkları suçlamaların gerçekliğini sorguladığımızda söylenenlerin, uydurulan birer yalan oldukları çok daha açıktır. Libya, Suriye, Irak,  Sudan ve Kuzeydoğu Afrika ve Siyahi İslam Coğrafyasında meydana gelen şiddet hareketlerine baktığımızda Suud itilafı ülkelerin doğrudan resmî terör eylemleri yaptıkları ve bölgedeki terör örgütlerini destekledikleri çok açıktır. Ayrıca ideolojik olarak olaya baktığımızda, terörist grupların söylemleriyle Suud’un dini söylemi yine örtüşmektedir.

Suud itilafı ülkelerinin Türkiye’de 15 Temmuz başarısız ve kanlı darbe karşılaşmasındaki tutumları da biliniyor. Mesela Gülen hareketi, itikadi ve dini söylem bakımından hiçbir şekilde Suudların Vahabi-Selefi akımı ile bağdaşmaz. Ama ilginçtir, BAE, Mısır ve Suudlar darbecileri destekledi. Basın yoluyla darbecileri destekleyen birçok program yayınladılar.

Öte taraftan Suud itilafına katılan ülkelerin birbirleriyle olan sorunları ve bu sorunlar çerçevesinde ileri sürdükleri söylemlerde ilginçtir. Bundan dokuz ay önce, Mısır’ın resmî Ezher uleması, Vahabiliği ehli Sünnet olarak kabul etmediğini bir fetvanın altına imza atarak deklere etti. O tarihlerde Suudlar da ihvan mensuplarıyla işbirliği yaparak, ehli Sünnet müslümanı olduklarını bir fetva ile açıkladılar.

Mısır’ın resmî fetva şeyhlerini suçladılar. Yine BAE’leri uzun zamandır, Selefi karşıtı dini hareketleri ülkesinde barındırıyor. Finanse ediyor. Suud din anlayışını tekfir eden şeyhleri misafir ediyor. Birleşik Arap Emirliklerinde örgütlenen Vahabi-Selefi karşıtı dini oluşumlar arasında, Türkiye’de örgütlenen ve dinlerarası diyalog çalışmalarına islam dünyasında küresel çapta öncülük eden Gülencilerin de bulunduğunu belirtmek gerekir.

Suudlarla, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi karşıtı dini hareketler arasında, 2004’ten bu yana ciddi çekişmeler de yaşanmaktadır. Yine belirteyim ki, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi hareketi karşıtlığını, örgütleyenler arasında belirtilen tarihten bu yana ABD’de üslenen Gülenciler de bulunmaktadır. Yani özetle Suud itilafının aktörleri de birçok yönden birbirlerinden nefret ediyorlar. Ama Katar’a, İran’a, Libya milli Meclis hükümetine ve Türkiye’ye karşı ortak saldırı yapabiliyorlar.

Konumuz, hangi Müslüman devletin ve Müslüman sosyal hareketin, hangi Müslüman hareketlerle ne tür sorunlar yaşadığını açıklamak değildir. Bunları, davranış ile söylem arasındaki farkı göstermek için buraya ekledim. Görüldüğü gibi, çoğu Müslüman iktidar ve sosyal hareket veya cemaatin söyledikleri ile yaptıkları arasında önemli farklar hatta tezatlar vardır.

Yukarıda anlamını aktardığım ayeti kerimeleri, verdiğim bu örnekler üzerinden anlamaya çalışırsak İslam toplumlarının nasıl bir sapma içine girdiklerini daha iyi anlamış oluruz. Bu insanlar, oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar, ibadet ediyorlar, müslüman olduklarını söylemekle iftihar ediyorlar ve bu amaçla propaganda yapıyorlar, dini davette bulunuyorlar.

Birbirlerine iftira atan, kendi haklılığı için yalan uyduran ve karşı tarafı Allah adına küfürle, zulümle suçlayan bu sosyal oluşumları yukarıdaki ayeti kerimeler çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda ne diyeceğiz? Bir samimiyet sorununun mevcut bulunduğu açıktır.

Son yıllarda, Kuran’da bulunan temel değerlere göre davranma düzeyi bakımından ülkeleri değerlendiren ölçekler hazırlandı. Bu ölçeklerin ortaya koyduğu bulgulara bakıldığında, Kuranı kerimdeki temel kıymet hükümlerine göre davranma eğilimi Müslüman toplumlarda en düşük düzeyde çıkmaktadır. Bu değerlerin ne olduğunu bir iki örnekle gösterelim. Bir müslüman mı daha çok yalan söyler, müslüman olmayan birisi mi daha çok söyler? Araştırmalar göstermiş ki müslüman daha çok yalan söylüyor. Bu araştırmalarda dünya ortalaması böyle çıkmaktadır.

Bu durumda, yukarıdaki ayeti kerimede “biz inandık diyenler” in durumu ile günümüz müslüman grupların, iktidarların ve sosyal oluşumların durumu örtüşmektedir. Fakat işin ilginç yanı ise, her müslüman grup, parti ve iktidar, rakiplerini yalancı sahtekar, hain, zalim ve haramzade olarak itham etmekte, kendini masum ve temiz olarak sunmaktadır. Aslında en büyük yanılgı, inkar ve sapma tam olarak burda başlamaktadır.

Böyle bir yanılgı üzerine kurulu olan parti, cemaat ve grup dostluklarına dayalı iktidarlar da Ankebut yuvasına, yani örümcek ağına benzemektedir. İnsanlar bu iktidarlar, partiler ve cemaatler adına mücadele etmeyi, kutsal savaş yani cihat olarak algılıyor. Rakipleri de mukaddes davanın önündeki engel olarak görüyor. Engeli aşmak için sosyal, ekonomik ve siyasal olarak güçlenmeyi ve emekleri bir parti yada cemaatte biriktirmeyi tercih ediyor. Böyle bir bilinçle kurulan teşkilatlar da ankebut yani örümcek ağı yuvalarından başka bir şey değildir. Çünkü yalan üstüne kurulan bir teşkilat yalanla yıkılır.

İnandık demek, başkalarını etkilemek ve yanıltmak için başvurulan bir yalandır. Böyle bir yalan her ne kadar yalan söyleyene göre başkasını etkilerse de, aslında yalan söyleyenin hayatını daha çok etkiler. Yalan söyleyeni yalanı ile mutlaka yüzleştirir. Çünkü insanı yanıltmak, hakikate yabancılaşmaktır. Bugün maaslese Müslüman toplumlar profesyonel yalancılara kanarak yaşıyorlar.

 

Haz 24

Kabile, Aşiret, Millet, Ümmet

Prof. Dr. Durali YILMAZ

 Allah Resulü, kabileden bir adım öteye taşımak için ashabını, Ensar ve Muhacir olarak niteledi. Buna rağmen Medine’deki  Efendimizin önlediği bilinir. Bir sonrası millet ve ardından ümmet gelecekti. Nitekim öyle de oldu; Hz. Ömer devrinde kabileden millet bilincine ulaşan Araplar, fetihlerle aralarına katılan diğer topluluklarla İslam Ümmetinin temelini attılar.
Hz. Ömer’den sonra tekrar kabile seviyesine düştüler. Bu kadar kısa bir zaman dilimine sığan bu yükseliş ve düşüşü anlamak çok zor; bir mucize belki… Türklerin müslüman olmasıyla İslam, millet ve devlet dini oldu.Türkler, çok önceden millet bilincine ulaşmış oldukları içindir ki, müslüman olmalarından yüzyıl gibi kısa bir süre sonra Kutatgu Bilig ve benzeri eserler yazarak, İslamın devlet felsefesini de oluşturdular. Daha sonra edebiyatta, mimaride ve benzer konularda İslam medeniyetini ileri bir seviyeye taşıdılar. Osmanlıda Ümmet oluştu denebilir. Ortadoğu huzur ve sükunu yaşamaya başladı.
Osmanlıdan sonra Arapların tekrar kabile ve aşirete dönüşmeleri, bence emperyalizmin büyük tuzağıdır. Türkiye’nin, emperyalistlerin hedef tahtası olması ve millet bilincinin kırılması için akla hayale gelmedik oyunlar oynanması karşısında çok uyanık olmak gerekir. Ortadoğu ve uzak doğunun kabile ve aşiretlerinin üzerimize sürülmesi ve ümmet kavramının ortaya atılması, bizdeki millet bilincini kırmaya yöneliktir. Millet olmadan ümmet olur mu? Bu açıdan bakılırsa siyasallaştırılan tarikatler de emperyalizmin güdümündedir. Bunun üzerinde üniversitelerimizin ciddi araştırmalar yapması şarttır. Bu konuda dakika gecikilmemelidir. Mesela Fransada, Fransız olmakla övünen bir Ermeninin, Rumun, Arabın, Arnavutun… Türkiyede, Ermeni, Rum, Arap, Arnavut olmakla övünmesi de bu oyunun bir parçasıdır. Fransızlık, bir ırk değil de millet ifadesiyse Türklük de öyledir. Birilerinin bunu, ırka indirgemeye çalışması da aynı oyunun parçasıdır.

 

 

Haz 22

Pembe Medya

Ruhittin SÖNMEZ

Pembe Gazete” tabirini duymuşsunuzdur. Gazete harici yayın araçlarını da dâhil edip,“pembe medya” diye kavramı ben genişlettim.

Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı olarak bilinen petrol, çelik ve banka imparatoru John Davison Rockefeller’in ölüm döşeğinde iken mutlu olması için tek nüsha olarak çıkarılan bir gazeteden bahsedilir.

Doktorların 98 yaşındaki babalarının “hiç üzülmemesini gerektiği” tavsiyesine uyarak, oğulları O’nun her sabah okuduğu ve sahibi oldukları büyük gazeteye talimat vermişler. Her gün tasarımıyla, yazarlarıyla, magazini ve haberleriyle sahici fakat bir adet basılan bir gazete çıkarmışlar.

Bu gazetenin her bölümüne Baba Rockefeller’i mutlu edecek haberler ve yorumlar serpiştirilirmiş.

Mesela ABD Başkanı’nın “Rockefeller’in ülkenin en değerli ve bilge adamı olduğuna” dair bir beyanatı yer alırmış. Rockefeller’in şirketlerinin borsadaki parlak başarıları, bankalarının yüksek karlılığı rakamlarla anlatılır, Rockefeller’in Standart Oil şirketinin petrol sondajlarında petrol fışkırırken, rakip şirketlerin kuyularından tuzlu su çıktığı bildirilirmiş. Bu gazeteye göre, siyasette Rockefeller’in tuttuğu Cumhuriyetçi Parti, beyzbolda taraftarı olduğu takım başarıdan başarıya koşarmış. Hatta yıldız falı köşesinde, burcu daima sağlık ve afiyet tahminleri ile dolarmış.

Böylece her sabah gazetesini okuyan Rockefeller ölünceye kadar mutlu olmuş.

İşte böyle gazetelere “pembe gazete” deniyor.

***************************************

DÜNYANIN EN KÖTÜ SESLİ ŞARKICISI

Herkes Baba Rockefeller kadar şanslı olamıyor.

Böyle mutlu edilmek üzere planlanmış fakat sonu daha buruk bir başka gerçek hikâyeden bahsedeceğim.

1940’larda ABD’de yaşanmış bu hayat hikâyesinden yola çıkarak hazırlanmış bir film seyrettim. “Florence” isimli film başarılı senaryosu, yönetimi ve ünlü oyuncu Meryl Streep’in muhteşem oyunculuğu ile birçok ödüller kazanmış.

Filme konu olan Florence Foster Jenkins New York sosyetesinin tanınmış simalarından biridir. Florence zengin, içinde müzik tutkusu olan fakat yeteneksiz bir kadındır. Kocası O’nu mutlu etmek için yeteneksizliğini kendisinden gizlemiştir. O’nun mutlu olması için, O’ndan habersiz bir sistem kurmuştur.

Kocası St. Clair Bayfield’in yüksek ücretlerle tuttuğu ünlü müzisyen hocalar Florence’e müthiş bir yetenek olduğunu söylemektedir. Kocası yıllarca kendi kiraladığı bir salonda kapalı gişe konserler düzenlemektedir. Parayla getirdiği dinleyicilerin müthiş alkışlarıyla Florence’nin özgüveni beslenmektedir. Konserlerden sonra, hep övgülerle dolu yorumlar hazırlatmakta ve gazetelerde para karşılığı yayımlanmasını sağlamaktadır.

Bütün bu övgü, alkış ve yorumlar sebebiyle yeteneksiz, sesi “kapı gıcırtısından hallice” Florence kendisinin çok iyi bir soprano olduğunu zannetmektedir.

İlerleyen yaşına ve müthiş yeteneksizliğine rağmen, büyük bir sanatçı olduğuna inanan Florence, müzik tutkusunu Carnegie Hall’de vereceği bir konserle taçlandırmak istemektedir.

Daha sonraları “opera tarihinin en kötü sesi” olarak anılacak Florence’ın bu ünlü müzikholde de konser vermesi sağlanır.

Bütün gazetelerde parayla övgü dolu yorumlar yayımlanır. Ama bu defa bir tek gazeteci satın alınamamıştır.

Bu gazeteci sırf para gücü ile kazanılan haksız şöhrete karşı çıkmakta, kulakları tırmalayan bu sesi insanlara dinletmenin haksızlık olduğuna inanmaktadır. Kocası, O gazetecinin gerçeği haykıran yorumunun gazetede yayımlamasına mani olamasa da, Florence’ın okumaması için gazeteyi satıcılardan toplatır. Ama buna rağmen Florence’ın gazeteyi okumasına engel olamaz.

Zavallı Florence ilk defa, kocasının yarattığı ve yaşattığı fanustan çıkarak, çıplak ve korkunç gerçekle yüzleşir. Bu acı gerçek Florence’ın mevcut hastalığını tetikleyerek ölmesine sebep olur.

Florence’ın sağlığında kaydedilen konser plakları O’nun ölümünden sonra en çok satanlar arasına girmiş. Bu ses kayıtlarını veren internet siteleri de en çok tıklanma rekorları kırmakta imiş.

Tabii bu yoğun talep güzel müzik dinlemek isteyenlerden değil, gülmek için dinlemek isteyenlerden geliyormuş.

***************************************

TÜRKİYE’NİN PEMBE MEDYASI

Türkiye’de yayımlanan gazeteleri okuduğumda, TV’leri seyrettiğimde “pembe medya” ile kuşatılmış olduğumuz hissine kapılıyorum.

Cumhuriyet tarihimizin en netameli döneminden geçerken her şey güllük gülistanlık gösterilmekte.

Şehitler, cenazeler.. Onbinlere verilen belediye iftarlarında karnını doyurmak için sıraya giren kalabalıklar.. Dış politikada yalnızlaşma, etrafımızı kuşatan düşman koridorlar.. Ahlaktan soyutlanmış sözde dindarlık.. Kendi dilinde okuduğunu anlamakta, kendini ifadede zorlanan gençler.. İşlenmeyen topraklar, çöken tarım politikası, köyleşen şehirler.. “Beka sorunu” yaşayan bir ülke..

Sanki bunların hiçbiri yok. Sanki ülkemiz bir huzur, refah ve medeniyet adası!

Yazarlar, yorumcular ülkeyi bu hale getirenlere övgüler düzmekte sıraya girmişler. Dış politikada, ekonomide, adalet sisteminde, terörde, eğitimde, toplumsal birlik ve dirliği sağlamakta son derece başarısız olmuş yöneticileri “asrın lideri” gibi ölçüsüz unvanlarla anmaktalar.

En çok satan gazeteler, en çok izlenen TV’ler sanki bir “Rockefeller gazetesi” gibi.

En çok satan gazeteler, en çok izlenen TV’ler sanki bir Florence’ı mutlu etmek üzere ayarlanmış gibi.

Halkımız da Florence’ın paralı dinleyicileri gibi, mutluluk içinde “Cumhuriyet tarihinin en kötü yöneticilerini” alkışlamakta.

Ramazan’ınız mübarek, mutluluğunuz daim olsun sayın seyirciler…

 

Haz 22

BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin Ramazan Bayramı münasebetiyle düzenlediği geleneksel “BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ Bayramın üçüncü günü(27 Haziran 2017 Salı) saat 14.00’te Darüzziyafe(Şifahane Caddesi Nu.6  Süleymaniye-Fatih-İSTANBUL)’de yapılacaktır.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, Ramazan Bayramı mesajı özetle şöyle: “Mübarek Ramazan ayını idrak edip Ramazan Bayramı’na kavuşmak üzereyiz. Bayramlar insanların ruhlarının yıkandığı, susuzluklarının giderildiği pınarlardır. Bu müstesna günler eş, dost ve akrabadan kaçış fırsatı değil, insanlara yaklaşıldığı, sevinç ve üzüntülerin paylaşıldığı gün ve fırsatlardır. Bu fırsatları iyi değerlendirebilmemiz, inandığımız ve düşündüğümüz gibi yaşamamıza bağlıdır. Şu halde ; bayramı bayram olarak kutlayıp değerlendirmek herşeyden evvel bizlerin görevidir. Bu anlayış içinde Ocağımız “BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ” tertiplemiş bulunmaktadır. Bayramlaşma ve bayram sohbetine üyelerimizi ve yakınlarını, gönüllü kültür kuruluşlarının temsilcilerini, iş adamlarımızı, basınımızın değerli mensuplarını ve vatandaşlarımızı bekler, bu vesileyle Ramazan Bayramınızı tebrik eder, en kalbi selâm ve saygılarımızı sunarız”.

BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ

Tarih:  27 Haziran 2017 Salı (Bayramın üçüncü günü)

Saat  :  14:00

Yer   :  Darüzziyafe (Şifahane Caddesi Nu.6  Süleymaniye-Fatih-İSTANBUL)

 

Haz 01

Geleneksel Mevlidimiz 17 Haziran’da

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin vefat eden üyeleri hatırasına düzenlediği geleneksel mevlid, 17 Haziran 2017 Cumartesi günü, öğle namazını müteakip DÜLGERZÂDE CAMİİ’nde (Fatih, Macarkardeşler Cad. Nu.37 ) okutulacaktır.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, tüm üyelerimizi vefat eden üyelerimizin rahmetle anılmasına vesile olacak geleneksel mevlidimize katılmalarını beklediklerini belirtmiştir.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kuruluşundan bu yana vefat eden üyeleri:

“Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Ekrem Hakkı AYVERDİ, Prof. Dr. Ziyaettin Fahri FINDIKOĞLU, Nihat Sami BANARLI, Av. Said BİLGİÇ, Fethi  GEMUHLUOĞLU, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Ahmet KABAKLI, Prof. Dr. Muharrem MİRABOĞLU, Nahit Rıfkı DİNÇER, Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ, İsmail Hakkı UĞUR, Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU, Fevzi SEVGİLİ, Prof. Dr. Nuri KARAHÖYÜKLÜ, Av. Enver YAKUBOĞLU, Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, Prof. Dr. Recep DOKSAT, Kerim ODER, K. Armağan TEKİN, Erdoğan Ferit KOYAŞ, Dr. Özcan BOLCAN, Eymen TOPBAŞ, Hakkı Cengiz ALPAY, Özcan TUNA, Doç. Dr. Nâmık AYVALIOĞLU, Selâhattin SAVCI, Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, Seyfettin MANİSALIGİL, İsmail Hakkı YILANLIOĞLU, Turhan ÜÇOK, Dr. Güngör SAVAŞ, Nevzat SİLAHŞÖR, Hulûsi ÇETİNOĞLU, Ahmet İMAN, Refik ÖZDEK, E. General Sami KARAMISIR, Av. Tarlan SAMANCI, İsa Yusuf ALPTEKİN, Prof. Dr. Tevfik ERTÜZÜN, Av.  Müstecip ÜLKÜSAL, Muzaffer ERİŞ, Prof. Dr. Ekrem Kadri UNAT, Prof. Dr. Faruk SÜMER, Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU, Dr. Cavit AYDIN, M. Sıraç DEDE, Prof. Dr. İsmet MİROĞLU, Nurettin ERGÜCÜ, Dr. Mustafa AKIN, Prof. Dr. Fahrettin TOSUN, Av. Oğuz ÖZBEK, Feyzullah DEĞERLİ, Av. Yusuf TÜREL, Mehmet UZUN, Prof. Dr. Süleyman KARATAŞ, Av. Nuri EROĞAN, İsmail Hakkı ŞENGÜLER, Alâaddin ERTÜZÜN, Sabahaddin TOPBAŞ, Dr. Mehmet HALAÇOĞLU, Doç. Dr. M.Cahit ATASOY, Gültekin SAMANCI, Yard. Doç. Dr. Cevdet DADAŞ, Dr. Necmettin İŞLİ, A. Atilla SALİHOĞULLARI, Kemal PERK, Prof. Dr. Haşmet BAŞAR, Bayram CAMCI, Prof. Dr. Mustafa KÖSEOĞLU, Mehmet GÜLER, Av. Kâmil ÖZTÜRK, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, Hayati GÜLER, Servet  MAHİROĞULLARI, Emrehan KÜEY, Ömer HACIAHMETOĞLU, Dr. Reyhan SONGAR, İlhan ARAS, İsmail KANYILMAZ, Ali Öner BİLİCİ, İsmet KARAOĞLU, Prof. Dr. Sabahattin ZAİM, Prof. Dr. Ali İhsan GENCER, Hulûsi ALTINYURT, Yard. Doç. Dr. Dilâver CEBECİ, Necati Asım USLU, Prof. Dr. Asaf ATASEVEN, Prof. Dr. Ömer KASIMOĞLU, Kemal ÇAPRAZ, Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN, M. Sami ERDEM, Mustafa ŞEN, Dursun KESKİNKILIÇ, Ergun GÖZE, Hasan Tahsin UĞUR, Abdülkadir YAŞAR, Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN, Doç. Dr. Hüseyin KALKAN,  Refet KÖRÜKLÜ , Av. Abdullah Mazhar BAYTAZ, Celalettin KARAATLI, Müslüm FİNCAN , Sabri ÜLKER, Altan DELİORMAN, Prof. Dr. Turan YAZGAN, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA , Mustafa ÖNCEL  Av. Celâl ÖZDEMİR, Sami YAVRUCUK, M. Kemal CABİOĞLU, Durali AYAROĞLU, M. Zeki KARAHAN, M. Turgut ÖZTAŞKIN,Necati ÜSTÜNDAĞ ,Hakkı TURCAN, Prof. Dr. Fevzi SAMUK, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ ,Prof. Dr. Ali Osman ÖZCAN , Altemur KILIÇ, Prof. Dr. Mehmet Rahmi BİLGE, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Erk YURTSEVER, Nihat GÜRER, Prof. Dr. Nihat KEKLİK ve Sinan YILDIZ”

 

Haz 01

MİLLETİMİZİN BAŞI SAĞOLSUN

31 Mayıs 2017 Çarşamba gecesi Şırnak’ın Uludere ilçesi Şenoba beldesinden kalkan askeri helikopter kalkışından üç dakika sonra yüksek gerilim hattına takılarak düşmüştür. Milletimizi büyük üzüntü ve acıya boğan elim olayda, bölgede teröristlere karşı mücadeleyi yürüten birliklerin başındaki 23. Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Aydoğan Aydın ile birlikte 2 albay, 1 yarbay, 1 binbaşı, 3 yüzbaşı, 1 üsteğmen, 2 başçavuş ve 2 uzman çavuş olmak üzere 13 askerimiz şehit olmuştur.

Türk milletinin birlik ve beraberliğini, Türk vatanının bölünmez bütünlüğünü savunan Aydınlar Ocakları olarak, bu kahramanlarımızın aziz hâtıralarını kalplerimize hiç unutmamak üzere gömüyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Bu mücadelenin sonunda dıştan kumandalı, ırkçı ve bölücü terörün hakkından gelineceğine inancımız tamdır. Terörün silahlısıyla silahsızı arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişte de görülmüştür ki, milletimize karşı silah bırakmayan ve ihanetten vazgeçmeyen terör örgütüyle barış yapılamaz. Bu mücadele, ırkçı ve bölücü terör sona erinceye kadar sürdürülmelidir.

Bu duygu ve düşüncelerle Şırnak’ta şehit düşen 13 kahraman vatan evladına Allahtan rahmet diliyoruz. Ruhları şad, mekanları cennet olsun. Değerli ailelerinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Yüce Türk Milletinin başı sağolsun, Allah sabır versin.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

Haz 01

Yenileceksiniz!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” üzerinde fırtınalar kopmaya devam ediyor. Tartışmalar 94 yıldır sürüyor.

 

Milli Bayramlar artık ite kaka kutlanır oldu. Bir bakıyorsunuz meczup kılığındaki (ama asla meczup değil!) adamlar televizyonlarda olmadık laflar ediyor, neşriyatla sövüyor ve heykellere saldırılar oluyor.

Bunun bir tek nedeni var. O da, Atatürk’ün devletin adını “Türkiye” koyarak, Türklerin hükümranlığını sağlamış olmasıdır.

 

Vay sen misin, bunu yapan? Ne kadar etnik özürlü veya mikro ırkçı varsa, devletimiz ve milletimiz içerden dışardan onların saldırısı altında.

Bu saldırı, inanılmaz boyutta ve anlayamayacağımız çeşitliliktedir.

 

Bunların bir kez daha hatırlatmamızın nedeni, bir kaç gün önce idrak ettiğimiz “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” ve bu vesile ile Danimarka-İsveç’e davet edilerek “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”ne layık görülmemizdir. Hoş gerçi ben henüz böyle bir ödülü hak etmek için bir şey yapmadım ama layık görülünce kalkıp gitmek farz oldu…

 

Bu ödülü yaklaşık iki bin kişinin önünde aldım ve bu ödülü oraya gelen insanlarla paylaştığımı söyledim. Çünkü onlar Türk coğrafyasının dört bir yanından İsveç’e gelmişler ve binbir sıkıntıya rağmen Türklüklerini günümüze kadar yaşatıp durmuşlardı. Yani aslında kısaca söylemek gerekiyorsa onlar bu ödülü benden fazlası ile hak ediyorlardı.

 

Türkiye’de veya dünyanın her hangi bir yerinde en zor işlerden birinin; Türk olmak ve Türk kalabilmek olduğunu yıllardır söylüyorum. Bunu 19 Mayıs vesilesi ile yaptığım son Danimarka-İsveç seyahatinde bir kez daha gördüm.

 

Buralarda İsveç Türk Kadınlar Federasyonu, Anadolu Derneği, İsveç ADD, Türk Kültür Festivalini düzenleyen kardeşlerimi görünce içeriden ve dışarıdan yapılan onca saldırıya rağmen Türk Milletinin niçin yıkılamadığını daha iyi anlıyorsunuz.

Siz de hiç İstanbul’u görmemiş ve Suriye’de Şam çevresindeki bir Türkmen köyünden İsveç’in Malmö’süne gelmiş 13 yaşındaki Türk çocuğu Uday’ın, İstanbul Türkçesi ile konuşmasını görseydiniz ya da bir avuç Irak Türkmeninin Türkmeneli için çırpışına şahit olsaydınız, yıllar geçsede Dağlık Karabağ’ın işgalinin acısını göz yaşlarında yaşatan Azerbaycan’lı Türk kadınlarını teskin etseydiniz, asla pes etmeyen ve yenilemeyecek bir milletin ferdi olduğumuzu da, çok iyi idrak ederdiniz.

 

Dediğim gibi esas bu insanlar, Türklüğe hizmet ödülünü hak ediyorlar!

 

Öyle ise dostu sevindirecek ve düşmanlar ile onların yerli işbirlikçilerini üzecek bir haber vereyim; Türklüğü yenemeyeceksiniz ve onun büyük önderi Atatürk’ü hafızalardan ve hatıralardan silemeyeceksiniz. Elbet devran dönecek, Türk Milleti kendisine sıkıntı yaşatanlarla hesaplaşacaktır.

 

Bugün Danimarka’yı ve İsveç’i bir Turan ülkesi haline getiren Danimarka Türklerini – İsveç Türklerini saygıyla selamlıyor, Dünya Türklüğünü birbiri ile tanışmaya ve kaynaşmaya davet ediyorum…

 

Haz 01

Türkiye-Azerbaycan Dev Kardeşlik Ve Candaşlık Projesi Kapsamında Azerbaycan Muharip Gazileri İstanbul’da

Soldan sağa: Ahmet Kendigel, Mehdi Mehdiyev, Muhammed Valiyev, İbrahim Öztek, Emin Hesenli, Cumhur Evcil

Soldan sağa: Ahmet Kendigel, Mehdi Mehdiyev, Muhammed Valiyev, İbrahim Öztek, Emin Hesenli, Cumhur Evcil

Türkiye Azerbaycan Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi kapsamında Azerbaycan Muharip Gazileri, İstanbul Muharip Gaziler Derneği’nin Başkanı Kıbrıs Gazisi Em.Alb. Ahmet Kendigel ve yönetimi tarafından İstanbul’da misafir edildiler. Ağırlamalarda; Emekli Subaylar derneği, Türkiye Harp Malülü, Gaziler, Şehit, Dul ve Yetimleri Derneği temsilcileri de hazır bulundular. Misafirler, Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi mimarları Prof.Dr. İbrahim Öztek (Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı – Em.Tbp.Kd.Alb), Emin Hesenli (Azerbaycan Terhis Olunmuş Harbçilerin Gençleri Maariflendirme İctimai Birliyi Başkanı), Vugar Kadirov (Azerbaycan Aydınlar Ocağı Başkanı) ve Dr. İftihar Piriyev’in (Azerbaycan İrevan Devlet Tiyatrosu Direktörü) düzenledikleri projeler kapsamında Türkiye’yi ziyarette bulundular.

İstanbul’da tanışma töreni, İstanbul Sirkeci’deki Muharip Gaziler Derneğinde gerçekleşti. 13 kişilik misafir heyette; Emin Hesenli yanı sıra Mehdi Mehdiyev (Em. Gazi Alb., Karabağ Savaşı Muharip Gazileri ve şehitleri içtimai birliği başkanı), Muhammed Valiyev (Em.Gazi Binbaşı, Afganistan savaşı Muharip Gazileri ve şehitleri içtimai birliği başkanı), ile Seyfettin Safarov, Tofik Azizov, Mikail Hüseynov, Elşen Cabiyev, Natık Mehdiyev, Reşat Haşimov, Ülfet Hasanov, Ilgar Babayev, Eşkin Hüseynov ve Samir Piriyev bulunmaktaydı.

Türkiye ve Azerbaycan milli marşları ardından karşılıklı konuşmalar ile plaket ve madalya taktimleri yapıldı. Ardından Prof.Dr. İbrahim Öztek, I. Dünya Savaşından günümüze Türkiye ve Azerbaycan topraklarında veya sınır ötesi harekatlanda  vermiş olduğumuz şehitlerimiz ve gazilerimize yönelik “Şehitlerimiz ve Gazilerimiz” konulu konferans verdi. 17-21 Mayıs günlerini İstanbul’da geçiren misafirler;  19 Mayıs resmi törenlerine katıldılar. Bazı askeri birlikleri, Askeri Müzeyi, Emirganda Atatürk ve Haydar Aliyev parkını, Kazım Karabekir müzesi ile İstanbul’un tarihi yerlerini ziyaret ettiler. Daha sonra Ankara’da temaslarda bulunmak üzere İstanbul’dan ayrıldılar.

Yapılan törenlerde; Azerbaycanlı yetkililer tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı kurucularından Kıbrıs Gazisi Em. Tümgeneral Cumhur Evcil, Prof.Dr. Em.Alb. İbrahim Öztek, Kıbrıs Gazisi Em.Alb. Ahmet Kendigel ile muharip gazi yönetim kurulu üyeleri Mehmet Akten, Ahmet Külak, Oktay Yoluak ve Ahmet Taşgın’a Savaş ve Seferberlik Bakanlığının madalyaları taktim edildi.

Türkiye ve Azerbaycan Muharip Gazileri bir arada

 

Eski yazılar «

» Yeni yazılar